Yalan söylüyorum kendime, kimse ölmesin diye yapıyorum bunu, gitmesin diye. Dokunurken nefesimi kesen kokuyu bir bedene sindirmek istiyorum şimdi. İki söz arası buluşuyor dudaklarım onunla, özlediğimi anlıyorum, özlemlerimi akıtıyor, özleyeceğimi düşündükçe daha çok sokuluyorum yüzüne. Dokunuyorum yanaklarına saçlarına, bütün imlalar dökülüyor ellerimden ona, ısınıyorum, soğuk terlerim saçılıyor yatağa, titreyerek ağlıyorum, gözlerimden bir ufka bakar gibi, kokusuyla kendimi buluyorum. O uyuyor, anlamıyor, tanrıya tapar gibi soluyorum onu, dilime sakın gitme takılıyor, söyleyemiyorum.Doğuştan kapalı kapıları yalnızca onun için açmıştım, ömrümün en gizli yanlarını ömrümün en kanlı devrim sabahlarını ona anlatmıştım. Bir ben biliyordum onu, bir bana akıyordu içindeki nehirler, öyle diyordu, inanıyordum. Ölümü bile göze almışken, şimdi yokluğunda ölmekten daha beter yaşayacağımı biliyordum. Kokusu geliyordu burnuma yolculuğunun, işte şimdi sırf bu yüzden daha da seni çok seviyorum diyordum uykusundayken o… Biliyorum, duyuyordu… Hangi gözümle baksam görüyordum onu, İlk kez gözlerimle bakıyordum hayata, bilmiyordu… Yanında uyumak istiyorum artık, işe gitmek içimden gelmiyor. Korkuluklarını çekip çıkarmak istiyorum toprağımın, ona sokulup uyumak, sadece bu… Gözlerimi kapatıp açtığımda burada olacak mı bilmiyorum, artık önemi yok, geldiğinde hayalden ibaret olduğunu, bir gün gideceğini, bir gün beni yine o körlüğüme hapsedeceğini biliyordum. Acısı boğuyor olsa da şimdi, uyumak istiyorum sonsuz bir huzurla. Bu sefer üşüyeceğimi biliyorum… Aklım firari, ense köküme kadar sokuluyor bana, dudaklarımın solgun rengine dudaklarının ateşi değiyor, sanki günaydınla başlayan cümlesinde beni tanrıya emanet edip gidiyor, ferman yazılmış seninle bana, dur gitme gecem eksiliyor bak, diyesim geliyor, dili kelepçe saçları zindan, gözlerinde müebbet bir aşkın hükmü yazılıyor Anlamsız kalacağımı sanıyorum şimdi, bunca yıl beklediğim meleğin geldiğine inanırken, gidişiyle bütün inançlarımı onunla beraber yıkacağımı biliyorum… Tanrının suçu yok belki, ya da olsa bile bu saatten sonra ne önemi var, suç benim, kendime hep aynı yerden bakıyorum, hep aynı karartıya uzatıyorum ellerimi, ama bunları bile bir hayali sevmekle anladığımı biliyorum. Ne bileyim, gözlerinde buluyorum kendimi hâlâ, o gideceğinde kendimi de onunla göndereceğimi, o nereye giderse benimde peşinden gideceğimi düşünüyorum. Haklıyım ama. Başka yolum yok çünkü, çünkü başka yarınım yok, çünkü başka gözümden gözlerime giden yol yok. İncitmekten korktuğum ne varsa karşıma geçip bana bakarken, ben onsuz hiçbir yere gitmem diyorum kendime. Masum gözlerini çeviriyor o an bana, içimdeki bütün şehirler yıkılıyor yine, içimde ne varsa yeniliyor güzelliğine. Alnı göğüs kafesimi yerle bir ediyor, saçlarından sanki üzerime doğru hayat akıyor akın akın. Durduramıyorum hiçbir şeyi, ölümüne koşmak, ölümüne tüketmek istiyorum kendimi onun uğruna, boğuyor beni yokluğunun düşüncesi, kaldırıp kaldırıp yere çarpıyor beni, anlatmıyor hiçbir özne, yüklemiyor hiçbir yüklem, onunla yaşananlar hiçbir dilde bulunmuyor, kokuyor teni, soludukça soluyorum, içime çektikçe dağlar vız geliyor bana, dünyayı yeniden yaratıyorum Karanlığın eteklerinden yavaşça düşüyorum yere, ince bir cam parçası gibi kırılmak ve toza bulanmak, söylemediklerim var mı diye bakıyorum, henüz ortaya atılmamış bütün kelimeler bir bir sırada, keşfedilmemiş dillerde söylenmeyi bekliyorlar, hazır değilim buna farkındayım, yorgun tuşlarıma basıyorum, ses çıkmıyor, tanrım ne olur dokun diyorum sessizce, dokun, bütün parçalarımı onar ne olur, duyduğunu sanmıyorum, vakti geldi biliyorum, içim yanıyor, gölge arıyorum hayatımın herhangi bir yerinde, ateşler içinde yanıyorum sanki, korkuyorum, ağlıyorum, bunlara dayanacak gücüm var mı, yok, ya da var, farketmiyor şimdi, dibe iniyorum, eskimiş buluyorum kendimi, biraz da eksilmiş, göğüs sıcaklığımda bir kadın kokusu, boğuluyorum, tuşlarım tek tek pas tutuyor tozlara bulanmaktan, deli zamanlar seçiyor yüreğim, intihar öyküleri yazıyor yeniden ellerim, kokusunda bir militan kokusunda bir eylemci, kana kana çekiyorum nefesi. Hikayemin son seferindeyim, kaç sayfalık olduğunu şimdiden bilemediğim, başı sonu arkası önü belirsizliklerle süslü bir hikayede yaşamak yoruyor beni, dilim katlanarak geriye çekiliyor, heybesinde kırk satır yüklü bir adamın güle oynaya olmayan hikayesi belki sadece, belki de yarısından koparılmış sayfalara akan harfler topluluğundan başka bir şey değil, olması gerektiği gibi yani. Yıkmak için kurulan kentlere benzemez mi hem bu git gelli savaşlar, çırpınarak düşen bir kuş misali, artık kurulacak cümle kalmamış gibi kapıya dayanan gözümden başka neyim varsa bulamadan çalamadan aksak bir ritmin dayandığı tuhaf bir melodi değil mi yaşamak, geçmek değil miydi son kez kapıdan, bakmak doğdu doğacak olan güneşe, ona dalıp uzun uzun, kör olmuş bakışlara sesleniş değil mi bu isyan bayrağı, ya tanrı duymayacaksa sesimi, ya bir kez daha ısınmayacaksa göğsümün sıcaklığı, neden, neden debelenip duruyorumki bir türkü tutturmak için. Pencerenin her iki tarafı. İç ya da dış. Neresinden bakarsam değişir diye düşünüyorum şimdi. Uyuyamıyorum dağ eteklerini hissettiren papatya kokusundan ve o uyanmadan çözmek istiyorum bütün düğümlerini hayatımın. En kötülerini ayıklamak istiyorum gecelerin, gündüze katık yapmalıyım diğerlerini, sevdiğim yemekleri, kaç beden giydiğimi yazmalıyım bir kenara, hangi şarkıları sevdiğimi söylemeliyim yeniden, saçlarımı uzattığımda küpe takabilir miyim, bunu sormalıyım aklıma geldiği ilk anda, hatta sağ en arkadaki dişimin çürük olduğunu bilmeliki gecenin bir yarısı uyandırdığımda onu telaşlanmamalı. Yazmalıyım bir kenara arkadaşlarımın listesini, güvenmeli bana, ondan başkasına göz koymayacağımı bilmeli. En çok maviyi severim ben, üzerindeki elbisede bu rengi gördüğümde heyecanlanacağımı tahmin edip bütün elbiselerinde mavi olmalı, beni beklemeli en sevdiği yemeği yapmak için mutfakta, salataya yardım edeceğimde sırtını dönüp rahatça teslim etmeli mutfağı bana. Seyrettiği dizide ağlamalı isterse, esas oğlanla esas kıza benzetmeli bizi, bir ayrılıp bir barışan ama hep birbirini seven iki insan çizmeli resimlerinde, bir evin içinde kalmalı, ilk bana söylemeli ilk benimle konuşmalı her şeyi. Ne olursa olsun söylemeli bana düşündüklerini kırılacağımı bilse de… Ona benzemeli, hiç beklemediğim an karşıma çıkmalı, ne yürüdüğüm çölü ne de ıslandığım yağmuru geri getirmeli bana… Pencerenin her iki tarafı. İçi ya da dışı. Gözümün önünden ayıramadığım şehir kırıntılarında yarım kalmışlığın ruhsuz sızlanmalarını bulmak için bir şey yapmam gerekiyor, içimdeki bu yer kavgasının galibini baştan bilirsem, kendime çarptığım gecelerden de sağ çıkabilirim. Yorum yok, biliyorum, yeni yeni iyileşmişken, kansız devrimlerden sağ çıkıp yolumu şimdi yeniden çizebiliyorsam, yorumsuz düşünmeliyim her şeyi. Pusulam elimde, yönünü bulmalıyım önce tanrının, paramparça olmuş boşlukları ne vakit doldurursam, o vakitte bir daha gitmeyeceğim kapılar çalacağım, ve tanrı, geriye ona tutsaklığımdan başka neyim varsa dile getirecek, işte o zaman ince bir aralıktan sızacağım hayata, kaldığım yerden devam türküsü, bıraktığım gibi bulabilme umudu ya da, bilmiyorum… Yorumsuz dalıyorum yüreğimin en kuytusuna… … Yalnızlığın rahmindeki kayalıklardan düşerken izliyorum kendimi. Düşümde… Düşerken… Ölmüşüm… Ölümlüymüşüm…
|