| |
6/11/2007
-
Uçanlar Kaçanlar
|
UÇANLAR ve KAÇANLAR
Politikacılar çektikleri nutuklarla vatandaşları nurlu ufuklara uçuruyorlar. Biz onlara ağzı açık bakarken evimizin çatısı uçuyor da haberimiz olmuyor. “Kalkınıyoruz, ilerliyoruz” diye balonlar uçurulurken bize, “Son umudum da bitti/ Kuş gibi uçup gitti” diye şarkı söylemek kalıyor. Uçmaktan vazgeçtim, işini bilenler arabalarını dağdan aşırırlarken, biz düz yolda bile yürümesini şaşırıyoruz. Tuzu kurular vergi kaçırıyor, sıkışınca Avrupa’ya kaçıyorlar, İsviçre bankalarına yatırım yapıyorlar! Paramızı deve etmek için hiçbir fırsatı kaçırmıyorlar. Ellerinden uçanla kaçan kurtulabiliyor ancak. Gerçekleri gözümüzden kaçırmak becerisini gösteren politikacılar, bürokratlarla birlikte, inceleme gezisi yapmak bahanesiyle turistik yerlere uçu uçuveriyorlar. Başbakanımız da uçmayı seviyor. Bir bakıyorsun, Amerika’ya uçmuş, oradan Avrupa’ya geçmiş, derken Afrika’ya konmuş, oradan Asya’ya gitmiş...
Bir baba tavuk yerlerken oğluna tavuğun kanatlarını verir, kendisi budunu yermiş. Niye böyle yaptığını soran oğluna, “Kanat yersen uçarsın” dermiş. Çocuk bir gün dayanamamış, “Uçup durmaktan bıktım, artık yürümek istiyorum” demiş.
Politikacılar but yiyor, vatandaşlara kanat sunup onları hayal dünyasında uçuruyorlar. Oysa vatandaş alacaklılardan kaçmak zorunda kalmadan, kapkaça uğramadan, anarşi ve terörden korkmadan, gönül rahatlığıyla yürümek istiyor yollarda. Yürümek!
Söz uçar, yazı kalır. Düşünce ve duygularımızı yazmazsak leylek gibi laklak ederek havanda su döveriz, “Kaleden kaleye şahin uçurdum/ Ah ile vah ile ömrüm geçirdim” demek zorunda kalırız ömrümüzün sonuna dek.
Sonradan görmelerin düğünlerinde paralar havada uçuşur. Dar gelirlilerin uçan kuşa borcu vardır. Zilzurna sarhoş olan kişilere, “uçmuş, pilot olmuş” derler. Minibüs sürücüleri de pilot gibidirler maşallah! Uçan kuşlarla, uçaklarla yarışırlar, derken bir de bakmışsın uçurumdan aşağı uçuvermiş... “Uç baba torik” derlerdi eskiden. Şimdi torik yok ki uçsun. Balık yemek yararlıymış ama balık fiyatları pahalı. Sık sık balık yemeğe kalksak paralarımız havaya uçar. Karadenizliler, “Kaz uçar da laz uçmaz mı” derler. Uçuk kaçık kişiler öyle bir uçarlar ki, konacak yer bulamazlar! Cenap Şahabettin, “Yüksek tepelerde hem kuşa hem yılana rastlayabilirsiniz. Biri oraya uçarak, diğeri sürünerek yükselmiştir” diyor. “Şeyh uçmaz, müritleri uçurur” muş!
İstediklerimize kavuşunca sevinçten öyle havalara uçarız ki, kuşlar parmak ısırır. Bir şarkıda, “Otomobil uçar gider, gönlüm gibi kaçar gider” deniliyor. Gülben Ergen de bir zamanlar, “Uçacaksın uçacaksın, havalara uçacaksın/ Ayağını yerden kesecem senin, kalbime konacaksın” diye şarkı söylerdi. Evlendikten sonra söylemez oldu. “Ayaklarını yerden kesmek” denince aklıma geldi. Cebi biraz para görenler, bir araba alıp ayaklarını yerden kesmek isterler. Trafik sıkışıklığını hiç düşünemezler...
Pir Sultan Abdal, “Seni uçuranlar murat almasın/ Seni kim uçurdu gölünden sunam diyor. Bizi gölümüzden uçuranlar, daha doğrusu akarsuyumuzu, gölümüzü kirletenler, ozon tabakasını delenler belli. Sormaya gerek yok. Onlara “muratlarına eremesinler” diye beddua etsek, duamız kabul olur mu acaba? Bir de şu var: Bedduayla, ah vah etmekle bu iş biter mi, böylelerine hadlerini bildirmek gerekmez mi?
“Güvercin uçuverdi/ Kanadın açıverdi/ Eloğlu değil mi/ Sevdi de kaçıverdi” diye bir türkü var. “Sevdi de kaçıverdi” yerine “sorumluluktan kaçıverdi” demek daha doğru olacak kimi kişiler için. Gözünü dört açmazdan gözündeki sürmeyi bile kapıp kaçar iki ayaklı tilkiler. “Uçun kuşlar uçun İzmir’e doğru/ Anadan, babadan, yârden hiç haber yok mu?” diye elin böğründe türkü söylemek zorunda kalırsın sonra.
“Pencerede kuş uçtu, yandı yürek tutuştu/ Yanma yüreğim yanma, ayrılık bize düştü” dememek istiyorsak kolumuzu kanadımızı kırmak isteyenlere karşı koymalı, uçuş sahası bırakmamalı; bizi doğruluk, iyilik ve güzellikten ayırmalarına izin vermemeliyiz. Erhan Tığlı
|
Yorumlar (
0
) :: Yorum Yaz! :: Baglantı
|
19/10/2007
-
kaz kadar olamıyoruz
|
KAZ KADAR OLAMIYORUZ...
Kaz, eti, yumurtası yenen güzel bir kuştur. Kaz tüyleri süs olarak kullanılır. Kaz kızartması, kaz ciğeri çok sevilir. Komşunun tavuğu komşuya kaz görünür. Kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez. Geri zekalı kişiler ya kaz çobanıdırlar ya da kaz kafalı! Beceriksizlere beş kaz verseniz, üçünü kaybederler. Kara kara düşünenlere “agobun kazı gibi ne düşünüyorsun?” diye sorarlar. Yanlış düşünenleri “kazın ayağı öyle değil” diye uyarırırz.
Ustası çırağına kaz kızartması getirmesini söylemiş. Uşağın canı çekmiş, önce ayaklarını yemiş, yetmemiş, kanatlarını da mideye indirmiş. Dayanamayıp başını yiyip kazı ustasına öyle getirmiş. Usta şaşırmış. “Hani bunun ayağı?” diye sormuş. Çırak boynun bükmüş, “topal idi” demiş. “Kanadı niye yok?”, “Laz idi!” demiş bu sefer çırak. Usta öfkeyle, “Başı da yok diyemezsin değil mi?” diye bağırmış. Çırak bıyık altından gülerek, “Onda kafa olsaydı, yakalanıp fırına girer miydi?” deyivermiş. Bizde kazları, daha doğrusu kaza benzeyen vatandaşları böyle yiyip bitiriyorlar, onu ayaksız, başsız bırakıyorlar. O da doğanın yok edilmesine, kaz dağlarının talanına sesini çıkaramıyor, kendini kurtaramıyor...
Bir türküde “Maya dağdan kalkan kazlar/ Ak topuklu beyaz kızlar” diye başlanılıyor söze. Seyrani de, “Mahkeme meclisi icat olduğun/ Rüşvet çeşmesinin akmaklığından/ Kaza bela ile alem dolduğun/ Kazların kadıya uçmaklığından” diyor. Kaygusuz Abdal kaz adlı şiirine, “Bir kaz aldım ben karıdan/ Boynu da uzun borudan/ Kırk derviş kanın kurutan/ Kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz/ Sekizimiz odun çeker/ Dokuzumuz ateş yakar/ Kaz kaldırmış başın bakar/ Kırk gün oldu kaynatırım kaynamaz” diye yazıyor. Şiir uzun olduğu için hepsini buraya alamadım. Kaygusuz Abdal kazı kaynatamamış ama Amerika bu konuda çok usta!
Padişahın biri veziriyle birlikte geziye çıkmış. Bir köyün yanından geçerken küçük bir evin önünde oturup örgü ören bir köylü kızıyla karşılaşmış. “Baban evde mi?” diye sormuş. Kız zeki bir tavırla, “Babam evde değil, azı çok etmeye gitti” demiş. “Annen evde mi?”, “O da biri iki etmeye gitti.” Bu sözler padişahın ilgisini çekmiş, “Eviniz çok güzel ama bacası eğri” demiş. Kız hemen cevabı yapıştırmış, “Bacası eğri ama dumanı doğru çıkar”. Padişah kızın başını sıvazlamış, “Sana bir kaz yollasam yolar mısın?” diye sormuş. Kız gülerek başını sallamış, “Hem de en ince tüylerine kadar yolarım” demiş.
Kıza veda edip saraya döndüklerinde vezir kızın sözlerinden bir şey anlayamadığını söylemiş. Padişah da gidip kızdan öğrenmesini istemiş. Vezir kızın yanına gelip ne demek istediğini sormuş. Kız, “Söylerim ama her biri için on altın isterim” demiş. Vezir çaresiz kabul etmiş. Kız başlamış anlatmaya: “Babamın azı çok etmesi şu: Çiftçi olduğu için tarlaya tohum ekecek, azı çok etmek bu. Annem ebe olduğu için çocuk doğurtacak, kadın bir iken iki olacak. Bacanın eğriliği gözlerimin şaşı olmasıdır. Dumanının doğru çıkması ise gözlerimin iyi görmesidir. Yolunacak kaz da sizsiniz. Kaz olmasaydınız ayağıma kadar gelip ettiğim birkaç söz için bana bu kadar altın verir miydiniz?”
Oynanan oyunların farkında olmadığımız için kaz gibi yolunuyoruz, doğamızı talan etmelerine ses çıkarmıyoruz, başımıza gelecek felaketin farkına varamıyoruz...
Kazları yerin dibine batırdık biraz. Aslında kaz kadar olamıyoruz. Niye mi? İşte:
Kazlar V şeklinde uçarlar. Böylece her kuş kanat çırptığında arkasındaki kuşa onu kaldıran bir hava akımı yaratır. Tek başına gidebilecekleri en uzun yolu grup halinde neredeyse ikiye katlarlar. Oysa bizler birbirimizin ayağından çeker dururuz...
Grubun başında giden kaz hiçbir hava akımından yararlanamadığı için diğerlerine göre daha çabuk yorulur ve hemen arkaya geçer, arkasındaki kaz lider olur. Bu değişim sürekli yapılır. Oysa bizim liderlerimiz hiç yorulmaz, makamını başkasına bırakmaz, üstelik arkasından gelenlerin, sivrilenlerin hızlarını kesmek için çalışır...
Uçuş hızı yavaşladığında gerideki kuşlar daha hızlı gidilmesi için öndekilere bağırır, onları uyarırlar. Bizde uyarıda bulunanlar erken öten horoz sayılır, haklarında gereken işlem yapılır. Ağır ol, molla desinler politikası uygulanır!
Kazların bize ders olabilecek bir başka özellikleri de birlikte uçtukları bir kuşun hastalanıp ya da yavrulamasıyla uçamayacak duruma gelmesi halinde iki kuşun onu korumak, ona yardım etmek için yanına gelmesi, ölünceye dek yanından ayrılmamasıdır. Oysa biz ölen ölür, kalan sağlar bizimdir, kral öldü, yaşasın kral deriz, kötü duruma düşenleri yalnız bırakırız. Ne zaman ölecek diye yüzlerine bakarız, yerlerine geçmeye can atarız.
Adamın bir ölmüş, öbür dünyaya gitmiş. Sorgu meleği ona sağlığında toplum için ne yaptığını, sanatla uğraşıp uğraşmadığını, kitap okuyup okumadığını sormuş. Adam, “Ben kimsenin etlisine sütlüsüne karışmadım. Gemisini kurtaran kaptan olmak için çalıştım ve başardım. Sanatla, kitap okumak gibi para etmeyen şeylerle ilgilenmedim” demiş.
Onu dinleyen baş melek yardımcılarına, “Çabuk bir kanat getirin” diye bağırmış.
Adam sevinçle, “Melek mi oluyorum?” diye sormuş.
“Hayır, demiş baş melek. Kaz oluyorsun kaz!”
Doğanın kirletilmesine, altın bulmak için Kaz Dağının harap edilmesine ses çıkarmayanlar öbür dünyada işte böyle kanat takacaklardır! Çabaları kutlu olsun!
Altın bulma sevdasıyla
Kirleniyor beyazlar
Kışa dönüyor yazlar
Hoyrat eller yüzünden
Akordu bozuluyor
Çalınamıyor sazlar
Bizden daha iyidir
Kaz dağındaki kazlar!
Erhan Tığlı
|
Yorumlar (
0
) :: Yorum Yaz! :: Baglantı
|
14/10/2007
-
Dostluğunuz- Dostunuz Hangi Renk
|
DOSTLUĞUNUZ, DOSTUNUZ HANGİ RENK?
Dost, dostluk hakkında çok şey söylenmiştir. Bir görüşe göre, hepimiz tek kanatlı melekleriz ama birbirimizi kucaklamadan uçamayız. Kucaklaşma da dostça olur. En güzel yol dosta giden yoldur. Bu yolu dikenlerinden arındırmalı; güllerle, karanfillerle doldurmalıdır. Dost nedir? Dost alan değil verendir; üzüntülü olsa bile, seni üzmemek için gülen, neşelendirendir. Yanımıza çıkar sağlamak için gelmeyendir.
Bu konuda yazdığım dizelerden örnekler vereyim.
“ Gel de bak şu halime
Sahte dostlar yüzünden
Gül koklayayım derken
Diken battı elime.”
“Menekşe buldum derede
Sordum güzellik nerede
Dedi dostluktadır güzellik
Arama başka yerde.”,
Cüneyt Ülsever, dostu şöyle tanımlıyor: “Dost hiçbir gizemin ardına sığınmadan yanında yüreğinizi açtığınız kişidir. İnsan doktorun yanında fiziki yönden ne hissederse dostunun yanında da duygusal açıdan öyle hisseder. Nasıl doktor sizi yargılamadan, hakkınızda hüküm üretmeden, sadece hasta olan organınıza odaklanır ve sadece onu iyileştirmeyi düşünürse; dost da sıkıntınız, derdiniz, ayıbınız, vukuatınız, kabahatiniz, hatta suçunuz karşısında sadece onunla nasıl baş edebileceğinizi düşünür.”
Aristo, “Dostunun kusurlarını ona yalnızken söyle, başkalarının yanında ise öv” diyor. “Bencillik dostluğun zehridir. İyi dostluklar temiz hesaplarla kurulur” Balzac
“Düşmanına borç verirsen onu kazanırsın, dostuna borç verirsen onu kaybedersin” diyen Benjamin Franklin sosyal bir gerçeğe değiniyor çünkü para alışverişi yüzünden nice dostluklar bozulmuştur. Alacağını isteyen dosta borçlu düşman kesilmiştir.
“Yalnız kendi nefsini düşünerek dost arayan, hizmetçi arıyor demektir” Cenap Şahabettin. Çoğu kişilerin dostluk anlayışı budur; seni hizmetçi gibi kullanmak ister...
“Güvenme dostuna, saman doldurur dostuna” sözü de sahte dostlar için söylenmiştir. Sahte dostların gülen yüzlerine sakın aldanmayın/ Düşmanlardan daha çoktur onların yolumuza döşedikleri mayın. Bakın bir manide ne söyleniyor:
Bir su içtim testiden
Sensin beni mest eden
Cennet mekânı olsun
Beni sana dost eden.
Bence dayak değil dostluk cennetten çıkmadır ve dostluk, dost davranışlar bizi cennete götürmese bile hayatımızı cennete döndürür.
En iyi, en güzel dost sanattır, sanat bizi renkli dünyalara uçuran kanattır. Kitap da dostumuzdur. Ne zaman, nerde olursak olalım yardımımıza koşar, derdimizi unutturur. Dostların yakınlığı sınırlıdır; durumu müsait değildir, onun da kendine göre sorunları vardır. Oysa kitap her dakika yanımızda, emrimizde ve hizmetimizdedir. Değerini bilelim.
Dostlarımızın renkleri olduğunu biliyor muydunuz? Bilmiyorsunuz öğrenin.
Yeşil dost: Her şeye olumlu bakar ve her şeyde umutlanacak bir yön bulur.
Mavi dost: Denizin ve gökyüzünün rengi gibi huzur ve dinginlik verir.
Sarı dost: Güneşin rengi gibi yüzümüzü güldürür, hüzünlü olduğumuzda bize bir yıldız gösterir.
Kırmızı dost: Sıcacık sevgi sözcükleriyle bize yaşamın kurallarını anımsatır ama bizi değişmeye özendirir.
Portakal renkli dost: Büyüyebilmemiz için rumuzu yeni bir enerji ve sevgi vitaminleriyle güçlendirir.
Gri dost: Bize sessizliği öğretir, kendimizi, başkalarını daha iyi tanıyabilmemiz için yansıtır, içimizi gösterir.
Mor renkli dost: Asil ruhluların rengidir. Gerçek yetkeyi ve yüreğimizin bilgeliğini öğrenmemize yardımcı olur.
Kahverengi dost: Boş hayallerden vazgeçip ayağımızı yere basmamıza, günlük yaşamın basit gerçeklerini anlamamıza yardım eder.
Beyaz dost: Deneyimlerimizin her birinden kazanılacak bilgeliği keşfetmemize yardımcı olur.
Tüm bu dostları bir araya getirebilirsek gökkuşağını keşfederiz.
Bir bilgeye dostluğun ne olduğunu sordular. Bilge, “ Bir tek dostluk yoktur, dostluk çeşitlidir” diyerek sözlerine şöyle devam etti: “Kimi dost maymun gibidir; tencere kaynarken maymun oynar. Bu dost tencere kaynadığı sürece vardır. Kimi dost ekmek, su gibidir; Gerek duyduğun besini hemen verir. Bazı dostlar da ağaca benzerler. Uzaktadır, bir şey vermesine gerek yoktur ama güçlü bir şekilde durduğunu bilmek insana destek sağlar.
Şarap örneği dostlar da bulunur çevremizde. İçtiğinde zevk alırsın onlardan. Bu dostluk sadece zevk üstünedir, sen onu iyi şekilde korursan o zaman keyif verir.
İlaç olan dostlar sadece kötü günlerimizde ortaya çıkarlar. Bunlar insana keyif vermezler ama derdine ortak olurlar, derman ararlar.
“Sadece kötü günlerimizde ortaya çıkana nasıl dost denilebilir?” diye sordular.
“Daha da beteri var, diye başını salladı bilge. Bazı dostlar hastalık gibidirler, ortaya çıktığı anda yalnızca dert, acı getirir.”
“Sadece dert getirene dost denilemez” diye itiraz ettiler.
Bilge onları şöyle yanıtladı: “Denilebilir tabii, niye denilmesin? O tür dost kendisinin ve ne getirdiğinin asla farkında değildir.”
O sırada vezir geliyordu. Bilge, “İsterseniz bu soruyu bir de ona sorun” dedi.
Vezir soruyu dinledi, acı bir gülüşle, “Bu sorunuzu şimdi yanıtlayamam, dedi. Şu anda vezirim ve el üstünde tutuluyorum, ancak makamımdan azledildiğim zaman bilebilirim.”
Yazımı dostluğun ne olduğunu, nasıl olması gerektiğini belirten bir şiirimle bitirmek istiyorum:
“Dostluktur adım
Yoktur yatım katım
Ama doyulmaz tadım
Değildir barutum bir atım
Mutluluğa doğru
Doludizgin koşar atım.
Bana ulaşmak, benimle buluşmak istiyorsan
At sevgi, özveri dolu ve erdemli bir adım.
Erhan Tığlı
|
Yorumlar (
0
) :: Yorum Yaz! :: Baglantı
|
11/10/2007
-
ŞİİRLİ BAYRAMLAR
|
BAYRAM KUTLAMASI
Ne yüzünde leke olsun ne gözünde yaş
Ne geçim derdiyle yan ne de savaş...
Bulunmasın yüzünde kara, gözünde yaş
Güçlüklerle yılmadan savaş, engelleri aş!
***
Bayramın cemresiyle şenlensin gönlün
Çiçekler açsın güzellik bahçesinde
Bitsin gam keder, gitsin hüzün
Mutluluğun ömür boyu sürsün.
***Erhan Tığlı***
|
Yorumlar (
0
) :: Yorum Yaz! :: Baglantı
|
31/8/2007
-
GÜLLü Taşlamalar
|
GÜLLÜ TAŞLAMALAR
Dikenden giremedim
Gülünü deremedim
Ben bu gül bahçesinde
Mutluluk göremedim.
***
Gül koklamak istedim
Ama boş kaldı elim
Sevgi saygı ararken
Kurudu suyum selim.
***
Girdim yârin bahçesine
Gül dibinde gül biter
Alkışlara güvenme
Siyaset sahnesinde
Pilin çabucak biter!
***
Çemberimde gül oya
Gül geçti işte başa
Dikeni çiçeğinden fazla!
Gülebilecek miyiz
Bakalım doya doya…
Erhan Tığlı
|
Yorumlar (
0
) :: Yorum Yaz! :: Baglantı
|
12/7/2007
-
İPLER KİMİN ELİNDE?
İPİMİZ KİMİN ELİNDE?
Güvenmediğimiz kişilerin ipiyle kuyuya inilmez. Kimi sebzeleri ipe dizilerek kuruturlar. Yersiz yurtsuz kişilere ipsiz deriz. Başı havada gezen kişiler için kimseyi iplemiyor diye dert yanarız. İpin küçüğü iplik, ortancası sicim, büyüğü urgandır. Ayrıca çamaşır ipi, yorgan ipliği, pamuk ipliği, paket ipi vardır. Suçluları yakalamak için ipucu gereklidir. Mayolar bikiniden ipiniye terfi etti. Kadınlar g-string denilen ip donlar giyiyorlar, daha seksi oluyorlar! İp cambazları ip üstünde yürür, marifet gösterirler. Rıza Tevfik, bir şiirinde, “Her ipte oynarım cambazım ama/ Sırat köprüsünü geçemem hocam” diyor…
Çamaşırlar ipe serilir ama ipe sadece çamaşır değil, un da serilir! İnanmazsanız Nasrettin Hoca’ya sorun. Azılı, canavar ruhlu kişilere ipten kazıktan kurtulmuş gözüyle bakılır. Kimi ilişkilerin sağlam olmadığı “pamuk ipliğiyle bağlı” diye belirtilir. Asılacaksan İngiliz ipiyle asılacakmışsın! Politikamız da iplendi artık. AKP lideri Erdoğan, MHP lideri Bahçeli’ye, “ Öcalan’ı iktidardayken asmadığını söyledi. O da o zaman iktidarda tek başına belirtip yanında getirdiği ipi fırlattı; “Sen tek başına iktidardasın. Al ipi de sen ipe çek!” diye bağırdı. Erdoğan altta kalır mı; “Biri ip atlıyor, biri ip atıyor. Kirli çamaşırları için de ip lazım be!” diye cevap verdi. Tencere dibin kara sözünü anımsatıp bu konuyu burada kapatalım.
Eşek, köpek gibi ehli hayvanlar boyunlarından iple bağlanır, iple çekilirler. Küçük devletlerin ipleri de büyük devletlerin, özellikle Amerika’nın elindedir. Kuklalar iplidir, iple oynatılırlar. Kukla devletler de Amerika tarafından oynatılmakta, o nereye çekerse oraya gitmek zorunda bırakılmaktadırlar. Buna AB de eklenmiştir. İstediğini içeri almakta, istemediğini kapıda bekletmektedir. Ekonomimizin ipleri çoktan IMF’nin eline geçmiştir.
Nerede “vatan millet” diye çok bağırılmaktaysa, orada ipler büyük patronların elindedir. Erkeklik gösterisi yapanların ipleri de eşlerinin, sevgililerinin eline geçmiştir de bu gerçeği gizlemek için şamata etmektedirler…
Nasrettin Hoca, minareye çıkıp aşağı inmeye korkan adama ip atar, “Bunu beline bağla da seni kurtarayım” der. Adam ipi beline bağlayınca onu hızla aşağı çeker. Kurtarmak istediği kişi ölünce, “ Ben daha önce böyle birini kurtarmıştım ama kuyudan kurtarmıştım galiba” diye söylenir.
Bizi kurtarmaya soyunan politikacılara bakıyorum da, “Sakın bizi Hoca’nın kurtardığı gibi kurtarmaya kalkmasınlar” diyorum.
İplerini başkasının eline verme sakın!
Erhan Tığlı
*********
|
Yorumlar (
0
) :: Yorum Yaz! :: Baglantı
|
1/6/2007
-
Merhaba Güldeşler!
MERHABA GÜLDEŞLER!
Başlıktaki “güldeş” sözcüğü sizi yadırgatabilir. Bu da ne böyle diyebilirsiniz, onun için bu sözcüğün neyin nesi olduğunu, nereden çıktığını açıklayıvereyim. Efendim, “güldeş”, benim arkadaş, vatandaş gibi sözcüklere benzeterek türettiğim bir sözcüktür. Gül arkadaşlığı, gülme dostluğu demektir. Amacım gülmeyi, gülü sevenlerin çoğalması, arkadaş, dost olması, güzellikleri bulmasıdır. Bir güldeşiniz sayın beni. Hadi birlikte girelim sevginin gül bahçesine, aldıramayalım gülün dikenine, somurtukların kıskançlığına, öfkesine.
Gülün ama boş bir gülüş olmasın bu. Gülerek düşünmeye, düşünürken gülmeye çalışın. Zaten mizah da gülen düşünce, gül düşün, düşün güldür. Gülün dikenleri varsa mizahın da dikenleri vardır. Nasıl gülü seven dikenine katlanırsa, mizahı seven de onun taşlarına, iğnelerine, yergilerine katlanmak zorundadır.
Şair Nedim, sevgilisinin bir elinde gül, bir elinde kadehle geldiğini görüyor. “Hangisini alayım, gülü mü, kadehi mi ya da seni mi?” diye soruyor. Benim de elimde kalem, kalemimde mizah gülü, kahkaha kadehi var. İkisini de alın ama dikkat edin, gülün dikeni batabilir, kadehteki içki sizi sarhoş edebilir. Beni yani yazılarımdaki düşünce ve duyguların hepsini alabilirsiniz. Onlar benim yarım yüzyıla yaklaşan yazarlık birikimlerim, kır çiçeklerimdir. Deneyimlerden, izlenim ve gözlemlerden süzülüp yazıya dökülmüşlerdir.
Söz gülden, gülmekten açılmışken bu konuda birkaç örnek vereyim sizlere.
Nedim gülü sever, sevgilisine gülüm diye seslenir, sarığının köşesine gül takar ama güllü diba giyen sevgilisini giysisindeki gülün dikeninin gölgesinden bile kıskanır!
Sevgililer, cep telefonu ve mesajlaşma çıkmadan önce, gülle haberleşirlerdi eskiden:
“Pınara varmadın mı,
Gül koydum almadın mı?
Seni zalimin kızı,
Hiç beni sevmedin mi?”
Bir şarkıda, “Muhabbet bağına girdim bu gece/ Açılmış gülleri derdim bu gece” deniliyor. Derilen bu güller ne acaba, bir bilen var mı?
Bir başka manide sevgilinin güzelliği gülle dile getiriliyor:
“Saçların beli bulmuş,
Seni gören vurulmuş,
Bilmem senin hamurun
Güllerle mi yoğrulmuş?”
Bir âşık ise sevgilisini görünce güle dönüyor: “Gördüm seni bu gün/ Yeni açmış güle döndüm.” Cahit Külebi’ye göre sevgilinin güzelliği çeşitli renklerdeki güller gibidir:
Pembe gül hülyandır açılmış
Beyaz gül yanakların
Sarı gül dağınık saçlarındır.”
Eski âşıklar sevgilinin kokusunu gül kokusundan bile güzel bulurlar.(Şimdi ise şampuanlarla, parfümlerle kokular kimyasallaştı!)
“Kuru kastel akmıyor
Yâr yüzüme bakmıyor
Üç deste gül kokladım
Yârim gibi kokmuyor.”
Sevgililer güle benzetilir ama bir manide buna karşı çıkılıyor:
“Bahçelerde saz olur
Gül açılır yaz olur
Ben yârime gül demem
Gülün ömrü az olur!”
Gül gibi bir güzelle çirkin bir adam kol kola karşıdan geliyorlardı. İçimden şöyle mırıldandım: “Gelene bak gelene/ Gül sarılmış dikene...”
Ahmet Haşim, aşkı gül renkli bir içkiye benzeterek: “Ateş doludur, tutma yanarsın/ Şu karşındaki gülgun piyale” diyor. Âşıklara önemle duyurulur!
İyimserler dikenin gülü var diye sevinirlerken, kötümserler de gülün dikeni var diye üzülürler. Kadınlar, “Kocam benim üstüme gül koklamaz” diye övünürler, böylece kendilerini dolaylı yoldan güle benzetirler! Koca gül koklamaz ama karanfile hayır diyemez belki de..
Atalarımız, “Gülü tarife ne hacet, ne çiçektir biliriz” derler. Gülmek gülle özdeşleştirilir. Gülünce gül açar yanaklarda. Gidene güle güle git, güle güle gel, yeni ev alana güle güle otur, deriz. Komedi güldürü, mizah gülmecedir. Şarkılarımızın çoğu güllüdür: “Gül sen, gülün olayım”, “Bülbül âşıkmış güle/ Gül naz eder bülbüle”, “Gülünce gözlerinin içi gülüyor/ Kendimi senden alamıyorum”, “Güller arasında seni bensiz gören olmuş” ...
Eski şiirlerde gülüş hande olarak geçer. Bir şarkıda, “Sazlar çalınır Çamlıca’nın bahçelerinde/ Bir tatlı emel var şu kızın handelerinde” deniliyor. Nedim, içki dağıtan güzele, “şeker gülüşle beni içki meclisinin kadehi yaptın, içkiyi yarım sun, beni tamam ettin” diye sesleniyor: “Bir şeker handeyle bezm-i şevke cam ettin beni/ Nim sun peymaneyi sâki tamam ettin beni”...
Evlikte mutlu olana “başı güldü” denilir. Sevinenin yüzü güler, haset kişiler yüzümüze gülüp arkamızdan lafımızı ederler. Neşeli, güleryüzlü insanlar çok sevilirler. Gülmek kalbe iyi gelir, canımıza can katar. Gülen insanları görünce gül bahçesine girmiş gibi oluruz.
Gözleri görmeyen ünlü şair Milton, karısından yakınır dururmuş. Dostları, “Gül gibi karın var. Daha ne istiyorsun?” demişler. Şair acı bir gülüşle, “Karımın gül olduğunu dikenlerinden anlıyorum. Söylemenize gerek yok” diye cevap vermiş.
Elin Pelin, bir kentin dışındaki bir çiftliğin yüksek tahta duvarının dibinde kökleri birbirine örülmüş, dalları çiçeklerlere bürünmüş yaşlı bir yaban gülünden söz eder. Gülün ardındaki tahta duvara şunları yazmışlardır:
“Ey yaban gülü, bir kadın tanırım ki, seni bir kerecik okşamış olsa, bütün dikenlerini dökersin.” Altında şöyle bir uyarı varmış: “Eminim ki dostum, seni asla okşamamış...”
Bir başkasında, “Ben de öyle bir kadın tanırım ki ey gül, seni okşayacak olsa eminim ki daha bir misli dikene bürünürsün” yazılıymış.
Altına bir not düşülmüş: “Tanıyabildiğin için bahtiyarsın dostum!”
Beşinci sözde aşk bir yaban gülüne benzetilmiş: “Aşk bir yaban gülüdür ki, her an diken döker, diken sürer.”
Gül politikaya da girmiştir. Avrupa’da gül solun simgesidir. Sosyalist enternasyonal, sapından avuçlanmış gül amblemini kullanır. Büyük Birlik Partisi, hilalin içinde gül figüründen oluşuyor. Politikacılar seçimlerde halka dikensiz gül bahçesi sunacaklarını söylerler. İktidar oldular mı gülü kendileri alır, vatandaşa dikenler kalır!
Biz de ne yapalım, güleriz ağlanacak halimize; alay ederek, aksak ve eksik yönleri dile getirip bıyık altından gülerek, gülün kadrini bilmeyenlere dikenlerimizi batırarak alırız öcümüzü, gösteririz gücümüzü, “güler oynarım, güler oynarım oy bahtı karayım” diye şarkı söyler, geçiririz günümüzü, güle oynaya tamamlarız ömrümüzü...
Hadi gelin gülüşlerimizi çoğaltalım; Kötülüğü, çirkinliği gülüşlerimizle boğalım, dertleri kovalım, gül olalım, gül kalalım. İnsancıllığın gül bahçesine ulaşalım.
Gülelim gülüşelim/ Mutluluğu bölüşelim/ Güzellikte buluşalım.
|
Yorumlar (
2
) :: Yorum Yaz! :: Baglantı
|
19/5/2007
-
Gençlik Bayramdır; Değerini bilene
GENÇLİK BİR BAYRAMDIR
Gençlik bitmeyen bir enerjidir, çiçekleri solmayan bir bahardır. Başta kavak yelleri eser, deli gönül ferman dinlemez, ayakları yerden kesilir, başı göklere değer, bir türlü yere inmez, dağ tepe, bağ bahçe gezer de gezer. Yaşlılar imrenerek bakarlar ona ama acemi çaylak, toy diye suçlarlar, bir türlü güvenemezler kendisine. Genç acelecidir, bir an önce hedefe varmak, idealine kavuşmak, sevmek sevilmek ister, beyninden çok kalbinin sesini dinler. Ama sınavlarla boğuşmak, sorularla, sorunlarla didişmek zorunda kalır.
Farsçada “genç” hazine demektir. Gençlik de bir hazinedir. Bu hazinenin sonunun hazin olmaması için gençler çalışmalı, yaşlılıklarında rahat edebilecekleri bir duruma gelebilmek için çaba göstermelidir. Toplum da gençleri küçük görmemeli, çabalarını değerlendirmeli, onlara olanaklar sağlamalı, yetenekli gençlerin yolunu açmalı, köstek değil destek olmalıdır. Genç kadrolara, gençlik aşısına ihtiyacımız var, onlara güvenmeliyiz.
Hepimiz genç olmak, genç kalmak isteriz. Partilerin gençlik kolları, spor kulüplerimizin genç takımları vardır ama her yıl takımı gençleştireceğiz diye demeçler verildiği halde birinci takımda hep gençliğinin sonuna gelmiş oyuncular oynatılır! Yaşlı politikacılar da bir türlü yerlerini gençlere vermek istemezler, onları piyon gibi kullanırlar.
Bir özdeyişte, “Gençler düşünebilse, yaşlılar yapabilse” deniliyor. Yaşlıların deneyimleri, düşünme yetenekleriyle gençlerin enerjileri, zindelikleri birleştirilebilse sorunlar kolayca çözülür ama yaşlılar mevzilerini bir türlü terk etmez, makamlarını bırakmazlar. Bu yüzden genler ikinci, üçüncü planda kalırlar ya da iş bulamayıp kahve köşelerinde sürünürler.
Atatürk’ün şiirlerinden etkilendiği Namık Kemal ve Tevfik Fikret eserlerinde gençlere seslenmişler, onları yüreklendirmek istemişlerdir. Namık Kemal şiirlerinden başka, Vatan Yahut Silistre, Zavallı Çocuk, İntibah gibi tiyatro eserlerinde, romanlarında gençlere gerçekleri göstermek istemiş, onlara öğütler vermiş, vatan, millet sevgisi aşılamak istemiştir. Tevfik Fikret de, Ferda, Promete gibi şiirlerinde gençlere seslenmiş, “Halukun Defteri” adlı kitabını gençler için yazmıştır. Atatürk de cumhuriyeti gençlere emanet etmiştir. O’nun “Gençliğe Hitabe”si en iyi söylev örneklerinden biridir. Bağımsızlığımızı, cumhuriyetimizi koruyup kollayacak olan gençlerdir. “Yurtta sulh, dünyada sulh” gençlerle olacaktır. Gençler olmasaydı tüm savaşlarda yenilir, tutsak yaşamak zorunda kalırdık.
Genç kimdir acaba, kaç yaşına olanları genç sayacağız? Bu konuda sözü gene Atatürk’e verelim. O, yurdu kaç yaşındaki gençlere emanet ettiği sorulduğunda, “Ben yaşça değil başça genç olanları kastediyorum” demiştir. O’na göre genç olmak genç fikirli olmak demektir. Bir kişinin düşüncesi genç değilse, eskiyse fiziki gençliği hiçbir işe yaramaz. Öyle sözde gençler vardır ki, çiçeği burnundadır ama yenilikleri benimsemez, tutucudur, dili yaşlıdır, eski Arapça, Farsça sözcükler kullanır, çağdışı düşünce ve görüşlerin tutsağıdır ya da pasiftir, pısırıktır, tembeldir. Yaşı yetmiş işi bitmemiş kişi ondan daha gençtir.
Hemingvay gençlerle arkadaşlık ettiği için genç kalabildiğini söylemiştir. Biz de onu örnek almalı, gençlerle fikir alışverişinde bulunmalı, onları asla küçümsememeliyiz. “ummadık taş baş yarar”, “Akıl yaşta değil baştadır” sözleri boşuna söylenmemiştir. Gençlerle aramızda duvar örmemeli, köprü kurmalıyız Deneyimlerimizden gençleri yararlandırmalı, bunu yaparken ukalalık yapmamalı, bilgiçlik taslamalı; öğüt vermekle, nutuk çekmekle kendimizden soğutmamalıyız. Unutmayalım ki gençlerin, çocukların öğütlerden ziyade iyi örneklere ihtiyaçları vardır. Kitap oku diye başlarının etini yiyeceğimize elimize bir kitap alıp okumalı, okuduğumuz kitaplardan güzel örnekler, yararlı bilgiler vermeliyiz. Kahvelerde sigara dumanları arasında oyun oynayacağımıza kitaplıklara koşmalıyız.
Avrupalılar oraya kaçan, hürriyet mücadelesi veren aydınlarımıza “Jön Türkler” adını vermişler, onlar da “Genç Osmanlılar” derneğini kurarak padişah baskısına karşı koymaya çalışmışlardır. Edebiyatımızın, sanatımızın gençlerle hayat bulup gelişeceğini, ilerleyeceğini bilen Ömer Seyfettin, Ali Canip Yöntemle birlikte “Genç Kalemler” dergisini kurmuş, edebiyatımızın, dilimizin gençleşmesi için o zamanın gençleri olan Ziya Gökalp ve Mehmet Emin Yurdakul gibi şair ve yazarları çevresinde toplamıştır. Namık Kemal kendisinden genç olan Recaizade Ekrem ve Abdülhak Hamit’i desteklemiş, yüreklendirmiştir. Aynı şeyi Recaizade Ekrem’in de yaptığını görüyoruz. Edebiyat-ı Cedide, Fecr-i Ati gibi edebi topluluklar genç şair ve yazarların bir araya gelişleriyle hayat bulmuşlardır. Nurullah Ataç Orhan Veli, Melih Cevdet, Oktay Rıfat gibi gençleri desteklemeseydi Garip şiir akımı daha doğmadan ölür, edebiyatımız yaşlı kişilerin hegemonyası altında kalırdı...
19 Mayısta gençlik bayramı yapıyoruz. Şöyle bir düşünelim bakalım, hangi ülkede var gençlik bayramı? Bu bayramın değerini bilelim, boş sözlerle, törenlerle vakit geçireceğimize bayramın gerçek bir bayram olması için var gücümüzle çalışalım; çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmak olsun amacımız, gülüp eğlenmek, lafla peynir gemisi yürütmek değil!
“Dağ başını duman almış,
Yürüyelim arkadaşlar!”
Dur diyelim kötülüklere
Kavuşalım güzelliklere.
Erhan Tığlı
erhantigli@mynet.com
erhantigli.sitemynet.com/erhantigli
|
Yorumlar (
0
) :: Yorum Yaz! :: Baglantı
|
9/5/2007
-
Şakaklara Yağan Kar
|
ŞAKAKLARA YAĞAN KAR
Ben Türk Dili ve Edebiyatı öğretmeniyim. Türk dili ve edebiyatla ilgili o kadar ilgi çekici olaylar oluyor ki, bunlar bana “Güleriz ağlanacak halimize” dedirtiyor. Geçenlerde okula gitmek için yola çıkmıştım. Komşunun çocuğu kendisini anaokuluna götürecek arabaya binerken, işe gidecek babasına el salladı. Annesi çocuğunu, “Babana bay bay desene oğlum” diye zorladı. Oysa bizim, “Güle güle”, “Hoşça kal” gibi ne güzel sözlerimiz vardı. Gülmeyi, hoşluğu dile getiriyordu bunlar; karşımızdaki kişinin gülmesini hoş olmasını istiyordu. Peki bay bay sözü ne yapıyor yapmacıklık ve özentiden, yabancılaşmadan başka?
Okulda derse girdim. Namık Kemal’in “Zavallı Çocuk” adlı eserini işleyeceğiz. Önce bir yoklama yapayım dedim. Tembel bir çocuğa Namık Kemal’in kim olduğunu sordum. Dudak bükerek, “Adı yabancı gelmedi hocam. Görsem tanırım” demesin mi!
“Ne yazık ki göremezsin. Uzun yıllar önce öldü” dedim.
Delikanlı üzüntüyle başını salladı:
“Allah rahmet etsin!”
Bir başka öğrenciyi kaldırdım. Namık Kemal’in hangi eserini işleyeceğimizi sordum. Bir cevap veremedi. Oysa birkaç gün önceden konuyu hazırlamalarını söylemiştim. Hayırsever bir arkadaşı eğilerek, “Zavallı Çocuk! Zavallı Çocuk!” diye fısıldayıp kopya vermeye başladı ama bunu duymayan zavallı çocuk put gibi duruyordu hâlâ.
Gülerek şöyle dedim:
“Arkadaşın seni ayıplıyor, sana zavallı çocuk diyor bak.”
“Niye hocam?”
“Namık Kemal gibi bir vatan ve hürriyet şairinin eserini bilemediğin için seni zavallı çocuk olarak görüyor da ondan!”
***
Bir başka sınıfta Cahit Sıtkı Tarancı’nın “Otuz Beş Yaş Şiiri”ni inceleyecektik. Bir öğrenciyi kaldırıp şiiri açıklatmaya başladım. Öğrenci şiirin, “Şakalarıma kar mı yağdı ne var?” mısraına gelince durdu. Ona ipucu vermek için, “İnsanın şakaklarına kar yağınca ne olur?” diye sordum. “Üşür efendim!” demesin mi...
Ağaran şakaklarımı göstererek, “İyi ama ben üşümüyorum ki” dedim.
Zeki bir öğrenci gülerek şöyle dedi:
“Arkadaşımızın bu cevabından sonra üşümüşsünüzdür.”
***
Bir öğrencimi tahtaya kaldırmış, şiir açıklatıyordum. Şiirde geçen, “yâr” kelimesinin ne demek olduğunu bilemedi. Kızdım. “Bir de genç olacaksın. İnsan genç olur da bu kelimenin ne demek olduğunu bilemez mi? Otur, öğren de öyle gel” diye bağırdım.
Ya bir arkadaşı söyledi ya da ilham geldi. Öğrenci oturmaya hazırlanırken, “Sevgili hocam” diye bağırdı. Ama bunu öyle söylemişti ki, beni sevgili yapmış, “Sevgili, hocam” demesi gerekirken, “sevgili hocam” demişti. Sınıfta bir kahkaha koptu.
Bozuntuya vermedim, gülerek:
“Son anda bildin. Aferin sevgili öğrencim” dedim.
İşte böyle, öğrencilerimiz her zaman kızdırmazlar bizi. Arada sırada da olsa böyle güldürenler de olur. Yoksa öğretmenlik çekilmez.
***
Bir başka gün de, ne zaman aklıma gelse güldüğüm, “güleriz ağlanacak halimize dedirten bir olay oldu. Hatırladıkça acı bir gülüş yerleşir dudaklarıma.
Ders işlerken öğrenciler hep bir ağızdan “Oley!” diye bağırıştılar. Şaşırdım, niye böyle bağırdıklarını sordum. Çok normal bir şey yapmışlar gibi gülerek:
“Kar yağıyor hocam” dediler.
“Ne oluyor kar yağarsa, niye seviniyorsunuz bu kadar?”
“Kar yağarsa okullar tatil olur. Onun için seviniyoruz.”
Ben kendi kendime, “Eskiden sizin yaşlardayken biz sevincimizi yaşa, yaşasın diye belirtirdik. Bu yabancı kaynaklı oley de nereden çıktı?” diye mırıldandım.
Öğrenciler kendi âlemlerindeydi. Beni dinlemediler bile. İçlerinden biri:
“Siz sevinmediniz mi hocam?” diye sordu.
Ben de ortama uydum, onlara onların diliyle cevap verdim:
“Herıld yani!”
***
Teneffüsteydik. Baktım bir kız öğrenci arkadaşlarını başına toplamış, heyecanla onlara bir şey anlatıyor. Yanlarına yaklaşıp ne olduğunu sordum. Filiz adlı öğrenci şöyle dedi:
“İngilizce öğretmenimiz ders anlatırken arkadaşlarımız dinlemedi, gürültü yaptılar. Öğretmen kızdı, niye dinlemediklerini sordu. Hep bir ağızdan, ‘Dinliyoruz’ dediler.
‘Şimdi dinleyip dinlemediğinizi anlayacağım, dedi öğretmen. Stendap piliz!’ diye bağırdı. Bütün arkadaşlarımız şaşkın şaşkın birbirlerine baktılar. Ben ayağa kalktım.
Öğretmen beni tebrik etti, ‘Aferin, dedi. Stendap pilizin lutfen ayağa kalkın demek olduğunu anlayıp bir tek sen ayağa kalktığın için sana on veriyorum.’
Oysa ben, öğretmenimizin, sen kalk filiz, dediğini sanmıştım!”
Bu olay okullardaki yabancı dil öğretiminin acıklı halini gözler önüne seriyor.
Ben de liseyi bitirdiğim yıl turistik bir yöreye gitmiştim. Çantamı dışarıda bırakıp bir mağazaya girdim. Tam o sırada bir turist geldi, çantamı satılık sanarak tezgâhtara fiyatını sordu. Ben, “o çanta benim” demek istedim ama turist nedense gülmeye başladı. Tezgâhtara turistin niye güldüğünü sordum. Adam, “Nasıl gülmesin, dedi. Sen, o çanta benim diyeceğin yerde, ben çantayım, dedin.”
Yabancı dilde biz böyle çantayız işte!
***
Lise son sınıf kitabında “Ziya Gökalp”in “Türkçülük Nedir?” adlı bir makalesi vardır. Yazarımız bu eserinde, “İnsanlarda secere yani soy sop aranmaması gerektiğini, soy sopun içgüdüleriyle hareket eden atlarda aranabileceğini, bir insan hangi terbiyeyi almışsa o terbiyeye göre davrandığını” belirtiyordu.
Bu konuyu işledikten bir gün sonra anlayıp anlamadıklarını öğrenmek için bir öğrenciyi tahtaya kaldırdım, secerenin ne olduğunu, kimde aranacağını sordum. Öğrenci bilemedi. Bir arkadaşı, “At at at!” diye kopya vermeye başladı.
Ben gülerek şöyle dedim:
“Bak, arkadaşın sana at diyor ama sen sakın atma. Bu işler atmakla olmaz.”
Bazıları edebiyatı küçümserler. “Edebiyat uydur uydur at”tır. “Edebiyat edepli yatmak”tır, derler. Uydurma sözler söyleyenlere, parlak laflar edenlere “edebiyat yapma” derler...
Bu hükümler yanlıştır. Edebiyat; kötüyü, çirkini kaldır at, yazına, sözüne güzellik kat demektir. Edebiyat yat demez, ayağa kalk, gerekeni yap der. Edebiyat yapanlar edebiyatı kötüye kullananlar, onu kendi çıkarlarına alet edenlerdir.
Günümüz test çağı. Okul müdürleri edebiyat öğretmenlerine, “kompozisyonla, şiir açıklatmakla fazla uğraşma, test çözdür de, öğrenciler üniversite sınavlarında başarılı olsunlar, okulumuzu adı duyulsun” diyorlar. Bu yüzde iki lafı bir araya getiremeyenler, güzel konuşamayanlar, güzel yazmayanlar, okur- yazar geçindikleri halde kitap okumayanlar, kitap okumayı gereksiz bulanlar çoğalıyor...
Yaramaz bir öğrencim bir gün bana, “Siz de öğrenciyken bizim gibi normal miydiniz?” diye sordu. Yüzüne gülerek baktım, “Ben senden daha normaldim” dedim.
Günümüzün gençlerine bakıyorum da onlar mı normal, biz mi diye soruyorum kendi kendime. İnşallah bir gün normallikte birleşiriz!
Erhan Tığlı. erhantigli@mynet.com
|
Yorumlar (
0
) :: Yorum Yaz! :: Baglantı
|
27/4/2007
-
AŞK: YAZ KIŞ AÇAN ÇİÇEK
Ø AŞK: Yaz Kış Açan Çiçek
Aşk en güzel büyüdür en güzel gerçek
yaşa bu öyküyü, kaldır üstünden yalancı örtüyü
sev de büyü
kinden elini çek.
Kimine düştür aşk, gece gündüz gördüğü
kimine de kuyu; bakarken içine düştüğü.
Sanma onu yatak; kuş tüyü.
Gözünü dört açmazsan
kovulursun dokuz köyden
göremez bulamazsın onuncu köyü.
Şerbet değildir o, o aslan sütü.
Kaçırırsa örtüyü
döndürür nicelerini süt dökmüş kediye
ama bilirsen değerini, yaparsan gereğini
olur sana en güzel hediye.
|
Yorumlar (
0
) :: Yorum Yaz! :: Baglantı
|
24/4/2007
-
Karanfil Yanık Kokar
KARANFİL YANIK KOKAR
Sami N. Özerdim, “Sıkıntı” adlı yazısında; “Vazoda karanfiller var. En sevdiğim çiçek... Ahmet Haşim’in anlatışından sonra mı bu denli sevdim karanfil, yoksa kokusundaki o gizlilik dolu anlamdan dolayı mı? Bilmiyorum. Gülü biraz harc-ı âlem buluyorum. Hani bir ozanın dediği gibi, ‘tarife ne hacet, ne çiçektir biliriz.’ Oysa karanfilin dış görünüşünde bir alçakgönüllülüğün gerisinde Ahmet Haşim’in görebildiği, sezebildiği başka bir şeyler...” diyor. Yazıda sözü geçen şiiri anımsatalım. “Yârin dudağından getirilmiş/ Bir katre alevdir bu karanfil/ Ruhum acısından bunu bildi” diye başlıyordu şiirine Haşim; “Ruhum ona pervane kesildi” diye bitiriyordu. Mehmet Müfit de, “Acı benim yüreğimde karanfil” diyerek acısını karanfile benzetiyor. Bedri Rahmi Eyüpoğlu ise, “Saksılarda hep aynı karanfiller açıyor Tanrım/ Niçin biz bir defa doğuyoruz?” diye soruyor. Celal Sahir Erozan, sevgilisinin kokusunun karanfil gibi olduğunu şu dizelerle vurguluyor: “Nerden geldin rüzgâr? Bu ne keskin karanfil kokusu?/ Doğrusunu söylesene:/ Yâr evinden geçtin yine.”
Kâtibi, “Semai”sinde karanfilli sevgilisine bakın nasıl sesleniyor:
“Söyle canım neme küstün/ Bre karanfilli dilber/ Selamı sabahı kestin/ Bre karanfilli dilber/ Karanfilin biter taze/ şimdiden başladı naza/ Niçin incinmişsin bize/ Bre karanfilli dilber/ Karanfilin boyu uzun/ Açılır gece gündüzün/ Bari görebilsem yüzün/Bre karanfilli dilber/ Karanfilim ben dermezem/ Seni tenhada görmezem/ Hatırcığın da sormazam/ Bre karanfilli dilber/ Uğramazsan gahi gahi/ Ederim ah ile vahı/ Kâtibi’nin ne günahı/ Bre karanfilli dilber”. Karanfilin dudağa benzetilmesi Şinasi Özdenoğlu’nun bir şiirinde de görülüyor: “Hey anacığım bu kadınlar/ Köylüsü şehirlisi hepsi bir/ Dudaklarında ya karanfil ya zehir.” Dudaklı bir şiir daha sunalım. Bu şiirde dudakların karanfile benzemesi pek hissedilmiyor ama maninin sonu güzel bitiyor: “Karanfil katmer olsun/ Sevdiğim esmer olsun/ Sevdiğimin dudakları/ Ramazanda iftar olsun”...
Anıl Meriçelli, sevgilisini kırmızı, lacivert, beyaz karanfillerle dile getiriyor:
“Kırmızı bir karanfil oluyorsun/ Kristal ışıkların soluğunda/ Çiğ damlaları buğulanırken/ Deniz kıyısı tomurcuklarında/ Lacivert bir karanfil oluyorsun/ Karanfillerin en güzeli/ Her sabah ülkemde yeniden açan/ Gün ışığı yapraklarına vurunca/ Beyaz bir karanfil oluyorsun/ Varılmayan sularında ülkemin/ Seni bende yaşayan/ Seni sensiz yaşadıkça”
Mustafa Necati Karaer’e göre, sevgilisinin güzelliği karanfil gibidir: “Gün batısı sularında güzelliğin/ Uzak aynalara vuran bir karanfil.”
Sabahattin Kudret Aksal, “Karanfiller” başlığıyla şunları yazıyor:
“Alacasında sabahın kimdi/ Ayıran ayıklayan yıkayan/ Bir ışıltılı bakraçta eski/ Süzen usunun Haziranından/ Yan yana koyan karanfilleri/ Aydınlığımız karanfilleri/ anlamla yoğuran bir ocakta/ O ipince büyücü elleri/ Orda tarihten önce uzakta/ Getiren bugüne bunca iri/ Her öğle üstü sonra ikindi/ Karanfilleri her gün yeniden/ Gökyüzünde yokluğun var etti/ Bir kişi gece gündüz yürüyen/ Aynasında güneşlerin şimdi”
Hürol Taşdelen, sevgilisinin gözlerinin karanfil olduğunu belirtiyor:
“bir çarşı içi kadar ufaktır benim ellerim/ içinde ne büyür bilsen ah karanfil gözlerin/ kayın ağacından/akdenizden olma tekneler gibi gezerim/ içinde ne körfezler kımıldanır ne aşklar büyütür denizlerin/ bir çarşı içi kadar ufaktır benim ellerim/ hükmünü Osmanlıyla yitirmiş bir umuttur gülmelerin/ balıkçı kuşundan/ yağmurdan olma bulut gibi gezerim/ içinde ne acılar büyür ne yalanlara gebedir/ karanfil gözlerin” (Karanfil Gözlerin)
Karanfilli Kurşun, Özgül Özgüven’in bir şiirinin adı:
“Ardında bir karanfil bahçesi/ Bırakıp gitmek elinde değil/ Önün karanlık, unutulmuşluğunda/ Dursan sevinçliğinde kurşunlar/ Yürüsen yalnızlığında kurşunlar”
Karanfil bahçesi denince bir başka şiir aklıma geldi: “Karanfil Bahçesi”,şairi ise Tuğrul Tanyol. Şiir şöyle: “Karanfillerle tutuşan bahçede/ Sesin bir kristal ışıltısıyla soyunurdu/ Bir eski düşten arda kalan./ Saatlerimize yelkovan kuşları taşırdı/ O ince ve kızıl kumları/ güneşin batmadığı bir ülkeden./ Karanfillerle tutuşan bahçede/ Denize ulaşan gözlerimizdi/ yıkık bir kıyıyı onaran ak dalgalarla/ ki köpük, birleşen dudaklarımızda/ çağıldayan bir bulut parçasıydı./ Sesin bir kristal tınlamasıyla/ çağırırdı en uzak mavilikleri/ rüzgâr şaşırıp dağılırdı saçlarında/ karanfillerle tutuşan bahçede/ örtünmeyi unuturdu yaşam./
Karanfillerle tutuşan bahçede/ avuçlarımızı ışık parçalarıyla dolduran/ güneş miydi, sevgi mi yoksa gençliğimiz/ yemyeşil yapraklara uzanmış sereserpe/ göğsünde bir kanat çırpınışı.”
Karanfilli manilerimiz pek boldur.
Bakın bir manide sevgiliye doyulamayacağı ne güzel anlatılıyor:
Karanfilimi oyarım
Oyar koynuma koyarım
Toprak suya doymuyor
Ben sana nasıl doyarım?
Sevgilinin özlemi, onun gelişinden duyulan sevinç nasıl da içten dillendirilmiş:
Karanfilim sarkarım
Açılmaya korkarım
Yâr geliyor deseler
Ölü olsam kalkarım.
Ya sevgiliye şu seslenişe ne demeli:
Karanfilim biberim
Ben sensiz ne ederim
Koynundaki memeyi
Çoban olur güderim.
Manilerde istekler de belirtilir:
Kalede taş olaydım
Gözünde kaş olaydım
O yâr bize gelende
Sofrada aş olaydım.
***
Karanfil ocağında
Mum yanar bucağında
Azrail al canımı
O yârin kucağında.
Sevgiliye serzenişlerde de bulunulur:
Karanfil biter oldu
Bitip de yiter oldu
Beni al da gidelim
Canıma yeter oldu.
***
Karanfil deste beni
Sen ettin hasta beni
Garip bülbüller gibi
Koydun kafese beni.
***
Karanfilin baharı
Dalları baş yukarı
Geldim geçtim kapıdan
Çık demedin yukarı.
***
Karanfilim mor bana
Ne bakarsın hor bana
Kırk yılın bir günü var
Yalvarırsın sen bana.
***
Karanfilin beyazı
Etme yârim bu nazı
Aç kapıyı sevdiğim
Çok bekledim ayazı.
***
Karanfilim desteyim
Bülbülüm kafesteyim
Söyleyin nazlı yâre
Yâr yüzünden hastayım.
Gençlere uyarılarda bulunulur:
Karanfil burçak değil
Ucu tomurcak değil
Seveceksen ciddi sev
Sevda oyuncak değil.
Sevgiliye yazılan mektuplardan söz edilir:
Karanfil koptu sapsız
Goncası var hesapsız
Mektubum yüze vardı
Hepsi kaldı cevapsız..
***
Karanfilin allısı
Güzel olur yerlisi
Gurbetteki kızların
Mektuptur tesellisi.
***
Karanfil hane hane
Topladım tane tane
Yâre mektup yazdım
Yüreğim yane yane.
Sevgili övülür:
Karanfil verdim sana
Kanın kaynasın bana
Senin gibi güzeli
Doğurmaz hiçbir ana.
Kusur da belirtilir:
Karanfil koydum tasa
Doldurdum basa basa
Güzellikte yok kusuru
Azıcık boydan kısa.
Sevgiliye yol gösterilir:
Karanfil deste deste
Beni babamdan iste
Eğer babam vermezse
Kır atı güzel besle.
Sevgiliye kavuşmak için dua edilir:
Karanfilim saksıda
Bir yâr sevdim Aksu’da
Mevlam bizi kavuştur
Akşam ile yatsıda.
Hırçın sevgili uyarılır:
Karanfilsin tarçınsın
Neden böyle hırçınsın
Etme bana bu cevri
Yine kendin acırsın.
Kavuşmak için faldan medet umulur:
Karanfilim mor açtı
Saksılara dolaştı
Sen benimsin ben senin
Falcı böyle fal açtı.
Sevgiliye olan özlem ve ayrılık acısı dile getirilir:
Karanfilim tüterim
Her saksıda biterim
Eller yârim dedikçe
Ben boynumu bükerim.
Sevgilinin güzelliğinden zekât istenir:
Karanfilin alından
Koparmazlar dalından
Güzeller cömert olur
Zekât verir malından.
Sevgilinin haberi esen yeldeki kokudan alınır:
Karanfilin tohumu
Yitirmişim uykumu
Esen yelden alırım
Yârim senin kokunu.
Sevgili teselli edilir:
Karanfilin yeşili
Hiç bırakmam peşini
Ayrılanlar kavuşur
Sil gözünün yaşını.
Sevgiliye kavuşmak için dua edilir:
Karanfilsin maşallah
Sen benimsin inşallah
Düşman gözün kör olsun
Kavuşuruz inşallah!
Sevgili kimseye bağışlanmaz:
Karanfil haşlanır mı
Saksısı taşlanır mı
Küçükten bir yâr sevdim
Ele bağışlanır mı?
Bu karanfilli yazımı karanfilli bir İstanbul türküsüyle bitirmek istiyorum:
Karanfil oylum oylum/ geliyor servi boylum/ Servi boylum gelince/ Şen olur benim gönlüm/ Karanfil olacaksın/ Sararıp solacaksın/ Ben hakime danıştım/ Sen benim olacaksın/ Karanfil uzar gider/ Yaprağın düzer gider/ Yâr yolunu şaşırmış/ İnşallah bize gider!
Ne dersiniz, böyle şaşkınlığa can kurban değil mi?
ERHAN TIĞLI
*************
|
Yorumlar (
0
) :: Yorum Yaz! :: Baglantı
|
17/4/2007
-
TURİST TAVUK MU KAZ MI?
TURİST TAVUK MU KAZ MI?
Turist altın yumurta yumurtlayan tavukmuş ama biz sanırız onu kaz, yolmak isteriz biraz. Dinlemeyiz ne itiraz ne ikaz, atarız kazıkları. Kazıklarımız buradan oraya yol olur, yollarımızda trafik canavarı bol olur. Acılı kebaplarımızla karnını, acıklı şarkılarla kafasını şişiririz; halis tereyağlı(!) yemekler pişiririz, zorla yediririz. Üstüne de sunarız ekşimiş ayran, kurtlu kiraz. Çalar teneke orkestra, söyler kurbağa solist; deriz buna caz!
Çok severiz biz turistleri, bağrımıza basmak isteriz karısını kızını. Turizm gönüllüsü delikanlı alamaz hızını, biriyle dans ederken öbürünün avuçlar kalçasını. Plajda da yalnız bırakmaz, iyice yanına sokulur, onu kem gözlerden korur! Bu ekstra hizmetlerden asla para almaz, turist memnun oluncaya dek onu başka bir yere salmaz.
Tam turist mevsiminde belediye aşka gelir; yollar kazılır, turistik faaliyetlerle gözler boyanır. Tam sekiz ay yatılır, yumurta kapıya gelince ancak o zaman uyanılır...
Sen istediğin kadar bağır, istediğin kadar yaz; bizde böyledir turizm.
Ne söylesek boş; turizm mevsimi başladı, koş vatandaş koş! Atılan nutuklarla sen de coş, turistlerin gönüllerini ediver hoş. İlginle, sevginle olsunlar sarhoş...
Turist tavuk değil kaz. Anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az!
ERHAN TIĞLI
erhantigli@mynet.com
*******************
|
Yorumlar (
0
) :: Yorum Yaz! :: Baglantı
|
12/4/2007
-
Ali ile Veli: İkisi de birbirinden DELİ
|
ALİ ile VELİ- İKİSİ DE BİRBİRİNDEN DELİ
Ali, arkadaşına, “Bugün bir kız gördüm azizim. O ne güzellik, o ne boy bos, endam, onu görünce aklım başımdan gitti, deli oldum deli!” dedi.
&n | |