Compteurs Gratuits yaşamın içinden
BenimBlog.com - Turkce ucretsiz blog Bedava blog hizmeti
para kazan


yaşamın içinden Ana Sayfa | Profil | Arşiv | Friends

radon10/10/2006

Doğal Radyasyon Kaynakları ve Radon
 

Bütün canlılar radyasyonla birlikte yaşamakta, hayatın bir parçası olarak dış uzay ve güneşten gelen kozmik ışınlar, yer kabuğunda bulunan radyoizotoplar dolayısıyla toprak ve yapı malzemeleri, su ve gıdalar gibi doğal kaynaklardan ve bunlara ilave olarak da yapay kaynaklardan ışınlanmaktadır. İnsanlar; yaşam standartları, yaşadıkları ortamların fiziksel özellikleri ve coğrafi şartlara bağlı olarak değişiklik göstermekle birlikte yaklaşık 2,5 mSv yıllık doza maruz kalmaktadır. Doğal kaynaklardan alınan dozun en önemli bileşeni, radon gazı ve onun kısa yarı ömürlü bozunma ürünleridir. Bu yolla maruz kalınan radyasyon ortalama yıllık doz 1.3 mSv dir.

Çeşitli Ülkelerde Doğal Radyasyon Kaynaklarından Alınan Yıllık Dozlar


Radon Nedir?

Radon, renksiz, kokusuz, tatsız, 86 atom numarası ile periyodik cetvelin soy gazlar sınıfında yer alan; 119Rn-226Rn arasında toplam 28 izotopu bulunan bir kimyasal elementtir. Radon, kaya, toprak ve sudaki doğal uranyumun radyoaktif bozunması sonucunda oluşur. Bozunma şeması aşağıdaki gibidir.

238U ®.....®222Ra ® 222Rn (Radon) ® ......

235U ®.....®223Ra ® 219Rn (Aktinon) ® ......

232Th ®.....®224Ra ® 220Rn (Thoron) ® ......

Bu bozunma zincirinin ana atomları bütün doğal malzemelerde bulunabilir. Bu yüzden radon, tüm yüzey kaya ve toprak parçalarından ve yapı malzemelerinden ortama salınır.

Radon Gazının Sağlık Etkileri Nelerdir?

Radonun reaktivitesi zayıftır. Bu nedenle teneffüs edildiğinde dokulara kimyasal olarak bağlanmaz. Ayrıca, dokulardaki çözünürlüğü çok düşüktür. Ancak, radon bozunma ürünleri, toz ve diğer parçacıklara tutunarak radyoaktif aerosoller oluştururlar. Bu nedenle, taşınarak solunum yoluyla alınabilirler. Bozunma ürünleri kararlı hale gelinceye kadar bozunma devam eder; bozunma sürecinin her aşamasında radyasyon salımı olur. Solunum borusunda olan bozunma sonucunda, bronşal epiteldeki radyasyon dozu artar. Bozunma ürünlerinin bazılarının alfa yayıcı olmaları nedeniyle alfa radyoaktivitesinin biyolojik etkileri önem kazanmaktadır.

Radon gazının teneffüs edilmesi, solunum yetmezliği, baş ağrısı, öksürük gibi akut etkilere neden olmaz. Radyoaktif bozunmaya uğrayan radon gazı, teneffüs edildiğinde akciğerler tarafından tutulabilecek parçacıklara dönüşür. Bu parçacıkların bozunması devam ettiğinde ortaya çıkan enerji, akciğer dokusunda hasara, dolayısıyla, zaman içerisinde kansere sebep olur. Ancak bu, yüksek dozda radona maruz kalmış herkes akciğer kanserine yakalanacak anlamına gelmez.

Sigara, kanser riskini arttırmaktadır. Hem sigara içip hem de yüksek dozda radona maruz kalmış kişilerde kansere yakalanma riski oldukça yüksektir. Sigaranın bırakılıp, maruz kalınan radon seviyesinin düşürülmesiyle kanser riski azaltılacaktır.

Radon Neden Problem Olarak Görülmektedir?

Genelde insanlar zamanlarının hemen hemen %90'ını kapalı mekanlarda geçirdikleri için radona maruz kalmaları önemli bir problem olarak ortaya çıkmaktadır. Binalardaki radon kaynağının büyük bir kısmı, binanın temelindeki toprak ve kayalardır. Radonun büyük kısmı, binalara, altındaki toprak ya da kayalardan girer. Radon ve diğer gazlar, toprak boyunca yükselir, binanın altında hapsolur. Hapsolan bu gazlar, basınç oluşturur. Evlerdeki hava basıncı genelde topraktaki basınçtan daha düşüktür. Binanın altındaki bu yüksek basınç nedeniyle gazlar yerden ve duvarlardan, daha çok çatlak ve boşluklardan, bina içlerine sızarlar.

Binalarda Radon Girişleri

1. Zemindeki çatlaklar
2. Yapı bağlantı noktaları
3. Duvar çatlakları
4. Asma kat boşlukları
5. Tesisat boru boşlukları
6. Duvar arası boşlukları
7. İçme suyu

Radon özellikle yeraltı suyu olmak üzere, suda da çözünebilir. Tipik olarak, musluktan akan su içindeki radonun 10000'de biri havaya yayılır. Sudaki radon miktarı arttıkça, bina içindeki radon düzeyi de artacaktır. İnşaat sektöründe kullanılan yapı malzemelerinde bulunan eser miktardaki uranyum da binalardaki radon düzeyini arttırıcı etmenlerden birisidir.

Binalardaki Radon Konsantrasyonunu Belirleyen Unsurlar Nelerdir?

  • .Topraktaki ve yapı malzemelerindeki Ra-226 miktarı
  • Toprak ve yapı malzemelerinin nem oranı
  • Toprak ve yapı malzemelerinde yayılma (difüzyon) potansiyeli
  • Toprakla temasta olan yapının yüzey alanı ve izolasyon niteliği
  • Bina zemini
  • Binadaki havalandırma kapasitesi
  • İklim koşulları
  • İç-dış hava sıcaklık ve basınç farkı binalardaki radon konsantrasyonunu etkileyen temel unsurlardır. .

Radon Konsantrasyon Limitleri

Kapalı ortamlarda radon gazı konsantrasyonunun kontrolu amacıyla gerek ülkeler gerekse uluslararası kuruluşlar tarafından limit değerler belirlenmiştir. Söz konusu limit değerlerin aşılması halinde, radon konsantrasyonunu düşürücü tedbirlerin alınması tavsiye edilmektedir. Uluslararası Atom Enerji Ajansı Temel Güvenlik Standartları (IAEA-BSS) çerçevesinde, radon için tavsiye edilen düzeyler 200-600 Bq/m3 olarak belirlenmiştir. Türkiye'de müsaade edilebilir radon konsantrasyonu ise 400 Bq/m3'tür.

Radon Risklerinin Azaltılması İçin Alınabilecek Tedbirler .
  • Yapı malzemelerinin radyoaktivite analizleri ve doz değerlendirmeleri yapılarak, değerlendirme sonuçları tavsiye edilen radyoaktivite düzeylerinin üzerinde olan malzemeler bina yapımında kullanılmamalıdır.
    Binaların, özellikle bodrum katlarının toprakla izolasyonu iyi yapılmalıdır. Bodrum katların ve zemin katların tabanına şap, beton vb. dökülmelidir. Toprak ile temas eden yüzeyler sızıntıya imkan vermeyecek şekilde izole edilmelidir.
  • Radon düzeyi yüksek olabileceğinden, 20 yıldan eski olan evlerde çatlakların kapatılması, izolasyon ile bakımı sürekli yapılmalıdır.
    Yerden ve duvarlardan bina içine sızan radon gazı bina dışına çıkamazsa bina içindeki konsantrasyon artacaktır. Bu nedenle kapalı ortamların havalandırılmasına özen gösterilmelidir.
  • Evlerde, kapı ve pencerelerde izolasyon yapıldıysa havalandırma süresi arttırılmalıdır.
  • Radonun kanser riskini arttırdığından, kapalı ortamlarda sigara içilmemelidir.

Radon ve Havalandırma

0 Yorumlar | Yorum Yaz | Baglantı

OSMANLI’NIN ARDINDAN BALKANLAR12/9/2006

OSMANLI’NIN ARDINDAN BALKANLAR

Balkanlar'da çatışmaların alevlenmesinin altında yatan neden, bağımsızlığını ilan eden ülkelerde birbirine düşman ve birarada yaşamak istemeyen azınlıkların yer almaları olmuştur. Balkanlar'daki hiçbir devlet, etnik ve dini yönden homojen değildir. Bu karmaşık durumu şöyle de izah edebiliriz: Balkanlar'daki siyasi harita ile etnik dağılım haritası arasında büyük uyumsuzluklar vardır.

Balkanlar'ı anlayabilmek için bölgedeki Türk-İslam tarihinin yanısıra, bölgenin stratejik ve coğrafi önemi üzerinde de durmak gerekir. Büyük bölümü dağlık ve kayalık olan, derin vadilerle parçalanmış ve sık bitki örtüleriyle kaplı Balkanlar'da coğrafi yapının bir sonucu olarak iletişim ve ulaşım her zaman zorlukla sağlanmıştır. ("Balkan" kelimesi de, "dağlık bölge" anlamına gelir.) Ulaşım ve iletişimin zayıflığı ise, birbirlerine komşu olarak yaşamalarına rağmen, kültürel yönden birbirinden çok uzak, hatta birbirine düşman halklar meydana getirmiştir. Etnik farklılıklara, kültürel farklılıklar da eklenince düşmanlıklar daha da artmış, Balkanlar istikrarsızlığa açık bir bölge haline gelmiştir. Balkanlar'da, asırlar boyunca yüzlerce devletin kurulmasının ve yüzlercesinin yok olmasının en önemli nedenlerinden biri farklılıkları düşmanlığa çeviren bu tutucu ve içine kapalı Balkan kültürüdür.

Çatışmaların alevlenmesinin altında yatan neden ise, bağımsızlığını ilan eden ülkelerde birbirine düşman ve birarada yaşamak istemeyen azınlıkların yer almaları olmuştur. Balkanlar'daki hiçbir devlet, etnik ve dini yönden homojen değildir. Bu karmaşık durumu şöyle de izah edebiliriz: Balkanlar'daki siyasi harita ile etnik dağılım haritası arasında büyük uyumsuzluklar vardır. Hemen hiçbir etnik grup -Karadağlılar ve Slovenler hariç- tek bir devletin çatısı altında yaşamamaktadır. Örneğin Arnavutluk'un siyasi sınırları ile Arnavutların yaşadıkları bölgelerin "çakışma" oranı yaklaşık %50'dir. Arnavutların neredeyse yarıdan fazlası Arnavutluk dışında, Kosova ve Makedonya'da yaşarlar.

Benzer bir biçimde Sırplar ile Sırbistan arasında da büyük bir uyuşmazlık vardır. 10 milyonu aşan nüfusları ile Balkanlar'ın en büyük etnik gruplarından biri olan Sırplar, Sırbistan'ın dışında iki ülkede daha yaşarlar: Hırvatistan ve Bosna-Hersek'te. Öte yandan Sırbistan toprakları içinde yaşayan insanların %15'inden fazlası Sırp değildir; bunlar kendilerini Sırplarla "can düşmanı" olarak gören Arnavutlar ve Sancak'taki Slav Müslümanlarıdır.

Balkanlar'daki hangi ülkeyi ele alsak, benzer bir mozaikle karşılaşırız. Bulgaristan'da Türkler, Pomaklar (Müslüman Bulgarlar) ve diğer azınlıklar nüfusun %15'ini oluşturur. Makedonya nüfusunun %65'i Makedonlardan oluşur, ülkede %22 dolayında Arnavut, %4 Türk ve daha başka azınlıklar yaşamaktadır. Yunanistan'ın Batı Trakya bölgesinde 120 bin kadar Türk, ayrıca kuzey bölgelerinde büyük bir Slav Makedon azınlık yaşar. Bosna-Hersek'te nüfusun %45'i Müslüman, %30'u Sırp, %17'si ise Hırvat'tır.

Elbette bir ülke içinde farklı etnik ya da dini grupların yaşaması bir sorun değildir. Bu tür mozaikler, teorik olarak, "çok etnisiteli, çok kültürlü" bir devlet düzeni ve "birarada yaşama"ya dayalı toplumsal bir formül içinde yaşatılabilirler, tıpkı Osmanlı da olduğu gibi. Ancak ne yazık ki Balkanlar'daki devletlerin aşırı milliyetçi yaklaşımları, katı ideolojik uygulamaları bu formülü gerçekleştirilemez hale getirir. Bölgedeki devletlerin önemli bir bölümü -ki başlarında Sırbistan ve Yunanistan gelir- homojen bir etnik ve dini toplum oluşturma amacındadırlar. Bu, kimi zaman Sırbistan örneğinde olduğu gibi "etnik temizlik" çabalarına, kimi zaman da Yunanistan örneğinde olduğu gibi zoraki asimilasyon politikalarına yol açmaktadır. Bu ülkelerin söz konusu baskıcı politikalarında ısrarcı olduklarını ise yıllardır süregelen acı tecrübelerden sonra artık öğrenmiş bulunuyoruz.

0 Yorumlar | Yorum Yaz | Baglantı

OSMANLI FETİHLERİ NEYİ AMAÇLIYORDU?12/9/2006

OSMANLI FETİHLERİ NEYİ AMAÇLIYORDU?

Osmanlı'nın terkettiği coğrafyada yaşayan milletlerin hepsi Türklerin adaletine, hoşgörüsüne ve kendilerine sağladıkları barış ortamına şahitlik etmişlerdir. Bu durum her dinden ve her ırktan insanın Türklerin yönetiminden razı olmalarıyla neticelenmiştir. Günümüzde ise, yıllardır bu topraklarda süregelen savaş, karmaşa ve düzensizlik yüzünden huzura, güvenliğe ve barışa hasret kalmış olan kadınlar, çocuklar, yaşlılar, yeni bir "Osmanlı"nın özlemi içindedirler.

Osmanlılar diğer milletler gibi sömürgecilik zihniyetiyle bu toprakları işgal etmemiş, hiçbir zorlama ve baskıya başvurmadan dinlerini yaymayı ve Müslüman dünyasını güçlendirmeyi amaçlamışlardır. Avrupalı güçler ele geçirdikleri topraklarda yaşayan halkları kendilerinden aşağı, bir nevi ikinci sınıf insanlar olarak değerlendirip gaddar ve zalim bir politika izlerken, Osmanlılar sahip oldukları Kuran ahlakı nedeniyle her milletten insana karşı adaletli, hoşgörülü ve merhametli bir tutum sergilemişlerdir.

Avrupalı devletler bu ülkelerin tüm yeraltı zenginliklerini ele geçirip, halklarını fakirleştirirlerken, Osmanlı'yı veya Selçuklu'yu yöneten Türkler gittikleri ülkelere zenginlik, refah ve medeniyet götürmüşlerdir. Fethedilen ülkelere camiler, medreseler, kervansaraylar, köprüler, çeşmeler yaptırılmış, yıkmayı ve yok etmeyi değil, yeniden inşa etmeyi hedeflemişlerdir. M. Baudier'nin Historie de la Religion des Turcs (Türklerin Din Tarihi) adlı eserinde "Türkler merhamet, şefkat ve insanlara yardımda bütün milletlere ve hatta Hıristiyanlara da üstündürler" sözleriyle de belirttiği gibi, Türk Milleti fethettiği topraklarda yaşayan insanlara güzel ahlakıyla da örnek olmuştur.

Müslüman Türkler başta da belirttiğimiz gibi, fethettikleri ülkelerin halklarına, yaşam biçimlerine, inançlarına ve dünya görüşlerine de saygı gösterdiler. Fethettikleri yerlerde yaşayan insanların kendilerine Allah'ın bir emaneti olduğunu düşünen, esir aldıkları kişilere karşı bile insaniyetle yaklaşan Türk Sultanları'nın görevleri arasında bu halkları himaye etmek, kimsenin onlara zulüm yapmamasını sağlamak da vardı. Allah, İnsan Suresi 8. ayetinde müminlerin kendileri ihtiyaç içindeyken dahi yemeği önce esirlere yedirdiklerini bildirmektedir. Bu, İslam ahlakını yaşayan Müslüman yöneticilerin fethedilen topraklarda yaşayanlara karşı tüm uygulamalarını şekillendiren çok önemli bir ahlak özelliği olmuştur. Nitekim düşmanlarından kaçarak Osmanlı İmparatorluğu'na sığınan İsveç Kralı XII. Charles (Demirbaş Şarl)'ın bir yakınına yazdığı mektuptaki sözleri de, Müslüman Türk Milleti'nin insani ve güzel ahlaklı tutumunun dile getirilişidir:

"Şefkatin, cömertliğin, asaletin, nezaketin esiriyim. Türkler beni işte bu elmas bağa sardılar. Bu kadar şefkatli, bu kadar nazik bir milletin arasında hür bir esir olarak yaşamak bilsen ne kadar tatlı... .." (Mutlu Altay, Türkler İçin Ne Diyorlar?, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, Diyanet Vakfı, İstanbul Araştırma Merkezi Kütüphanesi, s.11)

Girdikleri her yere mutlak bir huzur ve asayiş götüren Müslüman Türkler, çoğunlukla kendilerinden önceki Hıristiyan yönetimlerin baskıcı ve zulmedici uygulamalarından sıkıntı duyan halk tarafından coşkun bir sevgi ve saygıyla karşılanmışlardır. Osmanlı Devleti kuruluş döneminden itibaren fethettiği topraklardaki Hıristiyan teba ile her zaman iyi ilişkiler kurmuş, onların sempatisini kazanmıştır. Örneğin Bursa'nın fethinden sonra şehri niye teslim ettiklerini soran Orhan Gazi'nin Rumlardan aldığı cevap oldukça çarpıcıdır:

"Sizin devletinizin günden güne yükseldiğini ve bizim devletimizi geçtiğini anladık. Babanızın idaresine geçen köylülerin memnun kalıp bir daha bizi aramadıklarını gördük ve biz de bu rahatlığa heves ettik."

Osmanlıların Anadolu'da olduğu gibi Rumeli'de ve diğer fethettikleri topraklarda da Hıristiyan halkın varlıklarına ve idare tarzlarına karışmamaları, ağır vergiler altında ezilmiş olan halkın yükünü hafifletmeleri, mevcut kanunlar kapsamında hiçbir yerel yöneticinin keyfi uygulamalar yapmasına müsaade etmemeleri yerli halkın kendilerinden razı olmalarını sağladı. Osmanlı Devleti kendi himayesine girmiş olan herkesin hak ve hukukunu garanti altına alıyordu.

Şüphesiz Osmanlı'nın asırlar boyunca adalet anlayışında hiçbir sapma olmamasının en önemli nedeni bu adalet anlayışını Kuran ahlakından öğrenmiş olması ve Kuran'a olan bağlılığıdır. Kuran'da tarif edilen adalet anlayışı Müslümanları, karşı tarafa öfkeli olsalar bile, öfkelerine kapılmalarını engelleyip adil kılan bir anlayıştır.

Bu nedenle bugün söz konusu coğrafyada yaşayan milletlerin hepsi Türklerin adaletine, hoşgörüsüne ve kendilerine sağladıkları barış ortamına şahitlik etmişlerdir. Bu durum her dinden ve her ırktan insanın Türklerin yönetiminden razı olmalarıyla neticelenmiştir. Günümüzde ise, yıllardır bu topraklarda süregelen savaş, karmaşa ve düzensizlik yüzünden huzura, güvenliğe ve barışa hasret kalmış olan kadınlar, çocuklar, yaşlılar, yeni bir "Osmanlı"nın özlemi içindedirler.

2 Yorumlar | Yorum Yaz | Baglantı

Yaban Avrupa12/9/2006
Yaban Avrupa
Alafranga Doğa Koruma

Avrupa ülkeleri, günümüzde doğa koruma konusunda gıpta uyandıracak bir çaba içerisinde. Ama bu bilince, doğaya büyük zararlar verildikten ve onun insan malı olduğuna dair geleneksel fikir aşıldıktan sonra ulaşıldı.

Yazı: www.keşfetmekiçinbak.com dan alınmıştır.

Avrupa ülkelerinde, insanların yere tükürmediği, çöplerin geri dönüştürüldüğü, atık suların nehirlere denetimsizce akıtılmadığı, doğada nadirleşen tür ve alanlara özel bir ilginin gösterildiği çevre bilincini hayranlıkla izler, gıpta ederiz.
Bunu nasıl becermiştir Avrupa? "Çevresel Kuznet Eğrisi" çevre ekonomisi teorisine göre bir ülkenin kişi başına geliri arttıkça çevresel kalite belirli bir noktaya kadar bozulur. Ama o noktadan sonra gelir artışına paralel olarak olumlu yönde düzelir. Bir başka deyişle, doğa korumanın içselleşmesinin koşullarından biri sosyoekonomik refahtır. "Çevresel kalite" her dönemde farklı bir toplumsal görüşle algılanmış olsa da, Avrupa'da 1970'lerden itibaren bir çevresel uyanış başlamış, yasalarda ve gündelik yaşamda bu konuda önemli adımlar atılmıştı. Ancak Avrupalının doğaya olan hislerini kuvvetli kılan fenomen sadece Kuznetcin iddiasıyla açıklanabilir mi?
Musevi-Hıristiyan geleneğinde yaratılış hikâyesinden başlayarak Tanrı, doğaya hükmedilmesini buyurur: Tanrı insanı kendi suretinde, kendisine benzer olarak yarattıktan sonra "verimli olun, çoğalın" der, "yeryüzünü doldurun ve denetiminize alın; denizdeki balıklara, gökteki kuşlara, yeryüzünde yaşayan bütün canlılara egemen olun". Toprağı kendine boyun eğdiren, doğayı egemenliği altına alan insan böyle doğar. Toplumsal ilerlemenin bir göstergesi olarak kabul edilen bu üstünlük sayesinde Avrupa medeniyet taşlarını üst üste koymaya başlar.
Avrupa önce kirletip tüketmeyi, daha sonra da temizleyip doğayı yeniden yaratma yöntemlerini keşfetmek zorunda kaldı. Romalılar dönemine, hatta endüstriyel devrime kadar Avrupa sık bir orman dokusuyla, özgür akarsularla, zengin çayır ve bataklıklarla kaplıydı. Topraktan geçinen insan zaman içerisinde kullanamayacağını ayırdı ve neyin kendisine "yararlı" neyin "zararlı" olduğuna karar vererek Avrupa çehresini şekillendirdi. Yararlı olan işlenmiş, üretken tarım alanları, zararlı olan ise düşman kabile ve ırkların nerede saklandığını görmeye fırsat vermeyen ormanlardı. Endüstriyel devrimden itibaren tüketilmeye başlanan ve insanın şartsız hükmüne giren doğal alanları geri getirmek ise bugünlere uzanan bir hikâye.
Doğa koruma kavramının anavatanı sayılan Avrupa'da bu konudaki ilk örgütlenmeler İngiltere'de başladı. İlk çaba yaban hayvan ve bitki türlerinin hızlanan yok oluşunu önlemekti. Nesli tehlike altına giren türlerin başında, Henry Makowski'nin Naturschutz in Europa'da belirttiği gibi, insanlara duygusal olarak da seslenen kuşlar geliyordu. Yabani kuş tüyleriyle süslü aristokrat bayan şapkalarına sataşmaya başlayan bir avuç insan İngiliz Kraliyet Kuşları Koruma Derneği'ni (Royal Society for the Protection of Birds - RSPB) kurdu. Günümüzde bu dernek bir milyonu aşkın üyesiyle dünyadaki en kuvvetli doğa koruma kurumlarından biri.
Derneğin kurulduğu 19. yüzyıl sonlarında bir doğa koruma yasal sistemi bulunmadığı için RSPB ve benzeri kurumlar işe arazi satın alarak ve bunları koruma rezervleri ilan ederek başladı. Devlet politikası sonucu kurulan ilk milli park ise 1910'da İsveç hükümetinin devlet arazilerinin bir kısmını koruma amaçlı ayırmasıyla oluştu.

Estonya'nın kuzeyinde yağtaşı işleyen fabrikalar çevre üzerinde yakın zamana kadar büyük baskı oluşturuyordu. Çevreye atılan işlenmiş taşlar ve atık su doğal peyzajı büyük ölçüde değiştirdi.

Coğrafi sınırlarının nerede başlayıp nerede bittiğini tam olarak tanımlamakta zorlandığımız Avrupa'nın doğası çok büyük farklılıklara sahip. İberya Yarımadası'ndan Urallar'a kadar, Akdeniz makilerinden, dağ silsilelerinin alpin çayırlarına, Atlas Okyanusu kayalıklarından fundalıklara, sulak alanlardan ormanlara uzanan bir peyzaj çeşitliliğine sahip Avrupa.
Böyle bir çeşitlilik gösteren kıtayı korumak için Avrupalılar 1970'de Birinci Avrupa Doğa Koruma Yılı'nın ilanını takiben etkin doğa koruma düzenlemelerine yöneldiler. Avrupa Konseyi şemsiyesi altında Bonn ve Bern konvansiyonlarıyla göç eden ve nesli tehlike altına giren türlerin korunması amacıyla ülkeleri yasal açıdan bağlayıcı uluslararası anlaşmalar hayata geçirildi. Yine kuş korumacıların lobisiyle, 1979 yılında yabani kuş türlerinin korunması için Avrupa Topluluğu "Kuşları Koruma Yönetmeliği"ni imzaladı. Avrupa devletlerinin ekonomik ve politik birlikteliğinin kuvvetlenmesiyle oluşan Avrupa Birliği dönemine girildiğinde, üye olan her ülkenin nesli tehlike altında olan kuş türlerinin envanterini çıkarıp uygun koruma alanları oluşturması yükümlülüğü getirildi.
Kuşların yaşam alanlarının korunmasını takiben 1992'de Habitatları ve Türleri Koruma Yönetmeliği de hayata geçirilerek Avrupa'nın doğal mirasının korunması her devletin sorumluluğu haline getirildi. Bu bağlayıcı yasalar aracılığıyla AB üyeleri "Natura 2000" olarak adlandırılan hayvan ve bitkiler için vazgeçilmez koruma alanları ağında yürütülen araştırmaları ve bu alanlara fon sağlamayı öncelik haline getirdiler. Bir yandan da, Rio'da 1992 yılında imzalanan Biyolojik Çeşitlilik Anlaşması sayesinde AB üyeleri 2010'dan itibaren hiçbir türün yok olmayacağı yönünde garanti verdiler. Diğer yandan, AB üyesi olmayan diğer Avrupa ülkeleri için bütün bu izlenen süreç doğa korumada önemli bir kılavuz oluşturdu.

İzlanda'da özgürce kanat çırpan deniz papağanları anakara Avrupa'sındaki kuşlara göre daha şanslı.
Doğa koruma anlayışının 1970'li yıllar itibariyle başlattığı günah çıkarma süreci Avrupa'da kendisini her anlamda hissettirdi. Başlangıçta çevre düzenlemeleri hukuksal boyutta resmileştirildi. Birebir doğa koruma alanına gelince, geçtiğimiz son on yılda Avrupa Komisyonu'nun desteklediği fonlar (LIFE Doğa Fonu), öncelikli olarak AB üyelerindeki Natura 2000 koruma alanlarının kurulması için kullanıldı.
RSPB'nin AB Genişleme Sorumlusu Zoltan Walicky'nin belirttiğine göre, LIFE Doğa fonu kapsamında 2001-2003 döneminde biyolojik çeşitlilik ve doğa koruma için her yıl 70 ila 80 milyon euro harcandı. İleride 2005 ve 2006 dönemleri için de en az bu meblağda bütçe kalemleri öngörülmekte. Avrupa yüzölçümünün yaklaşık yüzde 18'i şu anda Natura 2000 ağına dahil olduğu için bu alanların yönetimine harcanması gereken para da bir o kadar büyük. Alan yönetimi AB fonlarının dışında ulusal, bölgesel, özel fonlar veya kamu fonları Avrupa'da doğanın korunması için gözden çıkarılan en yüksek miktarları oluşturuyor.
Alan yönetimi müdahaleleri Avrupa'ya diğer bölge ve kıtalardan sızan türleri kontrol altına almak, bir alanda öncelik gösteren tür veya türlerin nüfusuna odaklanmak, yok olan kırsal faaliyetleri hayatta tutmak gibi çalışmalar gerektiriyor. Bu kapsamda bazı doğa fakiri ülkelerde doğal alanları yeniden yaratmak için astronomik bütçeler ayrılıyor. Örneğin, Hollanda'da Hoge Veluwe Milli Parkı'nda tarihi bir peyzaj olarak kabul edilen fundalıkların yeniden oluşturulması için milyonlarca euro harcanarak çam ağaçlarının sökülmesi kamuoyu tarafından desteklendi.
Bu manzaraya gıptayla bakan Türkiye'nin alacağı ders ise hâlâ fırsat varken, koruma önceliği gösteren doğal alanlarını kaybetmeden korumak. Yoksa çıkarmamız gereken günah bizi aşacaktır

0 Yorumlar | Yorum Yaz | Baglantı

ARTABEL: Doruktaki Park10/9/2006
ARTABEL: Doruktaki Park

Yalçın dorukların çevrelediği yalnız ve sessiz buzul gölleri... Nadide bitkiler, hayvanlar ve jeolojik hazineler... Onların tepesinde uçan ve sanki şöyle diyen kaya kartalları: "Burada her şey yolunda." Doğu Karadeniz'in Gavur Dağları'ndaki Artabel Gölleri Tabiat Parkı, kendini insandan sakınan yüksek bir coğrafyada bulunuyor.

Kış aylarında yollarını karların örttüğü geçit vermez dağlardı bunlar. Saklı güzelliklerini ancak beyaz örtü eriyip derelere karıştıktan sonra gösteriyorlardı. Gavur Dağları'nın ününü yedi yıl önce ilkbaharda, ona ulaşmanın henüz mümkün olmadığı mevsimde duymuştum. Doğu Karadeniz'in Kaçkar'dan sonraki ikinci en yüksek noktasına, 3 bin 331 metrelik Abdalmusa Tepesi'ne sahipti bu sarp dağlar. Eteklerinde çok sayıda buzul gölünün bulunduğunu öğrenmek beni daha da heyecanlandırıyordu. Ama bu nadide alanla tanışmak için yazın gelmesini, yolların inadının kırılmasını beklemem gerekti.
İşte görür görmez hayran kaldığım Gavur Dağları ve Artabel mevkiiyle bir temmuz günü karşılaşmıştım. Zengin bir bitki ve yaban hayvanı varlığı, 21 buzul gölü, jeolojik ve jeomorfolojik değerler, muhteşem bir peyzaj... Sonra da hemen kâğıda kaleme sarılıp "tabiat parkı teklif raporu"nu hazırlamaya başlamıştım.

Yaptığım araştırmalarda Artabel'in üç farklı vadiden oluştuğunu ve bu üç vadi boyunca birbirinden güzel üç rotanın var olduğunu öğrenmiştim. Gavur Dağları'na ilk ziyaretimde Gülaçar Vadisi rotasını tercih ettim. Daha sonra defalarca gittiğim alanın en güzel, en çok doğal değere sahip rotasıydı bu. Artabel, aklımda hep bu güzergâhla kaldı.  
Zigana Tüneli'nin hemen çıkışında ihtişamlı yüzünü gösteren Gavur Dağları'nı doya doya izledikten sonra Trabzon'u Gümüşhane'ye bağlayan karayolunun 82. kilometresinden Karanlıkdere Vadisi'ne girmiştik. Bizi çok da düzgün olmayan toprak bir yol karşıladı. Doğrusu yolun bu durumu beni sevindirmişti. Bozuk yol trafiğin azlığının, dolayısıyla yörenin insanlar tarafından az kullanıldığının göstergesiydi. İlk yolculuğumda içimden bir his insanların olumsuz müdahalesinden uzak kalmış, doğal yapısını korumuş bir alana doğru yol aldığımı söylüyordu. İnsan kullanımının olduğu her yerde doğal yapılar değişir ve buna toleransı olmayan türler tehlikeye girer. Koruma altına alınmış ve şimdiye kadar kirlenmeye maruz kalmamış alanlar hızla azaldığından Artabel'in değeri gözümde gittikçe artıyordu.
Karadeniz Bölgesi'ni karakterize eden çoğu özellikten sıyrılmış, farklı bir coğrafyada ilerliyordum. Dere yataklarında görmeye alıştığım kızılağaçların yerini meyve bahçeleri; taştan, ahşaptan yapılmış evlerin yerini toprak evler almıştı. Hava bütün rutubetini Trabzon'da bırakmış olmalıydı ki bize sisten uzak berrak bir gökyüzü eşlik ediyordu. Otuz dört kilometrelik yol boyunca müthiş bir görüntü ziyafeti çektiğimden zamanın nasıl geçtiğini anlamadım.
Araç yolunun son bulduğu noktada bizi muhteşem bir orman dokusu karşıladı. Artabel Deresi (Büyükdere) adeta ziyaretimizden memnun kalmış coşkulu akışı ile bize "hoş geldin" diyordu. Çantalarımızı sırtlayıp rengârenk bitkilerin arasında, derenin çağıltısı eşliğinde yola koyulduk. Henüz otuz dakikalık bir yol kat etmiştik ki karşısında şaşkınlıktan donakaldığım bir şelale ile karşılaştım. Şelalenin en etkileyici özelliği, yukarıdan dökülen sularının birkaç metre indikten sonra ikiye bölünerek coşkulu akışlarına, birbirine zıt iki yönde devam etmesiydi.

Engebeli arazi boyunca ilerliyor, çok değişken topografik özelliklerin tadını çıkarıyordum. Rota boyunca yalçın ve dik dorukların, ana dere ve yan derelerin görüntüsü bana eşlik ediyordu. Yükseklik arttıkça karşıma yer yer yumuşak düzlükler çıkıyordu. İlerledikçe subalpin çayırlıklar yerini alpin çayırlıklara bırakıyor, toprak yapısı, eğim ve rutubete göre farklı bitki türleri kendini gösteriyordu.
Sonunda beklenen an gelmişti. İlk şelalenin güneybatısında yer alan Küçük Göl karşımdaydı. Hiç de küçük olmayan bu göle yukarıdaki Büyük Göl'den ayrılması için böyle deniyor olmalıydı, yoksa hiç de "küçük" sayılmazdı. Çeşitli renkte likenlerle kaplı bir tepenin etrafını yarım daire şeklinde çevreleyen göl tam karşısındaki Zigana Dağları'na bakıyordu. Burada buna benzer yirmi tane gölün daha olduğunu düşünmek, insanın başka bir dünyada olduğuna inanması için yeterliydi. Bu  küçük coğrafyaya ne kadar da çok değer sığmıştı.
Gülaçar Vadisi'nin giriş noktasından itibaren yer yer dereleri, yer yer yamaçları takip eden yürüyüş güzergâhıma devam ettim. Dağların görkemi ile eteklerindeki göllerin sessiz mütevazılığı tam bir karşıtlık oluşturuyor, alana büyük bir peyzaj değeri katıyordu. Ana dere ve çok sayıdaki yan derenin oluşturduğu hareketli doğal hatlar, yükseklikle farklı açılar kazanan dağ manzaraları Artabel'i eşi zor bulunur bir yer yapıyordu. 
İrili ufaklı altı gölü ziyaret ettikten sonra, öğle yemeğimi Karanlıkgöl'ün kenarında manzaraya karşı yedim. Göldeki küçük adacık onu diğerlerinden ayırıyordu. Gözlerimi gökyüzüne çevirmiş Artabelinbaşı Tepe'nin heybetli duruşunu izliyordum ki zirveden bir kaya kartalının süzüldüğünü gördüm. Tam olması gereken yerdeydi ve bize adeta burada her şeyin yolunda olduğunu söylüyordu.
Daha sonra kuzeydoğuda yer alan sırtın arkayüzünü de keşfe çıktım. Bu zorlu parkuru kat etmek bir saat kadar sürdü. Bittiğinde öyle bir noktadaydım ki hemen sağ tarafta Beşgöller, biraz ileride sol tarafta Karagöller görünüyordu. Güneyde Artabelinbaşı Tepe, kuzeybatıda Abdalmusa Tepesi ve arkasında Kopuz Vadisi... Boncuk Gölü'nün kıyıları ise bu mevsimde bile karlıydı.
Trabzon'a döndüğümde hemen hazırlıklara başladım. Böylesi bir alan mutlaka tabiat parkı olarak kayıt altına alınmalıydı. Bu sayede kaynak değerleri bütün tehlikelerden korunmalı, koruma-kullanma dengesi içinde ilgi gruplarının ziyaretine sunulmalıydı.

Çalışmalarım 1998 Aralık'ında sonuç verdi; 5 bin 859 hektar büyüklüğündeki alan jeolojik ve jeomorfolojik kaynak değerleri, flora, fauna zenginliği ve peyzaj değerleri açısından önem taşıması nedeniyle "tabiat parkı" ilan edildi. Bu, bir milli parkçı olarak benim için çok büyük mutluluktu. Ancak her şey yeni başlıyordu. Yılar süren çalışmalar sonucu 141 bitki, 30 memeli hayvan ve 88 kuş türü ile algılama üstünlüğü oluşturan 13 peyzaj değeri Artabel Gölleri Tabiat Parkı'nda yer alan kaynak değerleri olarak ortaya konuldu.
Bu coğrafyayı ilginç kılan bir diğer özellik de Gavur Dağları'nın üzerinde taban yüksekliği  2 bin 720-2 bin 970 metre arasında değişen 12 sirk grubunun tespit edilmesi. Ayrıca bu sirk göllerinin yanı sıra buzul aşındırmasının delili olan sürgüler, hörgüç kayalar, tekne vadiler ve moren depoları da bulunuyor. Doğu Karadeniz göl varlığı bakımından oldukça fakir. Artabel, sahip olduğu 21 buzul gölüyle bu konuda öne çıkıyor. Üstelik bunlar hiç kirlenmemiş, doğallığı bozulmamış göller. Artabel'e her gidişinde onun farklı bir yönünü keşfediyor insan. Kayalıklarda otlayan bir yabankeçisi, gezinen bir ayı, yakaladığı çekirgeyi yiyen bir yılan... Kayalıklar, orman, dereler, büyüklü küçüklü şelaleler, göller, yalçın tepeler, zirveleri karlı dağlar, mevsimlere göre farklı renkler sunan bitkiler ve gökkuşakları... Artabel Gölleri Tabiat Parkı, yükseklerde uzak yalnızlığını ve güzelliğini yaşamaya devam ediyor

Bu yazı www.keşfetmekicinbak.com dan alınmış tır.


(Bulundugu yer: doga)
0 Yorumlar | Yorum Yaz | Baglantı

KEFİR (GIPI)10/9/2006

KEFİR (GIPI)

Ondokuzuncu yüzyılın ortalarında Rusya’da değişik ve ilginç içimli bir içki hakkında bilgiler yayılmaya başlamıştı. Öyle bir içki ki yaşamı uzatan, hastalıkları iyileştiren yani her derde deva bir içkiydi bu. Söylentiye göre sütten yapılıyordu, çok tatlıydı, besleyiciydi ve hafifçe de sarhoşluk hissi veriyordu.

Bu içkiyi Kafkasya’da Lermontov da içmişti ve buna Ruslar “keyif veren” anlamında Kefir diyorlardı. Kafkasya’da savaşan ya da çeşitli nedenlerle oralarda bulunmuş olan başka Ruslar da bu içkiden içmişlerdi.

Kafkasyalı dağlılar öyle inanıyorlardı ki bu içkinin mayasını, hediye olarak dahi başkalarına verirlerse ya da nasıl yapıldığını öğretirlerse Tanrı onlara çok kızacak, mayayı işe yaramaz hale getirerek başkalarına veren halkı cezalandırıp onları açlığa mahkum edecekti.

Gıpı mayasını Rus gezgin ve Tıp adamları suni olarak elde edememişlerdi. Bu nedenle bu içkinin gizli mayasını dağlı Kafkasyalılardan almak gerekiyordu.

Yirminci yüzyılın başlarında Rusya Tıpçılar Birliği, Moskova’da süt fabrikası bulunan Blandov’a Gıpı imal edilmesi önerisinde bulundular.

Blandov’un Kafkasya’da Karaçay Bölgesi’nde Narsana (Kislovodsk) ve Üçköken yörelerinde 12 adet peynir imalathanesi bulunuyordu. Blandov, Gıpı mayasını almak üzere fabrikada çalışan İrina Saharova’yı göndermeye karar verdi. Güzel ve akıllı İrina, 1906 yılında Moskova’daki Süt Ürünleri Enstitüsü’nü birincilikle bitirmişti. Blandov’un şirketi Paris’te düzenlenen bir yarışmada İrina’nın elleriyle yaptığı Tereyağı ile altın madalya kazanmıştı. Blandov eğer İrina gıpı mayasını Moskova’ya getirebilirse çok para kazanacağını ve prestijinin artacağını biliyordu.

Blandov’un Peynir imalathaneleri müdürü Vasiliev ile İrina birlikte kendilerine en çok süt ve peynir getiren Karaçaylı Bayçoralanı Bekmirza’nın yanına gittiler. Amaçları Bekmirza’dan, Karaçaylı’ların Ruslardan gizledikleri Gıpı mayasını alabilmekti.

Bekmirza onlara oldukça konukseverlik göstermesine rağmen sorularını yanıtsız bırakır. İrina ve Vasiliev çaresiz geriye dönerler. Ancak dönüş yolunda bir grup maskeli atlı, bindikleri faytonu durdurarak İrina’yı kaçırırlar ve bir dağ evine götürürler. Ertesi gün dağ evine Bekmirza gelir. Kendisin kaçırdıkları için İrina’dan özür diler. Koz kaçırmanın Karaçaylıların birgeleneği olduğunu kendisin çok beğendiğini ve evlenmek istediğini söyler. Bu sırada Vasiliev’in haber vermesi üzerine gelen jandarmalar Bekmirza’yı tutuklarlar. İrina, Bekmirza’yı mahkemeye verir. Hakim’in kaçırma olayında herhangi bir zorlama olmaması nedeniyle şikayetini geri alma önerisini İrina tek bir şartla kabul eder; Bekmirza kendisine 10 funt (1funt=409.5 gr.) ağırlığında Gıpı mayası getirecektir. Bekmirza da bunu kabul eder ve ertesi gün bir buket çiçekle birlikte istediği miktarda Gıpı mayasını İrina’ya gönderir.

İrina kefir üzerine daha fazla bilgi almak amacıyla bir ay daha Narsana – Üçköken bölgesinde kalır. Daha sonra Moskova’ya döner. 1908 yılının yaz aylarında ilk kez İrina, Saharova’nın yaptığı Gıpı (Kefir) Moskova’daki Botkinskaya Hastanesi’nde hastaları iyileştirmek amacıyla ilaç olarak verilir. Bir süre sonra da bütün Rusya’da dükkanlarda satılmaya başlanır.

Gıpı (Kefir) İle İlgili Bilgiler:

Kefir kültüre edilmiş, birçok sağlık unsuru içeren ayran benzeri bir içecektir. Kefir ekşi ve ferahlatıcı tadı ile ayrana, yoğurtta bulunan maya ve bakterilerin bağırsak siteminde tutunma özelliği olan ‘probiyotik’ yapıları ile de yoğurda benzemektedir. Kefirde doğal olarak yer alan bakteriler ve mayaların simbiyotik etkileşimi sonucu oluşan yapılar bu içeceğin düzenli tüketilmesi durumunda sağlık açısından faydalar içermektedir. Değerli vitamin ve mineraller ile yüklenmiştir, kolay sindirilebilir proteinler ve doğal antibiyotik özellikler içermektedir.

Kefirde yer alan çok miktardaki yararlı maya ve bakteriler, kültüre edilme işleminden sonra ortamda bulunan laktozun tamamına yakınını yapılarında bulunan laktaz enzimi ile tüketirler. Böylece laktozu tolere edemeyen kişiler bu şekilde kefiri rahatça tüketirler.

Kefir çok farklı sütler ile örneğin inek, keçi, koyun, hindistancevizi, pirinç ya da soya sütleri ile yapılabilir. Yapısal olan mukoz benzeri özelliği, sindirim sisteminde yararlı bakterilerin kolonizasyonunu kolaylaştırır.

Kefir, tanecik (grain) adı verilen jelatinimsi beyaz ya da sarı partiküllerden oluşmaktadır. Bu tanecikli yapı kefiri diğer süt ürünlerinden ayırmaktadır. Bu tanecikler bakteri/maya karışımı kazein (süt proteini) ve kompleks şekerler ile küme halini almaktadır. Bazı taneciklerin fermentasyon işlemleri sonucunda el avucuna sığabilecek büyüklüklere ulaştığı bilinmektedir. Tanecikler yapısında bulunan yararlı organizmalar ile sütü fermente ederek kültüre edilmiş ürüne dönüştürmektedir.

Yoğurt ve Kefir arasındaki farklar nelerdir?

Her iki üründe kültüre edilmiş süt ürünleridir ama farklı türde faydalı bakteri içermektedirler. Yoğurdun içermiş olduğu bakteriler sindirim sistemini temiz tutarak burada konakçı olan diğer faydalı organizmalar için besin sağlamaktadır. Kefir bu özelliklere artı olarak yoğurdun sahip olmadığı sindirim sistemini kolonize etme özelliğine de sahiptir.

Kefir yoğurtta bulunmayan birkaç faydalı bakteriyi de içermektedir, Lactobacillus caucasus, Leuconostoc, Acetobacter türleri ve Streptococcus türleri. Aynı zamanda vücut için yıkıcı patojen özellikte olan mayaların gelişimini kontrol altına alan ve elimine eden Saccharomyces kefir ve Torula kefir gibi mayaları da içermektedir. Sindirim siteminde zararlı bakteri ve mayaların bulunduğu ortamda mukoz asta yapı oluşturarak ortamı temizler ve bağırsakların direncini artırır. Bu nedenle vücut gerek Escherichia coli gibi patojenlere gerek bağırsak parazitlerine karşı daha dirençli hale gelir.

Kefirde bulunan bakteri ve mayalar tam olarak parçalanmamış besinlerin sindirimine yardımcı olarak besin kaybını önlemekte, bu sayede kolonu temiz ve sağlıklı tutmaktadır. Kefirin yoğurda kıyasla daha ince tanecikli yapıda olması sindiriminin kolay olmasını sağlamakta bu sayede de gerek bebekler gerek rahatsız yaşlılar ve sindirim bozukluklarına sahip olanlar için kullanımını kolaylaştırmaktadır.

Besin Değeri

Kefir, vücudun temel fonksiyonlarında ve çeşitli faaliyetlerinde kullanılan mineraller ve esansiyel amino asitler bakımından zengindir. Kefirde bulunan proteinler kısmi sindirimi yapılabilen ve bu nedenle vücut tarafından kolay değerlendirilebilir yapılardır. Kefirde bol miktarda bulunan ve esansiyel amino asitlerden bir tanesi olan triptofanın, mineral maddelerden kalsiyum ve magnezyumun sinir sitemi üzerinde rahatlatıcı etkisi olduğu bilinmektedir. Vücudumuzda en çok bulunan ikinci mineral madde olan fosfor, hücre gelişimi ve enerji ihtiyacının karşılanması için karbonhidratların, yağların ve proteinlerin kullanımında kolaylık sağlamaktadır.

Kefir, B12, B1 ve K vitamini bakımdan da zengindir. Bu vitaminlerin yeterli alınması durumunda gerek böbrek, karaciğer ve sinir sistemine gerekse deri rahatsızlıklarına sayısız fayda sağladığı bilinmektedir.

Sağlık açısından Kefir

Kefirin diyetimizde düzenli olarak tüketiminin sayısız faydaları bulunmaktadır. Kolay sindirilebilir olması, bağırsakları temizlemesi, faydalı bakteriler ve mayalar, vitaminler ve mineraller, ve proteinleri içermesi. Kefir dengeleyici bir gıdadır. İçerdiği yapılar ile bağışıklık sisteme yardımcı olduğu, AIDS gibi rahatsızlıkların kötüye gitmesini yavaşlatmak, aşırı yorgunluk sendromuna, herpes ve kansere karşı olumlu etkilerinin olduğu belirtilmektedir. Sinir sistemi üzerine olan sakinleştirici etkisi nedeni ile uyku bozuklukları, depresyon ve hiperaktivite rahatsızlıklarında kullanılmaktadır.

Neden Kefir tüketmeliyim?

* Çünkü Kafkasya Kültürü’nün bir öğesidir

* Pahalı olmayan bir gıdadır

* Dünyanın farklı yerlerinde Kronik Yorgunluk Sendromu, Astım, Deri Rahatsızlıkları ve antibiyotik tedavisinden sonra iç eko-sistemin temizlenmesinde kullanılmaktadır

* Çok şeker ve şekerli gıda tüketen çocuklar için faydalıdır

* Doğal sakinleştirici ve antibiyotiktir

* Hamile kadınlar, hemşireler, yaşlılar için kompleks bir gıdadır

Kefirin saklanması

Kefirin çok ekşi olmayan tatlıya yakın bir tatta içilmesi isteniyor ise taze olarak bir iki gün içerisinde tüketilmesi önerilir. Kefir ağzı bir kapalı bir kapta hafta hatta aylarca buzdolabında saklanabilir. Özellikle laktozu tolere edemeyen kişilere önerilebilecek olan, buzdolabında saklanan kefir tüketildikçe üzerine taze olanlardan eklenmesi ve bu şekilde tüketilmesidir.

Meraklısına

Dolapta bekleyen kefir sağlık açısından bir olumsuzluk etmeni oluşturmaz. Düşük sıcaklıklarda bile, içerisinde bulunan Acetobakteriler tarafından üretilen asetik asit nedeni ile ekşiliğin artmasına neden olur. Hatta bir araştırmada bir yıl boyunca bekletilen kefirin tadının biraz ekşi olduğu ve içerisinde yer alan mayalar nedeni ile alkol miktarını % 4 civarına çıktığı belirtilmiştir.

Kefir yapmaya bir süre ara vereceğim, nasıl saklarım?

Kefir tanelerini bir kaç ay kullanmayacaksanız;

* Kefir tanelerini temin ettiğinizde saf su içerisinde küçük bir kapta ya da kurutulmuş halde olacaklardır. Kefiri kullanmayacağınız zaman bir kabın içerisine saf suyu koyarak ve taneleri de içerisine ilave ederek buzdolabında (+4 C) saklayabilirsiniz.

Kefir tanelerini donduracak iseniz,

* Kefir tanelerini soğuk saf su ile yıkayın (suyun klorsuz olmasına dikkat edin), temiz ve beyaz bir havlu ile düzgünce üzerindeki nemi bastırmadan uzaklaştırın. Taneleri bir poşet ya da kutu içerisine koyun ve taneleri tamamen kapatacak kadar süt tozu ilave edin ve buzluğa kaldırın. Bu şekilde bir yıla yakın bir süre saklayabilirsiniz.

Kefir tanelerini Kafkasya’da yapıldığı gibi kurutacak iseniz;

* Kefir tanelerini soğuk saf su ile yıkayın, temiz ve beyaz bir havlu ile düzgünce üzerindeki nemi bastırmadan uzaklaştırın. Tanecikleri beyaz kağıttan kese içerisine koyup yoğun güneş altına bırakın. Tanecikleri burada sıcaklık, nem ve tanecik boyutuna bağlı olarak bir iki gün içerisinde kuruyacaklardır. Kuruyunca renkleri sarıya dönebilir bu gayet normaldir. Kuruyan taneleri ağzı sıkıca kapatılabilen bir kaba koyup soğuk bir ortam ya da buzdolabında 1- 1.5 yıl civarında saklanabilir.

Saklanan kefir tanelerinin aktivitesini geri kazandırmak için ne yapmalı ?

Farklı nedenler ile kefir taneleri aktivitelerini kaybetmiş olabilirler. Onları tekrar aktive edebilmek için;

Kefir tanelerini dondurmuşsanız;

* Dondurulmuş olan taneleri soğuk su içerisine koyun. Bu şekilde süt tozundan ayrılabilsin. Sonrasında bir kap içerisine tanelerin üzerine 1/3 oranında olacak şekilde süt ilave edin ve 24 saat beklemeye bırakın. Eğer pıhtılaşma istenen düzeyde olmaz ise bu işleme her 24 saatte sütün miktarını her seferde artırarak devam edin. Bu işlem üç-dört gün sürebilir. İstenen aromaya ve yapıya ulaşıldığında kefir taneleri sütü işlemek için hazır demektir.

Kurutmuşsanız;

* Tanecikleri bir kaba alıp üzerine 1/3 oranında süt ilave edin. 20 - 24 saat sonra eski aromaya ulaşmış ise taneler hazırdır. Eğer değil ise, yukarıdaki gibi artan miktarlarda süt ilave ederek bu işleme devam edin. 2 - 7 gün arası tazelemeden sonra taneler hazır hale gelecektir.

Not: Kefiri aktive etme aşamasında elde edilen kefiri içmeyiniz.

M. Tekin KOÇKAR
0 Yorumlar | Yorum Yaz | Baglantı

yakışıklıya bakın10/9/2006

e mailim hard_boy17@hotmail.com

0 Yorumlar | Yorum Yaz | Baglantı

çiçek10/9/2006

çiçekler böcüklerin yaşaması içün oram saglaR.bu böcük boş zamanlarında basket oynarlar

0 Yorumlar | Yorum Yaz | Baglantı