BenimBlog.com - Turkce ucretsiz blog Bedava blog hizmeti


Dünya hayatı oyun ve eğlenceden ibarettir

Dünya hayatı oyun ve eğlenceden ibarettir

Güzel işler yapmak lazım ,


Free Music

Filistanbul

Pratik bilgilerCep Program-Tema Cinsellik Güzel Kadınlar Kalcalar.Com Pozisyon Yerli Sinema Programlar Tesettür Cilt Bakımı Cilt BakımıSaçlarım Bitki Güzelliği Video İzleGüzel Sözler Cinsellik Seksi Dini Chat Kız msn Seks Güzeller galerisi MSN Yazıları Kadınlar Klubu Sexy Videolar Moda Dünyam Chat Ya Sohbet et Oyun oyna Webmasterlar için site Komik Resimler Var mısın yok Musun? msn chat MSN Nickler Kadınlara Özel Klitoris Sohbet Yap - Chat MSN Nickleri 17+Teknoloji Cinsellik seks Online Film İzle Otomobil - motor Yerli Girl 18+



Hamile Giyim Cilt Bakımı Saç Türk Amatör Sesxy Türk Mutluluk Aşıkımsınız 17+ Şifalı kadinlar

ABD'den Barzani'ye silah sevkıyatı!

Kategori: Kirmizi Elma
10/6/2007

Türkiye'nin Kuzel Irak operasyonu gündeme geldikten sonra Washington'da Barzani'ye silah yardımı için harekete geçildi. Üstelik yardım hibe şeklinde olacak...




ABD'den Barzani'ye silah sevkıyatı!

MÜTTEFİKİMİZ olmasına rağmen düşmanlarımızdan farksız tavır sergileyen ABD, bu kez Türkiye’ye karşı kullanması için PKK’nın hamisi Barzani’ye tonlarca A-4, C-4 tipi bomba, havan topu, makineli tüfek mermi hibe etmek için harekete geçti. ABD Savunma Bakanlığı, bir süre önce “Irak’a silah yardımı yapılması”yla ilgili bir kanun tasarısını, gizlice ABD Kongresi’ne gönderdi.
Kanun tasarısında, Irak’a geniş kapsamlı silah ve mühimmat hibe edilmesini içeriyor. Yapılacak silah ve cephane yardımı, birçok kalemden oluşuyor. Irak Ordusu’na yapılacakmış gibi Kongre’den yasayı çıkarmaya çalışan ABD Savunma Bakanlığı’na bağlı bir alt birimin, silahları asıl teslim edeceği adresin Barzani olduğu tahmin edilmesi güç olmayan bir gerçek. ABD Kongresi’nden karar çıkması halinde silahların deniz yoluyla Akdeniz’e, oradan K. Irak’a ulaştırılacağı belirtiliyor.

Türkiye’ye giren A-4’ler

Tonlarca A-4, C-4’ten oluşan bomba, havan topu, havan topu mermisi, yüzbinlerce uzun namlulu tüfek, suikast silahları ve bu silahlara ait binlerce merminin asıl adresi olan Barzani aracılığı ile PKK tarafından Türkiye’ye karşı kullanılacağı, bu kadar bomba, cephane ve mühimmatın gönderilmesi için harekete geçilmesinin başka bir amacının olamayacağı bildiriliyor.

Çünkü, Irak Hükümeti’nin ve Irak Ordusu’nun bu kadar silah ve cepahaneyi saklayacak ne deposu var, ne de güvenli bir bölgesi. Bu silahların gönderilme amacının Irak’ta “İç savışı körükleme girişimi” de olmayacağına göre, asıl adresin Barzani olduğu gün gibi aşikar.

TSK harekete geçti

Bu konuda ABD’nin girişimlerini yakından takip eden Türk istihbarat kaynakları, bu yöndeki girişimleri teyit ediyor. Özellikle Türk Silahlı Kuvvetleri’nin, “dehşet tasarının” ABD Kongresi’nden geçmemesi için ABD nezdinde girişmide bulunduğu belirtiliyor.

Tercüman


/ Oklumadım tam , okuyacağım , işimiz var. Halledicez birilerini . Irak ordusunun askeri yapılanmasına katkımız olacak. Askeri dodanımına katılmısız. Daha üst düzey ve acık olacak . Bu acık. Olmazsa olmaz .  Bize yakın olan her yerle yakın işitiyoruz.  Barzani kim ola. Bin amerikalıyı tehdit etmeye bakar. Bir takım barzineleri amerikaya vurdurdum Yine vurdururum. Affedilmez hataları var. Ben eskiyim buralarda. Öğrenmeye calısanlar var. Bilen deliriyor. Tehlikeliyim . Dikkat edin. Sizler icin inanılmaz olan şeyler türkler için kolay. Ayağınızı denk alın

GAZNELİLER (963-1187)

Kategori: Kirmizi Elma
15/4/2007

Türklerin tarih boyunca yayılıp devletler kurdukları ülkelerden biri de Afganistan'dır. Türkler bu bölgede MÖ II. yüzyıldan itibaren çeşitli devletler kurmuşlardır. Bu Türk devletlerinden biri olan Gazneliler, isimlerini başkentleri Gazne şehrinden almışlardı. Ancak bu devlet, tarihî kaynaklarda,(Yeminîler ve Sebükteginîler olarak da geçmektedir.

Gazne Devleti'nin kurucusu olan Alp Tigin, tahminen Samanoğulları Devleti'nde yetişmiş bir Türk komutandı. Cesareti ve zekâsı sayesinde Samanoğulları Devleti'nin en önemli mevkilerine kadar yükseldi. O kadar ki; istediğini hükümdar, istediğini vezir seçtirebilecek bir siyasî güce ulaştı.

Onun bu gücünden çekinen Samanoğulları Hükümdarı I. Abdülmelik, onu ülkeden uzaklaştırmak amacıyla Horasan valiliğine atadı. Abdülmelik'ten sonra Samanoğulları tahtına çıkan Mansur bin Nuh, Alp Tigin'i Horasan valiliğinden azletti. Bunun üzerine Belh şehrine çekilen Alp Tigin, burada da tutunamayacağım bildiği için dört bin kadar asker ile Afganistan'a gitti. Gurluları yenerek Gazne'yi aldı (963).

 Alp Tigin'in temelini attığı bu devlet adını başkent olan Gazne şehrinden aldı.

Alp Tigin, Samanoğullarına bağlı olarak ülkesini yönetti. Ölünce yerine geçen oğlu başarılı olamadı.

Bundan sonra Gazne çevresine Alptekin’e bağlı komutanlar ve askerler hakim oldular.

Daha sonra ülke yönetimi Türk komutanlarından Sebük Tigin'e geçti (977-997). O da Samanoğullarına bağlılığını sürdürdü.

1-            Fetih hareketlerine girişen Sebük Tigin ülkenin sınırlarını Doğu Afganistan’a kadar genişletti

2-            Özellikle güneye yaptığı seferlerle Toharistan, Zabulistan, Gür ve Belucistan'ı alarak oğlu Mahmut'a Hindistan kapılarını açtı.

3-            Bu sırada güç durumda bulunan Samanoğulları, Sebük Tigin'den yardım istedi. Karahanlılarla mücadelede zor duruma düşen Samanoğullan, Sebük Tigin'in yardımları sayesinde bir müddet daha varlıklarını sürdürebildiler. Sebük Tigin 997 yılında öldü.

Yönetim saltanat şekline dönüştü.

İlk kez padişah unvanının kullandı.

 

SULTAN MAHMUT (998 – 1030)  VE GAZNE DEVLETİ’NİN YÜKSELİŞ DÖNEMİ

Sebük Tigin ölmeden önce veliaht olarak küçük oğlu İsmail’i seçti. Fakat büyük oğlu Mahmut, İsmail’in hükümdarlığına razı olmadı. Devleti yönetme hakkının kendisine ait olduğunu öne sürerek mücadeleye girişti. Ordu da Mahmut'un tahta geçmesini istiyordu. Kuvvetleri ile Gazne üzerine yürüyen Mahmut, kardeşi İsmail’i yenerek şehri ele geçirdi ve hükümdarlığım ilân etti (998).

4-            999’da  Samanoğulları Devleti üzerine bir sefer düzenleyerek Horasan’ı ele geçirdi. 

Karahanlılar ile anlaşarak Samanoğullarının Maveraünnehir topraklarına Karahanlılar yerleşti.

Bu sefer sonunda Abbasi halifesi Kadir Billah Mahmet’un Sultanlığını tasdik etti. Ayrıca hil’at, bayrak ve tac gibi hakimiyet alametleri gönderdi.

5-            Gazne’nin batısındaki Sistan’a sefer düzenledi.Sistan ,Mahmut’un hakimiyetini tanımak zorunda kaldı.

6-            Karahanlılar üzerinde baskı uygulayan Sultan Mahmut, onları antlaşma yapmak zorunda bıraktı. Bu antlaşma ile Ceyhun sınır olmak üzere, yıkılan Samanoğulları Devleti'nin Horasan topraklan Gazneliler Devleti'ne bırakıldı.Kuzey sınırlarının güvenliğini sağlayan Mahmut, Hindistan üzerine seferler düzenledi.

 

7-            Hindistan seferleri

S.Mahmut Karahanlılar ile anlaşma yapıp kuzeyini emniyete alınca yönünü Hindistan’a çevirdi. 1000 yılında başladı ve hayatının sonuna kadar Hindistan’a 17 sefer düzenledi.

Hindistan seferlerinin başlıca nedenleri şunlardır:

1)      Hindistan'ın yer altı ve yer üstü kaynaklarının zengin, iklim özelliklerinin insana uygun bir bölge olması

2)      Hindistan'da İslâmiyet'i yaymak istemesi.

3)      İslamiyetin bütünlüğünü tehdit eden bölücü mezhep mensuplarının faaliyetlerine son vermek istemesi

4)      Hindistan’ı ele geçirerek güçlenmek ve İslam dünyasının liderliğini ele geçirmek amacında olması

Sonuçları:

1)      Ülke sınırlarını Ganj nehri kıyılarına kadar (Hindistan’ın pencap , peşaver Multan ,Gücerat, Delhi ve Ganj nehrinin batı yakası) genişletti.

2)      Bu seferlerde elde ettiği başarılar, Sultan Mahmut'un İslâm dünyasının kahramanı olmasını sağladı.

3)      Hindistan’da İslamiyet yayıldı.

4)      Hindistan'daki zengin altın ve mücevherler Gazne'ye taşınarak ülke değerli yapılarla süslendi. Gazne Devleti devrin en zengin devleti oldu.

5)      Hindistan'dan getirilen filler ise Gazne ordusuna farklı ve üstün bir özellik kazandırdı.

 

8-            Horasan’daki Faaliyetleri

Sultan Mahmut Hindistan üzerinde yoğun faaliyetlerini devam ettirirken diğer işlerini de ihmal etmedi.

a)      1003’te Sistan merkezini aldı. Bölgedeki hanedanı ortadan kaldırarak Sistan tamamen Gazne’ye bağlandı.

b)      Karahanlılar ile mücadele :Sultan Mahmut'un kuzeyde askerî ve siyasî ilişkide bulunduğu en önemli siyasî güç, Karahanlılar olmuştur. Gazne hükümdarı, başlangıçta Karahanlılarla anlaşmış ve Ceyhun nehri arada sınır kabul edilmişti. Ancak Karahanlılarla bu dostluk uzun sürmedi. Batı Karahanlı hükümdarı İlek Nasr, 1006'da Horasan'a girdi. Arkasından Mahmut da harekete geçti. Karahanlılan Buhara yakınlarından mağlûp etti ve Horasan'dan çıkardı. Daha sonraki yıllarda Karahanlı İlek Nasr, Horasan'ı alma gayesinden vazgeçmedi. Fakat her defasında, güçlü Gazneli ordusu karşısında geri çekilmek zorunda kaldı, İlek Nasr'ın ölümünden sonra Karahanlılarla Gazneliler anlaştılar. Mücadelelerini, Müslüman olmayan ülkelere yönelik yapma konusunda karar aldılar.

c)       Oğuzlar: Selçuklular- Arslan Yagu’nun Hapsedilmesi: Sultan Mahmut'un bir hedefi de, bölgede gitgide büyüyen ve tehlike haline gelen Selçuklular ve başlarındaki Arslan Yabgu idi. Bunun için 1025 tarihinde Sultan Mahmut'la Yusuf Han, Ali Tekin - Arslan Yabgu ittifakına karşı müşterek bir hareket gerçekleştirdiler. Bu seferde, Sultan Mahmut, Arslan Yabgu'yu yakalayarak esir etti. Siyasî aldatmayacayla elde ettiği bu kıymetli esirini Keşmir'deki Kalincar kalesine hapsettirdi. Talihsiz Selçuklu lideri ölümüne kadar bu kalede hapis kaldı.

Arslan Yabgu'nun hapis edilmesinden sonra, ona bağlı 4000 çadırlık Oğuz kitlesi, onun peşinden giderek Gazne'ye yerleşti. Önceleri bu duruma müsaade edilmişti. Fakat bir müddet sonra yerli halkla Oğuzlar arasında büyük bir anlaşmazlık çıktı. Sonuçta Gazne Devleti bu Oğuz grubunu ülkeden attı. Mahmut karşısında Ali Tekin, bölgedeki çöle çekilerek kendisini kurtarabildi. Tehlike geçince de geri dönüp topraklarına yeniden yerleşti. Bundan sonra Sultan Mahmut, Ali Tekin'in dışında diğer Karahanlı idarecileriyle iyi geçindi.

d)            Sultan Mahmut'un önemli siyasî faaliyetlerinden birisi de, Harezm (Harzem) Devleti'nin topraklarını Gazne'ye katmak oldu. 1017 tarihinden sonra Harezm, Gazne'den gönderilen valilerce yönetilmeye başlandı. Sultan Mahmut'un askerî faaliyetleri sonucu Afganistan'daki Gür ve Belucistan bölgeleri de Gazne Devleti'nin hâkimiyetine girdi. Bu bölgeler korunmaya elverişli stratejik yerler olduğu için devletin emniyeti bakımından çok önemliydi.     

9-           Gazneli Mahmut'un batıdaki faaliyeti :

Irak Seferi:Irak'a yönelen Gazne hükümdarı, Büveyhoğullarını yendi ve Bağdat'ta oturan Abbasî halifesini baskıdan kurtardı. Kendisine halife tarafından sultan unvanı verildi.

Türk tarihinde ilk defa sultan unvanım kullanan Gazneli Mahmut oldu.

Sultan Mahmut, Irak topraklarını da alarak batıda en geniş sınırlara ulaştı. Irak Seferi'nden dönerken yolda hastalandı. Gazne'ye ulaşınca da vefat etti (1030).

 

a)      Orta Çağ'da kurulan Müslüman devletlerde, Abbasî Halifeliği ile iyi ilişkiler kurmak bir gelenekti. Bunun için Sultan Mahmut'la Abbasî halifesi Kadir Billâh arasında başlangıçta iyi ilişkiler kuruldu. Saman oğullan tarafından tanınmayan halife, Mahmut tarafından hemen tanındı. Halife de onu, Hint seferleri dolayısıyla takdir ve teşvik etti. Fakat daha sonra, Karahanlılara ait Semerkant şehrinin fermanının kendisine verilmemesi dolayısıyla, Mahmut, halifeye gücendi. Nitekim gelişen olaylar sonrası halife tarafından, Fâtımîlere karşı sert tavır almadığı için itham edildi. Bütün bunlar halife ile Sultan Mahmut arasında soğukluk doğurdu. Fakat Gazneli Mahmut her şeye rağmen, görünüşte halifeye bağlılığını sürdürdü. Onun adını hutbede ve para üzerinde belirtmeye devam etti.

b)      Sultan Mahmut, Kirman ve Mekran bölgesindeki çeşitli mahallî idareleri kendine bağladı.

c)       Bunların yanında Irak'a ve İran’ın bir kısmına hâkim olan Büveyhoğulları Devleti ile de mücadele etti. Bu mücadeleler sonucunda Kirman ve Rey bölgeleri Gaznelilerin kontrolüne geçti.

 

10-       Sultan Mahmut'un ölümü

Gazneliler Devleti'nin en büyük hükümdarı olan Mahmut, son derece hareketli bir hayat geçirdi. Askerî zaferlerle devletini çok yüksek bir seviyeye çıkardı. 1030 yılında öldüğünde ülkesinin sınırlan Irak'tan Ganj deltasına kadar uzanıyordu. Bunun yanında teşkilâtı oturmuş ve genişlemiş bir devlet bırakmıştı. Özellikle adalet anlayışıyla âdeta tebaasının sevgilisi olmuştu

Türk tarihinin en büyük hükümdarlarından biri olan Sultan Mahmut, Gazneliler Devleti'ni imparatorluk haline getirdi.

Hindistan'ın önemli bir bölümünü fethederek burada İslâmiyet’in yayılmasını sağladı.

Onun zamanında devletin sınırları batıda Irak'a, doğuda Ganj deltasına, güneyde Umman denizine, kuzeyde Aral gölü ve Hazar Denizi'ne kadar uzanıyordu.

 

SULTAN MESUT DÖNEMİ (1030 – 1041)

 

1-            Tahta Geçişi :Gazneli Mahmut, öldükten sonra, yerine veliahdı ve küçük oğlu Muhammed geçti. Bu arada devletin batı bölgelerini yöneten Mesut, bunu kabul etmedi. Halifenin desteğini ve bölgedeki bazı Türkmenleri yanına aldı. Arkasından Karahanlı Ali Tekin'den yardım istedi ve kardeşi üzerine yürüdü. Bu arada Muhammed'in yanındaki bazı ordu komutanları, taraf değiştirip Mesut'un safına geçtiler. Bu durumda Muhammed, kardeşine bir şey yapamayacağım anladı ve tahtı ona terk etti. Bu taht değişikliği Sultan Mahmut'un ölümüyle aynı yıl içinde oldu.

 

2-            İdari düzenlemeleri: Mesut, sultan olunca ülke genelinde yeni birtakım idarî uygulamalara girişti. Veziri değiştirdi. Bazı vali ve komutanları görevden aldı, yerlerine kendi adamlarını atadı. Bu arada Bağdat'ta Kadir Billâh'ın yerine halife olan Kâim Biemrillâh'ın adını hutbeye koydurdu.

 

3-            Sultan Mesut, saltanatının ilk yıllarında Karahanlı Ali Tekin anlaşmazlığıyla karşı karşıya geldi. Mesut, daha önce, tahta çıkarken kendisine yardım etmesi karşılığında ona Huttelan otlaklarını vermeyi vadetmişti. Fakat Ali Tekin'in yardımı olmadan tahta geçince vaadini yerine getirmedi. Bunun üzerine Ali Tekin, istediğini almak için Mesut aleyhine hazırlığa başladı. Selçuklularla ve daha sonra da önce Mesut'un yanında olan Herzem hükümdarı ile anlaştı. Ancak Ali Tekin, Sultan Mesut ile savaşamadan öldü.  Böylece Ali Tekin meselesini halleden Sultan Mesut, daha sonra ülkesinin ; çeşitli yörelerindeki meselelere eğildi.

4-            Selçuklular ile Mücadele: Bunlardan en önemlisi Horasan ve Rey civarında ayaklanan Türkmenler meselesi idi. Mesut bu ayaklanmayı sert şekilde bastırdı. 1035 yılında Sultan Mesut, en tehlikeli rakipleriyle karşı karşıya kaldı. Bunlar Maveraünnehir bölgesinden ayrılıp, Gaznelilerin Horasan topraklarına geçen Selçuklulardı.

 

Nesa Savaşı (1035) :Ancak, Mesut döneminde Gazneliler için en büyük tehlike Selçuklular idi. Sultan Mesut Maveraünnehir ve Horasan'a doğru ilerleyen Tuğrul ve Çağrı beylerin emrindeki Selçuklular üzerine ordu gönderdi. Nesa yakınlarında 1035 yılında yapılan savaşta Gazne ordusu yenildi. Savaşı kazanan Selçuklular Horasan bölgesinde gittikçe güçlendiler ve Belh şehrini ele geçirdiler. Bu haberi alan Sultan Mesut yeniden ordu hazırlayarak Selçukluları Horasan'dan çıkarmak istedi.

 

Serahs Savaşı (1038) : Selçuklular Serahs yakınlarında yapılan savaşta Gaznelilere karşı ikinci defa zafer kazandı (1038). Tuğrul Bey bu başarıdan sonra Horasan'ın önemli bir şehri olan Nişabur'a girdi.

Selçuklu-Gazneli üstünlük mücadelesi 1040 yılında Dandanakan Meydan Muharebesi'nde çözüldü.

 

Dandanakan Savaşı (1040) : Sultan Mesut, Gazne Devleti için gittikçe büyük bir tehdit oluşturan Selçukluları tamamen etkisiz kılmak amacıyla güçlü bir ordu hazırlayarak tekrar harekete geçti.Fillerle güçlendirilen Gazne ordusu Dandanakan'da Tuğrul ve Çağrı beylerin komutasındaki Selçuklu ordusuyla karşılaştı. Savaş üç gün sürdü. Sultan Mesut kahramanca savaşmasına rağmen yenildi ve savaş alanından kaçarak canını kurtarabildi.

 

1040 Dandanakan Savaşı’nın sonuçları

1)      Bütün gücüyle bu muharebeye hazırlanmış olan Sultan Mesut, mücadeleyi kaybetti.

2)      Dandanakan Savaşı, hem Selçuklular hem de Gazneliler için bir dönüm noktası oldu. Bu savaşı kazanan Tuğrul ve Çağrı beyler Büyük Selçuklu Devleti'ni kurdular. Bu devlet kısa sürede güçlenerek büyük bir imparatorluk hâline gelirken, Dandanakan Savaşı'nı kaybeden Gazneliler Devleti ise hızla zayıfladı.

3)      Muharebenin sonunda, Gazneliler, Horasan ve İran topraklarını kaybettiler ve büyük bir darbe yediler.

4)      Dandanakan'da Selçuklulara yenilen Mesut, Gazne'ye çekildi. Fakat Selçuklulardan gözü yılmıştı. Bu bakımdan kendisini Gazne'de emniyette hissetmedi. Bütün hazinelerini toplayarak Hindistan'a gitmeye karar verdi. Yolda ordusunda isyan çıktı, isyancılar Mesut'u esir edip, hazinesini yağmaladılar. Daha sonra Hindistan'da bir kaleye hapsedilen Mesut, 1041 'de orada öldürüldü.

5)      Dandanakan Meydan Muharebesi, Gazneli Devleti'nin tarihinde bir dönüm noktası oldu. Gazneliler, Hindistan dışındaki topraklarının çoğunu kaybettiler. Arkasından Mesut'un bir isyan sonunda öldürülmesi, hazinenin yağmalanması devleti yıprattı ve gerilemeyi başlattı.

Sultan Mesut, daha güçlü bir ordu hazırlayıp yeniden Selçuklular üzerine yürümek amacıyla ailesini ve hazinesini alarak Gazne'den Hindistan'a hareket etti. Ancak Mesut, yolda ayaklanan askerleri tarafından öldürüldü (1041).

 

Sultan Mesut, askerî yönü ve siyasî yeteneği düşük bir hükümdardı. Çevresine ve komutanlarına beklenen güveni verememişti.

Mesut, babası Sultan Mahmut kadar başarılı bir devlet adamı değildi. Babasının başarılı komutanlarını çeşitli nedenlerle gücendirdi. Değerli devlet adamlarını görevlerinden aldı. Bu durum Sultan Mesut'un tahtta desteksiz kalmasına neden oldu.

Bunun yanında, devrinin, Selçuklular gibi genç ve dinamik bir siyasî güce tesadüf etmesi onun için şanssızlık olmuştu.

 

GAZNELİLER DEVLETİ’NİN GERİLEMESİ

MEVDUD

1-            Ayaklanarak Sultan Mesut'u öldüren Gazneli askerler, onun yerine kardeşi Muhammet'i tahta çıkardılar; fakat Mesut'un oğlu Mevdut amcası ile mücadeleye girerek tahtı ele geçirdi.Sonuçta 1041'de devletin başına Mevdut geçti.

2-            Mevdut, kaybedilen topraklan geri almak için Selçuklularla mücadele etti. Fakat başarılı olamadı.

3-            Ölümünden sonraki dönemde bir taht mücadelesi devresi yaşandı.

4-            Mevdut, Selçuklular üzerine yapacağı sefere hazırlanırken öldü (1048).

5-            Ülkede on yıla yakın bir süre taht kavgaları yaşandı. Bu kavgalar İbrahim'in sultan olmasıyla sona erdi (1059).

6-            Sultan İbrahim Selçuklularla akrabalık kurdu ve onlarla iyi geçinmeye çalıştı. Kuzeyden gelecek saldırılardan bu şekilde kurtulan İbrahim, Hindistan seferlerine ağırlık verdi. Kırk yıllık hükümdarlığı döneminde devleti toparlayan Sultan İbrahim 1099 'da öldü.

SULTAN BEHRAMŞAH

Gaznelilerin son büyük hükümdarı oldu. (1117)

Onun döneminde Gazne Devleti artık bağımsız bir devlet olmayıp Selçuklu hâkimiyetine girdi.

1-      Behramşah, öncelikle Hindistan'da kendisine karşı çıkarılan ayaklanmayı bastırdı.

2-      Daha sonra devlet işlerini düzene koydu.

3-      1134 tarihinde iyice güçlenen ve kendisine güveni artan Gazne sultanı, taht mücadeleleri sırasında girilen Selçuklu hâkimiyetinden çıktı.

4-      Bunun üzerine Selçuklu sultanı Sancar, sefer yaparak Gazne'ye girdi. Behramşah, Sancar'dan özür dileyerek bağlılığını bildirdi. Sancar da onu affetti.

5-      Behramşah'ın bir siyasî faaliyeti de Gür Devleti'ne yönelik oldu. Behramşah, Gur'daki iktidar mücadelesine karıştı. Bunun üzerine Gurlularla Gazneliler arasında büyük bir mücadele başladı. Bu mücadeleler sonunda Gür hükümdarı Alaeddin Hüseyin, Gazne'ye kadar geldi ve şehri yakıp yıktı. Halkı kılıçtan geçirdi. Bu arada Behramşah Hindistan'a çekilmişti.

6-      1152 yılında Gür hükümdarının Selçuklulara yenilmesi, Behramşah'a Gazne'ye yeniden hâkim olma fırsatını verdi.

 

GAZNELİLER DEVLETİ'NİN YIKILIŞI

1-      HÜSREVŞAH : Behramşah ölünce, yerine oğlu Hüsrevşah geçti. Bu arada Gurlular Gazneliler Devleti'ni sıkıştırmaya devam ettiler. Artık İslam dünyasının bu bölgesinde Gazneliler Devleti küçülmeye, yerini Gurlular almaya başlamıştı. Özellikle Selçuklu sultanı Sancar’ın ölümünden sonra bu durum daha da hızlandı.  Sonuçta Hüsrevşah, Gür baskısına dayanamayarak Gazne'yi terk etmek zorunda kaldı. Başkenti Lahor'a taşıdı. 1160'da orada vefat etti.

2-      Yerine geçen HÜSREV MELİK, Gazne Devleti'ni toparlayacak bilgi ve yeteneğe sahip değildi. Zaten Türk ve yerli emirler ona itaat etmeyerek kendi başlarına hareket eder olmuşlardı. Devletin kötü gidişine rağmen Hüsrev Melik, zevk ve sefaya daldı. Son anda mücadele ettiyse de devletini yıkılmaktan kurtaramadı.

Yıkılışı : 1187'da Lahor'a girmeyi başaran Gurlular, Gazneliler Devleti'ne son verdiler.

 

Gaznelilerin Tarihi Önemi

Asya'nın önemli bir bölgesinde, iki yüzyıl kadar yaşayan Gazneliler hanedanı ve devleti, dünya ve İslam tarihi içinde büyük bir yer tutmuştur.

1-      Sebük Tekin Padişah unvanını kullanan ilk Türk hükümdarıdır.

2-      Abbasi halifesi tarafından Gazneli Mahmut’a “Sultan “ unvanı verilmiş ve bu unvanı kullanan ilk Türk hükümdarı olmuştur.

3-      Hakim oldukları bölgelerdeki halk çok farklı milletlerden oluşmaktaydı. Bu durum yıkılmalarında önemli bir etken olmuştur.

4-      Fars ve Arap kültürünün etkisinde kalmışlardır.

5-      Çok uluslu yapıları nedeniyle milli birlik kurulamamıştır.

6-      200 yıla yakın bir dönem içerisinde, Hindistan'da İslâmiyet'in yayılıp kökleşmesinde birinci derecede etkili olan devlet Gaznelilerdir.

7-      Gazneliler, Hindistan'da ileride kurulacak Türk-İslâm devletlerine temel oluşturmuştur.

8-      Bununla beraber Türk kültürünün ve İslâm medeniyetinin gelişmesine katkıda bulunmuşlardır.

9-      Gazneliler, yaşadıkları dönemin bir kısmında Türk-İslâm dünyasının liderliğini yapmışlardır.

AKKOYUNLULAR (1350–1502)

Kategori: Kirmizi Elma
15/4/2007

AKKOYUNLULAR (1350–1502)

a.Akkoyunlu Devleti’nin Kuruluşu

Akkoyunlular Oğuz Türklerinin Üçok kolunun Bayındır boyundandır.

XIV. yüzyılın ikinci yansında Horasan'dan gelerek Bayburt, Urfa ve Diyarbakır dolaylarına yerleştiler. Bu sırada Akkoyunluların başında Tur Ali Bey bulunuyordu. Akkoyunluların bilinen en eski lideri olan Tur Ali Bey, 1363 yılında öldü.

Güneydoğu Anadolu'da bağımsız yaşayan Akkoyunluların gerçek kurucusu, Tur Ali Beyin torunu Kara Yülük Osman Beydir.

Kara Yülük Osman ilk zamanlar Kadı Burhaneddin'in hizmetinde bulundu. Ancak araları bozulduğu için yanından ayrıldı. Kendisini yok etmeye çalışan Kadı Burhaneddin'i bir gece baskını sonunda öldürttü.

Bir ara Memlûklerin hizmetinde de bulunan Karayülük Osman, 1400 yılında Osmanlılara karşı Timur'un yanında yer aldı. Doğu Anadolu Bölgesi'ni ele geçirmek isteyen Kara Yülük Osman, Timur'un Anadolu seferine kuvvetleriyle katılarak yardımda bulundu. Timur kendisine yapılan bu askerî yardıma karşılık Malatya ve Diyarbakır'ı ikta olarak ona verdi. Bu topraklar devletin kuruluşu için temel oluşturdu.

Ankara Savaşı'nda (1402) Timur'u destekleyen Karayülük Osman Bey bu savaştan sonra Diyarbakır'da Akkoyunlu Devleti'ni kurdu (1403). Timur Devleti'ne vergi ödeyen Karayülük Osman Bey Memlûklerle iyi ilişkiler içinde olmayı tercih etti. Karakoyunlularla ise sürekli savaştı. Karakoyunlu hükümdarı İsfendiyar Bey’le yaptığı bir savaşı kaybetti ve öldürüldü. (1435).

            Akkoyunluların Güçlenmesi

b.Uzun Hasan Bey dönemi

Kara Yülük Osman Beyden sonra veliaht olan oğlu Ali Bey hükümdar olduysa da, ülkedeki kardeşler arasındaki iç karışıklık devam etti. Bu mücadeleyi kazanan Uzun Hasan Diyarbakır'ı alarak tahta geçti (1453).

İç karışıklıkları önleyen Uzun Hasan, devleti yeniden teşkilâtlandırdı. Irak ve Horasan topraklarını   ele   geçirerek   komşuları Dulkadiroğullan ve Gürcistan üzerine yaptığı seferlerle onları baskı altına aldı ve Gürcüleri vergiye bağladı.

Devletin başkenti önce Diyarbakır (Âmid)'dı. Karakoyunluları ortadan kaldıran Uzun Hasan, Eyyubîlerin Hasankeyf’teki hâkimiyetine son verdi. Timur’un torunlarından Ebu Said’i yenerek Timurluları da kendisine bağladı. Devletin başkentini Diyarbakır'dan Tebriz'e taşıdı.

Ülke sınırlan doğuda Horasan'a, batıda Fırat'a, kuzeyde Kafkaslara, güneyde Umman denizine kadar genişledi.

Uzun Hasan Osmanlılara karşı Trabzon Rum Devleti, Venedikler ve Karamanoğullan ile ittifak kurmaya çalıştı. Akkoyunlular bu dönemde Osmanlıların önemli bir rakibi hâline geldi.

c.Akkoyunlu - Osmanlı mücadelesi ve Otlukbeli Savaşı (1473)

Akkoyunlular ve Osmanlılar, XV. yüzyılın ikinci yarısında dönemin iki büyük devleti hâline geldiler. Osmanlı padişahı Fatih Sultan Mehmet'in Uzun Hasan'la iş birliği içinde olan Trabzon'daki Rum Pontus Devleti'ni ortadan kaldırması (1461), iki ülke ilişkilerini gerginleştirdi. Bu gerginliği artıran diğer bir olay da 1472 yılındaki Osmanlı-Karamanoğullan çatışmasında Uzun Hasan’ın Karaman oğullarını desteklemesiydi. İzledikleri dış politika ile bölgede tek başına hâkimiyet kurmaya çalışan bu iki devlet, sonunda karşı karşıya geldiler.

Uzun Hasan ile yapılacak bir savaşı kaçınılmaz gören Fatih Sultan Mehmet, ordusuyla Akkoyunlular üzerine yürüdü. İki ordu Tercan yakınlarındaki Otlukbeli'nde karşı karşıya geldi (11 Ağustos 1473). Çok şiddetli geçen savaşta iki taraf da ağır kayıplar verdi. Uzun Hasan'ın bu savaşı kaybetmesi sonucu, Doğu Anadolu toprakları Osmanlıların eline geçti.

d.Akkoyunlu Devleti’nin Yıkılışı

Akkoyunlu Devleti Otlukbeli Savaşı'ndan sonra zayıflamaya başladı. Çeşitli Türkmen boylan ve aşiretleri, Akkoyunlu Devleti'nden koptu. Uzun Hasan'ın 1478'de ölümü ile ülkede şehzadeler arası taht kavgaları başladı. Duruma hâkim olan Yakup Bey tahta geçti. Yakup Bey, ülke içindeki taht kavgalarını fırsat bilen Gürcülerin saldırılarını durdurdu. Onun ölümünden sonraki karışıklıklar sırasında sık sık hükümdar değişiklikleri oldu. Bu durum ülkenin parçalanmasına neden oldu. Türkmen soyundan olan Safevî Hükümdarı Şah İsmail, Akkoyunlu hanedanı ile olan akrabalığını ileri sürerek ülke topraklarında hak iddia etti. 1502 yılında da bu devlete son verdi.

Akkoyunlu Devleti yıkıldıktan sonra, bu devletin ileri gelenleri Osmanlı devletine katılarak önemli hizmetlerde bulundular. Ayrıca, Doğu ve Güneydoğu Anadolu'nun Türkleşmesinde Akkoyunlu Türkmenlerinin önemli katkıları oldu.

Kültür ve Medeniyet

Devlet Yönetimi

Ülke, hükümdar ailesinin ortak malı sayılırdı.

Hükümdar olma konusunda, bütün Türk devletlerinde olduğu gibi, belli bir kural yoktu.

Akkoyunlu ailesine mensup şehzadelerden biri, diğerlerine başkan olur, uluğ bey veya han unvanı alırdı.

Hükümdarın ölümünde, genellikle hükümdarın vasiyet ettiği şehzade tahta çıkarsa da, bunu kabul etmeyenler, isyan eder ve iç savaş çıkarırlardı. Sonuçta, mücadeleyi kazanan hükümdar olur ve hâkimiyetinin bir sembolü olarak kendi adına para bastırırdı .

Akkoyunlu Devleti'nin diğer birçok Türk devletleri gibi çabuk yıkılmasının sebeplerinden biri de saltanat konusunun belli bir kurala bağlanmamış olmasıdır.

Devlet işleri, Divan'da görüşülür ve karara bağlanırdı. Divan başkanına "Sahib-i Divan" denir; yanında "sahip" adını taşıyan vezirler ile kazasker ve "pervaneci" bulunurdu.

Ülke, yönetim bakımından illere ayrılırdı. Her ilin başında Akkoyunlu soyundan gelen bir vali bulunurdu.

Ordu

Akkoyunlu ordusu, hükümdarın hassa askerleri ile hükümdara bağlı olan bov beylerinin askerlerinden meydana gelirdi. Hassa askerleri, daimî ve aylıklı idiler. Uzun Hasan, orduyu yeniden düzenlerken Osmanlı ordu teşkilâtını örnek almıştı.

Kültürel Faaliyetler  

Akkoyunlular, özellikle üzün Hasan zamanında, ülkede ilim ve fennin yayılmasına önem verdiler. Irak, İran, Maveraünnehir ve Türkistan'ın âlim, şair ve ediplerini ülkelerine davet ettiler. Ünlü matematikçi Ali Kuşçu da uzun süre üzün Hasan'ın yanında bulunmuş, yine onun tarafından elçi olarak İstanbul’a gönderilmişti.

Uzun Hasan, Diyarbakır, Tebriz, Harput ve Mardin gibi merkezlerde cami ve medreseler yaptırdı. Diyarbakır'da Aynî Minare Camii, Şeyh Muattar Camii Nebî Camii ve Medresesi, Safa (İparlı) Camii, Mardin'de Akkoyunlu Camii' Sultan Kasım Medresesi, Sultan Hamza ve Cihangir türbeleri, Bitlis'teki Erriir Bayındır Kümbeti, günümüze kadar gelen Akkoyunlu mimarî eserleridir.

 

1.       Moğolların egemenliğinin Anadolu’da azalması üzerine, Diyarbakır çevresinde bulunan Bayındır, Döğer ve Bayat gibi Oğuz boylarının birleşmesiyle kurulmuştu.

2.       Devletin kurucusu Kara Yülük Osman’dır.

3.       Akkoyunluların en güçlü hükümdarı Uzun Hasan’dır. Uzun Hasan; Karakoyunlu ve Hasankeyf Eyyubi Devletini ortadan kaldırdı. Osmanlı Devletine karşı Karaman beyliğini savunması ve Venediklilerle antlaşma yapması üzerine iki devlet karşı karşıya geldi. Fatih ile Uzun Hasan arasında yapılan Otlukbeli savaşı (1473) sonucu Akkoyunlular yenildiklerinden zayıfladılar.

4.       Safeviler tarafından yıkılmışlardı.       

 

KARAKOYUNLULAR (1365-1469)

Kategori: Kirmizi Elma
15/4/2007

Karakoyunlu Türkmenleri tarafından Doğu Anadolu'da kurulan bir devlettir.

Karakoyunlular, başlangıçta merkezi Bağdat olan ve aynı zamanda Doğu Anadolu'ya da hâkim olan Celâyirlilerin hizmetine girdiler. Ancak bir süre sonra Bayram Hoca liderliğindeki Karakoyunlu Türkmenleri Erzurum, Erciş, Musul dolaylarını ele geçirerek siyasî bir birlik meydana getirdiler(1365).

Karakoyunluların başında bulunan Bayram Hoca, kuzeyde Erzurum'a ve güneyde Musul'a kadar uzanan toprakları kısa zamanda egemenliği altına aldı.

1380 yılında ölen Bayram Hoca'nın yerine oğlu Kara Mehmet geçti. Mardin'deki Artukoğullarını  yendikten sonra Anadolu'yu istilâya çalışan Timur kuvvetleriyle mücadele etti. Ancak ülkede yaşanan iç karışıklıklar sırasında öldürüldü. Yerine Kara Yusuf geçti. Timur'la yaptığı mücadeleyi kaybeden Kara Yusuf, Yıldırım Beyazıt’a sığınmak zorunda kaldı. Timur tarafından Osmanlılardan istenen Kara Yusuf un teslim edilmemesi, Timur'un Osmanlılarla arasının açılmasına neden oldu. Kara Yusuf, Timur'un ülkesine dönmesi üzerine saldırıya geçerek eski topraklarını geri aldı.

Karakoyunlular XV. yüzyıl ortalarında imparatorluk hâline geldi. Devletin başkenti Tebriz oldu.Kara Yusuf tan sonra eski gücünü yitiren Karakoyunlular, iç karışıklıklar yüzünden zayıfladı.

Cihan Şah'ın hükümdarlığı döneminde tekrar toparlanan devlet, en geniş sınırlarına bu dönemde ulaştı. Bu arada sürekli savaş hâlinde oldukları Akkoyunlular, giderek kendileri için tehlike oluşturmaya başlamıştı.

Son hükümdar olan Cihan şah'ın oğlu Hasan Ali döneminde ise ülke toprakları Akkoyunluların eline geçti. Uzun Hasan 1469'da bu devlete son verdi.

Karakoyunlular Azerbaycan'ın Türkleşmesinde önemli rol oynadılar.

Bugün Erciş, Adilcevaz, ve Ahlat'ta bulunan koyun heykelleri, o döneme ait önemli eserlerdendir. Bu heykeller mezar taşı olarak kullanılırdı.

Kültür ve Medeniyet 

Devlet Yönetimi

Karakoyunlular Devleti, tamamen göçebe Türkmenlerden meydana geliyordu. Devlet içinde şehzadelerin ve aşiret beylerinin önemli yeri vardı Şehzadelerin ve aşiret beylerinin sahip oldukları büyük güç, merkezî otoritenin gücünü zayıflatıyordu. Bu durum, zaman zaman iç çatışmalara yol açmakta, sonuçta devletin zayıflamasına neden olmaktaydı.

Karakoyunlular, devlet teşkilâtı konusunda İlhanlıları örnek almışlardı. Bu nedenle Karakoyunlu hükümdarları da, hakan, noyan ve bahadır gibi unvanlar kullanırlardı.

Devlet işleri, Büyük Divan'da görüşülürdü, ülke, idarî bakımdan vilâyetlere ayrılır, önemli vilâyetler, şehzadeler tarafından yönetilirdi.

Ordu:Karakoyunlu ordusu, yaya ve atlı askerlerden oluşuyordu. Ayrıca, aşiret kuvvetleri de, savaş zamanı ordu içinde yer alırdı.

 

Kültürel Faaliyetler

Bilim ve edebiyat alanındaki çalışmalar hükümdarlar tarafından himaye edilmiştir. Karakoyunlu hükümdar ailesi içinde de şairler yetişmiştir Cihanşah’ın  Farsça ve Türkçe şiirleri vardır. Karakoyunlular, mimarî faaliyetlerde de bulunmuşlardır. Tebriz'de Gök Mescit, Van'da ulu Cami ile bu bölgedeki bazı kümbetler, Karakoyunlulara aittir . Koyuna özel bir önem veren Karakoyunlular, mezar taşlan olarak, koç heykelleri kullanmışlardır. Günümüzde Ahlat, Adil cevaz ve Erciş'te bulunan koç heykelleri, Karakoyunluların eserleridir.

Karakoyunlular,   Azerbaycan  ve   Doğu Anadolu'nun   Türkleşmesinde önemli rol oynamışlardır.

 

           

KARAKOYUNLAR

1.       İlhanlı devletinin yıkılması üzerine, Erbil ve Nahçıvan arasında bulunan Oğuz boyu lideri Bayram hoca tarafından kuruldu.

2.       En tanınmış olan hükümdarı Kara Yusuf’tur.

3.       Merkezleri Tebriz olup, Erciş, Erzurum ve Musul çevresine egemen olmuşlardır.

4.       Timurla savaştılar. Timura karşı kaybettiği toprakları geri almak için Yıldırım Beyazıd’dan yardım istediler. Böylece Ankara savaşının çıkmasına neden oldular. Timur’un ölümü üzerine kaybettikleri toprakları geri aldılar.

Bu devlet Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan tarafından ortadan kaldırıldı.

türk-islam medeniyetinde vakıflar

Kategori: Kirmizi Elma
15/4/2007

ÖNEM VE FONKSİYON AÇISINDAN TÜRK-İSLAM MEDENİYETİNDE VAKIFLAR
 
Kelime olarak durdurmak, alıkoymak manalarına gelen vakıf, ıstılah olarak "yararı Allah’ın kullarına ait olmak üzere bir ayni, Allah'ın mülkü hükmünde kabul ederek temlik ve temellükten ebediyyen alıkoymak" (Bilmen 1969: 294) demektir.
Kur'an-ı Kerim'de vakıf ile ilgili doğrudan bir ifade geçmemekle birlikte infak, it’am, ihsan, birr; yoksul, düşkün ve yetimleri gözetme, karz-ı hasen gibi konulara işaret eden ayetler (Bu konuda bkz. Al-i İmran: 92, 114) yer almaktadır. Diğer taraftan Hz. Peygamber’in hadisleri içerisinde vakıf kurumuna işaret eden en meşhur rivayet, "İnsanoğlu öldüğü zaman bütün amelleri kesilir. Ancak devam eden sadaka (sadakayı cariye), kendisinden yararlanılan ilim ve kendisine hayır dua eden bir çocuk bırakanın ameli kesilmez" (Tirmizi, Ahkâm, 36) hadisidir. Bu çerçevede medeniyetimizde insanların en hayırlısı insanlara yararlı olan, malın en hayırlısı da Allah yolunda harcanan, vakfın en hayırlısı da halkın en çok ihtiyaç duyduğu şeyi karşılayandır anlayışına ulaşılmıştır (Çetin 1990: 201).
Tarihçesi konusunda farklı değerlendirmelerin yapıldığı (Vakfın menşei hakkında bkz. Köprülü 1942: 1¬ 13; Ruben 1942: 173-183; Ali Himmet Berki 1965: 9-13), Hz. Ömer’in Medine'deki Semğ hurmalığını vakfetmesiyle İslam tarihinde ilk defa kurulan ve İslam'la kurumsal kimliğine ve sağlam bir hukuki yapıya kavuşabilen (Bayyiğit 2001: 60) vakıf müessesesi Türk-İslam tarihinde, ilk defa Karahanlılar döneminde ve Karahanlı Emiri Ebu İshak İbrahim b. Nasr Tamgaç Buğra Han tarafından kurulmuştur. Tamgaç Buğra Han, vakıf bir medrese tesis etmiştir. Bu vakfın dikkat çeken yönü, Selçuklu Veziri ve önemli bir siyaset ve devlet adamı olan Nizamülmülk'ün 1067'de Bağdat'ta tesis ettiği ve yine bir vakıf medrese olan Bağdat Nizamiye Medresesi'nden önce kurulmuş olmasıdır (Kayaoğlu, 1976,52).
Tarihimizde Selçuklu Devleti'nin kurulmasıyla birlikte vakıf müessesesi, bir kat daha gelişme göstermiştir. Çünkü ehl-i sünnet akidesini benimseyen Selçuklu Devleti'nin, Şii-Fatimi devletine karşı giriştiği mücadelede her alanda birçok dini kurum ve özellikle medrese kurması ihtiyacı ortaya çıkmıştır. Bu arada Selçuklular'dan sonra kurulan diğer Türk-İslam Devletlerinin idareleri altındaki bölgelerde vakıf müessesesinin büyük oranda gelişmesini sağladıkları görülmektedir. Nihayet Anadolu Selçukluları'nın yıkılmasıyla ortaya çıkan Beylikler zamanında ve özellikle de Osmanlı Devleti döneminde, vakıf müessesesi büyük bir önem kazanmıştır (Köprülü 1942: 13-14). Hatta Osmanlılar devrinde büyük bir gelişme gösteren vakıflar sayesinde bir kimse vakıf evde doğar, vakıf bir beşikte uyur, vakıf mallardan yer içer, vakıf kitaplardan okur, vakıf bir okulda hocalık yapar, vakıf idaresinden ücretini alır ve yine öldüğünde de vakıf bir tabutla taşınarak vakıf bir mezarlığa defnedilirdi (Arsebük 1938: 298).
Vakıfların tarih boyunca Türk-İslam medeniyetinin her alanında ortaya çıktığı görülmektedir. Hatta bu müessese alabildiğine ilerleyerek İslam hukukunun en zengin ve orijinal müesseselerinden biri belki de birincisi haline gelmiştir.(Şakir Berki 1968: 45). Böylece Türk¬ İslam toplumunda meydana gelen sosyal ve kültürel değişmeler süreci içinde, belirli dönemlerde bazı ülkelerin iktisadi hayatının gelişmesini durduran unsurlar arasında gösterilmesinin yanı sıra özellikle Osmanlı Devleti'nin zayıflayıp gerilediği ve yıkılmaya başladığı dönemde sosyal hayat ve diğer kurumlar gibi vakıf kurumunun da unsurlarıyla birlikte bozulmasıyla menfi açıdan da izler bırakacak olan bir kurum haline gelen vakıflar (Bkz. Yediyıldız 1980: 157-161; 1982: 33), bu istisnalar bir tarafa bırakılırsa, olumlu anlamda önemli fonksiyonlar icra etmiştir.
Vakfiye ve benzeri belgeler incelendiğinde tarihimizde birçok hizmetin vakıf yoluyla yapılması öngörülmektedir. Bu anlamda insan psikolojisi ile dini inançlarla, iktisadi ve sosyal hayatın birleştiği noktada yer alan vakıflar yoluyla eğitim ve öğretim hizmetleri, kültür hizmetleri; yapım, bakım ve restorasyon hizmetleri, dini hizmetler, sağlık hizmetleri, hayır ve sosyal yardım hizmetleri, güvenlik hizmetleri, ulaşım hizmetleri, temizlik hizmetleri, turizmi teşvik niteliğindeki hizmetler, ekonomik hizmetler ve şehircilik hizmetleri (Ateş 1982: 55. Ayrıca bkz. Şakir Berki 1965: 85-91; Kazıcı1985: 81-82; Kozak 1985: 21-27, 54-55) gerçekleştirilmiştir.
Vakıf eserlerden cami, mescit, tekke ve zaviye, medrese, kütüphane ve daru'l-hadis gibi eserler, dini ve ilmi hayatın, eğitim ve öğretimin önemli unsurları olarak fonksiyon icra etmişlerdir.
Tekke ve zaviyeler tasavvufi düşüncenin, anlayış ve terbiyesinin işlendiği, derinleştirildiği ve halka sunulduğu birer vakıf müessesedir. Türklerin Anadolu'ya gelip yerleşmesinde büyük ölçüde rol oynayan bu kurumlar, Anadolu'nun İslamIaşması ve Türkleşmesi ile Osmanlı fetihlerinin kolaylaşması ve başarılı olmasında da büyük bir rol oynamışlardır. Ayrıca atıl ve boş toprakların işlenmesi, köylerin gelişmesi ve köy halkının ilerlemesinde de büyük bir görev ifa etmişlerdir (Tekke ve zaviyelerin rolü konusunda geniş bilgi için bkz. Kara 1980). Bu şekliyle vakıf eserler, Osmanlı Devleti'nin iskan siyasetinde de önemli rol oynamıştır (Yediyıldız 1994: 55-56).
Medreseler insanın yetiştirildiği birer ilim yuvası olarak karşımıza çıkmakta ve bütün Müslüman-Türk devletlerinde görülmektedir. Hatta diğer müslüman milletler tarafından da kurulmasına rağmen medreseler, büyük oranda Türk-İslam medeniyetinin ürünüdür (Turan, 1997: 333). Nitekim Nizamülmülk tarafından daha sistemli ve devlet tarafından desteklenen birer kurum haline getirilen; kurum olarak günümüzdeki üniversiteye karşılık gelen medreselerde öğretim ücretsiz olduğu gibi, öğrencilerin her türlü ihtiyacı vakıf gelirlerinden karşılanmış hatta burs dahi verilmiştir. Bu arada bilgi ağının gelişmesi ve genişlemesini sağlayan kütüphanelerin tamamı da vakıftı (Öztürk 1995: 31).
Sağlık alanında bimaristan, darüşşifa ve şifahane gibi isimlerle tesis edilen vakıf eserler, her hangi bir dil, din ve ırk ayrımı yapılmaksızın ücretsiz olarak sağlık hizmetlerinin verildiği müesseselerdir. Bunlar hastalıkların tedavisi yanında sağlık alanında birer eğitim kurumu olarak da hizmet görmüştür. Medreselerin bünyesinde açılan ve Daru’t-tıb denilen tıb medreseleri buna örnek olarak verilebilir.
Sağlık vakıflarından birisi de Tolunoğulları'nın kurucusu olan Ahmed b. Tolun tarafından 872'de Fustat’ta tesis edilmiştir. XV. yüzyıla kadar ayakta kalan bu hastahane, teknik imkânlar bir tarafa bırakılırsa, hasta bakım ve hizmetleri yönünden bugünkü modern sağlık kurumlarının özelliklerini taşımaktaydı. Zira kendinden öncekilerinden farklı olarak hastahanenin bölümleri farklı hastalıklara göre sınıflanmış ve bu arada akıl hastalıkları için de ayrı bir bölüm oluşturulmuştu. Zengin-fakir herkesin kabul edildiği tedavinin ücretsiz olduğu bu sağlık kuruluşunda hastaları özel elbiseleriyle yatarlar, ilaç ve yemekleri de önlerine getirilirdi (Yüksel 2002: 63. İslam dünyasında klasik hastanelerin adı olan Birnaristan ve Türk-İslam medeniyetindeki diğer örnekleri için bkz. Terzioğlu 1992: 163–178). Bu şekilde her yerleşim biriminde hizmete sunulan sosyal hizmet kuruluşları ve belirli bölgelerde tesis edilen hastahanelerle, mesela Osmanlı ülkesinde parası olmadığı için müslim-gayr-i müslim hiçbir kimse aç ve açıkta kalmamış, hiçbir yoksul hasta sokakta bırakılmamıştır (Öztürk 1995: 28).
İmaretler, asırlar boyunca medrese öğrencileri, yoksul ve kimsesiz insanlar ile yolcular için önemli hizmetler üstlenmiştir (Geniş bilgi için bkz. Şeker 1991: 157–163; Kazıc11991: 208-209). Nitekim XVIII. yüzyılda sadece İstanbul'da otuz binden fazla insan yemek ihtiyaçlarını bu imaretlerden karşılıyordu (Yediyıldız 1986: 171).
Bu noktada özellikle toplumda sosyal yardımlaşma alanında, sosyal bir vakıa olan yoksullukla mücadele bağlamında yoksul kızların çeyizinin verilmesi, köle ve cariyelerin sahipleri tarafından ezilip hırpalanmamaları, azat edilmesi ve azat edilenlere yardım edilmesi, hapisteki borçluların borçlarının ödenmesi, iflas eden tüccara yardım edilmesi, öğrencilerin gıda, elbise, öğretim malzemeleri ve gezi masraflarının karşılanması, fakirlerin yakacak ihtiyacının karşılanması, bayramlarda çocukların ve yoksulların sevindirilmesi, sıcak günlerde halka soğuk su ve şerbet dağıtmak gibi hizmetler vakıflar yoluyla yerine getirilmiştir (Kunter 1938: 105; Öztürk 1983: 3; Çetin 1990: 203-204).
Bu fonksiyonları yerine getirmekle vakıflar inanç, ahlak ve yaşantı, düşünce dünyası, aile düzeni ve toplumsal düzenin istikrarını tehdit eden yoksullıukla mücadele bağlamında önemli ve etkin bir rol oynamış olmaktadır. (Bu konuda bkz. Güner 2002: 101-113). İşte vakıflar bu çarelerden birisidir.
Şehirlerarası yollarda önemli stratejik mevkilere yaptırılan kervansaraylar, İslam dünyasında daha önce kurulan ribatların bir devamıdır (Çetin 1990: 205; Kazıcı, 1991: 211). Anadolu.
Selçukluları döneminde XII. yüzyılın sonlarında milletlerarası ticaretin merkezi olan Anadolu'da (Akalın 2002: 300) canlı ticaret hayatının ve gelişmiş ekonominin temelini teşkil eden kervansaraylar Konya, Kayseri, Sivas, Erzurum, Antalya gibi büyük şehirler arasındaki yollarda birer günlük aralıklarla inşa edilmiştir. Beylikler ve bilhassa Osmanlılar döneminde ise hemen her şehirde ve şehirler¬ arasındaki 40 kilometrelik mesafelerde kurulmuş ve adeta Anadolu kervansaray ve hanlarla donatılmıştır. (Berkol, 346). Nitekim XVII.yüzyıl ortalarında üç arkadaşıyla birlikte Mısır'dan İstanbul'a altmış yedi günlük bir yolculuk yapan Samuel Ben David Yemşel yolculukları boyunca her gece bir han veya kervansaray¬ bulduklarını, bunlardan mahrum iki küçük kasabada ise yolculara tahsis edilmiş misafir odalarında konakladıklarını belirtmektedir (Yediyıldız 1986: 171) Kervansaraylar, her hangi bir fark gözetilmeksizin yerli ve yabancı müslüman-gayr-i müslim erkek, kadın hür ve köle yolcuların ve tüccarın rahat ve emniyet içinde konaklayabilecekleri, her türlü ihtiyaçlarını ücretsiz olarak sağladıkları yerlerdi. (Kayaoğlu 1994:72; Çetin 1990: 205-206). Bu vakıf yapılarında yolcular üç gün süreyle kervansaray kurucusunun misafiri sayılır ve ücret alınmazdı (Akalın 2002: 300). Vakfı olmayan kervansaraylarda ise kalanlar çok az miktarda bir ücret öderlerdi (Kazıcı 1991: 213).
Çeşme, sebil, şadırvan, su bendleri ve kuyu gibi vakıf eserleri, bugünkü anlamda belediyelerin yerine getirdiği kamu hizmetlerini ifa etmekteydi. Ayrıca bu şekilde büyük sanat ve mimari değeri olan eserler meydana getirilmiştir. Bu noktada yoksuların ücretsiz yıkandığı hamamlar da su ve temizlik konusunda dikkat çeken bir vakıf kurumdur.
Kısacası, vakıf eserler, mülkü tedavülden çıkardığı ve sermayeyi dondurduğu, bir tembeller sınıfı (mürtezika) doğurduğu, haksız kazanç sonucu elde edilen malın müsadereden kurtarılması için vakıf yapıldığı ve kurulan vakıflara sağlanan vergi muafiyetinin devleti vergi kaybına uğrattığı gibi sakıncalarından (Bu konuda bkz. Öztürk 1983: 140-151) bahsedilse de vakıflar, bazı istisnalar dışında Türk¬ İslam medeniyetinde kuruldukları amaçlar doğrultusunda hizmet vererek, medeniyetimizin en önemli unsurlarından birisini teşkil etmiştir. Aynı zamanda devlet-millet kaynaşmasının sağlanması ve karşılıklı güven duygusunun tesisi; sosyal adalet, dayanışma ve bütünleşmenin tesisi; ilimler yanında mimarlık ve güzel sanatların gelişmesi; iktisadi kalkınmanın sağlanması ile sosyal düzenin her türlü sarsıntı ve zedelenmeden korunmasına hizmet ederek (Bkz. Miroğlu 1984: 22) toplumun sosyo-ekonomik problemlerden en alt seviyede etkilenmesinde önemli bir rol üstlenen vakıflar, günümüz dünyasında oldukça. büyük tahribattan sonra fark edilen çevre bilincinin oluşması ve yaşadığımız dünyanın içindekilerle beraber korunmasında önemli fonksiyonları yerine getirmiştir.
 
Prof. Dr.A. Turan YÜKSEL(Deniz Feneri, Sayı 12, 2006)

FİLİSTİN TOPRAKLARINDA HAÇLI VAHŞETİ

Kategori: Kirmizi Elma
15/4/2007

Sözde Hıristiyanlık Adına Uygulanan Terör
Filistin'de her üç dinin mensupları barış ve huzur içinde yaşarken, Avrupa'daki Hıristiyanlar bir "Haçlı" seferi organize etmeye karar verdiler. Papa II. Urban'ın 25 Kasım 1095 günü Clermont Konseyi'nde yaptığı çağrı ile, "Kutsal Toprakları Müslümanlardan kurtarmak" ve asıl olarak da Doğu'nun efsanevi zenginliğine ulaşmak üzere yüz binin üzerinde insan Avrupa'nın dört bir yanından Filistin'e doğru yola çıktı. Uzun ve yıpratıcı bir seferden ve Müslümanlara karşı gerçekleştirdikleri pek çok yağma ve katliamdan sonra 1099 yılında gerçekten de Kudüs'e vardılar. Yaklaşık 5 hafta süren uzun bir kuşatmanın ardından şehir düştü ve Haçlılar kente girdiler. Ve dünya tarihinde eşine az rastlanır bir vahşet gerçekleştirdiler. Şehirdeki tüm Müslümanları ve Yahudileri kılıçtan geçirdiler. Bir tarihçinin ifadesiyle "buldukları tüm Arapları ve Türkleri öldürdüler... erkek veya kadın, hepsini katlettiler." Haçlılardan biri, Raymund of Aguiles, bu vahşeti "övünerek" şöyle anlatıyordu:
Görülmeye değer harika sahneler gerçekleşti. Adamlarımızın bazıları - ki bunlar en merhametlileriydi - düşmanların kafalarını kesiyorlardı. Diğerleri onları oklarla vurup düşürdüler, bazıları ise onları canlı canlı ateşe atarak daha uzun sürede öldürüp işkence yaptılar. Şehrin sokakları, kesilmiş kafalar, eller ve ayaklarla doluydu. Öyle ki yolda bunlara takılıp düşmeden yürümek zor hale gelmişti. Ama bütün bunlar, Süleyman Tapınağı'nda yapılanların yanında hafif kalıyordu. Orada ne mi oldu? Eğer size gerçekleri söylersem, buna inanmakta zorlanabilirsiniz. En azından şunu söyleyeyim ki, Süleyman Tapınağı'nda akan kanların yüksekliği, adamlarımızın dizlerinin boyunu aşıyordu.
Haçlı ordusu Kudüs'te iki gün içinde yaklaşık 40 bin Müslüman’ı üstte anlatılan yöntemlerle vahşice öldürdü. Filistin'in, Hz. Ömer'den bu yana süren barış ve huzuru, korkunç bir katliamla sona ermiş oldu. Haçlılar, bir sevgi ve merhamet dini olan Hıristiyanlığın tüm ahlaki kıstaslarını çiğneyerek, sözde Hıristiyanlık adına terör uyguladılar.
Selahaddin Eyyubi'nin Adaleti
Barbar Haçlı ordusu, Kudüs'ü kendisine başkent yaptı ve sınırları Filistin'den Antakya'ya kadar uzanan bir Latin Krallığı kurdu. Ancak Filistin'e vahşet getiren Haçlıların ömrü fazla uzun olmayacaktı. Ortadoğu'daki tüm Müslüman emirlikleri "cihad" bayrağı altında birleştiren Selahaddin Eyyubi, 1187'deki Hıttin Savaşı'nda tüm Haçlı Ordusunu bozguna uğrattı. Savaşın ardından Haçlı ordusunun iki kumandanı, Reynauld of Chatillon ve Kral Guy, Selahaddin Eyyubi'nin huzuruna çıkarıldı. Selahaddin Eyyubi, daha önce Müslümanlara karşı uyguladığı korkunç vahşetlerle ünlenmiş olan Reynauld of Chatillon'u idam etti, ancak aynı suçları işlememiş olan Kral Guy'u serbest bıraktı. Filistin toprakları bir kez daha adaletin ne olduğu görüyordu.
Selahaddin Eyyubi Hıttin'ın hemen ardından-tam da Peygamberimizin bir gecede Mekke'den Kudüs'e götürüldüğü kutsal Mirac günü-Kudüs'e girerek 88 yıldır Haçlı işgali altında olan şehri kurtardı. Haçlılar, 88 yıl önce Kudüs'ü aldıklarında içindeki tüm Müslümanları katletmişlerdi ve bu yüzden bu sefer de Selahhaddin Eyyubi'nin aynı vahşeti kendilerine yapacağını korkuyla bekliyorlardı. Oysa Selahhaddin Eyyubi kentteki Hıristiyanların hiç birine dokunmadı. Dahası, sadece Latin (Katolik) Hıristiyanların şehri terk etmelerini emretti-"Haçlı" kimliğine sahip olmayan Ortodokslar şehirde yaşamaya ve diledikleri gibi ibadet etmeye devam edebilirlerdi. İngiliz tarihçi Karen Armstrong, Müslümanların bu ikinci Kudüs fethini şöyle anlatır:
2 Ekim 1187'de Selahaddin ve ordusu Kudüs'e fatihler olarak girdiler; gelecekteki 800 yıl boyunca şehir bir Müslüman kenti olacaktı... Selahaddin (katliam yapmamak üzere) önceden Hıristiyanlara verdiği sözü tuttu ve şehri yüksek İslami prensiplere göre aldı. Kuran'da emredilmiş olduğu gibi şiddetten kaçındı, 1099 yılındaki katliamların öcünü almaya kalkmadı. Tek bir Hıristiyan öldürülmedi, hiç bir yağma yapılmadı. Esirleri serbest bırakmak için istenen fidyeler ise son derece düşük tutuldu... Kuran'da emredildiği gibi, esirlerin çoğunu da hiç bir fidye almadan serbest bıraktı... Selahaddin'in kardeşi El-Adil, bin kadar esirin kendi hizmetine verilmesini istedi ve sonra hepsini - acınacak durumda olduklarını gördüğü için - karşılıksız olarak serbest bıraktı... Şehirdeki zengin Hıristiyanlar, değerli eşyalarını yükleyip şehirden bir an önce gittiler, oysa ellerindeki para, şehirdeki tüm savaş esirlerinin fidyesini ödemeye fazlasıyla yetiyordu. Başrahip Heraclius, herkes gibi 10 dinarlık fidyesini ödedi, sonra da şehri hazinelerle dolu arabalarla terk etti.
Kısacası Selahaddin Eyyubi ve onun komutasındaki Müslümanlar, Hıristiyanlara karşı son derece adil ve merhametli davranmışlar, hatta onlara kendi liderlerinden çok daha fazla merhamet etmişlerdi.
Kudüs'ten sonra, Filistin'in diğer şehirlerinde de Haçlıların vahşeti ve Müslümanların adaleti sürdü. İngiliz tarihinde büyük bir kahraman gibi tanıtılan Richard the Lionheart (Aslanyürekli Richard), 1191 yılında, Akra kalesinde aralarında pek çok kadın ve çocuğun da yer aldığı tam 3000 Müslüman’ı boyunlarını vurdurarak alçakça katletmişti. Müslümanlar bu vahşetlere şahit olmalarına rağmen, hiç bir zaman aynı yöntemlere başvurmadılar, Allah'ın "Ey iman edenler, bir topluluğa olan kininiz, sakın sizi haddi aşmaya sürüklemesin" hükmü uyarınca (Maide Suresi, 2), hiç bir zaman masum sivillere karşı şiddet uygulamadılar. Mağlup ettikleri Haçlı ordularına karşı dahi, gereksiz şiddet kullanmadılar.
Haçlıların vahşeti ve ardından gelen Müslüman adaleti, tarihi bir gerçeği bir kez daha göstermiş oluyordu: Filistin'de farklı inançlara birarada yaşama şansı veren adil bir yönetim, ancak İslam'ın prensiplerine göre kurulan bir yönetim olabilirdi. Bu gerçek, Selahaddin Eyyubi'den sonraki 7 yüzyıl boyunca, özellikle de Osmanlı döneminde ispatlanmaya devam etti.

Türk Milleti’nin Örnek Yönetim Anlayışı

Kategori: Kirmizi Elma
15/4/2007
 
"Türk Milleti'nin bütün tarih boyunca bayraksız ve devletsiz kalmaması rastgele ve boşuna değildir. Onun çekirdeğindeki dinamizm, ona devlet kurma yatkınlığı getirmiş... Devlet kurmak başka bir şeydir, devleti yönetmek başka bir şeydir. Türk Milleti tarih boyunca devleti hem kurmada, hem yönetmede ustalık göstermiştir."

Prof. Dr. Kemal Tahir’in 1966 yılında söylediği yukarıdaki cümleler, Türk Milleti’nin dünya tarihine geçmiş devlet yönetim kabiliyetini ve tecrübesini oldukça iyi açıklamaktadır.

Tarihte iz bırakmış devletler kurmayı ve yönetmeyi başarmış Türk Milleti’nin, engin bir idare deneyimi bulunmaktadır. Özellikle Büyük Selçuklu, Anadolu Selçuklu ve de Osmanlı Devletleri’nin, çok geniş toprakları uzun yıllar büyük başarıyla yönetmeleri böyle bir tecrübenin oluşmasına vesile olmuştur.

Büyük toprakları uzun yıllar barış ve huzur içinde yönetebilmek kuşkusuz çok zor bir iştir. Nitekim tarihte, farklı dinlere mensup ve ayrı etnik kökenlere sahip insanlardan oluşan bir halkı, asırlarca yönetebilme becerisini göstermiş olan çok az devlet bulunmaktadır.

Müslüman Türk Milleti’nin devlet yönetmekteki bu başarısı, yöneticilerinin, Türk İslam ahlakının özünü teşkil eden dürüst, mert, hoşgörülü ve adil uygulamaları vesilesi iledir. Din, dil, ırk farkı gözetmeksizin herkese adil davranmaları, saygı ve sevgi göstermeleri, Müslüman Türk yöneticilerinin asil bir özelliği olarak tarihteki yerini almıştır. Yöneticilerin bu güzel vasıfları nesilden nesile geçerek, günümüzdeki köklü devlet geleneğinin temellerini meydana getirmiştir.

Bu geleneğin tarihteki en önemli örneği olan Osmanlı İmparatorluğu, adaletli ve merhametli yönetimiyle, bugün özlemi duyulan bir istikrar ortamı sağlamıştır. Bu sebeple, Müslüman halklar, adil ve hoşgörülü idare anlayışlarından dolayı Osmanlı Sultanlarına ve Müslüman Türk kardeşlerine büyük sempati duymuşlar ve onları "kavmi necip (soyu temiz millet)" olarak adlandırmışlardır. Gayrimüslimler de Osmanlı’nın kendilerine gösterdiği hoşgörü ve anlayıştan ötürü Osmanlı idaresinden hoşnut olmuş ve ona olan bağlılıklarını korumuşlardır.

Belirtmek gerekir ki, yönetmek elbette zeka ve beceri gerektirir. Ancak yöneticiler adil, şefkatli ve merhametli oldukları ölçüde başarılı olabilirler. Müslüman Türk yöneticileri hem zeki ve kabiliyetli, hem de koruyucu, kollayıcı ve bağışlayıcı olmalarından ötürü halktan her kesimin desteğini ve sevgisini kazanmışlardır. Bu nedenle, oluşturulacak iyi bir yönetim modeli kadar, görev başında erdemli ve ahlaklı yöneticilerin bulunması da istikrarlı ve huzurlu bir düzenin olmazsa olmaz koşuludur. Bugün yaşadığımız dünyanın, en acil ihtiyacı da budur. (Süleyman Kocabaş Tarihte Adil Türk İdaresi Vatan Yay., İst. 1994, s. 86)
« Önceki :: Sonraki »

Bu Chat Sayfasına Git! Sitene Bloguna Chat Ekle!

Nickinizi Değiştirmek için Kendi Nickinize Tıklayın !!!