BÜTÜN ÖYKÜLERİM | |||||
ADÂLET MÜLKÜN TEMELİ -1-
"Dayın diyor." dedi annesi. "Olacağına ermeyecesi, gözünü toprak doyurası Mehmet Ağa, bizi mahkemeye vermiş!" Beş katlı apartmanın merdivenlerini çıkarken kesilen Orhan Bey, oturma odasına girer girmez, her zamanki koltuğuna oturdu. Azıcık dinlenmek, soluklanmak ister gibiydi. Alışkanlıktan olacak eli, televizyon kumandasına gitti. Tuşlarda gezindikçe, ekranda da görüntüler değişti. Yine haberleri yakalamıştı. Döndü, annesine baktı. Yetmiş beşini geride bırakan Hanife Hanım, gözlük bile kullanmadığı halde, parmağına doladığı beyaz ipliğe tığını daldırıyor, kim bilir kaçıncısı olduğunu çoktan unuttuğu fiskos masası örtüsüne devam ediyordu. Kendisine aldırmayan oğluna kızıyor olmalı, gözünü, tığından ve ipliğinden ayırmadan, bu defa sesini, biraz daha yükselterek, yeniden söyledi: "Dayın dedi, dedim. Baksana, Mehmet Ağa komşularımızla birlikte bizi mahkemeye vermiş." "Versin!" "Versin demesi, kolay! Bir de bana sor. Koca ömrümde mahkemeye mi çıktım ki, senin gibi aldırmayayım?" "Aldırmadığımı nerden çıkarıyorsun?" "Versin diyorsun, ya!.." "O, lâfın gelişi! Henüz dinlenemedim daha. Biliyorsun, derslere yetişmek için sabahın köründe kalkıyorum. Minibüse yetişme telâşını saymazsan bile, akşam alacasına kadar, dur durak bilmez sırık gibi adamlarla uğraşmak kolay mı? Günüm dolunca dilekçeyi basacağım. Öğretmenlik de çekilmez oldu! Hani diyordun ya, elin ekmeği kanlı olur, silip de yiyebilene aşkolsun! Şimdi biz, o günlerdeyiz. Bütün gün bal börek yemekle, canım gülüm demekle uğraşmıyoruz. Karşında amaçsız, anlayışı kıt bir sürü. Çaresizlikler, gürültü sebebi olmuş çıkmış. Mehmet Ağa'nın derdi neymiş?" "Ne olsun? Zıkkımın kökünü yiyesicenin tarlası, ta bilmem nerde, utanmadan kalkmış, yola tecavüz ettiğimizi söylemiş. Benim hanidir tarlaya gittiğim mi var? Durum nedir, onu bilmiyorum. Acaba icarcılar, yolu sürüp attılar mı?" "Öyle bir şey yok!" "Eee, bu adamın zoru ne?" "Zoru?.. Kendisine kestirmeden yol arıyor. Masraflar arttı ya, üstelik mazot da pahalandı. Çift çubuk dönüşünde Söke'ye gelmek için, köyün üst başını dolaşacağına, ara yoldan geçmek istiyor. Her halde başka bir niyeti yoktur?" "Niyeti batsın!" "Batsın demekle olmaz! Dayım, başka bir şey söyledi mi?" "Söyledi. Abla dedi, Orhan'a sor bakalım. Son aldığımız parça ile ilgili köy senedi nerde?" "Dayımda!" "Fakat o, her tarafı aramış, bulamamış. Avukat müsveddesi de hırlı mı? Miras bölünürken, keşif yaptırıp senetli parçayı da ana tapuya katsa, sanki elinde kalacaktı. Korkumun biri, bundan." "İkincisi?" "Onu, baştan söylemiştim. Koca ömrümde mahkemeye çıkmışlığım mı var? Sıkıntımdan, elim ayağım sakrıyor." "Heyecandandır!" "Heyecandan meyecandan! Üstelik tansiyon ve şekerimi de unutma." "İlâçlarını düzenli almıyorsun olmalı." "Bunu nereden çıkardın?" "Şeker meker diyorsun da!" "Sana söylemeyi unutmuşum. Tansiyon hapım kalmadı. Çarşıya çıkarsan, dönüşte alıver." "Olur!" Her ikisi de, kapı ziline kulak kabarttılar. Orhan Bey doğrulup kapıya gitmek üzereyken, Hanife Hanım da tığını boşalttı, ipliğinin arda kalanını sarıp sarmaladı, iş torbasını kaldırdı. Bu sırada da dış kapı kilidinde anahtar döndü. Hafif itme soncunda kapı açıldı. Orhan Bey, alış verişten dönen eşini karşıladı. Elindeki poşetlere davrandı. Alabildiklerini aldı. "Öldüm, bittim!" dedi Şükriye Hanım. "Pazarı, alışverişi de boşladın bu sıra. Sakın poşetleri yemek masasına bırakma!" "Biliyorum." "Televizyonun sesini de kıs. Bütün apartmandan duyuluyor. Sağır mısınız ne? Kim var?" "Annemle ben! Başka biri yok. Konuşuyorduk." "Kim bilir kimi çekiştirdiniz?" Televizyonun sesi kısıldı. Orhan Bey'in yokluğunu fırsat bilen Şükriye Hanım'ın sesi parladı: "Haber derdinden, güzelim diziyi bile berbat etmişsin. Belli ki anneme de seyrettirmemişsindir." Hanife Hanım, gülümsedi: "Öyle, öyle ya gelinim. Bu senin adamından dizi mi seyredebiliyoruz? Sanki padişah olacak." "Ne yapalım? Oğlun. Biraz da sen haber anlat." "Haberler kötü." "Ne oldu?" "Mehmet Ağa'nın işi gücü yok ya, tutmuş bizi, mahkemeye vermiş. Onu konuşuyorduk Orhan'la. Avukatı da boşladık. Ne yapacağımı bilemiyorum. Korkuyorum." "Korkmana gerek yok, anne. Düşündüğüne bak. Avukata ne hacet? Mahkemede konuşamam diyorsan, söyle Orhan'a, yazıversin diyeceklerini. Her şeyin bin de çaresi bulunur. Adâlet, herkes için var." "Öyle diyorsun ya, ben yine de korkuyorum. Mehmet Ağa, arkalı adam. Oldukça da zengin. Mahkemede mutlaka ona arka çıkacaklardır. Arka çıkmasalar bile, parasını umacaklardır. Biz, baştan kaybettik gibi. Mahkemeye verdikleri hep çıplak. Hiçbirimiz, imkânı yok, ağzımız lâf edip de, derdimizi noksansız anlatamayız." "Oğlun hâlleder." "Hâlleder de, benimki benden gittikten sonra, ne fark eder?" Balkon duldasında sigarasını keyifle tüttüren Orhan Bey, yeşili tükenen, boy boy apartmanlarla dolan Söke'ye uzun uzun baktı. İçerideki konuşmalara kulak kabarttı. Lâfın ucu kendisine değince seslendi: "Uzatacak ne var bu kadar bunu? Bir türlü anlayamıyorum! Hanımın dediği gibi, mahkeme günü akşamı oturur, adına bir dilekçe yazarım. Mahkemede konuşmazsın. Soranın eline, yazılı ifadeni tutuşturuverirsin, olur biter. Üstelik bu ülkede de, adâlet mülkün temeli! Bunu, bizden daha iyi biliyorsun değil mi anne?" "Öyle söylüyorlar, ama ben, yine de çekiniyorum." "Korkudan çekinmeye geldinse, mesele yok! Şimdiden tasalanma. Şekerin artacak, tansiyonun çıkacak. Akşam akşam seninle uğraşmayalım. Adâlet mülkün temeli, dedik ya!" Tam bu sırada güneş, zeytin ağaçlarını yangınla, kesip koparmayla birer birer yitirdikten sonra, eriyip ufalmaya başlayan Kemalpaşa Dağları'nın arkasına düştü. Kel tepelerin gölgeleri, şehrin bütün meydanlarına kadar uzandı. Hükümetin önündeki meydan lâmbası yandı. Az sonra ışıkları daha da parlayacak. Bir kucak dolusu sarı huzme büyüyecek, açılacak, meydanı boğmak ister gibi yükselen binaların alınlarına vurup yansıyacak. Bir ışık bayramı şehri aydınlatacak. Tekmil minarelerde ezan sesleri. Akşamın vakti geldi. Balkondan salona geçen Orhan Bey, kol düğmelerini çözdü, ardına kadar açık kapıdan lavaboya geçti. Hanife Hanım da hareketlendi. Şükriye Hanım, ocağın ateşini kısmak için mutfağa girdi. Ortalıkta derin bir sessizlik var. Bu sessizliği, aniden parlayan telefon zili bozdu. Son selâmını veren Hanife Hanım, yakınındaki telefona uzandı.
"Burası, Orhan Bey'in evi." dedi. "Siz kimi arıyordunuz? Kusura bakma, sesini alamadım! Alo, bir dakka. Kardeşim sen misin? Eee, niye hemen adını vermedin? Bizimkisi ihtiyarlık işte. İnsan kocadıkça başta akıl mı kalır? Makbuzu buldun mu? Eh, bu iyi işte! Buna sevindim. Ben de çocuklara selâm ederim. İyi akşamlar!" Orhan Bey, sadece emin olmak için sordu: "Dayım mıydı?" "Evet!" "Makbuzu bulmuş ha?" "Öyle diyor." "Desene, problem kalmadı?" "Peki ama şekerim, tansiyonum?" Mutfakta tabak şakırtıları, çatal, kaşık tıkırtıları. Peşinden Şükriye Hanım'ın, içinde az da olsa tehdit kokan sesi: "Yemek hazır! Herkes sofraya! Orhan, bırak kanal değiştirmeyi. Haberleri daha sonra da dinleyebilirsin!" "Fakat, hanidir dinlediğim yok!" "Dinlesen, eline ne geçecek?" "Sana kaç defa söyledim, küçük televizyonu mutfağa alalım diye." "Sanki yer var da? Bu kadar taka tukanın arasına, bir de televizyon gelip kurulsun diyorsan, aldanıyorsun. Biliyorsun mutfakta, kıpırdamaya bile yer yok. Hem, boşuna çene çalıp da, zaman kazanmaya çalışma. Yemeğin soğuyor!" "Bir dakika! Hemen geliyorum!" "Hadi ama..." Orhan Bey, haber kanalını ayarladı. Uzaktan kumanda aletinin yardımıyla televizyonunun sesini yükseltti. Durmadı, mutfağa geçti. Sofradaki yerini aldı. Ancak, bir kulağı şüphesiz ki haberleri okuyan spikerin sesindeydi. Yemek yemekten ziyade, zaman zaman alçalıp yükselen televizyon sesine kulak kabartıyor, dikkatle haberleri de dinlemeye çalışıyordu. Oysa annesiyle hanımı, başka meselelerin çözümündeydiler. Beride şehir akşamı kararıyor. Bütün apartman pencereleri ışığa doymuş. Dışarda, oyun bahçeleri olmadığı için henüz oyuna doymayan çocukların itirazları. Öbek öbek işten dönen kadınlı erkekli işçiler, evlerine dönmenin heyecanını yaşıyorlar. Televizyonda spikerin sesi yükseliyor: "Millî Park'ın kırk dokuz yıllığına kiralanmasından sonra, Kuşadası Kirazlı köyünde yüzölçümü oldukça kabarık bir çiftlik..." Elektrikler "pat" diye kesiliyor. Haberin gerisini anlamak zor. Birdenbire çöken karanlığın etkisiyle olmalı, mutfaktakilerde hiçbir hareket yok. Orhan Bey, el yordamıyla kapıyı tutuyor. Şarjlı lâmbayı bulma derdinde. Şarjlı lâmbalar yandı, mahkeme başladı. Yıllardır hiçbir duvarı boya görmeyen, yıkımı yılan hikâyesine dönen handan bozma adliye binasının merdivenlerini güç belâ çıkan Hanife Hanım, bekleme bölümünde soluklanacak bir yer aradıysa da ilkin bulamadı. Bekleme salonu, anacık babacık gününü andırıyor. Oturma yerleri hepten dolu. Mahkemelerin kapıları ardına kadar açık. Henüz hâkimler de gelmemiş. Elinde taşıma güçlüğü çektikleri çantaları olan avukatlar, bazen açık buldukları kapıdan içeriye kafalarını uzatıyor, aradıklarını göremeyişin sıkıntısıyla kendilerine ayrılan odaya dalıyorlar. Bazıları da mahkeme kalemine uğrayıp bir kucak dolusu dosya ile çıkıyorlar. Bekleyenlerin konuşmaları, şamataya dönmüş. Gürültü, gittikçe büyüyeceğe benzer. Bir zaman sonra mübaşirler göründü. Mahkeme kapılarının yan pervazlarına duruşmaya gireceklerin sıra listelerini astılar. Sırasız iş görülmesin diye olmalı! Daha sonra siyah cüppeli hâkimler geldi. Biraz yüksekten uçan bir havayla bekleyenlerin arasından geçerlerken, tanıdıkları avukatlarla selâmlaştılar. Ayakta kalmanın sancısını yaşayan Hanife Hanım, gecikmeli de olsa, duruşmanın başlayacağını düşündü. Ancak bu defa da çaycılar sökün etti. Onlar servise başlayınca, bazı mahkeme kapıları kapandı. Birisi homurdandı: "Herhâlde duruşma saatlerini yanlış yazmışlar. Beklemek asabımı bozuyor. Çağrıya sadık olma anlayışına ne zaman geleceğiz?" "İşimiz gücümüz yok sanki." "Beylerin keyfi gelecek de, bizi hatırlayacaklar!" "İş oraya kalırsa, bekle ki yonca bitsin!" "Deme yahu..." "Acelem vardı, yola çıkacaktım. Allah için şahitliğe gelmiştim. Bu gidişle yolculuktan vazgeçeceğiz gibi." "Canım, niye telâş ediyorsunuz? Belki dosyalara göz atıyorlar." "Orası, bizim bileceğimiz iş değil!" Hanife Hanım'ın sancısını kökten kesecek bir ses duyuldu: "Affedersiniz teyze! Orhan Bey'in annesi misiniz?" "Öyle yavrum!" "Geç otur şöyle! Yorulmuşa benziyorsun." "Şükriye Hanım da nerede kaldı?" endişesini yaşayan Hanife Hanım, şeker ve tansiyonunu da düşünerek, gösterilen yere çöktü. Yaşlanmanın verdiği çaresizlikten olacak, of'ladı pof'ladı. Fakat yine de kendisine yer gösterip, buyur edene dikkatle baktı. "Seni çıkaramadım, yavrum!" dedi. "Kimlerdensin?" "Anlatması uzun sürer teyze... Ben, Bağarası'nın köylüklerindenim. Bir vakitler Orhan Bey, iyi dostumdu. Şimdi bağlarımız koptu. Hayat memat derken, yapıver ediver derken tükenip gidiyoruz. Geçim şartları ağırlaştıkça, kenetleneceğimize, birbirimize arka çıkıp güçleneceğimize, nedense daha çok ayrılıp uzaklaşıyoruz. Sizi, zaman zaman bizim o taraftayken görmüştüm. O yüzden hatırladım. Hem yaşlılara saygı göstermek gerekmez mi? Anlayacağın, beni çıkarman, tanıman da önemli değil." "Fakat sen, ayakta kaldın yavrum." "Olsun be, teyze! Bunun ne önemi var?" Bankadaki al verlerini, getir gönderlerini yoluna koyan Şükriye Hanım, merdiven başında göründü. Meraklı gözlerle, Hanife Hanım'ı arıyordu. Kalabalık, onu da ürkütmüştü. Hanife Hanım, onu görünce seslendi: "Şükriye Hanım, Şükriye Hanım! Bu tarafa bak! Buradayız!" Şükriye Hanım, ite kaka, kalabalığı yara yıka çağrıldığı yere doğru yürüdü. O da yorulmuşa benziyordu. Kendince evdeki hesabı, çarşıya uymamıştı. Göz ucuyla mahkeme kapılarını taradı. Daha hiçbir mahkemede duruşmalar başlamamıştı. "Hayrola anne, daha bekliyor musun?" "Gördüğün gibi." "Sıkılmadın mı?" "Sıkıldım desem, yalan olur. Bizim oralı bir tanıdıkla karşılaştım. Onunla lâflıyorduk." "Bak, bu iyi! Umarım heyecanın yatışmıştır." "Biraz! Şu beyefendi olmasaydı, her hâlde mahkeme çatısı başıma çökerdi. Bana yer gösterdi de, buraya sığışabildim." "Merhaba Mustafa Bey! Sakın siz de mi Mehmet Ağa'nın hışmına uğradınız?" "Merhaba hoca hanım! Ben, birilerinin hışmına uğradım. Bir yıldır bu kapıların önünde ömür tüketiyorum. Sigortalıyım ya, durup dururken beni şeytan dürttü. Sigortalı günlerimi toplatayım dedim. İlgililer sağ olsunlar, günlerimi sayıp toplayıverdiler. Emekli olabilmen için doksan günün var dediler. Yalnız beni, bir konuda uyardılar. Onlardaki kayıtlara göre, kimlik bilgilerimde yanlışlık varmış. Nüfusa kayıtlı olduğum ilçe yerine "Çalışlı", köyü hanesine de "Söke" diye yazılmış. Bu hatayı düzelttirmezsem, bana maaş da bağlayamayacaklarını söylediler. Şimdi senesi doldu. Mahkeme açtım, sürünmeye başladım. Hâkimlerin maşallahı var. İlk duruşmalarda hep adımı, soyadımı sordular, zapta geçtiler, çık dediler. Gün verdiler. Filân günleri falancaları kovaladı. Bu kaçıncı gelişimdir, unuttum. Dokuz şahit, dokuz para! Çalışlı'nın köyüm, Söke'nin de ilçem olduğunu bir türlü anlatamadım. Emekliye çıkma günümün üstünden yıl geçti. Önceki duruşmada, nüfusa yazma kararı aldılar. Cevap olumlu gelirse, karar bugün çıkacak." Hanife Hanım duydukları karşısında gerildi, korktu. Tansiyonu yükselir gibi oldu. Belki de şekeri çıktığından mıdır nedir, ağzı kurudu, parmak uçlarından başlayan bir kaşıntı, bütün vücudunu sardı. Çözülen diz bağlarında güç bulabilse, çıkıp çekip gidecek, bir dakika bile olsa burada durmayacak. Umuda bir kibrit çakmak için söyledi: "İnşallah talihin yaver gider de, beklediğin kararı alırsın." "İnşallah!" Tam bu sırada mübaşirlerden birinin sesi, gürledi: "Mustafa Uludere! Mustafa Uludere!" Herkes, kimdir diye merak ettiklerinden olacak ki, Mustafa Bey'e baktılar. Aralarından bazıları duruşmalar başladı deyip sevinirken, bazıları da ilk çağrılan olmadıklarına kızdılar, öfkelendiler. Avukat ordusu çözüldü. Çantasını kapan, gözlüklerini gözlerine takıştıranları, mahkeme kapılarından ilgilendiklerine doğru yürüdü. Bekleme salonunda bir dalgalanmadır başladı. Yeni baştan listelere bakıldı. Bütün mahkeme kapıları açıldı. Mübaşirler önce davacıları, daha sonra davalıları çağırmaya başladılar. Şamataya dönen konuşmalar kesildi, dozu yükselen gürültüler söndü. "Diğer davalılardan gelen var mı, anne?" "Bilmem! Doğrusu hiçbirini göremedim." "Geldim, geldim Hanife Hanım." Dönüp baktılar. Yola tecavüz davasının davalılarından olan Limoncu Halil, kilolu vücudunu sürükler gibi yanlarına geldi. Boşalan kanepelerden birinin ucuna çöktü. Soluk soluğaydı. Elinin tersi ile, geniş anlında biriken terini sildi. Çakıra çalan fersiz gözlerini de iri iri açtı, sordu: "Bizim hâlimiz ne olacak Şükriye Hanım? Biz iki ihtiyar, ölelim gayri. Bu yaştan sonra, mahkeme kapılarına da mı düşecektik?" "Niçin ölecekmişsiniz Halil Amca? Varlıklıya darlık olmazmış. Mehmet Ağa'nın yıldızı size küsmüş. Yalnız, sayesinde de mahkeme kapılarına düştüğünüzü unutmayın." "Unutur muyuz hiç?" "Seni bilmem ama, annem unutur." "Unutmaz, unutmaz!" "Elbet unutmam Halil. Fakat gücüme gidiyor. Bizden ne kötülük gördü de davacı oldu? Biliyorsun o, bizim elimize doğdu. Kendisini az mı arkaladık? Şimdi palazlandı. Kanatlandı kanatlanmasına ama yanlış alanlarda uçuyor. Gözü doymazların arasına karıştı. Bedava mezar bulsa, içine girecek. Gözünü tamah kamaştırmış. İnsan, bu kadar aç gözlü olabilir mi?" "Doğru dersin Hanife Hanım, doğru. Kılıksız ağa, bedavaya mezar bulsa, hemen içine girecek. Avcı şahan gibi fırsat kolluyor. Sizin tarlanın arkasındaki Kavas Çiftliği'ni de almış. Sıkıntısı, dilediği yerden tarlasına, hava alanları gibi yollar açmak. Benden ne istedi? Arkasız bir çıplakla niye uğraşıyor? Bunu hiç anlayamadım. Nizalı yol kenarında tarlam marlam da yok. Muhtara bakılırsa, ben de davalıymışım. Biz, devletin buyruğundan korkarız. Aldığımız davete, boynumuzu uzattık. Saygımızdan işimizi gücümüzü yüz üstü bırakıp, kopup geldik. Geç kaldım diye de ödüm koptu. Sizi görünce ferahladım. Aceleden aklım karıştı. Hâl hatır bile soramadım. Şükriye Hanım kızım da, kusurumuza bakmaz gayrı. Kızı, çırak çıkarmışsınız. Nasıl, geçimi iyi mi bari? Oğlandan haber alıyor musunuz? Boylu poslu maşallah. Askerlik kaderimiz fakat çabuk geçer. Ortalık çok karışık. Sizinki o tarafta değil ya?" "Değil!" "Bu iyi işte! Her gün akan kan, diz boyu. İstiklâl Savaşı'nda bile bu kadar canımız telef olmadı. Şükür, memleketimizi yedi başlı düşmandan kurtarmışlar. Şimdi ne olacak? Bir bilenimiz ve işi yoluna koyanımız yok." Dışarıda bir gürültüdür koptu. Bekleme salonundakilerden bazıları, merdivenlerden aşağıya koşuştular. Uzunçarşı kaynıyor. Bayrağa sarılı bir tabut, eller üzerinde taşınıyor. Kalabalığı oluşturanların arasından daha ziyade gençler, var güçleriyle bir ağızdan haykırıyorlar: "Şehitler ölmez!" Az sonra, gidenler döndü. Bekleme salonu yeniden canlandı. Tam bu sırada duruşması biten Mustafa Uludere, yanlarına geldi. Yüzünden, keyfinin kaçık olduğu anlaşılıyordu. Besbelli, canı bir şeye sıkılmıştı. Derdini paylaşacak birilerini arıyordu. "Bizimkisi" dedi, "yine başka bir duruşmaya kaldı. Bu defa da genel müdürlükten soracaklarmış. Oradan gelecek karşılık, kördüğümü çözecekmiş." "Ne genel müdürlüğü? Mahkemenin bir de genel müdürü mü var?" "Yok be, amca! Demem o değil. Nüfusçular, ilçemle köyümü karıştırmışlar. Yargıçlar da işin içinden çıkamıyor. Bu yüzden bir kere de nüfus genel müdürlüğünden soracaklarmış." "Desene, yonca bitsin hikâyesi!" "Eh işte, onun gibi bir şey! Size, Allah acısın! Dilerim benim şu çektiklerimi, siz de yaşamazsınız. Zamanım yok. Vakit de daraldı. Orhan Bey'e selâm ve hürmetlerimi iletiverir misiniz?"
Oyhan Hasan BILDIRKİ
Bi Yorum da Sen Yap Bakem { Şimdi Burdayız } { toplam 44 SAYFANIN 31 . SİNDESİNİZ } { Dolaş Biraz } |
KimliğimMenüAna SayfaKimliğim Resim Galerisi İki Kere İki Arkadaşlarım Yazı Odam Tutkulu Yüreğim Admin Girişi Site Feed RSS Oyhan Hasan BILDIRKİ Bağlan BakSEVGİYE SUSAMAKEDEBİYAT DEYİNCE GENÇ EDEBİYAT SENEDE BİR GÜN GÖKTEN ÜÇ ELMA DÜŞTÜ EDEBİYAT PENCERESİ YAZI EDEBİYAT GELİNCİK FORUM VİDEO SEYRET, RESİM İNDİR EĞİTİM GAZETESİ BENİMBLOGFORUM HAVA DURUMU TÜRKÇE EDEBİYAT SARIZEYBEK KÖPRÜNÜN ÖTESİ ÖMRÜMÜN ÖTEKİ ADI ZİNDAN TÜRK EDEBİYATI OYHAN HASAN BILDIRKİ Neyin Nesi?Kuslukvakti <%CategoriesTitle%><%CategoriesTitle%> <%CategoriesTitle%> <%CategoriesTitle%> <%CategoriesTitle%> <%CategoriesTitle%> <%CategoriesTitle%> <%CategoriesTitle%> Müzik
Son YazdıklarımYAĞMURLAR BASTIRINCAGÖVEL ÖRDEK * Oyhan Hasan BILDIRKİ SENİ ASLA UNUTAMAM * Oyhan Hasan BILDIRKİ GÜVERCİNLER KANADA KALKTI *Oyhan Hasan BILDIRKİ ÇEKİRGELER * Oyhan Hasan BILDIRKİ YENİ BİR GÜNE DOĞRU GÜN ÇARIĞI SIKINCA GÖKLER HEP MAVİ DEĞİL SOPA GÜLÜ FIRSATIN UCU BABAM İKİZLER ÜÇ KIZLARIN EN KÜÇÜĞÜ BEYAZ GÜL DESENE BİR OCAK DAHA SÖNDÜ KARANLIĞI YILDIZ YILDIZ DELEN KURŞUN SESLERİ KAÇAK KENDİNE İYİ BAK FİNCANLAYDI DEĞİL Mİ? MARTILAR TEK BAŞIMA, KİMSESİZİM YIKIM GÜNLERİ BİNLERCE SUSAM "KIRIM" ENDİŞE SAATİNİZ KAÇ? ÜÇÜNCÜ GÜNÜN ÖĞLESİ AYGIR -2- AYGIR ADÂLET MÜLKÜN TEMELİ -2- ADÂLET MÜLKÜN TEMELİ -1- GÜN ÇARIĞI SIKINCA SUÇ KÜÇÜK ADAMLAR ÇİÇEKLERLE BİRLİKTE BİR GECENİN SONUNDA EYLÜL MECNUN GİBİ BİN ACI ÇIĞLIK UMUT DAĞLARDA Arkadaşlarımalisahinalperturan yakamoz79 uza ata video mp3evi NUR yarbas SAADET komik sadakat Muzaffererdem eedebiyat mavisakal rsevinc zeycan ResimlerimBütün Öykülerim Banneri Kopyala Sitene Ekle
Gerekenler
| ||||