|
Yahudiler hakkındaki âyetlerden bazıları şunlardır:
1- Tevrat’ı değiştirdiler. (Bekara 79)
2- Peygamberleri öldürdüler. (Âl-i İmran 183)
3- Hazret-i İsa’yı öldüremediler. (Nisa 157)
4- Fesat çıkardılar. Allah’a cimri dediler. (Maide 64)
5- Hazret-i Meryem’e iftira ettiler. (Nisa 156)
6- İman edenlere en şiddetli düşmanlık edenler Yahudi ve müşriklerdir. (Maide 82)
7- Üzeyir Allah’ın oğlu dediler. (Tevbe 30)
8- Kıskançlık ve maddi çıkar yüzünden Kur’ana inanmadılar. (Bekara 146)
9- Çoğu iman etmeyecektir. (Bekara 100; Nisa 155)
10- Allah’ı inkârlarından dolayı lanete uğradılar. (Bekara 88-89)
Kur’ana göre Hıristiyanlar
1- Meryem oğlu Mesihe, Allah diyenler, kâfir olmuştur. (Maide 72)
2- Allah üç ilahtan biridir diyenler kâfir olmuştur. (Maide 73)
3- Meryem oğlu Mesih bir Peygamber, anası da sadık bir kadındır. (Maide 75)
4- İsa Mesihe Allah’ın oğlu dediler. (Tevbe 30)
5- Yahudilere göre, Hıristiyanlar Müslümanlara daha yakındır. (Maide 82)
Yahudi ve Hıristiyanların ortak yönleri:
1- Bilginlerini, rahiplerini Rabler edindiler. (Tevbe 31)
2- Yahudi bilginleri ve Hıristiyan rahipleri halkın mallarını yediler. (Tevbe 34)
3- Allah’ın oğullarıyız dediler. (Maide 18)
4- Bile bile hakkı gizlediler. (Âl-i İmran 71)
5- Allah çocuk edindi diye iftira ettiler. (Bekara 116)
6- Allah’ın âyetlerini inkâr ettiler. Âl-i İmran 70)
7- Allah’a iftira ettiler. (Âl-i İmran 78)
8- Yahudi ve Hıristiyanlar, birbirinin dostlarıdır. (Maide 51)
9- Resulullah, dinlerine girmedikçe, Yahudi ve Hıristiyanlar ondan razı olmazlar. (Bekara 120)
10- Dinlerinde aşırı gittiler. (Nisa 171)
11- Kitaplarındaki bilgileri gizlediler. (Maide 15)
12- Ehl-i kitap, “Cennete ancak Yahudi ve Hıristiyanlar girecek” dediler. (Bekara 111)
13- Ehl-i kitap ve müşriklerden olan inkârcılar, Cehennem ateşinde ebedi olarak kalırlar. Onlar, halkın en şerlileridir. (Beyyine 6)
Bu âyet-i kerimelerden açıkça anlaşılıyor ki, Yahudiler Tevratı değiştirdiler. Hazret-i Musa’(a.s)nın dini değişince Allahü teâlâ, İncil ile Hazret-i İsa(a.s)’yı gönderdi. Hazret-i İsa’nın dini de bozulunca, İncil, İnciller haline gelince, Allahü teâlâ, Son DİN olarak İslamiyet’i göndermiştir. Hz.Muhammed (a.s.)Son Peygamberdir.
|
0 Yorumlar |
|
İlim Öğrenmek
لَيْسَ الْعِلْمُ بِكَثْرَةِ الرَّوَايَةِ وَإِنَّمَا
هُوَ نُورٌ يَضَعُهُ اللَّهُ فِي الْقُلُوبِ*
ملك بن أنس
İlim,Çokça Bilgi Nakletmek Değildir.
O.Allah'ın Kalplere Koyduğu Nurdur.
(Malik b. Enes)
_____________________________
|
بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمـَنِ الرَّحِيمِ
أَلْعِلْمُ فَرِضَةٌ,كُلُّ مُسْلُمٌ وَمُُسْلِمَةٌ.
İlim Öğrnmek,Her erkek ve kadın için farzdır

Gül'ün Üzerini Tıkla,Güller Açsın.
|
http://sites.google.com/site/islamnahcesi/ |
0 Yorumlar |
|
"EVLENMEK"
(BAKARA suresi 221. ayet):
وَلاَ تَنكِحُواْ الْمُشْرِكَاتِ حَتَّى يُؤْمِنَّ وَلأَمَةٌ مُّؤْمِنَةٌ خَيْرٌ مِّن مُّشْرِكَةٍ وَلَوْ أَعْجَبَتْكُمْ وَلاَ تُنكِحُواْ الْمُشِرِكِينَ حَتَّى يُؤْمِنُواْ وَلَعَبْدٌ مُّؤْمِنٌ خَيْرٌ مِّن مُّشْرِكٍ وَلَوْ أَعْجَبَكُمْ أُوْلَـئِكَ يَدْعُونَ إِلَى النَّارِ وَاللّهُ يَدْعُوَ إِلَى الْجَنَّةِ وَالْمَغْفِرَةِ بِإِذْنِهِ وَيُبَيِّنُ آيَاتِهِ لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ
İman etmedikçe putperest kadınlarla evlenmeyin. Beğenseniz bile, putperest bir kadından, imanlı bir câriye kesinlikle daha iyidir. İman etmedikçe putperest erkekleri de (kızlarınızla) evlendirmeyin. Beğenseniz bile, putperest bir kişiden inanmış bir köle kesinlikle daha iyidir. Onlar (müşrikler) cehenneme çağırır. Allah ise, izni (ve yardımı) ile cennete ve mağfirete çağırır. Allah, düşünüp anlasınlar diye âyetlerini insanlara açıklar. |
0 Yorumlar |
|
"HIRİSTİYANLAR"
(BAKARA suresi 113. ayet):
وَقَالَتِ الْيَهُودُ لَيْسَتِ النَّصَارَى عَلَىَ شَيْءٍ وَقَالَتِ النَّصَارَى لَيْسَتِ الْيَهُودُ عَلَى شَيْءٍ وَهُمْ يَتْلُونَ الْكِتَابَ كَذَلِكَ قَالَ الَّذِينَ لاَ يَعْلَمُونَ مِثْلَ قَوْلِهِمْ فَاللّهُ يَحْكُمُ بَيْنَهُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ فِيمَا كَانُواْ فِيهِ يَخْتَلِفُونَ
Hepsi de kitabı (Tevrat ve İncil'i) okumakta oldukları halde Yahudiler: Hıristiyanlar doğru yolda değillerdir, dediler. Hıristiyanlar da: Yahudiler doğru yolda değillerdir, dediler. Kitabı bilmeyenler de birbirleri hakkında tıpkı onların söylediklerini söylediler. Allah, ihtilâfa düştükleri hususlarda kıyamet günü onlar hakkında hükmünü verecektir.
(BAKARA suresi 116. ayet):
وَقَالُواْ اتَّخَذَ اللّهُ وَلَدًا سُبْحَانَهُ بَل لَّهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ كُلٌّ لَّهُ قَانِتُونَ
"Allah çocuk edindi" dediler. Hâşâ! O, bundan münezzehtir. Göklerde ve yerde olanların hepsi O'nundur, hepsi O'na boyun eğmiştir.
(BAKARA suresi 120. ayet):
وَلَن تَرْضَى عَنكَ الْيَهُودُ وَلاَ النَّصَارَى حَتَّى تَتَّبِعَ مِلَّتَهُمْ قُلْ إِنَّ هُدَى اللّهِ هُوَ الْهُدَى وَلَئِنِ اتَّبَعْتَ أَهْوَاءهُم بَعْدَ الَّذِي جَاءكَ مِنَ الْعِلْمِ مَا لَكَ مِنَ اللّهِ مِن وَلِيٍّ وَلاَ نَصِيرٍ
Dinlerine uymadıkça yahudiler de hıristiyanlar da asla senden razı olmayacaklardır. De ki: Doğru yol, ancak Allah'ın yoludur. Sana gelen ilimden sonra onların arzularına uyacak olursan, andolsun ki, Allah'tan sana ne bir dost ne de bir yardımcı vardır.
(ÂLİ IMRÂN suresi 55. ayet):
إِذْ قَالَ اللّهُ يَا عِيسَى إِنِّي مُتَوَفِّيكَ وَرَافِعُكَ إِلَيَّ وَمُطَهِّرُكَ مِنَ الَّذِينَ كَفَرُواْ وَجَاعِلُ الَّذِينَ اتَّبَعُوكَ فَوْقَ الَّذِينَ كَفَرُواْ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ ثُمَّ إِلَيَّ مَرْجِعُكُمْ فَأَحْكُمُ بَيْنَكُمْ فِيمَا كُنتُمْ فِيهِ تَخْتَلِفُونَ
Allah buyurmuştu ki: Ey İsa! Seni vefat ettireceğim, seni nezdime yükselteceğim, seni inkâr edenlerden arındıracağım ve sana uyanları kıyamete kadar kâfirlerden üstün kılacağım. Sonra dönüşünüz bana olacak. İşte o zaman ayrılığa düştüğünüz şeyler hakkında aranızda ben hükmedeceğim. |
0 Yorumlar |
|
|
Reçete
|
|
|
Ey yüksek sosyeteye mensup modacı hanım,
Eğlence zümresinin başının tacı hanım,
Bu metod ki, sizlerin müsbet ilâcı hanım:
Dışının görünüşü içinin aynasıdır;
Açıl kızım utanma, bu devrin modasıdır.
Yerindedir tahsilin, güzelliğin şahane.
Varsa Türk’ten tâlibin, bul çeşitli bahane.
Bir ecnebî hovarda yakalarsan daha ne? …
Dışının görünüşü içinin aynasıdır;
Açıl kızım utanma, bu devrin modasıdır.
Flörtünün sayısı; en az on beş olmalı…
Kimisi hâlis züppe, kimisi keş olmalı…
Altın kolyen, kürk manton, taksin beleş olmalı.
Dışının görünüşü içinin aynasıdır;
Açıl kızım utanma, bu devrin modasıdır.
İç votkayı, şarabı; sokaklarda nâra at.
Medeniyet sizlerle yükselmektedir kat kat(!)
Çeşni ruha gıdadır, her gün bir yatakta yat…
Dışının görünüşü içinin aynasıdır;
Açıl kızım utanma, bu devrin modasıdır.
Hiç durma twist öğren, her gün bir baloya git;
Tırnağını, yüzünü, dudağını boya git.
Sun’î peyke vâris ol, conilerle aya git.
Dışının görünüşü içinin aynasıdır;
Açıl kızım utanma, bu devrin modasıdır. |
Bazen düz pantalon giy, traş ettir enseni.
Bin dolaş bisiklete, göster şöyle sen seni.
Kabahat ailende.. anlıyorum ben seni.
Dışının görünüşü içinin aynasıdır;
Açıl kızım utanma, bu devrin modasıdır.
Artist ol, filim çevir; ismine yıldız derler…
Bin kez kürtaj yaptırsan gene sana kız derler!
Çıplak resim çektirsen, ne şahane poz derler.
Dışının görünüşü içinin aynasıdır;
Açıl kızım utanma, bu devrin modasıdır.
Mayoyla endam göster, git jürinin önünde..
Mahremini teşhir et her birinin önünde..
Seçil bir kıraliçe imtihanın sonunda.
Dışının görünüşü içinin aynasıdır;
Açıl kızım utanma, bu devrin modasıdır.
Hayır, inanma kızım! Bunlar hep istihzadır.
Namus, insanlar için en mukaddes meyvadır.
Gençlikte hissiyatın belki seni aldatır.
Dışının görünüşü içinin aynasıdır;
Haddinden çok açılmak soysuzun modasıdır.
Türk oğluna anne ol, iftihar et onunla;
Elin soysuz züppesi bağdaşamaz seninle;
Bu yurdun kızı isen şu sözü iyi dinle:
‘Dışının görünüşü içinin aynasıdır;
Yapacağın düşüklük bize yüz karasıdır.’ |
|
|
Vur Emri(sh.292)
Abdurrahim Karakoç
|
|
0 Yorumlar |
|
|
BENZETTİLER
|
|
|
Yeni bir afyondur yenen her lokma
Biber avrupalı, tuz avrupalı.
Gülücükler sahte, kirpikler takma
Dudak Avrupalı, göz Avrupalı.
Bebeklikte benliğini yitiren
Tepe tepe tepemizde oturan
Bizi çıkmazlara alıp götüren
Ayak Avrupalı, iz avrupalı.
Birisi diskoda içer, kıvırır
Birisi kulüpte konken çevirir
Yapmasını bilmez, yıkar devirir
Ana avrupalı, kız avrupalı.
|
Kalıba uydurdu uyduklarımız
Yazmakla bitmez ki duyduklarımız
Paris modasıdır giydiklerimiz
Astar avrupalı, yüz avrupalı.
En mahrem yerlerin kalktı örtüsü
Beş santim tırnaktır ellerin süsü
Bütün bunlar medenîlik ölçüsü
Cilve avrupalı, naz avrupalı.
İster sâri deyin, isterse irsî,
Büyük revaç buldu makbulün tersi
Duyduğumuz 'okey,adiyö,mersi'
Ağız avrupalı, söz avrupalı.
|
|
Her gün karşımıza on zıpır çıkar
Bağırır,çağırır,devirir yıkar
Dinler kulağımız, gözümüz bakar
Sürü Avrupalı, yoz avrupalı.
Başımız ayıkmaz binlerce halttan
Örf,adet gemimiz delindi alttan
Analar Muğla'dan, Van'dan, Tokat'tan
Bebek avrupalı, bez avrupalı.
Sahnede ekranda hıyar dinleriz
Deliye,densize uyar dinleriz
Saçma çığlıkları duyar dinleriz
Şarkı avrupalı, saz avrupalı.
|
Herkes soyunuyor, açılmıyor ki
Sokakta boynuzdan geçilmiyor ki
Müslüman gâvurdan seçilmiyor ki
Şekil avrupalı,poz avrupalı.
'Türklük bu mu? ' desem 'bu' diyecekler
Şampanyayı sorsam 'su' diyecekler
Bir gün kökümüze 'hu' diyecekler
Kabuk avrupalı,öz avrupalı.
Abdurrahim Karakoç
|
|
0 Yorumlar |
|
İslâm öncesi dönemde Hz. İbrahim'in tebliğ ettiği dine tâbi olanlara verilen ad.
Hanîf kelimesinin menşei ve anlamına dair çeşitli görüşler bulunmakta; Arapça, İbrânîce, Süryânîce veya Habeşçe bir kökten geldiği ileri sürülmektedir. Kelimenin kökünü oluşturan "hnf bütün Sâmî dillerde ortaktır. Kelimenin Ken'ânîce şekli olan hanpa ve hanapu Teli el-Amarna tabletlerinde (m.ö. XIV. yüzyıl ortaları) ortaya çıkmaktadır. Bu metinlerde kelime "kötülüğe meyilli ve sapkın olmak, iftira etmek" anlamlarındadır. Yeni İbrânîce ve Mişna'da kullanılan yahudi -Ârâmî (Judeo-Aramaic) dilinde "iki yüzlü olmak", Süryânîce şekli olan hanfo (hanpa) ise "putperest" anlamına gelmektedir (Moubarac, s. 152; Denny, XXIV, 27).
İbrânîce Kitâb-ı Mukaddeste hânef kökü değişik çekim şekilleriyle "mülhid, dinsiz" (Yeremya, 23/11); "murdar, kirlenmiş" (Yeremya, 3/1; İşaya, 24/5; Mezmur, 106/38; Mika, 4/11; Sayılar, 35/33); "doğru yoldan uzaklaşmak, dine karşı kayıtsız kalmak" mânalarında kullanılmaktadır (Gesenius, s. 337; Moubarac, s. 152). Midrash Rabbah'taki bir rivayete göre Ahd-i Atîk'te hânef "mülhid" (İbrânîce'de"mînüth") anlamındadır (Margoliouth, JRAS [1903), s. 479). Batılı araştırmacılar, genellikle Arapça'daki hanîf kelimesinin Doğu Ârâmîcesi'nden (Süryânîce) alındığına kanidirler. Bu dilde "hnp" kökü, diğer Sâmî dillerde olduğu gibi "putperestlik, dinî konularda kararsızlık, farklı inançların bir araya getirilmesi" mânalarına gelir (Grunebaum, XLII (18881, s. 54-55; Faris-Glidden, XIX/3, s. 5; Gil, XII (1992J, s. 15).
Julius Wellhausen hanîf kelimesini, hem "kendini Tanrı'ya, ibadete verme, putları devirip yıkma", hem de "yemini bozma, yeminini tutmama, haksızlık" anlamlarına gelen hanithadan türetmektedir. F. Schulthess, Arapça hanîf kelimesinin Süryânîce hanpadan gelemeyeceğini, arada en azından başka bir şeklinin olması gerektiğini ileri sürerken (On-entalische Studien, s. 86; İA, V/l, s. 217) Jouon, bu kelimenin asıl anlamının "eğilmek, dönmek" olduğunu ve hanîfin de "dönen kişi" mânasına geldiğini, bu kişinin hak veya bâtıl dinden dönmesine göre kelimenin "putperest" veya "mümin" anlamı ifade edebileceğini belirtir (Moubarac, s. 153).
Modern bilim adamları arasında ilk defa Theodor Nöldeke, Arapça hanîf kelimesinin en azından Kur'an'da kullanıldığı şekliyle Süryânîce menşeli olduğuna işaret etmiş, bu görüş Tor Andrae ve Kari Ahrens gibi bazı müsteşrikler tarafından da benimsenmiştir. Nöldeke, hanîfin Süryânîce aslındaki "putperest" manasının kelimeyi alan Araplar tarafından tam olarak anlaşılamadığı kanaatindedir {Meue Beitrâge zar Semitischen Sprachwissenschaft, s. 30). Hanîf kelimesinin İbrânîce hânefle ilgili bulunduğu (lyall, |1903], s. 781; Gündüz, s. 21; Margoliouth, JRAS (1903|, s. 479) veya Habeş menşeli olduğu da ileri sürülmüştür (leffery, The Foreign Vocabulary ofthe Qur'ân, s. 115).
Richard Bell, önceleri hanîf kelimesinin "eğilmek, meyletmek" anlamındaki Arapça hanef kökünden türediğini kabul ederken daha sonra A. Jeffery'nin etkisinde kalarak görüş değiştirmiş ve kelimenin Süryânîce menşeli olduğunu öne sürmüştür. Ona göre hanîfin ikinci hecesindeki uzun sesli, kelimenin tekil biçimiyle Süryânîce hanpâdan türeme ihtimalini ortadan kaldırabilir; fakat çoğul şekline (hunefâ') bakıldığında bu güçlük halledilmektedir. Zira Arapça hunefâ Süryânîce hanephenin bir kopyasıdır. Bu durumda hanîf kelimesinin çoğul biçimiyle Süryânîce'den alındığı ve tekil halinin de Arapça'da oluşturulduğu düşünülebilir. Bell'e göre hunefâ (Süryânîce konuşan Hıristiyanların dilinde "hanephe" [putperest]) dinlerinden dönmeyen, yani yahudi ve Hıristiyan olmayıp eski yerli dine bağlılığı sürdüren Araplardır (MW, XX [1930], s. 121).
Eski hıristiyan Arap yazarlarının eserlerinde hanîf müşrikler için kullanılmakta, bununla da eski Yunan-Roma dinînin mensupları ve özellikle kilisenin mücadele ettiği "sır cemiyetleri"nin (mystery cults) müntesipleri kastedilmekteydi. Nitekim Mezopotamya'da VI. yüzyılda yazılmış olan Süryânîce Maarret Gazze-nin eski Arapça tercümesinde hanîf kelimesi (Süryânîce metinde hanpüto), Yahuda kralı Asa tarafından Kudüs'te ortadan kaldırılan putperest ibadetini ifade etmektedir. Öte yandan Hz. Süleyman'ın putperest olarak ölen oğlu Rehoboam için, "Hanîf (hanpâ) olarak öldü" ifadesi yer almaktadır. St. Pavlus'un mektuplarının IX. yüzyılda yapılmış Arapça tercümelerinde Yunanca metindeki Ellen, Süryânîce metindeki Armoyo (Romalı, putperest) kelimesi hanîf diye çevrilmiştir. Hanîf aynı zamanda, hıristiyan olsa bile Helen kültürüne sahip bir kişiyi ifade etmek üzere de kullanılmıştır. Nitekim Pavlus'un arkadaşı Titus hanîf (Grekçe Ellen) diye nitelendirilmiştir (Galatyalılar'a Mektup, 2/3; Faris-Glidden, XIX/3r s. 6; Gil. XII [1992], s. 15).IV. yüzyıla ait olan ve XI. yüzyılın ikinci veya üçüncü çeyreğinde Koptça'dan Arapça'ya tercüme edilen Athanasius'un kanunlarında "hıristiyan olmayanlar" anlamındaki "ethnikoi" hunefâ diye çevrilmiştir. Burada, "Şemmaslar kiliseyi öylesine ihmal ettiler ki köpekler ve hanîfler hiçbir engelle karşılaşmadan içeri giriyorlardı" denilmektedir (Faris-Glidden, XIX/3, s. 5-6; Gil, XII [1992], s. 16).
N. E. Fâris ve H. V. Glidden'e göre Kur-'an'daki hanîf kelimesi Arapça'ya Nabatî dilinden geçmiştir ve bu dilde, kısmen Helenleşmiş Süryânî-Arap dininin bir kolunu benimseyenleri ifade etmektedir {Journal ofthe Palesüne Oriental Society, XIX/3, s. 12). A. F. L. Beeston'un yorumuna göre ise hanîf Arapça'ya doğrudan Suriye yoluyla değil Necran yoluyla girmiştir. Beeston, hanîfteki karşıt anlamlılığın ancak kelimenin Necran yoluyla Arapça'ya girdiği kabul edilirse çözülebileceğini belirterek şöyle demektedir: "Necranlılar, Süryânî misyonerlerin hıristiyan olmayan herkesi -ister politeist olsun ister monoteist- 'hanpe' diye adlandırdıklarını görmüşler ve bu kelimeyi kendi dillerine dahil etmişlerdir. V. yüzyılda Mekkeliler, Yemen'le olan ticaret ilişkileri esnasında oradaki zengin sınıfın monoteist olduğunu görmüş ve hanîfı, kelimenin Süryânîce'deki diğer kullanımlarını bir yana bırakarak bunlar için kullanmışlardır {Beeston, s. 151; Rippin, s. 167).
Öte yandan müslüman müelliflerden Mes'ûdî, hanîf lafzının Arapçalaşmış Süryânîce bir kelime (hanîfû) olduğunu, hunefâ ile de Sâbiîler'in kastedildiğini söyler et-Tenbih, s. 90-91, 122-123, 136; İA, V/l, s. 216). Ya'kübî ise kelimeyi Hz. Davud'un savaştığı Filistîler için kullanmakta ve onların yıldızlara taptığını belirtmektedir Târîh, 1, 51-52). Buna karşılık Arapça sözlükler hanîf kelimesinin Arapça olmadığına dair hiçbir bilgi vermemektedir. Bu sözlüklere göre "hnf" kökü "meyletmek, yönelmek" anlamındadır. Hz. İbrahim'in kavmi putperestliğe iltifat etmeyip Allah'ın dinine, İslâm'a döndüğü için İbrahim'e hanîf denilmiştir. Ebû Amr hanîfı "hayırdan şerre veya serden hayra meyleden" şeklinde açıklamaktadır (Cevheri, eş-Şıhâh, "hnf md.; Lisânü'l-Arab, "hnf md.). Ancak sözlüklerde ve İslâmî literatürde "hnf" kökü mutlak mânada meyletmek anlamında değil "dalâletten istikamete, diğer dinlerden hak dine dönmek" anlamında kullanılmış, haktan bâtıla dönme ise "cnf" köküyle ifade edilmiştir (Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, "hnf" md.). Câhiliye devrinde sünnet olduktan sonra Kabe'yi tavaf edene hanîf denilmekteydi. Zira bu dönemde Araplar, Hz. İbrahim'in dininden sadece sünnet olmayı ve Kabe'yi tavaf etmeyi muhafaza etmişlerdi. Bundan dolayı putlara tapanlar kendilerinin hanîf olduklarını söylüyorlardı. İslâmiyet ortaya çıkınca hanîf kelimesi müslümanları ifade etmeye başladı (Cevâd Ali, VI, 451).
Hanîf kelimesinin ilk kullanılışını tesbit edebilmek için kelimenin Kur'an dışındaki kullanım ve anlamlarını incelemek gerekir. Fakat hanîfin geçtiği metinlerin çoğu, sıhhatlerinin şüpheli olması veya ifadelerin kapalılığı yüzünden güçlükler arzetmektedir. Arap toplumunda "hnf" kökünün türevleri ve bu arada hanîf kelimesi birçok şair tarafından kullanılmıştır. Eymen b. Hureym'e ait mısralarda hiçbir hanîfin tavaf etmediği, hiçbir kassın gece boyunca dua ederek ateşi önünde durmadığı, pişirilmesinde hiçbir hahamın hazır bulunmadığı Cürcân şarabından bahsedilmektedir. Bu mısralarda hanîf, "kas" (papaz) ve "habr" (haham) kelimeleriyle birlikte kullanılmakta, ancak farklı bir kişiyi göstermektedir. Well hausen'e göre kas Mecûsî din adamını, habr yahudi din adamını, hanîf de hıristiyan zahidini ifade etmektedir. Nöldeke ve Frantz Buhl ise bu şiirdeki hanîfin müslüman anlamına geldiğini belirtmişlerdir. Hüzeyl kabilesinden şair Sahr'ın bir beytinde, şarap içmekte olan Hıristiyanların bir hanîfin etrafında dolaştıkları anlatılmaktadır. Buradaki hanîfin hıristiyan keşişi veya içkiden uzak duran bir zahidi ifade ettiği ileri sürülmüştür. Nöldeke, bu beyitteki hanîfin kime delâlet ettiğinin açık olmadığını belirtir; W. Montgomery Watt'a göre ise bu bir müslüman-dır {El2 [Fr.j, III, 169). Ebû Züeyb'in, "Orada bir hanîf gibi iki ay cumâdâ ve iki ay safer olmak üzere dört ay kaldı" anlamındaki beyti, Luvîs Şeyho'ya göre hıristiyan keşişlerin oruçlarına telmih olduğu için beyitteki hanîf bir hıristiyan keşişi göstermektedir. Ancak burada dîni tam olarak bilinmeyen bir zahidin söz konusu olduğu da ileri sürülmüştür. Cirânü'1-Avd adlı putperest şairin mısralarında ibadetini (salât) ifa eden bir âbid "mütehannif'ten bahsedilmektedir. Buhl, bunun İslâm öncesi bir Arap zahidi olduğunu ileri sürerken Horovitz, beyitteki "ekâme's-salâte" ifadesinin söz konusu kişinin putperest bir zâhid olması ihtimalini zayıflattığını söyler. Watt ise bunun bir müslüman olduğunu belirtir. Zürrumme'nin, "Gölge batıya döndüğünde onu hanîf sanırsın, güneş doğduğunda ise hıristiyan olur" beytindeki hanîf hem müslüman hem de zâhid anlamındadır. Josef Horovitz bu ifadenin Kur'an sonrası döneme ait olduğunu söyler. Cerîr b. Atıyye'nin, "Ey Âl-i Dirhemi Siz, hıristiyanların Hanîf dinini benimseyenlerle anlaşma yapması gibi alçaklıkla anlaşma yaptınız" beytindeki {Şerhu Dîvân, s. 413) "yetehannef "in failinin Arap veya hıristiyan zahidi olabileceği düşünülmüşse de şiirde hanîf ile hıristiyanın birbirinin karşıtı olarak kullanılmış olması ikinci ihtimalin isabetsiz olduğunu gösterir. Beyitte geçen "yetehannef'in masdan olan "tehannüf" müslüman olmak anlamındadır {El2 (Fr.j, III, 169). Ebü'l-Ahzer el-Himmânî'nin şiirinde yer alan, "Her iki deve de diz çöküp hanîf olmayan hıristiyan kadının ibadet ederken yaptığı gibi başını eğdi" cümlesinde hanîf Horovitz'e göre muhtemelen müslümandır. Fakat buradaki hanîfin müslüman anlamına gelemeyeceğini söyleyenler de vardır (Faris-Glidden, XIX/3, s. 3; ayrıca bk. Horovitz, s. 57-58; Moubarac, s. 153-154, 156; İA ,V/l, s. 216; El2 [Fr.j, III, 169).
Konusu Kuzey Arabistan'da geçen bir kıssada, Bekr kabilesine mensup bir hıristiyan olan Bistâm b. Kays'ın ölmek üzere iken kardeşine, "Eğer kavminin yanına geri dönersen hanîf olurum" diye bağırdığı kaydedilir (Müberred, I, 298). Müberred, bu hadise cereyan ettiğinde Hz. Muhammed'in tebliğ faaliyetine başladığını, dolayısıyla kıssadaki hanîf kelimesinin müslüman anlamına geldiğini belirtir. Buhl ise buradaki hanîfin, Nöldeke'-nin anladığı gibi müşrik veya mürtet olarak anlaşılmasının mânayı daha etkili kılacağını ifade eder (/A, V/l, s. 216). Bu görüş, kelimenin menşeinin Süryânîce olduğunu ve putperest anlamına geldiğini savunan görüşü desteklemektedir (Moubarac, s. 155).
Hz. Peygamberin çağdaşlarına ait olduğu kabul edilen hanîfle ilgili başka metinler de vardır. Bunlardan, Resûl-i Ekrem'in muarızı olan Evsli Ebû Kays b. Eslet'e ait mısralarda şair, Kureyş'i Yahudilik ve Hıristiyanlığa karşı saf (hanîf) bir din kurmaya davet eder (ibn Hişâm, I, 285) ve, "Eğer rabbimiz isteseydi yahudi ve hıristiyan olurduk; fakat biz hanîf olarak yaratılmışız" der (İbn Sa'd, IV, 385; DlA, X, 175). Ümeyye b. Ebü's-Salt Hanîf dininin kıyamete kadar devam edecek yegâne din olduğunu söylemektedir (E/2[Fr.j, III, 169).
Bu örnekler, Kur'an dışı literatürde ve İslâm'ın ilk yıllarına ait şiirlerde hanîf kelimesine farklı anlamlar verildiğini göstermektedir. David Samuel Margoliouth, Kur'an'ın tertip edilmesi döneminde hanîfin mânasını pek az kimsenin bildiğini, onu ilk kullanan şairin anlamını da Kur-'an'dan aldığını ve İslâm'ın I. asrında hanîf tabirinin genellikle "müslim" mânasında kullanıldığını ifade etmektedir {JRAS [1903], s. 483; Jeffery, The Forelgn Vocabulary ofthe Qur'ân, s. 114). Ebû Züeyb, Sahr el-Hüzelî ve Eymen b. Hureym'in beyitlerinde geçen hanîf kelimesi Wellhausen'e göre "muttaki, zâhid", Hubert Grimm’e göre "münkir ve kâfir" anlamlarına gelmektedir (Margoliouth, (1903), s. 481). Wellhausen, diğer beyitlerdeki hanîfı hıristiyan keşiş diye anlamaktaysa da bu beyitlerde kelime hıristiyan rahip veya keşişten farklı bir kişi olarak takdim edilmektedir. Moubarac'a göre sadece Bistâm kıssasındaki hanîf kavramı putperest veya müslüman belirli bir cemaati ifade etmektedir. Diğer bütün örneklerde yer alan hanîfı yalnızca "zâhid" anlamında almak mümkündür. Çünkü bu yerlerde hanîf kavramı, farklı bir dinî cemaate ait olmaktan çok tövbe ve duaya dayanan bir hayat tarzını göstermektedir. Dolayısıyla bu anlam, kelimenin Arapça etimolojisine ve Grunbaum ile Michaelis tarafından yorumlanan şekliyle diğer Sâmî köklerle de uyum içindedir (Moubarac, s. Î57-158).
İster zâhid ve muttaki ister müslim mânasında kabul edilsin, hanîf kelimesinin Arapça'daki anlam ve kullanımı ile Süryânî ve Ârâmı dillerindeki anlam ve kullanımı farklıdır. Arapça'daki hanîfin Süryânîce'deki "hanpo"dan türemiş olamayacağı kabul edilirse mesele halledilmiş olur. Kökler birbirine benzese de kelimeler iki ayrı dile ait bulundukları için farklı anlamda olmaları tabiidir. Ancak hanîfin Arapça bir kökten değil "putperest" anlamındaki Süryânîce kökten geldiği kabul edilse bile mânadaki bu zıtlığı şu şekilde açıklamak mümkündür: a) Kelimenin kökünde mevcut çok anlamlılık sebebiyle kullanıldığı yere göre her iki anlam da kendini gösterebilir. Şöyle ki, "eğilmek, dönmek" mânasına gelen hanef kökünden hanîf "ayrılan, sapan" demektir. Ancak kelime, hak veya bâtıl dinden dönülmesine göre inançlı veya putperest kişiyi ifade edebilmektedir, b) Bistâm kıssasındaki hanîfı putperest olarak anlamak da mümkündür. O takdirde aynı kelime, hıristiyan olan ve olmayan Arap toplumlarında iki farklı mânada kullanılmış olmaktadır. Nitekim Kur'an Arapçası'nda hanîf "müslim" anlamında iken Mârûnî dua kitabında hâlâ "putperest" mânasını taşımaktadır. Böylece birçok benzeri gibi hanîf kelimesi de aynı dil grubunun çeşitli kollarında farklı anlamlara gelebilir. Nitekim epicurus, "mülhid" mânasına gelen İbrânîce hanef kelimesinin tefsiri olarak kullanıldığı halde Kuzey Afrika'da hıristiyan misyoneri ifade etmektedir (Margoliouth, 11903), s. 479). Bunun gibi Arapça'da "samimi müslüman" anlamındaki hanîf kelimesi Bablîonya dilinde "sapkın" demektir. Bir kelimenin farklı dillerde anlam değişikliğine uğramasını dinî düşmanlıklarla açıklamak mümkündür. Nitekim Hz. İbrahim ile Babilonyalılar arasında tartışma vardı. Zira Hz. İbrahim onların dinlerine karşı çıkmıştı (Hamidullah, Le Saint Coran, s. 21).
Kur'an'da ve Hadiste Hanîf. Kur'ân-ı Kerîm'de hanîf kelimesi on yerde (bk. M. F. Abdülbâki, el-Muccem,"hanîf" md.), çoğulu olan hunefâ ise iki yerde (el-Hac 22/31; el-Beyyine 98/5) geçmektedir. Bu on iki yerin dokuzunda Hanîfliğin müşriklikten farklı ve onun karşıtı olduğu belirtilmekte (el-Bakara 2/135; Âl-i İmrân 3/ 67, 95; el-En'âm 6/79, 161; Yûnus 10/105; en-Nahl 16/120, 123; el-Hac 22/31), bu arada sekiz yerde Hz. İbrahim'in imanını ifade etmekte (el-Bakara 2/135; Âl-i İmrân 3/67, 95; en-Nisâ 4/125; el-En'âm 6/ 79, 16I;en-Nahl 16/120, 123), bu sekiz yerin beşinde aynı zamanda din mânasına gelen "millet" kelimesi yer almakta, bir yerde de bizzat Hz. İbrahim kendini hanîf diye nitelemektedir (el-En'âm 6/79).
Hanîf kelimesi Kur'an'da bir taraftan Hz. İbrahim'in imanını ifade etmek için ve müşrikliğin karşıtı olarak kullanılırken diğer taraftan Hz. İbrahim'in yahudi ve hıristiyan olmadığı (Âl-i İmrân 3/67; el-' Bakara 2/135), Ehl-i kitabın hanîfler olarak Allah'a kulluk etmekle emrolundukları (el-Beyyine 98/5) vurgulanmaktadır. Ayrıca Hz. Muhammed'e ve ona uyanlara hanîf olarak Allah'a kulluk etmeleri emredilmiştir (Yûnus 10/105; er-Rûm 30/ 30). Buna göre Hanîflik müşriklik olmadığı gibi Yahudilik ve Hıristiyanlık da değildir; Allah'ın başlangıçtan itibaren insanlara bildirdiği, insanın tabiatına en uygun olan tevhid dinidir {DlA, IX, 316). Kur'ân-ı Kerîm'de bu husus şöyle ifade edilir: "Sen yüzünü hanîf olarak dine, Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmışsa ona çevir. Allah'ın yaratışında değişme yoktur. İşte dosdoğru din budur, fakat insanların çoğu bilmezler" (er-Rûm 30/30). Moubarac, Kur'an'da hanîfin tanımıyla ilgili en zengin anlamlı ifadenin bu âyette yer aldığını ve burada belirli bir dinî tavrın önerildiğini belirtmektedir {Abratıam dans le Coran, s. 159). Kur-'an'ın önerdiği ve hanîf diye nitelendirdiği bu tavır müşrikliğe ters olduğu gibi (en-Nahl 16/120) Ehl-i kitabın dininden de farklıdır. Kur'an'a göre Hanîflik Yahudilik ve Hıristiyanlık'tan öncedir: "Ey Ehl-i kitap! İbrahim hakkında niçin tartışıyorsunuz? Halbuki Tevrat ve İncil kesinlikle ondan sonra indirildi. Siz hiç düşünmez misiniz? İbrahim ne yahudi ne de hıristiyan idi; fakat o bir hanîf ve müslümandi; müşriklerden de değildi" (Âl-i İmrân 3/ 65, 67).
Ehl-i kitap bir ümmet veya ümmetler topluluğu olarak düşünülebilirken Kur'an'da ve sonraki İslâmî kaynaklarda Hanîfliğin içine dahil edilmemiştir. Dinî bir topluluğa hamledilmiş bir terim olarak hanîf kavramı sıkı bir şekilde Kur'an'ın Hz. İbrahim'le ilgili doktrinine bağlanmıştır. Başka bir ifadeyle bu kelime insanoğlunun itaat, inanç ve saflık içerisinde bulunması için Allah tarafından vazedildiğine inanılan aslî din mânasındadır (Denny, XXIV, 31, 33).
Öte yandan Kur'ân-ı Kerîm'de hanîf kelimesi İslâm ile eş anlamlı olarak kullanılmaktadır (Âl-i İmrân 3/67). Nitekim İbn Mes'ûd, "Allah katında yegâne din İslâm'dır" (Âl-i İmrân 3/19) âyetindeki İslâm yerine Hanîfiyye kelimesini koymuştur (Jeffery, Materials for the History ofthe Text ofthe Qur'ân, s. 32; Ebû Hayyân el-Endelüsî, II, 410). Ayrıca hanîf "dîn-i Kayyim" ile de eş anlamlıdır (DİA, IX, 312, 313, 351). Bütün bunlar, hanîf kelimesinin Kur'an'da hem putperestliğin hem de yahudilerle Hıristiyanların bozulmuş tevhid inancının karşıtı olarak kullanıldığını göstermektedir. Ancak Richard Bell ve C. Snouck-Hurgronje gibi bazı şarkiyatçılar, Hz. İbrahim'i hanîf olarak tavsif eden âyetlerin Medine dönemine ait olduğunu, Hz. Muhammed'in Medine'deki yahudi ve Hıristiyanlardan aldığı bilgilerle Hz. İbrahim'i bu şekilde nitelendirdiğini öne sürmektedirler (Hurgronje, s. 30; Nöldeke-Schwally, I, 145-146). Bunlara göre Resûl-i Ekrem Mekke'de iken yahudilere karşı ümitli ve iyimserdi. Dolayısıyla bu döneme ait sûrelerde Hz. İbrahim diğer peygamberlerden farklı bir şekilde anlatılmamıştı. Fakat yahudilerin düşmanca tavırlarını görünce fikir değiştirdi ve İbrahim'in Yahudilik ve Hıristiyanlık'tan farklı bir inancı olduğunu ileri sürmeye başladı. Bu sebeple Hz. İbrahim Medine'de nazil olan sûrelerde hanîf, müslim, İbrahim dininin kurucusu, Kabe'yi İnşa eden kişi olarak takdim edildi (Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'ân, s. 112-113; Moubarac, s. 53-54); onu yahudi ve hıristiyan kabul edenlere karşı da, "İbrahim ne yahudi ne Hıristiyanlı; fakat Allah'ı bir tanıyan dosdoğru bir müslümandi, müşriklerden de değildi" (Âl-i İmrân 3/67) denilerek farklılık vurgulandı (Moubarac, s. 152). Şarkiyatçıların bu görüşleri yine şarkiyatçılar tarafından tenkit edilmekte ve Hz. İbrahim'le ilgili olmayan hanîf kelimesinin (Yûnus 10/105; er-Rûm 30/30) üçüncü Mekke dönemine ait olduğu ve putperestliğin zıddı olarak kullanıldığı belirtilmektedir (a.g.e., s. 151). Ayrıca hanîf sadece iki yerde (el-Bakara 2/135; Âl-i İmrân 3/67) yahudi ve hıristiyan karşıtı olarak geçmekte, diğer yerlerde müşrik karşıtı olarak zikredilmektedir.
Kur'ân-ı Kerîm Araplar'dan putlara tapmayan, yahudi ve hıristiyan olmayan, bir tek ilâhın varlığına inanan ve O'na kulluk eden bir cemaate işaret eder ki bunlar "hunefâ" veya "ahnâf" diye bilinirler. Bu kimseler yahudi ve hıristiyan olmadıklarını, İbrahim'in dinini takip ettiklerini, Allah'a şirk koşmadıklarını söylerler (el-Bakara 2/135; Cevâd Ali, VI, 449).
Hanîf kavramı Kur'an'daki anlamıyla hadislerde de yer alır. İbn Abbas'tan rivayet edilen bir hadise göre Hz. Peygamber'e, "Allah katında hangi din daha makbuldür?" diye sorulduğunda, "Kolaylaştırılmış Hanîflik" demiştir {Müsned, I, 236; Buhârî, "îmân", 29 {bab başlığında]). Resûl-i Ekrem'in, "Allah katında hak din İslâm'dır" (Âl-i İmrân 3/19) ve, "Sizin için din olarak İslâm'ı seçtim ve ondan razı oldum" (el-Mâide 5/3) mealindeki âyetlere ters düşecek bir beyanda bulunması mümkün değildir. Bu sebeple "kolaylaştırılmış Hanîflik" ifadesiyle İslâm'ı kastetmiştir (Çakan, I, 148-153). Buhâride yer alan başka bir rivayete göre Zeyd b. Amr b. Nüfeyl hakiki dini aramak amacıyla Şam'a gitmiş, rastladığı bir yahudi ve bir hıristiyan âlimine dinlerini sorup beklediği cevabı alamayınca kendilerine hangi dini önerdiklerini sormuş, onlar da Hanîfliği tavsiye etmişler; Hanîfliği İbrahim'in dini olduğunu, onun yahudi ve hıristiyan olmadığını, sadece Allah'a kulluk ettiğini belirtmişlerdir (Buhârî, "Menâkıbü'l-enşâr", 24).
Hz. Peygamber'in, "Allah, 'kullarımın hepsini hanîf olarak yarattım' buyurdu" {Müsned, IV, 162; Müslim, "Cennet", 63) mealindeki hadisiyle, "Ben Yahudilik ve Hıristiyanlık'la değil kolaylaştırılmış Hanîflik'le gönderildim" {Müsned, V, 266; VI, 116, 233) hadisi birlikte düşünüldüğünde Hanefiliğin, bütün peygamberlerin tebliğlerinde ortak olan ilkeleri ifade ettiği ve İslâm'ın da bu ilkeleri yaşatan bir din olduğu, Hz. İbrahim gibi Hz. Muhammed'in de aynı dini tebliğ ettiği sonucuna varılır. Bundan dolayı hanîf kelimesi İslâmî literatürde Kur'an'daki anlamıyla ve müslim kelimesinin eş anlamlısı olarak, Hanefiyye de Hz. İbrahim'in dinini ifade için kullanılmıştır. Tehannüf ise İslâm'a dönmek demektir; tehannus fiili de bunun gibidir. Hirschfeld ile Charles James Lyall, bu kelimeyi İbrânîce tehinnoth kelimesinden türetmek istemişlerse de bu doğru değildir (E/2[Fr.|, III, 169; lA, V/l, s. 215).
Kur'an'da ve hadislerde geçen hunefâ hakkında şu görüşler ileri sürülmüştür: 1. Hanîfler yahudi ve hıristiyan olmayan bir dinî gruptur. Hanîfler hakkında Batıda ilk ciddi araştırmayı yapan Avusturyalı Aloys Sprenger bunları, kendilerini hanîf diye tanıtan ve tebliğinin ilk yılında doktrinlerini teyit eden Hz. Muhammed'in mübeşşirleri olarak görmekte ve kendilerine has kutsal kitapları olan bir fırka olarak kabul etmektedir (Gilliot, s. 7; İA, V/l, s. 215; Cevâd Ali, VI, 463). Hanîfler'in yahudi ve hıristiyan bir cemaat olmadıklarını ileri sürenler arasında Şeyho, Horovitz ve Kremer de vardır (Fâris-Glidden, XIX/3, s. 1). 2. Hanîfler dinî bir grup değildir ve belirli bir dinî sistemleri yoktur. Sprenger'in görüşüne karşı çıkan Wellhausen'e göre hanîfler ne bir tarikat ne de organize bir cemaattir. Onlar paganizmden uzak ve politeizme karşıdırlar Çok sıkı bir riyazeti benimsemişler, fakat zahiren bir cemaat olarak ortaya çıkmamışlardır. Nöldeke ve M. Theodor Houtsma da aynı kanaattedir, fakat Houtsma, Wellhausen gibi hanîfleri sadece Hıristiyanlarla sınırlandırmaz. 3. Hanîfler Yahudilik ve Hıristiyanlık'tan etkilenmiş bir Arap hareketini temsil eder. Buhl genel hatlarıyla bu görüştedir (Gilliot, s. 8-9; M, V/l, s. 216). 4. Hanîflik müstakil bir Arap hareketidir. Grimme, Margoliouth, Richard Bell, Johann Fück ve Clair Tisdall bu görüşü benimsemişlerdir. Margoliouth'un, Hz. Muhammed'in gelişinden birkaç yıl önce Arap yarımadasında bir tür monoteizmin bulunduğu ve taraftarlarına hareketi başlatan Müseylime'ye nisbetle "müslim", Müseylime'nin mensup olduğu kabileye nisbetle de Hanîfiyye denildiği şeklindeki görüşü (JRAS (1903|, s. 484-493) Charles J. Lyall tarafından reddedilmiştir [a.g.e., s. 771-784). Esasen Margoliouth, daha sonra bu iddiasından vazgeçerek hanîflerin Güney Arabistan'da görülen tabii dinle ilgili olduklarını söylemiştir (MW, XIX (1929], s. 9, 11). Clair Tısdall'e göre Hz. Muhammed'in ortaya çıkışından birkaç yıl önce Medine, Tâif ve Mekke'de putlara tapmayı reddeden, tek tanrı inancını yeniden tesis etmek isteyen insanlar zuhur etmiş, Hz. Muhammed de onların doktrinini benimsemiştir (The Original Sources ofthe Qur'an, s. 272-273). Richard Bell'e göre hanîf saygı duyulan, putperestlikten dönüp tabii dine uyan bir grup insanı ifade eden bir terimdi. Hz. Muhammed bu terimi benimsemiş ve Hz. İbrahim'in bir vasfı olarak kullanmıştır {The Origln of islam in ıts Christ'ıan Environment, s. 58-59, 132). Aynı müellif, daha sonra neşrettiği bir makalesinde Arthur Jeffery'nin filolojik tahlillerini benimseyerek hunefânın yahudi ve hıristiyan olmayan ve eski fıtrî dini takip eden Araplar olduğunu kabul etmiştir {MW, XX [1930], s. 121, 124). Johann Fück de Hanîfliği bir Arap hareketi olarak yorumlamaktadır. Ona göre İslâm'a hazırlık mahiyetinde bir Arap millî monoteizmi mevcuttu. Bu monoteizm taraftarları daha önceki dinlerden tek tanrı inancı, putperestliği red gibi kendileri için faydalı olan şeyleri almışlardı [Studies on islam, s. 91-94; Gilliöt; s. 10-12). 5. Hanîflik Sâbilikle sıkı bir ilişki içindedir. Fâris ve Glidden bu hususta Tor Andrae ve Johannes Pedersen'i referans olarak göstermektedirler. Pedersen, Kur'an'da-ki hanîf ve Sâbiîn terimlerinin eş anlamlı olduğunu belirterek bu iki kelime arasında Helenistik ve gnostik terimleri arasındakine benzer bir ilişki bulunduğunu ifade eder. Bu görüş J. B. Segal ve J. Hjârpe tarafından da desteklenmektedir (Gündüz, The Knoıvledge of Life, s. 20-22, 44). İbn Hazm'ın ifadesine göre Hz. İbrahim Sâbiîler'e İslâm ve Hanîf diniyle gönderilmiş ve o zamandan beri Hz. İbrahim'in ümmetine hunefâ denmiştir (el-Faşl, I, 35). Mes'ûdîde hunefâ ile Sâbiîler'in kastedildiğini düşünmekte, fakat Sâbiîler'in henüz Zerdüştîliği ve Hıristiyanlığı kabul etmemiş İran ve Roma halkı olduğunu ileri sürmektedir. Ona göre Sâbilik ilk Hanîflik'tir. Tahmuras'a Buda (Budâsb) tarafından getirilen bu mezhep Zerdüşt öncesinde İran'da mevcuttu (et-Tenbîh, s. 6, 90-91, 122-123, 136; M, V/l, s. 216).
Hanîfliğin ne olduğu ve hanîflerin kimliği hususunda başka görüşler de vardın M. Rodinson, hanîflerin millî gururları sebebiyle Yahudiliğe ve Hıristiyanlığa girmeyen tevhid ehli olduklarını söyler (Mahomet, s. 89-90). Watt'a göre bu terimin müslümanlarca benimsenen anlamı Kur-'an'dan kaynaklanmaktadır. Kur'an dışında, meselâ Câhiliye Araplar'ında kullanıldığında hanîf putperest demektir. "Şu halde İslâm öncesi dönemde bu adın verildiği kişileri veya dinî akımları aramak boşunadır. Bu dönemde dinî hareketler ve şahsiyetler mevcuttu, fakat onlardan herhangi biri İslâmî mânada hanîfti demek, muahhar bir müslüman savunucunun veya Sabit b. Kurre gibi İslâmî tesire mâruz kalmış bir kişinin işi olup bunun hiçbir değeri yoktur" {Muhammad's Mecca, s. 38; III, 170). Patricia Crone ve Michael Cook'a göre Hz. İbrahim ve onun imanı ile birleştirilen hanîf kavramı, atalar kültüne dayalı İslâm'a monoteist bir statü sağlamaya yaramaktadır. Gilliot'ya göre ise hanîflerle ilgili kıssalarda İslâm geleneğinin hedefi, Hz. Muhammed'in ecdadının monoteist olduğunu ve putlara tapmadığını göstermektir. Hadis kaynaklarında görülmemekle beraber bazı tarih ve menâkîb kitaplarında Hz. Peygamber'in İbrâhim’î Hanîfliğe mensup bulunduğunu söylediği, Mudar, Rebîa ve İlyâs'ın da müslüman olduğunu belirttiği rivayet edilmektedir (İbn Sa'd, I, 58; Belâzürî, I, 31; Ya'kübî, I, 226; Hillî, s. 334, 347; Halebî, I, 27). Ancak savunma amacıyla ortaya atılmış olsa da hanîflerle ilgili kıssalarda tarihî bir gerçeklik vardır. Bunun en sağlam kanıtı, İslâm geleneğinin Hz. Muhammed'e karşı çıkan hanîflerin kıssalarını nakletmesidir. Bu hanîflerden üçü Ebû Âmir b. Seyfî, Ebû Kays b. Eslet ve Ümeyye b. Ebü's-Salt'tır (Gilliot, s. 15).
Ebû Âmir gerçek dini ve peygamberi aramış, Necran hıristiyanları ile Teymâ yahudileri arasında bilgi toplamış, fakat her iki dini de kabul etmeyerek İbrahim'in dinine yani Hanîfliğe mensup olduğunu ilân etmiştir. Ebû Âmir kendini gerçek bir hanîf olarak görüyor, rahip adını benimsiyor, bir bid'atçı gibi gördüğü Hz. Muhammed'e karşı çıkıyordu (a.g.e., s. 16). Resûl-i Ekrem ise ruhbanlığı Hanîfliğin zıddı olarak kabul etmiştir. Nitekim rahip diye bilinen Ebû Âmir b.Seyfî Medine'ye gelip Resûlullah'ı gördüğünde ona, "Getirdiğin din nedir?" diye sormuş, Resûlullah da, "İbrahim'in dini olan Hanîfliği getirdim" cevabını vermiş; Ebû Âmir, "Ben de o din üzereyim" deyince Resûl-i Ekrem, "Sen o din üzere değilsin, sen o dine onda olmayan şeyi soktun" demiştir (Cevâd Ali, VI, 458). Ebû Âmir'in rahip diye şöhret bulması, bazı rivayetlerde onun hanîf olarak takdim edilmesi, Wellhausen'i hanîflerin Hıristiyanlardan bir grup oldukları görüşüne sevketmiştir {a.g.e., VI, 460). Ebû Âmir'in inancını inceleyen M. Gil'e göre Arap yarımadasında iki tür Hanîflik vardı. Bunlardan biri hanîf diye de anılan Ebû Âmir'in yönettiği, hareketti ve Manihaizm’den etkilenmişti. Diğeri ise Hz. Muhammed ve beraberindekilerce ihya edilen Hanîflik'tir {IOS, XII [1992], s. 45).
Bu görüşlerin yanında, yahudiler ve hıristiyanların cephe alması neticesinde Hz. Muhammed'in kendi hareketini İbrahim diniyle yani Hanîflik'le aynîleştirdiğini, bu hareketin İslâm adını almadan önce Hanîfiyye diye adlandırıldığını söyleyenler de vardır. Bunlara göre Hanîfiyye, temelde politeizme karşı Mekke'deki dinî arınma cereyanı ve Ehl-i kitaba karşı bir tür reform hareketidir (Waardenburg, s. 311, 313).
İslâm öncesi dönemde kendilerine hanîf denilen kişilerin mevcudiyeti tarihî bir vakıadır. Onların hangi inanca mensup ve nasıl bir cemaat oldukları hususunda çeşitli görüşler ileri sürülmekle birlikte o dönemde bilinen iki önemli din olan Yahudilik ve Hıristiyanlığı benimsemedikleri, putperestliği reddettikleri ve tevhid inancına bağlı bulundukları anlaşılmaktadır (Denny, XXIV, 28). Esasen Kur'ân-ı Kerîm'de verilen bilgiler de aynı mahiyettedir.
Hanîflerin inanç esasları, din anlayışları, tanrı tasavvurları ve tevhid telakkileri hakkında Câhiliye kaynaklarında ve Yunanca, Latince eserlerde bilgi yoktur. Bu husustaki bilgiler sadece İslâmî kaynaklarda bulunmaktadır. Bu bilgilere göre Câhiliye Araplan'nın nazarında sünnet olan ve Kabe'yi tavaf eden herkes hanîf -tir (Zemahşerî, I, 178, 236, 407; Fahreddin er-Râzî, XIII, 57). Taberî bu iki özelliğin yeterli olmadığını söyler; zira Câhiliye döneminde bazı müşrikler de sünnet olup Kabe'yi tavaf ediyorlardı. Halbuki Kur-'an'da Hanîflik müşrikliğin zıddı olarak gösterilmiştir. Şu halde hanîf olmanın şartlarından biri tevhid ehlinden olmaktır {Câmfu'l-beyân, I, 564; III, 105). Bazı kaynaklar, bu niteliklere putlardan uzak durmayı ve cünüplükten dolayı yıkanmayı da eklemişlerdir {Lisânü'l-Arab, "hnf" md.). Diğer taraftan hanîflerin putlara kurban edilen,Allah’tan başkası için kesilen hayvanların etlerinden yemedikleri, içki içmedikleri de nakledilmektedir (Kurtubî, IV, 109). Fahreddin er-Râzî ve Tabersî, ulemânın Hanîflik'le ilgili görüşlerini şu dört maddede özetlemişlerdir: Haccetmek, hakka tâbi olmak, Hz. İbrahim'in getirdiği şeriata uymak ve sadece Allah'a kulluk etmek {Mefâtîhu’l-ğayb, IV, 89; Mecmau’l-beyân, I, 403). Bu tesbitlere rağmen yine de hanîflerin inanç ve ibadetleri, tâbi oldukları kitap veya kitaplar hakkında yeterli bilgi yoktur. Şu kadarı bilinmektedir ki hanîfler, yaşadıkları dönemde mevcut olan Yahudilik ve Hıristiyanlık gibi dinlerden hiçbirine iltifat etmemiş, çevrelerindeki putperestlerden ve onların putlarından yüz çevirip İbrahim'in ilâhı olan bir Allah’a yönelmişlerdir. Zeyd b. Amr b. Nüfeyl gibi bazıları İbrahim'in dini olan gerçek dini aramaya çıkmış, bir kısmı halkı putlardan uzaklaştırmaya çalışmış, bazıları da teemmül ve tefekkür için inzivaya çekilmiştir. Tarihçilerin tesbitlerine göre hanîfler okur yazar kişilerdi. Bir kısmı Süryânîce ve İbrâ-nîce gibi dilleri de bilirdi. Ayrıca seyahate çıktıkları, hıristiyan ve yahudi din adamları ile görüştükleri için oldukça kültürlü bir tabaka teşkil ediyorlardı {Cevâd Ali, VI, 457-458).
İslâmî kaynaklarda hanîf olarak nitelenen pek çok kişinin adından bahsedilmekte olup bazıları şunlardır: Kus b. Sâide el-İyâdî, Zeyd b. Amr b. Nüfeyl, Ümeyye b. Ebü's-Salt, Erbâb b. Riâb, Süveyd b. Âmir el~Mustalaki, Ebû Kerb Es'ad el-Himyerî, Veki b. Seleme b. Züheyr el-İyâdî, Umeyr b. Cündeb el-Cühenî, Adî b. Zeyd el-İbâdî, Ebû Kays Sırme b. Ebû Enes, Seyf b. Zûyezen, Varaka b. Nevfel el-Kureşî, Âmir b. Zarb el-Udvânî, Abdüttâbiha b. Sa'leb b. Vebra b. Kudâa, İlâf b. Şihâb et-Temîmî, Mütelemmis b. Ümeyye el-Ken'ânî, Züheyr b. Ebu Sülmâ, Hâlid b. Sinan el-Absî, Abdullah el-Kudâî, Abîd b. Ebras el-Esedî, Kâb b. Lüey (Mahmûd Şükrî Âlûsî, II, 244-282).
Mes'ûdî, hanîflerden bazılarını Hz. îsâ ile Hz. Muhammed arasındaki fetret ehline dahil etmekte, onların tevhid ehil olup dirilişe inandıklarını belirtmektedir. Mes'ûdî'nin zikrettikleri arasında Hanzale b. Safvân er-Ressî, Hâlid b. Sinan el-Absî, Riâb eş-Şenî, Ebû Kerb Es'ad el-Himyerî, Kus b. Sâide el-İyâdî, Zeyd b. Amr b. Nüfeyî, Ümeyye b. Ebü's-Saît es-Sekafî, Varaka b. Nevfel, Addâs, Ebû Kays Sırme b. Ebû Enes, Ebû Âmir el-Evsî, Ubeydullah b. Cahş el-Esedî, Bahîrâ er-Râhib vardır (Mürûcü'z-zeheb, I, 65-75). Bunlardan Kus b. Sâide el-İyâdî, Adî b. Zeyd el-İbâdî, Bahîrâ er-Râhib, Ebû Âmir, Varaka b. Nevfel, Zeyd b. Amr b. Nüfeyl, Ubeydullah b. Cahş, Erbâb b. Riâb hıristiyandır ve hanîfler listesinden çıkarılmaları gerekir (İbn Habîb, s. 171-172; Cevâd, VI, 453, 463). Ebû Kerb Es'ad el-Himyerî, Abîd b. Ebras, Züheyr b. Ebû Selmâ'-nın dinlerinin ne olduğu kesinlikle belli değildir (Cevâd Ali, VI, 463). Eksem b. Sayfı'nin de hanîf olabileceği ifade edilmektedir (D/A, X, 551). Kus b. Sâide, Hz. Muhammed'in peygamber oluşundan kısa bir süre önce vefat ettiği nakledilen efsanevî bir şahsiyettir. 300 yıldan az olmamak üzere 600 hatta 700 yıl yaşadığı rivayet edilir. Resul-i Ekrem'in Kus b. Sâide'ye yetiştiği ve ükâz'daki hutbesini dinlediği, onun cahilliye Arapları içinde öldükten sonra dirilmeye ilk inanan kişi olduğu, belagatının darbımesel haline geldiği nakledilir. Kus b, Sâide'nin hıristiyan olduğu sanılıyorsa da iddia edildiği gibi Necranlı bir papaz değildir (Mahmûd Şükrî el-Âlûsî, II, 244-246; Cevâd Ali, VI, 464-468; İA, VI, 1031).
Zeyd b. Amr b. Nüfeyl putlara kurban kesmez, leş ve kan yemezdi. Bi'setten beş yıl önce öldü. Esma bint Ebû Bekir, Zeyd b. Amr'ın sırtını Kabe'ye dayamış olarak şöyle dediğini nakletmektedir: "Ey Kureyş topluluğu! Hayatım kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki benim dışımda sizden hiç kimse İbrahim dini üzere değildir . Âmir b. Rebîa, Zeyd b. Amr île karşılaşmış, Zeyd kendisine, "Ey Âmiri Ben kavmimi terkettim ve İbrahim'in dinine ve ondan sonra İsmail'in ibadet ettiğine tâbi oldum. İsmail'den sonra Abdülmuttalib soyundan bir nebî bekliyorum. Ona yetiştiğimde inanıp tasdik edecek ve son peygamber olduğuna tanıklık edeceğim" demiştir (İbn Kuteybe, s. 59; Mahmûd Şükrî el-Âlûsî, II, 247-252; Cevâd Ali, VI, 469-476).
Ümeyye b. Ebü's-Salt şiirlerinde dinî konulara yer veren önemli bir şairdi. İslâm öncesi ilâhî dinler hakkında bilgisi bulunan, putlara tapmayı reddeden Ümeyye, İbrahim'in getirdiği dinin devamı kabul edilen Hanîfîyye'nin mensuplarındandı. Hz. Peygamberin çağdaşı olmasına rağmen İslâm'a girmemiş, nebilik hevesine kapılmıştır {İA, XIII,100-101). Erbâb b. Riâb'ın, Resûl-i Ekrem'in gelişinden önce îsâ dini üzere olduğu nakledilir (İbn Kuteybe, s. 58; Mahmûd Şükrî el-Âlûsî, II, 258). Süveyd b. Âmir el-Mustalakî Hanîf dinindendi. Şiirlerinden onun muvahhid olduğu, İbrahim'in dinine meylettiği anlaşılmaktadır [a.g.e., II, 259). Ebû Kerb Es'ad el-Himyerî, Hz. Muhammed'den çok önce onun geleceğini bildirmiş ve ona inanmıştır. Veki b. Seleme b. Züheyr el-İyâdî'nin Cürhüm'den sonra bir dönem Kabe'nin yönetimini üstlendiği, Mekke'nin aşağı tarafında bir kule yaptırdığı, Arap âlimlerinin onu "Sıddîk" olarak bildikleri nakledilmekle beraber inancıyla ilgili malumat yoktur {a.g.e., II, 460-461). Umeyr b. Cündeb el-Cühenî de ahiliye döneminde Allah'ın birliğine inananlardandı; İslâm'dan önce vefat etmiştir {a.g.e., II, 261-262). Adî b. Zeyd el-İbâdî cahilliye dönemi şairlerindendi ve hıristiyandı. Ebû Kays Sırme b. Ebû Enes Benî Neccâr'a mensuptu. Putlardan uzaklaşıp Hıristiyanlığa yöneldi ve rahip oldu. Daha sonra bu dini bıraktı; bir evi mescid edinerek İbrahim'in rabbine ibadet ettiğini söyledi. Hz. Peygamber Medine'ye gidince de müslüman oldu. Seyf b. Zûyezen Resûl-i Ekrem'in geleceğini müjdelemiş, onun peygamberliğine yetişirse Medine'ye gideceğini bildirmişti. Varaka b. Nevfel, putlara tapmayı kötü gören ve çok kitap okuyan bilgili bir kişiydi. Yahudilik ve Hıristiyanlığı incelemiş, ikincisini benimsemişti. Hz. Hatice'ye, Hz. Muhammed'in Mûsâ ve İsa’nın müjdelediği peygamber olduğunu bildirmişti [a.g.e., II, 269-275; İA, XIII, 206-208). Âmir b. Zarb el-üdvânî Arap hakim ve hatiplerinden-dî. İnancıyla ilgili fazla bilgi yoktur. Abdüttâbiha b. Sa'leb ve İlâf b. Şihâb et-Temîmî'ye ait beyitlerden onların Allah'a, âhirete ve Âdem'in yaratıldığına inandıkları anlaşılmaktadır. Mütelemmis b. Ümeyye ile Züheyr b. Ebû Sülmâ da her şeyi bilen, bütün ilâhlardan daha üstün bir Allah'ın mevcudiyetine inanmışlardır Hâlid b. Sinan el-Absî, Allah'ın birliğini kabul edip Hanîf dinine tâbi olan Salih bir kişiydi (Mahmûd Şükrî el-Âlûsî, II, 277).
Bu kişilerin ortak özelliklerini şu şekilde sıralamak mümkündür: Putları ve her türlü şirki reddetmek, mensubu bulundukları kavmin yanlış âdet ve inançlarına karşı çıkmak, cehaletin ortadan kaldırılması için faaliyette bulunmak, kavimlerinin baskılarından kurtulmak için onlardan uzaklaşarak inzivaya çekilmek ve yaratıcıyı düşünmek. Tarihçiler hanîflerin kutsal kitapları, sayfaları ve Zebur'u okuduklarını, bazılarının Hz. İbrahim'in şeriatı üzere yaşadıklarını, diğer bir kısmının da onun "kelimelerini aradıklarını, bu uğurda çeşitli sıkıntılara katlandıklarını, yolculuk yaptıklarını, rahip ve hahamlarla görüşüp onlara sorular sorduklarını, ancak aradıklarını bulamadıkları için Yahudiliğe ve Hıristiyanlığa girmediklerini, İbrahim'in dinine inanmış olarak öldüklerini bildirmektedirler (Cevâd AH, VI, 507-510).
BİBLİYOGRAFYA :
Cevherî, eş-Şıhâh, "hnf' md.; Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, "hnf" md.; Lisanul-Arab, "hnf md.; M. F, Abdiülbâta", el-Mıfcem, "hanîf md.; Müsned, I, 236; IV, 162; V, 266; VI, 116, 233; Buhârî, "îmân", 29; "Menâkıbü’l-enşâr", 24; Müslim, "Cennet", 63; Cerîr b. Âtıyye, Şerha Dîvân (nşr. Tâceddin Şelak), Beyrut 1993, s. 413; İbn İshak, es-Sîre, s. 69; a.e., Kahire 1936, I, 138; İbn Hişâm, es-Sîre2, I, 285; İbn Sa et-Tabakât, I, 58; IV, 385; İbn Habîb, el-Muhabber, s. 171-172; Belâzürî, Ensâb, 1, 31; Ya'kübî, Târîh, I, 51-52, 226; Müberred, el-Kâmil (nşr. M. Ahmed ed-Dâlî). Beyrut 1406/1986, I, 298; İbn Kuteybe, ekMacârlf{ükkâşe), s. 58, 59; Ta-berî, Câmicu'l-beyân (Şâkir), I, 564; III, 105, 107; Mes'ûdî, et-Tenbîh, s. 6, 90-91, 122-123, 136; a.mlf., Mürûcü'z-zeheb (Abdülhamîd). I, 65-75; İbn Hazm, el-Faşl, I, 35; Zemahşerî, Keşşaf, I, 178, 236, 407; Tabersî, Mecmau"ı-beyân (nşr. Hâşim el-Mahallât- Fazlullah et-Tabâtabâî), Beyrut 1406/1986, i, 403; Fahreddin er-Râzî. Mefâtîhu'l-ğayb, IV, 89; XIII, 57; Kurtubî, el-Câmi ÎV, 109; Menâkıb (nşr. Salih Mûsâ Derâke), Amman 1404/1984, s. 334, 347; Ebû Hayyân el-Endelüsî, el-Bahrü'l-muhît, Kahire 1328-29/1910,1, 406; II, 410; Halebî, el-İnsân ü’l-uyûn, I, 27; Mahmûd Şükrî el-Âlûsî, Bulûğu'l-ereb, II, 244-282, 460-461; A. Sprenger, Das Leben und dle Lehre des Mohammed, Berlin 1861, I, 45-92; M. Rodinson, Mahomet, Paris 1868, s. 89-90; S. Hurgronje, Het Mekkaansche Feest, Leiden 1880, s. 30; H. Grimme, Mohammed, Münster 1892-95,1, 12-15; II, 59-60; J. VVellhausen, Reste arabischen Heldentums, Berlin 1897, s. 238; H. R Smrth, The Bîble and islam, New York 1897, s. 315; F. Schulthess, "Omayya b. Abi'ş-Şalt' Orientalische Studien, T. Nöldeke geıvidmet I, Gressen 1906, s. 86; T. Nöldeke - E. Schvvafly, Geschichte des Gorâns, Leibzig 1909, I, 145-146; C. Tisdall, The Origi-nal Sources ofthe Qur'an, London 1911, s. 272-273; T. Nöldeke, Neue Beitmge Zur Semîtischen Sprachunssenschaft, Strasbourg 1919, s. 30; a.mlf., "Wellhausen, Reste arabischen Heiden-tums", ZDMG, XU (1887), s. 721; J. Pedersen, "The Sabians", A Volume ofOrlental Studies Presented to Edmard G. Brotune, Cambridge 1922, s. 387-391; R. Bell The Origin of İslam İn its Christian Environment, London 1926, s. 57 vd., 132; a.mlf., "Who were the Hanifs", MW, XX (1930), s. 120-124; J. Horovitz, Koranische Untersuchungen, Berlin 1926, s. 57-58; T. Andrae, Mohammed, New York 1936, s. 150-155; a.mif., Les origines de Ulslam et le Christian isme(trc. J. Roche), Paris 1955, s. 47; A. Jeffery, Materials for the History ofthe Textof the Qur'ân, Leiden 1937, s. 32; a.mlf., The Foreign Vocabulary ofthe Qur'ân, Cairo 1938, s. 112-114, 115: C. Brockelmann, History ofthe Islamic People, London 1950, s. 17; W. Gesenius, A Hebrew and English Lexicon ofthe Old Tes-tament, Oxford 1951, s. 337; Hamîdullah, islâm Peygamberi (Mutlu), s. 71; a.mlf., Lesaint Coran, Paris 1989, s. 21; Cevâd AH, el-Mufaşşal, VI, 449-510; Y. Moubarac, Abraham dans le Coran, Paris 1958, s. 53-54, 151-159; J. B. Sega!, The Sabian Mysteries in Vanished Civiliza-tions, Forgotten Peoples ofthe Ancient World, London 1963, s. 201-220; J. Hjârpe, Analyse critique des traditions arabes sur les sabeens harraniens, üppsala 1972, s. 23-24; P. Crone-M. Cook, Hagarism: the Making ofthe Islamic World, Cambridge 1977, s. 13-14; J. VVaarden-burg, "Towards a Periodization of Earliest islam According to its Relations with Other Religions", Proceedings ofthe Ninth Congress of the Union Eu.rope.enne des Arabisants et Islamisants (ed. R. Peters), Leiden 1981, s. 304-326; J. Fück, "The Originality ofthe Arabian Prophet", Studies on islam (ed. Merlin L. Svartz), New York 1981, s. 86-98; a.mlf., "Die Origina-litât des arabischen Propheten", ZDMG, XC (1936), s. 515-517; A. F. L Beeston, "Himyarite Monotheism", Studies in the History of Arabia II: Pre-Islamic Arabia, Rsyad 1984, s. 149-154; Şaban Kuzgun, İslâm Kaynaklarına Göre Hz. İbrahim ue Haniflik, Ankara 1985, s. 110 vd.; W. M. Watt, Muhammad’s Mecca History in the Our'an, Edinburg 1988, s. 38; a.mlf., "Hanif", El2 (Fr), III, 168-170; L Lutfi Çakan, Hadislerle Gerçekler, İstanbul 1990,1, 148-153; A. Rippin, "Rhmnn and the Hanîfs", Islamic Studies Presented to Charles J. Adams, Leiden 1991, s. 153-168; Şinasi Gündüz, The Knowiedge of Life, Oxford 1994, s. 20-22, 44; CI. Gilliot, "Muhammad, le Coran etles contraintes de i'histolre", The Qur*an as Text (ed. S. Wiid), Leiden 1996, s. 3-26; M. Grunbaum, "Miscel-len", ZDMG, XUI (1888), s. 54-55; Charles J. Lyall, 'The Words 'Hanif and Müslim", JR.AS (1903), s. 771-784; D. S. Margofiouth, "On the Origin and Import of the Names Müslim and Hanîf, a.e. (1903), s. 467-493; a.mlf., "South Arabia and islam", MW, XIX (1929), s. 5-13; F. M. Denny, "Some Religion-Communal Terms and Concepts in the Qur'an", Numen, XXIV, Leiden 1977, s. 26-34; A. Mingana, "Syriac înfluence on the Style ofthe Kuran", Bulletin of the John Rylands Library, XI, Manchester 1927, s. 97; K. Ahrens, "Christliches im ûoran", ZDMG, LXXXIV(1930), s. 28; N. E. Faris- H. V. Glidden, "The Development of the Meaning of Koranic Hanif, Journal of the Palesüne Oriental Society, XîX/3, Jerusalern 1939-40, s. 1-13; İsmail Cerrahoğlu, "Kur'ân-ı Kerîm ve Hanîfler, AÜİFD, X! (1963), s. 81-92; M. Gü, "The Creed of Abû Âmir", IOS, XII (1992), s. 9-57; Fr. Buhl. "Hanîf, İA, V/l, s. 215-217; H. Lammens, "Kuss İbn Sa'ide", a.e.f VI, 1031; Nihad M. Çetin, "Ümeyye", a.e., XIII, 100-101; Neşet Çağatay, "Varaka", a.e., XIII, 206-208; Günay Tümer, "Din", DİA, IX, 312-313, 316; M. Said Özervarlı, "Dîn-i Kayyım", a.e., IX, 351; Asri Çubukçu, "Ebu Kays", a.e., X, 175; a.mlf., "Eksem b. Sayfî", a.e., X} 550-551.
ŞABAN KUZGUN / Diyanet İslam Ansiklopedisi
|
0 Yorumlar |
HİLAFET - 11:14, 1/10/2008 |
|
HİLÂFET
Allah'ın hâkimiyet hakkının bir tecellisi olarak İslâm hükümlerini uygulamaya koymaktan sorumlu makamının adı.
İslam yönetiminin hem teorik hem de pratik açıdan kendine özgü olan bu makam genellikle "halifelik" veya "hilâfet" diye adlandırılmaktadır. Bu makama gelebilmek için belirli özelliklere sahip olmanın yanında, belirli yoldan o makama gelmiş olmak da gerekir.
Hilâfet, kelime anlamıyla, başkası nın yerine onun adına görev yapmak veya tasarruflarda bulunmak demektir (İbn Teymiyye Mecmuu'l-Fetava, XXXV, 43; el-Kettânî, et-Terâtibu'l-İdâriyye, I, 2). Halife ise, başkası tarafından kendi adına iş görmek üzere görevlendirilen kişiye denir (İbn Hazm, el-Fisal, IV, 107). Başkasının adına görev yapmanın veya tasarruflarda bulunmanın ise birkaç nedeni vardır. Ya yerine görev yapılan kimsenin aciz olması sözkonusudur. veya halife olarak tayin edilen kimsenin değerini yükseltme amacı güdülmüştür (Rağıb el-Isfahânî, el-Müfredât fi Garîbi'l-Kur'an, s. 156). Yerine görev yapılan kimsenin hazır olmaması ya da ölümü durumunda hilafet, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in risalet dışında kalan görevlerini yüklenmek demektir.
İslâm hukukçuları "hilâfet" terimini, genellikle Hz. Peygamber (s.a.s)'in yerine geçmek anlamına kullanmışlardır. "Gerçekte hilâfet, şeriatı Allah'tan tebliğ eden Peygamber'in yerine geçip dini korumak ve dünya işlerini de düzene sokmak" (İbn Haldun, Mukaddime, 191) demektir; en yüksek başkanlık ve amme velayetidir; dini koruma ve dünya işlerini düzenleme makamıdır. Bu makama getirilene halife adı verilir.
Bu makama geçen, toplumu sevk ve idarede Hz. Peygamber'e halef olmuştur. Bu nedenle "Peygamber'in halifesi'' demekte sakınca görülmemiştir. Fakat genellikle yalnızca "halife" demekle yetinilir. Hz. Peygamber'in hadislerinde "hilâfet" ve onunla aynı kökten türeyen kelimeler, yerine göre terim anlamıyla, yerine göre kelime anlamıyla kullanılmış bulunuyor (Buhârî, Meğâzi, 37; Ahkâm, 43; Müslim, Hacc, 425; İmâre, 61; Ebu Dâvûd, Cihâd, 72; Tirmizî, Deavât, 41, 46; Nesâî, İstiâze, 43 vs).
Halife'ye "Allah'ın halifesi" demenin câiz olduğunu söyleyenler: "O, sizi yeryüzünün halifeleri yapandır" (el-Enam, 6/165) anlamındaki ayeti delil gösterirler. Bunun caiz olmadığını söyleyenler de Hz: Ebu Bekir (r.a.)'ın kendisine Allah'ın halîfesi denilmesine müsaade etmediğini söylerler (el-Maverdî, el-Ahkâmû's-Sultâniyye, Çev, A. Şafak, s. 19; el-Ferra, el-Ahkamû's-Sultaniyye, s. 27; İbn Haldun aynı yer; İbn Teymiyye, a.g.e., XXXV, 44-5).
İlâhî emirler gözönünde bulundurulmadan kurulan yönetimlere hiçbir zaman "hilâfet" adı layık görülemez. "O, sizi yeryüzünde halifeler yapandır. Artık kim küfrederse küfrü kendi zararınadır. Kâfirlerin küfrü kendilerine Rableri katında şiddetli buğzdan başka birşey artırmaz. Kafirlerin küfrü kendilerine hüsrandan başka birşey artırmaz" (el Fatır, 35/39).
"Allah, içinizden iman edip de güzel amelde bulunanlara yeminle vâdetti ki, kendilerinden evvel gelenleri (kafirlerin yerine) nasıl halife yaptı ise, onları da muhakkak (müşriklerin yerine geçirip halife kılacak; onlara kendileri için beğendiği dini (İslâm'ı) herhalde payidar kılacak; onların korkularını güvenliğe çevirecektir. Ta ki onlar bu güvenlik içinde bana ibadet etsinler bana hiçbir şeyi ortak tutmasınlar. Kim bundan sonra nankörlük ederse artık onlar fâsıkların ta kendileridir" (en-nur, 24/55).
Demek ki asıl önemli olan, bu yüce makamın gereklerinin yerine getirilmesidir. Bunlar da Allah'ın hükümlerini mutlak ölçü kabul etmek; sâlih amel işlemek ve Allah'a karşı gelmemek, küfre sapmamaktır. Kendisinde bu özellikler bulunmayan hiçbir yönetim "İslâmî" olma özelliği kazanamaz; İslâmî kavramlarla nitelendirilemez.
Halifelik makamına geçen kimse için "halife" adı kadar kullanılmış ikinci bir unvan daha vardır ki, o da: "İmam"dır. İmam, sözüne veya davranışlarına uyulan kimse demektir (Râğıb, a.g.e., 24).
İmamet de terim olarak: "Dinî, dünyevî ve her konuda en yüksek başkanlık demektir" (el-Cürcânî, Şerhu'l-Mevâkıf, 602; M. E. Zehra, Mevzu'atu'l-Fıkh, I, "Al" mad., 3. kısım; Elmalılı, I, 491). Ancak bunun yerine halifelik kavramının kullanılmasının daha tercih edilir bir adlandırma olduğu da belirtilmiştir (el-Cürcânî a.g.e., aynı yer). Bu makamı işgal edene halîfe veya İmam denmesinin nedenlerine gelince:
İlk halifenin Rasûlullah (s.a.s)'den sonra gelip risalet dışında kalan görevleri yerine getirme hususunda onun yerini almış olması; asıl hâkim Allah olduğundan, O'nun yeryüzündeki hakimiyetini temsil etmesi ve 'bu temsilini (hilafet) görevi bütün mü'minlere yöneltilmiş bulunduğundan, (bk. el En'am, 6/165) mü'minlerin onu seçimle ve akidle bu makama getirmeleri dolayısıyla, İslâm devleti başkanına hafife adı verilir. Ona "İmam" denmesinin nedeni ise; İslâm devlet başkanının namaz kıldıran imama benzetilmiş olmasındandır. İmamın arkasında namaz kılan cemaatin imama uymaları nasıl bir zorunluluk ise,toplumun da aynı şekilde devlet başkanına itaat etmesi gerekir. Bu nedenle devlet başkanlığına: "el-İmâmetü'l-Kübrâ" veya "el-İmâmetü'l-Uzmâ" (büyük imamlık) da denilir. Aslında İslâm devlet başkanım belirli bir isimle adlandırma zorunluluğu yoktur. Ona verilen isimden çok onun işgal ettiği makamın özellikleri ve bunların yitirilmesi önemlidir.
İslâm yönetimini kastederek "hilâfet" ile birlikte "meliklik" ve "saltanat" terimlerinin de kullanıldığını görmek mümkündür.
Meliklik genellikle, babadan oğula geçen yöneticilik anlamı,na kullanılmıştır. Bu nedenle İslâm'da meliklik -bu anlamıyla- söz konusu değildir. Bu anlamıyla meliklik, İsrailoğullarının yönetimlerinde görülmüştür. Bunu da Kur'an-ı Kerim'in bazı ayetlerinden anlamaktayız. (bk. el-Maide, 5/20; el Bakara, 2/247; Sad, 38, 35)... (Konu ile ilgili daha etraflı âçıklamalar için bak. İbn Teymiyye Mecmu'ul-Fetava, XXXV. 33 vd.).
İslâm yönetim düzeni, yeryüzünde Rasûlullah (s.a.s)'in önderliğinde gerçekleşmeye başladığı dönemlerde dünyada var olan diğer siyasal düzenler "kuvvet" temeli üzerinde yükselmekteydi. Bu düzenlerin politikaları da üstünlük kurmak ve insanları baskı altında tutmak ve tahakküm ilkelerine dayanıyordu.
Bu tür yönetimlere ve onların politikalarına en açık iki örnek, biri İslâm'ın doğduğu yer olan Arap yarımadasının kuzeydoğusunda yer alan Iran imparatorluğu; diğeri ise kuzeybatısında bulunan Bizans imparatorluğu idi. Müslümanlar bu iki düzeni tanımlamak için o dönemlerde İran rejimi hakkında "kisraviyye" yani kisralar düzeni; Bizans rejimi hakkında da "Kayseriyye" yani "Kayserler düzeni" terimlerini kullanıyorlardı.
Aynı şekilde her iki düzeni tanımlamak amacıyla "mülk" kavramı da kullanılırdı. Bununla da anlatılmak istenen bir tek kişinin mukeddaratına egemen olduğu mutlak ve istibdada dayalı yönetimlerin düzenlemeleri, idi. Bu kişi ülkeyi kişisel arzu ve heveslerine göre yönetir ve iradesinin üstünde herhangi bir kanun veya otorite kabul etmez ve tanımazdı.
Özellikle ilk müslümanlar, böyle bir yönetim biçimini kesinlikle kabul edemez, içlerine sindiremezlerdi. Çünkü Kur'an-ı Kerim, bu tür "melikî" düzenlere Firavun gibi kişileri örnek göstererek onlardan nefret ettirdiği gibi; "Şüphesiz, melikler bir itlkeye girdiklerinde oraya ifsâd ederler, o ülke halkının aziz olanlarını zelîl ederler. (Evet) onlar böyle yaparlar..." (en-Neml, 27/34) ayetiyle de genel olarak melikler hakkındaki olumsuz hükmünü belirtmektedir.
Kur'ân-ı Kerim melikî yönetimlerin temelinin zulme dayalı olduğunu befirtir ve bazı, zâlim meliklerden de söz eder:
"Arkalarında her sağlam gemiyi zorla alan bir melik vardı" (el-kehf, 18/79).
Görülüyor ki Kur'ân-ı Kerim, Kisraların, Kayserlerin, Firavunların yönetim biçimini gayet açık bir dille eleştirmekte ve reddetmektedir. Bu ruh ile yetişen ilk müslüman nesil bu tür yönetim şekillerine karşı oldukça hassas idi; onlar İslâmî yönetimin melikliğe dönüşmemesi için büyük bir özen gösteriyorlardı. (bk. M. Ziyauddin er-Reyyis, en-Nazariyyatu's-Siyasiyyeti'l-İslâmiyye, Kahire 1979, s. 114 vd.).
Hz. Ömer (r.a) bir gün Selmân (r.a)'a: "Ben melik miyim, halife miyim? diye sorar. Selmân da: "Eğer sen müslümanlardan bir dirhem veya daha az bir miktar toplayacak ve bunu hakkı olmayan bir yere harcıyacak olursan, sen meliksin, halife değilsin" der. Haksız tasarrufları yanında melikin insanları zora koştuğu da bildirilmiştir. Bu bakımdan Hz. Ömer'e etrafında bulunanlar: "Hamd olsun ki sen melik değilsin" demişlerdir (İbn Sa'd, Tabakat, III, 306-7; el-Kettânî, a.g.e., I, 13; Kandehlevî, Hadislerle Müslümanlık, II, 632). Abdullah b. Ömer (r.a) de ümmetin topluca bey'at etmediği kimseye halife demenin doğru olamayacağını bildirmiştir (Tecrid-i Sarih Tercümesi, VII,175).
Hilafet ile saltanat arasındaki farka gelince: Hilafet şûra esasına dayanır. Yani halife müslümanların istişâresi ve seçimi (bey'at) sonucunda işbaşına gelir. Saltanatta ise buna yer yoktur. Saltanat babadan oğula geçen bir hak olarak kabul edilir.
İbn Hazm; hilâfetin verâsete dayanmayacağını söyler ve İslâm'ın soya dayanan saltanatı tanımadığını şöyle belirtir: "Müslümanlar arasındaki imamette verasetin câiz olmadığını Râfızîler dışında kabul etmeyen yoktur. Onlar hem erginlik yaşına gelmemiş kimsenin İmam olabileceğini kabul ederler, hem de bu konuda veraseti câiz görürler" (İbn Hazm, el-Fisal, IV, 166'dan nakleden M. Ebu Zehra, İslâm'da Fıkhî Mezhebler Tarihi, IV, 73).
Buna göre halîfelik, her türlü tasarruf ve adalet ölçüleri içerisinde yapılmalıdır; Meliklik öyle değildir. Saltanatta başkanlık verasetle geçer, halifelik makamlarla ise şûra (seçim) ile gelinir.
Hz. Peygamber (s.a.s), halifeliğin melikliğe dönüşmesi halinde kötü yönde pek büyük olayların meydana geleceğini, kıyameti andıran büyük olayların yaşanacağını anlatmıştır (Ebû Dâvûd, Cihâd, 35). Anlaşılan Hz. Peygamber (s.a.s) bu hadisle Hz. Osman'ın hilafetinin son yıllarında başlayan ve Muaviye'nin başa geçmesiyle sonuçlanan olaylara işaret etmektedir.
Hilâfetin Müddeti:
Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle buyurur: "Hilâfet, ümmetim arasında otuz yıl devam edecektir. Bundan sonra melikliğe denilecektir." Bu da şöyle yorumlanmıştır: "Ebubekir'in halifeliği iki yıl, Ömer'in on, Osman'ın on iki, Ali'nin altı yıllık halifelik sürelerinin toplamı, otuz yıl etmektedir" (Ebu Davud, Sünne, 8: Tirmizî, Fiten, 49)
et-Taftâzânî aynı hadise dayanarak Muaviye'nin ve ondan sonra gelenlerin halife sayılamayacaklarını, bunların emir veya hükümdar (kral) olabileceklerini söylemekle birlikte, bunun mutlak bir ölçü olamayacağını da belirtir.
Çünkü Ömer b. Abdülaziz gibi bazı kimselerin Raşid halifelerin yolunu izledikleri açıktır. Dolayısıyla hadisle anlatılmak istenen şey, kâmil bir halifeliğin bazen olacağı, bazan da bulunmayacağı hususudur. (et-Taftâzânî, Şerhu'l-Akâid, s. 180).
Hilâfet Türleri:
Kur'ân-ı Kerîm'de konu ile ilgili ayetlerden anladığımıza göre Allah Teâlâ, genel anlamda bütün insanları yeryüzünün halifeleri olarak yaratmıştır. Yani bütün insanlar ilk planda Allah'a iman etmekle ve bu imanın sonucu olarak unun hâkimiyetini kabul etmekle yükümlü tutulmuşlardır. İnsanın halifeliği, onun Allah adına uygulamalarda bulunması demektir. Bu uygulamada Allah'ın kanunları mutlak ölçüdür. İnsan, halifeciğini ifa ederken bu ölçünün dışına çıkamaz, bu hükümlere aykırı hareket edemez. Çünkü Allah Teâlâ yeryüzünde kendi adına uygulamalarda bulunmak üzere "halife" olarak görevlendirdiği insana mutlak bir serbestlik vermiş değildir. İnsan için birtakım sınırlar çizilmiş, bunları aşmaması istenmiştir.
El-Bakara suresinin hemen ilk ayetlerinde (Ayet 30 vd.), Allah'ın yeryüzünde halife yaratmak istediğini meleklere bildirdiği anlatılıyor. Yeryüzünde halife kılınan, Hz. Adem (a.s)'dir; dolayısıyla da onun suyundan gelecek bütün insanlardır. Halife kılınan bu ilk insan ve eşi için bile birtakım sınırlamalar söz konusudur (el-Bakara, 2/35). Bu sınırlamalara uymak, insanın bu yüce makamda kalabilmesinin temel şartıdır (el-Bakara, 2/38). Bu ölçülerin dışına taşanlar ise ateş azabına düşmekle tehdit edilir. Diğer bir deyişle; insanlardan istenen, halifelik makamının gereklerini yerine getirmeleridir. Bu ise, Allah'ın belirlemiş olduğu sınırlar içerisinde kalmakla mümkün olur.
Bu anlamda bütün insanlar Allah'ın yeryüzünde halife tayin ettiği kimselerdir. Tüm insanların bu şekilde görevlendirilmiş olmalarına "umûmi hilâfet" diyoruz. Adem'in soyundan gelen herkes bunun kapsamı içerisindedir. İnsan halîfeliğinin sonucu olarak yüklenmiş olduğu "emanet"in gereklerini yerine getirmekle yükümlüdür.
Allah, bu yükümlülüğü yerine getirmeyenleri, yerlerine başkalarını getirmekle" tehdit ediyor. Buna göre halifelik makamında, yalnızca bu makamın gerektirdiği yükümlülükleri yerine getirenler kalabiliyor. Yalnızca bu kişilerin bu makamda kalabilmelerine de "hususi hilafet" adını veriyoruz. Tarih boyunca bu anlamda toplumlar birbirlerinin yerine geçmiş ve Allah'ın halifeliği onlar tarafından gerçekleştirilmiştir. İşte Allah'ın "Halife yapacağına ve onları yeryüzünde hâkim kılacağına yemin ile söz verdiği kimseler" (en-Nur, 24/55). Onun dinini yeryüzünde hâkim kılanlar ve insanları "tağut"ların tasallutundan kurtarma savaşını sürdürenlerdir.
İster genel, isterse özel anlamda olsun, hilâfet, "Allah'ın dinini hâkim kılmak" özünü taşır. Bu öz, onun sosyal alanda da hissedilir olup, gerçekleşmesiyle ve teşkilatlanmasıyla siyâsî bir görünüm kazanır.
Allah, Hz. Davud'a kendisini yeryüzünde halife kıldığını bildirmekle birlikte ona: "İnsanlar arasında hak ile (Allah'ın hükümleri ile) hükmetmeyi" (Sad, 38/260)'de emretmiştir. Hz. İbrahim de kendisinin insanlara İmam kılındığı haberini Allah'tan alınca, soyundan geleceklerin de bu makama yükseltilmelerini istemiş, Allah ise "Bu ahdinin zalimler hakkında sözkonusu olmayacağını" (el-Bakara, 2/214). bildirmiştir.
O halde halifelik, Allah'ın hâkimiyetinin her alanda bütün açıklığıyla ortaya çıkması demektir. Bütün insanlar bununla görevlidirler. Böyle bir makama yükselmek isteyen, daha doğrusu bu makamdan düşmek istenmeyen toplum da ona göre davranmak zorundadır. Bu tür toplumun en yüksek temsilcisi ise, Allah'ın yeryüzündeki halifelerinin kendi hür iradeleriyle seçtikleri "halife"dir. Halife bu emaneti yüklenebilecek nitelikte olmalıdır. Çünkü emanetlerin ehil kimselere verilmesi, Kur'an'ın emirleri arasındadır (en-Nisa, 4/58).
Halifenin Belirlenmesi:
Hz. Peygamber (s.a.s) hayatta olduğu sürece peygamberlik görevinin yanısıra devlet başkanlığını da şahsında toplamıştı. Bu nedenle Hz. Peygamber hayatta iken, kurulan ilk İslâm devletinin başkanını belirlemek gibi bir problem ile karşılaşılmış değildi. Diğer taraftan Hz. Peygamber (s.a.s) kendisinden sonraki halifeyi belirleyen herhangi bir söz de söylememişti. Durumun böyle olması nedeniyle Hz. Ebu Bekir (r.a) halîfe seçilene kadar bazı farklı görüşlerin ortaya çıktığını görüyoruz. Ancak bu durumlar geçici ve oldukça kısa bir süre için sözkonusu olmuş; bir müddet sonra unutulup gitmiştir. Yani bu görüş ayrılıkları Hz. Peygamber (s.a.s)'in vefatından sonra Hz. Ebu Bekir halife seçilinceye kadar devam etmiş ve onun seçilmesiyle tam anlamıyla son bulmuştur.
Ancak daha sonraki dönemlerde Hz. Ali (r.a)'ın halifeliği zamanında başlayan ve gittikçe yayılan karışıklıklar sonucunda ondan önceki halifelerin halifelikleri tartışma konusu yapılmıştır. Bu tartışmalar, Hz. Peygamber'in, Hz. Ali'yi vasiyet ettiği iddiasıyla başlatılmış; pek çok yanlış görüşlerin, düşünüşlerin, İslâm dünyasında yayılmasına neden olmuştur. Geçmiş dönemlerin kapatılmış sahifeleri tekrar aralanmış, ileri-geri, doğru-yanlış pek çok fikirler ortaya atılmıştır.
Aslında Hz. Peygamber (s.a.s)'in kendisinden sonraki halifenin kim olacağına dair açık hiç bir tavsiyede bulunmadığı hususu, başta Hz. Ali (r.a) olmak üzere pek çok sahabinin açıkça ifade ettiği bir husustur (Müslim, Vasiyye 18,19; Edâhi 43; Tirmizî, Fiten, 48; Nesâî, Vesaya, 2; İbn Mace, Cenâiz 64; Vesaya 1; lbn Kuteybe, el-İmame ve's-Siyâse, I, 6).
Sahabiler söz birliği halinde böyle bir tavsiyenin olmadığını ifade etmişlerdir. Çünkü öyle birşey olsaydı, onları bu tavsiyenin dışına çıkıp önceleri Ensar'ın, Sa'd b. Ubâde'yi seçmek istemeleri ve sonradan da hep birlikte Hz. Ebu Bekir (r.a)'in halifeliğinde karar kılmaları mümkün olmazdı. Böyle bir şeyi kabul edecek olursak onarın hep birlikte Hz. Peygamber'in emirlerine aykırı hareket etmiş olduklarını da kabul etmemiz gerekecektir. Bu ise imkansızdır.
İmamın özelliklerinin en çok Hz. Ali'de toplandığı iddiasını ileri sürenler ise, büyük bir ihtimalle Hz. Peygamber'in Hz. Ali hakkındaki övücü sözlerinden hareket ederler. Oysa Hz. Peygamber'in pek çok sahabe hakkında övücü sözler söylediği bilinen bir husustur. Bu tür hadislerin hepsini de hilafet için bir gerekçe olarak kabul etmek mümkün değildir. Bu tür hadislerin pek çoğu özel nedenlere bağlı bulunmaktadır. Bunları imamet konusunu da içine alacak şekilde genişletmek doğru olmaz. Hadislerin maksatlarına ters düşer (Müslimin Fedâilu's-Sahâbe 31'de zikrettiği ve Hz. Peygamber'in Hz. Ali'ye "Sen bana Harun'un Musa ya yakınlığı kadar yakınsın" hadisinin, onu halifeliğe aday göstermek anlamına gelemeyeceğine dair açıklamalar için bk. İbn Hazm, el-Fisal, IV, 94-95; Kurtubî, Tefsir, I, 267-268; Tecrid-i Sarih Tercümesi, IX, 363).
Râşid Halifeler Dönemi ve Belirlenme Usûlleri:
Hz. Peygamber (s.a.s)'den sonra gelen ilk dört halifenin hilafet süreleri, Saadet Asrının ikinci dönemini teşkil eder. İslâm hukukçularının büyük bir çoğunluğu bu dönemdeki uygulamalara, alınan kararlara büyük bir önem verir ve bunları İslam hukukunun kaynaklan arasında görürler. Çünkü onların uygulamaları Hz. Peygambere zaman itibariyle en yakın olmak, onun eğitiminden geçmiş olmak, vahyin nüzulüne tanık olmak, sünneti yakından tanımak gibi ayırıcı özellikler nedeniyle önem taşır, başkalarının fikir ve düşüncelerine göre üstünlük arz ederler. Hakkında nass bulunmayan konularda Râşid Halifelerin uygulamaları oldukça değerlidir. Bunun nedeni ise, onların, hem veliyyü'l-emr olarak mü'minlerin kendilerine itaat etmekle yükümlü olmaları; hem de İslâm'ın özünü en iyi kavramış bulunmalarıdır. Bununla ilgili verilecek örnekler pek çoktur. Mesele, Hz. Ebu Bekir'in zekat vermeyenlerle ilgili olarak aldığı kararlar, Hz. Ömer (r.a)'in Irak topraklarıyla ilgili görüşleri ve bunları etrafındakilere de delilleriyle birlikte açıklayıp kabul ettirmesi, Hz. Ali'nin (r.a), Hâricilerle savaşmak ile ilgili tutumları kendi konumlarında oldukça önemlidirler.
Çünkü bütün bunlarla ilk defa karşılaşıyordu ve bunların İslâmî bir çözüme bağlanmaları gerekli idi. Yine Hz. Peygamber (s.a.s)'in vefatından hemen sonra onun yerine geçecek devlet başkanını belirlemek konusu ortaya çıktı. Hz. Ebu Bekir'den sonra gelen diğer üç halîfe de farklı şekillerde belirlendi. Onlar ile ilgili durumlâr İslâm hukukunda devlet başkanının başa geçiş yollarının farklı olabileceği görüşünü belirledi. Bu konuda kesin ve açık bir hükmün bulunmayışı, bu tabii sonucu doğurmuştur. Bu ise İslâm'ın, her çağda her toplum için uygulanabilir olmasının kanıtları arasındadır.
Hz. Ebu Bekir'in Halife Seçilmesi:
Hz. Ebu Bekir (r.a)'in Sahabiler arasındaki yeri son derece üstündü. Sahabilerin kendileri bile aralarında en faziletli kişinin Hz. Ebu Bekir olduğunu çeşitli vesilelerle ifade etmişlerdir. İbn Ömer (r.a), Hz. Peygamber (s.a.s) zamanında Hz. Ebu Bekir'i bütün sahabilerden üstün gördüklerini ifade ediyor (Buhârî, Fedâilu's- Ashâbi'n-Nebiyy, 4). Bunda da onun Hz. Peygambere olan yakınlığı, İslâm için yapmış olduğu fedakârlıklar ve üstün meziyetleri rol oynamıştır.
Hz. Ebu Bekir'in üstünlüğünü ortaya koyan pek çok hadis tesbit etmek mümkündür (bk. Buhârî, el-Amel fî's-Salah, 3, 6; Ezan 38, 46, 47, 68, 70; Salat 80; Fedailu's-Ashabi'n-Nebiyy, 3, 5, 6; Sehiv 9; Sulh 1; Müslim Fedailu's-Sahabe, 10; Ebu Davut, Sünne,11; Tirmizî, Menâkıb,14, 16,17; Nesâî, İmâmet, l, 7,15; Kudât 24; İbn Mace, İkame 142).
Ashâb-ı Kiram, Hz. Peygamber'in Hz. Ebu Bekir'e karşı işaret edilen tavrı ve onun hakkındaki sözlerini onun halîfe olması gerektiğine dairen azından- bir işâret olarak kabul etmişlerdi. Bunda da her bakımdan elbette ki haklı idiler. Çünkü Hz. Peygamberin halifesi olmak için gereken her türlü nitelikler, öncelikle onda toplanmış bulunuyordu. Müslümanlar için ondan daha hayırlı bir halife adayı bulunamazdı. Rasûlullah şöyle buyurmuştu; "Siz şu emirlik (devlet başkanlığı) hususunda insanların en hayırlılarını, emir olmazdan evvel emir olmayı pek fena gören ve onu arzu etmeyen kimseler bulursunuz" (Tecrid-i Sarih Tercümesi, IX, 216, 1421-2). Hz. Ebu Bekir de halife olduktan sonra: "emirliği hiçbir zaman düşünmediğini, Allah'tan onu dilemediğini hutbelerinin birinde hazır olanlara açıkca söylemiştir (İbn Kuteybe, a.g.e., I, 19; Kandehlevî, a.g.e., II, 614).
Rasûlullah'ın vefatından hemen sonra Ensâr, Saideoğulları Sakifesi denilen yerde toplanmış ve Sa'd b. Ubâde'yi halife seçmek istemişlerdi. Ancak bu konuda onlar arasında da görüş ayrılığı bulunuyordu. Bu konuda tartışmaların devam ettiği sırada Hz. Ömer ve Ebu Ubeyde ile berâber gelmiş olan Hz. Ebu Bekir söz alarak, Kur'ân'da Ensâr kadar muhâcirûn'dan da övgüyle söz edildiğini ifade etti. Ancak bu işte Arapların kureyşten başkalarına itaat etmeyeceklerini anlattı ve bu nedenle Ebu Ubeyde ile Ömer'den birisine bey'at edilmesini istediyse de, ikisi de bu teklifi reddettiler ve bu işe Hz. Ebu Bekir'in seçilmesi gerektiğini bildirdiler. Başta Beşir b. Sa'd, Ebu Ubeyde ve Hz. Ömer (r.a) olmak üzere hazır bulunanların tümü ona bey'at ettiler. O anda bey'at etmeyen Sa'd b. Ubade ve hazır bulunmayan Hz. Ali ile diğer bazı Hâşimîler sonraları teker teker bey'at ettiler. Böylece Hz. Ebu Bekir aralıklarla üç defa minbere çıkıp her gün bu görevi kabul etmediğini bildirdi ve yerine başka birisini seçmelerini müslümanlardan istediyse de, onlar kendisinin halifeliğinde ısrar ettiler. Böylelikle Hz. Ebu Bekir (r.a)'in halifeliği kesinleşmiş oldu. (İbn Sa'd Tabakat, III, 178 vd.; İbnü'l-Esîr, el-Kamil, Beyrut,1400/1980; 220 vd; İbn Kutaybe a.g.e I, 7-20; Kandehlevi, a.g.e II, 606, 616; Hamidullah, İslâm Peygamberi, çev. s. Tuğ, İstanbul 1969; II, 315-319; Ashab-ı Kiram, I, 177-184; Şibli, Asr-ı Saadet, IV, 33-40 vd.).
b-Hz. Ömer'in halife seçilmesi:
Hz. Ebu Bekir (r.a.)'ın vefatı ile sonuçlanan hastalığı sırasında müslümanlar kendisinden sonraki halife adayını belirlemek istemişlerdi. Hz. Ebu Bekir, işi Ensâr ve Muhâcirlerin ileri gelenleri ile istişâre etmiş, onların, katılığından çekinmekle birlikte Hz. Ömer (r.a)'den başkasını bu makama layık görmediklerini anlamıştı. Kendisi de aynı görüşü paylaşıyordu. Hz. Osman (r.a)'ı çağırtıp bu konuyu yazı ile belgelemek istedi. Bazı kaynaklarda hafife adayının adım yazdırmadan bayıldığı ve Hz. Osman'ın müslümanların ihtilafını önlemek amacıyla Hz. Ömer'in adını yazdığı bildirilmektedir. Baygınlığı geçtikten sonra yazdığını okumasını Hz. Osman'dan isteyen Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer'in adının okunmasından memnun olmuş ve bu davranışını övmüştür. Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer'i istihlaf etmeden önce de müslümanlara, kendileri için bir halife adayı belirlemesini isteyip istemediklerini sorunca, onlar bu konuda durumu en iyi kendisinin değerlendireceğini belirterek ondan aday belirlemesini istemişlerdi. Hz. Ebu Bekir de onlara Hz. Ömer'i tavsiye etmiş idi.
Hz. Ebu Bekir, bu tavsiyesini yan ile de belgeledikten sonra, halkın toplanmasını emretti ve onlara şu sözleri söyledi:
"Sizin başınıza geçecek, size namaz kıldıracak, düşmanlarınızla savaşacak birisinin varlığı kaçınılmazdır. Arzu ederseniz, toplanır, dilediğimizi seçer, başınıza getirirsiniz. Dilerseniz görüşümü sizin için açıklarım. Allah'a and olsun ki sizin hakkınızda hayırdan başka bir şey istemem."
Halk kendilerine bir aday belirlemesini istedi.
Bundan sonra Hz. Ebû Bekir, yazdırmış olduğu mektubu onlara gönderip, orada adı yazılı olan kişiye bey'at edip etmeyeceklerini sordu. Onlar da mektupta adı yazılı olanın Ömer (r.a) olduğunu bildirdiklerini açıklayarak bey'atte bulundular (İbn Sa'd a.g.e., III, 199 v.d., İbnü'l-Esîr, a.g.e., IV,128-131; Şiblî Bütün Yönleriyle Hz. Ömer, I,117-8). Bundan sonra İslâm Devletinin diğer bölgeleri de vali veya temsilcileri aracılığıyla bey'atte bulundular.
Devlet idaresindeki tecrübeleriyle Hz. Ebu Bekir bu işi Hz. Ömer'den başkasının başan ile yürütemeyeceğini anlamıştı. ileri gelen müslümanlar da aynı kanâati paylaşıyorlardı. Bununla birlikte onun kanaatlerinden faydalanmayı da ihmal etmek istemediler. Fakat herşeye rağmen Hz. Ebû Bekir'in aday göstermesi onlar için bağlayıcı değildi. Sahâbe bey'at edip etmemekte serbest idiler.
İslâm hukukçuları bu olaydan, görevi sona eren ya da vefat etmek üzere bulunan devlet başkanının, müslümanlara kendisinden sonraki adayı gösterebileceği sonucunu çıkarmışlardır.
c- Hz. Osman'ın Halife Seçilmesi:
Hz. Osman (r.a)'ın seçimi, kendisinden önceki iki halîfenin de seçiminden farklı bir biçimde olmuştur.
1-Hz.Ömer'in suikast sonucu yaralanmasından sonra, etrafındakiler ondan yerine bir halîfe adayı göstermeseni istediler. O da: "Eğer istihlâf etmeyecek olursam, benden daha hayırh olan (Rasûlullah) de istihlâfı terk etmişti. Edecek olursam, benden hayırlı olan (Ebû Bekir) de istihlâf etmişti" diye cevaplandırdı. Bundân sonra:
"Bu işe, Rasûlullah'ın kendilerinden hoşnut olarak ayrıldığı şu altı kişiden daha lâyık kimse bulamıyorum" diyerek onların isimlerini şöylece sıralamıştır: Ali, Osman, Zübeyr, Talha, Sa'd b. Ebî Vakkas, Abdurrahman b. Avf (r. anhum).
Bu altı kişiden kendi aralarından halîfeyi seçmeleri için kendilerine üç günlük bir süre tanıdı. Ayrıca görüşmelerine katılmak, fakat oy kullanmamak şartıyla, ensârın yaşlılarını; Hz. Hasan'ı, Abdullah b. Abbâs'ı ve kendi oğlu Abdullah'ı da aralarına almalarını istedi.
Hz. Ömer'in vefat ve defninden sonra toplanan bu şûrâ heyeti, Abdurrahman b. Avf'ın ihtilâfı azaltacak bir teklifini kabul ederek, üçü kendi istekleriyle reylerini, şu şekilde kullandılar: Zübeyr, Hz. Ali'ye; Talha, Osman'a; Sa'd de Abdurrahman b. Avf'a, Bundan sonra Abdurrahman b. Avf, Hz. Osman ile Hz. Ali'ye "Arkadaşlar, hangimiz adaylıktan vazgeçerse seçme işini ona bırakalım" dedi. Hz. Ali ile Hz. Osman'ın sustuklarım gören Abdurruhman, onlara: "Öyle ise bununla uğraşmayı bana bırakıyor musunuz? Çünkü ben size rakiplik etmiyorum. Allah şahittir ki ben ikinizden bu işe daha lâyık olanınızı seçmeye çalışacağım" dedi. Onlar da: "Evet" dediler. Üç gün üç gece bütün halk tabakalarıyla ilişki kuran, hatta Medîne'ye girip çıkan kervanlara da bu konuda sorular soran Hz. Abdurrahman, umumî arzuyu anladı ve son olarak toplantısını yaptı. Bu toplantıda önce Hz. Ali'ye: "Yâ Ali, eğer ben seni emîr seçersem, İslâm ümmetine muhakkak âdil davranırsın. Eğer Osman'ı seçersem, muhakkak onun da sözünü dinler, emirlerine itaat edersin" dedi. Sonra Hz. Osman'a da aynı sözleri söyledikten ve bu şekilde her ikisinden de söz aldıktan sonra, Hz. Osman'a: "Ey Osman, elini uzat" dedi ve ona bey'at etti. Hz. Ali de, bey'at ettikten sonra kapılar açıldı ve halk da bey'at etti (İbn Sa'd, a.g.e., III, 61-2; İbnü'l-Esîr, a.g.e, III, 34 vd; İbn Kuteybe, a.g.e.,. I, 26-30; Tecrîd-i Sarih Tercümesi, IX, 360-I; Kandehlevî, II, 627-9; Şiblî, Asr-ı Saadet, V, 10-1; el-Mâverdî, a.g.e., 14).
d-Hz. Ali'nin Halife Seçilmesi:
Medine'de toplanan isyancılar arasından bir kaç kişi tarafından Hz. Osman (r.a)'ın şehid edilmesi, İslâm Devleti'nin başkasının kalması sonucunu doğurmuştu. Hz. Osman (r.a)'ın şehid edilmesinden sonra isyancılar, bir kısmı Hz. Ali'ye, bir kısmı Sahâbe'nin daha başka ileri gelenlerine, başkanlık için bey'at etmek üzere başvurmuşlar ve hepsinden red cevabı almışlardı. Bir çıkmaza düşen isyancılar sonunda, bir günlük süre içerisinde bir halîfe adayına bey'at edilmeyecek olursa Hz. Ali'yi bir kaç ileri gelen sahabî ile birlikte öldüreceklerini bildirdiler. Bunun üzerine Sahâbenin ısrarı karşısında Hz. Ali, halifeliği kabul etmek zorunda kaldı.
İsyancıların halîfeliği kabul etmesi için Hz. Ali'ye başvurmalarının birinde, Hz. Ali onlara bu işe kendilerinin değil, Bedir Ashabı ile Şûrâ ehlinin yetkili olduğunu bildirdi.
Hz. Ali'ye çoğunluk bey'at etmekle birlikte, bey'at etmeyenler de vardı. Bu bey'at etmeyenler arasında sahâbeden olan kimseler de bulunuyordu. Hatta Şam halkı, başta Muâviye olmak üzere, toptan bey'at etmemişti. Böylelikle, Hz. Ali'nin halifeliği çoğunluğunun bey'atı ile gerçekleşmiş oluyordu (İbn Sa'd a.g.e, III, 31-2; İbnu'l-Esir a.g.e, III 98; İbn Kuteybe a.g.e, I, 47-52; Şiblî Asr-ı Saadet, V, 76; Ashâb-ı Kiram, I; 307).
Râşid halifelerin başa geçme şekilleri ile ilgili açıklamalar, kısaca bunlardan ibârettir. Bu dört halife hakkında Hz. Peygamber'in övücü, değerlerini açıklayıcı pek çok hadîsi vardır (Meselâ bk: Buharî Fedâilu's sahabi n-Nebeviyye, 7, 8, 9; Müslim, Fedâilu's-Sahâbe; Ebû Dâvûd, Sünne 8; Dârimî, Sünen, Rü'ya 13, vs.). Ashab da bu kanaatleri paylaşıyordu. Ondan sonra gelenler de -bazı fırkaların dışında- hepsi hakkında olumlu düşünür. Onları başa geçme şekillerinin meşrûluğu kadar, uygulamalarının da İslâm'ın özüne tam anlamıyla uygunluk gösterdiği açıkça kabul edilir. Bu nedenle Raşid Halîfeler dönemi uygulamaları, her yönüyle kaynak kabul edilmiştir. Bu arada Raşid halifelerin siyasî uygulamalarında da İslâm idare hukukunun çok önemli noktalarını açıklığa kavuşturdukları şüphesizdir. Hz. Peygamber (s.a.s)'in peygamber olmasıyla başlayan Saadet Asrı, Hz. Ali'nin şehîd edilmesiyle sona erer. Bu parlak dönem, müslümanların yalnızca övündükleri tarihî bir miras değildir. Aynı zamanda çağlar boyunca İslâm toplumlarının "boyasıyla boyanmak istedikleri" eşsiz bir dönemdir. Çünkü bu çağın insanları "İnsanların yararına çıkartılmış, Allah'a inanmaları nedeniyle, iyilikleri emreden, kötülüklerden vazgeçirmeye çalışan en hayırlı bir ümmetti" (Alu İmrân, 3/110).
Hz. Ali'nin başa geçmesine rağmen Şam valisi Muâviye b. Ebi Süfyan Hz. Osman'ın katillerinin bulunmasını ileri sürerek, ona bey'at etmekten kaçınmıştır. Mesele Hz. Ali'nin şehid edilmesi, sonradan Hz. Hasan'ın halîfelikten Muâviye lehine feragati üzerine, belirli bir süre için siyasî planda da olsa kapanmış oluyordu. Hz. Hasan, Muâviye'den sonra halîfeliğe kendisi geçmek şartıyla feragatte bulunmuştu. Ancak bir süre sonra Hz. Hasan'ın vefatıyla, Muâviye'nin kendisinden sonra oğlu Yezid'i veliahd tayin edip, onun için hayattayken bey'at alması, Râşid Halîfeler dönemine son vermiş oldu. Artık nebevî hilâfetin yerini meliklik (krallık) almış oluyordu. Bu durum böylece sonuna kadar devam etti; devlet başkanlığı belirli ailelerin tekelinde kalmış oldu. Zaman zaman başa geçen bazı yöneticiler âdil uygulamalarda bulundular; Şeriât hükümlerinin dışına çıkmadılar. Bu arada İslâm'a aykırı bir sürü iş yapıldı. Devlet eliyle yapılan İslâm'a aykırı bu uygulamalar, zamanla arttı; bazan da azaldı. Fakat günahkârlıklarına rağmen bu yöneticiler, İslâm dışı bir düzeni arzulamış veya bütünüyle İslâm'a aykırı hükümler getirmiş değildirler.
İlk olarak halifeliğin tartışılabilir ölçüler içerisinde bile olsa, melikliğe veya saltanata dönüşmesi, elbette ki İslâm'dan önemli bir sapmadır. Siyasî hayatta başlayan bu sapmalar artmış ve bunlar yakın bir tarihte kelimenin tam anlamıyla İslâm toplumunun "özünün değişmesi" ile sonuçlanmıştır.
>>>>>Şamil İ.A. |
0 Yorumlar |
|
| ÖMER B. HATTAB (r.a)
İkinci Raşid Halife. İslâmı yeryüzüne yerleştirip, hakim kılmak için Resulullah (s.a.s)'ın verdiği tevhidî mücadelede ona en yakın olan sahabilerden biri. Hz. Ömer (r.a), Fil Olayından on üç sene sonra Mekke'de doğmuştur. Kendisinden nakledilen bir rivayete göre o, Büyük Ficar savaşından dört yıl sonra dünyaya gelmiştir (İbnül-Esîr, Üsdül-Ğâbe, Kahire 1970, IV,146). Babası, Hattab b. Nüfeyl olup, nesebi Ka'b'da Resulullah (s.a.s) ile birleşmektedir. Kureyş'in Adiy boyuna mensup olup, annesi, Ebu Cehil'in kardeşi veya amcasının kızı olan Hanteme'dir (bk. a.g.e., 145).
Kaynaklar Hz. Ömer (r.a)'in müslüman olmadan önceki hayatı hakkında fazlaca bir şey söylemezler. Ancak küçüklüğünde, babasına ait sürülere çobanlık ettiği, sonra da ticarete başladığı bilinmektedir. O, Suriye taraflarına giden ticaret kervanlarına iştirak etmekteydi (H. İbrahim Hasan, Tarihul-İslâm, Mısır 1979, I, 210). Cahiliyye döneminde Mekke eşrafı arasında yer almakta olup, Mekke şehir devletinin sifare (elçilik) görevi onun elindeydi. Bir savaş çıkması durumunda karşı tarafa elçi olarak Ömer gönderilir ve dönüşünde onun verdiği bilgi ve görüşlere göre hareket edilirdi. Ayrıca kabileler arasında çıkan anlaşmazlıkların çözümünde etkin rol alır ve verdiği kararlar bağlayıcılık vasfı taşırdı (Suyûtî, Tarihul-Hulefâ, Beyrut 1986, 123; Üsdül-Ğâbe, IV, 146).
Hz. Ömer, sert bir mizaca sahip olup, İslâma karşı aşırı tepki gösterenlerin arasında yer almaktaydı. Sonunda o, dedelerinin dinini inkâr eden ve tapındıkları putlara hakaret ederek insanları onlardan yüz çevirmeğe çağıran Muhammed (s.a.s)'ı öldürmeye karar vermişti. Kılıcını kuşanarak, Peygamberi öldürmek için harekete geçmiş, ancak olayın gelişim şekli onun müslümanların arasına katılması sonucunu doğurmuştu. Tarihçilerin ittifakla naklettikleri rivayete göre, Ömer (r.a)'in müslüman oluşu şöyle gerçekleşmişti: Ömer, Resulullah (s.a.s)'ı öldürmek için onun bulunduğu yere doğru giderken, yolda Nuaym b. Abdullah ile karşılaştı. Nuaym ona, böyle öfkeli nereye gittiğini sorduğunda o, Muhammed (s.a.s)'i öldürmeye gittiğini söylemişti. Nuaym, Ömer'in ne yapmak istediğini öğrenince ona, kızkardeşi ve eniştesinin yeni dine girmiş olduğunu söyledi ve önce kendi ailesi ile uğraşması gerektiğini bildirdi. Bunu öğrenen Ömer (r.a), öfkeyle eniştesinin evine yöneldi. Kapıya geldiğinde içerde Kur'an okunmaktaydı. Kapıyı çalınca, içerdekiler okumayı kesip, Kur'an sayfalarını sakladılar. İçeri giren Ömer (r.a), eniştesini dövmeye başlamış, araya giren kızkardeşinin aldığı darbeden dolayı burnu kanamıştı. Kızkardeşinin ona, ne yaparsa yapsın dinlerinden dönmeyeceklerini söyleyerek kararlılığını bildirmesi üzerine, ona karşı merhamet duyguları kabarmaya başlamış ve okudukları şeyleri görmek istediğini söylemişti. Kendisine verilen sahifelerden Kur'an ayetlerini okuyan Ömer (r.a), hemen orada imân etti ve Resulullah (s.a.s)'ın nerede olduğunu sordu. O sıralarda müslümanlar, Safa tepesinin yanında bulunan Erkam (r.a)'ın evinde gizlice toplanıp ibadet ediyorlardı. Resulullah (s.a.s)'ın Daru'l-Erkam'da olduğunu öğrenen Ömer (r.a), doğruca oraya gitti. Kapıyı çaldığında gelenin Ömer olduğunu öğrenen sahabiler endişelenmeye başladılar. Zira Ömer silahlarını kuşanmış olduğu halde kapının önünde duruyordu. Hz. Hamza: "Bu Ömer'dir. İyi bir niyetle geldiyse mesele yok. Eğer kötü bir düşüncesi varsa, onu öldürmek bizim için kolaydır" diyerek kapıyı açtırdı. Resulullah (s.a.s), Ömer (r.a)'ın iki yakasını tutarak;
"Müslüman ol ya İbn Hattab! Allahım ona hidayet ver!" dediğinde, Ömer (r.a), hemen Kelime-i Şehadet getirerek imân ettiğini açıkladı (İbn Sa'd, Tabakatu'l Kübra, II, 268-269; Üsdül-Ğâbe, IV, 148-149; Suyûtî, Tarihu'l-Hulefa, Beyrut 1986, 124 vd.).
Rivayetlere göre Ömer (r.a)'ın müslüman oluşu, Resulullah (s.a.s)'ın yapmış olduğu; Allahım! İslâmı Ömer b. el-Hattab veya Amr b. Hişam (Ebû Cehil) ile yücelt" şeklinde bir duanın sonucu olarak gerçekleşmişti (İbnul-Hacer el-Askalânî, el-İsâbe fi Temyîzi's-Sahâbe, Bağdat t.y., II, 518; İbn Sa'd, aynı yer; Suyûtî, a.g.e., 125).
Ömer (r.a), risaletin altıncı yılında müslüman olmuştur. O, iman edenlerin arasına katıldığı zaman müslümanların sayısı yetmiş seksen kişi kadardı (İbn Sa'd, aynı yer).
Mekkeli müşriklerin, gösterdiği zorbaca tepkiden dolayı müslümanlar, Beytullah'a gidip namaz kılamıyor ve ancak gizlice bir araya gelebiliyorlardı. Ömer (r.a) müslüman olunca doğruca Beytullah'ın yanına gitti ve müslüman olduğunu haykırdı. Orada bulunanlar şiddetli tepki gösterdi. Ancak o, müşriklere karşı savaşını sürdürerek onların, müslümanlara gösterdiği muhalefeti kırdı ve bir avuç müslümanla birlikte herkesin gözü önünde Beytullah'ta namaza durdu. Onun bu şekilde saflarına katılması müslümanlara büyük bir moral desteği sağlamıştı. Abdullah İbn Mes'ud'un; "Ömer'in müslüman oluşu bir fetihti" (Üsdül-Ğâbe, IV,151; İbn Sa'd, a.g.e., III, 270) sözü bunu açıkça ortaya koymaktadır. Taberî'nin İbn Abbas'tan tahric ettiği bir hadise göre, müslümanlığını ilk ilân eden kimse Hz. Ömer (r.a) olmuştur (Suyûtî, a.g.e.,129). Ömer (r.a) benliğini kuşatan imanın verdiği heyecanla, küfre karşı açık ve net bir şekilde, hiç bir tehdide aldırış etmeden mücadele ediyordu. Müşrikler, şecaat ve kararlılığını eskiden beri bildikleri için ona sataşmaya cesaret edemiyorlardı.
Müslüman olduktan sonra sürekli Resulullah (s.a.s)'ın yanında bulunmuş, onu korumak için elinden gelen gayreti göstermiştir.
O, imân ettikten sonra müşriklere karşı çok sert davranmış ve dinini her ortamda, kimseden çekinmeden herkese meydan okuyarak savunmuştur. İslâm tebliğinin yeni bir veche kazanması için Medine'ye hicret emrolunduğu zaman müslümanlar Mekke'den gizlice Medine'ye göç etmeye başladıklarında, Hz. Ömer, gizlenme ihtiyacı duymamıştı. Ömer (r.a), beraberinde yirmi arkadaşı olduğu halde Medine'ye doğru yola çıkmıştı. Hz. Ali (r.a) onun hicretini şu şekilde anlatmaktadır: "Ömer'den başka gizlenmeden hicret eden hiç bir kimseyi bilmiyorum. O, hicrete hazırlandığında kılıcını kuşandı, yayını omuzuna taktı, eline oklarını aldı ve Kâ'be'ye gitti. Kureyş'in ileri gelenleri Kâ'be'nin avlusunda oturmakta idiler. O, Kâ'be'yi yedi defa tavaf ettikten sonra, Makâm-ı İbrahim'de iki rek'at namaz kıldı. Halka halka oturan müşrikleri tek tek dolaştı ve onlara; "Yüzler pisleşti. Kim anasını evladsız, çocuklarını yetim, karısını dul bırakmak istiyorsa şu vadide beni takip etsin" dedi. Onlardan hiç biri onu engellemeye cesaret edemedi (Suyûtî, a.g.e., 130). Bunun içindir ki İbn Mes'ud;
"Onun hicreti bir zaferdi" (İbn Sa'd, aynı yer; Üsdül-Ğâbe, IV, 153) demektedir.
Ömer (r.a), Medine dönemi boyunca İslamın yücelişini etkileyen bütün olaylara aktif olarak iştirak etmiştir. Resulullah (s.a.s)'ın önemli kararlar alacağı zaman görüşlerine başvurduğu kimselerin başında Ömer (r.a) gelir. Onun ileri sürdüğü görüşler o kadar isabetliydi ki; bazı ayetler onun daha önce işaret ettiğine uygun olarak nazil oluyordu. Resulullah (s.a.s) onun bu durumunu şu sözüyle ifade etmekteydi: "Allah, hakkı Ömer'in dili ve kalbi üzere kıldı" (Üsdül-Ğâbe, IV, 151).
Ömer (r.a), Bedir, Uhud, Hendek, Hayber vb. gazvelerin hepsine ve çok sayıda seriyyeye katılmış, bunların bansında komutan olarak görev yapmıştır. Bunlardan biri Hicretin yedinci yılında Havazinliler'e karşı gönderilen seriyyedir.
Ömer (r.a), bütün meselelere karşı net ve tavizsiz tavır koymakla tanınır. Onun küfre karşı düşmanlığı; müşriklerin, İslâma karşı olan saldırılarını hazmedememe konusundaki hassasiyeti; bazı kararlara şiddetle karşı çıkmasına sebep olmuştur. Hudeybiye'de yapılan anlaşmanın müşrikler lehine görünen maddelerine karşı çıkışı bunlardan biridir. Ancak o, Resulün, Allah Teâlâ'nın gösterdiği doğrultuda hareket etmekten başka bir şey yapmadığı uyarısı karşısında, hemen kendini toparlamış ve olayın iç gerçeğini kavramıştı.
Resulullah (s.a.s)'ın vefatının hemen peşinden ortaya çıkan karışıklığın Hz. Ebû Bekir'in halife seçilmesiyle yok edilmesinde Hz. Ömer büyük rol oynamıştır. Hz. Ebû Bekir'in kısa halifelik döneminde en büyük yardımcısı Ömer (r.a) olmuştur.
Hz. Ebû Bekir (r.a) vefat edeceğini anladığında, Hz. Ömer'i kendisine halef tayin etmeyi düşünmüş ve bu düşüncesini açıklayarak bazı sahabilerle istişarelerde bulunmuştu. Herkes Ömer (r.a)'ın fazilet ve üstünlüğünü kabul etmekle beraber, onu bu iş için biraz sert mizaclı buluyorlardı. Hatta Talha (r.a) ve diğer bazı sahabiler ona; "Rabbin seni Ömer'i hafife tayin ettiğinden dolayı sorgularsa ona ne cevap vereceksin? Bilirsin ki Ömer oldukça sert bir kimsedir" demişlerdi. Hz. Ebû Bekir onlara; "Derim ki: Allahım! Kullarının en iyisini onlara halife yaptım" karşılığını vermişti. Sonra da Hz. Osman'ı çağırarak bir kâğıda Hz. Ömer'i halife tayin ettiğini yazdırdı. Kâğıt katlanıp mühürlendikten sonra, Hz. Osman dışarı çıkarak insanlardan kâğıtta yazılı olan kimseye bey'at edilmesini istedi. Oradakilerin bey'at etmesiyle Hz. Ömer'in II. Raşid halife olarak iş başına gelişi gerçekleşmiş oldu (Üsdü'l-Ğâbe, IV,168-199; İbn Sad, a.g.e., III, 274 vd.; Suyûtî a.g.e., 92-94).
Hz. Ömer Döneminde İslam Devleti ve Fetihler
Resulullah (s.a.s)'ın sağlığında Arap yarımadası İslâmın hakimiyetine boyun eğdirilmiş ve insanlar bölük bölük ihtida ederek müslümanlarla bütünleşmişlerdi.
Bunun peşinden Resulullah (s.a.s), İslam tebliğinin insanlara ulaştırılmasının önünde bir set teşkil eden, müşrik zalim güçlerden biri olan Bizans imparatorluğuna karşı askerî seferleri başlatmıştı. Ebû Bekir (r.a), Resulullah (s.a.s)'ın vefatından hemen sonra ortaya çıkan Ridde hareketlerini bastırdıktan sonra, Bizans hakimiyetindeki topraklara askerî akınlar başlatmış, öte taraftan çağın despot devletlerinden ikincisi olan İran imparatorluğuna karşı da askerî faaliyetlere girişmişti. Hz. Ömer (r.a)'in üzerine düşen, bu siyaseti devam ettirmekten ibaretti. Hz. Ömer bir taraftan Suriye'nin fethinin tamamlanması için gayret gösterirken, öte taraftan İran cephesinde netice almak için ordular sevkediyordu. Kadisiye savaşıyla İran ordusu hezimete uğratılmış ve Kisrâ, saraylarını İslam ordusuna terk ederek doğuya kaçmak zorunda kalmıştı. Peşpeşe gönderilen ordularla İranın bazı bölgeleri savaş ile, bazı bölgeleri de sulh yoluyla İslam'ın hakimiyetine boyun eğdirilmişti. Kuzeye yönelen Muğîre b. Şu'be, Azerbaycanı sulh yoluyla ele geçirmişti. Ermenistan bölgesi fethedilen yerler arasındaydı.
Suriye'nin fethi tamamlandıktan sonra bu bölgedeki askerî harekât batıya doğru kaydırıldı. Etraftaki şehir ve kasabalar fethedildikten sonra Kudüs kuşatma altına alındı. Şehirdeki hristiyanlar bir süre direndilerse de sonunda barış istemek zorunda kaldılar. Ancak, komutanlardan çekindikleri için şart olarak şehri bizzat halifeye teslim etmek istediklerini bildirmişlerdi. Durum Ebu Ubeyde tarafından bir mektupla Hz. Ömer (r.a)'a bildirildi. Hz. Ömer (r.a) Ashabın ileri gelenleriyle istişare ettikten sonra, Medine'den komutanlarıyla buluşmayı kararlaştırdığı Cabiye'ye doğru yola çıktı. Cabiye'de yapılan bir anlaşmadan sonra Hz. Ömer, bizzat Kudüs'e kadar giderek şehri teslim aldı (H.16-M. 637). Hz. Ömer (r.a) kısa bir müddet Kudüs'te kaldıktan sonra Medine'ye geri döndü.
Bu arada İran cephesinde durumlar karışmaya başlamıştı. Hz. Ömer, bölgede bulunan orduları takviye ederek İran meselesini kesin bir sonuca bağlamaya karar verdi. Hicri 21 yılında başlayan ve sürekli takviye edilen akınlarla Azerbaycan ve Ermenistan da dahil olmak üzere, Horasan'a kadar bütün İran toprakları İslam devletinin sınırları içine alınmış ve Fars cephesinde askerî harekâtlar tamamlanmıştı.
Öte taraftan Amr b. el-As, hazırlayıp uygulamaya koyduğu harekât planıyla Mısır'ı fethetmeyi başarmış, müslümanları Mısır'dan geri püskürtmek için İskenderiyede hazırlıklara girişen Bizanslıların üzerine yürüyerek burayı ele geçirmişti (H. 21). Böylece Suriye'den sonra, Mısır'da da Bizans'ın hakimiyetine son verilmiş oluyordu (Şibli Numanî, Bütün yönleriyle Hz. Ömer ve Devlet İdaresi, Terc. Talip Yasar Alp, İstanbul t.y., I, 285-286).
İslam ordularının fethettiği bölgelerdeki halk, müslümanlardan gördükleri müsamaha ve âdil davranışlardan etkilenerek kitleler halinde İslâma giriyorlardı. Asırlarca Bizans ve İran devletlerinin zulmü altında ezilen, horlanan topluluklar İslâmın kuşatıcı merhameti ile yüz yüze geldiklerinde müslüman olmakta tereddüt göstermiyorlardı. Kendi dinlerinden dönmek istemeyenler ise hiç bir baskıya maruz kalmadıkları gibi, geniş bir inanç hürriyetine kavuşuyorlardı.
Hz. Ömer, bir taraftan İslâmın insanlığa tebliğinin önündeki engelleri kaldırmak için ordular sevkederken, öte taraftan da henüz müesseselerine kavuşmamış bulunan devleti teşkilatlandırmaya çalışıyordu.
Hz. Ömer'den önce, orduya katılan askerler ve bunlara dağıtılan paralar belirli defterlere yazılıp kayıt altına alınmazdı. Bu durum normal olarak bazı karışıklıkların çıkmasına sebep olur, gelir ve giderlerin hesabı yapılamazdı. İlk zamanlar buna pek ihtiyaç da yoktu. Ancak devletin sınırları genişlemiş ve bu geniş coğrafya içerisinde devletin etkinliğini sağlayabilmek için idarî düzenlemeler yapılması zarureti doğmuştu. O, ilk olarak askerlerin kayıtlarının tutulduğu ve fey ve ganimet gelirlerinin dağıtımının kaydedildiği "divan" teşkilatını kurdu.
Ayrıca, Suriye ve Irak'ta bulunan divanlar varlıklarını korumuşlardır. Bunlar vergilerin toplanması ile alakalı çalışmaları yürütmekteydiler. Suriye ve Irak'taki divanlar her ne kadar İran ve Bizans malî teşkilatından kalma idiyse de, onun Medine'de tesis ettiği divan hiçbir yabancı tesir söz konusu olmaksızın, ortaya çıkan ihtiyaçları karşılamak için kurulmuştur.
Hz. Ömer, feyden elde edilen gelirlerden verdiği atıyyeleri bir gruplandırmaya tabi tutmuştur.
Hz. Ömer, yargı (kaza) işlerini bir düzene koymak için valilerden ayrı ve bağımsız çalışan kadılar tayin eden ilk kimsedir. O, Kufe'ye, Şureyh b. el-Haris'i, Mısır'a da Kays b. Ebil-As es-Sehmî'yi kadı tayin etmiştir. Onun Medine'deki kadısı Ebû Derda (r.a)'dır. Bu dönemin tanınmış kadılarından birisi de Ebu Mûsa el-Eşari'dir. Hz. Ömer, tayin ettiği kadılara, görevlerini ne şekilde ifa etmeleri gerektiğine dair talimatlar verir ve onların bu çerçeve dışına çıkmamalarını tenbihlerdi (Mustafa Fayda, Doğuştan Günümüze Büyük İslâm Tarihi, İstanbul 1986, II, 176-177).
Hz. Ömer (r.a)'ın, üzerinde titizlikle durduğu ve asla müsamaha göstermediği en önemli konu adâlet meselesiydi. O, mevki, rütbe, soyluluk vb. hiçbir ayırım gözetmeden hakların sahiplerine verilmesi için çok şiddetli davranmıştır. Bu konuda onun yanında bir köle ile efendisi arasında bir fark yoktur.
O, her tarafta adâletin eksiksiz yerine getirilmesi, muhtaç ve yoksul kimselerin gözetilmesi için ülkenin en ücra köşelerindeki durumlardan zamanında haberdar olmak için imkân oluşturmaya çalıştı. O, muhtaç kimseler konusunda din ayırımı gözetmemiş, hristiyan ve yahudilerden olan yoksullara da yardımlarda bulunmuştur.
Devletin temel görevlerinden birisi ilmin insanlara ulaştırılmasıdır. Hz. Ömer, fethedilen bölgelerde okullar açmış, buralara müderrisler tayin etmiş ve Kur'an-ı Kerim'i okumak ve onunla amel edebilmek için gerekli olan eğitimin verilmesini sağlama yolunda gayret sarfetmiştir. İslâm'ın, müslüman olan insanlara öğretilmesi ve tebliğ çalışmalarının yürütülmesi için sahabîlerden ve diğer âlimlerden istifade etmiş ve onları değişik bölgelerde görevlendirmiştir. Kur'an, Hadis ve Fıkıh öğretimi ile uğraşan bu âlimlere büyük meblağlar tutan maaşlar bağlamıştır. Hz. Ömer, devletin her tarafında camiler inşa ettirmişti. Onun zamanında dört bin tane cami yapılmış olduğu rivayet edilmektedir (Ahmed en-Nedvi, Asrı Saadet, Terc. Ali Genceli, İstanbul 1985, I, 317).
İlk defa bir takvimin kullanılmasına Hz. Ömer zamanında ihtiyaç duyulmuş ve böylece Hicret esas alınarak oluşturulan takvimle devlet işlerinde tarihleme açısından ortaya çıkan problemler ortadan kaldırılmıştır (H. 16).
İslâm devleti, bağımsız bir devlet olmasına ve çok geniş bir coğrafî sahayı kaplayan ekonomik faaliyetlerin yürütülmesine rağmen, kullanılan paralar yabancı kaynaklıydı. Irak ve İran bölgelerinde Fars dirhemleri; Suriye ve Mısır taraflarında da Bizans dinarları tedavülde bulunmaktaydı. Bu durum o devirde henüz hissedilmeye başlanmamış olsa bile, bir ekonomik baskı tehlikesini beraberinde getirmekteydi. Hz. Ömer'in, devleti müesseselere kavuşturup yapısını sağlamlaştırmaya çalışırken, bu duruma da müdahale etmemesi düşünülmezdi. O, Hicri 17 de para bastırarak piyasaya sürdü. Ayrıca Halid b. Velid'in Taberiye'de Hicrî 15 tarihinde dinar darbettirdiği de bilinmektedir (Hassan Hallâk, Dırâsât fî Tarihil-Hadâretil-İslamiye, Beyrut 1979, 13-15).
Hz. Ömer (r.a), İslâm devletinin dışarıdan gelebilecek saldırılara karşı güvenliğini sağlamak ve orduları düşman bölgelerine yakın yerlerde bulundurabilmek için ordugah şehirler tesis etmiştir. İran ve Hindistan taraflarından gelebilecek deniz akınlarına karşı Basra ordugah şehri kuruldu. Bu şehrin mevkii bizzat Hz. Ömer tarafından tesbit edilmiştir. O, bu iş için Utbe b. Gazvan'ı görevlendirmişti. Utbe, sekizyüz adamıyla o zaman boş ve ıssız olan Haribe bölgesine gelip H. 14 yılında Basra şehrinin inşasına başladı.
Sa'd b. Ebi Vakkas, Kadisiye'de kazandığı büyük zaferden sonra İran içlerine akınlara başlamıştı. Onun ordusu Medâin'de bulunmaktaydı. Ancak buranın ikliminin Arap askerlerin sağlığını olumsuz yönde etkilediği anlaşılınca, Hz. Ömer, Sa'd'a iklim bakımından uygun ve merkez ile arasında deniz bulunmayan bir yer bulup burada bir şehir kurması talimatını verdi. Bu iş için görevlendirilen Selmân ve Huzeyfe, Kufe mevkiini uygun buldular. H. 17 de kurulan bu ordugah şehir kırk bin kişiyi iskân edebilecek büyüklükte inşa edildi.
Amr b. el-As, Mısır'ı fethettikten sonra İskenderiye'yi karargah edinmek için Hz. Ömer (r.a)'dan izin istedi. Hz. Ömer (r.a), haberleşme açısından endişe duyduğu için Kendisiyle Mısır'daki kuvvetler arasında bir nehrin bulunmasını kabul etmedi. Amr, Nil'in doğu yakasına geçerek burada Fustat adlı şehri kurdu (H. 21). Bu ordugah şehirlerinden başka yine askerî amaçlı merkezler de oluşturulmuştur.
Hz. Ömer'in idare anlayışı Hz. Ömer, toplumu ilgilendiren meselelerde karar vereceği zaman müslümanların görüşüne başvurur, onlarla istişare ederdi. O "istişare etmeden uygulamaya konulan işler başarısızlığa mahkûmdur" demekteydi. İstişarede takip ettiği yöntem şuydu: Önce meseleyi müslümanların ulaşabildiği çoğunluğu ile görüşür, peşinden Kureyşliler'in düşüncesini sorar, son olarak da sahabilerin görüşlerini alırdı. Böylece en isabetli fikir ortaya çıkar ve uygulamaya konulurdu. Hz. Ömer, müslümanların yaptığı işlerde bir hata gördükleri zaman kendisini uyarmalarını isterdi. Başka dinlere mensup olup, zımmî statüsünde bulunan kimselerle alâkalı işlerde de onların görüşlerine baş vurur ve meseleyi onlarla istişare ederdi. Bu durum Hz. Ömer'in adâlet anlayışının ne kadar kapsamlı olduğunu ortaya koymaktadır.
Hz. Ömer idarede görevlendirdiği memurlarına karşı oldukça sert davranır, onların bir haksızlıkta bulunmalarına asla göz yummazdı. Halka karşı ise son derece şefkatle yaklaşır, onların varsa gizledikleri problemlerini öğrenip çözümlemek için gece-gündüz uğraşıp dururdu. O bu hassasiyetini: "Fırat kıyısında bir deve helak olsa, Allah bunu Ömer'den sorar diye korkarım" sözü ile ortaya koymaktadır. Hz. Ömer, merkezden uzak bölgelerde halkın durumunu yakından görmek için seyahatler yapma yoluna gitmişti. O, insanların çeşitli dertlerini uzak diyarlarda olmaları sebebiyle kendisine ulaştıramadıklarından endişe ediyordu. Bazı bölgeleri dolaşmasına rağmen başka yerlere gitmeyi tasarladığı halde ömrü o şehirlere ulaşmasına yetmemişti. İslâm tarihinde adâletin timsali olarak yerini alan Hz. Ömer (r.a) hakkında rivayet edilen şu olay onun bu sıfatla bütünleşmiş olduğunun en açık delilidir.
Bir defasında Eslem'le birlikte Harra taraflarında (Medine'nin dış bölgesi) dolaşırlarken ışık yanan bir yer gördü ve Eslem'e; "Şurada, gecenin ve soğuğun çaresizliğine uğramış biri var. Haydi onların yanına gidelim" dedi. Oraya gittiklerinde bir kadını iki çocuğuyla üzerinde tencere bulunan bir ateşin etrafında otururken gördüler. Hz. Ömer, onlara; "Işıklı aileye selâm olsun" dedi. Kadın selâmı aldıktan sonra yanlarına yaklaşmak için izin alan Hz. Ömer ona yanındaki çocukların neden ağladıklarını sordu. Kadın, karınlarının aç olduğunu söyleyince, Hz. Ömer merakla tencerede ne pişirdiğini sordu. Kadın, tencerede su bulunduğunu, çocukları yemek pişiyor diye avuttuğunu söyledi ve; "Allah bunu Ömer'den elbette soracaktır" diye ekledi. Hz. Ömer, ona; "Ömer bu durumu nereden bilsin ki?" diye sorduğunda kadın;
"Madem bilemeyecekti ve unutacaktı neden halife oldu" karşılığını verdi. Hz. Ömer bu cevap karşısında irkilerek Eslem'le birlikte doğruca erzak deposuna gitti. Doldurdukları yiyecek çuvalını Eslem taşımak istedi. Ancak Hz. Ömer (r.a); "Kıyamet gününde benim yüküme ortak olacak değilsin. Onun için bırak da yükümü kendim taşıyayım" diyerek buna izin vermedi; çuvalı omuzuna aldı ve kadının bulunduğu yere götürdü. Orada bizzat yemeği Hz. Ömer (r.a) hazırlayıp pişirdi ve onları doyurdu. Eslem; "O, ateşe üflerken şakakları arasından çıkan dumanları seyrediyordum" demektedir. Hz. Ömer oradan ayrılırken kadın; "Siz bu işe Ömer'den daha layıksınız" dedi. Hz. Ömer;
"Ömer'e dua et. Bir gün onu ziyarete gidersen beni orada bulursun" dedi.
Bu onun insanlara yardım etmede ve mağduriyetlerini gidermede gösterdiği hassasiyetin örneklerinden sadece bir tanesidir.
İlmi
Hz. Ömer'in fıkıh ilminde ayrı bir yeri vardır. O, her yönüyle devleti teşkilatlandırmaya çalışırken diğer taraftan da bu teşkilatlanmanın alt yapısı olan ilmî gelişmeyi sağlayabilmek için gayret sarfediyordu. Fıkıh usulünün oluşumu Hz. Ömer (r.a) ile başlar. Fıkıh ilminin temellerini meydana getiren kaideleri, karşılaştığı kazâî ve idarî meseleleri çözüme kavuştururken takip ettiği yöntemlerle belirlemeye başlamıştır. Ondan sahih senetlerle rivayet olunan fıkhî hükümlerin sayısı birkaç bini bulmaktadır. Hz. Ömer'in içtihadlarının İslâm hukuku açısından çok büyük bir önemi vardır ve Resulullah (s.a.s)'ın hadislerinden başka hiç bir şey onun bu içtihadlarının üzerinde değildir (Muhammed Revvâs Kal'acı, Mevsuatu Fıkhı Ömer b. el-Hattab, 1981, 8; Bu kitabta Hz. Ömer'in Fıkhî içtihadları bir araya toplanarak ansiklopedik bir tarzda tasnif edilmiştir).
Hz. Ömer (r.a), Hadis rivayeti konusunda çok titiz davranmıştır. O, Peygamber (s.a.s)'den hadis rivayet eden bazı kimseleri sorguya çekmiş, onlardan rivayet ettikleri hadisler için şahid istemişti. Hz. Ömer'in kendisinden beş yüz otuz dokuz hadis rivayet edilmiştir (Suyutî, a.g.e., 123).
Ayrıca o, Kur'an-ı Kerim'in te'vil ve tefsirinde ilim sahibiydi. İbn Ömer'den rivayet edildiğine göre, kendisine Resulullah (s.a.s) hayattayken kimlerin fetva verdiği sorulduğunda: "Ebu Bekir ve Ömer'den başkasının fetva verdiğini bilmiyorum" karşılığını vermişti (H.İ. Nasan, İslâm Tarihi, İstanbul 1985, I, 319).
Şahsiyeti Hz. Ömer, inandığı şeyi yerine getirme hususunda şiddetli davranmakla tanınır. O, müslüman olmadan önce ilk iman edenlere karşı sert muamele etmişti. Müslüman olduktan sonra ise bu sertliği İslâm'ın lehine müşriklere karşı yönelmiştir.
Hz. Ömer Halife olduktan sonra da doğruların uygulanması ve hakkın elde edilmesi konusunda titiz davranmaya ve en ufak ayrıntıları bile bizzat takip etmeye aşırı dikkat göstermiştir. O, bir şeyi emrettiği veya yasakladığı zaman ilk önce kendi ailesinden başlardı. Aile fertlerini bir araya toplayarak onlara şöyle derdi; "Şunu ve şunu yasakladım. İnsanlar sizi yırtıcı kuşun eti gözetlediği gibi gözetlerler. Allah'a yemin ederim ki, her hangi biriniz bu yasaklara uymazsa onu daha fazlasıyla cezalandırırım".
Sert bir mizaca sahip olmasına rağmen insanlara karşı oldukça mütevâzî davranırdı. Geniş toprakları, güçlü orduları olan bir devletin başkanı olması onu diğer insanlar gibi mütevazî ve sade bir hayat yaşamaktan alıkoyamamıştır. Pahalı, lüks elbiseler giymekten kaçınır, diğer insanlar gibi gerektiğinde alelade işlerle uğraşmaktan çekinmezdi. Tanımayan kimse onun müslümanların halifesi olduğunu asla anlayamazdı. Çünkü çoğu zaman giydiği elbise yamalarla doluydu.
Hz. Ömer güçlü bir hitabet kudretine sahipti ve konuşurken beliğ bir uslubla konuşurdu. Onun üstün kabiliyeti yazı için de geçerliydi. Valilerine yazmış olduğu talimatları ve mektupları Arap dili için bir numune addedilmekteydi. Hz. Ömer şiire de ilgi duyan ve şiir zevki olan sahabilerden birisidir. Çok sayıda Arap şairlerinin şiirlerini ezberlemiş, az da olsa şiir yazmıştır.
Hz. Ömer ibadet ederken bütün benliğiyle Rabbine yönelirdi. Halife olduktan sonra gündüz işlerinin yoğun olmasından dolayı nafile namazlarını gece kılar, ev halkını sabah namazına; "ve namazı ailene emret" (Tâhâ, 20/132) mealindeki ayeti okuyarak uyandırırdı. O, her sene haccetmeyi asla ihmal etmez ve hac farizasını yerine getirmek için Mekke'ye gelen hacılara bizzat riyaset ederdi. Rabbine karşı duyduğu sorumluluğun altında öylesine ezilirdi ki, kıyamet günü hesaptan, cezasız kurtulmayı başarabilirse sevineceğini söylerdi. O, ölüm döşeğinde bu endişesini şu anlamdaki bir beyitle dile getiriyordu:
"Müslüman oluşum, namazları kılıp, orucu tuttuğum müstesna, nefsime zulmetmiş bulunuyorum" (Şıblî, a.g.e., II, 373).
Hz. Ömer (r.a)'in, şahsi hayatı oldukça sadeydi. Hz. Ömer (r.a), Bizans ve İran'a karşı büyük ordular sevkeden ve onları tarihlerinde pek nadir tattıkları sürekli yenilgilerle perişan eden güçlü ve muktedir bir devletin başkanıdır. Ama o buna rağmen yamalı elbiseler, eskimiş sarık ve yırtık ayakkabılarla hayatını sürdüren bir kişidir. O, bazen dul bir kadına su taşırken görülür, bazan da günün yorgunluğunu hafifletmek için mescid'in çıplak zemini üzerinde uyuduğuna şahit olunurdu. Medine'den Mekke'ye çok sayıda yolculuk yapmış olduğu halde hiç bir zaman yanına çadır almamış ve yolda, bir çarşafı dalların üzerine gererek basit bir şekilde dinlenmeyi tercih etmiştir. Yine bir gün, Ahnef b. Kays yanında Arapların ileri gelenlerinden bazı kimselerle birlikte Hz. Ömer (r.a)'i ziyarete gitmiş; onu, elbisesinin eteklerini beline sıkıştırmış olduğu halde koşar bir vaziyette bulmuştu. Ömer (r.a), Ahnef'i gördüğünde ona; "Gel de kovalamaya katıl. Devlete ait bir deve kaçtı. Bu malda kaç kişinin hakkı olduğunu biliyorsun" dedi. Bu esnada biri ona neden kendini bu kadar üzdüğünü ve deveyi yakalamak için bir köleyi görevlendirmediğini söyleyince O; "Benden daha iyi köle kimmiş?" diyerek karşılık vermiştir (Şıblî, a.g.e., I, 384-385). Günlük yaşayışını gösteren bu örnekler, Hz. Ömer (r.a)'ın ümmetin sorumluluğunu üstlenen kimselerin yüklenmiş oldukları görevleri ne şekilde yerine getirmeleri ve makamlarının cazibesine kapılıp sıradan insanların yaşayış tarzından kopmadan hükmetmeleri gerektiğini, çağları aşan bir örnek sergileyerek ortaya koymuştur. Bir devlet başkanı ancak bu şekilde, insanlardan ve onların günlük yaşamlarından kopmadan âdil bir yönetim kurabilir. Hz. Ömer (r.a)'a âdil sıfatını kazandıran, onun bu şekilde İslâm'ı yeryüzüne hakim kılma yolunda varlığını ortaya koymuş olmasıdır. Hz. Ömer (r.a) geçimini ticaretle temin ederdi. Bunun yanında Peygamber (s.a.s)'in Medine'de ona bazı tarlalar verdiği de bilinmektedir. Hayber'in fethini müteakip burada ele geçirilen araziler, savaşa katılanlar arasında taksim edilmişti. Ancak, Hz. Ömer (r.a) kendi payına düşen araziyi vakfetmiş ve bir vakıf şartnamesi de düzenlemişti: "Bu arazi satılamaz, hibe edilemez ve miras yolu ile sahip olunamaz; geliri fakirlere, akrabaya, kölelere, Allah yolunda, yolcu ve misafirlere harcanacaktır. Vakfı yöneten kişinin ölçülü olarak yemesinde ve yedirmesinde bir sakınca yoktur" (Buharî, Şurût, 19). İslâmda ilk vakıf olayı budur.
Halife olduktan sonra, devlet işleriyle uğraşmasından dolayı kendi iaşesinin temini için Ashab'a müracaat etmiş, Hz. Ali (r.a)'ın teklifine uyularak ona ve ailesine normal ölçülerde devlet malından geçim imkânı sağlanmıştı. H. 15 yılında müslümanlara maaş bağlandığı zaman, ona da ileri gelen Ashab'a verilen miktarda, beş bin dirhem maaş tayin edilmişti. Ancak onun günlük gideri çok mütevazi meblağdı. Ömer (r.a), yemek olarak genellikle şunları yerdi: Ekmek (buğdaydan olduğu zaman kepekli), bazen et, süt, sebze ve sirke.
Hz. Ömer (r.a)'ın fazileti ve üstünlüğü hakkında çok sayıda sahih hadis bulunmaktadır. Hz. Ömer din konusunda o kadar tavizsizdi ki, şeytanlar bile onunla karşılaşmaktan çekinirlerdi. Bir defasında Resulullah (s.a.s)'in yanına gitti. Resulullah (s.a.s)'dan bir şey istemek için orada bulunan kadınlar, Hz. Ömer'in sesini duyduklarında hemen kalkıp perdenin arkasına geçtiler. Hz. Ömer içeri girdiğinde Resulullah (s.a.s) gülüyordu. Hz. Ömer ona; "Allah yaşını güldürsün ya Resulullah" dedi. Bunun üzerine Resulullah (s.a.s); "Şu benim yanımda olanlara şaşarım. Senin sesini işitince perdeye koştular" dediğinde Hz. Ömer; "Ya Resulullah, onların çekinmesine sen daha layıksın" dedi. Sonra da kadınlara dönerek; "Ey nefislerinin düşmanları! Resulullah (s.a.s)'den çekinmiyorsunuz da benden mi çekiniyorsunuz?" diyerek onlara çıkıştı. Kadınlar; "Evet. Sen Resulüllah (s.a.s)'den sert ve haşinsin" dediler. Resulullah (s.a.s), Nefsim yed-i Kudretinde olan Allah'a yemin olsun ki, şeytan sana bir yolda rastlamış olsa, mutlaka yolunu değiştirirdi" (Müslim, Fedâilü's-Sahâbe, 22).
Başka bir rivayette Resulullah (s.a.s) onun için şöyle buyurmuştu:
"Gökte bir melek bulunmasın ki Ömer'e saygı duymasın. Yeryüzünde ise bir şeytan bulunmasın ki Ömer'den kaçmasın" (Suyûtî, a.g.e., 133).
Resulullah (s.a.s), hakkı görmek ve onu tatbik etmek konusunda Ömer (r.a)'ın üstünlüğünü şöyle ifade etmekteydi: "Sizden önce geçen ümmetlerde bazen ilham sahipleri bulunurdu. Eğer benim ümmetimde onlardan biri bulunursa, Ömer b. Hattab onlardandır" (Müslim, Fedâilü's-Sahâbe, II). Bu, Hz. Ömer (r.a)'ın işlerinde ve verdiği kararlarda isabetli davranmasını bir anlamda açıklar niteliktedir. Nitekim Resulullah (s.a.s); Allah doğruyu Ömer'in lisanı ve kalbi üzere kılmıştır" (Üsdül-Ğâbe, IV, 151; Suyutî, 132) demektedir. Bir defasında da Hz. Ömer'i göstererek şöyle demişti: Bu aranızda yaşadığı sürece, sizinle fitne arasında kuvvetlice kapanmış bir kapı bulunacaktır" (Suyûtî, aynı yer).
Ömer (r.a)'ın bu durumunu bazı konularda inen ayetlerin daha önce onun gösterdiği doğrultuda olması da te'yid etmektedir. Hz. Ömer şöyle demiştir: "Rabbime üç şeyde muvafık düştüm: Makam-ı İbrahim'de, hicab'da ve Bedir esirlerinde" (Müslim, Fedâilüs-Sahabe, II). Hz. Ömer ötekileri zikretmemiştir. Örneğin münafıkların cenaze namazını kılmaması için Resulullah (s.a.s)'e inen ayet bunlardan biridir (bk. Müslim, aynı bab; Hz. Ömer (r.a)'ın görüşleri doğrultusunda nâzil olan ayetler için bk. Suyûtî, a.g.e., 137-140).
>>>>> http://www.sevde.de/Sahabeler/HzOMER_B_HATTAB.htm |
0 Yorumlar |
|
ZALİM KİME DENİR?
Bir kimsenin hakkını zorla elinden alan, haksızlık yapan, merhametsiz ve gaddar kimse,Demektir.
Kur'ân'da zulüm çeşitlerinin en büyükleri olarak şunlar sıralanmaktadır:
- Şirk (Lukman, 31/13);
- Allah'ın mescidlerinde O'nun adının (dolayısıyla emir ve yasaklarının) anılmasına engel olmak (Bakara, 2/114);
- Allah'ın bildirdiklerini gizlemek ve O'nun adına yalan söylemek (el-Bakara, 2/144; el-A'raf, 7/38; Yunus,10/17; Hud, 11/18...);
- Allah'ın âyetlerini yalanlamak ve âyetlerinin başkalarına ulaşmasına engel olmak (el-En'am, 6/157; Yunus, 10/17; Kehf, 18/57);
- Allah'ın âyetlerinden yüz çevirmek (Secde, 32/22); Müslüman olduğunu iddia etmekle birlikte Allah adına yalan söylemek (es-Saff, 61/7).
İnsan, bütün bu zulümleri işlemeye müsait bir varlıktır. Bu nedenledir ki Kur'ân-ı Kerim'de "çok zulmeden" anlamına gelen "zelûm" olmakla nitelenmiştir (İbrahim, 14/34).
Yüce Allah; gerek âhirette insanları cezalandırırken zalim olmadığını, bu cezaları kendilerinin hakkettiğini sık sık vurgulamaktadır (bk. Âlu İmran, 3/182; el-Enfal, 8/51; Hacc, 28/10; Fussilet, 41/46; Kaf, 50/29).
Zalimler âhirette cezayı hakkettikleri gibi bu dünyada da cezalandırılırlar. İnsanların başlarına gelen toplu felaketler, zulümleri sebebiyledir. "De ki: Allah'ın azabı size ansızın veya açıkça gelirse zalimlerden başkası mı yok olur" (el-En'am, 6/47).
Yüce Allah, zalimleri dost edinmeyi de zalimlik olarak nitelemektedir. Hatta zulmeden, kişinin babası veya kardeşleri bile olsa onlara dost olmak, zalimliktir (bk. et-Tevbe, 9/23). Böylece dostluğun akrabalık bağlarına göre değil, adalet ve inanç esaslarına göre olması gerektiği anlatılmaktadır.
Kur'ân-ı Kerîm, üç çeşit zulümden bahsetmektedir:
a- İnsanın kendi kendine zulmü. İnsanın gerek bedenine ve gerekse ruhuna karşı işledikleri haksızlıklar, kendi kendine yaptığı bir zulümdür.
b- İnsanın Allah'a karşı işlediği zulüm. Allah'a ortak koşmak, emirlerine riayet etmemek bu zulüm çeşidine girer.
c- İnsanların kendi aralarında yaptıkları zulümler. Toplumların helâk olmasına neden olan zulüm, bu çeşit zulümdür.
|
0 Yorumlar |
|
VURAN İNSAN DEĞİL-şiir
.
Vurulmuş asker,tertemiz alnından.
Vuran insan değil,vuran yasadır.
Karakolda,kahroluyor her tasadan.
Vuran insan değil,vuran yasadır.
Dandik yasalarla,hükümet olmaz.
Akacak kan damarda durmaz.
Karakol basarlar,kurnazmı kurnaz.
Vuran insan değil,vuran yasadır.
Ninenin,Dedenin,bebenin suçu ne?.
Vur emri verilmez,ayrılıkçı piçine.
Vurana kar kâr kalır,vurlmaz ensesine.
Vuran insan değil,vuran yasadır.
Vuran affedilmez,her an idam olmalı.
Güçlü devlet gibi,devlet devlet olmalı.
Haksız vurulanın,hesabını sormalı.
Vuran insan değil,vuran yasadır.
Polisin elinde ki silah,sanki oyuncak.
Hiç insan olmayana,açılır mı kucak?.
Öğretmen vurulmuş,şimdi ne olacak?.
Vuran insan değil,vuran yasadır.
Pusu kurup,kalleşçe eylem yaptılar.
Arabadan indirip,yolcuları soydular.
Masum insanları,öldürdüler gittiler.
Vuran insan değil,vuran yasadır.
Dış güçler,sinsice,pılanlarını kurdular.
Ermeni,İsrail,zihniyeti,AB uşaklarıdır.
Hükümet,kardeş belledi,kara kaşlıdır.
Vuran insan değil,vuran yasadır.
Apo saraylarda yaşıyor,olurmu?.
İyice kudurdu zalimler,durur mu?.
Af çıkartmış,zalimler,katillere,huu.
Vuran insan değil,vuran yasadır.
Ekunomi çökmüş,kimin umurunda?.
Olan vatandaşa oldu,en sonunda.
Eğitim fayda vermez,suçlu ortada.
Vuran insan değil,vuran yasadır.
Hayır gelmez,Avrupa dan,Papa dan.
Paramızı çaldılar eksildi kasa dan.
Banka varken,kapkaç çıktı sıradan.
Vuran insan değil,vuran yasadır.
Katil Ykalanmasın,serbest kalacak.
Hakim ceza vermesin,savcı salacak.
Kardeşimi vuran,bana kardeş olacak.!
Vuran insan değil,vuran yasadır.
Kürde karışmayın,Devlet kuracak.
Apoyu iyi besleyin,başkan olacak.!
Bunun hesabını,kimler soracak?.
Vuran insan değil,vuran yasadır.
Baba vurulmuş,katil cirit atıyor.
Çocuğun feryadı,yürek yakıyor.
Yasalara baktım ki,kan kokuyor.
Vuran insan değil,vuran yasadır.
Adalet Devletin muazzam temeli.
Bu Bayrak kanımız,söylenmedi mi?
Çanakkale geçilmezdi,geçilmedi mi?.
Geçen insan değil,geçen yasadır.
mehmet selim polat
İlahi Dinlemek İçin Tıkla>>Gaflet Uykusu
http://msp1955.azbuz.com/blog/yazi/oku/5000000008246930/VURAN-INSAN-DEGIL-siir
|
0 Yorumlar |
|
AVRUPA'NIN LANETLİ SİLAHI KADINDIR:
.
Malzeme reklâmında kadını teşhir etmek doğru bir davranış değildir. Allah’ın gayretine dokunur. Tel’in edilesi bir fiildir. Çünkü kadın bir araç değildir; kadın bir insandır, kerîmdir, mükerremdir, şereflidir, değerlidir, kem gözlerden ve kötü nazarlardan maddî-mânevî himâye görmeye liyâkati vardır.
Eğer reklâmdan maksat kadın teşhirciliği ise, burada zaten kötü niyet ortadadır! Bu art niyetten Allah’a sığınmalıyız. Câhiliye dönemi insanı da kadını aşağılamıştı! Demek içinde bulunduğumuz medeniyet çağında insanlarda hâlâ câhiliye döneminden kalıntılar vardır!
Eğer reklâmdan maksat malzeme ve araç tanıtımı ise, doğrudan malzeme ve araç resmi reklâm için yeterli olmalıdır! Orada kadın resmini kullanmaya gerek yoktur. Eğer mutlaka kullanılacaksa, açık saçık olmamak şartıyla, bir gölge veya siluet tarzını geçmemelidir.
Türkiyenin iki tane asrın batıl mezhep kurucusu,fetvacısı vardır.Biri Yaşar Nuri öztürk diğeri Zekeriya Beyaz,sık sık kadını şeytani istikamette reklam olarak kullanan TV lere çıkarak horuz döğüşü yapmaktadırlar.
İslam dininde örtünme emri yoktur,Arapların örf ve adetleridir diyecek kadar zırvaladılar.Arapların örf ve adetleride olsa,Osmanlının,Türkün altı asırlık örf ve adetidir.bu iki cahilmi değiştirecek?.
Batının o kokuşmuş örf ve adetini kullanınca insanlar daha medenimi oluyor?.Yoksa insanlara yular takarak zorla çekip avrupayamı götürmek istiyorlar.Yuların adını değiştirerek Kıravat koymakla ve okulda bir öğrenci takmayınca da disiplin cezasına çarptırılmakla,Fikirr hürriyeti,kıyafet hürriyeti,inanç hürriyetinden bahsedebilirmisiniz?..
Kadın başını örtünce suç oluyorda.Başını ve gıçını açınca medenimi oluyor?.Buna bunak,deli ve ahmaklarda güler.Bir kadın örtünüyorsa ve örtünmeyi savunan varsa,hemen Hümeynici,iran ajanı diye nitelerler,nitekim Zekeriya Beyaz,İsmail Nacarı İran ajanı diye ilan ediyordu.Şimdi sormak lazım,Ya Zekeriya Beyaz,sende Amerika ve Avrupanın ajanımısın?.Danimarkalı veya Fıransalımısın?,ee oralara gitmek medeniyet,iran veya arabistana gitmek gericilikmidir?.Be geri zekalı okumuş cahiller.?.
Avrupa veya Amerikaya gidebilirsiniz,yolunuz açık olsun.Ama ben İrana,Arabistana gitmek için her gün Allaha yalvarıyorum. |
0 Yorumlar |
|
Ergenekon davası yargıda.CHP,Atatürkçü Derneği,ÇYDD'ye mensup zevat neden gocunuyor?.Suçlular yargılanmasınmı?.Atatürkün arkasına sığınan,ÇYDD başkanı,ingiliz asıllı,Hıristiyan,Katolik,Prof.Dr.Türkan saylan da yargılanmalı.Atatütkçü düşünce derneği ve CHP'de yargılanmalı.Bir zamanlar,Apo(artin Agopyan)'ın Tutuklanıp yargılanmasında rol alanların yargılanması doğal değilmi?.Katil Apoyu İmralı'ya sultan olarak atayan.saraylarda yaşatan bu zevat değilmiydi?.ANAP+DSP+MHP Bu yargıya müdahale ederek idamı kaldırmamışlarmıydı?.Allah mazlumların ahını çıkartıyor.Neden gocunuyorsunuz?.Bu hele bir şey değil.Binlerce insanın ahı çıkacaktır.Yargıya dokunmayın.AKP de yargılanıyor ve yargılanmalıdırda.Hakikatler gizlenemez.Ya bu dünyada veya ahirette herkes hesap verecektir.
CHP lideri şeyhul islam(!),Ergenekonun avukatı,Deniz Baykal Yargılanmalıdır.Zira suçludur,müfteridir,yalancıdır,fitnecilik yapmaktadır.
Ergenekon yargılanacaksa.Gerçekler su yüzüne çıkacaksa.Bazı çevreler,Neden gocunuyorlar?.Makam ve mevki sahibi olanlar veya zengin olanlar yargılanmasınmı?.Deniz Baykal ve R.T.Erdoğanda yargılanmalıdır. |
0 Yorumlar |
|
Demokrasi Herkese Hürriyetse.
Baş örtüsü neden yasak öyleyse?.
Rengarenk boyanmak insanlıksa.
Tüküreyim gidiver,Mümkünse.
Sakalına bak sembolize edilmiş.
Soytarı kılıklı insanlar varmış.
Bunlar meğer ilkel medeniymiş.
Tükürme, yazık dahası varmış.
Dar pantolun giy kıvırda git.
Sokakta çoğaldı iki ayaklı it.
Çamaşırında var on tane bit.
Dokunma ısırır,salıver git.
Erkek züppe,Kadın fahişe.
Şeytanın aklı ermedi bu işe.
Taharete gerek yok,ayakta işe.
Bunlar çağdaş,söver geçmişe.
Saçları rengarenk,boya cümbüşü
İnsan denilmez,sadece canî dişi.
İçki içer,diskolarda sürünür kişi.
Gelecek meçhul,berbat geçmişi.
Müslüman demek için şahit yok.
Domates kırmızı,Tanığı çok
Biber yeşildir,tanımayan yok.
Patlıcan alırken,tarife gerek yok
Kişinin Görünüşü,aynasıdır.
Laf dediğin onun palavrasıdır.
Ayinsei iştir,söz açıklamasıdır.
İman kalpte değil,yaşantısıdır.
Anasını kesmiş,aptal bunak.
Olmuşlardı,İslamdan Uzak.
Sonu bu olacaktı muhakkak.
Cehennemde yakacaktır,HAK.
Mehmet selim polat |
0 Yorumlar |
|
BENZETTİLER
Yeni bir afyondur yenen her lokma
Biber avrupalı, tuz avrupalı.
Gülücükler sahte, kirpikler takma
Dudak Avrupalı, göz Avrupalı.
Bebeklikte benliğini yitiren
Tepe tepe tepemizde oturan
Bizi çıkmazlara alıp götüren
Ayak Avrupalı, iz avrupalı.
Birisi diskoda içer, kıvırır
Birisi kulüpte konken çevirir
Yapmasını bilmez, yıkar devirir
Ana avrupalı, kız avrupalı.
Kalıba uydurdu uyduklarımız
Yazmakla bitmez ki duyduklarımız
Paris modasıdır giydiklerimiz
Astar avrupalı, yüz avrupalı.
En mahrem yerlerin kalktı örtüsü
Beş santim tırnaktır ellerin süsü
Bütün bunlar medenîlik ölçüsü
Cilve avrupalı, naz avrupalı.
İster sâri deyin, isterse irsî,
Büyük revaç buldu makbulün tersi
Duyduğumuz 'okey,adiyö,mersi'
Ağız avrupalı, söz avrupalı.
Her gün karşımıza on zıpır çıkar
Bağırır,çağırır,devirir yıkar
Dinler kulağımız, gözümüz bakar
Sürü Avrupalı, yoz avrupalı.
Başımız ayıkmaz binlerce halttan
Örf,adet gemimiz delindi alttan
Analar Muğla'dan, Van'dan, Tokat'tan
Bebek avrupalı, bez avrupalı.
Sahnede ekranda hıyar dinleriz
Deliye,densize uyar dinleriz
Saçma çığlıkları duyar dinleriz
Şarkı avrupalı, saz avrupalı.
Herkes soyunuyor, açılmıyor ki
Sokakta boynuzdan geçilmiyor ki
Müslüman gâvurdan seçilmiyor ki
Şekil avrupalı,poz avrupalı.
'Türklük bu mu? ' desem 'bu' diyecekler
Şampanyayı sorsam 'su' diyecekler
Bir gün kökümüze 'hu' diyecekler
Kabuk avrupalı,öz avrupalı.
Abdurrahim Karakoç |
0 Yorumlar |
|
Reçete
Ey yüksek sosyeteye mensup modacı hanım,
Eğlence zümresinin başının tacı hanım,
Bu metod ki, sizlerin müsbet ilâcı hanım:
Dışının görünüşü içinin aynasıdır;
Açıl kızım utanma, bu devrin modasıdır.
Yerindedir tahsilin, güzelliğin şahane.
Varsa Türk’ten tâlibin, bul çeşitli bahane.
Bir ecnebî hovarda yakalarsan daha ne? …
Dışının görünüşü içinin aynasıdır;
Açıl kızım utanma, bu devrin modasıdır.
Flörtünün sayısı; en az on beş olmalı…
Kimisi hâlis züppe, kimisi keş olmalı…
Altın kolyen, kürk manton, taksin beleş olmalı.
Dışının görünüşü içinin aynasıdır;
Açıl kızım utanma, bu devrin modasıdır.
İç votkayı, şarabı; sokaklarda nâra at.
Medeniyet sizlerle yükselmektedir kat kat(!)
Çeşni ruha gıdadır, her gün bir yatakta yat…
Dışının görünüşü içinin aynasıdır;
Açıl kızım utanma, bu devrin modasıdır.
Hiç durma twist öğren, her gün bir baloya git;
Tırnağını, yüzünü, dudağını boya git.
Sun’î peyke vâris ol, conilerle aya git.
Dışının görünüşü içinin aynasıdır;
Açıl kızım utanma, bu devrin modasıdır.
Bazen düz pantalon giy, traş ettir enseni.
Bin dolaş bisiklete, göster şöyle sen seni.
Kabahat ailende.. anlıyorum ben seni.
Dışının görünüşü içinin aynasıdır;
Açıl kızım utanma, bu devrin modasıdır.
Artist ol, filim çevir; ismine yıldız derler…
Bin kez kürtaj yaptırsan gene sana kız derler!
Çıplak resim çektirsen, ne şahane poz derler.
Dışının görünüşü içinin aynasıdır;
Açıl kızım utanma, bu devrin modasıdır.
Mayoyla endam göster, git jürinin önünde..
Mahremini teşhir et her birinin önünde..
Seçil bir kıraliçe imtihanın sonunda.
Dışının görünüşü içinin aynasıdır;
Açıl kızım utanma, bu devrin modasıdır.
Hayır, inanma kızım! Bunlar hep istihzadır.
Namus, insanlar için en mukaddes meyvadır.
Gençlikte hissiyatın belki seni aldatır.
Dışının görünüşü içinin aynasıdır;
Haddinden çok açılmak soysuzun modasıdır.
Türk oğluna anne ol, iftihar et onunla;
Elin soysuz züppesi bağdaşamaz seninle;
Bu yurdun kızı isen şu sözü iyi dinle:
‘Dışının görünüşü içinin aynasıdır;
Yapacağın düşüklük bize yüz karasıdır.’
Vur Emri(sh.292)
Abdurrahim Karakoç |
0 Yorumlar |
|