2001 yılı krizinin ortaları,yağışı bol bir Sakarya Eylülüydü.Çok zor,çok sancılı günlerdi.İnsanlarda bir tedirginlik,bir korku almış başını gidiyordu.Miletin anası ağlamakta,toplu işten çıkarmalar,sıra sıra iflaslar,intiharlar….
Üç çocuğum,bir eşim var bakacağım.Emeğimiz ve diplomamızdan başka bir şeyimiz yok satacağımız,satıp ta yaşayabileceğimiz…
Yağmurlu bir sonbahar sabahı,çocuklar sevinçle,neşeyle okul yolunda iken,koyuverdiler kapının önüne emeğimizi.Kış yaklaşmakta,kriz kılıcını sallamakta acımasız,iş aslanın midesine inmiş,tecrübe,diploma para etmemekte,hayat pahalığı almış yürürmüş,yabancı bir şehir,iş güç yok,kiradayız,çocuklar okumakta,bebe mama diye,hanım ona bez diye ağlamakta.Makinalarla uğraşmakla geçen zamanımız,artık ucuz çocuk bezi aramakla geçmekte.Hal perişan.
Türkiye’de iş bulmak imkansızlaşınca,Gürcistan’da bir iş buldum kendime.2002 yılının soğuk bir Ocak sabahı,eski bir otobüsle,kozmopolit bir Kafkas gurubu ile Satp’tan veda ettik memlekete.
Zor bir yolculuktan sonra,Anadolu’nun en hücra köşesinde kalmış ,küçük,eski bir kasabayı andıran Poti’ye vardık, bir gün doğuşunda.Yollar çukurlarla dolu,elektrik yok gibi,binalar eski,boyasız,insanlar gülmeyi unutmuş,soğuk,duygusuz görünüşte…Hacı Muratlar en revaşta araçlar.
Dükkan anlayışı yok,her şey pazarda sayılmakta. Sevgilinize alacağınız bir demet gül ile,akşam evde içkinize meze yapacağınız balık, komşu tezgahlarda satılmakta. Çalışanların da yüzde 90 ı kadın.
Şirket biz yöneticilere bir ev kiraladı eşyası ile birlikte.Yaşlı bir Gürcü nine de hizmetimize baktı.Ona babuşka derdik ve onun çok emeği geçmiştir bize.Sağsa uzun ömür,ölmüş ise Allah’tan rahmet diliyorum.
Sevginin dili,dini,ulusu,yaşı olmuyor dostlar.
Aramızda Şamil isminde 60-65 yaşlarında bir Azeri tercüman vardı.Uzun boylu ve gösterişli bir adamdı.Sohbeti de çok hoştu.Bekar gecelerimizi en eğlenceli yanı onun anlattıklarını dinlemekti.
Bir gece onu dalgın gördüm biraz.
‘Hayrola dostum,ne oldu?’’
‘’Bir şey yok be balam! Aklıma babam geldi!’’
‘’Yahu senin baban varmıydı?’’
‘’Var ya!...Hem de İstanbul’da!’’
Çok şaşırdım.Sadece annesi ve ablası var zannediyordum Bakü de.Merakım meşhurdur ya,sordum hemencecik.
‘’Dilersen anlatayım.Hazin bir hikayedir!’’ dedi.
Sokuldum hemen yanıbaşına,merakla anlatacaklarını beklemeye başladım.Nazlanmadı,hoş sesi ile yavaş yavaş anlatmaya başladı.
İkinci dünya savaşında Almanya karşısında savaşa giren Rusya Azerbaycan’dan asker toplamaktadır.Karısı ikinci çocuğuna hamile olan edebiyat öğretmeni İsmail Memedov’da çağrılanlar arasındadır.Veda töreninden sonra,trene binerken döndü ve karısının kulağına şunları fıslıdadı;
‘’Eğer!...’’
‘’Eğer oğlum olursa,adını Şamil koy!’’
‘’Şamil gibi cesur,Şamil gibi yiğit olsun!...’’
Ailesinden ve vatanından bir bilinmeyene kopup gitti.O günden sonra da kendisinden asla haber alınamadı.
-Oğlan!..dedi küçük kız annesine...
-Oğlan bu anne!...
Genç kadın nemli bakışlarını önce bebeğinde gezdirdi,sonra küçük kızının sevinçle parlayan gözleriyle birleştirdi.’’Ne çok babasına benziyor!’’ diye geçirdi içinden,okşadı saçlarını.
-Adı Şamil olsun!...dedi…
-Olur mu kızım?
-Şamil olsun anne.Babam onu ismiyle bıraktı bize...
-Evet,Şamil olsun!...
Ardından bakışlarını küçücük pencereden gözüken,ta uzaklardaki,soluk renkli tepelere çevirdi.Sevgili eşinin,sevdasına doyamadığı eşinin arkasında kaybolduğu tepelere daldı yine. Gözlerindeki yaşı küçük kızı görmesin istiyordu…Sessiz sesiz ağladı!...
Şamil bey kendisine verdiğim sıcak çaydan derin bir yudum aldı anlatmaya devam etti.
İsmail bey,savaş olanca şiddeti ile devam ederken,Karadeniz sahilinde bir limanda,Almanlara esir düştü.Ve uzun süre Polonya’da bir esir kampında uzun süre yaşadı.Esirlik bir yandan,Stalin’in esir olan askerlerini kurşuna dizmesinin korkusu bir yandan,çok zor günler geçirdi.
Savaşı almanlar kaybetti. Kanlı 2.Dünya savaşı ,arkasında binlerce ölü,yaralı,göçmen bırakarak, tarihteki yerini aldı.Savaşın bitişi sevinçle karşılandı.Avrupa’da yeni devletler doğdu.Bazı devletler duvarlarla ortadan ikiye bölündü.Komünist Rusya Avrupa içlerine iyice yerleşti.
Polanya’daki o esir kampında yıllardır memleketlerinden,sevdiklerinden,hatta insan gibi yaşamaktan uzak çile dolduran,günahsız,kadersiz,biçare insanlar,bir gün sabah uyandıklarında tüm Alman askerlerinin gitmiş olduğunu gördüler.Bir anlık şaşkınlıktan sonra gerçeği anlamaları uzun sürmedi.Değişik din,ırk ve kültürlerden gelen binlerce insan,kendi inançlarında tanrılarına şükrettiler.Hürriyetlerine kavuşmuşlardı…
İsmail bey,Stalin korkusundan memleketine dönemedi.Yeni bir kimlikle İsviçre’ye yerleşti.Gerçek kimliğini ölüm korkusu ile asla açıklamadı…
Orada bir sarrafın yanına işçi olarak girdi.Karın tokluğuna yıllarca çalıştı ve sanat öğrendi.
1960 yılları başlarında Türkiye’nin bu durumdaki insanlara kucak açması ile,dili,dini,ananesi kendi ile aynı olan yeni bir vatana kavuşmuş oldu.O artık İstanbul’dadır.
Kapalıçarşıda kendine bir dükkan alır ve altın ticareti yapmaya başlar.Evlenir,çoluk çocuğa karışır.O şimdi İsmail Mamedlidir.İçinden Stalin korkusunu hiç atamaz.KGB nin kendisini bir gün bulacağını ve cezalandıracağını düşünerek günlerini huzursuz geçirir.Ama Azeri derneklerinden de uzak kalmaz.İstanbul’da Azerilerin en büyük yardımcısı olur.
Yıllar su gibi akıp geçmeye devam etti.Şamil bey artık 20 yaşında,genç,yağız bir delikanlıydı.Baba sevgisinden mahrum büyümenin ezikliğini hep içinde taşımıştı.Oysa ne çok isterdi savaşta ölen babası ile koşup,oynamak,omuzlarına tırmanmak.Annesi,eşine olan derin sevgisinden olsa gerek,bir daha evlenmedi.Çocuklarına hem annelik,hem babalık yaptı.Sevgili eşinin anısını hep kalbinde tap taze sakladı.
Ve bir gün,umulmadık bir olay,kaderin ne amansız,ne anlamsız,ne acımasız,ne insafsız olduğunu bir kez daha ispatladı.İnsanları karanlık gecelerde nasıl kollarından tutarak birbirinden koparırcasına ayırıyorsa,bazen de bir kaybolmuşlukta yüz yüze getiriveriyor.
-Nerede kaldın anne,herkez toplanmıştır,yer bulamayacağız!...
-Geliyorum Saide!...Masanın üzerindeki yiyecek kabını almayı unutma!
-Aldım!...Çabuk ol,çok heyecanlıyım!
-Geldim!...Nasıl oldum kızım?
-Çok güzelsin anne.Seni hiç böyle güzel görmemiştim!
-Bak ,bak!..Neler de bilirmiş? Gidelim hadi,bekletmeyelim.
Türkiye’den ilk kez bir bayan ses sanatçısı Bküy’ye gelmişti.Konser saatine kadar da Azeri bayanların misafiri olmak istemiştir.Şamil beyin annesi be ablası da onu görmeye hazırlanmaktadırlar.
Sohbet sırasında sanatçı kadının dikkatini Şamil beyin ablası çeker.Onu yanına çağırır ve sorar;
-Gel buraya bakayım güzel kız!...
-Buyurun efendim!...
-İsmin ne senin?
-Saide efendim!..
-Ne güzel ismin var?Buralımısın sen?
-Evet!..Bu mahallede yaşıyorum!...
-Ailen burada mı?
-Annem ve kardeşim var.Babam savaşta öldü!...
-Azerbeycan dışında tanıdığınız var mı?
-Yok kimsemiz.Biz burada yaşarız hep!..
Kısa sohbet burada bitti.Kalabalık toplantı olanca güzelliği ile sürüp gitti.Şarkıcı hanımın düşünceli hali yüzünden pek kaybolmadı ama.Belli ki aklını kurcalayan bir şeyler vardı.
Toplantı dağılırken Saide ve annesini yanına çağırdı.Önce gözlerine baktı sevgisini savaşa gömen kadının.
-İstanbul’da bir tanıdığınız kesinlikle yok ha?
-Kimsemiz yoktur!..
-Şu takılarımı görüyo rmusun? diye kolyesini,künyesini gösterdi kadına.
-Bunları aldığım bir kuyumcu arkadaşım var İstanbul’da.Senin kızına tıpatıp benziyor.Adı da İsmail Memedli!...
Saide’nin annesinin birden gözleri karardı.Sendeledi,düşmemek için yanıbaşındaki kızının omzuna tutundu.
-Beyimin adı İsmail Memedov ‘du dedi…Yıllardır hiç dinmeyen gözyaşları,soluk yanaklarından yine damla damla dökülmeye başladı.
Ayakta durmakta güçlük çektiğini görünce bir kenara oturttular onu.Ne olduğunu anlayamamış gibi,şaşkın şaşkın etrafına bakınmaktaydı.Yüzüne gözüne biraz su vurdular,bileklerini oğuşturdular.Bir iki yudum içmesini sağladılar.Saide de şaşırmış,annesinin yanına çömelmişti.Biraz kendini toparlayınca;
-Olamaz!...dedi kadın,
-Benim kocam savaşta öldü!...Aradan 25 yıl geçti.Sağ olsaydı muhakkak dönerdi.
-Büyük bir benzerlik bu,büyük bir tesadüf!...
-Biraz fazla değil mi bu tesadüfler?Hem kızına tıpa tıp benziyor,hem isminde büyük bir benzerlik var,hem de Azeri kuruluşları ile yakın ilişkisi var!...
-Evet ama,neden 25 yıl sonra,neden İstanbul?
-Bunu ben de sizin kadar merak ediyorum.Belki yanılıyorum ama bir kontrol etmenin ne sakıncası olabilir?
-Haklısınız!...dedi kadın,ilk şoku atlattıktan sonra.
-Küçük bir kontrolün kimseye zararı olmaz!...
Uzun yıllar sonra,acılı gönüllerine,tanımadıkları bir insan,tanımadıkları bir diyardan yakıcı bir kor getirip,bırakıvermişti.Üzülsünler mi,sevinsinler mi,ümitlensinler mi bilemiyorlardı.Sanatçı kadın avuçlarına bir telefon numarası sıkıştırdı.
-Arkadaşımın ev telefonu budur.Lütfen bir arayın ve konuşun.Bir şey kaybetmezsiniz!...
-Arayacağım.Pek ümidim yok ama,sizin hatırınız için bir arayacağım!...
-Sonucu lütfen yarın bana da iletin,olur mu?
-Olur! Dedi Şamil beyin annesi ve kardeşi ile şaşkın,bitkin,allak bullak evin yolunu tuttular.
O akşam bu konu evde enine boyuna tartışıldı.Şamil bey bu işten pek bir şey anlamamıştı.Olayları annesinden ve ablasından defalarca dinledi.Kendince yorumlar yaptı,tahminlerde bulundu.Babalarının yaşıyor olması ve 25 yıldır arayıp sormamış olması saçma geldi önce biraz.Sonra ya doğruysa diye bir kuşku kemirmeye başladı akıllarını.
-Bu gece bir arayalım bence!...dedi Şamil bey...
-Zor olmaz mı?Üstelik devletle başımız derde girmez mi?
-Gece geç saatlerde arayalım.Hem düşürmesi kolay olur,hem riski azalır!...
O gece geç vakitte aramaya karar verdiler.Yıllar kadar uzun gelen,bir türlü geçmek bilmeyen saatlerden sonra,gece 02.00 sularında üçü postahanenin yolunu tuttular.1970 başları,iletişim zorluklarla yapılıyor.Değil Azerbaycan,Türkiye’de dahi evlerde telefon lüks sayılmakta.Görüşmeler santrallerden santrallere bağlantı kurularak yapılabiliyor.Öyle otomatik flan henüz yok piyasalarda.Uzun uğraşlar sonucunda aradıkları numarayı buluyorlar.Hattın öteki ucundan uykulu bir erkek sesi ‘’alo’’ diyor...Şamil beyin annesi heyecandan bayılmak üzere.Çocukları destek oluyorlar iki kolundan tutup...
-Özür dilerim! dedi titreyen sesiyle.
-Gece geç vakitte sizi rahatsız ediyorum!...
-Ben Azerbaycan’dan arıyorum!...
Telefon aniden kesildi.Azerbaycan sözcüğü, telefonun diğer ucundakini yıldırım çarpmışa çevirdi.Tereddütsüz ve büyük bir telaşla ahizeyi kapayıverdi.İsmail Bey büyük bir telaşa kapılmıştı.KGB sonunda izimi buldu,artık beni yaşatmazlar diye düşündü.Heyecanlandı,soğuk soğuk terledi.Eşi onun bu telaşlı haline bir anlam veremedi.Aslında o sakin,sessiz ve soğukkanlı bir insandı,bu kadar telaşlandığına ilk kez şahit oluyordu.
-Ne telefonuydu o? Diye sordu.Önemli bir şey mi var?
-Hayır!...diye karşılık verdi.Uyu sen,ben bir su içeceğim.
Mutfaktan bir bardak su içti.Kafası karmakarışık olmuştu.O bayan sesi kulaklarından gitmiyor,içindeki korku büyüdükçe büyüyordu.İkinci kez hayatımı mahvedecekler diye düşündü.O gece sabaha kadar gözüne uyku girmedi.Yaşadıklarını ve ilk ailesini düşündü,
eşine belli etmeden gözlerini sildi.
Eve dönüş yolunda Şamil Bey sinirliydi.Bu işe kafası hiç yatmamıştı zaten,annesinin ısrarına dayanamamıştı.İşte rezil olduk diye düşünmekteydi.Annesinin azını bıçak açmıyordu.Az da olsa ümitlenmişti ve şimdi tekrar yıkılışı yaşamaktaydı.
Sabahleyin bayan sanatçının kaldığı eve gittiler ana kız.Merakla bekleniyorlardı.Olanları özetlediler ve artık bu işin bittiğini söylediler.Misafir bu işe çok şaşırmış,çok ta üzülmüştü.
-Lütfen bir kez daha deneyin!... diye ısrar eti.
-Benim hatırım için bir kez daha!...
Tekrar gittiler o gece postahaneye,aynı olayları tekrar yaşadılar.Bu kez telefonu kapamadı karşıdaki adam.Hiç konuşmadı,sadece dinledi.Şamil bey in annesi dilinin döndüğünce bir şeyler anlattı.Bir müddet sonra tekrar kapandı telefon.Yine üzüntülü evlerine döndüler,yine sabah misafirin evine gidip anlattılar olanları.Misafir olanlara bir anlam veremiyordu.Neden cevap vermiyordu ki arkadaşı İsmail bey?
-Son bir kez daha deneyin!...dedi.Bir şey çıkmazsa ben de vazgeçeceğim!..
Şamil Bey ve ailesi üçüncü gece tekrar postahanedeydiler.Yine telefonlar çevrildi,yine Türkiye'den bir cevap beklendi.Annesi hem ümitsiz,hem de sinirliydi bu kez.Telofon açıldı ve alo sesi duyuldu.Üç gecedir sadece tek kelimelik konuşmasından dahi muhataplarını tanır olmuşlardı.Annesi bu kez kararlı ve sert konuştu.
-Lütfen beni dinleyin kapamadan.Bu sizi son kez arayışımızdır.Bu dakikadan sonra asla sizi rahatsız etmeyeceğiz.Ama lütfen söyleyeceklerimi kapamadan sonuna kadar dinleyiniz.Eğer siz benim sevgili eşim iseniz,beni genç yaşımda yanlız bırakıp giden iseniz şu sözlerime kulak verin.Benden ayrılırken,tren kapısına adımınızı attığınızda geri dönmüş ve bana fısıldamıştınız.Eğer demiştiniz,eğer oğlum olursa,adını Şamil koy!...Eğer sen benim eşimsen,eğer benim canımsan sen,şunu bilesin ki;bir oğlun oldu.Ve ben sözümü tuttum,onun adını Şamil koydum.Eğer sen benim canımsan bilesin ki;o şimdi 25 yaşında ve yanımda durmakta.
O ana kadar alo sözcüğünden başka hiç bir kelime telafuz etmeyen ,sadece dinlemekle yetinen İsmail bey,hıçkırıklarla süslenmiş yaşlı,kalın sesiyle yavaş yavaş şöyle seslendi;
-Bana oğlumu ver!...Oğlumla konuşayım!...
Annesi ahizeyi Şamil Bey’e uzattı.Herkesin gözünden sicim gibi yaşlar boşanmaktaydı artık.Titreyen elleriyle ahizeyi alıp kulağına götürdü.Ne söyleyeceğini,nasl söyleyeceğini bilemedi.Kulağına sessiz sessiz ağlayan bir yaşlı adamın hıçkırığı gelmekteydi.Titreyen sesi ile;
-Baba!...diyebildi.
-Oğlum!...Şamil’im benim!...
-Baba!...
-Sen şimdi benim oğlum Şamil’misin?
-Evet,ben Şamil’im!...
Fazla konuşamadılar,gözyaşları,hıçkırıklar konuşmalarını engelledi.Bu ne büyük mutluluk diye düşündü annesi.25 yıl sonra ödlünü zannetiği eşi karşısındaydı. Üstelik te sapasağlamdı.Hasret giderdiler,karşılıklı seslerini dinlediler.Ertesi sabah tüm mahalle olayı öğrenmişti.Sanatçı bayan çok mutluydu.Parçalanmış bir aileyi tesadüfen bir araya getirmişti.Kaderin karmaşık çizgisini bir anda belirgin,dosdoğru hale getirivermişti.
İsmail bey Azerbaycan’ a gitmedi hemen.Orada hala komünizm rejimi hüküm sürmekteydi.Aile de gelemedi İstanbula.1991 yılında Sovyet Sosyalist Devletler Birliği dağıldı ve Azerbaycan’da diğer Türk devletleri gibi bağımsızlığını kazandı.Aileler İstanbul’da buluşlular.Şamil bey babasını ilk kez orada gördü,tanıdı,sarıldı.Yeni kardeşlerini bağrına bastı.İsmail Bey de yıllar sonra memleketini ziyaret etti.Ama İstanbul’da yaşamayı tercih etti.
Şamil bey arkasına yaslandı,bir müddet sustu.Yeni bir sigara yaktı,derin bir nefes çekti;
-İşte benim hikayem budur!...dedi.
-Beğendin mi?
Bir cevap veremedim ilkin.Biraz düşündüm odanın küçük penceresinden dışarıyı seyredip.
-Acı bir hikaye !...dedim.
-Öyle!...
-Sonu mutlu geldi ama!...
Şamil Bey bizimle çok uzun kalmadı.2-3 ay kadar sonra ayrılıp,Azerbaycan’a döndü.Ondan ayrıldığıma çok üzülmüştüm.Bana adresini verdi,yolun düşer belki,gelirsin,bulursun dedi.Ama yolum hiç düşmedi o taraflara.O günden sonra onu bir daha görmedim.Türkiye’ye dönünce,birkaç yıl sonra kardeşlerinin izini buldum.Telefonla görüştüm ve İsmail Bey’in 2002 de vefat ettiğini öğrendim.Onu ikinci vatanım dediği bu topraklarda gömmüşler.Şamil bey de Japon denizinde bir adada çalışmaya devam etmekteymiş.
Baki kalan bu kubbede hoş bir seda imiş.Şamil Bey’i asla unutamayacağım…
Sinan
19.03.2006
Ankara