COCA COLA'NIN DEĞİŞİK YAHUDİ BÖLGELERİNDEKİ REKLAMI:....
Üstteki yazının tercümesi: (Were moving to a new location !!! = Artik yeni yerimize tasiniyoruz !!!)
Alttaki yazının tercümesi:'COCA COLA İÇ, ISRAEL'E DESTEK OL !!!!!'''
Biliyormuydunuz ?
Firma karının % 50 sini İsrail Ordusuna aktarıldığını...
Dünyada en çok coca cola sevenlerin müslümanlar olduğunu
Belçika da Sağlık Bakanı Luc Van Den Bossche'nin Coca-cola 'nın
şişe veya kutulardaki tüm ürünlerinin piyasadan çekilmesini emrettiğini...
Ve Bakanlığın, Coca-Cola ürünlerini içen kişilerde ciddi zehirlenmeler görüldüğünü belirterek, Coca-Cola' nın
içinde kandaki alyuvarların erimesine neden ve kansızlığa yol açan 'hemolyse' maddesinin bulunduğunu açıkladığını...
YİNE AYNI NEDENLERDEN DOLAYI HİNDİSTANDA TAAMEN ,LETONYADA İSE OKULLARDA VE ÇOCUKLARA SATILMASININ YASAKLANDIĞINI...
Irak'ta cami bombalayan, işkence yapan, cinayet işleyen bir ABD askeri yaptıklarını basın önünde itiraf etti. İşte ABD'li askerin tarihe geçecek tüyler ürperten
2003 yılından bu yana Irak'ı işgal altında tutan ABD Ordusunda görev yapan bir askerin tüyler ürperten itirafları gazetecileri şoka uğrattı. İtiraflarıyla basının önüne çıkan ABD askeri yaptıklarının pişmanlığıyla tüm olaylara açıklık getiriyor. Cami bombalamadan işkencelere, silahsız sivil cinayetlerinden dayak sıkandallarına kadar her türlü vahşeti gerçekleştirdiklerini anlatan ABD askeri yaptıklarını da barkovizyondaki fotoğraf ve görüntülerle tek tek açıklıyor. Tüyler ürperten görüntülerde bir cami minaresinin vurulması olayı, yolda yürüyen suçsuz ve silahsız bir adamın ailesinin gözü önünde vurulması, gece baskınları, işkenceler ve bunun gibi bir çok vahşete açıklık getiriliyor.
İşte ABD ordusunda Makineli tüfek nişancısı olarak görev yapan ABD askerinin itirfaları:
"ABD Ordusu Deniz Kuvvetleri 3. Tabur 'Kilo' bölüğünde makineli tüfek nişancısı olarak görev yaptım"
ŞİŞMAN ADAMIN ÖLDÜRÜLMESİ
"Bu adam masumdu. Adını bilmiyorum. Ona 'şişman adam' adını takmıştım. Evine doğru yürüyordu. Onu arkadaşlarının ve babasının gözünün önünde vurdum. Silahımdan çıkan ilk kurşunlar onu öldürmedi. Boynundan yaralanmıştı. Çığlık atmaya başladı ve gözlerimin içine baktı. Yanımda bulunan arkadaşıma döndüm ve ona 'bunun olmasına izin veremem' dedim. Silahımı bir daha ateşledim ve işini bitirdim. Ailesi gelip cesedini aldı. Cesedi yedi kişi ancak taşıyabiliyordu."
ÜSTLERİMİZ TEBRİK ETTİ
"İlk 'cinayetlerimizden sonra, üstlerimiz bizi tebrik etti. Bölük komutanım beni ve bölükteki diğer arkadaşlarımı şahsen tebrik etti. Bu şahıs, bize daha önce 'Kim ilk 'cinayeti'ni bıçakla gerçekleştirirse, Irak'tan dönüşte onu ödüllendireceğim' diyen şahıstı.
3. CİNAYETİN ÖYKÜSÜ
"Elimde Irak'ta çektiğimiz bazı görüntüler ve fotoğraflar var. Bu resimde gördüğünüz bisiklete binen adam, benim üçüncü 'onaylanmış cinayet' imdi. O gün CBS televizyonundan bir kameraman da yanımızdaydı fakat o diğer mangalarla gitti. Bu yüzden, ben ve diğer iki arkadaşım cinayetleri işledikten sonra öldürdüğümüz kişilerin fotoğraflarını çekiyorduk. Savaş bölgesinde görev aldığımız için heyecanlıydık."
GAZETECİLERE BELLİ ETMİYORDUK
"Yanımızda muhabirler olduğunda, hareketlerimiz değişiyordu. Herşeyi kuralına uygun yapıyorduk."
MİNAREYİ ÖFKELENDİĞİMİZ İÇİN VURDUK
(Minareye ateş açılması görüntüsü) "Bu görüntüler, bölüğümüzden bir asker vurulduktan sonra çekildi. Bizim için bu, öfkemizi dışa vurmanın bir yoluydu. Camiye ateş açmanın yasal olup olmadığını bilmiyorduk fakat bütün askerler yapıyordu çünkü öfkeliydiler."
GECE BASKINLARINDA AİLE REİSLERİNİ ELLERİMİZLE BOĞARAK ÖLDÜRDÜK
(Gece baskını fotoğrafları), "Baskınlar çoğunlukla sabaha karşı saat 3'te yapılıyordu. Kapıları tekmeyle açıyor ve aileleri korkutuyorduk."
(Elleri bağlanmış, yere çökmüş Iraklı'nın fotoğrafı) "Onu tutuklattım. Ne zaman öfkelensem, sinirimi ondan alıyor ve boğmaya çalışıyordum."
"Baskına gittiğimiz evlerde ailenin reisi sorun çıkarırsa, istediğimiz gibi icabına bakıyorduk. Bazen onları ellerimizle boğuyor, bazen de kafalarını duvara vuruyorduk."
BUNLAR GİBİ BİNLERCE HİKAYE VAR
"Şimdi burada benimle oturan herkesin buna benzer hikayeleri var. Şimdiye kadar Irak'a 1 milyondan fazla asker gitti ve geldi. Yani, bunun gibi binlerce hikaye var."
"Bugün burada bunları anlatabildiğim için mutluyum. Bu mutluluk sadece benim değil, buraya gelip de Irak'ta yaşadıklarımızı, yaptıklarımızı anlatamayacak durumda olan arkadaşlarımın da mutluluğu."
PİŞMANIM
"Bunlar benim itiraflarım. Masum insanlara karşı geçmişte duyduğum nefret ve onları maruz bıraktığım yıkım için üzgün olduğumu söylemek istiyorum. Bunları yapan diğer askerler adına da üzgün olduğumu söylemek istiyorum."
"Yaptıklarımız, o zamanlar, bizim için normal görünüyordu. Fakat gerçekte normal şeyler değil. Bunlar hala yaşanıyor. İnsanlar, bu savaşta neler yaşandığını sorgulayana kadar da bunlar devam edecek."
YEREMYA
BAB: 51
AYET: 19-23
S: 777 ... Ve Israil onun mirasinin siptidir; ismi ordularin RABBIDIR. Sen benim topuzum ve cenk silahimsin; ve seninle milletleri kiracagim; ve seninle ülkeleri helak edecegim. Ve seninle ati ve binicisini kiracagim. Ve seninle cenk arabasini ve binicisini.kiracagim; ve seninle erkegi ve kadini kiracagim; ve seninle kocamis adami ve genci kiracagim; ve seninle genç adami ve ere varmamis kizi kiracagim; ve seninle çobani ve sürüsünü kiracagim; ve seninle çiftçiyi ve çiftini kiracagim; ve seninle Valiyi ve Kaymakami kiracagim.
TSEFENYA
BAB: 2
AYET: 5
S: 887 ... Ey Kenan, Filistinliler diyari, RABBIN sözü size karsidir; seni yok edecegim, öyle ki artik sende oturan kimse olmayacak.
TESNİYE
BAB: 9
AYET: 22-23
S: 185 22Ve Allah'ın RAB o milletleri senin önünde azar azar kovacak; onlari çarçabuk bitiremezsin, yoksa senin üzerine kir hayvani çogalir. 23Ve Allahin RAB onlari senin önünde ele verecek, ve onlari helak edinceye kadar büyük kirginla kiracak.
TESNİYE
BAB: 20
AYET: 10-17
S: 197 13VE Allah'in RAB onu senin eline verdigi zaman, onun her erkegini kiliçtan geçireceksin; 14ancak kadinlari, ve çocuklari, ve hayvanlari, ve sehirde olan her seyi, bütün malini kendin için çapul edeceksin; ve Allah'in Rabbin sana verdigi düsmanlarinin malinin yiyeceksin. 15Bu milletlerin sehirlerinden olmayip senden çok uzakta bulunan bütün sehirlere böyle yapacaksin. 16Ancak Allah'in Rabbin miras olarak sana vermekte oldugu bu kavmlarin sehirlerinden nefes alan kimseyi sag birakmayacaksin; 17fakat onlari, Hittileri, ve Amorileri, ve Kenanlilari, ve Prezzileri, ve Hivileri, ve Yabusileri, Allahin Rabbin sana emrettigi gibi tamamen yok edeceksin;
HEZEKIEL
BAB: 39
AYET: 18-20
S: 828 Et yiyin, kan için 18Yigitlerin etini yiyeceksiniz ve dünya beylerinin kanini, koçlarin, kuzularin, ve ergeçlerin, bogalarin kanini içeceksiniz hepsi Basanin semiz hayvanlaridir. 19Sarhos oluncaya kadar kan içeceksiniz.
İŞAYA
BAB: 65
AYET: 12
S: 722 ...sizi kilicin kismeti edecegim, ve hepiniz bogazlanmak için iğileceksiniz.
YEREMYA
BAB: 16
AYET: 4
S: 739 Acikli ölümlerle ölecekler; onlar için dövünen olmayacak
YEREMYA
BAB: 12
AYET: 3
S: 736 onlari kasaplik koyunlar gibi ayir, ve öldürme günü için onlari hazirla
İŞAYA
BAB: 13
AYET: 15
S: 683 Ele geçen her adamin gövdesi delik-desik edilecek ve tutulan her adam kiliçla düsecek. Yavrulari da gözleri önünde yere çalinacak, evleri çapul edilecek ve karilari kirletilecek.
YEREMYA
BAB: 26
AYET: 32-35
S: 749 32Ordularin Rabbi söyle diyor: Iste milltten millete bela çikacak, ve dünyanin uçlarindan büyük kasirga kopacak. 33Ve o gün yerin bir ucundan yerin öteki ucuna kadar Rabbin öldürdügü adamlar olacak; onlar için dövünmeyecekler, ve ...
... ve onlar gömülmeyecekler; topragin üzerinde gübre gibi olacaklar; lesleri de yerin canavarlarina ve göklerin kuslarina yem olacaklar.
YEREMYA
BAB: 51
AYET: 19-23
S: 777 Sen benim topuzum ve cenk silahimsin; ve seninle milletleri kiracagim; ve seninle ülkeleri helak edecegim. Ve seninle ati ve binicisini kiracagim. Ve seninle cenk arabasini ve binicisini kiracagim; ve seninle erkegi ve kadini kiracagim;...
....ve seninle kocamis adami ve genci kiracagim;...
...ve ere varmamis kizi kiracagim;...
HEZEKIEL
BAB: 9
AYET: 5-6
S: 794 ihtiyari, genci ve ere varmamis kızı ve çocuklarla kadinlari helak için vurun, gözünüz esirgemesin, ve acimayin;
I. SAMUEL
BAB: 15
AYET: 3
S: 286 onlarin herseylerini tamamen yok et, ve onlari esirgeme; erkekten kadina,...
...çocuktan...
...emzikte olana...
...öküzden koyuna, deveden esege kadar hepsini öldür...
TESNİYE
BAB: 7
AYET: 1-3
S: 184
Ve Allah'in RAB onlari senin önünde ele verecegi, ve sen onlari vuracagin zaman; onlari tamamen yok edeceksin; onlarla ahdetmeyeceksin ve onlara acimayacaksin.
İŞAYA
BAB: 33
AYET: 12
S: 697 Ve kavmlar kirecin yanmasi gibi, kesilip atesle yakilan dikenler gibi olacaklar.
HEZEKIEL
BAB: 23
AYET: 25
S: 810 burnunu ve kulaklarini kesip düsürecekler, ve senden arta kalan kiliçla düsecek,
İŞAYA
BAB: 54
AYET: 17
S: 714 Sana karsi yapilan hiçbir silah ise yaramayacak; ve hükümde sana karsi kalkan her dili suçlu çikaracaksin.
BM barışgücü askerlerinin Somalili bir çocuğu ateşle işkencesi
Bu fotoğraf, şehide Zeyneb abu Salimin fotoğrafıdır.
İslami örtü ile örtünmüştü.. nurluydu..güzel yüzlüydü. Başı hala tazedir..Mutlu olup olmadığını bilemezsin. İsrail katillerinin kurbanı olmuştu gençliğinin baharında. Gelecek için kimbilir ne hayaller kurmuştu?. Ama hepsi bitiverdi birden. İşte kafası kopartılmıştı gencecik fidan gibi bedeninden ve yerlere düşüvermişti.
Ebu Gureyb Zindanından bir başka mektup gelmişti yüreklerimizi sızlatan…
İŞTE FATMANIN TÜM İNSANLIĞI AĞLATMASI GEREKEN MEKTUBU:
RAHMAN VE RAHİM(OLAN)ALLAH'IN ADIYLA
”DE Kİ O, ALLAH BİRDİR.ALLAH SAMEDDİR.(HERŞEY ONA MUHTAÇTIR)O, DOĞRULMAMIŞ VE DOĞMAMIŞTIR.ONUN HİÇ BİR DENGİ YOKTUR.”
BU MÜBAREK SUREYİ ALLAHIN KİTABINDAN SEÇTİM.ÇÜNKÜ BU SURE BANA VE SİZE DAYANMA GÜCÜ VERİYOR. ÖZELLİKLE DE MÜSLÜMANLARIN KALBLERİNE HUŞU VE HAŞYET AŞILIYOR.
EY ALLAH YOLUNDA CİHAD EDEN KARDEŞLERİM...SİZE NELER ANLATSAM KARINLARIMIZIN DOMUZLARIN VE MAYMUNLARIN PİÇLERİ İLE DOLU OLDUĞUNU MU? YOKSA ONLARIN VÜCUTLARIMIZI KİRLETTİĞİNİ,YÜZLERİMİZE TÜKÜRDÜKLERİNİ VE GÖĞSÜMÜZDEKİ KUR'AN'I PARAM PARÇA ETTİKLERİNİ Mİ ANLATAYIM? ALLAH'U EKBER!
İÇİNDE BULUNDUĞUMUZ DURUMU DÜŞÜNEBİLİYORMUSUNUZ? HAKİKATEN KIZ KARDEŞLERİNİZ OLAN BİZE HALA NELER YAPTIKLARINI BİLMİYOR MUSUNUZ? YARIN YÜCE ALLAH'IN HUZURUNDA HESABA ÇEKİLECEKSİNİZ.
BU ZİNDANDA HİÇ BİR GECE GEÇMİYOR Kİ BU DOMUZ VE MAYMUN SÜRÜSÜNÜN AZGIN ŞEHVETLERİ VÜCUDUMUZU YIPRATMASIN. BEKARETİMİZİ BOZDULAR. ALLAHTAN KORKUN VE BİZİ BU CANİLERLE BERABER ÖLDÜRÜN. ONLARLA BERABER DUVARLARI ÜZERİMİZE YIKIN..ALLAHIN ARŞI ALTINDA BİZDEN FAYDALANMALARINA VE BİZE TECAVÜZ ETMELERİNE İMKAN TANIMAYIN..BİZE YAPILANLARDAN DOLAYI ALLAH'TAN KORKUN..BIRAKIN DIŞARIDA ONLARIN TANKLARI VE UÇAKLARI İLE UĞRAŞMAYI....EBU GUREYB ZİNDANLARINDA ZULME MARUZ KALAN BİZLERE ACIYIN...
BEN DİN KARDEŞİNİZ(FATMA)BİR GÜNDE 9 KEZ BANA TECAVÜZ ETTİLER, BU ZİLLETİ TAHAYYÜL EDEBİLİYORMUSUNUZ?...DÜŞÜNÜN GÖZLERİNİZİN ÖNÜNDE KIZKARDEŞLERİNİZE TECAVÜZ EDİLİYOR. NİÇİN BENİM İÇİN SİZİN KIZ KARDEŞİNİZ OLDUĞUMU TASAVVUR ETMİYORSUNUZ?
BENİMLE BİRLİKTE BU KARA ZİNDANDA EVLENMEMİŞ 13 KIZ KARDEŞİNİZ DAHA BULUNUYOR. HEPİMİZE BU KAHPE DUVARLAR ARASINDA TECAVÜZ EDİLİYOR. HALA ÇIĞLIKLARIMIZI İŞİTMİYORMUSUNUZ....?
NAMAZ KILMAMIZ ENGELLENDİ. ELBİSELERİMİZ ÇIKARILDI. GİYİNMEMİZE MÜSAADE EDİLMİYOR. BURADA KIZKARDEŞLERİNİZDEN BİRİ SİZE MEKTUP YAZDIĞIM GÜNÜN BİR KAÇ GÜN ÖNCESİ İNTİHAR ETTİ. BU KIZ KARDEŞİNİZ VAHŞİ BİR TECAVÜZE UĞRADIKTAN SONRA DÖVÜLDÜ. ALÇAKLAR BACINIZIN GÖĞÜSLERİNE VE BALDIRLARINA VURDULAR.
DAHA SONRA İNANILMASI GÜÇ İŞKENCELERDEN GEÇİRİLDİ. BUNA TAHAMMÜL EDEMEYEN BACINIZ BAŞINI ZİNDAN DUVARLARINA VURA VURA ÖLDÜ. İSLAMDA İNTİHAR HARAM OLMASINA RAĞMEN KARDEŞİNİZ İNTİHARA BAŞVURDU. BEN ONU MAZUR GÖRÜYORUM. ALLAH'TAN ONUN İÇİN MAĞRİFET DİLİYORUM. ÇÜNKÜ O BAĞIŞLAYANDIR VE ÇOK MERHAMETLİDİR. KARDEŞLERİM ALLAH RIZASI İÇİN NİDAMIZA KARŞILIK VERİN VE BİZİ ONLARLA BİRLİKTE ÖLDÜRÜN! UMULURKİ BÖYLECE RUHUMUZ HUZURA ERER.....
EBU GUREYB HAPİSANESİNDEN IRAKLILARA BU İKİNCİ MEKTUPTU GELEN. MEKTUP TÜM IRAKLILARI AĞLATTI. FATMANIN ZİNDANDAN GÖNDERDİĞİ MEKTUBUN IRAKLILAR ARASINDA YAYILMASINDAN SONRA PEŞİNDEN 100 MÜCAHİT EBU GUREYBE KAPISINA YÜRÜDÜ. DİRENİŞÇİLERİN FATMANIN MEKTUBU ARDINDAN HAPİSANEYE SALDIRDIKLARI VURGULANDI.DİRENİŞÇİLER SALDIRIDA 6 ABD ASKERİNİN ÖLDÜĞÜNÜ 10 ASKERİN DE ESİR ALINDIĞINI KAYDETTİLER. ESİR ALINANLARIN 7 Sİ KADIN ASKER OLDUĞU BELİRTİLDİ.
BUNLAR SEBEPSİZ DEĞİL..
ÜMMET BİR BEDENDİR. BİR KISMI HEP REFAH İÇİNDE HEP GÜLMEKTE DÜNYA NİMETLERİNE GARK OLMUŞSA,BUNUN DİYETİNİ DİĞER KISMI ÖDEMEKTE...
Ve…Yeni Bir Haber….
Irak’ta, Musul kentinde düzenlenen bir operasyon sırasında hamile bir Iraklı kadını tekmeleyen 3 Amerikan askerini Kayser Sadi adlı Irak askeri öldürdü.
“Lübnan’da yayımlanan El Ahbar gazetesinin Iraklı güvenlik kaynaklarına dayandırarak verdiği habere göre, iki gün önce Amerikan askerleri ve Irak ulusal muhafızları, Musul’un Keyyare semtinde operasyon düzenledi.
Bir eve yapılan baskın sırasında Amerikan askerlerinin hamile bir kadını tekmelediğini gören Iraklı asker Kayser Sadi, önce Amerikalılara engel olmak istedi. Tartışmanın büyümesi üzerine Sadi, biri rütbeli subay olmak üzere 3 Amerikan askerini öldürürken, kendilerine refakat eden tercümanı da yaraladı.
Olayın ardından Sadi’nin ABD güçleri tarafından gözaltına alındığı belirtildi. Hadise bölgede geniş yankı bulurken, birçok duvara ‘Eline sağlık Kayser’ yazılarının yazıldığı, aynı ibarenin bulunduğu pusulaların da halka dağıtıldığı kaydedildi. El Ahbar, Sadi’nin bir yıldır Irak ordusunda görev yaptığını da ifade etti.”
KÖPEKLER HAKETTİKLERİNİ BULMUŞLAR….
Ne çare? Binlerce Irak askerinin arasından bir tane Kayser Sadi çıkmış. Yetmiyor. Zulmü durdurmak, ırz düşmanlarını cehenneme göndermek için yetmiyor. Yüzlerce, binlerce Kayser Sadi olmalıyız zulmü, ahlaksızlığı, kötülüğü ve başımızdaki sömürüyü durdurmak için….
Katil İsrail, katil Amerika!
Bunlarla ortak hareket eden katil ülkeler ve katil işbirlikçiler!
Bunların mallarını ithal eden ithalatçilar, bunların mallarını satan tüccarlar, bunların mallarını pazarlayan pazarlamacılar, bunların mallarını ecnebi hayranlığı içinde satın alan tüketiciler!
Bu cinayetlerde acaba payınız ne kadar, hiç hesabını yaptınız mı?
HALA MI UTANMAZ ,HALAMI USLANMAZ,İBRET ALMAZ BİR ÜMMET OLDUK BİZLER
AĞLAYALIM, GÖZYAŞLARIMIZI DÖKELİM. ÇÜNKÜ, EN AZINDAN AĞLAMAK VAKTİ BU AN
AMA O BACILARIMIZIN YAŞADIKLARINA AĞLADIĞIMIZ KADAR , KENDİ YAKAMIZA ONLARIN HESAP SORAN ELLERİ YAPIŞTIĞI AN UTANCIMIZDAN “ALLAHIM, CEHENNEMİN NEREDEYSE GÖSTER GİREYİM YETERKİ BİTSİN BU AZAB” DİYECEK KADAR PİŞMAN OLACAĞIMIZ O DEHŞET ANI İÇİN AĞLAMALIYIZ...
EĞER GENE DE AĞLAYAMIYORSAK BİTMİŞİZDİR, TÜKENMİŞİZDİR ARTIK….
Hocalı Katliamı, 25 Şubat 1992'de Azerbaycan'ın Dağlık Karabağ bölgesindeki Hocalı kentinde çok sayıda Azeri sivilin, Ermeniler tarafından öldürülmesi olayıdır. Azeri kaynaklarına ve Memorial Human Rights Center, Human Rights Watch ve diğer bazı uluslararası insan hakları kuruluşlarının bildirdiklerine göre katliam, Rus 366. Motorize Alayı'ın desteğindeki Ermeni silahlı kuvvetleri tarafından gerçekleştirilmiştir.
Human Rights Watch, Hocalı katliamını Karabağ'ın işgalinden bu yana cereyan eden en kapsamlı sivil kırımı olarak nitelendirmiştir. Azeri kayıplarının sayısı üzerinde tartışmalar devam etmekteyse de, 400 ila 1000 arasında oldukları genel kabul görmektedir. Azerbaycan resmî kaynaklarının bildirdiği resmî rakam 613 sivil olup, bunların 106'sı kadın ve 83'ü çocuktur.
Oluşumu
Yukarı Karabağ bölgesinin en önemli tepelerinden birisinde olan Hocalı köyü stratejik olarak Ermenistan Silahlı Kuvvetleri için askeri bir hedef niteliğinde idi. Hocalı stratejik olarak Karabağ dağ silsilesinde Ağdam-Şuşa, Eskeran-Hankendi yollarının üzerinde yerleşmektedir. Hocalı’nın coğrafi-stratejik konumu Ermeni silahlı birliklerinin buraya saldırmasına müsaitti. Hocalı Hankendi’nden 10 km uzaklıkta güneydoğusundadır. Karabağ’daki tek havaalanı Hocalı’dadır.
Hocalı 1991 yılının Ekim ayından itibaren ablukadaydı. Ekim’in 30’unda kara yoluyla ulaşım kapanmış ve tek ulaşım vasıtası helikopter kalmıştı. Hocalı’ya son helikopter 1992 yılı Ocak ayının 28’inde gitmişti. Şuşa şehrinin semalarında sivil helikopterin vurulması ve bunun sonucunda 40 kişinin ölümünden sonra bu ulaşım da kesilmişti. Ocak ayının 2’sinden itibaren şehre elektrik verilmemişti. Şubatın ikinci yarısından itibaren Hocalı, Ermeni silahlı birliklerinin ablukasına alınmış ve her gün toplardan, ağır makineli silahlarla bombalanmıştır.
936 km2’lik alana sahip ve 2.605 aileden ibaret 11.356 kişinin yaşadığı Hocalı kasabası 26 Şubat 1992 tarihinde yüzyılın en acımasız soykırımına maruz kalmış ve kasaba tamamıyla yok edilmiştir. Hocalı bu katliamın yaşandığı sırada Azerbaycan Silahlı Kuvvetlerinin koruması altında değildi ve tamamen savunmasız bir durumdaydı. Hocalı da dağınık halde elinde hafif silahlar bulunan 150 kişi bulunmaktaydı. Azerbaycan silahlı kuvvetleri Hocalı halkına yardım edemedi, hatta uzun süre cesetlerin alınması bile mümkün olmadı..
Ermenistan Silahlı Kuvvetleri köyü üç yönden kuşatmış, helikopter ve ağır silahların yardımı ile önce köyü bombalamış ve ardından da köye girerek katliam yapmıştır. Ermeniler bu köyü işgal ederek bütün bölge halkına bir mesaj vermek istemekteydiler. Nitekim Azerbaycan Türkleri için ağır bir mesaj vermiş oldular. Hocalı işgal edilerek ve neredeyse tamamen yok edilerek bölgedeki çözülme hızlandırılmış oldu. Ermeniler bu hamleyle aynı zamanda önemli bir stratejik mekanı da işgal ederek askeri açıdan önemli bir başarı elde etmiştir. Ancak insanlık adına tarihin en acımasız soykırımı gerçekleştirilmiştir. Diğer taraftan Ermeniler için bu soykırım kendilerinin iddia ettiği 1915 yılında yaşananların bir öcü niteliği de taşımaktaydı.
Ermenistan Silahlı Kuvvetleri 1992 yılının 25 Şubatı 26 Şubata bağlayan gecede bölgedeki 366. Alayın da desteği ile önce giriş ve çıkışını kapadığı Hocalı köyünde sivil, kadın, çocuk, yaşlı ayırımı yapmadan resmi rakamlara göre 613 kişiyi katletmişlerdir. Katledilenlerin 83’ü çocuk, 106’sı kadın ve 7’ten fazlası ise yaşlıydı. Normalde en şiddetli savaşlarda dahi savaş dışında tutulan, dokunulmayan bu kesime Ermeniler yaşlı, kadın ve çocuk demeden acımasız işkenceler yaparak katletmiştir. Bu katliamdan toplam 487 kişi ağır yaralı olarak kurtulmuştur. 1275 kişi ise rehin alınmış ve 150 kişi ise kaybolmuştur. Cesetler üzerinde yapılan incelemelerde cesetlerin birçoğunun yakıldığı, gözlerinin oyulduğu, kulakları, burunları ve kafaları ile vücutlarının çeşitli uzuvlarının kesildiği görülmüştür. Aynı vahşetten hamile kadınlar ve çocuklar bile nasibini almıştır.
Gelişmelere seyirci kalan BM ve Batılı devletler, Ermenilerin yaptıkları katliamlara ve işgal hareketlerine ciddi bir tepki göstermemişlerdir. Ermenilerin Mayıs 1992’de Nahçıvan’a saldırmalarından sonra Türkiye 1921 Kars Anlaşması çerçevesinde bölgeyi korumak için askerî müdahalede bulunabileceğini açıklamıştır. Uluslararası toplum, ancak Ermenilerin nüfusu 60 binden fazla olan Kelbecer’e saldırmasıyla harekete geçti. BMGK, 822 sayılı kararı ile Ermeni kuvvetlerinin işgal altındaki topraklardan çekilmesini istedi, ancak bu sonuç vermedi. Kararın ardından AGİT bünyesinde arabuluculuk çalışmaları başlatıldı.
Peki 26 Şubat 1992 günü yaşanan bu katliamın emrini kim vermişti; Ermenistan Devlet Başkanı sıfatını taşıyan Robert Koçaryan denilen kirli katilden başkası değildi. Yaptığı terör faaliyetlerinin oranı nispetinde terfi eden Taşnaksutyun örgütü liderlerinden Robert Koçaryan, 20 Mart 1996'da Ermenistan Başbakanı oldu. Karabağ'da barış istediği için aşırı milliyetçilerin tepkisine daha fazla direnemeyen Levon Ter Petrosyan istifa edince de 30 Mart 1998 yılında ondan boşalan Devlet Başkanlığı koltuğuna, 'Hocalı Katliamı' başsorumlusu olan azılı terörist Robert Koçaryan oturdu.
Basında
Krua l'Eveneman Dergisi (Paris), 25 Şubat 1992 tarihi: Ermeniler Hocalı’ya saldırmıştır. Bütün dünya vahşice öldürülmüş cesetlere şahit oldu. Azeriler binlerin öldüğünden bahsediyor.
Sunday Times Gazetesi ( Londra) 1 Mart 1992 tarihi: Ermeni askerleri binlerce aileyi yok etmiştir.
Financial Times Gazetesi (Londra) 9 Mart 1992 tarihi: Ermeniler Ağdam’a doğru giden orduyu kurşun yağmuruna tutmuştur. Azeriler 1200 kadar ceset saymış. Lübnan’lı kameraman, ülkesinin zengin Ermeni Taşnak lobisinin Karabağ’a silah ve asker gönderdiğini onaylamıştır.
Times Gazetesi (Londra) 4 Mart 1992 tarihi: Birçok insan çirkin hale getirilmiş, masum kızın sadece kafası kalmış.
İzvestiya Gazetesi( Moskova) 4 Mart 1992 tarihi: Kamera kulakları kesilmiş çocukları gösterdi. Bir kadının yüzünün yarısı kesilmişti. Erkeklerin arasında kafa derisi soyulmuştu.
Le Monde gazetesi (Paris) 14 Mart 1992 tarihi: Ağdam’da bulunan basın mensupları, Hocalı’da öldürülmüş kadın ve çocuklar arasında kafa derisi soyulmuş, tırnakları çıkarılmış üç kişi görmüşler. Bu, Azerilerin propagandası değil bir gerçektir.
İzvestiya Gazetesi (Moskova) 13 Mart 1992 tarihi: Binbaşı Leonid Kravets: “Ben kendim tepede yüze yakın ceset gördüm. Bir erkek çocuğunun kafası yoktu. Her tarafta işkenceyle öldürülmüş bayan, çocuk ve yaşlılar vardı.”
Valer Actuel Dergisi (Paris) 14 Mart 1992 tarihi: Bu ‘özerk bölgede’ Ermeni silahlı birlikleri yakın doğuda üretilmiş yeni teknolojiye, ayrıca helikoptere sahiptiler. ASALA’nın Suriye ve Lübnan’da askeri kamp ve silah depoları vardır. Ermeniler yüzden fazla Müslüman köylerine saldırı düzenlemiş ve Karabağ’daki Azerbaycanlıları öldürmüşler.
R. Patrik, İngiliz Muhabir (olay yerinde bulunmuş): “Hocalı’daki vahşiliklere dünya kamuoyunda hiçbir şekilde hak kazandırılamaz !!!”
Golos Ukraini: V Stacko: Savaşın yüzü olmuyor. Yalnız çokça maske, kanlı gözyaşları, ölüm, bedbahtlık, yıkımlar. Hocalı'da bebekleri ne için katlettiler, ya anneleri? Allah insanı cezalandırmak isteyince onun aklını alıyor.'
Nie Gazetesi: (Bulgaristan) Violetta Parvanova: 'Hocalı insanlığın faciasıdır.'
3 Mart 1992’de BBC Morning News saat 07.37 yayınında durumu şöyle aksettirmiş; “Canlı yayın muhabirimiz 100 den fazla Azeri erkek, kadın ve bebek dahil olmak üzere çocuk cesetleri gördüğünü ve bunların başlarına yakın mesafeden ateş edilerek öldürüldüğünü rapor ediyor.”
16 Mart 1992 tarihli Newsweek’te Pascal Privat ve Steve Le Vine tarafından hazırlanan haberde katliam şu şekilde yansıtılmış: “Geçtiğimiz hafta Azerbaycan yine bir morgun mahzeni gibiydi; bir caminin arkasına geçici olarak kurulmuş morga sürüklenerek getirilmiş düzinelerce ceset ve yas tutan mülteciler... Bunlar 25 ve 26 Şubat tarihinde Ermeni kuvvetleri tarafından istila edilen Yukarı Karabağ bölgesindeki Hocalı köyünün Azeri sakinleriydi. Cesetlerin çoğu kaçmaya çalışırken yakın mesafeden vurulmuştu, bazılarının yüzleri paramparça idi, bazılarının kafa derileri yüzülmüştü…”
Human Rights Watch: Hocalı soykırımını Karabağ'ın işgalinden bu yana cereyan eden en kapsamlı sivil kırımı olarak nitelendirilmiştir.
Amerikalı gazeteci Thomas Goltz: “Fotoğrafçı arkadaşım öyle etkilenmişti ki fotoğraf çekebilmesi için kendisini objelerin üzerine doğru itmem gerekiyordu. Cesetler, mezarlar, evet hepsi mide gerektiriyordu. Ama olanları anlatmak, dünyaya duyurmak gerekliydi. Hayatta kalanları bularak hemen orada neler dediklerini kaydettik. Bazı cesetleri tanımaya çalıştım ama yüzlerinden vurulanlar, tanınmayacak halde olanlar vardı. Bazılarının kafa derileri yüzülmüştü.'
Hocalı katliamına tanık olan ve daha sonra Beyrut’a yerleşen Ermeni gazeteci Daud Kheyriyan, ‘For the Sake of Cross’ (Haçın Hatırı İçin) isimli kitabında (Sayfa: 62-63) vahşeti şöyle anlatıyor: ”...Gaflan denen ve ölülerin yakılmasıyla görevli Ermeni grup, Hocalı’nın 1 kilometre batısında bir yere 2 Mart günü 100 Azeri ölüsünü getirip yığdı. Son kamyonda 10 yaşında bir kız çocuğu gördüm. Başından ve elinden yaralıydı. Yüzü morarmıştı. Soğuğa, açlığa ve yaralarına rağmen hâlâ yaşıyordu. Çok az nefes alabiliyordu. Gözlerini ölüm korkusu sarmıştı. O sırada Tigranyan isimli bir asker onu tuttuğu gibi öteki cesetlerin üstüne fırlattı. Sonra tüm cesetleri yaktılar. Bana sanki yanmakta olan ölü bedenler arasından bir çığlık işittim gibi geldi. Yapabileceğim bir şey yoktu. Ben Şuşa’ya döndüm. Onlar Haç’ın hatırı için savaşa devam ettiler.”
Hocalı Şahitlerinin İfadelerinden Katliam
Cemil Cümşüdoglu Memmedov: Nehçivanik koyüne gidip Ermenilere torunuma acımalarını söyledim. Bana hakaret edip komutana verdiler. O da bizi hapsetmelerini emretti. Burada çok sayıda kadın¬kız, çocuk vardı. Sonra bizi Hocaliya'a getirdiler. Karım, kızım, eniştem oradaydı. Tırnaklarımızı çektiler. Zenciler havaya sıçrayıp, yüzüme tekme atıyorlardı. Çok işkenceden sonra beni Ermeniler ile değiştirdiler. Karım, kızım ve torunumdan hiç haber alamadım.
Seriye Talibova: Gözümün önünde 4 Mesket Türk’ünün, 3 komşumuzun başını Ermeni askerinin mezarı başında kestiler. Ermeniler, anne babalarının önünde çocuklarına işkence yapıp öldürdüler. Sonra cesetleri buldozerlerle dereye döktüler.
Cemal Allahverdioglu Orucov: 16 yaşındaki oğlumu kurşunladılar. 23 yaşındaki kızımı iki ikiz oğlu ve 18 yaşındaki hamile kızımı elimizden aldılar.
Hatice Abdullayeva: Bir süre yalın ayak ormanda kaldıktan sonra babam, annem ve 16 yaşındaki kız kardeşim soğuğa dayanamadılar. Esir düştüm, taşnak esirlerle değiştirildim. Şimdi iki ayağımdan da mahrumum.
Mirza Allahverdiyev: Ermenilerin saldırısından sonra ormana kaçtık. Burada 3 gün aç-susuz kaldık. 28 Şubat akşamı bizi kuşattılar. Bizi Askeran'da ölüm hücresine aldılar. Her gün birkaç adamı götürüp öldürüyorlardı. Altın dişlerimi kelpetenle çıkardılar. Babamı, iki kardeşimi, kardeşimin oğlunu öldürdüler.
Nesibe Aliyeva: Ormandan çıkar çıkmaz Ermeniler ateş açtılar. 40 kişiydik. 26 kişiyi aralarında oğlumu ve eşimi de öldürdüler.
Hatice Orucova: 8 yaşındaydım. Gözümün önünde babamı, annemi, 6 yaşındaki kız kardeşimi Ermeniler kurşunlayıp öldürdüler. Kurşun bana da geldi.
Muhammed Orucov: Ermeniler esirler arasında 10-13-15 yaşlarında kızları ayırarak götürdüler.
Cemil Memmedov: Şehre giren tanklar ve zırhlı taşıyıcılar evleri yıkıyor ve insanları eziyordu.
Talibov Samed: Yapılan işkenceler karşısında seslerini çıkaranları hemen öldürüyorlardı. Esirlikte gördüğüm dehşeti hiç unutamayacağım.
Önce 23 yaşındaki Filistinli Moh'd Saleh'i tutukluyorlar, Şu anda bunda yanlış bir şey yok gibi
2.Daha sonra Moh'd'un üzerinde bomba olma ihtimaline karşı onu hareket edemeyeceği şekilde yere yatırıyorlar. Hala anormal bir şey yok mu?
3- Onu hala yerde tutuyorlar ve ikinci bir Filistinliyi sorguluyorlar. Onu tamamen kontrol aldıkları ve duruma hakim oldukları görünüyor.
4- ( Bu yeterli değil mi? Şimdi üzerinde bomba olmadığına emin olmak (!) için elbiselerini çıkarıyorlar. Yerde neredeyse tamamen çıplak olduğundan tamamen silahsız ve tepkisiz, üzerinde bomba olduğuna dair hiç bir işaret yok. Peki İsrail gibi(!!!) insan haklarına saygılı, demokratik (!) bir ülke ne yapar ??? Onu tutuklar mı? )
(Sizler rahat evlerinizde oturuyorken bu katliamlar Filistin'de günlük hayatın bir parçası olmaya başladı. Şimdi en azından bu dosyayı herkese gönderin, özellikle Batılı tanıdıklarınız varsa onlardan başlayın ki onlar da Filistin'de neler olduğu hakkında fikir sahibi olabilsinler....)
Tam 312 bin kişi... 35 bini çocuk... Bir video kaydı var ki o vahşetin belgesi. İşte o kayıt ve unutulmaması gerekenler!
Avrupa'nın göbeğinde 312 bin kişi öldü, 35 bini çocuktu... 50 bin kadın tecavüze uğradı... 2 milyon kişi evini terketti, 18 bin kişi ise hala kayıp...
Son bulunan toplu mezarlardan çıkarılan şehitlerden kimliği belirlenebilmiş olan 300 kişi bugün toprağa veriliyor.
Srebrenista Potocarı Şehitliğindeki anma törenleri TRT İnt ve TRT Türk'ten canlı yayınlanıyor.
Yakın tarihimizin en karanlık sayfalarından birini teşkil eden Bosna Savaşı (1992-1995) esnasında Uluslar arası Kızılhaç Örgütü verilerine göre Bosna Hersek’te 312.000 kişi hayatını kaybetti. Bu kayıpların 200.000 kadarı Boşnak halkına ait olup bu halk dünyanın gözü önünde sistematik bir soykırıma tabi tutulmuştu.
Bölgede her geçen gün yeni toplu mezarlar açığa çıkıyor. Bu güne kadar 370’in üzerinde toplu mezar bulundu. 28.000 kayıp insandan 25.000’inin Bosnalı Müslüman olduğu söyleniyor. Elde edilen bulgulara dayanılarak soykırıma uğrayanların sayısının 20.000’e kadar çıkabileceği tahmin ediliyor.
Cezayir çok eski tarihlerde bir yerleşim merkeziydi. Bilinen en eski halk Berberilerdir. Cezayir kıyılarına önce Fenikeliler gelmiştir. M.Ö. 814-813 yıllarında Kartacalıların eline geçen ülke, gelişerek bilhassa kıyı ticaretinin önemli bir merkezi olmuştur. Daha sonra Romalılar ve Bizanslılar tarafından işgal edilmiş olan Cezayir’de halk, bu zamanlarda Hıristiyanlığı kabul etmişlerdir.
İslamiyeti yaymak için dünyanın her tarafına dağılan Müslümanlar 7. asırda buralara gelmişlerdir. Abdullah bin Ebu Serh tarafından burası fethedilmiştir. Cezayir halkı İslamiyeti kabul etmiş, İslam devletinin hakim olduğu zamanlarda İslamiyet'in sayesinde ilerlemiş, benimsedikleri İslam kültür, medeniyet ve adetlerini ve Arapça lisanını günümüze kadar muhafaza etmişlerdir. on altıncı yüzyıulkda osmanlı deniz donanmasının başında bulunun barbaros hayreddin bu ülkeyi cezayirli korsanlardan temizleyerek tekrardan islam beldesine çevirmiş hristiyan zülmü ve barbarlığını islam ile bertaraf etmiştir..osmanlının bölgedeki etkisi merkeze olan uzaklığı sebebiyle zamanla yavaşlamış ve misyonerlerin faaliyetleri tekrardan hayat bulmuş tur ..
1789 Fransız İhtilali ile her türlü hürriyetlerin yayıldığı ülke olduğu yıllarca söylenen Fransa, Cezayir’deki insanlara bu hürriyeti tanımıyordu. İçindeki Haçlı ruhunu Cezayirde’de göstermiş, kitle katliamı yapmıştır.
Günümüzde, o zamandan kalma toplu mezarlar çıkmaktadır.
1948’de Fransa buranın sömürge değil, Fransa toprakları olduğunu ilan etti. Dış dünyaya karşı yapılan bu ilana rağmen burayı bir sömürge olarak idare etmeye çalışmışlar ve asla Cezayir halkına Fransızlarla eşit haklar tanımamışlardır.
1830 lu yıllara geldiğimizde fransızların büyük bi deniz saldırısı yaparak cezayiri işgal etmişlerdir ,cezayirlilerin bu hegemon gücün etkisinden kurtulmaya çalışmaları onlara çok pahalıya patlamıştır toplu kıyımlar ,imha etmeler gibi yöntemlere başvurmakta hiç cekinmemişlerdir fransızlar ,mesela bağımsızlığını ilan ettiği 1963 ten önceki sekiz sene zarfında toplamda 1,5 milyon cezayirli katledilmiştir ve bunun bir çoğu kayıtlarda yoktur ,toplamda ise bu sayı 7,000,000 (YEDİ MİLYON) dur...bugune gelindiğinde ise fransa yaptığı soykırımı inkar etmekte ve kendilerinden özür dilemesini isteyen cezayir hükümetine bu işi tarihçilere bırakalım diyecek kadar pervasızlaşmakta,zülmüne resmiyet katmaya çalışmaktadır...
FRANSA'NIN CEZAYİR'İ İŞGALİ
Cezayir 16. yüzyildan 19. yüzyila kadar Osmanli yönetiminde huzur, güvenlik ve baris içinde yasadi. Ancak Osmanli'nin dagilma süreciyle birlikte sömürgeci güçler de Islam topraklarini paylasmaya basladilar. Paylasilan bu topraklardan birisi de Cezayir idi. Fransiz ordulari 1827 yilinda 37 bin askerle Cezayir'i isgale basladilar. Üç yil süren askeri saldirilarin sonucunda Cezayir topraklari tamamen Fransizlarin denetimine geçti. Zengin petrol yataklarina sahip olan ve Akdeniz'de oldukça stratejik bir liman özelligi tasiyan Cezayir, Fransa için son derece degerli bir toprakti. Ülke 1830 yilinda Fransa topraklarina katildi ve 132 yil boyunca Fransa'nin sömürgesi olarak kaldi.
Sömürgecilik anlayisinin bir geregi olarak kendileri disindaki milletleri ikinci sinif insanlar olarak gören Fransizlar, isgal ettikleri tüm topraklarda oldugu gibi, Cezayir'de de baskiya ve siddete dayanan bir sistem kurdular. Bir taraftan kültürel asimilasyon basladi. Ilk önce Arapça konusmak ve egitim görmek yasaklandi. Resmi konusma dili sadece Fransizca olarak kabul edildi. Bu politika halkin ulusal kimligini ve kültürel birikimini yok etmeyi hedefliyordu. Daha sonra Cezayir bir yandan ekonomik olarak tam anlamiyla Fransa'ya bagimli hale getirilirken, bir yandan da ülkenin siyasi yapisi Fransa'nin menfaatleri dogrultusunda yeniden insa edildi.
Fransa'nin 1827'de baslayan isgaline karsi Cezayir'de ilk direnis 1832'de Maskara Emiri Abdülkadir tarafindan gerçeklestirildi. Mücadele sirasinda binlerce Cezayirli Müslüman öldü ve Fransizlar da ülkeye tamamen hakim oldular. Cezayir'de ilk ayaklanma girisiminden sonraki süreç boyunca, halkin sömürgeci güçlere karsi duydugu öfkeyi tek bir semsiye altinda toplayabilecek bir güç bulunmamaktaydi.
Bagimsizlik için yapilan birtakim girisimler de uygulanan baski ve siddet politikalarinin bir sonucu olarak son derece kati bir sekilde bastirildi. 20. yüzyilin ortalarina kadar ülkedeki yapi bu sekilde devam etti.
II. Dünya Savasi'nin baslamasiyla birlikte Cezayir topraklarinda yeni bir dönem basladi. Nazi Almanyasi önce Fransa'yi, ardindan da Cezayir'i isgal etti. Cezayirli vatanseverlerin pek çogu Naziler tarafindan tutuklandi, büyük kismi toplama kamplarina konuldu veya katledildi. 1942 yilinda müttefik güçlerin Alman isgaline son vermesi ile birlikte Cezayir için yeni ve demokratik bir çagin baslayacagini düsünen Cezayirli aydinlar kisa sürede çok büyük bir yanilgi içinde olduklarini anladilar.
1943'de Ferhad Abbas önderliginde bir grup, sömürgecilik döneminin sona ermesi, savasin bitiminde bagimsiz bir devlet kurulmasi, yeni bir anayasa yapilmasi, Cezayirlilerin yönetimde etkin olmasi ve tüm düsünce suçlularinin serbest birakilmasi gibi maddeleri içeren bir teklifi müttefik güçlere sundular. Müttefik güçlerle birlikte Almanya'ya karsi savasan Cezayirliler, hakli taleplerinin müttefikler tarafindan kabul görecegini sanmislardi. Oysa götürdükleri tekliflerin hiçbiri kabul edilmedi. Dahasi, Cezayir halki için yeni bir katliam kapida bekliyordu.
8 Mayis 1945'de II. Dünya Savasi'nin sona ermesi vesilesiyle yapilan kutlamalar esnasinda halk Cezayir bayragi açinca, ortalik bir anda kan gölüne döndü. Fransiz askerleri Cezayir bayragi tasiyan kutlamacilarin üzerine ates açti ve 40 kisiyi gözünü kirpmadan öldürdü. Bu vahset bölgedeki diger Müslümanlar arasinda büyük tepkilere neden oldu, gösteriler büyüdü, Fransa ise buna karsilik vahsetin dozunu artirmaya karar verdi. Ordu birlikleri sivil halkin üzerine rastgele ates açmaya basladilar. Sonunda, Amerikan kaynaklarinin rakamlarina göre yaklasik 45 bin Cezayirli Müslüman bu olaylar esnasinda can verdi. Pek çogu da yaralandi. Tarihe Setif Katliami olarak geçen bu olaylari takiben Fransizlarin kati ve baskici rejimi tekrar uygulamaya konuldu. Tüm siyasi faaliyetler yasaklandi. Binlerce Cezayirli hiçbir gerekçe gösterilmeden tutuklandi. Cezayirliler bir kez daha sömürgecilerin zulmünü aci bir tecrübeyle görmüs oldu.
Setif katliamindan sonra geçen on yil, bagimsizlik hareketlerinin olgunlasma süreci oldu. 1 Kasim 1954'de direnisçi güçler tarafindan yayinlanan bir bildiri ile Cezayir halki bagimsizlik ve hürriyet için ayaklanmaya davet edildi. Ayni yil içinde kurulan Ulusal Kurtulus Cephesi (FLN) ve Ulusal Kurtulus Ordusu (ALN) bagimsizlik hareketinin öncüleri oldu. Ulusal Kurtulus Cephesi homojen bir yapi degildi ve semsiyesi altinda pek çok farkli siyasi görüse sahip halk birlesmisti. FLN, Eylül 1958'de Kahire'de toplanarak Geçici Cezayir Hükümeti'ni kurdu.
Bu arada Fransa elbette zengin petrol ve dogalgaz yataklarina sahip olan Cezayir'i kaybetmek istemiyordu. Üstelik zengin dogal kaynaklari olan bir Müslüman ülkenin varligi hem Fransa'yi hem de diger Islam karsiti güçleri rahatsiz ediyordu. Böyle bir devletin diger Müslüman Afrika ülkeleri üzerinde "domino etkisi" olusturacagini hesaplayan Fransiz yönetimi, yeni katliamlara yöneldi. Cezayir, bagimsizligini ilan edene kadar pek çok köy Fransizlar tarafindan yakildi, okullar ve camiler yikildi. Binlerce insanin canina mal olan bu süreç esnasinda Fransizlar, Cezayir halkinin ekinine ve hayvanlarina da zarar vermeyi ihmal etmiyorlardi. 400 bin bag sökülürken, binlerce hayvan da bogazlandi.
Ancak yillarca Cezayir'i yakip yikmaktan, masum insanlari, kadinlari, çocuklari ve yaslilari katletmekten çekinmeyen Fransa, sonunda Cezayir halkinin bagimsizlik azmi karsisinda yenik düstü. Fransa Cumhurbaskani Charles De Gaulle 1959 yilinda Birlesmis Milletler'de yaptigi bir konusmada Cezayir'e bagimsizlik taninacagini açikladi. Tarihe Evian Anlasmasi olarak geçen anlasmayla FLN ve Fransa ateskes ilan etti ve 1962 yilinda Cezayir bagimsizligina kavustu. Sömürgeci Fransa'ya karsi 7.5 yil boyunca verilen bagimsizlik mücadelesi, ardinda çok agir bir bilanço birakmisti: 1.5 milyon Cezayirli Fransa'nin siddet uygulamalari sonucunda yasamini yitirmisti.
Fransa'nin uyguladigi tüm bu vahsetin, Allah'in bizlere Kuran'da bildirdigi inkarci ve bozguncu karakterin bir tekrari olduguna da dikkat etmek gerekir. Bir savas sirasinda savunmasiz halkin tüm geçim kaynaklarini yok etmek, hayatlarini dahi devam ettiremeyecekleri bir kitlik olusturmak, onlari yokluk ve sefalet içinde birakmak, tarih boyunca tüm zalim yöneticilerin uyguladiklari bir yöntem olmustur. Allah Bakara Suresi'nde geçmiste ve günümüzde tüm zalim ve baskici yöneticilerin ayni yöntemi izlediklerine söyle isaret etmektedir:
O, is basina geçti mi yeryüzünde bozgunculuk çikarmaya, ekini ve nesli helak etmeye çaba harcar. Allah ise, bozgunculugu sevmez. (Bakara Suresi, 205)
Ancak unutulmamalidir ki, bu bozgunculugu yeryüzünde uygulayan insanlar ahirette hüsranla karsilasacaklardir. Kuran'da tüm Müslümanlar söyle müjdelenmistir:
Iste ahiret yurdu; biz onu, yeryüzünde büyüklenmeyenlere ve bozgunculuk yapmak istemeyenlere (armagan) kilariz. (Güzel) Sonuç takva sahiplerinindir. (Kasas Suresi, 83)
Fransiz yönetiminin Cezayir'de uyguladigi politikayi dönemin Olaganüstü Yönetim Komutani Jacques Massu'nun sözleri çok özlü bir sekilde ortaya koymaktaydi:
Iskence mi? Elbette iskence uyguluyoruz. Basinin belli bir kesimi bu konuyu isleye isleye bizi biktirdi. Fakat baska nasil davranmamizi istersiniz?24
Dönemin La Croix dergisi muhabirlerinden Jacques Duquesne'nin dile getirdigi izlenimler ise çok daha tüyler ürpertici idi:
Iskence ve insanlarin kaybolmasi sorunlari zihinleri devamli bir sekilde mesgul etmekteydi. Erkekler, bazen de kadinlar tutuklaniyor ve daha sonra kendilerinden hiç haber alinamiyordu. Cesetlerinin tas baglanarak denize atildigi biliniyordu. Sayilarinin genellikle 3 bini buldugu ileri sürülüyordu, ama Cezayir Belediye Baskani Jacques Chevallier, 5 bin gibi bir rakamdan söz açmisti. Fransiz askerlerin baski ve sindirme yöntemlerine irza saldiri ve köyleri ortadan kaldirma uygulamalari da dahildi. Bir askerin anlattigina göre, hastabakici olarak görev yaptigi birliginde hemen hemen her sabah gece boyunca iskence gören kisileri tedavi ediyordu. Hemen hemen her yerde en çok uygulanan iskence sekli ise bazen kadinlarin cinsel organlari da dahil olmak üzere vücudun her yerine elektrotlar yerlestirilerek cereyan vermekti. Diger iskence yöntemleri ise insani yok etme amacini tasiyordu. Kurbanin ya hortumla agzinin içine su sikiliyor, ya tirnaklari sökülüyor, ya basi su dolu küvete daldiriliyor ya da ayaklari zorlukla yere degecek sekilde saatlerce bileklerinden asili tutulmasi saglaniyordu. Ve daha baska yöntemler. Bütün bunlari yazmak kolay degil. Ben bildiklerimin sadece çok az kismini söyledim.25
Bagimsizlik Ne Degistirdi?
Cezayir görünüste 1962 yilinda bagimsizligini kazandi, ancak Müslüman halk için degisen pek birsey olmadi. Bagimsizligin ilani ile birlikte iktidari ele geçiren Ulusal Kurtulus Cephesi (FLN) tam anlamiyla sömürgeci Fransa'ya bagli bir organizasyona dönüstü. Bu parti 20. yüzyilda Islam dünyasinda sikça karsilasilan bir gelenegi sürdürdü ve baskici bir rejim olusturdu. Bu baskici rejimin yöneticileri iktidarlari boyunca ülkenin basta dogal gaz ve petrol olmak üzere zengin dogal kaynaklarini sömürdü. Bu nedenle iktidarlari boyunca FLN yöneticileri ve onlarin yandaslari büyük servet elde ederken halk da gittikçe fakirlesti. Öyle ki 1990'li yillarda ülkedeki issizlik orani %70'lere tirmanmisti. Ancak Müslüman halka karsi uygulanan tüm bu baski ve sömürü politikasi bir yandan da kendi sonunu hazirliyordu.
Cezayir'deki tüm bu gelismeler halkin bir dizi gösteri, boykot ve protesto ile kizginligini dile getirmesine ve iktidari zorlamasina neden oldu. Tek partili sisteme karsi, çogulculuk ve serbestlik isteyen sesler yükseldi. Bunun sonucunda 1989 yilinda çok partili sisteme geçildi. Bunun ardindan yapilan yerel seçimlerde Islami Kurtulus Cephesi (FIS) büyük bir basari kazandi.
Genel seçimler 26 Aralik 1991 tarihinde yapildi. Seçim iki turluydu. 30 Aralik 1991 günü sonuçlar açiklandi. FIS 232 sandalyeden 188'ini kazanarak ezici bir üstünlük saglamisti. Iktidar partisi FLN ancak 15 parlamenter çikarabilmisti. Seçimlerin ikinci turu yalnizca bir formalite olarak gözüküyordu. Ikinci turdan da FIS'in zaferle çikacagi kesindi.
Ancak ülkedeki baskici yönetim buna müsaade etmedi. Genelkurmay Baskani Halid Nezzar'in önderligindeki ordu, birbirini izleyen ilginç olaylar sonucunda bir askeri darbe ile iktidari ele aldi. Bu arada darbeyi sözde mesrulastirmak için pek çok provokasyon ve yalan haber de üretilmisti. Basbakan, seçim sonuçlari belli olmadan önce "seçimler sükunet ve güven içerisinde geçti" gibi açiklamalar yaparken, sonuçlar belli olduktan sonra "seçimler yeteri derecede özgür ve hilesiz geçmedi" seklinde bir açiklamada bulunarak kendince FIS'in seçimde hile yaptigini ya da zor kullandigini ima etmisti.
Darbenin gelisimi de oldukça ilginçti. Birbirini izleyen olaylar darbenin önceden planlanmis ve uygulamaya konmus bir senaryo oldugunu gösteriyordu. Darbeden sonra ise dünyaya verilen telkinin aksine, Müslümanlar bir "iç savas" baslatmadilar. Iç savasi baslatanlar, darbeyi yapanlardi. Islami Kurtulus Cephesi, bütün taraflari güç kullanmaksizin, barisçi ve saglikli yollara basvurmaya davet etti. Ancak iktidarin cevabi FIS'in binlerce üye ve taraftarini tutuklayip, hapishanelerde onlara en agir iskenceleri yapmak oldu.
Aradan geçen yillar ise Cezayir halki üzerinde uygulanan baskida hiçbir degisiklik yapmadi. Müslümanlarin üzerine atilan provokatif eylemlerden sonra olaganüstü yetkilerle donatilmis mahkemeler kuruldu ve Müslümanlar kogusturmaya ugradi. Baslangiçta olaylara barisçi yollardan, serinkanli bir sekilde yaklasan FIS ve taraftarlari artan baski ve adaletsizlikler dolayisiyla bu tutumlarini terk etmeye basladilar. Bir grup kendilerine karsi güvenlik güçlerinin düzenledigi silahli saldirilara karsi silahla kendilerini savunmaya basladilar. Sonuçta Cezayir bir iç savas yasamaya basladi.
Cezayir Iç Savasi'ni Kim Yönetiyor?
Cezayir'deki iç savasta tek bir hedef vardi: Müslümanlarin gücünün gerekirse fiziksel imha yoluyla ortadan kaldirilmasi. Bunun için "anti-terör timleri" adi altinda ölüm mangalari olusturuldu. Bu mangalar hedef olarak seçtikleri Müslümanlari fail-i meçhul yöntemiyle öldürdüler. Itirafçi bir Cezayir polisi bu "fail-i meçhul" yönteminin örneklerini anlatmis, özel timlerin hedef Müslümanlarin kapisini çalip, kapiyi açana kursun bosalttiklarini haber vermisti.26 1984-88 yillari arasinda Cezayir'de basbakanlik yapan Prof. Dr. Abdülhamid Ibrahimi de Müslümanlara karsi girisilen savasin yöntemlerini söyle anlatmisti:
Ocak 1992'deki hükümet darbesinden beri pek çok masum insan aralarinda ögretmenler, mühendisler, avukatlar, doktorlar, ögrenciler olmak üzere keyfi olarak tutuklandilar, insanlar yargilanmadan gözetim kamplarina gönderildiler veya insanlik disi sartlar altinda hapishanelere atildilar. Daha da ötesi her gün genç Cezayirliler hiçbir sebep olmaksizin idam mangalari tarafindan öldürülüyor. Tek sebep rejim için potansiyel bir tehlike olarak görülmeleri.27
Ingiliz The Observer gazetesi yazarlarindan John Sweeney'nin gazetenin 16 Kasim 1997 tarihli sayisinda yayinladigi "We accuse 80.000 times" (80.000 kez suçluyuz) baslikli makalesi de eski basbakan Abdülhamid Ibrahimi'nin sözlerini destekler nitelikte idi. Cezayir konusuna özel ilgi duyan Sweeney, ülkedeki katliamlara bizzat sahit olan kisilerle yaptigi görüsmeler sonucunda katliamlar hakkindaki görüslerini su sekilde dile getirmekteydi:
... Ancak delillerin agirligi Cezayir Devleti'ni mahkum ediyor. Generallerin 1991 seçimlerini iptal edip, halki aldatmasindan bu yana yaklasik 80 bin kisi öldürüldü. Hükümet, hakim güç yolsuzluklara batmis, nefret ediliyor ve ancak terörün hükümranligi sayesinde ayakta kaliyor. Uluslararasi Af Örgütü'nün, Insan Haklari Örgütü'nün, Uluslararasi Insan Haklari Federasyonu'nun, Sinir Tanimayan Gazeteciler Dernegi'nin delillerine olsun veya Cezayir'in kendi devlet kontrollü medyasinin delillerine olsun bir bakin...
Cezayirli bir gizli polis ile yaptigi röportaj ile tüm dünyada büyük yanki uyandiran John Sweeney, acimasizca katledilen masum insanlarin ölümlerinden basta Fransa olmak üzere pek çok Batili ülkeyi sorumlu tutmakta idi. Çünkü yaptigi röportajlar ve edindigi izlenimler Cezayir'de sürdürülen terörün devlet destekli oldugunu göstermekteydi. Ve bu tüm dünyaca biliniyor olmasina ragmen hiç kimse buna "dur" demiyor, hatta mümkün oldugunca bu konudan bahsetmemeyi tercih ediyorlardi. Diger bir deyisle "Cezayir Devleti ve Bati'daki dostlari karanlikta is yapmayi tercih ediyorlardi."
Cinayetlerin Gerçek Failleri
John Sweeney bu yazisinda üç ayri katliam olayini da örnek olarak veriyor ve Müslümanlara mal edilen cinayetlerin gerçek failinin kim oldugu sorusunun cevabini gözler önüne seriyordu. Bu olaylardan birincisi Temmuz 1994'de gerçeklesmisti. G-7 liderlerinin Napoli'de toplandiklari gün yedi Italyan denizcisi Cezayir'in Cicel yakinlarindaki Cencen limaninda, iddiaya göre "asiri Islamcilar" tarafindan bogazlari kesilerek öldürüldüler. Bati basini tarafindan saldiriyi gerçeklestiren "radikal Islamcilar" hemen siddetle kinandilar, hatta ABD eski Baskani Clinton da Islamcilari kinayan bir bildiri yayinladi.
Ancak Sweeney'nin yazisinda kaynak olarak kullandigi Cezayir Gizli Polisi üyelerinden Joseph ise bu saldiri hakkinda Batili kaynaklar gibi düsünmüyordu. Joseph olaydaki katillerin gizli polisteki mesai arkadaslari oldugunu söylüyordu. Isin ilginç yani Cencen limani bu saldirinin gerçeklestirildigi esnada askeri bölge sinirlari içerisindeydi ve oldukça siki korunan bir donanma limaniydi. John Sweeney de olaydaki siradisi gelismelere yazisinda su sözleri ile dikkat çekmekteydi:
Donanmanin kislasi Italyan askerlerin öldürüldügü geminin birkaç metre yanindaydi. Eger katiller Islamci asirilar ise, askeri giris kapisindan geçmeleri, usulca kislayi asmalari, Italyan mürettabatin bogazlarini kesmeleri, sonra ortadan kayboldugu anlasilan 600 tonluk yükü bosaltmalari ve sonra da yine kimseye görünmeden parmak uçlari üzerinde usulca geri dönmeleri gerekiyordu.
Sweeney'nin yazisinda örnek verdigi ikinci olay da en az birincisi kadar ilginçtir:
... 1995 yilinda Paris'te arka arkaya patlayan bombalar sonrasinda yine Islamci çevreler suçlanmis ve Bati da buna destek vermisti. Oysa Gizli Polis Üyesi Joseph bombalarin planlayicilarinin Cezayir gizli polis komutanlari General Tevfik ve General Smain oldugunu ve operasyonun Cezayir'in Paris Büyükelçiligi'nden yürütüldügünü anlatmakta idi. Nitekim bu bombalama olaylarinin ardindan dönemin Fransa Içisleri Bakani Jean-Louis Debré'ye bir yemek sirasinda bombalarin ardinda Cezayir gizli polisi olma ihtimali soruldugunda, Bakan su sekilde cevap vermisti: "Cezayir askeri istihbarati bizi yanlis yöne sevk etmek, böylece onlari rahatsiz edenleri ortadan kaldirmamizi saglamak istiyorlar."
Söz konusu yazida örnek verilen üçüncü olay da son derece esrarengiz bir sekilde gerçeklesmistir. John Sweeney bu olayi söyle anlatiyor:
1997 yilinda Cezayir'in güneyinde dev boyutlarda üç katliam yapildi. Her üçü de kislalarla çevrili yogun koruma altindaki bir bölgede gerçeklestirildi. 200 kisinin girtlagini kesmek uzun zaman alir. Cezayir mahkemelerine bu büyük katliamlarin herhangi biri için kimse çikarilmadi. Katiller rejimin itirafina göre rahatsiz edilmediler.
John Sweeney'nin anlattigi olaylardan bir benzeri de Jeune Afrique dergisinde yayinlandi. Dergi Cezayir'in Seydi Musa bölgesinde gerçeklestirilen ve 300 kisinin katledilmesiyle sonuçlanan vahsetle ilgili olarak görgü taniklarinin söylediklerine yer vermekteydi. Bu olay Cezayir gerçegini görebilmek açisindan son derece önemlidir:
Seydi Musa'da ordu karargahinin hemen yakininda gerçeklestirilen ve bes saat süren katliama hiçbir askeri müdahalenin yapilmamasi en çekici husus olarak gösterilmekte. Katliamdan kurtulan kisilerin 'yardim için bagirdik, güvenlik güçleri yakinimizdaydi, ancak sabah saatleri ile birlikte ilk gelenler itfaiye ekipleri oldu' seklindeki açiklamalari, evlerden çikan alev ve dumanin, saldirganlarin otomatik silahlarindan yayilan sesin güvenlik güçlerinin dikkatini çekmemesi Cezayir'deki katliamlarin arkasindaki güçlerin kimler oldugu hakkinda yeterli bilgi veriyor.28
Cezayir'de olup bitenler hakkindaki düsüncelerinde Abdülhamid Ibrahimi ve John Sweeney yalniz degiller aslinda. Cezayir'deki gelismeleri yakindan takip eden pek çok uzman, yasanan katliamlarin ve terör olaylarinin ardinda cunta destekli Cezayir hükümetinin oldugu konusunda hemfikirdirler. Bu kisilerden birisi de RAND Corporation adina çalisan eski CIA ajanlarindan Graham Fuller'dir. Fuller hem Cezayir'deki terörist faaliyetlerin, hem de Paris'te patlayan bombalarin sorumlusunun cunta adina çalisan askeri birimler oldugunu belirtmekte ve amaçlarini söyle dile getirmektedir:
Dünya kamuoyunu manipüle etmek. Bu konuda Batili istihbarat birimlerinin bilgisi var. Yanlis bilgilendirme yoluyla kamuoyunu etkilemeye çalisiyorlar.29
Öte yandan katliamlardan sorumlu tutulan cuntada yer alan generallerin pek çogunun geçmiste Fransa ordusunda görev yapmis olmalari da bizlere çok önemli ipuçlari vermektedir. Bu kisiler Cezayir'in bagimsizlik savasi esnasinda Fransiz ordusunda görevliydiler, yani Fransa'nin isbirlikçileriydiler. Örnegin Genelkurmay Baskani Muhammed Amari, Fransa ordusunda subaydi. Cezayir'in bagimsizligini kazanmasindan çok kisa bir süre önce Cezayir ordusuna katildi. Istihbarat Daire Baskanligi'ni yürüten General Tevfik ve askeri darbenin lideri ve eski Savunma Bakani General Halid Nezzar da Fransa ordusunun subaylari arasinda yer almaktaydirlar.30
Tüm bu yasananlarin yani sira eski basbakan Abdülhamid Ibrahimi'nin "Tüm terör olaylari hemen Müslümanlarin üzerine atiliyor. Oysa Müslümanlar katliamlarla hedefe ulasamayacagini biliyorlar" sözleri ile birlikte dikkat çektigi bir baska husus daha var. Ibrahimi bu sözlerinin ardindan Cezayir'deki devlet terörünün asil olarak Fransa'dan yönetildigini ve 1962'de Cezayir bagimsizligina karsi kurulan kontrgerilla örgütü OAS'in eski elemanlari tarafindan örgütlendigini vurgulamisti.31
Bugün ise petrol ve dogal gaz yataklari gibi zengin dogal kaynaklara sahip olan Cezayir'de hala huzur ve baris saglanmamistir.
Notlar: 24- L'Express, 30 Kasim 2000
25- L'Express, 30 Kasim 2000
26- Le Monde, Mart 1995
27- EIR Executive Intelligence Review, 8 Aralik 1994
28- EIR Executive Intelligence Review, 8 Aralik 1994
29- Altinoluk, Ekim 1997
30- http://www.kanal7.com/zdosya/cez.htm, Cezayir Gerçegi, Kanal 7 Haber Programi, 6 Nisan 1998
31- http://www.aitco.com/~sonuyari/ eskiler/su97e/sm315.htm
İSLAMİ HAREKET
İslami hareket ,geçmişinde soykırıma uğramış ,zalim devletlerin sömürgesi olmuş ,bağımsızlığını ilan ettikten sonrada içlerinde oluşan demokrasi postuna bürünmüş batı yanlısı siyasetçilerin yüzünden oldukça yıpranan cezayir tüm bunlara rağmen islami hareket noktasında aktif olmuştur ,her coğrafyada rahmanın emirlerini hayata geçirmek için kendini feda eden ,muslumanlara yol gösteren kanaat önderleri var olmuştur ve olacaktır inşALLAH.. cezayirdeki liderlere baktkığımızda EMİR ABDULKADİR ve sözleri ile yakındna tanıdığımız meşhur mutefekkir MALİK BİN NEBİ yi görürüz, bu şahsiyetlerden Emir Abdulkadir halkı itikad noktasında bilgilendirip onların irşadı için mucadele ederken aynı zamanda misyoner faliyetlerin önünde en büyük set konumunda olmuştur ,Malin Bin nebi ise daha çok çalışma alanını muslumanların düşünce dünyalarının gelişmesinde ,şuurlanmasında çaba sarf etmiştir ve bu şahsiyetlerin düzeyinde daha bizim bilmediğimiz ve buraya aktarmadığımız bir çok fedakar ilim ehli vardır cezayirde..
1988'de irsad ve Islah Cemiyeti kuruldu. Cemiyetin basina Cezayir'in taninmis ilim adamlarindan ve Müslüman Kardesler cemaatinin Cezayir temsilcisi Mahfuz en-Nahnah getirildi. Bunun arkasindan Subat 1989'da Islam'a Davet Birligi kuruldu. Bunun basina da bagimsizlik savasinda önemli rol oynamis bir ilim adami olan Ahmed Sahnun getirildi. Mart 1989'da da Prof. Abbasi Medeni'nin liderliginde Islami Kurtulus Cephesi (FIS) ortaya çikti. Baslangiçta Islami teblig ve davet çalismalari yürütmeyi amaçlayan Irsad ve Islah Cemiyeti daha sonra siyasi partiye (Islami Toplum Partisi'ne) dönüstürülmüstür.
Islami olusumlar sosyal faaliyetlerin yani sira siyasi faaliyetlere de girmislerdir. Islami çizgideki siyasi olusumlar hakkinda bazi özet bilgiler verelim:
Islami Selamet Cephesi: Prof. Abbasi Medeni'nin liderliginde, 11 Mart 1989'da kurulus çalismalarini baslatti. Resmi olarak kurulusunu 12 Eylül 1989'da gerçeklestirdi. Gerek 12 Haziran 1990'da gerçeklestirilen yerel seçimlerde ve gerekse 26 Aralik 1991'de gerçeklestirilen genel seçimlerdeki basarisiyla dikkatleri üzerine çekti. Bu parti Mart 1992'de cunta yönetimi tarafindan kapatildi.
Islami Toplum Partisi: Müslüman Kardesler cemaatinin Cezayir kanadinin lideri durumundaki Mahfuz Nahnah'in baskanliginda kuruldu. Bu partinin adi daha sonra Barisçi Toplum Partisi olarak degistirilmistir. Baskanligini da halen Mahfuz Nahnah yapmaktadir.
Islami Uyanis (Nahda) Partisi: Islami siyasi olusumlar içinde üçüncü sirada gelen bu hareketin liderligini Abdullah Cabullah yapmaktadir.
Bunlarin yani sira özellikle cuntanin baski uygulamalarina tepki olarak bazi silahli gruplar da ortaya çikti. Ancak bunlardan bazilari provokasyonlara açik oldugundan cunta onlarin adlarini halka yönelik katliamlarinda kullandi. Cuntanin katliamlarinda adi kullanilan silahli gruplarin basinda ise GIA geliyordu. Simdi bu gruplardan da kisaca söz edelim:
GIA (Silahli Islami Grup): Bu ülkedeki silahli gruplarin en radikali olarak bilinen bu hareket 1992'de ortaya çikti. Simdiye kadar birçok silahli eylem gerçeklestiren bu hareket, ülkedeki diger Islami olusumlara karsi da sert bir tutum izlemekte, hatta bazilarini tekfir etmektedir. Hareketin bu tutumu kendi içinden de birtakim sorunlar yasamasina ve bazi kopmalara yol açmistir. Hareketin kurulus merhalesindeki liderligini Cemal Zeytuni olarak bilinen Ebu Abdirrahman Emin yapti.
AIS (Islami Kurtulus Ordusu): Daha önce sadece siyasi faaliyet yürüten ve genis halk tabaninin destegine ragmen iktidara gelmesi darbeciler tarafindan önlenen Islami Selamet Cephesi'nin askeri kanadi olarak ortaya çikti. 1992 ortalarinda ortaya çikan AIS'in genel komutanligini Medeni Mirzak yapti.
MIA (Silahli Islami Hareket): Abdulkadir Sebuti'nin önderliginde faaliyetlerini yürüten bu hareket darbecilerin iktidara el koymalarindan kisa bir süre sonra ortaya çikti ve çesitli silahli eylemler gerçeklestirdi.
FIDA (Cezayir Cihadi Için Islami Cephe): Bu cepheyi 1994'te GIA'dan ayrilanlar kurmuslardir. Darbecilerin yaninda yer alan bazi yazarlarin ve basin mensuplarinin öldürülmesi gibi birtakim ferdi eylemler gerçeklestirdiler.
Islami Devlet Hareketi: Ilk önce 1992'de ortaya çikti. 13 Mayis 1994'te gerçeklestirilen bir anlasmayla GIA'ya katildi. Ancak daha sonra aralarinda ihtilaf çikmasi yüzünden bu hareketten ayrildi. Hareketin liderligini Said Mahlufi yapmaktadir.
Cezayir'deki silahli gruplarda böyle bir daginikligin yasanmasinin yani sira, Islami temellere oturtulmus bir "hareket ve eylem fikhi"nin da olmadigini kabullenmek zorundayiz. Bu eksiklik eylemlerin kitle tabaninda olumsuz etki yapmasina ve tabanin yukarida zikredilen gruplara olumsuz bakmasina yol açmaktadir.
MÜSLÜMANLARI SEN KURTARACAKSIN
Bosna'da bacılarımızın ırzına geçtiler, televizyondan izledik, dua ettik...
Çeçenistan'ı kan gölüne çevirdiler, televizyondan izledik, dua ettik...
Afganistan'da taş üstünde taş kalmadı, televizyondan izledik, dua ettik...
Irak'ta 100 binden fazla insan katledildi, televizyondan izledik, dua ettik...
Filistin'de çocuklar tanklara taş attı, televizyondan izledik, dua ettik...
Lübnan'da melek gibi bebekleri öldürüyorlar, yine televizyondan izliyoruz ve yine sadece dua ediyoruz...
Sıra bize geldiginde, tepemize bombalar yağmaya başladiginda, kendimizi çok güvende hissettigimiz evlerimiz başımıza yıkıldığında, acaba bizim için de dua edecek müslüman kalacak mi dünyada?
Uyan ey Müslüman uyan!Dua etmekten başka yapabileceğin çok şey var...
Ey kadınlar! Kollarınıza, gerdanlarınıza, parmaklarınıza bakın! O altinlar mi götürecek sizi cennete, yoksa o altınları gönderebileceğiniz mazlumlarin duasi mi?
Ey erkekler! Banka hesaplarınıza , kredi kartlarınıza bakın! O kartlarla mı geçeceginizi sanıyorsunuz cennetin kapısından, yoksa o kartlar vesilesiyle yardım yollayabileceğiniz mazlumlarin duasiyla mi?
Ey parasina kıyamayanlar! Destek olamiyorsunuz madem, köstek olmayin! Yarin kafamiza sıkılacak kurşunun parasını ödemeyin, onların mallarını almayın! Bir tek ben almasam ne olur demeyin, siz üzerinize düşeni yapın, devamını Allah'a bırakın...
Ey müslüman! Sanma ki dünyayı saran canavarlardan seni melekler kurtaracak. Hayır! Müslümanları sen kurtaracaksın! Yeter ki Allah'ın sana bahsettigi maddi ve manevi imkanları doğru kullan...
UYAN VE BU ZULUMLERE DUR DE !
Siyonist israil,bir milleti yok ediyor.
bir millet tarih sahnesinden siliniyor.
Tanklar,uçaklar sivil halkı bombalıyor.
Evler yıkılıyor,ocaklar sönüyor.
yarın sıra sana gelmeden yapılan zulme "DUR" demelisin!
Eyy 26 milyon 400 bin km'ye sahip olan,yeryüzüne 600 sene adaleti ve merhameti getiren,yaralı düşmanına bile yardım ederken hançerlenen,yeni doğan çocuğunu bile ezan okunduğunda namaza alışsın diye uyandıran Osmanlının yetim torunu;daha ne kadar susacaksın.
Bağdat'ta askerinin başına çuval geçirdiler sen sustun,
peygamberine küfür ettiler sen yine sustun,
senin ayağa kalkman için illa başına silah mı dayamaları gerekiyor?
Yeter artık,kalk ayağa,uyan artık...
Filistin'de,Çeçenistan'da ve dünyanın heryerindeki müslüman kardeşine sahip çık,in meydanlara...
Sovyetler Birliği'nin Aralık 1979'da Afganistan'ı işgali, 9 yıl sürecek bir maceraya atılmasına; Sovyetlerin dağılmasına varan gelişmelere ve hem iç ve hem de dış etkilere maruz kalmasına sebep oldu.
Afganistan krallıkla yönetilen bir devlet idi. Ülkede 1973 yılında Davud Han liderliğinde Cumhuriyet ilan edildi.Davud Han'ın hazırladığı anayasa 1977'de kabul edildi.Davud Han devlet başkanı sıfatıyla kendi aile çevresinden, yakınlarından, devrik kraliyet ailesinin üyelerinden kurulu bir hükümeti iş başına getirdi.Bunun üzerine 10 yıldır ayrı çalışan iki sol örgüt, Halk ve Bayrak partileri Davud Han'a karşı birleştiler.Halk kanadı lideri Hafızullah Amin'in düzenlediği bir darbeyle Davud Han devrildi, kendisi ve aile üyelerinin çoğu öldürüldü.27 Nisan 1978'de Afganistan Demokratik Cumhuriyeti kuruldu.Ama Halk ve Bayrak kanatları arasındaki birlik hızla bozuldu.Orduya dayanan Halk kanadı giderek güçlendi.Yeni yönetimin reform programında kadınlara eş** haklar, toprak reformu ve klasik marksist - leninist doğrultuda yönetsel önlemler yer alıyordu.Temel Afgan kültür öğeleriyle çatışan bu program ve siyasal baskılar, nüfusun geniş kesimlerini karşısına aldı.1978 yazında Nuristan bölgesinde ilk ayaklanmalar patlak verdi ve eşgüdümsüz de olsa tüm ülkeye yayıldı.5 Aralık 1978'de, Sovyetler ile Afganistan arasında Dostluk, İyi Komşuluk ve İşbirliği Antlaşması imzalandı.
Sovyet darbesi ve işgali
Bu gelişmelerden kısa süre sonra ülkede Sovyet yanlısı iktidara karşı ulusal direniş hareketi başladı. Ayaklanmalar karşısında Afgan ordusu güçsüz kalınca iktidarda bulunanlar Sovyetler'den yardım talep ettiler. Bu talep üzerine ve kısa sürede Afganistan'a çok sayıda Sovyet uzmanı ve askeri geldi. Sovyetler, 27 Aralık 1979'da ülkeyi fiilen işgal ettiler.Devlet başkanı Hafızullah Amin öldürüldü ve yerine Babrak Karmal getirildi.Sovyetler'in işgal hareketi, çok sayıda Afganlı'nın Pakistan ve İran'a sığınmasına sebep oldu.
Pakistan, bu durum üzerine BM'ye ve İslam Konferansı Örgütü'ne başvurarak, Afganistan'daki gelişmelerin önlenmesini ve Sovyet askerlerinin çekilmesini istedi. Ancak, bu girişimlerden sonuç alınamadı.
Ülkenin işgali milli direnişe yol açtı. 1980'de ülke içindeki bazı gruplar sovyet işgaline karşı birleştiler.Mücahit olarak adlandırılan güçlerin silahlı direnişi 1984'te yoğunlaştı.Afgan mücahitleri Sovyetler'e büyük kayıplar verdirdiler.
Uluslararası tepkiler
Mücahitlerin direnişleri, çevre ülkeler ve Batı dünyasını da harekete geçirdi. Çünkü, Afganistan'ın Sovyet kontroluna girmesi, onların, Hint Okyanusu'na ve keza İran üzerinden Basra Körfezi'ne çıkmalarına imkan vermekteydi. Bu durum, Batı ülkelerini olduğu kadar, İran, Çin ve Pakistan gibi çevre ülkelerini de tehdit eden bir durum yaratmaktaydı. Keza, dünyanın diğer süper gücü Amerika gelişmelerden en çok endişe duyan ülke idi. ABD, Sovyetler'in bu teşebbüsü üzerine SALT-II Antlaşmasını onaylamaktan vazgeçti ve 5 Ocak 1980'de bu ülkeye yaptığı tahıl ihracatını da durdurdu.Ayrıca Sovyet işgaline tepki olarak, ABD ve 70'e yakın ülke Moskova'da düzenlenen 1980 Yaz Olimpiyatları'na katılmadı.
1982 yılında BM'ce ele alınan Afganistan sorunu; Afganistan, Pakistan, ABD ve Sovyetler Birliği arasında yapılan görüşmelerle çözüme kavuşturulmaya çalışılmakta idi. Ancak, görüşmeler uzun süre devam etti ve sorun 14 Nisan 1988 Cenevre Antlaşması ile çözümlendi. Cenevre Antlaşmasının imzalanmasından sonra, Sovyet askerleri 1988-1989 yılı içinde Afganistan'dan çekildiler. Sovyetler'in çekilmesinden sonra ülkede "mücahit" gruplar birleşerek bir hükümet kurdular. Fakat bir süre sonra iktidar için iç çekişmeler başladı. Afganistan olayı BM. temsilcisi Perez de Cuellar'ın siyasi işler yardımcılarından Diego Cordovez'in gayretleri ve altı yıllık bir çabadan sonra çözüme kavuştu. Amerikan Dışişleri Bakanı Schultz ile Sovyet Dışişleri Bakanı Şevardnadze arasında 21-23 Mart 1988'de Washington'da yapılan toplantılarda son pürüzleri giderildi ve Afganistan ile ilgili antlaşmalar 14 Nisan 1988'de Cenevre'de imzalandı. Bu antlaşmalar 4 esas belgeden meydana gelmektedir. Bunlar:
a. Karşılıklı Münasebetlerin İlkeleri Konusunda İkili Anlaşma ile; Afganistan ve Pakistan, birbirlerinin egemenlik, siyasi bağımsızlık, toprak bütünlüğü ile güvenlik ve bağlantısızlık ilkelerine saygı göstermeyi ve birbirlerinin içişlerine karışmamayı taahhüt etmekteydiler.
b. Milletlerarası Garantiler Konusunda Deklerasyon ise; Amerika ile Sovyetler Birliği arasında imzalanmış olup, Afganistan ile Pakistan'ın içişlerine karışmayacaklarını ve birinci belgedeki ilkelere saygı göstereceklerini belirtiyorlardı.
c. Mültecilerin Kendi istekleri ile Dönmelerine Dair Anlaşma da; mültecilerin serbestçe evlerine dönmelerinin sağlanması hususundaki tedbirleri kapsamaktaydı.
d. Diğer İlgili Konular Anlaşması ise; bu anlaşmalarla ilgili diğer konuların ne şekilde ele alınacağını belirtmekteydi. Bu antlaşmalarda dikkati çeken nokta, Sovyetler'in Afganistan'dan çekilmesine dair herhangi bir ifadenin yer almamış olmasıdır. Buna göre, Sovyetlerin bölgeden çekilmesi, ikinci belge olan "Garantiler Deklarasyonu" çerçevesinde gerçekleşecekti. Bununla, Sovyetler'in prestijleri korunmaya çalışılmıştı.
Nitekim, Sovyetler'in Afganistan'dan çekilmeleri konusunda Amerika ile bir takvim tespit edildi ve 120. 000 kişilik Sovyet işgal kuvvetinin 15 Şubat 1989'a kadar çekilme işlemini tamamlaması kararlaştırıldı.
Sonuçları
Afganistan sorunu Sovyetler Birliği açısından da önemli sonuçlar doğurdu. İşgal olayı, başarısızlık ve hezimetle neticelendi. Başarısızlık, Sovyet peykleri arasında olumlu tesirler yarattı ve bu ülkelerde Sovyetler'e karşı bağımsızlık mücadelesine yol açtı. Bu nedenle Afganistan hezimeti Sovyetler Birliği'nin dağılmasında önemli rol oynadı. Sovyet işgali, Afganistan'da, günümüzde de devam eden sorunların bir ölçüde temelini teşkil etti. Nitekim, Afganistan 1997'de aşırı dinci Taliban örgütünün ülkeyi sarsan olaylarına sahne oldu. Taliban örgütünün faaliyetleri tüm dünyayı ve özellikle de Rusya'yı yakından etkiledi. Mücadele bir süre sonra Taliban ile Özbek asıllı general Raşid Dostum kuvvetleri arasında iç çatışmalara dönüştü. Taliban Örgütü'nün özellikle Tacikistan'ı da hedef olarak alması, Rusya'yı daha da endişelendirdi. Gelişmeler üzerine Bağımsız Devletler Topluluğu Güvenlik Konseyi 27 Mayıs 1997'de Moskova'da toplandı ve Afganistan'daki gelişmeleri görüştü. Rusya ile BDT üyesi Orta Asya ülkeleri Tacikistan, Özbekistan ve Türkmenistan Taliban rejiminden kaçanların mülteci akımına karşı sınırda önlemlerini artırdılar. Tacikistan ve Kırgızistan'da 30,000 kişilik Rus askeri alarm durumuna geçirildi. Sonuç olarak Afganistan ne zaman sona ereceği tahmin edilemeyen bir iç kargaşa ortamına girdi.
» Şah Mesud Suikasti Ülkenin kuzeyinde Taliban güçleriyle Kuzey İttifakı güçleri arasındaki çatışmalar tüm hızıyla sürerken 9 Eylül 2001 tarihinde Afganistan’ın kuzeydoğusundaki Hoca Bahauddin kasabasından bir haber geldi. Kuzey İttifakı’nın lideri Ahmet Şah Mesud, uğradığı suikast sonucu öldürülmüştü.
» 11 Eylül ve Afganistan'a Müdahale Bu suikastten sadece iki gün sonra 11 Eylül 2001’de ABD’nin New York ve Washington kentlerinde gerçekleşen saldırılarda 3.000’in üzerinde insan öldü. Bu saldırı, Afganistan’ın, ABD’nin birinci hedefi haline gelmesine yol açtı. Saldırıdan hemen sonra bir televizyonda konuşma yapan ABD Başkanı George Bush ...
» Kuzey İttifakı Taliban’ın kolayca devrilmesini sağlayan Kuzey İttifakı, Peştun olmayan etnik gruplardan oluşuyordu. Kuzey İttifakı’nın gücü kuzeydoğu kalesi Bedehşan, Tehar eyaleti ve Penşir Vadisi’ni koruyan Tacik ve Özbek askerlerine dayanmaktaydı.
1992 yılında Kandahar’da mahalli bir çete liderini öldürmesiyle gündeme gelen Taliban, 1994’ten Şubat 1995’e kadar kısa bir süre içerisinde Hikmetyar’ın kontrolü altında olan Kandahar’ı ve güney bölgelerini ele geçirdi. Dostum’un yardımı ile Herat’ı ve Eylül 1996’da Kabil’i ele geçirdi. Hazaraların lideri de Taliban tarafından ele geçirildi.
Taliban hareketi 1995 yılında Kabil’in güneyine yerleşen Hikmetyar’la anlaşarak başkent üzerine yürümüş, iki yıl süren çabalar 1996 yılının Eylül ayında Ahmet Şah Mesud’un askerlerini kuzeye çekmesiyle sonuç vermiştir. Kabil’i ele geçiren Taliban İslam devletini kurduğunu açıklayarak Molla Muhammed Ömer’i Halifet‘ül-Müslimin (İslam Halifesi) olarak ilan etmiştir. Kabil’de kontrolü sağlayan öğrencilerin aynı gün gerçekleştirdiği ilk icraat ise BM binasında dört yıldır saklanan eski devlet başkanı Necibullah’ı asmak olmuştur.
Taliban’ın Kabil’i ele geçirmesinin ardından, sadece ülkenin kuzey bölgelerinde kalan Taliban karşıtı gruplar, kuzey ittifakını oluşturmuş ve Ahmet Şah Mesud’u ittifakın başına getirmişlerdir. Bu dönemde özellikle Afgan cihadı sonrasında kendilerine Afgan Arapları denilen yüzlerce Arap, Kabil ve ülkenin güneyindeki aşiret bölgelerine yerleşmiş ve aileleriyle Afganistan’da yaşamaya başlamışlardır.
Taliban yönetimi döneminde Afganistan, adeta kendi yağıyla kavrulan bir yalnızlıklar ülkesi haline geldi. Taliban yönetimi ülkede bireysel silahları halktan toplamaya başladı. Özellikle Kabil’in Taliban’ın eline geçtiği 1996 yılından düşüşüne kadar ülkede öne çıkan en önemli husus, güvenliğin tamamen sağlanması oldu. Taliban döneminde hukuki cezalarda İslam şeriatı uygulanmak istendiyse de yoksullukla mücadele eden halka yönelik bilinçsizce girişilen bazı uygulamalar halkın tepkisini çekti. Bu arada 1998 yılında ülkede başlayan ve tam üç yıl süren kuraklık da Afganistan’ı dış dünyanın yardımına muhtaç hale getirdi. Taliban açlık ve sefaletle boğuşan ülkede özellikle Batılı yardım kuruluşlarının misyonerlik faaliyetlerinde bulunması üzerine, ABD’li yardım kuruluşlarını sınır dışı etme kararı aldı.
» Şah Mesud Suikasti Ülkenin kuzeyinde Taliban güçleriyle Kuzey İttifakı güçleri arasındaki çatışmalar tüm hızıyla sürerken 9 Eylül 2001 tarihinde Afganistan’ın kuzeydoğusundaki Hoca Bahauddin kasabasından bir haber geldi. Kuzey İttifakı’nın lideri Ahmet Şah Mesud, uğradığı suikast sonucu öldürülmüştü.
» 11 Eylül ve Afganistan'a Müdahale Bu suikastten sadece iki gün sonra 11 Eylül 2001’de ABD’nin New York ve Washington kentlerinde gerçekleşen saldırılarda 3.000’in üzerinde insan öldü. Bu saldırı, Afganistan’ın, ABD’nin birinci hedefi haline gelmesine yol açtı. Saldırıdan hemen sonra bir televizyonda konuşma yapan ABD Başkanı George Bush ...
» Kuzey İttifakı Taliban’ın kolayca devrilmesini sağlayan Kuzey İttifakı, Peştun olmayan etnik gruplardan oluşuyordu. Kuzey İttifakı’nın gücü kuzeydoğu kalesi Bedehşan, Tehar eyaleti ve Penşir Vadisi’ni koruyan Tacik ve Özbek askerlerine dayanmaktaydı.
Afganistan’da ekonomik zorluklar sürerken Kenya ve Tanzanya’daki ABD büyükelçiliklerine yönelik gerçekleşen saldırılar bu ülkeyi bir anda dünya gündeminin birinci maddesi yaptı. Bill Clinton başkanlığındaki ABD yönetimi her iki saldırının arkasında da Afganistan’da yaşadığı bilinen Üsame bin Ladin’in olduğunu açıkladı ve Afganistan ilk kez ABD’nin doğrudan hedefi haline geldi. Bin Ladin Nairobi ve Darüsselam’da eş zamanlı yaşanan bu saldırıları sahiplenmedi. Buna rağmen ABD 29 Ağustos 1998 tarihinde Ladin’in barındığı sanılan Host ve Celalabad kentlerine saldırı düzenledi. Ardından Ekim 1999’da zaten sefalet içinde bulunan Afganistan’a karşı ekonomik ve siyasi ambargo uygulanmaya başlandı.
Önce Kandahar’da kontrolü sağlayan öğrenciler, ülkenin kuzeyindeki vilayetler dışındaki bütün kent ve kasabaları ele geçirdiler. Taliban’ın hızla yükselişi, nasıl ve kimler tarafından kurulduğu konusu her zaman tartışılmış, özellikle ABD ve Pakistan istihbaratının bu örgüt üzerindeki etkisi değişik zamanlarda kendisini göstermiştir. Birçok Afganistan uzmanının atladığı bir ayrıntı ise bu esrarengiz örgütün nasıl kurulduğu hakkında bize fikir vermektedir.
ABD Merkezi Haberalma Teşkilatı CIA’nın Güney Asya’daki en büyük merkezi Taliban’ın ilk ortaya çıktığı Kandahar’a oldukça yakın bir kent olan Quetta’dadır. Bu hareketin ilk çıktığı günlerde Pakistan gazeteleri, Quetta’daki bazı önemli toplantılardan haber vermekteydi. Aralarında ABD’li, Pakistanlı ve eski Afgan subayların bulunduğu üst düzey toplantılarda nelerin konuşulduğu üstü kapalı olarak bu gazetelerde yer aldı. Bu toplantılardan çok kısa bir süre sonra Taliban hareketinin ortaya çıkması da elbette birçok uzmanın Taliban’a temkinli yaklaşmasına neden olmuştur.
Hindistan`ın Gucarat eyaletinde 2002 yılında binlerce Müslümanın öldürülmesine göz yuman aşırı milliyetçi Narendra Modi, yapılan seçimlerde yeniden başbakan seçildi.
Hindistan`ın Gucarat eyaletinde fanatik Hindu milliyetçisi Narendra Modinin yeniden başbakan seçilmesi bu ülkede yaşayan Müslümanları paniğe sevketti.
Hindistan Seçim Komisyonu tarafından yapılan açıklamada, Modi`nin partisinin meclisteki 183 sandalyeden 117`sini aldığı belirtildi. Pazar günü yapılan seçimlerin, Hindistan`ın en tartışmalı politikacı olan Modi`nin zaferiyle sonuçlanması, iktidardaki Kongre Partisi`nin liderliğindeki koalisyona ağır bir darbe olarak yorumlanıyor. Gözlemciler, yeniden seçilen Modi ve kendisini destekleyen fanatik çevrelerin, Hindistan`ın siyasi geleceğinde söz sahibi olabileceğine işaret ediyor. Öte yandan seçim sonuçları, dünyanın 3. büyük Müslüman topluluğunun yaşadığı Hindistan için ayrı bir önem taşıyor. Müslümanlarla birlikte Hıristiyan ve diğer dinlere bağlı azınlıklarla fanatik Hindular arasındaki gerilimin artacağı tahmin ediliyor.
Katliama sessiz kaldı
Fanatik Hindu örgütler ağıyla bağlantılı Bharatiya Janata Partisi üyesi olan Modi, Şubat 2002`de şaibeli bir tren yangınında 59 Hindu`nu ölümünün ardından galeyana gelen Hindu kalabalıkların en az 2 bin 500 Müslümanı katletmesine seyirci kalmakla suçlanıyordu. Kongre Partisi`nin lideri Sonia Gandhi, Gucarat`taki seçim kampanyası sırasında Modi hükümetini `ölüm tacirliğiyle` suçlamıştı.
2500 Müslüman katledilmişti
Hindistan`daki Gucarat eyaletinin Ahmedabad kentinde 2002 yılında Hindu militanların gerçekleştirdikleri saldırılarda resmi verilere göre 850, resmi olmayan verilere göre ise 2500 Müslüman hayatını kaybetti. 150 binden fazla kişi göç etmek ve hayatını mülteci kamplarında devam ettirmek zorunda kaldı. Yaklaşık olarak 240 dergah ve 180 mescid yakılıp yıkıldı. Aynen Nazi Almanyasında olduğu gibi Müslümanlara ait evlerin ve dükkanların üzerine çarpı işareti konuldu. Yapılan araştırmalarda günlerce devam eden kanlı saldırıları eyalet yönetimi ve polisin desteklediği ortaya çıkmıştı. Hollanda tarafından yayınlanan raporda azınlık kitle durumundaki Müslümanları koruyamayan Gucarat Eyaleti Başbakanı Narendra Modi suçlanmıştı.
Fanatik Hindu milliyetçisi Modinin sorumlu olduğu ve 2002 yılında Gucaratta gerçekleşen Müslüman katliamına ilişkin dergimiz yazarlarından rıdvan Kayanın Haziran 2002 tarihinde kaleme aldığı bir makaleyi, yaşananları anımsamak için iktibas ediyoruz:
11 Eylül sonrasında tüm dünyada kışkırtılan anti-İslam kampanyayı bazı devletler tam da aradıkları fırsat olarak değerlendirdiler. Filistin`de teröre karşı mücadele adıyla İsrail`in yürüttüğü işgal ve katliam bunun somut bir tezahürü oldu. Diğer bir öndegelen fırsatçı devlet ise Hindistan.
Hindistan özellikle Keşmir sorununu istediği biçimde çözmek ve bunu da tüm dünyaya kabul ettirmek için özellikle ABD`nin desteğiyle bilinçli bir kampanya yürütüyor. Aynen İsrail`in yaptığı gibi, elli yıldan uzun bir zamandır sürdürdüğü işgali adeta olağan durum olarak gösterip, işgale karşı direnen Müslümanların eylemlerini sorunun kaynağı olarak tanımlıyor. Bir yandan işgal altındaki Keşmir`de mücahitlerin direnişini bastırmak için askeri operasyonlarını artırır, siyasi muhaliflere, gazetecilere karşı faili meçhul cinayetler tertipler ve insan hakları örgütlerinin çalışmalarını engellerken; diğer yandan da Keşmir`de `terörist faaliyetleri` desteklediği suçlamasıyla Pakistan`a karşı savaş tehditleri savuruyor.
1947 yılında Hindistanın önce İngilizlerden bağımsızlığına kavuşması, ardından bölünerek Pakistan devletinin kurulması ile birlikte bölgenin kanayan yarası haline gelen Keşmir şu anda üçe bölünmüş bir halde: Pakistanın desteğine sahip Azad Keşmir; Çin kontrolü altındaki küçük bir bölge ve toplam Keşmir yüzölçümünün %63ünü oluşturan Hindistan işgali altındaki topraklar. Yaklaşık on milyonluk toplam Keşmir nüfusunun 7-8 milyonunun yaşadığı Hindistan işgali altındaki bu bölge 1947den bu yana sürekli çatışmalara, savaşlara ve aynı zamanda da uluslararası girişimlere konu olmuş. 21 Nisan 1948 tarihinde Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi bölgede bulunan Hindistan ve Pakistan ordusuna ateşkes ilan etmeleri ve sorunun uluslararası gözlemciler nezdinde referanduma götürülerek nihai çözüme kavuşturulması kararına varmış. Bu kararı ve kararın nasıl uygulanacağını belirlemek amacıyla kurulan uluslararası komisyonun hazırladığı metinleri her iki taraf da imzalayarak onaylamışlar. Ama Hindistan sürekli çeşitli bahanelerle bu kararları savsaklatmayı sürdürüyor. Ne referanduma yanaşıyor, ne de askerlerini bölgeden çekiyor.
Hindistanın bu hukuk tanımaz tutumu yüzünden 1965te ve 1971de Keşmir sorunu yüzünden iki kez savaşan bu iki ülkenin son günlerde sınırda artan karşılıklı çatışmalarla ve askeri yığınaklarla yeniden savaşa mı sürüklendikleri sorusu dünya gündeminde giderek daha fazla endişe uyandırıyor. Hindistan`da iktidar koltuğunda oturan ırkçı Baharatiya Janata Partisinin(BJP) lideri Atal Behari Vajpayi geçtiğimiz günlerde Keşmir`e yaptığı gezide askerlerine hitaben yaptığı konuşmalarla açıkça savaş çağrıları yaptı. Gerek BJP`li başka yetkililer, gerekse de diğer ırkçı, sağcı, Hindu milliyetçisi partilerin yetkilileri Vajpayi`nin savaş çağrılarına destek vermekteler. ABD`nin tüm dünyada estirdiği Mc Carthy rüzgarlarının kendileri için büyük bir avantaj oluşturduğunu, İslami örgütlere ve hareketlere karşı oluşturulan atmosferden yararlanarak Pakistan`a karşı topyekün bir saldırı gerçekleştirmek için bu dönemin son derece uygun olduğunu açıkça dile getirmekteler.
Gerçekten de Pakistan üzerinde uluslararası baskının yoğunlaştığı görülüyor. ABD açıkça Pakistan`a elli yıldan fazla bir zamandır desteklediği Keşmir bağımsızlık mücadelesini kendi elleriyle gömme dayatmasında bulunuyor. Yani bir nevi Pakistan`a dün Taliban yönetimindeki Afganistan`ı nasıl sattıysan, bugün de aynı şeyi Keşmir için yapacaksın denilmekte!
Afganistanda Taliban yönetiminin devrilmesi için Pakistanı gerek yardım, gerekse de tehditle kendisi ile işbirliğine zorlayan ABD bu amacına ulaştıktan sonra Pakistanı yeni adımlara zorladı. Önce Pakistan güvenlik birimlerinin Pakistanın içinde çeşitli İslami örgütlere karşı harekete geçmesi sağlandı. Ardından medreselerden üniversitelere kadar geniş bir alanda terörist faaliyetlere karşı yeniden yapılanma adıyla büyük çaplı değişiklikler uygulama aşamasına sokuldu. Ülke içinde bir hayli sıkışan Müşerref 30 Nisan tarihinde düzenlediği bir referandumla elini güçlendirmeye çalıştı. Beklendiği gibi Müşerrefin devlet başkanlığını beş yıl uzatan referandum ordu tarafından halkın demokratik desteği şeklinde sunuldu. Bununla birlikte bağımsız gözlemcilerin ancak %6 ile %30 arasında değiştiğini iddia ettikleri katılım oranı Müşerrefin ne ölçüde halk desteğine sahip olduğunun iyi bir göstergesi. (1)
Uzun bir süredir el-Kaide ile Keşmirli mücahitler arasındaki bağlantıyı gündemde tutan Amerika Pakistan diktatörü Perviz Müşerrefi şimdi de Keşmir konusunda Pakistanın geleneksel tutumunda köklü bir değişikliğe gitmesi için sıkıştırmaya başladı. Ama bu Pakistan için hiç kabul edilebilir bir şey değil. Keşmir Pakistan için asla vazgeçilemez bir dava. Bu yüzden karşı karşıya kalacağı çok yönlü baskıların Pakistan`ın tutumunu ne ölçüde değiştireceği ilerki günlerde ortaya çıkacak olsa da şu anda gelinen yerin savaşın eşiği olduğu görülüyor. Bu noktada Pakistan da en az Hindistan kadar kararlı bir tutum içinde görünmeye özen gösteriyor. Ama uluslararası planda sadece Çinden, o da ne ölçüde güvenilebileceği belli olmayan bir destekle yetinmek zorunda kalması Pakistanın işini zorlaştırıyor.
Hindistan ve Pakistan arasında yeni bir savaşın patlak vermesi küçük bir kıvılcıma bakıyor. 1947den bu yana ikisi Keşmir nedeniyle olmak üzere tam üç kez savaşmış olmaları iki ülke arasında yeniden bir savaşın yaşanması ihtimalini güçlendiriyor. Öte yandan her iki ülkenin de nükleer silahlara sahip olması, bir yandan savaşı tüm bölge, belki de dünya için felakete sürükleyebilecek büyük bir tehlike kılarken, aynı zamanda da caydırıcı niteliği dolayısıyla savaş ihtimalini azaltan bir etki oluşturuyor. Bununla birlikte Pakistan`ın nükleer kapasitesini egemenlikleri önünde büyük bir potansiyel tehdit olarak algılayan ABD ve İsrail`in bu krizi Pakistan`ın nükleer altyapısını çökertmek için kullanabilecekleri yorumlarını da yabana atmamak gerek.
Ne yazık ki Hindu zulmü altında inleyen Müslümanlar sadece Keşmirliler değil. Dünyanın en büyük demokrasisi diye tanımlanan Hindistan belki de Müslümanlar için dünyanın en büyük hapishanesi! İsrail`in de bazı batılılar tarafından Ortadoğu`nun tek demokrasisi diye tanımlandığını gözönünde bulundaracak olursak, Hindistan`a ilişkin kullanılan demokrasi tanımlamasına şaşırmaya mahal kalmaz. Hindistan`da nasıl bir demokrasinin hüküm sürdüğünü Nisan ve Mayıs aylarında Gucarat`ta yaşanan vahşet gözler önüne serdi.
Hindistan`da dini ve etnik çatışmalar derin tarihsel köklere sahip. Ama özellikle son yıllarda yükselen Hindu milliyetçiliği ülkeyi Müslümanlar ve diğer azınlıklar için tam bir cehenneme çevirmekte. Hindu fanatiklerin tanrıları ra`nın doğduğu yer olduğunu ileri sürerek on yıl önce tarihi Babri Mescidi`ni yakmalarından bu yana çatışmalar daha da yoğunlaştı. Hindu fanatizminin bir numaralı gündem maddesi Babri Mescidi`nin yerine bir tapınak inşa etmek. Bu amaçla paralar toplanıyor, siyasi kampanyalar düzenleniyor. Aslında iktidardaki BJP` de bu girişime sıcak bakmakta fakat böyle bir adımın ülkede tansiyonu bir hayli yükselteceğini bildiğinden şimdilik fanatikleri frenliyor.
Hindu fanatiklerinin bu kampanyalar çerçevesinde Şubat ayı sonunda düzenledikleri bir toplantıdan dönüşlerinde bindikleri trenin Godra kentinde kimliği belirsiz kişilerce yakılması ve 58 kişinin ölümü Müslümanlara karşı saldırıları zirvesine çıkarttı. Bu olayı bahane eden Hindu aşırılar Gucarat eyaletinde kitleler halinde Müslümanların evlerini, dükkanlarını, mahallelerini ateşe verdiler. Sayısız Müslüman kadına tecavüz edildi. Hamile kadınların karınları yarıldı. Küçük çocuklar diri diri ateşe atıldı. resmi rakamlara göre 900, gayrı resmi rakamlara göre 2.000 den fazla insan katledildi. 150.000`den fazla kişi göç etmek ve hayatını mülteci kampalarında devam ettirmek zorunda kaldı. Yaklaşık rakamlarla 240 dergah, 180 mescid yakılıp yıkıldı. Aynen Nazi Almanyasında olduğu gibi Müslümanlara ait evlerin, dükkanların üzerine çarpı işareti konuldu.
Tüm bu vahşeti sadece fanatizmin gözlerini kör ettiği gürühların işi olarak görmek ise mümkün değil. Bizzat Başbakan Vajpayi eğer Godra olmasaydı, Gucarat`ta yaşananlar gerçekleşmezdi! diyerek, sadece Hindu milliyetçilerinin ve daha önemlisi gereken tedbirleri almayarak vahşete kapı açan hükümetinin sorumluluğunu gizlemeye çalışmakla kalmamış; açıkça katliamı haklı gösterme konumuna düşmüştür. Olaylara kimi zaman geç müdahale eden, kimi zaman da açıkça Müslümanlara karşı girişilen saldırılarda Hindu fanatiklerle birlikte hareket eden polisin tutumunda da Vajpayi`nin yaklaşımının izlerini görmek mümkün.
Bu açıdan Kongre Partisinden eski bir milletvekili olan İkbal İhsan Cafrinin evinde yaşananlar ibret verici. Evinin kalabalık bir güruh tarafından kuşatılması üzerine başbakandan polis şefine kadar her yeri arayan Cafrinin yardım çağrıları tam bir sessizlikle karşılanır. Evin önündeki seyyar polis timi Hindu fanatiklerin evi işgal etmesini seyretmekle yetinir. Gözü dönmüş Hindular Cafrinin kafasını bedeninden koparır, kızlarını çırılçıplak soyup ateşe atarlar. Şubat ayında gerçekleşen ara seçimlerde eyalet başbakanı Narendra Modiye karşı Cafrinin sert bir muhalefet yürütmüş olması ile bu vahşet arasında bir bağlantı olmadığını düşünmek herhalde imkansızdır. (2)
Katliam karşısında dünyadan çok az ve cılız tepkiler yükseltilmesi de Hindistan yönetiminin işine gelmekte. Nitekim tanınmış bir emekli Hindu diplomat G. Parthasarathy açıkça Ariel Şaron`un Filistin`de giriştiği operasyonlar sayesinde Gucarat dünya gündeminden uzak kaldı, aksi halde çok sıkıntı çekecektik diyebilmiştir. Yine de cılız tepkilere bile Hint yönetimi tepki göstermekte.
Yeni Delhideki Alman Elçiliği Müslüman azınlığın uğradığı bu saldırıların Hindistan`ın demokrat ve laik kimliğine güvenilirliği azalttığını söylerken; Hollanda tarafından yayınlanan raporda azınlık kitleyi koruyamayan Gucarat eyaleti başbakanı Narendra Modi suçlandı. İsviçre Dışişleri Bakanı Joseph Deiss ise Vajpayi`ye teessüfleriyle birlikte geçtiğimiz yıl deprem yaşayan Gucarat`a yapılmakta olan yardım programının iptal edildiğini de bildirdi. Tüm bu açıklamalar Hint hükümet sözcüsü Nirupama rao tarafından Hindistan`ın içişlerine müdahale edilmesine izin vermeyeceği şeklinde klasik bir tepkiyle karşılandı. Buna karşılık bir AB yetkilisi ise 900 kişinin öldüğü, onbinlercesinin mülteci kamplarında yaşamak zorunda kaldığı Gucarat olayları artık içişleri sayılamaz, katliama göz yummamız mümkün değil! şeklinde cevap verdi (3).
Gucarat`ta yaşanan katliamda yakınlarını kaybeden ya da zarar gören İngiltere`de yaşayan Müslümanlar katliamı uluslararası platformlara taşımaya kararlı görünüyorlar. Hindistan başbakanı Vajpayi, içişleri bakanı Lal Krişna Advani ve Gucarat eyaleti başbakanı Modi`nin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi`nde yargılanabilmeleri için başvuru hazırlığı sürüyor. Ayrıca kanunları nerede işlenirse işlensin insanlığa karşı işlenen suçları yargılama yetkisini mahkemelerine tanıyan Belçika`da da dava açılması gündemde. Elbette ne anlaşma, ne sözleşme, ne hukuk tanımayan zorba bir gücü her platformda teşhir ve mümkünse mahkum etmek bir gereklilik. Bununla birlikte zulmü asıl geriletecek olan gücün Müslümanların direnişi ve Ümmet dayanışması olduğu da bir gerçek.
Afganistan, Filistin, Keşmir, Doğu Türkistan, Çeçenya... tüm bu coğrafya isimlerinin ortak paydasında Müslümanlara karşı sürdürülen katliam ve vahşet var. Aynı şekilde ABD, İsrail, Hindistan, Çin ve rusya ... işgal ve sömürgecilik ortak paydasında buluşmaktalar. Özellikle 11 Eylül sonrası tüm dünyada teröre karşı mücadele adı altında estirilen baskıcı ve soykırımcı politikaların öncelikli muhatabı olan müslümanlar dünyanın hemen her yöresinde ağır bir imtihandan geçmekteler. Ama inanıyoruz ki, son sözü güçlüler değil, haklılar söyleyecektir. Zalimler bugün her istediklerini yapabiliyor görünseler de kan kılıca inşallah galip gelecektir.
Her ne kadar Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla komünizmin siyasi bir rejim olarak çöktüğü kabul edilse de, komünist ideoloji ve uygulamaları hala devam etmektedir. Hala Kızılordu zihniyetinin hakim olduğu Rusya'nın Çeçenistan'da, Çin'in ise Doğu Türkistan'da yürüttüğü uygulamalar bunun en önemli göstergelerindendir. Bugün Doğu Türkistan'da yaşayan Müslüman Türkler, Mao'nun Kızıl Çini'nde yaşananların tekrarını yaşamaktadırlar. Gençler sebepsiz yere tutuklanmakta, rejime karşı oldukları iddiası ile idama mahkum edilerek kurşuna dizilmekte, Müslümanların ibadetlerini topluca yapmaları engellenmekte, kazançları acımasız vergilerle ellerinden alınmakta, halk açlık tehlikesiyle ölümün eşiğinde yaşamakta, yanıbaşlarında yapılan nükleer denemelerle ölümcül hastalıklara yakalanmaktadır.
Doğu Türkistanlı Müslüman Türkler, yaklaşık 250 yıldır Çin egemenliği altında yaşıyorlar. Çinliler, bir İslam toprağı olan Doğu Türkistan'a "kazanılmış topraklar" anlamına gelen "Sincang" adını koydular ve burayı kendi toprakları olarak tanımladılar. 1949 yılında Mao önderliğindeki komünistlerin Çin'in yönetimini ele geçirmelerinin ardından, Doğu Türkistan üzerindeki baskılar eskisine oranla daha da arttı. Komünist rejim politikası, asimile olmayı reddeden Müslümanların fiziksel olarak imhasına yöneldi. Katledilen Müslüman sayısı çok ileri boyutlara ulaştı. 1949-1952 yılları arasında 2 milyon 800 bin; 1952-1957 arasında 3 milyon 509 bin; 1958-1960 yılları arasında 6 milyon 700 bin; 1961-1965 yılları arasında 13 milyon 300 bin kişi ya Çin ordusu tarafından öldürüldüler ya da rejimin doğurduğu kıtlık sonucunda öldüler. 1965'ten sonraki katliamlarla birlikte, öldürülen Doğu Türkistanlı sayısı 35 milyon gibi çok yüksek bir rakama ulaştı.
Rejim, 1949 yılından itibaren Müslümanları imha ederken bir yandan da bölgeye sistemli bir biçimde Çinli göçmen yerleştirdi. Çin hükümetinin 1953 yılında başlattığı bu kampanyanın etkisi son derece düşündürücüdür. 1953 yılında bölgede % 75 Müslüman, % 6 Çinli yaşarken bu oran 1982 yılında % 53 Müslüman, % 40 Çinli'ye yükseldi. 1990 yılında yapılan nüfus sayımında ulaşılan % 40 Müslüman, % 53 Çinli nüfus oranı bölgedeki etnik temizliğin boyutlarını göstermesi açısından son derece önemlidir.
Bu arada Çin yönetimi, Doğu Türkistanlı Müslümanları nükleer denemelerinde kobay olarak kullanmıştır. Bölgede ilk olarak 16 Ekim 1964 tarihinde başlatılan nükleer denemelerin olumsuz etkileri yüzünden bölge insanı ölümcül hastalıklara yakalanmış, 20 bin özürlü çocuk dünyaya gelmiştir. Nükleer denemeler nedeniyle ölen Müslüman sayısının 210 bini bulduğu bilinmektedir. Binlerce insan ise sakat kalmış, binlercesi de sarılık vebası, kanser gibi hastalıklara yakalanmıştır.
Çin 1964'den günümüze kadar Doğu Türkistan topraklarında elliye yakın atom ve hidrojen bombası patlatmıştır. İsveçli uzmanlar, 1984 yılında yapılan yeraltı nükleer denemesinde 150 ton gücündeki bombanın Richter ölçeğiyle 8.8 şiddetinde yer sarsıntısına sebebiyet verdiğini tesbit etmişlerdir.
Çin'in Uygur Türklerine uyguladığı zulüm bunlarla bitmemektedir. 1997 yılının Şubat ayında tekrar alevlenen olaylar sırasında yaşananlar, Çin zulmünün bir özeti niteliğindedir. Kamuoyuna yansıyan haberlere göre Çin milis güçleri, 4 Şubat'a rastlayan Kadir gecesinde, Kandil nedeniyle bir mescitte toplanan 30'un üzerindeki kadını, Kuran okurlarken demir sopalarla dövdüler ve sürükleyerek emniyet merkezine götürdüler. Mahalle sakinleri ise merkeze giderek kadınların serbest bırakılmalarını istedi. Bunun üzerine işkence ile öldürülen 3 kadının cesedi önlerine atıldı. Bunun üzerine galeyana gelen halk ile Çinliler arasında çatışmalar başladı. 4-7 Şubat arasında 200 Doğu Türkistanlı hayatını kaybederken, 3500'den fazla Uygur Türkü kamplara kapatıldı. 8 Şubat sabahında ise Bayram namazı için camilerde toplanan halkın namaz kılması güvenlik güçlerince engellendi. Bunun üzerine çatışmalar tekrar alevlendi ve sonuç olarak Nisan-Aralık 1996 arasında 58 bin olan tutuklu sayısı, bir anda 70 bini geçti. 100 kadar genç ise meydanlarda kurşuna dizilirken, 5 bin Uygur Türkü çırılçıplak soyularak 50'şer kişilik gruplar halinde meydanlarda teşhir edildiler.
Doğu Türkistan örneği 20. yüzyılda yaşanan acılardan sadece bir tanesidir. 20. yüzyılda, farklı din, ırk veya ideolojilere sahip insanlar dünyanın her bir yanında birbirlerini öldürerek, yok etmişlerdir. Bu kıyımları yapanların ideolojilerinin hepsinin ardından Darwin'in dünya görüşünün çıkması ise bir rastlantı değildir. Çünkü Darwin teorisi ile insanların vicdani bir rahatsızlık duymadan birbirlerini öldürmelerini kolaylaştırmış ve işlenen cinayetleri sözde meşru bir zemine oturtmuştur.
O zulmedenler, azabı gördüklerinde, onlara ne (azab) hafifletilecek, ne süre tanınacak.
(Nahl Suresi, 85)
Hayır, zulmedenler, hiçbir bilgiye dayanmaksızın kendi heva (istek ve tutku)larına uymuşlardır. Allah'ın saptırdığını kim hidayete erdirebilir? Onların hiçbir yardımcıları yoktur.
(Rum Suresi, 29)