BenimBlog.com - Turkce ucretsiz blog Bedava blog hizmeti




İLÇEMİZ
KONUK DEFTERİ
OKULLAR
KÖYLERİMİZ
İLÇE,BELDE,KÖY SİTELERİ
TRABZON REHBERİ
KARADENİZ REHBERİ
İL İL KARADENİZ
KARADENİZ FİKİR KLÜBÜ
TRABZON DERNEKLERİ FEDERASYONU
FORUM




Suçlu, ayağa kalk!..

Y.Reha ALP

Trabzonspor’u seyretmek kadar, O’nun hakkında yazmak da eziyet oldu.. İkinci Başkanı, içinde “Küme düşsek dahi…” kelimeleri geçen cümle kurabiliyorsa, teknik direktörü Ziya Doğan’sa, Başkanı, hiçbir olaya müdahale edebilecek yeterlilik taşımadığını icraatlarıyla göstermişse, neyi, niye yazacaksınız? * Bu takım, lig tarihinin tüm rekorlarını kırmasına rağmen, en az kendi kadar iyi bir rakiple boğuşmak zorunda kaldığı için ikinci olduğunda teknik direktörünün evini dahi basmaya cüret eden taraftar (!), tüm bu sonuçları hazmetmek için ne yemek gerektiğini anlatırsa bize, belki biz de hazım problemi yaşamayacağız.. * Kurulacak en kolay cümle şudur bu saatte : Trabzonspor ikinci maça hocasız çıksın Erciyesspor’u eler.. Çocukların dahi yapabileceği birkaç tespit daha ister misiniz? Düşünce kabiliyeti en alt düzeyde birini getirin, kuracağı kadroya Ceyhun ile Yattara’yı koyup, geri kalan dokuz futbolcuyu öyle belirler..Hadi bir tane daha yapalım : Eğer rakibiniz Lazarov’u oyuna alıyorsa ona önlem alırsınız.. Bu kadar basit, bu kadar net.. * Bir maçın değerlendirmesini yaparak Trabzonspor üzerinde ahkam kesmeye kalkışırsanız yapacağınız tüm değerlendirmeler, üç aşağı beş yukarı, yukarıdaki ve onun benzerleri cümlelerle olur.. Hocayı kovarsınız, etraf güllük gülistanlık oldu zanneder, yolunuza devam edersiniz, ya da en klişe haliyle, “Önünüzdeki maçlara bakarsınız!..” * Trabzonspor Yönetim Kurulu, seçildiği günden bugüne verdiği üç başlı görüntüye bir son verebildi mi? Bu kulübün Başkanı kimdir? İbrahim Hacıosmanoğlu mu, Nuri Albayrak mı? Bu kulübün Asbaşkan’ı kimdir? İbrahim Hacıosmanoğlu mu, Haşim Sayitoğlu mu? Bu kulübün Futbol Şube Sorumlusu kimdir? İbrahim Hacıosmanoğlu mu, Haşim Sayitoğlu mu? Bu kulübün Basın Sözcüsü kimdir? İbrahim Hacıosmanoğlu mu, Zeyyat Kafkas mı? Trabzonspor yönetimi kendi içindeki problemi aşabildi mi ki, kulübün problemlerini aşmak için çözüm yolları üretecek? Lazaroni’yi kim, neden aldı? Kim, neden kovdu? Ziya Doğan’ı kim, neden aldı? Kovulmasına kim engel oluyor? Trabzonspor’un yetkili ağızları bu sorulara dürüstçe cevap verebilirler mi kamuoyu önünde? * Beni Erciyes maçı zerre kadar ilgilendirmiyor.. Trabzonspor üç maç üst üste kazanıp, kupada da Gaziantep’i elediği gün yazdım durumun vahametini.. O zamanlar bana, “İyi giden bir tekere çomak sokuyorsun” diyenler, şimdi en çok bağıranlar!.. Trabzonspor delegesi, son kongrede, bu kulübün organlarının, daha henüz hayattayken üstelik, bağışlanması için gerekli evrakı imzalamışlardır.. Bugüne değin hiç adını duymadığımız, bu kulübün en mutlu anlarında da, en sıkıntılı zamanlarında da hiç görmediğimiz insanlar Trabzonspor üzerinde söz sahibi olmuş, bununla da kalmamış, bu kulüp sanki kendi işyerleri imiş gibi davranmaya başlamışlardır.. Öyle olmasa, “Küme düşsek dahi Ziya Doğan ile devam edeceğiz” demek cesaretini gösterebilirler miydi? * Teknik Direktörü Ziya D. Olan bir takımın maçını değerlendirmeye de gerek yoktur aslında.. Değerlendirilmesi gereken, Trabzonspor’u Ziya D.’ye muhtaçmış gibi göstermeye çalışanların tutumlarıdır.. Bu kadar kötü bir performanstan sonra hesap vermeyi dahi aklının ucundan geçirmeyip kendilerini başarılı addedenlere burada ne yazsak vız gelip tırıs geçecek.. Su üstüne, yazı da değil, roman yazmaya çabalayan salaklardan başka bir şey değiliz aslında.. Takımına sahip çıkmayan böylesi bir taraftar grubuna ve “Para” uğrunda değerlerini satmakta hiçbir sakınca görmeyen bir delege yapısına bu Trabzonspor dahi fazladır aslına bakarsanız.. * Çok önce de kullandığım şair İsmet Özel’in bir lafını yeniden kullanayım.. “Güvercinsek güvercinliğimizi bilelim.. Konuşan bir güvercin oluruz diye bir papağanla çiftleşmek bizi felakete sürükleyecektir.” Şimdi ne konuşabiliyor, ne de güvercin olarak kalamıyorsak, bu suçu işleyenler olarak her birimizin adı yazılacak tarih tahtasına.. Ama en başta kimin adı olacak, onu tahmin etmek hiç de zor değil..


'Filozof mu olacaksın'

Deniz BAŞ


"Yavaş yavaş ölürler…
Hergün aynı yolları yürüyenler,
Ufuklarını genişletmeyen ve değiştirmeyenler,
Elbiselerinin rengini değiştirme riskine bile girmeyenler”

PABLO NERUDA


Felsefe terimini ilk kullanan Pythagoras der ki “bilgelik ve eksiksizlik tanımı tanrıya yakışır, insana yakışan da bilgeliği ve bilgiyi sevmektir.” Böylelerine filozof denmiştir. İyi de filozof olmak, yahut bilgeliği, bilgiyi sevmek sadece bir takım az sayıda insana mahsus bir olgu mudur? Dahilerin imtiyazı mıdır? Merak etmek, düşünceyi zorlamak, sorgulamak, aramak, anlamak her insanın doğasında varolan bir arayış değil midir? Bu neden herkesde tezahür etmez? Mesela dünya görüşümüzü temellendiren şeyin ne olduğunu sorguladık mı hiç? Temelinde hangi soru var, hangi merak, hangi bilgi, hangi karar? Hiç şunu sorduk mu? Çizdiğimiz dünya görüşü bilme, anlama ve kavrama düzeyimizin önünde mi gerisinde mi? Yani biz bu kadar mıyız? Peki şunu sorguladık mı? İnsanın kişisel yaşamı üzerinde mutlak bir sorumluluk bilinci geliştirmesi gerekir mi? Benim hayatım onu istersem hoyratça tüketirim deme hakkına sahip midir? Erdem, gelenek, mutluluk, devlet,din, Tanrı kavramları gelişigüzel şekillenip yer edinebilir mi yaşamımızda? Bu kavramları nasıl yapılandırdık, nasıl inşa ettik, nasıl oturttuk, neyden etkilendik, süzdük mü, sorguladık mı, seçtik mi yoksa sadece kabul mu ettik? “Aman sen de! Filozof mu olacaksın?” İç derinliğe yönelen sorunun akibeti ve bu anlamda herkesin karşılaştığı bir tepki ifadesidir. Öyle ya sadece filozoflar sorar, arar, düşünür, sorgular. Bilgiyi ve bilgeliği sevmek onların işidir. Diğerlerinin yani çoğunluğun, ekseriyetin böyle bir mesuliyeti yoktur. Sormayı, düşünmeyi, aramayı, bilmeyi başkalarına havale ettiğimiz için, hiçbir zaman çözümün kendisi olabileceğimizden emin olamıyoruz. Onun için asalak, onun için bağımlı, onun için köle hayatlar. Bilinçli etkinlik, derinlikleri, dorukları, gizleri bulgulama becerisidir. Bilgi ile harmanlanmamış ruhların daha fazla özgürlük diye sokaklara dökülmesine oldum olası bir anlam verememişimdir. Kara cahil bir anne babanın evladı olarak dünyaya gelmiş. Onların otoritesi altında bilmem kaç yaşına kadar inim inim inlemiş. Yetmemiş akraba, aşiret baskısına sırf kimlik kazandırıyor ve aidiyet hissi uyandırıyor diye gönülden razı olmuş. Ne kendisi ne ailesi ne de işi üzerinde bir başına söz sahibi olamamış. Kararlarını hep başkası vermiş. Yahut başkasının etkisiyle vermiş. Ruhunu kendisi dekore edememiş. Eşini kendisi seçememiş. Evinde eşyasını nasıl yerleştireceğini bile muhtemeldir ki büyük bellediği kişiler karar vermiş. Böyle olduğu için de daima sürünün bir parçası olmuş. Birey olamamış. Sonra da özgürlük teraneleriyle demokrasi mücadelesi verdiğini zannetmiş. Yoksulluğunu, yoksunluğunu, üretimsizliğini, işsizliğini, ilkelliğini, eğitimsizliğini, gelişmemişliğini bir tarafa bırakıp, gelişmiş ülkelerin bile henüz Anayasına girmeyen ve hayatına şimdiki durumda hiçbir standart kazandırmayacak birtakım hak ve taleplerde bulunup, mahrumiyetinin gerekçesi zannetmiş. Eğitim, sağlık, kentsel hizmetler, aş, işten önce “hak” demiş ve o hakkın sadır olmasıyla neyin değişeceğini hesap etme gereğini dahi duymamış. Niceleri…! Bir çok haklarımızı mahkemelere yolumuz düşünce öğrenmiyor muyuz? Medeni Kanun değişti. Evlilikleri ona göre mi yaptık? Aile hukukunu ona göre mi düzenledik? Ne oldu hayatımızda devrim mi gerçekleşti? Yine gelenekler ve alışkanlıklara göre yaşamıyor muyuz? Çok defa aile ilişkilerini aile büyükleri şekillendirmiyor mu? Sosyal ilişkileri de aşiret büyükleri…? Baba, anne, ağbi otoritesini kırmadan, akraba, aşiret baskısına direnmeden, en kötüsü üretmeden hangi özgürlüğün bizi insanlaştıracağına, bireyleştireceğine inanıyoruz? Her şey tamam da bizi şöyle ya da böyle tanımlayacak yasalara mı geldi sıra? Ben insan haklarına dair ne varsa, tarih neyi doğurmuş, insanlık neyi keşfetmişse hepsinin kanunlara dahil edilmesinden yanayım. Bütün hak mufhumlarının yasal düzlemde tarif edilmesinden yanayım. Çünkü her şey insan için. Onun mutluluğu ve özgürlüğü için. Lakin şunu anlamak zorundayız. Dünyadaki savaşlar finansal nedenlerle başlıyor, sonra adına din mücadelesi, demokrasi mücadelesi falan deniyor. Yine dünya siyasetini paranın büyükleri şekillendiriyor. İktidarlar buna göre seçiliyor. Bölgesel politikalar buna göre belirleniyor. Milletlerin sosyal dönüşümleri buna göre yapılıyor. İnsan haklarını ekonomik gücü ve geleceği elinde bulunduranlar tanımlıyor, demokrasiyi onlar tarif ediyor, işlerine gelince dinler arası diyalog diyorlar, gelmeyince savaş diyorlar. Çünkü bilgiyi onlar üretti. Teknolojiyi onlar üretti. Özgürlüğü de üretime paralel geliştirdiler. Şimdi hamur gibi yoğuruyorlar her şeyi. Güç onlarda zira. Üretim araçlarını elinde bulundurmakla kalmayıp, bilimi, kültürü, sanatı ve bir bütün olarak düşünceyi, onun imkanlarını tekellerine aldılar. İktidarlarını koruyabilmek için de sömürü düzenini geliştirdiler. Bu gücün devam etmesi için de bazı toplumların yozlaşması, bilim ve kültürün olanaklarından uzak tutması, üretmemesi gerekiyordu. Öyle de oldu. Kendine egemen olamayan, hayatı denetleyemeyen, yüksek davranma becerisine ulaşamamış, çevresindeki hareketliliğe teslim olmuş, yaşama tutunmanın olanaklarını keşfedememiş, sadece dilenmiş, kendisini kuşatan gerçekliği tanımlayamamış, ve doğasına vakıf olamamış insan, üretemeyen insandır. Ve üretemediği sürece sığdır, asalaktır, bağımlıdır, köledir. Üreten özgürleşir. Üretim bir özgürlük eylemidir aynı zamanda. Kendi özgürlüğünü kendin tanımlarsın o zaman. Hatta hazır ve kemikleşmiş özgürlük tanımları dar gelir belki. Ve Filozof olmanın dahilerin imtiyazı olmadığını anlarsın o zaman. Çünkü filozoflar hergün aynı yolu yürümeyenlerdir.
SOHBET
Patron kim? Halk mı, asker mi?

Mehmet ALTAN


Patron kim? Halk mı, asker mi? Demokratik bir ülke... Ne demek? Parlamentonun esas alındığı demek. Neden? Çünkü parlamentonun tüm üyeleri halk tarafından seçilmekte. Anayasaya bakarsan… Biz de “demokratik” bir ülkeyiz. Ama “sözde.” Asla “özde” değil. * * * Genelkurmay Başkanının basın toplantısı ertesinde tüm gazeteleri taradım. Askere endeksli bir gün geçirmekten dolayı hiç bir rahatsızlık yoktu. Yorumlar da ikiye ayrılmıştı: Erdoğan’ın adaylığına “sıcak” bakanlar genelkurmayın başkanını “demokrat” bulurken, neredeyse başbakana kişisel husumet duyanlar “sözde ve özde” cümlesini öne çıkarıyordu. Savunma bakanının esamesinin okunmadığı… Askerin tüm siyasal konularda görüş serdettiği… Askeri bir rejim görüntüsünden… Canlı yayınlardan... Ve uzantılardan hiç kimse rahatsız değildi. * * * Kısacası “asker darbe yapmıyorsa demokrasi ve demokrat askerler var.” Çağdaş demokraside ise durum çok farklı. Askerin tek sorumluluk alanı savunma. Ve kesinkes sivil otoriteye tabii. * * * Genelkurmay Başkanının konuşması… Dünkü değerlendirmeler… Askerin hala demokrasi yerine Kemalizme abanması… Ankara’nın… Özellikle kimi kurumların liberal bir topluma geçişte büyük sıkıntı çektiğini gösteriyor. Ama o sıkıntılı kurumlarla “iş birliği” içindeki medyada da var. * * * “Parlamentoyu… Halkı… Seçmeni… Demokrasiyi boş ver… Darbe yapacak mısınız paşam” diye yırtınan makuleden ne olur ki? Avrupa’daki liselerin okul gazetesinde bile yer bulamayacak bu mantık buralarda “akredite.” “Özde” bir demokrasi anlayışı medyada kökleşmiş olsaydı… Türkiye’yi genelkurmay başkanının ağzına bakar hale getiren ayıplı görüntü ortaya çıkar mıydı? * * * Neden böyle oluyor? Çünkü Türkiye’nin gerçek patronunun halk olduğu inancı geçerli değil. Başta önceki günkü basın toplantısına kilitlenenler, buranın esas sahibinin asker olduğuna imanlı. Zaten zımnen yorumlarda da o var: “Tapu sahibi izin verecek gibi…” * * * Burası yorucu bir ülke. Bu yaşta… Hala… Hem de kaçıncı kez bu satırları yazmaktan utanıyorum. Hayatımızı boşa geçirmişiz gibi hissediyorum. Hale bak… “Demokrasilerde patron kim ?Halk mı, asker mi?” sorusunu sormaya devam ediyoruz. Üstelik de “asker” cevabını almaya devam ederek. “Sözde” demokrasiden… “Özde” demokrasiye bir gün geçeceğiz herhalde… Ama o güne kadar… Olan bu ülkeye… Bu halka oluyor.