4/11/2006 - Adam ve sihirli penceresi...

Kaba görünüşüne,daima asık duran yüzüne,suskun ve sert davranış biçimine rağmen, aslında çok duygusal bir insandı.Hayat şartları gereği kalabalıklarda çok bulunurdu, gülerdi,söylerdi,konuşurdu ama,yalnızlıktı aslında en çok sevdiği.Küçük bir dört duvar arası olsun ama yaşadığım yer,yeter ki yalnız olsun derdi.Elleri ceplerinde çok yürümüşlüğü vardı yağmurlarda,fırtınalarda uzaklardaki ulu kavak ağaçlarına kadar.Kuşlarla,böceklerle, çiçeklerle çok dertleşmişliği vardı.Rüzgara karşı çokça mırıldandığı olurdu hüzünlü o şarkıyı ve çokça ağladığı olurdu gözlerinden uzak insanların.Koca adamdı,nasıl gizlemezdi göz yaşlarını ,ya da nasıl açıklardı sebebini yüreğindeki derin yarayı bilmeyenlere?...
Evliydi,iyi bir eşi,güzel çocukları vardı.Toplumda da hatırı sayılır bir yere sahipti.Çoktan devirmişti şairin çizdiği ömrün orta çizgisini.Sevmediği beyazlılar alıp başını gitmişti şakaklarında.Yüzündeki hayatın derin çizgilerini, utanmadan,sıkılmadan,çekinmeden haykırıyordu yüzüne her sabah dost bildiği aynalar.Gün boyu başka da aynaya bakmazdı bu nedenle.Fırtınalı iç dünyasıyla boğuşarak,dünyaları kurarak yeniden her sabah ve akşamları yıkarak yatarken yaşayıp gidiyordu işte...
Gün geldi,sığamadı içine kaynayan düşünceleri,duyguları.Tüm çevresinden, tanıdıklarından, arkadaşlarından sır gibi sakladığı gizemlerini, siyah bir sayfaya içinden geldiğince,hoyratça,özgürce döküverdi.Birileri okudu mu,birileri hoşlandı mı,ya da dudak bükenler mi oldu,hiç aldırmadı.Alabildiğine boşalttı gönlünü,yıllardır biriktirdiklerini, yüreğinde tozlandırdıklarını,düşünmeye korktuklarını,kendinden sakladıklarını belki çekinmeden,utanmadan,cesurca yazdı.
Kimseler bilemedi bu gizli dünyasını,gizli dünyasındakiler de onu bilemediler.Şüphesiz bir şeyler bulanlar oldu satırlarında,gözükmeyen göz yaşlarının ıslaklığını mısralarından hissedenler oldu.Sesini duyanlar da oldu bazen ,en hüzünlü melodileri mırıldanışını karanlıklarında...Kapısını çalan da oldu gökkuşağı rengarenkliğinde,bazen de bir martının süzülüşü gibi enginliğinde mavi göklerin...Yakamozların esrarengiz kıpırtısı gibi,denizin kucaklaması gibi akşam kızıllığında gök yüzünü,perona giren bir treni bekleyen hasret dolu bir kalbin heyecanına bürünmüş gibi,bir liseli genç kızın aşk coşkusuyla belki tıklatanlar oldu penceresini...Onda bir sıcaklık,onda bir dost bakışı,onda bir sabah meltemi serinliği de bulanlar oldu arada bir...
Oraya,o siyah pencereye takılı kaldı günler boyu...Her sabah heyecanla koştu perdesini sıyırıp karanlığın,penceresinden o doyumsuz manzarayı seyretmeye...Çiçekleri belki,kuşları,kelebekleri renk renk,güneşi sım sıcak ve insanları gönülleri sevgiyle dop dolu...
Her akşam hüzünle kapadı penceresini karanlığa.Bir sonraki sabah bir başka heyecanla açmak ümidi ile,sevdiklerine kavuşma sevincini yeniden,taptaze yaşama ümidi ile kapadı...
Gün geldi,devran döndü,her güzel şeyin olduğu gibi,bu güzel hayalinde sonu geldi.Bir akşam yine topladı kelimelerini,cümlelerini sardı sarmaladı,sıkıştırdı koltuğunun altına üç beş şiirini,yanacak yazılarını yaktı ve kapadı penceresini yavaşça hayata.
Geldiği gibi sessizce gitti.
Sinan
|
|
Yorumlar (3) :: Yorum Yaz :: Baglantı
|
31/10/2006 - Bloglarda neler gizli?

Bu gün bloglardaki gizemleri anlatmak geldi içimden kendi bildiğimce,anladığım kadarı ile...Bu renkli sayfaların arkasında neler gizlidir,kimler,ne amaçla,nasıl,neler yazarlar bir irdelemek geldi içimden...
Biliyorum,bir çoğunuz bu satırlarımı okumadan geçeceksiniz.İnternetin sunduğu sınırsız eğlence,zaman geçirme,kısacası çeşitli alternatifler arasında bu düz yazı bir çoğunuzun ilgisini çekmeyecek,,farenizin tuşlarına basacaksınız küçük bir parmak hareketi ile ve uçuvereceksiniz başka dünyalara...
Ancak ben yine de yazacağım aklımdakileri,düşüncelerimdekini,uykumu kaçıran gerçekleri buraya.belki diyorum,belki bir iki göz takılır kalır da satırlarıma, duygularıma ortak oluverir uzak diyarlardan...
Bloglar!...Hepsi birbirinden değişik,hepsi ayrı bir dünya.Yüreklerden kopup gelen fırtınaların dindirildiği yerler bloglar...Sevgilerin,saygıların, unutulmuşlukların, özlemlerin,hasretlerin,gönüllerin sergilendiği arena bloglar. Bloglar...Rengarenk,çeşit çeşit,duygulu,sempatik...
Işıl ışıl bloglar var,gençlerin fırtınalı dünyasını anlatan veya yüreği genç kalanların yaşayamadıklarını yaşatmaya çalıştıkları...Yıldızların birer birer toplanıp karanlık gök yüzünden,renklerin en güzeli ile boyanıp,göz kamaştırıcı ışıklarıyla alev alev yanan bloklar var...
Arkadaşlığın,dostluğun,insan sevgisinin,sanalda dahi güvenin olabileceğini ispatlarcasına insanların akın ettiği,kısacık cümlelerle selamlaşılan,hal hatır sorulan,bu karmaşık,acımazı hayat şartlarında bir tutam gülümseme yakalanabilen bloglar da var...
Gönlündeki hüzünleri,yalnızlıkları,acıları,ümitleri okunası,belki ardından ağlanası kelimelerle süsleyip,şiir tadında gözlerimize ,gönlümüze sunan bloglar da var...
Ya da hayatı tüm çıplaklığı ile,tüm gerçeği ile,tüm acımasızlığı ile kaleme alan, kelimeleri kullanılabileceğin en güzeli ile kullanıp,ifadenin en füzelini yükleyip cümlelere,önümüze fırlatan bloglar da var...
Kısacası blog sayfalarında her birimizin gizli,erişilemez,anlatılamaz,o gizemli iç dünyamız var...Kimimiz onlarca arkadaş toplamışız çevremize,belki yalnızlığımıza derman aramaktayız,kimimiz siyah sayfaların arkasına çekilmişiz bir gelen olsa,derdimize ortak olsa düşüncesinde, hüzünleri oynamaktayız son perdede...Kimimiz de göz yaşlarımıza belki ortak etmekteyiz üç beş cümlemizi, hayatımıza sessiz,zahmetsiz,kedersiz arkadaş etmekteyiz sayfalarımızı belki de...
Bir çoğumuz da şu yazdıklarımı içimize gömmekte,kendi halimizce yaşamaktayız işte...
Mutlu kalın blog dostlarım...
Sinan
|
|
Yorumlar (1) :: Yorum Yaz :: Baglantı
|
19/10/2006 - Başka başkadır hep sevdalarımız...

Hepimizin birer karanlık gecemiz vardır,kucağında kavuşamadıklarımızın avuçlarını tuttuğumuz...
Birer sonbaharımız vardır,kuru yaprakların anılarımızı sakladığı...
Yağmurlarımız kendimize özeldir,damlalar gönlümüzün istediği figürlerde dökülür gökyüzünden aheste,aheste...
Göz yaşlarımız ayrı süzülür yanaklarımızdan,bazen denize koşan ırmaklar gibi coşkulu,bazen de inci taneleri gibi tane tane ve berrak...
Bestelerimiz hep başka başkadır kulaklarımızda ve dudaklarımızdan dökülürken yalnızlıklarımıza....
Şiirlerimiz başka başkadır...
Sevdalarımız başka...
Sinan
|
|
Yorumlar (0) :: Yorum Yaz :: Baglantı
|
14/10/2006 - Gözyaşların Damlıyor Saçaklardan...

Gittin ya sen,
burada herkes kendi yolunda işte...
Yağmur var sokaklarda,
hava soğuk,
ayaklarım üşüyor...
Yine yorgun saçaklarından ekimin,
kara gözlerinden süzülür gibi,sessiz
ve tane tane damlalar düşüyor...
Bir gün daha geçti zamandan...
Soruyorsan eğer,
herkes yaşamakta kendi halinde işte..
Şairler şiir yazmaktalar sevdalara,
çocuklar yine çamurlarda,çıplak...
Yine ağlamakta bu gün gök yüzü...
Yine damlalar saçaklardan,
başları önde,göz yaşların gibi inişte...
Sevdiğin ezgiler yine sızıyor,
soluk boyalı,kırık penceremden,
yağmur damlaları ile ortak,aheste...
Yine o bildiğin şarkı var dudaklarımda,
o,yaslanıp omuzumda ağladığın mahzun ,
ve söylediğin sessiz, o hüzzam duygulu beste...
Böyle işte hayat gidişinin ardından...
Geceler daha kara,daha uzun yalnızlıklar...
Sönük artık,yıldızların feri yok...
Yorgun, sevdalı rüzgarlar,
boynu bükük,yaslı bulutlarım...
Gittin ya sen,
zaman durdu yokluğunda...
Ne kader alıp başını gidebildi,
ne de yeşerebildi, gömüp gittiğin umutlarım...
Sinan-14.10.2006-Ankara
|
|
Yorumlar (2) :: Yorum Yaz :: Baglantı
|
11/10/2006 - HER UMUT GERÇEKLEŞECEK BİR DÜŞ BULUR..(Bir hikaye)

Ayakkabıcı, yeni getirdiği malları vitrine yerleştirirken, sokaktaki bir çocuk onu seyretmekteydi. Okullar kapanmak üzere olduğundan, spor ayakkabılara rağbet fazlaydı. Gerçi mallar lüks sayılmazdı AMA, küçük bir dükkân için yeterliydi. Onların en güzelini ön tarafa koyunca, çocuk Vitrine doğru biraz daha yaklaştı. Fakat bir koltuk değneği kullanmaktaydı. Hem de güçlükle... Adam ona bir kez daha göz attı. Üstündeki pantolonun Sol kısmı, dizinin Alt kısmından sonra boştu. Bu yüzden de sağa sola uçuşuyordu. Çocuğun baktığı ayakkabılar, sanki onu kendinden geçirmişti. Bir müddet öyle durdu. Daldığı hülyadan çıkıp yola koyulduğunda, Adam dükkândan dışarı fırlayıp: "Küçüüük!" diye seslendi." Ayakkabı almayı düşündün mü? Bu seneki Modeller Bir hârika!" Çocuk, ona dönerek: "Gerçekten çok güzeller!" diye tebessüm etti, "Ama benim bir bacağım doğuştan eksik". "Bence önemli değil!" diye atıldı Adam. "Bu dünyada herşeyiyle tam Insan Yok ki! Kiminin Eli eksik, kiminin de bacağı. Kiminin de aklı veya vicdanı."
Küçük çocuk, bir şey söylemiyordu. Adam ise konuşmayı sürdürdü: "Keşke vicdanımız eksik olacağına, ayaklarımız eksik olsa idi." Çocuğun kafası iyice karışmıştı.Bu sefer adama doğru yaklaşıp: "Anlayamadım!. Dedi. Neden öyle olsun ki?" "Çok basit!" dedi, Adam. "Eğer yoksa, cennete giremeyiz. Ama ayaklar Yoksa, problem değil. Zaten orda tüm eksikler tamamlanacak. Hâttâ sakat Insanlar, sağlamlara oranla, daha fazla mükâfat görecekler..." Küçük çocuk, bir kez daha tebessüm etti. O güne kadar çektiği acılar, hafiflemiş gibiydi. Adam, vitrine işâret ederek: "Baktığın ayakkabı, sana yakışır!" dedi. "Denemek ister misin?" Çocuk, başını yanlara sallayıp: "Üzerinde 30 lira yazıyor" dedi,
"Almam mümkün değil ki!" "İndirim sezonunu senin için biraz öne alırım!" dedi Adam, "Bu durumda 20 Liraya düşer. Zâten sen bir tekini alacaksın, o DA 10 lira eder." Çocuk biraz düşünüp: "Ayakkabının diğer teki işe yaramaz!" dedi, "Onu Kim alacak ki?" "Amma yaptın ha!" diye güldü Adam. "Onu DA, sağ ayağı eksik olan bir çocuğa satarım." Küçük çocuğun aklı, bu sözlere yatmıştı. Adam, devam ederek: "Üstelik de öğrencisin değil MI?" diye sordu. "İkiye gidiyorum!" diye atıldı çocuk, "Üçe geçtim sayılır."
"Tamam işte!" dedi Adam. "5 Lira DA öğrenci indirimi yapsak, geri kalır 5 Lira. O DA zâten pazarlık payı olur. Bu durumda ayakkabı senindir, sattım Gitti!" Ayakkabıcı, çocuğun şaşkın bakışları arasında dükkâna girdi. İçerdeki Raflar, onun beğendiği modelin aynıyla doluydu. Ama Adam, vitrinde olanı çıkarttı. Bir tabure alıp döndükten sonra, çocuğu oturtup yeni ayakkabısını Giydirdi. Ve çıkarttığı eskiyi göstererek "Benim satış işlemim bitti!" dedi, "Sen de bana, bunu satsan memnun Olurum." "Şaka mı yapıyorsunuz?" diye kekeledi çocuk, "Onun tabanı delinmek üzere. Eski bir ayakkabı, para eder MI?" "Sen çok câhil kalmışsın be arkadaş..." dedi Adam, "Antika eşyalardan Haberin yok her hâlde. Bir antika NE kadar eski ise, o kadar para tutar. Bu yüzden ayakkabın, bence en AZ 30-40 lira eder." Küçük çocuk, art arda yaşadığı şokları üzerinden atabilmiş değildi. Mutlaka Bir rûyada olmalıydı. Hem de hayatındaki en güzel rûya. Adamın, heyecandan terleyen avuçlarına sıkıştırdığı kâğıt paralara göz Gezdirdikten sonra, 10 liralık banknotu geri vererek: "Bana göre 20 lira yeterli." dedi. "İndirim mevsimini başlattınız ya!" Adam onu kıramayıp parayı aldı. Ve bu arada yanağına bir öpücük kondurdu.
Her nedense içi içine sığmıyordu. Eğer bütün mallarını bir günde satsa, böyle bir mutluluğu bulamazdı. Çocuk, yavaşça yerinden doğruldu. Sanki Koltuk değneğine ihtiyaç duymuyordu. Sımsıcak bir tebessümle teşekkür Edip: "Babam haklıymış!" dedi. "Sakat olduğum için üzülmeme hiç gerek yok! demişti." * Her Rüzgar Savuracak Bir Toz bulur, * Her Hayat Yaşanacak Bir Can Bulur, * Her Umut Gerçekleşecek Bir Düş Bulur * Bulunmayacak Tek Şey Senin Benzerindir
Anonim(Özür dostlar.Yazarını bulamadım)
|
|
Yorumlar (2) :: Yorum Yaz :: Baglantı
|
26/9/2006 -

Kimi geceler,
hani kendimizle,belki kaderimizle yalnız kalırız ya...
Doğduğumuz andan bu güne kadar geçen zaman
bir film şeridi gibi akar ya gözlerimizin önünden...
Çocukluğumuzu düşünürüz ya,gençliğimizi...
İlk sevdamız gelir ya bazen hatırımıza...
Kaybettiklerimiz takılır ya düşüncelerimize...
Anılarımız canlanır ya,hala ilk günkü gibi tap taze...
Acılarımız,sevinçlerimiz,imkansız zannettiklerimiz
ve gerçekleştiremediklerimiz...
Neler neler düşünürüz hani seyrederken gökyüzündeki
sayısız,parlak,özgür yıldızları...
Bazen küçük bir gülümseme gelir ,taklır dudaklarımıza bir yerlerden...
Bazen iki damla yaş belirir gözlerimizde,
kendimizden dahi sakladığımız...
Bir hüzünlü melodi mırıldanırız gizemine gecenin...
Sonra kaparız gözlerimizi de,acımasız gerçeğine uyanıveririz hayatın...
Şafak söküp,sönerken gökyüzünde parıltıları yıldızların,
kaderimize döneriz ,biraz mahzun,biraz elemli...
Ve yaşarız kendi bildiğimizce...
|
|
Yorumlar (2) :: Yorum Yaz :: Baglantı
|
9/9/2006 - MEKTUP-(Şiir Dostlarına)
Serin bir Eylül sabahında,Ankara’dan,tüm güzellikleri yüklüyorum sonbahar rüzgarlarına ve tüm gönül dostlarına,tüm şiir dostlarına,tüm edebiyat dostlarına gönderiyorum becerebildiğim kadar cümleler arasına gizleyerek...
Bu gün bir mektubum olsun istedim size.Kışı soğuk,yazı sıcak Ankara’nın,sonbaharı nefis yaşanır biliyor musunuz?Tüm güzelliğini sergiler doğa gözlerinize,bir şehirde olabileceği kadarı ile...Duygusal insanların duyguları biraz daha yoğunlaşır...Şiirler daha çok yazılır olur,şarkılar daha çok,daha bir hüzünlü dökülür dudaklarımızdan.Uzaktakiler daha çok özlenir olur,unutulanlar,unutulmaya çalışılanlar daha bir yakar gönüllerimizi...Mazi hatırlanır,eski acılar tazelenir,velhasıl sonbahar alır götürür bizi başka diyarlara,başka mekanlara,başka zamanlara...
Bu güzel Ankara sonbaharında,diliyorum ki sevincimize sevgili şiir dostlarımız da ortak olsun.
Bize şiiri sevdiren,amatör şairlerin ustası,beyefendi insan,sevgili dostumuz vebirmasal (Mahmt Polat) ustayı da blog sayfalarımıza dahil etmeyi başardık.
Eminim ki sizler,İngiltere’den yabangülü’nün,Hollanda’dan gözlerindesaklı’nın,İstanbul’dan aloneea’nın ve sıcak diyarlardan,şanlı ilimizden vebirmasal’ın şiirlerini çok seveceksiniz.
Gönüllerindeki dost sevgisini hissedecek,onların sayfalarında huzur bulacaksınız.
Şu problemlerle dolu hayatımızda, böyle az buçuk mutluluk kaynağı yaratabiliyorsak kendimize,bu da çok güzel bence.
Mutlu kalın dostlar!...Ve hep şiir sayfalarında kalın!...Bizimle kalın!...Göreceksiniz,gönlümüz size hep açık olacak...
Sinan-Ankara-09.09.2006
|
|
Yorumlar (2) :: Yorum Yaz :: Baglantı
|
5/9/2006 - Hikaye-bana Oğlumu Ver!...
2001 yılı krizinin ortaları,yağışı bol bir Sakarya Eylülüydü.Çok zor,çok sancılı günlerdi.İnsanlarda bir tedirginlik,bir korku almış başını gidiyordu.Miletin anası ağlamakta,toplu işten çıkarmalar,sıra sıra iflaslar,intiharlar….
Üç çocuğum,bir eşim var bakacağım.Emeğimiz ve diplomamızdan başka bir şeyimiz yok satacağımız,satıp ta yaşayabileceğimiz…
Yağmurlu bir sonbahar sabahı,çocuklar sevinçle,neşeyle okul yolunda iken,koyuverdiler kapının önüne emeğimizi.Kış yaklaşmakta,kriz kılıcını sallamakta acımasız,iş aslanın midesine inmiş,tecrübe,diploma para etmemekte,hayat pahalığı almış yürürmüş,yabancı bir şehir,iş güç yok,kiradayız,çocuklar okumakta,bebe mama diye,hanım ona bez diye ağlamakta.Makinalarla uğraşmakla geçen zamanımız,artık ucuz çocuk bezi aramakla geçmekte.Hal perişan.
Türkiye’de iş bulmak imkansızlaşınca,Gürcistan’da bir iş buldum kendime.2002 yılının soğuk bir Ocak sabahı,eski bir otobüsle,kozmopolit bir Kafkas gurubu ile Satp’tan veda ettik memlekete.
Zor bir yolculuktan sonra,Anadolu’nun en hücra köşesinde kalmış ,küçük,eski bir kasabayı andıran Poti’ye vardık, bir gün doğuşunda.Yollar çukurlarla dolu,elektrik yok gibi,binalar eski,boyasız,insanlar gülmeyi unutmuş,soğuk,duygusuz görünüşte…Hacı Muratlar en revaşta araçlar.
Dükkan anlayışı yok,her şey pazarda sayılmakta. Sevgilinize alacağınız bir demet gül ile,akşam evde içkinize meze yapacağınız balık, komşu tezgahlarda satılmakta. Çalışanların da yüzde 90 ı kadın. Şirket biz yöneticilere bir ev kiraladı eşyası ile birlikte.Yaşlı bir Gürcü nine de hizmetimize baktı.Ona babuşka derdik ve onun çok emeği geçmiştir bize.Sağsa uzun ömür,ölmüş ise Allah’tan rahmet diliyorum.
Sevginin dili,dini,ulusu,yaşı olmuyor dostlar.
Aramızda Şamil isminde 60-65 yaşlarında bir Azeri tercüman vardı.Uzun boylu ve gösterişli bir adamdı.Sohbeti de çok hoştu.Bekar gecelerimizi en eğlenceli yanı onun anlattıklarını dinlemekti.
Bir gece onu dalgın gördüm biraz.
‘Hayrola dostum,ne oldu?’’
‘’Bir şey yok be balam! Aklıma babam geldi!’’
‘’Yahu senin baban varmıydı?’’
‘’Var ya!...Hem de İstanbul’da!’’
Çok şaşırdım.Sadece annesi ve ablası var zannediyordum Bakü de.Merakım meşhurdur ya,sordum hemencecik.
‘’Dilersen anlatayım.Hazin bir hikayedir!’’ dedi.
Sokuldum hemen yanıbaşına,merakla anlatacaklarını beklemeye başladım.Nazlanmadı,hoş sesi ile yavaş yavaş anlatmaya başladı.
İkinci dünya savaşında Almanya karşısında savaşa giren Rusya Azerbaycan’dan asker toplamaktadır.Karısı ikinci çocuğuna hamile olan edebiyat öğretmeni İsmail Memedov’da çağrılanlar arasındadır.Veda töreninden sonra,trene binerken döndü ve karısının kulağına şunları fıslıdadı;
‘’Eğer!...’’
‘’Eğer oğlum olursa,adını Şamil koy!’’
‘’Şamil gibi cesur,Şamil gibi yiğit olsun!...’’
Ailesinden ve vatanından bir bilinmeyene kopup gitti.O günden sonra da kendisinden asla haber alınamadı.
-Oğlan!..dedi küçük kız annesine... -Oğlan bu anne!... Genç kadın nemli bakışlarını önce bebeğinde gezdirdi,sonra küçük kızının sevinçle parlayan gözleriyle birleştirdi.’’Ne çok babasına benziyor!’’ diye geçirdi içinden,okşadı saçlarını. -Adı Şamil olsun!...dedi… -Olur mu kızım? -Şamil olsun anne.Babam onu ismiyle bıraktı bize... -Evet,Şamil olsun!... Ardından bakışlarını küçücük pencereden gözüken,ta uzaklardaki,soluk renkli tepelere çevirdi.Sevgili eşinin,sevdasına doyamadığı eşinin arkasında kaybolduğu tepelere daldı yine. Gözlerindeki yaşı küçük kızı görmesin istiyordu…Sessiz sesiz ağladı!...
Şamil bey kendisine verdiğim sıcak çaydan derin bir yudum aldı anlatmaya devam etti.
İsmail bey,savaş olanca şiddeti ile devam ederken,Karadeniz sahilinde bir limanda,Almanlara esir düştü.Ve uzun süre Polonya’da bir esir kampında uzun süre yaşadı.Esirlik bir yandan,Stalin’in esir olan askerlerini kurşuna dizmesinin korkusu bir yandan,çok zor günler geçirdi.
Savaşı almanlar kaybetti. Kanlı 2.Dünya savaşı ,arkasında binlerce ölü,yaralı,göçmen bırakarak, tarihteki yerini aldı.Savaşın bitişi sevinçle karşılandı.Avrupa’da yeni devletler doğdu.Bazı devletler duvarlarla ortadan ikiye bölündü.Komünist Rusya Avrupa içlerine iyice yerleşti. Polanya’daki o esir kampında yıllardır memleketlerinden,sevdiklerinden,hatta insan gibi yaşamaktan uzak çile dolduran,günahsız,kadersiz,biçare insanlar,bir gün sabah uyandıklarında tüm Alman askerlerinin gitmiş olduğunu gördüler.Bir anlık şaşkınlıktan sonra gerçeği anlamaları uzun sürmedi.Değişik din,ırk ve kültürlerden gelen binlerce insan,kendi inançlarında tanrılarına şükrettiler.Hürriyetlerine kavuşmuşlardı…
İsmail bey,Stalin korkusundan memleketine dönemedi.Yeni bir kimlikle İsviçre’ye yerleşti.Gerçek kimliğini ölüm korkusu ile asla açıklamadı…
Orada bir sarrafın yanına işçi olarak girdi.Karın tokluğuna yıllarca çalıştı ve sanat öğrendi.
1960 yılları başlarında Türkiye’nin bu durumdaki insanlara kucak açması ile,dili,dini,ananesi kendi ile aynı olan yeni bir vatana kavuşmuş oldu.O artık İstanbul’dadır.
Kapalıçarşıda kendine bir dükkan alır ve altın ticareti yapmaya başlar.Evlenir,çoluk çocuğa karışır.O şimdi İsmail Mamedlidir.İçinden Stalin korkusunu hiç atamaz.KGB nin kendisini bir gün bulacağını ve cezalandıracağını düşünerek günlerini huzursuz geçirir.Ama Azeri derneklerinden de uzak kalmaz.İstanbul’da Azerilerin en büyük yardımcısı olur.
Yıllar su gibi akıp geçmeye devam etti.Şamil bey artık 20 yaşında,genç,yağız bir delikanlıydı.Baba sevgisinden mahrum büyümenin ezikliğini hep içinde taşımıştı.Oysa ne çok isterdi savaşta ölen babası ile koşup,oynamak,omuzlarına tırmanmak.Annesi,eşine olan derin sevgisinden olsa gerek,bir daha evlenmedi.Çocuklarına hem annelik,hem babalık yaptı.Sevgili eşinin anısını hep kalbinde tap taze sakladı. Ve bir gün,umulmadık bir olay,kaderin ne amansız,ne anlamsız,ne acımasız,ne insafsız olduğunu bir kez daha ispatladı.İnsanları karanlık gecelerde nasıl kollarından tutarak birbirinden koparırcasına ayırıyorsa,bazen de bir kaybolmuşlukta yüz yüze getiriveriyor. -Nerede kaldın anne,herkez toplanmıştır,yer bulamayacağız!... -Geliyorum Saide!...Masanın üzerindeki yiyecek kabını almayı unutma! -Aldım!...Çabuk ol,çok heyecanlıyım! -Geldim!...Nasıl oldum kızım? -Çok güzelsin anne.Seni hiç böyle güzel görmemiştim! -Bak ,bak!..Neler de bilirmiş? Gidelim hadi,bekletmeyelim. Türkiye’den ilk kez bir bayan ses sanatçısı Bküy’ye gelmişti.Konser saatine kadar da Azeri bayanların misafiri olmak istemiştir.Şamil beyin annesi be ablası da onu görmeye hazırlanmaktadırlar.
Sohbet sırasında sanatçı kadının dikkatini Şamil beyin ablası çeker.Onu yanına çağırır ve sorar;
-Gel buraya bakayım güzel kız!... -Buyurun efendim!... -İsmin ne senin? -Saide efendim!.. -Ne güzel ismin var?Buralımısın sen? -Evet!..Bu mahallede yaşıyorum!... -Ailen burada mı? -Annem ve kardeşim var.Babam savaşta öldü!... -Azerbeycan dışında tanıdığınız var mı? -Yok kimsemiz.Biz burada yaşarız hep!.. Kısa sohbet burada bitti.Kalabalık toplantı olanca güzelliği ile sürüp gitti.Şarkıcı hanımın düşünceli hali yüzünden pek kaybolmadı ama.Belli ki aklını kurcalayan bir şeyler vardı. Toplantı dağılırken Saide ve annesini yanına çağırdı.Önce gözlerine baktı sevgisini savaşa gömen kadının. -İstanbul’da bir tanıdığınız kesinlikle yok ha? -Kimsemiz yoktur!.. -Şu takılarımı görüyo rmusun? diye kolyesini,künyesini gösterdi kadına. -Bunları aldığım bir kuyumcu arkadaşım var İstanbul’da.Senin kızına tıpatıp benziyor.Adı da İsmail Memedli!... Saide’nin annesinin birden gözleri karardı.Sendeledi,düşmemek için yanıbaşındaki kızının omzuna tutundu. -Beyimin adı İsmail Memedov ‘du dedi…Yıllardır hiç dinmeyen gözyaşları,soluk yanaklarından yine damla damla dökülmeye başladı.
Ayakta durmakta güçlük çektiğini görünce bir kenara oturttular onu.Ne olduğunu anlayamamış gibi,şaşkın şaşkın etrafına bakınmaktaydı.Yüzüne gözüne biraz su vurdular,bileklerini oğuşturdular.Bir iki yudum içmesini sağladılar.Saide de şaşırmış,annesinin yanına çömelmişti.Biraz kendini toparlayınca; -Olamaz!...dedi kadın, -Benim kocam savaşta öldü!...Aradan 25 yıl geçti.Sağ olsaydı muhakkak dönerdi. -Büyük bir benzerlik bu,büyük bir tesadüf!... -Biraz fazla değil mi bu tesadüfler?Hem kızına tıpa tıp benziyor,hem isminde büyük bir benzerlik var,hem de Azeri kuruluşları ile yakın ilişkisi var!... -Evet ama,neden 25 yıl sonra,neden İstanbul? -Bunu ben de sizin kadar merak ediyorum.Belki yanılıyorum ama bir kontrol etmenin ne sakıncası olabilir? -Haklısınız!...dedi kadın,ilk şoku atlattıktan sonra. -Küçük bir kontrolün kimseye zararı olmaz!... Uzun yıllar sonra,acılı gönüllerine,tanımadıkları bir insan,tanımadıkları bir diyardan yakıcı bir kor getirip,bırakıvermişti.Üzülsünler mi,sevinsinler mi,ümitlensinler mi bilemiyorlardı.Sanatçı kadın avuçlarına bir telefon numarası sıkıştırdı. -Arkadaşımın ev telefonu budur.Lütfen bir arayın ve konuşun.Bir şey kaybetmezsiniz!... -Arayacağım.Pek ümidim yok ama,sizin hatırınız için bir arayacağım!... -Sonucu lütfen yarın bana da iletin,olur mu? -Olur! Dedi Şamil beyin annesi ve kardeşi ile şaşkın,bitkin,allak bullak evin yolunu tuttular. O akşam bu konu evde enine boyuna tartışıldı.Şamil bey bu işten pek bir şey anlamamıştı.Olayları annesinden ve ablasından defalarca dinledi.Kendince yorumlar yaptı,tahminlerde bulundu.Babalarının yaşıyor olması ve 25 yıldır arayıp sormamış olması saçma geldi önce biraz.Sonra ya doğruysa diye bir kuşku kemirmeye başladı akıllarını. -Bu gece bir arayalım bence!...dedi Şamil bey... -Zor olmaz mı?Üstelik devletle başımız derde girmez mi? -Gece geç saatlerde arayalım.Hem düşürmesi kolay olur,hem riski azalır!... O gece geç vakitte aramaya karar verdiler.Yıllar kadar uzun gelen,bir türlü geçmek bilmeyen saatlerden sonra,gece 02.00 sularında üçü postahanenin yolunu tuttular.1970 başları,iletişim zorluklarla yapılıyor.Değil Azerbaycan,Türkiye’de dahi evlerde telefon lüks sayılmakta.Görüşmeler santrallerden santrallere bağlantı kurularak yapılabiliyor.Öyle otomatik flan henüz yok piyasalarda.Uzun uğraşlar sonucunda aradıkları numarayı buluyorlar.Hattın öteki ucundan uykulu bir erkek sesi ‘’alo’’ diyor...Şamil beyin annesi heyecandan bayılmak üzere.Çocukları destek oluyorlar iki kolundan tutup... -Özür dilerim! dedi titreyen sesiyle. -Gece geç vakitte sizi rahatsız ediyorum!... -Ben Azerbaycan’dan arıyorum!... Telefon aniden kesildi.Azerbaycan sözcüğü, telefonun diğer ucundakini yıldırım çarpmışa çevirdi.Tereddütsüz ve büyük bir telaşla ahizeyi kapayıverdi.İsmail Bey büyük bir telaşa kapılmıştı.KGB sonunda izimi buldu,artık beni yaşatmazlar diye düşündü.Heyecanlandı,soğuk soğuk terledi.Eşi onun bu telaşlı haline bir anlam veremedi.Aslında o sakin,sessiz ve soğukkanlı bir insandı,bu kadar telaşlandığına ilk kez şahit oluyordu. -Ne telefonuydu o? Diye sordu.Önemli bir şey mi var? -Hayır!...diye karşılık verdi.Uyu sen,ben bir su içeceğim. Mutfaktan bir bardak su içti.Kafası karmakarışık olmuştu.O bayan sesi kulaklarından gitmiyor,içindeki korku büyüdükçe büyüyordu.İkinci kez hayatımı mahvedecekler diye düşündü.O gece sabaha kadar gözüne uyku girmedi.Yaşadıklarını ve ilk ailesini düşündü, eşine belli etmeden gözlerini sildi.
Eve dönüş yolunda Şamil Bey sinirliydi.Bu işe kafası hiç yatmamıştı zaten,annesinin ısrarına dayanamamıştı.İşte rezil olduk diye düşünmekteydi.Annesinin azını bıçak açmıyordu.Az da olsa ümitlenmişti ve şimdi tekrar yıkılışı yaşamaktaydı. Sabahleyin bayan sanatçının kaldığı eve gittiler ana kız.Merakla bekleniyorlardı.Olanları özetlediler ve artık bu işin bittiğini söylediler.Misafir bu işe çok şaşırmış,çok ta üzülmüştü.
-Lütfen bir kez daha deneyin!... diye ısrar eti. -Benim hatırım için bir kez daha!...
Tekrar gittiler o gece postahaneye,aynı olayları tekrar yaşadılar.Bu kez telefonu kapamadı karşıdaki adam.Hiç konuşmadı,sadece dinledi.Şamil bey in annesi dilinin döndüğünce bir şeyler anlattı.Bir müddet sonra tekrar kapandı telefon.Yine üzüntülü evlerine döndüler,yine sabah misafirin evine gidip anlattılar olanları.Misafir olanlara bir anlam veremiyordu.Neden cevap vermiyordu ki arkadaşı İsmail bey?
-Son bir kez daha deneyin!...dedi.Bir şey çıkmazsa ben de vazgeçeceğim!..
Şamil Bey ve ailesi üçüncü gece tekrar postahanedeydiler.Yine telefonlar çevrildi,yine Türkiye'den bir cevap beklendi.Annesi hem ümitsiz,hem de sinirliydi bu kez.Telofon açıldı ve alo sesi duyuldu.Üç gecedir sadece tek kelimelik konuşmasından dahi muhataplarını tanır olmuşlardı.Annesi bu kez kararlı ve sert konuştu.
-Lütfen beni dinleyin kapamadan.Bu sizi son kez arayışımızdır.Bu dakikadan sonra asla sizi rahatsız etmeyeceğiz.Ama lütfen söyleyeceklerimi kapamadan sonuna kadar dinleyiniz.Eğer siz benim sevgili eşim iseniz,beni genç yaşımda yanlız bırakıp giden iseniz şu sözlerime kulak verin.Benden ayrılırken,tren kapısına adımınızı attığınızda geri dönmüş ve bana fısıldamıştınız.Eğer demiştiniz,eğer oğlum olursa,adını Şamil koy!...Eğer sen benim eşimsen,eğer benim canımsan sen,şunu bilesin ki;bir oğlun oldu.Ve ben sözümü tuttum,onun adını Şamil koydum.Eğer sen benim canımsan bilesin ki;o şimdi 25 yaşında ve yanımda durmakta.
O ana kadar alo sözcüğünden başka hiç bir kelime telafuz etmeyen ,sadece dinlemekle yetinen İsmail bey,hıçkırıklarla süslenmiş yaşlı,kalın sesiyle yavaş yavaş şöyle seslendi;
-Bana oğlumu ver!...Oğlumla konuşayım!...
Annesi ahizeyi Şamil Bey’e uzattı.Herkesin gözünden sicim gibi yaşlar boşanmaktaydı artık.Titreyen elleriyle ahizeyi alıp kulağına götürdü.Ne söyleyeceğini,nasl söyleyeceğini bilemedi.Kulağına sessiz sessiz ağlayan bir yaşlı adamın hıçkırığı gelmekteydi.Titreyen sesi ile;
-Baba!...diyebildi. -Oğlum!...Şamil’im benim!... -Baba!... -Sen şimdi benim oğlum Şamil’misin? -Evet,ben Şamil’im!...
Fazla konuşamadılar,gözyaşları,hıçkırıklar konuşmalarını engelledi.Bu ne büyük mutluluk diye düşündü annesi.25 yıl sonra ödlünü zannetiği eşi karşısındaydı. Üstelik te sapasağlamdı.Hasret giderdiler,karşılıklı seslerini dinlediler.Ertesi sabah tüm mahalle olayı öğrenmişti.Sanatçı bayan çok mutluydu.Parçalanmış bir aileyi tesadüfen bir araya getirmişti.Kaderin karmaşık çizgisini bir anda belirgin,dosdoğru hale getirivermişti. İsmail bey Azerbaycan’ a gitmedi hemen.Orada hala komünizm rejimi hüküm sürmekteydi.Aile de gelemedi İstanbula.1991 yılında Sovyet Sosyalist Devletler Birliği dağıldı ve Azerbaycan’da diğer Türk devletleri gibi bağımsızlığını kazandı.Aileler İstanbul’da buluşlular.Şamil bey babasını ilk kez orada gördü,tanıdı,sarıldı.Yeni kardeşlerini bağrına bastı.İsmail Bey de yıllar sonra memleketini ziyaret etti.Ama İstanbul’da yaşamayı tercih etti.
Şamil bey arkasına yaslandı,bir müddet sustu.Yeni bir sigara yaktı,derin bir nefes çekti; -İşte benim hikayem budur!...dedi. -Beğendin mi? Bir cevap veremedim ilkin.Biraz düşündüm odanın küçük penceresinden dışarıyı seyredip. -Acı bir hikaye !...dedim. -Öyle!... -Sonu mutlu geldi ama!...
Şamil Bey bizimle çok uzun kalmadı.2-3 ay kadar sonra ayrılıp,Azerbaycan’a döndü.Ondan ayrıldığıma çok üzülmüştüm.Bana adresini verdi,yolun düşer belki,gelirsin,bulursun dedi.Ama yolum hiç düşmedi o taraflara.O günden sonra onu bir daha görmedim.Türkiye’ye dönünce,birkaç yıl sonra kardeşlerinin izini buldum.Telefonla görüştüm ve İsmail Bey’in 2002 de vefat ettiğini öğrendim.Onu ikinci vatanım dediği bu topraklarda gömmüşler.Şamil bey de Japon denizinde bir adada çalışmaya devam etmekteymiş.
Baki kalan bu kubbede hoş bir seda imiş.Şamil Bey’i asla unutamayacağım…
Sinan
19.03.2006
Ankara
|
|
Yorumlar (1) :: Yorum Yaz :: Baglantı
|
2/9/2006 - Gönülden Gelen Yazılar Üzerine...
Yaklaşık birbuçuk yıl kadar önce, bir yağmurlu Nisan günüydü sanırım...İnternet ile tanışıklığım da pek uzun süreli değildi.Herkesin yaptığı gibi,oyun sitesinin birinde tanımadığım ve merak ettiğim insanlarla oyunlar oynamakta,az buçuk ta sohbet etmekteydim aklımın,gönlümün,bileğimin yettiğince...Aslında öyle geyik muhabbetini de pek sevdiğimi söyleyemem doğrusu...
Günlerin birinde,karşıma değişik nickli biri çıktı.İlginç bir insandı,duyguluydu,cümleleri düzgündü,samimiydi,en önemlisi dürüsttü.Cümlelerin akışı ister istemez bizi edebiyat sohbetine doğru sürükledi.Aslında ben edebiyatçı flan değilim,o da değildi.İkimiz de teknik konular üzerine eğitim almıştık.Ama konu edebiyata sürüklendi elimizde olmadan.
‘’Şiir sever misin?’’ diye sordu bana...
‘’Severim!’’ dedim...
Gerçekten de şiiri çok severim.Aslında çok uzun senelerdir yazmıyordum ama,gençliğimde herkes gibi ben de bir şeyler karalamıştım kendimce.Ve çok okuyordum şiiri,çok dinliyordum...
‘’Neden şiir sitelerine girmiyorsun?’’ diye sordu tekrar...
‘’Vallahi ben şiir sitesi flan bilmem,bildiğim sadece bu oyun sitesidir.’’ diye cevap verdim.
Aldı beni bir şiir sitesine götürdü.Orada bir çok amatör şairle tanıştırdı.Onlar yazıyor,ben okuyordum doyasıya.Arada yorumlar da yazıyordum.Yorumlarımı sevmiş olacaklar ki,hepsi şiirin notunu benden bekler oldular.
Bir gün arkadaşım’’ sen de yaz1’’ dedi.
‘’Yazın şiir havasında.Cümlelerinde şiir tadı var.Nesiri bırak,nazım yaz biraz!’’
Birkaç denemem oldu ondan cesaret alarak.Yazdım gönlümden gelenleri kelimelere hükmedebildiğim kadarı ile.
Sonuçta bu blokun yazanı doğdu işte.Yazarı veya şairi değil,yazanı.Gönülden gelen yaılar doğdu...
İçimizde kalan edebiyat sevgisini burada sizlerle paylaşmak güzel.Güzel gözlerinizin gezinmesi satırlarımızda.Gönlünüze bir katre yağmur damlası serinliği verebiliyorsa cümlelerimiz,ne mutlu bize.
Hatalarımızın af olması dileği ile tüm okuyuculara,şiir ve edebiyat dostlarına,gönülleinde sevgilerin en yücesini taşıyanlara teşekkür ediyorum.
|
|
Yorumlar (1) :: Yorum Yaz :: Baglantı
|
|
Benim hakkımda
tuhan ve gönül yazıları
Arkadaşlarım
• Uzak
|