
Sokak bomboştu.
Yalnız, hemen bütün pencerelerde ürkek gölgeler. Kapatılan veya birdenbire açılıveren elektrikler. Fısıl fısıl konuşmalar. Akıl vermeler, yol göstermeler. Yiğitlik yapmanın sırası değildir diye düşünüp, yardıma gitmek isteyenlerin eteğini çekmeler. Bu sırada yükselen, yalvaran, meydan okuyan konuşmalar. “Çat” açılıp, “pat” kapanan kapılar.
Sokakta, önde, telâşla ilerleyen, az da olsa aksayan bir karaltının peşinden giden, iki kadın gölgesi. Ötelerden, şimdi, henüz yeni duyulmaya başlayan bekçi düdükleri. Karaltıların arkasından sokağa düşen karaltılar. Olay yerinde beliriveren bir polis otosu. Çalıştırılan telsizler. Açılıp kapanan kapılar.
- Alo, alo! 04, merkezi arıyor. Beni duyuyor musunuz?
- Merkez dinlemede! Ne var, 04?
- Vukuat var!
- Nerede?
- Su depolarının yanında.
- Ne olmuş?
- Bekçi Gazi vurulmuş!
Karaltılar çoğaldı. Bekçi Gazi, polis otosunun kıyıcığında, kalabalık bir halkanın tam ortasında kaldı. Bir memur eğildi, bekçinin nabzına baktı, kalp atışlarını dinledi. Gözlerini yumdu. Bütün öfkesini dökmek istediği dişlerinin arasından, şu sözler çıktı.
- Ölmüş! Öldürmüşler onu!
Karaltılar irkildi, bir adım geriledi. Yaşamanın tatlı gülücükleri, yerini, ölümün soğuk, korkutucu yüzüne bıraktı.
Soran sesler yükseldi:
- Kim öldürmüş?
- Gören olmamış mı?
- Acaba ne tarafa gittiler?
- Desene, bir ocak daha söndü?
- Ya adamın yavrucakları?
- Evli miymiş?
- Ya, ya! Iki çocuğu varmış.
- Körpeciklerin yüreğine ateş düşürdüler.
- Katilleri asmalı!
- Kanı yerde bırakılmamalı!
- Ciğerinden yanasıcalar!.. Ne istemişler elin garibinden?
- Vicdansızlar!
Mehmet Ali Bey, ağır aksak yürüdü. İleri çıktı.
- Komser bey, dedi, iki el silâh sesi duyduk. Hemen çıkıp bakamadık. Bilseydik, koşardık. Yalnız, ben derim ki, bu, bir anarşist işidir. Kaç zamandır, burayı cehenneme çevirdiler. Sanki burayı talimgâh yaptılar. Silâh seslerine, patlamalara, gürültülere alıştırdılar bizi. Ses verdik, bir Allah’ın kuluna sesimizi duyuramadık. Açıkçası korktuk, sindik! Tavuklar gibi akşamdan tünemeye başladık.
Doğruladılar.
- Öyle, öyle!
- Adam doğru söylüyor!
- Kaç defa savcıya bile çıktık. Karakola geldik. Bizi dinleyen olmadı.
Komser, Mehmet Ali Bey’e döndü.
- Haklısınız! dedi.
Kara geceyi aydınlatan yıldızlar birer birer kayboldu. Sokak elektrikleri söndü. Duman renkli gök, doğu yakasından kızarmaya başladı. Tanyerinde renkler birbirine karıştı. Sarıdan turuncuya, pembeden kırmızıya doğru bir koşudur tutturan güneşin süvarileri, doludizgin geldiler. Dağların ardından sökün ettiler.
Sökün ettiler…
Sabah ayazı, bütün yüzleri yaladı. Üşüyenler oldu. Kalabalık seyrekleşti.
Hanife Hanım;
- Yandı zavallım! dedi.
Yaşlı gözlerini, başörtüsünün işlemeli uçlarıyla kurulamaya çalışan Şükriye Hanım;
- Ciğerinden yanasıcalar, dedi, arkasız garibi bulmuşlar!
Savcıyla Hükümet Doktoru geldi. Ölçüp biçtiler. Yazıp çizdiler. Güneş, yükseldikçe yükseldi. Sokağın kıyısında görülen kan gölü pıhtılaştı. Cankurtaranla birlikte polis otosu hareket etti. Kalabalık eridi. Sokakta el ayak çekildi. Bütün ümitler; tutulan, kesilen yollara kaldı.
Sabah çayını komşuda içen Hanife Hanım evine geldi. Döşeme taşlı avluyu geçti. Henüz çiçeğe durmuş erik ağacının dibindeki çeşmeyi gördü, durdu. Kollarını sığadı. Besbelli abdest almayı düşündü. Ortalığı iyice aydınlatan güneşe baktı. Vazgeçti.
- Vakit epey ilerlemiş. Nerdeyse kuşluk olmuş. Sonra kaza etmeli, dedi.
Entarisinin kollarını ilikledi. İçeriye seslendi:
- Cihat, ülen Cihat! Kan uykusuna mı yattın be oğlum? Sesime, niçin karşılık vermiyorsun?
İçeriyi dinledi. Bu defa da, sesine bir karşılık alamadı. İşkillendi. Yüreğine kurt düştü.
- Acaba? dedi.
Hızla içeriye daldı. Cihat’ın odasına girdi. Cihat yoktu. Hanife Hanım’ın sadece bırakmakla yetindiği yorganını bile açmamıştı. Ne olmuştu? Cihat neden gelmemişti? Yoksa bu geceyi bütün bütüne dışarıda mı geçirmişti? Ah, Cihat!Yoksa?..
Hanife Hanım, aklına gelen düşüncenin ağırlığına dayanamadı. Divana çöktü, kaldı.
Hani zaman sonra, “güm, güm!” dövülen avlu kapıya koştu. Kapıyı açmasıyla birlikte, bir bekçiyle yüz yüze geldi. Korktu:
- Hayrola? Ne var?
- Hayırdır, hemşire hanım! Benimle karakola kadar geleceksin!
- Yanlış olmasın? Karakola mı? Niye ki?
- Bilmem!
Hanife Hanım, bekçiyi bekletmedi. Birlikte karakola gittiler. Bir odaya girdiler. Hanife Hanım, odayı dolduranların kızarmış, kan kırmızısına dönmüş olan gözlerini gördü, korktu.
Odadakiler;
- Buyur, otur! Şöyle geç, hemşire hanım! dediler.
Hanife Hanım’ın zaten ayakta duracak hâli yoktu. Dizlerinin bağı çözülmüştü. Üstesine üstlük, içinde bulunduğu ruhî gerginlik, romatizmalarını da artırmıştı. Bıraksalar, belki yer göstermeseler, oracıkta yığılıp kalacaktı.
Gösterilen yere oturdu. Neredeyse tıkanacaktı. Soluk soluğa sordu:
- Ne var? Ne oldu. Beni niye çağırdınız?
- Meraklanma hanım teyze! Şimdi anlarsın.
- Neyi?
- Şeyi!
- Neyi be, oğlum?
Açılan kapıdan içeriye Cihat’ı soktular. Elinde bir yağlı boya fırçası vardı. Odaya itile kakıla getirilen Cihat, anasını gördü, şaşırdı. Başını yere eğdi, utandı.
- Bu, senin oğlun mu, teyze? dediler.
- Evet, dedi Hanife Hanım. Ne yapmış bu?
- Duvara yazı yazmaya çalışırlarken yakaladık. Yanında başkaları da vardı. Sıkıladık, söylemedi. Arkadaşlarını ele vermek istemedi. Bereket, gecenin başlangıcında yakalandı. Sabaha kalsaydı, cinayetten yakasını kurtaramazdı. Sorduk, soruşturduk! Kimi, kimsesi yokmuş! Haberin olsun diye çağırdık seni! Al götür bunu. Lâkin, kulağını bir iyice bük. Burnundan büyük işlere karışmasın. Boyunu aşan olaylara katılmasın.
- Olur, oğlum olur!
Cihat, arka bulmuş olmanın verdiği güçle dikleşti.
- Zaten, dedi, siz, daima bizimle uğraşırsınız. Onlara gücünüz yetmiyor. Vatan satıcılarına karşı borunuz ses vermiyor.
Palabıyık polis, Hanife Hanım’a döndü.
- Gördün mü? Dili ne kadar uzun?
Hanife Hanım tedirgin:
- Deli bunlar! Başlarında akıl yok ki, dedi.
Cihat sustu. Hiçbir şey demedi. Anasına kızdı. Odayı dolduranlara köpürdü. Odadakiler, anaya hak verdiler.
- Öyle, öyle! Hanım teyze! dediler.
İçeriye bir sivil memur girdi.
- Şehidimiz bugün kaldırılacak, dedi.
Hanife Hanım:
- Doğrusu, zavallıya yandım, dedi.
İzin istediler, Cihat’la birlikte çıktılar. Cihat önde, anası arkada eve döndüler.
Şehir, bugün kaynıyordu. Çarşı Caddesi’nin iki yanında sıralanan kahveler, ağzına kadar doluydu. İnsanların fazlası caddeye taşmış. Herkes, her telden konuşuyordu. Herkes, yanındakine; kendince düşündüğü tedbirleri sıralıyor, sayıp döküyordu. Havanda su dövülüyordu.
Bazıları;
- Olmaz ki birader, diyorlardı, böyle olmaz! Ah, elime bir fırsat geçse, ben bilirim yapacağımı. Sağ-sol neymiş? Neyimiz var bölüşemediğimiz? Gül gibi geçinip gitmek varken, niye her gün bunca kan dökülüyor? Niye ocaklar söndürülüyor? Ah, elime bir fırsat geçse! Ah, elime!
Birileri;
- Bilmem ki bu fırsat ne zaman doğacak? Acaba biz görebilecek miyiz? diye soruyorlardı.
Bayrağa sarılı tabut, hastaneden alındı. Karakola getirildi. Hazırlanan katafalka kondu. İki memur, selâm nöbetine durdular.
- Acı soğan, kuru yavan ne varsa koyayım önüne. İster misin Cihat?
- Hayır ana!
- Neden?
- Bilmem. İçimde bir eziklik var. Hiçbir şey yeyip içmek istemiyorum.
- Tabiî için ezik olur! Sabaha kadar kaldırımlarda sürter, dolaşır, durursan...
- Başlama yine, ana.
- Ne olur başlasam?
- Hiç! Ne olacak?
- Ne zaman akıllanacaksın, be oğlum? Biliyorsun. Hiç kimsemiz yok! Sen, ocağımızın direğisin. Aklıma bile getirmek istemiyorum. Fakat, sana bir şey olursa oğlum, başına bir iş gelirse? Damlara düşersen, ya da ölürsen? O zaman, ben ne yaparım oğlum? Sensiz dünyam, zindan olmaz mı? Ocağımız sönmez mi?
- Sönmez be ana! Ne o? Ağlıyor musun? Bana güvenin yok değil mi? Beni, yabancı sularda, acı, zehirli sularda yüzenlerden sanıyorsun, değil mi? Bak ana, zaman dar! Fakat, mademki başladık. Ağlamayı bırak. Seninle ana-oğul konuşalım, dertleşelim.
- Dertleşmediğimiz gün yok ki.
- Öylesi değil!
- Ya nasıl?
- Biliyorum, hani zamandır benden şüpheleniyorsun. Acaba oğlum ne yolda diyorsun? Hangi tarakta bezi var, diye düşünüyorsun. Komşuların dolduruşuna geliyorsun. Biz, büyük bir davanın yolcusuyuz ana!
Oyhan Hasan BILDIRKİ