BenimBlog.com - Turkce ucretsiz blog Bedava blog hizmeti


Dünya hayatı oyun ve eğlenceden ibarettir

Dünya hayatı oyun ve eğlenceden ibarettir

Güzel işler yapmak lazım ,


Free Music

Filistanbul

Pratik bilgilerCep Program-Tema Cinsellik Güzel Kadınlar Kalcalar.Com Pozisyon Yerli Sinema Programlar Tesettür Cilt Bakımı Cilt BakımıSaçlarım Bitki Güzelliği Video İzleGüzel Sözler Cinsellik Seksi Dini Chat Kız msn Seks Güzeller galerisi MSN Yazıları Kadınlar Klubu Sexy Videolar Moda Dünyam Chat Ya Sohbet et Oyun oyna Webmasterlar için site Komik Resimler Var mısın yok Musun? msn chat MSN Nickler Kadınlara Özel Klitoris Sohbet Yap - Chat MSN Nickleri 17+Teknoloji Cinsellik seks Online Film İzle Otomobil - motor Yerli Girl 18+



Hamile Giyim Cilt Bakımı Saç Türk Amatör Sesxy Türk Mutluluk Aşıkımsınız 17+ Şifalı kadinlar

Renge göre cinsel kişilik

Kategori: Islam
22/7/2007
Renge göre cinsel kişilik

Anahtar ise bu eşyalar için seçtiğiniz renklerdir. Etrafınıza baktığınızda özellikle giyiminizde ve ev dekorasyonunuzda belli renklere yoğunlaştığınızı göreceksiniz. En fazla görünen renk sizin baskın renginizdir; cinsel sizi yansıtan renktir. 1975 Ev İç Tasarım Forumu da bir psikolog renkler ve cinsel kalıplar arasındaki bağı aşağıdaki şekilde açıklamış. Peki buna göre siz hangi renktensiniz?

KIRMIZI: Kırmızı herkesin bildiği gibi tutkunun rengidir. Bu rengi seven kişiler ise çok şehvetlidir. Kırmızıyı seven insanları çuvaldaki kaplana benzetmek yanlış olmaz. Kolayca tahrik olur, hayal edilebilecek her yolda cinselliğin tadını çıkarırlar. Cinsel kıvılcım bir kez çaktığında onu söndürmek saatler alır. Kırmızıyı sevenler kavgacı olur ve daha zayıf renkler onlardan kaçınır. Aşk yaşamlarında fantezilerin yeri büyüktür.

SARI: Favori rengi sarı olan kişilerin cinsel eğilimleri bir hayli karmaşıktır. Çoğunlukla sarı seven kişiler daha güçlü olan partnerlerinin isteklerine pasif davranışlarla uyum gösteirler. Asla cinselliğin tadını tamamen çıkaramazlar ancak hoşlarına giden kimseyi de geri çevirmezler. Bu anlamda sarı cinsel tutkudan uzak bir renktir. Onlar için ilk adımı karşı taraf atmalıdır. Bu yüzden karşı taraf bir hamle yapana kadar yalnızca beklerler.

PEMBE: Pembeyi seven insanlar cinsel konularda gelişmeye gönülsüz olurlar. Bu kadınlar partnerlerine çoğu kez eziyet eder, vereceklerinden fazlası için söz verirler. Bazı durumlarda dişilikleriyle gösteriş yaparlar çünkü gizliden gizliye erkeklerden nefret ederler. Pembeyi seven erkeklere gelince... Bu tip erkekler kadınların peşinden koşar ve kur yaparlar. Hatta aynı gecede üç ayrı randevu verebilen fakat hiçbirisiyle buluşmayıp barın birinde yeni biriyle tanışabilen kişilerdir. Kocası pembe seven kadınlar ihtiyatı elden bırakmamalıdır.

MOR: Bu rengi sevenler aşkta da, iş yaşamında da kolay elde edilmezler. Bu rengi seven kişilerin etrafındakiler, onlara fazlaca bilgiç bulabilir. Mor rengi seven kadınların kişilikleri son derece güçlüdür. Onlar karşılarındakine gerçekten inanırsa ilişkiye girer ve oyunu kurallarına göre oynarlar. Erkekler ise aşk ilişkilerine iş ilişkisi tadında yaklaşırlar. Her iki cinsiyette de moru sevenler karşılarındakinin hoşnutluğundan çok kendilerininkini düşünürler.

SİYAH: Siyah renk gücü ve tutkuyu temsil eder. Cinsellik konusunda sekste tıpkı kırmızı gibi şehvetlidirler. Genellikle doğalarında sadizim ya da mazohizm vardır. Bu sebeple seks sırasında da hiçbir sınır tanımadan sevişirler. Biraz içe kapanık gibi görünseler de aslında sevişme anında diğer renklerden daha cesurdurlar. Fakat onlar saman altından su yürütenler gibi şehvetlerini yalnızca yatak odalarında partnerlerini şaşırtmak için gösterirler.

YEŞİL: Doğanın rengi olan yeşil güven veren bir renktir. Bu yüzden partneriniz yeşili seviyorsa doğru kişiyle birliktesiniz demektir. Bu rengi sevenler cinsel yaklaşımlarında masum ve tazedir. Yeşili seven kadınlar partnerlerine her zaman sadıktırlar. Tutkuları olsa bile bunu partnerlerine çok fazla göstermezler. Yeşili seven erkekler anlaşılmaz tavırlarıyla karşılarındakini etkilemeyi iyi bilirler. Kısacası partneriniz yeşili seviyorsa asla ihanetten şüphelenmemelisiniz.

TURUNCU: Turuncu rengi sevenlerin cinsel fantezilere eğilimi vardır. Cinsel etkinliği kendilerinin başrolü oynadığı tek sahnelik bir oyun olarak görürler. Önsevişme cinsel birleşme kadar önemlidir. Tatlı şeyler, anlamsız diyaloglar fısıldarlar. Turuncu insanlar orgazm olamasalar bile çok iyi rol yaparlar. Seks sırasında şehvetten dolayı p0artnerlerine biraz zarar verebilirler. Turuncu erkekleri eşlerinin saçını çekmeye, kadınları da eşlerinin sırtında çizikler bırakmaya eğilimlidirler.

KAHVERENGİ: Bu rengi seviyorsanız, eşiniz için bir hazinesiniz demektir. Kahverengi sevenler sıcak ve eşinin isteklerine karşı duyarlıdır. Bunun yanı sıra da kadın ya da erkek her iki cins de son derece romantiktir. Cinsellik onlar için 24 saatlik birşeydir. Ateşin kenarında sarılıp uyumak, yağmurda yürümek kahverengi sevenler için tahrik edicidir. Ancak şiirsel duyguları öyle bir yapıya sahiptir ki bir tek kötü söz herşeyi mahvedebilir.

GRİ: Bu renk kararsız kişiler tarafından sevilir. Hiçbir konuda heyecanlanmadıkları gibi renk konusunda da son derece heyecansızdırlar. O yüzden de yorumsuz gölge rengini seçerler. Gri tercih eden erkekler cinselliği sakinleşme aracı olarak görürler. Ne fazlası ne de azı. Kadınlar sevişmez, cinsel ilişkiye girerler. Sadece iki sebepten biri için: Eşlerini memnun etmek ya da hamile kalmak. Sevişme bitene kadar duvar kağıtlarındaki desenleri sayarlar.

MAVİ: Mavi sevenler harika cinsel partnerlerdir. Sevgi doludurlar, eşlerinin ihtiyaçlarına duyarlıdırlar. Sevişmeyi bir sanat olarak görür ve ilişkilerine zarifçe yaklaşırlar. Mavi seven erkekler piyanistlere benzerler, piyano çalarmış gibi zarifçe sevişirler. Mavi kadınları cinselliklerinin tadını sonuna dek çıkartırlar. Hem kadınlar hem de erkekler önsevişmeden ve ardından gelen birleşmeden hoşlanır. Evlilikte mavi kişi mükemmel bir eştir, dışarıda gözü yoktur.

BEYAZ: Beyaza tutulmuş insanlar için sevdikleriyle birlikte yatmak sevişmekten daha fazla tercih edilir. Cinsellikten pek fazla hoşlanmazlar. Bu insanların doğasında biraz tutuculuk vardır. Onlar için, Fransız öpücüğü müstehcen bir şeydir ve gün ışığında sevişmek duyulmamış bir olaydır. Beyazı seven kadınlar gizlilik içerisinde soyunur. Erkekler cinsel ilişkiden önce ve sonra mutlaka yıkanır.

Washington’un can yakıcı davetiyesi: PKK!

Kategori: Islam
11/6/2007

Türkiye Kuzey Irak’ı tartışıyor. Girelim mi girmeyelim mi? Ancak bu konuyu tartışan sadece Türkiye değil… Tokyo da Türkiye’yi yakından izliyor. Son iki Japonya başbakanının Ortadoğu danışmanı Prof. Sasaki: “ABD'nin Türkiye'yi Irak'a çekme tarzı çok ilginç, tam Amerikanca bir yol. Davetiyeyi PKK'nın tahrik edici terör eylemleriyle yolluyor.” iyibilgi zoom




Washington’un can yakıcı davetiyesi: PKK!

Artan terör saldırıları Türkiye’yi Kuzey Irak’a girmeye zorluyor. Ancak Türkiye’nin Kuzey Irak’a girmesini istemediğini sık sık tekrarlayan Washington yönetiminin neden PKK üzerine gitmediği bir başka soru işareti ve bu gerçek Türkiye’nin adımını atarken çok dikkatli davranmasını gerektiriyor.

ABD’nin bu tutumuna dikkati çeken bir isim de Tokyo Vakfından Prof. Yoshiaki Sasaki… Prof. Sasaki, Japonya'nın hem bundan önceki başbakanı Junichiro Koizumi'ye hem de şimdiki başbakan Shinzo Abe'ye Ortadoğu konusunda danışmanlık yapmış, yıllarını Libya, Beyrut, Abu Dabi, Kuveyt ve daha birçok Ortadoğu bölgesinde geçirmiş, Türkiye'yi de çok yakından izleyen bir uzman. Irak işgalinde koalisyon güçleri arasında yer almak zorunda kalan Japonya'nın bu işten en az zararla çıkmaya dayalı konseptinin mimarlarından olduğu söyleniyor. Irak'ta görev alacak Japon birliklerinin bir işgalci gibi değil, bir insani yardım birliği sınırlarında kalmalarını sağlamaya çalışmış, buna mukabil askerlere bir Müslüman ülkede bulunurken dikkat edilmesi gerekenler hususunda gerekli eğitimin verilmesini sağlamış.

Yenişafak gazetesinden Yasin Aktay’ın Tokya’da görüştüğü ve Sasaki’nin konuşmalarını köşesine taşıdığı yazıda Sasaki’nin Türkiye’nin olası Kuzey Irak operasyonu ile ilgili önemli görüşleri yer alıyor.

Sasaki’nin sözleri özetle şöyle:

Türkiye'nin bu kadar sabırsız davranması siyaseten çok yanlış. Bölgedeki birçok unsur zaten Türkiye'yi Kuzey Irak'a çekmeye çalışıyor. Çünkü ABD Irak'tan çekilmeye çalışıyor. Çekilmekten başka çaresi de yok. Ama kendisinden sonra bölgede nispeten daha fazla güvenebileceği bir gücü konuşlandırmak istiyor. Bütün ülkeler arasında bu iş için Türkiye'den daha iyi bir aday bulamıyor. Bulsa belki onu deneyecek, ama yok.

ABD'nin Türkiye'yi Irak'a çekme tarzı ise çok ilginç, tam Amerikanca bir yol. Bu işin bütün sorumluluğunu ve faturasını Türkiye'ye çıkaracak şekilde oluyor. Davetiyeyi PKK'nın tahrik edici terör eylemleriyle yolluyor.

Bu davetiyeye icabet ederek Irak'a girmesi Türkiye'ye çok şey kaybettirir. Aslında her halükarda Türkiye'nin Irak'a girmesi kendisi için iyi bir şey değildir, ama eninde sonunda da girmeye mecbur kalacakken, bu şekilde girmek zararını katlayacaktır. PKK eylemlerinin tahriklerine kapılıp K.Irak'a girmeye kalkışmak tam da ABD'nin Türk askerini bedavaya getirme projesine hizmet etmektir. Çünkü PKK için Irak'a girmek zorunda kalacak olan Türkiye, bu girişi meşrulaştırabilmek için ağır bedellerin altına girmiş olacak. Oysa biraz sabretse zaten Irak'ın kapıları kendisine açılmış olacak. Sasaki o taktirde bile Irak'a girmeyi tavsiye etmese de beklemenin Türkiye'ye hiçbir şey kaybettirmeyeceğinde ısrar ediyor.

Sasaki Kürtlerin de aslında görünenin aksine (Barzanisiyle Talabanisiyle) Türkiye'yi ABD sonrası Irak'ta görmeyi daha fazla isteyeceklerini söylüyor. Çünkü ABD sonrası ortamda Türkiye'nin dışında güvenebilecekleri bir güç daha olmayacak, ama onları bekleyen bir dizi tehdit olacak.

www.iyibilgi.com


 

/ Şimdi Avrupa bizi bataklıpa cekmeye calışıyot , arkadaş arıyorda , teröre yardım ediyor mu demek isteniyor. Ben o kadar kolay bir açıklama kılcal . Bizi teröre davet edecekler batağa saplanıcazda ceken batılılar rahat mı yaşayacak. Geçeceksin bunları bu bit.

Onlar kendince yapmaları gerekeni yapıyor, Yani terörle gelişmişler terörle büyümüşler , Temel dayanak noktalarıyla, medeni anlayışlarıyla paralel her türlü terör olayları. Bunu kolay bıraktıramazlar . adama. Biz Bıraktırıcaz onlara. Patlayacak  ılımlı bombalar. Kıçlarının dibinde. Bunca terörü destekliyorlar. Ölenler de yahudiler değil . Masonlar değil . Papazlar değil . Sarılık . Olmaz Böyle Şey ,

Bizde yapmamız gerekenleri yapacağız. Girdiğimiz yerden çıkmayız. Kim sert Görürler. Yerel Düşünmeyiz .Sikeriz adamı . Sizin çıkarlarınızı düşündüğünüz kadar biz de düşünür karılarımızı. Karı oldunuz bize. olacaktınızda .

Tarihimizin olduğu yerde biz de varız . silemesini bilemediniz. Bilseydiniz gene gelirdik. Karanlık konu. Silmediniz.

Geliyoruz , Sıctık .

 

 

Şehitlerimiz Var !

Kategori: Islam
9/6/2007

Bir yarbay, bir binbaşı ve bir er ŞEHİT! Şırnak'ta yola döşenen mayının askeri aracın geçtiği sırada patlaması sonucu bir Yarbay, bir Binbaşı ve bir er şehit oldu.




YETEEEEEEER!

Şırnak'ın Güçlükonak ilçesinde karayoluna terör örgütü PKK üyelerince döşenen uzaktan kumandalı patlayıcının patlatılması sonucu 1 yarbay ile 1 binbaşı ve 1 er şehit oldu. Akçay Tugay Komutanlığı'na bağlı askeri konvoyun Güçlükonak ilçesine hareketi sırasında, karayolunun 10. kilometresinde terör örgütü PKK üyelerince yola döşenen uzaktan kumandalı patlayıcı infilak ettirildi. Patlamada, askeri araçta bulunan 1 yarbay, 1 binbaşı ile 1 erin şehit olduğu, 4 askerin de yaralandığı bildirildi.

Bu arada şehit olan askerlerimizin isimleri de belli oldu. Şehit piyade yarbayın Melih Gülova, şehit piyade binbaşının ise Ramazan Armutçuoğlu olduğu belirtildi. Olayda ismi hünez belirlenemeyen bir piyade onbaşı da şehit oldu.


/ Kına Yakın yahudiler. Hazarlandınız. Sanırım Bizim yarağımızı Görmeye. Kürtlerle bizi birbirimize mi düşüreceğiniz sandınız. Kürt olan Yahufileri zaten öldürürüz ayrı. Ortadoğuya gelmememiz icin bir sevep yok artık. Suriyemi kessecek iranlı bağlantıları. Bizim alakalı bağlantılarımız var. Sağınızdan solunuzdan içinizden dışınızdan. Tehlikeliyiz artık , Öyle bilin Korkmak iyidir sizler icin tavsiye ederim. Yoksa Bok yoluna gideceksiniz, Ben kerim. Tedbirsizsiniz. Tehlikeliyiz. Yaklaşıyoruz. dininize , içimize sizin bile bilmediğiniz yerlere. Yakınız bunu bil !


müslüman bilim öncüleri

Kategori: Islam
15/4/2007
Modern Bilimin Müslüman Öncüleri
Dünyanın bugünkü medeniyet seviyesine ulaşmasında en büyük paylardan biri bilime aittir. Bilimin tarihi gelişimi incelendiğinde, tarih boyunca keşifler yapmış, bilimsel gelişmenin öncüsü olmuş bilim adamlarının büyük çoğunluğunun güçlü bir Allah inancına sahip olan Müslüman bilim adamları olduğu dikkat çekmektedir. İslam ahlakının yaşandığı bir ortamda yetişmiş, tüm yaşamlarını ve bilime dair çalışmalarının temelini Kuran ayetlerine dayandıran Müslüman bilim adamları, dünyanın bugün sahip olduğu yüksek medeniyete çok büyük katkılarda bulunmuşlardır.

Bilim, Allahın sanatını ve yaratışındaki ihtişamı görebilmenin en hikmetli araçlarından biridir. Yüce Allah Kuranda insanlara; göklerin, yerin, dağların, tohumların, hayvanların, gece ile gündüzün meydana gelişinin, insanın kendi doğumunun ve varlığının, yaratılmış daha birçok varlığın üzerinde düşünmelerini bildirmiştir. Bunların detaylarını genellikle bilim yoluyla inceleyebilen insan ise tüm varlıklarda Allahın sonsuz sanatını görecek, böylece kendisini ve tüm evreni yoktan yaratan Rabbimiz'i daha iyi tanıyabilecektir.

Tarihte Müslümanlar arasında bilime öncülük eden birçok bilim adamı varolmuştur. İslam ahlakının yayılmasıyla da, sayıları artan Müslüman bilim adamları modern bilimin oluşumuna temel oluşturacak keşifler yapmışlardır. Nitekim İslam Tarihine bakıldığında, Kuran ahlakıyla birlikte Ortadoğu coğrafyasına bilimin de girdiği görülmektedir.

Müslüman bilim adamları öncelikle, Batıda Roma ve Doğuda başta Çin olmak üzere, diğer devletlerde geliştirilen bilim ve teknolojiyi rehber almışlar ve önemli kaynakları tercüme etmişlerdir. Bu bilgi birikiminin içinden imani ve teknik anlamda yanlış ve tutarsız olan noktaları çıkartarak, kendilerine fayda sağlayacak duruma getirmişlerdir. İlk adım niteliğindeki bu çalışmalarının ardından, elde ettikleri bilgileri değerlendirip yorumlayarak bilim ve teknolojiye katkıda bulunmaya başlamışlardır.

Teknik ilimler, tıp, astronomi, cebir ve kimya gibi birçok alanda önemli neticeler elde eden Müslüman bilim adamları, medeniyet ve kültür sahasında kısa zamanda kendilerini tüm dünyaya kanıtlamışlardır. Buluşlarıyla pek çok alanda bilimin gelişmesine katkıda bulunan Müslümanlar, böylelikle kendilerinden sonra gelen bilim adamlarına yol göstermişlerdir.

Kuranın ışığında bilime yönelerek günümüze kadar yansımış başarılar elde eden Müslüman bilim adamlarından bazıları şöyledir:

Harizmi (780 850)

9. yüzyılda Hârizmide dünyaya geldiği için Hârizmi adıyla anılan ünlü bilim adamı, matematik, astronomi ve coğrafya alanlarında araştırma yapmıştır. Aritmetik ve cebirle ilgili iki yapıtı, matematiğin gelişimini büyük ölçüde etkilemiştir. Hârizminin cebirle ilgili yapıtı, 12. yüzyılda Chesterlı Robert ve Cremonalı Gerard tarafından Latinceye çevrilmiştir. Bu eserlerin en dikkat çeken yönü, açıların trigonometrik fonksiyonlarla ifade edildiğini gösteren birtakım tablolar içermesidir. Bunların dışında, yön bulmada kullanılan usturlabın (yıldızların dünyaya göre yüksekliklerini ölçme aleti) yapımının ve kullanımının anlatıldığı iki eseri daha bulunmaktadır. Hârizmi, Batlamyusun Coğrafya adlı yapıtını, Kitâbu Suretil-Ard (Yerin Biçimi Hakkında) adıyla Arapçaya Arapçaya çevirerek, matematiksel coğrafyaya ilişkin bilgilerin İslam dünyasına girmesinde önemli bir rol üstlenmiştir.

Hârizmi, aynı zamanda Kitabu-Suret-il-Arz adlı enlem ve boylam kitabında, Nil Nehrinin kaynağını açıkladı. Malvanın merkezi olan ve Hindistan’ın Gwalyar eyaletinin Ujjain şehrinden geçen boylam dairesini başlangıç meridyeni olarak kabul etmiş ve Batlamyusun astronomik cetvellerini tashih etmiştir.

Hârizminin hazırladığı astronomi tabloları asırlarca ilim dünyasında kaynak olarak kullanılmıştır. Astronomi için gerekli trigonometri bilgisi ve trigonometri cetvelleri de bulunmaktadır.

Fergani

Dokuzuncu yüzyılda yaşamış, ekliptik eğimi ve Güneşin de kendine göre hareketli olduğunu keşfeden büyük astronomi ve matematik alimidir. Türkistan’ın Fergana bölgesinden olan Fergani, astronomi, matematik, coğrafya ve mekanik alanlarında deneye dayanan araştırmalar yaptı. Ancak astronomiye daha çok ağırlık verdi. Gök cisimlerinin hareketlerini inceledi ve Batlamyusun astronomi biliminde kabul gören iddiaları hakkında yankı uyandıran yorumlar yazdı.

Kainatın ve gezegenlerin hacim ve büyüklükleri ile birbirleri arasındaki mesafeleri araştırdı. Araştırmaları sonucu yaptığı saptamalar, Batı astronomisinde Kopernike kadar değişmez ölçüler olarak kabul edilerek yüzlerce yıl kullanıldı.

Ferganinin araştırmaları sonucu ilk kez Güneşin de bir yörüngesi bulunduğu ve kendi etrafında batıdan doğuya doğru döndüğü ortaya konmuştur. Ayrıca 41 yıl boyunca devam eden astronomi araştırmaları sonucunda enlemler arasındaki mesafeyi de saptamıştır.

Ferganinin en dikkat çeken çalışmalarından biri ise, Güneş tutulmasını önceden belirlemek için keşfettiği yöntemdir. 842 yılında bu yöntemle Güneş tutulmasını önceden saptamıştır.

Astronomi, matematik, coğrafya ve mekanik alanlarındaki çalışmaları bu ilim dallarının gelişmesine ve temellerinin güçlenmesine vesile olmuştur. O devirdeki tüm Türkistanlı alimler ve Avrupalı bilginler üzerinde Ferganinin etkisi görülmektedir. Latinceye tercüme edilen eserleri, asırlarca Avrupa üniversitelerinde okutuldu.

Ferganinin astronomi ile ilgili eserlerinden yalnızca altısı günümüze kadar ulaşabilmiştir. Bu eserlerin en önemlisi Cevamiu ilm-in Nücum vel-Hareket-is-Semaviyyedir. Gök cisimlerinin hareketiyle ilgili bir astronomi kitabı olan bu eserin yazma nüshası Oxford, Paris, Kahire ve Amerika’da Princeton Üniversitesi Kütüphanesinde bulunmaktadır.

Farabi (870- 950)

Matematik, botanik, tıp, musiki, felsefe ve mantık alanında eserler yazmış büyük İslam alimidir. Farabi, ilimlerin sınıflandırılması ve mantık alanında kendine özgü yöntemler kullandı. İlimleri sırasıyla; dil, mantık, matematik, fizik ve metafizik, medeni ilimler şeklinde beş ana başlık altında sınıflandırdı. Farabinin yaptığı bu sınıflandırma, Aristo ile Kindinin yaptığı sınıflandırmalardan önemli farklılıklar göstermektedir.

Fizik alanında da önemli çalışmalar yapan Farabi, sesin fiziki açıklamasını yapan ilk alimdir. Yaptığı deneyler sonucunda titreşimlerin dalga uzunluğuna göre azalıp çoğaldığını tespit etti.

Tıp alanında yaptığı çalışmalarda sağlıklı bir bedene sahip olmak için neler yapılması gerektiğini araştırarak bu doğrultuda tıp ilmi için yedi esası saptadı. Özellikle insan bedenindeki tüm organların tanınması, hastalıkların çeşitlerinin bilinmesi, ilaçlarla ilgili detaylı bilgilere sahip olunması konularına öncelik verdi.

Yazdığı eserler ders kitabı olarak uzun süre okutulan Farabi, yalnızca İslam alimlerini değil, kendisinden sonra gelen birçok Batılı bilim adamını da etkiledi.

İbni Sina (980-1037)

Dünyadaki bütün ilim çevreleri tarafından dünyanın gelmiş geçmiş en değerli alimlerinden biri olarak kabul edilen İbni Sina'nın, henüz 18 yaşındayken çağının bütün ilimlerini öğrendiği bilinmektedir.

Ünlü eseri el-Kânûn fit-Tıb (Tıp Kanunu), beş ciltlik ve yaklaşık bir milyon kelimelik büyük bir tıp ansiklopedisidir. Bu eser gerek içeriği gerekse hazırlanış tarzı bakımından, asırlarca dünya tıp literatürüne yol göstermiştir. On üçüncü yüzyıldan itibaren Avrupa üniversitelerinde ders kitabı olarak okutulurken, çağın Fransasının en meşhur tıp fakülteleri olan Montpellier ve Lauvain Üniversitelerinin de temel kitabı olmuştur. Kendisinden sonra, yeni tıbbın doğuşuna kadar Türkçe, Arapça, Farsça ve çeşitli Batı dillerinde yazılmış eserlere kaynaklık etmiştir. El-Kanunda söz edilen tıbbi bilgilerin büyük bir bölümü bugün dahi geçerliliğini korumaktadır.

İbni Sina tıp dünyasında ilk defa tıp ve cerrahiyi iki ayrı disiplin olarak ayırmıştır. Ayrıca cerrahi tedavinin sağlıklı olarak yürütülmesi için anatominin önemini vurgulamış ve hayati tehlikenin çok yüksek olmasından dolayı tercih edilmeyen cerrahi tedavi ile ilgili örnekler vererek ameliyatlarda kullanılmak üzere aletler tavsiye etmiştir.

İbni Sina, felsefe alanında da gerek Doğu gerekse Batı filozoflarını etkilemiştir. Yapıtları 12. yüzyılda Latinceye çevrilmiş ve bunun ardından da tüm dünyaya yayılmıştır.

Biruni (973- 1051)

Onuncu ve on birinci yüzyıllarda İslam dünyasında yetişmiş olan büyük fen ve din alimi Biruninin, eserlerindeki yüksek fen bilgileri kendisinden sekiz asır sonra yaşamış olan fen alimlerini dahi şaşırtmıştır. Astronomi alanındaki çalışmalarına 995 yılında Güneşin ve gezegenlerin eğimini saptayarak başlamıştır.

Yaşadığı asra Biruni asrı denmesine neden olan ve yaşadığı dönemden asırlar sonra dahi eserlerinden yararlanılan Biruni yalnızca İslam aleminde değil, tüm dünyada etki uyandırmıştır. Aslen Türk olan Biruni, Türklerin İslamiyet’i kabul etmeleri neticesinde bu medeniyetin çok geniş sahalara yayılmış olmasından dolayı insanlığın, özellikle ilmi alanda büyük kazançlar elde ettiğini belirtmiştir.

Günümüzde özellikle Batı bilim dünyasında yer çekimi kanununun İngiliz bilim adamı Newton tarafından keşfedildiği kabul edilse de bu konuda ilk defa fikir ortaya atıp incelemelerde bulunan Birunidir. Ayrıca çağımızda henüz sözü edilebilen karaların kuzeye doğru kayma fikrini 9.5 asır önce dile getirmiştir. İçinde bulunduğu çağda Ümit Burnunun varlığından ilk bahseden alim olan Biruni, Kuzey Asya ve Kuzey Avrupa’dan da detaylı bilgiler vermiş, ayrıca Kristof Kolombdan beş asır önce Amerika kıtasından ve Japonya’dan söz etmiştir.

Kitab-üt- Tefhim fi Evaili Sanaat-it-Tencim, Kitab-ül-Cevahir fi Marifet-il-Cevahir adlı eserinde kıymetli taşlar ve madenlerden bahsetmektedir. Biruni, izafi (rölati, nisbi) yoğunlukları, mahruti alet dediği ve en eski piknometre (yoğunluk ölçme aleti) denilebilecek bir alet vasıtasıyla belirlemiştir.

Biruni, cebir, geometri ve coğrafya konularında o konuyla ilgili bir ayet zikretmiş, ayette bahsi geçen konunun yorumlarını yapmış, ilimle dini birleştirmiş, ilim öğrenmekteki amacının Allah’ı tanımak ve hakikati bulmak olduğunu dile getirmiştir. Eserleri halen Batı bilim dünyasında kaynak eser olarak kullanılmaktadır.

Zehravi (936 - 1013)

Endülüsün Zehrâ şehrinde doğan Zehravi, İslam dünyasında ve Batı dünyasında cerrahiyi konu edinen son bölümüyle tanınan el-Tasrif adıyla bir eser hazırlamıştır. Dönemin cerrahi ile ilgili bilgilerini özetlemiş, tecrübe edinmek için canlı hayvanlar üzerinde ameliyatlar yapılması gibi yeni görüş ve yöntemleri tıp dünyasına kazandırmıştır. Bu nedenle el-Tasrifin cerrahi ile ilgili son bölümü, Cremonalı Gerard tarafından Latinceye çevrilmiş ve 1497de Venedik’te, 1541de Baselde ve 1778de ise Oxford’da basılarak çoğaltılmıştır.

Hazini

On ikinci yüzyılda Türkistan’da yetişen Hazini, yerçekimi ve terazilerle ilgili yaptığı çalışmalarla tanınmaktadır. Hazini, Newton’dan 500 yıl önce, her cismi yer kürenin merkezine doğru çeken bir güç olduğunu söylemiştir. Roger Bacondan yüz yıl önce de, dünyanın merkezine doğru yaklaştıkça, suyun yoğunlaştığı fikrini ortaya atmıştır. Ayrıca birçok İslam şehrinde kıblenin nasıl bulunabileceği konusunda çalışmalar yapmıştır.

Hazini, ışığın kırılma prensiplerini de incelemiş ve gökyüzüne temas eden güneş ışınlarının dünyaya doğrudan doğruya dik olarak değil, kırılarak ulaştığını saptamıştır.

Hazini, kimyasal maddelerin yoğunluk ve özgül ağırlıklarını ölçmek amacıyla icat ettiği hassas terazilerle, kimya biliminin gelişmesine de vesile olmuştur. İcat ettiği Mizanül-Hikmet (Hikmet Terazisi) adlı hassas terazi ile yaptığı yoğunluk ve ağırlık ölçümleri, günümüz teknolojisi kullanılarak yapılan ölçümlerle oldukça yakın değerlere sahiptir. Ayrıca astronomi alanında da eserleri vardır.

Ebul İz El-Cezeri

1136-1206 yılları arasında yaşadığı tahmin edilen Cezeri, İslam medeniyetinin ileri olduğu Doğu Anadolu’da Diyarbakır Artuklu Sarayında 32 yıl başmühendislik yaptı. Burada ilmi çalışmalar yapan Cezeri, aynı zamanda haberleşme, kontrol, denge kurma ve ayarlama ilmi olan sibernetik ilminin ilk kurucusudur. Zamanla gelişerek bilgisayarların ortaya çıkmasına imkan tanıyan bu bilim dalı, insanlarda ve makinelerde bilgi alışverişi, kontrolü ve denge durumunu inceler. İngiliz nöroloji profesörü Dr. Ross Ashby ancak sekiz asır sonra 1951 senesinde üstün denge durumuyla ilgili bir çalışma ortaya koymuştur.

El Cezeri, su saatleri, otomatik kontrol düzenleri, fıskiyeler, kan toplama kapları, şifreli anahtarlar ve robotlar gibi, pratik ve estetik birçok düzeni tasarlayan ve bunların nasıl gerçekleştirileceğini anlatan Kitab-el Hiyal adlı kitabın yazarıdır. Eserde yer alan bütün şekilleri kendisi çizmiş ve renklendirmiştir. 20. asrın başından itibaren batı dünyasında büyük ilgiyle karşılanan bu eser, 1974 senesinde Al Jazaris Book of Knowledge of Ingenious Mechanical Devices adıyla Donald R. Rill tarafından İngilizceye çevrildi. Kitabın tercümesine bir önsöz yazan meşhur bilim tarihçisi Prof. White Jr. ise önsözde, birçok keşfin Leonardo da Vinci ve diğerlerinden çok önce Cezeri tarafından yapıldığını belirtmektedir.

Kadızade-i Rumi (1337-1421)

Matematik, astronomi ve fıkıh alimi olan Kadızade-i Rumi, Semerkandda Timur Hanın oğlu Şahruhtan büyük saygı görerek, Şahruhun büyük oğlu Uluğ Beyin hocalığını yapmıştır. Uluğ Bey de hocası Kadızadeye büyük önem verip, onun için bir medrese ve rasathane yaptırdı. Kadızade-i Rumi, bu rasathanede yaptığı gözlemler neticesinde eski Yunan bilginlerinin elde ettiği birçok bilginin hatalı olduğunu saptadı. Astronomik cetvel ve tabloların tekrar düzenlenmesiyle yakından ilgilendi. Kadızade-i Ruminin en dikkat çekici çalışmalarından biri sinüs 1i hesaplamasıdır.

Ali Kuşçu

Türk-İslam Dünyası astronomi ve matematik alimleri arasında, ortaya koyduğu eserleriyle büyük bir üne sahip Ali Kuşçu, astronominin önde gelen bilginlerinden olarak kabul edilir. Özellikle bu iki alanda çağının sınırlarını aşacak kadar önemli eğitim ve öğretim çalışmalarında bulunmuştur.

Fatih Külliyesinde bir güneş saati yapan Ali Kuşçu, İstanbul un enlem ve boylam derecesini belirlemiştir. Ayın ilk haritasını çıkaran Ali Kuşçunun adı bugün Ayın bir bölgesine verilmiştir.

Ali Kuşçunun astronomi ile ilgili en büyük eserlerinden biri Risale-i fil Heye (Astronomi Risalesi)dir. Matematik alanındaki büyük eseri Risale-i Hisap (Aritmetik Risalesi)dir. Risaletül-Fethiye adlı eseri ise 19. yüzyılda, İstanbul Mühendishanesinde (İstanbul Teknik Üniversitesi) ders kitabı olarak okutulmuştur. Bu eserde, gök cisimlerinin yere olan uzaklığına yer vermiş; ayrıca dünya haritasını da kitabının sonuna eklemiştir. Burada yerkürenin eksenindeki eğikliği 23o3017 olarak belirlemiştir. Bu, günümüz modern astronomi verilerine (23o27) oldukça yakın bir değerdir.

Akşemseddin (1389-1459)

Ünlü Türk bilgini ve hekimi olan Akşemseddin, genç yaşta çeşitli ilimler konusunda başarılar elde etmiş ve iyi bir tıp tahsili yapmıştır. Hastalıkların insanlarda birer birer ortaya çıktığını sanmak yanlıştır. Hastalıklar insandan insana bulaşmak suretiyle geçer diyerek önemli bir konuyu vurgulamıştır.

Sultan II. Murat ve II. Mehmet’e yakınlığıyla tanınan Akşemseddin'in, yaptığı ilaçlarla saray ve çevresinde birçok hastayı iyileştirdiği bilinmektedir. Akşemseddin'in son derece büyük önemi olan iki büyük tıbbi eseri halen tıp literatüründe önemlerini korumaktadır.

Uluğ Bey (1393-1449)

Özellikle astronomi ve matematik ilimlerinde çalışmalar yapan Uluğ Bey, genç yaşına rağmen yaşadığı dönemde ilmi çalışmalara öncelik vermiş ve 1417 yılında astronomi alanında çalışmaları genişletmek için medrese yaptırmıştır. El Kaşi ve Kadızade-i Rumi gibi döneminin en ünlü bilim adamlarını bu medresede toplayan Uluğ Bey, sekiz ondalık kesre kadar doğru olan kesin sinüs ve kosinüs tabloları ve küresel trigonometri formülleri konusunda çalışmalar yapmıştır.

Medresenin ardından 1428 yılında Semerkantta yaptırılan gözlemevinde özellikle Batlamyusun yaptığı çalışmadan beri ilk kapsamlı yıldız cetveli olan Uluğ Beyin Yıldızlar Cetveli önem taşımaktadır. Bu yıldız kataloğu 17. yüzyıla kadar astronomi çalışmalarına kaynaklık etmiştir. Ayrıca bu gözlemevindeki gözlemler, o zamana kadar kesin doğru olarak kabul edilen Batlamyusun hesaplamalarındaki birtakım yanlışları da ortaya çıkarmıştır.

Gözlemevindeki gözlemler sonucu elde edilen veriler, Uluğ Beyin oldukça doğru bir saptamayla bir yılın uzunluğunu 365 gün 5 saat 49 dakika 15 saniye olarak hesaplamasını sağlamıştır. Uluğ Beyin ilim dünyasına diğer katkıları ise Güneşe, Aya ve gezegenlere ilişkin elde ettiği verilerdir.

Sonuç

Yazı boyunca bilimsel alanda yaptıkları birbirinden değerli çalışmaları ele aldığımız Müslüman bilim adamlarının ortak noktası, Yüce Allahın sonsuz ilminin delillerini inceleyip Onun kudretini daha da iyi kavrayabilmeye verdikleri önemdir. Bu bilim adamları yalnızca bilimsel çalışma yapmakla kalmamış, evrendeki detayları gördükçe Allah korkularını artırmak ve insanlara Allahın mutlak varlığını tanıtmak için çalışmalarını büyük bir şevkle devam ettirmişlerdir. İlmin öncüleri, Yüce Rabbimizin yarattığı muhteşem mekanizmaları gözler önüne sererken, aynı zamanda tabiatı ilahlaştıran (Allah’ı tenzih ederiz) batıl dinleri de yok etme amacını gütmüşlerdir. Kuran ayetlerinde yer alan bilgileri incelemiş, bunların sırlarını keşfetmek amacıyla bilimi doğru bir şekilde kullanmışlardır. Kuranın bilime yol göstermesini örnek alıp, bu araştırmalardan ortaya çıkan bilimsel bulguları tüm insanların hizmetine sunmuşlardır. Müslüman bilim adamlarının bu öncülüğü, günümüzde tüm Müslümanlar tarafından da örnek alınmalıdır. Böylelikle, Rabbimiz'in yaratış delillerini tüm insanlar yaygın şekilde bilecek ve Allahın izniyle din ahlakının yaygınlaşmasında olumlu gelişmelerin yaşanmasına vesile olacaktı
harunyahya.net

TÜRKLERİN İSLAMİYET'E HİZMETİ

Kategori: Islam
15/4/2007
Türklerin İslam dinini kabul etmeleri dünya tarihinde önemli bir dönüm noktası olmuştur. Müslüman Türkler karışıklık içindeki İslam dünyasının koruyuculuğunu üstlenmiştir. 1000 yıl boyunca İslamiyet'in bayraktarlığını yapan Türkler, İslam dünyası tarafından hala lider millet olarak görülmektedir...
Türklerin Müslümanlığı kabul etmeleri hem İslâm âlemi hem de dünya tarihi açısından önemli sonuçlar doğurmuştur. Türkler, karışıklık içinde bulunan İslâm dünyasının koruyuculuğunu üstlendiler. Selçuklular, Abbasi halifelerini himaye ettiler. Batıda Haçlı Seferleri'ne, doğuda Moğol akınlarına karşı Türkler tarafından set oluşturulmuş, böylece İslâm dünyası dağılmaktan kurtulmuştur. Bin yıla yakın bir süre Türkler, Müslümanlığın bayraktarlığını yapmıştır. Gazneli Mahmud'un Hindistan'a kadar yaptığı seferler sonucunda Müslümanlık Hindistan'a kadar ulaşmıştır. Böylece yakın dönemlerde kurulan Pakistan ve Bangladeş'in temelleri atılmıştır. Osmanlı döneminde ise Türkler Balkanlar'a yerleştiler. Arnavutlar, Bosna-Hersekliler (Boşnaklar) bu dönemde Müslüman oldular.
TARİHİN DÖNÜM NOKTASI
Türklerin Müslüman olmaları hem İslâm tarihi, hem Türk tarihi bakımından, dolayısıyla bütün dünya için çok önemli bir olaydır. Bu sayede Türkler birliğe kavuşmuş ve eriyip yok olmaktan kurtulmuşlardır. Bugün yeryüzünde Müslüman olmayan Türk topluluğu yoktur. Sonradan Müslüman olup da ardından asimile olan hiçbir Türk topluluğu yoktur. Ama Türk soyundan gelmiş birçok topluluklar vardır ki, bunlar İslâm'dan başka dinlere girmekle hem dillerini hem köklerini unutmuşlar, tamamen karakter değiştirerek kaybolup gitmişlerdir. Tuna Bulgarları bunun tipik örneğidir. Bu Türk topluluğu Hıristiyan olarak İslavlaşmış, bambaşka bir millet olmuştur. Şimdiki Bulgarların Türklükle en ufak bir ilişkisi kalmamıştır.
Müslüman olmaları sayesinde Türkler tarih sahnesinde üstün millet sıfatıyla yaşamlarını devam ettirdiler. Bir defa, Müslüman olunca, o sırada teşekkül halinde bulunan İslâm medeniyetine katıldılar ve bu medeniyeti oluşturan üç milletten (Araplar ve İranlılarla birlikte) biri oldular. İslâm cephesine girmiş olmaları onları Asya bozkırlarından Yakın Doğu'ya getirdi ve orada yerleşip kalmalarına neden oldu. Bu suretle Türkler tutunabilecekleri, büyük ve istikrârlı devlet kurabilecekleri bir bölgeye yerleşmiş oldular.
Diğer taraftan, İslâm alemi de Türklerin katılmasıyla bünyesinde taze bir kan buldu. Türkler İslâm'ı kendileri için bir 'Milli Din' olarak kabul ettiler, bütün benlik ve samimiyetleriyle bu dine sarılarak 11. yüzyıldan itibaren İslâm dünyasının bütün düşman kuvvetlerine karşı korunması işini tek başına yüklenmiş oldular.
Müslümanlık devrine kadar Türkler her türlü yüksek meziyete sahip olan, fakat henüz dünyada kendi yerini tam bulamamış olan bir milletti. İslâm, onun yolunu aydınlatan bir ışık oldu ve Türk Milleti bu ışığı takip ettikçe hep yükseldi.
ANADOLU'YA İSLAMİYETİN GİRMESİ VE MALAZGİRT SAVAŞI
Türkler İslâm'a girdikten sonra bu uğurda hiçbir fedakârlıktan çekinmeden bütün varlıkları ile Müslümanlığa hizmet ettiler. Müslümanlığın dünyaya yayılması görevini Araplar'dan sonra Türkler üstlenmiş ve bunu başarı ile devam ettirmişlerdir. Türkler, doğuda Asya kıtasının birçok bölgelerinde Müslümanlığın yayılmasına hizmet ettikten sonra batıya yönelmişlerdir. Malazgirt Zaferi, Türk ve İslâm tarihinin en önemli olaylarından biridir. Bu zafer, Anadolu'nun Türkleşmesini ve İslâmlaşmasını sağlamış, İslâm Dinî'nin batıya doğru yayılmasını hızlandırmıştır. İstanbul'un Müslüman Türkler tarafından 1453 tarihinde fethedilmesi ile Türk Milleti'nin önderliğinde yüzyıllarca sürecek olan 'Müslümanlığın Altın Çağı' başlamış oluyordu.
Türk Milleti gittiği ülkelere İslâm medeniyetini, İslâm adaletini ve ahlâkını götürmüştür. Türklerin idaresinde sadece Müslümanlar değil, diğer dinlerden olan milletler de huzur ve güvenlik içinde yaşamışlardır.
Türkler, Müslümanlığın iç ve dış düşmanlara karşı korunmasında büyük hizmetlerde bulunmuşlardır. İslâm'ı içten yıkmak isteyen ve bu amaçla Müslümanlar arasında yanlış inançlar yaymaya ve bölücülük yapmaya çalışanlara karşı Müslümanlığın özünü korumuşlardır.
Bizanslıların, Müslümanlara yaptığı saldırılara ve özellikle haçlı seferlerine karşı Türk Milleti'nin kahramanca savaşması, İslâm ülkelerini çok büyük tehlikelerden kurtarmıştır. Büyük sel felaketleri gibi İslâm ülkelerine yönelen Haçlı ordularını Türkler durdurmamış olsaydı, İslâm dünyası kendisini savunamayacak ve son derece olumsuz neticeler alacaktı.
TÜRK MİLLETİ'NE VERİLEN ŞEREFLİ GÖREV
Müslümanlığın korunması gibi şerefli bir görevi yüce Allah Türk Milleti'ne nasip etmiş, milletimiz de bu uğurda temiz kanlarını akıtarak, canlarını seve seve vererek görevini yerine getirmiştir. Türklerin İslamiyet davasına sahip çıkmaları sonucunda ortaya son derece değerli bir İslam kültür ve medeniyeti çıkmıştır. Bu kültürün oluşmasıyla ilimde, sanatta birçok değerli eserler meydana getiren alimler ve sanatkarlar yetişmiştir. Örnek vermek gerekirse;
-Müslümanlığın temiz inançlarının savunucusu ve İtikad'da Maturidi Mezhebinin kurucusu Ebû Mansur Maturidi,
-Peygamberimizin mübarek sözlerinin toplandığı ünlü "Sahih-i Buhari" kitabını meydana getiren Muhammed b. İsmail Buhari,
-Büyük İslâm düşünürü ve bilgini İmam-ı Gazali,
-Tüm dünyada tanınan İslam düşünürü Mevlâna Celaleddin-i Rumi.
Bunlar, Türk Milleti'nin yetiştirdiği çok sayıda büyük din bilgininden sadece birkaçıdır.
Bizlere kütüphaneler dolusu çok kıymetli eserler bırakan ve adlarını burada sayamayacağımız pek çok Türk bilgini vardır.
"Türk dilini öğreniniz, çünkü Türklerin çok zaman sürecek bir hâkimiyetleri vardır." Kaşgarlı Mahmud
Savaşlar ve göçler sonucunda dünyaya yayılan Türkler, pek çok farklı kültür ve inanca sahip halk ile tanışmıştır. Ancak, Türkler asıl kimliğini Müslümanlık ile bulmuş ve asırlar boyunca Müslümanlığın koruyuculuğunu ve bayraktarlığını yapmıştır.
Orta Asya'dan, güneye ve batıya doğru göç eden Türk boylarından bir kısmı İran'a yakın bölgelere, bir kısmı da İran'da Sasani İmparatorluğu engeli ile karşılaşınca Hindistan'a doğru yönelmişlerdir.
Sasani İmparatorluğu, Türkler ve Müslümanlar arasında bir engeldi. Bu engel Arap ordularının Yermuk (634), Kadisiye (635) ve Nihavend (641) savaşlarının ardından İran'ı ele geçirmeleriyle ortadan kalkmıştır. Zaten bu civarda yerleşik bulunan Türkler, Araplar ile önceleri savaş halinde bulunmuş olsalar bile, Talas savaşında (751) Araplar ile birlikte Çinlilere karşı savaşmışlardır. Savaş sonrasında Çin'in Orta Asya'dan çekilmesiyle bölgeye Araplar hâkim olmuşlardır. Bu tarihten itibaren de Türkler Müslümanlığı tanımaya başlamışlardır. Bu yakınlaşmaların sonucunda gelişen siyasal, ekonomik ve kültürel ilişkiler Türkler arasında Müslümanlığın yayılmasını iyice hızlandırmıştır. Maveraünnehir'in Buhara, Semerkant, Fergana ve Curcan gibi büyük Türk şehirleri, İslâm kültür ve uygarlığının önemli merkezleri haline gelmeye başlamıştır. O zamana kadar sadece askeri alandaki üstünlükleriyle nam salmış olan Türkler, artık Müslümanlığa katkı sağlayacak duruma gelmişlerdir.
Türklerin Araplar ile yakınlaşması sonucunda Maveraünnehir bölgesindeki Türkler hızla Müslümanlığı kabul ediyorlardı. İtil Bulgarlarının hükümdarı Almış, Bağdat Abbasi Halifesin'den din adamı ve askerlik teknolojisi bilen insanlar (kale yapımı için) istemişti. Onuncu asrın başlarında onlara bir Müslüman heyeti geldi. O sırada Hazar Hanları Museviliği, Uygurlar mani dinini, Doğu Avrupa'ya giden Türkler ise Hırıstiyanlığı kabul etmişlerdi. İtil (Volga) Bulgar Milleti ilk Müslüman Türk Milleti oldu. Cuma hutbelerinde "Allah'ım, Bulgar il-teberini (hükümdar) doğru yola götür" deniyordu. Hükümdar, babası Müslüman olmadığı için onun adını anmak istemedi, onun yerine Abdullah adını kullandı. Bulgar Türkleri o sırada eski örf ve adetlerini, bazıları İslâm'a uymasa da, devam ettiriyorlardı. Müslümanlığın şartlarını yerine getirme konusunda çok ciddi idiler. Bunlar aynı zamanda Müslüman olmayan komşu Türk ülkelerine karşı gaza yapıyorlardı. Nitekim Başkurt Türkleri o sırada Hıristiyan olacakken Bulgarlar bunu engellemişlerdir.
Maveraünnehir bölgesinde Müslüman Türk nüfusu gitgide artıyordu; bazı şehirleri, mesela Farab'ın, nüfusu çoğunlukla Müslüman olmuştu. Buralarda yaşayan Türkler mal ve paralarının çoğunu gazaya ve cihada ayırıyor, "putperest" dedikleri soydaşlarını Müslüman etmek üzere onların ülkelerine akın eden gazileri besliyorlardı. Aynı dönemde göçebe Karluk ve Oğuz boylarının kitleler halinde Müslüman oldukları görülüyordu. Müslüman nüfusun arttığı Türk şehirlerinde İslâm medeniyeti de ilk büyük meyvelerini vermeye başlamıştı; buralarda büyük alimler ve zahidler yetişiyordu.
Türklerin Müslümanlığa girmeleri uzun zaman içinde ve yavaş yavaş devam etmiş, X. yüzyılda ise çok büyük hız kazanmıştır.
Araplar Maveraünnehr'e geldikleri zaman Türklerin yüksek ahlâki meziyetlere, büyük bir idarecilik ve askerlik yeteneğine sahip olduklarını görmüşlerdi. Türklerin şöhreti uzak İslâm diyarlarına kadar yayılıyor, herkes Türklerden bahsediyordu. Müslümanlar arasında, Türkler Müslümanlığa girdikleri takdirde artık hiçbir gücün İslâm'a karşı çıkamayacağı inancı doğmuştu. Pek çok kişi de vaktiyle Hazreti Muhammed'in Türklerle ilgili övgülü ve müjdeli sözler söylediğini rivayet ediyordu.
Arap edebiyatçıları ve tarihçileri de Türkler hakkında övgü dolu şeyler yazmışlardır. Bunlardan biri olan Cahiz, 'Türklerin Faziletleri' adlı kitabında şöyle diyor:
"Savaş sanatı Türk'e bilgi, tecrübe, siyaset ve sâir yüksek vasıflar kazandırmıştır. Türk daima sözünde durur ve hile bilmez. Türk Hakanı hileyi sadece savaşta da olsa yapmak zorunda kaldığını üzülerek belirtir ve iki yüzlü olanları daima en kötü insan sayar... Arap ordularını Türkler kadar titreten başka bir Millet yoktur. Türkler daima soylarıyla iftihar ederler, vatanlarına ve dillerine çok bağlıdırlar. Düşmanları esir alınca onlara iyilik ve ikram eder, alicenablık gösterirler."
IX. Yüzyılın ortalarında artık Abbasi ordularında çok sayıda Türk vardı. Abbasiler birçok Türk'ü İslâm-Bizans sınırına yerleştirerek, onları Hıristiyanlara karşı İslâm dünyasının sınır bekçileri yaptılar. Böylece Türkler, Selçuklu akınından çok önceleri Anadolu'ya gelmiş ve oralarda yerleşmiş oluyorlardı. Battal Gazi Destanı işte bu sınır gazisi akıncı Türkler devrinden kalma bir destandır.
Türklerin İslâm dinini oldukça kısa sürede kabul ettikleri kesindir. Türkler tarih boyunca çeşitli dinlere girmişler; Buna rağmen Müslümanlık dışındaki dinlere girenler Türklüklerini koruyamamışlardır. İslâm dini son hak din olduğu için ve emrettiği güzel ahlak da Türk'ün millî yapısına en uygun yapı olduğu için, Türkler kitleler hâlinde bu dini kabul etmişler ve Türklüklerini korumuşlardır.
MÜSLÜMANLIĞI KABUL
Türkler Müslümanlığın dünyaya yayılması görevini üstlendikten sonra bunu başarı ile devam ettirmişlerdir.
Bizanslıların, Müslümanlara yaptığı saldırılara ve özellikle Haçlı seferlerine karşı Türk Milleti'nin kahramanca savaşması, İslâm ülkelerini çok büyük tehlikelerden kurtarmıştır. Büyük sel felaketleri gibi İslâm ülkelerine yönelen Haçlı ordularını Türkler durdurmuştur.
TÜRKLERİN BİLİMİN GELİŞMESİNE KATKILARI
Türklerin Müslümanlığa hizmetleri sadece siyasî ve askerî alanla sınırlı kalmamıştır. Devlet idaresi ve askerî yapılanmada bütün İslâm dünyasını etkileyen Türkler, İslâm medeniyetinin gelişmesinde de büyük hizmetlerde bulunmuşlardır. Bilim, sanat ve edebiyat alanında İslâm rönesansı, Türklerin katkıları ve sağladıkları huzur ve emniyet sayesinde gerçekleşmiştir.
İslâm dininin ve medeniyetinin, evrensel hâle gelmesi Türkler sayesinde mümkün olmuştur. Meselâ, Selçuklu veziri Nizamülmülk tarafından Bağdat'ta kurulan Nizamiye Medreseleri (1066), öyle büyük bir üne sahip oldu ki, bu medreseler İslâm medreselerinin ilk örneği olarak kabul edilmişti. Halbuki Samanoğulları ve Gazneliler devrinde de medreselerin bulunduğu bilinmektedir. Ancak Nizamiye Medreseleri dinî bilimler yanında müspet ilimlerin de okutulduğu ilk medreseler olmakla, modern üniversitelere öncülük etmiştir.
Abbasiler zamanında başlayan eski Yunan ve Helen medeniyetlerine ait eserler ve felsefe akımlarının çevirileri, Türk hâkimiyeti devresinde zirveye ulaşmıştı.
İSLAM MEDENİYETİNİN ÖNCÜLERİ: TÜRKLER
Türklerin İslam davasına sahip çıkmasıyla İslâm medeniyetinde büyük gelişmeler olmuştur. Batıda unutulmuş olan Yunan ve Helen medeniyeti, Haçlı Seferleri sayesinde İslâm medeniyeti ile birlikte tekrar Avrupa'ya taşınmıştır. İslâm medeniyetinin öncüleri durumunda olan Türk bilginler bütün dünya tarafından tanınmış ve eserleri yüzyıllarca bilime rehberlik etmiştir. Bu Türk bilginlerinin en ünlüleri Farabi, Birunî ve İbni Sina'dır.
Oğuzların Karaçuk (Farab) şehrinde doğan Farabi (870-950), matematik, fizik, astronomi vb. konularda 160 kadar kitap yazmıştır. Ancak onu asıl önemli kılan Helen felsefesinin akılcı, mantığa dayalı yönüyle İslâm düşüncesini kaynaştırdığı felsefe alanındaki çalışmaları olmuştur. Aristo'nun düşüncelerini en iyi açıklayan kişi olduğundan "Muallim-i Sâni" (İkinci öğretmen) adıyla anılmıştır. Eserlerinin çoğu Latinceye çevrilmiş ve batıda "Al-Farabıus" adıyla ün yapmıştır. İhsâ'ül-Ulûm isimli eseriyle bilimleri ilk kez sınıflandıran Farabi aynı zamanda Öklit geometrisini de açıklamıştır.
Farabî'nin düşüncelerinden etkilenen İbni Sînâ (980-1037), çeşitli konularda 220 civarında eser vermiş diğer ünlü bir Türk bilginidir. Avrupa'da "Avicenna" adıyla bilinmektedir. Felsefe ve müspet bilimlerle uğraşan İbni Sina asıl ününü tıp alanında kazanmıştır. "El-Kanun fi't-Tıb" adlı eseri Latinceye çevrilmiş ve yüzlerce yıl ders kitabı olarak okutulmuştur.
BİLİMİN ÖNCÜSÜ OLAN DİĞER TÜRKLERDEN BİRKAÇ ÖRNEK...
Birûnî (973 -1051), Harzemşahların sarayında yetişti ve Gazneli Mahmud'un himayesine girdi. Matematik, geometri, tıp ve coğrafya gibi alanlarda 113'ten fazla eser veren Birûnî'nin asıl başarısı astronomi dalındadır. Yıldızların yüksekliğini, açılarını ölçen hassas aletler geliştirdi. Dünya çekirdeğinin çapını sadece 15 kilometrelik yanılmayla 6338.8 km olarak tespit etmiştir. Yazdığı astronomi kitabı, dünyanın ilk astronomi ansiklopedisi olarak kabul edilmektedir.
Farabî ve İbni Sina'nın açtığı yoldan birçok Türk âlim ilerlemiştir. Felsefe dalında; El-Harezmî, Şehristânî ve tasavvufun öncülerinden Gazali, İbni Rüşd, Fahreddin Razi, geometride Abdurrezzak Türkî, trigonometrinin kurucularından Abdullah el-Baranî ilk akla gelenlerdir. Selçuklu Sultanı Melikşah İsfehan ve Bağdat'ta birer rasathane kurdurdu. Dönemin Bilim adamları, Melikşah adına güneş yılına dayanan Celâlî veya Takvim-i Melikşâh adlarıyla anılan bir takvim hazırladılar. Sanat ve mimarlık alanlarında da Türk-İslâm Medeniyeti zamanında büyük gelişmeler görülmektedir. Türk-İslâm kültürü ve sosyal hayatına uygun olarak gelişen mimarlığın en önemli örnekleri cami, medrese, kervansaray, imaret, darüşşifa (hastane) vb.dir. İlk Türk-İslâm mimarî örneği, Tolunoğlu Ahmed tarafından Kahire'de yaptırılan Tuluniye Camisi'dir ve bugün dahi varlığını korumaktadır.
Türkler tarafından geliştirilen kubbe, kemer ve sütun biçimleri, Orta Asya yaşantısı ve çadır kültürünün, İslâm mimarîsine yansıtıldığı yeni bir mimarî üslûbu getirmiştir. Özellikle tekke, kümbet, cami ve medrese gibi yapılarda, Türk mimarî üslûbunun eşsiz örnekleri görülür. Yazı, cilt, çini, minyatür sanatları ile seramik, dokumacılık, taş ve maden işçiliği vb. alanlarda Türkler eşsiz örnekler vermişlerdir. Türkler heykel ve kabartma sanatlarında da başarılı örnekler vermişlerdir. Örneğin birçok yapıda hayvan figürleri kullanılmış, Sultan Tuğrul bastırdığı madalyona kabartma resmini koydurmuştur. Müzik alanında da Türkler yenilikler getirmişlerdir. Farabî müzik üzerine iki eser yazmış ve bunlar dünya müzik tarihine geçmiştir.
Eserinde ses ve müziğin fizik temellerini inceleyerek, ses perdesinin özelliklerini ilk defa ortaya koymuştur. Saraylardaki nevbet (bando), Osmanlı askerî mehterine örnek olmuştur. Ayrıca bazı tarikatlerin yaptıkları dinî müzik ve rakslar, Türk tasavvuf musikisinin ve semahların özünü oluşturmuştur.
Türkler sadece din ilimlerinde değil, diğer ilim dallarında, teknikte ve müsbet ilimlerde de büyük ilerlemeler göstermiş, dünyaca ünlü bilim adamları yetiştirmiştir.
İSLAM MEDENİYETİNİN OLUŞMASI
Büyük bir Türk bilgini olan İbni Sina'nın tıp alanında yazdığı kitaplar Avrupa'da yüzyıllarca okutulmuş, yine bir Türk bilgini olan Ebû Bekir Razi'nin eserleri bilim dünyasına ışık tutmuştur. Tıp, fizik, kimya, matematik ve astronomi ilimlerine önemli katkılarda bulunan, birçok bilim dalının temellerini atarak dünyaya öncülük eden çok sayıda Türk bilgini yetişmiştir. İslâm dünyasının her tarafını süsleyen, bugün bile çoğu ayakta duran sanat eserlerinin çoğu Türk mimarları tarafından yapılmıştır. İslâm dünyasında Sinan gibi bir mimar, Selimiye Camii gibi başka bir şaheser görmek mümkün değildir.
İslâm tarihine baktığımız zaman açıkça görürüz ki, Müslümanlığın ilk devirlerinden sonra Müslümanlığa büyük hizmetlerde bulunarak Allah'ın rızası yönünde hareket eden millet, Türk Milleti olmuştur. Kur'an-ı Kerim'de, İslâm'a hizmet eden hayırlı milletler şöyle müjdelenmiştir:
"Ey iman edenler, içinizden kim dininden geri döner (irtidat eder)se, Allah (yerine) kendisinin onları sevdiği, onların da kendisine sevdiği mü'minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı ise 'güçlü ve onurlu,' Allah yolunda cihad eden ve kınayıcının kınamasından korkmayan bir topluluk getirir. Bu, Allah'ın bir fazlıdır; onu dilediğine verir. Allah (rahmetiyle) geniş olandır, bilendir." (Maide Suresi, 54)
Bu ayetle, İslâm'a en önemli hizmetleri gerçekleştiren Türk Milleti de müjdelenmiştir.
Peygamber Efendimiz de şu müjdeyi vermiştir:
"İstanbul elbette fetholunacaktır. Onu fetheden kumandan ne güzel kumandandır. Onu fetheden asker ne güzel askerdir."
İstanbul'un fethedilmesi, büyük Türk hükümdarı Fatih Sultan Mehmet ile onun kahraman askerine nasip olmuş ve böylece Milletimiz Peygamberimizin övgüsüne hak kazanmıştır.

İlk Müslüman-Türk Münasebetleri ve Türklerin İslamiyete Girişi

Kategori: Islam
15/4/2007

Emevi Halifeliği zamanında müslüman Araplar, Suriye ve İran'ı hâkimiyetlerine alarak Maverâünnehir bölgesine ulaşmışlardı. Seyhun ve Ceyhun ırmaklarının arasındaki bu bölgede Türkler bulunmaktaydı. Böylece Araplar ile Türkler ilk defa temasa geçmişlerdir .
Emeviler bölgede İslâmiyet'i yaymaktan çok, yeni zaferler peşinde koşmuşlar; Müslüman olmalarına rağmen yerli halka ağır vergiler yüklemişlerdi. Bu sebeple ilk karşılaşma pek dostça olmamış ve Türklerle Araplar arasında küçük çapta çarpışmalar cereyan etmiştir. Özellikle Kuteybe bin Müslim'in Horasan valiliğine getirilmesiyle mücadele iyice kızışmıştır (705).
Kuteybe bin Müslim'in Maverâünnehir 'in doğusuna düzenlediği akınlara karşı Türgeş Beğleri güçlü bir direnme göstermiştir. Göktürklerin batı kanadında yer alan Türgeşler, Arapları savunmaya çekilmeye zorlamış ve bu mücadele Göktürklerin yıkılmasına kadar devam etmiştir (745 ). Göktürk hâkimiyetinin sona ermesiyle Türk toprakları doğudan Çinliler, batıdan Arapların ilerlemesine maruz kalmıştır. Bu dönemde Maverâünnehir bölgesinin savunmasını, Türgeşlerden sonra Karluk Türkleri üstlenmiştir.
Emevilerin Arap olmayan Müslümanlara karşı âdil ve eşit davranmamaları huzursuzluğu artırmıştı. Bu duruma karşı çıkanlar, Emevi idaresine son vererek yerine Abbasi Devletini kurmuşlardır (750). Türkler, Abbasi Devleti'ni daha çok benimsemişler, yeni yönetime daha sıcak bakmışlardır.
Göktürk Devletinin yıkılmasından sonra, Çinliler bütün Türk ülkelerini ele geçirmeyi plânlamaktaydı. Emevilerin ortadan kalkmasından da faydalanmak isteyen Çin ordusu daha batıya yönelerek Karluk topraklarına girmişti. Bu durum üzerine Karluklar, Abbasilerin Horasan valisi olan Ebû Müslim'den yardım istediler. Ebû Müslim, komutanlarından Ziyad ibni Salih'i bölgeye gönderir. Arap ordusu ile batı bölgesinin genel valisi komutasındaki Çin ordusu Talas ırmağı boylarında karşılaşırlar. Türklerin de İslâm ordusu yanında hücuma geçmesi sonucunda Çinliler büyük bir yenilgiye uğratılır ( 751).
Türklerin İslâmiyet'le ilk tanışmaları Emevi dönemiyle başlar. Ancak Emevi yönetiminin tutumu sebebiyle, Türk toplulukları arasında İslâmiyet fazla yayılmamıştır. Buna rağmen, az sayıda da olsa Emevi ordusunda görev alan Müslüman Türkler bulunmaktaydı. Meselâ Horasan Vâlisi Ubeydullah bin Ziyad henüz 674 tarihinde 2000 Türk okçusundan bir ordu oluşturmuştu.
Talas Savaşı, Türklerle Müslümanların birbirlerini daha yakından tanımalarını, dostane ilişkiler kurulmasını sağladı.
Bu sebeple Talas Savaşı hem Türkler hem Müslümanlar için bir dönüm noktasıdır. Bu savaş neticesinde İslâmiyet Türkler arasında hızla yayılmaya başlamıştır. Abbasi ordusunda çok sayıda Türk görev aldı. Zamanla Türk askerleri, ordunun ve yönetimin denetimini ele geçirdiler . Hatta bazı Türk komutanları, Abbasi Devleti sınırları içerisinde kendi devletlerini bile kurmuşlardır.
Türklerin kitleler hâlinde Müslüman olmaları özellikle X. yüzyılda hız kazanmıştır. Henüz 900 tarihlerinde İtil ( Volga) çevresinde bulunan Bulgar Türkleri arasında Müslümanlığa çok büyük ilgi vardı. Nitekim İtil Bulgarları hükümdarı Almış Han, 920 'de Abbasi halifesine müracaat ederek din âlimleri ve mimarlar göndermesini rica etmişti. Aynı tarihlerde Önce Karluk, Yağma ve Çiğil boyları, ardından Oğuzlar arasında İslâmiyet yayıldı. Karluk, Yağma ve Çiğil Türkleri, ilk Müslüman Türk devleti olan Karahanlı Devleti'ni, Oğuzlar ise Selçuklu Devleti' ni kurmuşlardır.
İslâmiyet ve Türkler
Türklerin Müslüman Olmasının Sebepleri: Türkler İslâmiyet'i kılıç zoruyla değil, kendi rızalarıyla kabul etmişlerdir. Şüphesiz bu dini seçmelerinin en önemli sebebi, eski Türk inancı ve anlayışı ile İslâmiyet arasında birçok benzerlik bulunmasıdır:
1 -Eski Türk dini, Gök-Tanrı inancı adıyla bilinmektedir. Bu inanışa göre Türkler, İslâmiyet'teki gibi tek bir Allah'a inanıyor ve O'na Tanrı (Tengri) diyorlardı. İslâmiyet'te Esmâ-i hüsnâ denilen Allah'ın sıfatlarından bazıları, eski Türk inancında da mevcuttu .
2 -Ahiret ve ruhun ölmezliği, her iki inançta da mevcuttu. Türkler cennet için uçmağ (uçmak), cehennem için tamu sözünü kullanmaktaydı.
3 -İslâmiyet'te olduğu gibi Gök Tanrı inanışında da Tanrıya kurban sunuluyordu .
4 -İslâmiyet'teki gaza ve cihât ile Türklerin dünya üzerinde töreyi hâkim kılmak için yaptıkları savaşlar benzer mahiyettedir. İslâm anlayışına göre savaş sonunda elde edilen ganimet helâldir. Türklerde ise aynı şekilde yağma geleneği vardır.
5 -İslâmiyet'in telkin ettiği ahlakî kurallar, Türk anlayışına da uygun düşmektedir.
 
Türkler tarih boyunca çeşitli dinlere girmişlerdi. Ancak bu dinler halk arasında değil daha çok idareci kesimde kabul görmüştü. Buna rağmen İslâmiyet dışındaki dinlere girenler Türklüklerini koruyamamışlardır. İslâm dini, millî yapıya uygun olduğu içindir ki Türkler kitleler hâlinde bu dini kabul etmişler ve Türklüklerini korumuşlardır.
Türklerin İslâmiyet'e Hizmetleri: Türklerin İslâmiyet'i kabul etmeleri hem İslâm âlemi hem de dünya tarihi açısından büyük sonuçlar doğurmuştur. Türkler, karışıklık içinde bulunan İslâm dünyasının koruyuculuğunu üstlendiler. Selçuklular, Abbasi halifelerini himaye ettiler.
 
Batıda Haçlı Seferleri'ne, doğuda Moğol akınlarına karşı Türkler tarafından set oluşturuldu . Böylece İslâm dünyası dağılmaktan kurtulmuştur . Bin yıla yakın bir süre Türkler, İslâmiyet'in bayraktarlığını yapmıştır.
Gazneli Mahmud'un Hindistan'a kadar yaptığı seferler neticesinde İslâmiyet Hindistan'a kadar ulaşmıştır. Böylece yakın dönemlerde kurulan Pakistan ve Bangladeş'in temelleri atılmıştır. Osmanlı döneminde ise Türkler Balkanlara yerleştiler. Arnavutlar, Bosna-Hersekliler (Boşnaklar) bu dönemde Müslüman oldular.
Türklerin İslâmiyet'e hizmetleri sadece siyasî ve askerî alanla sınırlı kalmamıştır. Devlet idaresi ve askerî yapılanmada bütün İslâm dünyasını etkileyen Türkler, İslâm medeniyetinin gelişmesinde de inkâr edilemez hizmetlerde bulunmuşlardır. Bilim, sanat ve edebiyat alanında İslâm rönesansı, Türklerin katkıları ve sağladıkları huzur ve emniyet sayesinde gerçekleşmiştir. Dolayısıyla İslâm dininin ve medeniyetinin, dar Arap ve Fars çevresine sıkışıp kalmayarak, evrensel hâle gelmesi yine Türkler sayesinde mümkün olmuştur, demek yanlış olmaz.
Meselâ, Selçuklu veziri Nizamülmülk tarafından Bağdat'ta kurulan Nizamiye Medreseleri (1066 ), öyle büyük bir üne sahip oldu ki, bu medreseler İslâm medreselerinin ilk örneği olarak kabul edilmişti. Halbuki Samanoğulları ve Gazneliler devrinde de medreselerin bulunduğu bilinmektedir. Ancak Nizamiye Medreseleri dinî bilimler yanında müspet ilimlerin de okutulduğu ilk medreseler olmakla, modern üniversitelere öncülük etmiştir.
 
Abbasiler zamanında başlayan eski Yunan ve Helen medeniyetlerine ait eserler ve felsefe akımlarının çevirileri, Türk hâkimiyeti devresinde zirveye ulaşmış idi. Böylece İslâm medeniyetinde büyük gelişmeler olmuştur. Batıda unutulmuş olan Yunan ve Helen medeniyeti, Haçlı Seferleri sayesinde İslâm medeniyeti ile birlikte tekrar Avrupa'ya taşınmıştır. İslâm medeniyetinin öncüleri durumunda olan Türk bilginler bütün dünya tarafından tanınmış ve eserleri yüzyıllarca bilime rehberlik etmiştir. Bu Türk bilginlerinin en ünlüleri Farabi, Birunî ve İbni Sina'dır.
Oğuzların Karaçuk (Farab) şehrinde doğan Farabi (870 -950), matematik, fizik, astronomi vb. konularda 160 kadar kitap yazmıştır. Ancak onu asıl önemli kılan Helen felsefesinin akılcı, mantığa dayalı yönüyle İslâm düşüncesini kaynaştırdığı felsefe alanındaki çalışmaları olmuştur. Aristo'nun düşüncelerini en iyi açıklayan kişi olduğundan "Muallim-i Sâni" (İkinci öğretmen). adıyla anılmıştır. Eserlerinin çoğunun Lâtinceye çevrildiği batıda "Al-farabıus" adıyla bilinmektedir. İhsâ'ül -Ulûm isimli eseriyle bilimleri ilk kez sınıflandıran Farabi aynı zamanda Öklit geometrisini de açıklamıştır .
Farabî'nin düşüncelerinden etkilenen İbni Sînâ (980-1037), çeşitli konularda 220 civarında eser vermiş diğer ünlü bir Türk bilginidir. Avrupa'da "Avicenna" adıyla bilinmektedir. Felsefe ve müspet bilimlerle uğraşan İbni Sina asıl ününü tıp alanında kazanmıştır. "El-Kanun fi't-Tıb" adlı eseri Lâtinceye çevrilmiş ve yüzlerce yıl ders kitabı olarak okutulmuştur.
Birûnî (973 -1051), Harzemşahların sarayında yetişti ve Gazneli Mahmud'un himayesine girdi. Matematik, geometri, tıp ve coğrafya gibi alanlarda 113'ten fazla eser veren Birûnî'nin asıl başarısı astronomi dalındadır. Yıldızların yüksekliğini, açılarını ölçen hassas aletler geliştirdi. Dünya çekirdeğinin çapını sadece 15 kilometrelik yanılmayla 6338.8 km olarak tespit etmiştir. Yazdığı astronomi kitabı, dünyanın ilk astronomi ansiklopedisi olarak kabul edilmektedir.
Farabî ve İbni Sina'nın açtığı yoldan birçok Türk âlim ilerlemiştir. Felsefe dalında; El-Harezmî, Şehristânî ve tasavvufun öncülerinden Gazali, İbni Rüşd, Fahreddin Razi, geometride Abdurrezzak Türkî, trigonometri'nin kurucularından Abdullah el-Baranî ilk akla gelenlerdir .
Selçuklu Sultanı Melikşah İsfehan ve Bağdat'ta birer rasathane kurdurarak, İranlı ünlü matematikçi ve astronom Ömer Hayyam'ı buralarda görevlendirdi. Ömer Hayyam'ın da içinde bulunduğu bazı bilim adamları, Melikşah adına güneş yılına dayanan Celâlî veya Takvim-i Melikşâh adlarıyla anılan bir takvim hazırladılar.
Sanat ve mimarlık alanlarında da Türk-İslâm devletleri zamanında büyük gelişme görülmektedir. Türk-İslâm kültürü ve sosyal hayatına uygun olarak gelişen mimarlığın en önemli örnekleri cami, medrese, kervansaray, imaret, darüşşifa (hastane) vb.dir. İlk Türk-İslâm mimarî örneği, Tolunoğlu Ahmed tarafından Kahire'de yaptırılan Tuluniye Camisi'dir ve bugün dahi varlığını korumaktadır.
 
Türkler tarafından geliştirilen kubbe, kemer ve sütun biçimleri, Orta Asya yaşantısı ve çadır kültürünün, İslâm mimarîsine yansıtıldığı yeni bir mimarî üslûbu getirmiştir. Özellikle tekke, kümbet, cami ve medrese gibi yapılarda, Türk mimarî üslûbunun eşsiz örnekleri görülür.
Yazı, cilt, çini, minyatür sanatları ile seramik, dokumacılık, taş ve maden işçiliği vb. alanlarda Türkler eşsiz örnekler vermişlerdir. İslâmî anlayışa uygun düşmemekle beraber heykel ve kabartma sanatını devam ettirmişlerdir. Örneğin birçok yapıda hayvan figürleri kullanılmış, Sultan Tuğrul bastırdığı madalyona kabartma resmini koydurmuştur. Müzik alanında da Türkler yenilikler getirmişlerdir. Farabî müzik üzerine iki eser yazmış ve bunlar dünya müzik tarihine geçmiştir. Eserinde ses ve müziğin fizik temellerini inceleyerek, ses perdesinin özelliklerini ilk defa ortaya koymuştur. Saraylardaki nevbet (bando), Osmanlı askerî mehterine örnek olmuştur. Ayrıca bazı tarikatlerin yaptıkları dinî müzik ve rakslar, Türk tasavvuf musikisinin ve semahların özünü oluşturmuştur.

TÜRK-İSLAM DEVLETLERİNDE KÜLTÜR VE MEDENİYET

Kategori: Islam
15/4/2007
 

İlk Türk-İslâm devletleri, anavatan Orta Asya'nın dışında Afganistan, Kuzey Hindistan, İran, Suriye, Mısır gibi yeni coğrafyalara yayılmış, farklı kavim ve kültürlerle temasa geçmiştir. Ancak bu geniş coğrafyayı birleştiren ortak bir nokta vardır; İslâmiyet.

Türk-İslâm kaynaşmasının geçiş dönemini Karahanlılar oluşturmuştur. Halkın tamamına yakınının Türk olması sebebiyle Karahanlı Devleti, siyasî ve sosyal açıdan eski Türk anlayışını korumuş, ancak dinî bakımdan İslâmiyeti kabul etmiştir. Gazneli Devleti ise komşusu Samanoğulları'mn temsil ettiği İran-İslâm geleneğinden etkilenmiştir. Selçuklu Devleti ile gelişme tamamlanmış; Türk-İslâm geleneği ve müesseseleri yerine oturmuştur. Selçuklular Türk devlet geleneğinin temel özelliklerini bozmadan, İran ve Abbasi devlet yapısından faydalanmışlardır.

 

TOPLUM YAPISI

X. yüzyıldan itibaren İslâm medeniyet dairesine giren Türklerin sosyal yaşantılarında, eskisine göre değişiklikler olmuştur, ilk Türk-İslâm devletlerinin , kapsadığı sahaların tamamında Büyük Selçuklu Devleti'nin her alanda etkileri olmuştur. Dolayısıyla, özellikle Türk toplumu yönünden baktığımızda, ayrı devletlerde bile yaşasalar Türkler arasında fazla fark yoktur.

 

a.            Etnik yapı

Türkderin en büyük kolunu Oğuzlar oluşturuyordu. Bunun dışındaKarluk, Kıpçak, Yağma, Çigil, Kankıl ve Uygur Türkleri de tebaa olarak Türk-İslâm coğrafyasında yaşıyorlardı. Türklerin en kalabalık grubu olan Oğuzlar, kendi içinde 12'si sağ, 12’si sol olmak üzere 24'lü boy teşkilâtı halinde yaşıyorlardı.

Söz konusu sahalarda Türklerden başka, en kalabalık ırk grupları;Farslar, Araplar ve Hintlilerdi. Bunların dışında bir takım mahallî etnik gruplarda bulunmaktaydı.

Selçuklu sahası da diyebileceğimiz bu sahalarda, Müslüman toplumların dışında Müslüman olmayan gruplar da vardı. Bunların başlıcaları; Rumlar, Ermeniler, Gürcüler ve Süryanîlerdi. Selçuklular zamanında büyük ölçüde bir araya getirilmiş bu çeşitli gruplar, tarihin belli bir dönemi beraberce yaşamışlardı. Bu yapı içinde Türkler, karşılaştıkları kültürlerden etkilenmişler ve karşılaştıkları kültürleri de etkilemişlerdi. Böylece Türk kültürü zenginleşerek devam etmişti.

 

b.            Toplum hayatı

Türklerden özellikle Oğuzların büyük bir kısmı konar – göçer şekilde hayatlarını devam ettiriyorlardı. Bunun yanında şehirlere ve köylere yerleşen Türklerin sayısı da artış kaydediyordu.

Yerleşik hayata geçenlerin köy ve mezralarda yaşayanları, tarımla uğraşıyorlardı. Özellikle Mısır, Maveraünnehir ve Horasan'da düzenli bir şekilde sulu tarım yapılıyordu

Şehirlerde yaşayanlar ise ticaretle ve çeşitli el sanatlarıyla uğraşıyorlardı.

Toplumda kesin hatlarla birbirinden ayrılan sınıflar yoktu. Sadece hanedana mensup kişilerin, toplum içinde özel bir yeri vardı. O da Türk kültüründe, hanedan kavramıyla devlet kavramının birbiriyle eşit ağırlıkta görülmesinden ileri geliyordu. Batı toplumlannda olduğu gibi asil, aristokrat veya ruhban sınıfı diye imtiyazlı bir grubun olması söz konusu değildi.

Herkes devletin kanunlan ve töreler karşısında eşit kabul ediliyordu. Bunun yanında, ülke imkânlarından herkesin yine eşit şekilde yararlandırılması, devletin görevleri arasındaydı. Bu hususta halkın sosyal düzenini ve emniyetini sağlamada en başta Türk hükümdarı sorumluydu.

Türk toplumu içinde engelsiz hareketlilik vardı. Kişilerin toplumun en alt kesiminden en üst seviyelere yükselmesi mümkündü. İslâmiyetle zenginleşen Türk toplum yapısı ve devlet yapısı, kabiliyetli her insana fırsat hazırlıyordu.

Toplum içinde ilim ve din adamlan büyük itibar ve hürmet görüyorlardı. Toplumun bu itibarlı kesimine, yediden yetmişe herkes saygı duyuyordu.

Toplumun her kesiminde sıkı bir yardımlaşma ve bunun içinde ayrıca yardım kuruluşları vardı. Devrin en önemli sosyal kuruluşlan, kervansaraylar ve hastahaneler (bimaristan) idi. Özellikle sağlık konusunda devrin en ileri kuruluşlan mevcuttu. Hatta develer üstünde taşınan hastahaneler bile vardı. Bu kuruluşlar malî yönden vakıf sistemine bağlıydı ve giderleri oradan karşılanıyordu. Bu tür sosyal müesseselerin açılmasında hanedan mensupları, beyler, valiler ve zenginler öncülük ediyorlardı.

 

DEVLET YÖNETİMİ

 

Türklerde devlet kurma, onların en önemli kabiliyetlerinden birisi olmuştur. Türkler, tarih sahnesine çıkışlarından itibaren devletsiz bir dönem yaşamamışlardır. Zamanla devlet teşkilâtına eklenen yeni kurumlarla, üzerinde hâkimiyet kurduktan insanları daha iyi yönetmişlerdir.

Orta Asya Türk devletlerinde var olan cihan hâkimiyeti ülküsü yani bütün insanları yönetme fikri. İslâmiyet sonrasında da devam etti.

Orta Asya'da olduğu gibi Türk-İslâm devletlerinde de yönetimde ilk unsur hükümdardı. Bu konuda, hemen hemen bütün hükümdarları için "Han" unvanı kullanılan Karahanlılar bir geçiş dönemi oluşturmuşlardı.

 

1.            HÜKÜMDAR

a.            Hâkimiyet anlayışı

Orta Asya'daki Türk hâkimiyet anlayışı, islâmiyet sonrası da devam etmiştir. Buna göre devlet ve iktidar, hanedan üyelerinin ortak malı kabul edilmiştir. Hükümdar mutlaka hanedan üyeleri arasından çıkmıştır.

Orta Asya'da yönetme hakkı Tanrı vergisi bir hak (kut) olarak kabul edilmekteydi. Bu devrin sembol eseri Kutadgu Bilig'de "Hükümdarlar hâkimiyeti, Tanrı'dan alırlar" deniliyordu.

İslâm devlet anlayışına göre hükümranlığın halife tarafından kabul ve tasdik edilmesi gerekmektedir. Bu sebeple Gazne ve Selçuklu Sultanları, hükümdarlıklarının Abbasi halifesi tarafından "tasdik" edilmesine önem vermişlerdir. Ancak hiçbir zaman hâkimiyeti halifeyle paylaşmamışlardır. Aksine, Selçuklu ve Memlûklu sultanları, sadece dinî lider olarak tanıdıkları halifeleri himaye ederek, İslâm dünyasındaki hâkimiyet sahalarını daha da genişletmişlerdir.

Bunun yanında Müslüman Türk hükümdarı "Allah'ın yeryüzündeki gölgesi" olarak kabul ediliyordu. Kısaca hükümdar olmanın kaynağı Orta Asya'daki gibi ilâhî idi.

 

b.            Tahta çıkış

Türk hükümdarının tahta çıkışı İslâmiyetin kabulünden sonra da çok fazla bir değişiklik göstermemiştir. Taht yine hanedan üyelerinden herkese açıktır. Bu devrede tahta çıkışta en sık rastlanan olay, hanedan üyeleri arasındaki rekabettir. Bu yüzden sıkça taht kavgaları görülmüştür. Bu durumda ise tahta, güç, kuvvet ve maharet bakımından kendisini kabul ettiren geçmektedir.

Bundan başka, Tuğrul Bey'de olduğu gibi hanedan içinden seçilme usulü de uygulanmıştır.

Ayrıca rakipsiz kalıp tahta geçenler de vardır.

Tahta geçiş, babadan oğula, amcadan yeğene, kardeşten kardeşe geçerek de gerçekleşmiştir.

 

c.             Hükümdarın kişiliği ve yetkileri

Bu dönemde hükümdarda aranan belli başlı özellikler; bilgili, cesaretli, asker kişilikli ve âdil olmak, malî istikran sağlayabilmek şeklinde sıralanıyordu.

Hükümdar, huzuru ve sükûnu sağlayıp, açları doyurmak zorundaydı. Halka yönelik toyla, hükümdar yemekleri bu dönemde "Han-ı yağma" adı allında devam etmişti. Kısaca, İslâm kurallarının yanı sıra Türk töresi de varlığını sürdürmüştü.

Bunun yanında, özellikle Melikşah döneminde Türk hükümdarlık usullerine eski İran teşkilât ve protokol kuralları da tesir etmişti. Fakat Sultan Sancar'ın tekrar eski Oğuz törelerine döndüğü de kaynaklarca ifade edilmektedir.

 

Hükümdar Ünvanları:

Bu dönemde hükümdarların unvanlarında değişiklik olmuştur. Karahanlılar hariç, han, hakan unvanlarının yerini sultan unvanı almıştır. Bunun yanında yabgu karşılığı olarak melik, sıkça kullanılan unvanlardan olmuştur.

Karahanlı hükümdarları daha çok "han,hakan,kadir,ilig, kara " gibi Türkçe unvanlar kullanmışlardır. Karahanlı hükümdarları İslâmiyeti kabul edince Türkçe isimlerinin yanına Müslüman isimleri de aldılar.

Gazneli Hükümdarı Mahmud ise "Sultan" unvanını alan ilk Türk hükümdarıdır.

Selçuklular ilk zamanlarda, Oğuz devletinde görüldüğü gibi, devlet başkanlarına "yabgu" diyorlardı. Abbasi halifesi, Tuğrul Bey'in hükümdarlığını tasdik ederek O'na "sultan" unvanını vermiştir. Hanedan üyeleri ise eski yabgu unvanının yerine "melîk" unvanını kullanmışlardır. Tuğrul Bey, Abbasi halifesi tarafından "Doğu'nun ve Batının hâkimi" olarak ilân edilmiştir. Diğer Selçuklu sultanlarına da "sultan-ı âzam" (büyük sultan) denilmiştir.

Harzemşahlar Büyük Selçuklulara bağlı oldukları dönemlerde harzemşah,melik, şehinşah daha sonraki dönemlerde ise sultan, sultan-ı azam

 

Görünüşle hükümdar, Allah'tan başka kimseye karşı sorumlu değildi. Bunun yanında hükümdarın İslâmi kurallara ve Türk töresine uyması, siyasetname kitaplarında halırlatılıyordu.

Hükümdar yasama, yürülme ve yargı yetkilerini üzerinde bulunduran ve devlete mutlak hâkim olan kişi idi. Fakat bu tür işleri baştan düşünüp, düzenleyip, yazıya döken çeşitli kuruluşlar vardı. Saray, divan, çeşitli meclisler bu yönden hükümdarın en başta gelen yardımcılarıydı. Burada hükümdar, son karar makamıydı.

Türk hükümdarlarından, özellikle adaletin iyi işlemesi ve yerini bulması sıkça isleniyordu. Gerekirse zulme, haksızlığa uğrayanlar bizzat saraya kadar dilekçeyle başvurabilirlerdi. Bunlar için sarayda yüksek bir mahkeme kurulur (Divan-ı Mezalim) ve bu mahkemeye, yargıç olarak bizzat sultan başkanlık ederdi. Ülke genelindeki yüksek seviyeli devlet adamlarının atamalarını sultan yapardı. Bunlar, tâbi devlet hükümdarları, hanedana bağlı idareciler, vezir, çeşitli divan başkanları, valiler, kadılar, komutanlar ve emirler gibi görevlilerdi. Bunların yanında savaş karan verilmesi, ülke genelinde fermanlar çıkarılması, iç ve dış siyasetin düzenlenmesi, elçi gönderilmesi, elçi kabulü gibi görev ve yetkiler yine sultana aitti.

 

Hükümdarlık sembolleri: Türk-İslâm devletlerinde hükümdarların türlü hâkimiyet sembolleri kullandığı bilinmektedir.

Türk-İslâm hükümdarlarının kullandığı diğer semboller veya hâkimiyet alâmetleri şunlardır:Hutbe, Sikke,Tuğra,

Diğer semboller: Arma, unvan ve çetr (küçük saltanat şemsiyesi), nevbet (mehter), sancak, tuğ, otağ (çadır), taht ve taç ,lakaplar,ok ve yay  hükümdarlık sembolleri arasında yer alır.Yay hâkimiyet gücünü, ok da bağlılığı ifade ediyordu.

Türk-İslâm devletlerinde hükümdarlar, tahta çıkınca Abbasî Halifeliği'nden hükümdarlıklarının tasdikini istiyorlardı. Halife de hükümdar olanın gücüne göre hükümdarlığını ya kabul ediyor veya reddediyordu. Halife tarafından kabul gören hükümdarın, İslâm dünyasında itibarı ve nüfuzu artıyordu.

 

Merkez Yönetimi

Tolunoğulları ve Akşitler: Abbasilerden büyük ölçüde etkilenmişlerdir.Bu iki devlette “naiplik” ve “haciplik” görevleri bulunmaktaydı. Ayrıca Akşitlerde vezirlik önemli bir yere sahipken Tolunoğlları’nda bu kurum bulunmamaktaydı.

Karahanlılar: Devlet üzerinde Arap ve İran etkisi oldukça azdır. Eski Türk teşkilatı daha belirgin yer almıştır. İslam öncesi anlayışta olduğu gibi devlet “İkili Teşkilat” esas alınarak yönetilmiştir. Hatunlar da yönetimde etkili olmuşlardır.

Gazneliler: Hükümdar “Sultan unvanıyla devlet yönetiminde mutlak hakim durumundaydı. Devlet teşkilatında daha çok Samanoğulları’ndan etkilenmişlerdir.

Büyük Selçuklular: Eski Türk anlayışını büyük ölçüde yerini korurken İslamiyet’i kabul etmelerinden sonra Abbasiler,Gazneliler ve Karahalılar’ın etkisinde kalmışlardır.Yabgu, Bey, Tuğrul Bey’in 1055 Bağdat Zaferinden sonra ise “Sultan” unvanını kullanmaya başlamışlardır.

Türk-İslâm devletlerinde merkez yönetimi iki önemli teşkilâta sahiptir; doğrudan sultana karşı sorumlu olan saray teşkilâtı ve başında büyük vezirin bulunduğu hükümet (divân-ı saltanat). Bu yapılanma İslâm-İran etkisi ile önce Gazneliler'de görülmüş, Selçuklular ise daha da geliştirerek diğer Türk devletlerine etkide bulunmuştur.

 

Saray teşkilâtı

Saray teşkilâtı, hükümdarın bizzat şahsına bağlı üst dereceli memur ve görevlilerden oluşuyordu. Saray, ülke yönetiminde hükümdarın arkasında en etkili kuruluştu. Sultanın hizmetinde bulunan saray görevlileri vardı.

Sarayda en önemli görevliler haciplerdi. Haciplerin başkanına hâcibül-hüccap (hacipler hacibi) veya hâs hâcip deniyordu. Hâs hâcip hükümdarlarla saray ve hükümetin irtibatını sağlıyordu.

Emir-i candar; saray muhafızlarının başıydı.

Emir-i silâh; hükümdarın silâhını taşıyan, aynı zamanda saray silâhhanesine bakan görevlilerden sorumlu kişiydi.

Emir-i alem; devlete ait bayrağı taşıyan görevlilerin (alemdarların) başıydı.

Camedar; hükümdarın elbiselerini muhafaza ederdi.

Şarabdar-ı has; hükümdarın her çeşit içeceğiyle meşgul olan görevliydi.

Taştdar veya abdar; hükümdarın temizlik işleriyle meşgul olan, ona ait temizlik eşyalarını taşıyan kişiydi.

Emir-i ahur; hükümdarın ve sarayın hayvanlarına bakan görevlilerin başıydı.

Serhenk veya çavuş; sultan alaylarının önünde yer alan ve yol açan kişilerdi.

Karahanhlarda kapucubaşı, aşçıbaşı, ilbaşı (emir-i ahur) gibi farklı adlarla saray görevlileri vardı.

Harezmlilerde de birtakım yeni memuriyetlerin varlığı görülmekte idi. Bunlardan emir- i çaşnigir; hükümdarın yemeğinin yapılmasına nezaret eder ve ondan önce tadına bakardı. Emir-i şikar; av işlerine bakan görevliydi. Devaddar; hükümdarın yazı takımlarını muhafaza eder, kıssâdar ise dilekçeleri kabul eder, perşembe akşamlan hükümdara sunardı. Üstâdü'ddar da saray harcamalarına bakan kişiydi.

Bunların dışında sarayda, birtakım alt hizmetleri gören hadimler ve hasekiler vardı.

Hükümdarlar sarayda kengeş, meşveret gibi çeşitli meclisleri toplarlardı. Önemli kararlar bu meclislerdeki tartışmalardan sonra alınırdı.

 

2.   HÜKÜMET

 

Hükümet, Türk devletlerinde İslâmiyetin kabulüyle beraber güçlenen devlet kuruluşlanndandı.

Hükümeti, Divan-ı âlâ veya Divan-ı Saltanat denilen büyük divan oluşturuyordu. (Devlet işlerini yürütmekle görevli hükümete (Divan-ı Saltanat(büyük divan) adı verilirdi.

Büyük divanın asıl başkanı hükümdardı. Fakat onun adına bu işi çoğu zaman vezir yapıyordu. Bu bakımdan vezire Sahib-i Divan-ı Devlet de deniliyordu.

Hükümdar adına divana başkanlık eden vezir, çeşitli siyasî, sosyal, malî ve kültürel işleri yürütürdü. Hükümete başkanlık eden bu devlet yöneticisine, Karahanlılar hariç diğer Türk-İslâm devletlerinde vezir deniyordu. Karahanlılarda ise vezire yuğruş denilmekteydi. Vezaret kuruluşu, en iyi sekliyle Büyük Selçuklu Devleti'nde teşekkül etmişti. Büyük Selçuklular ise bu kurumu Abbasilerden almışlardı.

 

Büyük Selçuklu Devleti'nde vezirlik divanından (vezaret) başka Divan-ı âlânın içinde dört divan daha vardı. Bu divanlar şunlardı:

1-     Müstevfi (İstifa: Maliye) Divanı :Sahib-i Divan-ı İstifa da deniliyordu. Devletin bütün malî işlerinden bu divan sorumluydu. Vilâyetlerde âmid denilen yüksek dereceli temsilcileri bulunuyordu. Bazı vilâyetlerde âmidler, vilâyetin en büyük idarecisi olmuşlar, yani valilik görevi yapmışlardı.

2-     Tuğra ve İnşa (İç ve Dış Yazışma) Divanı: Hükümdarın içeriye ve dışarıya yönelik haberleşmesini bu divan sağlardı. Berat, nişan, menşur, ferman gibi belgelere bu divan bakardı. Görünüşe göre Tuğra Divanı, hükümdara en yakın olan divandı. Bu divanın başkanına tuğraî denilirdi.

3-     Müşrif (İşraf :Teftiş) Divanı: Bu divanın başkanına; müşrif veya işraf-ı memalik denilirdi. Müşrif, devletin malî ve idari işlerinin yolunda gidip gitmediğine bakardı. Bir bakıma devlet işlerini denetlerdi. Herhangi bir suiistimale derhal el koyardı.

4-     Divan-ı Ârız(Ordu Maliyesi): Bu divanın başkanına da; ârız-ı sultan, ârz-ı ceyş veya kısaca ârız deniliyordu. Ordunun her türlü alım satım ihtiyacına (levâzımat) bakıyordu. Bu divanın ordu komutanlığı ile ilgisi yoktu.

 

d.    Diğer divanlar

Büyük divana bağlı divanların dışında, devlet içinde bağımsız divan ve kuruluşlar da vardı.

Bunlar posta ve haber hizmeti veren Divan-ı Berid ve yüksek dereceli adalet dairesi olan Emir-i Dad'lık kuruluşlarıydı.

Büyük Selçuklularda bu divan görevlilerinin dışında, çok itibarlı bir görev de atabeylik idi. Ata ve bey kelimelerinin birleşmesinden oluşan bu unvan, şehzadeleri yetiştiren âlim kişilere veriliyordu. Atabeyler, devletin geleceğinde rol oynayacak kişileri yetiştirdiklerinden son derece bilgili ve yetenekli kişilerden seçiliyorlardı. Selçuklulardaki uygulamada, şehzadeler küçük yaşta bölgelere tayin edildiklerinde yanlarına atabey de tayin edilirdi. Şehzade büyüyüp idareye hâkim oluncaya kadar, atabey bulunulan bölgeyi idare ederdi.

Bu atabeylerden bazıları, Selçuklu Devleti yıkılınca devlet kurmuşlardı. Musul'da Zengiler, Azerbaycan'da İldenizoğulları, Şam'da Tuğ Tekinoğulları önemli atabeyliklerdi.

Gazneliler Devleti'nde, Divan-ı Vekâlet denilen bir divan orijinal bir kuruluş olarak dikkat çekmektedir. Diğer devletlerde olmayan bu divan, hükümdar ailesine ait her türlü malî işlere bakardı.

 

3.    TAŞRA TEŞKİLÂTI

Türk-İslâm devletlerinde ülke çeşitli bölgelere, eyaletlere ayrılmıştır.Merkez kendisine bağlı eyaletlere, eyaletler vilayetlere, vilayetler kazalara ayrılmaktaydı. Eyaletlerin yöneticileri hükümdar soyundan ise Melik denirdi."Şahne"(şıhne)  denilen komutanlar ve valiler (âmil) atanırdı. "Amid" denilen görevliler vilayetlerin vergisini toplar, şehirdeki ticarî hayatı "muhtesib"ler düzenlerdi. Vilayetlerde çok güçlü bir posta (ulag-berîd) teşkilâtı kurulmuştur.Bölge yöneticilerinin de merkez yönetiminde olduğu gibi teşkilâtlan vardı. Ancak idareciler merkezin yüksek hâkimiyetini tanımak zorundaydılar. Devlet yönetimine alıştırılmak için eyaletlere gönderilen şehzadelerin yanına atabey (lala) verilirdi. Bunlar iç işlerinde oldukça geniş yetkilere sahip olmuşlardır. Fakat her şeye rağmen Büyük Selçuklularda idarî teşkilât merkeziyetçi bir yapıya sahipti

 

İlk Türk - İslâm devletlerinden Büyük Selçuklu Devleti iki unsurdan oluşuyordu.

Bunlar:

a.    Metbû devlet (Büyük sultana bağlı devlet)

b.    Tâbi devletler (Türkiye Selçukluları, Kirman Selçukluları, Irak Selçukluları,  Suriye Selçukluları, Gazneliler, Karahanlılar,  Danişmendliler, Saltuklular, Mengücekler, Aıtuklular v.s.)

Metbû devlet, başkent dışında çeşitli vilâyet yönetimlerine ayrılmıştı. Bu vilâyetlerin başında âmid, şahne, âmil, reis gibi vali derecesinde yöneticiler bulunmaktaydı. Bunların altında muhtesipler (ağırlık kontrolörü), kadılar, hatipler ve çeşitli tahsildarlar bulunmaktaydı.

Tâbi devletler ise, dış işlerinde büyük devlete bağlı olup, iç işlerinle serbestliler. Dolayısıyla bu devletlerin her birinin de aynı teşkilâtları vardı.

 

ORDU

Orta Asya'daki Türk devletlerinde ordu, en temel teşkilâtlardan birisi olmuştu. İslâmiyet’in kabulünden sonra da ordunun bu konumu devam etmişti. Türklerin ordu-millet olma karakteri de aynı şekilde sürmüştü.

Zaten İslâm dünyasında Türkler, kendi devletlerini kurmadan önce İslâm Devleti'nin ordu teşkilâtında görev almışlardı. Abbasîlerin ve Samanoğullarının ordularını büyük ölçüde Türkler oluşturuyordu. Hatta Büveyhoğulları Devleti ordusunda bile Türkler vardı.

Müslüman Türk devletlerinde ise sadece Tolunoğulları, İhşidoğulları ve Gaznelilerde mahallî güçler vardı. Fakat ordunun çoğunluğunu Türkler meydana getiriyordu. Hükümet teşkilâtında Fars (İran) hâkimiyeti orduda ise Türklerin hâkimiyeti vardı. Bu günkü Pakistan'daki Urdu (ordu) dilinin doğuşunda o bölgeye giden Türk ordularının büyük rolü olmuştu.

 

1.   İLK TÜRK-İSLÂM DEVLETLERİNDE  ORDUNUN ASKER KAYNAĞI

Türk-İslâm devletlerinde ordu teşkilâtında en önemli unsur insan unsuruydu. Bu dönemde Türk ordusunun insan kaynaklarını; gulam sistemi, ikta askerleri, Türkmen birlikleri, tâbi devlet kuvvetleri ve gönüllüler oluşturuyordu.

 

a.    Gulam sistemi

Gulam Farsça kul demektir. Orduda gulam sistemi, kulluk sistemi demekti. Gulam sistemi, en gelişmiş şekliyle Gazneliler ve Selçuklular Devleti’nde görülmekteydi. Bu sistem bir bakıma o devrin askerî okul sistemiydi.

Çocuk yaşta toplanan asker adayları, gulam yetiştirme merkezlerine getirilip oralarda yetiştiriliyordu. En önemli gulam yetiştirme merkezi saraydı. Toplanan çocuklar, tecrübeli eğitimcilere teslim ediliyorlardı. Burada askerî meslek derslerinin yanı sıra, idare ve saray protokol kurallarını öğreniyorla

« Önceki :: Sonraki »

Bu Chat Sayfasına Git! Sitene Bloguna Chat Ekle!

Nickinizi Değiştirmek için Kendi Nickinize Tıklayın !!!