BÜTÜN ÖYKÜLERİM | |||||
ADÂLET MÜLKÜN TEMELİ -2-
"Elbette!" "Bizim oğlanı, az kaldı unutacaktım. Bizimki yaşlılık işte. İnsan kocayınca, aklı da küçülüyor. Sahi, Orhan Bey ne âlemde? Çoktandır köye de uğramaz oldu. Eskiden gelirdi, görüşürdük. Şimdi günler bir tutam. İnsan, çocuk çoluğa da karışınca, dostlarını aramaya zaman bulamıyor. Geçenlerde kahvede duydum. Adı batasıcalar, onu da mı sürmüşler?" "Öyle!" "Gittiği yer, uzak mı?" Mübaşirin sesi, muhabbete soğan doğradı. Hanife Hanım, yerinden doğruldu. Mahkeme kapısına doğru yürüdü. Heyecanlıydı. Açık kapıdan içeri girdi. İlk defa gördüğü mahkeme salonu, kalp atışlarını hızlandırdı. Kürsüde, önündeki dosyaları karıştıran hâkim, başını bile kaldırıp bakmadan, hiç oralı değilmişçesine sordu: "Milletin yoluna tecavüz hakkını kimden aldınız?" İşler çatallaşıyor mu, ne?.. Hanife Hanım'ın dizlerinin bağı çözüldü. Önce tutunacak bir yer aradı. Yeni yetme, çiçek bozuğu avukatı gördü. Ne diyeceğini şaşırdı. "Bana bak oğlum!" "Kendine gel, kadın! Burada oğul moğul lâfı edilmez. Yalnız sana sorduklarıma cevap ver." "Benim tansiyonum yükseliyor. Üstesine şekerim de var. İki sözü bir araya da getiremem. Onca ömrüme rağmen, ilktir hâkim karşısına çıkıyorum. Heyecanlıyım. İzniniz olursa, dava ile ilgili savunmamı yazılı olarak vermek istiyorum." "Olur!" Hanife Hanım, çantasından bin bir güçlükle savunmasını çıkardı. Hâkime uzattı. Savunma okunmadan, dosyasına kondu. Hanife Hanım rahatlamıştı. Dışarı çıktı. Mübaşir seslendi: "Akıncı Rıza! Dağ Celal! Karayiğit Fuat! Limoncu Halil!" Son çağrıyla birlikte, Limoncu Halil'in eli, ayağı boşandı. Gözleri daha da fersizleşti. Sanki adliye binasının basık tavanı, üstüne üstüne geliyordu. Mahkemelerin kapıları açılıp kapanıyor, binlerce göz, kendisine bakıyordu. Doğrulup kalkmak istedi. Yorgun bacakları, vücudunun ağırlığını çekemedi. Yardım isteyecek oldu, ama beceremedi. Yeniden yüklendi, kalkmayı denedi. Fakat olduğu yerde yığıldı, kaldı. Başı, oturduğu kanepenin sert demirine vurdu. Hem Hanife Hanım, hem de Şükriye Hanım telâşlandılar. İşi bitenler çekip gittiğinden, yardım istenecek kimse de yoktu. Bereket, mübaşir yetişti. Arkasından hâkim ile avukat da geldiler. Nöbetçi polisler koştu. Duruşması bitmemiş olan üç beş kişi de kalabalığın sayısını arttırdı. Herkes, Limoncu Halil'in üstüne kapandı. Acemilik, çaresizlik doğurdu. Hiç kimse doğru dürüst ne yapacağını, nasıl davranılacağını bilmiyor. "Doktor yok mu?" "Ambulans çağıralım!" "Adam, ölmüş olmasın?" "Nabzına bakalım! Nefesi nasıl?" "Hayret! Bu salonda ilk defadır böyle bir şey oluyor." "Aranızda kâlp masajı yapabilecek var mı?" Her soru, yeni bir sorunun tarlası oluyordu. Düğüm çözüleceğine, daha da karışıyor. Telâşlı insanlar, köşeden bakanlar, aman bizden olmasın düşüncesiyle bulunduğu noktadan ayrılmayanların yapabileceği bir şey yoktu. Hanife Hanım'ın eli ayağı boşanmış, tansiyonu çıkmış, nutku tutulmuştu. Şükriye Hanım, gürledi: "Durup bekleyeceğinize, sağlık ocağına koşsanıza! Adamcağız ölüyor, biz durmuş, birbirimize akıl satıyoruz. Bir kat aşağıdaki sağlık ocağını düşündüğünüz yok." "Bu, iyi fikir." "Öyleyse durma! Çabuk oradan bir doktor çağır!"
Kalabalıktakiler, birbirlerinin yüzüne baktılar. Nöbetçi polislerden biri gitti. Az sonra, beraberinde bir hemşireyle döndü. Esmer tenli, etine dolgun, tombul hemşire, kalabalığı yardı. Nefes nefeseydi. Hastanın nabzına baktı. Dinleme aletiyle de göğsünde gezindi. Gömleğinin yaka düğmesini açtı. Mübaşirin yardımıyla Limoncu Halil'i kanepeye uzattı. Ellerini üstüne koydu, çaprazladı. Olanca gücüyle kâlbe masaj yaptı. Kalabalığa çıkıştı: "Azıcık dağılın! Adamın üstüne çöreklenmişsiniz, neredeyse sıkboğaz edeceksiniz. Haydi, durmayın öyle. Biraz açılın!" "Haydi açılalım." "Bak bak, hasta kendine geliyor." "Gözünü açtı." "Kolonya bulunur mu?" "Su getirsek olmaz mı?" "Ne var? Ne oldu bana? Bunca insan niye başımdasınız?" "Bir şeyin yok. Sadece kendinden geçmişsin, o kadar." "Basite alma, hemşire. Adam, basbayağı kriz geçirdi. Aşağıya indirip bir güzelce bakın." "Öyle diyorsunuz ya, bakacak doktor yok. Mesai bitti." "Mesai bitmiş." "Doktor yokmuş." "Benim bir şeyim yok. Duruşma bitmeden de hiçbir yere gitmem." "Şimdi duruşmanın sırası mı? Allah korusun, sana bir şey olursa üzülürüz." "Yok. Duruşma bitmeden bir yere gitmem. Aklım başımda. Azıcık yorgunum." Duruşma hâkimi, mübaşire döndü; "Öyleyse, sanığı içeri al!" dedi. Şükriye Hanım, karşı çıktı: "Hiç olur mu hâkim bey? Adamın sıkıntısı var." "Yakınınız mı?" "Tanıdık." "Kendisine yeni duruşma gününü verelim." "Ben alırım. Fakat bir ambulans çağırsak!" "Hemşire hanım, sizin ambulans gelsin." "Sürücüsü yok, efendim!" "Belediyeden isteyelim." Meraklılardan bazıları dağıldı. Hâkim de, kendi odasına çekildi. Polisler yerlerine döndü. Ambulans geldi. Kendine gelen Limoncu Halil, az rahatlar gibi olmuştu. Kendini yokladı, ayağa kalktı. Keyifsiz de olsa, birkaç adım attı. Durumu, ciddiydi. Anladı, geri döndü, kanepeye çöktü. "Beni yalnız bırakma Şükriye Hanım! Bana sahip çık! Oğlumun telefonu var ama numarasını unuttum. Ona da haber ver. Sen, bunun yolunu bulursun. Bu mahkeme kapıları öldürecek bizi! Kocalık, belli bir yaştan sonra çekilmiyor. Elin maskarası olduk çıktık. Hâkime cevap verememekten korktuk. Korktuk da iyi mi yaptık? Durum meydanda. Neredeyse öbür tarafa merhaba diyordum. Bereket, sizler vardınız da, krizi atlatabildim." "Tasalanma, Halil amca! Hiçbir şeyi, oluru olmazı kendine dert etme. Her şey olacağına varır. Sular bile gide gide denizlere ulaşır. Bak, ambulans geldi. Seni hastaneye de götürelim. Doktora görün. Kontrolden geç. Olur mu?" "Ne diyeyim? İyisini, siz bilirsiniz. Bizimkisi yaşamak da değil, say ki sürünmek. Size de çok zahmet veriyorum. Bunu nasıl ödeyebileceğimi kestiremiyorum." "İnsanlık öldü mü?" "Ölmemiş! Araba yakında mı? Yakınsa, mesele yok. Yürüyebilirim. Fakat oğlumu ara, ha!" Yürüdüler. Limoncu Halil, zemine inen merdiven basamaklarını güçlükle de olsa, kâh duvara, kâh tırabzana tutuna tutuna aştı. Ambulans sürücüsü, yardımına geldi. "Bey amca, omzuma yaslan!" "Sağ ol! Güzel Allah'ım, tuttuğunu altın etsin! Bunlar olmasa, hâlim beterin beteri olacaktı. İki paralık bir dava için ölüp gidecektim. Tanıyanı, bileni olmak güzel şey." "Kendini yorma, bey amca! Şöyle sedire çık, uzan. Abla, sen de gel!" "Gelirim gelmesine de, yanımda yaşlı annem var." "Hanım anne de gelsin. Buyurun! Hastayı bekletmeyelim." Sirenler çaldı. Kestirmeden Uzunçarşı'ya çıkıldı. Saygısız sürücülerden birisi, belki de açıkgöz geçineni, yolu kapattı. Siren sesleri artınca, sağa çekildi, ambulansa yol verdi. Fakat sürücü-sünün arkasından, alındığı ağızları çirkinleştiren bir iki söz etti. Acil serviste, ilkin hasta kaydı yapıldı. Şükriye Hanım'ın tanıdıklarından genç doktorlardan biri, Limoncu Halil'le ilgilendi. Nabza bakıldı, sırt dinlenildi. Ağrı, sızı gibi şikâyetler soruldu. Serum takıldı. Ağır ilâç kokuları yükseldi. Hanife Hanım'ın yüreğinde kaygılar. Neredeyse akşam olacak. Günler bir tutam; ettiydim, bulduydum, aldıydım derken, bitiveriyor. Fakat bu gün, öyle değil! Gün sakız gibi uzadıkça uzadı, sanki yüz yıl oldu. Kocalık, maskaralık mı, ne? Başkalarına bağlı kalma, hatta onlara ayak bağı olma kötü. Hanife Hanım bütün gün, kendi derdini öne çıkarmış, korkularını Şükriye Hanım'dan alacağı destek ile yenmeye çalışmıştı. Kızı gibi sevdiği gelininin koca bir gününü berbat etmişti. Limoncu Halil'in hastalığı, olanların üstüne tuz-biber ekmişti. Ambulanstı, hastaneydi, postaneydi derken Şükriye Hanım'ı fazlasıyla yormuşlardı. Babasıyla ilgili haberi alır almaz Mehmet Ali, acil servise geldi. Doktorlara tek tek danıştı, babasının yatırıldığı bölüme geçti. Davranışlarında köy kültürüyle yetişmiş olmasının çekingenliği vardı. Aldığı terbiye onu, içine kapanık bir tipe çevirmişti. Nöbetçi doktorla konuşurken bile, sesini kısabildiği kadar kısmış, yanakları elma kırmızısına dönmüştü. Babasının başında, Hanife Hanım'la Şükriye Hanım'ı görünce, rahatladı. Geldi, babasının başucunda durdu. Boynunu büktü. Sordu: "Nasılsın baba?" "Sen misin Mehmet Ali'm?" "Evet baba!" "Önemli bir şeyim yok be. Ufak bir baş dönmesi, ayaklarımı yerden kesiverdi. Haksız yere mahkeme kapısında adımızın dillere düşmesinin utancı, az kaldı beni alıp gidecekti. Hanife teyzeni köyden tanırsın. Onlarla az mı komşuluk yaptık? Bereket yanımdaydılar da tutup buraya getirdiler. Önceden söylediğim gibi, benim bir şeyim yok. Aklım başımda. Takatsizliğe gelince, bu da, kocalık işareti. Bu gece, burada kalmam gerekiyormuş. Doktor öyle söyledi. Belli ki, kendince bir sebebi var. Anan meraklanacak. Sen ona, münasip bir dille durumumu anlatırsın. Sakın ha, pat diye hastanede olduğumu söyleme. Sonra bütün hınımı hısımı peşine takar, sabahı beklemeden buraya akarlar." "Kendini yorma baba! Dediklerini anladım. Söylediklerini yapacağım. İlâç milaç alınacaksa, onları getireyim." "Şükriye Hanım kızım, o işleri gördü. Sonra onunla konuşursun." "Olur, konuşuruz baba!" "Önemli değil Halil amca. Yaptığımızı borca sayıyorsan, gücenirim. Ben, herkesin yapabileceğini yaptım. Oğlana bir de borç faturası çıkarma. Biz, bir acı kahvenin kırk yıl hatırı olduğunu bilenlerdeniz. Büyüklerimizden böyle gördük." "Ne diyeyim, oğul? Vakit geç oldu. Araban yanında mıydı?" "Yanımda. Dışarıya park etmiştim." "Bu, iyi işte. Hanife teyzenle Şükriye ablanı, evlerine kadar bırakıver." "Her hâlde başka türlü davranacak değiliz, ya baba!" Birlikte acil servisten ayrıldılar. Limoncu Halil'in gözlerinden belli belirsiz birkaç damla yaş düştü. Mehmet Ali, kontağı çevirdi. Aracını park yerinden çıkardı, geldi. Hanife Hanım'ları aldı. Terlemiş gibiydi. Akşam trafiği de oldukça sıklaşmıştı. İstasyondan yukarıya, parka doğru döndü. "Nerede oturuyorsunuz?" "Denizkent'i bilir misin?" "Forbes parkının üstünde değil mi?" "Evet! Vergi Dairesi'nin önünden yukarı çık. Millî Egemenlik Caddesi'ne döner dönmez, dur. Evimiz orada."
"Anladım! Şimdi anam, merakından çatlıyordur. Hemen söylesem, yırtınır gelir. Çaresizliğim, sıkıntımı arttırıyor. Sizi bıraktıktan sonra, bizim köroğlu ile ona gideriz. Dilerse, alır gelirim. Hanife teyze, anamı çok iyi bilir. Aralarında yaş farkı var. Anam, teyzemden ufak. Ben, anamı çok severim. Babam olmadan, öldür Allah, sofraya bile oturmaz. Aynı sofra etrafında toplaştığımız günleri, anamın bize anlattıklarını, davranışlarını unutamam. Babama bir şey olursa, anam yaşamaz. Etle tırnak gibi olmuşlar. Gevezelik ediyorum ya, sıkıntımdan. Aslında ben de, konuşmayı pek sevmem. Nedense bugün dilim çözüldü. Başınızı ağrıtıyorsam, çekinmeden söyleyin de susayım." "Konuşursan, açılırsın." "Öyle diyorlar. Fakat kafamda bir boşluk var. Çok defa denemişimdir. Böyle durumlarda, mutlaka kötü bir şeyle karşılaşıyorum. Konuşmasam, patlayacağım. Köprüyü düz geçsek olur mu?" "Niye olmasın?" "Sormadım. Belki de başka bir yere gidecektiniz?" "Hayır, hayır!" "Sofra derken, aklıma geldi. Sofrada anam, kardeşlerimle benim üstümüze titrerdi. Bazlamanın sıcağını, yemeğin yağlı tarafını bize verirdi. Aynı tabaktan yerdik. Tabağın dibini kim sıyırırsa, anam, ayrıca onu ödüllendirirdi. Ödül, para pul demek değil. Süt tenceresinin dibini sıyırır, kaşık dolusu kaymağı da ona ayırırdı. Küçücük şeylerle mutlu olurduk. Kardeşlerimden biri, sofranın kenarına kaldırmak için yapışacak olsa, engeller, onu durdururdu. Ekmek kırıntılarının atılmasına gönlü razı gelmezdi. Ufak kırıntıları bir bir toplar, avcına doldurur, ağzına götürürdü. Bir gün, niye böyle yaptığını sordum. Yavrum dedi, siz seferberlik günlerini bilmezsiniz. Kıtlık çekmediniz. Yokluğu da tanımazsınız. Bolluk içinde yüzüyorsunuz. Biz, o günlerde çok burçak ekmeği yedik. Kemik gibidir, acıdır demedik. Çok defa suyla karın doyurduk. İki yudum suyu, bir lokma ekmeğe saydık. İnsan, nimetin kıymetini bilmeli." "Bilmeli ya, Mehmet Ali, bilmeli! Anan az bile söylemiş. Varlık içinde darlık olur mu? İnsan, kendi malının hırsızı kesilir mi? İş başa düşünce oluyor. Biz, kendi malımızın da hırsızı olduk. Bolluk vaktinde yokluk çektik. Hasat zamanı, öşürcü kapıya dayanır. Şu kadar buğday, şu kadar nohut, şu kadar da susam yazdım deftere derdi. Ürün, deftere yazılandan az çıkarsa, yanardık. Öşür vaktine kadar, kendi malımıza el süremezdik. Çoluk çocuk açmış, bu kimin umurunda? Açlık, terbiyesizlik de getirir. Karnımızı doyurmak için, gösterilen yerde depolanan malımızdan, gizlice çalardık." "Desene yatıp kalkıp bu günlerimize şükretmeliyiz." "Şükretmeliyiz ya!" "Lâfa daldık, soramadım. Mahkeme ne oldu?" "Ne olsun? Biz, hâkim önünde iki sözü bir araya getirmekten çekiniriz. Şeriatın kestiği parmağın acımayacağını biliriz. Hem şekerim, tansiyonum da var. Baktım mahkemede de hiç konuşamayacağım, Orhan Bey'e yazdırdım ifademi. Yola tecavüz edenlerin arasına, beni de yazmışlar. Orhan Bey, mahkeme bilgi kağıdını inceleyince, benim tarlamın parsel numarasının olmadığını gördü. Babanın da, o yolun kenarında tarlası yok. Bunları, bir bir yazdı Orhan Bey. Ben, yazılanları hâkime verdim. Şöyle bir baktı, okumadı bile. Dosyanın arasına sıkıştırdı. Yeni duruşma günü-nü elime tutuşturdu. Anlaşılan mahkeme, sıpanın kuyruğu gibi uzadıkça uzayacak." "Mahkeme bu! Kolay kolay bitmez." "Avukat mavukat da tutmadım." "Muhtar, tutmuş. Hem avukata ne gerek? Ben bile biliyorum, sizin tarladan yola tecavüz yok. Mehmet Ağa, çok ayıp etmiş. Bütün köylüyü davalıydı, şahitti derken, mahkeme kapılarında süründürecek. Aslında onun derdi başka. Birkaç gün önce muhtarla görüşmüştüm. Asıl yola tecavüz, Mehmet Ağa tarafından yapılmış. Mezarlık arkasından Konturacı Süleyman'ın tarlasının yanından Kalçık Köprüsü'ne çıkan yolun kenarındaki geniş alanda, çocukluğumuzda çok sığır güttük, hayvan otlattık. İşte o alanı Mehmet Ağa kendi tarlasının içine katmış. Bizim muhtar, iş bilir bir adam. Yol kenarına çekilen çitleri kaldırıp atmış. Mehmet Ağa'yı da köyodasında, köylülerin yanında şamar oğlanına çevirmiş. Mehmet Ağa, bu! El yanında eşekten düşmüşe dönünce, intikam almayı kafasına koymuş. Mahkeme, bu işin mahkemesi. Ceremeyi de sizler çekiyorsunuz." "Cereme çekmekle kalsak, şükür deriz. Baban sıkıntısından yataklara düştü. Basit bile olsa haksızlığa uğramak, arlı olana feleğini şaşırtıyor." "Babam, duruşmaya çıkabildi mi?" "Ne gezer? Sıra ona gelince, düştü bayıldı." "Buradan dön, Mehmet Ali! Yukarı çıkma! Sağdaki blokta oturuyoruz. Vaktin varsa, bize uğra beş dakika. Karnın da açtır, acı soğan kuru yavan ne varsa, Allah ne verdiyse yeriz." "Sağ ol abla! Lâfa daldık. Neredeyse bildiğim adresi çiğneyip geçecektim. Zamanım olsa, yukarı çıkardım. Orhan ağabeyi de görürdüm. Beni bağışlayın." "Bir acı kahvemizi içseydin!" "İçmiş sayın! Akşamın eli kulağında." "Sen bilirsin." Bahçe kapısının girişinde araba durdu. Hanife Hanım'la gelini, indiler. Dış kapıdan içeri girdiler. Şükriye Hanım hızlandı, bahçede dolandı. Güllere, fidanlara göz attı. Öfkeyle söylendi: "Bu kapıyı da kim, ardına kadar açar bilmem? Kör olasıca keçiler, bütün fidanların gözlerini budamışlar. Bu şehrin sahibi yok. Belediye uykuda. Korumacılar da, kökten kayıp. Orhan üzülecek şimdi. Hepsine gözü gibi bakıyordu." "Hepsini mi yemişler Şükriye?" "Öyle gibi. Çomak edip bırakmışlar." "Vah vah!" Şükriye Hanım, kendi evine çıkan merdiven basamaklarını hızla geçti. Hanife Hanım geride kaldı. Yine kim bilir kaç yerde soluklanacak, dinlene dinlene yukarı çıkacak? Orhan Bey, pabuçlarını dışarıda bırakmış. Bir türlü akıllanmayacak. Ayakkabı hırsızlarına davetiye çıkarıyor. Kapıyı açan Şükriye Hanım, önce dışarıdaki pabuçları toparladı, vestiyerde yerine koydu. Televizyonun sesi, yine gürlüyordu. Orhan Bey mutfakta, kırık kırsıkla açlığın verdiği ayaklanmaları bastırmaya çalışıyor. Eşinin geldiğini anlayınca seslendi: "Televizyona dokunma, sakın! Bu sıra gazete okuduğumuz yok. Haber özetlerini dinlemek istiyorum." "Sanki biraz sesini kısıp dinlesen olmaz!" "Olmaz!" Mutfakta işini bitiren Orhan Bey, eşiyle birlikte oturma odasına geçti. Atik davrandı. Kumandayı kaptı. Huy edindiğinden olacak, kanallarda gezindi. "Hayli geciktiniz. Bir terslik mi oldu?" "Ay Orhan! Sorma başımıza geleni. Annen gelsin. O, sana da anlatır. Ben üstümü değişip, mutfağa geçeyim. Hazırda da bir şey yoktu. Açlığını kırabildin mi?" "Eh, biraz! Bu günlerde de iştahım kabardı." "Şimdi sofrayı hazırlarım. Sen, haberlerle oyalan. Ama şunun sesini kıs biraz, olmaz mı?" Orhan Bey kayıtsız, kanal değiştirdi. Yeni kanalda spor özetleri vardı. Fakat alt yazı geçiyordu. Başını kaçırmıştı ya, bekledi. Alt yazı, yeniden, baştan geçmeye başladı. "Susurluk yakınlarında feci kaza: Aşırı sürat yapan bir mersedes, aniden önüne çıkan bir kamyonla çarpıştı. İlk belirlemelere göre..." Bu sırada aman aman çeken, oflayıp puflayan Hanife Hanım da odaya girdi. Soluk soluğaydı. Koltuğuna çöktü. Orhan Bey'i şöyle bir süzdükten sonra, televizyona döndü. "Kader denilen yazı bozulmuyor, Orhan! Bugün nelere katlanmak zorunda kaldık, bir bilsen! Limoncu Halil, hastanede. Mahkeme, kolay kolay da biteceğe benzemiyor. Her hâlde daha çok sürüneceğiz!" "Biter be anam, biter! Karanlıklar, aydınlıkların ilk habercisidir. Korkularımızın sebebi olan yaldızlar kazındıkça, gerçekler ortaya çıkmaz mı?" Yaldızlar?.. Yaldızlar, bakalım zaman aynasına hangi görüntüleri düşürecek? Doğrular aranıp bilinecek, hak yerini bulacak mı? Gece başladı. Sabahı, bütün şehir çalkandı. "Acil serviste yatan bir adam, ilgisizlikten ölmüş!" "Mehmet Ağa vurulmuş!" "Ağa vurulmuş!"
17 Aralık 1996, Söke
Oyhan Hasan BILDIRKİ
Bi Yorum da Sen Yap Bakem { Şimdi Burdayız } { toplam 44 SAYFANIN 30 . SİNDESİNİZ } { Dolaş Biraz } |
KimliğimMenüAna SayfaKimliğim Resim Galerisi İki Kere İki Arkadaşlarım Yazı Odam Tutkulu Yüreğim Admin Girişi Site Feed RSS Oyhan Hasan BILDIRKİ Bağlan BakSEVGİYE SUSAMAKEDEBİYAT DEYİNCE GENÇ EDEBİYAT SENEDE BİR GÜN GÖKTEN ÜÇ ELMA DÜŞTÜ EDEBİYAT PENCERESİ YAZI EDEBİYAT GELİNCİK FORUM VİDEO SEYRET, RESİM İNDİR EĞİTİM GAZETESİ BENİMBLOGFORUM HAVA DURUMU TÜRKÇE EDEBİYAT SARIZEYBEK KÖPRÜNÜN ÖTESİ ÖMRÜMÜN ÖTEKİ ADI ZİNDAN TÜRK EDEBİYATI OYHAN HASAN BILDIRKİ Neyin Nesi?Kuslukvakti <%CategoriesTitle%><%CategoriesTitle%> <%CategoriesTitle%> <%CategoriesTitle%> <%CategoriesTitle%> <%CategoriesTitle%> <%CategoriesTitle%> <%CategoriesTitle%> Müzik
Son YazdıklarımYAĞMURLAR BASTIRINCAGÖVEL ÖRDEK * Oyhan Hasan BILDIRKİ SENİ ASLA UNUTAMAM * Oyhan Hasan BILDIRKİ GÜVERCİNLER KANADA KALKTI *Oyhan Hasan BILDIRKİ ÇEKİRGELER * Oyhan Hasan BILDIRKİ YENİ BİR GÜNE DOĞRU GÜN ÇARIĞI SIKINCA GÖKLER HEP MAVİ DEĞİL SOPA GÜLÜ FIRSATIN UCU BABAM İKİZLER ÜÇ KIZLARIN EN KÜÇÜĞÜ BEYAZ GÜL DESENE BİR OCAK DAHA SÖNDÜ KARANLIĞI YILDIZ YILDIZ DELEN KURŞUN SESLERİ KAÇAK KENDİNE İYİ BAK FİNCANLAYDI DEĞİL Mİ? MARTILAR TEK BAŞIMA, KİMSESİZİM YIKIM GÜNLERİ BİNLERCE SUSAM "KIRIM" ENDİŞE SAATİNİZ KAÇ? ÜÇÜNCÜ GÜNÜN ÖĞLESİ AYGIR -2- AYGIR ADÂLET MÜLKÜN TEMELİ -2- ADÂLET MÜLKÜN TEMELİ -1- GÜN ÇARIĞI SIKINCA SUÇ KÜÇÜK ADAMLAR ÇİÇEKLERLE BİRLİKTE BİR GECENİN SONUNDA EYLÜL MECNUN GİBİ BİN ACI ÇIĞLIK UMUT DAĞLARDA Arkadaşlarımalisahinalperturan yakamoz79 uza ata video mp3evi NUR yarbas SAADET komik sadakat Muzaffererdem eedebiyat mavisakal rsevinc zeycan ResimlerimBütün Öykülerim Banneri Kopyala Sitene Ekle
Gerekenler
| ||||