Bir nefestir hayat. Sadece kendini arayıp bulman kadar zamanı olan. Bir göz açıp kapama kadardır hayat. Bir gözün bebeğinde kendini görmeye yetecek kadar. Bir sırdır hayat. Sadece senin bildiğin ve başkasıyla da paylaşma şansın olmayan. Paylaştığın şeyler sırrın değil, senin kendini bulmak için girdiğin çabanın izdüşümleridir.
Zaman subjektif bir kavram.
Onun içinde kaybolma şansın yok. Sadece onun içinde aradığın kendinsin.
Kendini bulduğun yerde, zaman senin için anlamını yitirecek ve “AN” halini alacaktır. İşte o an’da zamanı seyretmeyi ve zamana hükmetmeyi öğreneceksin. Hükmettiğin aslında kendin olacaksın. Çünkü sen o zaman denilen şeyin içinden süzülerek ve damıtılmış halde kendini buldun. Kendini bulduğun yerde her şeyi bir görmeye başlayacaksın. Hazlar sana bir şey anlatmayacak, gerçek mutluluğu tatmış olacaksın. İşte orada dünyada cenneti yaşamaya başlayacaksın.
Yüreğinde yanan ateşi görmek, esen fırtınaları dinlemek istersen bir nefes NEY dinle. Göreceksin neyin her sesinde içindeki kor kor yanan alevleri göreceksin. İçinde esen fırtınaların ne kadar kuvvetli olduğunu, seni ulaşman gereken yere ulaştırmak için ne kadar da gayretli olduğunu göreceksin.
Farkındalıktır hayat. Farkında olmadığın şeyleri tekrar tekrar yaşadığın. Her yaşadığında bambaşka girdabın içine düşüp devindiğin. İçinden çıkamadığında “Benim mutluluğum diğer tarafta diyerek kendini teselli ettiğin” Oysa ahh güzel yürek, her şey bu dünya da yaşanacak. Her şey bu dünya da öğrenilecek ve kemalata bu dünya da ereceksin. Bu dünya da mutluluğu tatmadan mutluluk diyarı olan cenneti nasıl algılayacaksın. Farkındalığınla baktığında yaşadığın her şeye, aslında etrafında senin kemalata ermen için kanat çırpan milyonlarca yardımcı bulacaksın. Oysa sen ötelere erteliyorsun bütün beklentilerini.
Mücadeledir hayat. Alnı açık, başı dik yaşayabilmek için. Bütün etiketlerinden sıyrılarak, başkasına etiket yapıştırmadan sadece yalın kalmaktır. Birileri ne der kaygısından uzak, birileri için ve en önemlisi kendin için mücadeledir. Kazandığın her mücadele dağın tepesine seni daha çok yaklaştıracak ve sen gün be gün güneşin ışıklarından daha çok nasipleneceksin. Eğer dağın zirvesindeysen, güneşin batmadığını göreceksin. Güneş dağın bir tarafında batarken diğer tarafına doğmaktadır. Ve sen zirvede hep kuvvetli rüzgarlara kafa tutacak ve hep güneşten nasiplenerek yaşayacaksın.
Sevgidir hayat. Tüm gönüllerde rahmet olmaktır. Gönüllere sağanak sağanak yağmur olup yağmaktır. Her yağdığın yürekte mümbit, yemyeşil, topraklar oluşturmaktır. Gözlerine baktığın insanların yüreğinde güneşi doğdurabilmektir hayat. Kendin olarak yaşamaktır ancak kendine yaşamamaktır hayat. Hayatı tatmak istersen sokakta oynayan çocukların o muhteşem gözlerine bakman yeterlidir. Onlar hep mutludurlar ve onlar beklentisiz severler. Çamurla oynarken mutluluk yaşar onlar. Sende mutlu olmanın göreceli olmadığını, her şeyin seni mutluluğa götüren birer işaret ayet olduğunu anla. Sokaktaki çocuklar çok şey anlatıyor inan.
Özgür olmaktır hayat. Tüm dünyaya kafa tutabilecek kadar asil, iradenle, vicdanınla ve aklında sadece kendin olduğun ve kendi kendine hükmedebildiğin bir hayat. Kimseye hiçbir neden hiçbir şart ve hiçbir cezp edici sözden dolayı iradeni teslim etmemektir hayat. Hayata karşı duruşun iradenle olacak ve irade ettiğin şeyleri yaşayacaksın. İrade ettiğin şeylerin kaderin olduğunu göreceksin. İradeni teslim edersen talip olan, iradene hükmedersen talip olunan olacaksın. Ya sen olacaksın, ya da birinin müsaade ettiği kadarla yaşayacaksın.
Bir noktadır hayat. Tüm yaşadıklarını içine sığdırdığın sadece bir nokta. Adına ölüm dediğin bu nokta aslında senin varoluş kitabındır ve gururla o kitaba sahip çık. Çünkü o kitabı sen doldurdun. O kitapta senin alın terin, gözyaşın, hayallerin, aşkın, sevdan ve mücadelen var. Doldurduğun kitap senin eserin. Onunla gurur duy ve sahiplen. Hayat kendini sahiplenip, “biz” olabilen insanların yaşayabileceği kadar muhteşem bir şeydir.
Mayıs ayının ikinci pazar günü Anneler Günü'dür. Anneler Günü evrensel bir gündür. Dünyada milyonlarca ana bugün çocukları tarafından sevgi ve saygı ile anılır.
Anneler Günü ülkemizde 1955 yılından bu yana kutlanıyor. Türk Kadınlar Birliği ülkemizde her yıl çocukları için büyük fedakarlığa katlanan annelerden birini yılın annesi seçer. Yılın annesinin kişiliğinde tüm annelere iyi dilekler sunulur.
Amerika'nın Filedelfiya eyaletinde 9 Mayıs 1966 günü Jarvis isimli bir kızın annesi öldü. Annesini çok seven Jarvis'in üzüntüsü aylarca sürdü. Hayatla kimsesi kalmayan Jarvis ölüm olayına bir türlü alışamadı. Yaşama küstü. Canlılığını, yaşama sevincini yitirdi. Yemedi, içmedi bir ara ölmeyi bile düşündü. Jarvis'in bu durumunu yakından izleyen komşusu Jarvis'le arkadaş oldu. Bir gün yaşlı komşu söyleşi sırasında Jarvis'e «İnsanlar doğar, yaşar, ölür. Bu bir doğa kanunudur.» dedi. Bu iki cümle, Jarvis'i çok etkiledi. Ölümün de doğmak, yaşamak gibi bir doğa olayı olduğunu düşündü. Ancak bu doğruyu bulmak Jarvis'in annesine olan sevgisini azaltmadı. Aradan geçen süre içinde ölüm sözcüğünün soğukluğu gitti. Yerine anne sevgisinin sıcaklığı geldi. Artık Jarvis annesini gözyaşları ile değil severek. anmaya başladı. Acıları azaldı. İçinde arı, duru bir sevgi oluştu.
Aradan bir yıl geçti. Bu süre içinde Jarvis, hemen her gün annesinin mezarına çiçekler götürdü. Jarvis'in annesinin ölüm yıldönümünde bütün arkadaşları eve geldi. O gün Jarvis arkadaşlarına :
— Geçen bir yıl içinde çektiğim acılar bana şunu öğretti «Dünyada anne sevgisinin yerini dolduracak hiçbir sevgi yoktur. Yılın bir gününü annelere ayıralım. O günü annelerimizle ilgili anılarla dolduralım. Böylece annelerimize olan sevgi borcumuzu ödeyelim.» dedi.
Arkadaşları Jarvis'in önerisini çok beğendiler. Birlikte hemen kentin Belediye Başkanına gittiler. Başkan onları dinledi. Öneriyi içtenlikle benimsedi. Daha sonra bu öneri gazetelere, yazarlara anlatıldı. Jarvis ve arkadaşlarının çalışmaları kısa sürede sonuç verdi. Amerika Birleşik Devletleri Kongresi mayıs ayının ikinci pazar gününün Anneler Günü olarak kutlanmasını kararlaştırdı.
Anneler günü ilk kez 1908 yılında kutlandı. Daha sonra bütün uygar ülkelerde kutlanmaya başlandı.
Her yıl mayıs ayının ikinci pazar günü gazetelerde annelerle ilgili yazılar, anılar, şiirler yayınlanır. Radyo ve televizyonda ana sevgisini konu eden konuşmalar yapılır. Türk Kadınlar Birliği'nin şubesi olan illerde yılın anneleri seçilir. Okullarımızda ayrıca Anneler Günü nedeniyle toplantılar düzenlenir. Bu toplantılarda okunan şiirler, söylenen türküler, şarkılar, annelere armağan edilir. Filimler gösterilir. Sergiler düzenlenir.
Anneler Gününde annemize bir demet kır çiçeği armağan ederek, bir güzel sözcükle yanağından öperek onu çok mutlu ederiz.
Bir zamanlar dünyaya gelmeye hazırlanan bir çocuk varmış.
Bir gün Tanrı'ya sormuş;
"Tanrım, beni yarın dünyaya göndereceğini söylediler.
Fakat, ben o kadar küçük ve güçsüzüm ki, orada nasıl yaşayacağım?"
"Tüm meleklerin arasında senin için bir tanesini seçtim, O seni bekliyor olacak ve seni koruyacak. Meleğin sana hergün şarkı söyleyecek ve gülümseyecek. Böylece sen onun sevgisini hissedecek ve mutlu olacaksın."
"Peki, insanlar bana birşey söylediklerinde, dillerini bilmeden, söylediklerini nasıl anlayacağım?"
"Meleğin sana dünyada duyabileceğin en tatlı ve en güzel sözcükleri söyleyecek.
Sana konuşmayı, dikkatle ve sevgi ile öğretecek."
"Peki, ben seninle konuşmak istersem ne yapacağım?"
"Meleğin sana ellerini açarak bana dua etmeyi de öğretecek."
"Dünyada kötüler olduğunu da duydum.
Beni onlardan kim koruyacak?"
"Meleğin seni kendi hayatı pahasına da olsa koruyacak."
"Fakat, ben seni bir daha göremeyeceğim için çok üzgünüm."
"Meleğin sana sürekli benden söz edecek ve ulaşmanın yolunu öğretecek."
O sırada cennette bir sessizlik olur ve dünyanın sesleri cennete kadar ulaşır.
Çocuk gitmek üzere olduğunu anlar ve son bir soru sorar;
"Şimdi gitmek üzere isem, benim Meleğimin adı ne?"
"Meleğinin adının önemi yok yavrum. Sen onu, ANNE diye çağıracaksın."
Cümbüş kırık, neyzen suskun, ney suskun
geldi hazân, yine hüzün, yine hüsran, yine hicran
şarkı suskun, meyhan suskun, mey suskun
geldi hazân, yine giryân, yine figan,yine efgân
gönüllere elem konuk her akşam...
bülbülü bir güle zar eylemişler
dünyayı sevene dar eylemişler
sevdayı göğsüme nar eylemişler
geldi hazân, yine giryan, yine hüsran, yine gam
yine hicran, yine hüzün, yine efgân, yine figan
bir ince sızıdır nereye baksamâ?¦
hicran dilsiz, yaş gözsüz, mevsimler güz
şair suskun, şiir suskun, tar sözsüz
yine boyun büktü akşamlar öksüz
ey vah yine hazân, yine efkar, yine ah-u zar
yine firgat, yine hasret, yine gurbet, yine gam var
bir ince sızıdır düşer sineye ah leyli yar
rüzgar hicran inler gönül secdede
nağmeler aşkı kanar her hecede
ay küser bir efkâr basar gecede
yine hazan, yine hüzün, yine hicran, yine gam
yine figan, yine efgân, yine giryân, yine hüsran
bir kara dumandır iner her akşam
felek ki, demirden örmüş ağını
ceylanlar aşk için yakmış dağını
gazeller savurmuş gönül bağını
geldi hazân, yine hüzün, yine hüsran, yine gam
yan ey deli gönül dermansız derdine yan
yine efkar vakti, her yer karardı
bahçe gazel döktü yaprak sarardı
her sokak başını bir elem sardı
geldi hazân, yine giryan, yine hüsran, yine gam
yine hicran, yine hüzün, yine giryan, yine hicran
bir ince sızıdır nereye baksam
tipi bize, boran bize, kar bize
feryat bize, figan bize, zar bize
hicran bize, fizan bize, har bize
yine firgat, yine gurbet, yine hasret ey Ozan
dinmez sızıdır yüreğimde ne yapsan
gönüllere elem konuk her akşam
bahçe mahsun, gül mahsun, gönül hicran
bülbül bi-zar-ı figan, bi-zar-ı fizan, bi-zar-ı efgân
ey vah yine hicrân, yine giryân, yine hüsran, yine gam
bir ince sızıdır düşer sineye her akşam
geldi hazân, yine hicran,yine hüsran
yine giryân bana düştü...
yine firgat, yine hasret,yine figan
yine efgân cana düştü...
attı felek, her birimiz bir yana düştü
yan ey gönül şimdi dermansız derdine yan
ah ile, vah ile geçip gidiyor zaman
hüzünlere yazılmış bir ömür bizimkisi
ah!
neylersin...
23 Nisan 1920, Türk milletinin iradesini temsil eden Birinci Büyük Millet Meclisi’nin açıldığı ve Türk halkının egemenliğini ilân ettiği tarihtir.
Atatürk, 23 Nisan 1924'te '23 Nisan' gününün bayram olarak kutlanmasına karar vermiştir. Bu tarihten 5 yıl sonra 23 Nisan 1929’da Atatürk bu bayramı çocuklara armağan etmiştir ve 23 Nisan ilk defa 1929 yılında Çocuk Bayramı olarak da kutlanmaya başlanmıştır. 1979'da, yine ilk olarak altı ülkenin katılmasıyla uluslararası boyuta taşıdığımız bu millî bayramımıza, ortalama olarak her yıl kırkın üzerinde ülkeden gelen ve Türk çocuklarının misafiri olan yabancı ülke çocukları da katılmaktadır. Dünya’da çocuklarına bayram hediye eden ve bu bayramı bütün dünya ile paylaşan ilk ve tek ülke Türkiye’dir.
Türk milletinin gönlünde, onun bağımsızlığının sarsılmaz ifadesi olarak en önemli yeri işgâl eden 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı, her yıl yurdumuzda ve yurtdışındaki temsilciliklerimizde, bütün kurumlarımızda, okullarımızda ve her evde çeşitli etkinliklerle kutlanarak millî birliğimizin kenetlenmiş ifadesini temsil etmektedir.
Büyük önder Atatürk’ün düşüncesinde çocuklar, milletin geleceğidir. Onlara duyduğu sarsılmaz güvenin ve büyük sevginin ifadesi olarak, millî bayramımız olan 23 Nisanlar’ı çocuklara armağan etmiştir. Tarihimizin gurur dolu sayfalarının yeni nesillerce öğrenilmesi ve Türk Devleti’nin devamını emanet edeceğimiz yeni Cumhuriyet bekçilerinin bu bilinçle yetişmesi amacıyla 23 Nisanlar, önemli birer vesiledir.
Milletimize ve bütün çocuklara kutlu olsun.
Atatürk diyor ki:
“Bütün cihan bilmelidir ki artık bu devletin ve bu milletin başında hiçbir kuvvet yoktur, hiçbir makam yoktur. Yalnız bir kuvvet vardır. O da millî egemenliktir. Yalnız bir makam vardır. O da milletin kalbi, vicdanı ve mevcudiyetidir.”
O vahşet devrinde kâinat ufkundan bir güneş doğdu. Bu güneş âhirzaman Peygamberi Hz. Muhammmed Aleyhissalâtü Vesselam idi. Tarihin seyrini, hayatın akışını değiştiren bu eşsiz olay, dünyayı yerinden sarsan değişimlerin en büyüğü idi.
İşte insanlığın akıl ve kalbinde düğümlenen "Necisin, nereden geliyorsun, nereye gidiyorsun?" sorularını, düğümlerini çözüp kâinatın Sahibini ilân ve ispat edecek bir zatın teşrifi sadece insanların ruh ve kalbinde değil, diğer varlıklarda, hattâ cansız eşyada bile yansımasını bulacaktı.
Doğudan batıya bütün âlemin nurlara büründüğü, İlâhi değişimin tecelli ettiği o gece neler oldu neler?
Yahudi ileri gelenleri ve âlimleri kitaplarında daha önce rastladıkları işaret ve müjdelerin açığa çıktığını gördüler. Kimsenin haberi olmadan en önce onlar bu müjdeyi verdiler.
O gece Yahudi âlimleri semâya bakıp "Bu yıldızın doğduğu gece Ahmed doğmuştur" dediler.
(1)
Bîr Yahudi İleri geleni Mekke'de Peygamberimizin doğduğu gece, içlerinde Hişam ve Velid bin Muğire, Utbe bin Rabia gibi Kureyş ileri gelenlerinin bulunduğu bir toplantıda,
- "Bu gece sizlerden birinin çocuğu oldu mu?" diye sordu.
- "Bilmiyoruz" diye cevap verdiler.
Yahudi, "Vallahi sizin bu ihmalinizden iğreniyorum!
"Bakın, ey Kureyş topluluğu, size ne söylüyorum, iyi dinleyin. Bu gece, bu ümmetin en son peygamberi Ahmed doğdu. Eğer yanlışım varsa, Filistin'in kudsiyetini inkâr etmiş olayım. Evet, onun iki küreği arasında kırmızımtırak, üzerinde tüyler bulunan bir ben var" dedi.
Toplantıda bulunanlar Yahudinin sözünden hayrete düştüler ve dağıldılar. Her birisi evlerine döndüğünde bu durumu ev halkına anlattılar. "Bu gece Abdülmuttalib'in oğlu Abdullah'ın bir oğlu doğdu. Adını Muhammed koydular." haberini aldılar.
Ertesi gün Yahudiye vardılar:
"Bahsettiğin çocuğun bizim aramızda dünyaya geldiğini duydun mu?" dediler.
Yahudi "Onun doğumu benim size haber verdiğimden önce midir, sonra mıdır?" dedi.
Onlar, "Öncedir ve ismi Ahmed'dir" dediler. Yahudi, "Beni ona götürün" dedi.
Yahudi ile beraber kalkıp Hz. Âmine'nin evine gittiler, içeri girdiler.
Pegamberimizi Yahudinin yanına çıkardılar. Yahudi Peygamberimizin sırtındaki beni görünce, üzerine baygınlık geldi, fenalaştı. Kendine gelip ayıldığı sırada,
"Ne oldu sana, yazıklar olsun" dediler.
Yahudi, "Artık İsrailoğullarndan peygamberlik gitti. Ellerinden kitap da gitti. Artık Yahudi âlimlerinin kıymet ve itibarları da kalmadı. Araplar peygamberleriyle kurtuluşa ereceklerdir.
"Ey Kureyş topluluğu, ferahladınız mı? Vallahi size, doğudan batıya kadar ulaşacak bir güç, kuvvet ve bir üstünlük verilecektir" dedi.
(2)
Kâinatın Efendisini dünyaya getiren bahtiyar annenin henüz dünyaya gelmeden görüp gördükleri çok manalıydı..
Peygamber Efendimize hamileyken rüyasında, "Sen, insanların en hayırlısına ve bu ümmetin efendisine hamile oldun. Onu dünyaya getirdiğin zaman 'Her hasetçinin şerrinden koruması için bir ve tek olana sığınırım' de, sonra ona Ahmed yahut Muhammed ismini ver."
Yine kendisinden çıkan bir nurun aydınlığında bütün doğuyu ve batiyi, Şam ve Busra saray ve çarşılarını, hattâ Busra'daki develerin uzanan boyunlarını gördüğünü Abdülmüttalib'e anlatmıştı.
(3)
Aynı gece Hz. Âmine'nin yanında bulunan Osman ibn Âs'ın annesinin gördükleri de şöyle:
"O gece evin içi nurla doldu, yıldızların sanki üzerimize dökülecekmiş gibi sarktıklarını gördük."
Evet bu ulvî anı dile getiren Mevlid'in yazarı Süleyman Çelebi bütün bu hakikatleri şu beytiyle şiirleştirmiştir:
"Hem Muhammed gelmesi oldu yakin
Çok alâmetler belürdi gelmedin"
Rabiülevvel ayının 12. Pazartesi gecesi, yapılan hesaplamalara göre, Miladi takvime göre 20 Nisan'a denk gelen gece idi.
Dünyayı şereflendiren iki Cihan Serverinin üzerini o günün bir âdeti olarak bir çanakla kapattılar.
Araplara göre o zaman, gece doğan çocuğun üzerine bir çanak koymak ve gündüz olmadan ona bakmamak âdetti. Fakat bir de baktılar ki. Peygamber Efendimizin üzerine konulan çanak yarılarak ikiye ayrılmış, Efendimiz gözlerini gökyüzüne dikmiş, başparmağını emiyordu.
(4)
Evet, bu işaret her türlü küfrün, zulmün, şirkin ve her türlü bâtıl inanç ve âdetlerin parçalanıp yok olması, imanın, nurun ve hidâyetin kâinatı aydınlatması için gönderilmiş bir Peygamber idi.
Aynı gece Kabe'de tapılmakta olan cansız putların çoğunun başaşağı devrildiği görüldü.
Aynı gece Kisra sarayının beşik gibi sallanıp on dört balkonunun parçalanıp yerlere düştüğü öğrenildi.
Sava'da mukaddes tanınan gölün suyunun çekilip gittiği görüldü.
Bin senedir yakılan ve söndürülmeyen mecusi ateşinin sönüverdiği müşahede edildi.
Bütün bunlar işaret ve alamettir ki, yeni dünyaya gelen zat ateşe tapmayı, puta tapmayı kaldırıp, Fars saltanatını parçalayarak Allah'ın izni olmadan kutsal tanınan şeylerin kutsallığını ortadan kaldıracaktır.
(5)
İşte bu geceye Veladet-i Nebi gecesi diyor ve onun bütün kalbimizle, ruhumuzla her sene yeniden yâd edip kutluyoruz. Bütün kâinatla bu geceyi karşılayarak onun âleme teşrifine kıyam ediyoruz.
Getirdiği ebedi nura, açtığı saadet caddesine ve sünnet-i seniyyesine yeniden sımsıkı sarılmak ve Mevlid Kandilini vesile ederek ona yeniden biatimizi, bağlılığımızı tazelemek ne yüce bir şeref ve ne büyük bir saadettir.
Yüce Rabbim bizleri sevgili Resulünün şefaatine nail eylesin.
Şu Boğaz harbi nedir? Var mı ki dünyâda eşi?
En kesif orduların yükleniyor dördü beşi.
-Tepeden yol bularak geçmek için Marmara’ya-
Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya.
Ne hayâsızca tehaşşüd ki ufuklar kapalı!
Nerde-gösterdiği vahşetle 'bu: bir Avrupalı'
Dedirir-Yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi,
Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yâhud kafesi!
Eski Dünyâ, yeni Dünyâ, bütün akvâm-ı beşer,
Kaynıyor kum gibi, mahşer mi, hakikat mahşer.
Yedi iklimi cihânın duruyor karşında,
Ostralya'yla beraber bakıyorsun: Kanada!
Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk:
Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk.
Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ...
Hani, tâuna da züldür bu rezil istilâ!
Ah o yirminci asır yok mu, o mahlûk-i asil,
Ne kadar gözdesi mevcûd ise hakkıyle, sefil,
Kustu Mehmedciğin aylarca durup karşısına;
Döktü karnındaki esrârı hayâsızcasına.
Maske yırtılmasa hâlâ bize âfetti o yüz...
Medeniyyet denilen kahbe, hakikat, yüzsüz.
Sonra mel'undaki tahribe müvekkel esbâb,
Öyle müdhiş ki: Eder her biri bir mülkü harâb.
Öteden sâikalar parçalıyor âfâkı;
Beriden zelzeleler kaldırıyor a'mâkı;
Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;
Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin.
Yerin altında cehennem gibi binlerce lağam,
Atılan her lağamın yaktığı: Yüzlerce adam.
Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer;
O ne müdhiş tipidir: Savrulur enkaaz-ı beşer...
Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak,
Boşanır sırtlara vâdilere, sağnak sağnak.
Saçıyor zırha bürünmüş de o nâmerd eller,
Yıldırım yaylımı tûfanlar, alevden seller.
Veriyor yangını, durmuş da açık sinelere,
Sürü halinde gezerken sayısız teyyâre.
Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermiler...
Kahraman orduyu seyret ki bu tehdide güler!
Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;
Alınır kal'â mı göğsündeki kat kat iman?
Hangi kuvvet onu, hâşâ, edecek kahrına râm?
Çünkü te'sis-i İlahi o metin istihkâm.
Sarılır, indirilir mevki-i müstahkemler,
Beşerin azmini tevkif edemez sun'-i beşer;
Bu göğüslerse Hudâ'nın ebedi serhaddi;
'O benim sun'-i bedi'im, onu çiğnetme' dedi.
Asım'ın nesli...diyordum ya...nesilmiş gerçek:
İşte çiğnetmedi nâmusunu, çiğnetmiyecek.
Şühedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar...
O, rükû olmasa, dünyâda eğilmez başlar,
Vurulup tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,
Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!
Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş asker!
Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.
Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor tevhidi...
Bedr'in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi.
Sana dar gelmiyecek makberi kimler kazsın?
'Gömelim gel seni tarihe' desem, sığmazsın.
Herc ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâb...
Seni ancak ebediyyetler eder istiâb.
'Bu, taşındır' diyerek Kâ'be'yi diksem başına;
Ruhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;
Sonra gök kubbeyi alsam da, ridâ namıyle,
Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmıyle;
Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan,
Yedi kandilli Süreyyâ'yı uzatsam oradan;
Sen bu âvizenin altında, bürünmüş kanına,
Uzanırken, gece mehtâbı getirsem yanına,
Türbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem;
Gündüzün fecr ile âvizeni lebriz etsem;
Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana...
Yine bir şey yapabildim diyemem hâtırana.
Sen ki, son ehl-i salibin kırarak savletini,
Şarkın en sevgili sultânı Salâhaddin'i,
Kılıç Arslan gibi iclâline ettin hayran...
Sen ki, İslam'ı kuşatmış, boğuyorken hüsran,
O demir çenberi göğsünde kırıp parçaladın;
Sen ki, rûhunla beraber gezer ecrâmı adın;
Sen ki, a'sâra gömülsen taşacaksın...Heyhât,
Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihât...
Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber,
Sana âgûşunu açmış duruyor Peygamber.
1847’de yayımlanan İrade-i Seniye ile Türk kadınlarına erkek çocuklarla eşit miras hakkı tanınırken, 1858’de yayımlanan Arazi Kanunnamesi ile de miras yoluyla mülkiyet hakkını elde etti.
Yine 1858 yılında Kız Rüştiyeleri açılırken, kızların eğitimine yasal zorunluluk getiren Maarif-i Umumiye Nizamnamesi de 1869 yılında yayımlandı.
Sosyal yaşamda giderek daha çok yer almaya başlayan Türk kadınları, iş hayatına da ilk olarak 1897 yılında ücretli işçi olarak atıldı.
Kadınlar, ilk kez 1913 yılında da devlet memuru olarak çalışmaya başladı.
Kızlar için ilk yüksek öğretim kurumu, 1914 yılında “İnas Darülfünunu” adı altında açılırken, bilim dünyasıyla da ilk kez 1922 yılında tanıştı. Bu tarihte, bir kız öğrenci tıp fakültesine kayıt yaptırarak eğitime başladı.
Kadınlar siyasi hayatta var olma mücadelesine de ilk kez 1923 yılında geçti. İlk kadın partisi olan “Kadınlar Halk Fırkası”nı, Nezihe Muhittin’in başkanlığında 1923 yılında kurmak isteyen kadınlar, kadınlara oy hakkı tanımayan 1909 tarihli Seçim Kanunu gereğince parti kurulmasına izin verilmemesi nedeniyle bu girişimi dernekleşmeyle sonuçlandırdı.
CUMHURİYETİN İLANI VE TÜRK KADINLARI 29 Ekim 1923’te Cumhuriyet’in ilanı Türk kadınları için dönüm noktası oldu.
Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte kadınların kamusal alana girmesini sağlayan yasal ve yapısal reformlar hızlandı. Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun 3 Mart 1924’te çıkarılmasıyla kızlar da erkeklerle eşit haklarla eğitim görmeye başladı.
Erkeğin çok eşliliği ve tek taraflı boşanmasına ilişkin düzenlemelerin kaldırıldığı, kadınlara boşanma hakkı, velayet hakkı ve malları üzerinde tasarruf hakkı tanıyan Türk Medeni Kanunu da 17 Şubat 1926’da kabul edildi.
Kadınlara siyasetin kapısını aralayan Belediye Yasası ise 1930 yılında çıkarıldı. Böylece Türk kadınları belediye seçimlerinde seçme ve seçilme hakkı kazandı.
Kadınlara köylerde muhtar olma ve ihtiyar meclisine seçilme hakları ise 1933 yılında Köy Kanunu’nda yapılan değişiklikle verildi.
Türk kadınları, 1934’te yapılan Anayasa değişikliğiyle seçme ve seçilme hakkı elde ederken, 8 Şubat 1935’deki seçimler sonucunda 17 kadın milletvekili ilk kez Meclise girdi. 1950 yılında da ilk kadın belediye başkanı Müfide İlhan, Mersin’den seçildi.
İLK KADIN BAKAN VE BAŞBAKAN İlk kadın bakan Türkan Akyol, 1971 yılında göreve atandı. 1989 yılında kadınlara da kaymakamlık yolu açılırken, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk kadın Vali Lale Aytaman, 1991 yılında Muğla’da görevlendirildi.
Türkiye Cumhuriyeti tarihinde Başbakan koltuğuna da ilk kez bir kadın oturdu ve Türkiye’nin ilk kadın başbakanı olan Tansu Çiller, 25 Haziran 1993 tarihinde hükümeti kurdu.
MESLEKLERİNDE İLK OLAN TÜRK KADINLARI İlk kadın TBMM Başkanvekili - Nermin Neftçi İlk kadın Başbakan - Prof. Dr. Tansu Çiller İlk kadın bakan - Prof. Dr. Türkan Akyol İlk kadın Anayasa Mahkemesi Başkanı - Tülay Tuğcu İlk kadın Danıştay Başkanı - Füruzan İkincioğulları İlk kadın avukat - Süreyya Ağaoğlu İlk kadın belediye başkanları - Müfide İlhan, Sadiye Ardahan İlk kadın büyükelçi - Filiz Dinçmen İlk kadın Danıştay üyesi - Şükran Esmerer İlk kadın dışişleri görevlisi - Adile Ayla İlk kadın dişhekimi - Ferdane Bozboğan Erberk İlk kadın doktor - Safiye Ali İlk dünya güzeli - Keriman Halis İlk kadın eczacı - Rukiye Kanat Arran İlk kadın emniyet müdürü - Feriha Sanerk İlk kadın fotoğrafçı - Semiha Es İlk kadın gazeteci - Selma Rıza İlk kadın genel müdür - Mükerrem Aker İlk kadın hakim - Suat Berk İlk kadın hazine genel müdürü - Aysel Gönül Öymen İlk kadın hemşire - Esma Deniz İlk kadın hesap uzmanı - Müşerref Çallılar İlk kadın heykeltıraş - Sabiha Bengütaş İlk kadın jet pilotu - Leman Altınçekiç İlk kadın karakol amiri - Nevlan Kulak İlk kadın kaymakam - Özlem Bozkurt İlk kadın kimyacı - Remziye Hisar İlk kadın makinist - Seher Aytaç İlk kadın milli eğitim müdürü - Güler Karakülay İlk kadın milli maç hakemi - Lale Orta İlk kadın muhtar - Gül Esin İlk kadın mühendis - Sabiha Gürayman İlk kadın müzeci - Seniha Sami İlk kadın orman mühendisi - Binnaz Zehra Sert İlk kadın petrol mühendisi - Halide Ural Türktan İlk kadın pilot - Sabiha Gökçen İlk kadın polis memuru - Betül Diker İlk kadın profesör - Prof. Dr. Fazıla Şevket Giz İlk kadın radyo spikeri - Emel Gazimihal İlk kadın rektör - Prof. Dr. Safet Rıza Alpar İlk kadın savcılar - Işık Tüzünkan Koçhisaroğlu, N. Meliha Sanu İlk kadın Sayıştay üyesi - Fahrünisa Etmen İlk kadın sendika başkanı - Dervişe Koç İlk kadın çöpçü - Elif Yazgandır
NİÇİN 8 MART? Kadınların erkeklerle eşit haklara sahip olmak yolunda verdiği savaşın temsili başlangıcı, 8 Mart 1857 yılında ABD’nin New York kentinde başladı. Konfeksiyon ve tekstil fabrikalarında çalışan 40 bin işçinin insanlık dışı çalışma koşullarına ve düşük ücrete karşı başlattığı grev, polisin saldırısıyla kanlı bitti. Saldırı sırasında çıkan yangında çoğu kadın 129 işçi can verdi. İşçilerin cenaze törenine 100 bini aşkın kişi katıldı.
Danimarka’nın Kopenhag kentinde 1910 yılında toplanan 2. Enternasyonale bağlı kadınlar toplantısında, Almanya Sosyal Demokrat Parti önderlerinden Clara Zetkin, bu yangında yaşamını yitiren 129 kadın işçi anısına 8 Mart’ın Dünya Emekçi Kadınlar Günü olarak kutlanmasını önerdi. Kadınlar Günü önerisi oybirliği ile kabul edildi.
1975 yılında Dünya Kadınlar Yılı’nı ilan eden Birleşmiş Milletler, 16 Aralık 1977 tarihinde 8 Mart’ın tüm kadınlar için “Dünya Kadınlar Günü” olarak kutlanmasını kararlaştırdı.
Bir varmış, bir yokmuş… Bir Sevgililer Günü varmış…
Eski çağlardan sevgililer günü gelenekleri; Sevgililer gününü kim nasıl kutlardı, nasıl hediyeler verilirdi, sevgililer gününü kimler yasaklamaya çalıştı?
Eski zamanlarda gençler Sevgililer Günü’nde yolladıkları kartları kendileri yaparlarmış, kartlar kağıt dantellerden, incecik aynalardan ve parfüm keseciklerinden yapılırmış. Yani el emeği göz nuruymuş Sevgililer Günü.
Orta çağda ise "Sevgililer Günü"nde bir sevgili bulmak için kura çekilirmiş. Bir genç kız, kendisine eş bulabilmek için, o yıllarda ortalıkta dolaşan yerel soytarılarla anlaşmalıymış. Nedeni ise çok basit. Çünkü kurayı soytarı çekermiş, genç kız da istediği veya sevdiği erkeğin adını bir kağıda yazarak soytarıya verir ve kasabanın yıllık çekilişine katılırmış.Amaç, sevilen erkeği kazanmak...
16. Yüzyıl'da ise sevgililer birbirlerine aşklarını simgeleyen küçük hediyeler verirlermiş, rivayet o ki, en popüler hediye de eldiven ve çorap bağıymış. Bu hediyeler arasında bir tanesi var ki, epey konuşulmuş. Bir denizcinin sevgilisine verdiği korse. Denizci tahtadan oyma bir çerçevenin içine korseyi koymuş, çerçeveyi de kalpler, çiçekler ve denizcinin de bir kabartması ile süslemiş.
17. Yüzyıl'da, Amerikalı Püritenler (Bir protestan tarikatı), "Sevgililer Günü" geleneğini boş inanç sayarak yasaklamaya çalıştılarsa da başaramamışlar. Hatta Massachusetts Kolonisi'nin valisi olan John Winthrop 14 Şubat 1629'da karısına bir mektup yazmış; "Benim azizim ancak sen olabilirsin..."
1660'da İngiltere'de Stuart dönemi monarşisinin restorasyonundan sonra, Aziz Valentine Günü daha büyük bir coşkuyla kutlanmaya başlanmış. Bunu İtalya, Fransa ve Almanya izlemiş. Küçük bir Fransız köyü olan Corcieres de Sevgililer Günü'ne sahip çıkmaya çalışmasıyla tanınırmış. İddialarının kökenindeki gelenek ise çok eskilere dayanırmış. Yapılan araştırmalarda, köyde evliliğin seçme sistemine dayandığını gösteriyor. Köyün yaşlıları iki gruba ayrılarak, evleri dolaşıyorlar ve evlilik adaylarını belirliyorlarmış. Sonra yaşlılar evlilik çağına gelmiş genç kız ve erkekleri adlarıyla çağırarak evlerinin pencerelerine çıkmalarını istiyorlar ve birini seçen kızlar veya erkekler seçimlerini duyurma hazırlığına başlıyorlarmış. Genç kız erkek için bir elbise hazırlayıp gönderiyor, erkek ise kabul ettiğini belirtmek için kıza bir şişe şarap yolluyormuş.
O gece bütün köyün katıldığı bir dans partisi yapılıyormuş. Ama her zaman böyle olmuyor, kız veya erkek teklifi kabul etmeyince, yine kasabanın merkezinde gece yarısı dev bir şenlik ateşi yakılarak reddedilen tüm teklif elbiseleri ateşte yakılıyormuş. Gelenek 1776'da yasaklanıncaya kadar sürdürülmüş.
Sevgililer Günü'nde kart yollama geleneği, 18. Yüzyıl'ın ortalarında başladı. En eski kartlar el yapımıydı, altın harflerle ve kağıt dantellerle süslenir, üzerlerine el yazısıyla aşk şiirleri yazılırdı. Daha tutkulu kartlarda satenden kalpler yapılır, küçük parfüm keseleri, incecik aynaların altına saklanırdı. 1850'den sonra baskı kartlar piyasaya çıktı. Azizler Günü kutlamaları giderek ticarete dönüşüyordu ve el yapısı kartlardaki duygusal derinlik ve sevgi aktarımı ortadan kalkıyordu. Victoria döneminin kartlarında o günün modasına uygun olarak çizgi kahramanlar, espriler görülmeye başladı.
evvela dişlerimiz döküldü
sonra saçlarımız
arkasından birer birer arkadaşlarımız
şu canım dünyanın orta yerinde
yalnız başına yapayalnız
kırılmış kolumuz, kanadımız
tatlı canımızdan usanmışız
bir şüphedir sarmış yüreğimizi
ya kendini aldatıyor demişiz ya bizi
bir şüphedir demir atmış ciğerimize
pamuk ipliği ile bağlamışlar bizi
düğüm üstüne düğüm şöyle dursun
bir çalım bir kurum hepimizde
nereden inceyse oradan kopsun
bu canım dünyanın orta yerinde
hayvanlar kadar bağlanamamışız birbirimize
yalan mı? gözünü sevdiğim karıncalar
işte: hamsiler sürü sürü
arılar bölük bölük geçer
leylekler tabur tabur
Ülkenin birinde iki gerçek dost yaşarmış.
Birinin malı, ötekinin malı gibiymiş.
Anlaşılan o ülkede dostluk, bambaşkaymış...
Bir gece ülkede herkes dalmış derin uykulara.
Orada güneş battı mı, fırsat bu fırsat der,
uykunun tadını çıkarırmış millet.
Gece yarısı bizim dostlardan biri, fırlamış yatağından,
koşmuş doğru dostunun evine.
Uyandırmış hizmetçileri tatlı uykularından...
Dostu, yukarıdan duymuş sesini. Hemen kaptığı gibi
kılıcını, kesesini, koşmuş dostunun yanına...
"Hayrola!" demiş, merak içinde, soluk soluğa...
"Sen, kolay kolay uyandırmazsın kimseyi,
uykuyu da seversin üstelik.
Kumarda kaybettiysen; al şu keseyi.
Evini bastılarsa; işte buradayız ben ve kılıcım.
Haydi gidip haklarından gelelim.
Yalnız yatamaz mı oldun yoksa???
Benim güzel cariyeyi al git öyleyse..."
"Yok a canım." demiş dostu... "Ne o, ne de bu.
Rüyamda biraz düsünceli gördüm seni...
Sakın başı dertte olmasın deyip koştum.
Kusura bakma dostum!"
Gerçek bir dostu olmak ne güzel bir şey!
Derdini açmanı beklemez bile...
Kendi bulup söylemek ister, belki sen çekinirsin diye.
Sevdiği insanın üstüne titrer,
bir düşten, bir hiçten nem kapar.