25/5/2007 - İNSANIN YARATILIŞ GERÇEĞİ



Ey insan, kerem sahibi Rabbine karşı seni aldatan ne?
O Rabbin ki seni yarattı, düzene koydu,
sana kendi dilediği gibi bir şekil verdi.
İnfitar Sûresi, 6-8

BİR YÜZÜN macerası iki yarım hücreyle başlar. Bunlardan birisi insan vücudunun en küçük, diğeri de en büyük hücresidir.İki hücrenin buluşma ânı, bir insan yaratılışının başlangıcını işaretler. Bu, bir âlemin yaratılışından pek de aşağı düşecek bir hadise değildir. Çünkü ortaya çıkacak eser, âlemde güzellik namına bildiğimiz ne varsa hepsinin temel ölçülerini getirip gözümüzün önüne serecektir. Onun için, günlerden herhangi bir gün, herhangi bir anda, yeryüzünün herhangi bir köşesinde bir insan vücudunun inşası başlar başlamaz, hemen oracıkta bir esrarlı dönüş başlar. Zerrelerin, moleküllerin, gezegenlerin, yıldızların, galaksilerin, galaksi kümelerinin dönüşüdür bu. Bir Mevlevî semâı, böylece, bir insanın yaratılışını müjdeler
Döner de döner başlangıçtaki insan hücresi. Sonra bölünmeler başlar. Hücre hızla çoğalır. Bir iken iki olur, iki iken dört. Sonra katlana katlana hücre nüfusu artar. Saatler ve günler birbirini kovalarken, binlerce, milyonlarca, milyarlarca âlem kurulur bir anne vücudunun derinliklerinde. Âlemler birbiriyle irtibatlıdır. Hepsi birden bir vücudu, kâinatın en üstün eserini ortaya çıkaracak şekilde çoğalır ve düzenlenir.Bir hafta ya geçer ya geçmez; içi boş bir küre gibi, yeni insan adayı, anne rahmine doğru bir yolculuktadır. Buraya varır, duvara yapışır. Aynı anda, akıl almaz bir hızla, yeni âlemler kurulmaya devam etmektedir. Bu arada farklı farklı hücre cinsleri ortaya çıkar. Nasıl farklılaştıkları anlaşılmaz. Farklılaşırlar. Sonra yer değiştirirler. Kimi o tarafa, kimi bu tarafa göçer değişik hücrelerin. Bir heykeltraşın elinde yoğrulan çamur gibi, hücreler topluluğu da halden hale girer ve şekil almaya başlar. Görünürde tesadüfî, karma karışık, alabildiğine yoğun bir faaliyettir sürüp gider. Fakat atılan her adım birbiriyle bağlantılıdır ve henüz görünmeyen bir hedefe yöneliktir.Embriyonun yüzeyine bakan bir uzman, nereye neyin isabet edeceğini size tek tek gösterebilir. “Şurası göz olacak, buraya burun gelecek, şurada kulaklar belirecek.” Üstelik bütün bu bölgeler, merkezî sinir sistemine özel hatlarla bağlanacak, ayrıca dolaşım sisteminden kas sistemine, iskeletten deriye kadar herşey, herşeyle irtibatlandırılacaktır. Şekilsiz hücre yığını içinde ilk saatlerden itibaren cereyan eden büyük küçük hangi hadise varsa, hepsinde bu hesapların izi vardır. Ama, üçüncü haftada, embriyonun boyu 2 milimetreye ancak erişmiştir; şekli ise, insandan ziyade sülüğü andırmaktadır.İnsan adayı anne karnındaki dördüncü haftasına eriştiğinde, vücudun ortasındaki iki tane boru birleşip kalb şeklini almaya başlamış ve ilk organ olarak faaliyete geçmiştir. Yarım santim boyundaki bu yaratık, her ne kadar insana benzemese de, bir yüzünün olacağı şimdiden belli olmuştur; göz ve kulakların yoğrulmaya başladığı görülmektedir.Bir hafta sonra ise, gözlerde lens çukurları biraz daha belirginleşmeye başlar. Altıncı haftaya gelindiğinde, ağız ve burun boşluklarındaki faaliyetler göze çarpmakta, kafa iyice seçilmektedir. İleride göz halini alacak olan belirtiler, şu anda kafanın yan taraflarındadır. İnsan adayının boyu 13 mm.’ye ulaşmıştır. Yine de o, başparmağımızın altında kolaylıkla eziliverecek, küçük, âciz, önemsiz bir yaratıktan başka bir şey değildir henüz!Yedi haftalık ceninde, henüz var olmayan gözlerin kapakları inşa edilmeye başlamıştır. Göz her ne kadar mevcut değilse de, birgün var olacak, üstelik hem kendisi insan yüzünde bir güzellik sergileyecek, hem de dünyanın güzelliklerine o yüzden bir kapı açacaktır. Yüzün belki de en can alıcı unsurunu teşkil eden bu organın korunması da yaratılması kadar önem taşır. Çünkü bu son derecede nazik organ, bakımsız ve savunmasız bırakıldığı takdirde iş göremez hale gelir. İşte o korunmanın birçok unsurundan birini teşkil eden gözkapakları, birkaç milimlik bir ceninde şimdiden kendisini belli etmektedir. Fakat, âşinâ olduğumuz son haline varıncaya kadar, bu kapaklar daha şekilden şekle girecektir. Bir hafta kadar sonra iki gözkapağı birleşir ve birbirine kaynamaya başlar. Bu arada, öne doğru yatık durumda bulunan kafa, hafifçe yukarıya kalkmıştır. Fakat vücudun bütününe göre oldukça büyük bir kafadır bu. Bir insan yüzüne benzer tarafı da pek yoktur. Şu haliyle dünyaya gözünü açacak bir varlık, olsa olsa, bilim kurgu filmlerindeki çirkin uzaylılardan biri olarak uykularımızı kaçırırdı.Onuncu haftaya erişildiğinde yüz hatları belirmeye başlar. Bu sıralarda ceninin siması bir insan yüzünü andırmaya başlamıştır. Ama hâlâ bu yaratığın görünüşü, bir annenin sımsıcak duygularla göğsüne bastıracağı bir yavrunun sevimliliğinden o kadar uzaktır ki! Bir estetik cerrahî uzmanı, sadece yüzdeki bir iki ayrıntıyı rötuşlayınca ortaya nasıl bir simanın çıkacağından emin olamazken, birkaç haftalık bir ceninin korkunç görüntüsünü bir bebek yüzünde dünyanın en sevimli manzarasına çeviren bir operasyonun kusursuzluğuna şahit mi aranır? Besbelli ki, her hücrenin vücuda gelişi ve sima üzerindeki yerini alışı, çok ayrıntılı bir planın parçasıdır. Ve şu anda, şu vücutta yer değiştirmekte olan herbir zerre, aylar sonra neticesini verecek olağanüstü bir operasyonun içinde bir rol sahibi olarak hareket etmektedir.Yüzün inşası, sadece onun dış görünüşüne bir şekil vermekten ibaret bir operasyonu teşkil etmez. Gözlerimizin önüne bir insan yüzünün sayısız şiire konu olmuş güzelliğini seren derinin altında, birbiriyle ve bedenin geri kalan kısmıyla bağlantılı olarak faaliyet gösteren sistemler vardır. Kaslar da bunlardan biridir ve on dördüncü hafta civarında şekillenmeye başlar. Ondan yaklaşık bir ay kadar sonra da bu faaliyetler sonucunu yavaş yavaş vermeye başlayacak ve ceninin ağzını oynatmakta olduğu görülecektir.On beşinci haftada, 130 mm.’ye ulaşmış olan ceninin kafası artık iyice dik duruma gelmiştir. Gözler her ne kadar kafanın ön tarafına doğru kaymış ve asıl yerlerine yaklaşmış olsalar da hâlâ bir insan yüzüne göre aşağıda yer almaktadırlar. Yüzü ve vücudu kaplayan deri saydam haldedir ve altında olup bitenleri karaltı halinde göstermektedir. Yirmi ikinci haftaya eriştiğinde deri saydamlığını kaybeder. Bu arada, ceninin sadece bir yüze kavuşacağı anlaşılmakla kalmamış, farklı bir yüze sahip olacağı da belli olmuştur. Farklı çizgiler, farklı bir şekil ve farklı bir kişilik, yüzün genel heyetinde belirtilerini vermektedir. Bununla birlikte, hiç kimse, ceninin şu anki haline bakarak onun hayata nasıl bir sima ile gözünü açacağını tahmin edemez. Görünmeyen kalem farklı hatlar çizmeye başlamıştır; resmin son hâli ise, kalem sahibinin henüz kimseye açmadığı bir sırdan ibarettir.Aradan birkaç hafta daha geçer. Yüzün en önemli unsuru, yapısını büyük ölçüde tamamlamış olur. Bunlar gözlerden başkası değildir. Retinasıyla, diyaframıyla, çeşit çeşit hücreleriyle, akılları hayretten hayrete düşüren bağlantılarıyla, kendi başına bir olağanüstü yapıyı teşkil eden ve tek başına bütün evrimci dünyaya meydan okuyan bu organ, şimdilik gözkapaklarının altında, önüne âlemlerin açılacağı ânı beklemektedir. Otuzuncu haftaya erişmiş bir ceninin yüzünde, görünmez kalemin kaşları da resmetmiş olduğu gözlenir. Bu arada gözkapakları birbirinden ayrılmış ve açılmıştır. Kasların içinde olup biten herşey, henüz bu faaliyet alanından görünmeyen aydınlık bir dünyaya yapılacak bir yolculuğun işaretlerini vermektedir.İki tane yarım hücreyle başlayan macera, aylar sonra yeni bir insan şeklinde noktalanır. Bütün bu olup bitenleri hızlandırılmış bir film haline getirdiğinizde, bir bakıma, insanın âcizliğini dile getiren bir hikâye elde etmiş olursunuz. İnsana benzeyinceye kadar şekilden şekle giren bu yaratığın bütün bedeni bir yana, sadece yüzünde olup bitenler, bu hikâyeyi bütün belâgatiyle görenlere anlatır. Orasında burasında yumrular beliren, çukurlar açılan, çizgiler çizilen, eğilen, bükülen, şişen, büyüyen, bir nokta halinde başlayıp adım adım büyüyen ve büyüdükçe halden hale dönen bu yüz, kendisini çekip çevirene bütünüyle teslim olmuş durumdadır. Kimse onun ne hal aldığını veya alacağını bilemediği gibi, o da kendi üzerinde olup bitenlerden habersizdir, bu olaylar karşısında âciz ve çaresizdir.Üstelik, bütün bunlar, herbiri yüz binlerce ışık yılı genişliğindeki yüz milyarlarca galaksiden bir tanesinin yüz milyarlarca yıldızından birisinin peşindeki bir küçük gezegenin üzerinde, onun 4,5 milyar senelik ömrünün dikkate bile alınmayacak bir fraksiyonunda nefes alıp veren milyarlarca insandan bir tanesinin bedeninin karanlıklarında olup bitmektedir. Hikâyenin özeti: çaresizlik içinde, hiçlik içinde, âcizlik içinde yokluk içinde, çaresizlik içinde, hiçlik, önemsizlik, âcizlik, hiçlik, önemsizlik, âcizlik...Yine de bu macera, içinde âlemler barındıran bir hücrenin semâa kalkıp galaksilerin diliyle kutladığı bir yaratılış hikâyesidir. Yaratılanın bu konuda hiçbir tercih hakkı olmamış, yaratılışının hiçbir aşamasında kimse ona fikrini sormamıştır.İyiki öyle olmuştur.Aksi takdirde, bizi biz yapan kâinatın en güzel eserini biz yüzümüzde taşıyamazdık.Bugün birbirimizin yüzünde yahut aynada bize gülümseyen, işte bu çaresizliğimizin güzelliğidir.
AİLENİN TEMELİNDE SEVGİ VARDIR…

Sevgi insan yaşamındaki en önemli duygudur ve sevgi
Ailede başlar..
Aile bir sevgiyle doğar,BİN sevgi üretir..
İnsanın kalbinde ,başka biriyle yakınlaşmak ve onun
Tarafından sevilmek arzusu vardır.
Evlilik de yakınlaşma ve sevgi ihtiyacını karşılamak üzere
Gerçekleştirmektedir..
Kur’an-i Kerim’in Rum süresinde,(21) “Kaynaşmanız için size kendi
(cinsinizden ) eşler yaratıp aranızda sevgi ve merhamet peyda etmesi de O’nun (varlığının ) delillerindendir.” Denilmekte ve evliliğin
kuruluşunda sevginin önemi vurgulanmaktadır.
Evlilik hayatında mutluluğun temel şartları arasında en önde
Geleni sevgidir.
Sevgiyle kurulan bir yuvada diğer şartları (saygı,güven,sadakat,sorumluluk,hoşgörü,sabır,anlayış ) gibi yerine
Getirmek daha da kolaylaşır.
Birbirine sevgi ile bağlı eşler arasında sevginin korunup
Büyütülmesi ancak(“ben” duygularının “biz” duygusuna
Döndürülmesi ile gerçekleşir.
Aile olmanın temelinde bu anlayış bulunursa aile içinde
Sevginin aktarılması kolaylaşır.
İnsanlar sevgilerini belirtirken farklı diller kullanır.
Bazıları sevgisini sözle ifade ederken bazıları davranışlarıyla
İfade etme yolunu seçer..
Her ne şekilde olursa olsun,sevginin aile içindeki değeri hiçbir şey ile ölçülemez.
Mutlu ve huzurlu bir yuva ,sevgilerin yeşertilip büyütüldüğü
Yerdir..
| İslamda Çocuk Hakları |
|
İslâm dini, terbiye ile alâkalı olarak çocukları belli başlı yaş safhalarına ayırır.
Doğumdan itibaren bu safhalar şöyledir:
1- Doğum ve ilk yedi gün: Temizlik, ad konması, akika kurbanı kesilip ziyafet verilmesi, hatta sünnet edilmesi, ilk yapılacak işlerin başında gelir.
2- İlk iki yıl: Süt devresidir. Kur’ân-ı Kerim: “Anneler çocuklarını tam iki yıl emzirirler” buyurarak, meseleye çocuğun haklarından biri olarak yer verir. Bu devre, çocuğun biyolojik gelişmesinde en mühim devredir ve anne sütü esas olmak üzere, gıdasına iyi dikkat edilmesi gerektiğini ortaya koyar.
3- Konuşma yaşı: Sistemli ve şuurlu öğretimin başladığı devredir.
4- Temyiz yaşı: Çocuğun söylenenleri tam olarak anlayıp, doğru olarak cevap vermeye başladığı yaş olarak tavsif edilir.
İslâm âlimleri, temyiz yaşına kadar çocuklara sert davranılamayacağını, dayağın “haram olduğunu” söylerler. Bu yaştan önce verilen cezaların faydalı bir tesir yapmayacağı kanaatı vardır.
5- İstiğna yaşı: Çocuğun kendi kendine bazı ihtiyaçlarını görebilme yaşıdır.
6- 10 yaş: Namazın ciddiyetle ele alınması gereken yaştır.
7- Mürahık yaşı: Çocuğun 12 yaşından bülûğ çağına kadar olan devresidir.
8- Bülûğ yaşı: Mükellefiyet yaşıdır. Çocuk bu yaştan sonra artık genç’tir ve aklî gelişmesinde bir aksaklık yoksa, Allah’a karşı mükelleftir.
İslâmî terbiye, bülûğ öncesini hayata hazırlama safhası olarak kabûl eder ve temyiz öncesi devrede çocuğun çocuksu isteklerine müdahale edilmemesini ister.
İslâm, bülûğdan önceki yaşlarda çocukları aklen yetersiz görür ve onları kesin bir çizgiyle büyüklerden ayırır. Bu ayırım, onun aleyhine durum hâsıl etmez. Meselâ, çocuklara karşı işlenen bir suç, büyüğe verilecek cezaları hafifletmez veya çocuğun mirastan alacağı payın miktarını büyükten aşağı tutmaz. Bu ayırım, çocuğun aleyhine olacak durumları önler. Çünkü Efendimiz (S.A.V.), bülûğa erinceye kadar çocukların sorumlu olmayacağını belirtmiştir.
Batı âlemi, asırlar boyu “çocuk küçük insan, insan büyük çocuk” telâkkisine kapılarak, çocuğun ayrı bir fıtrata sahip olduğunun farkına varamamış, bu yüzden ayrı hükümlere ihtiyaç duymamış, herhangi bir suçun kanundaki karşılığı ne ise, idam etmeye varıncaya kadar, yaşına bakmaksızın, bütün çocuklara uygulayarak onları perişen etmiştir.
Batı âleminde son zamanlarda çocuk üzerinde derinleşen araştırmalar ortaya çıkarmıştır ki; çocuk, büyükten oldukça ayrı bir varlıktır. Öylesine ayrı ki; çocuğu, büyük insanı tahlil eden antropoloji esasları çerçevesinde incelemek zordur. Bazı âlimler, ayrı bir çocuk antropolojisinden bahsetmeye başlamışlardır. Resûlullah’ın 1500 yıl önce beyan buyurduğu bir gerçeği nihayet keşfetmiş olmaları bile, onlar için büyük bir hamle sayılabilir.
|
|
|
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
20/4/2007 - ALLAHIM SABRIMI BENDEN ALMA

ÇOCUK VE RESİM
Resim, psiko-pedagojik açıdan çocuğu bize tanıtmaya yarayan bir ölçüt olduğu gibi, onun zeka kişilik ve yakın çevre özelliklerini yansıtan bir ifade aracı olarak da büyük bir önem taşır.
Her çocuk büyük belirli bir kas olgunluğuna eriştikten sonra, kağıt üzerinde bir takım çizgi ve figür denemelerinde bulunur. Bireysel zeka ve kişilik faktörlerinin yanı sıra, çocuğun çevreyle olan etkileşimi ve günlük deneyimleri, onun çizgisini başka çocuğun çizgisinden ayrılmasını sağlar. Çocuk bize resmiyle adeta kendisinin bir parçasını yansıtmakta, olaylar hakkındaki duygu düşünce ve görüş biçimlerini dile getirmektedir.
Küçük yaşlarda sözcüklerden daha güçlü bir anlatım aracı olan resim, bize çocuğun iç dünyası ve büyüme süreci hakkında önemli bilgiler verir. Çocuğun ben merkezci bakış açısından uzaklaştığını, geniş bir çevrenin üyesi olduğunun farkına vardığını, resim yoluyla anlayabiliriz.
Resim, kolay bir anlatım aracı olması nedeniyle, sınırlı sözcük bilgisine sahip bir çocuk için, kendisi ile dış dünya arasında iletişimi sağlayan bir araçtır. Resim çocuğun iç dünyasını keşfetmek için oldukça ideal, projektif bir tekniktir. Çocukların çoğunluğunun resmi sevmeleri ise bu tekniğin kullanımını kolaylaştırmaktadır.
Çocuğu kolay halde gözlemleme ve tanıma olanağı vermesi açısından, “ oyun” ortamı gibi resim etkinliğinin de önemi büyüktür.
Bu nedenle çocuğa “karalama” evresinden itibaren kağıt-kalemle buluşma olanağı hazırlanmalı, dilediği şekilde özgürce çizmesi konusunda çocuk cesaretlendirilmelidir.
| Annem Cennetim Benim |
|
Bu hafta derslerime çok güzel çalıştım ve anneme yardım ettim. Annem de ödül olarak, Cumartesi günü bizim apartmandaki arkadaşım Recepler'e oyun oynamaya gitmeme izin verdi. Gittiğimde evde Recep, dedesi ve 1.5 yaşındaki kardeşi Mustafa vardı. Recep'in annesinin o gün önemli bir işi çıkmış. Annesi Recep'ten kardeşine bakmasını istemiş. Eğer kardeşine güzelce bakarsa, annesi ona istediği oyuncak arabayı alacakmış. Başlangıçta bana çok kârlı bir alışveriş gibi gelmişti. Fakat, çok geçmeden bir bebeğe bakmanın hiç de kolay olmadığını gördüm. Çünkü, Recep'in kardeşi ya acıkıp huysuzlaşıyor, ya ağlıyor ya da altını ıslatıyordu.
Recep kardeşine sadece üç saat bakacaktı. Sonunda da istediği ödülü alacaktı. Ona rağmen oflaya puflaya yapıyordu. Recep'in dedesi kapıdan bizim şikayetlerimizi dinlemiş olacak ki, “Anneleriniz de siz bebekken size böyle bakıyordu. Hâlâ da sizin işlerinizi yapıyorlar ama hiç şikayet ettiklerini duymadım. Siz daha üç saat dayanamadınız!” dedi. Gerçekten haklıydı. Annem bana o kadar zamandır nasıl sabrediyordu? Hem de yüzünü hiç asmadan ve şikayet etmeden.. Recep'in dedesi, çok merhametli, çok şefkatli ve fedakar oldukları için Cennet'in annelerin ayakları altında olduğunu söyledi. Bir de anneler çocuklarına haklarını helal etmezse, çocukların Cennet'e gidemeyeceğini öğreten bir olay anlattı:
Peygamber Efendimiz zamanında bir tane genç varmış, ölmek üzereymiş ama bir türlü kelime-i şehadet getiremiyormuş, sanki dili tutulmuş. “La....La....” deyip kalıyormuş. Gencin arkadaşları onun şehadet getiremeden, imansız olarak ölmesinden korkuyorlarmış. Birden akıllarına Peygamber Efendimiz gelmiş ve O'nu çağırmışlar. Peygamberimiz gence “Lâ ilâhe illallah, Muhammedün Rasûlullah” demesini söylemiş ama gencin yine de dili dönmüyormuş. Herkes çok şaşırmış. Çünkü Peygamber Efendimiz, ağaca, taşa, deveye emredince, onlar bile “Allah” derlermiş ama bu gencin bir türlü dili çözülmüyormuş. Peygamber Efendimiz “Bu gencin hiç kimsesi yok mu?” diye sormuş. Yaşlı bir annesi olduğunu öğrenince onu çağırmalarını istemiş ve anne gelince, Peygamberimiz oğluna hakkını helal edip etmediğini sormuş. Yaşlı teyze oğlundan bahsedilir bahsedilmez ağlamaya başlamış ve oğlunun ona iyi davranmadığını, kendisine hep karşı geldiğini, onu çok üzdüğünü ve bu yüzden ona hakkını helal etmeyeceğini söylemiş. Peygamber Efendimiz de yaşlı teyzeye, eğer oğluna hakkını helal etmezse oğlunun ebediyyen cehennem alevleri içinde yanacağını söylemiş. Teyze bu sefer daha çok ağlamış, “helal ettim.. helal ettim..” diye inlemiş ve işte o an gencin dili çözülmüş, şehadet getirip vefat etmiş. Peygamberimiz de kendisini o gencin kurtulmasına vesile kılan Allah'a hamdetmiş.
Kur'an'da Allah, anne-babaya “öff..” bile dememizi yasaklamış. Ben bunun ne demek olduğunu anlamadım ve Recep'in dedesine “öff bile dememek ne demek?” diye sordum. Anne-babalarına karşı gelen, yaşlanınca onları döven, sokağa atan, derslerine çalışmayan, yalan söyleyen, annelerinin istediklerini yapmayıp onları üzenleri anlattı. Anneleri onlardan birşey isteyince yüzünü asıp, “öff” diye sızlanarak iş yapanları örnek verdi. Şöyle devam etti; “İşte bunların hepsi kötü davranışlardır. Anne-baba insanın en başta hürmet edeceği kimselerdir. Onlara hürmette kusur eden Allah'a karşı gelmiş sayılır, onları üzen er-geç üzülmeye mahkumdur. Yıllarca kendisine bakan, büyüten, para kazanıp getiren anne-babasına karşı vazifesini yerine getirmeyen çocuk, Kainat'ı Yaratan, bize ayağımızı, gözümüzü, ailemizi, arkadaşlarımızı veren Allah'a karşı vazifelerini yapar mı hiç? Allah'ı seven kişi, başta anne-babasını mutlu etmeli, onlara sevgisini göstermelidir ki sonunda Allah da onu sevsin. Anne-babasına zarar veren zaten ülkesine de faydalı olamaz. İşte zarar içinde zarar...”
Peygamber Efendimiz altı yaşındayken, annesi vefat etmiş. Bizim sınıfta da anne-babası kazada ölen bir arkadaşımız var. Onları düşününce aslında elimdeki güzelliklerin kıymetini bilemediğimi, onlar için Allah'a gerektiği gibi teşekkür edemediğimi anladım. O an annemi ne kadar sevdiğimi, özlediğimi farkettim. Eve gider gitmez annemin yanaklarını öpecektim. Birden “Ya annem olmasaydı!” diye düşündüm. Annem yaptıklarının karşılığında benden hiçbir şey istemiyordu. Hep benim iyiliğimi düşünüyor, ileride yalnız başıma kalırsam kendi kendime işlerimi yapabilmemi istiyordu. Önceleri erkekler ev işi yapmaz diye anneme karşı çıkıyordum, ama bundan sonra bulaşıkları yıkamaya bile yardım edeceğim, yeter ki annem bana hakkını helal etsin ve benim yüzümden o teyze gibi ağlamasın.
O akşam eve dönüp dediklerimi yaptım ve sonra annemden izin alıp odama kitap okumaya gittim. Okuduğum bir hikayede, çarşıdan elleri poşetlerle dolu olarak dönmekte olan annelerin hepsi, kendi çocuklarının maharetlerini övüp övüp duruyorlar ve çok güzel şeyler yapan çocuklardan bahsediyorlardı. Çocukların birisi çok güzel şarkı söylüyormuş, öbürü çok güzel resim yapıyormuş, diğeri elleri üzerinde yürüyormuş. Annelerden bir tanesi ise sessizce dinliyor ama kendi çocuğu hakkında hiçbir şey söylemiyormuş. Ona da sormuşlar “Senin çocuğunun hiçbir mahareti, kabiliyeti ve üstün bir yanı yok mu?” diye. Kadın yine hiçbir şey söyleyememiş. Evlerinin bulunduğu sokağa geldiklerinde, herkesin çocuğu sokakta kendi maharetini sergiliyormuş; kimisi şarkı söylüyor, kimisi resim yapıyor, kimisi de ellerinin üstünde yürüyormuş. Yorgunluktan elleri ve belleri kopan anneler, çocuklarına bakarken, çocukları da onlara uzaktan el sallayıp oyunlarına devam etmişler. Kendisine çocuğunun mahareti sorulan kadının oğlu ise, annesini görür görmez çok sevdiği oyunu bile bırakıp koşarak annesinin yanına gelmiş, “Hoşgeldin anneciğim!” deyip annesinin elinden poşetlerin yarısını almış. O sokakta oturan yaşlı bir amca varmış, ona hangi çocuk daha becerikli, daha iyi diye sormuşlar. Amca da annesine yardım eden çocuğu göstererek, “Şimdi oyunu bırakıp annesine yardım eden, yarın vatanı için de her şeyini feda edebilir. Zaten Peygamber Efendimiz de annelere hizmet etmeyi emretmiş. Bu yüzden, bu çocukların en iyisi ve en beceriklisi annesine yardım etmek için koşan şu çocuktur” demiş.
İşte böyle arkadaşlar; ben bu duygularla yatmaya hazırlanıyordum ki canım anneciğim geliverdi yanıma; bir taraftan, o yumuşacık ve pamukçuk elleriyle saçlarımı sıvazlarken, diğer yandan da bahar güneşi gibi aydın yüzüyle tebessümler saçarak bir öpücük kondurdu yanağıma ve şöyle dedi kulağıma:
Has bahçenin bal arısı
Sevgilerin en durusu
Bir kez istese yavrusu
Yüreğini verir anne...
Ben de atıldım annemin kollarına ve karşılık verdim ona:
İnsan kendi yaşamayınca anlayamıyor,
Bebeğe bir saat bakmak bile zorlardan zor.
Anneciğim, n'olur hakkını helal et bana,
Borcumu ödeyemem canımı versem sana.
Gece karanlığında odamı aydınlatan ve içimi ısıtan melek yüzlü annem kapıyı kapatırken ben de başımı yastığa mutluluk içinde bırakıverdim. Uykuya dalacağım ana kadar da içimden size şunları söylemeyi geçirdim:
Ödenmez asla hakkı annelerin,
Gelin artık kıymetlerini bilin.
“Anne seni çok seviyorum” deyin,
Bundan sonra onları hiç üzmeyin.

|
ÇOCUKLARI ALLAH İLE KORKUTMAYIN
Eğer kalbindeki Allah sevgisini öldürmek ve onu Allah’tan korkmaz bir insan haline getirmek istemiyorsanız çocuklarınızı Allah’la korkutmaktan sakının.
Anne-babaların, bağımsız ve kendi istekleri doğrultusunda hareket etmeye özenen çocuklarını terbiye etmek için, ”Anne sözü dinlemeyeni Allah taş yapar. Yemeğini tabağında bırakanı cehennemde yakar. Kötü laf söyleyeni dilsiz yapar.’‘ gibi uyarılarla Allah’la korkutması yanlıştır. Kimi ailelerde çocuğun vicdanî gelişmesi anne ve babanın örnek davranışlarıyla değil, Allah korkusu ve dinî baskılarla sağlanmaya çalışılmakta ve Allah’ın, yapılan her hatayı günah defterine yazdığından ve ahirette çekeceği işkencelerden bahsedilerek çocuk sindirilmektedir. Bu yola sık sık başvurulacak olursa çocuk kendisini suçlu görecek, aynı zamanda Allah’a karşı, korkuyla karışık bir öfke de geliştirecek, belki de Allah’tan nefret edecektir.
‘SENİ ALLAH SEVİYOR’ DEYİN
Araştırmalar sonucunda çocukların iki yaşından itibaren din ile karşılaştığı,
üç-dört yaşından sonra “nasıl/neden?” sorularıyla her şeyin aslını ve bu arada yaratıcı gücün mahiyetini araştırdığı ortaya çıkmıştır.
Çocuklara Allah’ı anlatırken Allah’ın onu sevdiği ifade edilmeli ve Allah sevgisi üzerinde durulmalıdır. Annelerin çocukları Allah’la korkutmaları çocukların ruh sağlığı açısından zararlıdır. Çocuğa öncelikli olarak Allah’ı cezalandıran, azap veren biri olarak tanıtmak, İslam’a terstir. Bir diğer yanlış ise çocuğun, ”Allah baba kızar, seni cezalandırır.” ifadesidir. Bu ifade tarzı Hristiyan teslis inancının bir taklididir ve yanlıştır.
İŞTE AİLELERE KÖTÜ ÖRNEKLER
Bir gün bir baba, üç-dört yaşlarındaki kızına, dinî konularda bilgi vermek ister.
En çok her şeyi yaratan Allah’ı; sonra da bize iyi ve güzel davranış şekillerini öğreten Peygamberimizi sevmemiz gerektiğini söyleyince çocuk,
”Ben Peygamber’i Allah’tan daha çok seviyorum.” der.
Babası şaşkınlıkta sebebini sorunca;
”Annem bana, ‘Allah yalan söyleyeni cehennemde yakar.” dedi.
Allah’ın cehennemi varmış,
Peygamberin cehennemi olmadığı için ben onu daha seviyorum.” cevabını verir.
Altı yaşlarında bir erkek çocuğu yaramazlık yaptığı zaman devamlı,
”Allah seni sevmez, cehennemde yakar.” telkinleriyle vazgeçirilmeye çalışılmaktadır.
Bir sabah kahvaltısında çocuk birdenbire,
”Baba, bizim köyde de Allah var mı?” diye sorar.
Çocuğun bu sorusunu merak eden babası,
”Oğlum Allah her yerde vardır; ama niçin soruyorsun?” deyince çocuk,
”Eğer orada Allah yoksa, oraya gidecektim de…” cevabını verir.
|
|
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
20/4/2007 - İYİ BİR ANNE BABA NASIL OLMALIDIR VE ÇOCUK EĞİTİMİ NASIL OLMALIDIR?
Anne ve babanın yeni doğmuş olan çocuğa karşı dini görevleri nelerdir?
|
|
|
Anne ve babanın çocuğuna karşı vazifeleri, esas itibariyle doğumdan sonra başlasa da; çocuğun ana rahmine düşmesine, hatta babanın, anne adayını tercihine kadar uzanır.
Doğumdan sonraki ilk günlerde, ebeveynin çocuğu için yapması gereken görevleri, ana hatlarıyla vermeye çalışalım:
1. Dua: Dünyaya gözlerini açan çocuğa yapılması gereken ilk iş duadır. Çocuğun Müslüman olarak yaşaması, Allah’ın rızası dairesinde ömür sürmesi, şeytanın şerrinden korunması ve hayırlı bir evlat olması için hayır duada bulunmak, onun hem dünya, hem ahiret saadeti için büyük önem taşır.
Hz. Aişe validemizin rivayetine göre, yeni doğan çocuklar getirildiğinde Resul-i Ekrem Efendimiz (a.s.m.) onlara hayır ve bereket duasında bulunurlardı. Aynı adeti daha sonra Sahabe-i Kiram da devam ettirmişlerdir.
2. Kulağına ezan ve kamet okuyarak çocuğa isim koymak: Bu adet bizzat Peygamber Efendimizden gelmektedir. Sünen-i Tirmizi’de nakledildiğine göre, Hz. Hasan dünyaya gelince Peygamberimiz onun sağ kulağına ezan okumuştur. (1)
Hz. Hüseyin’in rivayetine göre ise Peygamberimiz bu adetlerinin hikmeti hususunda da şöyle buyurmuşlardır:
“Kimin bir çocuğu olur da, sağ kulağına ezan, sol kulağına kamet okursa, o çocuğa ümmüsıbyan hastalığı zarar vermez (cin zarar vermez).” (2)
Ezan ve kamet çocuğa yapılan ilk iman telkinidir. Çünkü ezanın mana ve muhtevasında tekbir, tevhid, nübüvvet ve namaz gibi dinin esasları bulunmaktadır.
İsim verilirken, çocuğa güzel, İslami isimlerin verilmesine dikkat edilmelidir. Bu hususta Peygamberimizin birçok tavsiye, ikaz ve tatbikleri vardır. Bu hadislerden birisinin meali şöyledir:
“Kıyamet günününde kendi isimleriniz ve babalarınızın isimleriyle çağrılacaksınız. Öyle ise isimlerinizi güzel koyun.” (3)
Çocuğun isminin doğduğu günün akşamında verilmesi tavsiye edilmektedir; fakat yedinci güne kadar da ertelenebilir.
3. Çocuğun sünnet edilmesi: Kelime-i şehadet gibi Müslümanla kafiri birbirinden ayıran sünnet, bazı alimlerce vacip, bazılarınca da farz olarak kabul edilmiştir. Çocuğu sünnet etme zamanına gelince; bulüğ çağına kadar müsaade varsa da, müstehap olan vaktin doğumun yedinci günüdür.
4. Kurban kesilmesi ve başının tıraş edilmesi: Çocuğun doğumu üzerine kesilen kurbana akika kurbanı denmektedir. Peygamber Efendimiz, çocuğu olan kimsenin akika kurbanı kesmesini tavsiye etmişlerdir.
Hz Fatıma ise, çocukları Hasan, Hüseyin, Zeynep ve Ümmü Gülsüm’üm doğumları üzerine birer koç kesmiştir. Akika kurbanının müstehap olan zamanının yedinci gün olduğu bildirilmektedir.
Bazı alimler, bilhassa Hanefi alimleri akika kurbanını mendup olarak görmüşlerdir. İmkanı olan kimse bunu kesmekle, Allah’a olan şükrün fiili olarak göstermiş olur.
Yine sünnet-i seniyyede yer aldığına göre, akika kurbanı kesildiği günlerde, çocuğun başının tıraş edilip, kesilen saçın ağırlığınca altın veya gümüş tasadduk edilmesi tavsiye edilmektedir. Yine Hz. Fatıma’nın, çocuklarının doğumlarından sonra saçlarını kesip ağırlığınca gümüş tasadduk ettiği bildirilmektedir.
Çocuğa Yedirilecek İlk Gıda (Tahnik):
Yeni doğan çocuğa tatlı bir şey çiğneyerek ağzına vermek, dudağına sürmek Sünnet-i seniye’dir. Bunu sâlih bir kimsenin yapması ise menduptur. Kuru üzüm ve şeker gibi tatlılarla yapılabilirse de kuru hurma ile yapmak müstehaptır, daha faziletlidir.
Hazret-i Âişe -radiyallahu anhâ- Vâlidemiz der ki:
“Yeni doğan çocuklar Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-e getirilirdi. O da bunlara mübarek olmaları için duâ eder ve ağzında yumuşattığı hurmanın suyunu çocuğun ağzına sıkardı.” (Müslim: 2147)
Görüldüğü üzere Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz, yeni doğan çocuğun midesine ilk inen gıdaya dikkat etmekte ve bunun ana sütünden başka birşey olmasını istemektedir. Nitekim çeşitli rivayetler, bu ihtimamı sadece kendi torunları için göstermeyip bir prensip olarak bütün müslüman çocuklarına uyguladığını ifade etmektedir.
Bunlar ebeveynin çocuğa karşı görevlerinden ilk akla gelenlerdir. Bu meselede daha geniş bilgi için Prof. Dr. İbrahim Canan’ın Hz. Peygamber’in Sünnetinde Terbiye isimli kitabına bakılabilir.
(1) Tirmizi, Edaha:15.
(2) Feyzü'l-Kadir,6:237.
(3) Buhari, Edeb:108.
Kaynak: Mehmed Paksu Çağın Getirdiği Sorular
|
IYI BİR ANNE BABA
|
İyi bir anne-baba olmaya karar verdiyseniz, önce şu ilkelerin altına imzanızı atmalısınız:
- Kendimi karakterli bir anne-baba olmaya adıyorum.
- Hayatımın temel direkleri; hakikat, güvenilirlik, doğruluk ve inanılır olmaktır. Çocuklarıma bana davranmalarını istediğim gibi davranacağım.
- Hayatımın her anında dürüstlüğün en zirvesini yaşayacağım. Çünkü ahlaki değerler esnek değildir. Beyaz bir yalan bile yalandır. Hırsızlık hırsızlıktır; miktarının büyük yada küçük olması bir şeyi değiştirmez.
? Verdiğiniz sözleri tutun. Alçak gönüllü olun, çocuklarınıza, onları desteklediğinizi açıkça söyleyin. Yapmanız gereken sorumlulukları zamanında yerine getirin.
? Eleştirdiğinizde doğru zaman ve mekanı seçin. Yapıcı olun. Eleştiriye olumlu bir gözleminiz yada yorumunuzla başlayın. Kişiliğini değil, davranışlarını eleştirin ve bundan nasıl etkilendiğinizi gördüğünüz zararı dile getirin. Efendimiz (sav) yanlış bir davranış görünce şöyle derdi; "Gözlerime ne oluyor ki, sizi şöyle şöyle yapar görüyorum." Çocuğunuzun davranışlarını söyleyerek, onun doğru davranmasını sağlayamazsınız.
? Çocukları istediğiniz yönde geliştirmenin yolu, doğru yaptıkları zaman fark etmek ve olumlu konuşmaktır.
"Aferin ellerini yıkadın", "Seni ders çalışırken görmek beni memnun etti" … gibi sözler doğruların fark edilmesidir ve olumlu davranışların kazanılması için çok önemlidir.
Hiçbir eleştiriyi çocuğun kişiliğini hedef alarak yapmayın, davranışı eleştirin. Adama değil, topa vurun. "Tembel" yerine, "ödevini niye yapmadın", "Sorumsuz" yerine, "odan toplanmamış" deyin.
? Çocuğun doğru davranmasını uzaktan kumanda ile sağlayamazsınız. "Ellerini yıka", "dişlerini fırçala", "odanı topla" demek yetmez; söylediklerinizi çocuklarınızla birlikte yapar ve bu arada onu takdir eder, ona iyi sözler söylerseniz, istediğinizi elde etme şansınız artar.
? Her çocuğun yaşına uygun ev ve evin işleriyle ilgili yetki verin.
? İnsanlar sadece fiziksel ilgiye değil, duygusal ilgiye de muhtaçtır. Otoriter olmakla etkili olmayı birbirine karıştırmayın, çocukla ilgili iletişimi koparmış olursunuz.
? Çocuğunuza olan ilgiyi boş vakitlerinize göre değil, onun ihtiyaçlarına göre ayarlayın. Böylelikle olumlu duygular içerisinde büyümesini sağlarsınız.
? Asla çocuğu küçük görmeyin. Huzurunuzda kendini önemsiz hissedecektir.
"Kim demiş, çocuk küçük bir şey,
bir çocuk belki en büyük bir şey." (Necip Fazıl Kısakürek)
? Çocuklarınıza söz verin ve sözünüzü önemseyerek yerine getirin. Onlara zaman ayırın. Onlara inanın. Aynı zamanda umut ve güven aşılayın.
? Kolay ulaşılabilir olun. Çocuğunuz sizi erişilmez görmesin. Bir şeyi karşılık beklemeden yapın yada verin. Başarmaları ve büyümeleri için fırsat tanıyın.
? Onlara iltifatta bulunun. Hele kız çocuklarına prenses muamelesi yapın, aksi takdirde ilk gençlik çağlarında kendisine iltifat eden ilk erkeğin kollarına kendisini atacaktır. (Ali Murat Daryal)
? Çocuğunuza bir şey söylerken diz çökerek onunla aynı hizaya gelmeye çalışın. Sizinle işbirliği yapmaya daha istekli olduğunu göreceksiniz.
? Olumsuz konuşarak motivasyon artırma yöntemi tarihe karışmıştır. Çocuğunuzu gayrete getirmek için olumlu bir tavır içinde olun.
? Etkili anne-baba olmaya çalışırken hedefiniz çocuklara kendinizi önemli göstermek değil, onların kendilerini önemli görmelerini sağlamaktır.
? Çocuklarınızı zafer kazanabileceklerine inandırmak için kolay başarabilecekleri küçük zeminler ayarlayın. Sonra çocukların güçlü yönlerini vurgulayarak, onları başarı için her şeye sahip olduklarına inandırın.
? Çocuklarınızı yalnızken de toplum içindeyken de yaptıkları iyi şeyler için onları övün. Olumlu özellik ve yetenekleri için takdir edin, beğendiğinizi söyleyin.
? Çocuğunuza iyi şeyler söylemekten ve onu övmekten korkmayın. Şımaran çocukları hayat hizaya sokacaktır. Şımartmaktan kaçınayım derken, güvenini zedelediğiniz çocuklara güven kazandırmak çok daha zordur. Çocuğunuza olumsuz bir söz söylemeniz gerekiyorsa, sözü olumlu ve güveninizi belirten bir cümle ile bitirin.
? Anne-babalar! İyi bir dinleyici olmak istiyorsanız, enerjinizi çocuğunuzun beden diline yönlendirin. Çocuğunuz konuşurken gözlerinin içine bakarak söylediklerini yorumlarsanız, dinleme beceriniz gelişecektir.
? Onların içtenlikle dinleyin. Anlamaya odaklanın. Çocuğunuzun sözünü bölmeyin. Önyargınızı askıya alın. Anlatılanı belli aralıklarla özetleyin. Anlamak için açıklayıcı sorular sorun. Dinlemeye öncelik verin. Anlamak için şu yöntemi takip edin: Beyin-kalp bağlantısıyla dinleyin. Anlamak niyetiyle dinleyin. Anlatılmak istenen mesaja, anlatılana hem de duygulara kulak verin. Duymak için gözlerinizle dinleyin. Sempatiyle ve benimseyerek dinleyin (televizyon seyrederken, aynı zamanda çocuğunuzu dinleyemezsiniz).
? Sizi dinlemelerini istediğiniz gibi dinleyin. Dinlemek aranızda böylece bağ kurar, saygı oluşturur. Çocuğunuzla sıcak ilişki kurarsınız. Onun hakkında bilginiz artar. Söyleyeceklerini bilseniz bile, her yaşta anlattığını sıkıntıdan patlasanız bile can kulağı ile yargılamadan ilgiyle dinleyin. Çocuğunuzun anlattığını dinlemiyorsanız, bir süre sonra onun da sizi dinlemediğini fark edersiniz.
? Her çocuk bir kişi olmak ister. Onları anlayıp inandığımızda gerçekten bir kişi olabilirler. Kendimizi çocukların yerine koymalıyız (empati). Onları önemsemeli, sanki en önemli kişiymiş gibi davranmalıyız.
? Tatlı dilli olun. Hitabınız bir şarkı gibi olsun. Lokman (as) oğluna hitap ederken, Kuran ifadesiyle "Ey oğulcuğum!" demişti (Lokman Suresi). Hz. Peygamber (sav) de "Yavrucuğum, yavrucuklarım!" ifadelerini hem torunları, hem de diğer çocuklar için kullanmıştı (Müslim, Edep, 36).
? Çocuklarımızı geleceğe hayata hazırlamalıyız. Hz. Ali Efendimiz şöyle buyuruyor: "Çocuklarınızı yaşadığınız döneme göre değil, onların yaşayacağı döneme göre eğitin."
? Hayatın bir anlamı, bir gayesi olduğunu öğretin. Yüce gayeler, yüksek idealler edinmelerini sağlayın. "Hayatında, hayatından daha değerli bir değeri olmayanın hayatının hiçbir değeri yoktur." (Malcolm X)
? Zaman zaman kucaklaşın. Çocuğunuzu sık sık öpün. Unutmayın! Her öpücüğe bir sevap olduğunu Hz. Peygamber (sav) müjdeliyor.
? Çocuklarınıza hazır bilgiler ezberletmek yerine soru sorma yeteneği kazandırın. Çünkü soru sorma doğru bilgiye ulaştıran bir köprüdür.
? Çocuğun kendini ispatlayabileceği her denemede onu cesaretlendirin. Bağımsızlığına, özgüvenine, girişimciliğine ve sorumluluk alan her davranışına destek olun.
? Gazali şöyle buyuruyor: "Okuldan döndükten sonra, çocuğun oynamasına ve okul yorgunluğunu gidermesine izin verilmelidir. Çocuğun oyundan alıkonulması ve devamlı öğretim yükü altında ezilmesi, onun kalbini öldürür, zekasını köreltir. Ve hayatı başına zindan eder. Hatta onu dersten başını kurtaracak çare aramaya yöneltir."
| İyi anne baba olmanın '20' yolu |
|
Olması gereken, kendinden emin, çocuğun davranışlarına göre davranış değiştirmeyen kararlı ebeveyn modelidir.
1- Her şeyden önce iyi anne-baba olmanın yolu ebeveynlerin işbirliği halinde ve istikrarlı davranmalarından geçer.
2- İdeal ebeveynlik için okumaktan ve çeşitli eğitim çalışmaları ile kendinizi geliştirmekten geri durmayın.
3- Hayırlı evlat sahibi olmak istiyorsanız hayırlı ebeveyn olmak için çaba sarf etmeli ve dua etmelisiniz.
4- Ebeveynlik eğitimi evlilik öncesine dayanır.
5- Evlilik öncesi taraflar, birbirlerini değerlendirirlerken, kendilerine emanet edilecek çocukların anne-babaları olacaklarını düşünmelidirler. “Ben bu şahısla evlenmek istiyorum; ama acaba ebeveynliği nasıl olur? Asabiyetini ben kaldırabilirim; ama ya çocuklar…” diye düşünebilmeli ve hassas bir şekilde irdelemelidir. Çünkü evliliğin yegâne amaçlarından biri sağlıklı bir neslin yetişmesine katkı sağlamaktır. Bu nedenlerle muhatabın irdelenebilmesi için bireyin ebeveynliği bilmesi gerekir.
6- Evlenmeyi düşünen bireyler kuracakları aile ve yetiştirecekleri çocuklar için evlilik öncesi çeşitli eğitimlere katılabilir, danışmanlık hizmeti alabilirler. Böylece evlilik öncesinde veya sonrasında karşılaşabilecekleri sorunlara hazırlıklı olabileceklerinden hata yapma ihtimalleri en aza inecektir.
7- Etkili ebeveynliğin sağlanabilmesi için bir diğer şart eşler arası münasebetin pozitif olması gereğidir. Karı-koca arası tartışmaların yoğun olduğu bir ev ortamında çocukların da psikolojileri kendilerine negatif davranılmasa bile negatif bir biçimde etkilenir.
8- Kendisini tanımlayabilen birey zamanla kendisinde mevcut bulunan negatif, bir başka ifade ile değiştirebilecekleri hasletleri değiştirebilir, geliştirilmesi gerekenleri geliştirebilirler.
9- Nasıl bir insan olduğunuzun farkında mısınız? İyi anne-baba olmadan önce iyi bir birey olmalı, negatif özelliklerinizi terbiye etmelisiniz.
10- Nasıl bir evlat sahibi olacağımız bizim elimizde değil. Ama nasıl bir anne-baba olacağımız bizim elimizde. Ve tercih edilen anne-babalar olursak zamanla tercih ettiğimiz gibi çocuklar yetiştirir ve tercih edilen bireylerin oluşmasına vesile oluruz.
11- Kadının, erkeğe oranla bedensel gücü daha zayıftır; ancak kadın duygusal anlamda erkekten daha güçlüdür ve devam eden sıkıntılara karşı daha sabırlıdır.
12- Kadının eve yaydığı enerji evi tesir altına alabilecek güçtedir. Bu nedenle denilebilir ki; annelerin evde pozitif oluşları evin diğer fertlerine yansıyacaktır. Yani annenin psikolojisi ve evde yaydığı enerjinin çocuğun ders çalışma performansına da, beyin stres atma sürecine de yansıyacağı anneler tarafından unutulmamalıdır.
13- Anne-babalık duygularını yaşamak için çocuklarınıza ihtiyacınız olduğunu unutmayın. Bu duyguyu yaşatmaları dışında, evliliğinizi pozitif yansımaları olması veya ev içi hareket ve mutluluğunu sağlamaları açısından çocuklarınıza ihtiyacınız olduğunu unutmayın. Bunun dışında ebeveynlik bireyin olgunlaşma sürecini hızlandırır.
14- Gebelik dönemiyle birlikte çocuk eğitimi aktif bir biçimde başlar. Bu dönemde çocuk sahibi olacak çift, çeşitli kitaplar ve eğitim çalışmaları ile kendilerini geliştirmeli, anne karnındaki bebeği olumlu etkilemesi için çeşitli musiki vb. müzikler dinlettirmeli, anne adayını stresten uzak tutmaya çalışmalıdırlar.
15- Çocuklarınızın ilk pedagogu siz olmalısınız. Bu nedenle çocuğunuzu gözlemlemeli, gözlem yaparken de objektif ve önyargısız olmalısınız. Bir sorunla karşılaştığınızı düşündüğünüzde ise durumu mutlaka bir uzmanla paylaşmalısınız.
16- Sabır olmadan asla!!!.. Ebeveynliğin birinci şartı sabırdır. Çocuğunuzla olumlu ilişkiler mi geliştirmek istiyorsunuz? İşte yapmanız gerekenler:
* Empati kurun. Yani kendinizi çocuğunuzun yerine koyarak düşünün ve onu anlamaya çalışın.
* Karşılıklı saygıya önem verin.
* Her şeye rağmen sevin.
* Çocuğunuza zaman ayırın.
* Çocuğunuza değer verin ve bunu hissettirin.
17- Bir ebeveyn mütebessim olmalıdır. Aynaya bakın ve söyleyin lüften; çocuğunuza karşı genelde mütebessim misiniz?
18- Etkili bir ebeveynlik için olmazsa olmaz şartlardan biri ise çocuğunuzu her şeye rağmen sevmeniz ve ona saygı duymanızdır. Çocuklarınıza karşı iyi kalpli ve kararlı olun.
19- Önce anlayın sonra davranın. Önce ruhunu ve bilinçaltını çözmeye çalışın sonra çocuklarınıza tepkilerinizi şekillendirin. Lütfen dinleyip anlamadan, çocuklarınızın amaçları ve düşünceleri konusunda fikir sahibi olmadan çocuklarınıza tepki vermeyin.
20- Zayıf yönlerinizi göstermeyin. Duygusallığını veya katı otoriteyi amacına ulaşmada kullanan ebeveyn zayıf ebeveyndir.
|
|
İSLAM'DA ÇOCUK EĞİTİMİ
Çocuk, ana baba elinde bir emanettir. Çocukların temiz kalbleri kıymetli bir cevher olup, mum gibi, her şekli alabilir. Küçük iken, hiçbir şekle girmemiştir. Temiz bir toprak gibidir. Temiz toprağa hangi tohum ekilirse, onun mahsulü alınır. Bunun gibi çocuk da neye meylettirilirse, oraya yönelir. Eğer hayrı adet eder, öğrenirse hayır üzerine büyür. Çocuklara iman, Kur'an ve Allahü teâlânın emirleri öğretilir ve yapmaya alıştırılırsa, din ve dünya saadetine ererler. Bu saadete ana-baba ve hocaları da ortak olur. Eğer bunlar öğretilmez ve alıştırılmaz ise, bedbaht olurlar. Yapacakları her fenalığın günahı, ana-baba ve hocalarına da verilir. Her müslüman, emri altında bulunanlardan mesuldür. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Hepiniz, bir sürünün çobanı gibisiniz. Çoban sürüsünü koruduğu gibi, siz de evinizde ve emriniz altında olanları Cehennemden korumalısınız! Onlara müslümanlığı öğretmezseniz, mesul olursunuz.) [Müslim]
(Çocuklarına Kur'an-ı kerim öğretenlere veya Kur'an-ı kerim hocasına gönderenlere, öğretilen Kur'anın her harfi için, on kere Kâbe-i muazzama ziyareti sevabı verilir ve kıyamette, başına devlet tacı konur. Bütün insanlar görüp imrenir.) [S.Ebediyye]
(Çok müslüman evladı, babaları yüzünden Veyl ismindeki Cehenneme gidecektir. Çünkü bunların babaları, yalnız para kazanmak ve keyf sürmek hırsına düşüp ve yalnız dünya işleri arkasında koşup, evladlarına müslümanlığı ve Kur'an-ı kerimi öğretmediler. Ben böyle babalardan uzağım. Onlar da benden uzaktır. Çocuklarına dinlerini öğretmiyenler Cehenneme gidecektir.) [S.Ebediyye]
Çocuğa günah işlettirmek
Kendinin yapması haram olan şeyi çocuğa yaptıran kimse, haram işlemiş olur. Çocuklarına içki içiren, kumara alıştıran, müstehcen neşriyatı okumasına sebep olan, yalancılık, hırsızlık gibi kötü huylara alıştıran, kıbleye karşı ayak uzatmasına sebep olan kimse, günah işlemiş olur.
Dinimizin temeli, imanı, farzları ve haramları öğrenmek ve öğretmektir. Allahü teâlâ, Peygamberleri bunun için göndermiştir. Gençlere bunlar öğretilmediği zaman, İslâmiyet yıkılır, yok olur. Allahü teâlâ, müslümanlara (Emr-i maruf) yapmayı emrediyor. Yani, benim emirlerimi, bildiriniz, öğretiniz buyuruyor. (Nehy-i münker) yapmayı da emrederek, yasak ettiğini bildirdiği haramların yapılmasına razı olmamamızı istiyor. Kur'an-ı kerimde buyuruluyor ki:
(Kendinizi ve aile efradınızı Cehennem ateşinden koruyun!) [Tahrim 6]
Kur'an-ı kerimde, nefslerimizi ve aile efradımızı, yakıtı insan ve taş olan Cehennem ateşinden korumamız emredilmektedir. Elli-yüz senelik kısa bir hayat için evladımızı dünya felaketlerinden korumaya çalıştığımız gibi, ebedi felakete düçar olmaması için ahıretini de korumamız gerekir. Bir babanın, evladını Cehennem ateşinden koruması, dünya ateşinden korumasından daha mühimdir. Cehennem ateşinden korumak da, imanı ve farzları ve haramları öğretmekle ve ibâdete alıştırmakla ve kötü arkadaşlardan ve zararlı neşriyattan korumakla olur. Bütün fenalıkların başı, kötü arkadaştır. Kötü arkadaşları, onun, küstah, yalancı, hırsız, saygısız ve korkusuz olmasına sebep olabilir. Senelerce de bu kötü huylardan kurtulamaz.
İyi hareketi övülmelidir
Ne zaman çocukta iyi bir hareket görülürse, onu takdir etmeli, mükâfatlandırmalıdır! İnsanların yanında bazan onu övmelidir. (Amcası benim çocuğum böyle yaptı) diyerek iyiye teşvik etmelidir. Bir kabahat işler veya kötü bir söz söylerse birkaç defa görmezlikten gelmeli, (onu yapma) dememeli, azarlamamalıdır. Sık sık azarlanan çocuk, cesaretlenir, gizli yaptıklarını açıktan yapmaya başlar. Yaptığı kötü işlerin zararı, kendisine tatlı dil ile anlatılmalı, ikaz edilmelidir! Yapılan iş, dine aykırı ise işin zararı, fenalığı ve neticesi anlatılarak, o kötü işe mani olmalıdır. Baba, baba olduğunu, büyük olduğunu hissettirmelidir! Anne, çocuğu babası ile korkutmalıdır!
Her gün bir müddet oynamasına izin vermelidir ki, çocuk sıkılmasın. Sıkılmak ve üzülmekten kötü huy hasıl olur ve kalbi körleşir. Hiç kimseden para istemesine müsaade etmemeli, fazla konuşmamasını, büyüklere saygıyı öğretmelidir. İyi insanların güzel hallerini anlatıp, onlar gibi olmaya, kötü insanların kötülüklerini anlatıp, onlar gibi olmamaya dikkat etmesi öğretilmelidir.
Çocuğa her istediğini almak ve lüks içinde yaşatmak uygun değildir. Büyüyünce de her istediğini ele geçirmeye çalışır; fakat bunda muvaffak olamayınca sukutu hayâle uğrar, isyankar olur. Kendimiz helal yediğimiz gibi çocuklarımıza da helal yedirmeliyiz. Haramla beslenen çocuğun bedeni, necasetle yoğrulmuş çamur gibi olur. Böyle çocuklar da pisliğe, kötülüğe meylederler.
Çocuk terbiyesi (2)
Çocuğa, israf etmemesini, kanaatkar olmasını öğretmelidir. Bazan da yavan ekmek yemeğe alıştırmalıdır. Çocuğun kötü yerlere gitmesine mani olmalıdır. Çocuk kötülerin yanında ahlâksız, yalancı, hırsız ve hayâsız olur.
Baba, ne devamlı asık suratlı durmalı, ne de çocukla fazla yüz göz olmalı, konuşmasının heybetini korumalıdır. Çocuğa babasının malı ile, rütbesi ile övünmemesi tenbih edilmelidir! Tevazu sahibi ve kibar olması öğretilmelidir! Başkalarından birşey almanın zillet olduğu, veren elin alan elden üstünlüğü bildirilmelidir! Cimriliğin çirkinliği öğretilmelidir! Başkalarının yanında edebli oturması, ayak ayak üstüne atmaması, laubali hareketlerden uzak durması telkin edilmelidir!
Fazla konuşmaktan çocuğu men etmelidir! Fazla konuşmanın hayâsızlığa yol açtığı, çenesi düşüklüğün kötülüğü belirtilmelidir! Çocuk nasıl olsa konuşmasını öğrenecektir. Maksat, ona icab edince susmasını ve büyüklerin sözünü dinlemesini öğretmektir.
Doğru da olsa, çokça yemin etmesine izin vermemelidir! Vara yoğa yemin, kötü bir alışkanlıktır. Büyüklere hürmetin, yerini onlara vermenin ve herkesle iyi geçinmenin önemi anlatılmalıdır.
Küçükken namaz kılmalı
Çocuğu daha küçükken namaza alıştırmalıdır. Büyüyünce namaz kılması zor gelebilir. Başkasının malını çalmayı, haram yemeyi, yalan söylemeyi gözünde çirkin gösterecek şekilde anlatmalıdır! Böyle yetiştirip büluğa erince, bu edeblerin sırlarını, inceliklerini ona söylemelidir. Her işi adet olarak yapmaması, niyetle, şuurla yapmasının lüzumu anlatılmalıdır. Mesela, yemekten maksat, kulun Rabbine ibâdet etmesi, insanlara, vatanına, milletine faydalı hizmetlerde bulunması, insanların saadeti için çalışması olduğu öğretilmelidir. Dünyadan maksadın, ahıret için azık toplamak olduğu, zira dünyanın kimseye kalmadığı, ölümün çabuk ve ansızın gelebileceği anlatılmalı, (ne mutlu o kimseye ki, dünyada iken ahıret azığı elde eder, Cennete ve Allahü teâlâya kavuşur) demelidir. Küçük yaşında böyle terbiye edilirse, taş üzerine yazılan yazı gibi olur ve kolay kolay silinmez. Peygamber Efendimiz buyurdu ki:
(Bütün çocuklar, müslümanlığa elverişli olarak dünyaya gelir. Daha sonra bunları, ana-babaları hıristiyan, yahudi ve dinsiz yapar.) [Taberânî]
Hadis-i şerifte müslümanlığın yerleştirilmesinde ve yok edilmesinde en mühim işin, çocuklukta ve gençlikte olduğu bildirilmektedir. O hâlde, her müslümanın birinci vazifesi, evladına İslâmiyeti ve Kur'an-ı kerimi öğretmektir. Evlad nimetinin kıymeti bilinmezse, elden gider. Bunun için (Pedagogie), yani çocuk terbiyesi, dinimizde çok kıymetli bir ilimdir.
İslâm dinine karşı olanlar, bu mühim noktayı anladıkları içindir ki, (Gençliğin ele alınması birinci hedefimizdir. Çocukları dinsiz olarak yetiştirmeliyiz) diyorlar. İslâmiyeti yok etmek ve Allahü teâlânın emirlerinin öğretilmesini ve yaptırılmasını engellemek için, (Gençlerin kafalarını yormamalıdır. Din bilgilerini büyüyünce kendileri öğrenirler) diyorlar.
Bugün, bütün hıristiyan ülkelerinde, bir çocuk dünyaya gelince, buna bozuk dinlerinin icablarını yapıyorlar. Her yaştaki insanlara, hıristiyanlığı titizlikle aşılıyorlar. Müslümanların imanlarını, dinlerini çalmak ve yok etmek ve onları da, hıristiyan yapmak için, İslâm ülkelerine paket paket kitap, broşür ve kaset gönderiyorlar. O hâlde, müslümanlar din cahillerinin hilelerine, yalanlarına aldanmamalı, çocuklarımıza sahip olmalıyız. Onlara sahip olmak da, dinimizin emirlerine uygun olarak yetiştirmekle olur. Ahlâkı değiştirmek mümkün olduğu için Peygamber efendimiz, (Ahlâkınızı güzelleştirin) buyurmuştur. Zaten din, güzel ahlâk demektir. Şu hâlde dinin emrine uyup yasak ettiğinden kaçan, huyunu değiştirip güzel ahlâklı olur. Güzel ahlâklı olan da iki cihanda rahat olur.
Çocuğu dövmemelidir!
En vahşi hayvan bile terbiye ile ehlileştiriliyor. Hiçbir zaman elma çekirdeğinden portakal olmaz. Fakat elma fidanını büyüterek, lüzumlu aşı ve kültürel tedbirlerle kaliteli elma veren bir ağaç olarak yetiştirmek mümkündür. Bunun gibi insan tabiatında bulunan bazı arzular yok edilemez, fakat terbiye edilebilir. Terbiyede dayak atılmaz.
1- Çocuğu dövmek ahlâkının bozulmasına, hırçınlaşmasına sebep olur.
2- Dayakla büyüyen çocuk esnek olmaz, katı olur.
3- Dövülmek, çocukta ana-babaya karşı kızgınlığa yol açar. Çocuk kendi yaptığının kötü bir şey olduğunu düşünmez, kendini suçlu görmez, kendini döveni suçlar.
4- Dövülen çocuk, kızdığı zaman, o da şiddete baş vurur, bir başkasını döver. Böylece dayak vicdanlı olmaya değil, saldırganlığa sebep olur.
5- Sözden anlayacak yaştaki çocuğa dayak atılmaz. Sözden anlamayan çocuğuna hafifçe vurmak yeter. Başa, yüze tokat atmak, sopa ile dövmek çok zararlıdır. Bu ancak işkenceciye yaraşır.
Bir şeyi, zıttı kırar. Kötü huyları, iyi huylar yok eder. Bu bakımdan kendini zorla da olsa, iyi işler yapmaya alıştırmalı, onları adet haline getirmelidir! Çocuk, ahlâkı iyi olan insanlarla arkadaşlık ettirilirse, güzel huylar kendiliğinden onun tabiatı olur. Çocuklar böyle yetiştirilirse, dünya ve ahıret saadeti elde edilir..
| Anne babaların 7 yanlışı |
|
Birçok anne-baba, çocuklarına iyilik yapmak için çırpınıyor. Ama bir yerlerde yanlış yapıyorlar ve bunları bulmakta çok zorlanıyorlar.
1- Çocuğumuza sürekli bebek muamelesi yapıyoruz
Kabul, onlar bizim can yongalarımız, ne kadar büyüseler de bizim biricik yavrucaklarımız. Peki çocuklarımızın karşılaştığı her sorunu, onlar için biz çözersek, yollarına çıkan her engeli biz bertaraf edersek, çocuklarımıza iyilik mi yapmış oluruz? Yoksa gerçek hayatın güçlüklerine karşı dayanıksız ve nice hayal kırıklıkları yaşamaları mukadder, zayıf bir çocuk mu yetiştirmiş oluruz? Hayat, elbette sadece mücadelelerden ibaret değildir; ama hayatın her safhasında karşılaşabileceğimiz irili ufaklı güçlükleri de görmezden gelemeyiz. Üstelik bu zorluklar, her zaman kötü de değildir ki! Başarı yolu, engeller, zahmetlerle doludur. Hem, sorunlardan azade bir dünya ne kadar yaşanmaya değer olurdu? El bebek gül bebek muamelesiyle büyüttüğümüz çocuklarımıza bu şekilde iyilik değil; aslında kötülük yaptığımızı hatırdan çıkarmayalım. Çocuklarımıza, yaşlarına uygun güçlüklerle mücadele etme imkanları verelim, güvenelim onlara.
***
2- Evliliğimizi hayatımızın merkezine alamıyoruz
Eşimizle olan münasebetlerimiz, çocuklarımıza beslediğimiz muhabbetten aşağı kalmamalı. Eşimiz ve çocuğumuz arasında tesis edeceğimiz denge çok önemli. Gündelik yaşamda, sadece eşimiz için bir şeyler yapalım, birlikte on beş yirmi dakika da olsa zaman geçirelim. Eşimizle birlikte geçireceğimiz bu anlamlı ve keyifli anlar, çocuğumuzun da dikkatinden kaçmayacaktır. Anne ve babasının birbirlerine verdiği değeri, duydukları sevgiyi çocuğumuzun da hissedeceğini göreceksiniz. Eşimizle kurduğumuz bu sıcak ilişki, çocuğumuzun karakterini derinden etkileyecektir.
***
3- Çocuklarımızın sosyal etkinliklerini düzenleyemiyoruz
Çocuklarımızı bir etkinlikten bir başka etkinliğe yarış atı gibi koşturuyoruz. Yirmi otuz sene önce, çocukların nefes almaya zamanları vardı. Koşuyorlar, saklambaç oynuyorlar, masal dinleyip hayaller kurabiliyorlardı. Konuşuyorlar, hikayeler, masallar anlatıyorlardı birbirlerine. Şimdi zavallı çocukların bunlara pek zamanları yok, kalmadı. Peki böyle bir mahrumiyetin sonuçları neler? Depresyonlar, zayıf ve hastalıklı ilişkiler, aileden ve toplumdan soyutlanmalar, zararlı alışkanlıklar, bağımlılıklar... Çocuklarımız bizden daha meşgul. Yüzmeden futbola, karateye, basketbola hafta sonu okulundan özel derslere yetişmeye çalışıyorlar. Bu hengameden, ne çocuk ne aile tatmin oluyor aslında. Harcanan para, zaman ve enerji de cabası. Bunun adı sosyal etkinlik mi, sosyal bezginlik mi? Hafta sonları bin bir telaşe, zahmet ve koşuşturmacayla geçen ailelere soruyorum: Bu yaptığınızın, gerek çocuğunuz gerek kendiniz için yapılabilecek en iyi iş olduğundan emin misiniz?
***
4- Kendi manevi yaşantımızı ihmal ediyoruz
Manevi hayatımızın çocuklarımız üzerinde çok önemli etkileri var. Çocuklarımızın, kendisiyle barışık, yeri geldiğinde hatalarını kabul edebilecek güçlü bir rol model görmeye ihtiyaçları var. Birlikte yemek yemeye bile zaman bulamıyoruz mazeretine sığınarak, manevi hayatımızı ihmal edemeyiz. Çocuğumuzun bedensel gelişimi kadar ruhsal gelişiminden de biz sorumluyuz.
***
5- Ebeveyn olduğumuzu unutuyoruz
Çocuklarımız bizden anne baba olmamızı beklerler, arkadaş değil. Çocukluklarında kendi ailelerinden yeterli yakınlık görmemiş kişiler, anne baba olunca, çocuklarının en iyi arkadaşı olacaklarını söylerler. Öncelikle çocuğumuza annelik babalık yapalım. Bu, çocuğumuzla aramıza duvarlar örmek, evde emir komuta zincirleri tesis etmek değildir. Fırsatlar oluşturup, zaman zaman çocuğumuzun oyun arkadaşı olacağız, belli ölçülerde sırdaşı olacağız, ancak ev içindeki asli görevimizi hatırdan çıkarmamamız gerekiyor. Çocuğumuzun zaten kendi arkadaşları olacaktır, biz de kendi arkadaşlarımızla takılalım.
***
6- Dengeyi tutturamıyoruz
Çocuğumuzun okul, ev ve sosyal hayattaki plan ve programlarının süresini, miktarını ayarlamıyoruz, dengeleyemiyoruz. Otoriter ailelerde pek çok kurallar, nizamnameler vardır. İhmalkar ailelerde de durum tam tersidir, saldım çayıra Mevlam kayıra havası hakimdir. Gerekli gereksiz onlarca kural yerine, çocuğu teşvik edecek, işe yarayacak düzenlemeler, onun da bizim de hayatımızı kolaylaştıracak evdeki rahatsızlık veren sıkıyönetimi veya gevşekliği ortadan kaldıracaktır.
***
7- Çocuklarımızdan bizim hayallerimizi gerçekleştirmesini bekliyoruz
Çocuklarımızın, genetik olarak bizlerden farklı olduğunu kabul etmeliyiz. Onların farklı karakterleri, kişilikleri, potansiyelleri vardır. Çocuklarımızı kendi kalıplarımızın içine hapsetmeye hakkımız yok. Bizler hayallerimizi süsleyen birer doktor, avukat, vali, mühendis olamamışsak çocuklarımızı bu mesleklere zorlayıp, kendimizi tatmin yolları aramamız haksızlık olur. Eğer onları bu mesleklere ikna edersek bir sorun yok, rızaları dışında bir mesleğe çocuklarımızı zorlamayalım. Başta da belirttiğim gibi ebeveynler olarak pek çok hatalar yapıyoruz. Elimizde bir kullanım kılavuzu yok, çocuklarımızı yetiştirmek için. Beşer olarak hatadan hali değiliz.
|
|
|
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
20/4/2007 - HER GÜNE BİR AYET HER GÜNE BİR NAMAZ
http://Alimcocuk.netTIKLA ÇOCUK FİLMİ;MÜZİK,HİKAYE VE İLMİHAL
| Çocuğumla Her Güne Bir Ayet Bismillahirrahmanirrahim |
|

Zeynep’le annesi, o içinde her şey olan kitabı, yani Kur’ân’ı okumaya başladılar. Önce annesinin ağzından bir fısıltı duyar gibi oldu Zeynep. “Efendim?” dedi. Kendisine bir şey söylendiğini sanmıştı. “Besmele çektim.” dedi annesi. “Bismillahirrahmanirrahim.”
Zeynep şimdi daha iyi duymuştu. “Dedem beni kucağına alırken de aynı şeyi söylemişti.” dedi.
Annesi gülümsedi.
“Çünkü her işin başı ‘Bismillah’tır. Her işe başlarken ‘Bismillahirrahmanirrahim’ deriz. Kur’ân okumaya başlarken de, yemek yapmaya başlarken de...”
Zeynepcik sormadan edemedi:
“Neden bismillah diyoruz ki? Sebebini tam anlayamadım.”
Annesi gözlerinin içine baktı Zeynep’in. Bu bakış çok hoşuna giderdi. Annesinin gözlerinin içinde kendisini görebiliyordu.
Annesi anlatmaya başladı.
“Hani, hatırlar mısın, bir masalda, ‘Açıl susam açıl!’ deyince açılan bir kapı vardı. Kapı bu sözü söylemeden açılmıyordu.”
Zeynep başını salladı. Annesinin gözlerinin içindeki Zeynep de salladı başını.
“Biz bu söze ‘parola’ diyoruz. Dün seyrettiğimiz filmde de vardı, hatırlasana. Kapıya bir yabancı gelirse, parolayı soruyorlardı. Bilemezse içeri almıyorlardı. Parolayı bilmeyen dışarda kalıyor, yabancı ve düşman sayılıyor. Ama parolayı söyleyince, herkes dost olduğunu anlıyor ve sana öyle davranıyor.”
Zeynep bütün bunların “Bismillahirrahmanirrahim”le ilgisini merak ediyordu. Gözlerini annesinin gözlerinden ayırmadan öylece durdu. Dudakları aralanmıştı meraktan.
“Bismillah da onun gibi bir parola işte!” dedi annesi. “Bir işi yapmaya başlayınca, varlıklar âleminin kapısını aralarsın. Onların seni tanımasını, sana destek olmasını umarsın. O zaman bir işe başlar başlamaz, kendini tanıtman gerek. Onları ve seni yaratan Allah adına burada olduğunu söylemelisin. İşte ‘Bismillah’ diyerek, Allah’ın adıyla iş yaptığını hatırlatırsın, O’nun kulu olduğunu hatırlarsın, O’nun izniyle hareket ettiğini söylemiş olursun. Yani, bu âlemin parolasını fısıldamış olursun. Eğer parolayı söylemezsen, yabancı ve düşman sanılırsın. Bir bahçeye izinsiz girmek gibi bir şey bu! O zaman sana kapılar açılmaz, işlerin kolaylaşmaz. Parolayı söylersen kapılar açılır, yabancılık çekmezsin, hiçbir şey de sana yabancı ve düşmanmış gibi gözükmez.
“İşte biz de ‘Bismillah’ diyerek başlıyoruz okumaya; tâ ki Rabbimizin söyledikleri bize açılsın ve ne sorumuz varsa cevaplansın.”
Zeynep, “Şimdi ‘Bismillah’ deyince Kur’ân’ın kapağı kendiliğinden mi açılacak?” diye sordu.
Annesi bu masumca soruya tebessümle karşılık verdi. Biraz gülüştüler.
“Aslında, | | |