Sabahın ilk ayazında yola çıkmıştılar. Gökteki yıldızlar, etrafı saran beyaz aydınlığa rağmen, sayılacak ve akılda kalacak kadar azaldılar. Hemen her mevsim, sırtında damalı gömleği, ayağında bol paça pantolonuyla dolaşmayı seven, orta yaşlı, irice yapılı Kara Ali, yeşil demir kapının sürgüsünü çekti. Ağır kapı açıldı, gıcırdadı. İçeriye aniden bir serinliktir doldu. Gömleğinin yaka düğmesini açan Kara Ali;
- Bismillah! dedi, dışarıya çıktı.
Kapı gıcırtısına saran köpeklerine çıkıştı. Adımlarını sıklaştırdı. Kımıl kımıl ışıkları yanan kasaba yolunu tuttu.
Hemen her yağışta sular altında kalan asfalt yol, kara bir urgan gibi önünde uzanıyor, ötede ağır aksak yürüyen bir karaltının ayak seslerini, cıvıl cıvıl kuş ötüşlerine karıştırıyordu.
Kara Ali, yalnız olsa, bir uzun havaya başlayıverecekti. Lâkin bundan vazgeçti.
- Öndeki Kara Sakal olmalı, dedi. Ona yetişeyim. Hiç değilse kasabaya kadar iki beşlik bozarız.
Tam; “Heyt!” diye seslenecekti ki, asfaltı döven ayak seslerinin kesildiğini, karaltının durup kendisini beklediğini anladı. Hızlandı. Ona yetişti.
Karaltı öksürüp, aksırdı. Selâmlaştılar.
Kasabada, bir camide imamlık yapan Kara Sakal;
- Erkencisin ya, Ali! dedi.
- Öyle! dedi beriki. İlçeye gideceğim. Malum, bugün ilçenin pazarı. Arabalar dolu geçiyor. Bizi köyde, yolda almıyorlar. Burada bekleyip öğleni tutmaktansa, kasabaya varıp ilk arabaya binmek daha iyidir diye düşündüm. Hani ne derler? “Erken evlenen döl, erken çıkan yol alırmış.” Eh, bizde ikisi de var.
- Maşallah, maşallah! İlçede ne yapacaksın?
- Bebelere nüfus çıkartacağım. Bu yıl, okula başlayacaklar da.
- İyi iyi! Sabiler cahil kalmasın. Okumuş adamlardan kimseye zarar gelmez.
- Öyle derler!
- Şüphen mi var?
Kasaba girişindeki liseye yaklaşmıştılar. Lisenin yanı başındaki tandır ocağının duvarlarını baştan başa dolduran kızıl yazıları gördüler.
Kara Ali, takıldı:
- Yeni yazı bilir misin, hocam?
- Eh, az buçuk! O tarakta da bezimiz var.
- Okusana şunları!
Kara Sakal, sözün gerisindeki manayı kavradı. “Boş ver!” der gibi, elini salladı.
- Vaktin varsa, namazı birlikte kılalım.
- Olur!
- Sonra bir çorbacıya gideriz.
- Çorbacıya değil de, sütçüye gitsek!
- Bak Ali! Davet senden! Unutma!
- Unutmam!
Kara Ali güldü. Beriki sordu:
- Niçin güldün?
- Hiç! Aklıma bostan tarlasına giren Hoca geldi de.
Kara Sakal;
- Hocayı çıkar, hocayı! demişler ha? dedi. Korkma. Seni üzmem.
- Bilirim.
Asfalt bitti. Beton yol başladı. Adım sesleri yükseldi. Hatta sayıları da arttı. Kasabalı uyanmış, esnaf olanları pazar telâşını yaşamaya başlamıştı. Bazı ihtiyarlar, cami yollarına dökülmüşlerdi.
Döşeme taşlı sokak yollarından geçtiler. Camiye vardılar. Abdest tazelediler. Kara Ali, yanık sesiyle ezan okudu. Namazı kıldılar. Gökteki yıldızlarla birlikte, kasabanın kımıl kımıl ışıkları da söndü.
Az kıpır sapır ettiler. Cemaatin dağılmasını beklediler. Varıp sütçüye gittiler. Ocağının başında, kabaran süt tenceresini kepçesiyle karıştıran Sütçü Ahmet, gelenleri gördü. İçeri buyur etti.
Kara Sakal, zayıf bir adamın bile güçlükle sığabildiği el yıkama yerine girdi.
Kırçıl sakallarının altından bakan Sütçü Ahmet;
- Höst, höst! dedi.
Kara Ali, boş bir masanın başına çöreklendi. Sütçü Ahmet’e el kol, kaş göz işaretiyle, boş ver, sonra görürsün, der gibilerinden bir şeyler anlatmaya çalıştı.
Kara Sakal, döndü. Ellerini kuruladı. Öfkeli bakışlarla sütçüyü süzdü. Tenceresini karıştırmaya devam eden sütçü oralı bile olmadı.
Kara Ali:
- Baksana beyim! dedi.
Sütçü Ahmet, belindeki havluyu omzuna attı. Sordu:
- Tasla mı olsun beyler, bardakla mı?
Kara Sakal, sesini yükseltti:
- Tasla, tasla! dedi.
Bir iştahla yiyip içtiler.
Kara Ali;
- Hocam, dedi, sıkıştım. Az bekle geliyorum.
Bu, ne sıkıntıymış böyle? Neredeyse kuşluk olacak, fakat Kara Ali’yi ara ki bulasın.
Kara Sakal;
- İş başa düştü, dedi kendi kendine. Faka bastım.
Kıs kıs gülen Sütçü Ahmet’i çağırdı.
- Oğlum, hesap! dedi.
Sütçü koştu, sordu:
- Tasla mı hocam, bardakla mı?
Beriki hiç istifini bozmadı.
- Fincanlaydı değil mi, oğlum? dedi.
Vardı, kasanın başına geçti.
Oyhan Hasan BILDIRKİ