15.7.2008 - sorunum yapabilenlerle...
dayanıklılığına ve gücüne hayran kaldığım insanların çoğalması
- etrafımda -
beni mutlu ettiği kadar,
karamsarlığa da sürüklüyor.
- lütfen kıskançlık demeyelim buna -
benim asla onlar gibi olamayacağımı bilmem moralimi bozuyor..
bakın,
onlar gibi olmak istiyorum demiyorum,
onlar gibi olamayacağımı biliyorum diyorum.
çünkü kendimi bir dirayet abidesi gibi,
olayların ortasında kusursuz varlık gösteren biri gibi görmüyorum.
ben basitçe kediyim,
sevildiğim yeri severim,
ilgi görebileceğim yeri,
şımartılıp patilerimi öne uzatabileceğim,
sıkılınca da çekip gidebileceğim yeri..
umutsuz şeyler uğrunda boş uğraşlar bana anlamsız geliyor..
ölümüne sıkıldığı bir iş toplantısından gece 23:00’ te ayrılıp,
sabah 07:00’ de pırıl pırıl ve dimdik masasına oturabilen insanlara özeniyorum oysa..
ama ben öyle değilim..
aslında tamamen “ yok “ demek,
aslımı inkar etmiş olur..
bir işle 12 saat başından kalkmadan ilgilenebilme,
gözleri kan çanağına dönene kadar,
sabah 3(lere) kadar devam edebilme kapasitem
ve yapmışlığım var.
ama ancak söz konusu “ iş “ play station oynamaksa,
kitap okumaksa,
ya da Lost seyretmekse..
kısacası beni eğlendirecek bir şeyse,
enerji sınırım yok benim.
3 gün uyumadan ayakta kalabilir
ve gık! demeyebilirim.
problemim sıkıldığım –üstelik sürekli yapmak zorunda olduğum- işlerle
ve bu işleri hiç sıkılmadan yapabilenlerle..
|
|
Yorumlar (1) :: Yorum Yaz :: Baglantı
|
18.6.2008 - euro 2008.. türkiye, hollanda.. ve daniel - mariane pearl...
türk milleti olarak,
ne kadar lüzumsuz şey varsa hepsini yapmaya teşneyiz.
mesela bir maçı kazanmak,
öne geçmek için,
önce mutlaka gol yemeliyiz,
bu da yetmemeli,
hakem tarafından ezilmeliyiz,
sonunda da küllerimizden doğup “ yeminimi bozdum ağalar “ şekli yapmalıyız..
ben en baştan söyledim,
biz bu çeklerden korkuyoruz,
durmadan geri pas yapıyoruz,
böyle bacaklarımız titrerse gol yememiz kaçınılmaz diye..
yedik de..
hem de 2 tane..
arkasından kaç tane attık?
- hem de 15 dk. da -
3 tane..
gerisinden bize ne,
galibiyet şahane..
sesimin çıkabileceği son notada bağırıyorum,
hatta o desibeli de geçtim,
kapasite üstü haykırıyorum,
nihat’ ın 2. golüne ben ancak böyle seviniyorum..
çünkü ben de türküm..
yumurta kapıya dayandıktan sonra gelen galibiyetlere,
hepsinden fazla seviniyorum..
ama bir yandan da,
bu strese gerek var mıydı diye düşünüyorum..
“ yapmasak daha mı iyi olur ki? “ diye sayıklarken bile,
aynı hataları tekrar tekrar yapacağımızı biliyorum…
tıpkı dün gece Hollanda’ nın kazanacağını taa en baştan bildiğim gibi..
günlerdir etrafımda dönen:
- hollanda kesin yedeklerle çıkıp romanya’ ya yatar, çünkü fransa ve italya elenir o zaman,
geyiklerine
“ saçmalamayınnnn “ diye şarladığım gibi..
çünkü hollanda büyük takım…
üstelik öyle yunanistan gibi tek bir turnuvada şampiyon olmakla filan değil,
hep iyi futbol oynadığı için,
geleneğini yıllara yayarak sürdürdüğü için,
bir dönem başarısızlıklar yaşasa da,
hala iyi oynadığı için büyük takım.
şimdi serde “ büyüklük “ varsa,
burnun yere düşse eğilip almayacaksın,
başına gelecekleri göze alacaksın
ve adına leke sürülmesi için kapıları sonuna kadar açmayacaksın..
“ ama yarın, bu elemediği takım önüne çıkar da hollanda’ yı elerse ? “
filan gibi şark kurnazlıkları gözümde ahlaksızlıkla eşit neredeyse..
gerçek erkeklerden kurulu,
gerçekten şampiyonluğu kovalayan bir takım
“ bugün yediğim hurmalar… “ mantalitesiyle hareket etmemeli bence..
etmedi de…
aferin size..
kupada türkiye’ den sonraki favorim hollanda bundan böyle…
neyse..
gördüğünüz gibi EURO 2008 şu sıralar benim hayatımda da hükmünü sürmekte,
izlenecek maçlar,
diğer tüm programların üzerinde gelmekte..
ama arada bir film de izlemek ister bu bünye..
ben de dün yine başladım film film diye inlemeye..
ve ne yaptım?
evde hafta sonundan beri izlenmeyi bekleyen A Mighty Heart DVD’sini taktım,
uzun uzun seyre daldım…
filmin bazı sahneleri gereksiz uzatılmış mı?
evet..
eleştirilebilecek yanları var mı?
evet..
insan seyrederken içinden
“ bunlar acaba alttan alttan Amerikalıları sevimli göstermeye çalışmasın bak! “ gibi Türkçe ötesi cümleler kuruyor mu?
kuruyor..
bir taraftan da
“ yoksa Amerikalıları sevimli göstermiyor da,
aslında Amerikalılar kendi besleyip destekledikleri teröre,
masum olsun olmasın,
kendi çocuklarını da kurban veriyor,
suçları o kadar büyük ki kendi vatandaşlarını bile koruyamıyor göndermesi mi yapıyor? “ diyorsunuz..
mesajını çözemiyorsunuz..
çünkü istemeden de olsa,
öyle çekildiği için,
filmi öncelikle mariane pearl’ ün gözünden izliyorsunuz,
sanki onun içinde yaşıyorsunuz..
düşünün,
bir gece,
9’ da geleceğini bildiğiniz kocanız gelmiyor,
kayboluyor,
sonra kaçırıldığını öğreniyorsunuz,
başına silah dayanmış halde teröristlerin elindeki görüntülerine bakıyorsunuz..
eşiniz de siz de gazetecisiniz,
idealleriniz uğruna dünyanın en karmaşık yerlerini gezmişsiniz,
şimdi pakistan’ da,
karaçi’ desiniz,
üstelik 5 aylık hamilesiniz…
ve eşinizin azılı teröristlerin elinde öldürülmek üzere olduğunu bilmektesiniz..
gerisini önemser misiniz?
olay bir Müslüman – Yahudi çatışması mı
yoksa Amerikalı – Pakistanlı çatışması mı,
tüm bu başınıza gelenler küresel adaletin bir yansıması mı,
bunun muhasebesini yapabilir misiniz?
yoksa sadece ve sadece çok sevdiğiniz
ve karnınızdaki 5 aylık oğlunuzun babası olan biricik eşinizin eve sağ salim dönmesini mi istersiniz?
karaçi’ de öldürülen wall street journal yazarı daniel pearl’ ün,
kaçırılışı ve öldürülüşünü mariane pearl’ ün gözünden anlatan bu film,
bu yüzden benim için etkileyiciydi..
mariane rolünde angelina jolie de,
duygu sömürüsüne başvurmadığı sade oyunculuğuyla gayet iyiydi..
akşam daha sonra geç saatlerde Bodrum’ dan dönen annemlerin bize uğramasıyla devam etti.
babalar günü’ nde göremediğim babama hediyesi verildi,
milli takım geyikleri çevrildi,
çaylar içildi.
sonra,
sohbetler bitti,
herkes evine gitti.
ama yazarınızın içinde korkular
ve kaygılar var gibiydi..
sizce sebepsiz mi?
|
|
Yorumlar (1) :: Yorum Yaz :: Baglantı
|
23.12.2007 - bunlar olurken ben de oradaydım...
halit kıvanç az önce televizyonda:
- artık en çok, eşimizi dostumuzu değil,
trafikte yanımızda ilerleyen arkadaşı görüyoruz, dedi.
bu sözleri de benim çok derin düşüncelere dalmama sebep oldu.
bugün sefkilimle 3,5 saat trafikte kalmıştık zira,
ki bu romantik yolculuğumuzun büyük kısmında bize,
önümüzde ilerlemekte olan kamyonetin kasasındaki danalar eşlik etti.
çenelerinden kasaya başlanmışlardı
ve konumları itibariyle sürekli dışarı bakmak durumundaydılar.
ben bu manzarayı görür görmez atladım:
- yazık diil mi yaf hayvanları böyle bağlamışlar
- onlar kesilmekten kurtulduklarına dua etsin!
- !!!!!??
- satılamamışlar demek ki baksana..
- fotoğrafını çeksem mi?
tam bunu demiştim ki,
yan tarafımızda oturanlar,
benden önce makinelerine davranıp,
bu ölümsüz anı fotoğrafladılar..
bir kaç saniye sonra konuşmalarından,
kendilerinin yabancı olduğunu farkettik
ve ben bundan 1 tek anlam çıkardım:
ben artık avrupa' ya
amerika' ya,
kısacası dünyaya entegre olmuş bir insanım dostlar..
bakar mısınız,
elin adamıyla " yol ortasında bir dana gördüğümüzde yapacaklarımız " konusunda fikirlerimiz aynı..
yalnız ben henüz işi eyleme dökme konusunda biraz tembelim,
fotoğrafı çekemedim.
bir dahaki sefere inşallah..
neyse yol uzun diye sefkiliyle biraz radyo dinleyelim dedik..
tabii aziz ve büyük istanbulumuzun heryerinde her radyo çekmiyor
( çekmiyor da nasıl bi lafsa, tüm hücrelerimle tiksinirim )
neyse hoplaya zıplaya gidiyoruz frekanslar arasında,
artık hangi radyo olduğunu bilmiyorum,
radyolardan birinde,
bi ünlü dedi ki:
- size bir bayram anımı anlatayım..
ben küçükken komşunun kesmek için aldığı koçu,
kaçırıp kurtarma operasyonu düzenlemiştim,
çünkü o zaman çok üzülüyordum kesilen kurbanlara,
küçük olduğum için olayı tam idrak edemiyordum..
nası yani ya?
şimdi üzülmüo musun yol ortasında 3 ayağı bağlanıp,
kıtır kıtır kesilen o hayvanlara,
nasıl bir büyümektir bu,
büyüdün de neyi idrak ettin ki artık bu soğukkanlı katil halleri geldi üstüne,
ben 25 yaşına geldim hala üzülüyorum,
bundan sonra da üzülmekten vazgeçebileceğimi sanmıyorum,
diye haykırmak geldi o an içimden ama yapmadım tabii.
fakat dedim,
en azından bu duygularımı sefkilime ileteyim,
onunla paylaşabileyim,
içimi ferahlatabileyim,
kafamı çevirdim,
uyumuştu,
romantik sevgilim benim...
bu arada trafikte,
fener- trbzon maçını izlemeye
stada gittiği açıkça ortada olan araçlar da vardı
( aslında araçlar stada gitmiyorlardı,
içindekilerin maça gitme arzusu doğrultusunda,
belli bir hedefe sürükleniyorlardı,
irade dışı bir eylemdi yani onlarınkisi )
sefkili hemen saatine baktı,
5 sularıydı
ve biz mecidiyeköye gelmek üzereydik,
dedi ki:
- bunlar maça yetişemezler!
onlar yetişti mi
yetişmedi mi bilmiyorum ama,
biz maçı ekvator' da izledik.
ama maça gitmeden önce,
taksim' de yeni açılan kentucky fried chicken' da yemek yedik..
zannediyorum ki,
çalışanları dışında,
açıldığından beri orada 2 kez üst üste yemek yemiş
ve taksim' de bir kentucky' nin açılmasına bu kadar sevinmiş,
bizden başka 2 kişi daha yoktur.
biz ki,
istediğimiz kadar emperyalizmi filan yerin dibine sokalım,
efendim,
kentucky deyince iş değişir,
babamızı bile tanımayız açık söyleyeyim.
hastasıyızdır tavuklarının da,
afiyetle yemekte hiçbir sakınca görmeyiz,
çünkü bu müthiş lezzetli sosu bulan,
resimdeki sakallı amcanın iyi bir insan olduğuna,
sonsuz bir inanç besliyoruz biz.
PS : geçen hafta yazmayı unutmuşum,
Kabadayı' yı izledim..
biraz eşkiya apartması olmaya çalışıp olamaması bir yana,
dünya üzerinde en sevdiğim filmlerden biri olan " memento " dan,
fotoğraf üzerine yazı yazma fikrini,
hiçbir sakınca görmeden çalmış olmaları,
beni derin düşüncelere itti..
saygılar derinden...
|
|
Yorumlar (1) :: Yorum Yaz :: Baglantı
|
20.12.2007 - Merci...
hava soğuk..
bayram arifesi..
galibiyetin bile yetmediği bir maça çıkıyorsunuz..
başınızdaki yönetim,
yönetimden başka herşeyi yapıyor..
böyle bir maçta en ucuz bilet 55 YTL ( Türkiye' de! )
bütün bu sebeplerden futbolcuların ruh halini anlıyorum..
kazanmayı da istiyorlar ama..
atina' dan gelen 2-0' lık skorun haberiyle iyice yıkılıyorlar..
ama tam bu noktada bordeaux çıkıyor sahaya..
bu seferlik de galatasaray için onlar aslanlaşıyor :)
o maç,
oralardan
( yani 2-0' dan )
2-3 gibi bir skora dönüyor..
buradaki maç da berabere bitiyor..
2. denizli vakası yaşanıyor..
hayatımın bi 10 yılı o gün gitmişti,
10 yılı da bugün gidiyor..
ve Galatasaray tur atlıyor..
televizonlar,
internette gazeteler,
sevinemiyoruz filan diyor..
ben seviniyorum..
belli olmaz diyorum,
2. tur maçları başlayana kadar neler yaşanacağı..
kalli gidebilir
ya da gitmiş aklı başına getirilebilir..
lincoln iyileşebilir,
linderoth iyileşebilir,
belki ayhan vs..
ümit sürekli oynatılıp tekrar zirvedeki formuna ulaştırılabilir..
yeni transferler yapılabilir..
ha, tüm bunlara saflık diyip,
tur atlamaya sevinmeyen galatasaraylılar da olabilir..
o da onların tercihidir..
ama bana bu maçtan kalan
yüzümde " bu sefer de kefeni yırttık! " gülümsemesi
ve fransa için içten bir
" merci "...
|
|
Yorumlar (1) :: Yorum Yaz :: Baglantı
|
11.12.2007 - gibi...
dışarıda şimşek çakıyor.
deli gibi.
şimşek-ler çakıyor..
deli-ler gibi..
olmadık bir şeye çok üzülebiliyorum..
çok özleyebiliyorum birden,
çok eski şeyleri..
sevinçlerim de anlamsız olabiliyor aynı bunun gibi..
kimse efendisi değil bunun,
benden başka...
ne hissedeceksem onu hissederim,
ne söyleyeceksem onu dosdoğru söylerim
ve kaybedeceklerimi bir teraziye koyarak,
hesabını yapmaya yanaşmam bunun..
gariptir ki en çok acısını çeken de ben olurum durumun..
" sen çok ihtiraslısın..
anlamsız,
lüzumsuz,
saçma sapan şeylere çok fazla bağlanıp,
çok derinden üzülüyor
ya da abartılı sevinçler yaşıyosun..
en çok zararı da kendine bunun "
diye eleştiriyordu sevgilim cumartesi günü beni..
daha düz,
daha mantıklı,
daha soğukkanlı olmalıymışım halbuki..
bir gün gerçekten,
ama gerçekten yaşlandığımda,
öyle olurum belki..
neyse,
sıra biraz da haftasonu yaptıklarımı anlatmaya geldi..
aslında büyük çoğunluğu bildiğiniz gibiydi..
yemek - starbucks - ekvator vs dörtgenleri..
gittiğimiz filmse,
yoğun meraklar sebebiyle " Altın Pusula " oldu tabii ki..
kitabını okumadığımdan,
konu üstünde ahkam kesecek derinliğe sahip değilim..
zaten film de bize karakterleri tanıtan,
olaylara genel bir bakış açısına sahip olmamızı amaçlayan,
genişçe bir " girizgah " gibiydi...
şimdilik söyleyeceğini tam olarak söylemedi,
ne de olsa bir üçlemenin ilk filmiydi..
kendi adıma,
kesin fikrimi söylemek için serinin diğer filmlerini de izlemeyi bekleyeceğim...
ama birinci film,
başlangıç için oldukça iyiydi diyebilirim..
türünden hoşlananlar için tabii..
bugünse her pazartesi gibiydi..
yağmurlu,
kasvetli,
sinsi..
daha,
ne denilebilir ki...
|
|
Yorumlar (1) :: Yorum Yaz :: Baglantı
|
2.12.2007 - hayat süregelen bir " dizi " midir yoksa durağanlık mıdır?... ya da prison break...
insan kazanmak
ve biriktirmek gibi huylarım yoktur.
kimseyi,
hiç bir ortamda " sevgi kelebeği " cümleleriyle karşılayamam.
fight club' daki gibi umutsuz durumlara düşmezsem
- allah göstermesin! -
hayatta seminerlere filan katılıp,
" hadi sıkı sıkı sarılalım " yapamam.
birinin hayatımda olmasını istiyorsam
ve o da benim hakkımda bunu düşünüyorsa,
dümdüz böyledir bu,
açıkça bellidir,
gidip birbirimize
" hadi arkadaş olalım " dememiz gerekmez,
durumumuz baştan kesindir
ve olaylar gelişir..
gereksiz iyilikler yaptığım olmuştur
ama kimseyi kazanmak için filan değildir bu.
gün gelir lazım olur diye de değildir.
sadece içimden geldiği içindir.
bu yüzden " insan biriktirmek " lafını da pek sevmem.
3 dostun varsa 1 işin kolay hallolur deme kaypaklığı gibi gelir bana bu.
ya da 3 deterjan alana 1 yumuşatıcı bedava gibi..
3 korner her zaman 1 penaltı değil oysa..
bu, kurallarını kendinizin belirlediği mahalle maçlarında olur olsa olsa..
yok,
mümkün değil bulunduracağım diyorsanız bir kaç dost kenarda,
dikkat edin michael scofield gibi olmasına..
( bir gün sizi hapisten filan kurtarabilir ne de olsa )

bahsettim mi bilmiyorum,
ama ne lost ne heroes' un lafını bile ettirmeyecek,
süper bi şey geldi başıma : prison break..
uzun uzun diziden bahsedip izlemeyenleri sıkacak değilim..
yalnızca,
çıktığından beri izlememiş olduğuma çok hayıflandığımdır söylemek istediğim..
ilk 2 sezonun tüm bölümlerini
ve 3. sezonun da yayınlanan bölümlerini izledim,
ben de şimdi Amerika' daki hayranları gibi,
yeni bölümlerin yayınlanması için beklemeye geçtim.

ancak bunu için önce senaristlerin yürüttüğü grevin sona ermesi gerekli.
benden isteseler,
onlara tonlarca senaryo yazardım halbuki..
bu arada 1 haftadır uğrayamadım bildiğiniz gibi..
olaylar bildiğinizden pek farklı gelişmedi..
iki film izledim:
1- avukat ( michael clayton )
2- şark vaatleri..
ikisi de iyi filmlerdi.
onun dışında işe gidip geldim,
bildiğiniz yollardan geçtim
ve pek eğlenemedim..
kısacası bir hafta daha,
" hayatta yaşamaya değer şeyler var " a inanmaya çalışmakla devam etti..
ve olur olmaz sebepler bulmakla..
yine iç sesimle,
kendi içime yerli yersiz yolculukla ettim.
ve kendi içimde,
yeni bir şeyler keşfettim.
bunlar,
herkesin içinde olması muhtemel,
ama çoğu kişinin yüzyüze gelmeye katlanamayacağı şeylerdi...
|
|
Yorumlar (1) :: Yorum Yaz :: Baglantı
|
27.11.2007 - hayal değil ama gerçekten de uzak..
" hiç bi şey hissetmemek " diye bi durum vardır..
bazen olur bana bu..
korkunç bi şiydir de aynı zamanda..
bi de bi tek bana oluo zannederim ben bunu..
hep tırsarım bi daha ne zaman olacak diye..
çünkü vazgeçmeyi kolaylaştırır
ve sonra çok feci özleyebilirsin o an vazgeçiverdiğin şeyleri..
gururuna da bi şey sürdüremezsin tabi o saatten sonra..
" uykusuz " dergisinde böyle bi köşe görünce,
bi umut bakayım dedim ona da..
benim gibi böyle " hiç bi şey hissetmemek " durumuna düşen başka birileri de varmış diye sevindim..
ama tam " o " değilmiş o..
anlattığı başka bi şiymiş..
neyse..
gereksiz bi hevesmiş..
evet,
bu arada uykusuz aldım ben..
ilk defa..
epey oldu bu dergi çıkalı aslında..
penguen firarileriden oluştukları için,
bi dönem almamayı yeğledim işte
- bana nooluyosa! -
neyse,
sonunda bugün hiç bi mekanda yer bulamayıp,
Megavizyon' un içindeki cafeye oturmaya karar verince,
sevgilime dedim ki:
- hadi bize bi uykusuz al, okuruz..
- o ne ki?
- dergiii..
- nası bi dergi?
- hani penguenden ayrılanlar kurmuştu ya
- haaaa... var mıdır ki burda?
- vardır tabi canım
- alayım mı?
- .....? ( sence? manasında )
- gidip bakayım..
böylece 12. sayıdan başladım uykusuz okumaya..
ama pek ilerleme kaydedemedim tabi..
sevgilim:
- sen şimdi onu mu okuyacaksın sürekli?
- yok aşkım bakıorum öyle.. kimler var..
- ...
- ben esas yiğit özgür için istedim tabii
- ...
- bak şu karikatür çok komik..
- ( okur )
- güzel di mi?
- ............... evet ( bunalır )
- neyse ben sonra devam ederim..
eve dönüşte motorda da okudum biraz..
okuduğum kadarıyla da sevdim..
ama,
biraz da o " herkesin bir arada olduğu " leman ve l-manyak günlerini özledim..
o zaman bülent üstün' ü okumak için ayrı,
selçuk erdem' i okumak için ayrı dergi alman filan gerekmezdi..
buna rağmen,
bu kadar yetenekli insanın bir arada olmasının
çok kıymetli ve sürdürülemez bir şey olduğunu ta o zaman bile sezerdin,
bu yüzden dergileri biriktirirdin..
bakkalın da seni derginin çıktığı her gün,
dükkanın kapısında gülümseyerek beklerdi..
belki de o zaman içinden " ne deli bu kız " diye geçirirdi..
derginin yanında bir sürü abur cubur,
yüzünde bi sırıtmayla,
" bu sefer yavaş okuycam " diye düşünerek eve giderdin
galiba onlar,
güzel günlerdi..
di mi?
neyse,
ben motorda biraz da tebessüm ederek uykusuz okuyunca,
kendimi birden o günlerdeki ben gibi hissettim..
ve motordan inmek üzere ayağa kalkmış
kapıya doğru yürürken,
sanki benim elimde uykusuzu gören insanlar bana acayip bi sempati duyuyormuş,
benim yanıma gelip benimle konuşmak istiyorlarmış gibi geldi.
zannettim biz böyle aynı kafada bir sürü insan,
orada kendi kalabalığımızı oluşturacağız,
bir yandan yürürken,
bir yandan mizahtan ve fikirlerimizden konuşacağız,
sonra da çok süper,
kafa,
genç bi kitle oluşacak bizden..
filan..
tabi ki bu düşüncelerin,
gerçekte yaşananlarla uzaktan yakından alakası yoktu..
insanlar artık size,
elinizde tuttuğunuz bir dergiden yola çıkarak edindiği fikirleriyle
ve bu fikirlerin yarattığı sempatiyle bakmazdı..
sadece tipinizi beğendilerse,
asılmak için,
laf atmak
ya da yanaşmak için bakarlardı..
yani ben o an başımı kaldırıp,
kalabalığın içinden bana dikilmiş gözlerle gözgöze gelseydim,
yalnızca bu niyetle bana bakanları görebilecektim..
sırf bu nedenle,
insanlara bakmak yerine,
gözlerimi uzakta,
kimsenin olmadığı bir noktaya diktim,
böylece kendi dünyamda
ve iyi niyetimden istifade edebilecek kişilerden uzakta kalmayı garantiledim.
sonra da,
bastım gittim..
|
|
Yorumlar (0) :: Yorum Yaz :: Baglantı
|
21.11.2007 - Milli Maç - 2. yarı notları
dk 61
haluk ulusoy' un kaçan gole üzülmesini gösterdi kamera az önce..
çok komikti..
dk 62
spiker kendinden geçti!
dk 63
golü yiyeceğiz şimdi ama!
tehlikeli gelio herifler...
dk 67
bi şey çözdüm..
arda' yı düşürmek serbest..
dk 69
ben futboldan sevgilimden daha iyi anlıyorum!
o bu maçın öncesinde 5-0 olur demişti.
ben de zor maç demiştim!
dk 72
norveç 4 yapmış beya!!!
aaa emremizi düşürdüler!!
frikik kullanıoruuzz..
olmadı yaf!
dk 77
arda oyundan çıktı!
nooluo ki?
dk 80
spiker kendini aştı!
yapma tuncay yapma bunu..
dk 91
stres son safhada..
nihat çıktı gökdeniz giriyor oyuna..
dk 94
maç bittiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiii..
türkiye finallerdeeeeeeeeeeeee...
haluk ulusoy ağlıyor..
aferin çocuklara...
herşeye rağmen..
aferin yine de...
|
|
Yorumlar (0) :: Yorum Yaz :: Baglantı
|
20.11.2007 - BAŞIMA Bİ ŞİYLER GELDİ..
bir romanın son cümlesi olabilirdim.
ya da bir şiirin en güzel bölümü..
hoş,
belki başka bir çok şey olmayı tercih ederdim bana sorsalar ama,
insan olmuşum sonuçta..
fakat insan olmam,
insan olmanın rutinlerini baştan kabullenmişim demek değil!
çünkü kabullenmedim!
kendimi bildim bileli hep direndim.
her türlü düzene de,
insanların tek düzeliğine de,
durmadan ve her geçen gün daha çok başkalarına benzemeye de..
ama bu “ hayata sersemletici tokatlar atacağım “ inadı,
maalesef mütemadiyen sürdürülemeyen bir hadise..
yaşam bu,
dönüyor,
dolaşıyor
ve belli özgürlüklerinizi kazanabilmeniz adına,
birtakım fikirlerinizden ödün vermenizi sağlıyor
( sonunda )
tıpkı,
“ benden bir üzüm bağı istiyorsan, sen de bana bir salkım üzüm vereceksin “
önermesinde olduğu gibi.
“ daha büyük mutluluk “ için,
- for the greater good -
bazı düşüncelere elveda dedim
ve evlenmeye karar verdim.
( size 1-2 hafta önce bi şiyler planlıyorum demiştim )
daha sonra o hep kaçtığımız ritüellerden biri daha gerçekleşti
ve cumartesi günü “ beni istemeye “ geldiler..
nişanı da hemen aynı gece takıverdik..
( benden bir de bunları ayrı gecelerde yapmam istenemezdi )
peki nasıl geçti?
şunu söyleyeceğim: bu stres bana bir ömürlük yetti!
efendim hazırlanmalar,
onu bunu çağırlamalar,
süslenmeler,
akşam “ vakit “ gelinceye kadar beklemeler filan,
birkaç yıllık ömrümü bitirdi
( eminim )
ama itiraf etmeliyim,
değdi.
bunca yıllık ilişkinin ardından,
bir yerlere gelmek,
bir ad koymak bize iyi geldi.
hem artık ailelerimizin tanışması,
herkesin her şeyi bilmesi
ve herkesin birbirini benimsemesi rahatlatıcı şeylerdi..
kısacası,
bunu yapmayı planlayıp da,
bir türlü gözüne kestiremeyenler,
size söylüyorum,
o kadar da korkunç değildi..
o akşamki heyecan büyüktü, evet,
ama ertesi gün güzeldi..
pazartesi günü de,
güzeldi..
ama akşam 20:30’ a kadar!
evet anlaşılan biraz mutlu ve rahat olmam için,
1,5 gün bana biçilen süreydi,
dün akşam itibariyle bitiverdi!
sefkilinin 40 gün şehir dışına gitmesi,
görüşülememesi,
daha 3 günlük nişanlıyken ayrı düşülmesi gibi bir durum gündeme geldi..
dolayısıyla likelife kötü bir akşam geçirdi.
an itibariyle ise bu ayrılık bir süre ertelendi
ama sadece belirsiz bir zamana kadar!
şimdi de yüreğime,
bu sürenin tam evlilik hazırlıkları dönemine denk geleceği
ve bütün o yapılması gereken işlerin benim üzerime kalacağı korkusu çöreklendi.
anlayacağınız içim biraz,
karışık şimdi…
|
|
Yorumlar (0) :: Yorum Yaz :: Baglantı
|
13.11.2007 - Karma...
yazmanın çeşitli evrelerinden geçtim de,
en iyi nasıl giriş yapılır onu hala çözemedim
( - lafını edecek adam gibi bir konu eksikliğinden olmasın o?
- kes! )
- şu dünyada iç sesten kötüsü yoktur inanın!-
yazılarını henüz yayınlamadan görebilecek kadar yakın olma şansına sahip olacağınız birini seçecek olsaydınız,
bu kim olurdu?
Oscar Wilde?
Yahya Kemal?
Nazım?
Necip Fazıl?
Mevlana?
Gorki?
ya da günümüzden biri..
sizce kim?
“ beynimdeki düşünceleri olumlama “
gibi eylemlerde asla başarılı olamayan ben,
en azından her şeyin en kötüsünü düşünmemeyi becerebilsem bir süre keşke!
( kendimi rahat bırakmaya ihtiyacım var )
bir takım sıçrayışlar gösterdim ama
kimbilir nereden nereye..
gün itibariyle yeni masama,
yeni odama geçmiş bulunmaktayım..
ofisimize yeni gelen müdürümüzün kurduğu yeni ekiple,
yeni inşa edilen bölümümüzde,
yeni işe başlayan iş arkadaşlarımla çalışmaktayım..
kısacası etrafımdaki her şey çok yeni
ve bu benim için bir sevinç vesilesi olduğu kadar,
aynı zamanda bir ürkme sebebi…
bahsedemediğim bir diğer konu,
haftasonu nasıl geçti?
cumartesi biraz alışveriş,
biraz yemek
ve tabii ki sinemayla geçti..
“ arslanı kuzulara “ filmini izledik..
ben beğendim,
sefkili beğenmedi…
duygularını kısaca “ uykum geldi “ diye ifade etti..
bana göreyse amerikaya yöneltilmiş esaslı bir eleştiriydi..
Meryl Streep, Tom Cruise ve Robert Redford’ u izlemek de ayrıca zevkliydi..
pazar günü ise sağa sola gidildi,
starbucks vs gezildi,
ekvator’ da maç izlendi
güzel bir haftasonundan sonra dün sabah yollarda çektiğimse,
tam bir işkenceydi..
ama onu anlatıp keyfinizi kaçırmayayım şimdi…
|
|
Yorumlar (0) :: Yorum Yaz :: Baglantı
|
7.11.2007 - bi dolu...
dünya üstünde,
gereksiz olduğu halde heryerde çokça bulunan tek şey nedir diye sorsam size?
tabii ki korku.
mutlu ve güzel günler yaşamaktayım..
bir şeyler eskisinden daha hızlı
ve sevinç verici bir biçimde gelişmekte..
ancak ben bunlardan burada bile bahsedemiyorum!
en yakın bir kaç arkadaşım
ve ailenin başlıca üyeleri dışında kimseyle bu konu hakkında konuşmuyorum..
çünkü..
" şöyle olacak, böyle yapacağım " diye anlatmaktan korkuyorum,
en basit şeyleri bile..
bi olsun,
ondan sonra bahsederim diyorum..
insanın midesinde çepeçevre yer edinmiş,
ruhuna sımsıkı yapışmış
" ya bi aksilik çıkarsa " dahil,
bilimum korkuları,
inanıyorum ki günlük hayattaki bir çok davranışını tetiklemekte..
tıpkı benim şimdi
" hele bir olsun da! " duygusuna kapılmam gibi..
çare yok bekleyeceğiz gibi..
haftasonu neler yaptım,
bakın,
ondan bahsedebilirim!
geçmiş geçmiştir çünkü,
ve elimizdeki teknolojiyle onu ne siz,
ne ben değiştirebilirm
( - allahım ne kadar müsterihim!
- uzay - zaman bükülmesi başarıldığında göreceğim ben seni..
- aman iyi! )
yaşadığım cumartesi
sadece
" alışveriş yaptık! " şeklinde özetlenebilirdi..
gezdik,
beğendik,
yeni bir şeyler edindik..
ben almaya niyetim olmayan şeyler alıp,
almam gereken şeyleri almayınca,
ister istemez sarfettiğim,
" eh kalanını da haftaya alırım " cümlesine,
sevgilim " aşkım senin daha alacağın şeyler mi var? " şeklinde bir karşılık verdi haliyle!
- napiyim? -
o kadar fazla şey almadım aslında..
Tommy' den 1 pantolon ve bir kazak,
2 tane de Mango' dan kazak aldım..
fotoları koymak isterdim,
ama şimdi çok üşendim!
pazar günü de sağda solda gezip,
akşam Galatasaray maçını izledik..
bu arada ben Heroes 2 sezon bölümlerinin yayınlandığı kadarını ele geçirdim!!!
( 6 bölüm )
ve Prison Break DVD' lerini izlemeye başladım..
şu an ilk sezon 8. bölümdeyim
ve şimdiden kurguya bayıldım bile!
galiba yeni bir hastalık edineceğim..
şimdilik bu kadar,
öperim efennim..
|
|
Yorumlar (0) :: Yorum Yaz :: Baglantı
|
3.11.2007 - ....
bi dolu bayrağı önümüze bırakıp,
gülümsediler melekler..
siz bunları bütün evlerin camlarına,
balkonlarına,
duvarlarına asın dediler..
ve çekip gittiler..
biz de astık hepsini..
birkaç cadde kapatıp,
1 – 2 “ tören yürüyüşü “ gerçekleştirdik
( sahi? var mı böyle bir sözcüksel küme?
bak şimdi!
sözcüksel küme ne be! )
yağmuru kafamıza kafamıza yiyip,
trafiklerde bekledik..
işte böyle geçti 29 ekim..
haftasonu yazısını yarıda kesmiştim.
o yüzden biraz bahsedeyim dedim..
bunun dışında bilmeye değer olan “ yaşamın kıyısında “ ya gittiğimiz..
izlediğimiz..
beğendiğimiz..
( - oscarlara gider inşallah..
- amin amin )
onun dışında,
arkadaşlar,
oyun,
maç vs..
her zamanki gibi hızlı haftasonları işte..
ben haftaiçi ofiste,
haftasonu gezmede,
artık sürekli hale gelen bir uykusuzluk durumu bünyede..
yine de koşturup durmayı seviyorum..
hoşuma giden şeyleri yaptığımda özellikle..
insan yaşadığını hissediyor hareket haline geçtiğinde,
durduğundaysa yaşlandığını..
siz hangisi hissetmeyi tercih ederdiniz ki?
bu arada ne mi oluyor?
yağmur yağıyor..
Galatasaray denizliyi 3 günde bir yenmeye devam ediyor..
işyerine daha 3 gün önce başlayan kız,
“ aa saatlerimiz aynıymış, gel tokuşturalım “ diyor..
bu cümle
ve akabinde,
benim “ nooluyo “ bile dememe zaman kalmadan gelen
“ tokuşturma hareketi “ bünyemde büyük şoklara neden oluyor..
bir kere pişti olmayı sevmem bu bir..
gel bilmemnelerimizi tokuşturalım,
hadi bugün ikimiz de pembe giyinelim tarzı “ kızsal cıvıklıklardan “ hiç hoşlanmam,
hatta kız muhabbetlerinin %90’ ından hoşlanmam bu iki..
ayrıca sevgi kelebeği gülümsemelerden tiksinirim bu üç..
hem,
çok bayılmasam da,
“ iyi arkadaşım sayılabilir “ diyeceğim bir kızla,
inanılmaz bir arkadan vurma hikayesi yüzünden küsmüşüm,
“ bu da yapılmaz artık, adilik bu yaptığı! “ filan diye dehşetlerdeyim,
şimdi hiç şirine moduna geçemeyeceğim!
ama bir anda kızın yüzüne bunlar söylenemiyor tabi..
mimiklerine benzer mimiklerle karşılık vermeye çalışılıp,
çabuklaştırılmış bir gülümsemeyle olay yerinden hızla uzaklaşılıyor..
hayat da,
böyle bir şey değil mi zaten?
|
|
Yorumlar (0) :: Yorum Yaz :: Baglantı
|
30.10.2007 - gün özeti...
selam.
keyifler nasıl?
geçen haftaki tatsızlıklardan sonra bir nebze olsun düzeldi mi?
ben dünden beri 3 günlük bir tatil yaşayacak olmanın sevinci içindeydim..
ama ilk günü şimdiden geçip gitti bile!
kahrolsun tatil günlerine gözümüzde bu kadar kısa bir boyut biçen zaman terzisi!
bizim için " boş " sayılan 1 günü değerlendirmek için her zaman ne yapıyorsak,
bugün de onları yaptık..
sinemaya gittik.
" kefaret " i izledik..
bazı sahneler çok etkileyici,
kostümler,
çekim açıları,
kısacası her türlü sanat yönetimi vs çok iyiydi de,
biz senaryoda açıkçası öyle çok güzel bir yan bulamadık..
çoğu yönüyle sıradandı..
ama izlerken de sıkmadı..
2. dünya savaşı sırasında geçen aşk öykülerini seviyorsanız,
izleyebilirsiniz..
sonra yemek yedik,
sağda solda gezinip cafelerde oturduk,
ekvator' da febenin maçını izledik filan ama,
ben hiç adetim olmadığı halde,
bu aktivitelerin çoğu boyunca sevgilimin omzunda uyukladım..
sebebini bilmiyorum ama,
gözkapaklarım günün büyük bölümünde kapalı kaldılar..
o nedenle yazıyı kısa tutup biraz uyumalıyım şimdi....
yarını da bu şekilde geçirmek istemiyorum çünkü..
gelirim yine..
|
|
Yorumlar (0) :: Yorum Yaz :: Baglantı
|
23.10.2007 - Açma Kapıyı!
kapılara bakmak yok artık.
yaklaşan bir adım sesiyle sevinivermek yok..
" sürpriz mi yaptın bana? " diyerek boynuna atlayıvermek..
her yeşil gölgeye " sevdiğim, sen misin? " diye koşmak yok..
12 kişinin sevdiği,
12 kişinin " yeşil gölgesi ",
aslanı,
aşkı,
evladı,
kardeşi,
artık kimiyse beklediği,
o,
artık yok..
başıma gelse dayanamam..
başkalarının başına geldiğinde bile katlanamıyorum..
2 gündür içim ezik..
tutuk..
durup durup acıyor..
filmleri severim,
tamam..
filmlerin sonunda askerler öldüğünde tamam oluyor,
" ne dramatik sondu " filan diyoruz..
ama gerçekte ölümün hiçbir güzel yanı yok!
soğuk,
acı,
pis,
| |