İlk Türk-İslâm devletleri, anavatan Orta Asya'nın dışında Afganistan, Kuzey Hindistan, İran, Suriye, Mısır gibi yeni coğrafyalara yayılmış, farklı kavim ve kültürlerle temasa geçmiştir. Ancak bu geniş coğrafyayı birleştiren ortak bir nokta vardır; İslâmiyet.
Türk-İslâm kaynaşmasının geçiş dönemini Karahanlılar oluşturmuştur. Halkın tamamına yakınının Türk olması sebebiyle Karahanlı Devleti, siyasî ve sosyal açıdan eski Türk anlayışını korumuş, ancak dinî bakımdan İslâmiyeti kabul etmiştir. Gazneli Devleti ise komşusu Samanoğulları'mn temsil ettiği İran-İslâm geleneğinden etkilenmiştir. Selçuklu Devleti ile gelişme tamamlanmış; Türk-İslâm geleneği ve müesseseleri yerine oturmuştur. Selçuklular Türk devlet geleneğinin temel özelliklerini bozmadan, İran ve Abbasi devlet yapısından faydalanmışlardır.
TOPLUM YAPISI
X. yüzyıldan itibaren İslâm medeniyet dairesine giren Türklerin sosyal yaşantılarında, eskisine göre değişiklikler olmuştur, ilk Türk-İslâm devletlerinin , kapsadığı sahaların tamamında Büyük Selçuklu Devleti'nin her alanda etkileri olmuştur. Dolayısıyla, özellikle Türk toplumu yönünden baktığımızda, ayrı devletlerde bile yaşasalar Türkler arasında fazla fark yoktur.
a. Etnik yapı
Türkderin en büyük kolunu Oğuzlar oluşturuyordu. Bunun dışındaKarluk, Kıpçak, Yağma, Çigil, Kankıl ve Uygur Türkleri de tebaa olarak Türk-İslâm coğrafyasında yaşıyorlardı. Türklerin en kalabalık grubu olan Oğuzlar, kendi içinde 12'si sağ, 12’si sol olmak üzere 24'lü boy teşkilâtı halinde yaşıyorlardı.
Söz konusu sahalarda Türklerden başka, en kalabalık ırk grupları;Farslar, Araplar ve Hintlilerdi. Bunların dışında bir takım mahallî etnik gruplarda bulunmaktaydı.
Selçuklu sahası da diyebileceğimiz bu sahalarda, Müslüman toplumların dışında Müslüman olmayan gruplar da vardı. Bunların başlıcaları; Rumlar, Ermeniler, Gürcüler ve Süryanîlerdi. Selçuklular zamanında büyük ölçüde bir araya getirilmiş bu çeşitli gruplar, tarihin belli bir dönemi beraberce yaşamışlardı. Bu yapı içinde Türkler, karşılaştıkları kültürlerden etkilenmişler ve karşılaştıkları kültürleri de etkilemişlerdi. Böylece Türk kültürü zenginleşerek devam etmişti.
b. Toplum hayatı
Türklerden özellikle Oğuzların büyük bir kısmı konar – göçer şekilde hayatlarını devam ettiriyorlardı. Bunun yanında şehirlere ve köylere yerleşen Türklerin sayısı da artış kaydediyordu.
Yerleşik hayata geçenlerin köy ve mezralarda yaşayanları, tarımla uğraşıyorlardı. Özellikle Mısır, Maveraünnehir ve Horasan'da düzenli bir şekilde sulu tarım yapılıyordu
Şehirlerde yaşayanlar ise ticaretle ve çeşitli el sanatlarıyla uğraşıyorlardı.
Toplumda kesin hatlarla birbirinden ayrılan sınıflar yoktu. Sadece hanedana mensup kişilerin, toplum içinde özel bir yeri vardı. O da Türk kültüründe, hanedan kavramıyla devlet kavramının birbiriyle eşit ağırlıkta görülmesinden ileri geliyordu. Batı toplumlannda olduğu gibi asil, aristokrat veya ruhban sınıfı diye imtiyazlı bir grubun olması söz konusu değildi.
Herkes devletin kanunlan ve töreler karşısında eşit kabul ediliyordu. Bunun yanında, ülke imkânlarından herkesin yine eşit şekilde yararlandırılması, devletin görevleri arasındaydı. Bu hususta halkın sosyal düzenini ve emniyetini sağlamada en başta Türk hükümdarı sorumluydu.
Türk toplumu içinde engelsiz hareketlilik vardı. Kişilerin toplumun en alt kesiminden en üst seviyelere yükselmesi mümkündü. İslâmiyetle zenginleşen Türk toplum yapısı ve devlet yapısı, kabiliyetli her insana fırsat hazırlıyordu.
Toplum içinde ilim ve din adamlan büyük itibar ve hürmet görüyorlardı. Toplumun bu itibarlı kesimine, yediden yetmişe herkes saygı duyuyordu.
Toplumun her kesiminde sıkı bir yardımlaşma ve bunun içinde ayrıca yardım kuruluşları vardı. Devrin en önemli sosyal kuruluşlan, kervansaraylar ve hastahaneler (bimaristan) idi. Özellikle sağlık konusunda devrin en ileri kuruluşlan mevcuttu. Hatta develer üstünde taşınan hastahaneler bile vardı. Bu kuruluşlar malî yönden vakıf sistemine bağlıydı ve giderleri oradan karşılanıyordu. Bu tür sosyal müesseselerin açılmasında hanedan mensupları, beyler, valiler ve zenginler öncülük ediyorlardı.
DEVLET YÖNETİMİ
Türklerde devlet kurma, onların en önemli kabiliyetlerinden birisi olmuştur. Türkler, tarih sahnesine çıkışlarından itibaren devletsiz bir dönem yaşamamışlardır. Zamanla devlet teşkilâtına eklenen yeni kurumlarla, üzerinde hâkimiyet kurduktan insanları daha iyi yönetmişlerdir.
Orta Asya Türk devletlerinde var olan cihan hâkimiyeti ülküsü yani bütün insanları yönetme fikri. İslâmiyet sonrasında da devam etti.
Orta Asya'da olduğu gibi Türk-İslâm devletlerinde de yönetimde ilk unsur hükümdardı. Bu konuda, hemen hemen bütün hükümdarları için "Han" unvanı kullanılan Karahanlılar bir geçiş dönemi oluşturmuşlardı.
1. HÜKÜMDAR
a. Hâkimiyet anlayışı
Orta Asya'daki Türk hâkimiyet anlayışı, islâmiyet sonrası da devam etmiştir. Buna göre devlet ve iktidar, hanedan üyelerinin ortak malı kabul edilmiştir. Hükümdar mutlaka hanedan üyeleri arasından çıkmıştır.
Orta Asya'da yönetme hakkı Tanrı vergisi bir hak (kut) olarak kabul edilmekteydi. Bu devrin sembol eseri Kutadgu Bilig'de "Hükümdarlar hâkimiyeti, Tanrı'dan alırlar" deniliyordu.
İslâm devlet anlayışına göre hükümranlığın halife tarafından kabul ve tasdik edilmesi gerekmektedir. Bu sebeple Gazne ve Selçuklu Sultanları, hükümdarlıklarının Abbasi halifesi tarafından "tasdik" edilmesine önem vermişlerdir. Ancak hiçbir zaman hâkimiyeti halifeyle paylaşmamışlardır. Aksine, Selçuklu ve Memlûklu sultanları, sadece dinî lider olarak tanıdıkları halifeleri himaye ederek, İslâm dünyasındaki hâkimiyet sahalarını daha da genişletmişlerdir.
Bunun yanında Müslüman Türk hükümdarı "Allah'ın yeryüzündeki gölgesi" olarak kabul ediliyordu. Kısaca hükümdar olmanın kaynağı Orta Asya'daki gibi ilâhî idi.
b. Tahta çıkış
Türk hükümdarının tahta çıkışı İslâmiyetin kabulünden sonra da çok fazla bir değişiklik göstermemiştir. Taht yine hanedan üyelerinden herkese açıktır. Bu devrede tahta çıkışta en sık rastlanan olay, hanedan üyeleri arasındaki rekabettir. Bu yüzden sıkça taht kavgaları görülmüştür. Bu durumda ise tahta, güç, kuvvet ve maharet bakımından kendisini kabul ettiren geçmektedir.
Bundan başka, Tuğrul Bey'de olduğu gibi hanedan içinden seçilme usulü de uygulanmıştır.
Ayrıca rakipsiz kalıp tahta geçenler de vardır.
Tahta geçiş, babadan oğula, amcadan yeğene, kardeşten kardeşe geçerek de gerçekleşmiştir.
c. Hükümdarın kişiliği ve yetkileri
Bu dönemde hükümdarda aranan belli başlı özellikler; bilgili, cesaretli, asker kişilikli ve âdil olmak, malî istikran sağlayabilmek şeklinde sıralanıyordu.
Hükümdar, huzuru ve sükûnu sağlayıp, açları doyurmak zorundaydı. Halka yönelik toyla, hükümdar yemekleri bu dönemde "Han-ı yağma" adı allında devam etmişti. Kısaca, İslâm kurallarının yanı sıra Türk töresi de varlığını sürdürmüştü.
Bunun yanında, özellikle Melikşah döneminde Türk hükümdarlık usullerine eski İran teşkilât ve protokol kuralları da tesir etmişti. Fakat Sultan Sancar'ın tekrar eski Oğuz törelerine döndüğü de kaynaklarca ifade edilmektedir.
Hükümdar Ünvanları:
Bu dönemde hükümdarların unvanlarında değişiklik olmuştur. Karahanlılar hariç, han, hakan unvanlarının yerini sultan unvanı almıştır. Bunun yanında yabgu karşılığı olarak melik, sıkça kullanılan unvanlardan olmuştur.
Karahanlı hükümdarları daha çok "han,hakan,kadir,ilig, kara " gibi Türkçe unvanlar kullanmışlardır. Karahanlı hükümdarları İslâmiyeti kabul edince Türkçe isimlerinin yanına Müslüman isimleri de aldılar.
Gazneli Hükümdarı Mahmud ise "Sultan" unvanını alan ilk Türk hükümdarıdır.
Selçuklular ilk zamanlarda, Oğuz devletinde görüldüğü gibi, devlet başkanlarına "yabgu" diyorlardı. Abbasi halifesi, Tuğrul Bey'in hükümdarlığını tasdik ederek O'na "sultan" unvanını vermiştir. Hanedan üyeleri ise eski yabgu unvanının yerine "melîk" unvanını kullanmışlardır. Tuğrul Bey, Abbasi halifesi tarafından "Doğu'nun ve Batının hâkimi" olarak ilân edilmiştir. Diğer Selçuklu sultanlarına da "sultan-ı âzam" (büyük sultan) denilmiştir.
Harzemşahlar Büyük Selçuklulara bağlı oldukları dönemlerde harzemşah,melik, şehinşah daha sonraki dönemlerde ise sultan, sultan-ı azam
Görünüşle hükümdar, Allah'tan başka kimseye karşı sorumlu değildi. Bunun yanında hükümdarın İslâmi kurallara ve Türk töresine uyması, siyasetname kitaplarında halırlatılıyordu.
Hükümdar yasama, yürülme ve yargı yetkilerini üzerinde bulunduran ve devlete mutlak hâkim olan kişi idi. Fakat bu tür işleri baştan düşünüp, düzenleyip, yazıya döken çeşitli kuruluşlar vardı. Saray, divan, çeşitli meclisler bu yönden hükümdarın en başta gelen yardımcılarıydı. Burada hükümdar, son karar makamıydı.
Türk hükümdarlarından, özellikle adaletin iyi işlemesi ve yerini bulması sıkça isleniyordu. Gerekirse zulme, haksızlığa uğrayanlar bizzat saraya kadar dilekçeyle başvurabilirlerdi. Bunlar için sarayda yüksek bir mahkeme kurulur (Divan-ı Mezalim) ve bu mahkemeye, yargıç olarak bizzat sultan başkanlık ederdi. Ülke genelindeki yüksek seviyeli devlet adamlarının atamalarını sultan yapardı. Bunlar, tâbi devlet hükümdarları, hanedana bağlı idareciler, vezir, çeşitli divan başkanları, valiler, kadılar, komutanlar ve emirler gibi görevlilerdi. Bunların yanında savaş karan verilmesi, ülke genelinde fermanlar çıkarılması, iç ve dış siyasetin düzenlenmesi, elçi gönderilmesi, elçi kabulü gibi görev ve yetkiler yine sultana aitti.
Hükümdarlık sembolleri: Türk-İslâm devletlerinde hükümdarların türlü hâkimiyet sembolleri kullandığı bilinmektedir.
Türk-İslâm hükümdarlarının kullandığı diğer semboller veya hâkimiyet alâmetleri şunlardır:Hutbe, Sikke,Tuğra,
Diğer semboller: Arma, unvan ve çetr (küçük saltanat şemsiyesi), nevbet (mehter), sancak, tuğ, otağ (çadır), taht ve taç ,lakaplar,ok ve yay hükümdarlık sembolleri arasında yer alır.Yay hâkimiyet gücünü, ok da bağlılığı ifade ediyordu.
Türk-İslâm devletlerinde hükümdarlar, tahta çıkınca Abbasî Halifeliği'nden hükümdarlıklarının tasdikini istiyorlardı. Halife de hükümdar olanın gücüne göre hükümdarlığını ya kabul ediyor veya reddediyordu. Halife tarafından kabul gören hükümdarın, İslâm dünyasında itibarı ve nüfuzu artıyordu.
Merkez Yönetimi
Tolunoğulları ve Akşitler: Abbasilerden büyük ölçüde etkilenmişlerdir.Bu iki devlette “naiplik” ve “haciplik” görevleri bulunmaktaydı. Ayrıca Akşitlerde vezirlik önemli bir yere sahipken Tolunoğlları’nda bu kurum bulunmamaktaydı.
Karahanlılar: Devlet üzerinde Arap ve İran etkisi oldukça azdır. Eski Türk teşkilatı daha belirgin yer almıştır. İslam öncesi anlayışta olduğu gibi devlet “İkili Teşkilat” esas alınarak yönetilmiştir. Hatunlar da yönetimde etkili olmuşlardır.
Gazneliler: Hükümdar “Sultan unvanıyla devlet yönetiminde mutlak hakim durumundaydı. Devlet teşkilatında daha çok Samanoğulları’ndan etkilenmişlerdir.
Büyük Selçuklular: Eski Türk anlayışını büyük ölçüde yerini korurken İslamiyet’i kabul etmelerinden sonra Abbasiler,Gazneliler ve Karahalılar’ın etkisinde kalmışlardır.Yabgu, Bey, Tuğrul Bey’in 1055 Bağdat Zaferinden sonra ise “Sultan” unvanını kullanmaya başlamışlardır.
Türk-İslâm devletlerinde merkez yönetimi iki önemli teşkilâta sahiptir; doğrudan sultana karşı sorumlu olan saray teşkilâtı ve başında büyük vezirin bulunduğu hükümet (divân-ı saltanat). Bu yapılanma İslâm-İran etkisi ile önce Gazneliler'de görülmüş, Selçuklular ise daha da geliştirerek diğer Türk devletlerine etkide bulunmuştur.
Saray teşkilâtı
Saray teşkilâtı, hükümdarın bizzat şahsına bağlı üst dereceli memur ve görevlilerden oluşuyordu. Saray, ülke yönetiminde hükümdarın arkasında en etkili kuruluştu. Sultanın hizmetinde bulunan saray görevlileri vardı.
Sarayda en önemli görevliler haciplerdi. Haciplerin başkanına hâcibül-hüccap (hacipler hacibi) veya hâs hâcip deniyordu. Hâs hâcip hükümdarlarla saray ve hükümetin irtibatını sağlıyordu.
Emir-i candar; saray muhafızlarının başıydı.
Emir-i silâh; hükümdarın silâhını taşıyan, aynı zamanda saray silâhhanesine bakan görevlilerden sorumlu kişiydi.
Emir-i alem; devlete ait bayrağı taşıyan görevlilerin (alemdarların) başıydı.
Camedar; hükümdarın elbiselerini muhafaza ederdi.
Şarabdar-ı has; hükümdarın her çeşit içeceğiyle meşgul olan görevliydi.
Taştdar veya abdar; hükümdarın temizlik işleriyle meşgul olan, ona ait temizlik eşyalarını taşıyan kişiydi.
Emir-i ahur; hükümdarın ve sarayın hayvanlarına bakan görevlilerin başıydı.
Serhenk veya çavuş; sultan alaylarının önünde yer alan ve yol açan kişilerdi.
Karahanhlarda kapucubaşı, aşçıbaşı, ilbaşı (emir-i ahur) gibi farklı adlarla saray görevlileri vardı.
Harezmlilerde de birtakım yeni memuriyetlerin varlığı görülmekte idi. Bunlardan emir- i çaşnigir; hükümdarın yemeğinin yapılmasına nezaret eder ve ondan önce tadına bakardı. Emir-i şikar; av işlerine bakan görevliydi. Devaddar; hükümdarın yazı takımlarını muhafaza eder, kıssâdar ise dilekçeleri kabul eder, perşembe akşamlan hükümdara sunardı. Üstâdü'ddar da saray harcamalarına bakan kişiydi.
Bunların dışında sarayda, birtakım alt hizmetleri gören hadimler ve hasekiler vardı.
Hükümdarlar sarayda kengeş, meşveret gibi çeşitli meclisleri toplarlardı. Önemli kararlar bu meclislerdeki tartışmalardan sonra alınırdı.
2. HÜKÜMET
Hükümet, Türk devletlerinde İslâmiyetin kabulüyle beraber güçlenen devlet kuruluşlanndandı.
Hükümeti, Divan-ı âlâ veya Divan-ı Saltanat denilen büyük divan oluşturuyordu. (Devlet işlerini yürütmekle görevli hükümete (Divan-ı Saltanat(büyük divan) adı verilirdi.
Büyük divanın asıl başkanı hükümdardı. Fakat onun adına bu işi çoğu zaman vezir yapıyordu. Bu bakımdan vezire Sahib-i Divan-ı Devlet de deniliyordu.
Hükümdar adına divana başkanlık eden vezir, çeşitli siyasî, sosyal, malî ve kültürel işleri yürütürdü. Hükümete başkanlık eden bu devlet yöneticisine, Karahanlılar hariç diğer Türk-İslâm devletlerinde vezir deniyordu. Karahanlılarda ise vezire yuğruş denilmekteydi. Vezaret kuruluşu, en iyi sekliyle Büyük Selçuklu Devleti'nde teşekkül etmişti. Büyük Selçuklular ise bu kurumu Abbasilerden almışlardı.
Büyük Selçuklu Devleti'nde vezirlik divanından (vezaret) başka Divan-ı âlânın içinde dört divan daha vardı. Bu divanlar şunlardı:
1- Müstevfi (İstifa: Maliye) Divanı :Sahib-i Divan-ı İstifa da deniliyordu. Devletin bütün malî işlerinden bu divan sorumluydu. Vilâyetlerde âmid denilen yüksek dereceli temsilcileri bulunuyordu. Bazı vilâyetlerde âmidler, vilâyetin en büyük idarecisi olmuşlar, yani valilik görevi yapmışlardı.
2- Tuğra ve İnşa (İç ve Dış Yazışma) Divanı: Hükümdarın içeriye ve dışarıya yönelik haberleşmesini bu divan sağlardı. Berat, nişan, menşur, ferman gibi belgelere bu divan bakardı. Görünüşe göre Tuğra Divanı, hükümdara en yakın olan divandı. Bu divanın başkanına tuğraî denilirdi.
3- Müşrif (İşraf :Teftiş) Divanı: Bu divanın başkanına; müşrif veya işraf-ı memalik denilirdi. Müşrif, devletin malî ve idari işlerinin yolunda gidip gitmediğine bakardı. Bir bakıma devlet işlerini denetlerdi. Herhangi bir suiistimale derhal el koyardı.
4- Divan-ı Ârız(Ordu Maliyesi): Bu divanın başkanına da; ârız-ı sultan, ârz-ı ceyş veya kısaca ârız deniliyordu. Ordunun her türlü alım satım ihtiyacına (levâzımat) bakıyordu. Bu divanın ordu komutanlığı ile ilgisi yoktu.
d. Diğer divanlar
Büyük divana bağlı divanların dışında, devlet içinde bağımsız divan ve kuruluşlar da vardı.
Bunlar posta ve haber hizmeti veren Divan-ı Berid ve yüksek dereceli adalet dairesi olan Emir-i Dad'lık kuruluşlarıydı.
Büyük Selçuklularda bu divan görevlilerinin dışında, çok itibarlı bir görev de atabeylik idi. Ata ve bey kelimelerinin birleşmesinden oluşan bu unvan, şehzadeleri yetiştiren âlim kişilere veriliyordu. Atabeyler, devletin geleceğinde rol oynayacak kişileri yetiştirdiklerinden son derece bilgili ve yetenekli kişilerden seçiliyorlardı. Selçuklulardaki uygulamada, şehzadeler küçük yaşta bölgelere tayin edildiklerinde yanlarına atabey de tayin edilirdi. Şehzade büyüyüp idareye hâkim oluncaya kadar, atabey bulunulan bölgeyi idare ederdi.
Bu atabeylerden bazıları, Selçuklu Devleti yıkılınca devlet kurmuşlardı. Musul'da Zengiler, Azerbaycan'da İldenizoğulları, Şam'da Tuğ Tekinoğulları önemli atabeyliklerdi.
Gazneliler Devleti'nde, Divan-ı Vekâlet denilen bir divan orijinal bir kuruluş olarak dikkat çekmektedir. Diğer devletlerde olmayan bu divan, hükümdar ailesine ait her türlü malî işlere bakardı.
3. TAŞRA TEŞKİLÂTI
Türk-İslâm devletlerinde ülke çeşitli bölgelere, eyaletlere ayrılmıştır.Merkez kendisine bağlı eyaletlere, eyaletler vilayetlere, vilayetler kazalara ayrılmaktaydı. Eyaletlerin yöneticileri hükümdar soyundan ise Melik denirdi."Şahne"(şıhne) denilen komutanlar ve valiler (âmil) atanırdı. "Amid" denilen görevliler vilayetlerin vergisini toplar, şehirdeki ticarî hayatı "muhtesib"ler düzenlerdi. Vilayetlerde çok güçlü bir posta (ulag-berîd) teşkilâtı kurulmuştur.Bölge yöneticilerinin de merkez yönetiminde olduğu gibi teşkilâtlan vardı. Ancak idareciler merkezin yüksek hâkimiyetini tanımak zorundaydılar. Devlet yönetimine alıştırılmak için eyaletlere gönderilen şehzadelerin yanına atabey (lala) verilirdi. Bunlar iç işlerinde oldukça geniş yetkilere sahip olmuşlardır. Fakat her şeye rağmen Büyük Selçuklularda idarî teşkilât merkeziyetçi bir yapıya sahipti
İlk Türk - İslâm devletlerinden Büyük Selçuklu Devleti iki unsurdan oluşuyordu.
Bunlar:
a. Metbû devlet (Büyük sultana bağlı devlet)
b. Tâbi devletler (Türkiye Selçukluları, Kirman Selçukluları, Irak Selçukluları, Suriye Selçukluları, Gazneliler, Karahanlılar, Danişmendliler, Saltuklular, Mengücekler, Aıtuklular v.s.)
Metbû devlet, başkent dışında çeşitli vilâyet yönetimlerine ayrılmıştı. Bu vilâyetlerin başında âmid, şahne, âmil, reis gibi vali derecesinde yöneticiler bulunmaktaydı. Bunların altında muhtesipler (ağırlık kontrolörü), kadılar, hatipler ve çeşitli tahsildarlar bulunmaktaydı.
Tâbi devletler ise, dış işlerinde büyük devlete bağlı olup, iç işlerinle serbestliler. Dolayısıyla bu devletlerin her birinin de aynı teşkilâtları vardı.
ORDU
Orta Asya'daki Türk devletlerinde ordu, en temel teşkilâtlardan birisi olmuştu. İslâmiyet’in kabulünden sonra da ordunun bu konumu devam etmişti. Türklerin ordu-millet olma karakteri de aynı şekilde sürmüştü.
Zaten İslâm dünyasında Türkler, kendi devletlerini kurmadan önce İslâm Devleti'nin ordu teşkilâtında görev almışlardı. Abbasîlerin ve Samanoğullarının ordularını büyük ölçüde Türkler oluşturuyordu. Hatta Büveyhoğulları Devleti ordusunda bile Türkler vardı.
Müslüman Türk devletlerinde ise sadece Tolunoğulları, İhşidoğulları ve Gaznelilerde mahallî güçler vardı. Fakat ordunun çoğunluğunu Türkler meydana getiriyordu. Hükümet teşkilâtında Fars (İran) hâkimiyeti orduda ise Türklerin hâkimiyeti vardı. Bu günkü Pakistan'daki Urdu (ordu) dilinin doğuşunda o bölgeye giden Türk ordularının büyük rolü olmuştu.
1. İLK TÜRK-İSLÂM DEVLETLERİNDE ORDUNUN ASKER KAYNAĞI
Türk-İslâm devletlerinde ordu teşkilâtında en önemli unsur insan unsuruydu. Bu dönemde Türk ordusunun insan kaynaklarını; gulam sistemi, ikta askerleri, Türkmen birlikleri, tâbi devlet kuvvetleri ve gönüllüler oluşturuyordu.
a. Gulam sistemi
Gulam Farsça kul demektir. Orduda gulam sistemi, kulluk sistemi demekti. Gulam sistemi, en gelişmiş şekliyle Gazneliler ve Selçuklular Devleti’nde görülmekteydi. Bu sistem bir bakıma o devrin askerî okul sistemiydi.
Çocuk yaşta toplanan asker adayları, gulam yetiştirme merkezlerine getirilip oralarda yetiştiriliyordu. En önemli gulam yetiştirme merkezi saraydı. Toplanan çocuklar, tecrübeli eğitimcilere teslim ediliyorlardı. Burada askerî meslek derslerinin yanı sıra, idare ve saray protokol kurallarını öğreniyorla