< < < < < < < <

HOSGELDINIZ
BenimBlog.com - Turkce ucretsiz blog Bedava blog hizmeti
para kazan


24/1/2007 - Ben ne yazacagimi bilmiyorum ama valla yazmak istiyorum!!!

Ben ne yazacagimi bilmiyorum ama valla yazmak istiyorum!!!

Oldum olası yazmak isterim.
Ne bileyim, neden ama isterim işte.
Hani yazım çok düzgün, inci gibi diziyorum kelimeleri ardı arkasına alayım elime kalem durumu da yok ki. Zamane hatunu olduğumdan artık elim kalem tutmayı da unuttu o da ayrı konu. Şimdiler de sadece klavyenin tuşlarına basmak konusunda ne kadar da hızlıyım öyleyse oturayım yazayım boşa gitmesin diye düşünüyor olabilirim ve lakin kendimi böyle düşünürken yakalamışlığım bugüne kadar vaki değil, bundan sonra olursa Allah kerim düşünürüz bir hal çaresi.

Dedim ya hep isterim bir şeyler yazayım da, ne yazayım? Hey Allah’ım yaa 35 yaşını bitirdim 36dan bir hayli de ay aldım, baktım bulacağım yok ne yazacağım konusunu en iyisi dedim “ben ne yazacağımı bilmiyorum ama valla yazmak istiyorum” başlıklı bir yazı yazayım.

Yazı deyip geçmeyin, içinde fikir olacak, giriş olacak, gelişme olacak, sonuç olacak. Sonra az buçuk mizah olacak. Ne yapsın günümüz insanı içini karartan sütun sütun yazıları, biraz gülecek gülerken düşünecek. İşte en komik kısmı burası güldüreceğim ben sizi ama öyle boş boş gülmeyeceksiniz ben düşündüreceğim sizi. Bu güne kadar düşünemediniz ya 35 sene bekledim baktım kendi başınıza düşüneceğiniz yok sizi dürtmeye karar verdim(!) Bundan böyle hindi gibi olacaksınız. “Eyvahlar olsun al bir düşündüren daha” diye gard almanız gerekiyorsa buyurun alın sonra istedim ama kalmamıştı demek yok, ilk yazıda uyarıyorum işte.

Bu ilk yazı ya, niye bugüne kadar yazamadığımı anlatacağım size. Ardından bundan sonra neler yazacağımı, hani sürpriz sevmem ne gelecekse başıma bilmek isterim size de kıl bir tutum içinde olmak istemem yani...

Öncelikle yazmadım okudum kardeşim...
Bunca yıl okudum da ne oldu? Bir hayli kabarık bir kütüphanem ve taşınırken “bir daha okumuş adamın evini taşımam” diyen 3 hamalın dışında her hangi bir yorum almadım Allah için. Demek ki neymiş okurken okuduğunuzu sağa sola sadece koli şeklinde değil, anlatım yoluyla da aktarmanız bir yerden bir yere taşımanız gerekiyormuş. Okudum kendimde sakladım mantığına verilecek en güzel yanıt “aman hayrını gör” olabilir. Şimdi hayrını görmek talebiyle yanıp tutuşmaktayım.

Bunca yıl okuduğuma göre elbet yazarımda ben . Yazarım tabii neden yazamim? İlkokul 1. sınıftan bu yana yazıyorum, alışveriş listesi yazmışlığım çoktur 2 kilo domates 5 kilo patates yazdım mesela defalarca kez. Sen gene o işe devam et der gibisiniz anlarım ben.Günlük münlük tutmadım ki hanı geçmişe dair izlerim olsun. Bebeğim oldu ona tutacaktım aklım sıra günlük denen hadiseyi, yok annem ben sıkılgan bir hatunum öyle uzun uzun bugün neler yaptım, nerelere gittim de geldim, hayat bana bugün neler kattı, ben hayatın neresindeyim türü sayfalar doldurmak bana göre iş değil. Ben kısa kısa hayata dahil olmak taraftarıyım. Öyle uzun uzun gereksiz detaylarla kafamı da kafanızı da doldurmak yanlısı değilim.

Kardeşim diyeceksiniz şimdi “daha ne yazacağını bile bilmeyen sen yazıcamda yazıcam diye kafamızın etini yemektesin 2 saattir hay biz senin yazmanadaaaaa yazmamanadaaaaaa”. Tamam işte bende bu yüzden yazmadım ya 35 senedir. Ama baktım bu tür serzenişler artık bana koymaz yaz kızım dedim yaz ki cümle alem görsün yazabildiğini.

Şimdi önce size anneliğin nasılda kutsal bir duygu olduğunu yazacağım. Sonra hangi sivri zekalı kadın kocasının aynı zamanda patronu olmasına izin verir’i irdeleyen derin içerikli yazım gelecek. Sonra mı? Ay ne bilim durun şunları bir yazayım, siz bir iki kelam edin yazdıklarım üzerine. Bakarsınız sonra gaza gelirim daha sıkı düşünürüm bu yazma işini yada “amanııın ben ne haddini bilmez gacıymışım” der çekilirim gene 35 senedir bulunduğum kabuğuma; buradan da anlayacağınız üzere bir miktar duygu sömürüsü yapmaktayım, hani “beni harcamayın arkadaşlar bakın zaten zor karar verdim yazma işine accuk ucundan tutuverin” demeye çalıştığımı sanırım anladınız ya anlamayan vardır neme lazım diyerek açık açık, açık ediyorum...


Yorumlar ( 2 ) :: Yorum Yaz :: Baglantı


23/1/2007 - Biz anneler çocuklarımızı, niye BÖYLE severiz?

 

 

 

 

 

 

Biz anneler çocuklarımızı, niye BÖYLE severiz?



Soru niye severiz değil, BÖYLE severiz dikkatinizi çekerim.

Çünkü “BÖYLE SEVMEK" hani marifetmiş gibi görünse de aslında sağ-sol yapmadan itiraf edelim ki tehlikeli bir sevgi türüdür. Özellikle seven tarafın başına gelmedik kalmayabilir. Sevilen taraf için ise hava hoş gibi görünse de, aslında durum tamda öyle değildir ya, şimdilik konumuz o değil geçiyoruz.


Sevdaları BÖYLE bile değilken elde kazma kürek dağ delmeye kalkmış örnek var hepimiz biliyoruz, yada gene BÖYLE sevmeden pusulasız Jeepsiz çöl aşmaya kalkanı. Bu sevdaların bile, BÖYLE sevginin yanında şöyle böyle kalmalarına rağmen ilgili şahısların basına yeterinden fazla dert açmışlıkları söz konusudur.

"Severim, severim kardeşim ister sade, ister böyleli"

Ama gel gör ki el mahkum BÖYLE'li seveceksin, nasıl sevmezsin EMEK veriyorsun. Bu bebeğe can verdim, kan verdim, bir nev'i yaratıcılığımı konuşturdum edebiyatını bir yana koysak bile EMEĞİNİ KOYMAZSIN.
Sende, bende, ötekide.

Ördüğünüz dantele verdiğiniz emeğe benzemiyor ki, sıkıldığınızda tığınızı yumağa iliştirip eserinizle birlikte minicik bir ilaç torbacığına tıkıştırıp atıveremiyorsunuz çekmecenin dibine. Daha portakalda vitaminken başlıyor ve yılın 12 ayı, ayın 30 günü, günün 24 saati, saatin 60 dakikası sürüyor.

Hoş bu BÖYLE severek noktalanacak olan macera aslında çokta farkında olmadan başlıyor galiba.

Bir çoklarına göre daha evlenemeden farkındaydım ki, hoş farkındaydım da ne değişti hiç, evlilik öyle pek de matah bir ortaklık değildir ve lakin çocukta istemekteyim. Çocuğu evlilik dışı doğurmayı da gözüm yemiyor, mecbur evleneceğiz, evlendik.

Bakın daha "Evet" derken başlamışım emek vermeye.

Ardından hamile kalmak için uğraştım, az iş değildir lütfen hafife almayın. Hamile kaldım, o andan itibaren de hayatım kaydı. Hem de ne kayış, ben ağzım kulaklarımda basıma geleceklerden bihaber mutluluk denizini kulaçlarken, sinsi bir ahtapotun hemen dibimde kıs kıs sırıtarak benim saf saf attığım kulaçları izlemekte olduğunu nereden bilirdim?

"Gözün aydın hamilesin"

Tamam sigarayı bırakıyorum, aman yok bırakmıyorum günde 3 tane içsem diyorum, hem Philip Morris söyledi 5 taneye kadar zararsızmış.
İÇTİM, tamam abartmadım 5 tane içtim ama YA VİCDANIMIN AZABI!!!

"Hamileliğini en fazla 13 kilo alarak tamamlaman hem senin, hem bebeğinin sağlığı açısından çok önemli"

Buna da peki, yemem o canım turşuları.
Tuzu da kestik.
Ne baklavası canım olur mu hiç, ille de tatlı yiyeceksen çikolata yiyeceksin hem magnezyum var, faydalı.
Flour tabletlerini unutma sonra dişlerin çürür, dökülür.
Folik asit gerek şart, fındık ye fındık.
Parmağıma kurdele bağlamalıyım yoksa hepsi bir birine girecek, tamam bu kırmızı olanı folik asit için, ay bu pembe neydi??????

Aman Tanrım daha 5. ayda 13 kiloyu geçtim, doktor beni doğurtmayacak bende kendi başıma doğuramam eyvahlar olsun!!!! Normal istiyordum doğumu böyle kilo almaya devam edersem hayalimde göreceğim normal doğumu. Aman yok beni öyle kesip biçmesinler lütfen!!! Normal olsun, adı üzerinde normal.

Nasılda kendini kandırıyorsun kadın sen, her "normal" ve "doğum" kelimeleri yan yana getirildiğinde farkında değilsin ama kalp krizi geçirme riskinin kapısından dönüyorsun. Sen mi normal doğum yapacaksın? Peh peh peh anormalini yapda..... Tamam, evet haklısın en iyisi ben sezeryan olayım, oooh uyutsunlar beni derin derin, kessinler, biçsinler, bebeği alıp birde güzel sıkı sıkı diksinler ki, ben bu işi bir kez daha denemeye kalkamayayım.

"İkinci çocuk istiyorum doktor hanım"
"İmkansız sizi öyle bir diktik ki Büyük İskender gelse ayıramaz. Normal mı? Yok yok yapamazsınız, kalp krizi riskiniz çok yüksek."

Kontrollerimi de aksatmıyorum bak, aferin bana...
Kan-idrar-ultrason, kan-idrar-ultrason...
Bu kan ne için, "sayım yapacağız" ne sayımı kardeşim rahat bırakın alını akını yuvarlarımın desem laborant ablaların abilerin bana sanki şuan yüklenen mecaz anlamı yetmezmiş gibi yeni ve anlamlı(!) anlamlar yükledikleri "kansız kadın" muamelesi yapacakları gün gibi aşikar.

Kan uyuşmazlığı mı?
Eşimle mi?
Evet var, hoş diğer uyuşmazlıkların yanında lafı bile edilmez ama hamilelikte mecbur edeceğiz artık. Bunun için yapabileceğim bir şey yok ama değil mi? Yani mümkünse yediğim iğne iş görsün ve bebeğinde benim gibi potansiyel uyuşmaz kanından dünyaya gelmesini sağlasın diye dua etmekten başka.

Şu test, şu haftada...........yapıldı.

"Bu testi, bu haftada, bir terslik olursa birde o testi yaparız. O testin sonucunda sonucu alırız ama gene de içimiz tam olarak rahat etsin diye ben birde öteki testi tavsiye ediyorum. Bütün bu testler sonucunda sonuç bizi tatmin edecektir, etmezse.................."

Ben, sen bu konuşmayı yapana kadar tatmin sorunu yasamıyordum ki doktorcum ama şimdi düşüp kalacağım şuracığa sende kurtulacaksın, bende, hatta karnımdaki fetüsde.

Hey Allahım önce hangisiydi, bu test için en iyisi sarı kurdele, yer; orta parmak...

Ne terslik mi?
Adamım plesentanın üzerine mi oturmuş?
Bundan sonra yatarak mı beklenecek?
Adamım büyür büyürde plesentaya ağır gelirse, oda dayanamazsa kanama olursa, bebeğin zeka özürlü olma olasılığı mı var?
Ne diyorsunuz anlamadım ki, ne oldu şimdi neyi yanlış yaptım oysa bütün kurdeleleri tek tek takip etmiştim.
Benim de ölüm tehlikem mi var, var tabii olmaz mı? Hatta ölüp gitmem için plesentanın falan yırtılmasına da gerek yok, bu haber benim işimi görür gibi...

Ne olacak peki şimdi?
"Yatacaksın"
Nasıl yanı 4 ay yatacak mıyım? Bu durumda işten izne ayrılmak lazım, yatarken para kazanmam şahsen patronumun hiçte işine gelmeyecektir. SSK'ya gitmek lazım, raporları, tahlilleri, ültrasonları, doktorumun yazdığı raporu toparlayıp SSK'daki doktor amcanın kapısını çalmak lazım, "benim izne çıkmam lazımmış" demem lazım.

Dedim........Dedim de ne oldu sanki?

"Olmaz, hele bi kanamanız olsun bakalım"
Ne diyorsun kardeşim, kanama olduktan sonra ben senin iznini.................
"Her hamileyi erken izne çıkarsan SSK batar"
Yok bu yüzden batmaz. Batması için gerekli bütün çalışmaları yürüten onca insan var, bakın batmıyor. Benim 4 aylık iznim bu çabaların yanında devede burun tüyü olmaz.
İziiiiiiiiiiiiiiiin!!!
Hayııııııııııııııııııır !!!
İziiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiin!!!
Şimdi yırtacağım plesentayı Sümerbank basması gibi hadi çıkarma beni izine de görelim.

"Biz bu bebeği 36. haftada alırız"
Ne, işte ben buna güzel haber derim. 4 hafta önce. Normalde 40 hafta sürer dedikleri hamileliği 36 haftada hallediyorum, helal olsun bana.

Yani o an öyle düşünmüştüm ve itiraf ediyorum her açıdan büyük salaklık etmişim, güzel habermiş nerde.... Tam karamanın koyunu oyunuymuş geç kavramışım, çok geç.

Bavul hazırlanacak, onu da koydum, bunu da, şunu da tamam...
Kendime birde son 8 aydır giyemediğim, giymeyi de en çok özlediğim kot pantolonumu alayım. Tamam hamilelik suresince aldığım 28 kilo ile rekor denemesi yapmış bulunmaktayım ama su topladı benim vücudum, ödem ödem, kilo değil onlar. Yoksa o tabak tabak yediğim pasta kremaları kilo yapar mı hiç, bütün suç temmuz ayında, temmuzun sıcağında.
38 beden kot pantolon giyilecek hemen doğum ertesinde.
Hayal gücünün genişliğine bakın.
Hayal gücü genişte, kot dar.

Kalp atışı dinlenecek, tamam dinleyelim...
Atlar koşuyor karnımın içinde ne tuhaf. Neyse koşmaları lazımmış zaten koşmasalarmış ayva denen meyvenin tadına bakmam gerekecekmiş. Ayva mayva yemek istemiyorum, boğazımda düğümlenir her yeme çabamda zaten, sonra da onunla kalmaz birde hıçkırık tutar beni.
Ben almim, kim isterse buyursun...

Lavman??? Ne lavmanı???
Geceden beri bir şey yemedim ki ben, gerek şart mı???
Şartmış.


Bu ameliyathanenin bu kadar kalabalık olması da mı şart kardeşim? Ne işi var bunca insanın burada, alt tarafı doğum yapacağız bir doktor yeterdi. Görende Amerika'yı keşfe çıkacak Kolomb tayfaları sanacak bunları. O kıta çoktan keşfedildi arkadaşlar, hatta şimdilerde Kolomb'un kemiklerinin sızladığı "buldum da iyi halt ettim" diye naralar atarak mezarında debelendiği söylentileri yayılmakta etrafa.

Anestezi, aman ha dikkat uzun bir uyku istemiyorum, mümkünse uyanayım daha çekeceklerim var.

"Ne koyalım göbek adını?"
Tabii, tabii beni kandıramazsınız, yaptınız anestezi iğnesini laf ola beri gele konuşturuyorsunuz beni, bakalım ne zaman aramızdan ayrılacak diye değil mi? Ama gene de anlamamış gibi yapıp bir isim söyleyeyim
YETER koyun,
INSAF koyun,
YETTIGARI koyun..........................
Allahdan uyudum yoksa bundan sonraki isimler daha da abuklaşacak gibi.


.....................


Çekil adam başımdan.
Çekil de bir gözümü açayım.
Ben ne zaman geldim bu odaya?
Buradaysam ve gözümü açıyorsam demek ki BU İŞ BİTTİ.
Bu cümle içimden geçti, dışımdan geçseydi ve biri çıkıp bana "sen öyle san, daha yeni başlıyorsun" deseydi inanır mıydım ki?
Ben gerçekten safım galiba inanmazdım.

Hem neden inanayım canım, bunca zaman orasına burasına şırıngalar batırılan benim.
Kan ver, idrar ver durumlarını yaşayan benim.
Balon gibi şişen benim.
İyiye kötüye, güzele çirkine, şakaya kakaya, ölüye diriye, şuna, buna, ona zırıl zırıl ağlayacak kadar hassaslaşan benim.
Kan görünce ben bayıldım.
4 ay sırt ustu yatan, parmaklarında kurdelelerle dolanan benim.
Ben bilmeyeceğimde kim bilecek.
BU İŞ BİTTİ!!!

"Şuraya yatırın, yüzünü çevirin görsün, bak bak ne tatlı."

Aman Allah’ım, bu nasıl bir şey???
İşte karar anı, tav olma zamanı, İLK GÖRÜŞTE AŞK bir çift güzel söz bile istemiyormuş.

Ben bu bebeği severim, hem de BÖYLE severim!!!
Bunca emekten sonra BÖYLE sevmemde ne yaparım???

Hatta kendimi hiçe sayarım.
Kariyeri rafa kaldırırım.
Ben bu bebeği BÖYLE severim!!!

O'da beni sever.
Sevildiğimden eminim ya karşılığında
Ben bu bebeği BÖYLE severim!!!

İyi mi ederim bilmem
Ama elimde değil ne yapayım
Ben bu bebeği BÖYLE severim!!!

Vicdan azapları çekerim.
Suçluluk duygusu çekerim.
Ben bu bebeği BÖYLE severim!!!

"Ya hata yaparsam" en büyük korkum
"Haluk Yavuzer" en yakın dostum olur.
Ben bu bebeği BÖYLE severim!!!

Piaget ne demiş?
Montessori yöntemi işe yarar mı?
Acilen öğrenmem lazım.
Ben bu bebeği BÖYLE severim!!!

IQ'su
EQ'su
XQ'su
YQ'su
ZQ'su
Ben bu bebeği BÖYLE severim!!!

Emek verdim kolay mı???????
Ben bu bebeği BÖYLE severim!!!


Yorumlar ( 0 ) :: Yorum Yaz :: Baglantı


23/1/2007 - SANAL ALEM, YALAN ALEM

 SANAL ALEM, YALAN ALEM



SANAL, “Sanmak” ve “Almak” kelimeleri “MAK” parantezine alınarak türetilmiş gıcır bir kelimedir. Sende bir “MAK”, bende bir “MAK” , gel “MAK”larımızı sıpıtıp atalım, birleşip birde anlam yüklenelim, kimcesikler tutamasın bizi diyen bu iki masum kafadar, nereden bileceklerdi anlam yüklenirken başlarına bu işlerin geleceğini. SAHTE kelimesinin millete az gelip kendilerine de aynı muameleyi çekeceklerini. Hani sorsanız belki bu duruma itiraz edecekler ama onlara soran mı var?

Nette salınan, salınırken kendini sade “yüzük” kesmediğinden dünyanın efendisi sanan milyonlarca insan karar verecek kimin ne anlam yükleneceğine kardeşim, sen kendini ne sanıyorsun? Ki bu insanlarda görüntü yok, ses yok. Bir zamanlar radyo tiyatrolarında seslendirme yapanlara aşık olan anacıklarımız bile bizden daha şanslıymışlar. Hoş o tok seslerine vuruldukları erkeklerin tamamının Richard Gere görüntüsüne sahip olmadıklarını anladıklarında onlarda hafif bir şok dalgası ile sarsılarak kendilerine geldiler lakin yine de durumları bizlerden evladır, itiraz kabul etmem.

Şimdi kadın kısmına yontmuş olmamak için bu bölümü dileyen şahısların ... “babacıklarımız”... “şuh seslerine” ... “kadınların”...”Pamela Anderson” ...kelimeleri ile bir kez daha okumalarında bence mahsur yoktur, beni sadece kadınların hizmetinde göstermenize itiraz ederim.

Ses yok, görüntü yok demiştik, yalan mı yani yok işte...
Hepsi hepsi bir nick.
O nicklerde birbirinden şenlik.

“uzunkavakaltındayatıpuyuyan” ı
“shashcın” ı
“nanick” i
“actıgınkapıyıkapama” diye yırtınanı...

Rastlamadık mı, tabii ki rastladık. Hoş kendi adıma yaratıcı nick’lerden yanayım. Hiç olmazsa nick’ine bakıp karşınızdaki kişi gırgır mı, ciddi mi, yaralı mı fikir yürütüyorsunuz.

Uzunkavakaltındayatıpuyuyan kardeşin miskinliğini es geçersek, “shashcın” arkadaşın net alemine yeni düştüğünü, düşerken bu alemin cazibesinden ağzının bir karış açık kaldığını, ağzını kapamayı becerdiği ilk andan itibaren de sizi ŞAŞKIN’a çevirmek için elinden geleni ardına koymayacağını kestirmek zor olmasa gerek.

Kişinin biri “nanick” diyorsa anlarsınız ki ne ederseniz edin kafa bulamayacaksınız. Tecrübeli, argo deyişle “kaşarlanmış” ilan edilmeye uygundur.

“açtıgınkapıyıkapama” “Seni aldım, sineme sardım, sararken fazlaca sıkmış olmalıyım ki uzun zamandır senden “tık” yok. Bak böyle yapmaya devam edersen yersin suratına “block”yi, almam bir daha seni içeri” tehditleri savurmuyor da ne yapıyor yani?

Dedim ya ben bu nick’leri tercih ederim. Birde benim de yaptığım gibi rengini belli etmeyip sade ve ortaya yaratıcılıktan uzak sunulmuş ---isim--- şeklinde nick’ler var ki işte bunlar “ne iş” oldukları belirsizlere giriyorlar. Böyle bir durumda ortada 2 şık vardır; ya isim doğrudur veya değil. Doğruysa 2 şık vardır; karşınızdaki ya erkek, ya dişi ve siz hangisi olduğunu biliyorsunuz. İsim yanlışsa gene ortada 2 şık vardır, karşınızdaki ya erkek, ya dişi ve siz hangisi olduğunu bilmiyorsunuz. Kısacası aslında ortada bir tek ve değişmeyen gerçek vardır, sizin karşınızdaki hakkında hiçbir şey bilmediğiniz gibi, bir fikirde yürütemiyorsunuzdur. Oturup kurcalamanız şart. Durum bu olunca hani belki “shashcın”ın şaşkınlığı bile size daha cazip gelebilir, ki bana geliyor işte.

Birde hayatımıza giren kısaltılmış, kısaltılırken cıcığı çıkarılmış kelimecikler var. Eğer bu aleme düşmüşseniz ve bu konuda önceden hiçbir eğitiminiz yoksa bir miktar “HÖNK????” durumu yaşamanız payınıza düşen kaçınılmazlıkların başını çekecektir.

- mrb
- slm
- asl
- f/m
- iş okul?
- İi
- By

Biraz kafa yorunca “mrb”nin merhaba, “slm”ın selam olduğunu çözdünüz diyelim, “asl” nedir kardeşim? Mrb ve slm’ı çözdünüz ya, oradan yola çıkarak bu 3 harfi de çözerim diye düşünmekteyseniz büyük gaflet içindesinizdir derimde başka da bir şeycik demem. Çünkü eğer bu yolla ilerlerseniz karşınızdakinin size “aslan” yada “asalak” dediğini sanmanız içten bile değildir.

“f/m” bu kolay telaşa lüzum yok, 2 bilinmeyenli denklem işte “= z” deyin çıkın işin içinden.

“İş okul??” Bakın şimdi bunu kavrayan kavrarda karşınızda ki ha bire “ii” diyorsa genlerinde kibar bir eşek kalıntısı taşıdığından hiç mi şüphelenmezsiniz yani?

Ay, aman, öf bu işi çözmek zor ille de yardım lazım, ben kaçtım “by”........

Durum bu kadarla da kalmıyor, cümleten paranoyak durumumuz yavaş yavaş hasıl olmakta. Karşınızdaki “: )” dedi güldü, ne biliyorsunuz içten tebessüm edip, mutlu olduğunu belki de pis pis bıyık altından sırıtmakta. Yine de her kim bulduysa klavyesi dert görmesin, bu smililer’larla bile birbirimizi anlamakta bu kadar zorlanırken onlar olmasa ne yapardık.

“: )” Mutluyum.
” : (“ Somurttum işte, kalbimi kırdın.
“; )” Göz kırptım farkında mısın?

Hoş son son bu smililer üretme konusunda da hızımızı alamadığımız gerçeği ile burun buruna yaşamaktayız, çok yakında birbirimize sadece noktalar, virgüller, parantezler dolu mesajlar atmaya başlarsak hiç birimiz şaşırmayacağız. Sıkın dişinizi bu yolda katedilmesi gerek yolun ebadı bir arpa boyundan fazla değil gibi.

Son dönemlerde edindiğimiz birde görevimiz var. Etrafımıza pozitif enerji saçmak, nasıl mı? Çok kolay, çok çok çok kolay bütün iş birkaç “tık”da. Hani mailbox’ınıza sağdan, soldan, üyesi olduğunuz gruplardan bir alay mail yağar ya, içerikleri büyük çoğunlukla “mutluluk” “kardeşlik” “barış” “insanları sevin” “kendinizi sevin” “aman ha ihmal etmeyin”dir. Hah işte onları sizde aynen size yapıldığı gibi yapıp sağa, sola, üyesi olduğunuz diğer gruplara “send” edeceksiniz. Vazife bu....

Nasıl mutlu olacağınızı detaylı bir şekilde açıklayan mailli alırsınız, okursunuz, yazıya bayılırsınız ve hemen başka başka insanlara bu bilgiden onlarda faydalansın, onlarda mutlu olsun amacıyla başlarsınız dağıtmaya. Bütün bunları yaparken aslında intiharın eşiğinde olduğunuz gerçeğini kimsecikler çakmayacaktır, içiniz rahat olsun.

Yağan yağmurun nasılda romantik, nasılda mutluluk yüklü damlacıklar saçtığını okurken yağmuru seversinizde, cama vuran aynı damlacıkların yeni silip temizlediğiniz camları yine ve yeniden kirlettiğini fark ettiğiniz an çıldırma aşamasına gelmişsinizdir bile.

Kadınlar kendine zaman ayırmalı, saç bakımı, tırnak bakımı, püf noktaları. Bütün bu mailler sabah gözünüzü açtığınızda ilk elinize geçen uyduruk tokayla tepenize tutturduğunuz saçlarınız ve yıkanmaktan rengi solmuş, orasında burasında çamaşır suyu lekeleri olan eski eşofmanlarınız eşliğinde okunur. Yarından tezi yok “bakımlı kadın” olacaksınız, kolay mı mail okudunuz?

Forumlara katılırsınız, fikir beyanına bayılırsınız ve lakin durumunuz içler acısıdır okuyup okuyup kahrolursunuz, nasıl mı? Görelim...

Diyelim “annelerin, babaların, bebeklerin” konuşulduğu bir forumdasınız. Çevrenizdeki herkes sizin gibi annedir, babadır falan da bu annelerin babaların sinirleri müdahale sonucu mu alınmıştır orası karanlıktır. Anneler kızmaz, bağırmaz, çıldırmaz, cinleri tepesine çıkmaz. Babaların sizin evdeki babayla uzaktan yakından alakası yoktur. Hamileler neredeyse “ooooooooof, ne büyük keyif” nidaları ile doğuma gitmektedir. Yani garip olan sizsinizdir, çünkü azınlıktasınızdır.

“Chat” yapmaktasınız, karşınızdaki ile frekanslarınız tuttu, başladınız hoşbeş etmeye. O anlattı siz anlattınız, siz anlattınız o anlattı. Bayıldınız fikirlerine, e tabii o’da sizinkilere. Bir sonraki aşamaya geçip birbirinize resimlerinizi de yolladınız. Oh ne ala artık sıfatlarınızda takdir görmekte.

“Ne güzelsin.”
“Çok yakışıklısın.”
“Ayrıca çok da akıllısın.”
“Hayatımda senin gibi bir kadınla karşılaşmadım.”
“İnsanı mutlu etmeyi nasılda biliyorsun.”
“Harikasın.”
“Müthişsin.”
“Dahisin.”
“Cindy’de kimmiş beeeeeeee”

Tamam biliyoruz yalan, abartmanın dozu kaçtı ama bu yalanları duymak moralinizi nasılda düzeltti değil mi? Hadi itiraf edin. Gerçekle yakından uzaktan ilgisi olmasa bile “chat” boyunca erişilmez kadın, inanılmaz erkek olan siz değil miydiniz?

Durum bunlardan ibaret olunca, ortaya şöyle bir tablo çıkıyor tabii, ki çıkar nasıl çıkmasın?

Riya, kuyruklu yalan
Bir güzel kaynasın aman
Ha ha ha ha ha
İçine yaldızlı laflar, biraz yalama katalım
Ha ha ha ha ha
Biraz hoşbeş, bir tutam dedikodu
Ha ha ha ha ha hatta
Derdine dert ekleniyor
Biraz daha sabret güzelim
Sa sa sa sa SANAL


Aslında madalyonun öbür yüzüne çevirip bakıldığında ortadaki gerçek şu 4 kelimecikle ifade edilebilir.

“Kendim ettim, kendim buldum”

Caddelerdeki “Trafik canavarları” nasıl içimizden birileriyse bu alemi kötü yola düşürenlerde gene içimizden birileridir. Biri çıkıp da “kes kardeşim şu sahteciliği” demediği sürece de sürecektir. Hadi ben çıktım diyorum “KESİİİİİİN” ve lakin bu andan itibaren sanal alemde sahte muhabbete rastlamayacağını sananlara duyurulur; henüz o kadar güçlü bir kalem pardon klavye değilim.

Ancak hayallerimin de sonu yoktur, bildiririm.



Yorumlar ( 0 ) :: Yorum Yaz :: Baglantı


23/1/2007 - ASLINDA ASK OSURUKTUR....

ASLINDA ASK OSURUKTUR....


AŞK diye bir şey yok.............................

Yok yok aslında niyetim cümle alemi karşıma alıp amma da enteresan kadın modunda kalmak değil. Amaç amme hizmeti. Ben lafımı edeyim siz ister dinleyip aklınızın bir köşeciğine yazın, ister “amma zırvalamış kadın düpedüz AŞK’a osurup dedi” deyip çıkın işin içinden.

Şimdi AŞK yoktur demekle birlikte bir miktar
sarsıntı
sallantı
saplantı
sıkıntı
çalkantı
çarpıntı
çırpıntı da yok desem külliyen sallamış olacağım, demiyorum.

Sadece AŞK yok diyorum.

Hani o, ilahi yaftalar yapıştırdığınız, kutsal saydığınız, uğruna ölünür buyurduğunuz, sefil olduğunuz, sefil ettiğiniz AŞK YOK.

Eğer olsaydı biter miydi? Onunla olmadı birde bununla şeklinde sağdan sola, soldan sağa savrulur muydu? Hadi azmetti bitti, biterken sizi de bitirmez miydi? Morglar otopsi sonucunda “Ölüm sebebi AŞK” yazılı cesetlerle dolup taşmaz mıydı? Bakırköy’ün nüfusunun bugünün en azından 1000 misli falan olması gerekmez miydi?

Dellendi, çünkü aşık
Debelendi, çünkü aşık.
Geberdi, çünkü aşık.
Gebertti, çünkü aşık.
Vurdu, çünkü aşık.
Vuruldu, çünkü aşık.
Savurdu, çünkü aşık.
Savruldu, çünkü aşık.

“Bunları yaşayan yok mu?” sakın demeyin var elbette ama sebep sizin sözünü ettiğiniz AŞK değil adamın yada kadının içine düştüğü rezil durumun farkına varıp başkaca çıkar yol bulamayışıdır. Aklını başına devşirip dönüp arkasını gitse ki kesinlikle gidebilir, gidenlerin sayısı kesinlikle gidemeyenlerden kat be kat fazladır ortada sözü edilecek olayda olmayacaktır.



Ayrıca hani şu sizin anladığınız AŞK olsaydı, “evlilik aşkı öldürüyor” diye bir safsata da olmazdı değil mi? İlahi bir gücü kim öldürebilir, ne öldürebilir, evlilikte kim oluyor ki AŞK’ı öldürebiliyor, kocaaaa AŞK evliliğe pabuç mu bırakır?

Evlilik ölür, AŞK ölmez(!)(!)(!)

Öylesine abarttınız ki bu AŞK durumunu ben ciddi ciddi kansere çare olmasını en azından AIDS’i kutsal kılmasın, o da olmadı SARS’dan sarsılmamasını falan bekliyorum kendisinden.

Oysa hepsi hepsi hafif bir gaz sancısıdır çektiğiniz, az biraz zorlanmayla kurtulursunuz. Ortam değiştirirsiniz, dam/kavalye değiştirirsiniz, mekan değiştirirsiniz, aklınızı fikrinizi değiştirirsiniz kurtulursunuz. Ki kurtulmanızda gerekir çünkü ömür boyu süreceği varsayılan bu sarsıntı, sallantı, saplantı, sıkıntı, çalkantı, çarpıntı, çırpıntı gerçekten ömür boyu sürse, 8 şiddetinde olması muhtemel İstanbul depremi sonuçları gibi cümlemizi hayallerinizin, umutlarınızın enkazı altından çıkarmak gerekir. AKUT’umuz var çok şükür ama henüz AŞKUT’umuz kurulmadı, benden söylemesi.

Sevin kardeşim sevgilinizi, kocanızı, karınızı. Sevin ama öldürmeden, ölmeden. Siz siz olun, o da o. Sizin aklınız başınızda kalsın, sizin ki kadar onunkide. Alt alta toplayın artıları, eksileri, alın sevgi parantezine, X=Y ise işiniz iş, hadi devam. X ile Y’nin eşitlenmediği durumlarda sizin AŞK dediğiniz spazm devreye giriyor, farkında değil misiniz? Bir şeylerde, bir yerlerde terslik olunca kulbuna uydurmanın adı AŞK oluyor.

Kadın mürekkep yalamış senelerce, yurt dışında burslu doktoralarda dirsek çürütmüş, kafa patlatmış, sonunda üniversitede doçentliğe kadar varmış. Adam işsiz güçsüz, meslek yok, para yok, ev yok, bark yok. Bu ikisi birlikteler, neden AŞIKLAR. (Bizzat şahit olunmuş bir örnektir, işkembeden salladım sanılmasın.) Yarın öbür gün evlenseler, suçlu evlilik olacak AŞK’ı öldürdü ya. Öldürmesinde ne yapsın, senin spazm krizin faturaları öderken, insan içine çıkarken, iki lafın belini kırarken zorlanacak, zorlanınca da fıııııs, oh artık rahatsın, suçlu da evlilik AŞK’ı öldürdü.

“-Ne yani sana kalsa yüreğimizin götürdüğü yer yerine analarımızın götürdüğü yere gidelim ve bu sarsıntıdan, sallantıdan, saplantıdan, sıkıntıdan, çalkantıdan, çarpıntıdan, çırpıntıdan bihaber yaşayalım öyle mi?”

Aklınızdan geçen soru bu değil mi? Cümleniz bu soruyla beni alt edeceğinizi sanıyorsunuz. Ben öyle mi dedim arkadaşlar, yooo. Zaten desem ne olacak elin mahkum yaşayacaksın, ne de olsa dürtülerin dürtmekte, libidoların libmekte. Benim itirazım bütün bu zirzopluğa önünde saygı ile eğilinmesi gereken payeler yapıştırılmasına.

Çık karşıma de ki “gene bağırsaklarım hareketlendi ama ayıp olmasın diye tutuyorum. Tutabildiğim kadar da tutacağım, dayanamadığım an geldiğinde salarım gider.” Tamam başımla beraber, yalnız şunu da unutmamak gerekir ki fazlaca tutarsan ilk geldiğinde salıverişinle, tuttum tuttum da bıraktım arasında kendine ve çevrene verdiğin zarar açısından büyük farklar olacaktır.

En başta geldi saldın, belki bir miktar gürültüye sebep olursun sen kızarırsın, çevren hönk durumu yaşar ama kısa ve ani bir etkidir çarçabuk atlatılır. Birde uzun vadede tuttun, sonunda dayanamadın saldın durumunu inceleyelim; Sessiz sedasız bedeninden ayrılsa da ortalığı öyle bir koku sarar ki sen kimseler fark etmeden kurtuluyorum sandığınla kalırsın. Etrafındakiler sana salak gözüyle bakar, üstelik sen onlara hak verirsin, tek tutunacağın dal kalmıştır x ile y’yi bir türlü eşitleyemediğinden kaynaklanan AŞIK olma vaziyetin. At suçu ona, en azından AŞK’ı kutsal sayanlar tarafından affedileceksin. Yalnız bak bakalım senin saldığın kokuyu anlayışla karşılayanların tarihlerine, kesin birkaç kez ortalığı kendi kokuları ile sarmalamışlıkları vakidir.

“AŞK her şeydir, dili yoktur, dini yoktur.”

Yoktur elbet kim itiraz edecek ki? Altı üstü dürtülerin dürtmüştür de olmuştur. Dürtü dediğin dürtmek için muhtardan ikametgah senedi, müftülükten dini vecibelerinin teyidini beklemiyor ki. Dürtü bu görevi ona, buna, şuna bakmaksızın hatta ille de insan olma tiltini bile aramaksızın dürtmek. O dürtecek sende dürtülmenin verdiği gazla haydaaaa er meydanındasın. Seyretmeyi seven bir millet olarak sen burnunu batırdıkça vıcık vıcık pisliğe “acep şimdi nolcek ki” hevesiyle debenişini seyreyleyeceğiz. Hatta dürtülerinin dürtmeyi kestiği dönemlerde onların yerini seyrelemeyi pek seven ekip alacak. İçine düştüğün enayi duruma bıyık altından kıs kıs kısırdarken “- Ay ne aşk be, helal olsun kadına adama, yok anacım yok ben böylesini yaşamadım, nerdeee” söylemlerinde bulunacaklar. Kıs kıs kısırdayanların adları kimi zaman toplum kuralları olacak, kimi zaman ahlak.

Sözün özü durum ciddi anlamda senin açından pek parlak olmayacak. İşte böyle duruma sebep olmuş AŞK’ı paklayan tek bir tanım vardır bence onu da sizlerle paylaşmakta hiç sakınca görmem

“İçip içip kudurmanın sonucunda orta katı kiraya vermek için üst katta yapılan anlaşma şerefine yenilen elma şekerinin elinde kalan sopasıdır.”

Hadi şimdi de aşık olunda göreyim.



Yorumlar ( 1 ) :: Yorum Yaz :: Baglantı


22/1/2007 - EVLENDİM, OH SEFAM OLSUN

 

 

EVLENDİM, OH SEFAM OLSUN



Evlendim...
İyi mi ettim diye sorgulamıyorum bile, ettim bir kere.
Oturup düşünsem evlenir miydim?
Evlenirdim tabii, deli miyim otuzundan sonra yaptığım işin arkasında durmayacağımda ne yapacağım?
Tavsiye der miyim?
Gene aynı gerekçe nedeniyle ederim, maksat rezil olmamak.

Vakti zamanında bir alay evlilik tanımı yapılmış, ki hala yapılmakta bu konuda ki üreticiliğimiz yadsınamaz.
Bu tanımları okumadın mı?
Okudum...
Haklı bulmadım da mı evlendim?
Ne bilim, o zamanlar güler geçerdim, şimdilerde tek fark gülemeden geçiyorum.

Ne demişler “evlenmeden önce gözlerinizi dört açın, evlendikten sonra yarı yarıya kapatın”. Tamam ilk yarıyı becerip yapamadım ama hakkımı yedirmem ikinci yarının hakkını veriyorum.

- İş gezilerini
- Her sabah, her sabah yatak altından topladığım çorapları
- Kurulanıldıktan sonra yatağın üzerine sıpıtılan ıslak bornozu
- Akvaryumun sağında, solunda, altında, üstünde bıkmadan usanmadan oluşturulan pis su birikintilerini
- Evin salonundaki bilgisayar parçalarını, kabloları, PC’leri
görüyor muyum, yooo...

- Yıkanırken toplanmayan klozet takımlarının sıçrayan sular sonucu nemlenerek bütün banyoyu sarmalayan iğrenç kokusunu
- Mide bulandıran balık yemlerinin kokusunu
- Yenilen portakalın kabuklarının koltukların üzerinde bütün gece sergilenmesi sonucu evi saran ekşimik kokusunu
duyuyor muyum yooo...

Hayır görecek, duyacak olsam sinir olacağım ne gerek var. Benim görevim bütün bu ortalık kargaşası nevalelerini gerekli yerlere taşımak, kokudan kurtulmak için kapıyı pencereyi açmak, arada tırnaklarımı kemirmek ve gözlerimi yarı yarıya yumup, burnuma mandal tutturmak.
Bilmiyor muyum, bunca zaman öğrenemedim mi?
Biliyorum...
Öğrendim...

Elin Nijerya’lısı ne demiş “evinde huzurlu olmak istiyorsan eşinin bütün isteklerini yap”. Yalan mı yani, yanlış mı yani? Adamlar yerden göğe haklılar en önemlisi huzur. Yap, et, kotar bak nasıl huzurlusun zaten yorgunluktan huzursuzlanmaya fırsatta bulamayacaksın garanti ederim.

Evlendim...
İyi mi ettim?
Tabii ki.
Bekardım; çalışırdım, kazandığım para benimdi, yerdim, içerdim, giyerdim, her yaz tatile giderdim, orada burada elin İrlandalı’sına, Alman’ına, İngiliz’ine aşık olurdum, tatil biterdi unuturdum.
Sorumsuzluğa bakın, bu da hayat mı?

Evdeki faturaları babam, temizliği ütüyü annem düşünürdü, yemek sonrası bulaşıkları kim makineye yerleştirecek diye kavga edilecek ikinci bir şahıs yani kız kardeşim vardı. Kavga ertesinde derin düşüncelere ve streslere girerdim yarın hangi ojemi sürsem? Ciddi sorunlarım vardı, beğendiğim kazağı hemen mi alsam yoksa indirimi bekleyip kendimi aldatılmış hissetmesem mi türünden. Tatilde Bodrum’da mi salınsam, Kaş’da mı diye bütün kış kafamı kurcalayan sıkıntılı saatler yaşardım.

Dedim ya sorumsuzluk denizine batmıştım, ne iyi ettim de evlendim.

Artık benimde
telefon, su, doğalgaz, elektrik faturalarım var.
Artık bende
oğlumun okul taksitini, ameliyatlarını, doktorlarını, ilaçlarını, gelecek kaygılarını taşıyorum.
Artık benimde kocam var ve onun
kaprisleri, talepleri, istedikleri, istemedikleri, ailesi, çevresi .......

Sorumluyum ben artık.

Evlendim... Oh sefam olsun...

Anneme kızarsam, haklıysam bağırım, çağırırım, tepinirim. İş kayınvalideye gelince amanın ne ayıp, “büyüğe saygıyı(!)” öğrendim. Hapırsam da, köpürsem de yutup oturacağım, yarı aralık gözlerimi bir miktar daha kısacağım. Nede olsa her ne söylüyorsa bizim iyiliğimiz için, bizi düşündüğü için söylüyor. Zaten ondan iyisi bugüne kadar yeryüzünü şereflendirmemiştir, yemekleri en lezizinden, çamaşırları en temizindendir. Kocam öyle diyor, bende razıyım, huzur istiyorum ya. Hem canım biz gelinler kaşınıyoruz, atalarımız bu konuya da gerekli açıklamayı yapmışlar.
“Kaynana pamuk ipliği olup raftan düşse, gelinin başını yarar”

Laf aramızda kocamda en az benim kadar memnun bu kurumdan. Daha evliliğimizin lafını ettiğini duymadım . Ne zaman sohbet edilecek bir ortam olsa oturup kalkıp bekarlık günlerini anlatır ki bu durumu da atalar zamanında saptamış “evlilik denince kadınlar merasimi, erkekler delikanlılık günlerini anlatır”. Benim kocam düşünceli adamdır, kimsenin kıskançlık krizine girmesini, canı çekip de sağının solunun şişmesini istemez o yüzdende evliliğimizin hiç lafını etmez.(!)

Şimdilerde birde oğlum var.
Evlendim halt ettim diyecek olsam, imkanım olsa da kareleri başa sarsam, ondan olacağım işte bu sırf bu yüzden bile olsa asla sarmam. Hiç olmasaydı tamam ama artık çok geç oldu bir kere. Hiç olmasaydı nereden bilecektim böyle bir sevginin, bağlılığın gerçek olabileceğini? Nereden bilecektim kendimi adamada gönüllü olacağımı? Ama oldu BİTTİ (.)

Şunu da farkındayım ki, ondan yana da huzurlu olmak adına yarı yarıya kıstığım gözlerimi çok yakın bir tarihte sıkı sıkı yummam gereken günler gelecek. Hani bir bağ karşılığında bir salkım üzüm beklentisine girmeyecek kadar akıllandım çok şükür. Görevimin de bilincindeyim gözlerimi yumacağım, vazifemi yapacağım.

Zor mu ki? Hiç de değil, işte yumdum gitti.......

“Evlilik bir kale gibidir. Dışarıdakiler oraya girmek, içeridekiler çıkmak için uğraşır” demiş Taylandlı atalar. Güler geçerim, kim çıkmak istiyor ki. De ki istiyorsun tutan mı var, hakim amcalar, mahkemeler, avukatlar bugünler için emrimize amade.

Sen yeter ki
- Boşanmış kadının toplam içindeki sosyal konumu
- Çocuğum, babasız büyütmek
- Para
- Ev
- Eşya
gibi sıradan (!) şeyleri es geç. Kafana koyduysan da geçersin hiç kuşkum yokta diyelim ki gerekli es’i geçtin kaleden çıktın, itiraf et bir başka yüksek duvarlı kaleye girmek için çırpınıp durmayacak mısın? Diyelim çırpınışların sonuç verdi artık yeni bir kaledesin ne değişti? Yeni kale göl manzaralı olsa ne yazar duvarlar aynı duvarlar olduktan sonra? Sen en iyisi yarı yarıya yum gözlerini, gerektiğinde sımsıkı kapat, eşinin istediği her şeyi yap, kayınvalidene gerçekten pamuk ipliği muamelesi çek, bağ karşılığı salkım beklentinden vazgeç ve sonuç itibari ile HUZURLU OL (!)

Lakin şunu da aklından çıkarma;
“BİR ÜLKEDE ATASÖZLERİNİN BOLLUĞU, O ÜLKEDE ATALARIN YAPTIĞI HATALARIN BOLLUĞUNU İŞARET EDER.”


Yorumlar ( 1 ) :: Yorum Yaz :: Baglantı


Tanıtım

hosgeldınız

Yeni Yazılar
Menu
Arkadaşlarım
Baglantılar


1 sayfadan 1 . sayfa
geri | ileri