BenimBlog.com - Turkce ucretsiz blog Bedava blog hizmeti
para kazan



BÜTÜN ÖYKÜLERİM

AYGIR -2-

08:17 , 13/5/2006 .. Kategori: Kuslukvakti .. 1 Yorum Yapılmış .. Bak Bari


    

 

   

     Hem telefon, hem faks zili birlikte öttü. Aygır, isteksiz bir tavırla telefona uzandı. Gözleriyle faksı işaret etti.

     - Bu meretin dilinden sen anlıyorsun, ağabey!.. Bakıver!

     Hüsnü Bey, faksın alma düğmesine bastı. Yukarıdan gelen acele faks yazısı, kağıda dökülmeye başladı. Gizliliğe uyma amacıyla olmalı Hüsnü Bey, izin istedi. Zaten Aygır da, telefonun ucundaki tanıdık sesle, daha rahat konuşabilmek için, Hüsnü Bey'in gitmesini bekliyor, kem küm ediyordu. Ahizeyi bir eliyle kapattı, söyledi:

     - Gözünü seveyim, ağabey. Şu kooperatif işiyle de ilgileniver. Hem dairedeki yükün de az. İşsizlikten canın sıkılıyordur. Bugün benden izinlisin. O işimi çözüver, olmaz mı?

     Hüsnü Bey, başını salladı. Beklemedi, makam odasından çıktı. Koridorda Bilge Bey'i gördü.

     Bilge Bey;

     - İşin yoksa, ben dışarı çıkıyorum. İstersen sen de gel! dedi.

     Birlikte, merdivenleri indiler. Dışarıda siyah renkli makam arabasını gördüler. Makam şoförü, bu ikisine duyduğu saygıdan ötürü, ceketinin düğmelerini ilikledi. Gülümsedi. Arabanın kapısını açtı.

     - Buyurun! Gideceğiniz yere bırakayım.

     Hüsnü Bey, Bilge Bey'i eteğinden çekti.

     - Ne dersin? Binelim mi?

     - Araba, ağanın!

     - Bugünlük ağa, benim! Onun özel bir işini çözmekle görevlendirildim. Arabaya da binebiliriz.

     Makam şoförü, kontağı çevirdi. Siyah renkli makam arabasını yerinden oynattı. Yukarıdan, tül perdesinin arkasından aşağı seyreden Aygır, pencereyi açtı. Seslendi:                              

     - İsterseniz, arabayı da alın!

     Bilge Bey, sesin geldiği tarafa baktı. Takıldı:

     - Keyfin yerinde olmalı! Biz, yürümek istiyoruz.

     - Siz bilirsiniz. Keyfinize karışamam!

     Siyah renkli resmî makam arabası yerinde kaldı. Makam şoförü üzgün. Burnundan soludu.

     - Ayağınıza yazık değil mi, müdürlerim? Bu arabada sizin de emeğiniz var.

     Aygır, beklediğini görmüş olmanın da sevinciyle pencereden çekildi. Makam şoförü, arabadan indi. Berikiler yürüdü. Yolda tanıdıklarla selâmlaştılar. Ayak üzeri de olsa bazılarıyla konuştular, dertleştiler. Yüksek kaldırıma çıktılar.

     Bilge Bey, dayanamadı sordu:

     - Sen, adamı çatlatırsın Hüsnü Bey! Neymiş bu özel iş?

     - Ağanın işi!

     - Onu geç bir kalem. Bunu biliyoruz.

     - Biliyorsun da, niye soruyorsun? Söylesem, özel notlarının arasına alacak mısın?

     - Önemine bağlı!

     - Bana kalırsa, önemli.

     - Eee, çatlatma adamı! Ne öyleyse?

     - Kooperatif işi.

     - Desene çepelli bir mesele.

     - Öyle gibi.

     - Ne istiyor?

     - Aslında isteği iki. Önce benim ve Zülfü Bey'in yönetimden ayrılmamızı istiyor. Zülfü Bey, ağzından kaçırdı. Ayrılmış.

     - Haberim var.

     - Niye bana da söylemedin?

     - Bir Zülfü'nün ayrılmasıyla kıyamet kopmaz ya?

     - Fakat yara açar.

     - Sinek vızıltısı! Bunu geç! İkincisi?

     - Kendisi de ortaklıktan çıkacakmış. Parasını kuruşu kuruşuna alıvermekle görevlendirdi beni.

     - Alıver!

     - Başkan verir mi?

     - Onun da arayıp bulamadığı bu ya! Bir kılçık temizlenmiş olur. İstersen birlikte gidelim başkana.

     - Akşama daha vakit var. Önce biraz şehri dolaşacağım. Sonra başkanla buluşurum. Akşamda kılçığın parasını alıveririm.

     - Öyle olsun!

     Uzunçarşı'da birbirlerinden ayrıldılar. Bilge Bey de durmadı, fotokopi makinesi fiyatlarını öğrenmek için kırtasiyecilere daldı. Hüsnü Bey, Uzunçarşı'yı, İstasyon'a kadar yürüyüp geçti.

     - "Sökeli'nin hayatında istasyon da var!" diye düşündü kendi kendine. "Hatta zamana bağlı olarak sefere çıkan trenler! Bu da, şehirli için bulunmaz bir nimet. Fakat anket yapsak, şehirliye sorsak, çoğu trenin varlığından bile habersizdir. Demek ki insan, sadece ilgilendiklerinin farkında oluyor. İlgilenmediği noktalar, şu istasyonun kocamış çınarları gibi göğü tutsalar da, boş! Sonuçta mertek olup ilgisizin gözüne batacak değiller ya?"

     Cadde boyu şehir, yenileniyordu. Yüzlerce hatırayı bağrında gizleyen, devirlerinin köşkleri, o güzelim binalar da yıkılıyordu. Yerlerine bahçeden ve yeşilden, çiçekten uzak, hantal, suratsız beton binalar yükseliyor. Geliş gidiş caddede ufuk tamamen kapanacak, bir avuç gökyüzünün hasreti yaşanacak. Sonunda da farkında olmadan öldürdüğümüz güzellikler, tekrar tekrar aranacak.

     Ama, bu defa da bedeli çok ağır olacak!

     Kavşağı dönen Hüsnü Bey, şehir parkına çıktı. Havuzun şe-lalesine takıldı. Yukarıdan aşağıya, ince bir tabaka hâlinde dökülen suyun serinliğini bütün yüreğiyle duydu. Boş banklardan birine oturdu. Durmaksızın akan suyu, uzun uzun seyretti. Üst tarafı yazlık çay bahçesi olarak düzenlenen havuzun yanındaki çam ağaçlarının beton kuyular içine alınarak korunduğu gördü. Bu, güzel bir davranıştı. Hatta çevreciler bu ağaçları koruma savaşı bile vermişlerdi. İyi de yapmışlar. İşte çamlar kurtulmuş, nefis görüntüyle daha anlamlı bir şekilde bütünleşmişlerdi. Su ve yeşil! Bu ikisine doyulur mu? Sonsuz güzellikleri yakalamak istiyorsanız, bir yeşil yaprağı incelemelisiniz. İkinci yeşil yaprağa döndüğünüz zaman, sonsuz güzellikler de avuçlarınızda bitecek. Hele şelaleden aşağıya hızla düşen suyun berraklığı, kendisini sezen yürekleri huzura boğuyor.    

     Hüsnü Bey, bankın arkalığına yaslandı. Aşağıdan yukarıya, iri ağaç bedenlerinden en ince dal uçlarına kadar baktı, baktı. Yüreğinde hoş duygular kıpırdadı. Doyumsuz bir keyif içindeydi. Şimdi yakaladığı mutluluğu, dünya padişahlığına bile değişmezdi. Birbiriyle oynaşan iki serçe, ürkmüş olacaklar mı ne, ayrıldılar. Gidenin ardından bakakalanı, ötüşlerinin arasını uzattı, demini koyulaştırdı. Baktı, giden gelmiyor. Durmadı o da, peşine düştü. Bu sırada ömrünü tamamlayan çam yapraklarından birkaçı da Hüsnü Bey'in tam önüne, ayaklarının ucuna düştü. Hüsnü Bey, işte o zaman, yerdeki kuru, toprak rengini almış kılçıkları gördü.

     - "Demek, buradaki hayatın sonu; çürümek!" diye düşündü. "Kuruyacak, kılçığa döneceksin. Daha sonra toprak rengini alacaksın. Eriyecek, ezilecek, toz-toprak olacaksın. Yok oluş, çürüyüş işte bu. Bereket, ölüm bizden oldukça uzakta! Ancak, işin doğrusunu yine de Allah bilir. O, neyi nasıl yazdıysa, ne şekilde tasarladıysa, son kapı öyle açılır. Ömür denilen, uzun, ince yolun üstüne böyle kapanır."

     Hafiften bir rüzgâr çıktı. Kuru kozalak yükünün ağırlığına zor katlanan, gökyüzünü bölüşemediklerinden olmalı, birbirine girmiş, azıcık da sağa sola yatmış olan iri çamlardan, birkaç iğne yaprak daha yere düştü. Bunlardan bazıları geldi, konaklanacak başka yer bulamamış gibi Hüsnü Bey'in saçlarına iniverdi. Hafif rüzgâr, bir avuç tozu önüne katıp savurdu. Saçlarına düşen kurumuş ince yaprakları çekip almak isteyen Hüsnü Bey, bir belâdan kaçıp kurtulayım derken, ikincisine çatmıştı. Durmadı, kırpıştırdığı gözlerini, elleriyle de kapadı. Toz belâsı çabucak geçti. Fakat kurumuş, ince, iğne yapraklar durmaksızın düşüyor. Bu durumdan kurtulmak isteyen Hüsnü Bey, oturduğu bankın öteki ucuna çekildi. Yer değiştirme, bir başka pencereyi açtı.

     Yüzlerce yeşil kurt, aynı ray üzerinde, tek yöne doğru uzayıp giden vagon katarı gibi birbirlerinin peşi sıra gidiyorlardı. Tek yöne doğru! Sanki güneşi özlemişlerdi. Ancak şu karıncalar nereden çıktı? Binlerce karınca, yeşil kurtlara aman vermiyor, biri bıraksa bile diğeri önlerine çıkıyor, yollarını kesiyor, katarın ilerleyişini yavaşlatıyordu. Yeşil kurtlar, her karınca akınında baş kaldırıyor, umulmadık kahramanlıklar sergiliyorlardı. Karıncalar, oldukça zevkli bir oyunun peşindeydiler. Yeşil kurtlar, yalnızca güneşi yakalamak, ona ulaşmak düşüncesindeler. Geride bıraktıklarına, karıncalara kaptırdıklarına dönüp de bakmıyorlar bile. Yaşamak zor! Yaşamak, çözümü çok zor bir bilmece! Hayat, kurt kapanı! Kapana kıstın mı, başına gelene katlanacak, iyisiyle kötüsüyle de onu çekeceksin. Kapandan kurtuluşun başka bir yolu yok.

     - Yine kanatlanmış, hangi dünyalarda geziniyorsun?

     - Ayaklarım yerde. Henüz kanatlanmadım. Fakat şu manzara, beni peşinden sürükledi. Sadece onları seyrediyordum.

     - Seyrin beleşi, güzel olurmuş derler.      

     - Öyledir. Ancak güzellik içimizde! Bakmasını becerebildikten sonra, hangimiz çirkinliklere kapısını aralık bırakır? Yorulmuş gibisin. Gel, biraz otur, soluklan! Sana bir akşam çayı söyleyeyim. Fotokopi işini bağladın mı?

     - Bağladım! Bağladım ya, içime bir kurt düştü.

     - Neden?

     - Bir ikincisine dairenin ihtiyacı mı var? Gerçi fazla mal göz çıkarmaz. Çıkarmaz da, gereksiz yerlere yatırım yapılmamalı. Bunda bir bit yeniği var, Hüsnü Bey! Ancak üç beş güne kalmaz, kokusu bir yerden çıkar.

     - Safsın desem, biliyorum hiç de saf değilsin Bilge Bey! Sen yine de notlarına devam et. Şimdiye kadar gökyüzüne merdiven kuran hangi kokuyu, kim duydu? Görüyorsun kimse burnundan kıl aldırmıyor, ortalığa düşen yağ lekelerinden tekine bile bulaşmak istemiyor.    

     - Gün olur, bir anlayan çıkar. Devran hep böyle dönecek değil ya? Bakarsın, hesap döner. Gerçi bundan sonrası da, benim için pek fark etmez. Bakanlık değiştirmek istiyorum. Dilekçemi az önce postaladım. Rahatlamak için sana geldim.

     - Hayırlısı olsun!

     - Ne yaparsın çayırı sökemedik, hayra döndük.

     Yeşil kurt katarı uzadıkça uzadı. Karıncalar akın üstüne akın tazeledi. Hafif rüzgâr da esmeye devam ediyor. Durup duraklayacağı yok. Akşam alacası parkı bastı.

     Hafif rüzgâr bu defa her şeyi önüne kattı, alıp götürdü. Ömür denilen uzun, ince yolun üstüne çakır dikenleri döşendi. Soruşturmalar, soruşturmaları izledi. Zamansız yaprak dökümleri başladı. Şair Zülfü Bey, okumadan imza atma tutumunun kurbanı oldu. Mesai bitimine çok az bir zaman kala, önüne konan kendi kararnamesini farkında olmadan imzalamanın ilk hıncını, gittiği yerde Aygır'dan çıkarmak için koştu. Hüsnü Bey, eş durumu bile gözetilmeden bir başka şehre, alt rütbeye indirilerek gönderildi. Beyin olmanın, öyle bilinmenin bedelini ödedi. Bilge Bey, verdiği dilekçenin karşılığını gördü.

     Aygır'ın keyfi yerinde. Kendisini boğan kösteklerden kurtulmanın sevincini yaşadı. Zafer kazanmanın verdiği rahatlık, sesini bile değiştiriverdi. Şimdi daha gür, anlaşılır bir sesle çevresine buyruklar yağdırıyor, gidenlerin gidiş sebebinin kendisi olmadığını da arada sırada açıklamaya çalışıyordu. Seçimle gelmiş, seçimle meçimle de gitmeyecekti. Kendi kendine konuşma huyu depreşti.

     - Fakat bu seçim de nereden çıktı? Çok istediler, işte kaybettik. Şunun şurasında ne güzel yaşayıp gidiyor, yükümüzü anca denkleştiriyorduk. Seçimin sırası mıydı, şimdi? Aman, alt tarafı seçim değil mi? Olsun varsın! Onların kazanmamış olması beni bağlamaz. El öpmekle de dudak aşınmaz. Giden ağamsa, gelen paşam olur. İnsan bu, şaşar. Hele politikacılar?.. Onlar, bir başka âlem canım! İki tatlı söze, üç beş oya kanarlar. Bazılarına kalırsa; her çıkışın bir inişi olurmuş. Masal! Benim gözüm yükseklerde... Ah, merkezde bir görev alabilsem! O zaman daha kimlere boyun eğdirtir, iniş basamaklarını ters yüz ederim. Bizimkiler nedense ellerini çabuk tutmuyorlar canım. Henüz yer değişikliği dilekçeme bir karşılık alamadım. Müfettişler, soruşturmalar, dedikodular bitmedi. Adımız çıkmış dokuza, inmez sekize. Kime ne dedim, ne ettim ki? Emir, demiri keser. Benim işim, bu basit gerçeği anlamayanlarla. Yan değiştirmek, yön değiştirmek işin tuzu biberi. Rüzgâra karşı değil, estiği yöne doğru koşacaksın. Başarmanın, daha doğrusu başarımın sırrı, bu! Fakat şu şoför de nerede kaldı? Oysa hemen gelirim demişti. Deyişinin arasını uzattı. Bu sıra müfettişlerin de denetime çıkmaları tuttu. Resmî arabayı babalarının malı gibi kullanıyorlar. Sanki yakıtı bedavaya alıyoruz. Sanki meret benzin değil, su yakıyor. Anlayışı kıt olanları hiç sevmem. Ya şu haspaya ne demeli? Üstelik dili de uzamış. Yargıdan aldığı cesaretle, geri dönüş kararını önüme uzatmasını bir türlü içime sindiremiyorum. Şu şoför gelse de, onu makamında bassak. Adım gibi biliyorum, yerinde yoktur. Bir tutanak çok şeyi değiştirir. Haspanın burnu sürtülür. Şıp diye kucağıma düşer. Devleti mahkemeye verecek, keyifleneceksin! Yedirmezler adama... Şu şoför de nerede kaldı? Sancılarım azıyor. Gittikçe de artıyor. Günü hayırlısıyla bitirebilsek. İşte hafta sonu geldi bile. Balığımı, biricik dostumu da yemlemeliyim.

     Döndü, balık yemi torbasını gördü. Sağ elinin parmak uçlarının arasına birkaç yem taneciği sıkıştırdı. Başparmağıyla yemleri avcuna çekti. Diğer elini değirmen taşı gibi çevirdi, büyük bir zevkle tanecikleri ezdi. Hazırladığı ezmeyi, kürenin açık ağzından içeri bıraktı.

     Durgun suyun üstü küllendi.

     Küredeki balık heyecanlandı.

     Duyduğu korna sesinden işkillendi. Yanılmaz sezgisiyle ansızın kapıya baktı. Kapı, yine sımsıkı kapalıydı da. Fakat odayı dolduran boy boy çiçeklerin kulağı kirişte. Küredeki balık heyecansız. Ayak sesleri var. Aygır'ın yüreğinde, can evinin tam orta yerinde tarifsiz sıkıntılar ayaklandı. Belinin sol tarafında, kalça-sının tam üstünde böbrek yangıları yeniden ince ince bastırdı. Buna rağmen, aslında biraz da huy edindiği için, giriş kapısını gören pencereye koştu. Beyaz tül perdeyi, kendisini açıkça göstermeyecek biçimde araladı. Yuvasından fırlamış gözlerini iri iri açtı, baktı. Gelen melen yoktu. Ancak merdivenleri inleten şu ayak sesleri de ne? Yoksa yine hayâl mi görüyordu? Öyle ya, son günlerde hayâl onun ikiz yoldaşı olup çıkmıştı. Ömrünün bütün dönemlerinde, hayâlsiz, kurgusuz bir günü yoktu. Tül perdeyi usulca bıraktı. Biraz ürkek, ayak uçlarına basa basa koltuğuna yaklaştı. Heyecanlandı. Dışarıda ayak sesleri hızlandı, yakınlaştı. İşte şimdi kapıya vurulacak.

     Adım sesleri yaklaşıyor. Duvardaki saat, zamansız çalıyor.

     Aygır, birden kenetlediği elleri ensesinde, hayatının biricik hedefi olup çıkan koltuğuna çöktü. Sonsuz hayâllerin, sınırsız kurguların baskınına yakasını kaptırdı. Çakal uykusuna yatmak istedi, fakat bu defa olmadı. Yuvasından fırlayan gözlerini son bir gayretle yeniden yumdu. Keyifsiz numarasına yattı. Geçen zaman birdenbire canlandı. Baştan sona doğru su gibi akmaya başladı. Öç almalar, sonsuz kinler, soruşturma tezgâhları, başkalarının ekmeği ile oynamalar, Şırnak, Kahramanmaraş, Ordu illeri, adam kayırmalar yeniden yaşanmaya başlandı. Karıncalar sonsuz akınlarda.

     Şu kahrolası böbrek yangıları...

     Yürekte fırtınalar estiren tarifsiz sıkıntılar!

     Ya yaklaşan adımlar?

     Sımsıkı kapalı kapı, "güm, güm!" dövüldü.

     - Saygısızlar, ne olacak?

     Dövülen kapı, ardına kadar açıldı. Gelenler, saygıyı neyi unutmuş bir edayla içeri daldılar. Bakışları düşmanlık kokuyordu. Apansızın yakaladıkları, üstelik şaşırmış olan Aygır'a, ayaküstü yeni kararnamesini bekletmeksizin imzalattılar. Makam, gelenlerden en gencine verildi. Aygır'ın yuvasından fırlayan iri gözleri fal taşı gibi açıldı. Ayak sürüyecek, diretecek oldu, aldırmadılar. Bu defa da sövdü, saydı.

     Sadece sövdü, saydı. İçindekileri döktü.

     - Saygısızlar, ne olacak?

     Duvardaki saat zamansız çaldı.

     Küredeki balık unutuldu. Merdivenlerden aşağıya tek kişilik bir koşudur başladı.

     Düş makinesi durdu, hayâl perdesi kapandı.

 

10 Kasım 1997, Söke         

 

Oyhan Hasan BILDIRKİ


         


Bi Yorum da Sen Yap Bakem

selamlar

10:25 , 16/6/2006 .. Yazan:
Oyhan bey elinize sağlık ,çok güzel şeyler var blogunuzda kendimi iyi hissettiğimde uzunca bir zaman ayırmam lazım..kendinize iyi bakın ,edebiyat öğretmeni olarak bazı hatalarımı görmezden gelin ,iyi günler sağlık ve huzurla kalın..

degiştirenin adı SAADET tarih 16/6/2006 saat 09:25

{ Şimdi Burdayız } { toplam 44 SAYFANIN 28 . SİNDESİNİZ } { Dolaş Biraz }

Kimliğim

Oyhan Hasan BILDIRKİ'nin bütün öyküleri. Hepsi bir arada, burada.

Menü

Ana Sayfa
Kimliğim
Resim Galerisi
İki Kere İki
Arkadaşlarım
Yazı Odam
Tutkulu Yüreğim
Admin Girişi
Site Feed RSS
Oyhan Hasan BILDIRKİ

Bağlan Bak

SEVGİYE SUSAMAK
EDEBİYAT DEYİNCE
GENÇ EDEBİYAT
SENEDE BİR GÜN
GÖKTEN ÜÇ ELMA DÜŞTÜ
EDEBİYAT PENCERESİ
YAZI EDEBİYAT
GELİNCİK FORUM
VİDEO SEYRET, RESİM İNDİR
EĞİTİM GAZETESİ
BENİMBLOGFORUM
HAVA DURUMU
TÜRKÇE EDEBİYAT
SARIZEYBEK
KÖPRÜNÜN ÖTESİ
ÖMRÜMÜN ÖTEKİ ADI ZİNDAN
TÜRK EDEBİYATI
OYHAN HASAN BILDIRKİ

Neyin Nesi?

Kuslukvakti <%CategoriesTitle%>
<%CategoriesTitle%>
<%CategoriesTitle%>
<%CategoriesTitle%>
<%CategoriesTitle%>
<%CategoriesTitle%>
<%CategoriesTitle%>
<%CategoriesTitle%>

Müzik



Son Yazdıklarım

YAĞMURLAR BASTIRINCA
GÖVEL ÖRDEK * Oyhan Hasan BILDIRKİ
SENİ ASLA UNUTAMAM * Oyhan Hasan BILDIRKİ
GÜVERCİNLER KANADA KALKTI *Oyhan Hasan BILDIRKİ
ÇEKİRGELER * Oyhan Hasan BILDIRKİ
YENİ BİR GÜNE DOĞRU
GÜN ÇARIĞI SIKINCA
GÖKLER HEP MAVİ DEĞİL
SOPA GÜLÜ
FIRSATIN UCU
BABAM
İKİZLER
ÜÇ KIZLARIN EN KÜÇÜĞÜ
BEYAZ GÜL
DESENE BİR OCAK DAHA SÖNDÜ
KARANLIĞI YILDIZ YILDIZ DELEN KURŞUN SESLERİ
KAÇAK
KENDİNE İYİ BAK
FİNCANLAYDI DEĞİL Mİ?
MARTILAR
TEK BAŞIMA, KİMSESİZİM
YIKIM GÜNLERİ
BİNLERCE SUSAM
"KIRIM"
ENDİŞE
SAATİNİZ KAÇ?
ÜÇÜNCÜ GÜNÜN ÖĞLESİ
AYGIR -2-
AYGIR
ADÂLET MÜLKÜN TEMELİ -2-
ADÂLET MÜLKÜN TEMELİ -1-
GÜN ÇARIĞI SIKINCA
SUÇ
KÜÇÜK ADAMLAR
ÇİÇEKLERLE BİRLİKTE
BİR GECENİN SONUNDA
EYLÜL
MECNUN GİBİ
BİN ACI ÇIĞLIK
UMUT DAĞLARDA

Arkadaşlarım

alisahin
alperturan
yakamoz79
uza
ata
video
mp3evi
NUR
yarbas
SAADET
komik
sadakat
Muzaffererdem
eedebiyat
mavisakal
rsevinc
zeycan

Resimlerim


Bütün Öykülerim
Banneri Kopyala
Sitene Ekle

Web BÜTÜN ÖYKÜLERİM














Öteki Resimler


Gerekenler

Sayfa.com


Bloglar Alemi

KÜLTÜR SANAT SİTE VE BLOGLARI

Site-Ekle.Com

BÜTÜN ÖYKÜLERİM TV

RESİM AL
Free Photo and Video by myphotoalbum.com

Ara Bakalım

Tahtaya Yaz

Yazmayı beceremediğimiz için tahta kapatılmıştır.
Gökkuşağı~Türkçe Edebiyat~Yüzyıla Ağıt~Dil Çerezleri