BenimBlog.com - Turkce ucretsiz blog Bedava blog hizmeti




(zekeriya keles)

Mahrum Olduklarımıza Odaklı Yaşamayalım (geri dön)

Mahrum Olduklarımıza Odaklı Yaşamayalım (geri dön)
(Bu makale eklendiği tarih olan 19.01.2008 itibarıyla 95 defa okunmuştur)
Arkadaşıma Tavsiye Et Makalenin yazıcıdan çıktısını alYazıcı Çıktısını Al

     Eşrefi mahlûk. Yani yaratılmışların en şereflisi, Allah'ın yeryüzündeki halifesi... Akıl nimeti ile taçlandırılmış tek varlık. Bütün yaratılmışlar onun hizmetine sunulmuş. Kendisine verilen değerleri yerli yerinde kullanabilirse Malik'il mülk'ün sevdiği, aksi takdirde şeytanın bile şaştığı bir varlık. Yaratılmışlar içinde Cennet'i hak edebilme kabiliyetleriyle donatılmış, ebedi huzurun, rahatlığın, zenginliğin, hayallerin ötesinde bir güzelliğin vaat edildiği yegane varlık; İNSAN.

     İnsana verilenlerle insanı anlatmak hiç de zor değil aslında. Allah o kadar çok nimetle insanı lütuflandırmış ki, gören gözün, sağına soluna kendi varlığına bakması yeter de artar bile. Ama insan bu kadar güçlü yaratılmasına rağmen bir o kadar da acziyet içinde. Yaşadığı her saniye onu yaratana muhtaç… Bu muhtaçlığının farkında ise ve bu farkındalıkla hayatını idame ettirebili yorsa ne âlâ. Ama ya değilse...

     Mesela nankörse, sahip olduklarının şükrünü eda etmek yerine mahrum olduklarının peşinde ise, o müthiş donanımlarla güçlendirilmiş insanın, acziyetinin köleliğini yapması kaçınılmaz olur. Ve ne yazık ki birçoğumuz da sahip olduklarımıza değil, mahrum olduklarımıza odaklı yaşıyoruz.

     Kirada oturan ev sahibi olmayı, arabası olmayan araba almayı, çocuk sahibi olmayan çocuk sahibi olmayı, bir evi olan başka bir ev daha almayı, fakir olan zenginliği, hasta olan sağlığı arzu eder. Burnunun şeklini beğenmeyip "falancanınki gibi burnum olsaydı, saçım niye dalgalı da düz değil" gibi kendinde olan, kendine has özellikleri beğenmeyip hayıflanan bir sürü insan var.

    Aslında insanın her zaman daha iyisini istemesi gayet normal. Çünkü insan "mükemmelleşme isteği" ile birlikte yaratılmıştır. Yani iyinin de iyisi olma isteği ve çabası onun fıtratında vardır. Böyle olmasa idi cömerdin isar ahlakını yakalaması mümkün olmazdı. Ya da merhametsizliğinin farkına varıp merhametsizliğinden kurtulması gerektiğine inanan bir adamın o yüce ahlaka kavuşması hayal olurdu. Keza insanoğlunun tıp, matematik, ilim, fen ve teknoloji gibi bir çok alanda gelişmesinde de mükemmelleşmeye olan eğiliminin katkısı büyüktür. Tabii hem iyiliğe hem kötülüğe meyyal yaratılan insan bu mükemmelleşme isteğini sadece iyilikte kullanmıyor. Bir hırsızın, hırsızların en iyisi olması için mükemmelleşme isteği ona itici güç olabiliyor. Stalin'i, Hitler'i, Firavunu zalimlikte bulundukları noktaya taşıyan da yine en fazlasına sahip olma isteğiyle önlerine çıkan her şeyi yakıp yıkmayı yok etmeyi, kendilerinden başka her şeyi yok görmeyi tetikleyen de mükemmelleşme isteğidir. Görülen o ki insan, Allah'ın kendisine verdiği bu değerle toplumun baş tacı da olabiliyor, asırlar boyunca zulmünden dolayı kınanan, nefret edilen biri olarak da hafızalara kazınabiliyor.

     Dediğimiz gibi insanın daha iyisini istemesi gayet normal ve bu bizim yaratılışımızda var. Lakin bu duygu hırs boyutuna taşınırsa, hem kendimiz için hem etrafımızdakiler için hayat çekilmez hale gelebiliyor. Birçok aile daha iyi bir ev, daha iyi bir araba, daha çok para yüzünden ya dağılmıştır ya da huzursuz mutsuz insanlardan müteşekkil zorla ayakta durmaya çalışmaktadır.

     Buhari ve Müslim'de rivayet edilen bir hadis-i şerife göre Resulullah (sav) şöyle buyurmuştur; "Âdemoğlunun bir dere altını olsa ikincisini ister. Onun ağzını topraktan başka bir şey doldurmaz. Allah, tövbe edenin tövbesini kabul eder." Hakikaten insanoğlu böyledir. Bir dere altına sahip olsa, bir ikinciyi daha ister. Yani insan imkân sahibi olmada kendine sınır tanımayacak kadar doymazdır. İnsanı kendine bıraksanız şu kadar imkân bana yeter demez. Ancak öldüğünde gözü toprakla dolduğunda gerçeği anlayabilir. Kendisine verilenlerin ya da verilmeyenlerin diğer insanların yaşam alanlarını daraltmak, onların hayatını zindana çevirmek için olmadığını... İnsan kendisine tahsis edilen dünya nimetlerini yaradılış gayesine uygun kullanırsa ve kendisine verilmeyenlerin arkasındaki hikmeti anlamaya çalışırsa ancak, kanaati yakalayabilir. Öyleyse dünya içinde bize dünya nimeti olarak verilenler ne kendimizi tatmin etmek için ne de herşeyin, herkesin üstünde biz olalım diye verilmiştir. Tam aksine salih ve Allah'ın razı olduğu biçimde yaşamaya birer vasıtadırlar. Daha açıkçası elimizde var olan ya da var olmayan nimetler, bizi ya küfür batağına saplar ya da iman yolunda ilerlememize vesile olur.

    Allah bizi iman yolunda ilerleyenlerin zümresinden eğlesin.

Feyz Sayı: 199
Arkadaşıma Tavsiye Et

08:23 - 5/7/2008

Anne Baba Olma Sanatı (geri dön)

Anne Baba Olma Sanatı (geri dön)
(Bu makale eklendiği tarih olan 11.12.2007 itibarıyla 206 defa okunmuştur)
Arkadaşıma Tavsiye Et Makalenin yazıcıdan çıktısını alYazıcı Çıktısını Al

     Hayat meşgalesiyle hemhal olmuş yetişkinlerin en çok göz ardı ettiği gerçeklerden biri çocuk eğitimi. Oysa gönlümüzde en nadide yere yerleştirdiğimiz çocuklarımızın eğitimi hem onların hem de bizim ömrümüzün geri kalanının huzuru için olmazsa olmazlardan. Onların maddî rahatı için gösterdiğimiz öz veriyi, ruhsal gelişimleri içinde göstermek aslında çocuklarımızın bizim üzerimizdeki en doğal hakları.

    Uzmanlar çocuğun ruhsal gelişiminde üç ana unsurun çok önemli olduğunu söylerler. Sevgi, ilgi ve disiplin. Aile içinde oluşturulan iyi bir iletişim ortamında, onların gelişim özellikleri de göz önünde bulundurularak dengeli biçimde sevgimizi ilgimizi çocuklarımıza gösterirken bunaltmayan bir disiplinle hayatın gerçeklerine evlatlarımızı hazırlamalıyız.

     Her şeyden önce çocukların da duygularının, düşüncelerinin, öfkesinin, kırılganlığının olduğunu unutmamalıyız. Aslında kendi çocukluğumuza bile dönsek durumun hassasiyetini kolayca kavrayabiliriz. Yetişkinlerin davranış bozukluklarının kendi çocuk dünyamızda yaptığı yıkımları telafi etmemiz çoğumuzun yıllarını almıştır.

     Her anne baba çocuğunun iyiliğini ister. Ama iyiliği istemek hiç bir zaman tek başına yeterli değildir. İyilik isteğimize paralellik arz eden doğru davranış doğru zamanda ortaya konulmalıdır.

     İnsanoğlunun beyninde doğumdan sonra yeni beyin hücreleri üretilmez. Ama zamanla beyin hücreleri arasındaki bağlantı sayısı artıkça insan yeni beceriler kazanır. Meselâ konuşmayı öğrenir. Şivesi vaktinin neredeyse tamamını geçirdiği ailesiyle aynıdır. Çocuk nasıl dilsel becerilerini ailesinden etkilenerek geliştiriyorsa, duygusal becerilerini geliştirirken de ailesinden etkilenir. Yani çocuğumuza öfkeyi, nefreti, merhametsizliği, adaletsizliği, sevgiyi, insanlığı bizatihi kendimiz öğretiriz.

     Meselâ anne babanın çocuklarına emrivaki tavırları, sözleri onların öfke, isyan gibi olumsuz duygularının beslenmesine sebep verir. Kardeşler arasındaki dengenin adilane kurulmaması halk diliyle birini diğerine ya da diğerlerine göre daha fazla kayırmak, kıskançlık kin intikam alma duygularını geliştirir. Yine çocuklarımıza onların başarısız olduğu alanlarda “Sen neyi becerebiliyorsun ki zaten, geri zekâlı mısın nesin, ne biçim çocuksun sen anlamadım ki”, tarzında yaklaşımlarımız özgüvenlerini zedelediği gibi bizimle olan iletişimlerini de dumura uğratır. Çünkü bizim tarafımızdan sevilmediklerini, nazarımızda değerlerinin olmadığını düşünürler. Oğlumuz ya da kızımız hakikaten yorgun olduğumuz veya canımızın çok sıkkın olduğu ya da meşgul olduğumuz zamanlarda gelip bize sorular sorduğunda, bizden bir şey istediğinde ya da heyecanla onun için çok ilginç olan bir şeyi bize anlatmak için çaba sarf ettiğinde “Git başımdan şimdi bunların zamanı değil” diyerek onları terslersek bize geri dönüşü ne olur sizce? Pısırık, kendisini ifade etmekte zorlanan, güvensiz bireyler haline gelmezler mi?

     Bir çok anne babanın çocuklarına bu ve benzeri yaklaşımlarının çetelelerini tutmak imkânı olsaydı şayet, ortaya çıkan listenin kabarıklığı kendilerini bile şaşırtırdı. Ülkemizdeki artan suç oranlarına baktığımızda çocuk yetiştirmekteki nakıslığımız daha da netleşmekte. Bunlar meselenin olumsuz yanları. Bir de meseleye öbür yüzünden bakalım. Çocuk doğduğu andan üç yaşına kadar hayatının en değerlisi annesidir. Onun dünyası “annem, ben ve diğerleri” düsturu üzerine kuruludur. Baba bile diğerleri kategorisindedir. Bu devrede annenin bebeğiyle kurduğu sıcak ilişki onun kendine güvenen bir birey olabilmesine neden olur. Anneler bilir. Çocuğunuza kızsanız hatta onu dövseniz bile çocuk korkusunu yine en güvendiğinin yani annesinin kucağında gidermeye çalışır. Hem de korktuğu annesinin ta kendisidir. Her anne bu tespiti çocuklarını yetiştirirken hayretle yapmıştır.

     Anne çocuk için güvenli bir limandır. Sevginin adıdır. Annenin sıcacık bir bakışı, yumuşacık dokunuşu yaşamanın anlamıdır çocuk için. Sütüyle yavrusunu ne kadar beslerse ona olan ilgisiyle de o kadar bebeğini besler anne. O yüzden hayatının ilk yıllarında annesi tarafından yeterince sevilen, annesinin ilgisi (ne eksik ne fazla) üzerinden eksik olmayan çocuk, hayatının ileriki dönemlerinde sevebilen ve sevilen olur. Ki hepimiz biliriz sevgi insanın hayatta sahip olabileceği en kıymetli hazinelerden biridir. Keza babanın da kendi üstüne düşeni yapmasıyla çocuk, ileriki yıllarda sevgi açlığı çekmez ve kendine güvenen bir birey olur. Yalnız belirtmeden geçemeyeceğim babanın üstüne düşen denilince sadece eve getirilen ekmek anlaşılabiliniyor.YANLIŞ!. Bu anlayış bana göre kişilik bozukluğudur. Babanın ilgi ve sevgisi çocuk dünyasının olmazsa olmazlarındandır. Babanın ilgisizliği yüzünden hayatları darmadağın olmuş yada sırf bu sebeple yanlış yollara sapmış bir sürü genç var.

     Nasıl evlilik kurumunun rahat bir şekilde yürütülebilmesi için her iki tarafın da özverisine ve çabasına ihtiyaç varsa, bu kurumun en önemli parçası olan çocuklarımızın kişilikli bireyler olabilmeleri için de anne ve babanın kendi rollerini hakkıyla ifa etmesi lâzımdır. Her an anne ve babasının sıcaklığını evde hisseden çocuk evini sığınak olarak görür ve bu da onun zor zamanlarında hata yapma riskini azaltır. Çocuk için, onun beklemediği zamanlarda ufak bir gülümseme başını hafifçe okşama onun anneye babaya olan güvenini tazeler hayata bakışına güzellik katar. Aynı zamanda anne baba da çocuklarının hayatındaki kendi yerlerini sağlamlaştırmış olur. Aslında akılını kullanabilen anne baba, anne olma baba olma sanatını icra edebilmek için gönül gözünü sürekli açık tutar.

    Gönül gözümüz açık olursa aşağıdaki hikâyede olduğu gibi kafa gözümüzün yetersizliklerini daha kolay bertaraf edebiliriz herhalde.

Feyz; 198. Sayı
Arkadaşıma Tavsiye Et

08:23 - 5/7/2008

Evlilikler Enkaza Dönmesin (geri dön)

Evlilikler Enkaza Dönmesin (geri dön)
(Bu makale eklendiği tarih olan 10.11.2007 itibarıyla 697 defa okunmuştur)
Arkadaşıma Tavsiye Et Makalenin yazıcıdan çıktısını alYazıcı Çıktısını Al

      İnsan yaratılış itibariyle sosyal bir varlık. Bu sebeple de çevresindekilerle sürekli iletişim halindedir. Hatta iletişim insanın temel ihtiyaçları arasındadır diyebiliriz. İnsanlarla sağlıklı iletişim kurmayı başarabilenlerin ise daha mutlu oldukları bilinen bir gerçek. Lakin dünyada zevke düşkünlük, benmerkezcilik çığ gibi büyüdükçe insanların birbirleriyle ilişkileri de bozulmaktadır. İnsanların büyük bir çoğunluğu ya çıkar hesaplarıyla diğerleriyle iletişim içerisinde(buna iletişim değil iletişimsizlik demek daha doğru), ya da bana dokunmayan yılan bin yaşasın diyerek bananeci. İnsan ilişkilerindeki kanser kadar tehlikeli olan bu parçalanmalara, her ne kadar dünya düzeni ekonomik şartlar gibi bahaneler sebep gösterilse de, kanaatimce insanilik çizgimizin dejenerasyonu daha gerçekçi bir sebep. Çevremize baktığımızda mutsuz, yalnız insan yığınları görmek hiçte zor değil.

     Toplumsal ilişkilerin sağlam olabilmesi için en başta, toplumun çekirdeği olan aile içindeki, iletişimin sağlıklı olması gerekir. Sağlıklı iletişim için aile içinde herkes kendi yerini bilmeli ve sorumluluklarının farkında olmalı. Sorumluluklarının ve aile içindeki konumunun farkında olan eşler problemler karşısında sen ben davasına düşmezler. Biz bilinci yerleşmiş ailelerde huzur hâkim olduğu gibi topluma faydalı bireylerin yetiştirilmesi de kaçınılmazdır.

     Aslında temeli evlilik akdiyle atılmış olan ailede eşler birbirlerine olan ihtiyaçlarını bilerek ve kabul ederek hayata bakarlarsa her şey daha kolay olur. Eşlerin birbirlerine olan ihtiyaçlarının en başında sevgi, saygı, sadakat ve karşılıklı güven gelir. Mevlana Hz.'leri diyor ki “Sevgi acıları tatlandırır, bakırları altın eder. Sevgi sayesinde bulanık ve durgun sular duru hale gelir.”

     En kötü zamanlar bile eşlerin birbirlerine olan sevgisiyle daha kolay atlatılabilir. Çünkü samimi sevgi beraberinde insana has birçok güzel ahlakın da gelişmesine sebebiyet verir. Eşler birbirlerini seviyorlarsa fedakâr da olurlar zaman zaman birbirlerine müsamaha da gösterebilirler. Sevgiyle birlikte; merhamet, vefa ve bir evlilik için hakikaten çok önemli olan dayanışma duygusu da gelişir. Kısacası sevmeyi ve sevginizi göstermeyi becerebilirseniz aileniz için yapabileceklerinizin sınırlarını genişletmiş olursunuz hatta aile bağlarınızı kopmamacasına sağlamlaştırmış olursunuz.Sevgisizliğin insana ve aileye verdiği zararı anlamak için sokaklarda bali çeken, hiç için insan öldüren, hak etmediğini zorbalıkla insanlardan almaya çalışanlara bakmak yeterli olur sanırım.

     Bugün, dünyanın tek süper gücü olarak gösterilen Amerika'nın, sevgisizlik yüzünden çekirdek ailesinin genel itibarıyla sadece anne çocuk veya sadece baba çocuk olacak kadar küçüldüğü bilinen bir gerçek. Ki kendileri de tabiri caizse bu gerçeğin iliklerine kadar farkında olduklarından, Hollywood'da Rambo'culuk oynamaktan vazgeçtiler ve artık daha çok aile içerikli senaryolara rağbet ediyorlar. Çünkü ailenin toplumun ta kendisi olduğunu, aile sağlam olmazsa toplumda karmaşanın, suç oranlarının ne kadar arttığını yakinen gördüler. Bunun içinde yıllardır, diğer toplumların 'sağlam aile değerlerini' planlı bir biçimde çökertmeyi en etkili silah olarak kullanıyorlar.

     Ne acı gerçek ki Türk aile yapısı da bu yapılanmadan oldukça zarar gördü. Uyanmazsak zarar görmeye de devam edecek. Aslında mevzu oldukça uzun ama aile içi iletişimde sevginin önemini anlamak için bu kadarı da yeter herhalde. Konumuza dönersek sevgisizlik ya da sadece kendimize sakladığımız sevginin ailede huzursuzluk, mutsuzluk, düzensizlik getireceği aşikâr. Diyelim sevgi meselesini aştık peki saygı nedir?

     Saygı; onun öfkeli olduğu anlarda susup beklemektir. Ortam yumuşayınca var olan problemi çözme girişiminde bulunulmalı. Saygı; eşini düşündüklerinden, hatalarından, dolayı küçümsememek kınamamaktır. Hoşgörü ile birçok yanlış huzursuzluk nedeni olmadan telafi edilebilir.

     Saygı; bencilliği bir tarafa bırakıp eşinin duygularını, ihtiyaçlarını göz önüne alarak gerektiği kadar 'sencil' olabilmektir. Saygı; isteklerimizi onun üzerinde hâkimiyet kurmaya çalışarak kabul ettirmek değildir. Kendisine verdiğimiz değeri dilimizle tavrımızla eşimize gösterirsek, çoğu zaman isteklerimizi anlaması için gözümüze bakması bile yeter. Kelama hacet kalmaz.

     Saygı; eşimize kızdığımızda, hakaret dolu bir ağızla onun karşısına çıkmamaktır. Haklı dahi olsak. Öfke anında söylediklerimizden daha sonra mahcup olabiliriz ya da öfkemizin izlerini silmemiz bizim yıllarımızı alabilir.

     Evlilik birlikteliğinde ne kadın erkeğin ne erkek kadının malı değildir. Evlilikte, erkek ve kadın bir yapbozun parçaları kadar birbirlerinin tamamlayıcısıdır. Eşler birbirlerini anlamak için yeterli çabayı gösterip, birbirlerini dinlemeyi becerebilirlerse, ön yargılarının esiri olmazlarsa, zor zamanlarında yıkıcı eleştirilerde bulunup, işi yokuşa sürmeden diyalog kurabilirlerse her şey daha kolay halledilebilir. Aksi takdirde evlilikler enkaza dönüşür ki etrafımızda örnekleri pek çoktur. Anlaşılan odur ki; evlilikleri çıkmaza sokan, aile bireylerine evi cehenneme çeviren problemlerden çok, fertlerin birbirleri ile sağlıklı iletişim kuramamalarıdır. Yine söylüyoruz konuşmayı, dinlemeyi, anlamayı, empati kurmayı(kendini karşısındakinin yerine koyma), affetmeyi, hoşgörüyü, karşımızdakinin bizim üzerimizdeki hukukunu göz ardı etmeden yaşamayı öğrenelim, öğrenelim ki sağlıklı iletişim kurabilelim.

     Emin olunuz ki ailemizle kuracağımız sağlıklı iletişim bizim hayatımızı kolaylaştıracaktır.

Feyz (Sayı: 197)
Arkadaşıma Tavsiye Et

08:23 - 5/7/2008

Kulluğa Uygun Yaratıldık (geri dön)

Kulluğa Uygun Yaratıldık (geri dön)
(Bu makale eklendiği tarih olan 10.10.2007 itibarıyla 150 defa okunmuştur)
Arkadaşıma Tavsiye Et Makalenin yazıcıdan çıktısını alYazıcı Çıktısını Al

    Oysa insan, diğer yaratılmışlardan farklı olarak, akıl nimeti ile şeref-lendirilmiş bir varlık olmasına rağmen, çoğunlukla bir ağaç kadar olamaz. Şöyle diyebilirsiniz "bende de nefis ve bana sürekli musallat olan şeytan olmasa idi bende bir ağaç kadar aslıma sadık olabilirdim." İşin kolayına kaçmak isteyen için on numara bir bahane. Düşünebilen için ise, küçücük bir otun arkasına saklanmaya çalışan filin görüntüsü kadar komik. Komik olduğu kadar da acı.

    Neden diyeceksiniz. Her şeyden önce Allahu Teala'nın adl sıfatı bizim bildiğimiz bilmediğimiz, gördüğümüz görmediğimiz var olan bütün varlıklar ve onların hayatları üzerinde tecelli etmiştir. Düşünsenize ağaca yürüme hissiyatı verilmiş ama ona o kabiliyet verilmemiş. Nasıl bütün ömrünü sadece bir yere çakılı olarak geçirebilecekti. Ya da arıdan bal yapması istenmiş ama bal yapabilecek cihazatlarla donatılmamış. Veya da karıncaya senin yuvan yeraltında olmalı diye emredilmiş ama orada yaşamaya uygun yaratılmamış. Bu örnekleri dilersek sayfalarca çoğaltabiliriz. Hem de bunun için bizim ne bilim adamı olmamız gerekir ne de âlim. Akıl tek başına yeter. İnanan, Allah her şeyi yerli yerinde yaratmış der, inanmayanda tabiatın nizamı bir harika der. Ama sonuçta denge konusunda hem fikirdirler. Tabiata baktığında Allah'ın adaletini gören onun nizamını hayretle izleyen inançlı insan kendisine geldiğinde ise "nefis ve şeytan olmasaydı" diye rahatlıkla yan çizer. Demez ki nefsi bana veren, şeytanı musallat eden Allah aynı zamanda iman vermiş akıl, irade vermiş Kur'an ve sünnetle bize yol göstermiş.

    Düşünsenize Kur'an'da "Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım"(Zariyat:56) ayetiyle her okuyanın rahatça anlayacağı şekilde insanın dünyaya getiriliş amacını ifade eden Allah, yine yarattığı her varlığa adaleti ve rahmetiyle muamele eden o Allah bizi nasıl olurda kulluk vazifesine uygun olarak yaratmaz. Tam tersi insan hem bedenen hem ruhen kulluğa uygun olarak yaratılmıştır.

    Dünyaya ilk geldiğimiz anda biz annemizin sıcacık sevgisiyle muhatap oluruz. Allahu Teala ona verdiği sevgiyle bize sevmeyi öğretir. Babamız, kardeşlerimiz akrabalarımız ve onların bize olan sevgileri ile sevgi çerçevemizi genişletir. Bu arada fedakârlığın merhametin vefanın ne demek olduğu yavaş yavaş aile ocağında insanın gönlüne ilmek ilmek işlenir. Şayet anne babanız kulluktan yan çizenlerden değil ise, onlardan; yaratılanı yaratandan ötürü sevme düsturunun en azından temellerine sahip olursunuz. Ve zamanla anlarsınız ki Allah bize sevmeyi kendisini sevmemiz için öğretmiş. Annenizin merhametini biraz sorgularsanız Allah'ın yarattıklarına merhametinin sonsuz-luğunu rahatlıkla müşahede eder, onun yarattıklarına ya merhamet eder ya da merhametsizliğinizle mücadele edersiniz. Tabii "merhamet etmeyene merhamet olunmaz" ayetindeki uyarıya kulak verebiliyorsanız.

    İşte bu misallerimizde olduğu gibi Allahu Teala kulluk adına bizden istediklerini misalleriyle birlikte doğumdan ölene kadar bizim hayatımıza yaymıştır. Allah için olunca sevmek kulluktur, ibadettir. Merhamet kulluktur, ibadettir. Keza cömertlik, hilm, adalet… Kısacası tüm güzel ahlaklar. Yeter ki biz etrafımızdaki misallere bakıp onda ki kulluk payemizi çıkartabilelim. Ve emin olunuz ki hepimiz potansiyel olarak güzel ahlaka meyyal olarak yaratıldık. Yani nefse ve şeytana rağmen biz "kul olma" bilincine ve gücüne tüm cihazatlarıyla sahibiz.

     Lakin gerek yetiştirilme bozuklukları, gerekse işlediğimiz günahlar hasebiyle birçok hasletimizin üstü örtülüdür. Ama tövbe kapısı ölene kadar açık, Allah'ın rahmet deryası aklımızın alamayacağı kadar geniş. Kaldı ki şeytan ve nefisle mücadele olmasa idi kulluktaki samimiyetimiz nasıl ortaya çıkacaktı? İnsanda ki Allah sevgisi ya da Allah'ı sevme gayreti ise bu mücadelede bizim itici gücümüz. Bu sevgiyle ya da gayretle kul namaz kılar, oruç tutar. Güzeli, hakkı söylemek için yaratılmış olan dilini gıybete, yalana, iftiraya vs bulaştırmaz. Gözler azami gayretle harama bakmaktan korunur. Ayaklar batılın yanına varmazken, iman, akıl, irade üçlüsü bizi gaflet tuzaklarından uzak tutmaya çalışır.

     Tabii Allah korkusu da O'nu sevmek kadar itici güç. Zelzele 7 ve 8. ayetlerde Allahu Teala şöyle buyuruyor; "zerre kadar hayır yapan kimse görecektir. Zerre kadar günah ve şer yapan kimse de görecektir." Zerre o kadar küçük ki bizim zerreyi görmeye gücümüz yetmiyor. Ama Allahu Teala siz gözünüzün görmediği kadar ufak hayırda benim mükafatımı nasıl buluyorsanız, yine o zerre kadar ufak bir günah ve şerde de gazabımı ya da cezamı bulacaksınız diyor. Başka Allah olmadığına göre bize düşen O'nun rızasını kazanmak için elimizden geleni yapmak ve bütün eksikliklerimiz, hatalarımız için, eksiklikten ve hatadan münezzeh olan Allah'a sığınmak.

    hyalcay@gmail.com

Feyz (Sayı: 196)
Arkadaşıma Tavsiye Et

08:23 - 5/7/2008

Annelik İç Güdüsü (geri dön)

Annelik İç Güdüsü (geri dön)
(Bu makale eklendiği tarih olan 28.06.2007 itibarıyla 284 defa okunmuştur)
Arkadaşıma Tavsiye Et Makalenin yazıcıdan çıktısını alYazıcı Çıktısını Al

    Annelik içgüdüsü, Allahu Teala'nın kadınlara bahşetmiş olduğu bir nitelik. Nitelik diyoruz çünkü öyle donatıları var ki, hem bedenen, hem ruhen sağlıklı şahsiyetli bireylerin yetişmesinde büyük rol oynayabiliyor. 

    Anne daha rahmine düşmeden çocuklarını sever. Henüz gözlemci olduğu konumda dahi çevresindeki anneleri, bilerek ya da bilmeyerek izleyerek bir çocuğa yapılacak ya da yapılmayacakların listesini kafasında oluşturur. Ve ceninin ilk oluştuğu andan itibaren zaten doğuştan fıtratında var olan annelik içgüdüsü kuvvetlenir. 

    Hayvanatı gözlemlediğimiz de dahi annelik içgüdüsünün kuvvetini rahatça anlayabiliriz. Mesela korkaklığı ile nam salmış tavukların, civcivlerini nasıl koruduğuna çoğumuz şahit olmuşuzdur. Tavuk, civcivlerine zarar gelmemesi için tüm cesareti ile istisnasız her an tetiktedir. Bir tilki ile kahraman edasıyla ölümüne bile kapışabilir. Keza aslanın avını parçalamak için kullandığı pençeleri, yavrusuna şefkatle uzanır. Aslan kendisi aç kalacağını bilse dahi bulduğu et parçasını yavrularına yedirir. Hatta aslanın bu tavrından çok etkilenen psikologlar bir deney yapmaya karar vermişler. Açlık, seks, annelik içgüdüsünü karşılaştırmak ve hangisinin daha kuvvetli olduğunu anlamak maksadıyla beyaz fareler üzerinde bir deney yapmışlar. Bir anne fareyi, kafeste bir hafta süreyle aç bırakırken aynı zamanda hem eşinden hem de yavrusundan ayrı tutarlar. Bir hafta sonra, belli bir mesafe öteye yavrusunu, eşini, yiyecek ve suyu ayrı ayrı koyduktan sonra kafesi açarlar. Merak ve Heyecanla ilk olarak hangisine gideceğini gözlemlerler. Sonuç oldukça şaşırtıcı. Kafesin önüne çıkan anne fare tereddütle, önce hangisini seçeceğine karar vermekte çektiği kısa bir zorluktan sonra, ilk olarak koşarak yavrusunun yanına gider onu sevip okşadıktan sonra, karnını doyurur en son eşine koşar. Deney gösterir ki annelik içgüdüsü diğer içgüdülerin önündedir. 

    Bilim adamlarının deneyde beyaz fareleri kullanmalarının nedeni gösterdikleri tepkilerin, insanların gösterdikleri tepkilere yakın olması hasebiyledir. 

    Lakin doğada annelik içgüdüsüyle en çok koruma yapan varlık insandır. Yavrusunu ayaklarının üzerinde durabileceği zamanlarda bile ona müdahale eden yine insandır. Çocuk yürümeye başladığında, çocuğa müdahalelerde başlar. Koşma düşersin, yapma bir yerin acır cümleleri artık sık sık kurulur. Yanlış anlaşılmasın."Saldım çayıra Mevla'm kayıra" misali çocuğu tamamıyla bırakın demiyoruz. Mutlaka çocukları bir takım tehlikelerden korumak lazım. Ama onu korurken keşfetmesine engel olmamalı, öğrenmesine set çekilmemelidir. Çocuklar bazen düşerek, oradaki tehlikenin farkına varabilmeliler. Canı yandığında, kendisi aynı acıyı bir daha yaşamamak için azami gayreti gösterecektir zaten. Kaldı ki çocuğun evin sınırları içinde bazı tehlikeleri sizin kontrolünüz altında yaşaması o tehlikeyi evin dışında yaşamasından daha az can yakıcıdır. O halde evlatlarımızı onların hazır olduğu alanlarda özgür bırakabilmeliyiz. Tabii bu alanların yaşlarına uygunluğuna da dikkat etmeliyiz. 

    Anne babası tarafından kendisine -korumak adına - gerekli gereksiz müdahale edilen çocuklar; kendine güvensiz, korkak şüpheci, kararsız olabilmekteler. Buda ergenlik çağına gelindiğinde içinden çıkılması güç problemlere neden olabilmektedir. Bir bakarsınız ki korumacılık adıyla baskı altına alarak üzerinde hâkimiyet kurduğunuz evladınız ya çok asi, ya da hayatın hiçbir alanında başarılı olamayacak kadar pısırık biri olur çıkar. Ki birçok anne baba bunun kendi hatalarından kaynaklı olduğunu düşünemediklerinden "bu çocuk küçük iken böyle değildi, ne olduysa arkadaş çevresinden oldu." diyerek sadece şikâyet ederler. Ve çözüm için çaba sarf etmek yerine ömürleri oldukça evlatlarıyla amansız bir didişmenin içine girerler. 

    Halbuki insanoğlu evlat sahibi olmaya karar verdiği andan itibaren hem aklen hem kalben, evladına karşı asıl görevinin onun tüm ihtiyaçlarını karşılamak değil de, onu hayata hazırlamak olduğunu kabul eder ve bu kararlılıkla tavrını ortaya koyarsa ileriki yıllarda oluşması muhtemel birçok problemi daha ortaya çıkmadan bertaraf etmiş olur. Aksi takdirde hem aile hem de çocuk mutsuz bir hayat sürer. 

    Öyle ise Allah-u Tealanın biz annelere verdiği bu muhteşem içgüdüyü korkularımızın, endişelerimizin, vesveselerimizin yönetmesine izin vermeyelim. Unutmayalım ki annelik içgüdüsü bize çocuklarımızı baskı altında tutmak için değil, onları hayata gereği gibi hazırlamak için verildi.

Feyz Dergisi 191. Sayı
Arkadaşıma Tavsiye Et

08:23 - 5/7/2008

Kulluk Samimiyet İster (geri dön)

Kulluk Samimiyet İster (geri dön)
(Bu makale eklendiği tarih olan 01.05.2007 itibarıyla 128 defa okunmuştur)
Arkadaşıma Tavsiye Et Makalenin yazıcıdan çıktısını alYazıcı Çıktısını Al

 

     Allah-ü Teala insanı eşref-i mahlûk olarak yaratmış. Yarattıklarını onun hizmetine sunmuş ve aynı zamanda bizler için yapıcılıktan müteşekkil bir insanilik çizgisi belirlemiş.
İşte bu insanilik çizgisi çok geniş bir alanı, daha doğrusu saniye saniye ömrümüzün her anını kapsar. Bizim yaşam alanımız içinde bulunan canlı ya da cansız her varlığa karşı sorumluluklarımız vardır. Bir Müslüman, ne benim işime yaramıyor diye eline baltayı alıp bir masayı yok yere heba etme lüksüne, nede kendisi dâhil etrafındaki herhangi bir varlığa zarar verme lüksüne sahiptir. Kaldı ki Müslüman olmasa dahi insanoğlunun böyle bir lüksü yoktur zaten. O lüksü ukalaca kendisine veren yine insanın ta kendisidir. Hesap korkusu olmayandan da farklı bir şey beklemek de bizim lüksümüz olurdu herhalde.

     Ama ya hesap korkusu olandan?
Evet, gün gelecek biz hepimiz Allah'a hesap vereceğiz. Lakin nedense hesap vermek çoğunlukla sadece ağzımızdadır. Ne akılda, ne de kalbimizde yeterince yer kaplamamakta.
Kendimize şöyle bir bakalım, sabah kalktığımızda kaçımız "Ya Rabbi, sana şükürler olsun. İmanım, ailem, evim-barkım yerinde. Kendi vatanımda, kendi milletimle özgürce yaşıyorum." diyerek sabahın şükrünü eda edebiliyor muyuz? Hadi onu bırakın, bize verilmiş olan saymakla bitiremeyeceğimiz maddi ve manevi lütuflar için kaç defa tüm samimiyetimizle şükredebildik? Yoksa şükredecek kadar kulluğumuzda samimi değil miyiz? Aslında birçok Müslüman'ın en büyük problemi herhalde bu SAMİMİYETSİZLİK!
Mesela birçoğumuz günde beş vakit namazımızı kılarız. Ramazan gelince orucumuzu tutarız. Eğer bize zekât düşüyorsa yine birçoğumuz verilecek miktarın bir kuruş fazlasını vermeyiz. Eee, bir de hacca gittiysek değmeyin keyfimize. Kendimizce iyi kuluzdur…

     Şimdi namazdaki samimiyetimize de bir bakalım. Namaz kulun direkt yaradanının huzuruna çıktığı en hızlı vasıta. Ki secde için Allah-ü Teala; "kulumun bana en yakın olduğu hal" buyuruyor. Esasında mümin Allah-ü Ekber dediği andan itibaren yaratıcıdan başkasıyla ilişiğini kesmesi halinde namaz hakikatine yükselebiliyor. Biri çıkıp bize deseydi ki "Evlerinize bir düzenek kurup sizi izleyeceğim. Kendisine çeki düzen vererek, evinin en temiz en müstesna köşesinde her gün beş vakit namazını tadili erkâna dikkat ederek vaktinde kılana günlük şu kadar para!.." Emin olun ki birçoğumuz namaza hem şu andakinden daha titiz olurduk, hem de inanıp da namaz kılmayanlar parmakla gösterilecek kadar az olurdu. Hatta namazsız Müslüman olmazdı.

     Gafletin böylesi işte… Allah-ü Teala bizim her halimize vâkıf zaten. Ve "Namazı beni hatırlamak için kıl" ( Taha-4) buyuruyor. " Namazlarında huşu içinde olan müminler kurtuluşa ermişlerdir." (Mü'minun-1) diyerek de namaza değer vererek kılan için namazın kurtuluş vesilesi olabileceği müjdesini veriyor. Bir Müslüman için daha büyük ödül olabilir mi?

    Bu müjde ne kadar büyük ise, Ümmet-i Muhammed'in çoğunluğunun namazları da bir o kadar samimiyetsiz. Çoğumuzun tadili erkândan haberi bile yok. Namazımızı en dar zamanlara sıkıştırarak, en acelesinden kılıyoruz. Unuttuklarımızı namazda hatırlıyoruz. Ya da namazlar, romatizmalarımızın azdığı, ömrümüzün nihayetine az kalaya erteleniyor. Nerde o zaman bizim inancımızdaki samimiyet. Allah'ın dostu Hz. İbrahim (as) namaza durduğu zaman iki mil uzaktan kalbinin atışı duyulurdu diyor İmam-ı Gazali… Hz. Hüseyin abdest alırken rengi sararır, "Niçin abdest alırken böyle oluyorsun?" diye soranlara " Kimin karşısına dikilmek istediğimi biliyor musunuz?" derdi. Derseniz ki biz onlarla bir miyiz? Elbette değiliz. Lakin Resulullah'ın (sav): "Kötü ve çirkin davranışlardan sahibini alıkoymayan namaz kulun Allah'tan daha çok uzaklaşmasına sebep olur." hadisine binaen namazımızın biz samimi isek en azından kötü ve çirkin davranışlardan bizi alıkoyması gerekmez mi?

    Ya Allah-ü Teala'nın; "İnsanoğlunun oruç hariç, her ameli kendisi içindir. O sırf benim içindir ve mükâfatını da yalnız ben veririm" diyerek kendisine izafe ettiği oruçta nasılız?
Oruca çoğunlukla "niyet ettim Allah rızası için oruç tutmaya" diye yalanla başlarız. Yalanla diyorum çünkü Allah-ü Teala'nın bizatihi kendisine izafe ettiği bir ibadetin içinde Allah'ın razı olmadıkları bulunmamalıdır. Oruç, tek başına kendimizi yemekten, içmekten sakındırmak değildir. Oruç ibadeti, muhtacı hatırlatmak içindir. Oruç tutan ağız, aynı zamanda gıybetten, yalandan uzak durabilmelidir. Oruçlu, kalbindeki zanna mukabil etrafındakilere zalim ise bu orucun hayrını nasıl görecektir. Peygamber Efendimiz (sav) "Namaz kılmak, hacca gitmek, beytullah'ı ziyaret etmek ve diğer usûlü belirlenen ibadetler, Allah'ı hatırda tutmayı sağlamak için emredilmiştir. Hatırlanan hakkında -ki asıl amaç ve hedef odur- kalbinde saygı ve ürperme bulunmayınca böyle bir hatırlamanın ne kıymeti vardır." buyuruyor. Yani illa samimiyet. Olmazsa olmaz. Her ibadetin gereği ne ise onunla birlikte yaparsan, güzelce yaparsan kazançlısın. Günlük işlerde bile bu böyledir. Birine bir iş yaptıracaksak en güzel, en itinalı yapanı ararız. İyi bir doktorsak, iyi bir mühendis isek, iyi bir terzi isek en çok bizim kapımız aşındırılır. Güzel yemek yapanı överiz. Çocuklarını iyi yetiştirmiş anne-babayı tebrik etmek isteriz. Çocuğumuz derslerini çalışıyor ve başarılı oluyorsa, bilindik bir tabirle koltuklarımız kabarır. Aslında iyi olanı istememiz sevmemiz de gayet normaldir, doğaldır.

    Allah-ü Teala'nın "berr" ism-i şerifi'nin üzerimizdeki tecellisidir bu. Ama nedense dünya işlerindeki en iyiyi arama ve yapma titizliğimizi "Allah rızası" diyerek yaptıklarımızda çoğumuz yeterli çabayı inatla göstermeyiz.

    Örneğin birbirimize "Selamün Aleykum" diyerek selam veririz. Yani "Allah'ın selamı üzerine olsun." Hatta daha geniş ifadeyle "Allah'ın selamı, bereketi, rahmeti üzerine olsun." Bu hakikaten çok güzel bir dua, mümin kardeşimiz için Allah'a harika bir münacattır aynı zamanda. Ama samimi isek. "Canım selamda da samimiyet olur mu?" derseniz, derim ki; hakkında rahmeti ve bereketi arzu ettiğiniz arkadaşınızın arkasından konuşuyor, dar zamanında bana dokunmayan yılan bin yaşasın diyorsanız, onun malını mülkünü kıskanıp bir zarar geldiğinde bunu çoktan hak etmişti diyerek öfkenizi rahatça kusuyorsanız, elbetteki verdiğiniz selamda samimiyetsizsinizdir ya da laf olsun diye selam veriyorsunuzdur. Hem de Allah'ın adını kullanarak…

    Hepimizin bildiği yaşanmış bir hikâye vardır. Fuhuş sebebiyle günah bataklığına saplanmış bir kadın, güneşin ortalığı kasıp kavurduğu birgün çölde yoluna devam ederken susuzluktan yorgun düşer. Gördüğü bir su kuyusuna inerek susuzluğunu giderir. Yukarı çıktığı zaman susuzluktan bitkin hale gelmiş, neredeyse ölmek üzere olan bir köpeğin, kuyunun etrafında dolandığını, nemli toprağı yalayıp durduğunu görünce hayvana acır, kuyunun duvarları örülmediği için inip çıkmak zor olduğu halde, tekrar kuyuya iner. Ayakkabısına su doldurarak köpeği sular. Onun bu hareketinden hoşnut olan Cenab-ı Hakk, kadının günahlarını bağışlayıp affeder.

    Görülüyor ki samimi duygularla yapılmış bir iyilik, mağfiret kapılarının ardına kadar açılmasına vesile olabiliyor. Her halükarda biz, bize bahşedilen ömrü yaşayacağız mı? Yaşayacağız. O halde her ne yaparsak usulünce adam gibi yapalım. Ama hem niyetimizle, hem duygularımızla, hem fiillerimizle adam gibi yapalım. "Ne yapıyorsan Allah için yap" düsturuna sıkı sıkıya sarılarak, dünyanın faniliğini unutmadan…

     Belki çok zor ama, Allah var!

     Allah yardımcımız olsun.

Feyz Dergisi 183. Sayı
Arkadaşıma Tavsiye Et

08:23 - 5/7/2008

Her Nefeste Muhasebe (geri dön)

Her Nefeste Muhasebe (geri dön)
(Bu makale eklendiği tarih olan 09.04.2007 itibarıyla 150 defa okunmuştur)
Arkadaşıma Tavsiye Et Makalenin yazıcıdan çıktısını alYazıcı Çıktısını Al

 

    İşte o zaman göreceğiz ki, asıl olan insanın hangi mekânda olduğu değil, o mekânda ki vasfı daha önemli. İster Hindistan"da, ister Amerika'da ister İstanbul'da, ister Hatay'da. İster bir insanla muhatap ol, istersen bin insanla ya da dünyaya hitap eden bir şahsiyet ol. Hiç fark etmez. Bulunduğun mekânda neyi nasıl temsil ettiğin önemli.

    Allah-u Teala bize bir ömür biçmiş. Ne olursa olsun nasıl olursa olsun biz bu ömrü takdir edilen vakte kadar yaşayacağız. Hak vaki olduğu andan itibaren de sorgulanma aşamasına, gerçeklerin üstünün hiçbir şekilde örtülemeyeceği hakikat boyutuna geçeceğiz. Bize göre bir takım mantıki mazeretlerle ertelediklerimiz, yaptıklarımız ya da yapmadıklarımız tüm çıplaklığıyla karşımıza çıkacak.

     Günlük hayatımıza bir bakalım. Öğrenci isen bulunduğun okulun formasını giyersin. Okulun giriş çıkış saatleri bellidir. Bu saatlerin dışına çıkıp bugün onda gideyim, yarın saat onaltıda okulda olayım gibi bir lüks içine girersen öğrencilik vazifesini yürütmek zorlaşır. Hatta böyle bir lakaytlık, zamanla insanı öğrencilik vasfından çıkarır. Yani adam gibi öğrenci olmalısın. En asgari düzeyde dahi olsa bu böyle. Terzilik yapan bir şahıs, dükkânına kasap tabelasını asarsa, kendisi için gerekli olan malzemeleri mekânına yerleştirmezse, ne kadar nitelikli bir terzi olursa olsun, hiçbir önem arz etmez. Pratisyen bir doktorun beyin ameliyatına girmesini beklemek abes olur. Cerrahlık vasfı yoktur. Bir babada, anneye has, anneliğin verdiği sabır, şefkat, merhamet olmadığı için baba annenin titizliğiyle çocuklarına bakamaz. Sözün özü, herkes bir şekilde beğensin ya da beğenmesin kendisine yüklenmiş olan vazifenin temsilcisidir. Ve bizim yüklendiğimiz, en nadide vazife, aynı zamanda hayatın yegâne temeli olan Allah"a kulluktur. Dünyalık olarak gördüğümüz ihtiyaçlarımızda, meşgalelerimizde gayet titiz iken, biz bu en nadide vazifemizde çoğunlukla nakıs kalırız. En iyi marketten alışveriş yaparız, en iyi doktora gitmeye çalışırız. Kısacası en dünyalık olabilmek için bilerek ya da bilmeyerek tüm imkanlarımızı kullanırız. Oysa Allah-u Teala bizim dünyalık dediklerimizi de ahiretimiz için vermiştir

      Yani dünya adına yaptığımız (şerri temsil etmeyen)ne varsa Allah rızası gözetilerek yapılırsa bizim ahiret yatırımımızdır. Örneğin suyu sünnete uygun içersen hem ihtiyacını giderirsin, hem de sevap kazanırsın. Evinin rızkını Allah rızasını gözeterek kazanan baba ibadet etmiş hükmündedir. Hayatımızın her anı her devresi elimizden geldiği kadar Allah merkezli olmalı, olmalı ki nitelikli Müslüman olabilelim. Yani Allah'a kulluk vasfımız -en-olmalı.

      Hani demiştik, sorgulamamız mekândan değil, mekandaki vasfımızdan olacak diye. Ha Bursa'a doğmuşuz ha New York"ta. Bu bizim tasarrufatımızda değildir belki ama bulunduğumuz mekânda; ister evimiz, ister memleketimiz, ister iş yerimiz... olsun hayra yada şerre karar vermek, karar verdiğimiz doğrultuda hareket etmek bizim elimizdedir. Ömrünü nerede nasıl harcadın sorusuna hiç kimsenin "şu ilde, şu köyde ömrümü harcadım "cevabı yeterli olmayacaktır. Bize o mekânda, bizi değerli ya da değersiz hale getiren fikir, hal ve tavırlarımızdan sorguya çekileceğiz.

      Bir viranede yaşıyorsak Allah"a olan tevekkülümüz, fakra olan sabrımız, kanaatimiz bizi değerli, isyanımız, şükürsüzlüğümüz bizi hiç haline getirecektir. Tabiri caizse hali vakti yerinde olana hangi villada yaşadığı değil, onda var olanlarla yaptıkları ya da yapmadıkları hakkında sorgulama yapılacaktır. Mülkünle zalim isen senin yaşadığın villanın ne hükmü olabilir ki. Ya da ahrette "Yarabbi ben ancak kendi yağımda kavruluyordum aç olan komşumla ekmeğimi paylaşsam ölmezdim, ama paylaşmak istemedim", "işini kolaylaştırma şansım olduğu halde, şu şahsın işini yapmadım canım istemedi", "Ahmet"le Mehmed"in husumetine bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın misali imkanım olduğu halde müdahale etmedim" deme lüksüne sahip olamayacağız.

      O halde Müslüman, Müslüman gibi yaşamalı. Hz. Ali"nin bir sözü var. İnandığın gibi yaşamazsan, yaşadığın gibi inanırsın. Hakikattir. Kendimize, çevremize bir bakalım. Çoğunluğumuz inandığımız gibi değil, yaşadığımız gibi inanıyoruz. Misal inanan ama nefsinin önüne set çektiği birçok Müslüman namazını kılmıyor. Hiç biri namazı gereksiz görmüyor ama 'dinin direği' nitelendirilen namazı KASDEN kılmıyor. Aynı Müslümanlar su içmenin gerekliliğine inanıp hiçbir zaman -namazlarından vazgeçtikleri gibi- sudan vazgeçmiyorlar. Demek ki suyun gerekliliğine inandığımız kadar sümmehaşa namazın gerekliliğine inanmıyoruz. Ya da sümmehaşa namazı bize farz kılanı muhatap mı almıyoruz?.

      Belki bana kızıyorsunuzdur. Lakin bahanelerin arkasına sığınıp ta inandığı gibi yaşamayan, herkes, samimiyetle kendisini biraz hesaba çekse bu soruları kendisine hayret ve korkuyla sorduğunu görecektir. Ve namaz sadece bir misaldir. Bu misali biz ömrümüzün her anına tek tek yayabiliriz. Gerek ferdi ilişkilerimize, gerek toplumsal ilişkilerimize, ahlakımıza, ibadetlerimize, sosyal hayatımıza, ekonomik hayatımıza.

      Allah-u Teala bize aldığımız her nefeste inandığımız gibi yaşamayı nasip etsin.

Feyz Dergisi 187. Sayı
Arkadaşıma Tavsiye Et

08:23 - 5/7/2008

Kurban Etmeyelim, Onlar Bizim Çocuklarımız (geri dön)

Kurban Etmeyelim, Onlar Bizim Çocuklarımız (geri dön)
(Bu makale eklendiği tarih olan 06.04.2007 itibarıyla 147 defa okunmuştur)
Arkadaşıma Tavsiye Et Makalenin yazıcıdan çıktısını alYazıcı Çıktısını Al

 

    Kim olursa olsun şöyle bir geriye dönüp baktığında görecektir ki, hayatımız ilk anından itibaren bizden beklenenlerle ya da bizim başkalarından beklediklerimizle dopdolu.
Dünyaya geliriz. Anne ve babamız ilk kelimelerimizi heyecanla bekler. İlk adım evde bayram havası estirir. İlk diş gündemin en ön sırasına yerleşiverir. Annemiz yemeğimizi tek başımıza yiyebileceğimiz zamanı sabırsızlıkla bekler. Ah! der ebeveynler ah, bu çocuk bir büyüse. Tabii bu arada çocuklarda sevgi, şevkat, ilgi, şeker, çikolata… gibi masum beklentiler içerisindedir.

     Okul çağına gelindiğinde beklentilerin içeriği değişir. Artık her şey başarıya odaklanır. En başarılı çocuk, en çok bilen çocuk, her şeyde en olan çocuk. Çocuklar toplum tarafından ne kadar beğenilir, takdir edilirse anne baba o kadar çok sevinir, koltukları kabarır. İşte der bu benim çocuğum. Hayranlıkla çocuğunu izler. Ve evladıyla alakalı kendi beklentilerinden oluşan hayaller kurar. Büyüdüğünü çok para kazandığını, kendilerine baktığını, torunlarını ya da kendi yaşamında gerçekleşmesini isteyip de gerçekleştiremediklerini çocuklarının yaptığını, özentilerini… Daha bir çok şey. Ama hepsinin temelini genel olarak kendi beklentileri oluşturur. Ve zaman içerisinde bir sürü hayal kırıklığı yaşanır. Çoğunlukla yaşanan hayal kırıklıklarının sebebi de evlatlarını kendi öz malıymış gibi gören anne babanın -çocuk eğitimi - vazifesini , doğru yada yanlış kendi beklentileri doğrultusunda yürütmeye çalışmalarıdır.

      Her şeyden önce çocuklar ne annenin ne de babanın - kendi malı - değildir. Eve bir koltuk alırsınız. O koltuğu hoşlandığınız gibi dekore edersiniz, yerini beğenmezseniz yerini değiştirirsiniz. Bu odada olmadı öbür odaya götürelim dersiniz. O koltuktan sıkıldığınızda imkanlarınız elveriyorsa onu verir yenisini alırsınız. Benim değil mi atarımda, satarımda, yakarımda diye düşünür hatta çekinmeden bunu ifade de edersiniz. Eee haklısınız o sizin malınız. İşte, bir çok anne baba da farkında olmadan çocuklarına evindeki koltuk gibi muamele eder. Tek farkla çocukları sıkıldığınızda değiştirme imkanı yoktur. Biz demiyoruz ki çocuklarınızdan hiçbir beklentiniz olmasın, onlara dair hayalleriniz, ümitleriniz bulunmasın. Elbette onlardan beklentileriniz olacak. Fakat bu beklentiler genel olarak dünya hırsına odaklı , erdem unsurundan oldukça uzak olunca, karşımıza aynen şu manzara çıkmakta; sırf makam, mal, başarı endeksli yetişmiş genç bir nesil. Ve potansiyel olarak, bencil toplum bireyleri, bencil eşler, bencil ebeveynler.
Neden ebeveynler çocuklarından doktor olmasını bekledikleri kadar cömert ya da merhametli, hayalı olmasını beklemez-ler. Doktor, mühendis.. olsun diye sarf ettikleri paranın zamanın yarısını bile onların ahlaklı bir birey olması için de sarf etmezler. İnsan sadece bedenden müteşekkil değildir ki. Nasıl çocuklarımızın karnını doyurmak için çaba sarf ediyorsak onların ruhlarını doyurmak için de aynı çabayı hatta daha fazlasını sarf etmeliyiz. Etmeliyiz ki çocuklar evdeki herhangi bir eşya konumundan çıkarak birey haline gelebilsinler. Her şeyden önce eşrefi mahluk olarak yaratılmış olan insanoğlunun en tabii hakkıdır ruhen gelişmek.Bu hakkın en azından temelini de anne babalar atmak zorunda. Aslında fıtri olarak malzememiz de mevcut. Ruhi en temel ihtiyaç; sevgi.Kim evladını sevmez ki? Mesele yeteri kadar onlara aksettirebiliyor muyuz? Ne gereğinden fazla ne de gereğinden az. Sonra onlardan beklediğimiz saygıyı biz onların çocuk dünyalarına ne kadar gösterebiliyoruz? Hadi sevgi ve saygı olayını aştık diyelim. Ruhi ihtiyaçlar bitiyor mu? Hayır.

      Peygamber Efendimiz yaratılmışların en mükemmeli. Kul olarak O'nun şahsında mükemmelleşmiş olan her ahlak, kişinin kendi bünyesindeki ruhi ihtiyacıdır. İşte bu sebeple çocuklarımızı yetiştirirken onları cömert değil iseler cömert olmaya, merhametli olmaya, alçak-gönüllü olmaya… zorlamalıyız. Tabii usulüyle. Hem dünya hem ahiret saadetleri için. Bunun en doğal yolu da anne babanın münasebette bulunduğu her varlığa ve kendine karşı dürüst, adil, cömert, merhametli… olmasından geçer. Bu cevherlere biz sahip değil isek, sahip olabilmek için elimizden geleni ardımıza koymamalıyız. Emin olun ki ne kadar adil ne kadar tevekküllü ne kadar merhametli ne kadar cömert … olursak hayata bakışımız da, hayattan ve insanlardan beklentilerimiz de bir o kadar değişir. Sonuç itibarıyla daha mutlu ve huzurlu oluruz.
Bu atmosferde, ahlaki yaptırımlarla yetişen çocuklar daha sağlam aileler kurarak, daha sağlam bir toplumu oluşturabilirler. Toplumun sağlamlığı da milletin devamı için şarttır. Bunu hepimiz biliriz.

      O halde çocuklarımızı yetiştirirken onların beden sağlığıyla ve gelecekteki maddi konumuyla ilgilendiğimiz kadar ruh gelişimiyle de ilgilenelim. Onlara sadece kendi egomuzu tatmin edecek beklentilerimizden oluşan bir dünya kurmak, çocuklarımıza olduğu kadar, hayatları boyunca münasebette olacakları her varlığa karşı haksızlık olacaktır.

      Çünkü ömür sermayeleri içinde bilerek ya da bilmeyerek temelini bizim attığımız ahlaksızlıkları ve bizim ahlaki nakıslıklarımızın onlardaki yansımaları sık sık karşılarına çıkacaktır. Onların ve çevrelerindekilerin mutsuz olmalarına sebep verecektir. Belki ömürlerinin herhangi bir anında karşılaştıkları mükemmel bir el onların eksiklerini tamamlayabilir. Ama o mükemmele ya hiç rastlayamazlarsa!

Feyz Dergisi 189. Sayı
Arkadaşıma Tavsiye Et

08:23 - 5/7/2008

1 milyon 400 bin çocuğun sigortası iptal ediliyor

1 milyon 400 bin çocuğun sigortası iptal ediliyor

 
 
 
 
1 milyon 400 bin çocuğun sigortası iptal ediliyor
Sosyal Güvenlik Reformu’nun yürürlüğe girmesi nedeniyle 2007 yılında patlama yapan sigortalı sayısı mercek altına alınıyor.

08:23 - 5/7/2008

İzafi Değer - Mutlak Değer (geri dön)

İzafi Değer - Mutlak Değer (geri dön)
(Bu makale eklendiği tarih olan 20.04.2007 itibarıyla 196 defa okunmuştur)
Arkadaşıma Tavsiye Et Makalenin yazıcıdan çıktısını alYazıcı Çıktısını Al

      Evet, birşeyin, bir “mutlak değeri” bir de “izafi değeri” vardır. Mesela size bir arkadaşınız tarafından hediye edilen güzel birşeyi düşünün... O hediyenin mutlak değeri, hiç şüphesiz onun ekonomik bedelidir. İzafi değeri ise, sizin o hediyeye verdiğiniz değerdir. O hediyenin ekonomik bedeli küçük bile olsa, sizdeki izafi değeri büyüktür ve asla siz onu parayla tartmaya kalkamazsınız... Ve o hediyenin sizdeki maliyeti, ona verdiğiniz izafi değerdir.

     İslam ise başlıbaşına bir “mutlak değerdir.” Ve bizim İslam’a verdiğimiz değer asla o mutlak değeri ne büyültür ne de küçültür. Demek ki, İslam’ın mutlak değer dediğimiz alanı bizlerin tasarrufuna kapalı bir alandır. Öyleyse önemli olan, İslam’ın bizim kendi içimizdeki kıymeti, iç dünyamızdaki değeri yani bizdeki “izafi değeridir.” Bu anlamda bizler kendi içimizde, İslam’ın bizdeki izafi değerini artırmayı başardığımız kadar kıymet kazanırız ancak...

     Yani İslam’a verdiği değer ve bu husustaki gayreti, İslam’ın o insandaki izafi değerini yansıtır. Çünkü insanın değerini artıran şey, emeğidir. İnsan, yapısı gereği emek verdiği şeyi çok sever ve emek vermesi de, sevmesini sağlar. Mesela anneler çocuklarını, çocukların annelerini sevdiklerinden daha çok severler. Evet, insanın değer verdiği ve emek sarfettiği şey İslamsa eğer, o emek, İslam’ın insandaki izafi değerini gösterir. Bu nedenle ibadetteki, zikirdeki meşakket, emirlere uymadaki meşakket insan için çok büyük bir lütuftur ve bizler İslam’ın bizdeki izafi değerini artırmak istiyorsak, Allah için emek vermeli, çok çalışmalı; çok gayret etmeliyiz.

     Nitekim İslam’ın insana emrettiği ibadetler, İslam’ın bizdeki izafi değerinin artmasıyla sonuçlanırken, aynı zamanda bizdeki iman ve inancı alabildiğine pekiştirecek, güçlü ve kuvvetli bir iman sahibi yapacaktır. İşte, İslam’daki ibadet mentalitesi, insanın imanını böylece artırmaya ve imanı, insan için vazgeçilmez bir değer kılmaya yönelik çok büyük bir lütuftur...

    Sabah namazını kılmak için yatağından kalkan ve soğuk suyla bile olsa abdestini alan bir insanın yaşadığı güçlük ve bunu aşmak için gösterdiği çaba, İslam’ın o insandaki izafi değerinin ve bu izafi değere bağlı gür imanının göstergesidir.

S. Şenel İLHAN
Arkadaşıma Tavsiye Et

08:23 - 5/7/2008

Yuva Yıkan Yanlışlar (geri dön)

Yuva Yıkan Yanlışlar (geri dön)
(Bu makale eklendiği tarih olan 05.02.2008 itibarıyla 154 defa okunmuştur)
Arkadaşıma Tavsiye Et Makalenin yazıcıdan çıktısını alYazıcı Çıktısını Al

     Dünyada cennetin tadını alabileceğimiz tek yerdir yuvalarımız. Ama karşılıklı yapılan hatalarla çoğu kişi için cehennem oluverir bu hayat. Sağ duyu, sevgi, saygıyla çözülebilecek ufacık şeyler, basiretsizlikle, inatla, kocaman sorunlar haline gelir. Hatta bu iletişimsizlik evliliği sonlandırmaya bile sebep olabilir. Farkında olarak veya olmayarak yaptığımız hataları düzeltmek bizim elimizde; yeter ki bunu isteyelim. Şimdi bu hataların belli başlı birkaç tanesini sıralayalım:

     “Bende bu yok, bende şu yok, bütün suç eşimde” demeyin. Var olan sorunları baştan çözümsüzlüğe itersiniz. “Evlilik iki kişinin bir sandalda kürek çekmesi gibidir” diyor Prof. Dr. Nevzat Tarhan. O yüzden uyum şart yoksa alabora oluverirsiniz.

     Öncelikle eşinize yıkıcı eleştirilerde bulunmayınız. “Zaten hep böylesin, beceriksizsin, senden hiçbir şey olmaz, bak filanın eşi nasıl, gör de örnek al!” vs. türü aşağılayıcı, kırıcı, suçlayıcı eleştiriler evliliği çekilmez kılan en önemli hatalardandır. Unutmamak lazım; herkesin hatası olabilir, eksiği olabilir. Önemli olan karşınızdakine iyi niyetli, yapıcı olarak yaklaşabilmek. Ben dilini kullanarak yanaşmak daha olumlu sonuçlar verecektir muhakkak. “Ben bu sözünden dolayı üzüldüm, beni çok kırdın, ben sana bu işi yakıştıramadım” tarzında sözler karşınızdaki insana daha çok işleyecektir.

     Bir diğer hata genellemede bulunmak. “Zaten hep böyle yaparsın zaten senden başka bir şey beklenmez, bir gün de olumlu bir yanını görsem şaşarım” gibi ifadelerle eşinizi kalıba sokup, damgalamayın. O öyleyse siz de öylesiniz demektir. Her şey karşılıklıdır. Yıllar geçtikçe her iki tarafın da olgunlaşması, hatalarını görüp düzeltmesi gerekir. Takdir edilmek her insanın ihtiyacıdır. Pozitif düşünüp eşinizin olumlu yönlerini görmeye başlarsanız, birçok olumsuzluk da yavaş yavaş düzelecektir. “Canım, bunu böyle düşündüğün için çok sevindim, sendeki bu değişiklik beni mutlu etti, gel başka nelerimizi değiştirebiliriz onlara da bakalım” demek eminim daha kolay olacaktır. Hep siz haklı olamazsınız ya da hep o hatalı. Sürekli karşıyı haksız görmek işin kolay yönüdür.

     Karşımızdakinin sadece hatasını görmek aslında kendi eksikliğimizdir demiştik ya daha önce, bu evlilikte de aynen geçerli bir ölçüdür. Hatasını görmekle kalmayıp her hareketinden, her mimiğinden bir şeyler çıkarmaya çalışmak da işi daha da çıkmaza sokacaktır. “Yine derdin ne? Bakışlarından belli oluyor ne demek istediğin, ben senin ciğerini bilirim!” gibi.. Belki haklısınız gerçekten bir şeyler vardır, belki işte canı sıkılmıştır, belki size kızmıştır, belki de gereksiz alınganlık yapıyorsunuzdur. Konuşmadan bilemezsiniz. Sözlü iletişim yerine, davranışlarından anlam çıkarmaya çalışırsanız, aradaki iletişimsizlik yeni sorunlar doğurur.

     Ailenize karşı sorumluluklarınızı ihmal etmeyin. Yük paylaşıldıkça hafifler. Eşler bu konuda tek kalırlarsa stres, öfke kaçınılmaz olur. Karşınızdakini suçlamadan sorunu ortaya koyarak sorumlulukları paylaşmak daha güzel sonuçlar doğuracaktır.

     Ama en önemlisi eşinin sözünü kesmeden sesini yükseltmeden dinlemeyi bilmektir. “Çocuklarınıza önce dinlemeyi öğretin. Nasıl olsa konuşmayı öğrenecektir” diye bir söz okumuştum. Gerçekten öyle, önce dinlemeyi öğrenmeliyiz. Eşinizi baskı altına almadan, kendinizi yargıç veya terapist yerine koymadan, bir arkadaş gibi bir sırdaş gibi, bir dost gibi…

     Hepinize mutluluklar…

Feyz Dergisi (Sayı;174)
Arkadaşıma Tavsiye Et

08:23 - 5/7/2008

Ben Böyleyim Değişemem (geri dön)

Ben Böyleyim Değişemem (geri dön)
(Bu makale eklendiği tarih olan 19.01.2008 itibarıyla 115 defa okunmuştur)
Arkadaşıma Tavsiye Et Makalenin yazıcıdan çıktısını alYazıcı Çıktısını Al

     En sevmediğim sözlerden biridir; "Ben böyleyim, ben değişemem ", Ne kadar kaba yobaz, kalas gibi bir ifade diye sinir olurum. Ve "İnsanım", "Kulum" diyene yakıştıramıyorum. Hele de "ulvi hedeflerim" var diyene hiç yakıştıramıyorum. “Ben böyleyim, n’apiyim” diyen insan batağa saplanmış gibi, bırakın çıkmaya çalışmayı, kurtulmam lazım hissini bile taşımıyor sanırım. En baştan vazgeçmiş, başarısızlığı kabullenmiş, değişmemeyi normal görmüştür. Ama değişmemek, müthiş bir çıkmaza saplanmaktır. Allahü Teala her an, her şeyi yeniden yaratırken, yani değiştirirken insanın buna direnmesi, akıntıya ters kürek çekmek gibidir.

      Bir bebek doğduğu andan itibaren günbegün değişmeye başlar, farklılaştığını gözümüzle açık seçik görürüz. Peki beden değişirken ruh olduğu yerde sayar mı? Sırasıyla konuşmayı, yürümeyi, yazmayı, kendini ifade etmeyi öğrenir. Öğrenemezse zaten biyolojik bir rahatsızlığı var demektir. Aynen böyle, yetişkin bir insanın da aslında her an yeni bir şeyler öğrendiği malumdur. "Yaşa ki neler göresin" der atalarımız. Bir çocuktan, bir çiçekten, bir kediden, bir mecnundan, bir alimden bir şeyler öğrenmek çok doğaldır aslında, peki bunca öğretici içinde “ben öğrenmem de yaşamam da...” demek niye? Aslında zor bir şey olsa gerek, hem öğrenip hem de bu gerçeği inkar etmek.

     Kişi hayatının her aşamasında değişimi yaşar, yaşamalıdır da. "Öğrenciyim ama öğrenmem, anneyim ama çocuk bakmayı bilmem, eşim ama aynı evde nasıl yaşanır beceremem" demek olmaz, olamaz...

    Değişmek, öğrenmekle, görmekle olur. Ve kesinlikle ısrar, devamlılık gerektirir, "Armut piş ağzıma düş" mantığı yanlıştır. "Güzel bir evim olsun, ama çalışmayayım, doktor olayım, ama okumayayım, cennete gideyim ama ne ibadet ne ahlak derdim olmasın, saygın olayım ama kimseyi saymayayım vs. aklınıza gelen, her hayalinizi, isteğinizi sorgulayın bakalım. Neyi ne kadar isti yor ve onun için ne kadar çalışıyor, ne kadar değişiyor, ne kadar fedakarlık yapıyorsunuz? Daha ilk eylemden sonra pes ediyor, ilk tartışmada, ilk hatada, can dostlarını hatta eşini defterden silenlerden isek, kazanmanın zevkini elde etmenin tadını nasıl hissedeceğiz, sıkıntıdan sonraki ferahlığın şükrünü nasıl eda edeceğiz?

     Gururlu ve inatçı insanlar kendilerini boşa yorarlar. Bütün kapılarını gelişime kapatıp, imkansızlıklar içinde boğulurlar. Şunu unutmayalım ki, Allah (cc) gayret edene yardın eder, isteyene güç verir.

     İki günü birbirine eşit olmayan kazanır. Vazgeçenler o yüce Yaratıcıya, o sınırsız güce sırt çevirenler, O’na (cc) güvenmeyen, dayanmayanlardır. “Ben kulum” diyen değişmek, gelişmek, olgunlaşmak zorundadır. Lütfen "ben böyleyim" ’i dilinizden, beyninizden silin, inadı bırakıp, olması gereken değişimi yaşamaya koyulun...

Feyz Sayı: 199
Arkadaşıma Tavsiye Et

08:23 - 5/7/2008

Eşinize Onu Sevdiğini Söyleyin (geri dön)

Eşinize Onu Sevdiğini Söyleyin (geri dön)
(Bu makale eklendiği tarih olan 12.04.2007 itibarıyla 161 defa okunmuştur)
Arkadaşıma Tavsiye Et Makalenin yazıcıdan çıktısını alYazıcı Çıktısını Al

 

      Karı koca olmak dünyanın en farklı ilişkisidir. Her şeyini paylaşır, en doğal halini onun yanında yaşar, kimseye yapmadığın fedakarlığı ona yaparsın. Yaşadığın müddetçe aynı yastığı aynı yorganı ondan başka hiç kimseyle paylaşmazsın. Onunla kötü olunca herkesle iyi olmanın hiçbir anlamı olmaz. O destekse herkesin karşı çıkmasının yıkıcılığına aldırmazsın. Öyle ki dünyadaki bu birlikteliğin ahiretle birlikte ebediyete uzanır.

     O yüzden evlilik hassasiyet ister. Her şeyden çok üzerine düşülüp korunması gereklidir. İmzayı attık bitti değil her şey orada başlar. Bu andan itibaren eşler birbirini “o artık benim malım” gözüyle değil”,o bana hediye” Allah’ın emaneti gözüyle görmelidir. Kılığına kıyafetine, saçına başına kokusuna, konuşmasına daha bir önem vermeli “benim eşim her şeyin en iyisine layık” düşüncesiyle hareket etmelidir. Özellikle de birbirlerine cömertçe utanmadan sıkılmadan ama kalpten gelerek ama samimiyetle SENİ SEVİYORUM diyebilmelidirler. Çünkü bekârla evlinin hali bir değildir, “bekâr yarımdır evlenince tamamlanır” diyor Allah Resûlü (sav). Bu yüzden evlilikte her şeye ibadet gibi sevap verilir; tebessüm, tatlı söz, sarılmak, cinsellik…

     Seni seviyorum demek de sünnettir. Aradaki muhabbeti arttırır, kalpleri yumuşatır, diyalog başlangıcıdır, su-i zanları siler. Efendimiz eşine olan sevgisini açıklar çekinmezdi.

     Amr bin Asr henüz 4 aydır Müslüman olmuştu. Peygamber efendimiz ona 500 kişilik bir ordu teslim etmişti. Kumandası altında Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer başta olmak üzere tanınmış sahabeler vardı Medine civarındaki karışıklıları önlemiş ve tehlikeyi uzaklaştırmıştır. Bu olaya çok sevinen Amr:-Peygamberimiz beni çok seviyor ki bu şerefli göreve layık gördü diye düşünür ve efendimize sorar:

-Ey Allah'ın resûlü en çok kimi seviyorsun diye sorunca
Efendimiz:
-Aîşe der tereddütsüz
Ne güzel bir şey eşinin adının söylenmesi tereddütsüzce o kadar insanın içinden eşinin adını. Söylemesi Amr sorar:
-Peki, erkeklerden en çok kimi seviyorsunuz
-Ömer
-Sonra

     Sonra sonra derken sıra bir türlü Amr’a gelmez Amr “Baktım ki benim adım gelmiyor ben belki en sondayımdır o yüzden bir kişi daha sormayım” der.
Olayın başı ayrı sonu ayrı bir güzel. Daha doğrusu Allah Resûlü'nün her hâli güzel nasıl olsa o benim sevdiğimi biliyor söylemesem de hareketlerimden anlar demeyin eşinize sevdiğinizi söyleyin.

Ayşe Tan
Arkadaşıma Tavsiye Et

08:23 - 5/7/2008

Cuma Namazı ve Hanımlar (geri dön)

Cuma Namazı ve Hanımlar (geri dön)
(Bu makale eklendiği tarih olan 11.04.2007 itibarıyla 145 defa okunmuştur)
Arkadaşıma Tavsiye Et Makalenin yazıcıdan çıktısını alYazıcı Çıktısını Al

 

     Kadınlarla erkeklerin omuz omuza Cuma namazı kılma görüntüleri medyada uzun uzun gündemi meşgul etti. Her bir HOCACI çıkıp bir şeyler söyledi. Söylenenler görüntülerden daha çok ortamı bulandırdı. Çok şükür ki Kur'an, Sünnet önümüzde. Bize nasıl yol gösteriyor araştırıp, akıl(!) süzgecinden geçirip uygulamalıyız.

     Öncelikle "Cuma namazı kimlere farzdır?" sorusunun cevabına bir bakalım. Darakutni ve Beyhaki'den tahric etmiş oldukları Cabir(ra)'den rivayet olunan bir H.Ş.'de Rasulullah (sav) şöyle buyuruyor:  "Kim, Allah'a ve ahiret gününe iman etmiş ise Cuma gününde ona Cuma farzdır. Hasta, misafir, KADIN, çocuk, köle müstesnadır. Ve kim oyun veya ticaret sebebiyle ondan kendini ihtiyaçsız görürse, Allah'ın ona ihtiyacı yoktur. Hakikaten Allah her şeyden ihtiyaçsız ve hamde layıktır"

     Yine Şafii ve Beyhaki'nin tahric ettikleri Beni Velioğullarından gelen bir rivayette şöyle buyuruluyor: "Cuma KADIN, çocuk ve köleden başka her müslümanın üzerine farzdır."

      Bu Hadis-i Şeriflerden anlıyoruz ki; Cum'a namazı kadınların kılmakla yükümlü oldukları bir namaz değildir. Bilakis, çalışan, çalışmayan, okuyan, okumayan, akıl baliğ olmuş her özgür ERKEĞE farzdır. O saatte kazanılan para haramdır. "Ey inananlar! Cuma günü namaz için ezan okunduğu zaman Allah'ı anmaya koşun; alım satımı bırakın; bilseniz ki bu sizin için daha iyidir." (Cum'a Suresi:9)

      Özürsüz olarak terk edenler için müthiş tehditler vardır; kalpleri mühürlenir, münafık olur diyor Allah'ın Habibi. Hatta Cumaya gelmeyenlere o kadar öfkeleniyor ki "evlerini üzerlerine yakmaya aracı ettim" diyor.

     Bu kadar önem verilen Cum'a namazı için kadınlara bir emre rastlayamıyoruz. Ama hanımın içinden geldi, kılmak istedi. Kılamaz mı? Kılar ama dikkatli bir şekilde, fitneye sebep vermeden, kendine ayrılan bölmesinde kılar. En öne geçip de erkeklerle omuz omuza namaz kılmak olmaz. Çünkü saf sıralaması çok mühimdir. Hatta Hanefi ulemasınca kadın ve erkeğin bir hizada bulunmaları namazı bozar. İbni Mace, İmam Ahmed ve İbni Ebu Şeybe'nin tahric ettikleri Cabir ve Ebi Said'den (ra) gelen bir rivayette Rasulullah (sav) şöyle buyuruyor. "Adamların en önceki safları, en hayırlıdır; en son safları en şerlidir. Kadınların en son safları en hayırlıdır, en önceki safları en şerlidir"

     Şüphesiz namazda şer yoktur, bütün saflar sevap alır. Ama erkekler teşvik edilirken, kadınların mahremiyetine de ne kadar önem verildiğini anlamak gerekir belki.

     Ha bu arada önemli bir nokta; başı açık namaz kılınmaz. Namazın dışındaki farzları diye öğrendiğimiz, Setri Avret vardır. Bana göre kadın erkek her Müslüman, avret sayılan bölgeleri örtmek zorundadır. Kadının başı da avrettir, örtülmesi farzdır. Hatta erkeğin bile namazda tepesini örtmesi (takke, sarık kullanarak) hoştur, sünnettir, diyor ve bu hiç kimsenin Cuma'nın feyzinden bereketinden, sevabından mahrum olmamasını, mahrum edilmemesini diliyorum.

     Allah'a emanet olun.

177. Sayı
Arkadaşıma Tavsiye Et

08:23 - 5/7/2008

Mutluluk Uzakta Mı? (geri dön)

Mutluluk Uzakta Mı? (geri dön)
(Bu makale eklendiği tarih olan 16.05.2007 itibarıyla 182 defa okunmuştur)
Arkadaşıma Tavsiye Et Makalenin yazıcıdan çıktısını alYazıcı Çıktısını Al

 

     Eski resimlerin hiçbiri tanıdık gelmiyor artık diyenlerdenseniz ve yıllar yılı baktığınız aynalara düşman olduysanız asırlarca yaşamış gibi kendinizi yorgun bitkin hissediyorsanız mutluluğu mu kaybettiniz acaba? Yaşama sevinciniz mi tükendi?

     Elbette ömür gece gündüz akan bir su gibi, bir gün hasretini çektiği o koca ummana varacak ama o zamana kadar hep akacak, akacak, akacak. Hayat ne çabuk biter ne anlaşılır hep acı mıdır? Mutlu olmak hayal midir? Dün daha mı güzeldi? Yarın daha iyi olacak mı? Yoksa gelen gideni aratacak mı?

     Peki ya bugün evet bugün işin sırrı bu günde galiba öyle ya dün geçmiş gitmiştir. Geride dönmeyecektir. Yarın ise belki hiç gelmeyecektir. O halde an bu andır: Her şey gibi mutluluk içinde bu günde yaşamak yeterlidir.

     Bugün mutlu olacağım demeli insan, bugün mutlu edeceğim birilerini mesela; yıllardır görüşmediğim arkadaşımı arayacağım, güzel düşünüp güzel göreceğim.
Her gün kapımı çalan güneşe bakıp bugün de geldiği için teşekkür edeceğim.

     Bir nefes sıhhat çekeceğim ciğerleri-me. Gözlerimi alabildiğine açacağım kâinata karın beyazlığı rüzgarın tenimi yakan soğuğuna şükür edeceğim... Parmaklarımın soğuktan kızarmasına, ayaklarımın çizmenin ağırlığından yorulmasına şükredeceğim, iyilik yapacağım inadına bugün ukalalık yapmayacak, kalp kırmayacağım...

     Günaydın, nasılsınız? Elinize sağlık diyeceğim asık suratlı temizlikçilere...

     Bugün çok şık olacağım. Bir mesaj atacağım eşime, akşama da en sevdiği yemeği yapacağım.

     Çocuğuma iyi ki varsın diyeceğim, sen olmasaydın ne yapardım hayatımın tadı tuzu.

     Köşedeki sarmaşıkla camdaki kuşla konuşacağım.

      Bugün dudaklarımın kenarı hep yukarda olacak, yüz kaslarımı yormayacağım, tebessüm edeceğim.

      Bugün hiç bir şeyden yakınmayacağım.

      Mutluluğu da aramayacağım, sadece gözümü açacağım, gönlümü açacağım.

     Sadece fark edeceğim, hissedeceğim, kulak kabartacağım ve dua edeceğim Allah Resulünün ettiği gibi ''Yarabbi bize yaşama sevinci ver.''

Feyz 190.sayı
Arkadaşıma Tavsiye Et

08:23 - 5/7/2008

İhlas Sahipleri İhlası Nasıl Elde Ettiler (geri dön)

İhlas Sahipleri İhlası Nasıl Elde Ettiler (geri dön)
(Bu makale eklendiği tarih olan 10.11.2007 itibarıyla 327 defa okunmuştur)
Arkadaşıma Tavsiye Et Makalenin yazıcıdan çıktısını alYazıcı Çıktısını Al

     İhlas

    “De ki, Rabbim bana adaleti emretti. Her mescidde yüzlerinizi ona (Kıbleye) doğrultun ve dini yalnız Allah’a has kılarak O’na yalvarın. İlkin sizi yarattığı için yine ona döneceksiniz.” (Araf.29)

     Ayetinde Hz. Muhammed’e hitaben, Rabbinin kendisine adaleti emrettiği vurgulandıktan sonra bütün insanlara, her mescidde yüzlerini sadece Allah’a doğrultmaları, yalnız O’na tapmaları ve dini yalnız Allah’a halis kılarak O’na dua etmeleri emredilmekte ve Allah’ın, insanları ilk kez yarattığı gibi, yeniden kendisine avdet edecekleri belirtilmektedir. Dini halis yapmak, şirk bulaşıklarından temizlenmek, sadece Allah’a kulluk etmek olan ihlasın özü, Allah’dan başka her şeyden uzak durmaktır.

     İhlas, tevhid inancının özüdür...

     Bundan dolayı Allah’ın birliğini en güzel özlü biçimde anlatan “Deki Allah birdir.” süresine ihlas adı verilmiştir.

     Muhammed Ali et Tahaneviye; İhlas, ibadette riya duygusu karıştırmamalıdır.Terim olarak ihlas,temizliğini bozacak düşüncelerden uzak tutmaktır. Bu maddeye, yabanci bir şey karışırsa onun saflığını bozar. İşte herhangi bir şeyin, yabanci maddelerden temiz olması durumuna halis, bu eylemde de ihlas denir.”Kuşkusuz sizin için hayvanlarda da büyük ibret vardır. Zira size,onlardan karınlardaki işkembe ile kan arasında (gelen)içenlerin boğazında kolay geçen halis bir süt içiriyoruz.”(Nahl ayet 66.) ayetinde duru sütün işkembe ile kandan ari olduğu anlatılmiştir.

    İmamı Kuşeyri; ihlas,ibadeti başka bir amacla değil, sırf Allah’a yaklaşmak, halkın övgü ve takdirini kazanmak gibi herhangi bir amacla değil, yalnız Allah için ibadet yapmaktır)(yahut ihlas, kişileri düşünmekten korumaktır. İhlas bu biçiminde de tanımlana bilir.

    İhlas Sahibini Gerçek Takvaya Götürür.

     Yüce Allah” Kendilerine dini yalnız Allah’a halıs kılıp onu birleyerek Allah’a kulluk etmeleri, namazı kılmaları, zekatı vermeleri emredilmiştir.”(Beyine: 5)
Zumer süresinin 14 nci ayetinde “Deki Ben dinimde ihlas ile ancak Allah’a ibadet ederim” vugulamıştır. Peygamber (s.a.v.)’e kendisini göstermek, kahramanlık ve yiğitlik için savaşan adamın durumu sorulmuş “Bu adamın çarpışması Allah yolunda sayılır mı? denilmiş. Kim Allah ın kelimesi yüce olsun diye çarpışırsa O, Allah yolundadır.” buyurmuştur.(Buhari,)

      Yine Hz. Peygamber “Ameller niyetlere göredir.” buyurmuştur. (Buhari.) Bir başka hadislerinde Resülüllah (S.a.v.)(Allah sizin süretlerinize ve mallarınıza bakmaz. Fakat sizin kalbinize ve niyetinize bakar.) buyurmuşlardır. (Müslüm, İbni maceh,İmam Hambel,)

     Bu ayetler ve hadisler insanların içinde bulunan tavhid inancı açıklanmaktadır. İnsanın başı darda kaldığı, Allah dan başka sığına bileceği kimse olmadığı zaman sadece Allah a yalvarması, tapılacak, insanini darlıktan kurtara bilecek, dar zamanlarında yetişecek olan tek Allah’ın olduğu anlatılmaktadır. Nitekim Allah a ortak koşan insanların bindikleri gemi,bir tehlike ile kerşı karşiya kalınca,daha önce yalvarmakta oldukları tanrılara değil,dini yalnız Allah a halıs kılmak,sadece ona yönelerek Allah(c.c.)a yalvarır. Ama Allah (c.c.)onları 0 sıkıntıdan kurtarıp karaya ulaştırınca,Allah ın o lutfunu unutur,yine eski hallerine döner,çeşitli günahlar yapmaya,ve çeşitli tanrilara tapmağa başlarlar.

     Bu tip münafık insanlar her zaman vardır. Kurnazca laf ederler,sözlerini allayıp pullayarak insanları kandırırlar.Fakat içleri fesad doludur.Kimi de varki bir araba dolusu laf eder,zarre kadar iş başaramaz.Kimseyi de beyenmez,kendisinden üstün insan görmez kendisine yanlış yolda gitiği,Allah dan kendini düzeltmesi anımsatılsa zoruna gider.Bu sözün söylemesine tahammül edemez,kaba sözlerle muhatabının gönlünü kırar. İşte Allah (c.c.)bu münafıklar hakkında şöyle buyurmuşlar.

     (İnsanlardan öyleleri varki,dünya hayatı hakkında söyledikleri hoşuna gider. Hatta böyleleri, söylediklerinin kalbinden geldiğine (samimi olduğuna)Allah i şahit tutar. Halbuki o,hasımların en yamanıdır.) (Elbakara 204)

     Bu ayet sakifi kabilesinden olan Ahnes bin şerik hakkında indiği rivayet edilir. Bu adam, Zühre oğullarının andlisi idi. Medineye gelip Hz. Peygamberin yanına oturdu, Müslüman olduğunu, Allah ın elçisisni sevdiğini söyledi ve bu hususta yemin etti. Aslında münafık olan bu adam, sözlerinde samimi değildi.İçi kafirdi. Sonra Müslümanlardan olan bir toplumun ekininin yanında geçerken ekinleri yaktı ve hayvanları öldürdü. Münafıklar böyle hayın işler yaptıklarını Allah(c.c.) Resülüne bildirmiştir.

     Allah(c.c.)(İnsanlardan öyleleride varki, Allahın rızasını almak için kendini(feda eder)Allah da kullarına şafkatlıdır.)(Elbakar.207.)
Dünyada böyle içi kof, insanlar olduğu gibi bunun tam karşiti olan, yani lafı bırakıp iş yapan,yaptığı iyilikleri söylemek istemeyen,hatta gizleyen;Yalnız Allahın rızasını arzu eden insanlarda vardır.İşte yüce Allah Kuranın mesanı,yanı kanunları karşitli,iki kutuplu anlatım prensibi uyarınca bu olgun insan karekteri de bakara 207 nci ayette çizmektedir.

     Abdullah ibn. Abbas(r.a.)tan gelen rivayete göre bu ayat,şuayıp bin.sinan hakkında inmiştir.Müşriklerin işkencelerine uğrayanlardan olan şuayıp, Mekkelilere: Ben ihtiyar bir adamım,malım ve eşyam var. Benim sizin ve ya düşmanlarınızın yanında olmam,size ne yarar, nede zarar verir.Ben bir söz söyledim, artık ondan dönmek istemiyorum. Ben size malımı ve eşyamı vereyım de sizden din özgürlüğümü satın alayım!demiş onlarda buna razi omuşlardı.
Bu anlaşma üzerine şuayıp,malini Mekkelilere verip medineye geldi. Medineye girerken rastladığı Hz. Ebubekir, kendisine alış verişin kazançli oldu!dedi ve bu ayeti okdu.

    Demekki şuayıb yolda iken bu ayat inmişti! Hz. Ömer dengelen rivayete göre de bu ayet iyiliği emreden,kötülükten meneden bir adam hakkında inmiştir.
Bir rivayete göre de Hz. Peygamberin hicreti sırasında onun yatağına girip yatan ve böylece çok büyük tehlikeye korkusuzca göğüs geren Hz. Ali(r.a.) hakkında inmiştir.

     Ayriyeten bu ayet kendisinden önceki ayetlerle bir bir ütün oluşturmaktadır.Kuran,o ayetlerle bozuk karekterlı insan tipi çizmişken,bu ayetle de onun karşıtı olan, Allah rızasını kazanmak için nefsini feda etmekten çekinmeyen ,hakkın rızasından başka bir düşüncesi olmayan insan tipini çizmektedir.İnsanlık yaratılalı dan beri bu tip insanlar vardır.

     Mutasavvıflara Göre İhlas

     Allah (c.c.)için yapılan işlerde halkı aradan çıkarmak ve eylemleri sadece Allah için yapmaktır.Başka bir değişle ihlas,kulun oturmasını davranmasını bütün hareket ve sükununu Allah için yapmasıdır. İhlas, temeli doğruluktur, sıdıktır. Sıdık ile ihlas arasında fark,birinin cinsinin asil, ikincisinin de dal olmasıdır. Sıdık eylemden önce olabilir, fakat ihlas,eylemle birliktedir.ihlasın dört çeşidi vardır.

1-Sözde ihlas; kulun dilinden gelen her sözü, kendi nefsinin eylemleri için değil,Hak için yapılacak eylemlere hasr etmesi,yalnız hak için yapılacak eylemlerden söz etmesi, kendi arzusu nu değil,hakın düşüncesini, yani söylediği her sözü, yalnız Allah için söylemesi, halkın değerlendirmesi değil Allah'ın değerlendirmesini düşünerek konuşmasıdır.

2-Fiilde ihlas; yapacağı her eylemi,nefsinin yarar ve zararı gibi bir çıkar için değil sadece Allah için yapması,Allah (c.c.)rızasından başka bir şey düşünmemesidir.

3-Amelde ihlas; ibadetleri yaparken de nefsin çıkarını,ahiret sevap ve cezasını hasaba katmadan yalnız Allah rızası için yapmaktır.

4-Halde ihlas; gayıpten kalbe gelecek halleri halkın bakışlarına değil, Hakkın bakışına sunması, halkın varlığını ve değerlendirmesini asla düşünmemesidir. 

     Fudeyl ibn. İyaza 
     İhlas halkın hatırı için bir şey yapmamak riya, Onlar için bir şey yapmak şirktir. İhlas, her ikisindende kurtulmaktır. 

     Ebu Osman Elmağrabi 
     İhlasta nefsin hiçbir payı olmaz. Bu avamın ihlasıdır. Havasın ihlası ise olayların üzerinden, kendi nefısleriyle geçmemiş, eylemleri yaparken kendi nesfislerinden uzak olmaları, nefislerini hiç görmemeleri ve nefse asla dayanmamalarıdır. İşte Havasın ihlası budur. 

     Ebu Ali Eddeka 
     İhlas, halkı düşünmekten korumak, nefsi düşünmekten arınmaktır. Muhlis riyası olmayan; sadık, kendisini beyenmeyen adamdır. Muhlis ihlastaki hatası; ihlasını görmektır. Eğer Allah kulunun ihlasını temizlemek isterse, ondan ıhlası görmeği düşürür. Bu O kul muhlis değil, Muhlas olur. 

     Cüneyd-i Bağdadi: İhlas, Allah ile kullar arasında bir sırdır. Melek bilmez ki yazsın, şeytan bilmez ki bozsun, Hava bilmez ki eğsin.(Netaicul efkar el-kudsiye 3/133.) 

     Allah(c.c.)Kehf süresinin 110 nuncu ayette(Deki,bende sizin gibi bir beşerim,(şuvarki)bana ilahınızın sadece bir ilah olduğu vahy olunuyor.Artık her kim,Rabbine kavuşmayı istiyorsa,iyi iş yapsın ve Rabbine ibadette ortak koşmasın.)buyurmuştur. 

     Bu ayette de Hz. Muhammed (s.a.v.)e diğer insanlar gibi bir insan olduğunu,bütün insanların Rabbi nin tek olduğunun, Rabbiyle buluşmayi uman kimselerin güzel amel ve işler yapıp O na kullkta hiçbir kimseyı ortak koşmamsı gerektiğinin vahy edildiğini duyurması buyuruluyor. Peygamberimiz
Hz. Muhammed’e vahyedilenlerin özeti; Herkesın Rabbi birtek

     Allahdır. Ondan başka ilah yoktur. Dünya yaşamından sonra onunla buluşmayı uman, ahiret yaşamına inan kimse iyi amel ve iyi iş yapsın, Allah’ı bırakıp başka bir varlığa tapmasın, Ondan başkasıdan meded umasın.

     Maruf Elkerhi; Kim sevap kazanmak için iyi işler ve amel yaparsa O,tücarlar gibidir.Kimde ateş korkusunda veya cennete girmek için amel yaparsa O,köleler gibidir. Ama Allah (c.c.)İçin amel yapani ise,hürriyetini kazanan ve yüksek mertebeleri elden edenlerdendir.

Feyz (Sayı: 197)
Arkadaşıma Tavsiye Et

08:23 - 5/7/2008

Gülşenî Dervişi Güldür, Gül (geri dön)

Gülşenî Dervişi Güldür, Gül (geri dön)
(Bu makale eklendiği tarih olan 11.12.2007 itibarıyla 200 defa okunmuştur)
Arkadaşıma Tavsiye Et Makalenin yazıcıdan çıktısını alYazıcı Çıktısını Al

     İbrahim Gülşeni (K.S) 830'larda Azerbaycan'da dünyaya gelmiş. Asil bir soya mensup olup, Türkçe sözlüğünü ilk tesis eden Oğuz Ata'nın torunlarındandır. Seyyide bir hatunun evladıdır. İki yaşında iken babası rahmet-i Hakk'a kavuştu. Amcası Ali efendi, Gülşenî'yi himayesine aldı. İlmî, ahlâkî, edebî ve vicdanî olgunluğa kavuşabilmesi için gereken çabayı harcadı. Ali Efendi, akıllı ve ileriyi düşünen kâmil bir insan olarak şöyle dedi: "Bu fidanı dikerim, gelişmesi için gereken gayreti harcarım, inşallah gelecekte dallı-yapraklı büyük bir ağaç haline gelecek. Bilimsel meyvelerinden beşeriyet tam nasibini alacak ve hikmetinin gölgesinde hayli insanlar huzur bulacaklar." Ali Efendinin gerçeği yansıtan bu düşüncesi, ziyadesiyle tahakkuk etti. Çünkü Gülşenî (ks) ilim, irfan, hüküm ve hikmette imrenilir bir dereceye kavuştu ve ulaşılması zor bir zirveye yükseldi. Mevlânâ'nın Mesnevi'sine denk tutulur "Manevî" adlı kitabını yazdı.

    ŞİİR

    1-Gülşenî dervişi güldür, goncalardır Mevlevî

    Bülbül-ü şeyda okur, gah Mesnevî gah Manevî.

    Gülşenî (ks) o zamanın usûlüne göre tahsilini tamamladı. Hatta arkadaşlarından üstün, parmakla gösterilir, çeşitli bilimlerle donatılmış, akıl ve hikmetle dolu bir hazine haline geldi. Elbetteki, kemal kaynağından büyük nasibini almalıdır. Çünkü ilmi tahsil etme zamanında takvanın çemen zarından santim ayrılmazdı. İlim ve takvayı hedefleyen kimseye, başarı, kesinkes "evet" diyecek.

    Gülşenî (ks) daha yüksek zirvelere çıkabilmek için, o zamanın ilim ve kültür merkezi olan Semerkand'ı kastederek yola çıkar. Tebriz'e gelince, Sultan Hasan'ın kadı-el kudat'ı olan Hasan Efendi hazretleriyle görüşür. Hasan Efendi, Gülşenî'yi, ilim-irfan ile mücehhez, hikmet ile konuşan bu genci görünce, takdirine şayan olur ve sevgisi Hasan Efendi'nin kalbine kuvvetli bir şekilde yerleşir.

     Daha sonra onu, mahiyetiyle Sultan Hasan'a anlatır. Sultan Hasan kadı-el kudat olan (şeyhül İslam) Hasan Efendi'nin tavsiyesi üzerine bir müddet Gülşenî'yi (ks) Devlet-i Hasaniyye'de üst bir makamda çalıştırır. İbrahim Gülşeni (ks) narin kalbine uzanan ilahî nurlardan ve ruhuna ulaşan subhanî muhabbetten dolayı durmadan uçan bir kuş gibi madde âleminin sahrasından mânâ âleminin gülistanına uçmak arzusunu içinde peyderpey hisseder. Neticesinde makamını terk ederek saltanat sarayından vazgeçerek halvetî tarikatının şeyhi Seyyid Yahya Şirvanî'nin (ks) halifesi olan Dede Ömer Efendi'nin (ks) terbiyesine girer. Bir müddet kimyasal irşadıyla ve iksîri terbiyesiyle seyir ve sülûkta kalır. Kısa zamanda (Lâ) nın fenâ makamını geçerek, (illâ) nın bekâ makamında yer alır. Öyle ki, sade yarar, net hikmet ve sâfi irfan kesilir. Diliyle, kalemiyle, malıyla ve hâliyle insanların olgunlaştırılmasında öyle yüksek bir gayret gösterir ki, beşeriyete güzel örnek, kuvvetli ışık ve yüce Allah'a giden yolda güvenilir bir kılavuz olur. Ruh-i pâki, kemâlden kemâle, hâlden daha güzel bir hâle girer. Öyle ki melekût ve mânâ âleminin gülzârında en narin görüntüyü vererek en etkin öten bülbüllerden olur. İnsanlar, arı oğulu gibi, hikmet balından ve manevî halinden hazlarını almak için meclisine düşüp yığılırlar. 

    2-Lütûf penceresinde Hak tecelli eylese kalbe,

    Zemin-u asuman-u kâinat olur O'na bende. 

    DİKKATE ŞAYAN 

    Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî (ks) (Muhammed Fenai'nin) deyişine göre; Gülşenî'den ikiyüz elli (250) sene önce dünyaya gelmiştir. Bir istiğrak halinde ruhu nâsuti âlemden uçarak, madde ve maneviyattan ayrılarak, lâhuti aleme girer. Keskin düşüncesiyle o âlemin gülistanında ruhlar çiçeklerini gezer ve Gülşenî'nin (ks) ruhaniyyetine uzun zaman mülâki olur. Gülşenî'nin (ks) ruhaniyetinin gücüne, ereceği dereceleri, ilim ve irfanı, irşad alanının genişliğine ve yüce Allah'ın (cc) kendisine bağışladığı mevhibelere bakarak şaşakalır. O esnada Gülşenî'ye (ks) bağlılığını, teslimiyetini, Revşenî'nin (ks) kalbinde ne kadar yer aldığını, Gülşenî'nin (ks) önemli ve zor göçünü ve nerelere uğrayıp ikamet ettiğini müşahade ederek, hakkında meşhur bir kasidesinde, zikrettiklerimizi şöyle ifade eder: 

    Didem ruhı hubı gülşenira 
    An çeşmi çırağı revşenira 
    An kıble u secdegahı conra 
    An ışretu cayı ıminira. 

    Gülşenî'den ikiyüzelli (250) yıl önce dünyaya gelen Mevlânâ (ks) gülistan-ı âlem-i lahutiyi seyrederken şöyle haykırır; "Dede Ömer-i Revşenî'nin gözü ve ışığı, ruhun kıblesi ve secde yeri, huzur ve güven makamı olan İbrahimi Gülşenî'nin (ks) güzel yüzünü gördüm. 

    3-Dil gufti ki can sıparem onca

       Bı guzarem hesti yu menira

    "Nasıl ki Mevlânâ (ks) diyor ki; yetenekli ve yeterli bir mürşidi gördüğünde ağyarı bırak, kalbini O'na bağla, benliği kafadan sil, bütününle ona teslim ol ki, içindeki hastalıkları tedavi edesin, iman selametine ve ahlâk çemenzarına ermiş olasın. Daha sonra oluşup ulaşasın. Yani, dünya huzuruna ve ahiret mutluluğuna başarılı namzet olasın." 

    4-Can hem be sema ender amed

       Ağazi nehat kef zenira

    "Ruh bu buluşun sevinç ve kıvancından raks ve semaya, cezb ve cuşa gelerek alkışlamaya başladı." 

    5-Akl amed u güft men çuguyem

        İn behtu seadeti senira

    "Akıl geldi ve dedi ki; ben bu şansa bu yüksek saadete ne diyeyim. Yani lahut âleminde bana nasip olan, pırlanta madeninden daha az ve değerli bu görüşme, ancak yüce Allah'ın (cc) büyük lütfudur. Yoksa insan çabasıyla bu hallere giremez ve bu nimetlere eremez. Böyle ilahî ikram, akıl idrakinin kapsamında değildir ki, hakkında konuşup söz etsin." 

    6- İn boyı güli ki kerde çun serv

        İn puştı dutayı münhenira.

    "Bu gülün kokusudur ki, iki kat olmuş büklüm beli selvi ağacı gibi dimdik ve dosdoğru eylemiştir. Yani Gülşenî günün birinde madde ve maddiyata yapışıp kalmış; bakış noktası hep âlem-i sufli olmuş ve arzusu sadece şehevani ve hayvani lezzetlere yönelmiş kimseleri iksir-i irşadı ile ulvî âleme götürerek, melekut âleminde gülen bir gül veyahut öten bir bülbül haline getirerek, gözlere bakış noktası, kulaklara tatlı ses ve dostlara hikmetle dolu bir destan seviyesine götürür." 

    7-Der aşkı şeved heme çiz

       Kiz mısri kunend ermenira.

    "Her şey aşkta değişir, öyle ki, Ermeniyi Mısırlı yaparlar. Mevlânâ (ks) işaret ediyor ki, Gülşenî'nin irşad alanı o kadar genişleyecek ki, küfürle kirlenmiş bir kimseyi, terbiye tursiliyle yıkayarak tertemiz hale getirir. Ermeni özelliklerini taşıyan kimseyi Mısırlının sıfatlarını taşıyan kimsenin haline yükseltir. 

    Doğrudur, Gülşeni (ks) Erzurum'dan geçerek Diyarbakır'da bir müddet ikamet etti. O yörelerde yaşayan Ermeniler de irşadının etkisiyle Müslümanlığı din olarak kabul ettiler ve iman nuruna kavuştular, denilmiştir ki; evliyanın bakışı bir hakikati bir hakikate çevirir. Ellerin himmeti dağları söker, Peygamber Efendimiz (sav) buyuruyor; ”Kul kardeşinin yardımından olduğu müddetçe, Allah da (cc) kulunun yardımındadır.” 

    8 - Ey canto be canı can residi

         Ey ten tobı gazzeşti tenira

        Ey ruh, sen can-cana kavuştun; ey beden, sen bedenlikten vazgeçtin. 
        Yakut ı zekat ı dost ı marast 
        Derviş i hured zer i girira 
        Dost zekatının yakutu bizimdir. Zira zengin altınını fakir yer. Mevlânâ (ks) der ki; Gülşeni (ks) marifet ve hikmeti çok zengindir. Ben ise bu alanda son derece de muhtacım. Umarım ki o bereketli servetten bana bir pay düşer. Zira ben fakirim, zekat da fakirlerin hakkıdır. 

    10-An Meryem i derdemendi yabed

        Taze rutebı ter u cenira

    Hz.Meryem ki, İsa (sa)'ı doğurmasında üzgün ve dertliydi. Kurumuş hurma ağacından yepyeni ve taptaze hurmalar yerdi. Yani demek ki, zaman ve zemini Gülşeni'den (ks) çok uzaktır. Nasıl ondan yararlanabilirsin. Çünkü kurumuş ağaçtan yepyeni hurmaları Hz.Meryem'e yediren Allah (cc) Gülşeni'yi de yararlandırmamada muktedirdir. 

    11-Nadideyı gayr berne yefted 
         Menü mayi bahal ki muhsinira. 

        Görmeyen ağyar hiç görüp de idrak edemez. Öyle ise ihsan ve ikram sahibini onlara gösterme. Zira her kemal, her nâehilden korunmalıdır. Yakutu yabancıya verme, boncuktur diye zayeder. 

    12- Ziiman egered murad emnest

          Der izlet caye eminira.

         İmandan gaye emniyet ise, emniyeti tenhalıkta iste. 

    13- İzlet gahı hut haneyi dil kun 
          Der halvet ı dıl cuse kenira. 
         Tenhalığını gönül hanesine eyle. Gönül halvethanesinden durmayı iste. Yani dışta halk ile ol amma içte kalbini yâre bağla. Zikir ve fikirle uğraş. Çünkü bütün bağışların kaynağı, yâr-ı nâpeydanın keremidir. 

    14- Der haneyi dıl hemi resannet 
         Ansağır ı bâki ı henira. 
         Ancak gönül hanesinde o kalıcı ve leziz kadehi ulaştırırlar. 

    15- Hamuş kun u hamuşu gir 
          Bı guzar dul afi pirfenira. 
         Sus ve susmayı al, dolu fen olan lâfları bir yana bırak. 

    16- Zira ki dilesti cay-ı iman 
           Ezu bı taleb tu müminira.

    Zira iman yeri gönüldür, sen imanı gönülden iste. Yani oluşma ve ulaşma sadece aklın felsefesiyle ve dilin safsatasıyla olamaz. Oluşun ve ulaşın ancak kalbin cilalanmasıyla, ruhun muhabbetiyle ve sırrın tek yöne yönelmesiyle husule gelebilir. Bu da ancak, zikre, fikre ve takvaya devam etmekle elde edilir.
Şeyh İbrahim Gülşeni (ks) zaman zaman Mevlânâ'nın (ks) bir eserini eline alıp, onunla tefaul ederdi. (Kastettiği hedefin sonucu hayırlı mı değil mi diye, Mevlânâ'nın (ks) ibaresinin işaretine bakardı.)

    Şah İsmail-i Safevi, İran ve Azerbaycan memalikinde ehl-i sünnet ve'l cemaat evliyasına ve ulemasına zulmetmeye başlayınca sıra Gülşeni'ye de (ks) gelmişti. Adetine uygun tefaul eyleyince Mevlânâ'nın (ks) şu beyiti karşısına çıktı. 

    BEYT

    Yeki ateş bedit ayet ki alem ra hemi suzet 
    Ezan ateş helası hem be İbrahim i ma bayet. 

    Bir ateş zuhur eder, tüm âlemi kavurur, yakar, o ateşten bir kurtuluş İbrahimimize de gerekir. Gerçek de öyle tecelli eyledi. Zira Şah İsmail'in zalimane hareketlerinde çok evliya ve ulema ve hüner kaynakları yok edildi. Fakat, keyt ve zeytten sonra İbrahim-i Gülşeni (ks) o ateşten sağ selim kurtuldu. Anlaşılıyor ki, yüce Allah'ın (cc) lütuf hazinesinden evliyaya verilmiş sezgi ile geçmiş ve gelecek olaylar anlaşılır.

    Gülşeni (ks) Mısır'a gitmişse de, huzur bulamamıştır. Zira o zaman İran'ın inancı Mısır'da hakim idi. Fakat Mısır Yavuz Sultan Selim'in eline geçtikten sonra Gülşeni'ye (ks) bir tekke kuruldu. Binalarıyla, şadırvanlarıyla, havasıyla ve yeşilimsi etrafıyla cenneti andırır şayan-ı takdir ve zikr-i zeban oldu. Dillere destan oldu. Bu tekkenin hakkında o zaman şöyle bir medhiyye yazılmıştı: 

    ŞİİR

    Yapıldı zaviye manendi cennet 
    Cihanda eyleyip ol pir-i himmet. 
    Olup alemde İbrahim makamı 
    Ana dahil emin olsa ne minnet

    Şeyh Lal-ı Muhammed Fenai Efendi Manevî şerhinin dibacesinde Gülşeni'nin (ks) hayatı ile ilgili (dili ağır olmakla) çok güzel bir açıklama kaleme almıştır. Güzel Arapça, Fransızca ve Türkçeyi bilenlerin çok engin bir hikmet ve kültür alanıdır. Bilenler o çiçekliğe buyursunlar.

    Anlaşılıyor ki, zahiren gerçi Mevlânâ (ks), Şems-i Tebrizi'nin (ks) terbiyesinde gelişti, oluşup ulaştı, fakat mânâ âleminde Gülşeni'nin (ks) ruhaniyetinden hazzını alarak feyizyap olmuştur. Mevlânâ'ya (ks), üveysi de denilirse şayestedir. 

    Yüce Allah (cc) bizleri evliya izinden ayırmasın, feyizlerinin yağmurundan birer damla ve bereketlerinin deryasından birer katre her birimize nasip eylesin.     Amin.

    Esselamü aleyküm verahmetullahi ve berekatuhu.

Feyz; Sayı198
Arkadaşıma Tavsiye Et

08:23 - 5/7/2008

Edeb İnsanı Sultan Eder (geri dön)

Edeb İnsanı Sultan Eder (geri dön)
(Bu makale eklendiği tarih olan 10.05.2007 itibarıyla 241 defa okunmuştur)
Arkadaşıma Tavsiye Et Makalenin yazıcıdan çıktısını alYazıcı Çıktısını Al

 

     Elhamdülillahi Rabbilalemin vessalatü vesselamü ala rasuline Muhammed'in, ve ala âlihi ve ashabihi ecmain. Euzübillahimineşşeytaniracim Bismillahirrahmanirrahim. "İnne fi halkıssemavati velard vehtilafilleyli vennahar velfulkulleti tecri filbahr bima yanfeinnas vema enzelellahu…" (İla ahiril ayah).

     Azizler, Kur'an-ı Kerim baştanbaşa edeptir. Eğer insan edepli olursa, Kur'an edeplerine, kurallarına göre davranırsa, mutlaka insan dünyada huzurlu, ahirette de mutlu olur. Niçin? Çünkü Kur'an bir mektuptur, her birimize gönderilmiştir. Bizler, nasıl davranırsak huzura kavuşur, mutluluğa kavuşuruz;.işte bu, yazılmış, çizilmiş, Kur'an-ı Kerim'e yerleştirilmiştir. Yeter ki insanoğlu anlasın, bilsin, ona göre davransın. Şeyh (ks) diyordu ki; "Eğer insan edebe aykırı davranırsa, yüce Allah (cc) insanın nimetini azaba dönüştürür.

     Mesela Hz. Musa'nın kavmine gök kudreti geliyordu, balı… Sumani kuşunun eti geliyordu, en güzel et; pişmiş halde. Onun kavminin tümüne yeterli geliyordu. Onlar ne eker, ne biçer, ne terler ne de elleri kirlenirdi. Allah (cc) onların rızk ve iaşelerini üzerine almıştı, yeter ki zikirle, fikirle meşgul olsunlar... Hz. Musa'nın kavminden bir takım insan, edep kurallarına aykırı davrandı. Dediler ki; "Ya Musa, evet, bu bal kudretidir, Sumani kuşunun eti gibi geliyor. Soğan nerde, sarımsak nerde, mercimek nerde?.." Allah(c.c.) kendilerine; "Demek ki siz iyiyi bırakıp kötüyü almak istersiniz. Haydi gidin, sarımsakla soğanla meşgul olun." Bunun üzerine bal kudreti, Sumani kuşunun eti kendilerinden kesildi. Eğer bilseydiler Allah'tan gelir, onu da bilip şükretseydiler, belki bu ikram, bu rızık kıyamete kadar devam ederdi. Bununla da yetinmediler, harama girdiler, başkalarının tarlalarına da tecavüz ettiler, kendi tarlalarına kattılar, filanın falanın suyunu kestiler, sebzelerin ekinlerin üzerine saldılar. Çeşmeye gider duru su getirirlerdi, evlerinde kan olurdu, evlerinde büyük kurbağa olurdu. Tertemiz unu getirirlerdi, hamur ederlerdi, açılınca bakarlardı ki, dolu pire bittir. Bu azabı da Cenab-ı Hak bunu kendilerine verdi. Demek ki insan, edep kurallarına aykırı davranırsa, Allah (cc) nimeti azaba değişir.

     Edep, Şeyh (ks) diyordu ki; "İnsan kendi nefsine karşı edepli olacak. Nasıl? Kendine yakışmayan yerlere nefsini getirmeyecek. İçinde yaşadığı topluma karşı edepli olacak, toplum daima kendisinden, güzeli görsün… Aile bireyleri arasında edepli olacak. Çünkü örnektir, önderdir. Yüce Allah (cc) karşısında edepli olacak, çünkü yüce Allah'ın gözetimindedir. "Nerede olursanız Allah sizinledir" Sizi görür gözetir. Küçücük bir çocuk, insanın yanında olursa insan, menahiye gitmez, haram batağına girmez, günah işlemez. Ondan bile utanır. Eğer insan insan olursa, Allah'a inanıp kendini Allah'ın gözetiminde bulundurursa, hiçbir zaman insan, fenalığa gidemez. Elbette ki…. Anlaşılıyor ki, insana gelen darbeler, edep kurallarına uygun davranmamaktan gelir, edep kurallarına uygun davranmamak da gafletten ileri gelir. İnsan gafil olursa, edebi terk eder, insan edebi terk ederse tokadı yer. Yine Şeyh(ks) diyordu; Hz. İsa'ya maide geliyordu. Maide; üstü dolu sofra…

     Üstü dolu sofra, yemek geliyordu. Gökten geliyordu, nerden geldiği bilinmiyordu. Orada da Hz.İsa’ya karşı bazı insanlar edep kurallarını bıraktılar. Cenab-ı Allah o sofrayı göğe kaldırdı. Peygamber (asm)'a karşı Süheyl bin Rumi, Bilal-i Habeşi, Selman-ı Farisi edepli davrandılar, inandılar, emirlerini yerine getirdiler, işaretlerini uyguladılar; itaat ettiler, yükseldiler yükseldiler hatta Peygamber (as) onların her biri hakkında; "Selman, Süheyl, Bilal-i Habeşi; her birisi bizim aile efradımızdandırlar." dediler. Edep, insanı o kadar yükseltir. Edepli davrandılar, kıyamete kadar isimleri anılır, unutulmaz. Süheyl bin Rumi, Bilal-i Habeşi, Selman-ı Farisi, maannehu köle idiler. Fakat Ebu Cehiller, Ebu Lehebler yanıldılar, Velidler, Uteybeler, Peygamber'in (asm)'ın yakınları olmalarına rağmen ahlakıyla ahlaklanmadılar, işaretlerini yerine getirmediler, getirdiği risalete uygun davranmadılar, Kur'an'ın çırasını söndürmeye çalıştılar, nurunu öldürmeye çalıştılar.

     Birisi Ebu Cehil oldu, cehaletin babası, diğeri Ebu Leheb oldu, cehennemin babası, diğeri hallac-ı mehil oldu, yüce Allah'ın yanında çok yalan söyleyen... Yüce Hakk'ın yanında çok kötü oldular. Aynı edep bugün de vardır. İnsan, bir Allah Dostunu görürse, Allah için onun yanında edebini korur, Allah'ın emirlerini yerine getirir, kendisini yüce Allah'ın gözetiminde görür, O'nun (cc) gözetimine uygun davranırsa, mutlaka yüce Allah(cc) onu dünya ve ahiret huzuruna kavuşturur. Mevlana Celaaleddin-i Rumi (ks) diyordu; "Kafes, altın da olsa, içindeki kuş akıllı olursa, ondan çıkmak ister.

     Çünkü kuş kafesinden kurtulursa hürriyetine kavuşur, daldan dala konar, dereden dereye geçer, bahçeden bahçeye girer, hür olur, özgür olur. Eğer insanın bedeninde olan ruh, akıllı bir insanın ruhu olursa, o da beden kafesinden çıkmak ister, yani ölürse daha ziyade makamlara gider, hürriyete kavuşur, belki Cenab-ı Allah'ın cemalini seyretmek o zaman ona nasip olur." Bu zatın dediğine göre; lisanen dilce söylemezlerse bile, demek ki bazı insanlar "ermişler", derece bulmuşlar, ruhları bedenden çıkmayı istiyorlar… Niçin? Makamları ölümden sonraki alemde görürler.

     Amma o insan ki, mana aleminden kopmuş, maddenin üzerine donup kalmış, elbette ki o insan maddi alemden ve bedenin maddi kafesinden çıkmak istemez. Belki aklımıza gelir; acaba biz öldükten sonra bizim yerimiz, durumumuz daha iyi olur mu? Elbette ki... Daha önce babanın belinde sıkıştırılmış bir vaziyetteydik. Belki o zaman da derdik ki, buradan daha iyi yer yoktur. Oysa ana rahmine girdik, daha geniş, daha yumuşaktı. Belki o zaman da derdik; "buradan daha iyi yer yoktur." Dünyaya geldik, aydınlığa kavuştuk, temizliğe kavuştuk, kandan kirden kurtulduk… Çocuktuk, kir toprak içerisindeydik, ihtiyaçlarımızı bize başkaları verirlerdi. Büyüdük, daha serbest olduk... Demek ki babanın belinden tutun bugüne kadar bugüne kadar gelmişiz. Sondaki olan hayat, öndeki olan hayattan daha üstün. Ölümden sonraki hayat da bu dünyanın hayatından daha üstündür. Yeter ki insan layık olsun, kemâlâta, nimete şayeste olsun.

     Rahmetli babam Fakih Zeynel Efendi, (Allah (cc) sizin mevtalarınıza da ona da rahmet eyleye); "Hacı Taceddin diyordu, Can verme önümdeydi. Bizi çağırdı, dedi, beni seyranlığa götürün. Seyranlık, bugünkü tabiriyle balkon demektir. Koltuğuna girdik, malum ölüm döşeğinde, seyranlığa getirdik. Kendi memleketinin dağına baktı, bağına baktı, çayına, çimenine baktı. Derin bir hasret çekti; "Aah,ah dünya ne kadar güzeldir." Dedim ki "Kurban sen de böyle dersin?.." Dedi, "Evlat, Dünyanın iki günü bütün ahirete bedeldir." Biz ne demek istediğini o an anlayamadık. O da bildi ki, bunların kafasını bir şeyler kurcalıyor.

      Dedi ki; " Çünkü dünya kazanç yeridir. İnsanlar o iki günde barışta, ibadette, zikir ve şükürde bulunabilir. Muhtaçların ihtiyacını giderebilir. Belki de birisini Cenab-ı Allah kabul eder, o iki günle insan ahiretini kazanabilir. Fakat insan ölümle ahirete gittikten sonra, amel yurdundan ayrılır. Hem dünya dünyada kazanılır, hem de ahiret dünyada kazanılır. Mademki hal budur, bu günleri değerlendirelim." Hatta Şeyh(ks) diyordu; Ahmed'ül Haznevi der ki; "İnsan can verme önüne düşerse, bütün dünya insanın olursa, ölmeden iki dakika daha yaşamak için bütün servetini verir." Çünkü insan o iki dakikada yüce Allah'a yalvarır, zikir eder, birisinden helallik ister. Demek ki bu dünya, baştanbaşa iki dakika ömre değmez." Onun için Şeyh (ks) diyordu, insan ömrünün harcamasını Allah'ın(cc) rızasına uygun yapmalı, o insan ki bedenini, bedeninin yeteneklerini yerli yerinde kullanmaz, hüsrandadır." Hatta Şeyh(ks) demişti ki; "Şah-ı Nakşibend der ki; Tarikat-ı Nakşibendiye baştanbaşa edeptir, kuraldır, kanundur." Hoca Ahrar'dan okudum; "Ben ayağımı nereye uzatırsam, Cenab-ı Allah orada hazırdır. O nedenle ben ayağımı uzatamam." Hülasa kardeşler insandan güzel işi, güzel davranışı, güzel düşünceyi görmeli başkaları."

      Birisinin ismi Muhammed'ül miski idi. Hakikaten misk gibi kokardı. O bir padişahın oğluydu. Bir pazar yerindeydi. Kendisine bir hanımı göstererek, "Bu hanımın taşıdığı ağırdır, ona yardım et." dediler. O da ona yardım edip, ağır yükünü evine götürdü. Eve götürdü ama dışarı çıkacakken, kapının kilitlendiğini gördü. Padişahın oğludur, güzeldir. Bu sırada kadın gitti üzerini süsledi, sanki kocasına hazırlık yapıyordu. Padişahın oğlu dedi ki, zina haramdır, buna beni zorlama, kapıyı aç, ben gideyim. Üstelik bir iki dakika lezzettir ama cezası cehennemde seksen yıl yanmaktır." Fakat kadını ikna edemedi. Bunun üzerine kadına; "Öyleyse ben açım, bir şeyler getir." der.

     O bir şeyler hazırlarken, padişahım oğlu tuvalete gider. Tuvalete gidince, orada kendi üzerine tuvaletteki pislikleri bolca, her yerine sürer. Kadın onun bu halinden hiç hoşlanmaz ve deli adam çık buradan" der. Ondan sonra onun üstü hep güzel kokar. Ve Muhammed Miski adını alır. Bu, Allah'ın ona verdiği ödüldür. Allah (cc) dünyada bunları veriyor. Ahirette neler veriyor, insan bilemez.

     Fakat değerli kardeşler, çoğu zaman Şeyh (ks) diyordu; "Zengin olmak istersen, zenginlerin çarşısında kendine iş ara." İnsan edebi, maneviyatı bilmek, öğrenmek, yaşamak istiyorsa, edeb zenginleriyle, maneviyat ehli ile beraber olmalı. İşte o zaman edebe, Kur'an'a, kanuna gider. Bu bizim içindir, biz sadece kendimizden sorumlu değiliz. Başkan öğüt versin, çocuk nasihat versin… Kim doğru yolda olmayanı görürse görsün, onu doğru yola çağırsın, nasihat versin, bu da bir edeptir.

     Bir dönem, Davud(as) insanlardan ayrılıp çöllere düşmüştü. Allah (cc) ona; "Ya Davud niçin çöllere düştün?" dediğinde; "Ya Rabbi, beni senin zikrinden alıkoyan insanların yanından ayrıldım, Zatını daha iyi zikretmek için." dedi. Allah(cc) ona; "İnsanların topluluğuna katıl, insanlarla beraber ol. İşte o zaman sen, cennette "cehbez" diye çağrılırsın." buyurdu. Cehbez pehlivan demekti. İşte o zaman Cennetteki insanlar parmaklarıyla seni işaret ederler, pehlivan budur." derler buyurdu. İşte azizler, Allah (cc) bu şekilde üstün ahlakı, temiz nefsi bize, tüm Müslüman kardeşlerimize nasip eylesin. Zalimlerin zulmünden, ahir zamanın fitne fesadından muhafaza buyursun. (Amin)

164.sayı
Arkadaşıma Tavsiye Et

08:23 - 5/7/2008

İttifak ve İhtilaf (geri dön)

İttifak ve İhtilaf (geri dön)
(Bu makale eklendiği tarih olan 25.04.2007 itibarıyla 223 defa okunmuştur)
Arkadaşıma Tavsiye Et Makalenin yazıcıdan çıktısını alYazıcı Çıktısını Al

      İttifak (içinde adalet kurallarına uyulmuş ise), gücün, güvenin, huzurun, başarının ve tatlı hayatın etkenidir. İhtilaf ise, zaafın, korkunun, yaygaranın, beceriksizliğin ve acı hayatın âmilidir. Barış, bereket, oluşum, ulaşım, sevgi, saygı, amaçlara kavuşmak için maddi ve manevi güçlerin ve yeteneklerin birleşmesi şüphesiz ittifak ağacının meyvelerindendir. Küskünlük, hayırsızlık, oluşumsuzluk, ulaşımsızlık, kin, hürmetsizlik, hedeflere erebilmek için maddi ve manevi güçlerin ve yeteneklerin ayrılıp zaafa uğramaları, kesinkes ihtilaftan doğan, yanlış kıyasların kısır neticelerindendir.

     İttifak zordur; uzun zaman ve geniş imkan ister, kurması ve koruması hummalı çabayı, hayli meşakkatlere katlanmayı gerektirir. Fakat huzurlu yaşamı, güzel ortamı, yapımı ve bilimi doğurduğundan nurdur, nârindir, şirindir, hedeflemeye yaraşır bir nükte-i câmiadır. Ve tamire götürür bir üstad-ı natık ve bir muallim-i sâdık gibidir.
İhtilaf kolaydır, uzun zaman ve geniş imkan istemez, oluşturması ve muhafazası çok çalışmayı ve çok güçlükleri doğurmadığından karanlıktır, serttir, acıdır ve insaniyete yakışır bir nazar aynası ve bir haber kamerası değildir.

     İttifak, yalnız insanda ve hayvanda değil, belki cemadatta ve cansızlarda da övülür bir özellik, onarmaya değer bir manayı matlubedir; korumaya şayeste bir hazine, uzun bakışa yakışır bir gülzar, gölgesinde durulur bir ağaç ve içinde barınılan bir binay-ı maneviyedir.

     İhtilaf; yalnız insanda ve hayvanda değil, belki cemadat da ve cansızlarda da çirkin bir haslet, tahribe layık küflü ve kirli bir kümes, mikrop saçan bir çöplük ve kendisinden uzak olmaya lüzumlu, her an yıkılmaya mahkum, çok zararlı ve korkunç bir fesat yuvasıdır, yıkım etkenidir ve dağılma sebebidir.

     Evet, tuğla, tahta, harç, çerçeve, demir, taş vesaire toprak makulundandır. Bir irade ile yan yana gelerek, pekişleyip kenetleşerek, sıcaktan, soğuktan ve hayli zarardan koruyan bir binayı meydana getirirler. Yıkılınca, ayrılınca büyük zarara sebep olurlar.

     Ey insan! Sen de zencisi ile, beyazı ile, sarısı ile, kızılı ile, arabı ile, acemi ile toprak makulundansın. Çünkü aslın nutfedir, o da yiyecek içeceklerden oluşmuştur. Onlar da toprak sızıntısındandır. İlahi bir irade ile beslenip, terbiye edilip, düşünür, konuşur, tekrim özelliğine haiz bir olgunluğa kavuşmuşsun… Ayrılıp dağılırsan maddi-manevi, büyük zarar göreceksin ve korkunç zarara yol açacaksın.

     Yine ilahi iradenin gölgesinde, ilahi kanundaki (onun içinde herkes eşit haklara sahiptir) kanunlara bağlı olup, birleşirlerse onur ve şeref zirvesine çıkarlar ve huzur çemeninde hayatlarını sürdürerek, ahretin mutluluğuna ve ebedi saadete namzed olurlar.

     Ey Müslüman, korkunç anlarını yaşıyorsun. Zira zamanın en tehlikeli girdabına düşmüşsün, düşüyorsun. Artık neden tek vücud olmuyorsun, ittifak silahına sarılmıyorsun, yaralarını yabancılarla değil, elinle sarmıyorsun… Gücü meydana getiren ittifak kulpuna, ittifakı oluşturan çözüm halkasına, çözümü doğuran adalet bendine, adaleti oluşturan iman kardeşliğine asılmıyorsun ve müracaat etmiyorsun.

Ey bütün dünya ve mafiha ayakta iken yatan,
Leş misin davranmıyorsun bari Allah'tan utan.
Bulunmazsa adalet milletin efrad-ı beyninde!
Çöker birgün zemine arşa değse paye-i devlet.
Gönüllerden çekilse farzedin İslami kardeşlik
Yıkılır, tarumar olur, gider devlet kalır zillet.

     Evet, amansız kışta kurtlar, şiddeti soğukta balıklar, yer depreminde yabani hayvanlar bir araya gelirler. Yani tehlike zamanlarında birleşirler. Büyük-küçük, saldırgan-uslu bir araya toplanırlar. Zira ittifaktan -hayvan olmakla beraber- gücü, güveni, kurtuluşu ve selameti sezerler.

     Ey mümin kardeşler, daha da uyanmıyorlar ki, her taraftan kuşatılmışlar, her yönden saldırıya uğramışlar. Din saldırısı, okul saldırısı, giyim-kuşam saldırısı, inanç-düşünce saldırısı, yerüstü ve yer altı, örf-adet, ahlak ve gelenek saldırısı, mal, can ve vatan saldırısı…

     Evet, burada değil şurada, bu ülkede değil o ülkede, mutlaka saldırı mevcuttur. Ey Müslüman uyan, derdine derman, içine girdiğin girdaptan çıkış çaresini ancak sen arayacaksın, sen bulacaksın, sorunlarını elinle çöz, yabancıya bırakma. Sadakati dostundan, yardımı kardeşinden iste. Bu haddi aşma, bu sesi kulak ardı etme… Zira "düşmandan dost, domuzdan post, yabancıdan güven, gevenden gül olamaz" demişler.

     Nice devletler ihtilaf batağına batıp kaybolmuşlar. Nice uluslar ihtilaf dikenliğinde acı elem çekerek mahv-u fenaya uğramışlar. Ve nice parlayan egemenler, ihtilaf rüzgarıyla sönüp bitmişler.

     Her anlayış sahibi, geçmişlerin tarihinden ve şimdikilerin yaşayışından elbetteki nasibini alır ve dengesini sağlar, ittifaka yanaşır ve her türlü ihtilaftan uzak kaçar. Yoksa ihtilafın işaretsiz ve nişansız sahrasında yokolmaya maruz kalır.

     Ok bedene isabet edince yara açar, zamanında tedavi edilmeyince mikrop kapar kurtlanır. Neticesinde beden yabancıların istilasına uğrar, hatta ölüme kadar gider.
İhtilaf topluma girerse, arayı açar, vaktinde tedbir alınmazsa toplum yabancıların hakimiyetine duçar hale gelir. Öyle ki namus perdesi yırtılır, mukaddesat çiğnenilir, şeref ve onur cevheri kırılarak ayakaltı olur, yerine normal boncuk geçer. Yüce Allah mealen buyurur; "Bir gerçektir ki, kır atlar bir yerleşime girerlerse, ifsad ederler (tahribat yaparlar) onun ehlinin azizlerini zelil ederler." Örneğin Sünni ile şianın, arap ile acemin bir asra yakın ihtilafı olmasa idi, müttefik devletler Irak'a müdahale ederler miydi? Boşnak ile Sırpların ve o bölgede yaşayan diğer kavimlerin ihtilafı olmasa idi, NATO orduları Yugoslavya'ya girer miydiler? Kocaman Tito'nun kurduğu devlet yıkılır dağılır mıydı? Kan selleri akıtılır mıydı? Avrupa'nın en verimli toprağı parçalanır mıydı?

     Çeyrek asra yakın Peşaverlilerle Taciklilerin ve aynı noktada bulunan diğer unsurların ihtilafı olmasa idi, Afganistan sömürücülerin istilasına uğrar mıydı? Din, iman ve ilahi kanuna bağlı kavimlerinin maddesini emip, doyurmayan ve beslemeyen beşeri sistemin sömürücülerin yararlarına yönelik, kati kuralları geçerli kılarlar mıydı? Dağıstanlılar ile Çeçenlerin ihtilafı olmasa idi, Rusya Çeçenistan'a müdahale eder miydi? Bunlar ve benzerleri, 20.asrın son yarısında cereyan eden olaylardır. Tarih sayfalarını karıştırırsan göreceksin ki, tüm yangınlar, yıkıntılar, silintiler, akıntılar, sızıntılar, dağılmalar, ağlamalar ve benzeri musibetler, hepsi, ihtilaf ağacının acı mahsulleridir. Yine göreceksin ki tüm barışlar, başarılar, güçler, güvenler, ilerlemeler, yükselişler, huzurlu yaşamlar, tertemiz ortamlar ve benzeri faziletler, hepsi ittifakın, bol vitaminli ve tatlı meyveleridir. Öyleyse ittifak kulpuna sarıl, saadete gideceksin… Hiç ihtilafa girme, girdaba, sıkıntıya ve yokolmaya mahkum olacaksın; çalış, bir daha çalış, ittifakı oluştur. Allah'ın kudretine dayan, ancak başarı, O'nun tevfikiyle husule gelir.

     Ey inananlar! Yüce Allah'ın şu engin ve zengin çağrısına içten dikkat ediniz ki, buyuruyor; "Ey inananlar! Gereğine göre Allah'tan (cc) korkun ve kesinlikle Müslüman (Yüce Allah'ın emirlerini yerine getirir, yasak ettiği bölgelerden sakınır) halde ölünüz" (Ali İmran 102). "Topyekün Allah'ın (cc) ipine sarılınız ve dağılmayınız. Birbirinize düşman olduğunuzu hatırlayınız. Hemen gönülleriniz arasında pekişmeyi oluşturdu. O'nun keremi ile kardeşler oldunuz. Ateşten bir çukur kenarındaydınız. Hemen sizi ondan O kurtardı. Hidayete eresiniz diye Allah (cc) böylece size burhanları ve belirtileri çokça açıklar." (Ali İmran 103)

     1) "Bir insan hakkıyla ancak Allah'tan korkar (O sizinledir nerde olursanız)" ayet-i kerimenin manasını düşünerek, kendisini o yüce gözetimde o ilahi hitabın kapsamında görüp, gafletten uzaklaşarak o yüce beraberliğin hakkını verirse, aklı, bedenin diğer yeteneklerini Yüce Allah'ın (cc) rızasına uygun kullanarak, her türlü haram balçığından uzak kaçar. Çünkü harama giren, hemen yakınlık makamından uzaklaşır. Hitap gülistanından itab ve kınama dikenliğine atılır. Çünkü o ulvi gözetim ve beraberlik, edep kurallarına bağlı kalmayı ister. Şanına yaraşır anlayışı, vakarı, usluluğu, güzel sözü, temiz özü, beğenilir işi ve insanın terkim sıfatına yakışır davranış ister. Böylece, yaşayan kimsenin içi huzurla dolar, geleceği, mutluluğa gebe kalır. Durduğu alandan, fitne ve fesad oldukça ayrılıp uzaklaşır. Karanlıkta yanan lamba gibi etrafa nur saçar, ışık verir, ilim irfan bağışlar. Kastedilir hedef haline gelir. Çünkü o yüce gözetimin hakkını veren bir insan, sadece hayır kesilir. Böyle bir insana yanaşılmaz mı? 

     2) "Topyekün Allah'ın ipine asılın" yani İslam dinine girin, prensiplerini uygulayın. Gösterdiği caddeden ayrılmayın. Çünkü diğer rejimler sadece madde ve dünyaya yöneliktir. Ama İslam, mana ve ahreti de beyan kapsamına almıştır. Diğer rejimler özel, ulusal veya topluluğa yöneliktir. Ama İslam dininin içerlediği hitap, herkesi kapsamına alır. Zira "Ey müminler, ey insanlar!" diye hitabını bütün beşeriyete tevcih eder. 

     3) Ve "dağılmayınız!" Yani inanç, ibadet, muamele ve ahlak birliği aranızda oluşunca, güç ve düşünce birliği de oluşturun. Zira güç (ister malı, ister bedeni olsun) birliği olmayınca, düşman cesaret alır. Seni emmek için saldırıya kalkar. Egemenliğini kurmak ve korumak için emellerini gerçekleştirmek için saldırıya geçer. Öyle zulüm ve zulmet meydana getirir ki, sen karanlıklarda mahv-u perişan olacaksın.

     Düşünce birliği olmayınca istişare olmaz. İstişare olmayınca gerçeği ve doğruyu bulmak zorlaşır. Öyle ise maddi ve manevi birliği sağlayınız. Topyekün Allah'ın ipine asılınız ve dağılmayınız…

     İnşallah ilerdeki sayılarda ihtilafın sebebini, o sebebi meydana getiren amilleri, amillere neden olan hakikati açıklayacağız.

     Yüce Allah (cc), işimizi ve niyetimizi, rızasına uygun eylesin…

Feyz Araştırma Ekibi
Arkadaşıma Tavsiye Et

08:23 - 5/7/2008

Zina ve Aids (geri dön)

Zina ve Aids (geri dön)
(Bu makale eklendiği tarih olan 10.05.2007 itibarıyla 163 defa okunmuştur)
Arkadaşıma Tavsiye Et Makalenin yazıcıdan çıktısını alYazıcı Çıktısını Al

 

     Zina, meşru olmayan bir yolda, nikah bendi olmaksızın, cinsel münasebette bulunma demektir. Bu da insan onuruna, mantıkçı düşünceye ve ahlaki kurallara ters düşen en çirkin bir iş ve bir davranıştır. Çünkü zina eden haddini aşmış, başkalarının döşeğini basmış veyahut başkalarına yatak olmuştur. Zina eden, tohumunu zulmen başkalarının tarlasına serpmiş ve bir de tohumundan meydana gelen ürüne sahip çıkmamış; zina eden insan, mayası olan nutfeyi bulandırıp, tamamen kirletmiştir. Nesli bozmuş ve insanlığı lekelemiştir. Zinada bu tür çirkinlikler olduğundan, zina bütün dinlerde yasak kılınmıştır.

    Yüce Allah (cc) mealen buyurur; “Zinaya yaklaşmayınız,şüphesiz o fahişedir (çirkin bir iştir, kara bir lekedir) ve pek kötü bir yoldur.” Peygamber Efendimiz (sav) buyurur;
“İçinde zina yayılıp, aşikar hale gelen ulusa, Yüce Allah öyle belaları ve hastalıkları musallat eder ki, daha önce geçmiş ümmetlerde ve uluslarda görülmemiştir.”

    O belalardan ve hastalıklardan birisi, insanlığı tehdit eden, rüzgar hızıyla dünyaya yayılan, ölümden başka çaresi olmayan, en zengin ve güçlü devletleri bile sarsan AİDS hastalığıdır. AİDS hastalığına yakalanan kişinin bedeninde, mikroplara karşı direniş tamamen yokolur. En zayıf ve önemsiz mikroplar dahi, AİDS’li bedende büyük tahribat yapabilirler. AİDS hastalığının tedavisi tam bir açmaz olmakta ve hiçbir netice vermemekte, milyonlarca dolara malolmaktadır. AİDS’li hastanın tedavisine ne kadar dikkat edilirse edilsin (istisnalar hariç), üç yıldan ziyade yaşayamaz.

    AİDS’li ana-babalar yalnızca kendi başlarına bela değildirler. Onlardaki AİDS mikrobu, nutfelerine geçerek, ana rahmindeki cenini dahi hasta kılar. AİDS’li hasta sadece evladına ve ailesine de musibet değildir. Onun bedenindeki AİDS mikrobu, ateşin kuru otta yayıldığı gibi, toplumda yayılır. Hayattan bezdirir, kısa zamanda sapasağlam bedenleri acılara, elemlere ve ölümlere mahkûm eder. Toplumu korku içerisinde bırakır.

    AİDS’li hastanın, doktorlar ve hemşireler orada dursun, yakın akrabaları bile, ölüsüne yaklaşmazlar. Çünkü AİDS çok salgın ve saldırgan bir hastalıktır.

    Hülasa AİDS hastalığına yakalanan kişi, yaşadığı müddetçe toplumdan saf dışı edilerek yaşar. Ölünce mutsuz, hürmetsiz ve değersiz olarak ölür.

    Çare, AİDS hastalığına yakalanmamaktır. Bunun yegane çaresi de, İslam dininin gereğine göre yaşamaktır. Fuhuştan ve fuhuşu mübah gören insandan, ulustan ve çevreden uzak olmaktır...

08:23 - 5/7/2008

geri ileri
Tanıtım
Trabzon-merkez pinaralti köyü

Ana Sayfa
Profil
Arşiv
Arkadaşlarım
zekeriya keles
sevgihayatinadidir

Son yazilarım
- Ramazanda saglik bilinci
- Kedi
- Işığa yönünü dönen aydınlık işler yapar, Işığa arkasını dönen karanlık işler yapar.
- Terörizm ve Din
- h.z mevlana’nın sözleri

Arkadaşlarım
- zeycan
- HUZURCAN
- KOCAYUSUFCAN
- saiiryusuf
- cehennemsevdam53
- nusya
- ferhatbaba1990
- faruk1996