BenimBlog.com - Turkce ucretsiz blog Bedava blog hizmeti
Benimblog.com satilikir / is for sale: info@anahaber.com




(zekeriya keles)

hücre

Bulundugu yer: zekeriya keles

RNA

 

RNA: m-RNA’lar hücre çekirdeğinde entez edilirler. Hücre RNA’sının  % 5-% 10′unu  oluşturan m-RNA, düz ve şerit biçimindedir, çekirdekteki DNA’dan aldıkları kalıtsal emirleri, daha doğrusu kalıtsal bilgileri sitoplazmadaki ribozomlara götürürler. m-RNA’lar çekirdek zarına bulunan porlardan geçerek sitoplazmaya taşırlar. Bu bilgiler m-RNA tarafından kopya edilip, protein üreten fabrikalara benzettiğimiz ribozomlara taşınırlar. m-RNA tarafından kopya edilen bilgi [...]

Devamı...>>

Parazitler

[#3: Edit Options>MightyAdsense>Adsense Code] Parazit sözcüğü, Yunanca para (yanında) ve sitos (besin) sözcüklerinden türemiştir. Para­zit, başka bir canlıda ona zarar vererek yaşayan canlı anlamına gelmektedir. Parazitler böylece besinlerini sağlar ve korunurlar. Parazitin üzerinde yaşadığı canlıya “konak” adı verilir. Bazı parazitler yaşamlarını tek, bazıları ise değişik konaklarda sürdürürler. Parazitin evrimi için gerekli olana “ara konak” ve [...]

Devamı...>>

ZEMİN MADDESİ

ZEMİN MADDESİ: Zemin maddesi, bağ dokusu lifleriyle hücreleri arasında kalan uzayı dolduran bir maddedir. Bu maddenin başlıca öğesi şudur: Bundan başka karbonhidratlar, proteinler ve inorganik iyonlar bakımından da zengindirler.
Zemin maddesi, kan ile hücreler arasında çeşitli maddelerin ve suyun alışverişinin sağlanmasına yardım ettiği gibi, dokulara mekanik bir dayanık-lık kazandırır.

Devamı...>>

RETİKULİN LİFLERİ

RETİKULİN LİFLERİ: Bu lifler daha çok dalak ve lenf düğümleri gibi retikuloendotelyal sisteme ait organların yapısında yer alır. Bu organların içinde adeta üç boyutlu bir ağ gibi dağılarak, bu organların esas hücresel öğeleri için bir iskelet kurarlar.

Devamı...>>

ELASTİN LİFLERİ

ELASTİN LİFLERİ: Bu lifler de protein yapısındadırlar, sayı ve kalınlıkları kollagen liflerden daha azdır ve sarı renktedirler. Asit ve baz yapıdaki eriticilere ve suda kaynatmaya dirençli, fakat “Elastaz” denilen enzime direnç­sizdirler.

Devamı...>>

KOLLAGEN LİFLER

KOLLAGEN LİFLER: Kollagen lifleri, proteiı yapısmdadırlar ve bir halat gibi daha ince lifçiklerden oluşmuşlardır. Fibril denilen bu İdoe lifçikler “fibriller arası sement” denilen we mukoprotein yapısında olan bir maddeyle birbir­lerine yapışmışlardır. Kollagen lifleri kaynatılfttlarında “jelatin” denilen bir protein elde edilir. Kollagen lifleri beyaz renkte olup, kemik, kıkırdak, tendon, ligament gibi dokularda bol miktarda bulunurlar. Bu [...]

Devamı...>>

BAĞ DOKUSU LİFLERİ

BAĞ DOKUSU LİFLERİ: Bağ dokusu liflerin: beton kiriş ve sütunlardaki demir çubuklare benzetebiliriz. Kollagen lifleri, elastin lifleri vt retikulin lifleri olmak üzere başlıca üç çeşit ba| dokusu lifi vardır.

Devamı...>>

BAĞ DOKUSU MATRİKSİ

BAĞ DOKUSU MATRİKSİ: Bağ. doku sı; matriksi daha önce değindiğimiz gibi, bağ dokust lifleri ve zemin maddesinden oluşmuştur.

Devamı...>>

MAST HÜCRELERİ

MAST HÜCRELERİ: Bunlar genellikle yuvarlak ve sitoplazmalarmda “Granül” denilen çok sayıda küçük kesecikler bulunan hücrelerdir, Bu kesecikler mast hücrelerinde sentez edilen bazı maddelerle doludur. İltihap, allerji ve aşırı duyarlılık olaylarında ön plana çıkan bu maddeler “histamin”, “serotonin” ve “heparin’ olmak üzere başlıca üç çeşittir. ‘

Devamı...>>

PLAZMOSİTLER VE LENFOSİTLER

PLAZMOSİTLER VE LENFOSİTLER: Lenfo­sitleri ve plazmositleri, kan ve bağışıklık sistemi bölümlerinde ayrıntılarıyla inceleyeceğiz. Burada yalnız şu kısa bilgileri ileteceğiz. Normal koşullarda bağ dokusu az sayıda lenfosit ve plazmosit içerir, iltihabi durumlarda ise iltihap alanlarında bu hücrelerin sayıları çok artar. Gerek lenfositler, gerekse plazmositler, vücul savunmasında çok önemli görevler üstlenen “Antikor” denilen bazı maddeleri sentez edebil­me [...]

Devamı...>>

MAKROFAJ HÜCRELERİ

MAKROFAJ HÜCRELERİ: Makrofajlar, organizmaya yabancı olan bakterileri, bazı maddeleri ve ölmüş dokuları fagositoz olayıyla yutarlar ve onları sindirirler. Makrofajlar vücut içinde göç edebilme özelliğine sahiptirler. Öte yandan bu hücreler vücudun bağışıklık sistemin­de de görev üstlenmişlerdir.

Devamı...>>

PİGMENT HÜCRELER

PİGMENT HÜCRELER: Bu hücreler “Pig­ment” denilen bazı boya maddelerini sentez ederek cilt, göz gibi dokulara renk kazandırırlar. Cilt rengini sağlayan pigment hücreleri melanin denilen bir boya maddesi sentez ederler, bu hücrelere “melanin hücreleri” de denir. Melanin deriyi güneşin zararlı ışınlarına karşı korur. Bu nedenle Afrika’da yaşayan beyazlarda melanin azlığı nedeniyle güneş ışınlarının neden olduğu cilt [...]

Devamı...>>

YAĞ HÜCRELERİ

YAĞ HÜCRELERİ: Bu hücreler ya bağ dokusu içinde tek tek dağılmış olarak bulunurlar, ya bir araya gelip özel bir bağ dokusu olan “yağ dokusunu” kurarlar. Tek tek duran yağ hücreleri yuvarlak, bir arada duranlar ise çokgen görülürler.

Devamı...>>

FİBROBLASTLAR

FİBROBLASTLAR: Fibroblastlar iğ biçimin­de birkaç uzantısı bulunan büyük çekirdekli, yassı hücrelerdir. Bağ dokusunun sayıca en fazla olan hücreleridir. Fibroblastların önemli bir bölümü, bağ dokusu liflerinden olan kollagen liflerine tutunmuşlardır. Yaraların iyileşmelerin­de fibroblastların önemli görevleri vardır.

Devamı...>>

BAĞ DOKUSU HÜCRELERİ

BAĞ DOKUSU HÜCRELERİ: Bağ dokusu başlıca altı çeşit hücre içerir, bunlar 1) Fibroblast hücreler 2) Yağ hücreleri 3) Pigment hücreleri 4) Mikrofaj hücreleri 5) Plazmositler ve Lenfositler ve 6) Mast hücreleridir.

Devamı...>>

BAĞ DOKUSU

BAĞ DOKUSU: Bir apartmanla inşa: vücudunu karşılaştıracak olursak, apartmanı: yapısına giren tuğlaları insan organizmasır kuran hücrelere, apartmanı taşıyan beton kiri ve sütunları, tuğlaları birbirine yapıştıran çimen toyu ve duvarları örten sıvayı da insan organiz masmdaki bağ dokusuna benzetebiliriz.
Bağ dokusu kabaca incelendiğinde, bu dokunun bağ dokusu hücreleri ve bunların arasını dolduran hücrelerarası maddeden kurulmuş olduğu görülür. [...]

Devamı...>>

Salgı Bezleri ( Salgı Bezi )

SALGI BEZLERİ (SALGI GUDDELERİ GLANDLAR): Salgı bezleri epitelyal yapılar olu] çeşitli salgılar salgılamakla görevlidirler. İç salg bezleri [endokrin salgı bezleri) ve dış salgı bezler [egzokrin salgı bezleri) olmak üzere başlıca il< çeşit salgı bezi bulunur. Tiroit hormonu, insüliı gibi hormonlar iç salgı bezlerinde sentez edilirler Hormonlar kan ya da lenfa yoluyla vücut içind' yayılırlar. Dış [...]

Devamı...>>

DEĞİŞİCİ EPİTEL DOKUSU

DEĞİŞİCİ EPİTEL DOKUSU: Değişici epite dokusu da aslında çok kath epitel yapısındadır Tek fark, değişici epitelde hücrelerin bütü: katlarda birbirlerine benzemeleri ve kaybolaı hücrelerin yerinin herhangi bir kattaki hücreleri] çoğalmasıyla doldurulmasıdır. Değişici epite dokusu, idrar kesesi ve üreterin iç yüzeyin kaplar. Bu organların içi idrarla dolduğunda, artan basınç karşısında değişici epitel dokusunı oluşturan hücreler yassılaşır [...]

Devamı...>>

ÇOK KATLI EPİTEL DOKUSU

ÇOK KATLI EPİTEL DOKUSU: Çok katlı
epitel dokusu üst üste yığılmış epitel hücrelerin­den oluşmuş bir epitel doku türüdür. Bu doku deri. vagina. ağız gibi vücudun gerilme, sürtün­me, temas gibi birtakım mekanik etkenlerden etkilenen yüzeylerini örter. Dış yüzeye yakın hücreler mekanik etkenlerle doku yüzeyinden kopup ayrılırlarken, aynı dokunun derin katların­da bulunan hücreler çoğalarak bu kayıpları karşılarlar ve [...]

Devamı...>>

KOLUMNAR VE KÜBOİD EPİTEL

KOLUMNAR VE KÜBOİD EPİTEL: Kolumnar epitel prizma, küboid epitel ise küp biçimindedir. Kolumnar epitel hücreleri mide, bağırsak, safra kesesi, solunum yollan ve daha birçok organın iç boşluklarının yüzeyini kaplarlar. Bu hücreler serbest yüzeylerinde mikrovilluslar taşırlar. Kolumnar hücrelerin bazıları serbest kenarlarına yakın bir bölgede “Müsin” denilen bir salgı maddesi içerirler. Bu kolumnar epitel hücrelerine “Goblet” hücreleri [...]

Devamı...>>

SERÖZ EPİTEL

SERÖZ EPİTEL: Seröz epitel, öteki epitel hücrelerine oranla daha yassı ve çok köşeli olan hücrelerden kurulmuştur. Seröz epitel akciğer-lerdeki hava keseciklerinin (alveol), akciğer zarlarının (plevra), kalp zarının (perikard) ve peritonun iç yüzeylerini örter. Ayrıca, kan ve lenfa damarlarının iç yüzeylerini de örterler. Kan ve lenfa damarlarının iç yüzeylerini örten seröz epitele özel olarak “Endotelium” adı [...]

Devamı...>>

TEK KATLİ EPİTEL DOKUSU

TEK KATLİ EPİTEL DOKUSU: Burada epitel
hücreleri tek bir tabaka oluşturacak bir biçimde yan yana dizilmişlerdir. Bu tabakanın hemen altında “Bazal membran” denilen ve kimyasal yapısı mukopolisakkarid olan bir başka tabaka daha bulunur. Tek katlı epitel doku içerdiği hücrelerin biçimlerine göre a) Seröz b) Kolu m nar ve c] Küboid olmak üzere üç alt gruba ayrılmıştır.

Devamı...>>

EPİTEL

EPİTEL: Farklı özellik ve görevlere sahip hücrelerin bir araya gelerek farklı görevler üstlenmiş olan dokular oluşturduklarını bundan önce belirtmiştik. Bu bölümde böyle farklı bir dokuyu, “Epitel” dokusunu inceleyeceğiz. Epitel dokusu epitel hücrelerinden kurulmuş olan ve vücudun iç ve dış yüzeylerini örten bir dokudur. Epitel hücreleri ya tek ya da çok katlı bir yapı oluşturacak biçimde [...]

Devamı...>>

DOKULAR

DOKULAR: Hücrelerin bir araya gelerek bi­yolojik yaşam için gerekli Özelleşmiş dokuları meydana getirdiklerini belirtmiştik. Bu dokular organ sistemleri içerisinde yer aldıkları konuma uygun görevler üstlendiklerinden sahip oldukları yapının gereğine göre belirli farklılaşmalar da göstermişlerdir. Şimdi dokularımızı inceleyelim.
Ayrıntılı Bilgi için TIKLAYIN

Devamı...>>

AKTİF TAŞINMA

AKTİF TAŞINMA: Normal koşullarda kimi zaman hücre dışındaki yoğunluğu hücre içinde­kinden daha az olan bir madde hücre içine taşı­nır. Bu olay diffüzyon kurallarının tam tersine iş­leyen bir mekanizmadır. Gerçekleşebilmesi için de bir enerji kullanımına gerek vardır. Örneğin böbreğimizin süzücü borularından atılan glukoz moleküllerinin tekrar geriye emilmesi de böyle bir olaydır.

Devamı...>>

KOLAYLAŞTIRILMIŞ DİFFÜZYON

KOLAYLAŞTIRILMIŞ DİFFÜZYON: Bazı maddelerin lipid molekülleri ile geçimliliği pek fazla olmadığı halde hücre zarından kolayca ge­çebilirler. Bu olayın gerçekleşebilmesi için mad­delerin taşınmasına yardımcı bir taşıyıcı sisteme gereksinim vardır. Böyle bir sistemin işleyişine de kolaylaştırılmış diffüzyon denilmektedir.

Devamı...>>

DİFFÜZYON

DİFFÜZYON: Vücut sıvılarmdaki bütün mo­leküller ve iyonlar, yani hem su molekülleri hem de suda erimiş madde molekülleri dinamik bir denge içerisinde sürekli hareket halindedirler. Moleküllerin birbirleri arasında, sıvılarda ve gazlarda sürekli hareketleri bir yayılma “Dif-füzyon” olayıdır. Yayılma olayı, maddenin yoğunlukça fazla olduğu ortamdan daha az yoğun olduğu ortama doğrudur. Bir hücre kendisinden daha yoğun bir [...]

Devamı...>>

FAGOSİTOZİS

FAGOSİTOZİS: Pinositoz olayında hücre içi­ne alınan maddelerden daha iri boyutlu olan mad­delerin hücre içine alınması olayıdır. Örneğin bir bakteri, başka bir hücre ya üa bozuluma uğrayan doku artıkları gibi. Fagositozun oluşum mekaniz­ması hemen hemen pinositoz ile aynıdır.

Devamı...>>

PİNOSİTOZİS

PİNOSİTOZİS: Bu düzen bir hücrenin çevre­sindeki sıvı ortamdan besinleri ve diğer mad­deleri almasını sağlar. Pinositoz olayında besinle­rin ya da öteki yabancı maddelerin hücre çeperi­ne dokunduğu ya dabağlandığı yer içeriye doğru çöker. İçeri alınacak maddeler bir miktar sıvı ile zar tarafından sarılır ve vezikül adı verilen kese­cik oluşur. Daha sonra da bu kesecik hücre sitop-lazmasına alınır, [...]

Devamı...>>

HÜCRENİN MADDE ALIMI

HÜCRENİN MADDE ALIMI: Bir canlı hücre­sine dış kaynaklı organik ve inorganik maddelerin girişi aşağıda anlatılacak yollarla olabilir.

Devamı...>>

Metafaz

METAFAZ: Bu dönemde kromozomlar sentromerleri aracılığıyla hücrenin ekvatorunda eksen mekiğine tutunurlar. Metafazda çekirdek­çik tamamen silinmiştir.
METAFAZ I: Bu dönemde homolog kromozomlar karşı karşıya gelmek üzere eksen mekiğinin ekvatorunda toplanırlar.

Devamı...>>

DİAKİNEZ DÖNEMİ

DİAKİNEZ DÖNEMİ: Bu dönemde rekombi-nasyonu gerçekleştirmiş olan homolog kromozom­lar, çekirdek içinde birbirlerinden uzaklaşırlar. Profaz I boyunca çekirdekçik gitgide silikleşir ve pakiten döneminde artık görülmez olur. Çekirdek zarıysa profaz I’in sonuna doğru silinmeye başlar. Sentrioller mayozun profaz I döneminde, mitozun profaz döneminde olduğu gibi, hücrenin iki kutbuna çekilirler ve kutuplardaki bu sentriol arasında eksen mekiği belirginleşir.

Devamı...>>

DİPLOTEN DÖNEMİ

DİPLOTEN DÖNEMİ: Bu dönemde kiazma
noktaları kopar ve kromozomlar yemden çapraz-sız, düz biçimlere kavuşurlar. Bu olaya “Rekom-binasyon” denir. Rekombinasyon olayının gerçek­leşmesiyle homolog kromozomlar arasında gen alışverişi tamamlanmış olur.

Devamı...>>

PAKİTEN DÖNEMİ

PAKİTEN DÖNEMİ: Bu dönemde bivalent kromozomu kuran homolog kromozomların her biri iki kromatide dönüşür, böylece her bir bivalen kromozom, dört kromaüdden oluşmuş bir yapı kazanır. Daha sonra homolog kromozomların birbirine uyan genleri taşıyan kromatidleri ya da kromatid parçaları arasında karşılıklı yer değiştirmeler olur. Bu olaya “Crossing över” denir. Crossing över olayı insanlar arasındaki genetik farklılıkları [...]

Devamı...>>

ZİGOTEN DÖNEMİ

ZİGOTEN DÖNEMİ: Bilindiği gibi hücreler­deki kromozomların yarısı anneden, diğer yarısı da babadan alman kalıtsal özellikleri taşırlar. Aynı kalıtsal özellikleri belirleyen ve biri anneden diğeri de babadan alınmış olan genleri ayrı ayrı taşıyan kromozomlara “Homolog kromozomlar” denir. Sözünü ettiğimiz bu homolog kromozomlar zigoten döneminde yan yana gelirler ve birbirleri­ne tutunurlar. Yeni oluşan bu kromozom çiftlerine “Bivalenf’kromozomlar [...]

Devamı...>>

LEPTOTEN DÖNEMİ

LEPTOTEN DÖNEMİ: Bu dönem kromozom­ların belirginleştiği dönemdir.

Devamı...>>

Mayoz Bölünme

MAYOZ BÖLÜNME: Eğer kadın ve erkekteki eşey hücreleri 46′şar kromozoma sahip olsalardı, bunların birleşmesi sonucu gelişecek olan zigot 92 kromozom içerecekti. Bu zigottan gelişecek olan insanın da vücut hücrelerinde normalin iki katı, yani 92 kromozom bulunacaktı. Böyle bir durum ise bütün hücrelerin, dolayısıyla bu hücreleri taşıyan insanın anormal olmasına neden olacaktı. Belki de böyle bir [...]

Devamı...>>

Telofaz

TELOFAZ: Bu dönemde kromozomların hüc­re kutuplarına çekilmeleri tamamlanmıştır. Artık kromozomlar kendilerini oluşturan iplikçiklere doğru çözülmeye başlarken tümünü saracak bi­çimde yeni çekirdek zarları oluşur. Çekirdekçik yeniden görülür duruma gelir.
Sonuçta çekirdek içerik yönünden birbirine eşit iki parçaya bölünmüş olur. Bu olayı sitoplazmanın ekvator bölgesinden büzülmeye başlaması iz­ler. Büzülme giderek derinleşirve sonuçta hücre ortadan ikiye bölünür. Böylece bir [...]

Devamı...>>

Anafaz

ANAFAZ: Bu dönemde kromozomları oluşturan kromatidler birbirlerinden ayrılırlar ve eksen mekiği boyunca hücrenin kutuplarına çekilirler. Bu olay sonucunda kromozomu kuran kromatidlerden biri bir kutba, diğeri öbür kutba göç etmiş olur. Başka bir deyişle interfazın sonuna doğru iki katma çıkarılmış olan ana hücreye ait kalıtsal bilgiler (Tetraploid DNA, diploid kromozom], anafaz döneminde eşit olarak ikiye bölünüp [...]

Devamı...>>

PROFAZ

PROFAZ: Bu dönemde çekirdek kromatini,
iki kromatidin birleşmesinden oluşmuş kromozom­lara dönüşür. Hücre sitoplazmasmda çekirdeğe yakın bir bölgede bulunan sentriol cisimcikleri hücrenin birer kutbuna çekilirler. Kutuplara çekilmiş olan sentrioller arasında çok sayıda iner tubulus yapısında iplikçikler uzanır. Bu iplikçik­lerin oluşturduğu yapıya “Eksen mekiği” denir. Profazın sonunda çekirdek zarı farklı bir yapı olarak ayırt edilemiyecek bir biçimde kaybolur­ken, [...]

Devamı...>>

İNTERFAZ

İNTERFAZ: Bu dönem hücrenin özgün işlevlerini yürüttüğü dönemdir. İnterfazı izleyen dönemlerde hücre, bölünme sürecindedir. İnter-fazın sonuna doğru, yani bölünme dönemine yaklaşıldığında hücre sahip olduğu yapıları iki katına çıkarır. Bunların içinde en önemlisi DNA zincirinin “Replİkasyon” denilen bir olayla iki katma çıkarılmasıdır. Replİkasyon olayı şöyle gerçekleşir: İnterfazm sonuna doğru çift sarmal yapıdaki DNA zincirleri arasındaki baz-baz [...]

Devamı...>>

MİTOZ BÖLÜNME

MİTOZ BÖLÜNME: Bu bölünmeyi denet­leyen mekanizma henüz tam anlamıyla bilinme­mektedir. Fakat en güçlü olasılık hacim-yüzey ilişkisidir. Bir hücre büyürken hacmi, yüzey alanından daha hızlı büyür. Büyüme sırasında yüzey alanı çizgisel boyutun karesi ile büyürken, hacim çizgisel boyutun küp katı ile büyür. Hücre­nin gereksinim duyduğu maddeler yüzeyden gi­rer, artık maddeler de oradan atılırlar. Hücre za­rından bu [...]

Devamı...>>

HÜCRE BÖLÜNMESİ

HÜCRE BÖLÜNMESİ: İnsanlar doğar, bü­yür, gelişir ve yeni yavrular oluşturur. Bütün bu işlevlerin temelinde iki tip hücre bölünmesi yatar. Bunlardan birincisi insanı döllenmiş tek bir hüc­reden {zigot] 10İ3 - IOİ4 hücre sayısındaki kitlesine ulaştıran MİTOZ bölünme, ikincisi ise zi­gotu meydana getiren üreme hücrelerinin oluşu­muna neden olan MAYOZ bölünmedir.

Devamı...>>

TRANSKRİPSYON VE PROTEİN SENTEZİ

TRANSKRİPSYON VE PROTEİN SENTEZİ:
İnsan organizmasının, dolayısıyla hücrenin temel maddelerinden biri de proteinlerdir. Çeşitli proteinler biyolojik yaşam içinde birçok görevler üstlenmişlerdir. Her ne kadar bu görevlerin neler olduğu ayrıntılarıyla açıklanacaksa da kısa bir ön bilgi olarak şunu diyebiliriz, “proteinsiz bir yaşam, değil insan organizması için, tek bir hücre hatta bir DNA zinciri için bile mümkün değildir.” [...]

Devamı...>>

RİBONÜKLEİK ASİT-RNA NEDİR HAKKINDA BİLGİ

RİBONÜKLEİK ASİT-RNA-: RNA genellikle )NA kadar uzun olmayan şerit biçiminde lolinükleotid zinciridir. Bu polinükleotid zinciri laha önce belirttiğimiz gibi DNA’dan farklı ılarak deoksiriboz yerine riboz, Timin yerine de Jrasil taşır. Hücre içinde üç çeşit RNA zinciri tulunur.
Junlar sırasıyla l)Messenger RNA
haberci [...]

Devamı...>>

Dna ( Deoksiribonükleik Asit )- Genler

DEOKSİRİBONÜKLEİK ASİT ( DNA) , GENLER: Her insanın birbirinden farklı olan kalıtsal özelliklerini belirleyen, diğer bir deyişle bir insanın vücudundaki hücrelerin tümünün biyolojik özelliklerini kararlaştıran, yöneten ve denetleyen genler, uzun DNA moleküllerinin belirli parçaları tarafından oluşturulurlar. Birbirine komşu üç nükleotid, bir geni temsil eder. Her DNA nükleotidinde asit ve şeker aynı, baz değişik olduğuna göre [...]

Devamı...>>

NÜKLEİK ASİT ZİNCİRİ

NÜKLEİK ASİT ZİNCİRİ: Pozitif elektrik yükü aşır. Bu zincirin her bir halkasına “Nükleotid” [enir, bu nedenle nükleik asit zincirine “Polinük-eotid” adı da verilmiştir.
îücre içinde başlıca iki çeşit polinükleotid nükleik asit zinciri) bulunur. Bunlardan birine leoksiribonükleik asit ya da kısaca DNA, liğerine Ribonükleik asit ya dakısacaRNA denir. ÎNA’nm hemen hemen tümü hücre çekirdeği cinde bulunur. Gelişen [...]

Devamı...>>

PROTEİN

.PROTEİN: Nükleoproteinin protein bölümü. kimyasal olarak “Histon” ya da “Protamin” yapısındadır ve elektrik bakımından negatif yuk taşır. Protein, nükleik asit zincirini dışarıda» sarar ve onu bazı zararlı etkenlerden kornr.
Diyetin temel öğelerindendir. Yiyeceklerle ahnan çeşitli kökenli proteinler 20 çeşit aminoasit içerirler. Bunların 10′unun organizmada sentez edilemediği ve besinlerle alınmasının [...]

Devamı...>>

NÜKLEOPROTEİN

NÜKLEOPROTEİN: Daha önceki bölümlerde değindiğimiz gibi bütün hücrelerin, dolayısıyla in­san organizmasının tüm biyolojik özellikleri, hücre çekirdeklerindeki 46 kromozomu oluşturan genler üzerinde yazılı olup onların yönetimi ve denetimi altındadır. Önceki bilgilerimizden anımsayacağı­mız gibi kromozomlar nükleoprotein yapısaldadır­lar. Bu yapının ortasına uzun nükleikasit zinciri yerleşmiştir. Genlerimiz ise bu uzun nükleik asit zinciri (DNA) üzerinde kodlanmış biçimde dizilir­ler. Nükleikasit [...]

Devamı...>>

KROMOZOM

KROMOZOM: Hücre bölünmesi ileri aşama­lara geldikçe uzun ve yumak biçimindeki iplik­çiklerden oluşan Kromatin değişim gösterir. Bu iplikçiklerin giderek boyları kısalır enleri kalınlaşır, bir süre sonra en kısa ve en kaim rumiarmı alırlar. Oluşturdukları bu biçime îfomozom” adı verilir. Kromozomlar kimyasal ırak başlıca iki bölümden oluşurlar. Ortada çok un bir DNA zinciri ve bunu dıştan saran [...]

Devamı...>>
2 Sayfadan 1. Sayfa12»

12:29 - 9/3/2009

YAPAY SOLUNUM

Bulundugu yer: zekeriya keles

YAPAY SOLUNUM

 

YAPAY SOLUNUM: Pratikte çeşitli yapay solunum yöntemleri uygulanmaktadır. Fakat sizlere bunlar arasında uygulanması en kolay ve etkisi en iyi olanını yani ağızdan-ağıza yapay solunumu anlatacağız.
Önce kişi sırtüstü yatırılır. Daha sonra ağzı açılarak ağzının içinde herhangi bir yabancı cismin bulunup bulunmadığına bakılır. Eğer herhangi bir yabancı cisim varsa çıkarılır. Daha sonra bir elle kişinin boynu [...]

Devamı...>>

PNÖMOTORAKS

[#3: Edit Options>MightyAdsense>Adsense Code] PNÖMOTORAKS: Akciğer zarları arasındaki boşluğa (plevra boşluğuna) hava birikmesi olayına pnömotoraks denilmektedir. Pnömotoraks çeşitli nedenlere bağlı olarak gelişebilir. Bir
yanıyla bronşa açılmış olan bir akciğer apsesi veya kaverni diğer yanıyla da plevra boşluğuna açılırsa pnömotoraks oluşur. Bu olaya “Bronkop-levral fistül” denilmektedir. Akciğerdeki bazı hava keseciklerinin plevra boşluğuna doğru patlamaları da pnömotoraksa neden [...]

Devamı...>>

PLÖREZİ

PLÖREZİ: Akciğer zarlarının (plevra) çeşitli nedenlere bağlı olarak iltihaplanması olayına plörezi denilmektedir. İltihabı yaratan etkenler ya doğrudan doğruya akciğerlerden gelirler, yani akciğerdeki bir iltihabi olay zarlara kadar ulaşır. İltihap etkeni diğer organlardan kan yoluyla akciğer zarlarına gelebilir. Göğsün delici bir alet ile yaralanmasıyla da iltihap etkeni doğrudan doğruya akciğer zarlarına ulaşmış olur. Bakteriler, virüsler, mantarlar, [...]

Devamı...>>

AKCİĞER KANSERİNDE TEDAVİ

AKCİĞER KANSERİNDE TEDAVİ: Bütün kanserlerde olduğu gibi erken teşhis akciğer kanserinde de hayat kurtarıcıdır. Hastalığın yayılma durumuna, akciğerde yerleştiği bölgeye ve hastanın genel durumuna göre tedavinin şekli kararlaştırılır. Cerrahi, ışm veya ilaç tedavisi ya da bunların karışımı olan bir tedavi seçilir.

Devamı...>>

AKCİĞER KANSERLERİNİN BELİRTİLERİ

AKCİĞER KANSERLERİNİN BELİRTİLERİ:
Akciğer kanserlerinin ilk belirtisi öksürüktür. Fakat bu belirti genellikle önemsenmez. Çünkü hasta öksürüğünü sigaraya veya soğuk algınlığına bağlar. Sigara içen bir kimsenin öksürüğünde son zamanlarda bir artış kaydedilirse ve özellikle öksürüğün nitelikleri Önceye oranla değişecek olursa bu değişiklikleri akciğer kanseri açısından
bir alarm işareti olarak değerlendirmek gerekir. Bir diğer belirti balgam çıkarmadır. Fazla miktarda [...]

Devamı...>>

AKCİĞER KANSERLERİ

AKCİĞER KANSERLERİ: Akciğer kanserlerinin % 60′ını bronşlardan kaynaklanan skuamöz hücreli kanserler oluşturmaktadır. Akciğer kanserinin bu türü sigaraya bağlıdır.Sigara dumanında bulunan katranda, birçok kanser yapıcı maddeler vardır. Bu maddeler içindfe 3.4 benzopiren en etkili olanıdır. Sigara kullanmayan her 100.000 erkekten 3.5′inde akciğer kanseri ortaya çıkarken sigara kullanan erkeklerin her 100.000′inde 59.5′inde akciğer kanseri gelişmektedir. Sigaranın yanı [...]

Devamı...>>

SİGARA ALIŞKANLIĞINDAN ETKİLENEN HASTALIKLAR

SİGARA ALIŞKANLIĞINDAN ETKİLENEN HASTALIKLAR: Akciğer kanseri: Sigara içenlerin, içmeyenlere oranla akciğer kanserine yakalanma olasılıkları 20 kat daha fazladır. Sigaraya ne kadar erken başlanırsa, her gün içilen sigara sayısı ne kadar fazlaysa, her sigara sonuna kadar içilirse ve sigaranın dumanı ne kadar çok akciğerlere çekilirse kanser riski o oranda yükselmektedir.
Sigaranın akciğer kanserine neden olduğu konusunda artık [...]

Devamı...>>

SİGARA VE İNSAN SAĞLIĞI

SİGARA VE İNSAN SAĞLIĞI: Sigara alışkanlığı toplum sağlığını tehdit eden önemli sorunlardan biridir. Kişinin sigaraya başlaması ve bunu biralışkanhkbiçiminde sürdürmesi, çeşitli psikolojik etkenlere bağlıdır. Sigara alışkanlığı her ne kadar kişiden kişiye değişen farklı nedenlere bağh olarak gelişiyorsa da, yarattığı sorunlar ve riskler sigara içen herkes için aynıdır. Akciğer kanseri, kalp ve damar hastalıkları üzerindeki sigaranın [...]

Devamı...>>

HAVA KİRLİLİĞİ

HAVA KİRLİLİĞİ: Sanayileşme, toplumların refah düzeylerini hızla yükseltirken beraberinde yeni sorunlar da getirmektedir. Bu sorunların en önemlilerinden biri de kuşkusuz çevre kirliliği ve bunun bir parçası olan hava kirliliğidir. Doğa dengesinin ve havanın birçok bölgede ciddi bir biçimde bozulmasının nedeni, Üretim maliyetinin düşürülmesi amacı ile çevre kirlenmesini önleyecek önlemlerin önemsenmesine bağlıdır. Doğanın belli bir ölçüde [...]

Devamı...>>

BERİIİOZİS

BERİIİOZİS: Berilyum maddesini içeren tozların veya dumanların solunmasıyla ortaya çıkan bir pnömokonyozdur. Uzay endüstrisinin, elektronik endüstrisinin, seramik endüstrisinin bazı dallarında çahşan işçi ve mühendislerin beriliozis riskleri yüksektir. Nefes darlığı, öksürük, kilo kaybı gibi belirtiler gösterir. Tedavi ve önlemler için söylenecek sözler, daha önce değindiğimiz diğer pnömokonyozlar için söylediklerimizin aynısıdır.

Devamı...>>

ASBESTOZİS

ASBESTOZİS: Asbestozis, asbest tozlarının akciğerlerde neden olduğu bir pnömokonyoz çeşididir. Kirli kent havasında, bazı maden ocaklarında ve asbest maddesinin kullanıldığı iş yerlerinde asbest tozlarının havada bulunduğu düşünülmektedir. Özellikle tersane işçilerinde % 15 oranında asbestozise rastlandığı bildirilmiştir. Asbest tozlarının uzun süre solunması, akciğerlerde fibrozla sonuçlanan bir sürecin başlanmasına neden olmaktadır. Hastalık sinsice ilerler ve nefes darlığı, [...]

Devamı...>>

SİLİKOZİS

SİLİKOZİS: Silikozis, taş ocağı, tünel ve diğer maden işçilerinin silisyum tozlarını uzunca bir süre solumaları sonucu gelişen bir pnömokon-yozdur. Silisyum akciğerler için çok tahriş edici bir maddedir. Bunun sonucu akciğerlerde yaygın iltihaplar ve bunu izleyen fibroz odakları ortaya çıkar. Hastalığın solunum sistemini bozup klinik belirtileri ortaya çıkarması 20 - 30 yıl gibi uzun bir çalışma [...]

Devamı...>>

ANTRAKOZ KÖMÜR İŞÇİLERİ PNÖMO-KONYOZU

ANTRAKOZ: KÖMÜR İŞÇİLERİ PNÖMO-KONYOZU: Antrakoz, kömür tozu ile oluşan bir pnömokonyoz çeşididir, özellikle kömür madeni işçilerinde görülen bir hastalıktır. Bunun yanı sıra havası kirli olan bölgelerde yaşayan insanların da kömür işçileri kadar olmasa bile bir ölçüde antrakoza hedef oldukları bir gerçektir. Antrakozda akciğerlerde kömür tozu birikmektedir. Kömür tozunun kendisi, aşırı dozlarda olmadığı sürece fazla zararlı [...]

Devamı...>>

PNÖMOKONYOZLAR

PNÖMOKONYOZLAR: Pnömokonyoz V, havadaki bazı tozların solunumla akciğerlere alınmaları sonucu, akciğerlerde iltihapla sonlanan bir tahrişe yol açmaları ve bu iltihabın da daha sonra akciğer dokusunun yer yer fibroza dönüşmesi olayını anlatan bir terimdir. Akciğer-lerdeki iltihap odakları zamanla bir tür nedbe dokusu olan fibroz dokuya dönüştüklerinde, akciğerlerin elastikiyetinde önemli aksaklıklar oluşabilir. Fibroz bir yandan elastikiyeti bozarken, [...]

Devamı...>>

KOR PULMONALE

KOR PULMONALE: Doğumsal kalp hastalığı veya sol kalp hastalığı bulunmadan akciğerlerin yapı veya fonksiyonunda meydana gelen bozukluğa bağlı olarak gelişen sağ ventrikül büyümesine kor pulmonale denir. Amfizem, kronik bronşit, akciğer tromboembolizmi, ağır kamburluklar gibi durumlarda akciğerlerin normal çalışması bozulur, bunun sonucu olarak çeşitli mekanizmaların etkisiyle pulmoner arterde kan basıncı yükselir {pulmoner hipertansiyon). Pulmoner hipertansiyon yerleştiğinde [...]

Devamı...>>

AKCİĞER TROMBOEMBOLİZMİ

AKCİĞER TROMBOEMBOLİZMÎ: Trombo-embolizm, kan damarlarının dolaşan kan pıhtıları ile tıkanması olayına verilen addır. İnsan vücudunda tromboembolizme en yüksek oranda hedef olan organ akciğerlerdir. Amerika Birleşik Devletleri’nde akciğer damarlarının kan pıhtısıyla tıkanması sonucu, yani akciğer tromboembolizmi nedeniyle her yıl 5Q00O’den fazla insan hayatını kaybetmektedir. Yapılan otopsi çalışmaları akciğer tromboembolizminin, otopsisi yapılan kişilerin % 60′mda bulunduğunu göstermiştir. [...]

Devamı...>>

TÜBERKÜLOZUN TEDAVİSİ

TÜBERKÜLOZUN TEDAVİSİ: Tüberküloz hastalığı artık eski korkunç yüzünü kaybetmiştir. Bunun nedeni tüberküloz tedavisinde kullanılan ilaçların etkinliğidir. Fakat tüberküloz tedavisi yine de uzun bir süreyi gerektirir. Bu süre 18 -24 ay arasında değişmektedir. Bu nedenle hastaların bıkmaksızm, bilinçh olarak kendilerine uygulanan tedaviye sadık kalmaları gerekmektedir. Hastalar, etkin bir tedaviye alınmalarını izleyen iki hafta sonra artık hastalığı [...]

Devamı...>>

BCG AŞISI

BCG AŞISI: Basihıs Calmette-Guerin, yani BCG aşısı [tüberküloz aşısı) özel yöntemlerle zayıflatılmış olanı canlı “Mikobakterium Bovis” basillerini içeren bir aşıdır. Vücuda bu zayıflatılmış canlı basiller aşı biçiminde verildiğinde, organizmanın bağışıklık sistemi tüberküloz basillerine karşı savaşabilmeyi öğrenmektedir, Aşılanan kişinin doğal olarak tüberküloz basilleriyle karşılaşması sonucu gelişecek olan tüberküloz infeksiyonu önlenemez. Ne var ki vücut aşı nedeniyle [...]

Devamı...>>

AKCİĞER TÜBERKÜLOZUNUN KOMPLİKASYONLARI

AKCİĞER TÜBERKÜLOZUNUN KOMPLİKASYONLARI: Akciğerlerdeki tüberküloz olayı çeşitli komplikasyonlar yaratabilir. Bunlar “Ka-vernleşme”,”Hemoptizi”, “Tüberküloz pnömoni-si”, “Tlörezi”, “Ampiyem ve bronkoplevral fistül” ve “Sindirim kanalı tüberkülozudur.” Tüberküloz infeksiyonu sırasında vücudun bağışıklık sistemi ileri derecede iflas etmişse, akciğerdeki tüberküloz odağmdaki nekroz, yani akciğer dokusunun ölümü akciğerde kavern denilen bir boşluğun oluşmasına neden olabilir. Tüberkülozun neden olduğu nekroz, bölgedeki bir damarı [...]

Devamı...>>

TÜBERKÜLOZ HASTALIĞININ BELİRTİLERİ

TÜBERKÜLOZ HASTALIĞININ BELİRTİLERİ: Burada akciğer tüberkülozu hastalığının belirtilerinden söz edeceğiz. Çoğu tüberküloz hastalığı sinsi bir biçimde ilerler. Bu sinsi olaylar genellikle tüberküloz-taramaları sonucu teşhis edilir. Bazen de başka bir hastalık ararken ortava çıkar.
Tüberküloz hastalığının belki de ilk belirtisi halsizlik-kilo kaybı ikilisidir. Ancak bu belirtiler çoğu kimse tarafından dikkate alınmaz. Kişi halsizliğini aşırı çalışmaya bağlar. Kilo [...]

Devamı...>>

TÜBERKÜLOZUN VÜCUTTA SİNSİCE YAYILMASI

TÜBERKÜLOZUN VÜCUTTA SİNSİCE YAYILMASI: Yukarıda değindiğimiz gibi tüberküloz basilinin vücuda ilk kez girmesiyle ortaya çıkan tüberküloz İnfeksiyonu, kişi tarafından hissedilmeden kontrol altına alınarak yaşam boyunca sürecek olan bir bağışıklık kazanmış olur. Ancak yaşamın ileriki dönemlerinin birinde tüberküloz olayı, yeniden hortlayabilir.Tüberküloz ile vücudun savunma sistemi yani bağışıklık sistemi arasında denge, bağışıklık sisteminin zayıflamasıyla veya dışarıdan yeniden [...]

Devamı...>>

TÜBERKÜLOZ HASTALIĞININ OLUŞUM BİÇİMİ

TÜBERKÜLOZ HASTALIĞININ OLUŞUM BİÇİMİ: Tüberküloz basilleri organizmaya pratikte yalnız solunum yollarından girerler. Tüberküloz basilleriyle henüz hiç karşılaşmamış olan bir organizmanın bağışıklık sistemi, bu mikroplara karşı özel bir bağışıklık savaşı açabilecek yetenekte değildir.
Solunum yoluyla ilk kez vücuda girmiş olan tüberküloz basilleri, genellikle akciğerlerin 2/3 altböl-gelerinde bir yer yerleşirler. Basiller herhangi bir toksin de üretmediklerinden, organizmanın savunma [...]

Devamı...>>

TÜBERKÜLOZ BASİLİNİN ÖZELLİKLERİ

TÜBERKÜLOZ BASİLİNİN ÖZELLİKLERİ:
Tüberküloz basili 2-4 mikron boyunda ve çomak şeklindedir.Basilin yaşayabilmesi ve üreyebilmesi için kesinlikle oksijene ihtiyacı vardır. Bu nedenle organizmaya giren tüberküloz basilleri, daha çok oksijen basıncı yüksek olan doku ve organlara yerleşirler. Bu organların başında akciğerler gelmektedir. Akciğerlerin tepe bölgelerinde oksijen basıncı 120-130 mm/cıva kadardır. Böbrekler ve büyümekte olan kemiklerin epifiz bölgelerinde bu [...]

Devamı...>>

TÜBERKÜLOZ (VEREM)

TÜBERKÜLOZ (VEREM): Tüberküloz, ‘Mi-kobakterium tüberkülozis’ ve ‘Mikabakterium-boyis’ adh mikropların neden olduğu her infeksiyon hastalığıdır. Tüberkülozun etkeni ilk kez 1882 yılında Robert Koch tarafından ortaya çıkarılmıştır. Bu nedenle Tüberküloz mikrobuna ‘Koch basili’ de denilmektedir, insanlardaki tüberkülozun % 99′u mikrobakterium tüberkülozis mikrobuna bağlıyken, yalnız % l’i mikobakte-rium bovise bağlıdır. Bovis tipi, genellikle bu mik-
Tüberküloz mikropları
robu taşıyan ineklerin [...]

Devamı...>>

AKCİĞER APSESİ

AKCİĞER APSESİ: Akciğerde herhangi bir bölgede gelişen bir iltihabın o bölgedeki akciğer dokusunu öldürmesi sonucu akciğer apsesi oluşur. Apsenin çevresindeki akciğer dokusunda iltihap alam, başka bir anlatımla pnömoni alanı bulunur. Canlılığını kaybeden bu akciğer alanı, bir bronşa açılıp belgam biçiminde atılabilir. Bazen de apse, akciğer zarlarına doğru ilerleyip plevre (akciğer zarij boşluğuna açılır. Böylece içindeki [...]

Devamı...>>

ATELEKTAZİ

ATELEKTAZİ: Atelektazi, çeşitli nedenlere bağlı olarak akciğerlerdeki hava keseciklerinin adeta bir balon gibi sönüp içlerindeki havayı kaybetmeleri olayıdır. Bu olay akciğerin küçük bir bölgeseni tutabileceği gibi geniş bir akciğer bölgesini de tutabilir. Hatta sağ ve sol akciğerlerden birinin tümden sönmesi, yani atelektaziye uğraması olasıdır. Akciğerlerdeki bronşların herhangi bir düzeyde tıkanmaları atelektazi olayını yaratan nedenlerin başında [...]

Devamı...>>

BRONŞEKTAZİ

BRONŞEKTAZİ: Bronşektazi, bronşların anormal olarak genişlemeleri ve bir daha eski çaplarına dönememeleri halidir. Genellikle akciğerlerin alt loplarında rastlanır. Bu genişlemeler iğ biçiminde, silindir biçiminde veya kabaca küresel biçimlerde olabilirler. Bronşektazi doğumsal olabileceği gibi sonradan kazanılmış da olabilir. Sonradan kazanılmış bronşektaziİerin en sık rastlanan nedeni pnömoni (zatürree] dir. Bundan başka bronşları tutan iltihaplar, bronşlara yabancı cisim [...]

Devamı...>>

KRONİK OBSTRÜKTİF AKCİĞER HASTALIKLARI (KOAH) - (CHRONIC OBSTRUCTTVE PULMONARY DİSEASE) (COPD)

KRONİK OBSTRÜKTİF AKCİĞER HASTALIKLARI (KOAH) - (CHRONIC OBSTRUCTTVE PULMONARY DİSEASE) (COPD): Tıkayıcı müzmin akciğer hastalıkları (KOAH) adı altında iki ayrı hastalık incelenir. Bunlar ‘Müzmin bronşit’ (kronik bronşit) ve ‘Amfizem’ hastalıklarıdır. Müzmin bronşit, bronşlara yerleşmiş olan müzmin bir iltihap olayının anlatımıdır. Bronşlar-daki salgı bezleri büyümüş, sayıca çoğalmış ve salgı miktarları artmıştır. Mukus yapısında olan bu salgı, [...]

Devamı...>>

AKUT BRONŞİT

AKUT BRONŞİT: Akut bronşit, trakea (nefes borusu) ve bronşların ani bir iltihaplanma olayıdır. Hastalık genellikle kış aylarında ortaya çıkar. Bu aylarda üst solunum yollarında, örneğin burun veya gırtlakta gelişen bir virâl [virüslere bağlı) infeksiyon, daha sonra nefes borusu ve bronşlara doğru inebilir. Viral hastalığın zayıflattığı ortam üzerine bir bakteriel infeksiyon da eklenebilir. Üşüme, yorgunluk, [...]

Devamı...>>

BRONŞİAL ASTMA TEDAVİSİ

BRONŞİAL ASTMA TEDAVİSİ: Bronşial astma tedavisinde efedrin, epinefrin, salbutamol, kromdin sodyum, izoproterenol, aminofillin. teofillin ve kortizollü ilaçlar kullanılmaktadır. Gerçekte bu ilaçlarla uygulanacak tedavi, hastanın özelliklerine göre planlanmaktadır. Bu planlamayı yapacak olan kişi doktordan başkası olamaz.

Devamı...>>

BRONŞİAL ASTMANIN BELİRTİLERİ

BRONŞİAL ASTMANIN BELİRTİLERİ: Ani ataklar biçiminde nefes darlığı, öksürük, solunum sırasında ve özellikle nefes verirken ‘Hiii’tarzında “VVheezing” denilen bir ses çıkarması hastalığın belirtileridir. Hastanın nefes verme süresi uzar ve güçleşir. Özellikle nefes verme işlemine karşı beliren direnç nedeniyle (bu direncin nedeni bronşların daralması ve kısmen tıkanmasıdır) akciğerlere hava birikmeye başlar. Bu durumda akciğerler ve göğüs [...]

Devamı...>>

BRONŞİAL ASTMANIN OLUŞUM MEKANİZMASI

BRONŞÎAL ASTMANIN OLUŞUM MEKANİZMASI: Bronşial astmanın, özellikle allerjik olanının oluşum mekanizması tümüyle olmasa bile bilinmektedir. Allerjik kökenli bronşial astma anımsanacağı gibi “Tip I aşırı duyarlık” olayı ile açıklanmaktadır. Astma tablosunu yaratan bazı hücreler ve bunlardan salgılanan birtakım kimyasal maddeler, ayrıntılı olarak ansiklopedinin “Bağışıklık bilimi” bölümünde incelenmiştir. Burada da bu konulara değineceğiz. Allerjik kişinin plazma hücreleri [...]

Devamı...>>

BRONŞİAL ASTMANEV NEDENİ

BRONŞİAL ASTMANEV NEDENİ: Astma ataklarının ortaya çıkmasına neden olan etkenler başlıca iki grupta toplanmaktadır. Bunlardan birincisi allerjik, ikincisi de allerjik olmayan nedenlerdir. Etken ne olursa olsun, bir tetik işlevini görmekte ve astma atağının ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Bu durumda bronşlar daralmakta, bronş mukozasında ödem gelişmekte ve bronşlardaki mukus salgısı artmaktadır.
Allerjik astma, bir “Tip I aşırı [...]

Devamı...>>

BRONŞİAL ASTMANIN SIKLIĞI

BRONŞİAL ASTMANIN SIKLIĞI: Bronşial astma hastalığının toplumda görülme sıkhğı % 2 olarak saptanmıştır. Bu çok yüksek bir orandır. Astma vakalarının yarısı 10 yaşından önce ortaya çıkmaktadır. Bununla birlikte hastalık her yaşta ortaya çıkabilir. Çocukluk çağlarında her iki erkek çocuğa karşılık bir kız çocuğu hastalığa yakalanmaktayken, 30 yaşlarında kadın-erkek oranı eşitlenmektedir.

Devamı...>>

BRONŞİAL ASTMA

BRONŞİAL ASTMA: Halk arasında kısaca “Astım” olarak bilinen bu hastalık ani ataklar biçiminde geçici nefes darlığına neden olan bir hastalıktır. Nefes darlığının nedeni özellikle
bronşların belli uyarılara karşı aşırı duyarlık göstererek daralıp kısmen tıkanmalarıdır. Bronşial astmada bronşların duvarlarındaki düz kas liflerinin kasılarak bronşları daraltması, astma atağı sırasında bronşların mukozasında oluşan ödem ve fazla miktarda salgılanan mukusun [...]

Devamı...>>

FERİFERİK SİY ANOZ

FERİFERİK SİY ANOZ
1) Soğuğa maruz kalma
2) Atardamar veya toplardamar tıkanması
3) Kalbin pompaladığı kan miktarında azalma.

Devamı...>>

MERKEZİ SİYANOZ

MERKEZİ SİYANOZ
1) Sağ kalpten sol kalbe kan geçişine neden olan bazı doğumsal kalp hastalıkları.
2) Akciğerlerde atardamar kanının kılcallara uğramadan, yani temizlenmeden toplardamar sistemine geçmesi. Bu olaya akciğerlerdeki atardamarlarla toplardamarlar arasındaki anormal ağızlaşmalar neden olur. Bu anormal ağızlaşmalara “Arteriovenöz fistül” denir.
3] Solunan havadaki oksijen basıncının düşük
olması. Bu duruma dağlık bölgelerde
rastlanır. Solunum yollarının tıkanması. [...]

Devamı...>>

MORARMA (SİYANOZ)

MORARMA (SİYANOZ): Siyanoz, deri ve mukoza yüzeylerinin mavi-mor bir renk almasıdır. Morarmanın nedeni, kanda bulunan indirgenmiş hemoglobin miktarının artmasıdır. Bilindiği gibi normalde her 100 mi. kanda 15 gr. hemoglobin bulunur. Bu hemoglobin atardamar kanında % 97 oranında oksijen ile doymuştur. Oksijenle bağlı olmayan hemoglobine “İndirgenmiş hemoglobin” denilmektedir. Atardamar kanındaki indirgenmiş hemoglobin miktarı yaklaşık olarak [...]

Devamı...>>

YAN AĞRISI

YAN AĞRISI: Akciğer ve akciğer zarı hastalıklarının en sık rastlanan belirtilerinden biri de yan ağrılarıdır. Burada hastalar nefes aldıklarında veya öksürdüklerinde göğüs kafesinin yanlarında genellikle batar tarzda bir ağrıdan yakınırlar . Yan ağrıları sıklıkla akciğer tüberkülozu zatürree (pnömoni), akciğer zan iltihapları, akciğer embollileri, akciğer apsesi ve gangreni, akciğer zarları yapışıklıkları gibi durumlarda ortaya çıkarlar.

Devamı...>>

BİOT TİPİ NEFES DARUĞI

BİOT TİPİ NEFES DARUĞI: Biot tipi nefes darlığı daha çok menenjit, beyin-kanaması, kafa içi basıncının artmış olduğu durumlarda görülür. Bu tip solunum düzensiz Cheyne-Stoke solunumlarına benzer. Nefes alamama dönemleri daha uzun sürer ve bu sırada hastanar çenesi düşmüş, ağzı açılmış, kasları gevşemiştir. Solunumun durmuş olduğu bu dönemlerde hasta ölü gibidir.

Devamı...>>

KUSSMAUL TİPİ NEFES DARUĞI

KUSSMAUL TİPİ NEFES DARUĞI; Şeker hastalarında (diabetes mellitus) ve üremide görülen bu solunumun nedeni kanın asiditesinin artmış olmasıdır. Bu tip solunumda hasta ritmik bir biçimde nefes alırken, aniden çok derin ve
sesli bir nefes alır ve nefesini bir süre sonra uzun bir nefes vermeyle akciğerlerini boşaltır.

Devamı...>>

STOKES TİPİ NEFES DARUĞI

STOKES TİPİ NEFES DARUĞI: CHEYNE-STOKES: Bu tip solunumda hasta, derinliği gitgide artan birkaç solunum yapar. Solunum derinliği belli bir noktaya ulaştıktan sonra yavaş yavaş azalmaya başlar ve sonunda hasta 10-30 saniye kadar nefes alamaz. Daha sonra tekrar derinliği gitgide artmaya başlayan solunum tekrarlanır. Bu tip solunum en fazla kalp hastalarında görülmektedir.

Devamı...>>

NEFES DARLIĞI (DİSPNE)

NEFES DARLIĞI (DİSPNE): Bilindiği gibi normal solunum bilinçsiz ve rahat bir biçimde dakikada ortalama olarak 12 - 15 ritmik hareketlerle gerçekleştirilir. Solunum hareketlerinin rahatsız bir biçimde ve bilinçli olarak gerçekleştirilmesi olayına “Nefes darlığı” denilmektedir. Hasta adeta nefes alma zorunluluğunu her an yaşamaktadır. Bir hava açlığı içindedir. Çeşitli hastalıklarda, değişik özelliklerde nefes darlığı biçimleri ortaya çıkmaktadır. [...]

Devamı...>>

HEMOPTİZİS

HEMOPTİZİS: Akciğerler, bronşlar ve nefes borusu düzeyinde çeşitli nedenlere bağlı olarak oluşan kanamaların, solunum yollarından gırtlağa oradan da ağız yoluyla dışarı boşalmasıdır. Bu kanamanın boşaltılması çoğunlukla öksürükle birlikte olmaktadır. Bu nedenle olaya
“Kan öksürme” diyebiliriz. Büyük miktarda kan öksürülmesini hemoptizi olarak değerlendirirken, balgam içinde bir miktar kan öksürülmesini de hemoptizi olarak değerlendirmek gerekmekledir. Buradan da anlaşılacağı [...]

Devamı...>>

VÖMİK

VÖMİK: Akciğer ya da akciğer zarlarında-ki cerahat odaklarının bronşlara fistülize olup bir öksürük sırasında kanlı ya da kansız olarak ku-sarcasına boşalmalarıdır. Vomik en sık akciğer apselerinde, akciğer hidatik kistlerinde ve akciğer zarlarının cerahatli iltihaplarında yani ampiyem olaylarında görülür.

Devamı...>>

BALGAM ÇIKARMA

BALGAM ÇIKARMA: Trakea ve bronşların iç yüzünü örten mukozadaki salgı bezlerinden, günde yaklaşık olarak 100 mi. kadar ıpukus yapısında bir salgı s algılanmaktadır. Bilindiği gibi solunum yollarının iç yüzünü örten mukozanın epitel hücrelerinde titrek tüyler bulunmaktadır. Bu titrek tüyler, buğday tarlasındaki başakların rüzgarla dalgalanması gibi dalgalanırlar ve üzerlerini ince bir zar gibi örtmekte olan mukus [...]

Devamı...>>

ÖKSÜRÜK

ÖKSÜRÜK: Öksürük, solunum sisteminin koruyucu reflekslerinden biri olduğu gibi aynı zamanda kalp ve solunum sistemi hastalıklarının en sık rastlanan belirtilerinden biridir. Öksürük, patlayıcı tarzda şiddetli bir nefes verme olayıdır. Derin bir soluk alıştan sonra “Glottis” kapatılır ve soluk vermede görevli kaslar şiddetli bir biçimde kasılırlar. Bu kasılma sırasında glottis kapalı bulunduğunda akciğerlerdeki hava dışarı çıkamayacağından [...]

Devamı...>>

SOLUNUMUN DENETLENMESİ

SOLUNUMUN DENETLENMESİ: Solunum hareketleri, tamamen beyinden kaynaklanan oynatıcı (motor) sinirsel uyarıların solunum kaslarını kasılmaya yöneltmesiyle gerçekleşen bir olaydır. Solunum hareketleri, biri bilinçli, diğeri otomatik (bilinçsiz) olmak üzere iki ayrı uyarı ve denetim zincirine bağlı olarak ortaya çıkar. Solunum olayı normalde otomatik - bilinçsiz bir olaydır. Ancak bilinç, solunumu belli sınırlar arasında denetleyebilir. Örneğin bir süre [...]

Devamı...>>

OKSİJEN VE KARBONDİOKSİTİN KAN İÇİNDE TAŞINMASI

OKSİJEN VE KARBONDİOKSİTİN KAN İÇİNDE TAŞINMASI: Akciğerlerdeki hava kesecikleri içinde bulunan oksijen, pasif bir yer değiştirme olayryla akciğer havasından, alveol septumlarında yer alan kılcal damar ağındaki kana geçer. Oksijen, önce bu kan içinde çözündükten sonra önemli bir bölümü alyuvarlara bağlanır. Kana geçen oksijenin çok büyük bir bölümü alyuvarların yapısındaki hemoglobine bağlanarak taşınır. Bilindiği gibi protein [...]

Devamı...>>

AKCİĞER HAVASI İLE KAN ARASINDAKİ GAZ ALIŞVERİŞİ

AKCİĞER HAVASI İLE KAN ARASINDAKİ GAZ ALIŞVERİŞİ: Akciğerler içine çekilen havadaki oksijenin kana karışması ve akçiğerldre gelen kandaki karbondioksitin akciğer havasına verilmesi tamamen fizik yasalarına uygun bir biçimde gerçekleşir. Akciğerlerdeki hava ile kan arasındaki gaz alışverişlerini anlayabilmek için aşağıdaki fizik yasalarını hatırlamamız gerekmektedir.
Avogadro varsayımı: Aynı uzaydaki,aynı ısıdaki, eşit sayıdaki gaz moleküllerinin basınçları da eşittir.
Dalton yasası: [...]

Devamı...>>
2 Sayfadan 1. Sayfa12»

12:27 - 9/3/2009

PSİKİYATRİ

Bulundugu yer: zekeriya keles

YAŞLANMA OLGUSU

 

YAŞLANMA OLGUSU: Yakın zamanlara kadar bilim adamları bile, bu soru sorulduğunda gerçek anlamda bir yanıt vermekte güçlük çekiyorlardı. Bu konudaki en büyük sorun, yaşlılığın herhangi bir hastalık gibi belirli etkenlerin yol açtığı ve çeşitli ilaçlarla tedavi edilebilme olanağı bulunan bir süreç olup
olmadığıdır. Yaşlanma çok etkenli ve çok biçimli değişmelerin gerçekleştiği geniş kapsamlı bir süreçtir. [...]

Devamı...>>

İNSAN0ĞLUNUN YAŞAM SÜRECİ

[#3: Edit Options>MightyAdsense>Adsense Code] İNSAN0ĞLUNUN YAŞAM SÜRECİ: Her doğan canlı günün birinde ölecektir. , Dünya üzerindeki canlı yaşamın doğası gereği, bu hep böyle olagelmiştir ve gelecekte de böyle sürecektir. Her canlı türünün kendi yapısı ve Özel koşulları gereği belirli bir yaşam süreci vardır. Bu sürecin sonlanması ise ölüm olayıdır. Böceklerin yaşamı günlerle hatta saatlerle sınırlıdır. [...]

Devamı...>>

DEPRESYON

DEPRESYON: Depresyonu, gerçek ya da hayal edilen bir kayıp karşısında kişinin aşırı bir keder ve ruhsal çöküntüye sürüklenmesi olarak tanımlayabiliriz. Kişinin özgüveni kaybolmuştur, sevgi, neşe ve yaratıcılık duyguları azalmış ya da yok olmuştur, yakınlarına karşı düşmanca duygular taşımaktadır, aynı duyguları kendisine de yöneltmiştir, ölme düşüncesine çok yakındır, bu yakınlık ağır bir suçluluk duygusuyla birliktedir, günlük [...]

Devamı...>>

İNTİHAR

İNTİHAR: İntihan, kişinin kendisine yönelttiği saldırgan, zedeleyici, yok edici bir eylem olarak ele alabiliriz. En çok manik depresif psikozda görülür, bunun yanı sıra yaşdönümü melankolisi, alkolik ve şizofrenik depresyonlarda, ağır bedensel hastalıklarda ve depresyonda da görülme riski yüksektir.
İntihar girişiminde bulunan kişiler kesinlikle psikiyatrik inceleme ve tedavi altına alınmalıdırlar.

Devamı...>>

PSİKOSOMATİK HASTALIKLAR

PSİKOSOMATİK HASTALIKLAR: Her ne
kadar birbirinden bağımsızmışlar gibi görünür-lerse de, kişinin psikolojik dünyasıyla bedensel işlevleri arasında yakın bir ilişki ve güçlü bir bağlantı vardır. Bu yakın ilişki sonucu birçok psikolojik bozukluk kendisini bedensel bozukluklar biçiminde ortaya koymaktadır. Başka bir anlatımla, bazı bedensel hastalıklar psikolojik nedenlerden kaynaklanmakdadır. Psikiyatrinin psikosomatik bölümü, aşağıda belirttiğimiz hastalıkların oluşum mekanizmalarını ve tedavilerini [...]

Devamı...>>

MANİK-DEPRESİF PSİKOZ (SİKLOFRENİ)

MANİK-DEPRESİF PSİKOZ (SİKLOFRENİ):
Manik - depresif psikoz bir heyecan bozukluğu hastalığıdır ve kendisini mani ya da melankolik depresyonlar biçimindeki nöbetlerle ortaya koyar. Hastalık bazen mani, bazen melankoli bazen de hern mani hem de melankoli tablolarını ön planda gösteren nöbetler biçimindedir. Manik - depresif psikoz daha çok orta ve ileri yaşlarda görülür. Kadınlarda erkeklere oranla iki kat [...]

Devamı...>>

YAŞ DÖNÜMÜ MELANKOLİSİ

YAŞ DÖNÜMÜ MELANKOLİSİ: Genellikle menopoza girmiş 45-55 yaşları arasındaki kadınlarda görülmekle birlikte, andropoza girmiş 55-60 yaşlarındaki erkeklerde de görülebilir. İlerlemiş yaşlarda yalnız kalma, çeşitli başarısızlıklar da yaş dönümü melankolisine neden olabilirler. Klinik olarak ruhsal bir çöküntü,sinirlilik,birtakım hezeyanlar, sıkıntı hali ve kişilik değişiklikleri sık rastlanan belirtilerdirv
Hastalığın tedavisinde çeşitli yöntemlerle çok başarılı sonuçlar elde edilebilmektedir.

Devamı...>>

MELANKOLİ

MELANKOLİ: Melankolide hastalar, maninin tam tersi olarak aşırı bir keder, sıkıntı ve durgunluk içindedirler. Hastalar intihar düşüncesine çok yakındırlar. En acımasız yöntemlerle intihar etmiş birçok melankoli vakası vardır. İntihara neden olan düşünce ve duyguları şöyle özetleyebiliriz. Hasta iyileşmeden ümidini kesmiştir. Bu hayatı daha fazla yaşamak istemez. Ağır bir suçluluk duygusu içindedir ve hastalığını yakınlarına da [...]

Devamı...>>

MANİ

MANİ: Mani, neşe ve hiddet biçimindeki
hezeyanların anormal, aşırı düzeylere ulaşmasıyla özellenen bir psikozdur. Hasta öfori dediğimiz nedensiz bir iyilik duygusu içindedir. Çok konuşur (logore), çok yazar (grafomani), kendisini güçlü ve varlıklı görür (megalomani), cinsel isteklerinde ve çalışmalarında artma olur (eroto-mani) ve çok hareketlidir. Biyolojik çalışmaların çoğunda artma göze çarpar. Ama bu artış sağlıklı bir [...]

Devamı...>>

PARANOYA

PARANOYA: Paranoya, hezeyanlarla özellenen bir hastalıktır. Paranoya konusunu incelemeden önce “Hezeyan” terimini gözden geçirmeyi uygun buluyoruz. Bilindiği gibi kişi, kendisinde ve çevresindeki olayları mantık süzgecinden geçirerek onlardan doğru sonuçlar çıkarır. Kişinin bu yeteneği bozulduğunda, ortaya çıkan durumlara hezeyan (delusion) denir. Hezeyanlar değişik açılardan sınıflanabilir. Örneğin bazı hezeyanlar “olası, fakat gerçek olmayan” özelliktedir. Örneğin hasta kendisinin [...]

Devamı...>>

ŞİZOFRENİ

ŞİZOFRENİ: Şizofreni, düşünce, heyecan, hastalar ise kendisine sorulan bir soruyu aynen irade, kişilik ve davranış bozukluklarıyla seyre- yineler. Buna “Ekolali” denir. Bazı hastalar da den bir hastalıktır. Hasta dış dünyanın gerçekle- “Ekopraksi” durumu gösterirler. Burada hasta rinden kopmuştur, adeta kendisinin yaratmış kendisine söylenen hareketi aynen yineler. Bazı olduğu bir dünyada yaşamaktadır. Başka bir hastalar karşılarındaki [...]

Devamı...>>

PSİKOZLAR

PSİKOZLAR: Psikozları altı başlık altında Şizofrenideki bir başka irade kusuru da “Negati-inceleyeceğiz. Bunlar sırasıyla; 1) Şizofreni 2) vizm”dir. Hasta kendisine verilen yemekleri Paranoya 3) Manik depresif psikoz 4) Mani 5) yemez, çevresindeki kişilerin isteklerini yerine Melankoli ve 6} Yaş dönümü melankolisidir. getirmez, sorulara yanıt [...]

Devamı...>>

LSD (LİSERJİK ASİD DİETİLAMİD) ALIŞ

LSD (LİSERJİK ASİD DİETİLAMİD) ALIŞ- îrade bozuklukları: Şizofrenlerin iradeleri yıkıl-KANLIĞI: LSD psikolojik tutsaklık ve tolerans mış, karar verme yetenekleri kaybolmuştur, yarataft bir maddedir. İlaç alındığı zaman renkli Herhangi bir konuda karar verip girişimde hayallere neden olur, güçlülük ve mutluluk bulunamazlar. Herhangi bir karara varmaksızın duyguları yaratır. Uzun süre kullananlarda ya da herhangi bir iş yapmaksızın [...]

Devamı...>>

ANFETAMİN ALIŞKANLIĞI

ANFETAMİN ALIŞKANLIĞI: Anfetamin büyük ölçüde psikolojik tutsaklık ve tolerans, yaratan bir ilaçtır. Hasta gitgide artan dozlarda ilaca gereksinim duyar. Anfetamin alındığında, kişinin zihinsel çalışmaları kolaylaşır, kendine olan güveni artar, uykusu kaçar, iştahı kapanır. Yüksek dozda anfetamin alındığında çarpıntı, göğüste baskı duygusu, baş ağrısı, baş dönmesi, bulantı, kusma, rahatsız edici duygular ve anlama-kavrama kusurları görülür. Anfetaminin [...]

Devamı...>>

UYKU İLAÇLARI (HİPNOTİKLER) ALIŞKANLIĞI - TUTSAKLIĞI

UYKU İLAÇLARI (HİPNOTİKLER) ALIŞKANLIĞI - TUTSAKLIĞI: Uyku ilaçları yanlış ve sürekli kullanıldıklarında, alışkanlık oluşturur-fer. Tıbbi dozlarda alındıklarında, sakinleştirici ve uyku getirici etkileri vardır. Düşünme, konuşma ve heyecanlar yavaşlar. Zehirleyici dozlarda alındıklarında baş dönmesi^ çift görme, hareketlerde düzensizlik ve bulanık görme gibi belirtilere neden olurlar. Solunum merkezini baskı altına alıp ölüme yol açarlar. îlaca düşkün kişi, [...]

Devamı...>>

KOKAİN

KOKAİN: Kokain, “Eritroksilon koka” adlı bitkiden elde edilen, tolerans ve bedensel tutsaklık yaratmayan bir maddedir. Kokain yüzeysel anestezik ve öforizan bir maddedir. Kokain alındığı zaman, kişide bir güven duygusu yaratır. Yorgunluk duygusu azalır, beynin çalışması kolaylaşır, konuşma ve hareketler çoğalır. Ama ilacın etkisi son bulduğunda, ağır bir yorgunluk ve huzursuzluk duygusu ortaya çıkar. İlaç uzun [...]

Devamı...>>

ESRAR (MARİJUANA)

ESRAR (MARİJUANA): Esrar, hint keneviri [Kannabis sativa} denilen bir bitkiden elde edilir. Alkol, morfin ve eroin gibi bedensel tutsaklık yapan bir madde değildir. Yani hasta bu maddeyi bulamadığı zaman, abstinans sendromlarında değindiğimiz bedensel bozukluklara sürüklenmez. Ama esrara karşı psikolojik tutsaklık gelişir. Ağrı kesici özelliği yoktur, yalnız öfori ve halüsinasyon yaratıcı özelliktedir. Hasta kendisini mutlu ve [...]

Devamı...>>

EROİN

EROİN: Şiddetli tutsaklık oluşturan bir sentetik afyon türevidir. Çok kuvvetli ağrı kesici ve öfgri yaratan bir ilaçtır. Etkileri morfine benzer, ama ondan daha şiddetli bir biçimde etki eder. Eroine karşı çok daha hızlı tolerans gelişir ve tolere edilen doz biraz aşılırsa ölüm gelişebilir. Eroin alışkanlığı en zor tedavi edilen toksikomani-lerdendir.

Devamı...>>

AFYON (OPİUM), MORFİN, KODEİN

AFYON (OPİUM), MORFİN, KODEİN:
Afyon “Papaver somniferum” adındaki bitkinin meyvelerinden elde edilir. Afyon % 10 oranında morfin ve % 0.5 oranında da kodein içerir. Morfinin başlıca etkisi, ağrıyı kaldırma sidir. Bu etkisini ağrı duyma eşiğini yükselterek sağlamaktadır. Ağrı duygusunu kaldırıcı özelliği nedeniyle, tıpta özellikle kansere bağlı giderilemeyen ağrılarda, bazı şiddetli nöralji vakalarında kullanılır. Morfin ağrı duygusunu [...]

Devamı...>>

TOKSİKOMANİLER

TOKSİKOMANİLER: Kişiye ve topluma zararlı, keyif verici bir madde kullanma
alışkanlığına toksikomani denir. Hasta umduğu etkiye ulaşabilmek için, zamanla dozu artırmak zorundadır ve alıştığı keyif verici maddeyi elde edebilmek için bütün olanaklarını kullanır. Toksikoman keyif verici maddeye karşı fiziksel ya da psikolojik bir bağımlılık içine girmiştir. Bu maddeyi bulamadığı zamanlar çeşitli psikolojik ve bedensel rahatsızlıklar içine [...]

Devamı...>>

ALKOL PSİKOZLARI

ALKOL PSİKOZLARI: Çeşitli .alkol psikozları vardır. Bunlardan bazıları alkolizm sırasında görülürler ve alkolün bırakılmasıyla birlikte gerilerler. Bazıları da alkolik kişinin alkol bulamadığı zamanlarda ortaya çıkarlar.Alkolik psikozların bazıları aşağıda verilmiştir. Alkol bunaması: Uzun süre alkol kullananlarda, alkolün beyin hücrelerini dejenere etmesine bağlı olarak, ilerleyici özellikte bir unutkanlık, bunama ve entellektüel çöküntü gelişir. Delirium tremans: Alkoliklerde bazen [...]

Devamı...>>

ALKOLİZM

ALKOLİZM: İnsanlığın en büyük sosyal sorunlarından biri de “Alkolizm”dır. Alkolizmi “kişinin önleyemediği bir alkol alma isteğiyle, umulan etkiye ulaşabilmek için gitgide artan miktarlarda alkol alma gereksinimi doğuran ve alınmadığı zaman kişide zaten varolan çeşitli psikolojik ve bedensel bozukluklara yenilerinin bir nöbet gibi eklenmesine yol açan alkol tutsaklığı” olarak tanımlayabiliriz. Alkolizmin özelliklerine geçmeden önce alkolün vücut [...]

Devamı...>>

CİNSEL İSTEĞİN ŞİDDETİNDEKİ BOZUKLUKLAR

CİNSEL İSTEĞİN ŞİDDETİNDEKİ BOZUKLUKLAR: Cinsel a versiyon : Cinsel isteğin tamamen kaybolması ya da psikolojik nedenlerle cinsel İlişkide bulunamama durumudur. Bu durum kadınlarda görüldüğünde “Frijidite”, erkeklerde görüldüğünde ise “İmpotans” adını alır.
Eksibizyon eğilimi günlük giyime kadar yansıyabilir [sol )
Cinsel hipoversiyon: Kadın ve erkek cinsel isteğin azalması durumudur.
Cinsel hiperversiyon: Cinsel isteğin arttığı durumlardır.
Cinsel isteğin şiddetindeki değişiklikler sanıldığının [...]

Devamı...>>

CİNSEL ANLATIM BOZUKLUKLARI

CİNSEL ANLATIM BOZUKLUKLARI:
Cinsel oraüzm ve analizm: Cinsel oralizm, cinsel amaçlarla ağzın cinsel organ üzerine uygulamasıdır, cinsel analizm ise yine aynı amaçla homoseksüel ya da hetoroseksüel biçimde anusun kullanılmasıdır.
Cinsel üretralizm: Cinsel amaçlarla üretraya çeşitli nesneleri sokmaktır.
Mazohizm ve sadizm: Kişinin cinsel doyuma ulaşması İçin ilişki sırasında acı çekmesinin gerekli olduğu durumlardır. Sadizmde ise kişi cinsel ilişki sırasında [...]

Devamı...>>

CİNSEL UYARI BOZUKLUKLARI

CİNSEL UYARI BOZUKLUKLARI: Fetişizm: Cinsel uyaran olarak, normal karşı cinsin bütünlüğünün yerine, onun vücudunun bir parçası ya da kullandığı giyim eşyalarından biri ya da karşı cinsin belli bir duruş tarzı ve biçiminin algılandığı durumlardır. Fetiş bir iç çamaşırı, ayakkabı, çorap, ayak, bacak, boyun gibi karşı cinse ait pek çok şey olabilir. Transvestizm; Karşı cinsin giyim [...]

Devamı...>>

CİNSEL YÖNELİŞ BOZUKLUKLARI CİNSEL OBJE BOZUKLUKLARI

CİNSEL YÖNELİŞ BOZUKLUKLARI CİNSEL OBJE BOZUKLUKLARI: Burada gerek kadın gerekse erkek, cinsel isteklerini karşı cinsten, yaşayan, yakm akraba olmayan bir insana çevirmemiştir. Bu gruptaki bozuklukları şöyle sıralayabiliriz:
Homoseksüellik: Cinsel ilişkilerde karşı cinsten değil, kendi emsinden insanları seçen kimselerdir. Kadın homoseksüeller için “Lesbien” terimi de kullanılır. Bazı homoseksüeller dış görünüş ve davranış olarak tamamen gerçek cinsiyetlerine uygundurlar. [...]

Devamı...>>

CİNSEL BOZUKLUKLAR

CİNSEL BOZUKLUKLAR: (Bu konuyu okumadan önce “Psikoseksüel gelişme ” bölümünü okuyunuz). Büindiği gibi normal bir insan, psikoseksüel gelişimini “Oral”, “Anal”, “Fallik” ve “Genital” dönemlerden geçerek olgunlaştırır. Olgunluk devresinde de tam olarak heteroseksü-el, yani karşı cinsten bir insanla cinsel ilişkilere başlar (heteroseksüel ilişkilerin başlangıç dönemi sosyokültürel etkenlere bağlı olarak değişikliklere uğramaktadır). Kişi normal psikoseksüel gelişimi sürecinde [...]

Devamı...>>

KİŞİLİK BOZUKLUKLARI VE DİĞER NONPSİKOTİK BOZUKLUKLAR

KİŞİLİK BOZUKLUKLARI VE DİĞER NONPSİKOTİK BOZUKLUKLAR: Bu başlık altında, birçok psikiyatrik hastalık toplanmıştır. Biz burada yalnız cinsel bozuklukları, alkolizmi ve diğer uyuşturucu maddeler alışkanlıklarını gözden geçireceğiz.

Devamı...>>

NÖRASTENİK NÖROZ

NÖRASTENİK NÖROZ: Genellikle erkeklerde görülen bir hastalıktır ve sıklıkla ağır bedensel ve zihinsel yorgunluklar sonrası ortaya çıkarlar. Hastalar halsizlik, güçsüzlük, unutkanlık, düşüncelerini bir konu üzerine yoğunlaştıra-mama, cinsel güçsüzlük, uykusuzluk yakmmala-rıyla doktora giderler Nörastenik kişiler adeta hastalık hastasıdırlar. Sürekli hastalık kuruntuları içindedirler ve kendilerinde pek çok hastalık bulunduğuna inanırlar. Doktora başvurduklarında avuçlarında kendilerinde bulunduğunu zannettikleri hastalık [...]

Devamı...>>

PSIKASTENIK NÖROZ

PSIKASTENIK NÖROZ: Psikatenik; zorıu fikirler (obsesyon), korkular (fobi) ve ahkonula-mayan davranışlar (kompulsiyon) hastalığıdır. Bu hastalarda kendilerini bir türlü kurtaramadıkları saçma düşüncelere, korkulara ve bozuk davranışlara rastlanır.
Psikasteninin biiinçaltındaki çatışma ve komplekslerin, hastalardaki irade zayıflığı nedeniyle yukarıda değindiğimiz psikastenik belirtüer biçiminde kendilerini ortaya koymalarından kaynaklandığı düşünülmektedir.
Psikastenik belirtiler genellikle 20 yaş dolaylarında ortaya çıkmaya başlar. Hastahk genellikle [...]

Devamı...>>

HİSTERİK NÖROZ

HİSTERİK NÖROZ:Histeri kavramı en az 4000 yıllıktır ve Mısır’dan kaynaklanmaktadır. Bu terim Hipokrat zamanından beri kullanılmaktadır. Mısırlılar histerinin rahmin normal yerinde olmamasından kaynaklandığını düşünmüşlerdir. Tedaviyi rahmin yerini, durumunu düzelterek yapmak istemişler, bu amaçla vaginaya iyi kokan maddeler koyarak rahimi harekete geçirip Histerik nörozlar kadınlarda erkeklere oranla daha sık görülür. Histerik hastaların duygularında dengesizlikler ön plandadır. [...]

Devamı...>>

SIKINTI NÖROZU

SIKINTI NÖROZU: Nörozların yaklaşık % 80 nini sıkıntı ve depresiv nörozlar oluşturur. Bu hastaların tüm yaşamları boyunca sıkıntıya ve çeşitli kuruntulara eğilimli oldukları görülür. Bil hastalarda kabuslar, bir türlü kesin bir ortama oturtulamayan endişe ve korkular, sarsılmış bir özgüven ve çabuk sinirlenir bir kişilik yapısının varlığı saptanır. Hastalarda sıkıntı hali sürekli vardır, fakat bazı zamanlarda [...]

Devamı...>>

NÖROZLAR

NÖROZLAR: Nörozları başlıca sekiz çeşit olarak inceleyebiliriz. Bunlar; 1) Sıkıntı nörozu 2) Histerik nöroz 3) Psikastenik nöroz 4) Nörastenik nöroz 5) Depresiv nöroz 6) Depersonalizasyon nörozu ve 7} Hipokondriak nörozlardır. Nörozların günümüzde tıp çevrelerince çok benimsenmiş olan oluşum mekanizması şöyledir: Bilindiği gibi id düzeyindeki ilkel cinsel ve saldırganlık dürtüleri, süperego tarafından baskı ve denetim altına [...]

Devamı...>>

PSİKİYATRİK BOZUKLUKLARA GENEL BİR BAKIŞ VE BUNLARIN SINIFLANDIRILMASI

PSİKİYATRİK BOZUKLUKLARA GENEL BİR BAKIŞ VE BUNLARIN SINIFLANDIRILMASI:
Bilindiği gibi insan beyni kişinin yaşam ile uyumunu, ona adaptasyonunu sağlayan, kişinin çeşitli psikolojik gereksinmelerine yanıt bulan duygu düşünce ve davranışların karar denetim ve eşgüdüm merkezidir. Beynin, değindiğimiz bu karar denetim ve eşgüdüm süreçlerindeki geçici, kalıcı ya da tekrarlayıcı bir bozukluk, kişinin günlük yaşama olan uyumunu bozacaktır. Bozulan [...]

Devamı...>>

BİLİNÇALTI SAVUNMA MEKANİZMALARI

BİLİNÇALTI SAVUNMA MEKANİZMALARI: Önceki bölümde bilinçaltmdaki komplekslerin sürekli süperego ile çatışma halinde olduğuna değinmiştik. Kişi zaman zaman kendini etkileyen değişik psikolojik sarsıntılara, baskılara uğrayabilir, bunun yanı sıra bir yandan süperegonun baskısı, diğer yandan idin bilinç altından sürdürdüğü baskılar kişinin psikolojik dengesini tehlikeye sokar, onu psikolojik sıkıntılara sürükleyebilir. Her insanın sık sık karşılaştığı bu durumlardan kişinin [...]

Devamı...>>

KOMPLEKS

KOMPLEKS: Süperegonun baskısıyla doyuma varılmasına izin verilmeyen libido dürtüleri, diğer bir deyişle baskı altına alınmış, frenlenmiş olan id bölümü, kişinin komplekslerini oluşturur. Kompleksler tıpkı henüz oluşmamış, fakat yer kabuğunu sürekli zorlayan yanardağlara benzer, kişinin günlük yaşamı ile sürekli çatışma halindedir, bu çatışma bilinç altında sürdürülmektedir ve tıpkı bir yanardağda olduğu gibi kabuğun zayıf bir noktasından [...]

Devamı...>>

PSİKOSEKSÜEL GELİŞME

PSİKOSEKSÜEL GELİŞME: Libidonun seksüel yanının, insan yaşamının çeşitli dönemlerinde birbirini izleyen belirli basamaklara tırmanarak gösterdiği gelişim sürecine, kişinin psikoseksüel gelişimi denir. Bu gelişim ve geçirdiği evreler ilk kez Freud tarafından ortaya atılmıştır. Freud’a göre psikoseksüel gelişim “Oral”, “Anal”, “Fallik” ve “Genital” dönemlerden geçilerek tamamlanır. Her insan bu devreleri sırasıyla yaşar. Bu devrelerden herhangi birinde takılıp [...]

Devamı...>>

KİŞİLİĞİN KURULUŞU

KİŞİLİĞİN KURULUŞU: Freud insan kişiliğinin kuruluşunu birbirini etkileyen üç ayrı katmanda incelemiştir. Bunlardan en alttaki katmana “İd”, en üst katmana “Süperego” ve ortadaki katmana da “Ego” adım vermiştir. “İd” (iç ben) tümüyle kişinin bilinçaltına aittir. Psikolojik enerjinin, başka bir deyişle libidonun işlenmemiş, ham ve içgüdüsel yapıdaki kaynağını oluşturur. İd kişiliğin en ilkel, frenlenmemiş, denetlenmemiş ye [...]

Devamı...>>

PSİKANALİZ VE PSİKANALİTİK TEDAVİ

PSİKANALİZ VE PSİKANALİTİK TEDAVİ:
Psikanaliz ve psikanalitik tedavi Freud tarafından bulunmuştur. Psikanaliz başlıca iki görüşten kaynaklanmıştır. Bunlardan ilki “Determinizm” görüşüdür. Bu görüşve göre psikolojik olaylar ve bunları yansıtan davranış biçimleri birbirlerinden bağımsız olmayıp, hepsinin bir ya da birçok hazırlayıcı psikolojik nedenleri vardır. Psikanaliz yönteminin uygulanması sonucunda, herhangi bir psikolojik bozukluğun, kişinin ruhsal derinliklerinde yatmakta olan [...]

Devamı...>>

LİBİDO

LİBİDO: Libido konusu da çeşitli biçimlerde ele alınmış ve açıklaması yapılmış bir kavramdır. Biz burada yalnız en çok kabul edilen yaklaşımlardan söz edeceğiz. “Libido” terimi ilk kez Freud tarafından kullanılmıştır. Bu terim genellikle yalnız organik cinsellik olarak ele alınmaktadır. Oysa Freud libidoyu “Bir nesneye yönelik nicel bir sevgi” olarak tanımlamıştır. Oyleki libidonun tümü değil, yalnız [...]

Devamı...>>

BİLİNÇDIŞI

.BİLİNÇDIŞI: Kişinin tüm yaşantıları, arzuları her an bilinç alanında değildir. Freud bilincin daha derinlerde “bilinçdışı” adını verdiği ve kişiliğin kabul edemediği istek ve arzularından oluşan bir yapının varlığım ileri sürmüştür.

Devamı...>>

BİLİNÇ

BİLİNÇ: Bilincin ne olduğu konusu günümüze dek çeşitÜ bilim dallarında tartışılmış olmakla birlikte, henüz bu konuya yeterli bir açıklık kazandırılamamıştır. Günümüzde en çok kabul edilen görüşe göre bilinç, kişinin kendisini ve çevresini bilmesi ve bu bilgisinin farkına varmasıdır.

Devamı...>>

PSİKİYATRİNİN TARİHİ

PSİKİYATRİNİN TARİHİ: Bütün tarih boyunca, akjLbös talan, değişik zamanlarda, değişik toplumlarda çok farklı bir biçimde değerlendiril-
‘inîştir. Zaman zaman ermiş, ulu kişi olarak görüldükleri gibi, cadı, büyücü vs. olarak da nitelen-
miş, çeşitli işkencelere uğramışlardır. Akıl hastasının tıbbın konusu olması 16. yy’da başlayan bir eğilim olarak karşımıza çıkar. Gerçek anlamda psikiyatri 18. yy’da Fransız psikiyatrist Pinelle başlar. [...]

Devamı...>>

PSİKİYATRİ

PSİKİYATRİ: İnsanoğlu, düşünebilme yeteneği ve zekasının kendisine sağladığı yeterlikler ölçüsünde sosyal çevresiyle uyum içinde, yaşamın gerçekleriyle birlikte yaşar, psikolojik yönden kendi gereksinimlerini karşılar. Kişi, yukarıda sözünü ettiğimiz düşünebilme yeteneği ve zekası aracılığıyla kendi iç dünyasıyla sosyal çevre arasında dinamik, gerçekçi bir uyum kurar. Bu uyumun, değişik nedenlerden kaynaklanan akıl hastalıkları sonucu bozulmasıyla ortaya çıkan sonuçları [...]

Devamı...>>

11:16 - 8/3/2009

kulak hastaliklari

Bulundugu yer: zekeriya keles

VİRÜSLERE BAĞLI ORTA KULAK İLTİHABI-VİRAL OTİTİS MEDYA

 

VİRÜSLERE BAĞLI ORTA KULAK İLTİHABI-VİRAL OTİTİS MEDYA: Virüslere bağlı orta kulak iltihabına, “Viral otitis medya” denir. Soğuk algınlığı ya da nezle sırasında üst solunum yollarındaki iltihabın östaki kanalını geçerek orta kulağa ulaşmasıyla ortaya çıkar.
İltihap nedeniyle östaki kanalı tıkanır, orta kulakta bir miktar sıvı birikir.
Hastalığın belirtileri, soğuk algınlığı ya da nezle belirtilerine eklenen östaki kanalı [...]

Devamı...>>

OTOSKLEROZ

[#3: Edit Options>MightyAdsense>Adsense Code] OTOSKLEROZ
Otoskleroz genellikle çok sessiz başlar. Çoğu kez bebeklik çağında baş­lamasına karşın ilk belirtileri daha geç yaşlara değin ortaya çıkmaz; çocuk an­cak ergenlik çağında, örneğin bir soğuk i algınlığından sonra kulaklarından biri-| nin daha az işittiğini fark eder. Aym za-I manda kulakta rahatsız edici uğultular­dan da yakınır. Otoskleroz kadınlarda daha sık görülür.
tşitme [...]

Devamı...>>

ORTAKULAK İLTİHABI

ORTAKULAK İLTİHABI
İşitme organının kulak zarıyla içku-lak arasındaki bölümünde görülen en­feksiyonlara ortakulak iltihabı denir.
Bütün öbür enfeksiyon hastalıkları gibi ortakulak iltihabının da akut ve kronik, yani tam olarak iyileşmeyip be­lirli aralıklarla yineleyen biçimleri var­dır.
AKUT ORTA KUL AK İLTİHABI
Akut ortakulak iltihabı genç yaşlarda sık görülen bir hastalıktır. Yaş ilerle­dikçe görülme sıklığı azalır. Bebek ve çocuklar arasında [...]

Devamı...>>

KABAKULAK İYİYLEŞTİKTEN SONRA VÜCUT BAĞIŞIKLIK KAZANIR MI?

Hastalık iyileştikten sonra kalıcı bağışıklık gelişir mi?
Kabakulak genellikle çok uzun süren bir bağışıklık bırakır; bu nedenle aynı kişinin bu hastalığa iki kere yakalanması çok seyrek görülür.

Devamı...>>

KABAKULAK NASIL BULAŞIR?

Kabakulak nasıl bulaşır?
Enfeksiyon, hastalığın ilk 10 gününde tükürük damlacıklanyla bulaşır. Virüs burun, ağız ve göz yoluyla vücuda girer, kanla taşınarak merkez sinir sistemi­ne ve sonra tükürük bezlerine yayılır, bu bezlerde şişliğe ve iltihaba m
olur.

Devamı...>>

KABAKULAK

KABAKULAK
Kabakulak akut gidişli bulaşıcı bir hastalıktır ve bütün dünyada yaygın olarak görülür. Kış sonunda ya da ilk­baharda küçük bölgesel salgınlar halin­de ortaya çıkar. En çok 5-10 yaşlarında­ki çocuklarda görülür. Hastalık en çok tükürük bezlerine, özellikle boynun iki yanında kulakmemesinin hemen altın­daki iki büyük beze (kulakaltı tükürük bezleri; parotis) yerleşir.
NEDENİ
Kabakulak virüse bağlı bir hastalıktır. Bu virüs [...]

Devamı...>>

LABİRENT BOZUKLUĞUNUN BAŞLICA BELİRTİLERİ NELERDİR?

Labirent bozukluğunun başlıca belirtileri nelerdir?
Labirent bozukluğu belirtilen yukanda belirtilen, labirentin üç temel işlevin-deki değişikliklere bağlıdır. Dengedeki değişüdik bir dizi bozukluğa, Özellikle yürüme ve dik durma ile ilgili bozukluklara; gözlerin konumundaki değişik­likler nistagmus denen göz titremesine; mekân yönelimi duygusundaki deği­şiklikler ise baş dönmesine yol açar.

Devamı...>>

AKA LABİRENT İŞLEVLERİ NEDİR?

Arka labirentin İşlevleri nedir?
Başın döndürülmesini ya da ileri-geri hareket ettirilmesini kolaylaştıran arka labirentten, bir dizi sinirsel uyan kaynaklanır ve bunlar vestibüler sinir yoluy­la ulaştıkları merkez sinir sisteminde değişik işlemlere uğrarlar; bu uyanlar gövde ile kol ve bacakların kas gerginliğinin ve dengenin sağlanmasına, baş hareketleri sırasında gözlerin doğru bir konumda durmasına ve mekân yöneli­mi duygusunun oluşumuna [...]

Devamı...>>

LABİRENT (İÇKULAK)NEDİR?

Labirent (içkulak) nedir?
Geniş anlamda labirent, içkulak yapılarının bütünüdür; ön ya da salyangoza yakın bir bölümü ile arka ya da vestibüler bölümü vardır. İlk bölümü oluştu­ran kulak salyangozu seslerin algılanmasını sağlar; ikinci bölüm utrikulus, (kırbacık), sakkulus (torbacık) ve yanmdaire kanallarından oluşur, başın hare­ketlerinin ve uzaydaki konumunun algılanmasını sağlar. Dar anlamıyla labi­rent yalnızca içkuiağın arka ya da [...]

Devamı...>>

İÇKULAK İLTİHABI (LABİRENTİT)

İÇKULAK İLTİHABI (LABİRENTİT)
NEDENLERİ
İıfkulak iltihabının, frengi ve verem et­kenlerine bağlı olarak gelişen özgün bi­çimleri dışmda çok çeşitli nedenleri vardır. Genellikle kronik gidişli, ama akut da olabilen bir iltihaplanmadır; en çok irinli bir ortakulak iltihabının içku­lağa yayılması ile başlar. [...]

Devamı...>>

11:13 - 8/3/2009

AMPİYEM VE HEMOTORAKS

Bulundugu yer: zekeriya keles

AMPİYEM VE HEMOTORAKS

 

AMPÎYEM VE HEMOTORAKS: Ampiyem pîevra boşluğuna cerahat birikmesi olayıdır. Hemotoraks da plevra boşluğuna kan birikmesi olayıdır. Bu olay ya göğsün yaralanması sonucu olur veya akciğer zarlarındaki ya da zarların altındaki akciğer dokusundaki bir damarın yırtılması sonucu oluşur.

Devamı...>>

HAVA KESECİKLERİNİN MİKROSKOBİK YAPISI

[#3: Edit Options>MightyAdsense>Adsense Code] HAVA KESECİKLERİNİN MİKROSKOBİK YAPISI: Hava kesecikleri aslında birbirlerinden ince. duvarcıklarla ayrılan hava boşluklarıdır. Hava kesecikleri arasındaki bu duvarcıklara
“Alveoller arası septum” ya da “Alveol septum-ları” denilmektedir. Alveol ssptumlarının İçinde çok yaygın bir kılcal damar ağı bulunur. Hava keseciklerinin duvarları içindeki kücal damar ağına gelen oksijenden fakir karbondioksitten zengin kan taşıdığı karbondioksiti hava [...]

Devamı...>>

AKCİĞERLERİN YAPISI

AKCİĞERLERİN YAPISI: Akciğerler çok sayıda hava keseciğinin belli bir düzen içinde birbirleriyle birleşmesiyle kurulmuş bir organdır. “Alveol” denilen bu keseciklerin sayısı erişkin bir insanda 300 milyon kadardır. Bu 300 milyon hava keseceği yani alveol, akciğerlere gelen kanın temizlenmesi, yani karbondioksitten temizlenip oksijen yönünden zenginleşmesi için yaklaşık olarak 70 - 100 metre karelik bir alan, bir [...]

Devamı...>>

NEFES BORUSU (TRAKEA)

NEFES BORUSU (TRAKEA): Nefes borusu, akciğerler ile atmosfer havası arasındaki bağlantıyı kuran yaklaşık 10-11 cm. uzunluğunda bir tüptür. Nefes borusunun üst ucu 6. boyun omuru hizasmdayken, alt ucu da 5. sırt omuru hizasmdadır. Vücudun dikey orta hatuna yerleşmiş olan nefes borusunun arka yüzü, yemek borusu ile komşudur. Nefes borusunun üst bölümü, hemen önünde bulunan tiroit [...]

Devamı...>>

11:12 - 8/3/2009

japonya

Bulundugu yer: zekeriya keles
Japonlar tek ve benzersiz bir ülkede yaşayan bir ulus oldukları izlenimi vermekten hoşlanırlar. Bu Şimaguni "ada ülkesi" dünyanın geri kalan bölümüne yabancı, kendi derinliklerine dalmış olarak kalacaktı. Üstelikte Çin'in :Japon uygarlığına yaptığı büyük etkiye ve çağdaş dönemde modernleşmeye rağmen.
Bununla birlikte yalnızca insan coğrafyasını ve iktisadi coğrafyayı göz önünde tutarak bir değerlendirmede bulunursak Japonya dünya sanayi uygarlığı içinde yer alır. Denetim altına alınmış bir nüfus, direncini kanıtlamış, esnek bir ekonomi, makineleşmenin en yüksek düzeyde kullanıldığı tarımsal altyapısı, fert başına ve toplam milli geliri açısından dünyanın en zengin ülkelerinden biri olarak karşımıza çıkmaktadır.

Asya kıtasının hemen hemen bütün ülkelerinin az gelişmiş yada gelişmekte olan ülke olarak tanımlandığı düşünülürse Japonya'nın çevresine karşı yalnızlığı ve benzersizliği anlaşılabilir.

Avrupa sömürgesi olmaktan kurtulmuş ender Uzakdoğu ülkelerinden biridir Japonya. Batı kültürünü tamamen kendi isteğiyle, kendi istediği şekilde ve daha da önemlisi kendi istediği zamanda geniş çapta kabul eden ilk ülkedir. Başlangıçta çelişkili gibi görünen bu durum Japon tarihinin, Çin ile ilişkiler hesaba katıldığında, pek de yabancı olduğu bir durum değildir.

Japonya dünyanın ikinci büyük sanayi gücüdür. Amerika ve Almanya'dan sonra dünyanın üçüncü büyük ihracatçı ülkesi olmasına rağmen sanayileşmiş ülkeler içerisinde dış ticarete - yaygın kanaatin aksine- bağımlılığı en düşük ülkedir. Dış ticareti sürekli olarak fazla veren Japonya dünyanın en büyük kreditör ülkesidir.

Japonya 127 milyon nüfusuyla dünyanın dokuzuncu en kalabalık ülkesidir. Toplam nüfus coğrafi koşulların uygun olmamamsından dolayı 377.000 km2'lik ülkenin 1/25'inde yaşamaktadır. Bu da Japonya'yı nüfus yoğunluğu açısından dünyanın en kalabalık ülkelerinden biri yapmaktadır. Aşırı dağlık coğrafi yapı nüfusun kıyı şeridinde özellikle Honşu adasının doğu kıyılarında Tokyo Hiroşima arasında yoğunlaşmasına neden olmuştur. Etnik açıdan nüfusun neredeyse tamamı Japon'dur.


Siyasi Yapı

Japon politik sistemi ideoloji, dogma ve ilkelerden ziyade insan ilişkileri üzerine kuruludur. 1955 yılından, 1990'ların başında mecliste çoğunluğu kaybetmesine rağmen, günümüze kadar politik sistem Liberal Demokrat Parti tarafından şekillendirilmiştir. Karizmatik kişilikten uzak olduğu söylenebilecek Japon politikacılar ekonomik ilişkileri ve politikaların oluşturulmasında iş dünyası ile toplumsal talepler arasında uyumun sağlanmasına katkıları oranında siyasi güçlerini sürdürülebilir kılmaktadırlar.

İmparatorun Rolü

Meiji Anayasasında imparatorun hakimiyeti mutlaktı. II. Dünya Savaşı sonrasında oluşturulan yeni anayasada imparatorun politik sistem içindeki yeniden tanımlandı. Bu süreç içindeki en önemli adım İmparator Hirohito’nun 1946 yılındaki yeni yıl konuşmasıdır. Hitohito kendi statüsünün kutsal olmadığını ve devlet toplum ilişkilerinin İmparatorun kutsiyeti ve Japonların diğer ırklara karşı üstünlüğü üzerine kurulu olamayacağını deklare etmiştir.

Seçim Sistemi



Japon siyasal sistemi üç ayrı seçim sistemi üzerine kuruludur. Her dört yılda bir yapılan Temsilciler Meclisi seçimleri, her üç yılda bir yapılan ve Senato üyelerinin yarısının yenilendiği Senato seçimleri ve dört yılda bir yapılan yerel seçimlerdir. Seçimler her idari bölgede Merkezi Seçim Komitesince yapılmaktadır. Oy kullanma yaşı cinsiyet farklılığı olmaksızın 20 dir. Bir seçim bölgesinde oy kullanabilmek için ilgili bölgede en az üç ay oturma zorunluluğu vardır. Seçilme yaşı Temsilciler Meclisi ve yerel yönetimlerde 25, Senatoda ise otuzdur.

Medya ve Politika

Gazete tirajlarının ve iletişim araçlarını çok gelişmiş olması basın bürokrasi/siyaset dünyası ilişkilerinin daha mesafeli ve bağımsız olmasına neden olduğu Japonya’da sansür kavramının “gelişmemiş” olmasının temel nedenlerinden biridir. Japonya dünyada okuryazarlık oranın en yüksek olduğu ülkedir. Bunun “doğal” sonucu olarak ailelerin yüzde 99’u günlük gazete almaktadır. En yüksek tiraja sahip Yomiuri Shimbun gazetesi günde 10 milyonun biraz altında satılmaktadır. Diğer dört büyük gazeteler ise; Asahi, Mainichi, Sankei ve Nikkei dir. Çok sayıda yerel, spor ve diğer gazetenin basıldığı Japonya'da en büyük finans gazetesi Nihon Keizai Shinbun’dur. Japonya'da ayrıca sekiz tane İngilizce gazete yayınlanmaktadır.

Büyük gazetelerin her biri beş büyük ulusal televizyon kanalıyla aynı medya grubuna aittir. Televizyonsuz evin olmadığı Japonya'da televizyon izlenme oranları oldukça yüksektir. Popüler bir akşam haberleri 15 milyon kişi tarafından izlenebilmektedir.

Son Düzenleyen NeutralizeR; 28-09-2005 @ 08:23.
Bu Mesajı Yetkililere Rapor Et    
Eski 22-10-2005   #2 (mesaj-linki)
Alex_Taylor

Japonca'nın Yayılması ve Dünyada Japonca

Ovalardaki gerçek nüfus yoğunluğunun km2'de 1.500 kişiyi bulması son iki yüzyılda yoğun göçlere neden olmuştur. 1940'ların başında Amerika'da 120.000, Brezilya'da 200.000, Peru ve Kanada'da 21.000 Japon yaşıyordu. Bugün Amerika'da 900.000, Brezilya'da 400.000 Japon yaşamaktadır. Özellikle 1980'den sonra Asya Pasifik ülkelerinde meydana gelen ekonomik dönüşümler ve sanayileşme sonucunda bu bölgede de azımsanamayacak sayıda Japon varlığını ortaya çıkarmıştır. Yabancı ülkelerin girişimi ve Japonya'nın etkin yardımlarıyla dünyada Japonca eğitimi yaygınlaşmaktadır. Özellikle Çin'de Japonca öğrenenlerin sayısı bir hayli fazladır. 1972'kurulan Japonya Vakfı'nın amacı Japonya ile yabanı ülkeler arasındaki kültürel alışverişi güçlendirmektir.Vakıf bütçesinin büyük bir kısmını Japonca'nın yayılmasına ve bu konuda yapılan bilimsel nitelikteki araştırmalara ayırmaktadır. Japonya Vakfı'nın çalışmaları ağırlıklı olarak coğrafi yakınlık ve ticari ilişkilerden dolayı Asya ülkelerine yöneliktir. Japonya'nın ekonomik gelişmişliği dünyada özellikle üniversitelerde Japonca öğrenenlerin sayısında hissedilir bir artışa yol açmaktadır.
Türkiye'de ilk Japonca dil eğitimi 1976 yılında kurulan Türk-Japon Kadınları Dostluk ve Kültür Derneği tarafından açılan Japonca kursuyla başlamıştır. Üniversite düzeyinde Japonca eğitimi ise 1986 yılı başlarında Ankara Üniversitesi Edebiyat Fakültesi bünyesinde Japon dili ve Edebiyatı bölümünün açılmasıyla başlamıştır.



Bölgesel Aksanlar

Kanto'da konuşulan standart Japonca'nın dışında, Kansai (Kyoto ve Osoka bölgesi), Kyuşu ve Okinava takımadaları lehçeleri ayırt edilir.
zorunlu eğitim seviyesinde bütün Japonlar, standart Japonca'yı az çok anlarlar ama bütün lehçeleri anlamazlar. her bölgede herkes kendi lehçesini konuşur. Nagazakililerle Kagoşimalılar birbirlerininin lehçelerini anlamakta zorlanırlar. Son ek taşıyan eylem biçimleri konuşanın toplumsal kategorisine göre önemli ölçüde farklılık gösterir. hitap edilen kişinin toplumsal düzeyine göre kullanılan sözcükler de değişir.

Bu Mesajı Yetkililere Rapor Et    
Eski 18-03-2006   #3 (mesaj-linki)
Japonyada dört mevsim

Japonya’da dört mevsim


Japonya'nın dört değişik mevsimide tam anlamı ile yaşamasını sağlayan birçok faktör bulunmaktadır. Adalalar topluluğunun önemli iklim geçiş bölgelerinde bulunması ayrıca Asya Kıtası ile Pasifik okyanusunun etkisi bu faktörlerin başlıcalarıdır. Soğuk ve yoğun yağışlı kışlar ile çok sıcak ve nemli yazlar belki dünyanın heryerinde olabilir fakat Japonya'da aynı dönemlerde büyük değişiklikler gözlemlenebilmektedir.
Snowboardçular ve kayakçılar tarafından sabırsızlıkla beklenen kar yağışları Hakuba ve Naeba gibi kar merkezlerine olan talebi yükseltmektedir, kış sporlarına olan ilgiyi de arttırmaktadır. Nagano' da yapılan kış olimpiyatları kış sporlarının popülerliğini daha da arttırmıştır. Her kış Şubat ayında Sapporo'da yapılan Yuki Matsuri (kar festivali) Japonya içinden ve dışından gelen bir çok turisti bölgeye çekmektedir.


İlk bahar ise Japonya'nın en çok beğenilen sembollerinden biridir. Sakura (kiraz çiçekleri) Mart ayı sonunda açmakta ve Nisan ayı boyunca özellikle Kyushu bölgesinde muhteşem manzaraların oluşmasını sağlamaktadır. Daha sonra hanami (çiçek sergileri) dönemi gelir ve binlerce insan bu festivallere katılarak sergilenen çiçekleri ilgiyle izlerler. Hanami geleneği Heian döneminden beri (794~1185) mevcuttur ve Japonların ne kadar doğayla iç içe olduklarının en önemli kanıtlarından biridir. Yetiştirilen çiçeklerin kısa zamanda kaybolan muhteşem görüntüleri insanlara dünya yaşamının ne kadar fani olduğunu hatırlatmaktadır.
Daha sonra dört mevsim içerisinde yer verilemeyecek Haziran ayı çok yağışlı geçmektedir vw bundan dolayı tsuyu (yağış mevsimi) olarak adlandırılmaktadır. Tabiki yoğun yağışlar sıcak ve bol nemli geçecek yazın ilk sinyallerini vermeye başlar.

Yazın hava sıcaklığı ortalama 30 derecenin üzerine çıkar ve yoğun nem havayı dayanılmaz kılar. Haftasonları, insanlar serinlemek amacıyla ya yüksek ve sıcaktan az etkilenen dağlara giderler ya da plajlarda serinlemeye çalışırlar. Yaz aynı zamanda matsuri (festivaller) ve hanabi (havaifişek) mevsimidir. Senenin en büyük festivali olan , Obon Ağustos ayında kutlanır. Her sene milyonlarca insan tarafından ilgiyle izlenen hanabi taikai (havai fişek gösterisi) Tokyo'da bulunan Sumida Nehri 'nde yapılmaktadır. Temmuz ve Ağustos aylarında okullar kapalıdır.Yüksek okulların baseball takımları ise düzenlenen ulusal şampiyonada birbirleri ile karşılaşırlar.
Yazın sona ermesi ve son baharın başlangıcı Pasifik okyanusundan gelen büyük fırtınalar, tayfunlar ve hortumlarla anlaşılır. Çoğu büyük tayfun ilk olarak Kyushu bölgesini etkiler buradan tüm ülkeye yayılır. Sobahar'da meydana gelen şiddetli tayfun ve fırtınalar günümüze kadar bir çok insanın yaşamlarını kaybetmelerinin sebebidir. Eylül ayı tsukimi (ay) festivalinin kutlandığı aydır aynı hanami festivali gibidir fakat günümüzde popülerliğini yitirmiştir. Hava Ekim ve Kasım ayları boyunca gitgide soğur, ve birdenbire her yer kırmızı, kahverengi, sarı, ve yeşil renklerden oluşan örtüye bürünür. Koyo (kızıl yapraklar) özellikle Fuji Dağı'nın eteklerinde ve Kyoto'daki tapınaklarda muhteşem manzaraların oluşmasını sağlarlar.


Para

Yen (en) 1871 tarihinden günümüze Japonların ulusal parası olarak kullanılmaktadır. En ismi bundan önce kullanılan demir paraların yuvarlaklığından gelmektedir. Bin yen sen olarak adlandırılmakta, ve finansal piyasalarda daha çok bu şekilde kullanılmaktadır. Japonya merkez bankası ilk banknotu 1885 yılında basmış ve yürürlüğe sokmuştur.

Banknotlar


1.000 Yen
2.000 Yen5.000 Yen10.000 Yen
Demir Paralar


Soldan sağa 500, 100, 50, 10, 5, 1 Yen

- Japon hükümeti 2004 yılı içerisinde banknotları değiştirme kararı almıştır. En büyük yenilik olarak 5.000 Yen banknotununun üzerinde, Japon tarihinde ilk defa, bir kadın (Ichiyo Higuchi-1800'lerin bir yazarı) resmi olacağıdır.
- Ülkede 2204 senesinde değişen bir kanunla fiyatlara KDV Dahil sistemi gemiştirr.
-Çeşitli kampanyalarla sinema biletlerinde 200 ila 300 yen arasında indirimler temin edebilirsiniz.
- Bahşiş kavramına çoğu yerde raslanılmamaktadır, zaten çoğu otel ve restoran servis hizmeti olarak %10 almaktadırlar.
- Kredi kartı kullanımı diğer ülkelere göre daha az yaygındır. Genelde küçük iş yerleri (restoran, kafe, hediyelik eşya vb.)Kredi kartı kabul etmezler, fakat büyük mağazalar kabul ederler. Bu sebeple yanınızda nakit para buludurmanınızda fayda vardır.
- “Pazarlık” kavramı yoktur. Fakat bunun istisnalarına Tokyo’da Akihabara, Osaka’da Den-Den Town da rastlayabilirsiniz.

Japonya dünyanın en pahalı ülkelerinden biridir.. Genelde sebze, meyva, ekmek ve buğday ürünleri , dana ve koyun eti aşırı pahalıdır.

Tanesi 4950 Yen olan kavunlar
100 gr.mı 5000Yen olan dana eti
Günlük yaşamdan birkaç örnek vermek gerekirse: Normal bir restoranda öğlen yemeği ortalama 750 Yen, akşam yemeği 1.500-3.000 Yen; hamburger set menüleri 600-1.000 Yen; pizza 2.000-3500 Yen, içecekler 300-1.000 Yen; Tokyo’da stüdio bir dairenin aylık kirası (25-40 m2) 90.000 Yen, benzin 108-120 Yen (bölgeye göre büyük farklılık gösterir); bayan saç traşı 5.000 Yen; karpuz (dilimi!) 300 Yen; domates (3 adet orta boy paketi) 250 yen; 1 litrelik şişe suyu 200 Yen; dana eti 100gr.( 300 Yen ile 22.650 Yen!!! Arası); sinema bileti 1800 Yen.

Son Düzenleyen pasaklikedi; 18-03-2006 @ 16:42. Sebep: Mesajlar Otomatik Olarak Birleştirildi
Bu Mesajı Yetkililere Rapor Et    
Eski 13-04-2006   #4 (mesaj-linki)
Cvp: Japonya Hakkında

JAPON EDEBİYATI;
İlk olarak kurgu, şiir, deneme ve oyun alanlarında gelişmiştir. Genel olarak Yamato Dönemi, Heian Dönemi, Kamakura-Muromaçi Dönemi, Edo Dönemi ve modern dönem olarak 5 bölümde incelenebilir.2. Dünya Savaşı'ndan sonraki dönemde Japon edebiyatı, birçok dünya edebiyatçısı tarafından takdir ve beğeni görmüştür. Bunların belki de en başta geleni olan ABD'li Donald Keene'nin araştırmaları ve çevirileri, Japon edebiyatını, Dünya edebiyatının değişmez bir parçası yapmıştır.

IKEBANA;
Kelime olarak ''yaşatılan çiçekler'' anlamına gelir. Geçmişi, Budizm dininin Japonya'ya ilk girdiği 6. yüzyıla kadar uzanır. Ilk olarak Budist tapınaklarındaki tanrılara sunulan çiçeklerin düzenlenmesiyle başlamış daha sonra birçok ikebana okulunun açılmasıyla gelişerek bugünkü halini almıştır.

Budizm'deki dinsel çiçek sunuş şekli (kuge), 7. Yüzyıl başlarında Ono-no Imoko tarafıdan Japonya'ya tanıtıldı. Buna göre üç nesne önemliydi (mitsugusoku): Bir adet tütsü, yanında bir mum ve içinde çiçekler olan bir vazo. çiçekler, vazonun ortasına, yaklaşık bir buçuk katı yüksekliğinde dikey bir dal ve bu ana dalın sağ ve soluna doğru eğimli şekilde simetrik olarak yerleştirilen iki ilave dal şeklinde düzenlenirdi.

GEYŞA;
Geygi ya da Geyko da denir. Japonya'da eski tarihlerden bu yana eğlence hayatında erkek müşterilere şarkı, dans, sohbet ve oyunlar ile eşlik eden kadınlara verilen ad. Geyşa dünyası Japonca'da ''ka-ryu-kai'' yani ''zevk dünyası'' olarak adlandırılır.

1920'lerin başında 80 bin'i bulan Geyşa'ların sayısı, 1980'lerin sonuna gelindiğinde 10 bin'e kadar düşmüştür. Bunun en önemli nedeni, batı tarzı barların ve burada çalışan kadınların daha popüler hale gelmesidir.

11:07 - 8/3/2009

Mutajenez

Bulundugu yer: zekeriya keles

Mutajenez

 

Değşinim oluşumu (mutajenez) nedir?

Her canlı hücresinde kalıtsal özelliklerin depolandığı dezoksiribonükleik asit (DNA) bulunur. Çocuğun anne babasına benzemesinin nedeni, kalıtsal Özellik­leri taşıyan kromozomlar içindeki genlerin kuşaktan kuşağa aktarılmasıdır. Eğer belli bir noktada bu kalıtsal bilgilerin değişmesine yol açan bir madde devreye girerse değşinim (mutasyon) süreci başlar. Değşinim kalıtsal bir has­talığa neden olabilir. Bu sapma kalıtsal [...]

Devamı...>>

10:02 - 8/3/2009

bulasici hastaliklar

Bulundugu yer: zekeriya keles
Keneler

Keneler

 

Keneler: yaklaşık 35 000 türü bulunan eklembacaklı takımı {Acarı ya da Acarina). Çoğunun boyu 1 mm’den küçük olduğu için, öbür eklembacaklıların sığamaya-cağı yerlerde rahatlıkla yaşayan keneler takımı üyeleri genellikle karada yaşarlarsa da, su altında yaşayan türleri de vardır. Türlerin çoğu insan sağlığına ya da ürünlere zararlı böceklerdir. Keneler takımı üyelerinde örümcek ve yengeç gibi [...]

Devamı...>>

Parazitler

[#3: Edit Options>MightyAdsense>Adsense Code] Parazit sözcüğü, Yunanca para (yanında) ve sitos (besin) sözcüklerinden türemiştir. Para­zit, başka bir canlıda ona zarar vererek yaşayan canlı anlamına gelmektedir. Parazitler böylece besinlerini sağlar ve korunurlar. Parazitin üzerinde yaşadığı canlıya “konak” adı verilir. Bazı parazitler yaşamlarını tek, bazıları ise değişik konaklarda sürdürürler. Parazitin evrimi için gerekli olana “ara konak” ve [...]

Devamı...>>
Amipli Dizanteri

Amipli Dizanteri

Yalnız tropikal ülkelerde görülen K öbür dizanterilerden farklı olarak amipli dizanteri ılıman iklim kuşağında daha yaygmdır. Temelde hemen her yere uyum sağlayabilen özellikte bir hasta­lıktır. Petersburglu F. Losch’un 1875′te bu hastalığa yol açan Entamoeba his-tolytica adlı asalağı bulmasından bu ya­na amipli dizanterinin dünyanın her böl­gesinde ortaya çıkabildiği belirlenmiş­tir. Hatta Losch’un ayrıştırmayı başardı­ğı asalak, Rusya’nın soğuk [...]

Devamı...>>

ŞİSTOSOMYAZ

ŞİSTOSOMYAZ: Şistosomyaz, “Şistosoma hematobyum” adlı solucanın hastaların “Pleksus hemoroidalis” denilen ve varisleşmesiyle basur gelişen toplardamar ağına yerleşmesiyle gelişen bulaşıcı bir hastalıktır. Şistosomyaz, ülkemizde özellikle Güneydoğu Anadolu Böîgesi’de Suruç Suyu çevresinde görülmektedir. Hastaların idra-rıyla, daha ender olarak da dışkısıyla atılan solucanın yumurtaları, tatlı sularda kurtçuklara dönüşürler. Bu kurtçuklar bazı tatlı su yumuşakçalarının vücuduna girerek burada gelişimlerini [...]

Devamı...>>

FASYOLİYAZ

FASYOLİYAZ: Fasyoliyaz, “Fasiyola hepa-tika” adlı yassı solucanın insanın safra yollarında parazitlenmesiyle gelişen bir bulaşıcı hastalıktır. İnsanda oldukça seyrek olarak bulunan bu yassısolucan daha çok koyun, keçi, sığır gibi hayvanların parazitidir. F.hepatikanm yumurtaları, Önce safra ile bağırsağa, buradan da dışkı ile sulara karışır. Suda yumurtadan çıkan kurtçuk tat-lısu salyangoz (yumuşakça] larmdan birinin vücuduna girerek gelişmesini sürdürür. [...]

Devamı...>>

STRONGİLOİDYAZ

STRONGİLOİDYAZ: Strongiloidyaz, “Stron-giloides sterkoralis” adlı bağırsak solucanının insanın onikiparmak ve/veya îejumım adb incebağırsak bölümlerinde parazitlenmesiyle gelişen bulaşıcı bir hastalıktır. Solucan incebağır-sakta yumurtlar ve burada yumurtadan çıkan kurtçuklar hastanın dışkısı içinde atılırlar. Daha sonra bu kurtçuklar deri ve mukoza yüzeylerinden sağlıklı insanların vücuduna girerek bulaşırlar. Bazı ender durumlarda kurtçuklar sindirim kanalı yoluyla alınırlar. Vücutta kan dolaşımına [...]

Devamı...>>

ÇENGELLİ SOLUCAN HASTALIKLARI

ÇENGELLİ SOLUCAN HASTALIKLARI:
Dünyada insanların yaklaşık 1/4′ünde bulunan ve ülkemizde de Doğu Karadeniz ve Doğu Akdeniz yörelerinde oldukça sık rastlanan çengelli solucanlar, insanın incebağırsağına yerleşerek hastalığa yol açarlar. “Antilostoma duodenale” ve “Nekator amerikanus” insanda rastlanan çengelli solucanlardandır. Bu solucanların kurtçukları insan vücudu içinde belli bir yol izleyerek göç ederler ve bu göçleri sırasında belli bozukluklara ve [...]

Devamı...>>

HİMENOLEPYAZ

HÎMENOLEPYAZ: Himenolepyaz, “Himeno-lepis mana” adlı bağırsak solucanının neden olduğu bulaşıcı bir hastalıktır. Hastalık dünyanın her yöresinde olduğu gibi, ülkemizde de oldukça sık görülmektedir. Bağırsak solucanı hastanın dışkısıyla atılan yumurtaların sindirim yolundan insanlara geçmesiyle bulaşır. Çok ender olarak da himenolepis mananın kurtçuk biçimlerini taşıyan pireleri yanlışlıkla yutan insanlarda görülür. Sözü geçen bağırsak solucanını taşıyan her insanda [...]

Devamı...>>

TRİKURYAZ

TRİKURYAZ: “Trikuris trikiura” adlı bağırsak yuvarlak solucanının insanlarda, özellikle kalınbağırsağın başlangıç bölümü olan çekumda parazitlenmesiyle ortaya çıkan bulaşıcı hastalığa “Trikuryaz” denir. Solucan başıyla bağırsak duvarına gömülür. Vücuttan çıkışı, evrim ve bulaşması askaris lumbrikoideste olduğu
gibidir. Ancak vücut içinde göç yapmayıp doğrudan doğruya bağırsağa yerleşir .Trikuryaz, genellikle hiçbir belirti vermez. Hafif vakalarda ishal-kabızlık, karın ağrısı gelişebilir, iştahsızlık, [...]

Devamı...>>

ENTEROBYAZ

ENTEROBYAZ: “Enterobius vermikularis” (Oksiuris vermikularis) bütün dünyada ve sıklıkla da çocuklarda görülebilen, genellikle kalınbağırsağın başlangıç bölümü olan “çekum” da yerleşen bir bağırsak yuvarlak solucanıdır. Bu solucanla ortaya çıkan bulaşıcı hastalığa “Ente-robyaz” denir. Solucanın dişisi hastanın anusun-dan çıkarak yakın bölgeyi yumurtalanyla bulaştırır. Bu yumurtaları sindirim ve/veya solunum yoluyla alan kimselerde bulaşma gerçekleşir. Asalağı taşıyan insanların çoğunda [...]

Devamı...>>

TENYAZ

TENYAZ: Tenyaz’/Tenya sajinata” ve “Tenya solyum” adlı bağırsak solucanlarının insanın inceb ağırşaklarında parazitlenmesiyle gelişen incebağırsak bozuklukları ve bazı genel belirtilerle seyreden kimi zaman da önemli komplikas-yonlar yaratabilen bulaşıcı bir hastalıktır. insanın incebağırsağında yaşayan tenya sajinatı-nm gebe halkaları anüsten çıkarak dış ortamda parçalanır ve böylece asalağın yumurtaları doğada serbest duruma geçer. Bu yumurtalar çeşitli yollarla otlara [...]

Devamı...>>

ASKARYAZ-ASCARİAZİS LUMBRİKOİDES

ASKARYAZ-ASCARİAZİS LUMBRİKOİDES:
Dünyanın hemen her yöresinde, bu arada ülkemizde de çok sayıda insanda hastalık etkeni olan “Askarislumbrikoides” insanın ineebağırsağında parazitlenen bir bağırsak ipsi solucanıdır. Bu bağırsak solucanının yumurtası insan dışkısıyla vücut dışına atıldıktan sonra doğada uygun koşullarda içinde kurtçuklar oluşur. Bu yumurtaları suyla yutan ya da çiğ sebzelerle ve topraktan elle, ağız yolundan alan insanlarda asalağın [...]

Devamı...>>

IYARDIYAZ-GİARDİAZİS İNTESTİNALİS

IYARDIYAZ-GİARDİAZİS İNTESTİNALİS:
Giyardiyaz, “Giardia intestinalis” adlı tek hücreli, kamçılı asalağın genellikle onikiparmak bağırsağına (duodenuma) yerleşmesiyle gelişen ve tropikal ülkelerde daha sık rastlanmakla birlikte dünyanın her yöresinde ve genellikle çocuklarda görülen bulaşıcı bir hastalıktır. Parazitin ağız yoluyla alınan kistleri onikiparmak bağırsağına gelince bunlardan çıkan hareketli şekil “trofozoid” hücre yüzeylerine yapışır. Bu yapışma sonucu hücrede herhangi bir zedelenme [...]

Devamı...>>

AMİP DİZANTERİ

AMİPÜ DİZANTERİ-ENTAMOEBİAZÎS HİS-TOLİTİKA-AMÖBYAZtAmöbyaz dünyanın her yöresinde görülebilen, belirti vermeyen taşıyıcılıktan, amipli dizanteriye dek çeşitli derecelerde bağırsak belirtilerine bazen de çeşitli organ ve dokularda amip apselerine yol açan bulaşıcı bir hastalıktır. Hastalığın etkeni olan “Entamoeba histolitika”, insanda hastalık yaptığı kesinlikle ortaya konmuş, tek “Amip” denilen asalak grubuna ait tek hücreli bir canlıdır. Sindirim sistemi yolundan alman [...]

Devamı...>>

SITMA-MALARYA

SITMA-MALARYA: Sıtma, “Plazmodyum” denilen tek hücreli bazı asalakların insanın karaciğer parankim hücreleriyle kanda “Alyuvarlar” içinde parazitlenmesiyle oluşan ve aralıklı ateş yükselmesi, titreme, terleme, kansızlık, dalak ve karaciğer büyümesi gibi belirti ve bulgulara yol açan bulaşıcı bir hastalıktır. İnsanda sıtma etkeni olan dört ayrı plazmodyum çeşidi vardır. Bunlar, “Plazmodyum vivaks”, “Plazmodyum malarya”, “Plazmodyum falsipa-rum” ve “Plazmodyum [...]

Devamı...>>

LEKELİHUMMA-EPİDEMİK TİFÜS

LEKELİHUMMA-EPİDEMİK TİFÜS: Lekeli-hummanın etkeni olan “Riketsia provazeki”, bitler aracılığıyla insanlara bulaşır. Lekelihumma başağrısı, ateş yükselmesiyle başlayıp deride yaygın dökmelere yol açan, yaklaşık iki hafta süren, oldukça önemli bir bulaşıcı hastalıktır. Lekelihumma tarih boyunca büyük insan kitlelerinin ölümüne yol açmıştır. Mikrobun asıl giriş kapısı deridir. Bulaşma infekte bitlerin kan emme sırasında deriye pisliyerek riketsiaları ısırık yarasına [...]

Devamı...>>

KOLERA

KOLERA: Kolera, “Vibrio kolera” adlı bakterilerin insanların ince bağırsaklarında parazitlenmeleriyle gelişen bir bulaşıcı hastalıktır. Kolera yalnız insanlarda görülür. Hastalık özellikle yaz aylarında salgm yapar ve yol açtığı ağır ishaller nedeniyle hastanın su ve elektrolit kaybı sonucu Ölümüne yol açabilir. Vibrio kolera, ince bağırsaklarda “Enterotoksin” denilen protein yapısında bir zehir maddesi üretir. Bu madde ince [...]

Devamı...>>

BASİLLİ DİZANTERİ

BASİLLİ DİZANTERİ: Basilli dizanteri kanlı, mukuslu, cerahatli ishaller, karın ağrısı, ıkınma, ateş yükselmesiyle seyreden bir bulaşıcı hastalıktır. Hastalık etkeni dört ayrı bakteriden biri olabilir. Bunlar “Şigella dizanteri”, “Şigella boydi”, “Şigella fleksneri” ve “Şigella Sonei”dir. Hastalık genellikle sıcak ülkelerde ve yaz aylarında görülür. Mikroplar vücuda bulaştıkları besin maddeleri yoluyla girerler. Hastalık sularla daha sık yayılmaktadır. Bulaşmada [...]

Devamı...>>

ŞARBON-KARA ÇIBAN-ÇOBAN ÇIBANI-ANTRAKS

ŞARBON-KARA ÇIBAN-ÇOBAN ÇIBANI-ANTRAKS: Şarbon “Basilus antrasis” adlı bakterinin yol açtığı, genellikle evcil ya da yabani hayvanlarda görülen ve insanlara bu hayvanların çıkartılarıyla ya da doğrudan hasta hayvanlara yaklaşmayla bulaşan bir hastalıktır. İnsanlarda saptanan bulgular deride gelişen nekrozlu, ülserli yaralar ve derideki püstüllerdir. Hastanın derisinde ağrısız, kaşıntılı kızarık bir kabartı gelişir. Bu kabartı daha sonra serum [...]

Devamı...>>

VEBA-PLAGUE

VEBA-PLAGUE; Veba. eskiden “Pastörella pestis” bugün “Yersinia pestis” diye adlandırılan bir bakterinin insanlara bulaşıp onların özellikle lenf bezlerinde yerleşmesiyle gelişen bir bulaşıcı hastalıktır. Veba hastalığı İÖ 10. yüzyıldan beri bilinmektedir. İnsanlık tarihi boyunca hastalık zaman zaman özellikle kemirici yabani hayvanlar ve öteki hayvanlarda salgınlar yapar. Hastalık etkeni pireler, vebalı hayvanların ısırması, tırmala-masıyla ya da vebalı [...]

Devamı...>>

GAZLI GANGREN

GAZLI GANGREN: Gazlı gangren çeşitli biçimlerde gelişen yaralardaki ölü gangrenleşmiş dokulara yaralanma sırasında bulaşan, genellikle klostridium cinsinden olan, havasız ortamlarda yaşayıp çoğalabilen ve bu sırada da üredikleri bölgede gaz üreten bakterilerin yol açtıkları bir yaradır. En sık rastlanan etkenler “Klostridium perfiringes”, “Klostridium septikum”dur. Bu bakterilerin yanı sıra “Proteus”, “PsÖdomonas” cinsleri ve “Eşeria koli” bakterilerinin de [...]

Devamı...>>

TETANOS

TETANOS: Tetanos, yaralara bulaşan “Klostridium tetani” adlı bakterinin hazırladığı zehirin yaradan vücuda girmesiyle ortaya çıkan ve çoğunlukla öldürücü olan bir hastalıktır. Hastalık, zehirin etkisiyle gelişen kasılma nöbetleri ve vücudun katılaşmasıyla özelleşir. Klostridium tetani adlı bakteri toprakta, bazı insan ve hayvanların bağırsaklarında ve dolayısıyla da bunların dışkılarında bulunur. Dünyada her yıl yaklaşık 300000-500000 tetanos vakası görülmektedir. [...]

Devamı...>>

BOTULİZM

BOTULİZM: “Klostridium botulinum” adlı bakterinin ürettiği “Botulin” adlı zehir bulunan besinleri yiyen insanlarda gelişen ve felçlere yol açan zehirlenme tablosuna “Botulizm” denir. Bu zehirlenmenin Ölüm oranı yüksektir. Klostridium botulinum, havasız ortamda yaşayabilir.
Bu bakterilere toprakta, bazı hayvanların dışkılarında, meyvelerin ve bitkilerin kirli yüzeylerinde rastlanır.
Bakterinin oluşturduğu zehir, bilinen [...]

Devamı...>>

STAFİLOKOK BESİN ZEHİRLENMESİ

STAFİLOKOK BESİN ZEHİRLENMESİ: Stafi-lokok besin zehirlenmesi çok aniolarakbaşlayan, kısa sürede birdenbire iyileşen ve stafilokok adlı bakterinin ürettikleri bağırsak zehirleriyle (ente-rotoksin) oluşan ağır bir besin zehirlenmesi tablosudur.
Stafilokok besin zehirlenmesi “Stafilokokus au-reus” adlı bakterinin bulaştığı besin maddelerinde üremesi sırasında oluşturduğu enteroksin (bağırsak zehirijnin besinlerle alınması sonucu ortaya çıkar. A, B, C D ve E olmak üzere [...]

Devamı...>>

SALMONELLA BESİN ZEHİRLENMESİ

SALMONELLA BESİN ZEHİRLENMESİ: Salmonella besin zehirlenmesi, ya da diğer adıyla Salmonella gastro-enteritleri, “Salmonella bakterileri” bulaşan besin maddelerinin içilip ve/veya yenmesiyle bu bakterilerin sindirim kanalına ulaşıp burada çoğalmaları sırasında oluşturdukları endotoksin ve enterotoksinlerin etkisiyle oluşup, genellikle ateş yükselmesi, bulantı, kusma ve sürgün ile seyreden bir mide-bağırsak iltihaplanmasıdır. 1500′den fazla salmonella tipinden, “Salmonella tifi” dışında kalan herhangi [...]

Devamı...>>

PARATİFO

PARATİFO: Salmonella tifi dışında kalan salmonella grubu bakterilerin, sindirim kanalı yoluyla bulaşarak tifoya benzer septisemilerle seyreden bulaşıcı hastalıklara “Paratifo” denir. “Salmonella tifi murium” “Salmonella paratifi B” en sık rastlanan paratifo etkenleridir. “Salmonella tifi murium” ile gelişen paratifo olaylarına daha çok çocuk kliniklerinde rastlanır. Paratifo da, tıpkı tifoda olduğu gibi, bakterilerle kirlenmiş besin maddelerinin içilmesi ve/veya [...]

Devamı...>>

TİFO

.TİFO: Tifo hastalığının etkeni “Salmonella tifi” adlı bakteridir. Tifo hastalığı Hippocrates zamanından beri bilinmektedir. Bakterinin “O’, “H” ve “Vi” olmak üzere üç antijeni vardır. “O” ve “Vi” antijenlerine karşı gelişen antikorların koruyucu etkileri vardır.
Tifo özellikle lenf bezlerim tutan bir hastalıktır. Ateş, deride pembe lekeler, dalak büyümesi (splenomegali), kalbin normalden yavaş atması (bradikardi) belli başlı belirtileridir. [...]

Devamı...>>

SEPTİSEMİ - SEPSİS - PİYEM

SEPTİSEMİ - SEPSİS - PİYEMİ: Genellikle cerahatlanmaya yol açan {piojen) bakterilerin vücutta yerleştikleri odaklardan zaman zaman kan dolaşımına karışarak burada çoğalmaları ve vücudun buna karşı gösterdiği tepki sonucu ortaya çıkan belirtilerle özelleşen klinik tabloya “Sepsis” ya da “Septisemi” denir. Sepsis sonucu cerahat yapıcı bakterilerin kan yoluyla çeşitli organ ve dokulara taşınıp bu organlara yerleş-meleriyle birçok [...]

Devamı...>>

SARIHUMMA

SARIHUMMA: Sarıhumma, RNA grubunun, “Togovirüs” ailesinden “Flavirüs” adlı virüs tarafından oluşan ve bazı sivrisinekler aracılığıyla insana bulaşan kısa süreli bir bulaşıcı hastalıktır. Hastalık bir kez geçirildikten sonra yaşam boyu bağışıklık bırakır. Hastalığın kuluçka devri yaklaşık 3-6 gündür. Kuluçka devrinin sonunda klinik belirtiler ortaya çıkar. Ateş, titreme, baş ve sırt ağrısı, yüzde kızarıklık ve şişlik, bulantı, [...]

Devamı...>>

SİTOMEGALİK İNKLÜZYON HASTALIĞI

SİTOMEGALİK İNKLÜZYON HASTALIĞI: Sitomegalik inklüzyon hastalığı insanoğlunun anne rahmine düştüğü günden ölümüne dek geçen yaşamının herhangi bir döneminde ortaya çıkabilir. Hastalığın etkeni DNA grubunun “Herpesvirüs” ailesinden “Sitomegalovirüs” adlı bir virüstür. Virüs genellikle çocukluk çağlarında alınır. Virüs düşüğe, erken doğuma, düşük kilolu ya da ölü çocuk doğumlarına yol açabilmektedir. Hastalık genellikle vücuda yayılır ve ölümlere yol [...]

Devamı...>>

ŞAP HASTALIĞI

ŞAP HASTALIĞI: Şap hastalığı koyun, keçi, domuz, sığır gibi çift tırnaklı hayvanlarmbulaşıcı bir hastalığıdır. Hastalığın etkeni RNA grubunun “Pikornavirüs” ailesinden “Rinovirüs” adlı virüslerdir. Virüsü taşıyan hayvanlarla birarada bulunan ya da virüsü taşıyan etleri, besinleri yiyen insanlarda da şap hastalığı gelişebilir. Hastalık insana çok ender bulaşır. 2-18 günlük [...]

Devamı...>>

SOĞUK ALGINLIĞI

SOĞUK ALGINLIĞI: Soğuk algınlığı, “RNA” grubunun “Pikornavirüs” ailesine ait “Rinovirüs” adlı virüslerin etkisiyle solunum yollarında gelişen bir bulaşıcı hastalıktır. Solunum yollarında gelişen hastalıkların yaklaşık olarak % 4O’ı rinovirüs infeksiyonlardır. Hastalık özellikle üst solunum yollarını tutar. Paranazal sinüsler ve burun mukozasında iltihabi değişiklikler gelişir. Virüs bulaştıktan l-6gün sonra hastalık belirtileri ortaya çıkmaya başlar. Hasta Önce bir [...]

Devamı...>>

GRİP-İNFLUENZA

GRİP-İNFLUENZA: Grip, ani olarak gelişen bir solunum sistemi infeksiyonudur. Hastalığın karakteristik belirtileri ani gelişen baş ağrısı, halsizlik, kas ağrısı ve ateş biçimindedir. Grip hastalığının etkeni “RNA” grubunun Ortomikso-virüs ailesinden “İnfluenza A”, “înfluenza B’ ve “înfluenza C” adlı virüslerdir. İnfluenza A virüsüyle oluşan grip genellikle kış aylarında salgınlar biçiminde ortaya çıkar. Örneğin 1918 yılında dünyayı etkisi [...]

Devamı...>>

VİRÜSE İNSAN ORGANİZMASININ YANITI

VİRÜSE İNSAN ORGANİZMASININ YANITI:
Virüsler insan organizmasına genellikle solunum ve/veya sindirim sistemi yoluyla girmektedir. Vücuda giren virüslerin hastalığa yol açabilmeleri için vücut direncinin ya başka bir hastalık ya da virüsün kendisi tarafından kırılmış olması gerekir. Virüs vücuda hangi yolla girerse girsin, önce vücudun genel direnciyle karşılaşır. Daha sonra virüse karşı gelişen Özel direnç-savunma sistemleriyle karşılaşır. Bu [...]

Devamı...>>

INTERFERON

INTERFERON: Günümüzde özellikle kanser tedavisinde dikkatleri yeniden üzerine çeken bir madde de ‘lnterferon”dur. înterferonlar, glikop-rotein yapısında maddelerdir ve virüsle karşılaşan her türlü canlı hücre tarafından hazırlanabilirler. İnterferonlarm en önemli etkileri, virüslerin çoğalmasını önleyebilmeleridir. Virüsün vücuda girmesinden 12-48 saat sonra virüsler çoğalarak en yüksek sayısal miktarlarına ulaşırlar, îşte bu sırada virüslerle karşılaşan organizmanın canlı hücreleri interferon [...]

Devamı...>>

RNA-VİRÜSLERİ

RNA-Vırüsleri
1) Pikornavirüs ailesi
2) Reovirüs ailesi
3) Arbovirüs ailesi
4) Togavirüs ailesi
5) Arenavirüs ailesi
6) Koronavirüs ailesi
7) Retrovirüs ailesi
Bunyavirüs ailesi
9) Ortomiksovirüs ailesi
10) Paramiksovirüs ailesi
11) Rabdovirüs ailesi

Devamı...>>

DNA-VİRÜSLERİ

DNA-Vırüsleri
1) Parvovirüs ailesi
2} Papovavirüs ailesi
3) Adenovirüs ailesi
4) Herpesvirüs ailesi
5) Poksvirüs ailesi

Devamı...>>

VİRÜSLERİN ÖZELLİKLERİ VE ÇEŞİTLERİ

VİRÜSLERİN ÖZELLİKLERİ VE ÇEŞİTLERİ:
Virüsler, infeksiyon etkeni olabilen, bilinen en küçük canlılardır, Büyüklükleri 20-300 nm (Naometre : 10″”9 m.) arasında değişir. Virüsler nükleik asit olarak ya DNA ya da RNA taşırlar. Hiçbir zaman bu iki nükleik asiti bir arada bulundurmazlar. Virüslerin sahip oldukları nükleik asite “Genom” da denir. Virüslerin bir başka özelliği de hiçbirmin “Mitokondri”ye sahip [...]

Devamı...>>

BAKTERİLER

BAKTERİLER: Bakteriler 0,2-2 mikron büyüklüğünde mikroorganizmalardır [1 mikron = 10"6 m.). Bakterilerin sitoplazması "Sitoplaz-ma zarı" denilen bir zar içinde bulunur. Bakterilerin hücre yapıları insan hücrelerinden farklıdır. Bakterilerin sahip oldukları hücresel öğeleri sıraladıktan sonra bunları ayrı ayrı inceleyeceğiz. 1) Sitoplazma zarı 2) Hücre duvarı 3) Kapsül 4] Fimbria 5) Kamçı 6] Çekirdek maddesi 7} Ribozom [...]

Devamı...>>

BULAŞICI HASTALIKLARA YAKALANMIŞ KİŞİLERİN AYIRIM SÜRELERİ

BULAŞICI HASTALIKLARA YAKALANMIŞ KİŞİLERİN AYIRIM SÜRELERİ: Belli bazı bulaşıcı hastalıklara yakalanan kimselerin hastalığı başkalarına bulaştırma olasılıklarını azaltmak amacıyla belli bir süre boyunca okul ya da öteki topluma açık genel yerlere gitmemeleri gerekir. Sözünü ettiğimiz bu ayırım daha çok okullar için uygulanmaktadır. Öğrencilerin hangi hastalıklarda ne kadar süreyle okula gitmemeleri gerektiği aşağıda verilmektedir.
1} Çiçek: Deride kabuk [...]

Devamı...>>

BULAŞICI HASTALIKLARIN BİLDİRİLME ZORUNLUĞU

BULAŞICI HASTALIKLARIN BİLDİRİLME ZO-RUNLUĞU: Aşağıda belirteceğimiz bulaşıcı hastalıklara yakalananlar, bu hastalığa yakalandığından şüphe edilen kimseler ya da bu hastalıklardan öldüğü düşünülen kimseler 24 saat içinde bölgenin sağlık dairesine, hükümet doktoruna, belediye doktoruna, polise ya da jandarma karakoluna yazılı ya da sözlü olarak bildirilmelidir. Bu bildirimi hekimler yapmak zorunda oldukları gibi, hapishane, okul müdürleri, işyeri sahip [...]

Devamı...>>

KARANTİNA

KARANTİNA:Bulaşıcıhastalıklarınülkelerara-sında taşınarak bulaşmalarının önlenebilmesi için alınmış çeşitli önlemlerden biri de bu bölgelerden gelenlerin bir süre o ülkeye sokulmadan kontrol altına tutulmasıdır. Buna “Karantina” denir. Karantina yalnız 4 hastalık için konulur. Bunlar 1) Kolera 2} Sarı humma 3) Veba ve 4) Çiçektir. Kolera İçinkarantinasüresi5gün,vebavesarıhummaiçin6 gün, çi çekhastalığıiçinde 14gündür.

Devamı...>>

PASİF BAĞIŞIKLAMA

PASİF BAĞIŞIKLAMA: Aktif bağışıklamanm tersi olarak burada, bağışık duruma getirilen kişinin bağışıklık sistemi uyarılamaz. Başka bir canlıda, örneğin at ya da başka bir insanda belli bir mikroorganizmaya karşı uyarılan bağışıklık sisteminin hazırladığı antikorlar, o canİıdan alınıp serum içinde pasif olarak bağışıklanacak kişiye verilir, bu olay “Pasif bağışıklama” adım alır. Bu tip bağışıklık aktif bağışıklamadan farklı [...]

Devamı...>>

AŞILAR-AKTİF BAĞIŞIKLAMA

AŞILAR-AKTİF BAĞIŞIKLAMA: Vücudun in-feksiyonlara ve bulaşıcı hastalıklara karşı sahip olduğu en önemli direnç mekanizmalarından biri bağışıklık sistemidir. Vücuda giren çeşitli virüsler ve bakteriler, kendilerine karşı belli ve özel bir direncin gelişmesine yol açarlar. Bu direnç bağışıklık sisteminin hücresel ve kimyasal silahlarının ortaya çıkmasıyla gelişir. Bağışıklık sistemiyle ilgili geniş bilgileri ansiklopedinin “Bağışıklık bilimi” adlı bölümünde bulabilirsiniz. [...]

Devamı...>>

KULUÇKA SÜRESİ

KULUÇKA SÜRESİ: Bir bulaşıcı hastalık etkeninin vücuda girmesiyle hastalığın ortaya çıkmasına kadar geçen süreye “Kuluçka süresi” denir. Başka bir anlatımla, bir bulaşma olayıyla bulaşıcı hastalığın belirmesi arasında geçen süreye kuluçka süresi denir. Kuluçka süresi bulaşan mikroorganizmanın cinsine, miktarına ve bulaştığı yere göre değişir. Çiçek hastalığına yol açan virüsün kuluçka süresi 7-17 gün kadarken kızamıkçığa neden [...]

Devamı...>>

BAKTERİEMİ VE VİREMİ

BAKTERİEMİ VE VİREMİ: Bakteriler ya da virüsler vücuda girdikten sonra vücuda giriş yerlerinde veya belli organlarda bir süre çoğalırlar. Daha sonra bu dokulardan kana karışırlar. Bazıları çoğaldıktan sonra lenf sistemine oradan da kana karışır. Bu biçimde bakterilerin kana karışmasına “Bakteriemi”, virüslerin kana karışmasına da “Viremi” denir.

Devamı...>>

ASALAK VE ORTAK (SİMBİYOZ) YAŞAM

ASALAK VE ORTAK (SİMBİYOZ) YAŞAM: İki
canlının bir arada yaşaması olayına ortak yaşam (simbiyoz) denir. Bunun değişik basamakları vardır. Bir arada yaşayan canlılar birbirlerine zarar vermeden yaşayabilirler ve bu sırada bunlardan biri diğeriden tek yönlü yararlanabilirler. Bu duruma sığmtılı (Kommensalismus) denir. Bazen de bir arada yaşayan iki canlının her ikisi de bu birlikte yaşamadan yararlanırlar. Bu [...]

Devamı...>>

İNFEKSİYON VE BULAŞICI HASTALIKLAR

İNFEKSÎYON VE BULAŞICI HASTALIKLAR:
Herhangi bir asalağın insan vücuduna girip burada çoğalması, büyümesi ve yerleşmesi olayına “İnfeksiyon” [bulaşma) denir. Asalak, bakteri ya da virüs olabileceği gibi bir bağırsak kurdu ,ya da mantar olabilir. Ancak insan organizmasında has talik yaratmadan bulunan ba zı mikroorganizmalarda vardır. Bu gibi mikroorganizmalar ağız, bağırsak ve idrar yollarının son bölümlerinde bulunurlar ve [...]

Devamı...>>

UYUZ HASTALIĞI

UYUZ
Uyuz Özellikle geceleri ortaya çıkan şiddetli kaşıntı ile kişiyi rahatsız eden çok bulaşıcı bir hastalıktır. Etkeni üst-derinin (epidermis) içine girerek bura­da yuvalanan bir kenedir (Sarcoptes scabıei).
Uyuz eski çağlardan beri bilinen bir hastalıktır. Derideki lezyonlann içinde bir hayvancığın bulunduğunu ilk kez Aristoteles’in fark ettiği sanılmaktadır. Ortaçağda ucu çok sivri bir iğne ile asa­lağın deriden çıkartıldığından söz [...]

Devamı...>>

TOKSOPLAZMOZ

TOKSOPLAZMOZ
Bulaşıcı bir hastalık olan toksoplaz-moz erişkinlerde ateş, beyin-omuriHk il-tîhabı, deri döküntüleri, eklem ve kas ağrıları ile ortaya çıkar. Doğumsal tok-soplazmoz asalağın anneden dölüte geç­mesi sonucunda birçok organın etkilen­mesi biçiminde görülür. Gözde ve be­yinde oluşan lezyonlann dışında kalan­lar iyileşebilir, bazen göz ve beyinde or­taya çıkan bozukluklar haftalar ya da aylar sonra belirti verebilir.
NEDENLERİ
Toksoplazmoza yol [...]

Devamı...>>

09:59 - 8/3/2009

TÜMÖR

Bulundugu yer: zekeriya keles

TÜMÖR

 

TÜMÖR: Amerika Birleşik Devletleri, ingiltere gibi Batı ülkelerinde yaşamakta olan her üç kişiden biri kansere yakalanmaktadır. Bu gibi Batı ü .kelerinde her altı kişiden biri ise kanser nedeniyle ölmektedir. Yukarıda belirttiğimiz bu korkunç denebilecek oranlar, yalnız Amerika Birleşik Devletleri’nde kanser araştırmaları için niçin bir milyar dolardan fazla para harcanmasının haklı nedenini ortaya koymaktadır. [...]

Devamı...>>

MULTİPL MİELOMA

[#3: Edit Options>MightyAdsense>Adsense Code] MULTİPL MİELOMA: Multipl mieloma, habis tümör hücresi özelliklerini kazanan plazmositlerin kemik iliğini sarmaları ve İmmün globin G (IgG), IgA, IgD, IgE tipinde anormal proteinler ya da Bence Jones proteinlerinin bu plazmositler tarafından aşırı ölçüde hazırlanmasıyla kendini gösteren bir hastalıktır. Hastahğın geç dönemlerinde plazmositlerin kemik iliğinden kemiğe doğru yayılmaları ve/vaya osteoklastiarın uyarıcı [...]

Devamı...>>

HEMOFİLİ

HEMOFİLİ: Hemofili, kanın pıhtılaşma faktörlerinden faktör VIII (F VIII) ya da faktör İP (F IX} eksikliğinden kaynaklanan bir kalıtsal kanama hastalığıdır. Bilinen klasik hemofili cinse bağlı olarak ortaya çıkar. Hastalık erkeklerde belirtilerini gösterir. Kadınlar hastalığın yalnız taşıyıcılarıdır. Hastalığa neden olan gen “X” kromozomunda taşınır. Hastalık, hemofilik babanın kızı aracılığıyla erkek toruna taşınmaktadır. Çok az da [...]

Devamı...>>

HENOCH-SCHÖNLEİN SENDROMU

HENOCH-SCHÖNLEİN SENDROMU: Anafi-laktoid purpura olarak da bilinen bu durum, romotizmal ateş ya da akut glomerülonefrit sırasında ortaya çıkan bir aşırı duyarlık reaksiyonu olarak ele alınmaktadır. Henoch-So hönlein sendromu daha çok çocuklarda ortaya çıkar ve sıklıkla streptokok bakterilerinin neden olduğu bir boğaz ağrısından 1-3 hafta sonra gelişir. Kılcal ve küçük damarlarda akut bir iltihap gelişmektedir. Bu [...]

Devamı...>>

İDİOPATİK TROMBOSİTOPENİK PURPURA (ITP)

İDİOPATİK TROMBOSİTOPENİK PURPURA (ITP): Bilindiği gibi normalde 100 mi. kanda 15000-400000 trombosit bulunur. 100 mi. kandaki trombosit sayısı lOOOOO’in altına düştüğünde, trombosit azlığından, yani “Trombositöpeni”den söz edilir.
“İdiopatik trombositopeni purpura”da (ITP) herhangi bir dış etken saptanamadan trombosit 37-lığmm, yani trombositopenin geliştiği ve kanama eğiliminin arttığı görülür. ITP’de trombo-sitlere karşı “IgG” yapısında otoantikorlar saptanmıştır. Yani vücut kendi [...]

Devamı...>>

HODGKİN HASTALIĞI

HODGKİN HASTALIĞI: Hodgkin hastalığı genellikle 20-40 yaşları arasındaki erkeklerde görülür. Daha az olara, da kadınlarda görülmektedir. Hastada genellikle boyun bölgesinde koltuk altında ve/veya kasık bölgeside yavaş, ama ilerleyici bir biçimde büyüyen lenf bezi ilk belirti olarak ortaya çıkar. Lenf bezi ellendiğinde, derialtında sert ve ağrısız bir kitle olarak hissedilir. Buna ek olarak, halsizlik, iştahsızlık, zayıflama, [...]

Devamı...>>

LENFOMALAR

LENFOMALAR: Lenfomalar, genellikle lenf bezlerinde lenforetiküler dokudan kaynaklanan çoğunlukla öldürücü olan habis bir kan hastalığı grubudur. Bilindiği gibi lenforetiküler dokularda, başlıca iki tip hücre bulunmaktadır. Bunlar, “Lenfositler” ve “Retikülositler”dir. Bu hücrelerin her ikisi de ilkel bir ana hücreden değişerek gelişirler. Başlıca dört çeşit lenf oma vardır. Bunlar sırasıyla;
1) Hodgkin hastalığı
2) Lenfosarkom
3) Retikulum hücreli sarkom [...]

Devamı...>>

KRONİK LENFOSİTER LÖSEMİ

KRONİK LENFOSİTER LÖSEMİ: Kronik lenfositer lösemi, lösemik hücrelerin anormal ve aşın bir biçimde çoğalmalarıyla kendini belli eden bir kan kanseri tipidir. İşlev olarak etkin olmayan ancak uzun süre yaşayabilen lösemik hücreler farkîılaşarak olgun hücre görünümü kazanırlar. Hastalık daha çok 30-60 yaş arasında ortaya çıkar.
Hastahğın belirtileri yukarıda sözünü ettiğimiz tipteki lösemik hücrelerin kemik iliğini, dalağı, karaciğer [...]

Devamı...>>

KRONİK GRANÜLOSİTER LÖSEMİ

KRONİK GRANÜLOSİTER LÖSEMİ: Kronik granülositer lösemide, lösemik özellik kazanan kan hücreleri, akyuvarların “Granülosit” denilen hücreleridir. Kronik granülositer lösemi her yaşta ortaya çıkabilir. Ama 30-40 yaşları arasında daha sık görülür.
Kronik granülositer lösemi hastalığı iki dönemde gelişimini tamamlar. Bunlardan birincisine “Kronik dönem” ikincisine de “Blastik dönem” denir. Kronik dönemde lösemik hücreler olgun granülo-sitlere doğru daha fazla değişirler. [...]

Devamı...>>

KRONİK LÖSEMİLER

KRONİK LÖSEMİLER: Kronik lösemiler, lösemik hücrelerin akut lösemilere oranla olgun akyuvar hücrelerine doğru daha çok değiştiği kan kanseri tablolarına verilen addır. Önemli iki kronik lösemiyi inceleyeceğiz. Bunlar “Kronik lenfositler lösemi” ve “Kronik granülositer lösemf’dir. Kronik lösemilerde hastaların yaşam süreleri akut lösemilere oranla daha uzundur.

Devamı...>>

AKUT LÖSEMİLERDE TEDAVİ

AKUT LÖSEMİLERDE TEDAVİ: Akut lenfoblastik lösemilerde çeşitli tedavi programları uygulanmaktadır. Burada yalnız birini vereceğiz. Kısaca VAMP denilen tedavi programında “Vinkristin”, “Ametopterin””G Merkaptopürin” ve “Prednizon” adlı dört ilaç belli bir program içinde kullanılmaktadır. Vinkristin haftada bir kez damar içine yapılır. Amatopterin dört günde bir kez damar içine yapılır. 6-Merkaptopürin ve predinzon her gün ağızdan alınır. Bu [...]

Devamı...>>

AKUT LÖSEMİLER VE BELİRTİLERİ

AKUT LÖSEMİLER VE BELİRTİLERİ: Akut lösemilerde ortaya çıkan belirtileri başlıca üç grupta ele alabiliriz. Gelişen belirtiler, lösemik hücrelerin kemik iliğini sarıp normal kan hücrelerinin oluşumunu engellemelerine bağlıdır. Üç grup yakınmalar sırasıyla 1) Anemiye 2)
Akyuvar azlığına (lökopeni) ve tansiyon bozukluğu ve 3] Trombosit azlığına (Trombopeni) bağlıdır.
Anemiye (alyuvar azlığı) bağlı belirtiler, halsizlik, solukluk, çabuk yorulma, çarpıntı sık [...]

Devamı...>>

AKUT LÖSEMİLER

AKUT LÖSEMİLER: Habis tümör hücresi özelliğindeki akyuvarların, kan yapıcı organlarda anormal ve denetsiz bir biçimde çoğalmaları ve bu çoğalmanın hastalığın başlangıcından beri Özellikle genç akyuvarları içermesi “Akut lösemi” olarak adlandırılır. Anormal çoğalan hücrelerin tipine göre başlıca dört çeşit akut lösemi vardır. Bunlar sırasıyla 1) Akut lenfoblastik lösemi [ALL), *2) Akut mieloblastik lösemi 3) Akut monoblastik [...]

Devamı...>>

METHEMOGLOBİNEMİA

METHEMOGLOBİNEMİA: Kandaki metho-moglobin miktarının normalin üstünde olmasına “Methemoglobinemi” denilmektedir. Bilindiği gibi akyuvarlardaki oksijen taşıyıcı hemoglobinin
yapısındaki demir iki değerlikli indirgenmiş demirdir . Ferröz demir denilen bu indirgenmiş demir, oksijen ve/veya karbon dioksidi kolayca kendisine bağlar ya da bunları kolayca kendisinden uzaklaştırır. Oksijeni, yukarıda değindiğimiz biçimde taşıyan hemoglobine, “Oksihemoglobin” denir. Hemoglobindeki demir üç değerlikli yükseltgenmiş olarak bulunduğunda, [...]

Devamı...>>

POLİSİTEMİA VERA

POLİSİTEMİA VERA: Polisitemia vera, aşırı miktarda alyuvar, akyuvarların granülosit hücreleri ve trombosit yapımıyla özellenen bir hastalıktır. Polisitemia verada hemoglobin yoğunluğu da yükselmiştir. Hastalık sinsice başlar, ancak sürekli bir biçimde ilerler. Erkeklerde kadınlara oranla biraz daha sık rastlanmakta olan bu hastalık, genellikle orta yaşlı ya da daha yukarısmdaki kimselerde görülür.
Polisitemia vera hastalığında gelişen belirti ve yakınmalar, [...]

Devamı...>>

TALASEMİK ANEMİLER

TALASEMİK ANEMİLER: Bilindiği gibi, hemoglobin kimyasal olarak “Hem” ve “Globin” moleküllerinden kurulmuştur. Globin protein yapısındadır. Alfa, beta, gama ve delta olmak üzere dört ayrı çeşit globin vardır. Her globinin sentezi, ayrı bir gen tarafından kararlaştırılır. Talasemi hastalarında, doğumsal ve genlere bağlı bir bozukluk olarak globin proteininin bir ya da birkaçı normalden az yapılmaktadır. Beta [...]

Devamı...>>

ORAK HÜCRELİ ANEMİ (SICKLE- CELL ANEMİSİ)

ORAK HÜCRELİ ANEMİ (SICKLE- CELL ANEMİSİ): Bilindiği gibi hemoglobin sentezi, kromozomlardaki genler tarafından kararlaştırılır. Bazı insanların genlerindeki bir bozukluk nedeniyle, alyuvarlarda “Hemoglobin S” denilen anormal bir hemoglobin sentez edilir. Hemoglobin S, alyuvarların orak biçimim almalarına neden olur. Akdeniz ülkeleri halkında, Amerika Zencilerinde .Tropikal Afrika’da, Türkiye’de orak hücreli anemiye % 10 sıklıkta rastlanılabilir. Oraklaşmış alyuvarların esnekliği [...]

Devamı...>>

HEMOLİTİK VE YAPIM BOZUKLUĞU ANEMİLERİ

HEMOLÎTÎK VE YAPIM BOZUKLUĞU ANEMİLERİ: Bazı anemiler hem alyuvarların yapım bozukluklarından, hem de hemolizden kaynaklanmaktadır. Orak hücreli anemi (sickle-cell), talasemia yapım bozukluğu ve hemolizle kendini belli eden anemilerdir. Böbrek, karaciğer ve tiroit hastalıklarının bir bölümünde de bu gibi anemiler gelişir.

Devamı...>>

ALYUVARLARDAKİ ENZİM BOZUKLUKLARI

ALYUVARLARDAKİ ENZİM BOZUKLUKLARI: Bilindiği gibi alyuvarlar, akciğerlerden dokulara oksijen taşımaktadırlar. Bu görevi yerine getirebilmeleri için hemoglobinin yapısındaki demiri indirgenmiş durumda tutmalı, kendi bikonkav yapılarını korumalı ve taşıdıkları oksijeni de kendileri için fazla kullanmamalıdırlar. Alyuvar zarının da gerek işlev gerekse yapı bakımından sağlam kalması gerekir. Yukarıda sayciğınnz koşulların yerine getirilmesinde alyu-varlsrdaki enerii üretim biçimi önemli bir [...]

Devamı...>>

HEMOLİTİK ÜREMİK SENDROM

HEMOLİTİK ÜREMİK SENDROM: Genellikle çocuklarda görülen bir hastahktn1. Virüs hastalığına benzeyen bir hastalıktan sonra hastalarda, hemolitik anemi, trombosit azlığına bağlı purpuralar , böbrek yetmezliği ve yüksek tansiyon gelişmektedir. Hastalar kan nakli ve dializle tedavi edilirler.

Devamı...>>

TROMBOTİK TROMBOSİTOPENİK PUR-PURA (TTP)

TROMBOTÎK TROMBOSİTOPENİK PUR-PURA (TTP): TTP, nedeni bilinmeyen ve her yaşta insanı tutabilen bir hastalıktır. Ancak genç erişkinleri ve kadınları daha çok etkiler. Purpura, derideki küçük kanamalardır. Bu kanamalar küçük mor lekeler biçiminde görülür. Zamanla kahverengine dönebilir. Bu kanamaların toplu iğne başı büyüklüğünde olanlarına peteşi denir. TTP hastalarında, bilinmeyen bir neden bağlı alyuvarlar hemolizi sonucu anemi [...]

Devamı...>>

KALP KAYNAKLI HEMOLİTİK ANEMİLER

KALP KAYNAKLI HEMOLİTİK ANEMİLER: Kalp kapağı bozukluklarında ya da yapay kalp kapaklarından geçerken kan, anormal akımların etkisinde kalmaktadır. Bu gibi şiddetli akımlar, alyuvarların parçalanarak damar içi tipinde hemolize uğramalarına neden olur.

Devamı...>>

KALITSAL STOMATOSİTOZ

KALITSAL STOMATOSİTOZ: Bu hastalığın da temel nedeni bilinmemektedir. Alyuvarların ortasında soluk bir alan görülür. Hücre yüzeyi ve hücre zarındaki lipid miktarı artmıştır. Hücre zarı sodyum ve potasyuma karşı fazla geçirgendir. Bu hücreler kolayca hemolize uğrarlar. Hastalarda hafif anemi ve dalak büyümesi vardır. Tedavi amacıyla dalak çıkartılır . Ama bu da hemolizi tümüyle ortadan kaldırmaz.

Devamı...>>

KALITSAL EÜPTOSİTOZ

KALITSAL EÜPTOSÎTOZ: Bu da tıpkı ferositozda olduğu gibi, alyuvarların r_iTrxa’. biçimlerini kaybetmeleriyle ortaya çıkan nedeni bilinmeyen bir hastalıktır. Bu lyuvarlar elips biçimindedirler. Es-olduğundan, dalaktan geçer-parçalanıp hemolize uğrarlar. Alyuvarlardan tbi^k bozoÛoğu kalıtsal sferositozdaki gibi

Devamı...>>

KALITSAL SFEROSİTOZ

KALITSAL SFEROSİTOZ: Kalıtsal sferosi-toz, adından da anlaşıldığı gibi kahtımla aktarılan bir hastalıktır. Sferositozda alyuvarlar bikonkav, yani iki yüzü çökük Özelliklerini kaybedip, küresel bir biçim almışlardır. Bunun nedeni bilinmemektedir. Ancak küreselleşmiş olan alyuvarların esnek özellikleri kaybolmaktadır. Bunun sonucu olarak da dalaktaki ince kılcal damarlardan geçerlerken, gerektiği gibi bükülemediklerinden hemolize uğramaktadırlar.
Bu alyuvarların hücre zarları sodyuma karşı [...]

Devamı...>>

PAROKSİZMAL GECE HEMOGLOBİNÜRİST

PAROKSİZMAL GECE HEMOGLOBİNÜRİST: Paroksizmal gece hemoglobinürisi, kemik iliğindeki genç kan hücrelerinin, bağışıklık sisteminin “Komplamen” denilen maddesine karşı gösterdikleri anormal duyarlıktan kaynaklanır. Hastalık birçok olayda “Aplastik anemi” ile birlikte seyretmektedir. Bu nedenle günümüzde her iki hastalığın aynı bozukluğun değişik biçimleri olduğu düşünülmektedir. Hastalarda anemi, trombosit azlığı (trombopeni) ve alyuvarlardan olan granülositlerin azlığı gelişir. Hastaların kanında hemoglobin [...]

Devamı...>>

SPUR-CELL ANEMİSİ

SPUR-CELL ANEMİSİ: Bu anemi siroz hastalarında görülür. Alyuvarların zarında fazladan % 50-70 oranında kolesterin bulunur. Bu anormalliğin dalak tarafından anlaşılmasıyla, alyuvarlar hemolize uğratılır. Hastada anemi, sarılık, dalak büyümesi gibi belirtiler vardır.

Devamı...>>

ANTİKORLARA BAĞLI ANEMİLER

ANTİKORLARA BAĞLI ANEMİLER: Antikorlara bağlı anemiler, bağışıklık sisteminden kaynaklanan anemilerdir.
Yanlış kan nakillerinin neden olduğu anemiler, birbirine uymayan kanlar arasındaki antijen antikor tepkisine bağlıdır. İmmünohemolitik anemiler denilen bir grup hemolitik anemilerde vücudun kendi bağışıklık sistemi, yine vücudun kendi alyuvarlarına karşı antikorlar üretir. Bu antikorlar normal vücut ısısında alyuvarlara bağlanır. Çoğu IgG olan bu antikorlarla zedelenmiş olan [...]

Devamı...>>

HEMOLİTİK ANEMİLER

HEMOLİTİK ANEMİLER: Hemoliz, alyuvarların parçalanıp içlerindeki hemoglobinin dışarı çıkması olayıdır. Çeşitli durumlarda alyuvarlar hemoüze uğrayıp anemi tablosuna neden olurlar. Bu tip anemilere hemoütik anemiler denir. Hemoliz olayı başlıca iki yerde; ya damar içinde (intravasküler hemoliz) ya da daha sık olarak dalak ve karaciğerde olabilir. Damar içi hemoliz, yanlış kan nakilleri sonrasın-
da görülebileceği gibi, kalp kapağı [...]

Devamı...>>

MİELOFİBROZİS

MİELOFİBROZİS: Kemik iliğinin “Fibröz doku” denilen bir çeşit nedbe dokusuyla kaplanması sonucu alyuvar ve trombosit yapımı azalır, buna karşılık hastalarda akyuvar yapımı çoğalır. Hastalarda dalak büyümesi (splenome-gali] ve karaciğer büyümesi (hepatomegaü) saptanabilir.
Apiastik anemide, mieloftizik anemi ve mielofib-rozis anemisinde kanda dolaşmakta olan alyuvarlar normal büyüklükte ve normal renktedir. Ancak sayıları azalmıştır. Bu nedenle bu tür anemilere [...]

Devamı...>>

MİELOFRİZİK ANEMİ

MİELOFRİZİK ANEMİ: Mieloftizik anemiler, kemik iliğinin kanser hücreleri ya da granülasylon dokusu denilen özel bir dokuyla kaplanması sonucu gelişen bir anemi tablosudur. Lösemi, lenfoma, mieloma gibi kan kanserleri, prostat, meme, tiroit, akciğer kanserleri gibi organ kanserleri, kemik iliğini kaplayıp anemiye neden olabilirler. Kemik iliğinin kaplanması sonucu alyuvar ve trombosit yapımı azalmıştır. Ancak buna karşılık akyuvarların [...]

Devamı...>>

KEMİK İLİĞİ YETMEZLİĞİ

KEMİK ÎLİĞİ YETMEZLİĞİ: Kan yapımında yetmezliğe ve anemiye neden olan bozukluklardan biri de kemik iliği yetmezliğidir. Kemik iliği yetmezliğinden kaynaklanan anemileri genel olarak dört başlık altında inceleyeceğiz. Bunlar “Aplastik anemi”, “Mieioftizik anemi”, “Mielo-fibrozis” ve “Sideroblastik anemi”dir. Aplastik anemilerde, kemik iliğinde hücre yokluğu ya da azlığı çok önemlidir. Bunun sonucu olarak da tüm kan hücrelerini ilgilendiren [...]

Devamı...>>

İLAÇLARIN NEDEN OLDUĞU MEGALOB-LASTİK ANEMİLER

İLAÇLARIN NEDEN OLDUĞU MEGALOB-LASTİK ANEMİLER: Günümüzde kullanılan birtakım ilaçlar megolablastik anemiye neden olmaktadırlar. Bu ilaçlara ve etki biçimlerine kısaca değinmeyi uygun buluyoruz. Para-aminosalisilik asit (PAS): PAS tüberküloz tedavisinde kullanılan bir ilaçtır. B12 vitamininin bağırsaklardan emilmesini bozarak, bu vitaminin yetmezliğine neden olmaktadır. Gut hastalığında kullanılan “Kolşisin” adlı ilaç, neomisin adlı antibiyotik ve alkol de B12 vitamini [...]

Devamı...>>

PERNİSİYÖZ ANEMİNİN TEDAVİSİ

PERNİSİYÖZ ANEMİNİN TEDAVİSİ:
Pernisiyöz anemili hastaların tedavisi yaşam boyunca belli aralıklarla B12 vitamininin zerke-dilmesinden oluşur. Tedavinin ilk haftasında gün aşın olarak 100 mikrogram B12 vitamini kas içine zerkedilir. Daha sonra ayda bir kez 100 mikrogram B12 vitamini verilmesi sürdürülür. Bu zerkten 8 saat sonra kemik iliğindeki megaloblast-lar normal eritroblastlara dönüşmeye başlarlar. 48 saat sonra kemik iliği [...]

Devamı...>>

B12 VİTAMİNİ YETMEZLİĞİ VE ORGAN BOZUKLUKLARI

B12 VİTAMİNİ YETMEZLİĞİ VE ORGAN BOZUKLUKLARI: B12 vitamini yetmezliğinde dil
mukozasında atrofi gelişmekte, dil mukozasındaki epitel hücreleri sayıca azalmaktadır. Pernisiyöz anemili hastaların mide mukozasında belirgin bir atrofi görülmektedir. Midenin özellikle parietal ve esas hücreleri azalmakta ya da yok olmaktadır. Bunun nedeni bağışıklık sisteminde bozukluk olabilir.
Sinir sisteminde dejenerasyonlar bulunmaktadır. Omuriliğin arka ve yan kordonlarında ve sinir liflerinde [...]

Devamı...>>

DEMİR EKSİKLİĞİ ANEMİSİNDE LABORA-TUVAR BULGULARI

DEMİR EKSİKLİĞİ ANEMİSİNDE LABORA-TUVAR BULGULARI: Demir eksikliği anemisinde alyuvarlar normalden küçüktür, bu gibi küçük alyuvarlara “Mikrosit” denir. Kanın hemoglobin miktarı azalır. Normalde lOCTml. kanda 15 gr. hemoglobin bulunur.Kemik iliğindeki demir depoları tükenir. 100 mi. kan serumunda demir
miktarı ortalama olarak 100 mikrogramdır. Demir eksikliği anemisinde bu değer 25 mikrograme kadar düşebilir. Kan demir eksikliği nedeniyle sanki [...]

Devamı...>>

DEMİR EKSİKLİĞİ ANEMİSİNİN BELİRTİLERİ

DEMİR EKSİKLİĞİ ANEMİSİNİN BELİRTİLERİ: Ağır olmayan demir eksikliği anemilerinde hastaların büyük çoğunluğunda yakınmaya neden olacak belirtiler çıkmaz. Ancak anemi ağırlaştık-ça belirtiler de ortaya çıkar. Halsizlik, kolay yorulma, çarpıntı, baş ağrıları^ nefes darlığı, sık nefes alma, solgunluk, bacaklarda ödem gibi belirtiler gelişir.
Demir eksikliği alyuvar yapımını aksatacağı gibi, vücuttaki epitel hücrelerinde de yapım aksaklıklarına yol açıp başka [...]

Devamı...>>

DEMİR EKSİKLİĞİ ANEMİSİ

DEMİR EKSİKLİĞİ ANEMİSİ: Demir eksikliği £anemisi, soluk renkli (hipokromik) normalden ş küçük alyuvarlarla mikrositer vücuttaki demirin s azalmasıyla belirlenen bir anemi tipidir. Hipokromik - mikrositer alyuvarların nedeni demir I eksikliğidir.
Demir eksikliği anemisi, yeryüzünde en sık f rastlanan anemidir. Amerika Birleşik Devletleri’n-«.de hamile kadınların % 50’sinde, erişkin { kadınların % 20’sinde ve okul öncesi çocukların [...]

Devamı...>>

ANİ KAN KAYBI ANEMİSİ

ANİ KAN KAYBI ANEMİSİ: Ani kan
kayıplarının, kaybın ölçüsü ve gerçekleştiği süreye göre değişen ağırlık derecelerine uygun belirtileri vardır. Ani kan kayıplarının belirtileri, iki nedenden kaynaklanır. Bunlardan ilki damar sisteminde dolaşmakta olan kan hacminin azalması, ikincisi de azalan kan hacmiyle birlikte vücuttaki alyuvarların sayısının da azalmasıdır.
Bu durum kanın oksijen taşıma kapasitesinin azalmasına neden olmaktadır. Kısa sürede [...]

Devamı...>>

OLUŞ BİÇİMLERİNE GÖRE ANEMİLERİN GRUPLANDIRILMASI

OLUŞ BİÇİMLERİNE GÖRE ANEMİLERİN GRUPLANDIRILMASI:
A) Kan kaybı
1) Ani (akut) kan kaybı
2) Kronik kan kaybı
B) Alyuvar yapımı
a) Madde azlığına bağlı
1) Demir eksikliği anemisi
2) B12 vitamini eksikliği anemisi-Pernisiyöz anemi
3) Folik asit eksikliği anemisi
4} İlaçlarla oluşan megaloblastik anemiler
b) Kemik iliği yetmezliği
1) Aplastikanemi
2) Mieloftizik anemi
3) Mielofibrozis
4) Sideroblastik anemi
C) Hemolitik anemiler
1) îmmünohemolitik anemiler
2) [...]

Devamı...>>

ANEMİLERE GENEL BAKIŞ

ANEMİLERE GENEL BAKIŞ: Anemi, kandaki alyuvarların ve/veya hemolobinin miktar bakımından azalması ve buna bağlı olarak kanın oksijen taşıyabilme kapasitesinin azalmasıdır. Anemi bir hastalık değil, bir belirtidir. Bu nedenle anemi tedavisinin amacı; bu belirtiyi yaratan asıl nedenin ortaya konup, bu nedene yönelik tedavi programının uygulanması olmalıdır.
Normalde kadınlarda 100 mi. kanda 4.8 + 0.6 milyon, erkeklerde 5.4±0.9 [...]

Devamı...>>
DÜŞÜK TANSİYON

DÜŞÜK TANSİYON

TANSİYON (DÜŞÜK TANSİYON)
Orta yaşlı ve sağlıklı bir kişide kan basıncı 130/80 mmHg (mm cıva basın­cı) arasındadır. Kalbin kasılarak kanı damarlara pompaladığı andaki (sistol) basınç büyük ya da sistolik kan basıncı, vücuttan dönen kanın kalbe dolduğu andaki (diyastol) basmç ise küçük ya da diyastolik kan basmcı olarak adlandırı­lır. Diyastol anında kan çoktan küçük çevrel (periferik) damarlara [...]

Devamı...>>

KANSIZLIK DİLDE BOZUKLUKLARA NEDEN OLUR MU?

Kansızlık dilde bozukluklara ya da ağız İçi iltihabına neden olabilir mi?
B12 vitamini ve folik asit eksikliğine bağlı kansızlıkların (büyük hücreli kansızlık) seyri sırasında dil yapısının ve üstündeki pürtüklerin körelmesiy-le gelişen ani dil iltihabı (atrofik glossit) sık görülür. Hastahğın başlangıç evresinde düz, parlak, soluk renkte olan dil, belirtiler belirgin hale geldiğin­de kırmızı ve Ödemlidir. Dil üstü [...]

Devamı...>>

KANSIZLIK (VİTAMİN EKSİKLİĞİNE BAĞLI KANSIZLIK)

KANSIZLIK
Vitamini Eksikliğine Bağlı Kansızlık
( Birinci bölümde kansızlıkların ke­mik iliğinin yetersiz hemoglobin ve/ya da alyuvar üretimine bağlı olabileceği, ayrıca aşın alyuvar yıkımından da (he-moliz) kaynaklanabileceği belirtilmişti. Bu bölümde incelenen ve tıpta yaygın biçimde pernisyöz anemi adıyla tanınan Bî2 vitamini eksikliğine bağlı kansızlık ile bu tipin benzerleri ilk grupta yer alan bozukluklardır. Yani bu kansızlıkların temel nedeni [...]

Devamı...>>

KANSIZLIK(YAPISAL ALYUVAR YIKIMINA BAĞLI SARILIK)

KANSIZLIK
Yapısal Alyuvar Yıkımına Bağlı Sarılık
NEDENLERİ
Hastalık alyuvarların ortası basık nor­mal biçimlerini yitirip küreselleşmesi ve kolayca parçalanabilmesi sonucu ortaya çıkar. Alyuvarların parçalananarak yıkı­ma uğrama surecine hemoliz denir. Kü­re biçimini almış alyuvarlar ortalama 120 günlük normal yaşamlarını sürdıire-meden yıkıma uğrar. Kemik iliği kanda­ki alyuvar sayısını olması gereken dü­zeyde tutabilmek için daha çok çalış­mak zorunda kalır. Bu nedenle dolaşım­da [...]

Devamı...>>

KANSIZLIK (Hipokrom Kansızlık)

KANSIZLIK (Hipokrom Kansızlık)
Hemoglobin, alyuvarlarda bulunan ve dokulara oksijen taşıyan bir protein­dir içerdiği demir, oksijenin akciğerde­ki kılcal damarlarda hemoglobine bağ­lanarak dokulara aktarılmasında buyuk önem taşır Vücutta demir eksikliği he­moglobin yapımını azaltır Hemoglobi­nin kanda yeterince bulunmaması da kansızlığa yol açar
Alyuvarların üretimi için gerekli olan otekı maddelerle bırbkte demir de uygun bileşikler halinde besinlerden alınır Dengeli bir beslenmeyle [...]

Devamı...>>

KANSIZLIK(ENZİM EKSİKLİĞİNE BAĞLI KANSIZLIKLAR?

KANSIZLIK
Enzim Eksikliğine Bağlı Kansızlıklar
Bu bölüm görece yakın zamanlarda tanımlanan ve kalıtsal özellik gösteren enzim eksikliğine bağlı kansızlıklara ayrılmıştır. ABD’de oldukça yaygın olan bu kansızlık türü siyah ırktan er­keklerin yaklaşık yüzde 13′ünde görü­lür. Benzer olgulara Akdeniz havzasın­da, Özellikle Sicilya, Sardunya, Yuna­nistan ve Türkiye’nin Akdeniz Bolge-si’nde de oldukça sık rastlanmaktadır.
NEDENLERİ
Bu kansızlıklar alyuvarların aşın ölçü­de yıkıma uğramasıyla (hemoliz) [...]

Devamı...>>

KANSIZLIK İÇİN HANGİ TAHLİLLER YAPILMALI?

Kansızlık tanısı için hangi kan tahlillerini yapmak gerekir?
Kansızlığı saptamak için birkaç tahlil yeterlidir. Kansızlık tipini belirleyecek tanıya ulaşmak ise daha zordur. Kansızlık alyuvar ve bazen akyuvar sayısı, hemoglobin ve hematokrit (kan hücrelerinin plazmaya oranı) düzeyi saptana* rak ortaya konur. Hemoglobin miktarı en kesin veridir.

Devamı...>>

KANSIZLIK KİMLERDE GÖRÜLÜR?

Kansızlık daha çok erkekte mi, yoksa kadında mı ortaya çıkar?
Öncelikle kansızlık türünü ayırt etmek gerekir. Kronik bir gidiş gösteren bazı kansızlık tipleri kadınlarda daha kolay ortaya çıkar. Kadınlar âdet çevrimi ve doğum gibi olaylar nedeniyle doğal olarak daha çok kan kaybederler. Bazı ka­lıtsal kansızlıklar ise erkeklerde daha sık görülür. Ama başka hastalıklara bağh kansızlıklarda görülme [...]

Devamı...>>

KANSIZLIK

KANSIZLIK
Kalbin pompaladığı kan, atarda­marlarda ilerleyip kılcal damarlara da­ğılarak dokulara ulaşır. Daha sonra ge­ni kılcal damarlar yoluyla toplarda­marlara geçen kan kalbe döner. Plazma denen sıvı bölümü büyük Ölçüde su (yaklaşık yüzde 90), proteinler, tuzlar, glikoz, karbon dioksit ve hormonlar­dan oluşur. Plazma dışında kalan bö­lümde alyuvar ve akyuvar denen kan hücreleri bulunur. Temel görevi bakterileri ve öbür [...]

Devamı...>>
2 Sayfadan 1. Sayfa12»

09:55 - 8/3/2009

SKLERODERMA

Bulundugu yer: zekeriya keles
SKLERODERMA

SKLERODERMA

 

SKLERODERMA: Skleroderma hastalığı da bir bağdokusu hastalığıdır. Özellikle deri etkilenmiştir. Ancak kalp, akciğerler, böbrekler ve sindirim sistemi de hastalıktan etkilenebilir. Hastaların deri ve derialtı bağ dokusunda kollagen ve elastik lifler sayıca çoğalıp, deri sertleşir.Skleroderma, yalnız deriyi bölgesel olarak etkilemiş olabileceği gibi, vücudu yaygın bir biçimde etkilemiş de olabilir. Yaygın biçimi sıklıkla infeksiyon ya [...]

Devamı...>>
HİPOTİROİDİ AĞIR BİR HASTALIK MIDIR?

HİPOTİROİDİ AĞIR BİR HASTALIK MIDIR?

[#3: Edit Options>MightyAdsense>Adsense Code] Hipotiroidi/.m çok ağır bîr hastalık mıdır?
Sinir sistemi başta olmak üzere vücuttaki büyüme ve gelişme süreçle­rinin sona erdiği erişkin yaşlarda hipotiroidizmin yol açacağı zararlar, Önceki yaşlara göre çok daha hafiftir. Hastalığın doğumda, bebeklik ya da çocukluk dönemlerinde başlaması ise çok ağır sonuçlar doğura­bilir. Kemik gelişiminin bozulması boyca büyümede geri kalmaya, si­nir sistemindeki [...]

Devamı...>>
ŞİŞMANLIK

ŞİŞMANLIK

ŞİŞMANLIK
Şişmanlık vücutta yağ hücreleri küt­lesi ile yağ içeriklerinin artmasına bağlı olarak, yağdokusunun aşın gelişmesi sonucunda ortaya çıkan bir bozukluk­tur, insanların görünümüne ilişkin bazı sakıncaları bir yana, çeşitli organların işlevlerini olumsuz etkilemesi bakımından önem taşır.
KİM ŞİŞMANDIR?
Şişmanlığın tanımlanması için öncelik­le normal vücut ağırlığının istatistiksel tanımı yapılmalıdır. Normal ağırlık Öl­çüleri, örnekler üzerinde yapılan istatis­tik incelemeler sonucunda oluşturu­lan endekslere [...]

Devamı...>>

09:21 - 8/3/2009

Atatürk

Bulundugu yer: zekeriya keles
1 | 2 | 3 |
İleri  
 
 
Genelkurmay'dan 8 Mart afişleri / 1
 
 
  Geri
1 | 2 | 3 |

06:45 - 8/3/2009

İnsanlık, Hazreti Peygamber'e muhtaç

Bulundugu yer: zekeriya keles
İnsanlık, Hazreti Peygamber'e muhtaç  
İslam âlemi bugün Mevlid Kandili'ni idrak edecek. Yüce Yaratıcı'nın insanlığa gönderdiği son rahmet elçisi, İlahi vahyin tamamlayıcısı Hz. Muhammed (sas)'in hicri takvime göre dünyayı şereflendirdiği gecede O'nu hasretle yâd edecek.
 

Bu özel gün münasebetiyle tüm inananların Mevlid Kandili'ni kutlayan Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu, yayınladığı mesajda, "Giderek dünyeviliğe, benliğe, çıkar ve hazza dayanan bir hayata yönelen insanlığın, Hz. Muhammed'in örnekliğine, manevi önderliğine, O'nu anlamaya ve sevmeye son derece ihtiyacı vardır." dedi.

Kur'an-ı Kerim'de, Allah'ın sevgisine mazhar olmanın Hz. Peygamber'e tabi olmaktan geçtiğine işaret edildiğini belirten Bardakoğlu, Hz. Muhammed (sas)'in müminlerin içinde olduğu sürece Yüce Yaratıcı'nın kendilerine azap etmeyeceğini vurguladığını kaydetti. Hz. Peygamber'i örnek almanın önemine değinen Diyanet Reisi, şunları söyledi: "Hz. Peygamber'i sevmek ve örnek almak, O'nun insanlığın huzuru ve kalıcı mutluluğu için yaptığı çağrıyı günümüze taşıyarak, davranışlarımızı O'nun ahlakına, emir ve tavsiyelerine göre şekillendirmek demektir. Çünkü O'nun temsil ettiği değerler, bizler için her zaman yaşanabilir ve uygulanabilir özelliktedir. Yüce Rabb'imizin peygamberleri, meleklerden, olağanüstü güçlere sahip ve başka âlemlere ait varlıklardan değil de içimizden seçmesi, peygamberlerin davetinin insanlar için anlaşılabilir, yaşanabilir, yapılabilir olduğunu göstermek içindir."

Son Peygamber'in dürüstlüğü, emaneti korumayı, insan ve özellikle kadın haklarına riayet etmeyi, yetim ve kimsesizlere kol kanat germeyi ve iyilik yapmayı öğütlediğine dikkat çeken Diyanet İşleri Başkanı, Hazreti Muhammed'in (sas) yaşayışıyla örnek teşkil ettiğini vurguladı. Ali Bardakoğlu, mesajını şöyle sürdürdü: "Dindarlığımızın olgunlaşması O'nu tanımaya, anlamaya, sevmeye bağlıdır. Dünya hayatının sonu gelmez koşuşturması, her bir yönden gelen bilgi kirlenmesi, iç dünyamızda yaşanan gel-gitler arasında bocalayan bizlerin en önemli sorunlarından biri, Rahmet Peygamberi ile kendi hayatımız arasında sağlam bilgiye dayalı bir köprü kuramayışımızdır. İnsanlığa rehberlik edecek, umut kapıları açacak ahlakî duyarlılığa sahip dindarlıkların üretilemeyişidir." Ankara, Zaman

TRT, Diyarbakır'da Kürtçe mevlit okutacak

 

Kürtçe açılımı, kandil programına da yansıdı. Mübarek gecelerde huşu ile dinlenen Mevlid-i Şerif, Diyarbakır Ulucami'de bu yıl Kürtçe seslendirilecek ve TRT 6'dan halka ulaşacak. Projenin TRT'ye ait olduğunu belirten Diyanet, "Bizden cami tahsis edilmesini ve mevlit okuyacak görevli istediler. Biz de temin ettik." açıklamasında bulundu. Camilerde Kürtçe mevlit okunmasının hiçbir sakıncasının bulunmadığını belirten Türkiye Diyanet ve Vakıf Görevlileri Sendikası (Diyanet-Sen) Başkanı Ahmet Yıldız ise, "Zaten bölge halkı mevlidi evinde Kürtçe, camide Türkçe okuyordu. Böylelikle yaşanan ikilem ortadan kalkmış olacak." dedi. Hutbeler devlet adına hazırlandığı için Kürtçe okunamayacağını belirten Yıldız, ancak vaaz ve mevlitlerde sorun yaşanmayacağını kaydetti. Yıldız, "Vaazın amacı insanlara bir şeyler anlatmak. Anlaşabilmek için de en iyi yol halkın kullandığı dili kullanmaktır." şeklinde konuştu.

06:30 - 8/3/2009

NİKÂHI HARAM OLAN KADINLARI TANIMADA ÖLÇÜ

Bulundugu yer: zekeriya keles

NİKÂHI HARAM OLAN KADINLARI TANIMADA ÖLÇÜ


İslâmî hükümlere göre kendileriyle evlenilmesi haram olan kadınlara "Muharremât" adı verilmektedir. Haramlığın müebbed ve muvakkat olmasına göre bu sınıf ikiye ayrılmaktadır.
Müebbeden haram olan kadınlar üç kısma taksim ve kendi bahsinde tafsil olunmuştur. Şöyle ki:

a) Soy itibarıyla haram olan kadınlar,

b) Musâheret (nikâh hısımlığı) sebebiyle haram olan kadınlar,

c) Süt emme ve emzirmeden dolayı haram olan kadınlar. Soy itibariyle haram olan ve kendileri hakkındaki bu hüküm ebediyyen kalkmayan kadınlar şu yedi sınıftan ibarettir:

1- Anneler: Anne tabirinin içinde baba ve ana tarafından olan büyük anneler de dahil olup, ister nikâhlı bir evlenmeden isterse zinâ suçundan gelmiş olsun, oğluna veya torununa ebediyyen haram bulun-maktadır.

2- Kızlar: Bir şahsın kendi kızı ile oğul veya kız tarafından olan kız torunların hepsi buraya dahildir. Bahsi geçen kadınlar; ister nikâhlı bir evlilikten, isterse zinâ suçundan meydana gelmiş olsun haramlık bakımından bir fark yoktur. Binâenaleyh, bir adam bunlardan hiçbirisini asla nikâhlayamaz.

3- Kız kardeşler: Bu sınıfta toplanan kadınlar; ister ana baba bir, isterse baba veya ana bir olsunlar oğlan kardeşi ile evlenmeleri kesinlikle câiz değildir ve bu haramlık ebedidir.

4- Halalar: Babamızın kızkardeşi bulunan kadınlar, ister ana baba bir, isterse tek yönden bir yakınlığı olsun, kardeşinin oğlu (yeğeni) ile asla evlenemezler.

5- Teyzeler: Annemizin kızkardeşi bulunan kadınlar, ister ana baba bir kardeş olsunlar, isterse ana veya baba tarafından kardeş bulunsunlar, kızkardeşinin oğlu (yeğeni) ile kesinlikle evlenemezler.

6- Birâderinin kızı.

7- Hemşiresinin kızı

Bir kimsenin oğlan veya kızkardeşi, ister ana baba bir, isterse tek taraftan bir yakınlığa sahip bulunsun. Bunların kızları, amca veya dayıları ile evlenemez. Bu haramlık müebbet bir yasaklama olarak devam eder.
Musâheret yoluyla haram olan kadınlar, dört sınıfa ayrılmaktadır:

a) Üvey anneler: Babasının, gerek ana gerekse baba tarafından olan dedesinin nikâhlayacağı yabancı bir kadın, bunların nikâhı altına girdiği zamandan itibaren, üvey oğula veya üvey toruna haram olur. Babamız veya dedemiz o kadınla gerdeğe girmeden ölmüş veya ayrılmış olsun. Hükümde bir değişiklik olamaz.

b) Kayınvâlideler: Bir erkek, nikâhladığı kadının anası ile veya bu kadının ana veya babasının annesi ile evlenemez. Bu haramlık ebedidir. Karısı ile gerdeğe girmiş olmasa ve tenine el dokundurmasa bile hükümde bir değişiklik olmaz. Bu haramlık, dinî esaslara uygun olarak yapılan nikâh neticesinde derhal tahakkuk eder ve hiçbir suretle kalkmaz.

c) Üvey kızlar: Bir kimsenin nikâhladığı kadının önceki evliliklerinden olmuş kızları ile bu kızın çocuklarının veya torunlarının kızlarını almak (nikâhlamak) haramdır. Bu haramlığın sübûtu, o kadınla gerdeğe girmiş veya şehvetle tenine dokunmuş olma şartına bağlıdır. Şayet gerdeğe girmeden veya tenine şehvâni bir his ile dokunmadan önce nikahladığı o kadın ölecek olsa, ancak bu takdirde, üvey kız ile evlenmek haram değildir.

Kendisi ile zina edilen bir kadın, zina eden erkeğin oğluna veya torununa, babasına veya dedesine haram olduğu gibi, zina ettiği kadının kızı, oğlunun veya kızının kızı o erkeğe haramdır.

d) Gelinler: Bu tabir oğlunun karısı ile erkek torunların hanımlarını içine almaktadır. Bu sebeple, bir kimse, oğlunun boşadığı kadını ala-madığı gibi torunlarından birisinin ölümü veya boşaması ile dul kalmış bulunan karısı ile asla evlenemez. Bu haramlık müebbettir. Oğul veya torun, o kadınla gerdeğe girmiş olmasa bile hüküm aynıdır.

Emişmeden doğan haramlık:
Emme ve emzirmeden meydana gelen haramlık, soy itibarıyla olan haramlık gibi yedi sınıf kadını kuşatmaktadır. Tafsilâtı fıkıh kitaplarımızın "RADA" bahsinde görülen mevzûu, bütün yönleri ile değil, ölçü teşkil eden tarafları ile ele almak istiyoruz. Şöyle ki:

Emen ile emziren arasında "süt haramlığı"nın tahakkuk edebilmesi için, emen çocuğun iki yaşını geçmemiş olması; süt veren kadının da dokuz yaşında veya daha büyük olması şarttır.

Bu vasıftaki bir çocuğun bir kadını emmesi neticesinde sütün mideye inmesi ile haramlık tahakkuk eder. Süt veren kadın; ister evli, ister dul, isterse bâkire olsun. Emen çocuk da o kadını gerek hayatta iken, gerekse ruhunu teslim ettikten sonra emmiş bulunsun. Emişme haramlığı yine tahakkuk eder. Süt, çocuğun ağzından veya burnundan midesine ulaşsa; ağızla emmek sûretiyle veya emzikle verilse haramlık yine meydana gelir.

Hanefî mezhebinde, mideye inen sütün az veya çok olmasında, bir defa veya mükerrer olarak emzirilmesinde, haramlığın tahakkuku bakımından, hiçbir fark yoktur. Bu haramlığın meydana gelmesi için sütün mideye inmesi kâfidir.
Emişmeden doğan haramlık, iki çocuğun karşılıklı olarak birbirinin annesini emmekle tahakkuk edeceği gibi, bunlardan birinin diğerinin annesini emmiş olması ile de meydana gelir.

İki çocuk, kendi analarından başka, üçüncü bir kadının sütünü em-mekle de süt kardeşi olurlar. Bunlar; birinin erkek, diğerinin kız olması halinde birbiri ile evlenemiyecekleri gibi, süt emdikleri kadının çocukları ile de evlenemezler.
Süt emmekten meydana gelen yakınlıkta hürmeti musâhere de tahakkuk edebilir. Şöyle ki: Bir kimse, sütoğlu'nun veya süt babasının boşadığı kadını alamaz. Bir kadın da süt kızının kocası ile evlenemez. Bir erkek, sütkızına şehvetle dokunacak olsa, karısı kendisinden haram olur.

Muvakkat haramlığı gerektiren sebepler:
Gerek soy, gerek süt, gerekse hısımlık itibarıyla birbirine mahrem olan iki kadının, bir erkeğin nikâhı altında toplanması haramdır. Bu hüküm müvâcehesinde bir erkek:

a) İki kızkardeşi;

b) Karısının hala veya teyzesini

c) Karısının oğlan veya kızkardeşinin kızını, karısı ile birlikte ve aynı zamanda bir nikâh altında toplayamaz. Bu davranış haramdır. Ancak bu haramlık, müebbed değil, muvakkattir. Karısı öldükten veya aralarındaki nikâh bağı çözüldükten sonra, o erkeğin sayılan kadınlardan biri ile evlenmesi mümkün bulunmaktadır.

Müslüman bir erkeğin, ehl-i kitaptan olmayan bir kadını nikâhlaması haramdır. Bu haramlık müebbed olmadığı için, o kadının semâvî dinlerden birini kabûl etmesi halinde kalkabilir ve bir müslüman erkekle evlenmesi mümkün olur.

Kocası tarafından boşanmış veya erkeğinin ölümü üzerine dul kal-mış bulunan bir kadını, talâk veya ölüm iddetinin dolmasından önce, bir erkeğin nikâhlaması haramdır. İddet tamam olunca bu mahzur ortadan kalkar ve onunla evlenmek câiz olur.

Nikâhı altında dört tane hür kadın bulunan bir erkek, beşinci bir kadını nikâhlayamaz. Şayet bunlardan biri vefat ederse veya kocası tarafından boşanacakolursa, boşanan kadının iddeti tamam olduktan sonra o erkeğin başka bir kadını nikâhlaması câiz olmaktadır.

Üç talâkla boşanmış bir kadının, aynı erkeğe bir defa daha nikâhlanması haramdır. Meydana gelen haramlık, mavakkat olduğundan, ilk kocasından ayrılışını müteâkiben ve iddetini doldurduktan sonra başka bir erkeğe varıp gerdeğe girecektir. İkinci kocanın ölümü halinde ölüm iddetini; boşaması halinde talâk iddetini doldurduktan sonra ilk kocası ile evlenmesi mümkün olmaktadır.

06:24 - 8/3/2009

mevlid kandili

Bulundugu yer: zekeriya keles
tüm blogtaslarimin mevlid kandillerini tebrik eder saglik,sihat,esenlik ve yasama sevinci dilerim

06:13 - 8/3/2009

MEVLİT KANDİLİ NEDİR, BU GECE NASIL DUA EDİLİR?

Bulundugu yer: zekeriya keles

MEVLİT KANDİLİ NEDİR, BU GECE NASIL DUA EDİLİR?

Mevlid, doğum zamanı demektir. Mevlid gecesi, Rebiul-evvel ayının 11. ve 12. günleri arasındaki gecedir. Peygamber efendimizin doğum günü, bütün Müslümanların bayramıdır.
30 Mart 2007 Cuma 16:33

Mevlid gecesi Sual: Mevlid ne demektir

 

CEVAP Mevlid, doğum zamanı demektir. Mevlid gecesi, Rebiul-evvel ayının 11. ve 12. günleri arasındaki gecedir. Peygamber efendimizin doğum günü, bütün Müslümanların bayramıdır.

 

Resulullah dünyaya gelince, amcası Ebu Leheb’in cariyesi Süveybe, (Kardeşin Abdullah’ın oğlu oldu) diyerek kendisine müjde getirince, sevinmişti. (Ona süt vermek şartı ile, seni azat ettim) demişti. Bunun için, Ebu Leheb’in, her mevlid gecesinde, azabı biraz hafiflemektedir. Mevlid gecesi sevinen, o geceye kıymet veren müminlerin pek çok sevap kazanacağı buradan da anlaşılmaktadır.

 

Hafız Muhammed ibni Cezeri Şafii diyor ki: (Ebu Leheb rüyada görülüp, ne halde olduğu sorulduğunda, çok azap çekiyorum. Ancak, her yıl, Rebiul-evvel ayının 12. geceleri, azabım hafifliyor. Resulullah dünyaya gelince, müjde veren cariyemi sevincimden azat etmiştim. Bunun için, bu gecelerde azabım hafifliyor) dedi.

 

Ebu Leheb gibi azgın bir kâfirin azabı hafifleyince, O yüce Peygamberin ümmetinden olan bir mümin, Onun doğduğu gece sevinir, malını uygun yerlere dağıtır, ziyafet verir, böylece, Peygamberine olan sevgisini gösterirse, Allahü teâlâ onu Cennetine sokar.) [M. Nasihat]

 

Resulullah efendimiz, mevlid gecelerinde eshab-ı kirama ziyafet verir, dünyayı teşrifindeki ve çocukluk zamanındaki şeyleri anlatırdı.

 

Hz. Ebu Bekir de, halife iken, eshab-ı kiramı toplar, Resulullah efendimizin dünyayı teşrifindeki olağanüstü hâlleri konuşurlardı.

 

Bu gece, Resulullahın doğum zamanında görülen hâlleri, mucizeleri okumak, dinlemek, öğrenmek çok sevaptır. Bugün veya ertesi gün oruç tutmakta mahzur yoktur. Tutulması iyi olur, sevap olur.

 

İslam âlimleri mevlid gecesine çok önem vermişlerdir. Hz. Mevlana, (Mevlid okunan yerden belalar gider) buyurmuştur. Mevlid gecesi, Kadir gecesinden sonra en kıymetli gecedir.

 

Hatta, Mevlid gecesinin Kadir gecesinden de kıymetli olduğunu bildiren âlimler de vardır. El-mukni, el-miyar ve Tenvir-ül-kulub kitaplarında Mevlid gecesinin Kadir gecesinden kıymetli olduğu bildiriliyor.

 

(Ed-dürer-ül-mesun) (Allahü teâlâ bir kimseye söz ve yazı sanatı ihsan ederse, Resulullahı övsün, düşmanlarını kötülesin) hadis-i şerifine uyularak, asırlardır mevlid kitapları yazılmış ve okunmuştur.

 

Resulullah efendimizi öven çeşitli mevlid kasideleri vardır. Meşhur olan ve Türkiye’de her zaman okunan Mevlid kasidesini Süleyman Çelebi, 15. asırda yazmıştır. Bu kasidenin asr-ı saadetten sonra yazılması, bid’at olmasını gerektirmez. Çünkü Resulullahı övmek ibadettir.

 

Her zaman Onu övücü kasideler, yazılar yazılabilir. Onları da okumak bid’at değil, sevap olur. Mevlid-i şerif okumak, Resulullahın dünyaya gelişini, miracını ve hayatını anlatmak, Onu hatırlamak, Onu övmek demektir.

 

Her müminin Resulullahı çok sevmesi gerekir. Bu da zaten imanın gereğidir. Çok sevmek kâmil mümin olmanın da alametidir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki: (Beni ana-baba, evlat ve herkesten daha çok sevmeyen, mümin olamaz.) [Buhari] (Bir şeyi çok seven, elbette onu çok anar.) [Deylemi] (Resulullahı seven de onu çok anar.) (Peygamberleri anmak, hatırlamak ibadettir.) [Deylemi] (Bu ibadeti, şiir olarak söylemek daha tesirli olur. Resulullah efendimizin şairleri, camide, Resulullahı öven ve kâfirleri kahreden şiirler okurlardı.) Bunlardan Hassan bin Sabit hazretlerinin şiirlerini çok beğenirdi.

 

Resulullah sallallahü aleyhi ve sellem, mescide bu şair için bir minber koydurdu. Hassan bin Sabit hazretleri minbere çıkar, düşmanları kötüler, Resulullahı överdi.

 

Resulullah efendimiz de buyurdu ki: (Hassanın sözleri, düşmanlara ok yarasından daha tesirlidir.) [M. Nasihat] Bu husustaki hadis-i şeriflerden ikisi de şöyle: (Allahü teâlâ, Resulünü övmek ve müdafaa etmek hususunda Hassanı, Ruh-ül-kuds [Cebrail aleyhisselam] ile takviye etmektedir.) [Buhari] Peygamber efendimiz, şairin söylediği şiiri beğenip (Dişlerin dökülmesin) diye dua etmiştir.

 

(Hakim) Şiir hakkında hadis-i şeriflerden birkaçı da şöyle: (Şiir, öyle bir sözdür ki, güzeli daha güzel, çirkini daha çirkindir.) [Buhari] (Büyüleyici sözler gibi, hikmetli şiirler de vardır.) [Ebu Davud] (Bazı şiirler elbette apaçık bir hikmettir.) [Buhari]

 

Vehhabiler, mezhepsizler, Resulullah efendimizi öven ve Ondan şefaat isteyen müslümanlara müşrik, yani puta tapan kâfir damgasını basıyorlar.

 

Ülkemizde bunu açıkça söyleyemedikleri için, mevlide bid’at diyorlar. Resulullahı övmek bid'at olmaz. Bu övgüden ancak Allah’ı sevmeyen rahatsız olur. Çünkü Allahü teâlâ Onu övmektedir.

 

Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki: (Biz seni âlemlere rahmet olarak gönderdik.) [Enbiya 107] (Biz seni bütün insanlara müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik.) [Sebe, 28] (Senin için bitmeyen, sonsuz mükafat vardır. Elbette sen en büyük ahlak üzeresin) [Kalem 3-4] (Rabbin sana [çok nimet] verecek, sen de razı olacaksın!) [Duha 5] (Allah ve melekleri, Resule salevat getiriyor, iman edenler, siz de salevat getirin.) [Ahzab 56]

 

Mevlidi, erkek kadın karışık olmadan, çalgı ve başka haram karıştırmadan, Allah rızası için okumak, salevat-ı şerife getirmek, tatlı şeyler yedirip içirmek, hayrat ve hasenat yapmak, böylece, o gecenin şükrünü yerine getirmek müstehabdır. (Ni'met-ül kübrâ, Hadika, M.Nasihat)

 

Doğum gününe önem vermeyi hıristiyanlar, müslümanlardan öğrenip almışlardır.

 

Mevlid okumanın kıymetli bir ibadet olduğunu bildirmek için İslam âlimleri çeşitli dillerde kitaplar yazmışlardır.

 

Bunlardan on tanesi, Keşf-üz-zünunda bildirilmektedir. İbni Hacer-i Hiytemi hazretlerinin En-Nimet-ül-kübra isimli mevlid kitabı ile imam-ı Süyuti hazretlerinin Erreddü ala men enkere kıraetel mevlid-in-Nebi kitabı meşhurdur.

 

Resulullah efendimizi çok övmek, mahlukların en üstünde olduğunu söylemek, Allahü teâlânın, sevgili Peygamberine verdiği üstünlükleri saymak ve Ondan şefaat istemek, büyük ibadettir. Buna karşı koymak, koyu bir cahillik, pek çirkin bir inattır.

 

Resulullahı övmek, anmak lazım geldiğine delil olarak, Ahzab suresinin (Allah ve melekleri, Resule salevat getiriyor, iman edenler, siz de salevat getirin) mealindeki 56.âyet-i kerimesi yetmez mi? İslam âlimleri buyuruyor ki: Mevlid gecelerinde toplanarak, mevlid kasidesi okumak, tatlı şeyler yedirip içirmek, hayrat ve hasenat yapmak, böylece, o gecenin şükrünü yerine getirmek müstehaptır.

 

Salihlere elbise ve benzeri hediye vermek, bu geceye hürmet etmek olur. Bunları Allah rızası için yapmak çok sevap olur. (İbni Battal maliki) Mevlid cemiyetinde, salihleri toplayıp, salevat okumak, fakirleri doyurmak, her zaman sevaptır. Fakat, bunlara çalgı gibi haram karıştırmak büyük günah olur. (Allame Zahirüddin bin Cafer) Mevlid cemiyetinde, sadaka, hediye vermek, neşe ve sevinç göstermek, haram karıştırmadan mevlid kasidesi okutmak çok sevap olur. (Allame Nasirüddin)

 

Haram şeyler karıştırmadan mevlid cemiyeti yapmak müstehaptır. (S.ibni Mace şerhi)

 

Pazarlık etmeden, sırf Allah rızası için hatim veya mevlid okuyan hafızın, okutanın verdiği hediyeyi alması caiz olur. Kur'an okuyup hediye almayı meslek haline getirmemelidir! Zira âdet haline gelen hediye, şart edilen ücret gibidir. (Dürr-ül muhtar)

 

Ücretle okunan Kur'andan ölüye sevap hasıl olmaz. (Hidaye)

 

Sual: Mevliddeki (Habibim sana aşık olmuşam) ifadesi caiz mi?

 

CEVAP Evet. Şimdi nefsin şehvani arzularına aşk deniyor. Dinde ise, fazla sevgiye denir.

 

Sual: Kadın kadına mevlid okur mu?

 

CEVAP Evet. Erkekler duyarsa caiz değildir.

 

Sual: Mevlidde (Doğdu ol saatte...) denirken ayağa kalkılır mı?

 

CEVAP Mahzuru olmaz.

 

Sual: Yılbaşı gecesi, toplanıp mevlid okumak uygun mu?

 

CEVAP Uygun değil. Bu gecede de, her gece ne yapılıyorsa aynı şeyler yapmalı, farklı bir şey yapmamalı.

 

Sual: Mevlid münasebetiyle Peygamber aşırı övüldü. “O da bir beşer [insan] idi, Kur’anı getirmekle görevi bitti. Aşırı övmek şirk değil mi?

 

CEVAP O, ilah değildi, elbette beşer idi, ama “Seyyid-ül-beşer” idi, bütün insanların efendisi idi. Hiç kimse Onu Allahü teâlânın övdüğü kadar övemez. Bu övgüden de ancak başka dinde olan rahatsız olur. Hatırlatma: Bazı Hıristiyan fırkaları, doğum günü kutlamazlar. Doğum günü kutlamasına yaratıklara tapınmak derler. Selefiyeciler de doğum günü olan mevlidi bid’at sayar, Peygambere tapmak derler. Bunların, Hıristiyanlarla bu benzer inanışlarında bir sebep olması gerekir.

 

Efendimiz doğduğu gün

 

Putlar devrildi yüz üstü

 

Efendimiz doğduğu gün

 

Yıkıldı tağutun büstü

 

Efendimiz doğduğu gün

 

Hemen secdeye eğildi

 

Ben peygamberim dedi

 

Sünnet edilmiş görüldü

 

Efendimiz doğduğu gün

 

Kâinat nur ile doldu

 

Şeytanlar sararıp soldu

 

Çok garip olaylar oldu

 

Efendimiz doğduğu gün

 

Kurumuştu Save gölü

 

Bin yıl yanan ateş söndü

 

Kâfirler şaşkına döndü

 

Efendimiz doğduğu gün

 

Büyücüler âciz kaldı

 

Sihrini yapamaz oldu

 

Kisra’nın köşkü yıkıldı

 

Efendimiz doğduğu gün

 

 

 

dinimizislam.com

06:07 - 8/3/2009

Mevlid Kandili Duası

Bulundugu yer: zekeriya keles
Mevlid Kandili Duası
Mevlid Kandili Duası
Sevgili Peygamberimiz'in (sas) doğum günü vesilesiyle kutladığımız Mevlid Kandili dolayısıyla bir dua hazırladık. Tüm okurlarımızın kandilini kutlarız...







EÛZÜ BİLLAHİ MİNE’Ş-ŞEYTANİ’R-RACÎM, BİSMİLLAHİRRAHMANİRRRAHİM

Ya ilahel alemin
İlk yarattığın nur efendimizin nuruydu.
Sen onu var etmeden evvel gündüzün geceden,
baharın da kıştan farkı yoktu.
İyilikler, kötülüklerle iç içe;
akıl nefse yenik,
ruh da bedenin esiri idi.
O güzeller güzeli
Varlığın sırrını keşfedip akla yüksek hedefler gösterdi
düşünceye kapılar açıp
insanın ebedlere namzet olduğunu âlemşümul bir dille haykırdı.
Böyle bir elçiyi insanlığa bahşetmenden
Ve sayısız nice nimetlerinden ötürü
sana sonsuz hamd ü senalar olsun ya rabbi!

Güç ve kuvvet ancak kendisine has olan yüce ve büyük Allâh’ım!
Mahlûkatın adedince,
Zatının rızası,
Arşının ağırlığı ve kelimelerinin toplamınca
Efendimiz Hz. Muhammed (sas) ve O’nun ehli ve ashabı üzerine salât ü selam la bir kere daha yâdederek huzûr-u İlahi'de el açıp yakarıyoruz

Ey her şeye hayat bahşeden Allah’ım
bütün insanlık, hatta bütün bir varlık âleminin bayramı sayılan
mübarek günleri vardır.
bir gün daha vardır ki,
o da Allah Rasûlü’nün dünyayı teşrif buyurarak
tenezzülen aramıza girip bizi şereflendirdiği kutlu zamandır.
Bizler şimdi o anı yaşıyoruz.
Rahmet-i Rahman’ın galeyana geldiğine inandığımız
bu kutlu zaman diliminde,
Mevlid Kandili’nin bizim için hakiki bayram olması ümidiyle,
ümmet-i Muhammed’in hal-i pürmelali açısından
bayram hediyesine en muhtaç birer yetim olduğumuz mülahazasıyla, Şefkat Peygamberi’nin ruhaniyetine sığınarak,
sen den yeniden bir kere daha diriliş istiyoruz ya rabbi

Ey her şeye gücü yeten Allah’ım
Efendimizi düşünmekle
hayatın hiç kimseye nasip olmayan tadını
ve varlığın bitmeyen zevkli maceralarını duyarız.
Duyarız imanın yenilmez gücünü,
Duyarız Müslümanlığın kahramanlık olduğunu,
Duyarız doğruluğun paha biçilmez kıymetler ihtiva ettiğini,
Duyarız iffet ve ismetin, meleklerinkine denk insan tabiatının bir buudu haline geldiğini.
N’olur bu ve benzeri nice güzellikleri daha derince ve engince
Bütün insanların ruhlarına duyur ya Rabbi!

Ya Rabbel alemin
Onun terbiyesi, onun üslûbu ve onun sistemiyle yetişmiş olan nesillerin
imanları iz’ân ufkuna erişiyor,
muhabbetleri çağlayanlara dönüşüyor.
efendimizi bu ölçüde duyup sevmeleri münasebetiyle
her an daha da şahlanıyor
ve o kutlunun arkasında bulunma sevinciyle adeta yeni bir asr-ı saadet yaşanıyor.
Sen dünyamıza yeniden bir huzur çağı
ve gül devri yaşat ya Rabbi!

Ey yüceler yücesi Allah’ım
Yüzümüz yok, hicap içindeyiz;
Efendimizin senin katındaki nazının geçerliliğine de ümitlerimiz tam.
Keşke ne seviyede olursa olsun
efendimizden hiç uzaklaşmasaydık;
ondan gelen ışıklardan
ve ruhlarımıza boşalan mânâlardan
hiç mahrum kalmasaydık..
ve onu o inandırıcı çehresiyle
içlerimizde hep taptaze ve dipdiri duyabilseydik!..
sen bizleri kendi uzaklıklarını aşabilen
hak ve hakikatleri de bütün derinlikleriyle duyabilenlerden eyle ya rabbi!

ya ilahel alemin
O güzeller güzeli Sevgiliyi, bir kere daha misafirimiz eyle..
tahtını sinelerimize kur
gönüllerimizdeki karanlıkları kov,
bütün benliğimize ruhunun ilhamlarını duyur
ve bize yeniden diriliş yollarını göster ya rabbi

İnananları karanlıklardan aydınlığa çıkaran Allah’ım
her gün biraz daha azgınlaşan şu zulmetleri o kutlunun ışığıyla dağıtıver
herkesi inleten zulüm ve adaletsizlik ateşini söndürüver.
her şekliyle kine, nefrete, düşmanlığa kilitlenmiş şu zavallı ruhların boyunlarındaki zincirleri çözüver
sevgiye, merhamete, şefkate hasret giden sinelerimizi muhabbetle, hoşgörüyle coşturuver
ruhlarımızı aklın aydınlığı, gönüllerimizi de mantık ve muhakeme enginliğiyle buluşturuver
ve bizi kendi içimizdeki hicran ve hasretlerimizden kurtarıver ya Rabbi!

Ey merhameti bol olan Allah’ım!
şefkati, adaletini aşkın gönüller sultanını unuttuğumuzun
ve saygısızlıkta bulunduğumuzun farkındayız.
Biliyoruz ki o rahmet nebisi
incinse de küsmedi
Vefasızlık görsede alakayı kesmedi
Başını yaranlar, dişini kıranlar karşısında bile ellerini açıp dua dua yalvardı. Katiyen lanette bulunmadı. Lanet ve bedduaya “âmin” de demedi.
Sinesini, Ebû Cehil'leri bile ümitlendirecek ölçüde açabildiği kadar açtı
ve her sözünü, her davranışını senin rahmetinin enginliğine bağladı.
Sen bizleri onun o engin merhametinden istifade eden
ve şefaatine de nâil olanlardan eyle ey Rabbi!

Ey ihsanları sonsuz olan Allah’ım
düşe-kalka olsa da hep Efendimizin izinde yürüme gayretindeyiz.
N’olur bizi bir kere daha sevindir.
Sevindir ki; bağının taptaze fidanlarıyla
adını âleme tam duyuracak demdeyiz.
Bu dünya ışığa hasret gidiyor.
Bizler o kırık azimlerimiz ve o çatlamış ümitlerimizle,
yolların hakkını veremesek de hep yollardayız.
Sadece hislerimizle de olsa, aradığımız hep senin habibin;
N’olur gönüllerimiz bir kere daha onunla dolsun,
ufuklarımızı saran şu upuzun geceler yerlerini gündüzlere bıraksın
ve viladeti bizim hakiki bayramımız olsun..

Ey yapılan dualara cevap veren Allâh’ım
Sana itaat edilir Sen karşılığını veririsin;
Sana isyan edilir, sen bağışlar ve affedersin,
Darda kalanlara icabet edersin,
Zararı sıkıntıyı ortadan kaldırırsın
Hastalara şifa, dertlilere deva verirsin
Günahları bağışlar, tövbeleri kabul edersin
Sen bizlerin dualarını kabul buyur ya Rabbi!

Allâh’ım
acizlikten, üzüntüden, tasadan, kederden,
Korkaklıktan, kabir azâbından, cehennem ateşinden sana sığınırız.
Bizleri kötülükten ve kötülerin şerrinden emin eyle ya Rabbi!

Ey Yüceler Yücesi!
bize karşı düşmanlık duygularıyla oturup kalkanların kalblerini yumuşatmak murad ediyorsan,
bize ve gönüllüler hareketine karşı onların kalblerini yumuşat
ve sinelerini daimî bir sevgiyle doldur! Ya Rabbi!
Ey kalbleri evirip çeviren Sultanlar Sultanı!
Bizim kalblerimizi de, onların kalblerini de sevdiğin ve hoşnut olduğun güzelliklere çevir! Ya Rabbi!

Allahım
Sen bizlere bizi aşan istidat ve kabiliyetler ver
ve lutfedeceğin bu kabiliyetleri
senin rızan yolunda kullanmayı
bizlere nasip eyle ya Rabbi!

Allahım
Sen bizlere peygamberleri donattığın sıfatları lutfet lakin biz lutfedeceğin bu sıfatları tefahur vesilesi yapmayalım ve hep kendimizi sıfır görelim ya Rabbi!

Allahım
Cümlemize vicdan genişliği lutfet
Kalplerimize inşirah bahşet
Bizleri kollektif şuura sahip kullarından kıl
Ve bizleri müttakilere rehber eyle ya Rabbi!

Ey yüceler yücesi olan Allahım
Biz ümmeti Muhammedin dağınıklığını gider
Bize ve ülkemize birlik ve dirlik ver
Bütün dünyaya da huzur ve barış nasibeyle..
Kalplerimizi birbirene ısındır ve
Bizleri birbirimize sevdir
Dünyanın dört bir tarafında hizmet eden kardeşlerimizi
Bizlerle beraber ihlas-ı etemme muvaffak kıl ya Rabbi!

Allâh'ım!
Efendimiz Hz. Muhammed (sav)’in Sen'den istediği
her türlü hayrı Sen'den istiyor,
yine Peygamber Efendimizin sana sığındığı
her türlü şerden de
sana sığınıyoruz.

Yâ Erhamerrâhimîn ve Yâ Ekremelekremîn!
Bizim, anne-baba ve ecdadımızın
Bize rehberlik ve kılavuzluk yapan büyüklerimizin,
Bir harf bile olsa kendilerinden istifade ettiğimiz hocalarımızın,
Sevdiklerimizin, sevenlerimizin,
Içinde neş’et ettiğimiz beldedeki insanların,
Milletimiz fertlerinin,
Kadın-erkek inanan bütün arkadaşlarımızın,
Dostlarımızın, kardeşlerimizin..
Bize karşı hep civanmertçe davrananların..
Hayır dualarında unutmayıp
Her zaman bizi de yâd edenlerin..
Üzerimizde hakkı bulunan kimselerin..
Kıymetli nasihatleriyle
Bize bekâ desenli sâlihatın yollarını gösterenlerin...
Ve bütün ümmet-i Muhammed’in
Günahlarını bağışla! Ya Rabbi!

Allahım!
Duamızın sonunda Sana olan minnet ve şükran hislerimizi
Bir kere daha tekrarlıyor,
Resûl-ü zîşânı, âlini, ashabını
Bir kez daha salavâtlarla anıyor
Ve dualarımızı kabul buyurmanı istirham ediyoruz.
Ne olur, bizlerin dualarına icabet buyur ya Rabbi!

amin ve selamün alel murselin
vel hamdü lillahi Rabbi’l-alemin…



ÖMER FARUK ŞENTÜRK

[KIRIK TESTİ] Ey Güzeller Güzeli Sevgili Gel!..

[BAMTELİ]İnsanlık O’nunla Yeniden Diriliyor

Mevlid Kandili Duası

 


19.Mart.2008 13:44:08

05:41 - 8/3/2009

KEMİKLERİN ÇEŞİTLERİ

Bulundugu yer: zekeriya keles
KEMİKLERİN ÇEŞİTLERİ

KEMİKLERİN ÇEŞİTLERİ

 

KEMİKLERİN ÇEŞİTLERİ: Kemikler biçimleri bakımından üç gruba ayrılırlar.
A) Yassı kemikler: Kürek kemiği, kalça kemiği, omurlar, kaburga kemikleri ve burun kemiği, alın kemiği, şakak kemiği, vomer kemiği gibi baş kemiklerinin çoğu yassı kemiklerdir.
B) Kısa kemikler: El ve ayağı oluşturan kemikler iskelet sisteminin kısa kemikleridir.
C) Uzun kemikler: Uyluk kemiği, kaval kemiği, kol kemiği [...]

Devamı...>>
Cinsel İktidarsızlık

Cinsel İktidarsızlık

[#3: Edit Options>MightyAdsense>Adsense Code] CİNSEL İKTİDARSIZLIK ( İMPOTANS ): İmpotans, erkeğin normal bir koitus için yeterli bir penis ereksiyonu gerçekleştirememesi durumudur.İmpotans nedenlerini psikolojik, bedensel ve yaşlılık olmak üzere üç grup altında inceleyebiliriz.İmpotans vakalarının yaklaşık olarak % 9O’ı psikolojik nedenlere bağlıdır. Bunlardan bazılarını şöyle özetleyebiliriz. Cinsel ilişkiden suçluluk duyma, korkma, depresyon, eşin cinsel ilişkide tamamen pasif [...]

Devamı...>>

Erken Boşalma

EJAKÜLASYO PREKOKS (ERKEN BOŞALMA): Ejakülasyo prekoks, ejakülasyon olayının çok erken ortaya çıkmasıdır, Olay tamamen psikolojik kökenlidir. Ne yazık ki oldukça sık görülen bir durumdur. Çeşitli nedenlere bağlı olarak gelişebilmektedir.
Ejakülasyon belli bir yere kadar denetlenebilip geciktirilebilir. Bu bir yerde kişinin kendisini cinsel yönde eğitmesi ve denetlemesiyle mümkündür. Ancak genelevlerde edinilen alışkanlıklar ejakülasyon konusunda yanlış davranışların [...]

Devamı...>>
SÜNNET (CİRCUMCİSİON)

SÜNNET (CİRCUMCİSİON)

SÜNNET (CİRCUMCİSİON) :Sünnet, glans penisi örten ‘Prepisyum’ derisinin kısmen veya tümüyle cerrahi olarak çıkartılması olayıdır. Sünnetin gerekliliği konusu batı dünyasında oldukça uzun bir süre tartışılmıştır. Sünnet niçin yapılmaktadır, niçin yapılmalıdır ve niçin yapılmamalıdır. Bu soruların yanıtını bundan 10 yıl önce rahatça vermek olanaksızdı.Günümüzde ise daha rahat yanıtlar verilebilmektedir. Sünnetin uygulama nedenlerinden biri dinseldir.
Müslümanlarda, Musevilerde , [...]

Devamı...>>
ERKEKTE KISIRLIK (STERLİTE)

ERKEKTE KISIRLIK (STERLİTE)

ERKEKTE KISIRLIK (STERLİTE): Evliliklerin genellikle % 10′u kısırdır. Bu kısırlığın % 40′ından erkek sorumludur. Evliliğin ilk üç yılında hamilelik oluşmamışsa kadın veya erkekteki kısırlıktan kuşkulanılır. Normalde her 1 mi. meni içinde 60-100 milyon spermium bulunur. Bu miktar 20 milyonun altına düştüğünde erkek kadını dölleyemez. Bu gibi erkekler için kısır deyimi kullanılabilir. Normalden az sayıda spermium [...]

Devamı...>>
SPERMİUM

SPERMİUM

SPERMİUM: Spermium, erkek cinsiyet hücresine {tohum hücresi) verilen addır. Baş, ara bölüm ve kuyruk olmak üzere üç bölümden kurulmuştur. Baş bölümü 4,6 mikron, kuyruk bölümü de 50 mikron boyundadır (1 mikron 1 milimetrenin 1000′de biridir). Babadan çocuğuna geçecek olan bütün kalıtsal özellikler baş bölümü içinde bulunan 23 kromozomda genlerolarak kodlanmıştır. 23 kromozomden biri X veya [...]

Devamı...>>
MASTÜRBASYON

MASTÜRBASYON

MASTÜRBASYON: Kadın ve erkeğin karşı cinsle buluşma olanağının bulunmadığı durumlarda cinsel organını kendisinin uyarmasıyla veya rüyada orgazm veya ej akülasyonun oluşması durumuna ‘Mastürbasyon’ denir. Organı yaralayıcı bir biçimde yapılmadıktan sonra mastürbasyonun bedensel yönden zararlı bir yanı olup olmadığı tartışmalıdır. Mastürbasyon karşı cinsle birleşme isteğinin yerini almışsa psikolojik bir bozukluk olarak ele alınmalı ve psikiyatrik tedaviye [...]

Devamı...>>
TESTİS TÜMÖRLERİ

TESTİS TÜMÖRLERİ

TESTİS TÜMÖRLERİ: Testis tümörleri vücutta gelişen bütün tümörlerin % 0,5-1 ‘ini oluştururlar. Çoğunlukla 18-35 yaşları arasında ortaya çıkarlar. Skrotuma inmemiş testislerin % 10′unda tümör gelişebilir. Testis tümörleri içinde en sık rastlananı cinsiyet hücrelerinden kaynaklanan ve ‘Seminoma’ adım alan tümör tipidir. Testis tümörlerinde gelişecek en özgün belirti skrotum içindeki ağrısız kitledir. Bu kitle tümöre bağh olarak [...]

Devamı...>>
TESTİS DÖNMESİ

TESTİS DÖNMESİ

TESTİS DÖNMESİ: Testisin skrotum içinde kendi ekseni Üzerinde dönmesi sonucu organın kan damarlarının sıkışıp kan akımının engellenmesi durumudur. Testis dokusu kansızlığa en fazla 16 saat dayanabilmektedir. Olay en çok 12-14 yaşları arasında görülmektedir. Testis dönmesi oluştuğunda organda şiddetli bir ağrı, skrotumderisindeödem (şişlik) ve kızarıklık gelişir.Testis ve üzerindeki epididımis sert bir kitle durumuna gelir. Dönmüş olan [...]

Devamı...>>
FİMOZİS

FİMOZİS

FİMOZİS: Glans penisi örtmekte olan ‘Prepisyum’ (sünnet derisi) denilen deri kıvrımının, glans penisin tepesine uyan açıklığının dar olması durumuna ‘Fimozis’ denir. Fimozis durumunda prepisyum aynı zamanda büzüşmüş bir yapıya sahiptir.Eğer prepisyumün açıklığı çok darsa idrar etme sırasında idrar, prepisyumla glans penis arasındaki boşlukta birikebilir. Bu durumda prepisyum adeta balon gibi şişer, idrar damlalar halinde akar. [...]

Devamı...>>
EPİSPADİAS

EPİSPADİAS

EPİSPADİAZİS: Üretranın dış deliği olan “Meatus eksternus”un meatus glans penisin orta-tepe noktasında olacağına glans penisin veya penisin üst yüzünde bir bölgede bulunmasıdır. Epispadiazise 50.000 doğumda bir rastlanmaktadır.
Epispadiazisin başlıca üç biçimi bulunur.
1) Epispadiazis glandis denilen tipte, meatus eksternus glansm üst yüzünde bulunur.
2) Epispadiazis penis demlen tipte ise meatus eksternus penisin üst yüzünde bulunur.
3) Epispadiazis komleta [...]

Devamı...>>
KABAKULAK ORŞİTİ

KABAKULAK ORŞİTİ

KABAKULAK ORŞİTİ: Testislerin iltihaplanmasına ‘Orşit’ denir. Kabakulak hastalığının seyri sırasında, kabakulağa bağlı bir komplikasyon olarak orşit gelişebilir. Ergenlikten önce geçirilen kabakulaklarda orşit gelişme riski hemen hemen yok gibidir. Buna karşılık erişkin kimseler kabakulak geçirdiklerinde % 25 sıklıkta kabakulak orşiti komplikasyonunun doğma riski vardır. Kabakulağa bağlı olarak iki taraflı orşit gelişmesi durumunda hastada kalıcı bir bozukluk [...]

Devamı...>>
KRİPTORŞİZM

KRİPTORŞİZM

KRİPTORŞİZM; Testislerin, skrotum denilen torbanın içinde bulunmamasına ‘Kriptorşizm’ denir. Olay doğuştan bir anormalliktir. Erkek çocukların testisleri anne rahmi içindeki gelişmelerinin 7. ayma kadar olan döneminde skrotum içine inmemiştir. Bu döneme kadar geçen sürede testisler çocuğun karnı içinde bulunur. Anne rahmi içindeki 7. ile 9. aylar arasında erkek çocuğun testisleri kasık kanalı denilen bir kanaldan geçerek [...]

Devamı...>>

KADIN PSÖDOHERMAFRODİTİZM

KADIN PSÖDOHERMAFRODÎTİZM: Bu gibi kimselerde ovarium bulunur. Kromozomlar XX’ dir, yani kadındırlar. Fakat bunların dışındaki diğer bütün cinsel özellikleri erkeğe benzemektedir. Rahim ve vagina bulunur, klitoris penise benzeyecek biçimde büyümüştür, fakat içinden ûretra geçmez. Çoğu vakada böbreküstü bezlerinde hiperplazi de bulunmaktadır. Vücutları kıllanır, kasları erkeksidir, sesleri kalındır. Kadın psödohermafroditler toplum içinde daha çok erkek olarak [...]

Devamı...>>

ERKEK PSÖDOHERMAFRODİTİZM

ERKEK PSÖDOHERMAFRODİTİZM: Psödohermafroditlerde, testis veya ovarium bulunmakta fakat bunun dışındaki bütün cinsel özellikler karşı cinse ait olmaktadır. Nitekim erkek psödohermafroditizm vakalarında kişide testis bulunmakta, cinsiyet kromozomları XY yani erkek olmakta fakat cinsel organları ve ikincil cinsel, karakterleri kadına benzemektedir. Bu gibi kimseler toplum içinde tamamen kadın olarak davranırlar. Erkek psödohermafroditler günün birinde asıl cinsiyetlerini öğrendiklerinde [...]

Devamı...>>

GERÇEK HERMAFRODİTİZM

GERÇEK HERMAFRODİTİZM: Aynı insanda hem testis ve hem de ovarium bulunmasına ‘Gerçek hermafroditizm’ denir. Bu gibi kimselerin hücrelerindeki kromozomlar incelendiğinde vücudun bazı bölgelerindeki hücrelerin cinsiyi kromozomu olarak XX yani kadın, bazılarının ise XY yani erkek, olduğu görülür. Bu diîruöH-’Mozaik dağılım’ denilmektedir. Doğuştan ‘d: anormallik olan bu duruma bugüne kadar 100 vakadan daha az rastlanmıştır. Bu [...]

Devamı...>>

KOİTUS (CİNSEL BİRLEŞME) VE EJAKÜLASYON

3.KOİTUS (CİNSEL BİRLEŞME) VE EJAKÜLASYON: Bir kadın ve bir erkeğin aşk yapmaları sırasında cinsel organları ile birleşmeleri olayına ‘Koitus’ denilmektedir. Bu en doğal olan birleşme biçimidir. Burada koitusu ahlak bakımından tartışamayacağız. Çünkü konunun bu yanı toplumdan topluma, kültürden kültüre, kişiden kişiye değişen anlamlar taşımaktadır. Biz koitus olayını ve bu olay sırasında görülen ‘Ejakülasyon’ olayını yani [...]

Devamı...>>

PROSTAT KANSERLERİ

PROSTAT KANSERLERİ: Prostatta gelişen tümörlerin hemen hepsi kanserdir denilebilir. Erkeklerde gelişen tümörlerin % 10 kadarı prostat kanseridir. Hastalık genellikle 50yaşın-dan sonra ortaya çıkar. Vakaların çoğu 70 yaşını aşmış erkeklerde görülmektedir. Kanser % 97 vakada bez hücrelerinden kaynaklanmaktadır. Yani ‘Adenokarsinom’dur. Hastalık uzun süre belirti göstermez. Sık idrara çıkma, idrar etmede güçlük gibi belirtiler gelişebilir. Rektum yoluyla [...]

Devamı...>>

PROSTAT HİPERPLAZİSİ

PROSTAT HİPERPLAZİSİ: Bilindiği gibi prostat bezi , mesanenin önünde yer almaktadır ve içinden üretranın prostat parçası geçmektedir. Üretra mesanede biriken idrarı vücut dışına taşıyan boru biçiminde bir kanaldır. Prostatın üretra çevresindeki salgı hücrelerinin sayıca çoğalmaları yani hiperplaziye uğramaları sonucu prostatın bu bölgesi büyümeye başlar. Büyüme ilerledikçe prostatın içinden geçmekte olan üretra, baskı altında kalır ve [...]

Devamı...>>

PROSTAT KONIESTİONU

PROSTAT KONIESTİONU: Prostat konjesü-onu, prostatta kanm birikmesi, göllenmesi olayıdır. Uzun süre oturma, uzun otomobil-tren-uçak yolculukları, üşütme, kabızlık ve koitus interruptus (koitus sırasında ejakülasyona engel olma) gibi nedenlere bağlı olarak prostat konjestionu gelişebilmektedir. Penis ile anus arasındaki bölgede sürekli küt bir ” ağrı, rektumda yabancı cisim hissi gibi belirtiler gösterir.
Önlem olarak uzun süre oturmaktan kaçınmak, kabızlığın [...]

Devamı...>>

KRONİK PROSTATİT

KRONÎK PROSTATİT: Oldukça sık görülen kronik (müzmin) prostatit, belirtilerinin belirgin olmaması ve çoğunlukla da diğer idrar yolları iltihaplarıyla birlikte bulunması nedeniyle teşhisi gözden kaçabilir. Sık idrara çıkma, idrar etmede hafif ağrı ve güçlük, rektum veya bel bölgesinde hafif ağrı, koitus sırasında rektum ile penis arasında batıcı bir ağrı, ereksiyonun zayıflaması, cinsel isteğin azalması, erken boşalma [...]

Devamı...>>

AKUT PROSTATİT

AKUT PROSTATİT: Genellikle stafilokok, streptokok, koli bakterilerine bağlı olarak ani bir iltihap olayının gelişmesine ‘Akut prostatit’ denir. Penisilin tedavisinden önce akut prostatitlerin en sık rastlanan etkeni ‘Nayseria gonorea1 yani gonore hastalığının etkeni olan mikroptu. Böb-reklerdeki iltihabi olaylara akut prostatit de eklenebilir.
Hastalığın belirtileri, sık idrara çıkma, idrar etmede güçlük ve ağrı, ıkınma, idrarın sonunda
idrar içinde kan [...]

Devamı...>>
TESTİS YARALANMALARI

TESTİS YARALANMALARI

TESTİS YARALANMALARI: Testisler, hareketli olmaları ve birbirine göre düzey farkına sahip olmaları nedeniyle darbelerden belli bir Ölçüde korunabilirler. Testis yaralanmaları çoğunlukla isabet eden tekmelere bağh olarak oluşurlar. En sık görülen yaralanma, ezilme biçimindedir. Hafif darbelerde bulantı, kusma, testiste şiddetli bir ağrı ve bayılma gelişebilir. Şiddetli darbelerde ise hastada ‘Şok’ gelişebilir. Şokun nedeni refleks olarak gelişen [...]

Devamı...>>

PRİAPİSMUS

PRİAPİSMUS: Cinsel uyarı olmaksızın, penisin ereksiyona geçip uzun bir süre ve inatçı bir biçimde bu durumu koruyarak gevşememesi durumuna ‘Priapismus’ denir. Olay normal değil hastalıklı bir durumdur ve her yaşta ortaya çıkabilir.
Korpus kavernozuslarda kanın toplanması ve bazen de pıhtılaşmasıyla gelişen bu olayın penisin toplardamarlarının penis tümörleri veya diğer tümörler nedeniyle tıkanmaları ya da penisteki kavernöz [...]

Devamı...>>

PENİS YARALANMALARI

PENİS YARALANMALARI: Penis anatomik özelliği nedeniyle hareketli bir organ olduğu için çeşitli darbelerden kurtulup yaralanmayabilir. Ancak bu her zaman böyle olmamaktadır. Ampütasyon, fraktür , kontüzyon, dekolman, dislokasyon ve strangülasyon olmak üzere altı çeşit penis yaralanması vardır. Bunları kısaca ayrı ayrı inceleyelim.Penis ampütasyonu: Penisin herhangi bir bölgesinden tam olarak kesilmesidir. Penis ampütasyonu ya kıskançlık ya da [...]

Devamı...>>

PARAFİMOZİS

PARAFİMOZİS:Prepisyumun,glans penisin gerisine çekilmesinden sonra yeniden öne getirilememesi durumuna ‘Parafimozis’ denir. Parafimo-zis durumunda dar prepisyum açıklığı glans penisi boğabilir. Bu bölgedeki damarlara baskı yaparak glans penisin şişmesine yol açabilir. Parafimozis geliştiği durumlarda hastanın zaman kaybetmeksizin hastaneye veya bir doktora götürülmesi gerekir. Vakaların kesin tedavisi sünnettir.

Devamı...>>

GONORE (BEL SOĞUKLUĞU)

GONORE (BEL SOĞUKLUĞU): Gonore, ‘Nayseria gonorea’ adlı mikroorganizmanın, her iki cinste, özellikle üreme organlarında oluşturduğu ve kendisini cerahatli bir iltihap biçiminde ortaya koyan bir bulaşıcı hastalıktır. Gonore üreme organlarını tutabileceği gibi anus, boğaz, eklemler, perikard (kalp zarı), miyokard (kalp kası) deri ve gözü de tutabilir. Bulaşma çoğunlukla cinsel ilişkiyle olmaktadır. Dünya Sağlık Örgütü’nün (WH0) açıklamasına [...]

Devamı...>>

ÜRETRA DARLIKLARI

ÜRETRA DARLIKLARI: Üretra kanalının nedbe dokusu ile daralması ye genişleme yeteneğini kaybetmesi durumuna ‘Üretra darlığı’ denilir. Bazı vakalarda ise doğuştan bir anormallik olarak üretra; nedbe dokusuna bağlı olmaksızın dardır. Nedbe dokusunun gelişmesine yol açan vakalar, üretra iltihapları ve yaralanmalarıdır. Antibiyotiklerin keşfinden sonra, eskiden %85 gibi yüksek bir oranda görülen iltihabi darlıklar azalmıştır. Bu tür darlıklar [...]

Devamı...>>
HİPOSPADİAS

HİPOSPADİAS

HİPOSPADİAS: Meatus eksternusun penisin alt yüzünde bulunması durumuna ‘Hipospadi-as’ denir. 350 doğumda bir sıklıkta görülmektedir. Başlıca 4 tipi vardır.
1) Hipospadİas glandis denilen tipte meatus eksternus, glans penisin altyüzünde bulunur.
2) Penil hipospadias: Meatus eksternus penisin alt yüzünde bulunur.
3) Hipospadias skrotalis tipinde skrotum yarıktır ve mea tus eksternus bu bölgeye açılır.
4} Hipospadias perinealis tipinde de meatus eksternus, [...]

Devamı...>>

TESTOSTERON HORMONUNUN ETKİ VE ÖZELLİKLERİ

TESTOSTERON HORMONUNUN ETKİ VE ÖZELLİKLERİ: Testosteron, testisin leydig hücrelerinden salgılanan bir hormondur. Adenohipo-fizden salgüanmakta olan İnterstisiel Celi Stimülan Hormon’ (ICSH), leydig hücrelerinden testosteron salgılanmasını artırır. Testosteron hormonunun en önemli etkisi vücuttaki protein dengesini olumlu yönde düzenlemesidir (Anabolizan etki). Bunun sonucu olarak da erkek vücudu daha kaslı bir görünüm kazanır, kasları daha güçlü olur. Vücuttaki protein [...]

Devamı...>>

ERKEKTE TEMEL (PRİMER) VE İKİNCİL (SEKONDER) CİNSEL NİTELİKLER

ERKEKTE TEMEL (PRİMER) VE İKİNCİL (SEKONDER) CİNSEL NİTELİKLER: Herhangi bir
insanın erkek yada dişi cinsiyetinde olması, hücrelerinde taşıdığı cinsiyet kromozomlarının türüne bağhdır. Bilindiği gibi vücut hücrelerinde XX cinsiyet kromozomlarını taşıyan insan dişi, XY cinsiyet kromozomlarını taşıyan insan ise erkektir. Genetik olarak belirlenen insanın cinsiyeti, o cinse uygun bazı özellikler ve farklılıklar biçiminde görünür hale gelir.Erkekteki [...]

Devamı...>>

TESTİSLER NİÇİN SKROTUMUN İÇİNDEDİR?

TESTİSLER NİÇİN SKROTUMUN İÇİNDEDİR?: Spermiumlarm ve onların ilkel ana hücrelerini oluşturan spermatojenetik hücrelerin yaşam yetenekleri, önemli ölçüde içinde yaşadıkları ortamın ısısına bağlıdır. Henüz ana rahminde bulunan bir erkek çocuğun testisleri doğuma birkaç hafta kalana kadar skrotumun içine inmemiştir. Bu dönemde testisler hâlâ çocuğun karın boşluğundadır. Vücut içinin normal sıcaklığı spermhımlar ve spermatojenetik hücreler için uygun [...]

Devamı...>>

SPERMATOJENEZ (SPERMİUM YAPIMI)

SPERMATOJENEZ ( SPERMİUM YAPIMI): Erkek cinsiyet hücreleri olan spermium-larm testislerde yapılmasına ‘Spermatojenez’ denir. Testislerin yapısında bulunan seminifer tüpler denilen borucuklarm duvarında bulunan ‘Spermatojen hücreler’, bunlara ‘Spermatogo-nium’ da denilmektedir, bir yandan çoğalırlarken diğer yandan da olgun bir spermiuma doğru gelişip farklılaşırlar. Spermiumlar bu gelişme sürecinin bir basamağında ‘Sertoli’ hücrelerinin [...]

Devamı...>>

ERKEKTEKİ CİNSEL İŞLEVLERE GENEL BAKIŞ

ERKEKTEKİ CİNSEL İŞLEVLERE GENEL BAKIŞ: Bütün canlı türlerinde olduğu gibi insanlarda da temelde iki çeşit içgüdü bulunmaktadır. Bunlardan biri bireyin kendi varlığını koruması, diğeri de türünün sürekliliğini sağlamasıdır. Türün sürekliliğinin sağlanması için kadınla erkek ve her ikisinin cinsel birleşmesi sonucu erkek spermatozoidlerinin kadmm ovumu-nu (yumurta) döllemesi gerekir. Erkekteki cinsel işlevler üç ayrı başlık altında [...]

Devamı...>>

SPERMATİK KORDON

SPERMATİK KORDON: Erkek çocuk anne rahmindeyken, doğuma kısa bir süre kalana kadar testisleri karın boşluğunun içindedir. Doğuma yakm günlerde testisler beraberlerinde duktus deferenslerini, damar ve sinirlerini de alarak karın ön duvarından aşağı, skrotumun içine inerler. Bu iniş sırasında karın ön duvarından, bazı kas’ liflerinden ve ‘Fasya’ denilen zarlardan oluşmuş bir tünel oluşturur. Bu tünele ‘Spermatik [...]

Devamı...>>

PROSTAT BEZİ

PROSTAT: Prostat ‘Simfizis pubis’in arkasında, rektumun önünde ve mesanenin boyun bölgesinin önüne yerleşmiş olan kestane biçiminde bir bezdir. Yapısı mikroskobik olarak incelendiğinde düz kas liflerinden çok sayıda birbiriyle bağlantılı küçük bezlerden ve fibröz liflerden kurulmuş olduğu görülür. Prostat bezinden salgılanan salgı hafif alkalidir.
Prostatın içinden, üretranın prostat parçası geçer. Duktus ejakülatoriuslar da prostat içinden geçip prostatik [...]

Devamı...>>

VEZİKA SEMİNAÜS

VEZİKA SEMİNAÜS: Vezika seminalis,
kendi üzerinde çok sayıda kıvrılmış tek bir borucuk sistemidir. Bu borucuk sisteminin duvarı içten dışa doğru mukoza, kas ve gözenekli bir doku tabakasından oluşmuştur. Mukozat ab akasında salgı yapan hücreler de bulunur. Vezika seminaliste hazırlanan salgının içinde fruktoz ve ‘Vezikülin’ de bulunmaktadır. Bu salgı spermium hacminin büyük bir bölümünü oluşturmaktadır. Vezika seminalis [...]

Devamı...>>

TESTİS

TESTİS: Testisler, ‘Spermium’ denilen erkek cinsiyet hücrelerinin yapıldığı bir çift organdır. Testisler gövdenin dışında ‘Skrotum’ denilen torba biçiminde, deri kastan yapılmış, bir yapının içinde yerleşmişlerdir. Testislerin her biri 4-5 cm. boyunda, 2,5 cm. eninde ve 3 cm. kalınlığında olup yumurta biçimindedirler ve her biri ortalama 21 gr. ağırh-ğmdadır. Sol testis sağdakinden biraz daha aşağıda bulunur. [...]

Devamı...>>

PENİS

PENİS: Penis, erkek cinsiyetin cinsel birleşme organıdır. Kök ve gövde olmak üzere iki bölümden oluşmuştur. Kök bölümü perineye yerleşmiştir. Gövde bölümü serbestçe hareket edebilme yeteneğine sahiptir. Penis başhca iki yapıdan oluşmuştur. Bunlardan biri ‘Korpus kavernoza’ diğeri de ‘Korpus sponjiosus’dur. Korpus sponjiosusun ön bölümü ‘Glans penis’ denilen bir yapı oluşturur. Üretranın son bölümü, korpus sponjiosusun içinde [...]

Devamı...>>

ÜRETRA

ÜRETRA: Üretra, idrarı mesaneden vücut dışına ulaştıran iki ucu açık tüp biçimindeki kanala verilen addır. Üretra erkekte 18-20 cm. kadında ise 4 cm. uzunluğundadır.
Üretranm mesaneye açılan deliğine ‘îç meatus’, vücut dışına açılan deliğine de ‘Dış meatus’ denir. Erkek üretrasının üç bölümü vardır. Prostatik üretra 2,5-3 cm. uzunluğunda olup en geniş bölümdür. Orta bölümünün arka duvarında [...]

Devamı...>>

İmpotans

CİNSEL İKTİDARSIZLIK ( İMPOTANS ): İmpotans, erkeğin normal bir koitus için yeterli bir penis ereksiyonu gerçekleştirememesi durumudur.
İmpotans nedenlerini psikolojik, bedensel ve yaşlılık olmak üzere üç grup altında inceleyebiliriz.
İmpotans vakalarının yaklaşık olarak % 9O’ı psikolojik nedenlere bağlıdır. Bunlardan bazılarını şöyle özetleyebiliriz. Cinsel ilişkiden suçluluk duyma, korkma, depresyon, eşin cinsel ilişkide tamamen pasif kalması, eşini memnun etmeyi [...]

Devamı...>>
KISA FRENULUM

KISA FRENULUM

KISA FRENULUM: Bilindiği gibi prepisyum ‘Frenulum’ denilen kısa bir bağcıkla glans penisin alt yüzüne tutunmaktadır. Frenulum normalden daha kısa olduğunda, prepisyum tam olarak glans penisin gerisine çekilemez. Bu durum penisin ereksiyonunda ve koitus sırasında ağrı ve hatta kanamaya neden olabilir. Koitusu güçleştirebilir. Kısa frenulum durumlarında cerrahi olarak frenulum uzatılabilir eğer istenirse sünnet de yapılabilir.

Devamı...>>

11:42 - 7/3/2009

cinsel hastaliklar

Bulundugu yer: zekeriya keles
Cinsel İktidarsızlık

Cinsel İktidarsızlık

 

CİNSEL İKTİDARSIZLIK ( İMPOTANS ): İmpotans, erkeğin normal bir koitus için yeterli bir penis ereksiyonu gerçekleştirememesi durumudur.İmpotans nedenlerini psikolojik, bedensel ve yaşlılık olmak üzere üç grup altında inceleyebiliriz.İmpotans vakalarının yaklaşık olarak % 9O’ı psikolojik nedenlere bağlıdır. Bunlardan bazılarını şöyle özetleyebiliriz. Cinsel ilişkiden suçluluk duyma, korkma, depresyon, eşin cinsel ilişkide tamamen pasif kalması, eşini memnun [...]

Devamı...>>

Erken Boşalma

[#3: Edit Options>MightyAdsense>Adsense Code] EJAKÜLASYO PREKOKS (ERKEN BOŞALMA): Ejakülasyo prekoks, ejakülasyon olayının çok erken ortaya çıkmasıdır, Olay tamamen psikolojik kökenlidir. Ne yazık ki oldukça sık görülen bir durumdur. Çeşitli nedenlere bağlı olarak gelişebilmektedir.
Ejakülasyon belli bir yere kadar denetlenebilip geciktirilebilir. Bu bir yerde kişinin kendisini cinsel yönde eğitmesi ve denetlemesiyle mümkündür. Ancak genelevlerde edinilen alışkanlıklar [...]

Devamı...>>

Penis Tümörleri

Penis (kamış): tümörleri, gelişen sağlık hizmetleriyle birlikte azalma göstermiş­tir. Sıklığı ülkeden ülkeye değişir. Asya ülkelerinde hâlâ sık görülmektedir; Çin, Vietnam, Cava ve Tayland’da erkekler­de ortaya çıkan tümörlerin yüzde 12-19′unu oluşturur. Batı’da ise bu oran çok azalmıştır. ABD’de binde 1-2, Avru­pa’da yüzde 1 dolayındadır. Sünnetin, sünnet derisi ile penis başı arasında pe­nis bezi salgılarının birikimini engelledi­ği [...]

Devamı...>>

Testis Tümörleri

Testis (erbezi) dokulannın sürekli ço­ğalma etkinliği göstererek tümör gelişi­mine oldukça uygun bir ortam hazırla­masına karşın, testis tümörleri seyrek görülür.
Testis kanserinin cinsel yaşamın en etkin olduğu dönemlerde ortaya çıkma­sı, hastanın psikolojik durumuna dikkat­le eğilmeyi gerektirir.
Görülme Sıklığı
Testis tümörleri erkeklerde görülen tü­mörlerin yüzde 1′ini, idrar ve üreme yollan tümörlerinin yüzde 3-10′unu oluşturur. Her yıl 100 bin kişiden 3′ünde [...]

Devamı...>>

İSTEK HANGİ DURUMLARDA İÇGÜDÜDEN ÖNCE GELİR?

İstek, hangi durumlarda içgüdüden önce gelir?
Bir çiftin cinsel yaşamında cinsel dürtünün eş ile olan ilişkinin düşünce süzge­cinden geçirilmesi ile ortaya çıktığı varsayılabilir. Bu durumda içgüdü, isteğin daha baskın rol oynadığı özgür bir seçim olarak kabul edilebilir.

Devamı...>>

ERKEKTE CİNSEL DÜRTÜ NASIL ORTAYA ÇIKAR?

Erkekte cinsel dürtü nasıl ortaya çıkar?
Organik ve ruhsal etkenlerin devreye girdiği karmaşık bir olay olan cinsel dür­tünün organik unsurları sinir iletimi, hormon salgılanması ve kan dolaşımıdır. Bu organik unsurların doğuştan gelen ve yapısal özellikleri olduğu söylenebi­lir. Cinsel dürtünün ortaya çıkmasına yol açan ruhsal unsurlar ise kişinin kül­türü, deneyimleri ve dürtünün ortaya çıktığı ortam tarafından belirlenir. [...]

Devamı...>>

11:40 - 7/3/2009

NÜKLEOTİTLER

Bulundugu yer: zekeriya keles

NÜKLEOTİTLER

 

NÜKLEOTİTLER: Nükleotitler çok çeşitli biyokimyasal süreçlerde yer alan, düşük moleküler ağırlıklı hücre içi moleküllerdir. Bilinen en önemli özellikleri pürin ve pirimidin nükleotitle-rinin hücresel DNA ve RNA moleküllerini oluştur­malarıdır. Pürin ribonükleotitlerinin yine yaşam aktivitesi açısından büyük önem taşıyan yüksek enerjili ATP moleküllerinin kaynağı olduğunu da belirtmek gerekir. Adenin nükleotidi aynı zaman­da Önemli koenzimlerin yapısında da [...]

Devamı...>>
 POTASYUM

POTASYUM

[#3: Edit Options>MightyAdsense>Adsense Code] POTASYUM: Potasyum (K] hücreler içinde bulunan katyon madenlerin en başında yer alır. Hücre dışı sıvılarda en çok sodyum, hücre içinde en çok potasyum bulunur. Potasyum kasların işlevinde çok önemli bir yer tutar. Özellikle kalp kasının düzenli çalışması vücuttaki, kalp kası hücresindeki ve kandaki potasyum düzeyleriyle çok yakından ilgilidir. Potasyum, hücreler içindeki [...]

Devamı...>>
SODYUM

SODYUM

SODYUM: “Sodyum” (Na) hücre dışındaki katyonlar arasında en çok bulunan madendir. Sodyum vücudun asit-baz dengesinin ayarlanmasında etkili olduğu gibi, organizmadaki ozmotik basıncın oluşmasına da katkıda bulunarak, vücudun su tutmasını sağlamaktadır. Sodyum aynı zamanda kas hücrelerinin kasılma işlevinde, hücre içi ile hücrelerarası ortam arasındaki su ve elektrolit alışverişinde görev alan bir madendir. Hergün besinlerle ahnan sodyumun [...]

Devamı...>>
İDRAR ANALİZİ

İDRAR ANALİZİ

İDRAR ANALİZİ: İdrar içerisinde erimiş ya da süspansiyon halinde bulunan birçok maddeyi organizmadan uzaklaştıran bir sıvıdır.
İdrarın yapısıda;
1) Su ve çeşitli tuzlar,
2} Asitler

Devamı...>>
PROTEİNLER NEDİR

PROTEİNLER NEDİR

PROTEİNLER: Serum proteinleri albumin ve globulinlerden oluşmuştur. Plazmada ise bunlara ek olarak fibrinojen vardır. Albumin homojen bir protein molekülüdür. Fakat globulinler en az 4 değişik protein moleküllerinden oluşmuştur. Serum proteinlerinin elektroforeziyle bu globulinler ayrılır ve 2 globulin­ler diye adlandırılır. Aşağıdaki resimler bir elektroforez grafiğini ve fotoğrafım göstermekte­dir. Serumun total protein miktarı % 6-8 g arasın­dadır. [...]

Devamı...>>
ÜRE

ÜRE

ÜRE: Protein metabolizmasının son ürünü olarak karaciğerde oluşur ve idrarla atılır. Se­rumdaki normal değeri % 20 - 40 mg kadardır. Fa­kat çoğu kez ürenin yalnız azot elementleri dik­kate alınarak, kan üre azotu (Blood Urea’Nitrogen = BUN) biçiminde değerler verilmektedir. BUN x 2.14 = Ure değerini göstermektedir. Kandaki üre değerleri, aşırı proteinli besinlerin alınmasından sonra ve [...]

Devamı...>>
GLİKOZ

GLİKOZ

GLİKOZ: Normal kişilerde açlık kan glikoz düzeyi % 70^110 mg arasında değişmektedir. Açlık kanında bu normal değerlerin üzerindeki kan şekeri değerleri hiperglisemi, altındaki de­ğerler ise hipoglisemi diye adlandırılmaktadır. Kandaki glikoz düzeyi % 170 mg’ın üzerine çıkar­sa böbrekler tarafından glikozun hepsi geri emile-mez ve idrara glikoz çıkmaya başlar. Hiperglise­mi en sık olarak şeker hastalığında [Diabetes mel-lîtus] [...]

Devamı...>>
AMİLAZ

AMİLAZ

AMİLAZ: Amilaz, nişastayı, glikojeni ve dekstrinleri hidrolize eden pankreas ve tükürük bezlerinden salgılanan bir enzimdir. Serumdaki normal değerleri 8-16 Wohlgemuth ünitesi ya da 80-180 Somogyi ünitesidir. En fazla artışlar pankreas bezinin akut iltihaplarında gözükür. Kronik pankreas iltihaplarında, delinen mide ül­serlerinde ve safra kesesinin iltihaplarında hafif artışlar olur.

Devamı...>>
KALSİYUM

KALSİYUM

KALSİYUM: Organizmada öteki zorunlu mi­nerallere oranla en fazla kalsiyum bulunur. 70 kg’lık bir vücudun 1.2 kg’ı kalsiyumdur. Bu raka­mın % 99′undan fazlasını kemikler ve dişler oluş­turur. Kalsiyumun kemiklerin yapısında yer alma­sı kadar bazı hücresel etkinliklerdeki rolü de ya­şam açısından önemlidir. Sinir ve kas fonksiyon­ları, hormonal etki mekanizması, kanın pıhtılaş­ması hücresel hareketlilik ve benzeri birçok önemli [...]

Devamı...>>
PORFİRİNLER

PORFİRİNLER

PORFİRİNLER: Dört tane pirol halkasının metilen köprüleriyle birleşerek oluşturdukları halkalı yapılardır. Örneğin hemoglobin yapısında yer alan demir iyonu ile birleşmiş porfirin  hem, ve klorofilin yapısında yer alan magnezyum iyonu içeren porfirinler gibi.Doğada proteinlerle birleşerek, önemli biyolojik süreçlerde yer alan metalloporfirinlerden bazıla­rı şunlardır: A] Hemoglobinler: “GIobin”e bağlan­mış demirli porfirindir. Kandaki oksijen taşınma­sını sağlayan yapılardır. B) Myoglobinler: [...]

Devamı...>>
HORMONLAR

HORMONLAR

HORMONLAR: Endokrin bezlerden salgıla­narak kana karışan ve oradan çeşitli hedef organ­lara taşınan hormonlar etki yörelerinde çeşitli metabolik olaylara yön verirler. Hormonlar vücudumuzdaki öteki biyolojik moleküllere göre çok düşük oranda bulunurlar. Hormonların dola­şımdaki düzeyleri saptanarak endokrin bezlerin etkin bir biçimde çalışıp çalışmadıkları ve kat­kıda bulundukları metabolik olayların hormon dü­zeylerinden ne oranda etkilenecekleri anlaşılabil-mektedir. Hormonların kandaki düzeylerinin [...]

Devamı...>>
ENZİMLER

ENZİMLER

ENZİMLER: Enzimler çok geniş kapsamlı vı en üst düzeyde özelleşmiş protein molekülleridiı Biyokimya tarihinde yapılan araştırmaları] Önemli bir bölümünü enzim araştırmaları oluştuı maktadır. Pasteur 1860 yılında fermantasyon ole yını da enzimlerin katalizlediğini fark etmiştir. Organizmaların gelişme ve farklılaşma süreçleri­ni enzimatik reaksiyonlar biçimlendirmektedir­ler. Enzimlerin canlı organizmaların yaşamsal et­kinliklerinde üstlendikleri görevler katalizörlük-tür. Bir başka deyişle bulundukları ortam [...]

Devamı...>>
AMİNOASİTLERİN BAĞIRSAKTAN EMİLİMİ

AMİNOASİTLERİN BAĞIRSAKTAN EMİLİMİ

AMİNOASİTLERİN BAĞIRSAKTAN EMİLİMİ: Proteinlerin sindirilmeleri sonucunda ortaya çıkan aminoasitler hızlı bir biçimde emilirler. Radyoaktif azotla işaretli proteinlerin alımından 15 daKka sonra Önemli oranda radyoaktif amino-asit emildiği deneysel olarak kanıtlanmıştır. Yemekten 30 ve 50 dakika sonra kandaki en yüksek aminoasit düzeyine ulaşılır. Aminoasitle­rin en Önemli emilim yeri incebağırsaktır ve bu olayın aktif yapılı, enerji kullanılarak gerçekleşen [...]

Devamı...>>
GLİKOLİZ

GLİKOLİZ

GLİKOLİZ: Anaerobik (oksijensiz) ortamda glikozun pirüvikasit üzerinden laktikaside yıkıl­ması olayıdır. Glikoz bu yolla yıkılarak 2 ATP’lik kimyasal enerji oluşturmaktadır. Glikolizin ama­cı, organizmaya gerekli kimyasal enerjiyi O2 ge­rektirmeden ve kısa bir yoldan sağlamaktır. Gli-kolizde, glikoz molekülü başına elde edilen toplam enerji, glikozun oksidasyonuyla elde edilene göre çok azdır, fakat düşük oksijen basıncında bile, do­kuların gereken enerjiyi [...]

Devamı...>>
SODYUM VE KLOR

SODYUM VE KLOR

SODYUM VE KLOR: Normal serum değerli sodyum için 135-145 mEk/1, klor içinse 95-105 mEk/1′dir. Dehidratasyon (plazma sıvısının azal­ması) durumunda, aşırı tuz alınmasında, steroid hormonlarla tedaviden sonra serumdaki düzeyle­rinde artışlar olmaktadır. İshal ya da kusmalarla, sindirim sisteminden büyük tuz kayıpları olabilir ve serum sodyum ve klor miktarları azalabilir. Ayrıca aşırı terlemede, diyabetik keto asidozda, böbrek hastalıklarında [...]

Devamı...>>

TRİGLİSERİTLER

TRİGIİSERİTLER: Normal serum değerleri % 40 - 150 mg arasındadır. Yaşm ilerlemesiyle birlikte bir artış göze çarpmaktadır. Şeker has­talığında, nefrotik sendromda, pankreasın ilti­haplarında, miyokard infarktüsünden sonra, bazı tür glikojen depo hastalıklarında ve hiperlipoproteinemi tiplerinde serum trigliserit düzeyleri oldukça yükselmektedir.

Devamı...>>
KOLESTEROL

KOLESTEROL

KOLESTEROL: Serumdaki normal değerler % 130 - 280 mg arasında değişmektedir. Koleste­rol düzeyleri yaşa bağımlı olarak artmakta ve er­keklerde kadınlara göre biraz daha fazla bulun­maktadır. Kandaki kolesterol düzeyleri, safra yol­larının tıkanmasına bağlı olan sarılıklarda, hipotiroidide, nefrotik sendromda, idiyopatik hiperkolesterolemide, ateroksklerozda ve gebelikte art­ma göstermektedir. Karaciğerin ağır hasarların­da, açlıkta, anemide ve hipertiroidide ise serum kolesterol düzeyleri [...]

Devamı...>>

TOTAL LİPİD

TOTAL LİPİD: Serumda dolaşan tüm lipidlerintoplamıdır. Normal değeri % 500-800 mg ka­dardır. Total lipidin içerisinde klinik Önemi en çok olan kolesterol ve trigliserittir.

Devamı...>>

BİLİRUBİN

BİLİRUBİN: Kanda dolaşan eritrositlerin or­talama ömrü 120 gün kadardır. Bu süre sonunda parçalanan eritrositlerin içindeki hemoglobin bir dizi kimyasal reaksiyonla bilirubine dönüştürü­lür. Hemoglobin kırmızı renkli bir bileşik olduğu halde, bilirubin sarı renklidir. Hemoglobinin yıkılmasıyla oluşan bilirubin serumda albumine bağlanarak karaciğere taşı­nır. Bu tip bilirubine indirekt bilirubin denilmek­tedir. Karaciğere gelen bu bilirubin glukuronika-sitle birleşerek suda erime [...]

Devamı...>>

ÜRİK ASİT

ÜRİK ASİT: Adenin ve guanin gibi pürin baz­ları içeren nukleikasitler, organizmada yıkılarak ürikasit oluştururlar. Serumdaki ürikasit düzeyi normalde % 2.5-7.0 mg arasında değişmektedir. Normal değerlerin üzerine çıktığında ürikasiti sodyum tuzları erime Özelliğini kaybeder ve çeşitli dokular ile eklemlere çökerek gut (damla) hastalığını oluşturur. Kanda ürikasidin artışı hiperürisemi diye adlandırılmaktadır. Lösemi, multiple miyeloma gibi kemik iliği [...]

Devamı...>>

KREATİNİN

KREATİNİN: Kas kasılması için gerekli bir amoniasit olan kreatinden türeyen bir bileşiktir. Serumdaki normal değeri % 0.7-1.4 mg arasında­dır. Serumdaki artışı ya yapılarındaki artıştan (Akromegali gibi) ya da idrarla atılımındaki azalıştan (böbrek yetmezliği, üremi ve ciddi kalp yetmezliği) ileri gelmektedir. Böbrek işlevlerini değerlendirmede serum üre ve kreatinin değerle­rinin bilinmesi çok önemlidir.

Devamı...>>

LAKTAT DEHİDROJENAZ (LDH)

LAKTAT DEHİDROJENAZ (LDH): Laktik ve pirüvikasidin birbirlerine dönüşümünü iki yönlü olarak kataliz eden enzimdir. Böbrek, iskelet kası, karaciğer, eritrositler ve kalp kasında bol miktar­da bulunur. Serumdaki normal değerler 80-225 U/l’dir. Akut miyokard infarktüsünde ilk 12 saat­ten sonra artmaya başlar ve bu artış 48-72 saatte en yüksek düzeye ulaşır. Daha sonra 7-10 günde normale döner. Ayrıca [...]

Devamı...>>

KREATİN FOSFAKİNAZ (CPK)

KREATİN FOSFAKİNAZ (CPK): ATP ve kre-atinden fosfokreatin oluşumunu sağlayan enzim­dir. Bu enzim başlıca iskelet kasında, kalp kasnı­da ve beyinde bulunur. Bazı kas hastalıklarında kandaki düzeyi yükselir. Fakat en fazla teşhis değeri akut miyokard infarktüsündedir. İnfarktüsten 4 saat sonra yükselmeye başlar ve 24 saat­te en yüksek düzeyine ulaşır. 3-4 gün sonra da başlangıç düzeyine döner. Normal [...]

Devamı...>>

ASİT FOSFATAZ

ASİT FOSFATAZ: Fosforik asit esterlerini asit ortamda hidroliz eden enzimlerdir. Serumda­ki asit fosfataz enzimi başlıca eritrositler, trombositler ve prostat bezi tarafından oluşmaktadır. Alkali fosfataz .gibi asit fosfataz enzimi .için de değişik üniteler tanımlanmıştır. Normal değer olarak 1-1.5 King-Armstrong ünitesi, 0.5-2 Bodan­sky ünitesi, 0.5-2 Gutraan ünitesi, 0.1-1 Şinovara ünitesi, 0.1-0.63 BesseyLowfy ünitesi verilmekte­dir.Serumdaki asit fosfataz aktivitesinin [...]

Devamı...>>

ALKALİ FOSFATAZ

ALKALİ FOSFATAZ: Fosforik asit esterleri­ni alkali ortamda hidroliz eden enzimlerdir. Alka­li fosfataz enzim aktivitesini belirtmek için değişik enzim üniteleri kullanılmıştır. Normal değer olarak erişkinde 2-4.5 Bodansky ünitesi, 5-13 King-Armstrong ünitesi, 3-10 Gutman ünitesi, 2.2-8.6 Gutman ünitesi, 0.8-2.3 BesseyLowry ünitesi ve 30-85 U/l deyimleri kullanılmaktadır. Çocuklardaysa alkali fosfataz aktivitesi erişkinlerin 2-3 katı daha fazladır. Serumdaki alkali [...]

Devamı...>>

BİYOLOJİK MATERYAL TÜRLERİ

BİYOLOJİK MATERYAL TÜRLERİ: Klinik fokimyada yararlanılan çalışma materyalleri arasmda ilk sırayı organizma sıvıları alır. Kan. mide ör smsı. serebrospinal likör, idrar gibi. Kan, dolaşımdan aîmAğı yere göre venöz kan (damar­dan) kapüer kan(parmakucundan)olarak adlandı-nln*. Kanda yapılacak incelemeler çoğu kez toplam kan yerine serumda (kanın pıhtılaşması somca geriye kalan sıvı) ya da plazmasında [pıh­tılaşmayı önleyici maddeler katılarak [...]

Devamı...>>

KLİNİK BİYOKİMYA

KLİNİK BİYOKİMYA: Klinik biyokimya, has­talıkların tanısı, benzerlerinin birbirlerinden ayırdedilmesi ve hastalık sürecinin incelenmesi açısından vücudun çeşitli sıvılarını, salgılarının ve doku örneklerinin moleküler yapı düzeyinde analizlerinin yapildığı bir bilim dalıdır. Bir başka deyişle tıbba ve klinik incelemelere özgün labora-tuvar bilimidir. Klinikte hastalık tanısını yapabil­mek için eldeki verilerle biyokimyasal analiz so­nuçlarının bir bütünlük içerisinde olması gerekli­dir. Klinik [...]

Devamı...>>

MAGNEZYUM

MAGNEZYUM: Magnezyum iyonları tüm hücrelerde bulunur. Özellikle de ATP molekülü­nün substrat olduğu reaksiyonlara katılır. ATP’nin iki fosfat grubu arasında kelasyon ya­parak onun anyonik özeliğini azaltır ve özgün molekül yöreleriyle ilişkiye girebilmesini sağlar. Bir başka deyişle proteinlerin, nükleikasitlerin, nükleotitlerin, lipidlerin ve karbonhidratların sentezlenebilmesiyle kaslarımızın iş yapabilmesi için magnezyuma gereksinimiz vardır.

Devamı...>>

FOSFOR

FOSFOR: Fosfor, fosfat bileşikleri olarak yaşayan hücrelerin önemli bir yapısal ve fonksiyonel elemanıdır. Bu nedenle Önemli boyut­lara varmayan beslenme bozukluklarında bile fosfor organizma için yeterli düzeyde alınır. Fos­for nükleikasitlerin, nÜkleotUlerin, fosfolipidleriu ve bazı proteinlerin yapısında yer alır. Hücre içe­risinde ancak çok düşük oranda bulunan iyonik fosfor, hücre dışında serbest olarak dolaşır. Fos­fatların öteki moleküllere bağlanması [...]

Devamı...>>

MİNERALLER

MİNERALLER: İnsan vücudunda bulunan çok sayıdaki elementlerden ancak pek azının göz­lenebilir biyokimyasal ya da fizyolojik fonksiyon­ları vardır. Bu elementleri 5 ana gruba ayırabili­riz. Birinci grupta karbon, hidrojen, oksijen, azot ve kükürt gibi vücut moleküllerinin temel bileşen­leri yer alırlar. İkinci grupsa beslenme açısından önem taşıyan mineraller-kalsiyum, fosfor, mag­nezyum, sodyum, potasyum ve klorür-den oluşur. Krom, kobalt, bakır, [...]

Devamı...>>

PORFİRİ

PORFİRİ: Porfirin ya da porfirin sentezlerin-deki öncül maddelerin salgılanmalarının artması sonucunda oluşan karmaşık yapılı bir hastalık grubudur. Bazı porfiri biçimleri kalıtsaldır. Bun­ları 3 gruba ayırabiliriz. Eritropoetik porfiriler, hepatik porfiriler ve her ikisinin bir arada bulun­duğu durumlar

Devamı...>>

AMİNOASİT METABOLİZMASI

AMİNOASİT METABOLİZMASI: İnsan ya­şamının tüm dönemlerinde azotlu bileşiklerin sürekli bir alımı ve yitimi [atımı) söz konusudur. Bir başka deyişle insan organizması, yıkıma uğrayan protein moleküllerindeki aminoasitleri yineleyerek kullanıp dışardan yenilerinin alımına gerek göstermeyen bir yapıda değildir. Aminoasitler ve daha az oranlarda olmak üzere öteki azotlu bileşikler vücuda girerler, kullanı­lırlar ve metabolik ürünleri idrar ve dışkı [...]

Devamı...>>

RENATÜRASYON

RENATÜRASYON: Her protein tipini sentez sırasında belirlenen belirli bir aminoas: bileşimi ve dizilimi vardır. Fakat biyolojik aktivit açısından önem taşıyan etkenler yalnız bunlar değildir. Polipeptit zincirleri arası bağlantılar ve uzaysal dizilimde önem taşımaktadır. Bu bilgi­lerin ışığı altındayapılan incelemeler göstermiştir ki proteinlerin denatürasyonu sonucunda oluşan aktivitesini yitirmiş moleküler geri dönüşümsüz (irreversibil) bir durumda değildirler. Uygun koşullar [...]

Devamı...>>

DENATÜRASYON

DENATÜRASYON: Protein moleküllerini] çoğu biyolojik aktivitelerini ve etkinlik kape sitelerini çok sınırlı koşullar içerisinde koruya bilirler. Bu sınırların dışına çıkıldığında proteiı moleküllerinde bazı değişmeler görülür ki işte b olaya denatürasyon diyoruz. En göze çarpa; değişme globüler proteinlerin sıvılardaki çözi; nürlüklerinin azalarak çökelmeye başlamalg rıdır. Bu özellik klinik analizlerde bir avantaj yg Tatmaktadır. İnsan serumunda glukoz, [...]

Devamı...>>

PROTEİNLERİN BAZI ÖZELLİKLERİ

PROTEİNLERİN BAZI ÖZELLİKLERİ: Pro­tein molekülleri öteki biyomoleküllere göre daha duyarlı bir yapı gösterirler.

Devamı...>>
PROTEİNLERİN SINIFLANDIRILMASI

PROTEİNLERİN SINIFLANDIRILMASI

PROTEİNLERİN SINIFLANDIRILMASI: Pro­teinler bileşimleri açısından değerlendirilecek olurlarsa iki temel gruba ayrılırlar. Basit ve bileşik proteinler. Basit proteinler yapı eleman­larına ayrıldıklarında aminoasitler dışında orga­nik ve inorganik kalıntıları olmayan proteinlerdir. Genellikle yapılarının % 50’sini karbon ve % 23′ünü de oksijen oluşturur. Kalan bölümü de azot ve kükürt gibi elementlerden oluşur. Bileşik proteinlerse yapı elemanlarına parça­landıklarında aminoasitlerin dışında [...]

Devamı...>>

PROTEİNLERİN YAPISI

PROTEİNLERİN YAPISI: Protein molekülleri, yapı taşları olan aminoasitlerin birbirleri Fibröz proteinler ardı sıra kimyasal bağlarla birbirlerine bağla­narak oluşturduklar! uzun polimer zincirleridir. İki aminoasit molekülünün arasından bir molekül su ayrılmasıyla oluşan bağa peptit bağı adı verilir. Peptit bağlarıyla birbirlerine bağlanan aminoasitierin oluşturduğu yapıya da polipeptit zincirinin yapısında yüzlerce amiuoasit yer alabilir, birden fazla sayıdaki polipeptit zinciri [...]

Devamı...>>

AMİNO ASİTLERİN SENTEZİ

AMİNO ASİTLERİN SENTEZİ: Canlılar evreninde amino asitlerin daha basit molekül­lerden sentezlenmesi olayı karbonhidratların sentezi kadar kitlesel boyutlarda olmasa bile tüm yaşam biçimleri için vazgeçilmez bir olaydır. Canlı organizmalar aminoasit sentezleme yete­nekleri bakımından oldukça büyük farklılıklar gösterirler. Yüksek yapılı omurgalılar gerekli aminoasitlerin tümünü sentezleyemezler. Organizma tarafından sentezlenemeyen gerekli aminoasitler dış kaynaklardan sağlanmalıdır. Yüksek yapılı bitkilerdeyse durum [...]

Devamı...>>

PROTEİNLERİN YAPISINDA YER ALMAYAN AMİNOASİTLER

PROTEİNLERİN YAPISINDA YER ALMAYAN AMİNOASİTLER; Genel olarak bi­linen 20 aminoaside birkaç tane de ender olarak bulunan aminoasitleri eklediğimizde geriye 150′nin üzerinde aminoasit kalır. Bunlar çeşitli hücre ve dokularda bulunmalarına karşın hiçbir proteinin yapısında yer almazlar. Bazıları meta­bolizma işlevlerinde ara ürün ya da başlangıç maddesi olarak görev yaparlar. Bazıları da, gammaaminobütirikasit gibi sinir iletisinde önemli [...]

Devamı...>>

PROTON YAPISINDA YER ALAN FAKAT ENDE BULUNAN AMİNO ASİTLER

PROTON YAPISINDA YER ALAN FAKAT ENDE BULUNAN AMİNO ASİTLER: Doğada genel olarak bulunan 20 tane aminoaside ek ola­rak bazı özel proteinlerin yapılarında yer alan ender aminoasitler de vardır. Bunların tümü de normal aminoasitlerden türemişlerdir. Örnek olarak 4-hidroksipirolin, 5-hidroksilizin desmozm ve izodesmozini verebiliriz. İlk ikisi kollagen doku proteinlerinin yapısında yer alırlar. Öteki ikisiyse fibröz yapılı bir [...]

Devamı...>>

PROTEİNLER

PROTEİNLER: Hücre içerisinde bol olarak bulunan ve hücrenin kuru ağırlığının % 50’sini oluşturan organik moleküler proteinlerdir. Tümünde karbon, hidrojen, azot ve oksijen bulunur. Pek çoğunda da kükürt bulunur. Bazı proteinlerin yapılarındaysa bunlara ek ele­mentler olarak Özellikle fosfor, demir, çinko ve bakır bulunur.
Genellikle proteinler saf kristal olarak izole edilebilirler. Molekül ağırlıkları da çok fazladır. Proteinlerin yapıtaşı [...]

Devamı...>>

YAĞ ASİDLERİNİN YIKILIŞI

YAĞ ASİDLERİNİN YIKILIŞI: Daha önce açıklandığı gibi lipaz enziminin etkisiyle yağlar, gliserol ve yağasitlerine hidroliz olurlar. Bu ne­denle yağların yıkılması ya da oksidasyonu yağasitlerinin oksitlenmesi demektir. Yağa-sitlerinin oksidasyonu mitokondri içerisinde oluşur. Bu oksidasyon, ilk olarak yağasitlerinin karboksil grubuna komşu 2. karbonda yani beta-karbon atomunda oluştuğu için beta-oksidasyon denmektedir. Yağasitlerinin böyle yıkıldığı ilk kez 1904 yılında [...]

Devamı...>>

LİPOPROTEİNLER

LİPOPROTEİNLER: İnsan serumunda başlıca 4 tür lipoprotein vardır ve bunların taşı­dığı lipid türleriyle oranları farklıdır. Lipopro­teinler genellikle yoğunluklarına göre sınıflandırı­lırlar:
1) Şilomikronlar: % 1 protein ile % 99 lipid içeren ve elektroforezde serumun uygulandığı başlangıç noktasında kalan lipoprotein fraksiyonudur. İçerdiği lipidlerin büyük bir çoğunltığu trigliserittir. Şilomikronlar genellikle yağlı yiyeceklerin yenilmesinden sonra alınan serum Örneklerinde gözükürler.
2) Çok [...]

Devamı...>>

LİPİDLERİN SİNDİRİMİ

LİPİDLERİN SİNDİRİMİ: Besinlerle birlikte alınan yağlar ağız ve midede bir değişikliğe uğramadan midenin özel düzeniyle azar azar ince bağırsağa aktarılırlar. Mideden gelen asitli sıvı karışımı, safra ve pankreas sıvısı tarafından nötralize edildikten sonra safra tuzlarının etkisiyle emülsiyonlaşır, yani ince damlacıklar durumuna geçerler. Emülsiyon durumundaki li-pidlere incebağırsaktan salgılanan lipaz enzimi etki ederek gliserol ve serbest yağasitlerine [...]

Devamı...>>

YAĞ (LİPİD) METABOLİZMASI

YAĞ [LİPİD) METABOLİZMASI: Günlük kalori gereksiniminin % 30-40'ı yağların yıkılmasıyla sağlanmaktadır. Yağlar organiz­mada başlıca 5 tür fonksiyon göstermektedirler:
1) Isı kaybına karşı deri altındaki yağlar ısı izolatörü olarak görev yaparlar.
2) Tüm hücre zarlarının temel yapısına katıldıkları için zarların yapısal elementidirler.
3) Birçok doku ve organ­ların etrafını sardıklarından bunları koruyucu olarak görev yaparlar.
4) Steroid karakterdeki hormonlar lipid olduğundan [...]

Devamı...>>

PLAZMA LİPİDLERİ VE LİPOPROTEİNLER

PLAZMA LİPİDLERİ VE LİPOPROTEİNLER:İnsan kan plazmasından uygun çözücülerle lipidler ekstre edildiğinde trigliseridlerin, fosfolipidlerin. kolesterolün ve serbest yağ­asitlerinin bulunduğu görülür. Plazma lipidleri arasında metabolik açıdan en aktif öğenin serbest yağasitleri olduğu bilinmektedir. Lipidler vücudun enerji kullanımındaki en önemli kaynak olduğundan suda çözünmeyen maddelerin {lipid­lerin) sulu bir ortamda (kan plazması} taşınması sorunu yaşam açısından çok önemli bir [...]

Devamı...>>

PROSTOGLANDİNLER

PROSTOGLANDİNLER: Prostoglandinler birden fazla sayıda doymamış bağı bulunan yağasitlerinin oksidasyonla zincirin ortasında yarı kapalı bir halka oluşturdukları yapılardır. İlk kez seminal plazmada bulunan bu maddeler me­meli organizmalarının hemen hemen tüm dokula­rında bulunurlar, çok önemli fizyolojik ve far­makolojik etkileri vardır. Sentezlerinde hareket maddesi bir doymamış yağasidi olan arakidonik aeiitir. Prostoglandinler bazı hormonların etki mekanizmalarında aracı rol [...]

Devamı...>>

TERPENLER

TERPENLER: Hücrenin başkalarına göre daha az yer tutan lipidleri terpenlerdİr. .5-kar-bonlu bir hidrokarbon olan izopren ünitesinin değişik biçimlerde tekrarlarından oluşurlar. İçer­dikleri izopren ünitesi sayısına göre adlandırı­lırlar. 2 ünite monoterpenler, 4 ünite diterpenler, 6 ünite triterpenler gibi.Düzenli bir terpen yapısında izopren ünitelerinin birinin kuyruğu ötekinin başına bağlanarak gider. Bir diterpen olan fitol, klorofil ve A vitamini [...]

Devamı...>>

STEROİDLER

STEROİDLER: Halkalı yapıdaki organik bileşiklerdir. Doğal olarak oluşan en önemli steroid bileşikleri arasında safra asitlerini, erkek ve dişi seks hormonlarını, adrenal bezi korteks hormonlarını sayabiliriz. Bu hormonların çoğu hücre içerisinde eser oranlarda bulunurken bir çeşit steroid bileşiği olan steroller çok bol olarak bulunurlar. Sterollerde steroid ana çatısına bîr yan zincir eşlik eder. Kolesterolse hayvan dokularında [...]

Devamı...>>

SFİNGOLİPİDLER VE GLUKOLİPİDLER

SFİNGOLİPİDLER VE GLUKOLİPİDLER:Sfingolipidler bitki ve hayvan hücre membran armda özellikle de bol olarak beyin ve sinir dokusunda bulunurlar. Sfingolipidler yapısal olarak fosfogliseridlere benzerler. Glukolipidler polar, hidrofilik karbonhidrat grupları içerirler. Fakat sfingolipidler gibi fosforikasit içermezler. Serebrozidierse glukolipidler ya da sfingolipidler içerisinde değerlendirilebilirler, özellikle beyin ve sinir hücreleri membranlarmda bulunurlar. Glukolipidlerin önemli bir grubu da ganglio-sidlerdir. Oldukça [...]

Devamı...>>
2 Sayfadan 1. Sayfa12»

11:37 - 7/3/2009

kadin hastaliklari

Bulundugu yer: zekeriya keles

KADIN ÜREME ORGANLARININ GELİŞİMİ

 

KADIN ÜREME ORGANLARININ GELİŞİMİ:
Kadın üreme organları başlangıçta yan yana bulunan iki adet kanaldan oluşur. Bu kanallara mül-ler kanalları denir. Bu kanalların gelişim döneminde yan yana tam olarak birleşmesiyle aşağı dan yukarı doğru kadın üreme organları ortaya çıkar. Bu müller kanallarının birleşmesi uzunlamasına olup, aşağıda tamdır, yukarda ise birleşme yoktur. Diğer bir deyişle Müller kanallarının [...]

Devamı...>>
DİSPARONİ (CİNSEL BİRLEŞMENİN AĞRILI OLMASI)

DİSPARONİ (CİNSEL BİRLEŞMENİN AĞRILI OLMASI)

[#3: Edit Options>MightyAdsense>Adsense Code] DİSPARONİ (CİNSEL BİRLEŞMENİN AĞRILI OLMASI): Bazı kadın hastalıklarında cinsel birleşme ağrılı olabilir. Disparoni adı verilen bu du-rum.tümüyle psikolojik kökenli olabildiği gibi, va-gina ve penis boyutlarının uyumsuzluğu sonucu da ortaya çıkabilir. Bundan başka bazı hastalıklar da cinsel birleşmenin ağrılı olmasına yani dis-paroniye neden olabilir.Kızlık zarının sert oluşu, operasyonlar sonucu oluşan vaginal darlıklar, [...]

Devamı...>>
KARIN BÜYÜMESİ

KARIN BÜYÜMESİ

KARIN BÜYÜMESİ: Kadın hastalıklarının bazılarında, belirtilerden biri de karında büyüme olmasıdır. Karın büyümesi, kadın hastalıklarından başka hastalıklarda da sıklıkla görülebildiğinden bir kadın hastalığından kaynaklanıp, kaynaklanmadığını ayırdetmek her zaman kolay olmaz. Karında büyümeye yol açan olaylar ya karın derisinden kaynaklanır ya da karın içinde yer alan organların hastalıklarından. Karın derisinden kaynaklanan ve karını büyüten olaylar şunlardır; [...]

Devamı...>>
STRESS İNKONTİNANS (İDRAR KAÇIRMA)

STRESS İNKONTİNANS (İDRAR KAÇIRMA)

STRESS İNKONTİNANS (İDRAR KAÇIRMA): Gülmek, Öskürmek, ağır bir şey kaldırmak gibi karın içi basıncının arttığı durumlarda idrarın tutulmamasına stress inkontinans denir. İdrar tutamamanın bir diğer biçimi de tuvalete giderken idrarın kaçırılması, gece yatarken idrar kaçırma ya da sürekli olarak idrar gelmesi gibi karın içi basıncının artışıyla ilgili olmayan durumlardandır bu da genellikle sinir sistemine ait [...]

Devamı...>>
ENTEROSEL

ENTEROSEL

ENTEROSEL: Vaginanın en derin yeri olan arka forniksin, dışarı doğru sarkması yani bir tür fıtığı enterosel adını alır. Bu durumda sarkan bölüm içinde bağırsaklar bulunabilir.

Devamı...>>
REKTOSEL

REKTOSEL

REKTOSEL: Vaginanın arkasında; kalınbağırsağın son bölümü olan rektum vardır. Vaginanın destek olma özelliği bozulduğunda rektum, va-gina arka duvarını da önünde iterek vaginadan dışarı sarkar. Bu duruma da rektosel denir.

Devamı...>>
ÜRETROSEL

ÜRETROSEL

ÜRETROSEL: Üretranm (idrar borusunun), sistoseldekine benzer biçimde dışarı sarkmasıdır.

Devamı...>>
PROLAPSUS UTERİ (RAHİM DÜŞÜKLÜĞÜ -RAHİM SARKMASI)

PROLAPSUS UTERİ (RAHİM DÜŞÜKLÜĞÜ -RAHİM SARKMASI)

PROLAPSUS UTERİ (RAHİM DÜŞÜKLÜĞÜ -RAHİM SARKMASI): Normalde rahimin bulunması gereken yerden aşağılara sarkması ve sonunda vulvadan dışarı çıkmasıdır. Böyle kadınlarda dokuların esnekliği bozulmuş olduğundan, kadın üreme organlarında bir sarkma gözlenir. Prolapsusun değişik dereceleri vardır. Birinci derecede prolapsus dendiğinde en hafif olan sarkma anlaşılır. Rahim ağzı bu durumda daha henüz vagina içindedir, yani dışarı çıkmamıştır. Rahim [...]

Devamı...>>
GENİTAL PROLAPSUS

GENİTAL PROLAPSUS

GENİTAL PROLAPSUS: Kadın üreme organlarının, normal bulunmaları gereken yerlerden aşağı doğru sarkmalarıdır. Normalde kadın üreme organları pelvis dokularının esnekliği ve sağlamlığı nedeniyle normal duruşlarını korurlar. Fazla sayıda yapılan doğumlar ve beslenme koşullarının kötü olması gibi etkenlerin etkisiyle pelvis dokularının normal yapısı bozularak, esnekliği azalır.Bu durumsa kadın üreme organlarının desteğinin zayıflamasına yol açarak aşağı doğru sarkmalarına [...]

Devamı...>>
RETROVERSİYON (RAHİMİN ARKAYA DÖNÜK OLMASI)

RETROVERSİYON (RAHİMİN ARKAYA DÖNÜK OLMASI)

RETROVERSİYON (RAHİMİN ARKAYA DÖNÜK OLMASI): Normalde uterus öne, yani mesane üzerine doğru devrilmiş durumdadır. Kadınların yaklaşık olarak % 20’sinde ise rahim ters yönde yani arkaya doğru devrilmiş durumdadır. Bir hastalık olmayıp, bir anatomik değişikliktir. Rahimin arkaya dönük oluşu farklı derecelerdedir. Diğer bir deyimle rahimin normal pozisyonundan uzaklaşması hafif olabildiği gibi tümüyle ters yönde, arkaya dönmüş [...]

Devamı...>>
PELVİS (LEĞEN) İNFEKSİYONLARI

PELVİS (LEĞEN) İNFEKSİYONLARI

PELVİS (LEĞEN) İNFEKSİYONLARI: Kadının pelvis bölgesine yerleşmiş olan infeksiyonların, yaklaşık % 6O’ı neisseria gonorrhoeae mikrobuna bağlıdır. Bundan başka streptokoklar, stafi-lokoklar ve eşeria koli gibi bakteriler de özellikle düşük, loğusalık ve üreme organlarına cerrahi girişimler sonrasında pelviste infeksiyona yol açmaktadırlar.Neisseria gonorrhoeaeye bağlı pelvis infeksiyon-larında, hastalığın ilk odağı rektum, üretra ya da rahim ağzı mukozası olmaktadır. İnfeksiyon [...]

Devamı...>>
OVARYUM TÜMÖRLERİ

OVARYUM TÜMÖRLERİ

OVARYUM TÜMÖRLERİ: Ovaryumdan kaynaklanan tümörlerin pek çok çeşitleri vardır. Bunlar başlıca iki gruba ayrılabilir.Birincisi ovar. yum kistleridir. Bunlar ovaryumda oluşan selim (iyi huylu) yapıda ve foliküler cisimlerin içinde sıvı birikmesi sonucu oluşan kistlerdir. Folikül kisti ve lutein kisti bu tür kistlerdir. Çapları genellikle 5 cm küçük olup, genellikle bir yakınmaya yol açmazlar ve bazen kendiliklerinden [...]

Devamı...>>
MİYOM

MİYOM

MİYOM: Rahim kaslarından gelişen selim (iyi huylu) tümörlere “miyom” denilmektedir. Rahimde en sık gelişen tümörler miyomlardır. Yapılan bir araştırmaya göre, 35 yaşın üzerindeki kadınların % 20’sinde miyom bulunmaktadır. Bunların da büyük bölümü, hiçbir belirti ve bozukluk yaratmaksızın sessizce durmaktadırlar, özetle miyom, adet gören kadınların hastalığıdır Menopoza girmiş kadınlarda yeni miyomlar hemen hemen hiç gelişmemektedir. Ancak [...]

Devamı...>>
ENDOMETRİÜM KANSERİ

ENDOMETRİÜM KANSERİ

ENDOMETRİÜM KANSERİ: Rahim gövdesinde gelişen kanserlerin yaklaşık % 95′i “Adenokrasinom” dur. Bilindiği gibi adenokarsinom, bez epitelinden kaynaklanan kanser türüdür. Hastalığın belirme yaşı ortalama olarak 6O’dır. Kaba görünüş olarak kanser, rahim gövdesinin endometrium tabakasına yaygın ya da yerel olarak yerleşir. Yaygın biçimde adenokrasinom, ülserli ve nekrozlu alanlara da sahip olur. Kanserli doku, ilerlemiş vakalarda, rahim kaslarına [...]

Devamı...>>
RAHİM AĞZI KANSERİ

RAHİM AĞZI KANSERİ

RAHİM AĞZI KANSERİ: Kadınlarda en sık görülen kanser türlerinin başında meme kanseri yer alırken, en sık ölüme yol açan kanser türü rahim ağzı kanseridir. 40 yaşın üzerindeki kadınla-’ rın yaklaşık % 2’sinde rahim ağzı kanseri görülmektedir. Amerika Birleşik Devletleri’nde her yıl 10.000′den fazla kadının rahim ağzı kanseri nedeniyle öldüğü bildirilmiştir. Rahim ağzı kanserinin, insitu (başlangıç) [...]

Devamı...>>
VAGİNA İLTİHABI - VAGİNİT

VAGİNA İLTİHABI - VAGİNİT

VAGİNA İLTİHABI - VAGİNİT: Vaginanın herhangi bir etkenle iltihaplanmasına “Vaginit” denilmektedir. Vagina iltihabına yol açan bakteri, mantar, virüs gibi canlı etkenler de vardır. Ancak hastanın yaşına göre etkenlerin görülme sıklığı değişmektedir, örneğin, ergenlik öncesi ya da menopoz sonrası dönemde “Nayseria gonorea” vaginit etkeni olarak sık görülürken, cinsel yönden aktif olunan dönemlerde kadınlarda vaginitlerin en sık [...]

Devamı...>>
RAHİM

RAHİM

RAHİM: Rahimin gövdesinde (korpus uteri) görülen endometritler (rahim içini kaplayan rahim iç örtüsünün iltihapları), polipler, bazen miyomiar ve kanserler de akıntıya yol açan etkenler arasındadır.

Devamı...>>
BARTHOLİNİTİS (BARTHOLİN BEZİ İLTİHABI)

BARTHOLİNİTİS (BARTHOLİN BEZİ İLTİHABI)

BARTHOLİNİTİS (BARTHOLİN BEZİ İLTİHABI): Bartholin bezlerinde iltihaplanmaya yol açan, en sık görülen etken bel soğukluğu mikrobudur (Neisseria gonormoeae). Stafilokoklar streptokoklar ve escherichia coli mikropları da iltihaplanmaya yol açan diğer etkenlerdir. Genellikle bir taraftaki bartholin bezi iltihaplanır. Başlangıçta bartholin bezinin kanalında olan iltihap, zamanla içeri yayılarak bartholin bezini tutar ve apseye yol açar. Zamanla iltihap nedeniyle [...]

Devamı...>>
RAHİM AĞZI İLTİHABI (SERVİSİT)

RAHİM AĞZI İLTİHABI (SERVİSİT)

RAHİM AĞZI İLTİHABI (SERVİSİT): Rahim ağzının (serviks uteri) iltihaplanması tıpta servisit adını alır. Servisitler kadın hastalıklarının en sık görülenidir. Yetişkin dönemdeki kadınların, yaklaşık % 50’si yaşamlarının bir döneminde servisit geçirmektedir. Başlangıçta akut olarak başlayan servisitler bazen kronik biçime dönerler. Kronik servisit lökoreye neden olan etkenlerin başında gelir. Bundan başka kısırlık, disparoni ve düşüklerin de önemli [...]

Devamı...>>
RAHİM AĞZI YARASI (SERVİKAL EROZYON)

RAHİM AĞZI YARASI (SERVİKAL EROZYON)

RAHİM AĞZI YARASI (SERVİKAL EROZYON): Rahim ağzında doku tabakasının değişim sonucu kırmızı, yaraya benzer bir durumun oluşmasıdır. Yara ve erozyon sözcükleri hastalığın asıl karakterine uymamaktadır. Çünkü gerçek bir yara, yoktur. Bazen kronik servisitle birlikte bulunur. Normal gebelik döneminde ve doğum kontrol hapları kullananlarda sıklıkla görülür. Doğumdan sonra ya da doğum kontrol haplarının bırakılmasından sonra genellikle [...]

Devamı...>>
FALLOP BORULARI

FALLOP BORULARI

FALLOP BORULARI: Fallop borularının hastalıkları ender olarak akıntıya neden olabilirler.Tüm bu etkenlerin varlığına karşın bazı kadınlarda vaginal akıntıya neden olan etken ortaya çıkarılamaz (esansiyeî vaginal akıntı). Bunun yanında tümüyle psikolojik kökenli vaginal akıntılar (psiko-somatik vaginal akıntılar) da vardır. Görüldüğü gibi vaginal akıntılar belirli ve önemli bir hastalığın bir belirtisi olabildiği gibi, bazı durumlarda da ortada [...]

Devamı...>>

GENİTAL PROLAPSUSUN NEDEN OLDUĞU YAKINMALAR VE TEDAVİSİ

GENİTAL PROLAPSUSUN NEDEN OLDUĞU YAKINMALAR VE TEDAVİSİ: Yukarıda sıraladığımız genital prolapsus olaylarının derecelerine göre yakınmalar farklılık gösterir. Genital prolapsusun hafif derecelerinde, başka bir deyişle olayın başlangıcında belirgin yakınmalar yoktur. Rastlanan yakınmalar arasında en fazla olarak vaginada bir dolgunluk hissi görülür veya vaginadan dışarı doğru çıkmak isteyen, sarkan bir şeyden söz edilir. Bu dolgunluk hissi veren [...]

Devamı...>>
SİSTOSEL

SİSTOSEL

SİSTOSEL: Bilindiği gibi vaginanın önünde mesane bulunur. Mesane, vaginanın esnekliği ve sağlamlığı oranında yerinde bulunur. Vaginamn bu destek olma özelliği bozulduğundaysa, mesane vagina duvarını da önünde sürükleyerek vaginadan dışarı doğru sarkar. Bu durum sistosel adını alır.

Devamı...>>
RAHİM BOYNU POLİPLERİ

RAHİM BOYNU POLİPLERİ

RAHİM BOYNU POLİPLERİ: Bilindiği gibi mukoza yüzeylerinde mukozanın dokusal öğelerine sahip olarak kabarmış ajıormal yapılara “Polip” denilmektedir. Rahim ağzı mukozasında da polipler gelişebilmektedir. Bu polipler genellikle bir sapla rahim ağzına tutunurlar. Rahim ağzında bir ya da birden fazla polipe rastlanabilir. Bazı vakalarda poliplerin tepe bölgesinde ülser (yara) gelişir. Bu ülserler sıklıkla kanarlar. Küçük ve ülserli [...]

Devamı...>>

TRİKOMONAS VAJİNİTİ

TRİKOMONAS VAJİNİTİ: “İrikomonas vaginalis” adlı tek hücreli bir asalağın vaginaya yerleşip, burada iltihaba yol açmasına “Triko-monas vaginiti” denilmektedir. Bir araştırmaya göre vaginada gelişen iltihapların % 24 kadarı trikomonas vaginalise bağlıdır. Asalak çoğulukla cinsel birleşme yoluyla bulaşır. Bazen havlu ya da suyla da bulaşabilmektedir. Hastalığın ilk bulguları “Lökore” denilen Hrli beyaz, sarımtırak bir akıntı, vaginada yanma [...]

Devamı...>>

VULVA KANSERİ

VULVA KANSERİ: Kadının üreme organlarmda rastlanan tümörler içinde sıklık bakımından dördüncü sırayı vulva kanseri almaktadır. Bilindiği gibi üreme organlarının en sık rastlanan diğer üç kanseri rahim ağzı (serviks uteri) kanseri, rahim kanseri ve ovaryum (yumurtalık) kanseridir. Üreme organlarındaki kanserlerin % 2-3 kadarı vulva kanserleridir. Vulva kanseri, özellikle yaşlı kadınların hastalığı olarak, klinik Özellik taşımaktadır. Hastalık [...]

Devamı...>>

HİDRADENİT

HİDRADENİT: Vulvanın yapısında bulunan bazı Özel ter bezlerinin iltihaplanması durumuna “Hidradenit” denilmektedir. Aynı ter bezlerinden, koltuk altı bölgesinde de bulunur. Koltuk altındaki hidradenit olayına halk arasında “Köpek memesi” denilmektedir. Hastalık stafilakok grubu bakterilerin etkisiyle gelişir. Ter bezlerindeki cerahatlenmeyle, bir ya da birkaç ağrılı ve kızarık apse gelişir. Bunlar kendiliklerinden patlarlar. Vakalar sık sık yinelenebilmektedir. Çok [...]

Devamı...>>

PRURİTUS VULVA (VULVA KAŞINTISI)

PRURİTUS VULVA (VULVA KAŞINTISI):Herhangi bir nedenle vulvada kaşıntı olabilir. Vulvada kaşıntıya yol açan ve bazen kadını çok rahatsız eden nedenler aşağıda sıralanmıştır:
1) İdrar yollarına ilişkin sorunlar: İdrarda şeker çıkması (şeker hastalığında), idrarda iltihap bulunması ve idrar kaçırma gibi nedenler vulvayı tahriş ederek kaşıntıya yol açarlar.
2) Vaginal akıntılar: Herhangi bir nedenle olan vaginal akıntılar uzun [...]

Devamı...>>

KADIN ÜREME ORGANLARINA İLİŞKİN DOĞUMSAL GELİŞİM BOZUKLUKLARI

KADIN ÜREME ORGANLARINA İLİŞKİN DOĞUMSAL GELİŞİM BOZUKLUKLARI: Yumurtalıklar: Kromozom bozuklukları sonucu ovaryum gelişemez ve bağ dokusundan ince bir şerit olarak bulunur. Görev yapmadığından kız çocuğu ergenlik dönemine geldiği halde gelişmesi tam olmaz ve adet göremez. Tedavisi olanaksızdır.
Fallop boruları: Genellikle diğer gelişim kusurlarıyla birliktedir, hiç olmayabilir ya da gelişmesi tam olmayabilir.
Rahim: Doğumsal anomali açısından zengin bir [...]

Devamı...>>

KADIN HASTALIKLARINA GİRİŞ

KADIN HASTALIKLARINA GİRİŞ: Buraya kadar, kadın hastalıklarının neden olduğu başlıca yakınmalardan söz ettik. Bu yakınmalara südıkla neden olan hastalıklara bir göz attık. Bundan sonra sırasıyla, dışardan içe doğru kadın üreme organlarında görülen başlıca hastalıklardan söz edeceğiz. Kadın üreme organlarında görülen her hastalıktan söz etmek konunun bütünlüğünü bozacağı düşüncesiyle, önemli ve sıklıkla görülenlerinden söz etmeyi uygun [...]

Devamı...>>

RAHİM AĞZI

RAHİM AĞZI: Rahim ağzının (serviks uteri) bazı hastalıkları da akıntı nedenleri arasındadır. Go-nore (bel soğukluğu), frengi ve diğer bazı mikropların (stafilokok, streptokok) neden olduğu iltihaplar akıntıya yol açarlar. Serviks uteri kanserlerinin bir belirtisi de hafif kanlı bir akıntıdır. Rahim ağzından kaynaklanan akıntıların en sık görülen nedenlerinden biri de rahim ağzı yaralarıdır (erozyon). Bu erozyonların neden [...]

Devamı...>>

AKINTI

AKINTI: Kadın hastalıklarında en sık rastlanan belirti vaginal akıntıdır. Tıp dilinde “lökore” denir. Normalde vagina nemliliğini sağlayan, yakınmaya yol açmayan koyu kıvamlı, beyaz bir vaginal akıntı vardır. Bu akıntı rahim ağzı bezlerin mukus salgısından, vagina mukozasından dökülen hücrelerden,vagina mukozasından sızan sıvıdan ve döderlein basillerinden oluşmuştur. Döderlein basilleri, vagina «pitelinde bulunan glikozu parçalayarak “laktik asit” oluşturur. [...]

Devamı...>>

DİSFONKSİYONEL KANAMALAR

DİSFONKSİYONEL KANAMALAR: Üreme organlarına ilişkin bir hastalık ya da gebelikle ilgili olmayan kanamalar disfonksiyonel kanamalar adını alır. Bu kanamaların nedeni normal hormonal düzenin aksamasıdır. Böyle kanamaların yaklaşık üçte birini “kistik endometrial hiperplazi” oluşturur. Bu durumda ovülasyon olmadığından, yumurtalıklardan sürekli olarak “östrojen” hormonu salgılanır. Giderek, sürekli östrojen hormonu etkisiyle endo-metrium normalden fazla gelişir ve sonunda kanamalara [...]

Devamı...>>

ÜREME ORGANLARINDAN KAYNAKLANAN KANAMALAR

ÜREME ORGANLARINDAN KAYNAKLANAN KANAMALAR: Kadın iç üreme organlarına ilişkin hastalıkların çoğunun belirtileri arasında kanama da vardır. Şimdi dıştan içe- doğru sırayla- bu organlarda kanamaya neden olan hastalıklara göz atalım. Rahim ağzı (serviks uteri): Rahim ağzı yaraları (erozyon), polipleri, miyomları, kanserleri ve iltihapları kanamalara yol açmaktadır. Rahim cismi (korpus uteri): Miyomiar, endomet-rium dokusunun iltihapları, polipleri ve [...]

Devamı...>>

KANAMA

KANAMA: Kadın hastalıkları dalında kanama dendiği zaman vaginadan gelen kanamalar anlaşılır. Böyle vaginal yoldan gelen kanamalar pek çok hastalığın bir belirtisi olabilir. Kadın hastalıklarının en önemli yakınmalarından olan kanamalar ya gebelikle ilgilidir ya da gebelikle ilgili değildir. Yani gebelik boyunca görülebilen kanamalar, gebelik dışında görülen kanamalardan farklı gruplarda yorumlanır. Gebelikle ilgili olan kanamalara örnek olarak [...]

Devamı...>>

SAĞ OMUZ VE GÖBEK ÜSTÜ BÖLGESİNDEKİ AĞRILAR

Sağ omuz ve göbek üstü bölgesindeki ağrılar: Bu bölgelerdeki ağrılar, genellikle üreme organları dışındaki nedenlere bağlı olarak ortaya çıkar. Ancak dış gebelikte, fallop borusunun yırtılması sonucu karın boşluğuna dökülen kanın, karaciğer bölgesinde diyafragma kasını tahriş etmesi refleks yolla omuz ağrılarına ve karın üst bölgelerinde ağrılara yol açabilir.

Devamı...>>

AĞRI

AĞRI: Ağrı, hemen her tür hastalıkta ortaya çıkan ve teşhis açısından büyük önem taşıyan, şiddeti kişilere göre değişen sübjektif bir histir. Ağrının niteliği, yeri ve zamanı hastalıkların özelliğine göre farklılık gösterir. Ağrı nitelik açısından, İtici, oyucu yakıcı, yırtıcı, kesici karakterde olabilir. Yer olarak da, karın bölgesinde, kasıklarda ya da belde olabildiği gibi yaygın da olabilir. [...]

Devamı...>>

KADIN HASTALIKLARININ BELİRTİLERİ

KADIN HASTALIKLARININ BELİRTİLERİ:
Kadın üreme organlarına ilişkin hastalıkların belirtileri, diğer bir deyişle kadında yol açtığı yakınmalar başlıca 4 çeşittir: 1 Ağrı 2. Kanama 3. Akıntı 4. Karın büyümesi.
Bu belirtilerin bir ya da birkaçı birlikte bulunabi-lif. Bu belirtiler tüm kadın hastalıklarının ortak belirtileridir. Yapılan muayene yöntemleriyle bu yakınmalara yol açan’ nedenler ortaya çıkarılarak tedavi planlanır. Şimdi sırayla [...]

Devamı...>>

MİYOKARDİTE BAĞLI NABIZ DEĞİŞİMLERİ NELERDİR?


Devamı...>>

DOĞUMSAL KALP HASTALIKLARI ÖNLENEBİLİR Mİ?

Doğumsal kalp hastalığını önleyebilmek için bir şeyler yapılabilir mi?
Tüm söylenenler göz önüne alınarak bazı öneriler getirilebilir: Her şeyden önce en tehlikeli dönemin gebeliğin ilk üç ayı olduğu hatırla­nacak olursa, virüs enfeksiyonlarının (özellikle de gribin) çok yaygın oldu­ğu kış aylarında gebe kalanların çok dikkatli olması gerekir.
- Ergenlik öncesinde ya da daha sonra gebe olmadığına emin olmak [...]

Devamı...>>

DOĞUMSAL KALP HASTALIKLARININ NEDENLERİ NELERDİR?

Doğumsal kalp hastalıklarının nedenleri nelerdir?
Günümüzde doğumsal kalp hastalıklannm nedenleri tam olarak anlaşılabil­miş değildir. Bugün bu tip kalp hastalıklarının ortaya çıkmasında pek çok etkenin bir arada rol oynadığı düşünülmektedir. Bir yandan oldukça genel bir anlamda genetik etkenler (dar anlamda kalıtsal etkenler çok enderdir), öte yandan edinilmiş çevresel etkenlerden söz edilebilir. Çevresel etkenle­rin aydınlatılması çok önemlidir. Çünkü [...]

Devamı...>>

DOĞUMSAL KALP HASTALIKLARI 2

DOĞUMSAL KALP HASTALIKLARI
Aort oluşum bozuklukları
Aort vücudun en büyük anaatarda-marıdır. Başka bir deyişle, oksijenlen-miş kanın vücuda dağılmadan önce geçtiği ana yoldur. Sol karıncıktan kaynaklanan aort önce yukarı yönelir (Çıkan aort), sonra geniş bir yay çize­rek (aort yayı) omurganın yanından aşağı doğru iner (inen aort). İnen aort, göğüs ve karın aortu olmak üzere iki bölüme ayrılır. Çıkan [...]

Devamı...>>

DOĞUMSAL KALP HASTALIKLARI

DOĞUMSAL KALP HASTALIKLARI
Doğumsal kalp-damar oluşum bo­zuklukları, bebek anne karamda iken ya da doğumdan hemen sonra yerleşen or­ganik hastalıklardır. Doğumsal kalp has­talıkları, tüm doğumsal hastalıkların yaklaşık onda birini oluşturur. İstatistik­lere göre her 1.000 doğumun 2-6’sında doğumsal kalp hastalığı görülmektedir.
NEDENLERİ
Kalp-damar oluşum bozukluklarının nedenleri tam olarak aydınlatılmış de­ğildir. Anne yaşının doğumsal kalp has­talığında rol oynadığı düşünülmektedir. ■ Çok [...]

Devamı...>>

DOĞUMSAL KALÇA ÇIKIĞI

DOĞUMSAL KALÇA ÇIKIĞI
Doğumsal kalça çıkığı terimi kalça eklemini oluşturan öğelerin biçim, iş­lev ve ilişkilerinde bir bozukluğu anla­tır. Kalça ekleminde uyluk kemiğinin (femur) yuvarlak başı kalça kemiğinin asetabulum denen yuvasına oturur ve bu kusursuz eklem bacağın serbest dönme hareketi yapabilmesini sağlar. Doğumsal kalça çıkığında bu eklemde görülen bozukluk kalçayı oluşturacak taslağın embriyon döneminde kusurlu [...]

Devamı...>>

11:35 - 7/3/2009

geri ileri
Tanıtım
Trabzon-merkez pinaralti köyü

Ana Sayfa
Profil
Arşiv
Arkadaşlarım
zekeriya keles
sevgihayatinadidir

Son yazilarım
- Ramazanda saglik bilinci
- Kedi
- Işığa yönünü dönen aydınlık işler yapar, Işığa arkasını dönen karanlık işler yapar.
- Terörizm ve Din
- h.z mevlana’nın sözleri

Arkadaşlarım
- zeycan
- HUZURCAN
- KOCAYUSUFCAN
- saiiryusuf
- cehennemsevdam53
- nusya
- ferhatbaba1990
- faruk1996