BenimBlog.com - Turkce ucretsiz blog Bedava blog hizmeti
Benimblog.com satilikir / is for sale: info@anahaber.com




İSLAMİ BİLGİLER - KÜTÜPHANEM-1

Tanıtım

İSLAMİ BİLGİLER - KÜTÜPHANEM-1




Baglantılarım

» Ana Sayfa
» Profil
» Arşiv
» Arkadaşlarım














AVRUPA BİRLİĞİNE HAYIR

İSRAİL BOYKOT



 ARKADAŞINA TAVSİYE ET!













Paylaş

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

:CAMİİ RESİMLERİ:

:CAMİİ RESİMLERİ:




Resimlerin Büyük hallarini görmek için Üzerlerine TIKLAYIN...



Resimlerin Büyük hallarini görmek için Üzerlerine TIKLAYIN...


Saat ve Tarih: 05:15 , 28/3/2012
Yorumlar (0) | Yorum Yaz | Baglantı

KUR'AN İKLİMİ

                                                      
 
                           KUR'AN-I KERİM DİNLEYİN

`

 

Saat ve Tarih: 06:07 , 1/2/2012
Yorumlar (55) | Yorum Yaz | Baglantı

40 HADİS



 

                        40 HADİS

 

  1. Kim ümmetime dini işlerine dair kırk hadis hıfz ediverirse, Allah Teâlâ onu alimler zümresinde haşr eder.... Ben de kıyamet gününde ona şahid ve şefaatçi olurum.
     

  2. İbn-i Abbas (Radıyallâhu Anhümâ) dan: "Sarık sarın ki, hilminiz (yumuşak huyluluğunuz, halim-selimliğiniz, vakarınız, ağır başlılığınız ve sükûnetiniz) artsın. (Mecmeuz zevâid, Libas, Bâbul Amâim: 5/122)
     

  3. - Hiç biriniz hayvanlar gibi (sevişmeksizin) cinsi münasebette bulunmasın, arada elçi bulunsun.
    Soruldu:
    Yâ Rasûlallâh sözünü ettiğiniz elçi nedir?
    - Aşk fısıltıları ve öpüşmedir.
    İslam'da cinsellik Âsım Uysal İhyâ-i ulûmiddin İmam-ı Gazâlî K. nikahı Âdâbü-l Muâşeret 2/64
     

  4. Sizden hiç biriniz lâyıkıyla iman etmiş olmaz; beni çocuğundan, anasından, babasından ve bütün insanlardan fazla sevmedikçe...
     

  5. Üç şey münâfığın alâmetidir: Yalan söyler, sözünde durmaz, emânete hıyânet eder.
     

  6. Beni yerim göğüm almaz ancak mümin kulumun kalbi alır, ben hiç bir mekana sığmam ancak mümin kulumun kalbine sığarım.
     

  7. Kul nâfilelerle bana durmadan yaklaşır, nihayet onu severim. Bir kere de onu sevdim mi, artık o kulumun işiteceği kulağı olurum, göreceği gözü olurum.(kudsi hadis)
     

  8. Allahü teâlâ refîktir. Yumuşaklığı sever. Sertlik edenlere vermediği şeyleri ve başka hiçbir şeye vermediğini, yumuşak davranana ihsân eder.
     

  9. Cehenneme girmesi haram olan kimseyi bildiriyorum. Dikkat ediniz! Bu kimse, insanlara kolaylık ve yumuşaklık gösterendir.
     

  10. Nefse sükûnet ve kalbe ferahlık veren iş, iyi iştir. Nefsi azdıran, kalbe heyecan veren iş günâhtır.
     

  11. Allahü teâlânın, bir kulunu sevmemesi, onun faydasız şeylerle uğraşmasından anlaşılır.
     

  12. Bir kimsenin çocuğunu terbiye etmesi ve ona edep öğretmesi, her gün bir miktar sadaka vermesinden daha hayırlıdır.
     

  13. Allahü teâlâ benim ümmetimden bir kuluna iyilik yapmak isterse, onun kalbine, Ashâbımın sevgisini yerleştirir.
     

  14. Atalarınıza hürmet ediniz ki, çocuklarınız size hürmet etsin! İffetli olunuz ki, aileleriniz iffetli olsun!
     

  15. Musîbetlerin en büyüğü, vakti faydasız şeylerle geçirmektir.
     

  16. Din, güzel ahlâktır.
     

  17. İnsanlara teşekkür etmeyen, Allahü teâlâya şükretmemiş olur.
     

  18. Ebû Hüreyre (ra)'den: Resûlullâh (sav) şöyle buyurdu: 
    Allahû Teâla pâktır. Pâk olandan başkasını kabûl etmez. Allahu Teâla mürsel olan Peygamberlerine neyi emrettiyse mü'minlere de onu emretmiştir.
    Peygamberlere: "Ey peygamberler, pâk ve helâl taâmlardan yiyiniz ve sâlih amel işleyiniz"
    Mü'minlere: "Ey iman edenler, rızk olarak size verdiğimiz pâk ve helâl şeylerden yiyiniz" buyurdu.
    Ondan sonra Resûl-i Ekrem (sav) Hazretleri (sözü döndüre dolaştıra) buyurdu ki;
    İnsan (Allah yolunda uzun seferlere katlanır, saçları birbirine karışmış, yüzü gözü toza bulanmış, "Yâ Râb! Yâ Rab!" diyerek ellerini gök yüzüne açar. Halbuki, yediği haram, içtiği haram, giydiği haram. Haram ile beslenmiş. Böylesinin duâsı nereden müstecâb olacak?
     

  19. Ebu Rukayye Temin b. Evs ed-Dâri (ra)'den: Demiştir ki, Nebiyy-i Ekrem (sav) Efendimiz şöyle buyurdu: "Din hemen nasihattir. Din hemen nasihattir. Din hemen nasihattir." "Yâ Resûlallâh, kimin için nasihat?" diye sorduk. "Allah için, kitâbı için, Resûlü için, Eimme-i müslimin ve âmme-i müslimin için." buyurdular.
     

  20. Cabir (Radıyallahu Anh) dan: "(Her insan yaşadığı hâl üzere Ölür) ve her kul Öldüğü hâl Üzere diriltilir." (Müslim, Cennet:l9, No:2878,4/2206. İbni Hacer-i Heytemî, ez Zevatir, 2/402)
     

  21. Ibn-i Ömer (r.a)dan rivayet edildiğine göre; Peygamberimiz (s.a.v) Söyle buyurdu:
    Allah Teala Cenneti yarattığı zaman ona şöyle buyurdu: 
    -İzzet ve celalime and olsun insanlardan sekiz sınıf vardır ki; sana dahil olmayacaklardır; 
    1*Devamlı şarap(içki vs)içen, 
    2*Zinada ısrar eden, 
    3*Deyyus olan(Eşini kıskanmayan),
    4*Hükümdarların kötü icraatlarına alet olan,
    5*Erkek olduğu halde kadınlaşan, 
    6*Koğuculuk eden, 
    7*Başkalarına merhamet etmeyen,
    8*Allah'a ant içip de, ahdine vefa etmeyen kimseler
     

  22. Ebu Davud şöyle diyor;
    -"Topladığım hadislerin içinden bu dört hadis, hadislerin özüdür."
    * Ameller niyetlere göredir.
    * Bir mümin kendisi için istediğini mümin kardeşi için de istemedikçe iman etmiş olmaz.
    * Malayaniyi(Dünyâ ve âhirete faydası olmayan iş, boş söz, lüzumsuz şey) terk etmesi kişinin olgun mümin olduğunun göstergesidir.
    * Helaller bellidir, haramlar da bellidir. Birde bunlar arasında şüpheli olanlar vardır, siz şüpheli olan şeylerden kaçının.
     

  23. Bir gün annesi, Abdullah bin Ömer'e:
    - Abdullah! Gel bak sana ne vereceğim, diye seslenmişti.
    Resul-i Ekrem Hazretleri de misafir olarak orada bulunuyordu. Abdullah'ın annesine sordu:
    - Çağırdığın Abdullah'a ne vereceksin?
    - Hurma vereceğim ya Resulallah!
    - Peki öyleyse. Eğer bir şey vermeyeceğin halde vereceğini vaat ederek çocuğu aldatmış olsaydın, sana yalan söylemiş gibi günah yazılacaktı
     

  24. Hz. Ömer anlatıyor:
    Bir gün Resûl-i Ekrem ASM, esirler arasında çocuğundan ayrılan bir kadın gördü. Kadın çocuğunun hasretinden rast gelen çocuğu kucağına alıyor, onu sevip emziriyordu.
    Resul-i Ekrem ashabına:
    - Hiç bu kadın çocuğunu ateşe atar mı? Diye sordu. Ashab:
    - Asla, cevabını verdiler. Bunun üzerine Resul-i Ekrem (ASM):
    - O halde, biliniz ki, Allah’ın kullarına merhameti, bu kadının çocuğuna merhametinden daha fazladır, buyurdu. (Buhari-Müslim)
     

  25. H.z. Aişe vâlidemiz anlatıyor: Peygamber Efendimiz buyurmuşlardır ki: "İçinizden birisi, besmele çekmeyi unutup da yemek yemeye başlamış bulunursa, bu durum hatırına gelir gelmez; "başlangıcında da, bitiminde de Allah'ın adı ile niyetiyle" manâsına gelen "Bismillahi evveluhû ve âhirâhû" desin.
     

  26. Benim ümmetime bir zaman gelecek ki, ulemayı güzel elbise,Kur-an-i güzel sesle tanırlar ve Allah'a yalnız ramazan ayında ibadet eder.Böyle oldu mu ilmi, hilmi ve rahmeti olmayan bir hükümdarı Allah onlara musallat eder.
     

  27. Ey gençler topluluğu! Sizden evlenmeye gücü yetenler evlensin.Çünkü evlenmek gözü daha çok muhafaza eder,namusu daha fazla korur. Evlenmeye gücü yetmeyenler ise oruç tutsun. Çünkü oruç kalkandır.
     

  28. Ahlakı güzel olan insan her yaşta güzeldir.
     

  29. Müslüman temiz toprağa benzer: ona her şey atılır, ezilir, hakaret görür; ama ondan hep güzel şeyler çıkar.
     

  30. Nerede olursanız olun bana salât ve selâm edin. Zira sizin salât ve selâmlarınız bana ulaşır."
     

  31. "içerisinde köpek veya heykel bulunan haneye rahmet melekleri girmez."
     

  32. "Kalbinde hardal tanesi kadar kibir bulunanı, Allah'u teâlâ yüz üstü Cehenneme atar."
     

  33. İlim dörttür: 1)Dînin muhâfazası için fıkıh ilmi, 2) Sıhhatin korunması için tıp ilmi, 3) Lisânın muhâfazası için sarf ve nahiv ilmi, 4) Vakitlerin bilinmesi için astronomi ilmi.
     

  34. Birbirinize selâm veriniz. (Hadîs-i şerîf-Tirmizî, Müslim) Îmân etmedikçe Cennet'e giremezsiniz. Birbirinizle sevişmedikçe tam îmâna kavuşamazsınız. Size bir şey göstereyim mi? onu yaparsanız, sevişirsiniz. Aranızda selâmı çok yayınız. (Hadîs-i şerîf-Müslim)
     

  35. Müslüman'ın Müslüman üzerinde beş hakkı vardır. Selâmına cevap vermek, hastasını yoklamak, cenâzesinde bulunmak, davetine gitmek ve aksırıp; "Elhamdülillah" deyince; "Yerhamükellâh" diyerek cevap vermek. (Hadîs-i şerîf-Buhârî, Müslim)
     

  36. Din garip olarak başladı, garipliğe dönecektir. Ne mutlu gariplere.
     

  37. Lut kavminin amelini işleyene Allah lanet etsin. Lut kavminin amelini işleyen kimse melundur.
     

  38. Hazreti Âişe radıyallâhü anhâ anlatıyor "Rasulullah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdular ki; "Nikah benim sünnetimdendir. Kim benim sünnetimle amel etmezse benden değildir. Evleniniz! Zirâ ben, diğer ümmetlere kaşı sizin çokluğunuz ile iftihar edeceğim. kimin maddi imkanı varsa hemen evlensin. Kütüb-i Sitte c:17 s:190
     

  39. Ebu Sâid el-Hudri radıyallahü anh der ki: Peygamberimizin sallallâhü aleyhi ve sellem şöyle buyurduğunu duydum: Herhangi biriniz kötülük görürse onu eli ile değiştirsin; yapamazsa dili ile, bunuda yapamazsa kalbi ile değiştirsin, sonuncu tavır imanın en zayıf şeklidir.
     

  40. İbni Mes'ud'dan (R.A.) rivayet edildiğine göre Peygamberimiz (S.A.S.) buyuruyor ki: İsrailoğulları üzerinde beliren ilk eksiklik, ilk kusur şudur: Adamın biri başka biri ile karşılaşır ve ona «hey falan kişi, Allah'tan kork da şu yapmakta olduğun hareketten vazgeç, çünkü o sana helâl değildir» der, sonra da ertesi günü aynı adamla karşılaşır, adam eski tutumunu devam ettirmektedir, fakat adamın bu tutumu berikini onunla birlikte yemekten, içmekten ve birlikte oturmaktan alıkoymaz, onlar böyle davranınca Allah da kalplerini birbirine benzetti.» Peygamberimiz (S.A.S.) sözlerine şu ayeti okuyarak devam etti:

    — «İsrailoğullarının kâfir olanları Davud'un ve Meryem oğlu İsa'nın dili ile lanetlenmişlerdir; bunun sebebi isyan edip azmış olmaları idi. Onlar işlemiş oldukları kötülükten birbirlerini alıkoymazlardı, yapmış olduktan iş ne fena bir şeydi! Onların çoğunun kâfirleri dost edindiklerini görürsün; kendi kendileri için ne fena bir akibet hazırlıyorlar ki Allah onlara öfkelenir ve bitmez bir azaba çarptırılırlar.» Maide78-81

    Daha sonra Peygamberimiz şöyle buyurdu: «Hayır hayır. Ya iyiliği emredip kötülükten alakorsunuz, zalimin elinden tutup onu hakka karşı kesinlikle boyun eğdirir, kendisini hakkın sınırları içinde tutarsınız veya Allah önce kalplerinizi birbirinizinkine benzetir ve arkasından da İsrailoğulları gibi size de lanet eder.» — Ebu Davud, Tirmizî —


Saat ve Tarih: 06:06 , 1/2/2012
Yorumlar (0) | Yorum Yaz | Baglantı

Din Nedir?




 

Din Nedir?

 

 

Din, Allah tarafından konulmuş bir kanundur. İnsanlara, yaratılış gayesini ve varoluş hikmetini bildirir. Yüce Rablerine karşı ne şekilde ibâdette bulunacaklarını öğretir. İyi ve faydalı şeyler yapmaya sevkeder, zararlı işlerden de alıkoyar.

Din, insan aklının kendi kendine sorup durduğu, "Ben kimim, nereden gelip, nereye gidiyorum?" suâllerinin tatmîn edici yegâne cevab kaynağıdır.

 

Din, imkânların tükendiği, ümidlerin söndüğü yerde başlayan imkân yolu ve ümid ışığı, ilâçların dindiremediği acıların ilâcı, yıkık gönüllerin sığınağıdır.

 

Din; adâlet, iyilik, fedakârlık, doğruluk, fazilet gibi duyguların hayat menbaı, insan vicdanındaki inanma ihtiyacının tam karşılığıdır.

İnsanlar, dinleri peygamberlerden öğrenmişlerdir.
Peygamberler, vahiy yoluyla Allah'dan aldıkları dinî hükümleri, aldıkları şekliyle insanlara bildirmişlerdir. Bu bakımdan, dinlerin hakikî sahibi, Allah Teâlâ'dır. Peygamberler ise dînin hükümlerini insanlara bildiren birer elçi durumundadırlar.

 

 

İnsan Hayatında Dinin Yeri Nedir?

 

Din inancı, insanla beraber doğmuştur. Çünkü insanlık tarihinin hiçbir döneminde din duygusundan mahrum bir millete rastlanamamaktadır. Nerede insan varsa, orada bir nevi îman, ibâdet ve din duygusu görülmüştür.

 

Bundan anlaşılıyor ki, din, insanlığın yaratılışından getirdiği fıtrî ve zarurî ihtiyacıdır. İnsanoğlu vâr oldukça, din de vârolacaktır.

Filozof Auguste Sabatier bu konuda der ki:

 

"Diyânet, gayet kuvvetli bir ağaç gibi, insaniyetin geçirdiği inkılâpların hepsinde hayatını muhafaza etmiş ve edecektir. Zaman geçmekle, onun kaynağı kurumak şöyle dursun, bilâkis, gittikçe o menbaın derinleştiğini, genişlediğini görmekteyiz.

 

Binaenaleyh, insan hayatı diyânetle başlamış olduğu gibi, diyânetle kuvvet bulacak, diyânetle nihayetlenecektir."
"Ben niçin dinliyim" suâlini nefsime sorar sormaz, şu cevabı alıyorum: Dindarım, çünkü başka türlü olmaya muktedir değilim. Dindar olmak, varlığım ve benliğim için vazgeçilmez bir ihtiyaçtır."

 

Benjamin Konstan ise şöyle der:

"Din, insanlık tarihinde en fazla hâkim olmuş bir varlıktır. Dinî hayat, tabiatımızın değişmez vasfı ve ondan ayrılmayan bir özelliğidir. İnsanın mahiyeti düşünülünce, zihne derhal bir de din fikrinin gelmemesi mümkün değildir.."

 

Batılı ilim ve fikir adamlarının bu tesbitleri de gösteriyor ki: İnsan fıtraten dindardır; din duygusu insan tabiatının zarurî bir ihtiyacıdır. Tarihin hiçbir devrinde dinsiz, yani, inançsız ve mâneviyatsız bir insan olmamıştır.

 

 

Dinin Fertlere ve Cemiyete Sağladığı Faydalar Nelerdir?

 

1. İnsan, akıl ve şuur sahibi, varlığı üzerinde düşünebilen bir canlıdır. Nereden gelip nereye gittiğini, niçin yaratıldığını, hayat yolunun onu nasıl bir sonuca ulaştıracağını, vicdânıyla başbaşa kaldığı zaman, kendi kendine sorup durmaktadır. Bu konuda tatmîn olmak, içinde geleceğe ait olarak beliren endişelerden kurtulmak, sükûnete ve iç huzura ermek ihtiyacındadır. Bu huzuru, insan, ancak insanüstü bir hakikata inanıp bağlanmakla bulabilir. Bu hakikatı ise, ona ancak din verir ve öğretir.

 

2. İnsanlığın kendi dünyasında maddeten ve mânen inkişaf etmesi, gerçek insanlık mertebesine ulaşması için de, din mutlaka gereklidir.

 

 

Bu hususu Bediüzzaman şöyle ifâde eder:

"Nev'-i beşerin ahvaline dikkatle bakılsa görülür ki, ruhun mânen terakkisini, vicdanın tekâmülünü, akıl ve fikrin inkişaf ve terakkisini telkin eden, yani aşılayan şeriatlardır. Vücud veren tekliftir. Hayat veren peygamberlerin gönderilmesidir. İlham eden dinlerdir. Eğer bu noktalar olmasaydı, insan hayvan olarak kalacaktı. Ve insandaki bu kadar kemâlât-ı vicdaniye ve ahlâk-ı hasene tamamen yok olurlardı." (İşârâtü'l-İ'caz). Aynı konuda Ali

 

 

Fuad Başgil ise şöyle der:

"En âliminden câhiline kadar insan, nerden gelip nereye gittiğini kendi kendine soracak; insanüstü âlemlerden yüksek bir ideâl mesnedi ve bir hareket ve faaliyet prensibi arayacaktır. Fakat bu aradıklarına ve sorduklarına dînin dışında -ne ilimde, ne de felsefede- tatmin edici ve iç ferahlatıcı bir cevab bulamıyacaktır. Neticede ya dindâr olup, dinî hakikatlere gönül bağlayacak ve insan hayatı yaşayacaktır, yahut da hayvanlaşıp, fizikî hisler ve bayağı zevkleriyle yaşama yolunu tutacaktır. Bu yol, insanlığı uçuruma götürülecektir." (Din ve Lâiklik)

 

 

3. Din, cemiyet hayatını düzenleyici ve disipline edici olarak da, insanlık için lüzumlu bir müessesedir.

* Dinî duygu, insandan hiçbir vakit ayrılmayan, onu daima murakabe altında bulunduran mânevî bir bekçidir. Bu bekçi, vicdanlar üzerinde son derece etkili olduğundan, hem insanı gizli âşikâr bütün fenalıklardan alıkoyar, hem de her nevi iyiliklere sevkeder. "Din, insan ihtiraslarını frenliyen en kuvvetli mânevî bir dizgindir."

 

 

* Din sayesinde Allah'ın herşeyi bileceğini, hiçbir şeyin ondan gizlenemeyeceğini idrâk eden insanda kuvvetli bir irâde hâsıl olur. Böyle kuvvetli irâde ve seciye sahibi kişilerden meydana gelen bir cemiyette ise, âsâyiş ve istikrar, nizam ve âhenk bulunur.

* Din her türlü ahlâkî fazîletin kaynağıdır. İnsanlık için dinin getirdiği ahlâkî sistemin ehemmiyeti çok büyüktür. Aleksi Betran şöyle der:

 

 

"Dindar kimselerde mevcut olan îman, ahlâk için pek kıymetli bir istinad noktasıdır."

Bir milletin ahlâkî yönden alçalması kadar müdhiş bir felâket yoktur. Tarih boyunca pek çok milletler, ahlâken tefessüh ettikleri için batmış, tarih sahnesinden silinip gitmişlerdir.

 

 

4. Dinsizlik, herşeyden önce ahlâk fikrini yıkar. Çünkü din olmadığı takdirde, ahlâk için hiçbir yaptırıcı güç kalmadığından, dinsizlik her türlü kötülüğün yayılmasına ve genişlemesine ve neticede cemiyetin çökmesine sebeb olur.

Dinsizlik, aynı zamanda hukuk fikrini de ortadan kaldırır. Kendini herhangi bir ahlâkî müeyyideye bağlı hissetmeyen dinsiz insan, hiçbir hak ve hukuku yerine getirmez. Eline fırsat geçtiğinde zulüm yapmaktan, gasbetmekten, her türlü kötülüğü işlemekten geri durmaz.

 

 

"Maddeye tapan ve şehvetlerine esîr olan dinsiz insanda, insanlık seciyeleri silinmekte; fazîlet, ferâgat ve fedakârlık yerine feci bir 'BOŞVER' zihniyeti hâkim olmaktadır. Bu zihniyet ise, bir cemiyet için felâkettir."

 

 

Dinler Kaça Ayrılır?

 

 

İslâm âlimleri dinleri başlıca iki kısma ayırırlar:
1. Hak dinler.
2. Bâtıl dinler.

 

 

Tek Allah'a îmanı esas alan ve yalnızca O'na kulluk ve ibâdeti emreden dinlere Hak dinler denir.
Hak dinler, Allah'ın göndermiş olduğu dinlerdir. Bu sebeble bunlara semavî dinler de denir. Hak dinlere, temelini, Allah'ın birliğine îman ve sadece O'na ibâdet esası teşkil ettiği için, Tevhid dini adı da verilir.

 

Allah tarafından gönderilmemiş, insanların kendilerinden uydurdukları, tek Allah'a îman esasını taşımayan inanç ve fikirlere ise, Bâtıl dinler denir.

Hak dinlerin bazıları, sonradan insanlar tarafından bozulmuş, içine dînin aslından olmayan hurâfeler ve bâtıl inançlar konulmuştur. Bu gibi, aslı hak iken sonradan bozulan dinlere, Muharref dinler denir.

 

Yahudîlik ve Hıristiyanlık gibi.. Bunlar başlangıçta Hak din iken, sonradan içlerine hurâfeler ve tevhide aykırı fikirler girmesiyle bozulmuş ve birer muharref din olmuşlardır. Muharref dinler de, bâtıl dinlerden sayılır.

 

 

İnsanlığın İlk Dîni Hangi Dindir?

 

 

İnsanlığın ilk dîni, ilk insan ve ilk Peygamber Hz. Âdem Aleyhisselâm'a gönderilen ve Allah'ın bir olduğu inancına dayanan Tevhid dînidir. Sosyolojik araştırmalar da insanlığın ilk dîninin tevhid dîni olduğunu isbatlar mahiyettedir. Nitekim dinler tarihi araştırmacısı ve sosyolog Schmidt, yeryüzünde en ilkel insan cemiyeti olan Pigmeler üzerinde yaptığı araştırmalar sonucu, bunlarda "tek tanrı inancı"nın olduğunu ortaya koymuştur. Schmidt'in bu tesbitleri, Durkheim'in, insanlığın ilk dininin totemizm olduğu yolundaki iddialarını çürütmüş, bu konudaki yaygın Batılı kanâatleri yıkmıştır.

 

 

Bâtıl Dinler Nasıl Ortaya Çıkmıştır?

 

Hz. Âdem'den (as) sonra, zamanın ilerlemesiyle bazı insanlar nefislerine ve Şeytan'ın telkinlerine kapılarak tevhid inancından uzaklaşmış, Hak dîne yabancılaşmış, bir takım yanlış inançlara saplanmışlardır. Böylece bâtıl dinler ortaya çıkmıştır.
İnsanlar Hak dinden uzaklaşıp bâtıla saplandıkça, Cenâb-ı Hak onlara yeni bir Peygamber ve yeni bir din göndermiş, onları tevhid inancına dâvet etmiştir. Ancak insanların sadece bir kısmı bu dâvete uymuş, diğer kısmı ise bâtıl inançlarında ısrar etmiştir. Hattâ bunlar Hakka dönmemekle de kalmamış, dönenlere zorla mâni olma, baskı ve işkence yapma yollarına bile başvurmuşlardır. Böylelikle her asırda ve her devirde Hak dine inananlarla inanmayanlar arasında sürekli bir mücadele olagelmiştir. Günümüzde de çeşitli isimler ve şekiller altında bu mücadele sürmektedir ve kıyâmete kadar da sürecektir.

 

 

Son Din Hangisidir?

 

 

İnsanlığın son dini, tevhid dîni olan İslâm dînidir.
İlim ve Din Arasında Herhangi Bir Çatışma Söz Konusu mu?
İlim, madde âleminin, hayatın ve özellikle insanın nasıl vâr olduğunu inceler, bu âlemde cereyan eden İlâhî kanunları bulup çıkarır. Bu kanunlar sâyesinde insanlığın teknik ve medeniyette daha fazla ilerlemesine imkân hazırlar. Din ise, kâinatın ve madde âleminin niçin yaratıldığını ve yaratıcısının kim olduğunu ortaya koyar. Özellikle insanın varlıklar içindeki müstesna mevkiini, yaratılış gayesini ve bu dünyadaki vazifesinin mahiyetini belirtir.
Şu halde ilim ile din için: Varlık âleminin sır ve muamma kutularını açan iki anahtardır denebilir. Biri, varlıkların yaratılış şeklini, maddî mahiyetini ortaya koyarken; diğeri de yaratılış sebebini ve gayesini açıklamaktadır. Bu bakımdan ortada birbirleri ile çatışan bir durum yoktur. Bil'akis birbirlerini tamamlama söz konusudur.

 

 

İlim ilerledikçe dinî görüşlerin iflâs edeceğini sananlar, bu noktada yanılmışlardır. Bil'akis, ilmin ileriye doğru attığı her adım, her yeni buluş, düşünen insanlığı dinî akîdelere biraz daha yaklaştırmış ve Allah'ın büyüklüğünü biraz daha yakından göstermiştir. Şöyle ki:

"Kâinatta mevcut kusursuz bir nizamın dayandığı kanunların keşfinden ve bu kanunlardan istifade yollarının araştırılmasından ibaret olan ilimler", bu muhteşem nizamı kuran ve işleten Allah'ın varlığına en kuvvetli bürhan ve şahidlerdir. O yüce Yaratanın varlığını, eşsiz kudretini inkâr etmek; ancak gözle görülen mevcut nizamı inkâr etmekle mümkün olur. Nizamın inkârı hâlinde ise, ortada ilim kalmaz.

 

 

Diğer taraftan ilimler, Allah'ın yarattığı varlıklar âlemini incelediklerinden, yaratılıştaki hârikaları, ince hesap ve ölçüleri ortaya koymakta ve varlıklar üzerinde tecelli eden İlâhî isim ve sıfatları meydana çıkarmaktadırlar. Bu bakımdan, ilimlerin Allah'ın isimlerine ayna olduklarını ve herbir ilmin Allah'ın bir ismine dayandığını ve hakikatını o isimden aldığını söyleyebiliriz. Bu hususu Bediüzzaman şöyle izah etmektedir:
"Her bir kemâlin, herbir ilmin, herbir terakkiyatın, herbir fennin bir hakikat-ı âliyyesi [yüce bir hakikatı] var ki, o hakikat bir ism-i İlâhîye dayanıyor. Pek çok perdeleri ve mütenevvi tecelliyatı [çeşitli tecellileri] ve muhtelif daireleri bulunan o isme dayanmakla o fen, o kemâlât, o san'at kemâlini bulur, hakikat olur. Yoksa yarım yamalak bir surette nâkıs bir gölgedir.
Meselâ: Hendese [geometri] bir fendir. Onun hakikati ve nokta-i müntehası [ulaşabileceği en son nokta], Cenâb-ı Hakk'ın ism-i Adl ve Mukaddir'ine yetişip hendese âyinesinde o ismin hakîmane cilvelerini müşahede etmektir.

 

 

Meselâ: Tıb bir fendir. Hem bir san'attır. Onun da nihayeti ve hakikatı, Hakîm-i Mutlak'ın Şâfî ismine dayanıp, eczahane-i kübrâsı olan rûy-i zeminde [yeryüzünde] Rahimâne cilvelerini, edviyelerde [devâlarda] görmekle tıb kemâlâtını bulur, hakikat olur.

 

 

Meselâ: Hakikat-ı mevcûdattan bahseden hikmetü'l-Eşyâ, Cenâb-ı Hakk'ın (Celle Celâlühû) ism-i Hakîminin tecelliyat-ı kübrâsını müdebbirâne, mürebbiyâne eşyada, menfaatlerinde ve maslahatlarında görmekle ve o isme ve ona dayanmakla şu hikmet olabilir. Yoksa, ya hurafâta inkılâb eder ve mâlâyâniyât olur veya felsefe-i tabiiye misillû dalâlete [sapıklığa] yol açar.
İşte sana üç misâl! Sair kemâlât ve fünûnu [fenleri] bu üç misâle kıyâs et." (Sözler)

 

 

Gerçekten de Bediüzzaman'ın işaret ettiği gibi, ilim ve fenlerin hakikatının İlâhî bir isme istinad ettiği görülmez veya görmezlikten gelinirse, ilmin ya inançsızlğa yol açacağı, veya faydasız birer meşguliyet mahiyeti alacağı, günümüzde pek çok misalleriyle ortaya çıkmıştır.

 

 

* İlim - Din İlişkisini Açıklayan Bazı Güzel Sözler:

 

"İlim, insanlığa, telgrafı, elektriği, teşhisi ve bir takım hastalıkları tedavi çarelerini verdi. Din de ferdlerde ruhî sükûneti ve ahlâkî muvazeneyi te'min eder.

 

 

İlim ve din, kâinatın hazinelerini açmak için kullandığımız hakikî iki anahtardır.

 

İnsan ilimden istifade eder, fakat din ile yaşar."
(William James)

 

"Bir tabiat kanununu ifade eden her formül, Allah'ı öven bir İlâhîdir."
(Maria Mitchell)

 

"Hangi sahada olursa olsun, ilimle ciddî şekilde meşgul olan herkes, ilim mâbedinin kapısındaki şu yazıyı okuyacaktır: "İmân et!" İman, ilim adamının vazgeçemiyeceği bir vasıftır."
(Max Planck)

 

"Kâinatın Yaratıcısına olan inanç, ilmi araştırmanın en kuvvetli ve en asîl muharrik gücüdür."
(Albert Einstein)

 

"Vicdanın ziyası ulûm-u diniyyedir [dinî ilimlerdir]. Aklın nuru fünû*-u medeniyyedir [modern fenlerdir]. İkisinin imtizacı ile hakikat tecelli eder. O iki cenah ile talebenin himmeti pervâz eder [uçar]. İftirak ettikleri [ayrıldıkları] vakit, birincisinde taassub; ikincisinde hîle, şübhe tevellüd eder."
(Bediüzzaman)

 

 

"Dinsiz ilim kör, ilimsiz din topaldır."
(Albert Einstein)

 

 

"İlim ile din, birbirini nefyetmez (inkâr etmez), bil'akis tamamlar. Çünkü bunlardan biri aklın, diğeri gönlün (kalbin) ışığıdır. Ve insan ne yalnız akıldan, ne de gönülden ibarettir. Fakat hem akıl, hem de gönül sahibi bir varlıktır. Dinsiz ilim belki aklı tatmîn eder, fakat muhakkak ki gönlü karartır. Nitekim ilimsiz din de ruhu ve gönlü ışıtır, fakat aklı karanlıkta bırakır.

 

Binaenaleyh, insanlığın hayrı ve faydası, ne bugün olduğu gibi yalnız ilme bağlanmaktır, ne de orta zamanlarda olduğu gibi yalnız dine sarılmaktır. Fakat her ikisine birden sahip olmaktır."
(Ali Fuad Başgil)

 

 

"Allahu Teâlâ'nın mahlûklarını inceleyen fen adamları, O'nun büyüklüğünü herkesten iyi anlarlar."
(Fahreddin-i Razî)

 


Saat ve Tarih: 06:06 , 1/2/2012
Yorumlar (41) | Yorum Yaz | Baglantı

İMAN NEDİR? İMANIN 6 ŞARTI

 

İman Nedir, Nasıl İman Ederiz? 
   

İman'ın kelime anlamı, herhangi bir şeye inanmak demektir. Dindeki anlamı ise; Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)'in Cebrail adındaki melek aracılığı ile Allah'tan aldığı bilgilerin doğruluğuna kesin bir imanla inanmaktır. İman iki şekilde olur: Birincisi iman edilecek konulara kısaca ve topluca inanmaktır. Böyle bir inanca "Toptan İman" denir. Kelime-i Tevhid sözünü veya Kelime-i Şehadet'i dili ile söyleyip kalbiyle doğrulayan kimse, kısaca ve toptan iman etmiş olur. Bu şekilde bir imana sahip olan kimseye "MÜ'MİN" denir.
   

Kelime–i Tevhid

Okunuşu: "Lâ ilâhe İllellâh, Muhammedün Rasûlüllah."
Anlamı: "Allah'tan başka tanrı yoktur. Hazreti Muhammed (s.a.s.) Allah'ın Peygamberidir."

   

Kelime-i Şehadet

Okunuşu: "Eşhedu en lâ ilâhe illellâh ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve Rasûlüh."
Anlamı: "Ben şahitlik ederim ki, Allah'tan başka Tanrı yoktur. Yine şahitlik ederim ki Hazreti Muhammed (s.a.s.) Allah'ın kulu ve Peygamberidir."

    İkinci şekilde iman, inanılacak şeylere ayrı ayrı, teker teker, her bir iman konusunda geniş bilgi sahibi olarak yapılan imandır. Buna "Tafsili İman = Geniş Bir Şekilde İman" denir.
    Buna göre; Allah'a, meleklerine, kitablarına, peygamberlerine, ahiret gününe, kaza ve kadere ayrı ayrı inanmak gerekir. İmanın bu altı esası "Amentû" cümlesi ile özetlenmiştir.

    İman'ın Esasları Nelerdir? 
   

Ayrıntılı olarak inanılması gereken iman esasları altıdır. Bunlara iman'ın şartları da denir.

    İman'ın Şartları
    1– Allah'a,
    2– Allah'ın Meleklerine,
    3– Allah'ın Kitaplarına,
    4– Allah'ın Peygamberlerine,
    5– Ahiret Gününe,
    6– Kadere; İster iyi, ister kötü olsun, evrendeki her şeyin ve her olayın Allah'ın bilmesi, dilemesi ve yaratmasıyla meydana geldiğine, inanmaktır.

    İmanın Çeşitleri
   

İslam dinine göre; insanlar iman yönünden üç kısımdır.
    MÜ'MİN : İman esaslarına İslam dininin öğrettiği şekilde inanan kimselere "Mü'min" denir.
    KAFİR : İslam dininin öğrettiği iman esaslarını reddeden, kabul etmeyen kimselere "Kafir" denir.
    MÜNAFIK : İslam dininin öğrettiği iman esaslarına inandığını sözleriyle söyleyerek "Mü'min" gibi, inanmış gibi göründüğü halde gerçekten, içten ve samimi olarak inanmayan, içi dışına uymayan kimselere "Münafık" denir.



 
 
:İMANIN 6 ŞARTI:


 
 
1- ALLAH'A İNANMAK :
 
Allah'ın varlığınıi ve birliğini kabul etmek, O'ndan başka tapılacak ve kulluk yapılacak başka hiç bir ilah olmadığına inanmaktır. Bizleri yaratan O, yaşatan O ve rızık veren O`dur. Herşeyi O yaratmıştır ve sonunda O'nun huzurunda toplanılıp dünyada yapılan şeylerden sorguya şekilecek, kişi yaptığı şeylere göre mükafat veya cezasını görecektir.

 
2- ALLAH'IN MELEKLERİNE İNANMAK:
 
Melekler Allah'a itaat ve ibadetle meşgul olan nurani yaratıklardır. Sayıları kesin olarak bilinmemekle beraber yaptıkları görevlere göre bilinen bazı melekler vardır. Büyük melekler olarak bilinen dört melek şunlardır.

1 - Azrail
2 - Cebrail
3 - Mikail
4 - İsrafil

İnsanların yaptığı iyi veya kötu şeyleri yazarak kaydeden kiramen katibin melekleri ile öldükten sonra insanı sorguya çeken münker ve nekir melekleridir.


 
3- ALLAH'IN KİTAPLARINA İNANMAK :
 
Yüce Allah insanoğluna kendi emir ve yasaklarını haber vermek ve onları hem bu dünya hem de ahiret aleminde mutlu kılmak için zaman zaman bazı kitaplar göndermiştirr. Allah-u teala tarafından gönderilen dört büyük kitap vardır. Bunların isimleri ile hangi peygambere gönderildikleri aşağıda gösterilmiştir.


1- İncil (Bible) Isa peygambere (Jesus)
2- Tevrat (Torah) Musa peygambere (Moses)
3- Zebur (Zebur) Davut Peygamber (David)
4- Kuran-ı Kerim (Koran) Hz. Muhammed a.s

Müslümanlar olarak bizler Allah'ın gönderdiği bütün kitapalara iman ederiz. Ancak daha sonra diğer kitaplar insanlar tarafından değiştirilip orjinalitesi bozulduğu için bütün kitapların özünü içeren en son kitap olarak Kuran-ı Kerim gönderilmiştir. Bu nedenle biz müslümanlar olarak Kuran'a inanıyor ve onun gereklerini yerine getirmeye çalışıSyoruz.


 
4 - PEYGAMBERLERE İNANMAK:
 
Cenab-ı Allah insanoğluna yol gösterici kılavuzlar olarak zaman zaman peygamberler göndermiştir. İlk Peygamber Hz. Adem (a.s), son peygamber de Hz. Muhammed'dir (a.s). Bu ikisi arasında pek çok peygamber gelmiş ve insanoğlunu hak yola, Allah yoluna cağırmışlardır. Biz hiç bir ayırım yapmadan bütün peygamberlere iman ederiz. En son peygamber olarak da Hazreti Muhammed'e (s.a.s) inanır, Onun getirdiği dine ve Onun getirdiği kitaba göre amel ederiz.

Kitaplara ve peygamberlere iman bölümünde dikkat edileceği gibi müslümanlar olarak Allah'ın gönderdiği bütün kitapların aslına inanıyor ve hepsini kabul ediyoruz. Onun için de kitaplara inanmak diyoruz. Peygamberlere inanma konusunda da durum aynıdır. Sadece kendi kitabımıza ve peygamberimize değil, Allah'ın gönderdiği bütün kitaplara ve peygamberlere iman etmek dinimizin temel kuralıdır. Hakikaten dinimiz en hakiki, en makbul bir din olduğu gibi akıl ve mantık dinidir. Bütün dinleri kucaklayan, bütün ilahi dinlerin özünü teşkil eden bir dindir. Barış ve esenlik dini, hoşgörü ve kardeşlik dinidir.


 
5 - AHİRET GÜNÜNE İNANMAK:
 
Hepimizin de bildiği gibi hayat vardır, ölüm vardır. Ölümden sonraki alem vardır, öldükten sonra dirilip Allah'ın huzurunda hesap verme, dünyada yaptıklarının mükafat veya cezasınıi görme durumu vardıir. Biz bunlarıin hepsine inanıyor ve öbür alemde zor durumlara düşmemek için bu dünyada yaptıklarıimıza dikkat etmeye çalışıyoruz. Bir taraftan Allah'ın emirlerini yerine getirip yasaklarından kaçarken, dişer taraftan da kul haklarına dikkat ediyoruz. Çünkü kul haklarına Allah karışmıyor, kul hakkıi ile huzuruma gelmeyin buyuruyor.

Cennet var, cehennem vardır. Dünyada iken güzel amel işleyenler, Allah'ın emirlerini yerine getirip yasaklarından kaçanlar, üzerlerine aldıkları vazifeleri hakkıyla yapanlar ve kul hakkına tecavuz etmekten kaçınanlar cennete gideceklerdir. Cennet mükafaat yeridir. Cehennem ceza yeridir. Dünyada iken Allah'ın emirlerini yerine getirmeyenler, yasaklarından uzak durmayanlar ve kul haklarına dikkat etmeyenler cehenneme gideceklerdir. Onun için bu dünyada ne yaparsak ahirette onun karşılığını alacağız, burada ne ekersek ahirette onu biçeceğgiz. Bu nedenle sevgili Peygamberimiz dünya ahiretin tarlasıdır buyurmuştur.


 
6 - KAZA VE KADERE, HAYIR VE ŞERRİN ALLAH'TAN OLDUĞUNA İNANMAK
 
Herşeyi yaratan Allah'tır. Takdir O'nundur, herşeye gücü yeten O`dur. İnsan sebeplere sarılacak, alıinması gereken bütün tedbirleri alacak, takdiri Allah'a bırakacaktıir. Sebeplere sarıilmadan, gerekli tedbirleri almadan kader böyleymiş demek ve kadere sığınmak doğru değildir. Çünkü hiç bir kimse kaderini, hakkında ne takdir buyurulduğunu kesinlikle bilmemektedir. Onun için ne yapalım takdir böyleymiş, kaderimiz bu imiş diyerek kendimizi avutmak yoktur.

Cenab-ı Allah insanı en mükemmel bir şekilde yaratmış, hem de yaratıklarıin en üstünü olarak ilan etmiştir. Hiç bir yaratığa vermediği akıl, fikir ve irade nimetlerini insana vermiştir. Herşeyi insanoğlunun ermine ve hizmetine sunmuş, kitaplar ve peygamberler göndererek insanlara dünya ve ahiret saadetinin yollarını göstermiştir.

Hayrı da şerri de yaratan Allah'tır, ancak şerre rızası yoktur. İnsanları hür ve serbest iradeleri ile hareket etmek için serbest bırakmış ama sonunda imtihan olduğunu bildirerek insanların iyilikleri, güzellikleri ve Allah'ın rızasına uygun olan işleri yapmaya davet etmiştir. İnsana düşen görev aklını, fikrini ve iradesini kullanarak hayırlı işleri, dünyası ve ahireti için yararlı olan şeyleri yapmaktır.

Saat ve Tarih: 06:05 , 1/2/2012
Yorumlar (0) | Yorum Yaz | Baglantı

PEYGAMBERİMİZİN(s.a.v) HAYATI


 

 

 

ASR-I SAADET Hz. MUHAMMED (s.a.v) Peygamberimizin Dönemi

 

HZ. MUHAMMED'İN(s.a.v)HAYATI

  
Hz. Muhammed 571 yılında Mekke şehrinde dünyaya geldi. Babasının adı ABDULLAH, annesinin adı AMİNE dir. Hz. Muhammed küçük yaşta önce babasını daha sonra da annesini kaybetti. Önce dedesi ABDÜLMUTTALİB, o da ölünce amcası EBU TALİB in yanında kaldı. Amcası ile beraber ticaretle uğraştı. Küçük yaşından itibaren çevresinde doğruluğu, güvenirliliği ile ün kazandı. Kendisi çevresindeki insanlar gibi putlara hiç ilgi duymuyor, sık sık HİRA dağına çıkıp yalnız kalıyordu.

    Yine böyle bir zamanda Hira mağrasında düşünceler içerisinde iken vahiy meleği Cebrail ilk vahyi getirdi. (Yaradan Rabbi!nin adı ile oku!-Alak Süresi). Bu şekilde Hz.Muhammed'in peygamberlik süreci başlamış oldu. Hz. Muhammed'e ilk inananlar Hz.Hatice, Hz.Ali, Hz.Ebu Bekir, ve Hz. Zeyd oldu. Ancak yeni gelen din (İslam) Mekkeliler tarafından hiç hoş karşılanmadı. Çünkü İslam dini kendi dinleri putperestlik ile hiç benzeşmiyordu. Atalarının dinine büyük bir bağlılık duyan Araplar Hz.Muhammed'e ve yeni dine şiddetle karşı geldiler. Bu karşı gelme zamanla Müslümanlara karşı şiddete dönüştü. Bunun üzerine Hz.Muhammed Müslümanlara hicret (göç) emrini verdi. 615 yılında Müslümanlar önce Habeşistan'a baskılar artınca da 622 yılında Mekke'yi terk ederek Medine şehrine hicret (göç) ettiler. Hicret 'ten sonra Medine İslamiyet'in merkezi durumuna geldi.

   
HİCRET'İN ÖNEMİ:


1.Hicret İslam'ın kurtuluşu oldu.
2.İslamiyetin yayılması için uygun bir ortam doğdu.
3.Medine 'de İslam Devleti kuruldu.
4. Hicret , Hz.Ömer döneminde takvim başlangıcı olarak kabul edildi.(Hicri takvim)
5.Mekke'den göç edenler (Muhacir) ile Medine'li Müslümanlar ( Ensar) kardeş ilan edildi.
6. İslam Devleti'nin ilk anayasası ilan edildi.

 

Hz.Muhammed'in Ahsa Valisi El-Münzire gönderdiği mektup

 

BEDİR SAVAŞI (624)


Nedeni: Mekkelilere ait bir ticaret kervanı Müslümanlarca ele geçirilmek istenmişti. Bu şekilde Müslümanların Hicret esnasında Mekke'de bıraktıkları malların karşılığı alınacaktı. Bu durum iki tarafı karşı karşıya getirdi.


Sonuçları:

1.Bedir savaşı Müslümanların kazandığı ilk askeri zaferdir.
2.Müslümanların kendilerine olan güvenleri artmıştır.
3.Şam ticaret yolu Müslümanların eline geçmiştir.
4.Mekkeli esirlerden okuma-yazma bilenler 10 Müslüman'a okuma-yazma öğretme karşılığında serbest bırakıldılar.

   

UHUD SAVAŞI (625)


Nedenleri:


1.Mekkelilerin Bedir savaşının intikamını alma istekleri.
Mekkelilerin Medine şehrine doğru gelmeleri üzerine iki taraf Uhud dağı eteklerinde karşı karşıya geldiler. Savaşın başlangıcında Müslümanlar üstün iken Peygamber tarafından görevlendirilen okçuların yerlerini terk etmeleri savaşın kaybedilmesine yol açmıştır.

 

Sonuçları:


1.Mekkeliler savaştan galip gelmelerine rağmen kesin bir sonuç elde edemediler.
2.Okçuların yerlerini terk etmeleri savaşın kaybedilmesine yol açmıştı. Bu durum Peygamberin emirlerine uymanın ne kadar önemli olduğunu gösterdi.

   

HENDEK SAVAŞI(627)


Nedenleri:


1.Uhud savaşından sonra Medine 'den çıkarılan Yahudilerin Mekkelileri sürekli kışkırtmaları.
2.Mekkelilerin Müslümanlara kesin bir darbe vurma istekleri.
Kalabalık bir ordu ile harekete geçen Mekkelilere karşı Medine şehrinin savunulmasına karar verildi. Salman-ı Farisi adında bir İranlı Müslüman'ın önerisi ile şehrin etrafına hendekler kazıldı. Mekkeliler bu hendekleri aşamadılar ve bir sonuç alamadan geri döndüler.


Sonuçları.


1.Bu savaş Mekkelilerin Müslümanlar üzerine yaptıkları son saldırı olmuştur. Bundan sonra Müslümanlar saldırı, Mekkeliler savunma konumuna geçmiştir.
2.Medine çevresindeki bir çok Arap kabilesi Müslüman olmuştur.

   

HUDEYBİYE BARIŞI(628)


628 yılında Müslümanlar Mekke'de bulunan Kabe'yi ziyaret etmek istediler.Mekkeliler bu durum karşısında tedirgin oldular ve ziyarete izin vermek istemediler. Bunu üzerine taraflar arasında Hudeybiye Antlaşması imzalandı.


1.Her iki taraf istedikleri kabileler ile ittifak yapabilecekler. Ancak askeri yardım yapmayacaklardı.
2.Müslümanlar o yıl Kabe'yi ziyaret etmeyecekler,ertesi yıl ziyaret yapacaklar.
3.Müslüman olan Mekkeli gençler ailesinin izni olmadan Medine'ye alınmayacak, Mekke'ye sığınanlar ise geri verilmeyecekti.
4.Barış on yıl süre ile geçerli olacaktı.


ÖNEMİ: Bu antlaşma ile Mekkeliler Müslümanları hukuken tanımış oldular.

   

HAYBER'İN FETHİ (629)


Hayber'de yaşayan Yahudiler Müslümanlar aleyhine işler yapıyorlar, İslam'ı kötülüyorlardı. Bunun üzerine Buranın fethine karar verildi. Hayber kalesi Yahudilerden alındı.


ÖNEMİ : Hayber'in fethi ile Şam ticaret yolunun kontrolü Müslümanların eline geçmiş ve güvenliği sağlanmıştır.

   

MUTE SAVAŞI (629)


Müslümanlar ile Bizanslılar arasında yapılan ilk savaştır. Çok kalabalık olan Bizans ordusu karşısında Müslümanlar bir sonuç elde edemediler.

   
MEKKE'NİN FETHİ (630)


Mekkelilerin Hudeybiye Barışını bozmaları üzerine Mekke'nin fethine karar verildi. Mekke şehri hiçbir karşı koyma görmeden kısa sürede ele geçirildi. Mekke'nin fethi ile Arap yarımadasının tamamı kısa sürede Müslümanların kontrolüne girdi.

   
HUNEYN SAVAŞI (631)


Mekke'nin fethinden sonra İslam'ı benimsemeyen Arap kabileleri Mekke'nin dışında toplandılar. Müslümanlar ve Putperest Arap kabileleri arasında yapılan bu savaşı Müslümanlar kazandı ve ardından Ta'if şehri de kuşatıldı ancak alınamadı. Bir süre sonra Ta'if halkı kendi istekleri ile Müslüman oldular.

   
TEBÜK SEFERİ (631)


Bizans İmparatoru Heraklius'un büyük bir ordu ile Arabistan'a geldiği haberi üzerine Hz. Muhammed Tebük' e doğru sefere çıktı. Ancak haberin doğru olmadığı anlaşıldı. Tebük Seferi Hz. Muhammed'in son seferi olmuştur.


Hz.Muhammed son bir kez Mekke'de kalabalık bir Müslüman kitlesine VEDA HUTBESİNİ söyledi. 632 yılında Medine'de vefat etti. Hz.Muhammed vefat ettiği yere gömüldü. Medine şehrindeki peygamberimizin bu mezarına "Ravza-i Mutahhare" denir.


Saat ve Tarih: 06:04 , 1/2/2012
Yorumlar (0) | Yorum Yaz | Baglantı

MEZHEBLER

 

 

MEZHEBLER TARİHİ



 

http://www.benimblog.com/mezheblertarihi/ 

 

 


Saat ve Tarih: 06:04 , 1/2/2012
Yorumlar (0) | Yorum Yaz | Baglantı

VEDA HUTBESİ



VEDA HUTBESİ

 

Ey İnsanlar!
Sözümü iyi dinleyiniz! Bilmiyorum, bu seneden sonra sizinle burada belki de bir daha hiç buluşamayacağım
.

İnsanlar!
Bugünleriniz nasıl mukaddes bir gün ise, bu aylarınız nasıl mukaddes bir ay ise, bu şehriniz (Mekke) nasıl mukaddes bir şehir ise, canlarınız, mallarınız, namuslarınız da öyle mukaddestir, her türlü tecavüzden korunmuştur
.

Ashabım!
Yarın Rabbinize kavuşacaksınız ve bugünkü her hal ve hareketinizden muhakkak sorulacaksınız. Sakın benden sonra eski sapıklıklara dönüp de birbirinizin boynunu vurmayasınız
.

Bu vasiyetimi burada bulunanlar, bulunmayanlara bildirsin! Olabilir ki bildirilen kimse, burada bulunup doğrudan işitenden daha iyi anlayarak muhafaza etmiş olur.

Ashabım!
Kimin yanında bir emanet varsa onu sahibine versin! Faizin her çeşidi kaldırılmıştır, ayağımın altındadır. Lakin borcunuzun aslını vermeniz gerekir. Ne zulmediniz, ne de zulme uğrayınız. Allah'ın emriyle faizcilik artık yasaktır. Cahiliyeden kalma bu çirkin adetin her türlüsü ayağımın altındadır. İlk kaldırdığım faiz de Abdülmüttalib'in oğlu (amcam) Abbas'ın faizidir.

Ashabım!
Cahiliye devrinde güdülen kan davaları da tamamen kaldırılmıştır. Kaldırdığım ilk kan davası Abdülmüttalib'in torunu (amcazadem) Rebia'nın kan davasıdır
.

İnsanlar!
Bugün şeytan, sizin şu topraklarınızda yeniden tesir ve hakimiyetini kurmak gücünü ebedi surette kaybetmiştir. Fakat siz, bu kaldırdığım şeyler dışında, küçük gördüğünüz işlerde ona uyarsanız bu da onu memnun edecektir. Dininizi korumak için bunlardan da sakınınız
.

İnsanlar!
Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu hususta Allah'tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları, Allah emaneti olarak aldınız; onların namuslarını ve iffetlerini Allah adına söz vererek helal edindiniz. Sizin kadınlar üzerinde hakkınız, onların da sizin üzerinde hakları vardır. Sizin kadınlar üzerindeki hakkınız, onların aile yuvasını sizin hoşlanmadığınız hiçbir kimseye çiğnetmemeleridir. Eğer razı olmadığınız herhangi bir kimseyi aile yuvanıza alırlarsa, onları te'dib edebilirsiniz. Kadınların da sizin üzerinizdeki hakları, meşru bir şekilde, her türlü yiyim ve giyimlerini temin etmenizdir
.

Mü'minler!
Size bir emanet bırakıyorum ki ona sıkı sarıldıkça yolunuzu hiç şaşırmazsınız. O emanet Allah'ın kitabı Kur'an'dır
.

Mü'minler!
Sözümü iyi dinleyiniz ve iyi belleyiniz! Müslüman müslümanın kardeşidir, böylece bütün müslümanlar kardeştir. Din kardeşinize ait olan herhangi bir hakka tecavüz helal değildir. Meğer ki gönül hoşluğu ile kendisi vermiş olsun
.

Ashabım!
Kendinize de zulmetmeyiniz. Kendinizin de üzerinizde hakkı vardır
.

İnsanlar!
Cenab-ı Hak her hak sahibine hakkını (Kur'an'da) vermiştir. Varise vasiyet etmeye lüzum yoktur. Çocuk kimin döşeğinde doğmuşsa ona aittir. Zina eden için mahrumiyet vardır. Babasından başkasına ait soy iddia eden soysuz, yahut efendisinden başkasına intisaba kalkan nankör, Allah'ın gazabına, meleklerin lanetine ve bütün müslümanların ilencine uğrasın! Cenab-ı Hak, bu gibi insanların ne tövbelerini ne de şehadetlerini kabul eder
.

İnsanlar!
Yarın beni sizden soracaklar, ne diyeceksiniz?
"-Allah'ın elçiliğini ifa ettin, vazifeni yerine getirdin, bize vasiyet ve öğütte bulundun, diye şehadet ederiz" cevabını verdiler
.

Bunun üzerine Hz.Muhammed (sav):
Şahit ol Ya Rab! Şahit ol Ya Rab! Şahit ol Ya Rab! dedi
.



Saat ve Tarih: 06:03 , 1/2/2012
Yorumlar (0) | Yorum Yaz | Baglantı

KELİME-İ ŞEHADET


             KELİME-İ ŞEHADET

 

 

Kelime-i şehâdet, “Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlüh” kelimeleridir.

Kelime-i şehâdeti söylemek, yani Allah’tan başka hiçbir ilah olmadığını, Hz. Muhammed Mustafâ’nın (s.a.v.) onun kulu ve resûlü olduğunu kalbiyle tasdik etmek, Müslüman olmak için temel şarttır. Bu, imanın özüdür.

Bir kimse, Allâh’tan başka ilah olmadığına inandığı, onun varlığını-birliğini, eşi-benzeri olmadığını tasdik ettiği halde, Hz. Muhammed’in (s.a.v.) peygamberliğini kabul etmiyorsa Müslüman olamaz. Kelime-i şehâdet bir bütündür; yarısına değil, tamamına inanmak gerekir.
  

Alemlerin Rabbi olan Allah'a hamd olsun. Salat ve selam efendimiz Muhammed aleyhisselamın üzerine olsun.

Allah'ın kulları üzerindeki hakkını yerine getirebilmek için Kelime-i Şehadet'in manasını hakkıyla öğrenmek gerekir. Bu manayı hakkıyla öğrenmeyen insan bu Kelime-i Şehadetlere zıt düşebilecek bir duruma düşebilir.

“Eşheduenla ilahe illallah" kelimesinin kısaca manası: "Dilimle ikrar kalbimle tasdik ederim ki gerçek manada ibadete layık olan yalnız ALLAH 'tır. "Aynı zamanda "Eşheduenla ilahe illallah" ın manası:"Ben şahadet ediyorum; Allah’tan başka hakkıyla ibadet edilecek ilah yoktur. edinilen varlıklar, ibadet edilmeye layık değildir." Hazret-i Adem aleyhisselam'dan Peygamber efendimize kadar bütün Peygamberlere evvela "La ilah e illallah" Kelime-i tevhidini bildirmiştir.

Yani Allah Adem aleyhisselamın yaratılmasından sonra onun neslinden, Allah'tan başka varlıklara ibadet edenlerin geleceğini bildiği için, Peygamberlere de ilk bu uyarıyla emretmiştir. Peygamberlerde ilk önce, Allah'tan almış oldukları bu emri insanlara öğretmişlerdir.

Bu hangi kaideyi ortaya koyar? Mahluk, yani yaratılmış oldukları halde ilah olarak kabul edilen varlıklar vardır. Fakat biz bunları reddediyoruz. İbadete layık tek ilah Allah-u Teala' dır.Tam kelime anlamı olarak ne diyoruz? "La",yani "Hayır. Bu ilahlar ilah edinmeye ve ibadete layık değiL"

Allah-u Teala' dan başka ilahların (edinilen ilahların) mevcudiyeti, Kur'an da bildirilmiştir. İbadete layık ilah ise ancak ve ancak Allah'tır..
Demek ki edinilen ilahlar var, ama ilah edinmeye ve ibadete layık değiL.

Türkçe de ki: "Allah 'tan başka ilah yoktur" mealine şöyle bir tevil
getirilir:.Bunlara ibadet etmekten vazgeçin, Allah-u Teala ya ibadet edin ilah olarak sadece Allah 'ı tanıyın. " Allah-u Teala böyle emrediyor. "Eşheduenne Muhammedur RasululIah"

Buda aynı şekilde: "dilimle” itiraf ediyor ve kalbimle inanıyorum ki efendimiz aleyhisselatu vesselam, Allah-u teala tarafindan insanlara, cinlere ve bütün alemlere Peygamber olarak gönderilmiştir. " "Muhammedurresulullah " - manası:-"Muhammed Allah 'in Resuludur " Resulun görevi ise: İnsanların peşinden gitmeleri için Allah'ın onlara bildirdiklerini insanlara tebliğ etmek. Peygamberler ne getirdiyseler, ne yaptıysalar ve ne söylediyseler haktır, gerçektir, doğrudur. İşte biz Peygamberimize böyle itaat ediyoruz.

Allah-u Teala'nın da varlığını ,ibadete layık yegane varlık olarak bilmiş isek, Kelime-i ŞehadetIerin manalarını hem dilimizle söyleyerek, hem de bu inancı kalbimizde besleyerek ancak yerine getirmiş oluruz. Müslüman olmak için muhakkak Hz.Muhammed aleyhisselatu vesselama inanmak gereklidir Farz-ı ay-ndır, yani farzdır
Allah-u Teala Fetih suresinin 13.Ayetinde:

Meali: "Kim Allah 'a ve Resulun 'e iman etmez ise ,bilsin ki, biz kafirler için çılgm bir ateş hazırladık. "Bu muhkem yani açık bir ayet. Bunun tevili yoktur.

Buradaki "hazırladık" çoğul ifadesi Allah'ın ortağı veya yardımcıları var anlamına gelmez. Yaratan Allah-u Teala'dır Elbetteki Allah-u Teala'nın yaratmış olduğu varlıklar da, mekanlar da onu emrini yerine getiren Melekler (burada azap Melekleri) vardır. İşte o azap Melekleri kafırlere azap ederler Bu manada biz kelimesi yerinde kullanılır .Ama yaratan Allah-u Teala'dır Yoksa yaratmada hazırlamada Allah-u Teala hakkında çoğul kullanılmaz.

İşte bu Ayet-i Kerime'nin birinci bölümünde Hz.Muhammed aleyhisselatu vesselamm Peygamberliğine inanmayanların kafir olduğu açıkça ifade edilmektedir Allah'a ve Resulun'e iman etmeyen insanlar için, kim olursa olsun Hz.Muhammed aleyhisselamın varlığına, Peygamber olarak geldiğine inanmayanlar için, Allah-u Teala ne buyuruyor?

Diyor ki: "O insan kâfir’dir".Sebebi Peygambere inanmamasıdır. Dernek ki Hz.Muhammed aleyhisselatu vesselamın Peygamberliğine inanmayan kafirdiL Onun sadece: "Ben Allah 'a iman ediyorum" demesi yeterli değildiL Çünkü Allah-u Teala Ayetin de:
Yani, "Allah 'a ve Resulun'e iman".

Müslümanlığın dışında herhangi bir Din'e mensup olanlar (herhangi bir Dinden kasıt inanç şekli) hepsi kafirdir Demek ki Müslümanlığın birinci şartı "La ilahe illallah Muhammedur Resulullah" Kelime-i tevhidini söyleyip ona kalben iman etmektir. Buna kim izah ettiğimiz şekilde inanmamışsa, o Müslüman değildir. Onun hiçbir başka ameline aldanılmamalıdır.

Bazı kimseler "Biz hristiyanlara ve yahudilere kâfir diyemeyiz. Onlarda Allah 'a iman ediyorlar. Onlarda neticede bir Peygambere inanıyorlar" gibi sözlerle, sözde iyi niyetlerini ortaya koyuyorlar. Fakat bu insanlar işte bu Ayeti yalanlamış olduklarından dolayı küfre düşüyorlar. Böyle bir tartışmaya dahi girenler, bu Ayeti yalanladıklarından dolayı kafirdir. Bu Ayeti nasıl yalanlamış oluyorlar? "Onlarda Allah 'a inanıyor. Onlarda İsa ya Musa ya inanıyor" diyorlar. Fakat değil mi ki Hz.Muhammed'e(s.a.v) inanmıyorlar. Bu onların küfre düşmeleri için yeterli sebeptir. Bunlar cahil, dinini ehlinden öğrenmemiş olan sözde Müslümanlardır.

Kur'an da Allah-u Teala: "Kim Allah 'a ve Resulullah 'a iman etmezse o kâfirdir" diyor. Ona Cehennem ateşinin hazırlandığını, ebedi olarak onu orada yakacağını bildiriyor Allah. Kâfir olmasının sebebini yine kendisi bildiriyor. Bu sebep ise, Resulün'e iman etmemiş olmasıdır.

Halbuki cahil olmayan bir Müslüman biliyor ki onların Allah'a iman ediyoruz demeleri, Allah'a hakkıyla iman ettiklerini göstermez. çünkü onlar Allah'a iman ediyoruz diyorlar, fakat Allah'ı ona yakışmayan sıfatlarla sıfatlandırıyorlar. Neticede Allah'a doğru iman etmiyorlar. Bu da ayrı bir ders konusu.

Bugünkü dersimizde Allah'a ve Resulün'e iman etmeyenleri anlatmaya çalışıyoruz. Yahudi ve Hrıstiyan için "Onlarda Allah'a iman ediyor. Neticede bir peygambere iman ediyor" diyenlerin (halbuki bunlar o Peygamberlere Peygamber olarak da inanmıyorlar. İlah yerine koyuyorlar bu Peygamberleri) kâfir olduğuna şek ve şüphesi olanlarda kâfirdir.

Televizyonda, canlı bir yayında, bir ilahiyat profesörüne sorulduğunda
ki: "Hristiyanıarın hepsi için Cehennemliktir diyebilirmiyiz?" Bayraktar Bayraklı şöyle cevap veriyor: "Hayır, diyemeyiz. Çünkü hristiyanlar farklı inançlara sahiptirler. Üç teslis (Meryem ,İsa ve kutsal ruh) inancına sahip olanlar Cehennemliktir. Onlara Cennetlik diyemeyiz. Fakat Ortodokslar için aynı şeyi söyleyemeyiz. Çünkü onlarda tek Allah inancı vardır. Onlar Cennetlik olabilirler. "

Oysa onların tek Allah inancıda Allah'ın kutsal ruh olduğundan ibarettir. Ve "İsa 'nın şekline girdiği için İsa bizim İlahımız ve oda göklerde yaşıyor. Gelecek ve yeryüzüne tekrar adaleti getirecek" diyorlar. Bu profesör bu konuya olan bu yaklaşımıyla hata içindedir.Büyük günaha girmiştir. Çünkü Müslüman'ın Allah'a olan imanıyla bir Ortodoks'un imanını eşleştirmiş oluyor.

Bu Ayet bir insanın sadece Allah'a (hakkıyla bile olsa) iman etmiş olmasının yeterli olmadığını gösteriyor. Hz.Muhammed'i(s.a.v) yalanlıyor ise ve onu aşağılamak için mesela" Akıllı bir Arap, takunyalı Bedevi, yalınayak çıplak uyarıcı" diyor ise, kâfirdir. Aklı başında bir Müslüman Hz.Muhammed aleyhisselam için kullandığı kelimelere dikkat etmeli. Onun için aşağılayıcı ifadeler kullanması caiz değildir. 

 

 


Saat ve Tarih: 06:02 , 1/2/2012
Yorumlar (0) | Yorum Yaz | Baglantı

ORUÇ



ORUÇ VE FAYDALARI
   

Ramazan ayında oruç tutmak İslam'ın beş şartından biridir. Oruç, niyet ederek tan yerinin ağarmasından itibaren güneş batıncaya kadar yememek, içmemek ve cinsi ilişkide bulunmamak suretiyle yerine getirilen bir ibadettir.
    Peygamberimiz oruç tutanlar için şu müjdeyi veriyor: "Kim inanarak ve mükafatını Allah'tan bekleyerek Ramazan orucunu tutarsa geçmiş günahları bağışlanır."(El-Buhari, Savm:7)
    Oruç,ancak Allah'ın hoşnutluğunu kazanmak için tutulur. Oruç, iyi bir irade terbiyesidir: İnsanlara iyi huylar ve ahlak güzelliği sağlar, insanı olgunlaştırır. Oruç, aynı zamanda müslümanı günah işlemekten ve cehennem ateşinden koruyan bir kalkandır. Acıma duygusunu geliştirir, sağlığımızın korunmasına yardımcıdır, nimetlerin değerini bildirir, olaylar karşısında sabırlı olmayı öğretir.
    Yüce Allah bir hadisi kudsîde "Oruç benim içindir, o'nun mükafatını da ben veririm" buyurmuştur (Müslim, Siyam;30).
   

RAMAZAN ORUCU VE ORUÇ ÇEŞİTLERİ
   

Ramazan orucu müslüman, akıllı ve ergenlik çağına gelmiş kimselere farzdır. Ramazan orucu, kameri aylardan Ramazan ayının bazen 29, bazen 30 gün sürmesine göre 29 veya 30 gün olarak tutulur.
    Oruçlarda niyet önemlidir. Niyet kalp ile olur. Geceleyin imsaktan önce veya imsak vaktinde ertesi gün oruç tutacağını kalbinden geçiren bir müslüman o günün orucuna niyet etmiş olur. Oruç tutmak düşüncesi ile sahur yemeğine kalkan kimse de oruca , niyet etmiş sayılır. Ancak oruç tutan kimsenin hem içinden niyet etmesi, hem de dili ile "Niyet ettim Ramazan'ın yarınki orucuna" diye söylemesi daha iyi olur.
   

Beş çeşit oruç vardır:

1. FARZ ORUÇ: Ramazan orucunun edası ve kazası farzdır. Keffaret oruçlarının tutulması da farzdır.

2. VACİP ORUÇ: Adak oruçları ile bozulan nafile orucun kaza edilmesi vaciptir.

3. SÜNNET ORUÇ: Kamerî aylardan Muharrem ayının 9-10 veya 10-11. günlerinde oruç tutmak sünnettir.

4. MÜSTEHAP ORUÇ: Kameri ayların 13. 14. 15. günleri ile her haftanın Pazartesi ve Perşembe günleri, Şevval ayında 6 gün oruç tutmak müstehaptır.

5. MEKRUH ORUÇ: İki türlü mekruh oruç vardır:
a) Muharrem ayının sadece 10. günü, yalnız Cuma veya Cumartesi günleri oruç tutmak, iki orucu iftar etmeksizin birbirine eklemek veya senenin tamamını oruçlu geçirmek "TENZÎHEN MEKRUH"tur.
b) Ramazan bayramının birinci günü ile Kurban Bayramının 4 günü oruç tutmak "TAHRÎMEN MEKRUH"tur.
   

RAMAZAN'DA ORUÇ TUTAMAYANLAR NE YAPARLAR?
   

Oruç tutmayacak kadar hasta olanlar, hastaya bakanlar, Ramazan ayında yolculuk yapanlar, gebe veya emzikli olanlar, aşırı yaşlılar ve düşkünler, aybaşı hali veya loğusalık halinde bulunan kadınlar Ramazan ayında oruç tutmazlar. Bunlardan:
a) Aybaşı hali veya loğusalık halinde olan kadınlar ile emzikli ve gebe olan kadınlar, bu özürleri sona erdikten sonra ve Ramazan ayı dışında oruçlarını kaza ederler.
b) Yolcular, yolculukları bitince oruçlarına başlarlar. Ramazan ayında tutamadıkları oruçlarını Ramazan ayından sonra tutarlar.

 

   

ORUCA NE ZAMAN VE NASIL NİYET EDİLİR?
   

Orucun sahih olması için niyet etmek şarttır. Niyetsiz oruç makbul değildir.
    Ramazan orucuna, akşamdan itibaren kuşluk vaktine kadar niyet edilebilir. Şöyle ki:
    Normal olarak oruca, sahur yemeğini yedikten sonra niyet edilir. Ancak sahurda uyanamayıp yeme içme zamanının bittiği imsak vaktinden sonra kalkan bir kimse, güneş doğmuş olsa bile, kuşluk vaktine kadar o günün orucuna niyet edebilir. Yeter ki, imsak vaktinden sonra orucu bozacak bir şey yapmasın.
    Sahura kalkmak istemeyen bir kimse, akşamdan sonra yarının orucuna niyet edebilir, geceleyin kalkıp tekrar niyet etmesi gerekmez. Ramazan ayında tutulamayan orucu, başka günlerde kaza ederken niyetin geceleyin «tan yeri ağarmadan önce» yapılması gerekir. Keffaret oruçları da böyledir. Bu oruçlara imsaktan sonra niyet edilmez.
Niyet esasen kalp ile olur. Yani geceleyin, yarın oruç tutacağını kalbinden geçiren kimse niyet etmiş demektir. Oruç tutmak düşüncesi ile sahur yemeğine kalkan kimsenin bu düşüncesi de niyettir. Oruca kalp ile niyet etmek yeterlidir. Ancak kalp ile yapılan bu niyeti dil ile söylemek daha iyidir. Bu sebeple, oruç tutacak olan kimse, hem içinden niyet etmeli, hem de dili ile: "Niyet ettim Ramazan-ı şerifin yarınki orucuna" diye söylemelidir.

   

ORUÇ NASIL TUTULUR?
   

Oruç, imsâk vaktinde başlar. Oruca niyet eden kimse bu vakitten itibaren herhangi bir şey yiyemez, içemez ve orucu bozan şeyleri yapamaz. Bu durum akşam güneş batıncaya kadar devam eder. Güneş battıktan sonra yiyip içmek sûretiyle orucunu açar. İşte niyet ederek, imsâk vaktinden akşam güneş batıncaya kadar yememek, içmemek, ve orucu bozan şeylerden sakınmakla bir günlük oruç tutulmuş olur.

   

ORUCU BOZUP KAZA VE KEFFARET GEREKTİREN HALLER
   

Oruçlu olduğunu bildiği halde kasden;
   

1- Yemek, içmek, (ister gıda maddesi, isterse ilaç olsun)
   

2- Cinsi ilişkide bulunmak.
   

3- Sigara içmek
   

Orucu bozar, kaza ve keffareti gerektirir.
  

Kaza: Bozulan orucun yerine gününe gün oruç tutmaktır.
  

Keffaret: Bozulan bir gün orucun yerine iki ay veya altmış gün peşpeşe oruç tutmaktır.
   

Ramazan ayında niyet ederek oruca başlayan bir kimse özürsüz olarak bile bile yiyip içse veya cinsi ilişkide bulunsa orucu bozulur. Bozulan bu orucun gününe gün kaza edilmesi, ayrıca oruç özürsüz olarak ve bile bile bozulduğu için de keffaret tutması gerekir.
    Başlanan bir orucu bilerek bozmanın dünyadaki cezası keffarettir. Yani altmış gün birbiri ardınca oruç tutmaktır. Herhangi bir sebeple keffaret orucuna ara verilir veya eksik tutulursa yeniden başlayıp altmış günü kesintisiz tamamlamak lazımdır. Kadınlar keffaret orucu tutarken araya giren âdet günlerini tutmazlar, âdet halleri bitince ara vermeden temiz günlerinde oruca devam ederek altmış günü tamamlarlar.

  

ORUCU BOZUP YALNIZ KAZAYI GEREKTİREN ŞEYLER

1) Yenmesi mutad olmayan ve ilaç olarak da kulanılmayan şeyleri yutmak, (toprak, kağıt, pamuk gibi)
2) Buruna ilaç çekmek,
3) Kulağın içine yağ damlatmak,
4) Abdest esnasında ağzına ve burnuna su alırken kendi elinde olmayarak boğazına su kaçmak,
5) Ağzına aldığı renkli ipliğin boyası tükrüğe geçip, boyanan bu tükrüğü yutmak,
6) Zorla orucu bozulmak,
7) Ağız dolusu kusmak, (Kendi isteği ile)
8) Akşam vakti girmediği halde, akşam oldu zannederek iftar etmek,
9) İmsak vakti geçtiği halde, İmsak'a daha vardır zannederek yemek.
10) Kendi iradesi olmaksızın ağzına kar ve yağmur tanesi kaçan ve bunu yutmak
11) Meşru bir özür sebebiyle; makadından şırınga (iğne) yaptırmak

   

ORUCU BOZMAYAN ŞEYLER

1) Oruçlu olduğunu unutarak yemek, içmek, (unutarak yiyip içerken oruçlu olduğunu hatırlarsa hemen ağzını yıkayıp oruca devam eder, oruçlu olduğunu hatırladıktan sonra boğazından aşağıya bir şey geçerse orucu bozulur.)
2) Kulağına su kaçmak,
3) Göze ilaç damlatmak,
4) Gece yıkanması gerekirken sabahleyin yıkanmak,
5) Kendi isteği olmayarak kusmak,
6) İhtilâm olmak, (yani uyurken cünüplük hali meydana gelmek)
7) Kan aldırmak,
8) Kendi isteği olmayarak boğazına toz, duman girmek,
9) Ağzındaki tükrüğü yutmak.
10) Yemeksizin herhangi bir maddenin tadını boğazında hissetmesi
11) Nohut tanesinden daha küçük olan ve dişler arasında bulunan yiyeceği yutmak.

   

ORUÇLUYA MEKRUH OLAN HUSUSLAR

1- Bir şeyi dilinin ucuyla gereksiz yere tatmak
2- Lüzumsuz yere bir şey çiğnemek
3- Sakız çiğnemek
4- Kendisinden emin olmayan bir kişinin hanımını öpmesi, boynuna sarılması, kucağına alması.
5- Tükrüğü ağızda biriktirip yutmak
6- Kan aldırmak
7- Kendini zayıf düşüreceğini tahmin ettiği yorucu bir işte çalışmak.
8- Ağzına su alıp çalkalamak

   

Fıtır Sadakası
   

Borcundan ve aslî ihtiyaçlarından başka en az nisab miktarı malı (80.18 gr. altın) veya onun değerinde parası olan müslümanın fıtır sadakası vermesi vacipdir. Buna kısaca "Fitre" denilir. Fıtır sadakasının vacip olması için zekâtta olduğu gibi malın üzerinden bir yıl geçmesi ve artıcı nitelikte olması şart değildir.
    Fitre, Ramazan ayında fakirlere verilen bir sadakadır. Bayramdan önce verilmesi iyidir. Bayram günü veya daha sonra da verilebilir. Dini ölçülere göre zengin olan kimsenin, hem kendisinin, hem de erginlik çağına gelmemiş olan çocuklarının fitrelerini vermesi vaciptir.

Fitre Şu Dört Cins Yiyecek Maddesinden Aşağıdaki Miktarlarda Verilir:

Cinsi:                                                 Miktarı:

1– Buğday                                        1460 Gram
2– Arpa                                            2920 Gram
3– Kuru üzüm                                    2920 Gram
4– Hurma                                         2920 Gram

   

Bu gıda maddelerinin kendileri verilebileceği gibi para olarak değerleri de verilir. Hangisi fakirin yararına ise onu vermek daha uygundur. Bir fitre yalnız bir fakire verilir, ikiye bölünmez. Bir fakire birden fazla fitre verilebilir. Fitre niyet edilerek verilir. Ancak bunun fitre olduğunu fakire söylemek gerekmez. İçinden niyet etmesi yeterlidir.
   

Zekât hangi fakirlere verilirse fitre de onlara verilir. Bir özürden dolayı ramazanda oruç tutmayanlar da, nisap miktarı mal veya paraya sahip iseler fitrelerini vermekle yükümlüdürler.
   

Varlıklı müslümanlar fitre vermek suretiyle fakirlere bayram sevincini tattırırlar. Böylece, hem borcunu ödemiş, hem de sevap kazanmış olurlar. Fitre vermek, orucun kabul edilmesine, ölümün şiddetinden ve kabir azabından kurtulmaya vesile olur.

 



Adak orucu tutan kadın adet görürse

 

Arka arkaya onbeş gün oruç tutayım diye adak yapan bir hanım, onbeş  günü tamamlamazdan önce adet görmüş olursa, yeniden fasılasız oruç  tutması gerekir. Bu tuttuğu oruçlar adak yerine geçmez. Araya engel girmiştir. Yeniden tutması gerekir. (1)

 

Adetli Kadının Oruçlu Gibi Durması Caiz mi?

 

Adet halinde olan bir kadının, oruç tutmadığı halde yemeyip içmeyip oruçlu gibi  durması haramdır. Bu durumdaki hanıma oruç  tutmak haram olduğu gibi, yemiyerek, içmeyerek oruçlu gibi durması da haramdır. Aynı şekilde oruca niyet edipte tan yeri ağardıktan sonra hayız veya nifas haline giren kadına, akşama kadat oruçlu gibi aç durmak haramdır. Bu durumdaki hanımların gizli yemeleri İslami edeplerdendir. (1)

 

 

Cinsel organa bir şey sokmak orucu bozar mı?

 
 
Kadın parmağını veya başka bir aleti su yahut yağ ile ıslattıktan sonra cinsel organına sokarsa ve  parmağı veya benzeri şey cinsel organında kaybolursa orucu bozulur, kaza etmesi gerekir. (1)
 
 
 

 

Cinsel organa ilaç sürmek orucu bozar mı?  
 

 

Kadının cinsel organına ilaç veya bir şey damlatması, ıslak parmağını sokması, kaybolacak şekilde bir parça pamuk koyması orucu bozar, kazayı gerektirir.
 

 

 

 

Dil altına konan ilaç orucu bozar mı?

 

Bazı kalp rahatsızlıklarında dil altına konulan ilaç, doğrudan ağız dokusu tarafından emilip kana karışarak kalp krizini önlemektedir. Söz konusu ilaç ağız içinde emilip yok olduğundan mideye bir şey ulaşmamaktadır. Bu itibarla, dil altı kullanmak orucu bozmaz. (5)

 

 

 

Diş fırçalamak orucu bozar mı?

 

Diş fırçalamakla oruç bozulmaz. Bununla birlikte, diş macunun, misvak parçalarının veya suyun boğaza kaçması halinde oruç bozulur. Orucun bozulma ihtimali dikkate alınarak, dişlerin imsakten önce ve iftardan sonra fırçalanması uygun olur. (5)

 

 

Diş Tedavisi Oruçlu Yaptırılabilinir mi?

 

Oruçlu bir kimsenin morfinli veya morfinsiz olarak dişlerini tedavi ettirmesi veya çektirmesi orucu bozmaz. Ancak tedavi esnasında, kan veya tedavide kullanılan maddelerden herhangi bir şeyin yutulması orucu bozar. (5)

 

 

 

Dudaktaki ruj orucu bozar mı? 

 

Dudaktaki boyanın sökülüp yutulması halinde orucu bozacağı kesindir. Böyle bir yutma söz konusu olmazsa ister ruj, isterse başka boya olsun orucu bozmaz. (3)

 

 

 

Fitil kullanmak, lavman yaptırmak orucu bozar mı?

 

Ağrı kesici, ateş düşürücü olarak veya diğer bazı amaçlarla makattan; mantar ve bazı kadın hastalıklarının tedavisinde ferçten fitil kullanılmaktadır. Lavman, tıbbî operasyon öncesi veya kabızlıkta kalın bağırsak da bulunan dışkının, anüsten içeriye, sıvı verilerek dışarı çıkarılmasıdır. Sindirim sistemi, ağızla başlayıp anüsle sona eren, sindirim borusu ile sindirim bezlerinden oluşur. Sindirim borusu ise, ağızla başlar. Ağzın gerisinde yutak bulunur. Sonra yemek borusu, mide, ince bağırsak, kalın bağırsak, rektum ve anüs gelir.

Sindirim ince bağırsaklarda tamamlanmaktadır. Kalın bağırsaklarda ise, sadece su, glikoz ve bazı tuzlar emilmektedir. Kadının ferci ile sindirim sistemleri arasında ise bir bağlantı bulunmamaktadır. Bu itibarla kadınların fercinden kullanılan fitiller, orucu bozmaz. Makattan kullanılan fitiller ise, her ne kadar sindirim sistemine dahil olmakta ise de, sindirim ince bağırsaklarda tamamlandığı, fitillerde gıda verme özelliği bulunmadığı ve makattan fitil almak yemek ve içmek anlamına gelmediği için, orucu bozmaz. Lavman yaptırmak konusunda ise, iki durum söz konusudur; kalın bağırsaklarda su, glikoz ve bazı tuzlar emildiği için, gıda içeren sıvının bağırsaklara verilmesi veya orucu bozacak kadar su emilecek şekilde verilen suyun bağırsakta kalması durumunda oruç bozulur. Ancak, suyun bağırsaklara verilmesinden sonra bekletilmeyip bağırsakların hemen temizlenmesi durumunda, verilen su ile birlikte bağırsaklarda bulunan dışkının dışarıya çıkarıldığı ve bu esnada emilen su da, çok az olduğu için oruç bozulmaz. (5)

 

 

 

Fitre ve Fidye Arasındaki Fark Nedir? 

 

Bu iki kelime arasında anlam açısından fark vardır. Fitre, sadaka-ı fıtır'dan kısaltılmış ve biraz değişikliğe uğramış bir kelimedir. Bu, Ramazan'da zengin müslümanların vermekle yükümlü olduğu sadakanın adıdır. Çok yaşlı bir ihtiyarın, tutamadığı oruçlara karşılık verdiği paraya "Oruç Fidyesi" denir.

 

 

 

Gözyaşı veya ter yutmak

 

Birkaç damladan fazla göz yaşı veya ter yutulurda tuzluluğu ağızda iyice hissedilirse oruç bozulur, kaza gerektirir.

 

 

 

 

Göze, burun ve kulağa damlatılan ilaç orucu bozar mı?    


Bu konuda farklı görüşler varsa da burada ifade edilecek son görüş, gözle kulağa damlatılan ilaç orucu bozmazsa da, buruna akıtılan ilacın (yemek borusu ve mideyle doğrudan ilgisi bulunduğundan dolayı) orucu bozacağı şeklindedir. Bu itibarla mümkünse bu gibi beden içine akıp giden ilaç koymalar iftardan sonraya tehir edilmeli, değilse sonra bu oruçlar bir gün olarak kaza edilmeli, şüpheli şeyden kurtulma tarafı tercih edilmelidir. Konu tıbbı ilgilendirdiğinden farklı tıbbi yaklaşımlar söz konusu olmuştur. (3)

 
 
 
 
 
 
Hamile ve Süt Emziren Kadının Durumu

 

Hamile kadınla süt emziren kadın oruç tuttukları takdirde ya kendilerinin hastalanmalarından, ya da çocuğun gıdasız kalıp ölmesinden korkarlarsa, oruçlarını bozarlar. Ramazan'dan sonra günü gününe kaza ederler. (1)

 

 

İftar vaktinde şu duayı okumak sünnettir:

 

"Allahümme leke sumtü, ve bike âmentü, ve aleyke tevekkeltü, ve alâ rızkıke eftartü, ve savmel'ğadi min şehri ramazane neveytü, fağfir lî ma kaddemtü ve mâ ahhartü"
Anlamı: "Allahım, senin rızan için oruç tuttum, sana inandım, sana güvendim, senin rızkınla orucumu açtım. Ramazan ayının yarınki orucuna da niyet ettim. Artık benim geçmiş ve gelecek günahlarımı bağışla!"

 

 

 

 

İğne yaptırmak, hastaya serum ve kan vermek orucu bozar mı?

 

 

İğnenin orucu bozup bozmayacağı, kullanılış amacına göre değerlendirilebilir. Ağrıyı dindirmek, tedavi etmek, vücudun direncini artırmak, gıda vermek gibi amaçlarla enjeksiyon yapılmaktadır. Gıda ve keyif verici olmayan enjeksiyonlar, yemek ve içmek anlamına gelmediklerinden orucu bozmazlar. Ancak gıda ve/veya keyif verici enjeksiyonlar orucu bozar. Hastaya serum veya kan verilmesi de, aynı hükme tabidir. (5)

 

 

Kadın Bugün Adet Olacağım Diye Oruç Tutmazsa

 

 

Adeti belirli olan kadına, kendince adet gelmesi şüpheli olan günde oruç tutmamak caizdir. Eğer görmezse yanız o günü kaza eder. Ancak kadın oruca niyet ettikten sonra "Bu gün adet günümdür" diya kan görmeden orucunu bozarda o gün kan gelmeyecek olursa, hem kaza hem de kefaret gerekir. Bunun için adet gördükten sonra iftar etmek gerekir. (1)
 

 

 

Kan Aldırmakla Oruç Bozulur mu?
 

 
 
Oruçlunun kan aldırması mekruh değildir. Ancak orucuna devam edemeyecek durumda zayıf düşmesinden korkulursa mekruhtur.
 
 
 
 
Kusmakla oruç bozulur mu?
 
 
 
Kendiliğinden kusmakla oruç bozulmaz. Ancak kişinin kendi isteği ve müdahalesiyle meydana gelen kusma, ağız dolusu olması halinde, orucu bozar. Nitekim Hz. Peygamber "Oruçlu kimseye kusmak gelir de kendisine hakim olamazsa ona kaza gerekmez. Her kim de kendi isteği ile kusarsa orucunu kaza etsin" buyurmuştur. (5)

 

 

Makyaj yapmak veya yaptırmakla oruç bozulur mu?

 

Krem sürmek, makyaj yapmak veya yaptırmakla oruç bozulmaz.. Ancak, makyaj malzemeleri, herhangi bir şekilde ağız ya da burun yoluyla boğaza ulaşması halinde oruç bozulur. (5)

 

 

Orucun Fidyesi

 
 
 
Tedavisi mümkün olmayan bir hastalığa tutulmuş, aşırı derecede düşkün ve zayıflığından dolayı oruç tutamayan kimseler farz ve vacip olan  oruç borçlarından her gün için bir fidye verirler. Bir fidye bir fıtır sadakasıdır. Fidyelerin tamamı bir fakire verilebileceği gibi, başka başka fakirlerede verilebilir. Buna da gücü yetmeyenler Allah'tan af ve mağfiret dilerler.
 
 
 
 
Oruçlu Kadın Yemeğin Tadına Bakabilir mi?
 
 
 
 
Kadın bazen yemeğin tadına bakmak zorunda kalabilir. Bazı yiyecekleri satın almak için de aynı mecburiyeti hissedebilir. Boğazdan aşağı inmemek şartıyla yemeğin tadına bakabilir.
 
 
 
 
Parfüm ve kolonya orucu bozar mı?
 
 
Parfüm veya kolonya sürünmek ve koklamak orucu bozmaz. (5)

 

 

 

Ramazan Orucuna Hergün Niyet Şartmı?

 

Ramazan orucunu eda edebilmek için, hergün ayrı ayrı niyet etmek gerekir. Niyetin zamanı, gecenin başlangıcından, kaba kuşluk anına kadardır. Bu müddet içinde niyet edilmezse, farz eda edilmiş olmaz(1)

 

 

Ramazan'da Güneş Doğduktan Sonra Adet Görme

 

Oruca niyet edip güneş  doğduktan sonra adet gören hanımın orucu bozulur. Bu durumda olan hanım yemeğini yer. Adet halinde olan bir hanımın, oruç tutmadığı halde yemeyip, içmeyip  oruçlu gibi  durması haramdır. Ancak gizili  yemesi İslami  edeptendir.(1)

 
 
 
 
Ramazan'da Güneş Doğduktan Sonra Temizlenme 
 

Ramazan'da güneş doğduktan sonra adet ve lohusalıktan temizlenen bir kadın, eğer oruca aykırı bir  şey yapmamış ise, derhal niyet ederek oruca başlar. Bu şekilde orucunu tutmuş olur. (1)

 

 
 
Sakız Çiğnemek Orucu Bozar mı?

Oruçlu bir kimsenin evvelce çiğnenmiş olan sakızı çiğnemesi mekruh olup, yeni alınmış  bir sakızı çiğnemesi ise asla caiz değildir. Hele içinde tat ve koku bulunan çikletleri çiğnemek ise oruç için tehlikelidir. (4)

Günümüzde üretilen sakızlarda, ağızda çözülen katkı maddeleri bulunduğundan, ne kadar itina edilirse edilsin bunların yutulmasından kaçınılması mümkün değildir. Bu sebeple bu tür sakız çiğnemek orucu bozar. Ancak kenger sakızı gibi katkısı bulunmayan sakızlarla daha önce çiğnenmiş olup içinde hiç katkı maddesi kalmamış olan ve çiğnendiğinde hiçbir eksikliğe uğramayan sakızların çiğnenmesi orucu bozmaz. Bununla birlikte, oruçlu iken bu tür sakızları çiğnemek mekruhtur. (5)

 

 

Sevişmek orucu bozar mı? 

 

Oruçlu eşlerin çıplak durumda birbirine sarılmaları, kendilerinden emin olsunlar, olmasınlar mekruhtur. Birbirlerinin dudaklarını öpmeleri, emmeleri mekruhtur. Eğer bu sevişme esnasında erkekten meni, kadından da yaşlık gelirse ikisinin de orucu bozulur, kaza gerekir.  (1)

 

 

Sprey orucu bozar mı?
 

 

Nefes almakta zorluk çeken astımlının boğazına pompaladığı hava orucu bozmaz. "Çünkü bu bir hayati ihtiyaçtır. Üstelik yutulan hava zerrecikleri içeriye gittiği doğru olsa bile akciğerden ileriye geçmediği,  mideye ulaşmadığı, gıda ve susuzluk ihtiyacını karşılamadığı ileri sürülmektedir. Bu sebeple de orucu bozmamaktadır." (3)

 

 

ÜÇ AYLARDA ORUÇ

 

Halk arasında Recep, Şaban ve Ramazan aylarına üç aylar denilmektedir. Peygamberimiz peşpeşe bu ayları hiçbir zaman oruç tutmamış, bu şekliyle de ümmetine tavsiye etmemiştir. Hatta ramazan ayının dışında hiçbir ayı baştan sona oruçlu geçirmemiştir.

 

 

Uçakla seyahat eden oruçlu şahıs iftarını nasıl yapar?

 

Seyahate çıkan kişilerin, imsak ve iftarları bulundukları yere göre yapmaları gerekir. Uçakla seyahat eden oruçlu kişiler de, uçuş esnasında uçağın üzerinde bulunduğu yere göre imsak ve iftar yapmalıdırlar. Ancak çok hızlı uçaklarla kıtalararası yolculuk yapılması durumunda, imsak ile iftar arasında süre, anormal ölçüde kısa veya uzun olabilmektedir. Bu durumda, yolculuk yapacak kişi orucunu kazaya bırakabilir. Ancak oruca başlamış ise, imsake başladığı yere göre iftar edebilir. (5)

 

 

Yıkanmak, Denize Girmek Orucu Bozar mı?

 

Ağızdan ve burundan dimağa veya mideye su kaçırmamak şartıyla, yıkanmak orucu bozmaz. Yalnız İmam-ı Azam serinlemek için suya girmeyi veya yaş elbiseye sarılmayı mekruh saymıştır. Ebu Yusuf'a göre değildir. Allah Resulü oruçlu iken hararetini gidermek için başına su dökmüştür. Ancak denize veya nehre girip de uzun müddet yüzülecek olursa çok büyük bir ihtimalle  mideye veya dimağa su kaçar. Böylecede oruç bozulur.

 

 

Kaynaklar:

 

1) Kaynaklarıyla Büyük Kadın İlmihali, Rauf PEHLİVAN,
2) Ömer Nasuhi Bilmen, İslam İlmihali
3) Ahmed Şahin,
Zaman
4)  Günümüz Meselelerine Açıklamalı Fetvalar, Mehmed Emre, 1996, Eser Neşriyat
5)
T.C. Diyanet İşleri Başkanlığı Resmi Sitesi
6) Açıklmalı İslam İlmihali, Mehmed Paksu, 2004

 

 

 


Saat ve Tarih: 06:01 , 1/2/2012
Yorumlar (0) | Yorum Yaz | Baglantı

ZEKAT



                             ZEKAT
   

 

İslâmın beş şartından dördüncüsü zekât vermektir. Hicretin ikinci yılında oruçtan önce farz olmuştur. Mal ile yapılan ibadettir.
    Zekât, dini ölçülere göre zengin olan müslümanların seneden seneye malının ve parasının kırkta birini fakir olan müslümanlara vermesidir.

   

Zekâtın Faydaları
   

Zekât, kalbi cimrilik hastalığından, malı fakirin hakkından temizleyen, zenginlerde şefkat ve merhamet duygularını geliştiren bir ibadettir. Zekât sayesinde fakirlerin kalbindeki haset ve kıskançlık ortadan kalkar. Kendilerine yardım eden zenginlere karşı sevgi ve saygı meydana gelerek toplumda birlik ve kardeşlik kuvvetlenmiş olur.
   

İslâm Dini, toplumun dertlerini tedâvi eden, ihtiyaçlarını karşılayan birçok esaslar getirmiştir. Allah'ın emri olan zekât, bir sosyal yardımlaşma sistemidir. Zekât malın büyümesini ve bereketlenmesini sağlar. Zekâtı verilen serveti, yok olmaktan, kötü insanların zararından Allah korur. Sevgili Peygamberimiz şöyle buyuruyor: "Mallarınızı zekât ile koruyunuz." (et-Terğib ve't-Terhib, c.I, s.520)

   

Zekat Kimlere Farzdır?
   

Zekat, Müslüman, erginlik çağına gelmiş, akıllı, hür ve dinen zengin sayılan kimselere farzdır.
    Dinen zengin sayılanlar, borcundan ve aslî ihtiyaçlarından başka "NİSAP MİKTARI" malı olan kimselerdir.

ASLÎ İHTİYAÇ: Oturulan ev, giyim eşyası, binek arabası, ticaret için olmayan kitaplar, sanatın icrası için gerekli aletler ve ailenin bir yıllık nafakasıdır.

NİSAP: Dinimizin koyduğu bir zenginlik ölçüsüdür. Bu ölçüye göre: Aslî ihtiyacından başka 81 gram altını, 561 gram gümüşü veya bu miktarlar karşılığı parası veya ticaret malı bulunan, kırk koyun veya keçiye, otuz sığıra veya beş deveye sahip olan müslümanlar "NİSAP MİKTARI" mala sahip olmuş sayılırlar.
    Asli ihtiyaçtan başka bu miktarlarda mala sahip olduktan sona tam bir yıl geçince zekat farz olur.

   

Zekât Kimlere Verilir?
  

Zekât verilecek kimseler şunlardır:

1) Fakirler: Dini ölçülere göre zengin sayılmayan, nisab miktarı malı olmayan kimselerdir.
2) Yoksullar: Hiçbir şeyi olmayanlar.
3) Borçlular: Borcundan fazla nisab miktarı mala sahip olmayanlar.
4) Yolcu: Memleketinde malı olduğu halde yolda parasız kalan, elinde bir şey bulunmayan kimselerdir. (Bunlara memleketlerine varacak kadar zekât verilebilir.)
5) Allah Yolundakiler: Bunlar cihad veya hac için yola çıkıp parasız kalanlar ile işini gücünü bırakıp kendisini ilme vermiş olan kimselerdir.
    Zekatın öncelikle fakir olan yakın akrabaya, komşulara, hemşehrilere verilmesi daha sevaplıdır.

   

Zekât Kimlere Verilmez?

 

1) Ana, baba, büyük ana ve büyük babalara,
2) Oğluna, oğlunun çocuklarına,kızına, kızının çocuklarına ve bunlardan doğan çocuklara,
3) Zenginlere,
4) Müslüman olmayanlara,
5) Karı-koca birbirlerine.

   

Zekatın Ödenmesi
  

Paranın her 40 liradan bir lirası zekat olarak fakire verilecektir. Canlı hayvanların zekatı nev'ine göre değişir. Koyunda: kırkta bir; devede: beş devede bir koyun, sığırda: otuzda bir danadır.


Saat ve Tarih: 05:54 , 1/2/2012
Yorumlar (0) | Yorum Yaz | Baglantı

HAC



                                                      HAC
   

 

 

Hac ve Önemi
   

 

 

İslâm şartlarının beşincisi hac'dır. Hac,belli zamanda, belirli yerleri özel bir şekilde ziyaret etmektir.
Hicretin dokuzuncu yılında farz olmuştur. Hac hem mal, hem de beden ile yapılan bir ibadettir. Belirli şartları taşıyan müslümanların ömründe bir defa hacca gitmesi farzdır. Allah'ın her emrinde olduğu gibi haccın farz kılınmasında da bir çok hikmetler ve faydalar vardır.
    Çeşitli ülkelerden mukaddes topraklara gelen, dilleri ve renkleri ayrı olan müslümanların tek gaye etrafında bir araya gelmesi ve hep birlikte Allah'a yönelmesi İslâm kardeşliğini güçlendirir. Müslümanların birbiri ile tanışmalarını, birbirlerinin dert ve sıkıntılarına çare bulmalarını sağlar.
    Zengin-fakir her seviyede müslümanın ihrama girerek aynı kıyafet içinde bulunması insanlara eşitlik fikrini aşılar, mahşer gününü hatırlatır.
    Sevgili peygamberimizin doğup büyüdüğü, İslâm dini'nin cihana yayılmaya başladığı kutsal yerleri görmek ruhlara manevi bir heyecan verir, dini duyguları kuvvetlendirir. Kutsal yerlerde insan kendisini Allah'a daha yakın hisseder, yaptığı ibadetlere kat kat fazla sevab verilir. Allah rızası için hac vazifesini yapan ve insanlara kötülük etmekten sakınanların (kul hakları hariç) birçok günahı bağışlanır. Bu konuda peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur:
«Kim Allah için hacceder de kötü söz ve davranışlardan sakınırsa, annesinin onu doğurduğu günkü gibi günahlarından arınmış olarak döner.» (Riyazü's-Salihin, c.II, s. 521)

   

 

Hac Kimlere ve Ne Zaman Farzdır
  

 

Aşağıdaki şartları taşıyanlara hacca gitmek farz olur:

1) Akıllı olmak
2) Erginlik çağına gelmiş olmak
3) Müslüman olmak
4) Hür olmak
5) Haccın farz olduğunu bilmek. (Bu şart müslüman olmayan ülkelerde müslümanlığı kabul edenler içindir. İslâm ülkelerinde yaşayan müslümanlar için haccın farz olduğunu bilmemek özür değildir.)
6) Zorunlu ihtiyaçlardan başka hacca gidip dönünceye kadar kendisinin ve bakmakla yükümlü olduğu aile fertlerinin geçinebileceği maddi güce sahip olmak.
7) Durumuna uygun bir vasıta ile hac yolculuğunu yapabilmesi için vasıta ve yol masraflarını karşılayacak parası olmak.
8) Hac vazifesini yapabilecek zamana yetişmiş olmak.
    Saydığımız bu şartlardan başka hac vazifesini bizzat yapmak için şu şartların da bulunması gerekir. Bunlara haccın edasının şartları denir.

   

 

Haccın Edasının Şartları:

 

1) Vücutça sağlıklı olmak, (Kör, kötürüm ve hac yolculuğuna dayanamayacak derecede hasta ve yaşlı olmamak.)
2) Hacca gitmesine bir engel bulunmamak, (Hapiste olmak gibi)
3) Yol güvenliği olmak,
4) Kadının yanında kocası veya evlenmesi caiz olmayan bir mahremi bulunmak.
5) Kocası ölmüş veya boşanmış olan kadınların iddet süreleri bitmiş olmak.
    Bu saydığımız şartlara sahip olan bir kimsenin önündeki ilk hac mevsiminde hacca gitmesi farz olur.
    Haccın Vacipleri
(*)

1 - Müzdelife'de vakfe.
2 - Safa ile Merve tepeleri arasında sa'y etmek
3 - Cemreleri taşlamak (Şeytan taşlamak)
4 - Saçları traş etmek veya kısaltmak
5 - Sader (veda) tavafını edâ etmek
   

 

Haccın Sünnetleri (*)
   

Kudûm tavafı yapmak, erkeklerin kudûm ve ziyâret tavafında remel yapmaları (Reml: Adımları kısaltıp, omuzları silkerek çalımlı bir şekilde yürümektir. Tavafın ilk üç şavt'ında yapılır), Safa ile Merve arasında sa'y ederken, orada bulunan iki direk arasında erkeklerin süratlice geçmeleri, Bayram gecelerinde Mina'da yatmak, arefe günü, güneş doğduktan sonra Mina'dan Arafat'a gitmek, Müzdelife'den Mina'ya bayram günü sabahı, henüz güneş doğmadan hareket etmek, Müzdelife'de gecelemek ve cemreler arasında (Şeytan taşlama esnasında) tertibe riayet etmektir.

   

                         UMRE
   

Umre, belirli bir zamana bağlı olmadan usulüne göre ihrama girdikten sonra tavaf etmek, sa'y yapmak ve traş olmaktan ibarettir.
    Umre sünnettir. Umre için belirli bir zaman yoktur. Arefe ve onu izleyen kurban bayramı günleri olmak üzere yılda beş günün dışında her zaman umre yapılabilir.


(*) Bu bölümler, Yusuf KERİMOĞLU "Emanet ve Ehliyet", Hac Bahsi kitabından alınmıştır.

 

 

Bayanların Tek Başlarına Hac Vazifesini yerine getirmeleri mümkün mü?

 
Kadın ve erkek Müslümanlardan akıllı ve bulûğ çağına girenlerden gücü yetenlerin, yani sağlığı ve serveti hac yapma imkânına sahip olanların, ömründe bir defa hac etmeleri farz olup, haclarını geciktirmeden, ertelemeden yerine getirmeleri gerekmektedir.
 
Ebû Hanîfe, Ebû Yûsuf, Mâlik ve Ahmed b. Hanbel gerekli şartları taşıyan hac yükümlüsünün kendisine farz olan bu ibadeti önündeki hac mevsiminde eda etmesi gerektiğini, sonraki yıllara ertelemesinin günah olduğunu ifade ederler.
 
Ayrıca haccını uzun yıllar geciktiren kişilerin şahitliğinin de kabul edilemeyeceğini de söylerler. Şâfiî ve İmam Muhammed ise ileride yerine getirmek üzere azmedilmesi ve daha sonra haccı engelleyecek bir şeyin bulunmaması şartıyla ertelenebileceğini söylemekle beraber, hac ibadetinin ilk fırsatta ve bir an evvel yerine getirilmesi; hayatın her an, başa neler getirebileceği bilinemediğinden ihtiyatlı olmak sünnete uygun olandır.
 
Hac ibadetiyle yükümlü olmak için Müslümanlık, akıl ve bulûğ şartı ile beraber hac yapmaya bedenî ve malî imkânların bulunması da şarttır. Hac yükümlüsü olan kadın Hanefî mezhebine göre tek başına yola çıkamaz. Kendisine eşinin veya yakın bir akrabasının eşlik etmesi gerekir.
 
Şâfiî mezhebinde ise; yol ve kadınların güvenliği konusunda bir sıkıntı yoksa kadına eşinin veya yakın bir akrabasının eşlik etmesi şart değildir. Kadınlar ikili veya üçlü veya bir grup oluşturarak hacca gidebilirler. Hatta kadın kendini güvenlik içinde hissediyorsa tek başına "farz olan hac görevini" yerine getirmesi câizdir. Mâlikî mezhebi ise şöyle der: "Yol arkadaşı olacak eşi veya bir yakın akrabası veya ücretle de olsa kendisiyle beraber hacca gelecek bir kadın yoksa hac yükümlüsü kadın, güvenli bir kafile ile, bu kafilede başka bir kadının bulunup bulunması dikkate alınmaksızın hac yolculuğuna çıkabilir".
 
Hanefî olan bir kadının hac yükümlülüğü meydana gelir ve eşi de kendisine hac için eşlik etmeyecek olursa, kadın mutlaka hac vazifesini yerine getirmek istiyorsa Şâfiî mezhebini taklîden hacca gidebilir.

 

 

                                                  


Saat ve Tarih: 05:54 , 1/2/2012
Yorumlar (0) | Yorum Yaz | Baglantı

KURBAN



                                                     KURBAN
   

 

 

Kurban, ibadet niyeti ile belirli zamanda, belirli nitelikleri taşıyan hayvanı, Allah'ın hoşnutluğunu kazanmak amacı ile kesmektir. Kurban kesmek, mali bir ibadettir. Allah'a bir şükran, bir teşekkür borcudur. Kurban kesen, Allah'a yaklaşmış, O'nun hoşnutluğunu kazanmış olur.
    Kurban kesmek mal ile yapılan bir ibadettir ve vacibtir. Hicretin ikinci yılında emredilmiştir.
    Zenginlerin, kestikleri kurban etlerinden fakirleri yararlandırması, müslümanlar arasında sevgi ve kardeşlik duygularını güçlendirir. Varlıklı insanlarla birlikte yoksullar da sevinir. Kurbanla gelen bu sevinç toplumun huzur ve mutluluğunu arttırır.

   Sevgili peygamberimiz: «Kim (mal) genişliği bulur da kurban kesmezse bizim mescidimize yaklaşmasın.» (et-Terğib ve't-Terhib, c.II, s.155) buyurarak kurban kesmenin zenginler için önemli bir görev olduğunu belirtmiştir.

    

Kimler Kurban Keser?
   

Aşağıdaki şartları taşıyan kimselerin kurban kesmesi vaciptir:

1) Müslüman olmak

2) Akıllı olmak

3) Erginlik çağına gelmiş olmak

4) Hür olmak

5) Mukim olmak (Yani misafir olmamak)

6) Nisab miktarı mal veya paraya sahip olmak. (Kurban nisabında mal ve paranın üzerinden bir senenin geçmesi şart değildir.)
Kurban kesiminin vakti, kurban bayramının birinci, ikinci ve üçüncü günüdür. Üçüncü günün akşamından sonra kurban kesilmez.

   

Hangi Hayvanlar Kurban Edilir?
   

Hayvanlardan sadece koyun, keçi, sığır,manda ve deve kurban edilir. Bunlardan koyun ile keçi bir yaşını, sığır ve manda iki yaşını, deve beş yaşını bitirmiş olmalıdır. Ancak, koyun altı ayını tamamladığı halde bir yaşını doldurmuş gibi gösterişli olursa kurban edilebilir. Keçi için böyle bir durum yoktur, bir yaşını doldurması şarttır.
  
Koyun ve keçi bir kişi için kurban olur. Sığır, manda ve deve birden yedi kişiye kadar ortaklaşa kurban edilebilir.

   Evla olan kişinin kurbanını kendisi kesmesidir. Ancak, kendi beceremezse başkasını vekil eder ve niyet edip kesilirken kurbanına bakar, şahit olur.
   Kurbanın eti üçe taksim edilir. Bir parçası kendi ailesine nafaka, ikinci parçası ahbab-ı yarana ziyafet, üçünçü parçası da fakirlere sadaka olarak verilir.
    Kurban derisi satılamaz. Evde seccede yapılabilir, ya da fakirlere veya hayır kurumlarına bağışlanabilir.


Saat ve Tarih: 05:53 , 1/2/2012
Yorumlar (47) | Yorum Yaz | Baglantı

Adab-ı Muaşeret (Ahlak Kuralları)

 

Adab-ı Muaşeret (Ahlak Kuralları)                                                

 

 

                                                    

                                                    

                        ADAB
   

 

 

Ahlak,terbiye ve nezaket kuralları. Birini ziyafete davet etmek manasını ifade eden edeb, İslam'ın güzel saydığı söz ve davranışlardır. Bu itibarla edep, insanların kendisine davet olunan bilimum hayır, zarâfet, usluluk ve güzel ahlak demektir. Edeb, insanı ayıplanma ve kötülenme sebeplerinden koruyan nefsin köklü bir kuvvetidir.

   

 

Ayet ve Hadisler Işığında Adab-ı Muaşeretten Örnekler

 

 

*** Herkese karşı tatlı dilli, güler yüzlü açık kalbli olmak. Allah iyi huylu güler yüzlü kimseyi sever.
*** Herkes ile güzel görüşmek, halka eziyet vermekten sakınmak. "Müslüman diğer müslümanların elinden ve dilinden emin olduğu kişidir."
*** Kötülüğe karşı iyilikte bulunmak ve halkın eziyetlerine karşı sabırlı olmak. Allah katında sıddîkların mertebelerine erişmek için zulmedeni affetmek, irtibatı kesenle irtibat kurmak esirgeyene esirgemeden vermek gerekir.
*** Küskünlüğe, dargınlığa, düşmanlığa son vermek. Müslümanın müslümanla üç günden fazla dargın durrnası helal değildir.
*** Dargın iki müslümanın arasını bulmaya çalışmak. Yalan söylemenin caiz olduğu yerlerden biri, dargınların barışmalarını sağlamak için söylenen yalandır. Bu da sadaka vermek kadar hayırlı bir iştir.
*** İnsanların kusurlarını araştırmamak, bilakis bu kusurları örtmeye çalışmak. Başkasının kusurunu arayan, önce kendi kusurunu görmelidir. Başkasının kusurunu örten bir müslümanın kusurunu da Allah örter ve onu affeder.
*** Dostlar birbirlerini arkalarından müdafaa etmelidir, haklarındaki yanlış fikirleri düzeltmelidirler. Kardeşine yardımda bulunana Allah da yardım eder.
*** İnsanlara karşı kötü zan ve töhmette bulunmamak, nefret uyandırmamak, dedikodu yapmamak. Bu sözlerin konuşulduğu yerleri terketmek.
*** Her insanla, kapasite ve mevkilerine göre konuşmak. Cahille ilmî konuşma yapılamayacağı gibi, alimle de cahille konuşulduğu gibi konuşulmaz. İnsanlara akıllarına göre hitap edilmelidir.
*** Büyüklere hürmet ve saygı; küçüklere, düşkünlere şefkat ve merhamet, özellikle aile arasındaki fertlere iyi muamele etmek İslam'ın esaslarındandır. Allah ana babaya saygısızlık bir tarafa "öf" demeyi dahi yasaklamıştır. Başkasına merhamet etmeyene merhamet olunmaz.
*** Herkes hakkında hayır dilemek ve, yardımda bulunmak müslüman kardeşliğinin bir özelliğidir. Ancak bu yardımlaşma kötülükte değil, iyilikte olmalıdır. Mümin kendisi için arzu ettiği güzel şeyleri Müslüman kardeşi için de arzu etmelidir. Kendini kötülüklerden koruduğu gibi etrafındakileri de korumaya çalışmalıdır.
*** Selam, müslümanlar arasında sevgi bağlarının kurulmasında önemli bir araçtır. Selam vermek sünnet, almak ise farzdır. Peygamberimiz (s.a.s.) selamı yaymamızı, tanısak da tanımasak da her müslümana selam vermemiz gerektiğini bununla da imanımız olgunluğa erdiği için Cennet'e gireceğimizi müjdelemiştir. Bu nedenle gençler ihtiyarlara, binek üzerinde olanlar yürüyenlere, yürüyenler oturanlara, arkadan gelenler önden gidenlere, bir kişi çok kişiye selam vermelidir. Selama daha güzel bir şekil de karşılık vermek gerekir. "es-Selamu aleykum" diyene "ve aleykumu'sselam ve rahmetullahi ve berekatuhu" denmelidir. Verilen selamı alma durumunda olmayana selam vermek mekruhtur. Yemek yiyene, namaz kılana, Kur'an okuyana, hutbe dinleyene selam verilmemelidir. Kafirlere selam verilmez. Açıktan açığa Allah'ın emrini çiğneyen ve bu halinde ısrarlı olana da selam verilmez. Topluma verilen selama bir kişi karşılık verirse, diğerlerinin selam alma sorumluluğu kalkar. Selam getiren birinden selamı almak, mektupta yazılı selama ya mektupla ya da o anda sözle karşılık vermek gerekir. Eve girerken ev halkına selam verildiği gibi ayrılırken de selam vererek ayrılmak faziletli bir iştir. Boş bir yere girilirken de "es selamu aleyna ve ala ibadillahi's-Salihîn" diyerek selam verilir. Selam, müminin mümine yaptığı hayırlı bir duadır. "Allah'ın selamı, rahmeti ve bereketi üzerine olsun." Manasına gelen selamlaşmanın yerini basit kelimeler tutmaz.
*** Karşılaşan iki müslüman birbirlerinin ellerini tutarak müsafaha eder. Peygamber'e (s.a.s.) salavat okur, hal hatır sorarlar. Bu durumda olan kişiler henüz birbirlerinden ayrılmadan Allah onlara mağfiret eder.
*** Aksırana karşı hayır dua etmek. Aksıran kişi "elhamdülillah"der, yanındaki müslüman "yerhamükellah" yani "Allah sana merhamet etsin " diye dua eder, aksıran kişi de "yehdîna ve yehdîkumullah " yani Allah bizi de sizleri de hidayete daim kılsın" diye karşı duada bulunur. Buna "teşmît" denir.
*** Müslüman gittiği meclise temiz elbiseyle gitmelidir. Yaşlı ve bilgili kimselerden üstte oturmamalı, kendine söz düşmedikçe konuşmamalı, söylenilen faydalı şeyleri dinlemelidir. Sonradan gelenlere yer vermeli, birbirlerine karşı güler yüzlü, tatlı sözlü olmalıdır. Meclisten ayrılırken arkadaşlarından izin alarak ve selam vererek ayrılmalıdır. Bu kural cemiyet ve cemaat muaşeretindendir.
*** Müslümanlar uygun zamanlarda mümin kardeşlerini, büyüklerini ve yakın akrabalarım ziyaret etmeli, onların gönüllerini hoş etmeye çalışmalıdır. Ancak ziyaretin, çok uzun ve usandırıcı olmamasına özen göstermelidir. Ziyarete gelenlere imkan nisbetinde ikram etmelidir. Allah'a ve ahirete inanan, misafirine izzet ve ikramda bulunmalıdır.
*** Müslüman, din kardeşinin davetine icabet eder, ziyaretinde bulunur. Böylece aralarında muhabbet artmış olur. Peygamber (s.a.s.), "Sizden birinizi kardeşi düğün yemeğine veya benzer bir ziyafete davet edince icabet etsin." buyurmuştur. Ancak bu tür yerlerde Allah'ın yasakladığı içki ve benzeri şeyler bulunuyorsa oraya gitmemelidir. Kötülükleri engelleyeceğine kanaat getirirse, gidebilir. Merasimler külfetten ve gösterişten uzak olmalıdır.
*** Müslümanlar, din kardeşleri yanlarına geldiklerinde, hürmet olsun diye ayağa kalkabilirler.Alim zatların ellerini öpmek caizdir. Ancak dünyalık bir menfaat elde etmek için el öpmek, boyun bükmek, hele hele dalkavukluk yapmak asla doğru değildir. Büyüklerin huzurunda yerlere kadar eğilmek ve yeri öpmek haramdır.
*** Müslümanlıkta komşuluğun büyük ehemmiyeti vardır. Komşu haklarına son derece riayet etmeli, onlara zarar verecek her türlü hareketlerden kaçınmalıdır. Kötülüklerinden, komşusu emin olmayan kimse gerçek mümin olamaz.
*** Hastaları ziyarette bulunmak, onların afiyetlerine dua etmek dinî bir görevdir. Hz. Peygamber (s.a.s.) bir hadisinde: "Beş şey vardır ki, kardeşine karşı müslümana vazife olur. Bunlar da, verilen selamı iade, aksırana hayır dua, davete icabet, hastayı ziyaret ve cenazeleri mezara kadar takip etmektir." buyurmuştur. Müslümanlar, vefat eden din kardeşlerinin cenazelerini kabirlerine kadar üzüntülü ve düşünceli götürür kabre defnederler, haklarında rahmetle duada bulunurlar. İmkan buldukça müslümanın cenaze namazını da kılmalıdır. Kabirlerini ziyaret ederek haklarında hayır duada bulunmak bir vefa borcudur. Ancak kabir ziyaretleri İslamî ölçüler içerisinde olmalı, aşırı ta'zim hareketlerinden sakınmalıdır. Kabir ziyareti insana ölümü ve geleceğini hatırlatır, uyanmaya vesile olur.
*** Evlere ve odalara girerken usule riayet etmek gerekir. Cahiliye devrinde evlere hücum edilircesine girilirdi. Ziyaretçi eve girer ve girdikten sonra da 'girdim' diye seslenirdi. Çok defa, ev sahibinin ailesiyle onları başkasının görmesi doğru olmayan halde, kadın veya erkeğin avret yerlerinin açık olduğu olurdu. Bu hal, üzüntü verip gönülleri yaraladığı gibi evleri emniyet ve huzurdan yoksun bırakırdı. Ayrıca gözler tahrik edici yerlere takıldığı zaman nefisleri bu şekilde fitneye sürüklerdi. İşte bu sebepten dolayı Allah müslümanları yüksek bir adab-ı muaşeretle terbiye etmiştir. Evlere girmeden izin isteme adabı ve ev halkına güven verip onlardan kuşkuyu gidermek için girmezden evvel selam verme adabını getirmiştir.
"Ey inananlar, kendi evlerinizden başka evlere, izin alıp halkına selam vermeden girmeyiniz. Herhalde bunun, sizin için daha iyi olduğunu düşünüp anlarsınız." "Eğer orda kimseyi bulamazsanız size izin verilinceye kadar içeri girmeyin. Bu sizin için daha iyidir..." (en-Nur, 24/27-28). Aynı şekilde erginlik çağına erişmemiş çocuklarla hizmetçilerin başkalarının odalarına girerken izin almaları yolunda eğitilmeleriyle bunların girmesinin ancak hangi vakitlerde olabileceği de belirtilmiştir:
"...Sizden henüz erginlik çağma erişmemiş çocuklar üç vakitte sizden izin istesinler. Sabah namazından önce, öğlenden sonra elbisenizi çıkarıp yatacağınız vakit ve yatsı namazından sonra. Bunlar, sizin üstünüzün açılabileceği üç vakittir. Bunun dışında ne size ne de onlara bir günah yoktur, " (en-Nur, 24/58).
İşte böylece İslam, gerek başkaları için gerek ev halkı için çiğnenmesi asla doğru olmayan özel bir dokunulmazlık koymuştur. İslam'da devletin temeli aile olduğundan, insanlar evlerinde yabancı kimselerin anî baskınlarına maruz bırakılmaz. Ancak ev sahiplerinden izin isteyip, onların müsaadesi alındıktan sonra girilebilir.
*** Müslümanın davranışları yumuşak ve yavaş olmalıdır. Bu muaşeret kuralı için Kur'an-ı Kerim'de tavsiye ve emir buyrulan açık ve anlaşılır şu ayet ne güzeldir: "İnsanları küçümseyip yüz çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Zira Allah, kendini beğenip övünen kimseyi sevmez. Yürüyüşünde mutedil ol, sesini de kıs. Çünkü seslerin en çirkini eşeklerin sesidir. (Lokman, 31/18-19).
*** Müslüman doğru sözlü olmalıdır. Kur'an-ı Kerim, Müminlerin doğru ve dikkatli konuşmasını, söyleyecekleri sözü ölçülü ve bu sözün nereye varacağını düşünerek söylemelerini emretmekte ve onları salih amele yol açan güzel söz söylemeye yönlendirmektedir. Çünkü Allah, doğruların, doğru sözlülerin yardımcısıdır. Doğru sözlülerin hareketlerini hatadan korumayı, işlerini düzeltip yoluna koymayı kendilerine bir mükafat olarak vadetmiştir. Bu güzel davranışı yerine getiren müminin hatalarını Allah'u Teala'nın bağışlaması ne engin bir rahmettir. İnsanoğlunu da ancak Allah'ın bu bağış ve rahmeti kurtarabilir: "Ey inananlar, Allah'tan korkun ve doğru söz söyleyin ki Allah işlerinizi düzeltsin ve günahlarınızı bağışlasın. Kim Allah'a ve Rasülüne itaat ederse büyük bir başarıya erişmiş olur. " (el-Ahzab, 33/71)
*** Müslüman israf etmemelidir. İsraf, herhangi bir şeyi gereğinden fazla kullanmak demektir. "...Yeyin, için fakat israf etmeyin, Allah israf edenleri sevmez." (el-A'raf, 7/31) buyurulmaktadır. Yine "...Allah, israfçı ve yalancı kişiyi hidayete erdirmez. " (el-Mü'min, 40/28) düsturu yer almaktadır. En'am Süresi 141. ayeti de yine bu hükmü beyan etmek-tedir: "..israf etmeyin, çünkü Allah israf edenleri sevmez."
    İnsan iyilik yaparken de israf yapmamalıdır, "..onlar infak ettikleri zaman bile israf etmezler." (el-Furkan, 25/67)
Ayrıca kusurları bağışlamak her işi güzel bir niyetle ve saf bir kalb ile yapmak, işlerinde doğruluktan ayrılmayıp dirayet ve akıl dairesi içinde yürütmek, büyüklerin dine uygun emirlerine itaat etmek, halkın itimadını ve güvenini kazanmak, her işte aşırı gitmemek, münasip kişilerle güzel bir surette görüşüp konuşmak, kendisine emanet edilen sırlara ve eşyaya hainlik etmemek, zulümden uzaklaşarak insafla hareket etmek, insanlara karşı mütevazî olmak, sözünde durarak ahdine vefa göstermek, ihtiyaç sahiplerine karşı cömertçe davranmak, insanlar hakkında daima iyi zan beslemek, lüzumsuz ve kalb kırıcı sözlerden sakınmak, her yaptığı işi hakkaniyet ölçüleri içinde yapmak, kızgınlık ve şiddetten sakınarak yumuşak huylu olmak, namusu, haysiyeti ve mukaddes değerleri korumak, daima hayır ve iyilik yolunu tutmak, dostluğa önem vermek, hakkına razı olmak, vaktini boşa geçirmeden çalışmak, korkaklığı terkederek yiğit ve cesur olmak, yapılan iyiliklere karşı teşekkür etmek, şehevî duygularına hakim olmak her türlü bela ve musîbetlere sabretmek, bir işte azim ve sebat sahibi olmak, günahlardan kaçınmak, herkesin mertebesini bilip hakkında ona göre muamele etmek, kanaat sahibi olmak, şaka ve nüktelerinde bile ahlak dışı olmamak, başkalarını kötülemekten kaçınmak, kendini yüksek görmemek, içi başka dışı başka olmamak, insanlığa ve inançlarına uygun olan her şeyi yapmak, bu işi yapmadan evvel o işin ehli ile istişare'de bulunmak, yaptığı iyilikleri başa kakmamak, ağır başlı ve vakur olmak, koğuculuk yapmamak gibi güzel meziyetler insanlar arasında saygınlık ve muhabbet doğurur. Bunlara riayet etmek İslam'ın ortaya koyduğu muaşeret adabındandır.



Saat ve Tarih: 05:52 , 1/2/2012
Yorumlar (0) | Yorum Yaz | Baglantı

SELAMLAŞMA ADABI



SELAMLAŞMA ADABI

Allah (c.c.): Bir selamla selamlandığınız vakit, siz ondan daha güzeli ile selamı alın, yahut aynıyla karşılayın. Şüphesiz ki Allah. her şeyin hakkını gerektiği gibi arayandır, buyurur. (Nisa, 86)
Selam: Ayıp ve fenalıklardan uzak ve hayatın uzun olması anlamında duadır.
En güzel selamlaşmak: Esselamü aleyküm denilince, ve aleykümüs selamü verahmetüllah şeklinde, veya:
- Esselamü aleyküm verahmetüllah denilince
- Ve aleykümüsselamü ve rahmetüllahi veberakatüh, şeklinde selama karşılık vermektir;
Selamlaşmada adab:
1- Mü'minlerin bulunduğu yere girildiğinde ve oradan ayrıldığına selam vermek. Peygamberimiz (s.a.v.): "Sizden biriniz meclise geldiği zaman selam verdiği gibi, ayrılırken de selam versin. Çünkü birinci selam sonrakinden daha faziletli değildir." buyurur. (Tirmizi, es-Sünen).
2- Gayri müslümlerle karşılaşıldığında. önce onların selam vermesini bekleyerek, selamlarından sonra "ve aleyke" demek,
3- Müslümanların olduğu bir yerde tanıyıp tanımamaya bakmadan herkese selam vermek,
4- Selamlaşmada: küçük olanın büyüğe, az olan grubun çok olanlara. yürüyenin oturana, binit üzerinde bulunanın yaya olana selam verme adabına riayet etmek,
5- Fesat çıkarmayacaksa, akraba kadınlarla da selamlaşmak.
6- Verilen selama cevap vermek vaciptir. Topluluk içerisinden birinin cevap vermesiyle diğerlerinin üzerinden selam alma farziyyeti sakıt olur;
7- Selama hemen cevap vermek. Mümkün olduğunca cevabımızı verene duyurmak,
8- Selam verirken ve alırken sesimizi çok yükseltmemek ve kısmamak.
9- Selam verirken ve alırken sesimizi hürmet ifade edecek şekilde ayarlamak.
10- Selamı duymazlıktan gelmemek (saygısızlık ifade eder).

SELAMIN VERİLİP ALINMAYACAĞI YERLER:

1- Tuvalette ve hamamda verilip alınmaz,

2- Günaha sebep olan veya günahla meşgul olduğu halde selam verilmez alınmaz.

3- Kur'an okuyana, hadis rivayet edene, vaaz edene, ezan okuyana, kamet getirene ve namaz kılanlara selam verilmez,

4- Fitneye sebep olacağı endişesi ile, genç ve yabancı kadınlara selam verilmez. Onların selamına sesli cevap verilmez.


Saat ve Tarih: 05:50 , 1/2/2012
Yorumlar (0) | Yorum Yaz | Baglantı

SAYGI ADABI VE SIR TUTMA



                     Saygı Adabı

       

Enes b. Malik (r.a.) anlatıyor: Peygamber'i (s.a.v.) görmek isteyen yaşlı bir adam gelmişti. Ahali ona yol açmakta ağır davranmıştı. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.): "Küçüğümüze merhamet etmeyen ve büyüğümüze hürmet etmeyen kimse bizden değildir" buyurmuştur. (466) .
        Abdullah b. Amr'dan gelen rivayette "Küçüğümüze merhamet etmeyen ve büyüğümüzün şerefini tanımayan kimse bizden değildir" (467) buyurmuş, Ubâde b. es-Sâmit'in rivayetinde de "büyüğümüze hürmet etmeyen, küçüğümüze merhamet etmeyen ve âlimimizin kadru kıymetini bilmeyen kimse bizden değildir" buyurmuştur. (468)
        Ebu Mûsâ'dan (r.a.) rivayet edildiğine göre Rasûlüllah (s.a.u.) şöyle buyurmuştur: "Saçı ağarmış yaşlı müslümana, hükümlerini çiğnemeyen ve okumayı bırakmayan Kur'an hâfızı ve okuyucusuna, âdil aultana ikram etmek Allah'a saygıdandır." (469)
        İbn Ömer'den (r.a.) rivayet edildiğine göre Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Kendimi rüyada bir misvakla misvaklanırken gördüm. Derken bana biri ötekine göre daha büyük iki adam geldi. Ben misavakı küçük olana verdim. Bunun üzerine bana "Büyüğe ver" denildi. Ben de onu büyük olana verdim." (470)
        Ebu Yahyâ el-Ensâri anlatıyor: Abdullah b. Sehl ile Muhayyısa b. Mes'ud, Hayber'e gittiler. O zaman Hayber sulh halinde idi. Orada işlerini görmek için birbirlerinden ayrıldılar. Derken Muhayyısa, Abdullah'ın yanına geldiğinde onu kanlar içinde ölü olarak buldu. Sonra Medine'ye geldi ve Mea'ud'un çocukları Abdurrahman b. Sehl ile Huveyyisa, Peygamber'in (s.a.v:) huzuruna gittiler. Orada Abdurrahman konuşmak lateyince Rasülüllah (s.a.v.) "Yaşça büyük olan konuşsun" buyurdu. Abdurrahman en küçükleri idi. (471)
        Böylece büyüklere ve âlimlere saygı âdâbının ve konuşmada onlara öncelik hakkı verilmesinin önemini görmüş oluyoruz. Ancak küçüğün konuşması arzu edildiğinde veya kendisi sual sorma ve sorulma konumunda ise o zaman önce konuşur.

 

                          

                        Sır Tutma Ahlakı

        

 

Rasulüllah (s.a.v.), çocukların sırları saklama ahlâkı ile yetiştirilmelerine itina göstermiştir. Çünkü bu ahlâk, çocuğun şimdiki . ve gelecekteki olgunluğunu, ailenin selamet ve hareketini, toplumun muhafazasını ve yapısını temail eder. Sır tutmayı alışkanlık haline getiren çocuğun iradesi güçlü olur. Böyle bir çocuk diline hâkim olur, zor zamanda dehşete düşmez, cesur ve dayanıklı olur. Bu karakter ve ahlâk yapısıyla da toplum içinde itimat telkin eder.
        Abdullah b. Cafer (r.a.) anlatıyor: Birgün Rasülüllah (s.a.v.) beni terkisine aldı. Bana sır olarak bir söz söyledi. Ben onu hiçbir kimseye söylemem. Rasûlüllah'ın (s.a.v.) def-i hacet için siper olarak kullanmayı en çok sevdiği şey hurmalık veya tümsek bir yer/tepecik idi. (497)
        Daha önce de geçtiği üzere Peygamber'in (s.a.v.) hizmetine koşan Enes, anasının yanına dönmekte gecikmişti. Bunun üzerine anası: Niye geciktin? diye sordu. Enes:
        - Rasûlüllah (s.a.v.) beni bir haceti için göndermişti, dedi. Anası:
        - Hacet neydi? diye sordu. Enes:
        - O bir sırdır, dedi. Bu cevap üzerine anlayışlı, zeki ve basiretli mü'min kadın, çocuğa sır tutmasını öğretme konusunda analara bir ders vererek:
        - O halde Rasûlüllah'ın (s.a.v.) sırrını hiçbir kimseye söyleme! dedi.

 


Saat ve Tarih: 05:50 , 1/2/2012
Yorumlar (0) | Yorum Yaz | Baglantı

Kardeşlik ve Komşu Adabı



Kardeşlik Adabı

Rasülüllah (s.a.v.) küçük olsun büyük olsun hiçbir kardeşin herhangi bir silahı göstererek kendi kardeşini korkutmasına ve kalbine korku salmasına müsaade etmemiştir.
Ebu Hüreyre'den (r.a.) rivayet edildiğine göre Rasulüllah (s.a.u.) şöyle buyurmuştur: "Kardeşine bir demir parçasını gösteren kimseye, onu bırakıncaya kadar melekler lanet eder. İsterse ana baba bir kardeş olsun." (472)
Peygamber (s.a.v.) büyük biraderin İslam'da özel bir yerinin olduğunu da ifade etmiştir. Şüphesiz bu onun, aile yükünü, küçüklerin bakımı ve eğitim sorumluluğunu üstlenmesinden kaynaklanmaktadır.
Sahabeden Küleyb el-Cüheni(r.a.), Rasûlû)lah'ın (s.a.v.) "En büyük kardeş, baba hükmündedir" buyurduğunu rivayet etmiştir. (473) Buna göre ebeveyn, büyük oğlunun gönlüne küçüklere sevgi ve şefkati, küçüklerin gönüllerine de büyüğe saygıyı yerleştirirse, o zaman aile nizamı dengeli bir şekilde yürür. Herhangi bir uyarı ve hatırlatmada bulunmadan herkes diğerine karşı yapacağı vazifeyi bilir.

Komşu Adabı

İslam şeriatında komşunun büyük hukuku vardır. Bu hukuk, İslam toplumunun bağlarını güçlendirmek için ortaya konulmuştur. Şüphesiz çocuğun, komşu çocuklarına karşı tatbik etmesi gereken âdap ölçüleri bulunmaktadır. Peygamber (s.a.v.), çocuklarını bunlara alıştırmaları için babalara tavsiyede bulunmuş, komşunun acı ve sıkıntılarına ilgi gösterilmesini ve herhangi bir şekilde ona eziyet edilmemesini öğütlemiştir. Söz konusu âdap ölçülerinin başında çocuğun, yemek üzere eline bir yiyecek veya bir meyve alarak sokağa çıkmaması gelir. Çünkü böyle yapmakla o, onu satın alamayabilecek veya maddi sıkıntı yüzünden o an için satın alma gücü olmayan komşunun çocuğunu öfkelendirmiş olmaktadır. Böylece çocuk, sokakta değil evde yemeyi alışkanlık haline getirir. Ayrıca bu davranış, çocuğun genel âdap ve görgü kurallarına sarılmasına da katkıda bulunur.
Amr b. Şuayb, Rasûlüllah'ın (s.a.u.) şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Eğer bir meyve satın alırsan, (sokakta gördüğün) çocuğa (ondan) hediye olarak ver. Şayet bunu yapmazsan gizlice onu eve götür. Çocuğun onu eline alarak komşu çocuğunu öfkelendirmek için dışarı çıkmasın!" (474)
Müslümanların sarılarak uygulamaları halinde şu İslam âdâbı gerçekten ne kadar büyüktür! Allah bizi ve sizleri onu uygulamaya muvaffak kılsın! '


Saat ve Tarih: 05:49 , 1/2/2012
Yorumlar (0) | Yorum Yaz | Baglantı

İZİN İSTEME ADABI VE YEMEK ADABI

                    



                                İZİN İSTEME ADABI

 

İzin isteme âdâbı, büyük ve küçüğün görevidir. İslam'da bunun özel yeri bulunmaktadır. Bu yüzden Allah Teala bunu, asırlar ve nesiller devam ettikçe okunacak ayetlerle hususi olarak açıklamıştır. Bu, aile ve cemiyet hayatında da büyük bir önem taşımaktadır. Bundan dolayıdır ki, büyükleri bir yana Ebu Safd el-Hudri gibi sahabenin küçükleri dahi bu âdabı biliyor ve uyguluyordu.
        Ubeyd b. Umeyr anlatıyor: Ebu Musa el Eş'ari, Ömer b. Hattab'ın huzuruna çıkmak için izin istemişti. Sanki Hz. Ömer meşgul idi ki, ona izin verilmedi. Bunun üzerine Ebu Musa geri döndü. Hz. Ömer işini bitirince:
        - Ben Abdullah b. Kays'ın (Ebu Musa'nın) sesini duymadım mı? Ona müsaade edin! dedi. Hz. Ömer'e Ebu Musa'nın geri döndüğü söylenince, derhal onu çağırttı. Ebu Musa:
        - Biz bununla emrolunmuştuk, dedi. Hz. Ömer:
        - Buna dair bana delil (beyyine) getireceksin! dedi. Ebu Musa da ensarın meclisine giderek onlara sordu. Onlar:
        - Bu konuda sana en küçüğümüz Ebu Said el-Hudri ancak şahitlik edebilir, dediler. Bunun üzerine Ebu Musa, Ebu Saîd'i Hz. Ömer'in huzuruna götürdü. Hz. Ömer:
    - Rasûlüllah'ın (s.a.v.) emir ve talimatından bana gizli kalan mı oldu? Çarşı ve pazarlarda alış-veriş yani, ticaret için çıkmak beni meşgul etti, dedi.
        Mü'minlerin emiri Hz. Ömer, girmesine izin verilmeyen bir şahsın, hiç öfkelenmeden geri dönmesi gerektiğini unutmuştu. Bu hususta Rasûlüllah'ın (s.a.v.) sünnetine şahitlik yapan ve hatırlatmada bulunan da Ebu Said el-Hudri olmuştu. (475)
        Kur'an-ı Kerim çocuğu izin istemeye alıştırmış, ana babanın bunu çocuğuna öğretmesini emretmiş, bu konuda aşamalı ve pedagojik bir yol izlemiştir. Ergenlik döneminden önce çocuk, ana babanın evlilik hayatındaki üç uygunsuz vakitte kapıyı çalarak izin ister. Bu vakitler, ana babanın (gecelik veya pijama gibi) özel kıyafetiyle bulunduğu uyku vakitleri; şafak öncesi, öğle vakti ve yatsı sonrasıdır.
        Allah Teala şöyle buyurur: "Ey iman edenler! Ellerinizin altında bulunan (köle ve hizmetçileriniz) ve sizden henüz büluğa ermemiş olaplar, sabah namazından önce, öğleyin soyunduğunuz vakit ve yatsı namazından sonra (yanınıza gireceklerinde) sizden üç defa izin istesinler. Bunlar, sizin açık bulunabileceğiniz üç vakittir. Bunların dışında ne sizin için, ne de onlar için bir günah yoktur. Yanınızda dolaşırlar, birbirinizin yanına girip çıkabilirsiniz. Allah ayetleri size işte böyle açıklar. Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir." (476)
        Nihayet çocuk ergenliğe erişip mükellefiyet çağına girince, artık her zaman evde ve evin dışında kapalı bulduğu kapıyı çalarak izin istemekle emrolunur. Şu ayet bu noktaya işaret eder: "Çocuklarınız ergenliğe erdikleri zaman, kendilerinden öncekilerin izin istedikleri gibi izin istesinler. İşte Allah ayetlerini size böyle açıklar. Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir." (477)
        Rasulüllah (s.a.v.) nasıl izin isterdi? Kapıyı çalan insanın aldığı vaziyet nasıl olmalıdır? Kapıya yüzünü mü, sırtını mı yoksa sağ veya sol yanını mı çevirmelidir? Bu soruya cevap vermek için şu hadisi zikretmek istiyoruz:
        Abdullah b. Büsr'un rivayetine göre Rasûlüllah (s.a.v.) izin istemek üzere kapıya geldiği zaman, yüzünü kapıya çevirmezdi. Sağ veya sol yanım çevirirdi. Kendisine izin verilirse girer, aksi halde geri dönerdi. (478)
        Önder peygamber çocuklardan izin istiyor:
Şüphesiz hak haktır; büyük küçük ayrımı yapmaz. Vasıf, statü ve ünvanları ne olursa olsun, sünnete uymak herkesin görevidir. İşte ümmetin komutanı ve öğretmeni Peygamber (s.a.v.)... Büyüklerin ve küçüklerin içinde, çocuğun hakkım bahis mevzu ederek onları irşad etmektedir.
        Sehl b. Sâd (r.a.) anlatıyor: Rasulüllah'a bir içecek getirilmişti, O da ondan içti. Sağında bir çocuk, solunda da yaşlılar bulunuyordu. Rasulüllah (s.a.v.) çocuğa:
        - Bunlara vermeme bana müsaade eder misin? dedi. Çocuk:
        - Hayır, vallahi ya Rasulallah! Senden gelen nasibime hiçbir kimseyi tercih edemem! dedi. Bunun üzerine Rasulüllah (s.a.v.) suyu ona verdi.(479)

                      

                                  YEMEK ADABI

       

Ömer b. Ebî Seleme (r.a.) anlatıyor: Ben Rasulüllah'ın (s.a.v.) eğitim ve gözetimi altında henüz bir çocuktum. Elim yemek kabının içinde dolaşıyordu. Bunun üzerine bana: 'Ey çocuk! Besmele çek, sağ elinle ve önünden yel" buyurdu. Artık ondan sonra hep öyle yedim. (480)
        Enes (r.a.) anlatıyor: Ümmü Süleym, içinde hurma bulunan bir sepeti benimle Rasulüllah'a (s.a.v.) gönderdi. Ama ben O'nu bulamadım. O; az önce kendisini davet ederek bir yemek yapan azatlı kölesine/dostuna gitmişti. Ben de hemen O'na gittim. Vardığımda o yemek yiyordu. Birlikte yemem için beni davet etti. Ev sahibi etli ve kabaklı bir tirit yapmıştı. Gördüm ki Rasülüllah (s.a.v.) kabaktan hoşlanıyor. Ben de kabağı toplayıp O'na yaklaştırmaya başladım. Yemeği yiyince Rasulüllah (s.a.v.) evine döndü. Ben hurma sepetini önüne koydum.
        - Rasulüllah (s.a.v.) yemeye ve bölüştürmeye başladı. Nihayet sepetteki hurmayı öylece bitirdi. (481)
        Yemek yerken yanımıza bir çocuk gelse ne yapmamız gerekir? İshak b. Yahya b. Talha anlatıyor: İsâ b. Talha ile beraber mescidde idim. Derken Sâib b. Yezid içeri girdi, beni yanına çağırarak:
        - Şu yaşlı adama git ve ona: "Amcam İbn Talha sana Rasulüllah'ı (s.a.v.) görüp görmediğini soruyor" de!
        Ben de gittim ve:
        - Rasulüllah'ı (e.a.v.) gördün mü? dedim. Bunun üzerine o şu cevabı verdi:
        - Evet, Rasülüllah'ı (s.a.v.) gördüm, ben ve yanımdaki çocuklarla birlikte ona gitmiştik ve onu bir sepet içindeki hurmadan yerken bulmuştuk. Yanında bazı sahabiler de vardı. Bize de avuç avuç hurma verdi ve başlarımızı sıvazladı. (482)
        İmam Gazzâli, çocuğun öğrenmesi ve uygulaması gereken yemek adabının önemine dikkat çekmiştir. Burada biz onları maddeler halinde sıralamak istiyoruz:
        1-Yemeği sağ eliyle yer ve besmele çeker,
        2- Önünden yer,
        3- Başkasından önce yemeğe davranmaz,
        4- Yemeğe ve yemek yiyenlere gözünü dikerek bakmaz,
        5- Yerken acele etmez,
        6- Yemeği iyice çiğner,
        7- Lokmaları peşpeşe yutmaz,
        8- Yemeği elbisesine ve ellerine bulaştırmaz,
        9- Katığı şart ve mecburi görmemesi için, bazan sade ve katıksız ekmeğe alıştırılır,
        10- Çocuğun yanında, çok yemek yiyenler hayvanlara benzetilerek oburluğun çirkin olduğu anlatılır ve az yemek yiyen terbiyeli çocuklar övülür. Yemeğin üstün bir nimet olduğu ama onun problem yapılmaması çocuğa telkin edilir.
        11- Kuru ve katı yiyeceğe razı olmak.


Saat ve Tarih: 05:49 , 1/2/2012
Yorumlar (0) | Yorum Yaz | Baglantı

Doğruluk Adabı ve Elbise Adabı

                      



      DOĞRULUK ADABI

       

Doğruluk ahlâkı, İslâm ahlâkının önemli bir esasıdır. Bunu elde etmek ve sağlamlaştırmak için çaba göstermeye büyük ihtiyaç vardır. Allah'ın Rasulü, bu ahlâkın çocukta yerleşmesine ihtimam gösteriyor, ana babanın çocuğa yalan söylemek gibi bir vartaya düşmemesi için onların çocukla olan ilişkilerini kontrol ediyor ve şu genel prensibi koyuyordu: Çocuk bir insandır. Beşeri ilişkilerde onun birtakım hakları vardır. Hangi yolla olursa olsun ana-babanın onu aldatması, onunla olan muamele ve münasebetlerde umursamaz bir tavır takınması caiz değildir.
        Abdullah b. Âmir anlatıyor: Birgün anam beni çağırdı. Rasülüllah (s.a.v.) da evimizde oturuyordu. Anam:
        - Gel, sana birşey vereceğim! dedi. Rasülüllah (s.a.v.) anama:
        - Ona ne vermek istemiştin? dedi. Anam:
        - Bir hurma vermek istemiştim, cevabını verdi. Bunun üzerine Rasulüllah (s.a.v.) şöyle buyurdu:
        - Haberin olsun, eğer ona birşey vermeyecek olsaydın, sana bir yalan (günahı) yazılırdı. (493)
Ebu Hüreyre'den (r.a.) rivayet edildiğine göre Rasûlüllah (s.a.v.) şöyle buyurmaktadır: "Kim bir çocuğa "Buraya gel, sana birşey vereceğim" der de, sonra vermezse bir yalan (günahı) yazılır." (494) Ebu'l-Havrâ anlatıyor: Ali'nin oğlu Hüseyin e (r.a.):
        - Rasülüllah'dan (s.a.v.) neyi ezberledin? diye sordum. O da:
        - "Sana şüphe veren şeyi bırak, şüphe vermeyen şeye bak! Zira doğruluk gönül yatkınlığı, yalan ise kuşkudur." (495)
        Selef, ister büyüklerin çocuklara, isterse çocukların kendi akranlarına olsun verdikleri sözde durmayı da içine alan bu doğruluk ahlâkının yerleştirilmesine dikkat etmiştir.
        Ebu'l-Ahvas, Abdullah'ın (r.a.) şöyle söylediği nakleder: "Yalan düşünce ve yalan sözlerden kaçının! Çünkü yalan ne ciddiyetle ve ne de şaka ile bağdaşır. Sizden biriniz çocuğuna söz verip de sonra yerine getirmemezlik yapmasın!" (496)
        Süleyman b. Dâvûd'un aynı şekilde oğluna: "Yavrucuğum! Vaadde bulunduğun zaman, ondan cayma! Aksi halde sevgiyi nefretle değiştirmiş olursun" dediği rivayet edilmiştir.

 

                              ELBİSE ADABI

       

Amr b. Âs (r.a.) anlatıyor: Rasulüllah (s.a.v.) benim üzerimde sarıya boyanmış iki elbise gördü ve:
        - Bunu sana anan mı emretti? dedi. Ben:
        - Onları ben yıkarım, dedim. Rasûlüllah (s.a.v.):
        - Hatta onları yak! buyurdu. (487)
        Başka rivayette Peygamber (s.a.v.): "Bunlar gayr-i müslimlerin giysilerindendir; onları giyme" buyurmuştur. (488)
        İmam Gazzâli, İhya'sında, çocuğun giyeceği elbise hakkında şu açıklamada bulunmuştur: "Oğlan çocukları ipek ve (sırıtacak biçimde) renkli değil de beyaz elbiseler sevdirilir. Sözkonusu kıyafet şeklinin, kadınların ve kadın gibi davranan erkeklerin işi olduğu, erkeklerin bundan kaçındığı ve bunun onlara mekruh olduğu çocukların yanında anlatılır. Bir oğlan çocuğunun üzerinde ipek veya (sırıtacak biçimde) renkli bir elbise görülmesi halinde, bunun yadırganması ve yerilmesi uygun düşer. Çocuk lüks, konfor ve pahalı elbiseleri giymeye alıştırılmış olan çocuklardan korunur."
        İpek giyinmek haramdır. çocuğun artık dünyaya gözlerini açmasından itibaren kılık-kıyafet hususunda gayr-i mûslimlere benzememe/uymama konusunda Rasulüllah'ın (s.a.v.) koyduğu kaideye göre, sünnete alıştırılır ve yasaklanan elbise türlerinden uzaklaştırılır. Bu kaideyi sahabenin ciddiyetle uyguladığını görmekteyiz:
        Abdullah b. Yezid anlatıyor. Abdullah b. Mesud'un yanında idik. Derken üzerinde ipek gömlek bulunan bir oğlan çocuğu geldi. Abdullah b. Mesud çocuğa:
        - Bunu sana kim giydirdi? dedi. Çocuk:
        - Anam giydirdi, dedi. Bunun üzerine Abdullah b. Mes'ud gömleği ikiye böldü ve:
        - Anana söyle, sana bundan başka gömlek giydirsin! dedi. (489)
        İmam Kâsâni, erkeklere ipek giyinmenin haram oluşu mevzuunda söyler: "Erkek olduktan sonra haramlıkta küçük ile büyüğün arasında bir fark yoktur. Çünkü Peygamber (s:a.v.): "İpek ile altın ümmetimin erkeklerine haramdır" buyurarak bu hükmü erkeklere getirmiştir. Ne var ki ipek giyen küçük çocuğun günahı kendisine değil, giydirenedir. Çünkü çocuk mes'ul ve mükellef değildir, Nitekim kendisine sunulması durumunda içki içen çocuğun günahı kendisine değil, o ; içkiyi verenedir. Elbise konusu da böyledir. (490)
        İbnu'l-Kayyım diyor ki: "Kadınların sıfat ve özellikleri gelişeceğinden dolayı oğlan çocuğuna ipek giydirmesi veliye haramdır."

 


Saat ve Tarih: 05:48 , 1/2/2012
Yorumlar (0) | Yorum Yaz | Baglantı

NAMAZIN KILINIŞI(Resimli)

RESİMLERLE NAMAZIN KILINIŞI

 

 

Örnek olarak sabah namazının iki rek'at farzının kılınışı resimlerle anlatılmış, erkek ve kadinların farklı hareketleri belirtilmiştir. İki rek'atlı bir namazdaki hareketler ile diğer namazlardaki hareketler arasında fark olmadığından onların resimlerle anlatılmasına gerek duyulmamıştır.

      Sabah Namazının Farzının Kılınışı:
     

Birinci Rek'at:
      1) Ayakların arası dört parmak açıklıkta ve parmak uçları kıbleye doğru gelecek şekilde ayakta kıbleye dönülür.
      2) İkamet getirilir. (Erkekler için)
      3) Niyet:
      "Niyet ettim Allah rızası için bugünkü sabah namazının farzını kılmaya" diye niyet edilir.

      4) İftitah tekbiri:
      "Allahü Ekber" diyerek iftitah tekbiri alınır.

Erkekler tekbir alırken; ellerin içi kıbleye karşı ve parmaklar normal açıklıkta bulunur.
Başparmaklar, kulak yumuşağı hizasına gelecek şekilde eller yukarıya kaldırılır.
  Kadınlar tekbir alırken; ellerinin içi kıbleye karşı, parmaklar normal açıklıkta ve parmak uçları omuz hizasına gelecek şekilde ellerini yukarıya kaldırır.
     
      5) Kıyam: Tekbirden sonra eller bağlanır. Ayakta iken secde edilecek yere bakılır.
      6) Ayakta sırasıyla:
      a) Sübhaneke,
      b) Eûzü-besmele,
      c) Fatiha sûresi,
      d) Kur'andan başka bir sûre veya Ayet (Zammı Sûre) daha okunur.
     
Erkekler, sağ elin avucu, sol elin üzerinde ve sağ elin baş ve küçük parmakları sol elin bileğini kavramış olarak ellerini göbek altında bağlarlar.   Kadınlar, sağ el sol elin üzerinde olacak şekilde ellerini göğüs üstüne koyarlar. Erkeklerde olduğu gibi sağ elin parmakları ile sol elin bileğini kavramazlar.
     
     7) Rükû:
      "Allahü Ekber" diyerek rükûa varılır ve burada üç defa "Sübhâne Rabbiye'l-azim" denilir. Rükû'da iken ayakların üzerine bakılır.
     
Erkekler,rükûda, parmakları açık olarak elleri ile dizlerini tutup sırtını dümdüz yaparlar. Dizlerini ve dirseklerini dik tutarlar.   Kadınlar, rükûda, sırtlarını biraz meyilli tutarak erkeklerden daha az eğilirler. Ellerini (parmaklarını açmayarak) dizleri üzerine koyarlar ve dizlerini biraz bükük bulundururlar.
     
     8) Rükûdan kalkış:
      "Semiallâhü limen hamideh" diyerek rükûdan kalkılır ve ayakta "Rabbenâ leke'l-hamd" denilir.
     

 

Erkeklerin,rükûdan kalkış doğrulması.

 

 

Kadınların, rükûdan kalkış doğrulması

     
      9) Secde:
       "Allahü Ekber" diyerek secdeye varılır. Secdeye inerken önce dizler, sonra eller, daha sonra da alın ve burun yere konur. Secdede baş iki elin arasında ve hizasında bulunur. Secdede iken ayaklar kaldırılmaz. Secdede burun kenarlarına bakılır. Burada üç kere "Sübhâne Rabbiye'l-â'lâ" denilir.
 
     
Erkekler, secdede dirseklerini yanlarından uzak, kollarını yerden kalkık bulundururlar.
  Ayaklar, parmaklar üzerinde dik tutulur ve parmak uçları kıbleye gelecek şekilde yere konur.
  Kadınlar, secdede kollarını yanlarına bitişik halde bulundururlar. Ayaklar, parmaklar üzerine dik tutulur ve parmak uçları kıbleye gelecek şekilde yere konur.
     
        10) İki secde arası oturuş:
         "Allahü Ekber" diyerek başını secdeden kaldırıp diz üstü oturulur. Otururken, parmaklar dizlerin hizasına gelecek şekilde eller uylukların üzerine konur ve kucağa bakılır. Burada "Sübhânellah" diyecek kadar kısa bir an oturulur.
     
Erkekler, sol ayağını yere yayarak onun üzerine oturur, sağ ayak parmakları kıbleye yönelmiş durumda dik tutulur.   Kadınlar, ayaklarını yatık olarak sağ tarafına çıkarır ve öylece otururlar.
     
      11 "Allahü Ekber" diyerek ikinci defa secdeye varılır ve üç kere "Sübhâne Rabbiye'l-â'lâ" denilir.
      12) "Allahü Ekber" diyerek secdeden ayağa (ikinci rek'ata) kalkılır ve eller bağlanır.(Resim: 3-4)
     
(Resim: 3)   (Resim: 4)
     
      Secdeden kalkarken: Önce baş, sonra eller, daha sonra eller dizler üzerine konularak, dizler yerden kaldırılır.
      İftitah tekbirinden itibaren buraya kadar yapılanlara "bir rek'at" denir.
     
      İkinci Rek'at:
      1) Ayakta sırasıyla;
      a) Besmele,
      b) Fatiha sûresi,
      c) Kur'andan başka bir sûre veya Ayet (Zammı Söure) daha okunur.

      2) Birinci rek'atte olduüu gibi "Allahü Ekber" diyerek rükûa varilir ve üç kere "Sübhâne Rabbiye'l-azim" denilir.(Resim : 5-6)
     
     
(Resim: 5)   (Resim: 6)
     
      3) "Semiallâhü limen hamideh" diyerek ayağa kalkılır ve ayakta "Rabbenâ leke'l-hamd" denilir.(Resim : 7-8)
     
(Resim: 7)   (Resim: 8)
     
      4) "Allahü Ekber" diyerek secdeye varılır. Burada üç kere "Sübhâne Rabbiye'l-â'lâ" denilir.(Resim: 9-10)
     
(Resim: 9)   (Resim: 10)
     
      5) "Allahü Ekber" diyerek secdeden kalkılıp dizler üzerine oturulur. Burada "Sübhânellah" diyecek kadar kısa bir an oturulur.(Resim: 11-12)
     
(Resim: 11)   (Resim: 12)
     
      6) Sonra "Allahü Ekber" diyerek ikinci defa secdeye varılır ve üç kere "Sübhâne Rabbiye'l-â'lâ" denilir.

 


(Resim:13)
Ka'de-i ahire (Namazın sonunda) oturuş:
7) "Allahü Ekber" diyerek secdeden kalkıp oturulur. Otururken, el parmakları dizlerin hizasına gelecek şekilde eller uylukların üzerine konur ve kucağa bakılır.
8) Oturuşta sırasıyla;
   a) Ettehiyyatü,
   b) Allahümme salli,
   c) Allahümme bârik,
   d) Rabbenâ âtina... duaları okunur. (Resim: 13)

 

     

Erkekler, sol ayağını yere yayarak onun üzerine oturur, sağ ayak parmakları kıbleye yönelmiş durumda dik tutulur.
 

Kadınlar, ayaklarını yatık olarak sağ tarafa çıkarır ve öylece otururlar.

     
      9) Sağ tarafa selâm verilişi:
      Önce başını sağa çevirerek "Esselâmü aleyküm ve rahmetûllâh" denir. Selâm verirken omuzlara bakılır.
     

 

Erkeklerin, sağ tarafa selâm verişi.

 

 

Kadınların, sağ tarafa selâm verişi.

     
      10) Sol tarafa selâm verilişi:
      Sonra başını sola çevirerek, "Esselâmü aleyküm ve rahmetûllâh" denilir. Böylece iki rek'at namaz tamamlanmış olur.
     

 

Erkeklerin, sol tarafa selâm verişi.

 

 

Kadınların, sol tarafa selâm verişi.

     
      DUA
      Dua ederken, eller göğüs hizasına kaldırılır. Eller göğe doğru açılarak avuçların içi yüze doğru biraz meyilli tutulur.
     

 

Dua eden bir erkek çocuğu.

 

 

Dua eden


Saat ve Tarih: 05:47 , 1/2/2012
Yorumlar (0) | Yorum Yaz | Baglantı

<-

SAYFAYI GERİ ÇEVİR

|

SAYFAYI İLERİ ÇEVİR

->