BenimBlog.com - Turkce ucretsiz blog Bedava blog hizmeti
Benimblog.com satilikir / is for sale: info@anahaber.com




AlsahBlog

Tanıtım

AlsahBlog


Baglantılarım

» Ana Sayfa
» Profil
» Arşiv
» Arkadaşlarım

ŞİİR:GERİDE KALDIN SEN

Geride Kaldın Sen

Devrilip gidiyorum işte
Geride kaldın sen...

Aşınmış sevdalar gibi
Yıpranmış postallar gibi
Lime-lime, yarasız
Geride kaldın sen...

Kaprislerinle, nazlarınla
Bakışlarınla, sözlerinle
Tutulmayan vaatler gibi
Harcanmış saatler gibi
Tek başına, kararsız
Geride kaldın sen...

Buraya kadarmış güzelim
Boynumda bıraktığın diş izi
Bitmez sandığın aşk denizi
Buraya kadarmış.

Vedalaşmak isterdim oysa
Klasik bir film öyküsü gibi
Ellerini tutup usulca
Son bir kez öpmek isterdim
Kendimi mazur gösterip
Masum ve mağrur bir duruşla
Her şeyi kadere yıkmak isterdim.

Ne gerek var oysa
Yürümeyen birtakım şeylerin
Nedenlerini tartışmaktansa
Asla yürümeyeceğini anlayıp
Bunu hiç konuşmamak
Daha bir yiğitçe değil mi?

Süzülüp gidiyorum işte
Bela olmadan
Yoluna çıkmadan
Hesap filan sormadan
İncitmeden, acıtmadan...

Bir bileti yırtar gibi
Bir kabuğu atar gibi
Sıyrılıp gidiyorum işte
Geride kaldın sen...

Bir tren penceresinden
Akıp giden bozkırın
Ortasında bir kuru ağaç gibi
Geride kaldın sen...
 

Yusuf Hayaloğlu


Saat ve Tarih: 06:33 , 22/11/2006 Yazar: hayalimge
Yorumlar (0) | Yorum Yaz | Baglantı

ŞİİR:SEN YOKSUN

Sen Yoksun

Gazetelerin Kurumamış
Akşam Baskısında En Çok
Arıyorum Seni Ah... Yoksun
Ne Bir Yazı Ne Bir Resim Yok

Kavga Sperlerinde Yoksun
Jandarma Sirenlerinde Yok
Düzmece Bir İntiharmısın
Arama Bültenlerinde Yok

Yanımda Yoksun Canımda Yok
Ne Çok Özledim Bilsen Ne Çok
Sen Yoksun Faydası Yok
Ben Yokum Ah Ben Yokum

Vurulan Kuşun Kan Damlayan
Körpe Kanatlarında En Çok
Soruyorum Seni Ah…Yoksun
Son Bir Ümit Son Bir Çare Yok
 

Yusuf Hayaloğlu


Saat ve Tarih: 06:28 , 22/11/2006 Yazar: hayalimge
Yorumlar (0) | Yorum Yaz | Baglantı

ŞİİR:YALAN BU SEVDALAR

Yalan Bu Sevdalar

Yağmur yağardı biz ağlaşırdık
Kaldırımlar boyunca
Bir hüzün vardı sanki aramızda
Susardık ay batınca

Birden yüzün solardı
Birden gözün dolardı
Birden bırakarak ellerimi
Uzun uzun ağlardın

Yalan bu sevdalar
Yalan bu gözyaşları
Yalan bu ayrılıklar yalan
Solan bir çiçekten
Kırılan bir yürekten
Başka ne var elde kalan

Yıllar uzardı mahzunlaşırdık
Hasretin kollarında
Yollar tozardı kavuşamazdık
Dağların yangınında

Birden rüzgar eserdi
Birden efkar basardı
Birden sarsılarak bir dağ gibi
Fırtınalar Koparırdı
 

Yusuf Hayaloğlu


Saat ve Tarih: 06:22 , 22/11/2006 Yazar: hayalimge
Yorumlar (1) | Yorum Yaz | Baglantı

ŞİİR:SAKLA YAMALARINI KALBİM

Sakla Yamalarını Kalbim

Ne gül,
ne yarın!

Gül, küle karılmış günlerin tortusunda.
Yarın, vurulmuş yatıyor bugünün avlusunda.

Sakla yamalarını kalbim...

İnsanlar büyüdükçe günler kısalırlar;
günlerimiz gibi aşklarımız da
yittikleri duraklarda kalırlar.

Sakla yamalarını kalbim...

Kendini bıçak gibi ışıyan yeni güne bağışla.
Yürü, arkana bakma, ama umursa.

B a z e n a n ı l a r a e n ç o k y a k ı ş a n e l b i s e,
b i r k a ç d a m l a g ö z y a ş ı d ı r u n u t m a...
 

Yılmaz Odabaşı


Saat ve Tarih: 06:10 , 22/11/2006 Yazar: hayalimge
Yorumlar (0) | Yorum Yaz | Baglantı

ŞİİR:KONUŞSAM SESSİZLİK GİTSEM AYRILIK

Konuşsam Sessizlik Gitsem Ayrılık

Resmin rehindir gurbetimde.
Gurbetimde sesleri aşındırmış kimliksiz bir kasaba
ve senin kederini ıslatan o yağmurlar rehin.

Alnı özlemle dağınık bir akşam getirdim sana.
Sar, büyüt ellerinle, konuk et sıcaklığına;
konuk et kanatları kanatılmış kuşlar getirdim sana...
Ve akşam, bir kez daha;
saçlarını topla ve dağıt sesini rüzgârlara!
“Bir of çeksen karşıki dağlar yıkılır”:
Çekmiyorsun!

Akarsuları imrendiren yüzün de,
sabahçı kahveler de biliyor:
Görüşmeyeli yorgunum
yıkık kentler kanadı sevinçlerimle.
Görüşmeyeli ya sen nasılsın,
adım, adresim durur mu defterinde?

Şimdi Siirt'te koyun kokulu bir gecedeyim.
Beynimde iklimsiz papatyalar
ve kuşatılmış bir akşam duruyor penceremde.
Sokakların gün batınca neden boşaldığını
ve yüreğimin neden kabardığını bilmiyorum.
Konuşsam sessizlik/ gitsem ayrılık…

Sonra kıpırtısız yasladım göğsümü boğulmuş güne.
Al bu çağrıları sulara göm, o uzak sulara,
gurbetini rehnetme özlemimde…
 

Yılmaz Odabaşı


Saat ve Tarih: 06:07 , 22/11/2006 Yazar: hayalimge
Yorumlar (0) | Yorum Yaz | Baglantı

TÜRK GENÇLİĞİ SÖZÜ


Saat ve Tarih: 04:06 , Tuesday Yazar: Atatürk sayfası/atagrup
Baglantı

FİNCANLAYDI DEĞİL Mİ?

     Sabahın ilk ayazında yola çıkmıştılar. Gökteki yıldızlar, etrafı saran beyaz aydınlığa rağmen, sayılacak ve akılda kalacak kadar azaldılar. Hemen her mevsim, sırtında damalı gömleği, ayağında bol paça pantolonuyla dolaşmayı seven, orta yaşlı, irice yapılı Kara Ali, yeşil demir kapının sürgüsünü çekti. Ağır kapı açıldı, gıcırdadı. İçeriye aniden bir serinliktir doldu. Gömleğinin yaka düğmesini açan Kara Ali;
     - Bismillah! dedi, dışarıya çıktı.
     Kapı gıcırtısına saran köpeklerine çıkıştı. Adımlarını sıklaştırdı. Kımıl kımıl ışıkları yanan kasaba yolunu tuttu.    
     Hemen her yağışta sular altında kalan asfalt yol, kara bir urgan gibi önünde uzanıyor, ötede ağır aksak yürüyen bir karaltının ayak seslerini, cıvıl cıvıl kuş ötüşlerine karıştırıyordu.
     Kara Ali, yalnız olsa, bir uzun havaya başlayıverecekti. Lâkin bundan vazgeçti.
     - Öndeki Kara Sakal olmalı, dedi. Ona yetişeyim. Hiç değilse kasabaya kadar iki beşlik bozarız.
     Tam; “Heyt!” diye seslenecekti ki, asfaltı döven ayak seslerinin kesildiğini, karaltının durup kendisini beklediğini anladı. Hızlandı. Ona yetişti.
     Karaltı öksürüp, aksırdı. Selâmlaştılar.
     Kasabada, bir camide imamlık yapan Kara Sakal;
     - Erkencisin ya, Ali! dedi.
     - Öyle! dedi beriki. İlçeye gideceğim. Malum, bugün ilçenin pazarı. Arabalar dolu geçiyor. Bizi köyde, yolda almıyorlar. Burada bekleyip öğleni tutmaktansa, kasabaya varıp ilk arabaya binmek daha iyidir diye düşündüm. Hani ne derler? “Erken evlenen döl, erken çıkan yol alırmış.” Eh, bizde ikisi de var.
     - Maşallah, maşallah! İlçede ne yapacaksın?
     - Bebelere nüfus çıkartacağım. Bu yıl, okula başlayacaklar da.
     - İyi iyi! Sabiler cahil kalmasın. Okumuş adamlardan kimseye zarar gelmez.
     - Öyle derler!
     - Şüphen mi var?
     Kasaba girişindeki liseye yaklaşmıştılar. Lisenin yanı başındaki tandır ocağının duvarlarını baştan başa dolduran kızıl yazıları gördüler. 
     Kara Ali, takıldı:
     - Yeni yazı bilir misin, hocam?
     - Eh, az buçuk! O tarakta da bezimiz var.
     - Okusana şunları!
     Kara Sakal, sözün gerisindeki manayı kavradı. “Boş ver!” der gibi, elini salladı.
     - Vaktin varsa, namazı birlikte kılalım.
     - Olur!
     - Sonra bir çorbacıya gideriz.
     - Çorbacıya değil de, sütçüye gitsek!
     - Bak Ali! Davet senden! Unutma!
     - Unutmam!
     Kara Ali güldü. Beriki sordu:
     - Niçin güldün?
     - Hiç! Aklıma bostan tarlasına giren Hoca geldi de.
     Kara Sakal;
     - Hocayı çıkar, hocayı! demişler ha? dedi. Korkma. Seni üzmem.
     - Bilirim.
     Asfalt bitti. Beton yol başladı. Adım sesleri yükseldi. Hatta sayıları da arttı. Kasabalı uyanmış, esnaf olanları pazar telâşını yaşamaya başlamıştı. Bazı ihtiyarlar, cami yollarına dökülmüşlerdi.
     Döşeme taşlı sokak yollarından geçtiler. Camiye vardılar. Abdest tazelediler. Kara Ali, yanık sesiyle ezan okudu. Namazı kıldılar. Gökteki yıldızlarla birlikte, kasabanın kımıl kımıl ışıkları da söndü.
     Az kıpır sapır ettiler. Cemaatin dağılmasını beklediler. Varıp sütçüye gittiler. Ocağının başında, kabaran süt tenceresini kepçesiyle karıştıran Sütçü Ahmet, gelenleri gördü. İçeri buyur etti.
     Kara Sakal, zayıf bir adamın bile güçlükle sığabildiği el yıkama yerine girdi.
     Kırçıl sakallarının altından bakan Sütçü Ahmet;
     - Höst, höst! dedi.
     Kara Ali, boş bir masanın başına çöreklendi. Sütçü Ahmet’e el kol, kaş göz işaretiyle, boş ver, sonra görürsün, der gibilerinden bir şeyler anlatmaya çalıştı.
     Kara Sakal, döndü. Ellerini kuruladı. Öfkeli bakışlarla sütçüyü süzdü. Tenceresini karıştırmaya devam eden sütçü oralı bile olmadı.
     Kara Ali:
     - Baksana beyim! dedi.
     Sütçü Ahmet, belindeki havluyu omzuna attı. Sordu:
     - Tasla mı olsun beyler, bardakla mı?
     Kara Sakal, sesini yükseltti:
     - Tasla, tasla! dedi.
     Bir iştahla yiyip içtiler.
     Kara Ali;
     - Hocam, dedi, sıkıştım. Az bekle geliyorum.
     Bu, ne sıkıntıymış böyle? Neredeyse kuşluk olacak, fakat Kara Ali’yi ara ki bulasın.
     Kara Sakal;
     - İş başa düştü, dedi kendi kendine. Faka bastım.
     Kıs kıs gülen Sütçü Ahmet’i çağırdı.
     - Oğlum, hesap! dedi.
     Sütçü koştu, sordu:
     - Tasla mı hocam, bardakla mı?
     Beriki hiç istifini bozmadı.
     - Fincanlaydı değil mi, oğlum? dedi.
     Vardı, kasanın başına geçti.        
                 
     Oyhan Hasan BILDIRKİ


Saat ve Tarih: 11:36 , 16/11/2006 Yazar: Oyhan Hasan Bıldırki
Yorumlar (0) | Yorum Yaz | Baglantı

dudağımdaki tebessüm

         kaç gece geçti yokluğunun sancısıyla,

          yüreğim haykırırken,sustu dudaklarım,
          bedenime bulaşan karanfil kokundu,
          hayalin, gözlerime bulaşmış bir gelin/cik lekesi,
          ve kadife çiçekeleriydi dokunuşu anıların,
          geceye özlemler biriktirdim demet demet,
          şarkılar boyunca yaşamak seni,
          ve yokluğunun ağırlını...
          kaçamak hülyalarda bulurken seni,
          dudağımdaki küçük tebessümün iziydin.
                           AySy

Saat ve Tarih: 07:47 , 14/11/2006 Yazar: AysunSay
Baglantı

Kırlangıç Kanadı Ömrüm,

           Bırak gözlerini, gözlerimde kalsın bir süre...
           Ve sakın esirgeme,bakışlarımdan kendini...
           Geçmişi sil bir kalemde ,
           Bir an, ümitlensin yüreğim,yüreğinin sevinciyle,
           Karanlık,sularında kuşatılmış bir ada olayım,
           Uzayıp giden yollarında,diyar diyar dolaşan gezgin benim,
           Gecenin yorgunluğundan,şafağın huzuruna kavuşsun şarkılarım...
           Yalın olsun sevdanın rengi,
           Rüzgarın,güç versin kırlangıç kanadı ömrüme...
           Irmaklarında yüzen bir yelkenli olayım.
           Her attığım kulaçta ağırlığını hissedeyim,göğsümde,
           Yitirdiğim,düşlerime umut olsun sözcüklerin.
           Kırılan yüreğimin Tanrısı ol...
           Kaldır bedenimi yaşlı topraktan,
           Biliyorum...
           Yüreğine sahip olmak,kazanılmış en büyük zafer değildir,aslında.
           Sana verdiğim değerin karşılığı olamaz,sahte bakışların.
           Yenilgisini yaşadığım,bu savaşın,anladım ki;galibi sensin.
 
                              AySy


Saat ve Tarih: 07:47 , 14/11/2006 Yazar: AysunSay
Baglantı

OKUNACAK YENİ YAZI


Saat ve Tarih: 04:48 , Tuesday Yazar: Atatürk sayfası/atagrup
Baglantı

Bale Tarihi

Bale Nedir?

Bale, kuralları belli akademik dans (danse d’école) tekniğinin, başka sanatsal öğelerle de birleştirilerek bir sahne gösterisi oluşturacak biçimde sunulmasıdır.  Bale terimi, bu akademik dans tekniği için de kullanılır.  Bir gösteri sanatı olarak genellikle müzik eşliğinde, dekor ve sahne giysileriyle sunulan, son derece titiz bir danstır.  Bir bale, dans, müzik ve tasarımla dramatik bir öykü anlatabilir ya da hiç bir öykü olmadan yalnızca müziğin dans aracılığıyla bir yorumu biçiminde sunulabilir. 

 The National Ballet of Cuba, 2001 Posters by Munoz

Bale, Rönesans saray gösterilerinden ve bunları izleyen Fransız ballet de cour’undan gelişti.  Genellikle ilkçağ teması üzerinde müzik eşliğinde şiir okuma, dans, mim, ve şarkıyı çok zengin dekor ve giysilerle birleştiren bu oyunları kral ailesi üyeleri ve soylular sarayda kendileri oynarlardı.  17.  yüzyılda görülen gerileme yıllarının ardından dansa çok meraklı olan Fransa kralı  XVI.  Louis (1638-1715), “dansı yeniden kusursuzluğa kavuşturmak” amacıyla 1661’de Kraliyet Dans Akademisi’ni kurdu.  Aynı yıl, dansların perde aralarına serpiştirildiği, sözleri Moliére’in, müziği Jean Baptiste Lully’nin olan ilk comédie-ballet sunuldu.  Bu olay Lully’nin opera-ballet’ler yazmasına ve bunlar için gerekli profesyonel dansçıları eğitmek amacıyla Kraliyet Müzik Akademisi’ne  (ya da Opera) bağlı bir okul kurulmasına yol açtı.  Önceleri bu yeni profesyonel dansçılar soyluların duruş ve davranış biçimlerini taklit etmek üzere eğitiliyorlardı.  Lully’nin ve bale ustası Pierre Beauchamps’ın yönlendirmesiyle giderek bir gösteri sanatına dönüştü.

18.  yüzyıl sonu ve 19. yüzyıl başlarında sanayi, toplum, siyaset, ve sanat alanlarında görülen devrimler, balede büyük değişikliklere yola açtı.  Özelllikle Fransa’da bale eğitiminde benimsenen üslup ancien régime’in (eski Rejim) ve o dönemdeki sosyete danslarının etkisinden çıktı.  19.  yüzyıl başlarının sahne dansı, romantik balenin temsilcileri Marie Taglioni (1804-84) ve Fanny Elssler (1810-84) ile yepyeni bir sanat yönü kazandı.  Ayak parmaklarının üzerinde dengeli duruş demek olan Pointe’ın dans terimleri arasına katılmasıyla balerin, kusursuz bir sahne kişisi durumuna geldi.  İlk kez profesyonel yazarlar ya da liberettocular bale için senaryolar yazmaya başladılar.  Bale tekniğinin Carlo Blasis (1803-78) gibi öğretmenlerce sistemleştirilmesiyle bale dansı, bugün de kabul edilen temel biçimine ulaştı.   

 Reluctant Dancer Print

20.yüzyılda balenin Batı dünyasında yayılmasında ve beğenilmesinde en önemli rolü Rusya oynadı.  Balerin Anna Pavlova (1881-1931) 20 yıl boyunca durmadan dünyayı dolaştı.  Yaşamının son 20 yılında Avrupa’da temsil veren Serge Diaghilev’in kurduğu (1872-1929) Rus Balesi adlı toplulukta uygulanan çalışma düzeni koreograf, sahne tasarımcısı ve besteci arasındaki işbirliğini yoğunlaştırdı. 

Rusya baleyi büyük bir sanat yapmayı başarmıştır. Çünkü, kendine has bale ekolüne sahip ender bale okullarından biri olan St.Petersburg Bale Tiyatrosu, iki asırlık klasik bale geleneklerine bağlı kalarak, dünyanın en seçkin bale okulları arasına girmeyi başarmıştır.

Rus Balesi’nin bir diğer ihtişamlı dönemi ise 1847’de Marius Petipa’nın İmparatorluk Balesi’ne katılmasıyla yaşanmıştır. Rusya sahnesindeki 56 yıllık kariyeri boyunca altmışdan fazla balenin koreografisini gerçekleştirmiş ve her yeni sezon açılışı için orjinal baleler tasarlamıştır. 1890’ların başlarından itibaren sadece Çaykovski ile çalışmaya başlamış, İmparatorluk Balesi’ni zirveye çıkartan ‘Uyuyan Güzel’, ‘Fındıkkıran’ ve ‘Kuğu Gölü’ balelerinin koreografilerini yapmıştır.

 

 


Saat ve Tarih: 10:35 , 13/11/2006 Yazar: AysunSay
Baglantı

sözün bittiği an,

 

 

   yüreğinde bir dünya gizli,
   o koca gözlerinde sevda bir iz/di...
   uzatsam ellerimi,dokunsam tenine,
   ucunda duruyor kirpiklerimin / mutluluk,
   yummaya korkuyorum/kaybetmelere seni...

              AySy


Saat ve Tarih: 08:45 , 12/11/2006 Yazar: AysunSay
Baglantı

CEK,CAK,CIK/AZICIK

      Çaresizim...
           bir fotoğrafta asılı kaldı /gözyaşım,
           kalbimde,derin bir acı...
           Yaşamak!..
           Her canın hakkı...
           Kara gözlerinde,korku ve endişe,
           kadrajında, donmuş bakışları...
           Haykırıyor yüreğim,
           İnsanoğlu nerdesin?...
           Ya kopacaksa kopsun kıyamet,
           ya da savaşsız bir nihayet...
           İmparatorluk,Halifelik,Çarlık,
           _cek,_cak,_cık...
           Gözünü sevdiğim,Mağracılık,
           Hiç değilse,masumdu katliyamcılık,
           Toplayıcılık,avcılık...
           Sebebi açlıktı,azıcık...

                  AySy

  Ateşin Yarattığı Şair / Şiir....


Saat ve Tarih: 03:07 , 10/11/2006 Yazar: AysunSay
Baglantı

bir an için gözlerimi yumuyorum

                    di_li geçmiş bir zamanda...

                 kuş dilinde / öpüşmeler_di...
                sessiz bir gece de/ eteklerinde
              yakamozları yalarken bedenimiz,
         bir elimizde volkan sıcaklığında/ kalbimiz...
           yudumlarken kadeh misali dudaklarını
          sevda şerbeti / di_li geçmiş dillerimiz de,
          damla damla akarken ırmakların suları,
         bereketi en kuytusuna saklanmış tohumları,
        ormanda bir kaynaktı tenin tenime dey_di.
              bir kısrak di_şi ak/ renkli teni,
           soyundum,en saf duyguları / arsızlığıma,
             sevişir_di_m,kana kana /aslında,
          terin terim olsun,kanayan yarama / tuz,
               savrulurken saçlarımda nefesin,
        kasıklarıma verdiğin sancının şiddetiy_di / sevgimiz,
         sıyırdım eteklerimi şim_di / sırasıdır meşkin...
             bakışlarımda bulursun şehveti,
            gücünü di_bine kadar hissederken arzunun,
               bir çığlık olur sesim deyer / sesine,
                     di_li geçmiş bir zamanda...
         
                                   AySy

Saat ve Tarih: 12:28 , 7/11/2006 Yazar: AysunSay
Baglantı

Kastamonu’da Türk Dünyası rüzgarı

Kastamonu’da Türk Dünyası rüzgarı


Kırım Türkü, Batı Trakya Türkü, Türkiye Türkü, Irak ve Kazak Türkü biraraya geldi, tanıştı, kaynaştı.

Kırım Türkü, Batı Trakya Türkü, Türkiye Türkü, Irak ve Kazak Türkü biraraya geldi, tanıştı, kaynaştı.
Uluslararası şer kuvvetlerince ve onların yerli uşaklarınca, Madam Fogg beslemelerince istenilen nedir?.. Türklerin birbiriyle geçinmemeleri, anlaşamamaları, birbirlerini yemeleri... Yıllar yılı bütün yırtınmaları, didinmeleri bunun için değil mi?.. Bu uğurda Karununkini gölgede bırakacak servetler seller sular gibi harcanıyor, bilimsel-filimsel araştırmalar yapılıyor, güneş gibi tartışma götürmez gerçekler saptırılmaya, sulandırılmaya yelteniliyor.
Arjantin’de bile iş yapan bir iş adamına soruyorlar: “Kıbrıs’ta niçin iş yapıyorsunuz?..” Cevap: “Buza yazı yazmayız ağam!..” “Hazırlıksız yakalandık!” derken utanmayan, sıkılmayan böyyük böyyük poletikacılar.. da bu zihniyetin üzerine tuz biber ekiyor.
Bora Gencer konserinde (23 Ağustos akşamı) soruyor: “Yönetilen bir millet mi olmak istersiniz, yok saaa yöneten bir millet mi?..”
Seyircilerin cevaplarından sonra, sevgili İlhan ağabeğimizin yakışıklı oğlu şunları söylüyor: “Biz yenetmek için yaratılmış bir milletiz... Dünyayı dün olduğu gibi bu gün de biz yöneteceğiz... Batı yöntemleriyle, sahtekârlıklarıyla, Çin desiseleriyle değil... TÜRK USULÜNCE: ADALETLE!..”
xxxxxxxxx
Atatürk’ün Kastamonu’ya Gelişleri Şapka ve Kılık Kıyafet İnkılâbının (ikinci hecesi kalın söylenir.) 77’nci Yıldönümü törenleri çeşitli boylara mensup soydaşlarımızın da katılımıyla geçen yıldan daha kalabalık olarak Olukbaşı’ndan başladı. Kazak ve Kerkük Türkleri bu yürüyüşe ve törene mahalli giyimleriyle katıldılar
. Cumhuriyet Meydanı’nda yapılan protokol konuşmaları ilgiyle dinlendi. Şerife Bacı İlköğretim Okulu Halk Oyunları (‘folklor’ değil!..) Ekibindeki yavrularımızın oynayışları, ciddiyetleri anlatılır, inanılır gibi değildi. Göğsümüz kabararak seyretmiş olduğumuz balalarımızı, onları yetiştiren ana babalarını, öğretmenlerini gönülden kutluyoruz. Şapka İnkılabı ile Türk Dünyası Günleri’nin aynı çerçevede kutlanması bu güzellikler güldestesine eklenen ayrı bir güzellikti.
Öğleden sonra Nasrullah Meydanı’nda yapılan 6. Türk Dünyası Günleri açılış töreninde Belediye Başkanı Turhan Topçuoğlu’nun, Kastamonu’daki tarihi konakların onarımında büyük emekleri geçen Kastamonu Valisi Enis Yeter’in konuşmaları dikkatle, Türk Dünyası’ndan sorumlu Devlet Bakanı Dr. Reşat Doğru’nun epeyce uzun konuşması sabırla dinlendi...Kastamonu Türk Dünyası Günleri’ne Kastamonu milletvekili Mehmet Serdaroğlu da katıldı. Türk Dünyası Kültür Merkezi’nin düzenlediği ‘Kitap, Giysi, Resim’ ve Kırımlı Ressam Ramiz Netovkin’in sergileri dikkatle, ilgiyle gezildi. 1995 yılında kardeş şehir ilan edilen Kırım’ın tarihi başşehri Bahçesaray’la Kastamonu’nun birbirine bu kadar benzediğini bu güzel eserlerde gördük.
Gece, Cumhuriyet Meydanı’nda Gökhan Tepe, Seniha, Bora Gencer zevkle dinlenildi: Dağlar, taşlar, yer gök Türklük Türklük diye inledi. Sanki bütün Kastamonu konserdeydi.
“Baş koymuşum Türkiyemin yoluna”
***
“Bozkurt gibi bakışına ölürüm Türkiyem”
Şairi ile bestecisini, Dilaver Cebeci ile Mustafa Yıldızdoğan’ı sevgilerle hatırlamaktan kendimizi alamadık.
24 Ağustos Cumartesi Kastamonu’yu Saat Kulesi’nden “kuş bakışı” seyrettik. Bu güzelliğin yanında başka güzellikler de yaşadık: Tosya Musiki Derneği korosu, hele hele 10 yaşındaki adı gibi kendisi de güzel Selcen Bektaş anlatılır, inanılır gibi değildi. Onun da öğretmenleriyle ana babasını kutlamaktan kendimizi alamıyoruz. Ne diyelim: Allah herkese böyle evlât nasip etsin...
Hakkında kitaplar yazılsa, tefrikalar kaleme alınsa yine de az gelecek olan; çok sevdiğimiz, günden güne daha da sevdiğimiz, canımız, bacımız, baş tacımız İclâl Akkaplan yine coştu. Kerkük Türklerinin hediyesi olan ‘altın hızma’yı takıp konserine başladı. Ben ‘konser’ dedim, siz isterseniz ‘şölen’ de diyebilirsiniz.
Bir ara arkalardan bir pusula uzatıldı. Kim uzattı, kim verdi, kim yazdı bilmiyorum. Dikkatsizliğime de hayıflanmadan edemiyorum. Aynen şunlar yazılıydı:
“Olta attım sazana
Bahçe döndü hozana
Bakanlık pek yaraşır
Bizim Fikri Yazan’a”
Bu satırların yazarken aklıma, Akkaplan için kaleme alınan horyatlar geldi... O, horyatları, yarın Kerkük üzerine araştırma yapacakların baş vurmadan edemeyecekleri KARDAŞLIK (Ocak-Mart 2001)’tan (Kerkük Vakfı, 0 212/292 77 90) aktarıyorum. Bunlar Mahir Nakip’in söyleyişiyle “Kerkük”ün en velût, en yılmaz ve yorulmaz kalemi “Suphi Saatçi hocamızın:
Ak kaplan
Sarı sırtlan ak kaplan
Türkmenlerin gönlünde
Taht kurmuştur Akkaplan
Ak kaplana
Yâr yolu ak kaplana
Türkü duymak istersen
Kulak ver Akkaplan’a
Ak kaplansa
Köşkümüz ak kaplansa
Horyatı iyi dinle
Okuyan Akkaplan’sa
Bunlar da Suphi Saatçi’den sonra Aydil Erol’un İclal Akkaplan için yazdığı horyatlar:
Ak kaplan
Yeşil boyan ak kaplan
Gönüller göyündürür
Sanatıyla Akkaplan
Ak kaplana
Su gibi ak kaplana
Horyat horyat selâmlar
Yollarız Akkaplan’a
Kastamonu’yu geçen bir yıl içinde elle tutulur, gözle görülür derecede gelişmiş, güzelleşmiş bulduk. Geç vakitlere değin konukların yanından ayrılmayan gülümsemesi eksik olmayan Belediye Başkanı Turhan Topçuoğlu başta olmak üzere bütün görevlilere-gönüllülere gönüller dolusu tebrikler. Tuttuğunuz altın olsun.
Xxxxxxxxxxxxx
Gümüş kaplandığı için midir, yanlış dışasatım yüzünden midir, sarımsağın fiyatı tam beş kat artmış. Sofram’daki yemeklerin birinde “Bir öğrenmişsiniz sarımsak. Sarımsak aşağı, sarımsak yukarı. Bu yediğiniz patatesin lezzetini hiç söylemiyorsunuz... Bunlar da Kastamonu’nun” diye çıkışan Mustafa Nizamoğlu’nun yerden göğe dek hakkı var. Çekme helva almayı son güne Pazar’a bıraktım. Vay sen misin öyle yapan! Meğer Pazar günleri dükkânlar kapalıymış! Bunu duyan Şerafettin Aybars oturduğu yerden ok gibi fırladı. Ne var, ne oldu demeye kalmadan gözden kayboldu. Bir sigara içimi geçmeden geri geldi: Kucağında helva kutuları. Nasıl becerdi hayret! Bülbüloğlu’nun kutularında şunlar yazılı: “Helvada gelenekten süzülen lezzet”
Kastamonu Valiliği El Dokumaları Merkezi’ni geziyoruz. İki yerde hayret ettim: Biri burada, ötekisi de Vedat Tek’te. Güzellikler karşısında ağzım açık kaldı... Hanımlar, her yerde olduğu gibi, burada da erkeklere fark atmaktan geri kalmıyorlar: Biz bakıp geçiyoruz, onlar ise inceden inceye inceliyorlar... Eee, ne yaparsınız mesele Kristof Kolomb’un yumurtası gibi gayet basit: Bilmek veya bilmemek!.. Makramede 9 bağdan birinin Kastamonu bağı olduğunu da bu arada öğreniyoruz. Unutmadan söyleyivereyim: Şirin bir hanım Birsel Üstüntepe’nin ilgisi, güler yüzü de Merkez’in ayrı güzelliğiydi.
Mimar Vedat Tek Anı ve Restorasyon Merkezi’ni gezerken Kastamonu’ya ilk defa gelen ve hepimizi çok sevindiren yengemiz Zühal Çapraz’ımız, Aydil abi, diyor burası için ciltlerle kitap yazılır...
(“stand”) deyip “entel takılamayacağız” , her ilçeye bir bölüm ayrılmış. Her birinde o ilçenin ürünleri sergileniyor. İnanınız her biri de “Gel bana! Gör beni! Sev beni! Okşa beni!” dercesine güzel, sevimli, sıcak ve samimi... Emeği geçenlere gönüller dolusu tebrikler... Sağ olsunlar var olsunlar...Hünerlerini oya oya işleyen, marifetlerini dantel dantel süsleyen el sanatları öğretmenimiz, sevgili Sema Kasap’ımız da takdirlerini belirtiyor, Buket Yeğenoğlu da onaylamaktan geri kalmıyor.
Yeri gelmişken bir yol daha hatırlatalım (geçen yıl da yazmıştık): Mimar Vedat Tek, (İstanbul 1873-a.y.1942) Mimar Kemaleddin Beğ gibi, Muzaffer Beğ gibi milli mimarlık döneminin önde gelenlerindendir. İstanbul’daki Yeni Postahane, Harbiye’deki bazı evler, Sultanahmet’te Tapu ve Kadastro binası, Sultanhamamında Mesadet Hanı, Fatihte Tayyare Şehitleri Anıtı Haydarpaşa ve Moda gemi iskeleleri, eski TBMM binası, eski Çankaya Köşkleri, Ankara Palas eserlerinden bazılarıdır. Kastamonu Hükümet Konağı da onun imzasını taşır. Şenpazar bölümünde Kemençeci Mustafa Özkan çalıp çığırıyordu. Bunu gören sevgili İclal Akkaplan coştu coştu, coşturdu...Ne denir, bacımız, canımız, sanatçımızın sesine kuvvet, gönlüne saadet...
Akşam, Türkmeneli Büyükelçisi Annaguli Nurmehmet’in ciddi ve nazik konuşması dinleyenleri gönlüne nurlar yağdırdı.
Türkiye, Türkmenistan ve dünya meselelerimi ilmin ve aklın ışığında değerlendiren, onlara soğukkanlılıkla yaklaşan Büyükelçi’nin kıvanç dolu, güvenç dolu, inanç dolu bu konuşmasını, TÜRKMENBAŞI, RUHNAME hakkında atıp tutan, Dr. Rıza Nur’un “Sinop’ta öldürdüğünü keşfeden”, müziğimize “alaturka” demekte sakınca görmeyen, Bardakçızade Tamburi Murad Çelebi hazretleri de dinlemiş olsalardı demekten de kendimizi alamadığımızı itiraf etmeliyiz...
Gönlünün güzelliği yüzüne vuranlardan Mehmet Sayan, Namık Kemal Zeybek’ten önce kısa bir konuşma yapıp Zeybek’in Türk Olmak kitabından bazı sözleri aktardı. Biri de şu idi: “ TÜRK DEMEK, BAŞI DİK OLMAK DEMEKTİR...” Ne denir, ne söylenir?.. Bunu, AB’nin kapısında köpeklik yapanların beyinlerine (varsa!!!) nakşetmeli!.. Zeybek’in konuşması tek kelimeyle mükemmeldi...
Kışla Parkı’nda Kazakistanlı genç sanatçı Moldiyar Yerbekov’un zevkle dinlenilen konserinden sonra Nuran-Fikri Yazan çiftinin kendileri gibi sıcak ve güzel davetlerine katılmamak ne mümkün!... “Fikrinin ince gülü”nün yaptığı börek ve baklavaların tadına doymak kabil değildi. Gözlerinde dostluk ışıkları yanan ve pırıl pırıl zekâ parlayan Nuran yengemiz içimden geçenleri anlamış olmalı ki, “Abicim istersen yeniden baklava börek verebilirim” demez mi... Boğazıma düşkün olmamama ve az yememe rağmen, gecenin ilerleyen saatinde bir güzel insanın bu güzel teklifine baş kestik... Birbiri ardınca içtiğimiz nefis demli çayların sayısını şaşırdık. “Çay ve kahve uyku kaçırır” diyenlerin kulaklarını çınlatıp sabaha doğru yatıp mışıl mışıl, belki de horul horul uyuduk.
Bunca insan Davut Orucu tutmadı. (Öyleyse nerede yedi, içti?) diye sorulursa, cevap: SOFRAM olacaktır. Sofram pek çok ünlü aşçıyla, bir çok tanınmış aşeviyle boy ölçüşecek güçtedir, bilinmiş ola...
(Ahmet Emiralioğlu, Nihat Türkmenoğlu, Seyfi Doğan, Fatih Başçı, Şenol Kulaoğlu, Fatih Yazıcı, Emin Karaş, Tuncay Öz, Faruk Çoban, Mustafa Uzunmustafaoğlu, Adem Terzi, Mehmet Toprak, Muhsin Demir, Abdurrahman Civelekoğlu, Yunus Emiroğlu, Hatice Dilsiz, Vahide Kethüda, Mehmet Melek ve zabıta memuru Mustafa Boyalıoğlu , Döne-Gülhanım Seyitoğlu, Hüsnü Acar, Basri Yavuz, Vural Yücebıyık, sizi unutmak mümkün mü güzel insanlar?..
(25 Ağustos)’un benim için ne ifade ettiğini Emin Çapraz ve ailesi bilirdi ama ne yazık ki ortalıkta görünmediler. Sebebini sorduk, işte aldığımız cevap:
-Bacağını kırdı...
-Vah vah...Geçmiş olsun...Allah şifa versin... diyenler oldu. Biz konuştuk:
-Kıskanmıştır!.
. -Neyi ve kimi?..
-Kimi olacak... Emir Temür’ün torunu olan Aydil’i.
Bu iş yıllardır bir KASTAMONU KLASİĞİ oldu. Özlem ile gittik. Özlem ile döndük... Yine,, pek tabii ki OSMANLI SARAYI (0-366-214 84 08-9)’nda konakladık. Mısır ve mantar şölenlerinin yanında güleryüz, nezaket ve ilgi şölenleri de veren Hasan Zeki Ünal başta olmak üzere Müdür Soner Tekkeşin, İbrahim Durmuş, Murat Kaya, Ufuk Filiz, Ramazan Usta, Nuran Topçuoğlu, Ayşe Çalışır’ın konukseverlikleri anlatılır ve inanılır soyundan değildi. Hizmet nedir, insana saygı nasıl gösterilir, merak edenler yaldızı yıldızı bol beton yığınlarına değil, lütfen OSMANLI SARAYI’na uzanıversinler... Kahvaltıda yediğimiz pekmezin nereden geldiğini sorduğumuzda şu cevabı aldık: “Karsan, Karabük, 0 370/412 44 88). (Sabahattin Çapraz’ın kulakları çınlasın) demekten kendimizi alamıyoruz.
“Karabük” adı geçince, rahmetli Hikmet Birand’ın Anadolu Manzaraları adlı şaheseri aklımıza geldi. Birand’ın o kitapta anlattıkları yerlerden biri de Karabük’tür. Yıllar sonra ilk defa okuyormuşçasına yeniden zevkle bitirdiğimiz bu eseri TÜBİTAK yayınlamakla çok iyi etmiş. Tübitak’a da tebrikler, teşekkürler.
-Kerküklü Türkmen balası Şemsettin Küzeci nerede?
Yanından huri eksik olmayan, çevresinde meleklerin nöbet beklediği, kalemini, kafasını ve dilini her zaman aynı ustalıkla kullanan, yazılarıyla hayranlık uyandıran, takdirler toplayan Hattat-Ressam Hüseyin Balım bal dökülen diliyle cevap veriyor:
-Cephede!
-Hangi cephede?
-Hangisi olacakmış... Elbette (Türmen Cephesi)’nde ...
-İşiniz belli mi olur, bakarsınız o da huri-melek cephesinde olabilir.
Pınarbaşı’na gidiyoruz... Bir Erzurum türküsünde olduğu gibi.: “Pınar başından bulanır/ Döner düz ovayı dolanır./ Dağlar duman olur/ Hâlim yaman olur” dememek ve (pınarın başından bulanıp bulanmadığını, düz ovayı dolanıp dolanmadığını, hâlimin nice olacağını “ merak etmemek elbette elde değil. Araçla gidilebilecek son noktada arabamız durdu. Biz de keşif kolu gibi tek sıra hâlinde yürümeye başladık, hem de öğlen sıcağında!... Bu da yola erken çıkmamanın mükâfatı (!)... O kilometrelerce yolu o saatte, o sıcakta İstanbul’da yürümeye kalkışsaydık, hiç şüphe yok ki, -bağışlayınız- “eşekten düşmüş karpuzdan beter olurduk” ... Kafilenin en delikanlısı (yanlış anlaşılmasın, en genci demek istiyorum!) dendeniz bile onca yolu hoplaya zıplaya yürüdükten sonra varın gerisini siz düşünün...
Burada bir ılıca mevcut. Kapuza (kanyon) yaklaştığımız sırada muhtar göründü. ‘Suyu şifalıdır/Havası devalıdır/Kendisi safalıdır’ gibi kafiyeli bir şeyler okuyor. Lâkin kaydetmek mümkün olamadı. Anlatmaya gerek yok sanırım, güzel bir yer, biraz bakım istiyor. Geliş gidiş, iniş çıkış, yürüyüş varış kolaylaştırılırsa gayet isabetli olur. Artık bu işi Milli Parklar Müdürlüğü mü, Turizm Bakanlığı mı yapar, “yap-işlet-devlet” mi olur, orasını bilemem. S. Belediye Başkanı Halil Sarımeşe de bir güzel insan. Tanrının sevilsin diye yarattıklarından.
Akşam, (Türk Dünyasının Evliya Çelebisi) Bozkurt Kemal Çapraz’ın “Türk Dünyası” konulu saydamca gösterisinden, Aydınlar Ocağı Başkanı Prof. Dr. Mustafa Erkal’ın “Avrupa Birliği Sürecinde Türkiye” konferansından sonra Kışla Parkı’na uzanıyoruz.
“Türk Dünyasının Sesi” Bünyâmin Aksungur Doğu Türkeli’nden Özbek, Kırgızeli’nden, Viyana kapılarına, Kırım’dan Kıbrıs’a, Kerkük’e, Bayır-Bucak’a uzanıp, Mehter’e eşlik edip Cengiharbi, Darbıfetih vurup konserini sözleri Ahmet Cevat’a, bestesi Üzeyir Hacıbeyli’ye ait olan bir Segâhla noktalıyor: “Çırpınırdın Karadeniz bakıp Türk’ün bayrağına”
Akkaplan-Aksungur’un masadaki konserleri de görülmelere sezaydı. Adları (Ak), yüzleri pak bu iki kardeşimiz işe Kırım’dan başlayıp Kerkük’te karar kıldılar.
Acemi kaptanın denizi bitirmesi gibi bendeniz de yerim bittiği için sözlerimi burada noktalamak mecburiyetinde kaldım, kusura bakılmaya...
http://www.ufukotesi.com/habergoster.asp?haber_no=20020905 alınmıştır.


Saat ve Tarih: 06:54 , 6/11/2006 Yazar: Muzaffer Erdem
Yorumlar (0) | Yorum Yaz | Baglantı

KEMAL DERVİŞ, İSTANBUL'DA DÜZENLENEN "DAHA ÇOK TOPLULUĞA YARDIM ELİ, DAHA BÜYÜK KÜRESEL ETKİ" KONULU ULUSLARARASI TOPLANTIYI AÇTI

KEMAL DERVİŞ, İSTANBUL'DA DÜZENLENEN "DAHA ÇOK TOPLULUĞA YARDIM ELİ, DAHA BÜYÜK KÜRESEL ETKİ" KONULU ULUSLARARASI TOPLANTIYI AÇTI
Printer Friendly Version İngilizce Version
 

(16 Haziran 2005) GEF Küçük Destek Programı'nın bu yıl 20-24 Haziran 2005 tarihleri arasında, İstanbul'da düzenlenen Küresel Çalıştayı sonrasında, 25-27 Haziran tarihlerinde, Sakarya ve Bartın'da SGP destekli 5 proje alanına ziyaret planlanıyor. Bu projeler şunlar:

  • Türkiye Çevre Koruma ve Yeşillendirme Kurumu'nun (TÜRÇEK), Acarlar'da Çevre Eğitim ve Ziyaretçi Merkezi Projesi, GEF Küçük Destek Programı'nın (SGP) desteği ile çevre eğitimi için işleyen ve örnek teşkil edecek bir Çevre Eğitim ve Ziyaretçi Merkezi kurulmasını hedefliyor. Türkiye'de, doğa korumada eğitime önem veren ülkelerde var olan, doğa alanlarında çevre eğitimi ve ziyaretçi bilgilendirme amaçlı kullanılabilir merkezlerin sayısı oldukça az. Ulusal Çevre Eylem Planı'nda da belirtildiği gibi Türkiye'de çevre koruma ve geliştirme amaçlı eğitim, kendiliğinden bir süreç içinde yürütülüyor ve bu süreçte doğru bilgiden, doğru tekniklerle yararlanılması tümüyle rastlantısal biçimde gerçekleşiyor. Bu sorunun farkında olarak, Türkiye Çevre Koruma ve Yeşillendirme Kurumu (TÜRÇEK), Sakarya Acarlar Gölü'nde bir Çevre Eğitim ve Ziyaretçi Merkezi kurmanın temellerini atıyor. Merkez, çevre koruma konusunda başta yerel halk olmak üzere bölge halkına, yerinde çevre eğitimi ve bilgilenme olanakları sunacak, doğa ile uyumlu gelir kaynakları konusunda eğitim ve uygulama imkânı tanıyacak. Merkez ve çervesindeki düzenlemeler, hazırlanacak bilgi panoları, eğitim malzemeleri, illustrasyonlar ile, özelde Acarlar'ın önemi ve değeri hakkında duyarlılık oluşturulması planlanırken, genel olarak doğa ve ekolojik döngüler üzerine farkındalığın sağlanması amaçlanıyor.
    Sakarya Acarlar Gölü, Marmara Bölgesi'nin nemli ormanlardan biri; İğneada Longozu'ndan sonra Türkiye'nin ikinci büyük subasar ormanını barındırıyor. Ancak koruma statülerine rağmen ekosistemin varlığı tehdit altında. Acarlar Gölü çevresinde yaşanan sorunlar, diğer ekosistemlerde de sıklıkla yaşananlarla aynı: Ekosistem işlev ve hizmetlerinin bilinmeyişi ve alanların değersiz addedilmesi.
  • Yarım yüzyıl öncesine kadar Bartın'da yaygın olan keten bitkisinin ekimi günümüzde kalmadı. Terk edilen keten üretimi ile, yörede sürdürülebilir bir geçim kaynağı yok olmuş, el sanatları kaybolmaya yüz tutmuş, ve doğal bir kaynak Bartın'da silinmiştirek üzeredir. Bartın Kozcağız Gençlik Kültür ve Dayanışma Derneği ve Bartın Çevre Kültür Doğal Varlıkları Koruma Derneği, başlattıkları "Keten Üretiminin Tekrar Canlandırılması" Projesi ile, Bartın-Kastamonu Küre Dağları Milli Parkı çevresindeki köylerde, yok olmaya yüz tutmuş doğal bir tarımsal ürün olan keteni tekrar üretime geçirmeyi, bundan yerelde köylere fayda sağlamayı ve ileride Milli Park çevresinde talanı engellemeyi hedefliyor. Orman köylüsüne ek bir geçim kaynağı sağlayacak.
  • Küre Dağları Harmangeriş Kesiminde Geleneksel Ağaç İşçiliği'nin Sürdürülebilirliğinin Sağlanması ve Çeşitlendirilmesi Projesi. Geleneksel ahşap el işçiliğinin geliştirilmesine dayanıyor ve Kastamonu Kooperatifler Birliği tarafından eşgüdümü sağlanacak. Proje, Kastamonu ili Şenpazar İlçesine bağlı Harmangeriş, Celalli, Gürpelit, Aşıklı, Dağlı köylerini kapsıyor. Bu köylerdeki yetişkinlerin yaklaşık %70'i, kesimi Türkiye'de yasal olmayan şimşir ağacından kaşık oymacılığı işi ile uğraşmakta. Şu anda bu geleneksel el işçiliğinin en önemli sorunu, şimşir (Buxus sempervirens) hammaddesinin Küre Dağları Milli Parkı içerisindeki ormanlardan düzensiz ve kaçak olarak temin edilmesi. Projenin amacı, geleneksel ahşap oymacılığını, şimşir ağacı dışındaki diğer hammaddelere ve kaşık dışındaki diğer ürünlere kaydırmak, bu ürünlerin yerel geçim kaynaklarını destekleyecek şekilde gerçek değerinden satışının yapılabileceği Milli Park ve çevresinde yeni pazarlar oluşturmak.
  • Aşağıçerçi Köyü Güzelleştirme Derneği (AÇGD) tarafından yürütülen Küre Dağları Milli Parkı Ulus Bölgesinde Alternatif Sürdürülebilir Geçim Kaynaklarının Saptanması ve Eğitimi Projesi, Milli Park sınırında, orman köylüsünün geçim sıkıntısı çektiği bir bölgede yürütülecek. Proje ile, Milli Park çevresindeki köylülerin, genel olarak doğal çevreden özel olarak da orman altı bitki örtüsünden elde edebilecekleri gelir getirici faaliyet "olasılıkları" ve bu olasılıkların hayata geçirilmesindeki "kısıtlar", yerel toplulukların da "katılımı" ile ortaya çıkartılacak ve yayılacak.
  • Küre Dağları Milli Parkı ve Çevresinde Ekoturizmin Geliştirilmesi için Zümrüt Köyü Uygulama Projesi, Küre Dağları Milli Parkı Ekoturizm Derneği (KED) tarafından yönetiliyor. Proje, Küre Dağları Milli Parkı'nın doğusunda Pınarbaşı İlçesi'ne bağlı Zümrüt Köyü'nde yürütülecek. 48 haneli Zümrüt Köyü, Milli Park sınırına en yakın ve en ücra köylerden bir tanesi. Proje, köyde ekoturizm aracılığı ile, halkın Milli Park ile ilişkisinin geliştirilmesini ve fayda sağlamasını öneriyor. Yoksulluğu azaltıcı ve koruma çalışmalarını destekleyici bir faaliyet olarak doğaya duyarlı turizm, sahip olduğu doğal ve folklorik güzellikler nedeniyle Zümrüt Köyü için oldukça uygun.

Kastamonu-Bartın Küre Dağları, diğer korunan alanlara örnek teşkil edecek katılımcı bir sürecin sonunda, yerel halkın da desteğini alarak 2000 yılında Milli Park ilan edildi. Türkiye'nin en önemli doğal alanlarından bir tanesi olan Kastamonu-Bartın Küre Dağları Milli Parkı aynı zamanda sınırları ilgi grupların katkısı ve katılımı ile belirlenmiş ilk doğa koruma alanıdır. Milli Park, Önemli Bitki Alanı olarak da belgelenmiştir. Milli park alanı dünyada ender görülen, el değmemiş nemli, karstik doğal yaşlı ormanlara, bakir orman kalıntılarına, kanyonlara, zengin otsu ve odunsu vejetasyona sahiptir. Bölge zoolojik (Türkiye'de bilinen 132 memeli türden 40'ı bölgede yaşamaktadır) ve avifauna (40 kuş familyasından 147 tür bölgede yaşamakta olup, 46'sının soyu tükenme tehlikesi altındadır) yönünden çok zengindir. Günümüzde, daralan ormancılık faaliyetleri sebebi ile halkın, yaşadıkları doğal çevreleri olan ormandan "sürdürülebilir" fayda sağlaması ve Milli Park ile barışık kalması gereği artmaktadır.

Projeler hakkında fotoğraf ya da daha ayrıntılı bilgilere ulaşmak isterseniz lütfen UNDP İletişim Sorumlusu Aygen Aytaç'ı arayınız. (0312 454 11 05, aygen.aytac@undp.org)


Saat ve Tarih: 06:39 , 6/11/2006 Yazar: Muzaffer Erdem
Yorumlar (0) | Yorum Yaz | Baglantı

KÜRE DAĞLARINDA YEREL HAREKET 'KÜRE'SEL KORUMA

KÜRE DAĞLARINDA YEREL HAREKET 'KÜRE'SEL KORUMA

Henüz turizmciler tarafından yağmalanmamış ve sözde korumacılar tarafından proje çöplüğüne çevrilmemiş Küre Dağları Milli Parkı'nda doğanın korunmasında yerel halkın sahiplenmesiyle 'küre'sel bir şansımız var.

Kastamonu-Bartın Küre Dağları, diğer korunan alanlara örnek teşkil edecek katılımcı bir sürecin sonunda, yerel halkın da desteğini alarak 2000 yılında Milli Park ilan edildi. Sınırlarının k atılmcı belirlenmiş olması nedeniyle, diğer korunan alanların aksine, yöre halkıyla yaşanan çatışmalar yok denecek düzeyde. Buna rağmen günümüzde, daralan ormancılık faaliyetleri sebebiyle halkın, yaşadıkları doğal çevreleri olan ormandan 'sürdürülebilir' fayda sağlaması ve Milli Park ile barışık kalması gereği artıyor.

Katılımcılık konusunda daha önceden deneyimi olan yöre halkı, Küre Dağları Milli Parkı Ekoturizm Derneği, Kastamonu Kooperatifler Birliği, Doğal Hayatı Koruma Vakfı birlikte çalışarak, başlıca sorunları ortaya koydu ve muhtemel proje ortaklarını ve konularını belirledi. Her biri, bölge için örnek teşkil edecek farklı konularda; ana hedefleri, 'yöre halkının ormandan fayda sağlayarak korumaya katılmaları' olan; 3 ayrı proje ortaya çıktı ve 2003 yılı sonunda, GEF Küçük Destek Programı (SGP) desteğini aldı.

2004 yılının ilk aylarında başlayacak 3 projeden birisi, Küre Dağları Harmangeriş Kesiminde Geleneksel Ağaç İşçiliği'nin Sürdürülebilirliğinin Sağlanması ve Çeşitlendirilmesi Projesi* . Geleneksel ahşap el işçiliğinin geliştirilmesine dayanıyor ve Kastamonu Kooperatifler Birliği tarafından eşgüdümü sağlanacak. Proje, Kastamonu ili Şenpazar İlçesine bağlı Harmangeriş, Celalli, Gürpelit, Aşıklı, Dağlı köylerini kapsıyor. Bu köylerdeki yetişkinlerin yaklaşık %70'i, kesimi yasak olan şimşir ağacından kaşık oymacılığı işiyle uğraşmakta. Şu anda bu geleneksel el işçiliğinin en önemli sorunu, şimşir ( Buxus sempervirens ) hammaddesinin Küre Dağları Milli Parkı içerisindeki ormanlardan kaçak olarak temin edilmesi. Projenin amacı, geleneksel ahşap oymacılığının, şimşir ağacı dışındaki diğer hammaddelere ve kaşık dışındaki diğer ürünlere kaydırmak, bu ürünlerin yerel geçim kaynaklarını destekleyecek şekilde satışının yapılabileceği Milli Park ve çevresinde yeni pazarlar oluşturmak.

Küre Dağları Milli Parkı ve Çevresinde Ekoturizmin Geliştirilmesi için Zümrüt Köyü Uygulama Projesi* , Küre Dağları Milli Parkı Ekoturizm Derneği (KED) tarafından yönetilecek. Proje, Küre Dağları Milli Parkı'nın doğusunda Pınarbaşı İlçesi'ne bağlı Zümrüt Köyü'nde yürütülecek. 48 haneli Zümrüt Köyü, Milli Park sınırına en yakın ve en ücra köylerden bir tanesi. Proje, köyde ekoturizm aracılığıyla, halkın Milli Park ile ilişkisinin geliştirilmesini ve fayda sağlamasını öneriyor. Yoksulluğu azaltıcı ve koruma çalışmalarını destekleyici bir faaliyet olarak doğaya duyarlı turizm, sahip olduğu doğal ve folklorik güzellikler nedeniyle Zümrüt Köyü için oldukça uygun.

Aşağıçerçi Köyü Güzelleştirme Derneği (AÇGD) tarafından yürütülecek Küre Dağları Milli Parkı Ulus Bölgesinde Alternatif Sürdürülebilir Geçim Kaynaklarının Saptanması ve Eğitimi Projesi* , Milli Park sınırında, orman köylüsünün geçim sıkıntısı çektiği bir bölgede yürütülecek. Projeyle, Milli Park çevresindeki köylülerin, genel olarak doğal çevreden özel olarak da orman altı bitki örtüsünden elde edebilecekleri gelir getirici faaliyet 'olasılıkları' ve bu olasılıkların hayata geçirilmesindeki 'fırsatlar', yerel toplulukların da 'katılımı'yla ortaya çıkartılacak ve yayılacak.

http://www.gefsgp.net/v1/?cat=current&subset=detail&cid=15 alınmıştır.


Saat ve Tarih: 06:29 , 6/11/2006 Yazar: Muzaffer Erdem
Yorumlar (0) | Yorum Yaz | Baglantı

GÜLE GÜLE KARAOĞLAN

                                      Taka

                 takalar geçiyor allı yeşilli
                 takalar geçiyor dümenleri lazlı
                 takalar geçiyor en nazlı
                 yelkenlilerden de güzel
                 güvenli sularda işsiz dönenen
                 gezi yelkenlilerinden çok duyarak denizi
                 takalar geçiyor enginlere
                 yamalı göğsünü gere gere
                 takalar geçiyor yükle yürekle
                 takalar geçiyor emekle dolu
                 günlük güneşlik kıyılardan kopmuş
                 denizlerde anadolu
                 kıyılar kadın olmuş
                 açılır gider erkeği
                 takalar takalar
                 toprağın denizde çarpan yüreği

 

                 Bülent Ecevit / 1970            

                                                     

                                                      ( GÜLE GÜLE KARAOĞLAN )

 

                 Karaoğlan'a hitaben...

 

            Bir tarih daha atıldı beyaz taşlara / siyah....

            son seferiydi gemilerin / gözlerde keder,

            bedenin ak bir güvercin olmuş / gökyüzünde ,

            alnında al bir yazı / mıh gibi parlıyor ,

           herdem sen kokuyor tüm şehir / herdem hürriyet ...

           AysunSay

 

         Seni özleyeceğim...
Hatıraların ve bıraktıkların bizlere ışık olacaktır.Kıbrıs için Teşekkürler Karaoğlan.Yüreğimden bir parçayıda yanında götürüyorsun.


Saat ve Tarih: 05:04 , 6/11/2006 Yazar: AysunSay
Baglantı

SEVEMEM

    öfkem var / kaderime,

    bir mahkum sanki / kalbim..
    kor ateşlerde közlenmiş/ bir deli sevdam var...
    hey, had...
    eteklerimde şehvetli / yosma gibi,
    bakışlarında kenetli kederimin,
    bu hancerin sahibi / kim?...
    kimdir?yüreğimin / katili...
    buram buram sarıyor bedenimi / aşk,
    isyanım / sevişmelere
    söyleyemediğim sözlerim / kenetli
    dudaklarımda / gel hadi,
    gel / çöz ...diyemem,
    bir mahkumum istesemde / gelemem...
    istesemde / sevemem...
 
       AysunSAY

Saat ve Tarih: 03:51 , 6/11/2006 Yazar: AysunSay
Baglantı

NE KADAR CESURUZ.

 Sevgili Dostlar;

   Bu yazıyı yazarken,çok düşündüm.

   Acaba, "Ne kadar cesuruz?".

   Yorum,yazılması gereken,önemli bir konuyu ele aldığım halde,mağlesef siteye dün 63 kişi

bugünse;şuana dek 26 kişi girmiş ve hiç bir arkadaş cesaret edip yorum yazmamış yada önemsememiş.Bu çok acı.Çünkü burada şiir yada herhangi  bir konu ele alınsaydı,

o zaman yorumlarımın sayısı 10 u geçiyordu.Düşüncelerinizi çok önemli konularda açıklayamayacak kadar güvensiz iseniz, bu site sizlere göre değildir.

 

  Hayat böyle işte,bugün çok önemli bir savaş çıksa bırakın savaşmayı,eminim ki, saklamak için kafalarımızı, bir delik ararız.

 

 Amacım polimik yaratmak değil.Bu yazıyı özellikle ele alıp yayınlamıştım.Bakalım ,kaç kişi cesurca yorum yapacak diye.Yapmayabilirsinizde ,en doğal hakkınız.Ancak;dikkatimi çeken şey,

gereksiz basit konular yerine ,insanlık için önemli,duyarlılık gerektiren konularda yorum yazan arkadaşların bile susmaları, enteresandır...Eminim şimdi herkes bu yazıya bir yorum yazacak kadar cesurdur,çünkü iğneyi size batırdım.Unutmadan çuvaldızı kendime çoktan batırdım.İğneyi sizlere bıraktım.

 

  Unutmayınız,HAYAT CESURLARI SEVER....

 

Sevgiler,dostluklar paylaştıkça artar.Sevgiyle kalın....


Saat ve Tarih: 08:25 , 6/11/2006 Yazar: AysunSay
Baglantı

Kastamonulu Ünlüler

Kastamonulu Ünlüler

flowerbar.gif

Rıfat Ilgaz

rifat_ilgaz.jpg

Rıfat Ilgaz

--------------------------------------------------------------------------------

Rıfat ILGAZ 1940'ların toplumcu-gerçekçi şairlerinin başta gelenlerindendir.

1911 yılında Cide'de doğdu. Şiir yazmaya ortaokul öğrencilik yıllarında başladı.İlk şiiri 27.07.1927'de,günlük Nazikter gazetesinde yayınlandı. Ayrıca; Açıkgöz(Kastamonu), Güzel İnebolu ve Güzel Tosya gazetelerinde şiirleri ve yazıları yayınlanmaya başladı. Lise yıllarında babasının ölümü nedeniyle buradan ayrıldı.Yatılı olarak Kastamonu Muallim Mektebi'nde öğrenim gördü.1930 yılında mezun oldu. Altı yıl süreyle Gerede, Akçakoca, Hendek ile Düzce arasında Gümüşova'da ilkokul öğretmenliği yaptı. Ankara Gazi Eğitim Enstitüsünü 1938 'de bitirdi ve Adapazarı Ortaokulu Türkçe Öğretmenliğine atandı.

1939'da İstanbul Karagümrük Ortaokulu'nda Türkçe Öğretmenliğine başlayan Ilgaz'ın, yazı ve şiirleri büyük dergilerde yayınlanmaya başladı.1940 'da Çığır, Oluş, Ulus, Güneş, Yücel, Varlık, Hamle ve Yeni İnsanlık dergilerinde şiirleri çıktı ve aynı yıl Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'ne girdi. Hasan TANRIKURT, Sabahattin KUDRET AKSAL, Salah BİRSEL'le tanıştı.

Ömer FARUK TOPRAK ile 9 Eylül 1942'de Yürüyüş Dergisi'ni çıkardılar. Bu dergide Orhan KEMAL, Sait FAİK, Cahit IRGAT, A.Kadir, Nazım HİKMET (İbrahim SABRİ) ile birlikte çalıştılar.

1943'te ilk kitabı "Yarenlik"i yayınladı. Şiirleri olağanüstü bir ilgi gördü. Ocak 1944'de "Sınıf"adlı şiir kitabı çıktı. Sıkı yönetim kararı ile toplatıldı. Pertev Naili Boratav "Sınıf" için : "Yeni Türk şiirine inanmayanlara, Rıfat ILGAZ'ın kitabını okuyup anlamalarını dilemekten başka yapılacak birşey yoktur" diye yazdı.

1945'te Gün Dergisi çıktı. Ilgaz bu dergide sekreterdi. Bu dergide yazıları yayınlandı. Aziz NESİN'in Cumartesi Dergisine ortak oldu. Seçici kurulda çalıştı.1946'da Esat ADİL, Sabahattin ALİ ve Aziz NESİN ile birlikte Gerçek Gazetesini çıkardılar. 1946 Ekim ayında Yığın Dergisini'ni Esat Adil MÜSTEÇAPLIOĞLU ve Adil YAĞCI ile birlikte çıkardılar.
Öğretmenliğe yeniden döndükten sonra Boğazlayan-Yozgat'a tayini çıktı. Hastalığı nedeniyle Validebağ Sanatoryumunda yattı.

Şubat 1947'de Sebahattin ALİ, Aziz NESİN ve Mim UYKUSUZ'un çıkardığı Marko Paşa kadrosuna girdi. İmzasız yazılar yazdı. Sık sık kapatılan bu derginin daha sonraları sorumlu müdürlüğünü üstlendi. Malum Paşa, Merhum Paşa, Hür Marko Paşa gibi dergilerin adı sık sık değişiyordu.

1950'li yıllarda Ilgaz, gazetecilik yapmaya başladı. Sakıncalı olduğundan gazeteler ve dergiler imzalarına pek yer vermediler. 1952-1960'da Tan Gazetesi'nde dizgici-düzeltmen ve röportaj yazarı olarak çalıştı.

Turhan SELÇUK ve İlhan SELÇUK'un çıkardığı Dolmuş Dergisi'ne "Stepne" takma adıyla yazılar yazdı. Hababam Sınıfı, Pijamalar(Bizim Koğuş), Don Kişot İstanbulda bu dergide dizi olarak yayınlandı. Hababam Sınıfı'nı da isminin sakıncalı olması nedeniyle "Stepne"(Yedek Lastik) takma adıyla yazdı.

Ocak 1953'te "Devam" adlı şiir kitabını çıkardı ve bu kitap da toplatıldı.

1958 de Semih Balcıoğlu'nun çıkardığı "Taş" dergisinde Rıfat Ilgaz (!) imzasıyla yazılar yazdı.

1959 "Büyük Gazete" adında çıkan yeni bir dergiye yönetici oldu. Aynı yıl arkadaşı Suavi ile birlikte "Gar Yayınları"nı kurdu.

1961 Anayasası yürürlüğe girdikten sonra kendi adıyla yazı ve şiir yayınlama özgürlüğüne kavuşan Rıfat Ilgaz, Demokrat İzmir, Akbaba, Vatan, Yeni Gün, Yeni Ulus gibi yayın organlarında ve kimi edebiyat dergilerinde yazı yazabildi. Sınıf Yayınları'nı kurdu ve kendi kitaplarını yayınlayabildi.1970'te Basın Şeref Kartı'nı aldı.

1974'te emekli oldu. Doğum yeri olan Cide'ye (Kastomonu) yerleşti.12 Eylül 1980 döneminde göz altına alındı.70 yaşında gerekçesiz sorguya çekildi ve1 aydan fazla gözaltında kaldı. Tutukluluğu sona erince İstanbul'da, oğlu Aydın ILGAZ ile birlikte ölümüne kadar yaşamaya başladı. Bu olaylar "Kırk Yıl Önce Kırk Yıl Sonra" adlı kitabında anlatılır. Birlikte Çınar Yayınları'nı kurdular.

1982 yılında Yıldız Karayel romanıyla "Orhan Kemal Roman Armağanı"nı ve" Madaralı Roman Ödülü"nü" aldı. 6 Aralık 1982 de İstanbul Şan Müzikholü'nde "55.Sanat ve70.yaş Günü" çok sayıda sanatçı ve sevenlerinin katıdığı görkemli bir törenle kutlandı.

1987 de Ocak Katırı Alagöz kitabıyla" Ömer Faruk Toprak Şiir Ödülü'nü aldı.


Onu hepimiz Hababam Sınıfı'nın yazarı olarak bildik. Altmış kitabı olmasına karşın onun şairliğini, romancılığını ve öykü yazarlığını unutmamamız gerekir. Kitaplarında; çağdaş, ileri görüşlü, ulusumuzdan yana birlikteliği önerir.

1993 yılında Tüyap Onur Yazarı ödülününe layık görüldü. Ne yazık ödülünü alamadan öldü.

Yıllarca bizden kendisini uzaklaştırmaya çalışan yönetimlerden sonra, demokrasi yolunda ülkemizdeki gelişmeler Rıfat ILGAZ adını yeniden yücelttiyse de, Sivas Olaylarının acısına dayanamayan duyarlılığı 7 Temmuz 1993 günü aramızdan ayrılmasına neden oldu.

flowerbar.gif

Oğuz Atay
(Kastamonu-İnebolu)
(1934-1977)

o_uz_atay.jpg

Öykü ve roman yazarı.İnebolu'da doğdu. 1939'da, ailesiyle Ankara'ya geldi. Ortaöğrenimini Ankara Maarif Koleji'nde tamamladı (1951). İ.T.Ü. İnşaat Fakültesi'ni bitirdi (1957). İstanbul devlet Mühendislik ve mimarlık Akademisi İnşaat Bölümü'nde öğretim üyeliği yaptı. Burada topoğrafya ve yol inşaatı dersleri okuttu. 1975'te doçent olan Atay, Topografya adlı bir de mesleki kitap yazdı.Tutunamayanlar adlı romanıyla TRT Sanat Ödülleri yarışmasında başarı ödülü kazandı. Öyküleri Soyut ve Yeni Dergi'de yayımlandı. Romanlarında aydın çevreden gelen kahramanların kişisel huzursuzluklarını, bağdaşmazlıklarını alaylı bir anlatımla verdi. Oyunlarla Yaşayanlar adlı oyunu Devlet Tiyatroları'nda sahnelendi (1979-1980).
Eserlerinden bazıları:Tutunamayanlar romanı sonradan iki cilt olarak basıldı (1971-1972), Tehlikeli Oyunlar (1973) -roman-, Korkuyu Beklerken ( 1975 ) -hikaye- , Bir Bilim Adamının Romanı (1975) Genç yaşta ölen mekanik bilgini Prof. Dr. Mustafa İnan (1911-1967)'ın hayat hikayesi, Oyunlarla Yaşayanlar , Günlük (1988).

melekokte.jpg

MELEK ÖKTE

1919'da Kastamonu'da doğdu. İstanbul Kız Lisesi'nin 10. sınıfından, 1935 yılında Ankara Musiki Mektebi'ne geçti. Burada Edip Sözen'den viyolonsel dersi aldı. 1936 yılında girdiği konservatuarı 1941 yılında bitirdi. İlk mezunlardandır. 1975 yılında hayata gözlerini yumdu.

Rejisörlüğünü yaptığı oyunlar:

Evlat Evlattır, Polyanna, Gelin, Kahvede Şenlik Var, Bütün Gün Ağaçlarda

Rol aldığı oyunlardan bazıları:

Gülünç Kibarlar, Evin İçi, Denize Giden Atlılar, Minna Von Barnhelm, Kibarlık Budalası, Bizim Şehir, Faust, Müfettiş, Bay Tunç ile Bayan Billur, Yazılan Bozulmaz, Köşebaşı, Kadınlar Arasında, Cimri, Size Öyle Geliyorsa Öyledir, Paydos, Onikinci Gece, Anton Usta, Büyükbaba, Hekimliğin Zaferi, Bir Komiser Geldi, Peer Gynt, Altı Şahıs Yazarını Arıyor, Hamlet, Hile ve Sevgi, Eski Şarkı, Satıcının Ölümü, Tersyüz, Yanlış Yanlış Üstüne, Vatan İsterse, Şemsiyeli Adam, Gelin, Avanak, Keçiler Adası, Altın Kuş, Tanrılar ve İnsanlar, Yaslı Aile, Çayhane, Şatoya Davet, Finten, Bu Gece Başka Gece, Çöpçatan, Haftabaşı, Dön Bana, Oturma Odası, Evlat Evlattır, Ekmek Parası, Arzu Tramvayı, Bernarda Albanın Evi, Bütün Gün Ağaçlarda vs.

Erol SAYAN

esayan.jpg

(ODTÜ Üstün Hizmet Ödülü)

Besteci Erol Sayan, 1936 yılında Kastamonu'nun Araç ilçesinde doğdu. Endüstri Meslek Lisesi'ni bitirdi. 1961 yılında Ankara Radyosu sanatçı sınavını kazandı ve emisyonlara tanburla katılmaya başladı. Dr.Recai Özdil'den almış olduğu armoni bilgisini eserlerine uyguladı ve bu konuda derinlemesine araştırmalar yaptı. Hocası İsmail Baha Sürelsan'ın evindeki akademik müzik çalışmalarına katıldı. Müziğimizde çoksesliliğin, yine müziğimizde var olan 'niseb-i şerifeler'(şerefli oranlar) yoluyla geliştirilecek teknikle olabileceğini buldu ve geliştirdi.

1963 yılında Türkiye ve Ortadoğu Amme Hizmetleri İdaresi Yüksek İdarecilik Kursunu tamamladı. 1954'te başladığı müzik çalışmalarında edindiği bilgileri, 1964 yılına kadar Erkek Teknik Yüksek Öğretmen Okulu'ndaki öğrencilere teorik olarak verdi ve daha sonra temel bilgiler yanında koro çalışmaları da sürdürdü.

1967'de Ankara'nın ilk, Türkiye'nin ikinci üniversite korosunu Orta Doğu Teknik Üniversitesi'nde kurdu. Konserler yanısıra bilgisayar eşliğinde Ulusal Müziğimizin perde ve frekans hesaplarıyla ilgili bilimsel çalışmalar yaptı. Ulusal Müziğimizin ses sistemi, makamların oluşmasında kullanılan elemanların ve makamların anlatımı, usul şifresi, vuruşlarda disiplin ve perde adlarının kolay anlaşılır hale getirilmesi çalışmalarına bu yıllarda başladı.

1983-84 eğitim yılında İTÜ Türk Müziği Konservatuarında repertuar dersleri vermek üzere göreve başladı. Halen sürdürdüğü bu göreve paralel olarak ODTÜ'den aldığı davet üzerine 2002-2003 eğitim yılında ODTÜ’de Türk Müzigi dersi vermektedir.

Değişik formlarda 300'ün üzerinde, TRT repertuarında ise 156 eseri vardır. Çeşitli kurum ve kuruluşların düzenlediği beste yarışmalarında çok sayıda birincilik aldı, 1985 yılında TRT'nin düzenlediği yarışmada 'Ömrümüzün Baharı Birlikte Geçsin'adlı eseri ile birincilik kazanarak Asiavision şarkı yarışmasında ülkemizi temsil etti. Dernek, fakülte ve üniversite korolarıyla 230 konser verdi.

Erol Sayan, evli ve iki çocuk babasıdır.

Orgeneral Atilla ATEŞ

ates.gif

Orgeneral Atilla ATEŞ' in Özgeçmişi
ORGENERAL ATEŞ; 1937 yılında KASTAMONU'da doğdu. 1955 yılında BURSA Işıklar Askeri Lisesi'nden, 1957 yılında Topçu Asteğmen rütbesi ile Harp Okulu'ndan mezun oldu. 1959 yılında Topçu Okulu'nu bitirdi. Muhtelif topçu birliklerinde Batarya Takım ve Batarya Komutanlığı yaptı. 1969 yılında Harp Akademisi'ni bitirerek kurmay oldu. 1982 yılına kadar çeşitli birlik ve karargâhlarda, birlik komutanlığı ve karargâh subaylığı ile BONN Kara Ataşe Muavinliği görevlerinde bulundu.

1982 yılında Tuğgeneral, 1986 yılında Tümgeneral, 1990 yılında Korgeneral, 1994 yılında Orgeneralliğe yükseldi. Tuğgeneral rütbesi ile BONN Silahlı Kuvvetleri Ataşeliği ve 3 ncü Zırhlı Tugay Komutanlığı, Tümgeneral rütbesi ile 2 nci Piyade Tümen Komutanlığı ve Kara Kuvvetleri Komutanlığı Lojistik Başkanlığı, Korgeneral rütbesi ile 4 ncü Kolordu Komutanlığı, Kara Kuvvetleri Lojistik Komutanlığı ve Kara Kuvvetleri Komutanlığı Kurmay Başkanlığı görevlerinde bulundu. Orgeneral rütbesinde Harp Akademileri Komutanlığı, 3 ncü Ordu Komutanlığı ve 1 nci Ordu Komutanlığı yaptı. 27 AĞUSTOS 1998 tarihinde atandığı Kara Kuvvetleri Komutanlığı görevinden, 30 AĞUSTOS 2000 tarihinde kadrosuzluk nedeniyle emekli oldu.

Almanca bilir. Evli, üç çocukludur.

İhsan Göze

gmudur4.jpg

İhsan GÖZE (1947-1951)

Prof. İhsan Hamdi GÖZE 1315'de Kastamonu'da doğdu. İstanbul Teknik Üniversitesi'nden mezun oldu. İhsan GÖZE 1933'de Profesör oldu ve yine aynı yıl İstanbul Sular İdaresi İkinci Müdürü tayin edildi. 1941'de bu idarenin Müdür Muavini, 1947'de Müdürü oldu. Müdürlük görevini bu idarede 1952 yılında kadar sürdürmüş ve o tarihten sonra Teknik Üniversitede öğretim üyeliği görevini vefat ettiği 1956 yılına kadar devam ettirmiştir.

Kastamonulu Ünlüler

Tarİh Boyunca Yetİştİrdİğİ Tarİhİ Şahsİyetler, Ozanlar, Sanatkarlar;

Abdülhalİm Efendİ

Zamanında Halimi Celebi olarak bilinmektedir. Kastamonu'da doğmuştur. öğrenimini tamamladıktan sonra İran, Irak ve Arabistan'da çeşitli ilim kurumlarını gezmiş incelemeler yaparak, devrinin büyük ve sevilen bir Şahsiyeti olarak temayüz etmiştir. Kastamonu'ya döndüğünde, Şehzade Yavuz Sultan Selim'in Trabzon'a çağırması üzerine oraya gitmiş ve yavuz Sulatn Selim'e uzun müddet hocalık yapmıştır.

Şehzade Yavuz, Abdülhalim Efendiyi padişah olduktan sonra beraberinde İstanbul'a götürmüş ve Mısır seferine de padişahla beraber katılan büyük hoca H. 992 yılında yolda ölmüştür. Büyük ve mütevazi alim istanbul'un Çeşitli medreselerinde Mtderrislik yapmış ve bu esnada İLıgati Halimi'yi yazmıştır.

Alaiddİn Efendİ;

Candaroğulları devri bilginlerindendir. Tefsir üzerine çok eser vermiştir. Halen Kastamonu'da kendi adıyla anılan türbede gömülüdür.

Benlİ Sultan

Asıl adı Muhiddin olan ve hala yerli halk tarafından saygı duyulan benli Sultan geniş bir tasavvuf ilmine sahiptir. Yavuz Sultan Selim zamanının en büyük mutasavvuf alimlerinden benli Sultan devrinin bilginleri arasında Ebuşamme diye anılırdı. Uzun müddet Süleymaniye Camisinin önünde vaizlik yapan Muhiddin Efendi; merkez kazaya bağlı Ahlat Köyünün Benli Sultan Mahallesinde Dünya'ya gelmiş, yine aynı köyde ölmüştür. Adına izafeten yapılmış türbesi ve Külliyesi vardır.

Hayrettİn HIzIr

Halil Hayrettin'in talebesi olan Hayrettin Hızır, Fatih'in hocasıdır. İstanbul'un büyük medreselerinde müderrislik yaptıktan sonra saraya geçmiş. Fatih Sultan Selim'in kendisine büyük saygı duyduğu alim olarak şöhret bulmuştur. Bu sırada İstanbul'da büyük imar faaliyetlerinde bulunarak cami ve medrese yaptırmıştır. "Unkapanı Medresesi" bunlardan biridir. H.970 yılında ölen Hayrettin Hızır, Kastamonu İlinin Daday ilçesindendir. Alim, fazilet sahibi, sohbeti hoş ve mütevazi bir şahsiyet olan hayrettin Hızırın devrin büyük alimlerin arasında da müstesna bir yeri vardı.

Hayrettİn Atufİl

II.nci Beyazıt'ın saray hocasıdır. Büyük eski kayanaklarda adı geçen bu bilginin Sultan Beyazıt zamanında Darüssaade'ye Muallim tayin edildiği halde, bu görevi kabul etmeyerek camilerde ders vermeyi kabul ettiği bildirilmektedir. Tıpıla ilgili kitapları, ve Kelım ilmine dair de pek çok risalesi vardır. H.948 de Ölmüş ve İstanbul Eyüp'de Kasımoğlu civarına gömülmüştür.

Hayrettİn Evhad

Kanuni Sultan Süleyman'ın Hocası olan bu zat Daday'da doğmuş ve Karakızoğlu namıyla şöhret yapmıştır. Bir çok medreselerde müderrislik görevlerinde bulunmuş, saraya intisap ederek Padişahın en yakın dostu olmuştur. Tarihi Hammer; Hoca Hayrettin için Kanuni Sultan Süleyman'ın Müderrislerle toplantısı olduğu zamanlarda yanından hiç eksik etmezdi demektedir.

Ahmet Üsamuddİn

Devrinin sayılı müderrislerinden olup, aynı zamanda Hattattır. Hocalığı sona erdikten sonra Bursa'da kadılık yaptığından bazı Osmanlı Muelliflerince Bursa'lı olarak zikredilmekte ise de aslen Taşköprülüdür. H.968 yılında vefat etmiştir.

Kara Mustafa Paşa

Kastamonu Halaçlı Köyünde dünyaya gelmiş, 1226'da İstanbul'da vefat etmiştir. İlim yuvalarının kurucusu ve koruyucusu olarak bilinir. Kastamonu'da bir Darılfünun açmak istemiş, ilk defa Darülkurra ve Darülhadis bölümlerini faaliyete geçirmiş, Darültefair, darülhikme ve Darültıp gibi şubeleri açmaya ömrü vefa etmemiştir. Yakın bir tarihe kadar Darülkurra kısmının kitaplığı ayakta idi.

İsmaİl Bey

Emir İbrahim Bey'in oğludur. Candaroğulları devletinin son hükümdarıdır. "Hılviyat" adında Türkçe Fıkıhla ilgili büyük bir eseri vardır. H.1070 yılında Filibe'de ölmüştür.

BaltacI Mehmet Paşa

Kastamonu merkez ilçeye bağlı Baltacı Köyünde H. 1070 yılında dünyaya gelmiştir. Sesi güzel olduğundan müezzinlik görevi ile saraya intisab etmiştir ve Sadrazamlığa kadar yükselmiştir. Büyük bir komutan olarak pek çok savaşlara katılmış ve fetihlerde bulunmuştur.

Sadİ Çelebİ

Kastamonu İlinin Daday ilçesinde dünyaya gelmiş, 1533 yılında Şeyhül-İslam olmuş ve 2. Şevval 1538 de vefat etmiştir. Zamanın bilgin ve müelliflerine göre; iç yapısı güzel, bütün tavır ve hareketleri övülmeye değer, lisanı hoş, cevabı yerinde, ahlakı temiz, muaşereti zarif ve daima hayır söyler bir kimse olarak biliniyordu.

Muslu Paşa

Kastamonu'da doğmuş olan Muslu Paşa öğrenimi için İstanbul'a gitmiş, çalışkanlığı ve dürüstlüğü sayesinde kısa zamanda sevilmiş, saraya kadar girerek vezirliğe kadar yükselmiştir. Halep'e vali olarak tayin edilmiş bir müddet sonra da ölmüşttr.

Şeyh Şaban-I Velİ;

Taşköprü'nün Gökçeağaç nahiyesine bağlı Dümdar Köyünde dünyaya gelen Şeyh Şaban-ın doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Annesiz ve babasız büyüyen Şaban-ı Veli dayısının yardımı ile Kastamonu ve İstanbul medreselerinde uzun müddet öğrenim yapmış, istanbul, Bolu ve Kastamonu'da 300 den fazla kimseye tarikat şeyhi olarak diploma vermiştir. Günümüze kadar, kaleme almış olduğu bir esere rastlanmamıştır. Kendi adıyla bilinen kılliyenin türbesinde yatan bu zat Hz. Pir adıyla toplum tarafından büyük saygı görmektedir.

Ömer Fuadİ

Şeyh Şaban-ı Veli'nin tarikat Şeyh'liğini üzerine almış, bilgin ve fazilet sahibi bir insandı. Uzun müddet Kastamonulular tarafından unutulmamış ve adından saygıyla bahsedilmiştir. Velıd bir yazardır. Eserleri sırasıyla; Miyer-ıt tarika, Risale-i Tevhidiyye, Divan, İslahinnefis, Tarifat-ı İlmi Nahiv, Risale-i Dürriye, Makale-i Ferdiye, Pendname ve Devranüs Sofgye İlağ..

Ahmet Hİlmİ Efendİ

İstanbul medreselerinde uzun yıllar müderrislik yapmış, H.1275 yılında Galata Mollası, 1282 de Sofya Mollası iken 1285 yılında Divan-ı Ahkam-ı Adliye üyeliğine getirilmiş. 12952 yılında da temyiz mahkemesi başkanı olmuştur. Mekke-i Mükerreme, İstanbul ve Anadolu payelerini almış 1305 yılında İstanbul'da ölmüştür. Fatih Sultan Mehmedin türbesi yanında gömülüdür.

Alİ haydar Efendİ

Zamanında büyük Molla, büyük Haydar olarak tanınırdı. Uzun yıllar İstanbul'da profesörlük yapmış, devrinin sayılı hukuk bilginlerindendi. Daha sonra Şurayı devlet Tanzimat dairesi reisliği, maarif meclisi reisliği, doğu Rumeli nazırlığı ve Anadolu Kazaskerliği görevinde bulunmuştur. Aynı zamanda şair olan Ali Haydar H. 1319 yılında ölmüştür.

Ahmet Mahİr Efendİ

1860 tarihinde Kastamonu'da doğmuştur. Balıkzade Mehmet Said efendinin oğludur. Şu görevlerde bulunmuştur; Hukuk Mahkemesi üyeliği; Hukuk Mahkemesi Reisliği; Şurayı Evkaf Reisliği, Darülfünun ilahiyat şubesi Medresetıl Vaizin ve İlmi Kelam Müderrisliği; Ayrıca darülfünunda 13 yıl tefsir te okutan Ahmet Mahir Efendi Kastamonu Millet Vekilliğide yapmıştır. 1925 yılında ölmüştür.

Andelİbİ

Vesikalardan Kastamonulu olduğunu öğrendiğimiz bu şair, Fatih Sultan Mehmet'in teveccühünü kazanmıştır. Devrinin ünlü şairleri tarafından gıpta ile karşılanan büyük şairden bir mısra;

Gördüm ol Gülizarı ber bad-i paye

Binmiş;

Güyaki berk-i güldür, Bad-ı seba ye

Binmiş;

Latİfİ

Kuvvetli şair olan Latifi, aynı zamanda rakipsiz bir yazardı. Memleket dışına şanını duyurmuş olan şairin eserleri: Tezkere, şiirler, Nesr-ül Teali, Fusuli Erbea, Risalei Evsafı ve İstanbul manzaraları. Bu büyük şair Mısır seyahati sırasında bir deniz kazasında ölmüştür.

Meftunİ

Kastamonu Alparslan mahallesinde dünyaya gelmiştir. Ahmet Palabıyık lakabı ile tanınan bu saz şairi II. Murad devrinde temayüz etmiştir. Ünlü eserleri arasında yer alan yaş destanından iki dörtlük:

On yedide sevda düşer serine

On sekizde gönül verir birine

On dokuzda girer aşk zincirine

Yirmisinde cümle kalbi nar olur,

Kırk dokuzda hayfa boyunca emeğe

Ellisinde başlar eyvah demeye

Elli birde başlar ilaç yemeye

Elli ikide iliği murdar olur.

Sadİ

Kastamonulu işbirzadelerden olup asıl adı Mehmet'tir. Arap, Fars ve Türk Edebiyatına vakıftır. Kendi el yazması ile yazılmış büyük bir el yazması vardır. 1216 yılında vefat etmiştir.

Namİ

Hafiz Mustafa adı ile tanınmış komple bir şahsiyettir. 1285 yılında Küpciyez mahallesinde dünyaya gelmiştir. Marangozluk, terzilik, hattatlık ve hakkaklık sanatına vakıftı. Hak sanatı yarışmasından birincilik kazandığından devlet mühürlerinin kazımı kendisine verilmiıtir. 1332 yılında ölen Nami efendi aynı zamanda şairdir.

AşIk HakkI

Yorgansız Hakkı olarak tanınan bu halk ozanı 1889 yılında Hisarardı semtinde dünyaya gelmiştir. Ozan I. Nci Dünya ve İstiklal Savaşına katılmış, esir düşmüş bir müddet esarette kalmıştır. Gazilik ünvanı da alan saz şairi memleketine dündüğande Figani ve Naili'den saz ve söz dersleri almıştır. Diyar diyar dolaşarak mani ve koşmalar söylemiş ve halkın sevgisini kazanmıştır. Devrinin halk ozanlarından İhsana Ozanoğlu ile sazlı sözlü değişlerinden örnekler; (1964 yılında ölmüştür)

Gözlük arkasından süzgün bakarsın
Gerçi yoldan billur, aşktan şakarsın
Ateş olsan cürumun kadar yakarsın
Oynatma yanımda dudak ozono

Anadan aşığım babadan aşık
Aşıklık dediğin sat bana layık
Benliğimi bilmem nedir ki saik
Sözüme ver biraz kulak Hakkıya

Kİyasİ Çelebİ

On altıncı yüzyılın şairlerindendir. Kastamonu'da doğmuştur. Gençliğinde sipahi askeri olmuş, sonra medreselerde okuyarak kadı olmuştur. Uzun süre Eyüp Kadılığı yapmıştır. Aşık Çelebi uzun süre kendisiyle tanıştığını bildirmektedir. Tezkere adlı eserinde Kiyasi Çelebi'nin minyatürüde vardır. Latifinin Tezkere adlı eserinde şairin şu beyiti yer almaktadır.

Hakın Gubarıyın ey-Gonca-Leb Nigar
Anma beni ki hatırına gemliye Gubar

İsmaİl Mahİr Efendİ

Darüleytamların kurulmasında ki gayreti ve İstanbul Meclisinde üye iken Tarir vermekteki faaliyeti ile tanınmış hocalarımızdandır. Trablus, Balkan ve I. Cihan harbinin geride bıraktığı yetimlerin barındığı Darülaytamların uzun müddet Umum müdürlüğünü yaptı. 1908 den sonra İstanbul öğretmen okulu müdürü oldu. Daha sonra Kastamonu Milletvekilliği de yapmıştır. 1869 da Araç'ta doğan İsmail Mahir Efendi 1916 yılında ölmüştür.

Halİt Akmensİ

Asker ve siyaset adamıdır. 1884 yılında Daday'da doğan Halit Bey 1909 yılında harp Akademisinden Kurmay Subay olarak çıkmış, I. Cihan harbinde Irak cephesinde bulundu. Diyarbakır'da 13. Kolordu Kurmay Başkanı iken İstanbul Hükümeti'nin emri ile Atatürk'ü tevkif etmek isteyen Ali Galip'in yakalanmasında hizmeti görüldü.

Sakarya Meydan Muhaberesinde 3. Kafkas Tümenini, Büyük taarruzda 2. Kafkas Tümenine kumanda etti. 2-3 Eylül 1922 gecesi Uşak dolaylarında Yunan Başkomutanı Trikopis ile 2. Kolordu komutanı General Diyenis'i Miralay Halit Bey'in tümenine bağlı keşif birliği esir etti.

1923 yılında Kastamonu Milletvekili seçilen Halit Akmensu 1927 tarihinden sonra siyasetten çekildi. 1953 yılında ölmüştür.

Mustafa İzzet

Tosya'nın Destiban Köyünde 1216 yılında dünyaya gelmiştir. Tosya Sübyan mektebini bitirdikten sonra Medrese'ye devam etmiştir. Bu sırada fevkalade terbiyesi çok güzel Kur'an okuyucu ve Mevlithanlığı ile de dikkati çekmiştir. Bir müddet sonra İstanbul'a giden Mustafa İzzet Fatih medresesine devam ederek bilgisini daha da kuvvetlendirmiş. Devrinin komple bir ayimi olarak temayüz etmiştir. İlmi kudreti ile çağdaşlarından büyük saygı gören alim bu yüksek vasfını eserleri ile ispat ederken kendisine haklı olarak Reis-ül Ulemalık tevcih olunmuş ve müteakiben kadı asker tayin edilmiştir. Meclis-i Vukela-ı ya aza olan Kadı Asker Mustafa İzzet Hz. Peygamberin neslinden olanlarında hürmet ve muhabbetini celp ile Nakip-ül Eşref seçilmiştir.

Bu gün ilim dünyasında, ihmale uğratılıp adından övgüyle bahsedilmeyen Mustafa İzzet, devrinin büyük alimlerindendir. Kadıaskerdir, Hattattır, şairdir, mürettiptir, büyük ve ulvi bir musikişinastır. Eserleri; 16 Musaf, 15 Delayil, 250 Hilye 30 enam, bir çok kaside, pek çok murak kart ve bir haylide hurufatla, hürka-i secaedette cami ve avlı kitabeleri yazmıştır. Kasımpaşa Camisinde Hz. Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali yazıları ile kubbede Nur Ayetini, Beşiktaş Yahya Efendi Camisinde ki Nur Ayetini, Mısırda Mehmet Ali Paşa türbesinde ki Dehr suresini, Bursa'da Cami-i kebir deki iki adet levhayı, İstanbul Serasker kapısında ki talik hat ile yazılmış kapı tarihini, Ayasofyada ki büyük levhaları ve Atik Ali Paşa Camisinin aşağı yukarı bütün levhalarını Mustafa İzzet yazmıştır.

Şair Mustafa İzzet'ten Bir Beyit;
Şeşm-i ibretle nigah et zahide eşyaya
Sen
Man-i sun-i ilahide ne sen varsın ne
Ben

Mevlithanlığı yanı sıra; armonik seslerle ilk defa sine keman (Viyola) çalan ve neyi iki saz halinde kullanan bir simadır. Padişahın divanında ney çaldığı zamanlarda herkes kendinden geçerdi.

1293 yılında İstanbul'da öldüğü zaman dedesi İsmail Rumi Efendinin yanına gömülmüştür.

Hattat Şevkİ Efendİ

Kastamonu Seydiler Nahiyesinde 1245 yılında dünyaya gelmiştir. Yazı ve teship sanatının ustalarındandır. Tanınmış hatta Hulisi Efendinin yeğenidir. Annesi ve Babası küçük yaşta vefat ettiğinden dayısı Hulusi Efendi tarafından ihtimamla yetiştirilmiştir. Anadolu'nun pek çok caminde yazıları hala eski canlılığını muhafaza etmektedir. Uzun müddet Menşe-i Kıttab-ı Askeri mektebinde yazı hocalığı yapmıştır. Prof. Dr. A. Süheyl Ünver'in büyük babasıdır. Bu kıymetli ilim adamının yetişmesine büyük katkıda bulunmuştur. İstanbul Merkez Efendi mezarlığında yatmaktadır.

Feride HanIm

Divan tarzında şiirleri vardır. Baharzade reşit Efendinin kızıdır. 1837 yılında Kastamonu'da doğmuş, pek çok dini kitaplarda Kuran-ı Kerim istinsah etmiştir. Aynı zamanda hattat olan bu değerli hanım 15 yaşında evlenmiş ve 1903 yılında Kastamonu'da ölmüştür.

Ahmet Hamdİ Efendİ

1281 yılında Kastamonu'da doğmuştur. Öğrenimini bitirdikten sonra çeşitli hizmetlerde bulunmuş, Karamürsel'de müftü iken, Milli mücadeleye katılanlara karşı İstanbul'da şeyhülislamın çıkardığı fetvaya karşı fetva çıkarmıştır. 1939 yılında ölmüştür.

HacI HafIz Zİyaİddİn;

Son yüzyılın temayüz etmiş bilgin ve müelliflerindendir. Arapça ve Türkçe çeşitli eserler yazmış, Milli Mücadele yıllarının en hareketli zamanında Kastamonu'da kurulan Müdafa-i Hukuk Cemiyetinin başkanlığını yapmıştır. 1930 yılında 60 yaşında ölmüştür.

Dr. FazIl Berkİ Tümtürk

1881 yılında Kastamonu'da doğdu. İlk ve orta öğretimi Kastamonu'da bitirdikten sonra İstanbul Askeri Tıbbiyesinde Yüksek öğrenimini tamamladı. Askeri yüzbaşı iken staj ve ihtisas için Almanya'ya gönderildi. Uzun yıllar Milletvekilliği, çocuk Esirgeme Ve Türk hava Kurumu Müfettişliklerinde bulundu. Donanma cemiyetinin ilk kurucularından olan fazıl berki, 1919 yılında İngilizler tarafından Malta Adasına sürülmüştür.

Ateşli hitabeti ve milli şiileri ile temayüz etmiştir. Yedi lisan bilen Berki 1941 yılında Ankara'da ölmüştür.

Uzanan el oğna nolsun Taş olsun!
Gözlerinden akan, kanlı yaş olsun!
Beyni paramparça, hurda haş olsun!
Başımızda Kemal daim baş olsun!

Büyük Ataürk'e karşı yapılan suikast teşebbüsü dolayısı ile 1926 yılında Ankara'da düzenlenen muazzam telçin mitinginde Dr. Fazil Berki Tümtürk tarafından okunan bir dörtlük.

Mahİr DağlI

Kastamonu'nun yetiştirdiği en büyük folklorculardan sayılan Mahir dağlı, "Karayılanı adı ile bilinmektedir. 1906 yılında Merkez ilçeye bağlı Yuva köyünde doğmuştur. Küçük yaşta babasından kaval çalmayı öğrenen Karayılan daha sonra davul çalmaya başlamış, 1942 yılında halk evlerinin Ankara'da tertiplediği gösteride davula adeta can veren bu sanatçının ünü bütün Türkiye'ye yayılmıştır. Durmadan ve yılmadan çalışmalar yapan Karayılan, bundan sonra Türkiye'de tertiplenen bütün festivallere çağrılmıştır.

1950 yılından itibaren Uluslar Arası festivallere katılma tarihleri şöyledir;

1950 yılında Fransa'da Biarrits, İspanya'da Madrid, 1954 yılında İtalya'da Venedik, 1958 den 1961 yılına kadar aralıksız her yıl Fransa'da Nice ve Cannes, 1962 yılında İtalya'nın Sicilya adasında ve Holanda'nın Amsterdam ve Birleşik Amerika'nın New York kentinde, 1963 yılında Almanya'nın Erlocb, Bonn ve Munich, 1964 de ise uluslar arası Venedik festivallerine katılarak büyük ilgi uyandırmış ve şöhret bulmuştur.

Festivallerde; Gezinti; meydan oyunu, Kınalı Keklik, çiçekdağı, çiftetelli oyunlarını içtenlik ve büyük bir coşku ile oynayan Mahir Dağlı 1964 yılında Kastamonu'da ölmüştür

Murat Yazıcı
Sakarya İl Milli Eğitim Müdürü

muratyazici.jpg

ADALET YERİNİ BULDU

Kocaeli'nin Gebze İlçesi Milli Eğitim Müdürü Murat Yazıcı, Milli Eğitim Bakanlığı tarafından Sakarya İl Milli Eğitim Müdürlüğü'ne atandı.

Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) hükümetinin göreve gelmesinin ardından yaklaşık 1.5 sene önce Gebze Endüstri Meslek Lisesi Müdürü iken, tartışmalı bir şekilde Gebze İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü görevine getirilen Murat Yazıcı, Milli Eğitim Bakanlığı tarafından Sakarya İl Milli Eğitim Müdürlüğü'ne atandı. Gebze'de görev yaptığı süre boyunca başarılı çalışmalara imza atan Murat Yazıcı'nın tayininin çıkması, başta Gebze'deki eğitim camiası olmak üzere ilçede büyük üzüntüyle karşılandı. Eğitime yüzde yüz destek kampanyası çerçevesinde, Gebze'deki bine yaklaşan derslik açığının 839'a kadar indirilmesinde büyük emekleri geçen Murat Yazıcı'nın, yeni görevine ise yakın bir zamanda başlaması bekleniyor. Murat Yazıcı'dan boşalan Gebze İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü görevine ise, kimin atanacağı henüz kesinlik kazanmadı.
Sakarya İl Milli Eğitim Müdürü olarak ataması yapılan Murat Yazıcı, 1956 yılında Kastamonu'da doğdu. 1979 yılında Urfa'nın Siverek İlçesi'nde ilk kez öğretmen olarak göreve başlayan Yazıcı, daha sonra 1980-1994 yılları arasında Kastamonu Endüstri Meslek Lisesi'nde, öğretmenlik başta olmak üzere müdür yardımcılığı ve müdür olarak uzun yıllar çalıştı. 1994 yılından 2003 yılının Haziran ayına kadar Gebze Endüstri Meslek Lisesi Müdürü olarak görev yapan Yazıcı, o tarihten bugüne kadar da Gebze İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü görevini yürütüyordu. Sakarya'nın yeni İl Milli Eğitim Müdürü Murat Yazıcı, evli ve 2 çocuk babası.

İSFENDİYAR AÇIKSÖZ (1929- )

isfendiyar_b.jpg

1929 yılında Kastamonu'da doğan İsfendiyar Açıksöz 1946 yılında Galatasaray formasını giymeye başladı. 1956 yılında Vefa'ya transfer oldu ve 1958'de de Galatasaray'a geri döndü. Türkiye 1.Ligi'nde mücadele eden Açıksöz, sağ kanattaki etkili oyunu, çalımları ve süratiyle dönemin en gözde futbolcularındandı. İsfendiyar Açıksöz, 1960 yılında futbola veda edene kadar 16 kez A Milli formayı giydi. Açıksöz Selahattin Beyazıt ve Ali Uras'ın başkanlık dönemlerinde yönetim kurullarında görev almıştır.



Tayyar Altıkulaç

tayyar_alt_kula_.jpg


Tayyar Altıkulaç
1938'de Kastamonu'da doğdu. 1963'te İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü'nü bitirdi. Öğretmenlik yaptı. İstanbul ve Kayseri Yüksek İslam Enstitüleri'nde Öğretim Üyeliği görevlerinde
bulundu.

Milli Eğitim Bakanlığı'nda Din Eğitimi Genel Müdürlüğü ve Talim ve Terbiye Kurulu Üyeliği yaptı. 1978'de Diyanet İşleri Başkanı oldu ve 1986'da bu görevden emekliye ayrıldı. Marmara Üniversitesi ve Bakü Devlet Üniversitesi İlahiyat Fakülteleri'nde Öğretim Görevlisi olarak çalıştı.

Doğru Yol Partisi'nden 20. Dönem Milletvekili olarak Parlemento'ya girdi ve TBMM Milli Eğitim Komisyonu Başkanlığı yaptı. İlahiyat alanında basılmış çeşitli eserleri bulunmaktadır


ÂŞIK İHSAN OZANOĞLU

=========================

ÂŞIK İHSAN OZANOĞLU (Kastamonu, 1907-1981)

İhsan Ozanoğlu, Kastamonu'nun son saz şairidir. İlköğreniminin ardından Darülhilafe Medresesine girdi ve bitirdi. Daha sonra dışarıdan katıldığı sınavlarla İstanbul Öğretmen Okulundan mezun oldu.10 yıllık bir süreçte çeşitli âlimlerden Arapça,İbranice,Farsça ve Fransızca dersleri alarak yabancı dil konusunda kendisini geliştirdi. Kastamonu İl Halk Kütüphanesi Müdürü olarak atandığı 1946 yılına kadar Öğretmenlik görevine devam eden Ozanoğlu, dinî, folklorik ve edebî konularda eserler yazarken,aynı zamanda Kastamonu'nun yerel gazetelerinde çeşitli sıfatlarla görev aldı ve makaleler yayımladı. Kastamonu kültür ve folklorunun yurt çapında tanıtımı yolunda çalışmalar yaptı ve bir çok kez Kastamonu Folklor Ekiplerinin faaliyetlerinde sazı ve bilgisiyle önderlik etti. Kastamonu yöresine ait halk türkülerinin, halk müziğimiz repertuarlarına kazandırılmasında en büyük pay hiç kuşkusuz Ozanoğlu'nundur.Ozanoğlu,Ankara Radyosunun tertiplediği derleme gezileri dolayısıyla ekibiyle beraber Kastamonu'ya gelen Muzaffer Sarısözen'e 80 kadar Kastamonu türküsünü vererek, müzik arşivlerimize kazandırılmasını ve yurt çapında Kastamonu türkülerinin tanınmasını sağladı. Bunların arasında, Çanakkale İçinde Aynalı Çarşı, Benden Selam Olsun Bolu Beyi'ne, Mapushane Çeşmesi gibi çok ünlü türküler vardır. 1948'den sonra da çeşitli vesilelerle bir çok Kastamonu türküsünün, TRT ve Devlet Konservatuarı arşivlerine girmesini sağladı.(...)

İhsan Ozanoğlu, Kastamonu'nun son saz şairidir. İlköğreniminin ardından Darülhilafe Medresesine girdi ve bitirdi. Daha sonra dışarıdan katıldığı sınavlarla İstanbul Öğretmen Okulundan mezun oldu.10 yıllık bir süreçte çeşitli âlimlerden Arapça,İbranice,Farsça ve Fransızca dersleri alarak yabancı dil konusunda kendisini geliştirdi. Kastamonu İl Halk Kütüphanesi Müdürü olarak atandığı 1946 yılına kadar Öğretmenlik görevine devam eden Ozanoğlu, dinî, folklorik ve edebî konularda eserler yazarken,aynı zamanda Kastamonu’nun yerel gazetelerinde çeşitli sıfatlarla görev aldı ve makaleler yayımladı. Kastamonu kültür ve folklorunun yurt çapında tanıtımı yolunda çalışmalar yaptı ve bir çok kez Kastamonu Folklor Ekiplerinin faaliyetlerinde sazı ve bilgisiyle önderlik etti. Kastamonu yöresine ait halk türkülerinin, halk müziğimiz repertuarlarına kazandırılmasında en büyük pay hiç kuşkusuz Ozanoğlu'nundur.Ozanoğlu,Ankara Radyosunun tertiplediği derleme gezileri dolayısıyla ekibiyle beraber Kastamonu'ya gelen Muzaffer Sarısözen'e 80 kadar Kastamonu türküsünü vererek, müzik arşivlerimize kazandırılmasını ve yurt çapında Kastamonu türkülerinin tanınmasını sağladı. Bunların arasında, Çanakkale İçinde Aynalı Çarşı, Benden Selam Olsun Bolu Bey'ine, Mapushane Çeşmesi gibi çok ünlü türküler vardır. 1948'den sonra da çeşitli vesilelerle bir çok Kastamonu türküsünün, TRT ve Devlet Konservatuarı arşivlerine girmesini sağladı.

Oniki yaşında şiirler yazmaya ve söylemeye başlayan Ozanoğlu, aynı yıllarda eline sazı aldı. Âşıklık konusundaki ilk hocası Âşık Emrah'ın çırağı Kemali'nin oğlu Âşık Hasan'dır. Ozanoğlu, Âşık Hasan'dan âşıklık geleneğinin tüm türlerini ve gereklerini öğrendi. İlk atışmasını henüz ondokuz yaşındayken, Âşık Emrah'ın torunu Âşık Nihâni ile yaptı, 26 yaşındayken Nevşehir'li Âşık Yahya ile ve daha sonra Âşık Dursun Cevlâni ile karşılaştı.Posoflu Âşık Müdâmi ile yaptığı atışmada Müdâmi; “Âşıklık bâbında olmuşsun üstad - Âşıkların pîri can ozanoğlu diyerek şairimizin üstadlığını kabul etmiştir. Âşık Veysel, Firkâni, Haykuri, Âşık İzzeti, Âşık Şevki,Müdâmi gibi ünlü halk ozanlarıyla karşılaşan Âşık İhsan Ozanoğlu'nun, en çok Âşık Veysel'le atışması dikkati çekmektedir. Zamanın saz şairlerini yetersiz ve başarısız bulan Ozanoğlu, sadece Posoflu Âşık Müdâmi'nin usta olduğunu söylemektedir. Kastamonu'lu Âşık Hakkı Bayraktar'ı ise; Usül dergâhında bir hazine idi' sözleriyle değerlendirmektedir.

1942 yılında, Kastamonu Halkevi tarafından düzenlenen bir gecede, Âşık İhsan Ozanoğlu ile Âşık Veysel karşı karşıya getirilmiştir. Ünlü Şair Behçet Kemal Çağlar'ın düzenlediği bu önemli gecede gerçekleşen Âşık İhsan Ozanoğlu-Âşık Veysel atışması'nın bir önemli özelliği de, Âşık Veysel'in çok az sayıdaki atışmalarından birini Âşık İhsan Ozanoğlu ile yapmış olmasıdır. Doç.Dr. Mehmet Yardımcı bir makalesinde konuyla ilgili olarak şu açıklamayı yapmıştır. Âşık edebiyatının önemli geleneklerinden biri de âşık karşılaşmalarıdır. Ne yazık ki Veysel'i çok iyi atışma yapan bir âşık olarak görememekteyiz. Elbette bunda fiziki yapısına bağlı bazı hususların önemli etkisi olmuştur. Şüphesiz, Veysel'e hiç atışma yapmamıştır denilemez. Örneğin, Âşık Çakır'la 1936'da Yozgat'ın Çayıralan ilçesinde atışma yaptığı ve 1942'de de Kastamonu Halkevi'nde, Behçet Kemal Çağlar yönetiminde Kastamonu'lu İhsan Ozanoğlu ve Adanalı Deli Hızır'la atışma yaptığı yazılı kaynaklarda yer almaktadır.

Kastamonu'nun ünlü şairlerinden Fazıl Bayraktar ise, Defne dergisindeki bir yazısında şunları söylemektedir. Atışmada; hazırcevaplılık, espri yeteneği,izleyenleri gülüp eğlendirmek, düşündürmek, rakip atışmacıyı bocalatmak,cevap veremez duruma getirmek esastır. Kuvvetli bellek ister, dikkat ister, bilgi ister, deneyim ister, eski bir deyimle; sür'at-i intikal (Çabuk kavrama yeteneği) ister. Her halk şairi atışma yapamaz. Âşık Veysel, çok değerli bir halk şairi olmasına rağmen, atışmacı değildir. 1940'lı yıllarda Âşık Veysel Kastamonu Göl Köy Enstitüsünde saz öğreticiliği yaparken, Kastamonu'nun ünlü halk şairi İhsan Ozanoğlu ile Halkevinde karşı karşıya getirildi. Ben o sıralarda lise öğrencisiyim. Benim de izleme imkânı bulduğum o kapışmada, Ozanoğlu, kıvrak esprileri ile Âşık Veysel'i çok bocalatmış, pes ettirmişti. Ne yazık ki atışmanın metinleri elimizde yok.

Fazıl Bayraktar, yine Defne dergisindeki yazısında, Ozanoğlu-Yorgansız Hakkı atışmalarından da şöyle bahsetmektedir. Gencecik bir lise öğrencisiyken Kastamonu'lu Âşık Yorgansız Hakkı ile İhsan Ozanoğlu'nun atışmalarını defalarca dinleme fırsatı bulmuş şanslı insanlardan biriyim. Her ikisi de ölçüye vurulmaz değerde usta şairdi. Uzun yıllar önce hak rahmetine kavuştular. Güzel saz çalarlardı. Defterime not aldığım atışma uzun mu uzun. Bir iki kıtayı aktarmakla yetineceğim.

Yorgansız Hakkı:

Hele dur sözüne biraz güleyim,
Bir sel gibi seni yıkıp sileyim,
Kırk ikilik toptan çıkmış gülleyim,
Kudretin bundan da yüce mi İhsan?

İhsan Ozanoğlu:

Perva etmem senin gibi saçmadan,
Elin değmez patlamağa kaçmadan,
Vazgeç dostum şu yüksekte uçmadan,
Verdiğim öğütler hiçe mi Hakkı?

Atışma, uzadıkça uzar. Sona doğru, atışma etiği gereği, taşlamanın yerini övgü ve okşama alır;

İhsan Ozanoğlu:

Dışın durgun amma içerin umman,
Dalgana bir hat yok coştuğun zaman,
Hikmet savurmakta yamansın yaman,
Bilmem âşık mısın, hoca mı Hakkı?
Yorgansız Hakkı:

Âşıksın gerçekten sözüm yok sana,
Önceden fazlaca dokundum cana,
Karşı geldi diye darılma bana,
Bilmem sözüm gitti güce mi İhsan?

M.Nasıh Çelenligil, Kastamonu'lu Meşhur Saz Şairlerinden Ozanoğlu-Hakkı Taşlaşmaları' adlı eserinde şunları söylemektedir;

Âşık edebiyatı tarihinde hiçbir meclis, bu iki şairimizin meclisi kadar nezih ve centilmen olmuş değildir. Âşık Hakkı'nın, Ozanoğlu'na hürmeti vardır. O kadar ki, sazını bile Ozanoğlu'nun sazının üst tarafına asmaz, gerek yüzünde, gerek gıyabında Ozanoğlu'nu üstad olarak vasıflandırır. Ozanoğlu ise, Âşık Bayraktar'ın, üstad, zeki ve hazırcevap olduğunu, Âşık ağızlarını çok iyi bildiğini belirtir. Hayatında karşılaştığı saz şairlerinden en çok Hakkı Çavuş'a hürmeti olduğunu beyan eder. Her ikisinin de yaratılışında haset, rekabet gibi haller yoktur. Birbirlerini sevip sayarlar. Ancak, meclis kurulup birbirleri ile atışmaya başladıklarında dinleyiciler, bir olay çıkacak kaygısıyla heyecana düşmekten kendilerini alamazlar, sonunda hiçbir olay olmaz, fasıl biter bitmez hiçbir gerginlik olmamış gibi tatlı tatlı konuşurlar, karşılıklı ikramda bulunurlardı. Taşlaşma sırasında karşılıklı çok ağır sözler edilmiş olsa bile, faslın sonunda birbirlerinden özür dileyerek işi tatlıya bağlamaya çalışırlar. İki saz şairi arasında gözlemlenen bu centilmenlik, bu olgunluk, ahlâk ve fazilet sahibi birer kıymetli şahsiyet olduklarını ve sanatta yüksek bir aşama ortaya koyduklarını gösterir. Bu taşlaşmaların icrasından evvel, her iki şair de hazırlanmış değillerdir. Öyle ki,bu taşlaşmaları yaptıkları toplantılardan, daha önce haberleri bile olmamıştır. Meselâ, Hakkı Çavuş, meraklıların arzusuna binaen aranmış, taranmış ve nerede bulunduysa kaldırılıp meclise getirilmiş, hazırlanmaya zaman bile bulamamıştır. Ozanoğlu da bir vasıta ile köyden veya bir başka meclisten kaldırılıp getirilmiştir. Her ikisi de ne yapılacağından, ne söyleneceğinden habersizdirler. Gerçekten de, hazırlanmaya ve anlaşmaya ne ihtiyaçları vardır, ne de karakterleri buna uygundur. Gerek Hakkı Çavuş, gerekse Ozanoğlu, bir mecliste, arzu edilirse herkes için yine istenilen vezin ve kafiye ile deyişler söylemeyi basit bir iş gibi icra ederlerdi. Her ikisinin de manzum konuşmak ve hitabet etmek kudreti vardı. Örneğin; Kastamonu'da düzenlenen bir güreş şampiyonasında izleyici olarak bulunan Ozanoğlu'ndan, Türkiye'nin çeşitli kentlerinden gelen güreşçilere birer deyiş söylemesi istenmiştir. Ozanoğlu, hiç hazırlanmaksızın, mevcut 35 güreşçinin yörelerine ve yapılarına uygun biçimde birer kıta deyiş söylemiştir.

M.Nasıh Çelenligil'in verdiği bu bilgilere ve tespitlere bir ekleme yapmak gerekirse; Ozanoğlu'nun irticalen (hazırlanmaksızın) şiir söyleme becerisinin, yalnız Türkçe ile sınırlı olmadığını, Arapça ve Farsça dilleriyle de doğmaca şiirler söyleyebildiğini belirtmek isteriz.

1975 yılında, 18-30 Ekim tarihleri arasında Konya'da düzenlenen 10.Türkiye Âşıklar Bayramı kapsamındaki yarışmalarında ön jüri'de görev alan Ozanoğlu, En Usta Ozan' armağanını kazanmış, ayrıca bayrama katılan 42 saz şairinin isteği üzerine 'Âşıklar Babası' seçilmiş, gerek sazı ve sözü, gerekse tecrübesi ve bilgi birikimiyle Âşıklık Gelenekleri bakımından öteki âşıklara örnek teşkil etmiştir. Ozanoğlu, Âşıklar Bayramına katılışını, basılmamış bir eserinde şöyle anlatmaktadır.

'Konya 1975, Âşıklar Bayramına davet edildim. Bayramı doğmaca bir şiirle benim açmamı teklif ettiler. Mikrofonun başına geçtim. Sazımla uzun manzum bir nutuk irad ettim. Alkışladılar. Fakat, ben yerime, Âşıkların sağ başına oturduktan sonra 42 saz şairi ayağa kalktı ve beni “Âşıklar Babası' seçtiklerini ilan ettiler. Bununla da yetinmeyip jüriye hitaben;

- Siz hakem heyetisiniz ama, kiminiz gazeteci, kiminiz öğretmen veya memur, içinizde sazdan, sözden anlayacak göremiyoruz. Yarışmalarımızda hangimiz güzel söyledi? Hangimiz daha güzel çaldı? Kim kimi mat etti? Ayırt edemezsiniz. Aranızda bizden biri olmadıkça, itimat edemeyiz size. Ozanoğlu, yetmişlik usta şair,sazı mükemmel,sözü mükemmel,usta görmüş,usül bilir, nizam bilir, geleneklerimize vâkıf, eser sahibi âlim bir meslektaşımız. Biz Ozanoğlu babamızı jüri başkanı seçiyoruz. Kabul etmezseniz sahneyi terk edeceğiz.' dediler.

Bu seçim sonucunda jüriye 12 gece başkanlık ettim. Şem'nin kabri başında tören yapmaya gittik. Ben, Haşr sûresinin son üç âyetini, Tekâsür ve İhlâs sûrelerini okuduktan sonra teklif üzerine, tesbit edenlerden daha sonra bir suretini aldığım şu deyişleri söyledim.

Huzurunda deli gönül şahlandı,
Toplandı katında ihvânın Şem'î..
Hakkın kudretiyle bir ışık yandı,
Gördüm ki nûranur imânın Şem'î.

Âşıklar içinde tek üstad idin,
Marifet bâbında sen Ferhad idin,
Şâd ol ki hayatta daim şâd idin,
Açık alın geçti her ânın senin.

Ozanoğlu seni gerçek er bildi,
Ta Kastamonu'dan katına geldi,
Kabrinin başında herkes eğildi,
Allah cennet etsin mekânın senin.

Âşık İhsan Ozanoğlu'nu, sadece âşık edebiyatı kapsamı içindeki şiirleriyle anlatmak bir eksiklik olacaktır. Çünkü, Ozanoğlu, hem divan şiiri hem de halk şiiri tarzında şiirler yazmıştır. 1923-1973 yılları arasında yazdığı klasik şiirlerle bir 'divan' oluşturmuştur. Halk edebiyatımızın, duru ve renklerini hiç kaybetmeyen yapılarıyla oluşan üçer ciltlik 'Âşık Sazı' ve 'Ömür Boyunca' adlı eserleri ve yine folklorik şiirleri içeren her biri 400 sayfalık üç cilt halindeki eserleri henüz basılı halde değildir. Ozanoğlu, Arap,Fars ve Fransız edebiyatlarına uygun olarak kaleme aldığı hicviyelerini de 'Şamar' adlı bir kitapta toplamıştır. İhsan Ozanoğlu, bütün şiirlerini aruz ve hece vezni ile yazmış, bilhassa hece ile yazdığı şiirlerde duruluk, ahenk ve tutarlılık ön plana çıkmakta, şiirlerinin muhtevası tahlil edildiğinde; anlatımda zenginlik ve biçimde titizlik, yazarının büyük bir bilgi birikimine sahip olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Ozanoğlu'nun şiir kitapları dışında, halk kültürümüz, folklorumuz ve daha bir çok konuda yüzlerce basılmamış eseri vardır.

Folklor Araştırmaları Kurumu Genel Başkanı Dr.İrfan Ünver Nasrattınoğlu, İş Bankasının yayınladığı Kültür ve Sanat Dergisinin 1995 Eylül sayı-sında, 'Ozanlık Geleneğini Yüzyılımızda Yaşatan Kastamonulu İhsan Ozanoğlu' başlıklı yazısında şunları söylemektedir; İhsan Ozanoğlu'nun çok yönlü kişiliği içerisinde, âşıklığının çok önemli bir yeri vardır. Zira O, bugün âşıklarımızın unutmaya başladıkları âşık makamlarını ustalıkla icra edebilen bir yeteneğe sahipti. Bu nedenle, Konya’da düzenlenmekte olan Türkiye Âşıklar Bayramının ön jürisinde görev almıştır. Elimizde, Ozanoğlu'nun çeşitli türlerde yazılmış pek çok şiiri bulunmaktadır. Esasen, külliyatının tamamı Kültür Bakanlığı arşivindedir. Bu nedenle, Halk Edebiyatı, özellikle Âşık Edebiyatı ile ilgili olan bilim adamlarımızın, İhsan Ozanoğlu külliyatı üzerine lisans ve hatta doktora çalışmaları yaptırmalarında yararlar bulunmaktadır. Çünkü O, eskilerin deyimiyle 'Nev'i Şahsına Münhasır' gerçekten değerli bir ozan ve değerli bir kültür-sanat adamıdır.

Yrd. Doç.Dr.Mustafa Eski, Ozanoğlu’nun şairliğini ve edebi kişili-ğini şu sözlerle ifade etmektedir; İhsan Ozanoğlu’nun yerel gazetelerde Doğrusöz, Yenises, Yeni Kastamonu, Hürsöz,Birlik gibi gazetelerde çok sayıda şiir ve makale yazmış. Bazılarını tefrika etmiş, hele uzun uzun şiirleri saymakla bitmiyor; kimisi aruzla, kimisi heceyle yazılmış ama ölçülü şiirler; vezin,kafiye, nazım şekli hepsi mükemmel. Bunların yanında halk şairliği de var. Yani âşık tarzında çalıp söyleme. Yakın dönemde Kastamonu'da en iyi saz çalan bir usta. Ne sağlığında ne de ölümünden sonra değerini bir türlü kavrayamadığımız, anlayamadığımız bir insan.

İHSAN OZANOĞLU’NUN MÜZİK YÖNÜ VE KULLANDIĞI ENSTRÜMANLAR

Ozanoğlu, ilk müzik ve edebiyat eğitimini ailesinden aldı. Yüzlerce
türkü, ilâhi ve âşık melodisini belleğine nakşetti. Uzun yıllar Tar ve Tanbur ve Keman çalan Ozanoğlu, sonunda saz şairliğine de uygun olarak Divan Sazında karar kılmıştır. Çok kıvrak bir mızrabı, kendine has tavır ve üslubuyla saz çalışı yanında, ileri nota bilgisi, doğu ve batı musikisinin esaslarına vâkıf oluşu gibi özellikleri, Ozanoğlu'nu diğer saz şairlerinden farklı kılmaktadır.

İhsan Ozanoğlu'nun, Kastamonu'da âşıklık geleneğinin yaşatıldığı ve sürdürüldüğü, sık sık âşık meclislerinin kurulduğu yıllarda kullandığı bir sazı vardır ki ilginç özellikleriyle hemen dikkati çekmektedir. Ülkemizin en usta saz yapımcıları olmaları bir yana, yurt dışından dahi saz siparişi almakta olan Kastamonulu Tekeli Kardeşler, Ali, Ahmet ve Bekir Tekeli tarafından ince bir el emeği ve uzun çalışmalar sonucunda yapılmıştır.Bu saz, üzerindeki sedef işlemeleri ve çok iyi ses vermesinin yanısıra içten üç, dıştan oniki olmak üzere toplam onbeş tellidir. Sazın üzerindeki oniki telden başka sözkonusu diğer üç tel sazın göğsünün altından ve kolun içinden burgulara kadar uzanmakta ve aynı biçimde akortlanabilmektedir. Ozanoğlu, bu enteresan sazı bir süre kullandıktan sonra yine Tekeli Kardeşlere, sedef işlemeli ve içten altı, dıştan oniki telli olarak bir saz daha yaptırmış, uzun bir süre de bu sazı kullanmış-tır. Sazlardan birincisinin kimde ya da nerede olduğu konusunda bilgi edinilememekle birlikte, onsekiz telli saz Kültür Bakanlığınca Ozanoğlu'ndan satın alınmış olup, halen Ankara Etnoğrafya Müzesinde muhafaza edilmektedir. Sazın üzerinde 'Kastamonulu Âşık İhsan Ozanoğlu'nun özel sazıdır ibaresi yazılı bir kart bulunmaktadır.

Âşık İhsan Ozanoğlu'nun, yine Tekeli Kardeşler tarafından yapılmış iki divan sazı daha vardır. Bu sazlardan biri, oğlu Teoman Ozanoğlu'nda, biri de aslen Araçlı bir emekli albay olan Enver Turan'dadır. Bu saz, Ozanoğlu'nun en son kullandığı sazdır.

İhsan Ozanoğlu'nun şairliğini, edebi kişiliğini ve müzik yönünü birkaç sayfa yazıyla anlatabilmek mümkün değil elbette. Ancak bu yazımızda, daha çok Ozanoğlu'nu ozanlık yönüyle incelemeye ve bu alanda çalışmalarıyla tanınan bilim adamlarının görüşleriyle özetlemeye çalıştık. Sözlerimizi Ozanoğlu'nun bir şiiri ile noktalamak istiyoruz.

Kadir, kıymet bilmezlerin içinde
Bir ömür boyunca kalsan ne fayda!
Hayat yolunun son dönemecinde
Felekten hıncını alsan ne fayda!
Ateş yakar derler, düştüğü yeri,
Kader ne ileri gider, ne geri..
İlim kalp akçadır yoksa müşteri,
Dünyada herşeyi bilsen ne fayda!
Feleğin sillesi yamandır yaman,
Herkes düşman olur düştüğün zaman,
Saadet getirmez servet ü sâman
Milyonlara mâlik olsan ne fayda!
Gerçi sultan olunur vara vara;
İş işten geçtikten keri kaç para?
Havalar muhalif gittikten sonra
Gemiyi engine alsan ne fayda!
Ateş olmayınca duman tüter mi?
Bülbül olan viranede öter mi?
Biz gidince dedikodu biter mi?
Kırık bir aynayı silsen ne fayda!
Ozan bu yerden kes eli, ayağı,
Topla gayrı topla tası tarağı..
Tanrı yakın eder bir gün ırağı,
Ay bacayı geçti kalsan ne fayda!

Hazırlayan: Can OZANOĞLU

-------------------------------------------------------------------------------------------------

Sitelerimizde İhsan Ozanoğlu'na İlişkin Yazılar Ve Ozanın Şiirleri::

10/2/2006: ŞİİRLERİNDEN ÖRNEKLER.../ İhsan OZANOĞLU
10/2/2006: "KASTAMONU DESTANI"ndan.../ İhsan OZANOĞLU
10/2/2006: İhsan Ozanoğlunu'nu 25. Ölüm Yıldönümünde Anıyoruz/ Can OZANOĞLU

MEHMET USTA (1870? - ? )

Kastamonu'da doğmuştur. Kesin olarak doğum ve ölüm tarihleri de bilinmiyor. Çevresinde marangozluk işleriyle uğraşmakta iken bir tesadüfle eline geçen piyano imal katalogu ilgisini çekmiştir. Yabancı dildeki açıklama bölümlerim Türkçe'ye çevirterek Piyanoyu imale karar verir, yılmadan bıkmadan çalışır ve başarır. Devir II. Abdülhamid devri (1876-1909)'dir. Kastamonu'da zamanın vahşi Enis (veya Esat) Paşa durumu Saraya bildirir. Sanatkar padişah bu sanat olayıyla hayli ilgilenir Mehmet Usta'yı ailesi ve Piyanosu ile birlikte Saraya aldırır. Mehmet usta yıldız Sarayı'ndaki atölyesinde çalışmalarına başlar. Zamanla bir kaç Piyano yapar. Sonradan sedefli ve fildişi süslemeli piyanolar da yapar. Bunlardan biri o sıralarda İstanbul'a davetli olarak gelen Alman imparatoru II. Wühelm'e hediye edilir.Sultan Abdülhamid'in tahttan indirilişinden sonda "Piyanocu Mehmet Usta" memleketi olan Kastamonu'ya dönmek zorunda kalıyor. Son zamanlarında Kastamonu Sanat Mektebi'nde atölye şefi olarak görev yapmıştır. Böylece anlaşılıyor ki ilk Türk yapımı Piyano Ankara'da değil Kastomonu'da yapılmıştır.

Mustafa GÜL
Göktürk Belediye Başkanı

mustafa_gul.jpg

1956 Kastomu-Cide doğumludur, ilköğrenimini Cide'de, orta öğrenimini İstanbul'da tamamladı. 1976 yılına kadar ticaret ile uğraştı. Vatani görevini tamamladıktan sonra, 1989 yılına kadar ticari hayatına Göktürk'te devam etti. 1989-1994 yılları arasında muhtarlık yaptı. Kurucusu olduğu Göktürk Belediyesi'ne 1994 yılı Mahalli idareler Secimleri'nde Belediye Başkanı seçildi. 1999 yılında 2. kez, 2004yılında da 3. kez Belediye Başkanı seçildi. Evli ve dört çocuk babasıdır.

Kastamonulu Şairler

ANDELÎBÎ: Kastamonuludur.. İstanbul'da imamlık yapmıştır. Sesinin güzelliğinden dolayı Bülbül Hasan diye tanınmış ve bu yüzden de Andelîbî mahlasını kullanmıştır.

ÂRİF: Babası tanınmış kad


Saat ve Tarih: 06:30 , 5/11/2006 Yazar: Muzaffer Erdem
Yorumlar (0) | Yorum Yaz | Baglantı

BİR ŞENPAZAR DOSTU:/Oyhan Hasan Bıldırki

BİR ŞENPAZAR DOSTU:
OYHAN HASAN BILDIRKİ

oyhan1.2006

Bir lira için

BİR LİRA İÇİN

Şoför Hasan, kısa boylu, sarı saçlı, çipil gözlü biri siydi. Uzun yıllar İstanbul'da dolmuşçuluk yaptıktan sonra, bir küçük arabaya kavuşarak kasabamıza gelip yerleşmişti.
Bizim kasaba, bildiğiniz kasabalara pek benzemezdi. Yüksek dağların arasındaki küçücük bir vadiye sıkışıp kalmıştı. Güneyindeki Beşkardeşler, ya da kuzeydeki Hasan Tepesi'ne çıksanız, aşağılarda uzanan Karadeniz'i kucaklayıvereceğinizi sanırsınız. İşte, aşağılarda, o gördüğünüz kıyıda Cide ilçesi vardır.
Üç beş yıl önce, kasabadan ilçeye gitmek bizim için en büyük dertti. Hayli yazışıp, Ankara'ya gidip gelmeler den sonra, ilçeye giden yolumuz yapıldı. Yol, bizim için, bir büyük kurtuluş demekti. Artık sebepli sebepsiz hastalanan çocuklarımız, hamile kadınlarımız ölmeyecekti. Her şeyi ateş pahasına satın almayacaktık. Soframızda her ö ğün, kara pancar yemeği olmayacaktı. Malımız, hasadımız para edecekti.
Yolun açılmasıyla birlikte, kasabaya bir canlılık gel di. Arabalar işlemeye, yolcular ise, diledikleri yere gidip gelmeye başladılar.
Şoför Hasan, işte bu günlerde geldi kasabaya. Küçük arabasıyla hemen her gün, herkesin derdine koşuyordu. Arabalar, birken ikilendi, üç oldu, dört oldu. İlçede kasaba için bir durak yeri ayarlandı. Fakat o durak yerine iki samut, bizim oranın deyişiyle, iki calay da postu attı. Şöyle böyle sekiz on yaşlarındaydılar. Güçlüğünü bir tarafa bırakırsanız, tatlı bir oyunları vardı. Bu oyunlarını hemen her kese oynamışlardı.
Günlerden bir gün Şoför Hasan, yolcularını ilçeye indirmiş, diğer şoförlerin bulunduğu topluluğa doğru yönelmişti. İki calay, yoluna çıktı. Bir takım işaretlerle dertlerini anlatmak istedilerse de, bizimki ne dediklerini anlamadı. Yürüdü gitti. Bu sefer iki calay, şoförler topluluğuna yaklaştı. Her şoför, ceplerinden çıkardıkları birer madenî lirayı, calayların biraz irice olanına verdiler. Şoför Hasan, bu kurala uymadı. Vardı, durak başındaki kahveye girip o turdu. Demli bir çay söyledi, yorgunluğunu gidermeyi diledi.
Havada bunaltıcı bir sıcak vardı.
Dışarısı alev alev yanıyordu.

Şoför Hasan, garsonun getirip masasına bıraktığı çayı, sanki diğer kahve müşterilerini özendirmek istercesine, gürültülü bir şekilde yudum yudum içmeye başladı. Yorgunluğu dinmedi, bir çay daha söyledi. Bir yandan oldukça kirlenmiş mendiliyle terini kurularken, bir yandan dışarıya bakıyordu. Dışarıda, caddenin tam ortasında, sıcak hava titreşip, oynaşıyor, besbelli bunaltacak adam arıyordu. Sanki caddenin ortasına keyfince yerleşen sıcak hava değil, bir buzlu ya da buğulu bir camdı. İkinci çayını yudumlarken, kendi kendine konuştu:
- Tuh Allah kahretsin! Nerdeyse bizim öğretmenin siparişlerini unutacaktım. Vay gelecekti başımıza. Yanacaktı, gülüm keten helva.
Söylenerek kahveden çıktı. Eczanenin yolunu tuttu. Kasabamızın köylüklerinden birisi, arkasından seslendi:
- Aman ha, Hasan kardaş, gözünün cücüğünü yiyeyim. Bizim iki kişilik yerimizi ayırıver. Kaç gündür otel o dalarında yatmaktan, sivrisineklerle boğuşmaktan bıktık, usandık.
Şoför Hasan;
- Olur paşam! deyip, yürüdü.
Eczaneye varıp, siparişlerini bildirdi. Cebinden def terini çıkarıp, filân köyden iki kişi, diye bir işaret koydu. Belli ki, bugün yolcu çok olacaktı. Hani ne derler? Parayı veren düdüğü çalar. İşte o mesel. Kim ki gelir, Şoför Ha san’ı görür, adını yazdırır, işte o, karanlığa kalmaz, Şen pazar’ın yolunu bulur.
- Çıkmışken, arabaya bir bakmalı, dedi.
İçinde, yüreğinin tam orta yerinde, çöreklenmiş bir yılan gibi yatan sıkıntıları uyanmaya başladı. Sebepsiz sıkıntılar, gönlünü bulandırmaya başladı. Sağ gözü seğirdi. Şoför Hasan, bu durumu kötüye yordu. Tanıdıklarıyla is teksiz isteksiz selâmlaştı. Hiç böyle olduğu yoktu. Hasta masta mıyım diye düşündü. Elini alnına götürdü. Yok, öyle hasta masta değildi.
- Tuh, Allah kahretsin! Gördünüz mü başıma geleni? Şapa oturduğumuzun resmidir gayri.
Arabasının etrafında dört dönüyordu. Bütün lastikler inmişti. Lastiklerin dördünü de tekmeledi.
- Nafile! Hepsi de patlamış bunların, dedi.
Yanında ne kriko, ne pompa vardı. Handiyse yolcular gelmeye başlardı şimdi. Dövünmeyi bırakıp, elini çabuk tutmalı, bir pabucu iki ayağa giydirmeye bakmalıydı. Tam durak başındaki kahveye yöneleceği sırada, ilerideki akasya gölgeliğinde oturan calayları gördü. Yanlarına doğru yürüdü. Calaylar, o kendilerine has seslenme ve işaretlerle konuşuyor, gülüşüyorlardı. Birdenbire ciddileştiler. Ayak seslerinin geldiği yöne döndüler. Küçük olanı doğrulup kaçmak istedi. Büyüğü, küçüğünün bu davranışına en gel oldu. Onu kolundan çekip, yanı başına oturttu.
Şoför Hasan;
- Bir terslik var ya, ya bende, ya bu itlerde, dedi.
Hınçla, dişlerinin arasından tükürdü. Lastikleri tamir etmek için kullanacağı araçları bulup getirdi. Krikoyu çalıştırdı. İngiliz anahtarıyla sağ ön tekerleğin vidalarını çıkarmaya başladı. Terden bunalıyor, açlık beynine vuruyordu.
Yolcular, bir iki gelmeye, gidecekleri saati sormaya başlamışlardı. Şoför Hasan, sinirli sinirli söylendi:
- İşimiz bitince, dedi.
- Olur mu? dediler yolcular. Daha bizim Şenpazar'dan öte gidecek onca yolumuz var. Desene geceyi evimiz den ırakta geçireceğiz.
- Paşa gönlünüz bilir, dedi Şoför Hasan. Bizim acelemiz olunca, sizin işiniz bitmez. Şimdi ise, görüyorsunuz, benim işim başımdan aşkın. Evet sizi burada bırakamam. Lâkin bu meret, kızak değil ki kayıp gitsin. Yardım edin desem, anlamazsınız. Anlayanınız da mırın kırın eder, burun kıvırır.
Şoför Hasan bir yandan konuşuyor, bir yandan da üçüncü tekerleği söküyordu. Alnında biriken terleri kuruladı. Bir şey hatırlamış gibiydi. Akasya gölgeliğine baktı. İki calay, hâlâ orada oturuyor, kendisinin bütün hareketlerini gözlüyorlardı. Onların yardımına ihtiyacı vardı. Eliyle gel işareti yaptı. Calayların büyüğü kalkıp geldi. Ne var, ne istiyorsun gibilerden başını salladı. Şoför Hasan, cebinden çıkardığı bir lirayı gösterdi. Lastikleri taşımalarını istedi. Calay, olmaz anlamında direndi. El parmaklarıyla bir iki, bir de yarım işareti verdi.
Şoför Hasan, anlamamış gibi yaptı. Çipil gözleriyle gülümsedi. Calay, iki buçuk diye diretti. Şoför Hasan çaresiz, kabullendi.
Bu sırada dördüncü tekerlekte sökülmüş, araba takoz üstünde, askıda kalmıştı. Levye demiri ile iç lastikleri çıkardılar. Sırtlanıp, belediye önündeki havuz başına geldiler. Küçük calay, pompayla lastiklere hava basıyor. Şoför Hasan ise şişirilen lastikleri havuzdaki suya daldırıp kont rol ediyordu. Garip, çok garipti. Lastiklerin hiçbir yerinde delik, ya da patlak matlak yoktu. Şoför Hasan kızdı, köpürdü. Belli ki bir dangalak, kendisine iş edinmiş, lastiklerin havasını boşaltmıştı. Zaten Cide’nin adamı öteden beri böyleydi. Olmayacak işler yapmaktan zevk alır, elin beş koyunuyla, üç keçisini düşünmezdi. Her halde bu yüzden olsa gerek, eskiler ne güzel söylemişler: Cide'nin ötesi deniz, berisi domuz.
Şoför Hasan, alel acele, karanlığın çökmesinden de duyduğu telâşla, yolcularını yerlerine yerleştirmiş, kontağı açıp, gaza basmaya çalışıyordu. Dikiz aynasından arabanın gerisini gözledi. Calayların yine sinsi sinsi gülümsediklerini görür gibi oldu. Pirelenmişti. Arabayı duraktan çıkardı, inip tekerleklere baktı.
- Vay anasını, dedi.
Lastikler yarı yarıya inmişti. Bu durumda yola çıkmasına imkân yoktu. Yolculara durumu nasıl anlatacağını düşünürken, Osman Hoca'nın;
- Hemşehrim, beni de al! diyen sesini duydu.
- Bir sen eksiktin. Gel gel... Gel de, curcuna tamamlansın, dedi.
Osman Hoca, verilen karşılıktan hoşlanmadı.
- Hangi tavuğuna kış... dedik diyecekti. Diyemedi.
Akşamın bu saatinde bu calayların, yeğenlerinin işi neydi acaba burada? Vaziyeti anlamakta gecikmedi. Belli ki, Ali ile Veli, bu iki calay çocuk, el ele verip bir dolap çevirmişler, kabak Şoför Hasan'ın başına patlamıştı.
Osman Hoca öfkeyle calaylara çıkıştı. Bu çıkışmadan korkan calaylar, çareyi kaçmakta buldular. Ayrı ayrı yollardan, ilçeden biraz aralı olan köylerinin yolunu tuttular.
Hani zaman sonra;
- Kusura bakma hocam, dedi Şoför Hasan. Başıma gelen, pişmiş tavuğun başına gelmemiştir. Yolcular sabır sız, talih kötü. Baksana, lastikler indi bile. Ne oldu, anlayamadım. Hepsini tek tek kontrol da ettim. Çatlağı patlağı yok. Ama lastikler iniyor işte.
- Anlamıştım zaten, dedi Osman Hoca. Sen de bizim yeğenlerin oyununa kurban gitmişsin. Hele bir bak bakalım, sibop iğneleri yerinde duruyor mu?
- Allah kahretsin, dedi Şoför Hasan. Bak bu, hiç de aklıma gelmedi.
Az sonra, sibop iğneleri bulunmuş, yolcuların gergin sinirleri düzelmiş, keyifleri yerine gelmişti. Osman Hoca uzun uzun calayların bütün şoförlere neler yaptıklarını, aynı numarayı kimlere yutturmadıklarını anlattı. Bu oyundan kurtulmanın tek çaresi, calaylara bir lira vermekten geçi yordu. Vermeyen ne mi olurdu? Sormaya ne hacet? Onu bilen bilir.
Sözün burasında Şoför Hasan gülümsedi, olanca gücüyle gaza bastı.

Oyhan Hasan BILDIRKİ

flowerbar.gif

OYHAN

ÇAPRAZ ATEŞ ARASINDA


Dünyanın dört yanında dört kol çengi kalleşlik,
Bana yaptığını sana yapmakla ödeştik.
Sevgi nerde, dostluk ne? Bunları soran var mı?
Çıkmaz yola düştük, dar sokakta cebelleştik.

Cilve sende, naz sende, surat sende be gülüm,
Yangın yerine düşen gönlüm tutuşmuş korda.
Eğilmiş dallardan imdat bekleyen bülbülüm,
Umutlarım tükenmiş, akıncılarım zorda…

Sevgi ve dostluk kalmamış şu dünyamızda,
Yürekli çocuklarımız kurtların ağzında…
Beklenen kurtarıcı gelmeyecek mi daha?
Sıkışıp kaldık kaç çapraz ateş arasında?

Diyemedin diyeceğini değil mi şair?
Olmazsa olmaz sevgi ne bir yel, ne bir seldir.
Havada bulut yoktu, nerden çıktı bu yağmur?
Yaşamak anlatamadığın şey değil midir?

Yürekli çocuklarımız kurtların ağzında,
Eğilmiş dallardan imdat bekleyen bülbülüm.
Nerden çıktı bu yağmur? Bulut yoktu havada;
Tutuşmuş korda yangın yerine dönen gönlüm.

Ekim 2005

Oyhan Hasan BILDIRKİ

GÖKKUŞAĞI

YÜREKTEKİ SANCI



Yürekleri küçük, ceplerine düşkün
Şanı büyük ünlülerimiz
Hayâllerimizi çaldılar

Kasa masa yalnız onlarda var
Değişim denilen şeyi sadece onlar bilir
Onlar
Zavallı ülkemin şanı büyük ünlüleri
Onlar el ele, kol kola
Hayâllerimizi çaldılar

Her konuda katkıya mahkûm halkım
En ateşli sınırlarda meydan okur ölümlere
Dayanır en çetin olumsuzluklara
Alnında kaderi olan o muhteşem yazı
Kriz kapılarında
Sürünür babam sürünür

Ne yana dönsen, neye baksan
Bütün satırbaşları halk adına açılır
Sıkıştırılır parantez aralarına
Tükenmez kazıklar
Yeni günler için umutlar ünlemleşir
Sorular, bulutların ardına gizlenir
Bu kaçıncı düğüm, bu kaçıncı ilmik
Kırkıncı mı, yüz kırkıncı mı
Hangi Fatih çıkıp soğutacak
Yürekteki sancımı?

Oyhan Hasan BILDIRKİ

love03.gif

ÖYKÜMÖYKÜ

KÖYLERDE "KÜLTÜR" MÜ KALDI Kİ

Kaç yıldır bir şeyin sancısını çekerim. Kaç yıldır; "Ah! Oh!" derim ama, elden çıkarılanı geri getirmek, eski durumuna döndürmek mümkün değil.
Hiç düşündünüz mü bilmem? Masalcı ninelerimiz, manici ablalarımız, belli durumlar karşısında söylenmesi gereken özlü sözü özünden kavrayıp birdenbire bize aktaran dedelerimiz birer birer ortadan çekilince, meydanlarımıza, evlerimize, daha doğru bir söyleyişle "ocak başı"mızda yapılan sohbetlere uğramadıklarından olmalı, birçok insanî özelliklerimizi kaybedip gittik.
Etrafınıza bakarsınız, hiçbir şeyde tat kalmadığını hemen fark edersiniz.
Bir dostum anlattı geçende, o saat ben de hatırladım. Kim ne derse desin, eski köy düğünlerimizde sürdürülen güzel bir gelenek vardı: Düğün odunu yapmak. İnce ayrıntılarını, tam tekmil açıklamasını, bunu yazacağını da söylemiş olan dostuma bırakarak, azıcık da olsa ucundan kıyısından size de hatırlatmak isterim. Eski köy düğünlerinde birçok "dayanışma" örnekleri vardı. Düğünden bir gün önce ya da ilk düğün günü, civar dağlarda ne kadar yakılabilicek odun varsa, sayısız eşeklere yüklenir, oğlan evine getirilir, gösterilen alana da bütün yükler indirilirdi. Elbirliğiyle yapılan bu yardım, güzel bir geleneğimizdi.
Ama şimdi yok artık! Bunun gibi örnek olabilecek daha nice kültür kalelerimizi yıktık gitti. Fakat biz onları yıktıkça baktık ki arada biz de yıkılıyoruz. Bölgemizdeki üniversitelerden birinde çalışan öğretim üyelerinden bir dostumla, "Kültürümüz nerede?" konusu üzerinde az da olsa karşılıklı bir görüşme yaptık.
İlçede biraz derleme yaptığını söyleyen dostum, sıkıntılarını anlattı. "Bazı alanlarda ayrıntıya, batıla ihtiyacımız oluyor. Bunu da ha deyince almak, pek kolay değil. Köy odalarında malzeme bol ama gördük ki kaynak kişilerimiz göçmüş. Az sayıda olanından da, güvensizlik nedeniyle bilgi almak zor. Yanınızdaki arkadaşlarınızın meslekleri bile onlara korku veriyor."
Ne günlerdeyiz, gördünüz mü?
Kim ne derse desin, ne söylerse söylesin; "Türkiye Cumhuriyeti'nin temeli kültürdür." diyen Atatürk'ün ruhunu sızlatıyor gibiyiz. Kültür denilen şey, bizim kültürümüz bitiyor. Bu bitişlerin bütün etkilerini de şu yaşadığımız günlerin aynasında her gün görüyoruz. Şu anda birçok hasletlerimizin kalmadığı bir dünyada yaşıyorsak, sebebi kültür kaynaklarımızın tükenmesidir.
"Peki de?.." diyorsunuz sanki, "kültür ne ki?"
Kültür, yaşadığımız hayat biçimidir. "Ok kırılınca, yol gösteren çok olur." sözünde geçen "ok"u, yayaya takılan okla karıştırmıyorsak, bu konuya yabancı olmadığımız ortaya çıkar. Yabancı olmayış, konuya daha sıcak bakmamızı sağlar. Büyük ya da küçük şeylere önem veren milletlerin aldığı yolu hep birlikte görüyoruz. Fakat bizdeki umursamazlık yok mu, bizdeki umursamazlık?.. Berbat bir şey. Derleme kaynaklarını kurutursanız, nokta hedeflere ulaşanları desteklemezseniz, kültürümüzden hiçbir izi yarınlara taşıyamazsınız. Hele hele kültür konusunda zayıflık gösteren halkımıza bilmedikleri, alamadıklarını vermezseniz, millet olma özelliğimizi daha baştan kaybetmiş oluruz.
Bu, gelecekteki çöküşlerimizin başlangıcı demektir. Ana kültür kaynaklarımızın tek ögesi durumunda olan köy odalarımızı mutlaka canlandırmalı, yatıya kalan misafirimize köyümüzde kaldığı zaman içinde, mutlaka sıralı yemek vermeliyiz. Öz kültürümüzü, bazı yaşayış ya da inanç biçimlerimizle karıştırmamalıyız. Asker uğurlaması ya da sünnet gibi geleneklerimiz bizim işaret taşlarımız arasında ise, bizi başkalarına doğru olarak anlatabiliyorsa, -tetiğe basmak hariç- ne olursa olsun, araba katarlarıyla gezmelere katlanmalıyız.
Yok eğer böyle yapmazsak, seyrettiğimiz herhangi bir film karesinde kendimizi tanıyamazsak, yanlış yolda olduğumuzun resmidir. O karelerdeki yaşayış biçimleriyle ezberlediğimiz ABD'li,"Amerikalı"dır. Falanca, filancadır.
Biz de öyle mi ya? Birçok ağza baktığımızdan olmalı, "sap gibi" ortada dolaşan görüntülere dönmüşüz. Görüntülerden hiçbirisi için, "İşte bu Türk!" diyemezsiniz.
"Bize ne oluyor?" Söyler misiniz? Tarihin altın sayfalarında başköşeyi tutmuş olan bir milletin mirasçıları olarak biz, "elek"lerimizi duvara mı astık?

Oyhan Hasan BILDIRKİ

PAPATYA

ani173.gif

BİR ÇETE TÜRKÜSÜ (Şenpazar)

EYRİ AHMET

İskilip'in üzerinde bir kara bulut,
Aman anam ben gidiyom sen beni unut.

Gitme Eyri Ahmet gitme, yollarda it var.
Çok sallanma Eyri Ahmet, senden yiğit var.

Eyri Ahmet'in karısı, altın sarısı
Eyri Ahmet'i vurdular gece yarısı.

Eyri Ahmet'in kuşağı, Tosya kuşağı
Eyri Ahmet'i vuranlar Hacı uşağı.

Bu türkü, bazı ilk ağızlarda, ilk dörtlüğünü aşağıda verdiğimiz gibi derlenmiştir. Bu ikinci şekil, söyleyişe daha yatkındır.
"İskilip'in üzerinde
Bir kara bulut.
Aman anam ben gidiyom,
Sen beni unut"

Eyri Ahmet, Tosya taraflarında eskiden yaşayan ünlü çete reislerinden birisidir. Köy köy dolaşarak birçok can yakmış, soygunculukla büyük bir ün kazanmıştır. Gündüzleri kendisine dağları mesken edinen Eyri Ahmet, geceleri de köylere inermiş. Peşinden takibe çıkan zaptiyeler, Eyri Ahmet'in devamlı olarak köyde bir eve girdiğini görmüşler. Eyri Ahmet'in gündüzleri dağa çıktığı zamanlarda zaptiyeler, köydeki ev sahibi ile anlaşmışlar.
Gecelerden bir gece yarısı, ansızın Eyri Ahmet'in kaldığı evi kuşatmışlar, onu, çepeçevre her tarafından sarmışlar. İçeriye ne bir sinek, ne bir böcek bırakmışlar. Uçan kuşları bile oradan geçirmemişler. Köylüler de, kendilerine daima zulüm eden Eyri Ahmet'ten bıktıklarından, ona arka çıkmamışlardır.
Zaptiyelerden biri, aralarından "Hacı'nın Uşağı" diye bilineni, tetiğine atik, gözü en kara olanı, Eyri Ahmet'in yattığı evin altındaki dama girmiş. Damdan yukarıya, Eyri Ahmet'in bulunduğu yere basmış kurşunu. Eyri Ahmet yaralanmış. Yaralı haline aldırmadan, silâhını kapmış, bir umutla dışarı fırlamış. Fakat avludaki askerler, topluca ateş açarak Eyri Ahmet'i öldürmüşler.
Öldürmüşler ya, bu defa da köylüler, belki yiğitliğinden, gözü karalığından, korkusuzluğundan veya zaptiyelere duydukları öfkenin bin bir çeşidinden olacak, Eyri Ahmet türküsünü yakıp çığırmaya başlamışlar.


TELLİ GELİN (Şenpazar)

Akşamları tandur gelin
Kandülleri yandur gelin
Koynunda yatan yiğidi
Bana bildir telli gelin

Akşamları tandurmuşum
Kandülleri yandurmuşum
Koynumda yatan yiğidi
Gül mememden emdürmüşüm

İstanbul'dan geldi ferman
Dizlerimde yoktur derman
Aç kapıyı telli gelin
Mahmut Çavuş sana kurban

İstanbul'dan gelsin ferman
Dizlerinde olsun derman
Gel içeri nazlı yârim
Kolum yastık saçım yorgan

KANLI KAYALAR (Şenpazar)

Kayalar kayalar kanlı kayalar
Altında yârim yâr yâr diye ağlar
İkimizi bir kabire koyarlar

Ağla anam ağla bu işler olur
Bizi vuran zalim, Allah'tan bulur

Mezarımız kazılsın karşı karşı
Başucuma koyun yazılı taşı
Üstünde çimenler gözümün yaşı

Ağla anam ağla bu işler olur
Bizi vuran zalim, Allah'tan bulur


UYAN ALİ'M NAZLI YÂRİM
(Şenpazar)

Ekin biçtim tutam tutam
Arasına güller katam
Ali'm ile bicik yatam
Uyan Ali'm nazlı yârim

Ambarın kolundayım
Yaylanın yolundayım
Anne bana dokunma
Ben yârin yolundayım
Uyan Ali'm nazlı yârim

Bir ok attım sarı saza
İndi gitti toza toza
Yeşil gözün süze süze
Uyan Ali'm nazlı yârim

Karşıda koyun kuzu
Koyuna verin tuzu
Koyun tuzu yalarken
Oğlana verin kızı
Uyan Ali'm nazlı yârim

İndim dermen deresine
Un bağlamış yelesine
Diyemedim kimsesine
Uyan Ali'm nazlı yârim

DİL ÇEREZLERİ, Oyhan Hasan BILDIRKİ

(Yukarıdaki ve kitaptaki diğer örnekler, 1973 yılında Şenpazar yöresinden; Halil Özkan, Selahattin Özşiray, Saadet May, Servet Akdoğan, Eşref Gündüz, Mehmet Demir, Zefine Gün, Bayram Özkan, Hasan Kök, R. Metin Alan ve Mustafa Ay tarafından ilk ağızlardan derlenmiştir. Örnekler, derleyicilerinin diliyle, nasıl derlendiyse, o şekilde, yazıya aktarılmıştır.)

OYHANHASAN

SEVGİYE SUSAMAK

ALTINCI BÖLÜM



6.

1

Seni ne kadar sevdiğimi bildiğin halde, neden uzaksın gözlerimden? Dün bana verdiğin sözler yalan mıydı? Gözlerime baka baka yine yalan mı söyledin?

Neden böyle kararsızsın?

21 Nisan 1967


Çaresizliğini, yaşadığın tedirginliğini anlamasam; seni asla sevmeyeceğim. Saçlarında papatyalar vardı, ne tatlı, ne güzel!

Ama gözlerin yorgun, ıstırap dolu, neden?

22 Nisan 1967


2

Bugün memleketimdeyim. Göyneksizlerin arasında.

Ama gönlümde alevlenen ıstırabım, günden güne artmakta. Sen sevmemeliydin beni, avuçlarıma yazılmamalıydın çizgi çizgi.

Yollar çamur, her yer çamur. Köyün ilk okulundan çıkan çocuklar göründüler. Önde bayrağımız. Sonra şalvarlı, siyah önlüklü cici köy kızlarımız, delikanlılar. Sonra da pankartlar: "Kitapsız çocuk, susuz fidana benzer."

23 Nisan 1967


3

Resmini sana asla getirmeyeceğim.

Çünkü sensiz bir günümde yapılmıştır o resim... Hem sen varken yanımda, resminin ne hükmü var? Yalnız, saçlarında papatyalar var, o kadar!

25 Nisan 1967


4

Bugün ağlamışsın, neden? "YASAK MEYVE", sana da güç geliyor değil mi? Gözlerimizin şiiriyetinden de ne kadar uzaktayız? Seni sevdiğimi biliyorsun. Ağlama ne olursun, gül! Ben de ağlarsam, mutlu olabilir miyiz?

Bir yerde her şey bitecek, "YASAK MEYVE"mizin yarısını sen, yarısını ben, dişlemeyecek miyiz? Hadi, ağlama ne olursun, gül biraz. Sensiz aynalara bakamam ben.

28 Nisan 1967


5

Bugün bana geldin, gözlerini gözlerime bıraktın, yine eskisi gibi. Daha samimi, daha yüce. Sen sevgilim, canımsın, kraliçemsin benim.

Belki sana hep aynı şeyleri yazıyorum. Bunlar, sana olan duygularımın değişmediğini göstermez mi?

29 Nisan 1967


6

Söke parkındayım cicim. Güneş henüz yeni doğdu. Mehmet'leri bekliyorum. Bir yandan düğün yorgunluğu, bir yandan da sensizliğim. İşin garibi, sakallarım da uzamış… Adetmiş, kız tarafı; düğünün ertesi günü kaynı görmek istermiş. Gideceğim. Oh, seni seviyorum. Yeşillikler içinde güller ve ben, bir de şarkımız var kuşlarca söylenen. BU AŞKA CANIMI ADAYACAĞIM!

1 Mayıs 1967


7

Şimdi sınav salonuna girdik, yerlerimize oturduk. Nedense heyecanlı değiliz. Konyalılar bir aradayız, hep bildik, tanıdık!

Seni gördüm, yine saçlarında papatyalar vardı. Bana uğur getireceğine eminim. Seni seviyorum.

Yavaş yavaş heyecanlanmaya başladım.

3 Mayıs 1967


8

Bana söyleyemediğin şey, bu kadar önemli mi?.. Çok üzülüyorum sevgilim. Beni sevmeyebilirsin, seni zorlayamam. Aslında buna hakkım da yok. Ne olursun, acı da olsa, tatlı da olsa, -ki mutlaka acıdır- söyle. Biraz gözyaşı dökerim, sonra acımı içime gömerim. Sana karşı isyân da etmem. Çünkü ben, her zaman gamlıyım, her zaman üzgün!

Demek istediğin buysa, beni sevmiyorsan, de bana meleğim. Her şeyini geri verir, bir daha da rahatsız etmem seni. Kaderimde sen yoksan, ben neyi, hangi gerçeği değiştirebilirim?

Ne olursun, konuş meleğim. Senin mutluluğundan başka istediğim yok ki benim. Benimle mutlu değilsen, şayet bir başkasını seviyorsan, söyle bana. Sana yardımcı olayım. Yoluna bir daha çıkmayayım. Ama ben, seni çok sevdim. Yine de çok seviyorum seni.

Seni sevdiğim için, benim için kutsal olduğun için, üzmem seni. Kutsallığından hiçbir şey kaybetmemiş olarak kalacaksın gönlümde, bir tacidar gibi. Mabedimde ettiğim dualar, yalnız senin için, yalnız senin mutluluğun için olacak, ta mahşere kadar. Ellerim, senden gayrısına değmeyecek... Kendi adıma, kutsal yeşil odamızı bir başka hayâlle kirletmeyeceğim. Bu oda da yalnız senin resimlerin olacak, çizdiğim. Belki onlar da sana benzemeyecek. Ama ben, sen diye bakacağım onlara ve kutsal yeşil odamıza kimseleri sokmayacağım.

Yağmurlarda ağlasam bile, sen ağlama ne olursun. Beni sevmiyorsan, söylemek istediğin de buysa, ne olursun hemen söyle. Senin mutluluğun için, her zaman gamlı ve üzgün olmaman için, ne gerekirse yapacağım. Kaygılarım gerçek olsa bile, sana kızmayacağım. Yeter ki sen, mutlu ol, gül! Melekler daima güler, bilirsin. Bana niçin yazmıyorsun, neden? Oysa ben, daimi bir ıstırap içindeyim sevgilim. Ya beni bu dertten kurtar, ya temelli bırak kaygılar içinde yüreğimi. Sellere ver beni!

Sellere ver beni!

Ne olursun söyle bana, de bana sevgilim. Bir zamanlar beni severdin, onun hatırı için.

Ne olursun söyle. Üzüleceksem, -ki zaten üzgünüm- üzüleyim.

Korkuyorum meleğim, her şeyden, herkesten. Beni sevmiyor musun ha? Bu, bana söyleyemediğin şey midir? Ne olursun söyle sevgilim. Haydi ne olur, beni biraz olsun seviyorsan söyle, ne olur.

O kadar değişmişim ki, bu ben miyim, aynalarda gördüğüm? Daha fazla değişmek istemiyorum, ne olur anla beni.

5 Mayıs 1967

Oyhan Hasan BILDIRKİ

SEVGİYE SUSAMAK

oyhanhasan@hotmail.com


Saat ve Tarih: 06:14 , 5/11/2006 Yazar: Muzaffer Erdem
Yorumlar (0) | Yorum Yaz | Baglantı

Kastamonu İnanç Turizmi

Kastamonu İnanç Turizmi

 

flowerbar.gif

1.jpg

2.jpg

3.jpg

4.jpg

5.jpg

6.jpg

8.jpg

7.jpg

91.jpg

92.jpg


Saat ve Tarih: 06:09 , 5/11/2006 Yazar: Muzaffer Erdem
Yorumlar (0) | Yorum Yaz | Baglantı

ŞENPAZAR'IN KADİR BİLİR, GAYRETLİ ÇOCUKLARINA SELAM OLSUN

ŞENPAZAR'IN KADİR BİLİR, GAYRETLİ ÇOCUKLARINA SELAM OLSUN

oyhan1.2006

Nereden nereye?
Söyleyenler doğruyu kestirmeden söylemişler: "Dağ dağa kavuşmaz ama insan insana kavuşur." Çok doğru bir söz. Birçoklarımız bu sözü, mutlaka "altın küpe"ymiş gibi kulaklarına takmalıdırlar.
Evet, öyle. "Dağ dağa kavuşmuyor ama insan insana" kavuşuyor.
1976 yılı başıydı. Hava kötü mü kötü. "Her yerde kar var" şarkısına küsmüşüm. Bizim burada adam boyu kar var.
Kuztekke Ortaokulu'nun ahşap merdivenlerinden aşağıya iniyorum. Yüreğim "acabaların bin bir çeşit" umudunun tuzağında. Bakalım ne, nasıl olacak?
Eşim Şükriye Bıldırki de Kuztekke İlkokulu'nda öğretmendi. Onun da tayini bizim oraya çıkmıştı. Ben eşyaları almak için Kuztekke'ye dönmüştüm.
Birkaç gün önceden, güya kara yakalanmamak için, bütün eşyalarımızı Fahri'nin kamyonetine (İlk kamyoneti, Forge mi neydi? Marka takıntım yok benim) yüklemiştik. İlk günün sabahı, yollar da kapanmıştı.
Dedim ya, ahşap merdivenlerden iniyorum. Öğrencilerimle ve meslektaşlarımla bir kere daha vedalaşmıştım. Yunus Beylerde kalan eşim de onlarla birlikte geliyordu. Yeni duydum. Yunus Hoca'm da göçüp gitmiş bu dünyadan. Demek ki dost ağacımın yapraklarından biri daha düşmüştü. Allah'ın rahmeti üzerine olsun. Akşamı, karar vermiştik. Eşimle birlikte Cide'ye inecek, kapalı yolun açılması için ilgili ve de yetkililerden yardım isteyecek, Şenpazar-Cide yolunun açılmasını sağlayacaktık.
Yunus Bey'in isteği üzerine Bakkal Fahri Tunç'tan yeteri kadar helva ve kara zeytin almıştık. Bu ikisi, karda adamı susatmayan, iki yolcunun çıkınıydı.
Fahri'yle görüştük. O, bizim arkamızdan yol açılınca eşyalarımızla birlikte Cide'ye gelecekti.
Okulun çıkış kapısından bizi, sıcak duygularla uğurladılar.
Yunus Bey; elindeki koca sopayı bize verdi. "Hem çıkınızı buna asarsınız, hem de önünüze kurt murt çıkarsa kovalarsınız" dedi. Çıkınımız omzumuzda yola çıktık, yeni yapılan köprüyü geçtik. Kar, kasabanın içinde bile diz boyunu aşıyordu.
Arkamızda onlarca öğrenci yürüyor, yürüyordu... Aralarında Muzaffer Erdemler, İsmail Erollar, Hüseyin Arkınlar, Tuncer Coşkunerler, Müyesser Ertenler, Yaşar Nabi Küçükler, Hüseyin Bekiroğlular, Şeref Eryılmazlar ve daha niceleri vardı.
Uzun süre peşimizden geldiler. Şimdiki okulun olduğu yerde onları, geriye çevirmiştik.
Kuztekke Mezarlığı'nda koca bir meşe ağacının altında ilk oğlumuzu da orada bırakarak, uzun yürüyüşümüzü sürdürdük. Yok aşağı Şenpazar, yok Kürdün Hanı, yok Gebeula derken, Cide girişinde Lokantacı Cemal ile de karşılaşmıştık.
Cide göründü. Çığları geride bıraktık.
Sonrası?..

Büyük bir sürpriz. O geride bıraktığımız çocuklar var ya, işte onlar, şimdi büyümüşler ve koca adam olmuşlar. Hem de "adam" olmuşlar.
Muzaffer de bunlardan biri.
Bizi mutlu eden bu!

Kuztekke'nin "Bıldırki" öğretmeni olarak tanıdık tanımadık bütün Şenpazarlı dostlarıma selam olsun.
Sevgilerimle.

11 Ocak 2006

Oyhan Hasan BILDIRKİ


Saat ve Tarih: 06:03 , 5/11/2006 Yazar: Muzaffer Erdem
Yorumlar (0) | Yorum Yaz | Baglantı

Şirin ilçemiz Şenpazar'ı tanıyalım

Şirin ilçemiz Şenpazar'ı tanıyalım

 Şenpazar -Mayıs 2006 Foto:Muzaffer Erdem

 

muzaffer.jpg

Ormanın, suyun ve bulutların dağları bir kuşak gibi sardığı , arıların her derde deva balı topladığı, kestanenin, çamın, ardıçın, meşenin, gürgenin, köknarın, kısacası doğanın ürettiği birçok bitkinin koyun koyuna kardeşçe yaşadığı, işte Şenpazar'ımız.

KAYIP HAYVAN İÇİN Hayvanlar kaybolursa, aranır. Eğer bulunamazsa, hocanın da duası alınır. Hocaya bir bıçak verilir. Hoca okur. Hayvanların dolanabileceği yerler de, kurt girmesin diye okunur. Kurdun ağzı bağlanır. Okunan yere, hiçbir kurt giremezmiş. Bu okunma sona erince, bıçak, kınana ters sokulur.

TARİHİ : Şenpazar'ın yerleşim yeri olarak ne zamandan beri kullanıldığına dair kesin bir bilgi olmamakla birlikte, halk arasında söylenegelen değişik rivayetler bulunmaktadır. İşte bu rivayetlerin bir kısmından ve çevrede bulunan kerpiç yapı ve mezarlık kalıntılarından hareketle Şenpazar'ın Bizans dönemine uzandığı fikri ağır basmaktadır. Buradan yola çıkarak tarihi süreç içerisinde Bizans, Selçuklu ve Osmanlılar tarafından yurt edinilen Şenpazar ile ilgili önemli bir tarihi kalıntı ele geçirilememiştir. Fakat değişmeyen ve halk arasında şüphe edilmeyen bir şey var ki o da ilk yerleşim alanının bu gün ilçeye bağlı olan "Kuztekke" olarak bilinen mahallenin olduğu yer olmasıdır.

İlk olarak Şehribani, daha sonra ise halk arasında Şarabani ve Şarbana biçiminde söylenen ilçe adı 1968 yılında Şenpazar olarak resmileşmiştir. 1954 yılında nahiye olmuş, 1974 yılında Belediye teşkilatı kurulmuş olup, 1987 yılının Mayıs ayında ise ilçe olmasına karar verilmiştir.

Kastamonu il merkezine 97 km mesafede olan ilçemiz Karadeniz'e 38 km mesafede olup deniz seviyesinden yüksekliği 335 metredir. Yeryüzü şekilleri genellikle engebeli bir arazi yapısına sahip olup yemyeşil ormanlarla kaplıdır. İlçemiz ormanlarında çok zengin ağaç türleri mevcuttur. Ormanlarımızda yaban hayatın en güzel örnekleri yaşam sürmektedir.İlçemizde tipik Karadeniz iklimi hakim olmaktadır. İlkbahar ve sonbaharda bol yağmurlar yağdığından buna bağlı olarak tabiat yeşillere bezenmektedir.

İlçe merkezinden geçen Şenpazar Çayı bu ormanlara düşen yağışın bir kısmını Karadeniz'e taşımakta, ancak zaman zaman ilçe merkezini tehdit edebilmektedir. Bu akarsu üzerinde bulunan ve ilk kez 1997 senesinin Mayıs ayında ATLAS ekibince geçilebilen Şehriban Kanyonu hala daha gizemini korumakta, dik yamaçlarının bazı yerlerde birbirine bir metre kadar yaklaştığı söylenmektedir.

İlçemize bağlı 23 köy muhtarlığı ve 7 mahalle muhtarlığı vardır. İlçemizde iş sahaları ve sanayi kuruluşları olmadığından, arazi de tarım için işlemesi zor bir yapıya sahip olduğundan ilçemizden sürekli dışarıya göç olmaktadır. Halen ilçemizde çoğunlukla yaşlı nüfus bulunmakta, emekliler gelip yerleşmektedir. 2000 Nüfus sayımına göre ilçe merkezinin nüfusu 2.682, köylerin nüfusu 3.812 , toplam 6.494 olarak tespit edilmiştir. Halbuki Şenpazar nüfusuna kayıtlı 25.500 civarında kişi bulunmaktadır. Görüldüğü gibi 20000 civarında dışarı nüfusumuz bulunmaktadır.

Kanyonu geçmeyi deneyen Atlas ekibi zorlu bir çalışmadan sonra bu kanyonu ilk geçenler ünvanını almıştır. Bir daha da deneyen olmamıştır.Şenpazar çayının içinde bulunan ve Dağlı ile Dereköy Köyü sınırlarından başlayıp Cide Kumköy sınırlarına ulaşan Şehriban kanyonu geçilmezliğini koruyor. İlçemizin her yeri doğal bir park görünümündedir. Zaten bir kısım ormanlarımız Küre Dağları Milli Parkı sınırları içinde kalmaktadır.

İlçemizin içme suyunun da temin edildiği ve Gürleyik Çayının kaynağını oluşturan Değirmenbaşı Suyu ilçeden 6 km uzakta doğal kaynaktır. Suyun kaynağı ve çevresi doğal yapısıyla görülmeye değer yerlerdir.

Bir diğer doğal su kaynağı olan Fabrika Deresi Suyu ise yine ilçemizin doğal kaynaklarından biridir. Bu su üzerinde Alabalık Tesisleri kurulu olup bu tesislerden ilçemiz faydalandığı gibi asıl pazarlama İstanbul'a yapılmaktadır.

Kış mevsiminde ilçe sakinleri hayvanlarıyla meşgul olmakta, bazı köylerimizde ise boş zamanlarını yerel el sanatı olan kaşık yapımı ve sepet örmeyle geçirirler.

Dağlı Kuylucu adıyla anılan çok geniş bir çukur alan Dağcılık ve Mağara turizmi için görülmeye ve gizemini çözmeye değer yerlerdir.

400 metre derinliğinde , normal olarak inilmesi mümkün olmayan duvarları kaya ve taş aralarında ağaçların bulunduğu Kuylucu'nun dibinden su kaynağı bulunduğu ve buradan çıkan suyun yine aynı çukurun dibinden yerin altına doğru süzüldüğü söylenmektedir.

İlçemizin ormanlarında buna benzer doğal mağaralar mevcut olup daha incelenmediğinden kayıtlarda gözükmemektedir. Baragöz Yaylası ilçenin 5 km doğusunda ilçeyi kuş bakışı gören Hasantepesi üzerinde doğal mesire yeridir. Kızılcasu, Atalanı, Isırganlı, Karacakaya ormanları içerisinde değişik türde ağaç ve yabani hayvanların bulunduğu tabii park olarak gezilip görülmeye değer yerlerdir.



Geniş Bilgi İçin : http://www.senpazar.gov.tr

senpazar-2.jpg

kopyas___enpazarl__k___k_k_z.jpg

100_2681.jpg

_enpazar_05.jpg

ŞENPAZAR'I GÖR
Bir geçit kapısı sahil yolunu
Şenpazar'a uğra yeşilliği gör
Mor dağlar diyarı Batı Anadolu'nun
Şenpazar'a uğra Şenpazar'ı gör

Tanrı orman vermiş dağ ve taşına
Fırsat yaratıp uğra "KIZILCASU" başına
halkın ikramı boldur her vatandaşına
Şenpazar'a uğra Şenpazar'ı gör

"ZEYİTLİK"in başı benzer lokuma
Halkın gayreti ise yazıp okuma
Halk Eğitim Kursları NAKIŞ-DOKUMA
Şenpazar'a uğra Şenpazar'ı gör

"ŞEHRİBANİ" adını taşır evveli
Bir cennettir "ARAPDÜZÜ DEĞMENİ"
Toprağında yatıyor yüzlerce Veli
Şenpazar'a uğra Şenpazar'ı gör

Eğer görmemişsen Şenpazar'ı üzül ,yan
Kirazı ,kestanesi meşhur ,eriği üryan
Çoğalır yurt sevgin ,değişir dünyan
Şenpazar'a uğra Şenpazar'ı gör

Cevdet ÖZTÜRK


Yemek Kültürü

Kestane Aşı: Kestaneler yarılarak suda haşlanır. Kabukları biraz açılınca sudan alınarak kabukları ayıklanır. Temizlenmiş kestane içlerinin üzerine bolca su ve şeker katılarak pişirilir. Soğuk olarak yenilir.

Kabak Ekmeği: Olgun bir akkabak alınır. Kabukları soyulur. Rendeden geçirilir. Hazırlanan yufka üzerine rendelenmiş kabaklar serilir. Toz şeker ve ceviz ilave edilir. Üzerine çiğ bir yufka serilip kenarları bastırılır. Hafif ateşte pişirilerek yenilir.

Mısır Unu Çorbası: Tencerede su kaynatılır. İçerisine tuzu ve mısır unu yavaş yavaş dökülerek çırpıncak adı verilen özel aracıyla çırpılır. Koyu bir kıvama gelinceye kadar kaynatılır. Tabağa alınan çorbanın üzerine ayran veya yoğurt dökülerek yenilir.

Pekmezli Fasulye: Fasulye haşlanarak bir miktar suyla tekrar ocağa konulur. İçine pekmez veya şeker konularak pişirilir. Bu yemeğin özelliği yağsız oluşudur.

Malak: Mısır unu çorbası koyu kıvamda hazırlanır. İki kaşıkla oval biçimde kesilen parçalar tepsiye dizilir. Üzerine şeker, bal veya pekmez şerbeti ile eritilmiş tereyağı gezdirilerek yenilir.

TARİHİ VE TURİSTİK YERLER

GEZİLECEK VE GÖRÜLECEK YERLER :İlçemiz sahip olduğu doğal yapısı cenneti andıran ormanları, doğal su kaynakları ile eşine nadir rastlanan güzelliklere sahiptir.

DEĞİRMENBAŞI SUYU: İlçemize altı kilometre uzaklıkta olup Gürleyik Köyü sınırları içerisindedir. Kaynağın çıktığı yer ormanlık bir arazi içerisinde olup görülmeye değerdir. İlçemizin içme suyu bu kaynaktan sağlanmaktadır.

FABRİKA DERESİ: İlçemize sekiz kilometre uzaklıkta olup Gürpelit Köyü sınırları içerisindedir.Bu su üzerinde alabalık tesisleri kurulmuştur

YASLIKIZ, BUĞMA, BARAGÖZ,HARMANCIK EVLERİ: İlçemize bağlı Kuztekke mahallesinde tamamen ormanla kaplı yayla ve mesire yerleridir.

KIZILCASU, AT ALANI, ISIRGANLL KARACAKAYA ORMANLARI: İçerisinde değişik türde ağaç ve yabani hayvanların bulunduğu tabii park durumundadır.

ERENLER TÜRBESİ: Dağlı Köyü mevkiinde Arpa Çukuru denilen yerde bulunmaktadır.

ŞEYH SİR ALİ BANİ TÜRBESİ: Kuztekke Mahallesi Tekke mevkiinde bulunmaktadır.

KIRK MERDİVEN: Salman Köyü sınırları içerisindedir. Taştan oyma merdivenlerden dönerek inilmektedir. Eski kalıntılar define arayıcıları tarafından karıştırılmıştır

BEZEZ KALINTILARI: Alancık Köyü sınırları İçerisinde, eskiden yerleşim yeri olduğu anlaşılan, toprak altında kalan kalıntılardır.

DAĞLI KUYLUCU: Dağlı Köyü sınırları İçerisinde 150-200 metre derinliği olan büyük bir çukurluktur. Atlas Ekibi tarafından tespit edilmiş olup. Atlas Dergisinde yayınlanmıştır.





KÖYLERİMİZ

İlçeye bağlı 23 köy mevcut olup, bu köylere bağlı toplam 48 mezra vardır. İlçemiz nüfus aile kütüklerindeki sağ görünen nüfus 12758 kadın, 12.538 erkek, olmak üzere toplam 25.296'dır. Bu da gösteriyor ki ilçemizde ikamet eden nüfustan bir kat fazla nüfus dışarıda bulunmaktadır. İlçemizden dışarıya göç olayı vardır. İlçemiz köylerinin tümünde elektrik olup, ulaştırma ve altyapı durumu bölümün de belirtildiği gibi, sık sık elektrik kesintileri olmakta, bazen bu kesinti uzun süre İlçeye bağlı köylerin ilçe ile olan ulaşım ağı toplamı 243 km. olup, tamamı ham ve stabilize durumdadır.

Web Hazırlık

000_0022.jpg

Muzaffer Erdem

Şenpazar'ın Sesi Gazetesi
İmtiyaz Sahibi ve Genel Yayın Yönetmeni
Tel:0532 554 06 97 - 0544 328 81 80


Saat ve Tarih: 05:57 , 5/11/2006 Yazar: Muzaffer Erdem
Yorumlar (0) | Yorum Yaz | Baglantı

ŞENPAZAR KÖY DÜĞÜNLERİ ADETLERİ

ŞENPAZAR KÖY DÜĞÜNLERİ ADETLERİ

KIZ İSTEME: Köylerde evlenmeler görücü usulü ile yapılmaktadır

İstenecek kız görülür. Gönlü olup olmadığı oğlan ailesi tarafından araştırılır. Kızın arkadaşları aracı yapılarak evlenmeye razı olup olmadığı öğrenilir. Köy geleneğinde bu olaya "ağız arama" adı verilir. Kızdan olumlu cevap alınırsa kız babasının hatırının kıramayacağı kişilerle ilişki kurulur. Oğlan ailesi bu kişileri yanına alarak kız istemeye gider.

İlkönce hatır sorma gibi misafir geleneği yerine getirilir. Daha sonra ziyaret sebebi sorularak oğlan tarafının konuya giriş yapması sağlanır. Bu aşamadan sonra geleneklere uygun bir tekerleme ile "Allahın emri. Peygamberin kavli ile" kız oğlan istenir. Çoğunlukla kız isteneceği önceden bilindiği için kız ailesi kendi arasında bir karara varmıştır. Eğer cevap olumlu ise "Allah nasip ettiyse biz ne diyelim' ibaresi kullanılır. Bu durumda söz kesilmiş olur. Kız isteme faslından sonra nişan tarihi konuşularak bir karara varılır. Söz kesmenin belirtisi olarak şerbet dağıtılarak tatlıya bağlanır.

ani069.gif

NİŞAN DÜZME:Nişandan önce oğlan tarafı kız için gerekli olan giyeceği ve takıları hazırlar. Toplantı zamanında yemek üzere helva ve şeker alınır. Nişan günü erkek tarafı yakınları ile beraber kız evinde toplanırlar. Kız evindeki ikramda sonra kız için hazırlanan hediyeler bırakılır. Bu hediyelere halk arasında "Nişan Bohçası" adı verilir. Daha sonra geleneklere uygun olarak kız ve oğlanın yüzükleri takılır. Oğlan tarafının getirdiği takılar da bu arada takılır. Takıdan sonra erkek tarafının getirdiği helvaya oğlan babası para basar, diğer misafirlerde bunu takip eder.Toplanan para kız evinde kalır. Helva kesilir ve kız evinde misafirlere dağıtılır. Genellikle gençler kendi aralarında eğlenirler. Bu arada yaşlılar arasında düğün tarihi ve düğün hazırlıkları konuşulur.

Genellikle düğünden önce nikah işlemleri Köy Muhtarlığı tarafından yürütülür. Kız ve oğlanın sağlık muayeneleri, muhtar ve babaları eşliğinde Sağlık Ocağında yapılır. Resmi nikah yanında İmam nikahı da kıydırmak adettir.

SAĞADAK (SANADAK): Düğün günü kız tarafı misafirlerinin oluşturduğu topluluğa "Sağadakçı ", bu topluluğun düğün yerine çalgı eşliğinde alınmasına "sağadak" denir.

DURU: Gelin için getirilen hediyelerin isim söylenerek bir yerde toplanmasına "Dürü Dökme" denir.

KINA: Düğünden bir gün önce kız evinde kadınların toplanarak kına yakmalarına ""Kına" denir. Kına esnasında bir yandan eğlence yapılırken, bir yandan da erkek tarafından gönderilen helva konuklara ikram edilir. Helvaya para basılır. Hazırlanan kına maniler eşliğinde gelinin ve arkadaşlarının ellerine sürülür.

DÜĞÜN: Belirlenen düğün tarihine göre, köy ve çevre köylerdeki akraba, tanıdık ve dostlarla gurbette bulunan yakınlar düğüne davet edilir. Bu davetler evde yapılan helva dağıtılarak yapılır. Düğünlerde çalgı olarak kullanılan davul, zurna ve kemane eşliğinde erkek tarafının ileri gelenleri "silsana" bırakırlar. Silsana, erkek tarafının aldığı altın, giyecek, çorap, ayakkabı gibi eşyaların kız evine götürülmesidir.

Düğün yerinde hazırlanan oturma yerlerine gelen misafirlere çeşitli ikramlarda bulunulur. Kız tarafının ileri gelen erkek ve kadınları davul zurna eşliğinde belirli bir yerden alınır. Karşılayıcılar tarafından getirilen tepsi içerisindeki yiyecekler ile sanadak koçu" kız tarafı misafirlerine verilir. Kız tarafı isterse sanadak koçunu kestirerek düğünde yerler veya parasını alarak bu parayı köyün ortak işlerinden birinde kullanırlar.

Düğünlerde kadınlar ve erkekler ayrı ayrı yerlerde bulunur. Genellikle kadınlar eğlenen erkekleri uzaktan seyrederler.

Düğün gününün ilerleyen saatlerinde köy imamı tarafından damat ve sağdıca kına yakılır.Tepsi içinde okunmuş helva misafirlere dağıtılır. Bu sırada damat tüm konuklarla el sıkışır. Erkek tarafı gelin alma için yola çıkar. Davul, zurna ve erkek köçek eşliğinde , kız evine varılır. Kadınlar geline getirdikleri hediyeleri açarak isim söyleyerek ortaya koyarlar. Buna "Duru" denir. Duru esnasında damat ve sağdıca bal ve tatlı ikram edilir. Damat, kendilerine ikramda bulunan kişiye bahşiş verir.

Sürüden sonra gelin, evdeki yakınları ile helalleşir. Gelinin çeyizi taşınmaya başlanırken, çeyiz sandığı üzerine yakınlarından biri oturur. Bu kişiye de bahşiş verilerek sandık alınır. Eğer daha önceden başlık parası konuşulmuş ise o da bu sırada kız babasına verilir. Başlık parası almayan kız babaları olduğu gibi, eskisi kadar olmasa bile hala başlık parası alan aileler vardır.

Gelinin evden çıkarılması sırasında davul eşliğinde zurna ile "Gelin Çıkarma Havası" denilen yanık bir uzun hava çalımı Kızın babası ve erkek kardeşi gelinin koluna girerek evden çıkarılır. Yakınları arkasından ağıt yakmaktadır. Gelinin bindirileceği ata erkek kardeşi veya yakını bir erkek çocuk binmiştir. Ona bahşiş verilerek attan indirilir ve yerine gelin bindirilir. Gelinin ağabeyi veya yakını bir kişi gelin atını damat evine kadar çekmek ve gelini yeni evine teslim etmekle mükelleftir.

Gelin atının arkasına 'Hakçı' denilen beyaz, pullu çarşaflar giymiş kadınların bindiği atlar dizilir. Davul zurna çalarak düğün kafilesi erkek evine gelir. Gelin içeriye alınınca o günkü düğün eğlencesi bitmiştir. Düğüncüler dağılır. Artık gerdek için hazırlık başlar.

Akşam namazından sonra imam çağırılarak dini nikah yaptırılır. Gerdek odasında gelin ve damadın ikişer rekat namaz kılması, damadın gelini konuşturmak ve duvağını açmak için hediyeler vermesi ve önceden hazırlanan yiyeceklerden yenmesi adettendir.

Ertesi gün gelinle damat yakınlarım ziyaret ederek ellerini öperler. Aynı gün "Semet" adı verilen eğlenceler düzenlenir. Semet, daha çok kadınların ve aile mensuplarının katıldığı bir eğlentidir. Düğünden bir süre sonra gelin ve damat kız evini ziyaret ederek el öperler ve hayır dualarını alırlar.

DİNİ BAYRAMLAR: Yöremizde dini bayramlar arefe günü mezarlıkların ziyaret edilmesi ile başlar. Ramazan ve Kurban bayramlarının birinci günü ilçe merkezine gelinerek topluca bayram namazı kılınır. Bayram alışverişi yapılır. Bu güne "Bayram Cuması" adı verilir. Bundan sonraki üç gün daha, her gün ayrı bir mahallede olmak üzere bayram yapılır. Her mahalle kendine düşen günde diğer mahalle sakinlerini konuk eder, ağırlar. Erkekler bir yerde toplanırken, kadınlar ise ev ev dolaşarak bayram ziyaretini yaparlar.

FOLKLOR: Yapılan çeşitli düğün ve törenlerde davul, zurna ve kemane eşliğinde yöreye özgü köçek oyunu oynanır. Kemane ve zurna nağmeleri ve davul temposuyla yöre halkı çeşitli "çiftetelli"" oyunları oynar.

GİYİM-KUŞAM: İlçedeki giyim kuşam örnekleri köyler arasında ve ilçe merkezi ile farklılaşma gösterir, ilçe merkezinde yaşayanlar geleneksel giysi biçimlerim terk etmiş durumdadır. Köylerde giyim kuşam hala geleneksel özelliklerini korur. Erkekler, ceket pantolon, gömlek ve kara lastik giyerler. Kadınlar ise başlarına boncuklu tekke, basma entari, yelek ve paçalı şalvar, kırmızı kuşak ile ayaklarına naylon ayakkabı giyerler. Başörtü olarak sarı yazma, çember ve çevre denilen örtüler görülür.

KETEN EKİMİ VE DOKUMA:Yöremizin 1900'lü yıllarda giysi olarak yararlandığı keten bezi günümüzde üretilmemektedir. Dokuma sanayinin gelişmesi, zahmetli bir iş olan keten bezi üretiminin terk edilmesini hızlandırmıştır. Tamamen yöre imalatı olan keten bezleri ve üretiminde kullanılan çıkrık ve tezgahlar günümüzde antika eşya sayılmakta olup, bulunabilen az miktarda keten bezinden Halk Eğitimi Kurslarında yararlanılmaktadır

MANİ VE TÜRKÜLER

Düğünlerde, kına gecelerinde, hasat zamanlarında geleneğe bağlı olarak söylenen mani ve türkülerden bazıları;

Çaya indim ay ile
Beli kınalı tay ile
Tabiatın kurusun
Barınmam kuma ile

Karadut karasıynan
Her işi sırasıylan.
Sen beni alamazsın
Kaşık parasıynan

Ekin ektim sazağa
Biçtim koydum kızağa
A benim biricik bubam
Verme beni uzağa

Karşıda durma oğlan
Kavalı kırma oğlan
Nasıl olsa benimsin
Merak etme be oğlan

Keten göynek bezim var
Eylen sana sözüm var
Utandım diyemedim
Benim sende gözüm var

Ekin ektim tarlaya
Parıl parıl parlaya
Nerde güzel varsa
Gelsin bizim tarlaya

Gökten uçar teyare
Selam söyle o yare
Benden ona fayda yok
Bulsun başına çare

Karşıda ala yılan
Gözleri civan civan
Beni o yardan ayıran
Sürünsün divan divan

Şu giden kimin oğlu
Pantolu çullu mullu
Dönüp dönüp bakıyor
Sanki padişah oğlu

BU ÖRNEKLERİ DE HOCA'M EKLEMİŞ

MUSKA YAZDIRMAK
Hasta bir kişinin iyi olması için, din hocalarına birkaç ayet yazdırıp, hastanın yakasına veya belli bir yerine takmaktır. Halkın inancına göre, hocanın yazdığı muska denilen aygıt, hastayı iyileştirirmiş. Hastası iyi olan kişiler: "Allah senden razı olsun, Hocam! Senin muskanın şifalı olduğuna şimdi inandım." diyerek, günah işlerler. Çünkü o hastayı iyileştiren, Allah'tır. Bu gibi kimseler, Allah'a dua etmezler de, hocaya dua ederler. Bu, dilden dile yayılır. Hocalar da böylece geçinir, zenginleşirler.

MAYIS YEDİSİ
Bu gün, halk arasında önemli bir yer tutar. Halk bu günü, sayılı günlerden kabul eder. Mayıs yedisi girdiğinde, bunu bilenler, bilmeyenlere duyurur. O gün hiç kimse çifte çubuğa gitmez, hiçbir iş yapmaz. O gün paşa keyfi yapılır, evde dinlenilir, öteki günlerin yorgunluğu çıkarılır.
Birkaç kişiye sorduk:
- Niye böyle yapıyorsunuz?
Dediler:
- Atalarımızdan kalma bir günü kutluyoruz, fena mı?
Ve arkasından devam ettiler:
- Eğer biz bu günü kutlamazsak, uğurumuz döner, selâmete eremeyiz. Biz öldükten sonra, atalarımızın yanına gideceğiz. Adete uymazsak, öbür dünyada, oraya vardığımız zaman bizi kabul ederler mi? Tabii ki etmezler. Bir de Allah katına çıktığımız zaman bize öyle sualler sorarlar ki, altından kalkamayız. Böyle güçlüklere düşmeyelim diye, onların inandıkları bu olayları biz de yeniliyoruz.
Atalarımızdan kalan bir geleneğe göre, bu günde ekilen tohumlar çimlenmez. Çimlense de tohumları iyi gelişmez veya olgunlaşmaz. Mısır olmaz. Olsa da taneleri iyi olmaz. Fasulye ekmezler. Ekilen baklalar büyür büyümesine de fakat hiç danesi olmaz. Sapları da sarı sarı, acı olur. Bu yüzden hayvan bile yemez. Fasulyeler olsa bile, lezzetsiz olur.

Dışı bitli, içi kitli.
* KESTANE
Hey ne idim, ne idim
Samur kürklü bey idim.
Felek beni taşladı,
Kızgın külde haşladı.
* KESTANE
Dışı kazan karası, içi peynir yuvası.
* KESTANE
İçi peynir parası, dışı kazan karası.
* KESTANE

Dorukta çarık gibi
Yanıyom koruk gibi
Peşimde dönüp durma
Delirmiş tavuk gibi

Karşıdan atlı geçti
Üç güzel baktı geçti
İkisi şöyle böyle
Birisi yaktı geçti

Mendili serdim taşa
Vurgunum göze kaşa
Bugün beni güldürdün
Sevdiğim binler yaşa

Kaya dibinde tavşan
A benim çakır Anşa'm
Ben Anşa'mdan geçemem
Geliver ahşam ahşam

Oy sandığı çakalım
Yeşil boya çalalım
Demin mâni atardık
Şimdi neler yapalım

Yolda buldum bir para
Kırk paradır kırk para
Allah belânı versin
Ayakların kapkara

DİL ÇEREZLERİ, Oyhan Hasan BILDIRKİ


Saat ve Tarih: 05:52 , 5/11/2006 Yazar: Muzaffer Erdem
Yorumlar (0) | Yorum Yaz | Baglantı

Habertürk,Ufuk Güldemir 'in Ayıbı

 

Avlanmak ve adrenalin arıyorsan Sayın Ufuk Güldemir

Afganistan'a gidiniz.

  Ufuk Güldemir; Habertürk 'ün kurucusu ve başkanı,bugün Şefafoda 'da Güneri Civaoğlu'nun konuğuydu.Pankreas Kanserini yenen Ufuk Güldemir'e bundan sonraki yaşantısında sağlıklı ve mutlu günler diliyorum.

Ancak; "Masum ve savunmasız hayvanları" öldürüp,üstlerine ayaklarıyla basıp,sadist bir ifadeyle verdiği pozları,bir entellektüellikmişcesine,hobi olarak nitelendirdiği hayvan katliamının fotoğraflarını mutlu bir ifadeyle Güneri Civaoğlu'na anlatması son derece çirkin ve mide bulandırıcı bir yaklaşımdı.Halkı bilinçlendirmek gibi çok önemli bir mesleği kendi show una dönüştürmesi ve buna program denmesi ne kadar acizceydi.

Hırslarının kurbanı olmuş insanların tek silahı güç gösterisidir.Erdemli insan olmak yürek ister.Gazeteleri ve Tv 'ları kendilerine gövde gösterisi olarak kuranları ve yönetenleri kınıyorum.

Sen Kanseri yensen ne çıkar Sayın Ufuk Güldemir,Hırsını yenemedikten sonra.

Oturup yardım vakfı kursaydın ki;Türkiye'de bunlarada inanmıyorum.

"Atam uyanda gör; Milletin halini.Bu Vatanı kimlere emanet ettiğini,boş yere nice canları feda ettiğinizi.

Aşağıdaki yazı mgdmagazin.com dan alınmış bir haberdir.

Ben bu yazıyı ateşli bir hayvan hakları savunucusu olarak yazmıyorum.

Gençlik kimlere emanet görülsün istiyorum.

Adam gibi, insan gibi yaşamasını bilmiyorsanız bu vatanın topraklarını kirletmeyin ve çekip gidin.Acizler.Gazeteci ve Yazar geçinen ,nice hemcinsleriniz gibi.

Siz kendinizi çok daha iyi bilirsiniz.Nerde Uğur Dündar Halkın hakkını savunurdu bir zamanlar.Mehmet Ali Brant,Ali Kırca,Çetin Altan,Emin Çölaşan,Fatih Altaylı bir zamanların ateşli hak savunucuları nerdesiniz.

Ufuk Güldemir'e bir sanatçı ve eğitimci olarak tek bir sözüm var.

Yazıklar olsun.

 

AysunSay

 

UFUK GÜLDEMİR’DEN BALLANDIRA BALLANDIRA AYI AVI HİKAYESİ...
Ufuk Güldemir, Kamçatka’da gittiği ayı avını Cem Boyner’i hasetinden çatlatacakmışcasına Hürriyet’in Pazar ekine tüm detaylarıyla birlikte yazmış. Yalnızca postu 75 kilo yapan koca ayıyı nasıl izlediklerini ve nasıl vurduklarını yazan Güldemir, biliyorsunuz Begüm Özbek’le birlikte... Peki Özbek’in annesi kim?.. Ateşli bir hayvan hakları savunucusu olan Süsen Erkuş... Sakın Güldemir, bu yazı sonucu kayınvalide hışmına uğramasın! Ufuk Güldemir’in ilginç av yazısı bir tık ötede duruyor, siz de okuyun...
Acıdır ayının ölümü
 
‘Bekle’ diyor Aleg, ‘Ben at demeden atma.’ Ayı yaklaşıyor, yaklaştıkça büyüyor. Büyüdükçe de büyüyor. Arada bir arkasına dönüp takip edilip edilmediğine bakıyor. Öylesine şişko ve kocaman ki, her adımında üstündeki post titriyor. 150 metreye kadar geldiğinde Aleg, ‘Shoot’ diyor. ‘But, just behind the shoulder.’ Koltuğuna değil, koltuğun hemen arkasına...
 
İki elini başının yanına koca koca açarak anlatmaya başladı:
 
-Dikkat et kafası sepet gibi olmalı. Kafası sepet kadar büyük ve kulakları küçükse bil ki büyük erkektir. Eğer kulakları büyükse o zaman bil ki dişidir.
 
Papermoon’daki yemekte işte böyle anlatmıştı Sait Han, ‘vurulacak’ ayının nasıl olması gerektiğini.
 
Türkiye’yi ziyarete gelmiş dünyaca ünlü Pakistanlı avcı Sait Han ile Papermoon’da oturmuş ayıları konuşuyorduk. Papermoon’da herkes bir şey konuşur. Ayı konuşmak da yasak değildir. İsteyen ayıları da konuşabilir. Sait Han’a yıllardan beri dünyanın en büyük ayılarının yaşadığı Kamçatka’ya ayı avına gitmek istediğimi anlatıp tavsiyelerini sorunca, bana tavsiyesi işte böyle oldu. Kafası büyük ayı, büyük erkek anlamına geliyordu.
 
Kamçatka ayılarının erkeği ortalama 600 kilo civarında. Somon mevsiminde balık yemeye başladıklarında 850 kiloya kadar çıkıyorlar. Kamçatka ayıları, Alaska’da yaşayan ayılarla birlikte dünyanın en büyük ayıları. Birinciliğin kimde olduğu tartışma konusu.
Kamçatka, Türkiye için dünyanın öbür ucunda. Önce 3 saatlik İstanbul-Moskova, ardından Aeroflot ile 9.5 saatlik Moskova-Petropavlosk (Kamçatka’nın başkenti) arası uçak yolculuğu. Arktik halkanın hemen altında, Sibirya’nın Pasifik Okyanusu’na uzanan bir yarımadası Kamçatka. Ama ayılar şehrin ortasında yaşamıyor. Daha gitmek gerek.
 
Arkadaşım Abdullah Ceylan ile birlikte Petropavlosk’a indikten sonra 5 saatlik bir otomobil yolculuğu, onu takiben 4 saatlik bir kar motoru yolculuğu ile ayı kampımıza ulaştık. Rehberimiz Aleg iri yarı, babayiğit bir avcı. Ayı rehberi, dünyada nesli tükenen bir tür, hızla koruma altına alınmalı. Ayı rehberi, bir insan alt türü olarak, ne söylüyorsa onu kasteden acaip bir mahluk. Örneğin ‘Hayır’ diyorsa, o gerçekten ‘Hayır’ demek.
 
Rehberimiz Aleg, aynı zamanda bir kar motoru cambazı. Bu coğrafyada kar motoru, Malatya’da mobilet kadar yaygın. Kar motorunun arkasına bir kızak bağlanıyor, avcı bu kızağa yerleşiyor ve kampın etrafında büyük daireler çizilerek ayı izi aranıyor. Karda taze iz bulunduğunda takibe başlanıyor.
 
Taze ayı izini de atlamak mümkün değil. Her biri küçük bir krater büyüklüğünde. Üç günde 40 kadar ayı görüyoruz. Bir tanesinin izleri gerçekten etkileyici. Aleg motordan iniyor, cebinden şerit metreyi çıkarıp izi ölçüyor, ‘22 santimin üstünde, büyük ayı’ diyor. O dakikadan itibaren de korkunç bir takip başlıyor.
 
Karda yaklaşık 80 kilometre hızla ilerliyoruz. Bu sürat şart, çünkü ayı çok uzaklardan motor sesini duyup dört nala kalkıyor. Baş döndürücü bir sürat sonunda ayıyı görüyoruz. Karlar üzerinde koşan ayı, gördüğüm en etkileyici hayvanlardan birisi. İnanılmaz büyük. Her adımında sanki yer titriyor. Etrafından dolaşıp, muhtemelen yöneleceği bir tepenin arkasına geçip yürüyerek yukarıya tırmanıyoruz. Ayı yaklaşık iki kilometre ötede ve ip çekmiş gibi bizim tepeye doğru geliyor.
 
‘Bekle’ diyor Aleg, ‘Ben at demeden atma.’ Ayı yaklaşıyor, yaklaştıkça büyüyor. Büyüdükçe de büyüyor. Arada bir arkasına dönüp takip edilip edilmediğine bakıyor. Öylesine şişko ve kocaman ki, her adımında üstündeki post titriyor. 150 metreye kadar geldiğinde Aleg, ‘Shoot’ diyor. ‘But, just behind the shoulder.’
Koltuğuna değil, koltuğun hemen arkasına atmamı istemesinin mantığı şu: Ayı o kadar büyük ki kurşunumla tek omzu kırılsa bile üç ayağı ile saldırabiliyor. Ayılar Kamçatka’da senede 3-4 tane köylü yiyor. Koltuğun hemen arkası, yani ‘just behind the shoulder’, yumuşak dokulu bir yer. Kalın kol kemiği yok. Merminin penetrasyon ihtimali ve bir karşı saldırıya meydan vermeden ayıyı yıkma ihtimali daha yüksek.
 
Silahtan kaygılıyım. Her zamanki silahım değil. Daha önce kullanmadığım bir çap. Tehlikeli bir hayvan ile karşı karşıyayım ve silahın gücünü bilmiyorum. Kuvvetli bir çap ama ayı da lokomotif gibi karları yara yara geliyor.
 
Aleg’in köpeği, bir işaretiyle hemen ayıya yöneliyor. Üç metre kadar yaklaşıp havlamaya başlıyor. Köpeğin varlık nedeni, ayıyı meşgul edip avcının atış yapabileceği pozisyonlar hazırlamak. Yoksa ayının yanında bit gibi kalıyor ve zaten korkudan fazla yanaşamıyor.
‘Meşgulcu köpek’ etrafında döne döne ayıyı bulunduğu yerde ayakta tutuyor. Ayı, gözleri köpekte, bizi göremiyor. Görüyor da köpekten kopamıyor. Aklı bizde, gözü etrafında dönen köpekte.
 
Ayı ayakta...
 
338 Win Mag koltuğunda patladığında sanki yanardağ patlıyor..
 
Koca cüsse önce sırt üstü yere yıkılıyor, sonra ayağa kalkıyor ve göğsünü, kurşunun değdiği yeri ısırmaya çalışıyor. Önüne geçilemez bir öfke topu, 100 bin beygir gücünde bir motorlu testere, kulakları sağır eden, adamı zürriyyetten kesen bir hiddet çığlığı.
338 win mag bir daha patlıyor...
 
‘Bir daha at bir daha!’
 
338 win Mag bir daha konuşuyor. Sert konuşuyor: Kemik sesi. ‘Thump’.
 
Karla kan birbirine acıyla karışıyor. Kar ve kan bu kadar mı yakışırmış birbirine? Kızıl kar yağar mı hiç? Ayı ölünce kızıl kar yağıyor ey sevgili okur...
 
Aleg’le beraber ayıyı yüzerken, balık kokan bu muhteşem hayvanı okşuyorum. Ellerimi etlerine sürüyorum. Yağını kokluyorum, kokusunu içime çekiyorum. Ya bir gören olsa ayıyı kokladığımı? Avcı niye avlar bu kadar muhteşem bir hayvanı?
 
İyi soru...
 
Ama iyi bir cevap da var:
 
Bir tek çirkinleri mi avlayacağız?
 
Penisinin içinde kemik olan tek canlı, ayı. Kemiğin topuzu gümüş kaplanarak içki karıştırıcısı yapılıyor. Ellerimle penisini açıp kemiğini çıkarıyorum. Bir karış uzunluğunda kalem gibi bir kemik.
 
Ayının sadece postu ve başı 75 kilo. İki kişi kar motoruna taşımakta güçlük çekiyoruz. Burnunun ucundan kuyruk sokumuna olan mesafe 9.8 feet. Irkının sıradan bir ferdi.
 
Av sona erince Petropavlosk Otel’e dönüyoruz. Otelin takma adı ‘Ayı Oteli’. Burası her milletten avcının kamptan dönüşte kaldığı yer. Amerika’nın ‘Altına hücum’ kasabalarının otellerini andırıyor. Herhalde dünyada insanların birbirine merhaba demeden ‘Senin ayının boyu kaçtı’ diye sorduğu tek yer. İddia o ki, burada, güneşe doğru kaldırıldığında, tıpkı karides gibi iç organları gözüken beyaz ve şeffaf kadınlar yaşıyor. Otelde herkes ayıları ve karides kadınları konuşuyor.
 
Kamçatka coğrafyası, bir yanardağ arazisi. Ne tarım var, ne güneş. Bu verimsiz, volkanik topraklar T.S Elliott’un Waste Land’ının film platosu sanki. Şeffaf ve mutsuz karides kadınlar, Sovyet nükleer denizaltı üssüne evsahipliği yapan bu çorak coğrafyada dünyanın en büyük ayılarıyla yaşıyor. Penisleri kemikli ayılarla, kızıl kar altında.
Ayı oteli Petropavlosk Mayıs 2004
 
ALTINCI AY UYANIP DENİZE YÜRÜYOR
 
Kamçatka’da yasal, lisanslı ayı avı şöyle yapılıyor: Bu ince uzun yarımadanın tam ortasında bir hat halinde yanardağ silsilesi uzanıyor. Ayılar 6 ay süren kış uykusuna bu yanardağların eteklerindeki ormanlarda yatıyor. Tam 6 ay boyunca sistemini kapatıyor. Ne yemek yiyor ne def-i hacette bulunuyor. Kalp atışlarını yavaşlatıp nefes sayısını neredeyse dakikada bire düşürüyor. Olağanüstü bir mahluk, bu ayı. Baharda uyanır uyanmaz tundraya inerek denize veya okyanusa doğru yolculuğa başlıyor. 1 metreye ulaşan karların üzerinde iz bıraka bıraka denize yolculuğu sırasında da avlanıyor.
 
UFUK GÜLDEMİR


Saat ve Tarih: 07:37 , 5/11/2006 Yazar: AysunSay
Baglantı

Ufuk Güldemir

 
 
Avcı



"Neden avlanıyorsunuz? Avlanmak size yaşadığınızı mı hissettiriyor?"
Ayşe Arman bunu Ufuk Güldemir'e soruyor.
"Avlanırken nedenini düşünmüyorum. Avcılığımı eleştirenlerle de aynı değerleri, aynı 'tanrıları' paylaşmıyorum" diyor Ufuk...
Avcılığını "marjinal insanlar"ın eleştirdiğini söylüyor:
"Biri müptela, öbürünü genel yayın müdürlüğüm sırasında işten atmışım..."
Ben bu listeden değilim.
Müptela sayılmam.
Ufuk'un işten attıklarından değil, işe aldıklarından biriyim. Milliyet'teki ilk sütunuma onun davetiyle kavuşmuştum.
Yine de avcılığı, ona yakıştıramamışımdır.
Tıpkı hastalığı yakıştıramadığım gibi...
***
Ernest Hemingway de avcıydı.
Küba'da yaşadığı küçük evi gezerken türlü çeşit av aletleri çekmişti dikkatimi... özellikle boy boy oltalar...
Nobel aldığı romanı "İhtiyar ve Deniz"in ilhamı, belki öyle bir balık avından hatıraydı.
Evde çerçevelenmiş bir mektup vardı:
"Çanlar 45 bin sattı" diye müjdeliyordu yayınevi...
"Çanlar Kimin İçin Çalıyor"u orada yazmış, kitabın geliriyle Kübalı devrimcilere yardım yapmıştı. Ama devrimden sonra terk etmişti Küba'yı...
Karaciğeri iflas etmişti. Ruhsal çöküntüdeydi.
Artık av bile onu yaşatmaya yetmiyordu.
İçine dönük bir safaride kalemden bir mızrakla yaralamıştı ruhunu...
Kalabalıklara karışıp kanı durdurabilecekken, yalnızlığı seçip yarayı hepten kanatmıştı.
Avcılığın bir kuralı vardı:
"Temiz öldürme sorumluluğu..."
Yani acı çektirmeyeceksin; bir hayvanı yaraladıysan onu sonuna kadar izlemek zorundasın.
Yıllarca avına reva gördüğünü, bu kez kendine uyguladı:
Yaralı benliğini daha fazla acı çekmekten kurtarmaya karar verdi.
Güvercin avında kullandığı tüfeğinin tetiğini bir kapının tokmağına bağladı.
Namluyu kalbine çevirip kapıyı kapattı.
"Son av"ı kendisi olmuştu.
***
Giderayak şöyle yazmıştı:
"Uzun bir hayat, insanın iyimserliğini yok eder. En iyisi vücudu eskitip yaşlandırmadan, hayaller yıkılmadan, gençliğin mutluluğu içinde ölmek, bir ışık seli içinde gitmektir."
Ölümle yüzleşmişlere özgü cesaret cümleleri bunlar...
Aynı olgunluk, Ufuk'un söyleminde de var.
Amerika'da Hasan Cemal'e "Çok hırslı, çok tutkulu avlar yaptım" demişti:
"Pamir platosunda Marco Polo koyunu avladım; bir ay sonra Kutuplar'da beyaz ayı... Ama her şey bir arada olmuyor. Doludizgin yaşadım. Artık bazı hırsları bir yana koymak lazım."
Sadece kanserin değil, pek çok hastalığın dermanı gizli bu sözlerde...
"Avcılığı eleştirenlerin tanrıları" da aynısını öğütler...
Ufuk'un kendine cenaze şarkısı olarak seçtiği "My Way" de der ki:
"Sevdim, güldüm ve ağladım/ doydum; yenilgilerden payımı aldım/ şimdi dinerken gözyaşlarım, hepsine gülüp geçiyorum/ Onlarla yüzleştim ve ayakta kaldım".
***
Hemingway, kendisine acı veren yüreğine sıkmıştı kurşunu...
Ufuk, eminim kanserine sıkacak ve ayakta kalacak.
Belki de onun "son avı", zihninde yaraladığı dünyevi hırslar olacak.

Milliyet Gazetesi Yazarı; Can Dündar  cesur bir yürekle kaleme alır,Av merakını ve Ufyk Güldemir'i

Ne Yazıkki; Can Dündar daha sonra Ufuk Güldemir'den özür dileyecektir.


Saat ve Tarih: 07:36 , 5/11/2006 Yazar: AysunSay
Baglantı

RESİM SERGİLERİ







Bu elektronik davetiye, dem-art Sanat Galerisi tarafından lebriz.com haber servisi aracılığıyla aysun say adına aysunsay@superposta.com adresine gönderilmiştir.


Saat ve Tarih: 07:09 , 4/11/2006 Yazar: AysunSay
Baglantı

DAVET


Saat ve Tarih: 04:31 , Friday Yazar: Atatürk sayfası/atagrup
Baglantı

MÜZİK SEVERLERE

Sevgili sanat sever dostlarım;Dinlemekte olduğunuz sanatçı:

 

Dido (1971 - .... )

Dido   (1971 -  .... )

Dido, ünlü "Faithless" grubunun simgesi ve başarılı müzik yapımcısı Rollo'nun kardeşi olarak 25 Aralık 1971'de, Londra'da dünyaya geldi. İlk enstrümanı ses kayıt cihazı, İlk gittiği konser ise bir Santana ve Pat Metheny performansıydı. 10 yaşında Londra Guildhall Müzik Okulu'na girdi. Kısa sürede kendini gösteren, piyano ve kemandaki yeteneğiyle dinleyenleri kendine hayran bırakan Dido, yirmili yaşlarında adından iyice söz ettirmeye başlayacak ve alçakgönüllülüğünden hiçbir şey kaybetmeden tüm dünyanın tanıdığı bir yıldız olma başarısını gösterecekti.

Dido, amatör müzisyenlerle çalışmalar yaparken bir yandan da ağabeyinin albüm koleksiyonundan faydalanarak çeşitli müzikal öğeleri analiz etmeye çalışıyordu. Londra tabanlı birkaç grupta vokallik yaptıktan sonra Rollo'nun projesi olan "Faithless" topluluğuna katıldı. "Reverence" isimli albümleriyle inanılmaz bir başarıya ulaşmalarının ardından, Dido katkılı vokalleriyle 1,5 sene boyunca dinleyenlerini büyülemeye devam ettiler. Dido, grubun ikinci albümüne de önemli katkılar sağladı ve kendi şarkılarını yazmaya başlayarak solo kariyeri için de olumlu bir adım atmış oldu. Bu dönemde kaydettiği demolar, Cheeky ve Arista kayıt şirketleri tarafından 1999'da yayınlandı.

Genç şarkıcı, akustik pop ile elektronik tabanlı müziği bir araya getirip güçlü sesiyle ustaca şekillendirdiği parçalarını aynı yıl bir albümde topladı. Bu ilk albüm, "No Angel" adını taşıyordu. Arista Kayıt Şirketi etiketiyle 99 yazında piyasaya sürülen ve BMG tarafından çok sayıda ülkeye dağıtımı yapılan çalışma, derin duygularla dolu "Here With Me", dokunaklı melodilere sahip "Thank You" ve ilginç sözleriyle dikkat çeken "Don't Think of Me"nin de içinde bulunduğu birbirinden güzel 12 şarkıyla müzik eleştirmenlerinin beğenisini kazandı. Enstrümental çeşitliliğin üst düzeyde tutulduğu ve birkaç müzik türünün bir arada uyumlu biçimde işlendiği "No Angel"ın yapımcılığını, şarkıcının ağabeyi Rollo, Rick Nowels, Duncan Bridgeman ve Sister Bliss üstlendi.

Albümde yer alan "Here With Me" adlı parça, Amerikan televizyonlarının ünlü dizisi Roswell'de çalınmaya başlarken "Thank You" ise, baş rolünü Gwyneth Paltrow'un oynadığı "Sliding Doors" filminin tema müziği olarak kullanıldı. Şarkıcıya basının gösterdiği ilginin şaşırtıcı derecede artması, Eminem'in "Stan" isimli single çalışması için yorumladığı "Thank You" adlı parçanın çıkışıyla gerçekleşti.

Ülkemizde de büyük ilgi gören ve haftalarca listebaşı olmayı başaran Dido, 30 Eylül 2003'te ikinci albümü "Life For Rent"i ("Kiralık Hayat") çıkardı. Albüm; akustik gitarlarda Adam Zimmon, Paul Herman, gitar ve klavyede Rick Knowles, gitarda Rusty Anderson, Dave Randall, piyano, klavye ve programda Sister Bliss, klavye ve perküsyonda Mark Bates, basta Aubrey Nunn, davullarda Andy Treacy, Mako Sakamoto, perküsyonda Carlos Paucar ve geri vokallerde Pauline Taylor'ın katkılarıyla kaydedildi.

Hayranlarının sabırsızlıkla beklediği "Life For Rent", çıkışının ardından birbirine zıt çok sayıda tepkiyle karşılaştı. "No Angel"dakilere oranla daha ağır ve yoğun birer yapıya sahip olan şarkılar, bir kesim tarafından 'sıkıcı ve bunaltıcı' olarak nitelendirilirken, hatrı sayılır bir kitlenin de büyük beğenisini kazandı. Şarkı listesinin başında bulunan ve albümde video klibi çekilen ilk parça olan "White Flag", Dido'ya 2004 Grammy Ödülleri'nde "En İyi Kadın Pop Vokal Performansı" dalında adaylık kazandırdı.

Yorumların yönü ne olursa olsun Dido; etkileyici sesi, özgün müziği ve olgun kişiliğiyle popüler müziğin önemli kadın şarkıcıları arasındaki yerini aldı. Onun müzik piyasasındaki kalıcılığını gelecekte yapacağı çalışmaların kalitesi belirleyecek.

 

kaynak:muzikkutusu.com



Saat ve Tarih: 05:26 , 1/11/2006 Yazar: AysunSay
Baglantı

somun gibi

                     an olur,hayaline saplanır ,
                  kara bir gece / bakışların...
                     geçmiş zamanların hüznü,
                   sinmiş yüzüne / hazan..
                      al renkli duvarların yerine,
                gri bir akşam çökmüş...
                     bir lokma aşkın tadı,
                sinmiş duruyor / dudaklarına...
                     bir parça somun gibi,
                 koklamak / seni, ve..
                     damaklarıma yaymak/sevdanı...
                                 ve...
                    şükretmek tanrıya....

 

                           AysunSay


Saat ve Tarih: 12:02 , 1/11/2006 Yazar: AysunSay
Baglantı

TÜTSÜ VE PARFÜM TARİHÇESİ

KOKUNUN TARİHÇESİ : 
                                               
Kokunun tarihçesi insanlık tarihi ile birlikte başlar ve onun kadar eskidir, diyebiliriz. İnsanoğlunun adeta büyülemiş olan kokunun tarihçesi daha çok doğu kültürüne dayanmaktadır. Kokulu bitki ve reçinelerin yakılmasıyla yani tütsü ile koku insan yaşamına girmiştir. Eski çağlardan bu yana dünya dilinde kokuyu ifade eden sözcük PARFÜM dür. 
                             
PARFÜM kelimesi Latince kökenli olup [dumandan çıkan] anlamındaki [Per - fumüm] kökünden gelmektedir. Bu kelimede kokunun insan hayatına tütsü ile girdiğinin göstergesidir. Daha sonraları kokulu bitkilerden ve çiçeklerden elde edilen kokulu yağlar tütsü ile birlikte dini törenlerde tanrıları memnun etmek için kullanılmaya başlanmıştır.

Eski mısırlılar ölülerini güzel kokulu yağlar ile yıkayıp ayrıca mezarlara kokulu yağlar da koyarak güzel kokuları yaşam ötesine taşımak istemişlerdir. Daha sonraları kokular dini inançların dışında güzel kokmak amacı ile vücuda sürülerek kullanılmaya başlanmıştır. Milattan önceki çağlarda Eski Mısır ve Çin kokulu yağ üreticileridir. Kokulu yağlar ipek yoluyla Avrupa'ya taşınmıştır. O yıllarda kokuların en büyük tüketicileri Avrupa Saraylarında krallar ve yakınları olan asillerdi.

İnsanlar koku ihtiyaçlarını 19. yy.ın başına kadar kokulu bitki ve çiçeklerden çıkarılan kokulu yağlar ile karşılamıştır. Bunlara [ uçan yağ ] [essentiol oil] [ eterik yağ ] denilmektedir.

Avrupa kokulu yağ ve kokulu su üretimine Rönesans ile birlikte 16-17. yy.dan itibaren başlamıştır. Ülkemizde ise 19. yy.da, gülyağı üretimiyle başlanmıştır. Ancak 19. yy.ın sonları ve 20. yy.ın başlarından itibaren kimya sanayindeki hızlı gelişme koku konusunu da olumlu bir şekilde etkilemiştir.

Dünya nüfusunun hızla artışının yanı sıra çok yeni ve de oldukça bol çeşitli kişisel temizlik, kozmetik, ev temizlik ve endüstriyel ürünlerinin üretilmesi kokuya olan ihtiyacı artırmıştır. Natürel kokulu yağlarla bu ihtiyaç karşılanamamıştır. İşte bu nedenle KOMPOZE ESANS doğmuş ve bugünde sanayi ürünü

 

Tütsü nasıl yapılır? 
                                     
Malzemeleri; sakız ve reçineler, tarçın ya da karanfil gibi aromatik elemanlar.
Aromatik elemanların hazır olarak satılan doğal yağlar da kullanabilir.

Tütsü işte bu malzemeler karışımından yapılır. Karışımın, kulak memesi kıvamında olmasına özen gösterilir. Daha sonra elde koni şekli verilir ya da çöp şişi bıçak yardımıyla üçe ayırıp karışımı şiş etrafına sarılır.

Tütsü reçine,kokulu odun ve sakızların katı veya toz halindeki karışımlarından hazırlanırlar.

Eski Mısır'da insanlar tapınaklarda ve evlerinde KYPHİ yakarlardı.Bu kutsal parfüm aromatik

birkilerin reçinelerin ilavesi ile şarap ve kuru üzüm temelinde hazırlanmış bir tütsü hamurudur.

M.S. 476'da Roma İmparatorluğu'nun çökmesinden sonra,Rönesans'a kadar Avrupa'da kişisel

koku değişiminin en parlak dönemine geçilmiş oldu.

1370 te ilk alkollü parfüm Macar kraliçesi Elizabeth için, hazırlanmıştır.


Saat ve Tarih: 10:08 , 1/11/2006 Yazar: AysunSay
Baglantı

İKİ BOŞ ÇUKUR

                         gözlerime bak...

                  iyice/ taa; içine....
                 ne matem,ne elem,
          bir ucuna sarılmış hayali / aşk_ım,
            bir ucun / dağlar ,içi_m / ahlar,
                kor bir yürek/ eli_m_de,
                korkarım sönecek diye,
              ya, inci tane_m_se / düşen!,
                  sönmesine sebep...
                  varsın,kör_ olası,
               iki / içi boş çukur kalsın,
            iki boş kalp / yerine....
 
AysunUğurlarSay

Saat ve Tarih: 06:48 , 26/10/2006 Yazar: AysunSay
Baglantı

REMBRANT İSTANBULDA

Kültür Sanat
Rembrandt'tan gölgede kalmış desenler
Hollandalı ressam Rembrandt ve çevresindeki sanatçıların çokça 'ışığa çıkmamış' desenleri Pera Müzesi'nde ağırlanıyor. Bu yıl tüm dünyada, 'ışığın ressamı' Rembrandt'ın doğumunun 400. yılı kutlanıyor.

Suna-İnan Kıraç Vakfı Pera Müzesi de bu kutlamalara, 'Rembrandt ve Çevresi / Desenler' sergisiyle dâhil oldu. Rotterdam Boijmans van Beuningen Müzesi Koleksiyonu'ndan derlenen 99 desen, Koç Allianz'ın desteğiyle Türkiye'ye getirildi. Sergi süresince Pera Müzesi oditoryumunda Rembrandt ve sanatını anlatan, uluslararası uzmanların katılacağı özel etkinlikler gerçekleşecek.

'Işığın ressamı'nın desenleri ilk kez Türkiye'de; ancak müzenin 4. ve 5. katına dönemin görkemli yağlıboya tablolarını düşleyerek gitmeyin. Küçücük desenleri gördüğünüzde de kesinlikle burun kıvırmayın. Karel van Mander'in Rembrandt'ın doğumundan iki yıl önce 1604'te yayımladığı ünlü 'Resim Kitabı'nda (Schilderboeck) geçen bir cümle şöyle çünkü: "Resmin babası desendir." Hele ki bu desenleri sanat tarihine 'ışığın ressamı' olarak geçmiş biri yapmışsa… Ustanın bundan 400 yıl önce karaladığı desenlere yakından bakmak, onlara bir nefes mesafesi kadar yaklaşmak, bunu yaparken de kâğıt ışığa duyarlı bir malzeme olduğu için onların sergilenmek yerine asırlardır özel kutularda saklandığının bilincinde olmak... Bütün bunlar bir arada düşünüldüğünde serginin önemi daha iyi anlaşılıyor.

63 yıllık yaşamı boyunca yaklaşık 600 yağlıboya, 300 baskı ve 2 bin dolayında çizim yapan Rembrandt'ın önemi, salt Barok anlayışla çalışmış bir ışık-gölge ustası olmasından değil, aynı zamanda insani duyguları bu denli az renkle anlatabilmesinden geliyor.

Rembrant ve öğrencileri

Çok sayıda öğrenci yetiştiren Rembrandt'ın sanatının gizlerini öğretme konusundaki bonkörlüğü, ileriki yıllarda öğrencileriyle kendisinin yaptığı resimlerin birbirinden ayrılmasını güçleştirmiş. Yakın zamana kadar öğrencilerinin işleri de Usta'ya ait sanılmış. Bu sergideki 99 eserden 31'i onun. Diğerlerinden 4'ü ise soru işaretli. Serginin küratörlüğünü üstlenen Dr. Albert J. Elen, 20. yy.'dan önce Rembrandt'ın stilini andıran tüm eserlerin ona ait zannedildiğini anlatıyor: "17., 18. ve 19. yüzyıllarda Rembrandt'ın tablolarında ve desenlerinde uzmanlaşmaya gidilmemişti. Şimdilerde orijinal Rembrant'lar ayırt edilmeye başlandı ve gerçekten ona ait olan desenlerin sayısının sanılandan az olduğu ortaya çıktı.

Sergideki desenlerden 'Birlik Üyelerinden Biri, Volkert Jansz Eskizi', 'Yatan Aslan', 'Pencerenin Önünde Saskia Uylenburgh', 'Kucağında Açık Kitapla Oturan Kadın', 'Yakub', 'Benyamin ve Büyük Oğullarından Biri' ve 'Amsterdam Kale Burcu Blauwhoofd Üzerindeki Yel Değirmeni' Rembrandt'ın desendeki ustalığını gösteren örneklerden. Usta, çok sayıda manzara tablosuna imza atmasına karşın az sayıda manzara deseni yapmış. Bunlardan birkaçı sergide yer alıyor. Ayrıca, Rembrandt'ın yaşadığı dönemde kâğıdın elle yapılan, pahalı bir malzeme olmasından dolayı sanatçının aynı sayfaya birkaç figür çizdiği, hatta bazen sayfanın arka yüzünü de kullandığı olmuş. Sergide onun bu 'çift yüzlü' desenlerinden beş örnek var. Gölgede kalmış desenler 7 Ocak'a dek Pera Müzesi'nde.

IŞIK VE GÖLGENİN RESSAMI

Barok akımın en güçlü temsilcilerinden biri kabul edilen Rembrandt, 1606'da Leiden'de (Hollanda) doğdu. 1620'de Leiden Üniversitesi'ne kaydolan Rembrandt, çeşitli öğretmenlerden resim dersi aldıktan sonra 1931'de Amsterdam'a yerleşti. 1650'lerin başında önemli siparişler alan Rembrandt, 1657'de parasızlık nedeniyle evini ve koleksiyonunun önemli bir bölümünü elden çıkarmak zorunda kaldı. Ölümünden önce yapmaya başladığı resimler en yetkin yapıtları arasında gösteriliyor. 1669'da yaptığı 'Kendi Portresi'nde sanatçı, sanki başından geçenlerin tümünü tuvale yansıtmış.

Christ in the Storm on the Lake of Galilee, 1633. Oil on canvas.Anatomy Lesson of Dr. Nicolaes Tulp, 1632. Oil on canvas.

 

1606 yılında Leiden’da bir değirmencinin oğlu olarak dünyaya gelen ve 1669’da ölen Rembrandt, sergi metninde şu sözlerle anlatılıyor:

Rembrandt yaklaşık olarak 600 yağlıboya, 300 gravür ve 1,400 desen üretti. Bu yapıtlar içerisinde 60’tan fazla otoportre bulunmaktadır. Bu otoportreler, kendini betimlemekten öte, çeşitli yüz ifadeleri ve farklı sanatsal teknikleri keşfetme süreciydi. Aynı zamanda, bir yaşamın değişen kişisel tutumlarını yansıtan bir kayıt aracıydı. Özellikle erken dönem otoportre çalışmaları objektif bir tasvirleme olarak tanımlanamaz. Bu çalışmaları, İncil’den ve tarihten sahneler içeren yapıtlarında kullanmak üzere portre örnekleri olarak ve ‘chiaroscuro’ tekniğini geliştirmek için kullanmıştı.

17. yüzyıl Protestan Hollanda’da kilisenin yaptırımı ve dini içerikli yapıtlara fazla talep olmamasına rağmen, işlerinin üçte biri İncil’den alıntı konular üzerine kuruluydu. Rembrandt, barok akımını devam ettirerek, ışık ve gölgeyi abartılı bir uygulama ile kullanmaya devam etti.

İnce ve özenli fırça darbeleri gibi geleneksel tekniklerden uzaklaşarak, kalın ve özgür fırça darbeleriyle, ancak uzaktan algılanabilen bir kompozisyon üslubu yarattı. Bu teknik, bitmemiş bir resim etkisi verdi. Dolaysıyla form bire bir resmedilmiş değil, ‘ima edilmiş’ oluyordu.



Saat ve Tarih: 05:44 , 26/10/2006 Yazar: AysunSay
Baglantı

MONİCA MOLİNA / MÜZİK SEVERLERE

 

 

Sevgili Müzik Sever Dostlarım,Fonda dinlemekte olduğunuz Müzik ve Sanatçı:

İspanyol'ların güçlü sesi Monica Molina'nın CD ve kasatini,Latin Müzik severler için,tavsiye ediyorum.

 

Yer yer Tango,Salsa ve Latin Ritmlerini hissedeceksiniz.

Keyifli ,sıradışı bir atmosfer yakalamak isteyenler için.

 

'A VIDA' isimli yeni albümünün teması aşk ve ötesi! Tutkulu ve melankolik Akdeniz müziğinin 'billur' sesi Monica Molina, iyi cins şarap gibi, zaman geçtikçe güzellik, derinlik ve tat kazanıyor.

 

Albümdan çıkan ilk 45'liği "Donde Sea Que Hoy Estes", "Suenos", "Tesoros" ve Cesaria Evora klasiği "Sodade" nin İspanyolca yorumu albümün en dikkat çekici şarkıları. Albümdeki 11 şarkının birçoğu Monica Molina'nın erkek kardeşi Noel Molina'ya ait. Tino Ilgave Geraldo, Pedro Javier Gonzalez, Jose Antonio Rodriguez, Angie Beam, Diego Magellan, Jesus Cayuela 'A VIDA' albümüne diğer emek veren isimler.

Molinalar, İspanya'nın en saygın 'sanatçı' ailelerinden biri. Monica'nın babası İspanya'nın 'efsane' şarkıcılarından Antonio Molina. Kız kardeşi Angela Molina ise Avrupa sineması için vazgeçilmez bir oyuncu. Diğer kardeşi Micky de sinema oyuncusu. Noel ise kendisi gibi müzisyen ve şarkılarının bestecisi ve söz yazarı. 18-19 kadar yapımda rol alan Monica, Oscar Wilde'dan uyarlanan bir tiyatro oyununda da rol almış.

Dinleyenlerin içini ısıtan, bir parça melankolik bir parça umut dolu ama her zaman romantik bir ses. Değişik, kendine özgü, bir süredir duymadığımız tarzdaki vokali onu eşsiz kılıyor. Sanatçının ruhunu ve karizmasını babasından aldığı söyleniyor.

              

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


Saat ve Tarih: 05:31 , 26/10/2006 Yazar: AysunSay
Baglantı

MUM SANATI VE TARİHÇESİ

MUMUN TARİHÇESİ

   

İnsanoğlu ateşi önce bir yıldırımın yere düşmesiyle daha sonra da bir yanardağın patlaması sırasında keşfediyor. Taş devrindeyse iki çakmak taşının birbirine çarpması sonucunda ortaya çıkan kıvılcımla, o güne kadar korktuğu ateşi ellerinin arasına almayı başarıyor. Ateşin keşfinden sonra çevresini aydınlatma çabasıyla ilk mumu icat ediyor. Her ne kadar ilk mumlar meşale şeklinde de olsa, zamanla küçülerek bugünkü şekillerini alıyorlar. Mumlar 1900'lü yılların başına kadar binlerce yıldan beri ışık kaynağı olarak kullanılıyorlardı. Ancak, son yüzyılda teknolojide ortaya çıkan yeniliklerle onlarda yerlerini çeşitli lambalara, ledlere ve lazerlere bırakıyorlar. Geçmişte mumların kullanılış amacı sadece aydınlatmak değildi. Çeşitli boyutlardaki mumlar tarih boyunca dini törenlerde ve çeşitli ayinlerde de kullanılıyordu. Bugünse "muma çevirmek", "mum gibi erimek","mum dibine ışık vermez" gibi birçok atasözünün yanında, yaş günü pastalarında, çeşitli törenlerde ve dekorasyonda hala onları kullanmaya devam ediyoruz.

Mumun tarihçesine bakacak olursak, bu ışık kaynakları ilk olarak günümüzden yaklaşık 3000 yıl öncesinde Eski Mısır Uygarlığı'nda kullanılmaya başlıyor. Daha sonraysa Roma döneminde bugünkü şekillerine benzer hale geliyorlar. İlk dönemlerde koyun ve sığırdan elde edilen iç yağlardan yapılan mumlar, zamanla biçim değiştirerek günümüze kadar gelebilmeyi başarıyorlar. Sadece iç yağdan yapılan bu ilk mumlar, çok kısa sürede ömürlerini tüketiyorlar ve oldukça kötü kokuyorlardı. Şekilleriyse bugünkünden çok farklıydı. Bu mumlar bir çeşit yanıcı yığın şeklindeydi. Roma dönemindeyse mumlar bizim bugün de kullandığımız ortasında bir fitil bulunan, silindirik ve uzun şekilli hale getiriliyor. Bu mumlarda fitil olarak da keten, kenevir ve pamuk lifleri kullanılıyordu. En eski Çin ve Japon mumları, pirinç kağıtlardan hazırlanan rulolara dökülerek yapılıyordu. Bu mumlarda ham madde olarak yine eritilmiş iç yağ ve çeşitli tohumlar kullanılıyordu. Ortadaki fitilse pirinç saplarından yapılan kağıtların kıvrılmasıyla elde ediliyordu. Hindistan'da hayvanları öldürmek günah olduğu için, mumlar tarçın ağacının kaynatılmasıyla elde edilen yağdan yapılıyordu. Kuzey ülkelerindeyse, kaz ördek gibi kuşlar avlanarak kurutuluyor, daha sonra boğazlarından bir çubuk sokularak mum olarak kullanılıyordu. Kuzey Amerika'da yaşayan Kızılderililer de mumları ayı ve geyik yağından yapıyorlardı.

Ortaçağ, mumların gelişiminde önemli bir rol oynuyor. Çünkü bu döneme kadar sadece iç yağlardan üretilen mumlar, artık yerlerini yavaş yavaş balmumundan üretilen mumlara bırakıyorlar. Bu dönemde arıcılığın gelişmesi ve arıcılık yapan kişilerin sayısının artması sonucunda ortaya büyük miktarda balmumu çıkıyor. Ancak, ortaya çıkan balmumu hiçbir zaman iç yağ üretimi kadar kolay ve ucuz olmuyor. Yine bu dönemde sadece balmumundan mumlar üretildiği gibi, balmumu ve iç yağ karıştırılarak, karışık mumlar da yapılıyor. Sa- dece balmumundan yapılan mumlar, iç yağdan elde edilen mumlara göre hem daha uzun süre yanma, hem de hoş kokulu olmalarına karşın ötekilere göre çok pahalıya mal oldukları için hiç bir zaman iç yağ mumlarının yerini alamıyorlar.

Mum;binlerce yıldır kullanılmaktadır.1900’lü yılların başlarına kadar,aydınlatma aracı olarak kullanmanın dışında,dinsel ayinlerde de yaygın bir şekilde kullanılmaktaydı.Eski zamanlarda , sığır ve koyunlardan çıkartılan donyağından yapılıyordu.Bu tip mumun yanma özelliği oldukça kötüydü.Günümüzdeki mumlara benzeyen mumlar,ilk kez Romalılar tarafından kullanılmıştır.Romalılar donyağını sıvı hale getirerek,kalıplara döküyor, keten yada pamuk ipliğini fitil olarak kullanıyorlardı.Romalılar bu mumları dini ayinlerde kullandıkları gibi evlerinde ve yolculuklarında da aydınlatma aracı olarak kullanıyorlardı.

Ortaçağ boyunca mumların dini ayinlerde kullanılması daha yaygın hale geldi.Ortaçağda balmumu mum yapımında kullanılmaya başlandı. Balmumundan yapılan mumlar Romalıların donyağından yaptıkları mumlara benzer şekilde yapılmaktaydı. Balmumu ,donyağından sonra mum yapımında etkileyici bir gelişmedir ama sınırlı miktarlarda olması , pahalı olmasına neden olmuş ve bu nedenle sadece ruhban sınıfı ve üst tabakaya hitap etmiştir.

İlk Amerikan Kolonileri meyve kabuklarından parafin yapmayı keşfettiler. Ürettikleri parafin ile mum yaptıklarında ise mumların daha iyi yandıklarını ve hoş bir koku yaydıklarını fark ettiler. En büyük dezavantajı , meyve parafininin imalatı yorucu ve uzun emek gerektiren işlemlerdi.

18. Yüzyılda balina endüstrisi doğmuştu ve sonuç olarak balina yağı bol miktarda bulunabilmekteydi. Balinadan çıkartılan yağ , don yağının, balmumunun ve meyve parafininin yerini aldı. Balina yağından elde edilen parafin ile yapılan mumlar,sıcak yaz aylarında şekillerini koruyabilmesine karşılık, en büyük dezavantajı kötü bir koku yaymasıydı.

19. Yüzyıl mum ve mum yapımı ile ilgili bir dönüm noktasıdır. İlk patentli mum yapım makineleri ortaya çıktı. Bu buluş ile mumlar her eve ve tüm zümreye ulaştı. Aynı zamanda kimyager Micheal Eugene Chevreul don yağı ve hayvan yağlarının çeşitli yağ asitlerinden oluştuğunu keşfetti ve Stearik Asit’i buldu. Stearik Asit’in bulunuşu ile mumların kalitesi artmaya başladı.Ayrıca 19.yüzyılda fitiller , örgülü bir şekilde imal edilerek mumların yanma özellikleri de iyileştirildi.

19. Yüzyılın yarısında günümüzde kullanılan parafin İngiltere’de kullanılmaya başlandı.Böylece parafin ticareti ortaya çıktı. Tüm bu buluşlar ile parafin Stearik Asit ile karıştırılarak ucuz , kaliteli ve kokusuz mumlar üretilmeye başlandı.

 

 

GUVENLIK ÖNLEMLERI!!!

Mum yapiminda temel guvenlik onlemlerinin uygulanmasi hayati onem tasir.

Bu onlemleri uygulamazsaniz, sagliginiza ve evinize ciddi zararlar

gelebilir! Bu nedenle:

 

1. Erimekte olan malzemelerin basindan kesinlikle ayrilmayin. Erime suresi uzun gibi gorunse de, eridikten sonra karisimin sicakligi hizla yukselir.

 

2. Parafinin sicakligini kontrol etme islemini aliskanlik haline getirin. Bunun icin bir termometre kullanin ve isiyi kisa araliklarla

kontrol edin.

 

3. Parafini kesinlikle gereginden fazla isitmayin. Fazla isinan parafinin yaydigi buhar sagliga ciddi bicimde zarar verebilir. Kullandiginiz mumun parlama noktasini ogrenin (parafin icin

bu sicaklik genellikle 190 C° civarindadir). Parlama noktasina ulastiginda parafin kendiliginden alev alir.

 

4. Parafini daima benmari yontemiyle eritin (Yani sicak su dolu genisce bir kabin icine parafininizi eriteceginiz kabi

yerlestirin). Boylece isi, eritme kabinizin her yerine esit miktarda dagilacaktir.

Mumu daima acık alevden uzakta bulundurun. Mumkunse elektrikli isitici kullanin.

 

5. Alev alan mumun uzerine KESINLIKLE su dokmeyin! Petrol kaynakli olan parafin yanarken

yağla ayni tepkiyi verir.

 

6. Mumu isitirken elinizin altinda daima bir tencere, kavanoz vs. kapagi, karbonat ve kimyasal yangin sondurme malzemesi

bulundurun. Tencere (yada kavanoz, vs.) kapagini  eritme kabinin icinde olusan alevleri havasiz birakarak sondurmek icin

kullanin. Karbonat kucuk yanginlari sondurur. Daha buyuk yanginlarda yangin sondurucuyu

kullanmaniz gerekir. Bu malzemeleri alevlerin olusabilecegi bolgeden uzakta, fakat hizla erisebileceginiz bir yerde bulundurmalisiniz.

 

7. Sicak kaplari tutarken daima tencere tutacagi yada pense kullanin.

 

8. Cildinize sicak mum dokulurse hemen soguk suya tutun ve daha sonra mumu cikarin.

 

9. Mumu asla kanalizasyona dokmeyin.

 

10. HER MUM YAPISINIZDA, BU ONLEMLERI ILK GUNKU DIKKATINIZLE UYGULAYIN.

 yer_boyu__asimetri.jpg

 

TEMEL MUM MALZEMELERI

 

Mum yapiminda guvenlik onlemlerinin disinda hicbir kesin kural yoktur. Hayal gucunuz ve

kazanacaginiz deneyimler sayesinde cok cesitli mumlar elde edebilirsiniz. Mumun son halini

etkileyen cok cesitli faktorler bulunmaktadir (fitil, parafin, sicaklik, katki maddeleri, kalip turu,

kalip, boya, kokular vs). Verilen receteleri her zaman kendi deneyimleriniz icin bir baslangic noktasi

olarak kabul edin.

 

Calisma alaninizda bir not defteri bulundurun ve calismalarinizi (yukaridaki faktorler) kaydedin.

Ideal mumunuzu yapip kullandiginiz malzemeleri not etmediginiz bir durumla karsilasmak istemezsiniz.

 siyah_beyaz__ift.melk.jpg

     

Arac gerecler:

 

Icinde su kaynatabileceginiz genisce bir kap: Bu kabi, parafinin benmari yontemiyle eritilmesi

sirasinda kullanacaksiniz.

Sapsak yada genis bir sut cezvesi

Termometre

Tencere tutacagi yada pense

Kalip

Fitil icin kesme aleti

Ince cop cubuklar (parafini karistirmak ve fitilleri tutturmak icin)

Kalipli mumlarda delik acmak icin civi

En az 20 cm eninde firin tepsisi (cesitli kullanimlari vardir, fakat baslica kullanim alani kalipli

mumlarin alt kismini duzlestirmektir)

 

Malzemeler:

Mum yapimi icin cok cesitli malzemeler satilmaktadir fakat yeni baslayanlar icin en iyisi genel

amacli, 60 - 65 C° civarinda eriyen parafindir. Deneyim kazandikca, farkli parafin turlerini

kullanmak isteyeceksiniz.

 

Stearin: Stearik asit olarak da bilinir. Mumun sertlesmesi, kaliptan daha kolay cikmasi ve

matlik derecesinin artirilmasi icin kullanilir. Yuzde 10-15 arasinda kullanilir (yazin sicakta mumunuzun

yumusamamasi icin bu orani artirabilirsiniz), yani 500 gram parafin icin 3-5 corba kasigi kadar.

 

Fitil: Yapmayi planladiginiz mumlarin kalinligina gore, cesitli kalinliklarda fitil satin alabilirsiniz. Fitil

kalinligini ayarlamak icin evdeki mumlari inceleyebilirsiniz. Test ettiginiz mumunuzun alevi cok

kucukse daha kalin, alev fazla buyuk ve mumun cabuk tukenmesine neden oluyorsa daha ince bir

fitil kullanmaniz gerekir. Fitilin kalinligini ayarlamak, mumunuzun yanis bicimini ayarlamanin en kolay

yoludur. Mum formulunuzde degisiklik yaparken, fitil kalinligini da göz onunde bulundurmaniz

gerekecektir. Elinizin altinda daha ince yada daha kalin bir fitil yoksa, stearini azaltarak yada

artirarak istediginiz yanma seklini elde etmeniz mumkundur.

 

Boyalar: Mum icin ozel hazirlanmis likit yada toz boyalardir. Erimis parafin karisiminiza az

miktarlarda ekleyerek istediginiz renk tonunu elde edebilirsiniz. Renk tonunu test etmek istediginizde

uygun bir zemine bir damla damlatarak donmasini bekleyin. Daha iyi bir yontem ise karisimdan

plastik bir bardaga 2 cm kalinliginda dokmek ve buzlukta bekletmektir. Bu size, mumun son

halinin tam olarak nasil gorunecegini soyleyecektir.

 

Koku maddeleri: Koku maddelerini kullanirken genel kural olarak ureticinin tavsiyelerine

uymalisiniz.03.jpg

 

Ayirici: Ayirici olarak su ile seyreltilmis arap sabunu kullanabilirsiniz. Bunun icin bir firca ile

kalibinizin her yerine gelecek sekilde sabun-su karisimini surun. Kagit pecete ile iyice kurulayin.

Bu islem mumun kaliptan kolay cikmasi icin cok onemlidir.

 

Kaliplar: Mum yapimi icin ozel olarak uretilmis metal, silikon, plastik vs. kaliplari kullanabileceginiz

gibi, evde cesitli plastik ambalajlari, kapaklari, bardaklari vs. kalip olarak kullanabilirsiniz.

 

 

Cam macunu: Fitilleri kaliplara tuttururken kullanmak icin.

__i_bo__krem_svarovsk__ta_li__seren_sereng_l_7.jpg


Saat ve Tarih: 05:05 , 26/10/2006 Yazar: AysunSay
Baglantı

RIFAT ILGAZ ÇOCUK EDEBİYATI “ROMAN” YARIŞMASI

RIFAT ILGAZ ÇOCUK EDEBİYATI “ROMAN” YARIŞMASI

            Türk edebiyatının çınarı Rıfat Ilgaz’ın, Türk edebiyatına verdiği emeği, sanatçı kimliğini, özellikle çocuk-edebiyat etkileşimindeki temel sanatsal önceliklerini gelecek kuşaklara tanıtabilmek amacıyla, Çınar Yayınları tarafından Rıfat Ilgaz Çocuk Edebiyatı ‘Roman’ yarışması düzenlenmiştir.

 

“Yapıtlarda Aranacak Temel Ölçütler”

 

Dil ve anlatımın, çocuğun dil evrenine uygunluğu

 

Dil ve anlatımın, Türkçenin anlatım olanaklarını yansıtmadaki başarısı

 

Dilsel kurgunun yazınsal özgünlüğü

 

Dilsel kurgunun düzeye uygunluğu (12 – 18 yaş)

 

Dilsel kurgunun çocuğun düş kurmasına, düşünme sorumluluğu üstlenmesine katkısı

 

Kurgunun çocuğun eğlenmesine katkısı

 

Kurgudaki merak öğelerinin okuma isteği uyandırmadaki etkisi

 

Olay dizisindeki çatışmaların çocuk gerçekliğine uygunluğu

 

Olay / olayların geçtiği çevrenin çocuğun yaşama kültürüne katkısı

 

Kahramanın/kahramanların bir/birer özdeşim öğesi olarak niteliği

 

Kurgunun yapılandırılmasındaki başarı/başarısızlık (konunun yapılandırılmasını zayıflatan abartılmış merak, rastlantısallık, duygusallık vb. öğelerin yokluğu/varlığı)

 

Kitabın bir bütün olarak çocuğa göreliği.

 

SEÇİCİ KURUL                                                      DÜZENLEME KURULU

Prof. Dr. Sedat Sever                                                 Prof.Dr. Bahri Gökçebay

Doç.Dr. Selahattin Dilidüzgün                                        Sevgi Özel

Y.Doç.Dr. Necdet Neydim                                          Nilgün Ilgaz

Dr. Kemal Ateş                                                            Kadir İncesu

Zekeriya Kaya                                                            

 

Dosyaların  6 eşlem (nüsha) olarak düzenlenmesi ve  01 Nisan 2007 tarihine kadar “Başvuru Adresine” teslim edilmesi gerekmektedir.

Dosyalar iade edilmeyecektir. Seçici Kurul tarafından birinciliğe değer bulunan dosya, Çınar Yayınları tarafından yayımlanacak ve yazarına telif ücreti ödenecektir.

 

Başvuru Adresi: Çınar Yayınları – Rıfat Ilgaz Kültür Merkezi Çatalçeşme Sokak No:50 Kat:4/5 Cağaloğlu  İstanbul

İletişim

Kadir İncesu

İş: 0212 528 71 40

Fax: 0212 528 71 43

Mail:kadir.incesu@cinaryayincilik.com.tr

Cep: 0543 803 17 11

 

Çınar Yayınları – Rıfat Ilgaz Kültür Merkezi   Çatalçeşme Sok. No:50 Kat:4 – 5 Cağaloğlu /  İstanbul

 

Tel: 0-212-528 71 40   Faks: 0-212-528713  www.cinaryayincilik.com.tr - cinar@cinaryayincilik.com.tr

 

                                                                                   Rıfat Ilgaz Arşivi


Saat ve Tarih: 09:49 , 26/10/2006 Yazar: AlsahBlog
Yorumlar (0) | Baglantı

ÖZGÜR PENCERE EDEBİYAT VE SANAT DERNEĞİ ÇOCUK ve GENÇ KALEM ÖYKÜ YARIŞMASI

ÖZGÜR PENCERE EDEBİYAT VE SANAT DERNEĞİ ÇOCUK ve GENÇ KALEM ÖYKÜ YARIŞMASI
ŞARTNAMESİ (2007)

Adana’da faaliyetini sürdürmekte olan Özgür Pencere Edebiyat ve Sanat
Derneği olarak 2007 senesinde de gelenekselleştirdiğimiz ve ulusal boyutta
yaygınlaşan Çocuk Öykü Yarışmamızı tekrarlıyoruz. Bu seneden itibaren
Çocuk Öykü Yarışmamıza ek olarak, Lise öğrencilerini de kapsayan Genç
Kalem Öykü yarışmamızı da ekliyoruz.


Bu ödüllü yarışma ile çocuklara yazmayı sevdirmek, kendilerini yazılı
olarak daha iyi ifade edebilmelerine yardımcı olabilmek ve okumaya
yönlendirmek, Türk Öykücülüğünü daha iyi tanıtıp, yetenekli çocuklarımızı
ödüllendirmeyi amaçlayarak bir yola çıktık. 12-14 ve 15-17 yaş
guruplarındaki çocukların ve gençlerin katılabileceği bu öykü yarışması
ile, öykü nedir, Türk öykücülüğünün gelişimi, öykü kavramının anlamı ve
önemini çocuklara bu yolla anlatıp, öykücülüğü sevdirirken yetenekli
çocuklarımıza yarışma sonrasında da devam edecek bir edebiyat sevgisi
kazandırmak istedik.


Bu ödüllü yarışmaya katılabilmek için:

1. 12--13-14 yaşlarında (Çocuk Öykü Yarışması için) ve 15-16-17 yaşlarında
(Genç Öykü Yarışması) için olmak,

2. Öykünün katılımcı tarafından yazılmış olması,

3. Öykülerin öğretmenler tarafından okunup, onaylanmış olması yeterlidir.

4. Öyküler en fazla 4 sayfayı geçmeyecek şekilde, bilgisayarda yazılıp,
postayla dernek iletişim adresine gönderilecektir. Bilgisayar bulunmayan
ortamlarda, okunaklı bir yazıyla yazılmış olması kabul edilebilir.

5. Yarışmada konu serbesttir. Her yarışmacı iki öyküyle yarışmaya
katılacaktır.

6. İki öyküden, her jüri üyesine ayrı ayrı gönderilmek üzere beş adet
kopya yapılacaktır.

7. Değerlendirmede öykülerin; a) Türkçe’nin dil kurallarına,
b) Yaratıcılık ve özgünlüğe uygunluğu önemlidir.

8. Her katılımcı yollayacağı zarfın içine: Bir resim, ev ve okul posta
adresleri ve telefon numaraları, varsa mail adresi, ailesinin izin belgesi
ile aşağıdaki dernek hesabına yatıracakları (fakir öğrencilere her sene
yaptığımız kırtasiye yardımında kullanılmak üzere) 5 YTL (beşmilyon
lira’nın) dekontuyla 10 Ocak 2007 tarihine kadar, Özgür Pencere Edebiyat
ve Sanat Derneği, Çınarlı Mah. 26 Sok. Altınova Apt. No 9. kat 1, Adana
adresine başvurabilir.

Eksik bilgili ve/veya bu tarihten sonraki yapılan başvurular dikkate
alınmayacaktır.

Jüri Üyelerimiz:

Gülten Dayıoğlu, Mehmet Güler, Pakize Özcan, Ayşe Çekiç Yamaç, Şebnem Sema
Tuncel



Ödüllerimiz:

Değerlendirme sonucunda dereceye giren çocuklara plaket, kitap seti ve
hediye paketi verilecektir. Gerekli görüldüğü takdirde özel ödül
verilebilir.

Yayınlanmaya değer görülen öyküler daha sonra kitap haline getirilecek ve
fakir çocuklar yararına satışa sunulacaktır.



Yarışma İletişim maili:


dergi@ozgurpencere.com

Telefon numaralarımız:
0 322 458 1358
0 535 422 1718

Özgür Pencere Edebiyat ve Sanat Derneği 1097231 posta çeki hesabı.


www.ozgurpencere.com
www.ozgurpencere.org

Saat ve Tarih: 08:42 , 26/10/2006 Yazar: AlsahBlog
Yorumlar (0) | Baglantı

SAHİPSİZ MEKTUP

                                

                                 Kanatlı kısraklar gibi,
                                 beyaz,saf bir / sevgi,
                                 belkide içinde /gizli...
                                 Kayıp bir kimlik belki,
                                 arka bahçende/gizli...
                                 Çocuktuk belki / hıhı...
                                 Çocuk cümleleriyle,
                                 Kimbilir!...
                                 Dudaklarda neler /gizli...
                                 Anlamını bulduramadığımız,
                                 besbelli çocuktuk...
                                 kızaran tebessümün
                                 Arkasında /gizli....

                           

                            AysunSay

 

                NOT: Böyleydi,kaçak aşkın satırları...
                          Bazı hummalı kaçışları,
                          Gelgitler denizinde yakardık solukları...
                          Biz çocuktuk...
                          sevgiler.

 


Saat ve Tarih: 05:38 , 24/10/2006 Yazar: AysunSay
Baglantı

W.SHAKESPEARE

 

 

           SONNET NO:24.

 

    Mine eye hath played the painter and hath stelled

    Thy beauty's form in table of my heart;

    My body is the frame wherein'tis held,

    And perspective it is best painter's art,

    For through the painter must you see his skill

    To find where your true image pictured lies,

    Wich in my bosom's shop is hanging still,

    That hath his windows glazéd with thine eyes.

    Now see what good turns eyes for eyes have done:

    Mine eyes have drawn thy shape,and thine for me

    Are windows to my breast,wherethrough the sun

    Delights to peep,to gaze therein on thee.

        Yet eyes this cunning want to grace their art,

        They draw but what they see, know not the heart.

    

 

W.SHAKESPEARE   


Saat ve Tarih: 05:36 , 24/10/2006 Yazar: AysunSay
Baglantı

MÜZİK SEVERLERE

Sevgili sanat sever dostlarım;Yaklaşık 1 haftadır fonda sizlere dinlettiğim

bu güzel albümü,sıra tanıtmaya geldi.

Barog müziğine ,New Age ,Folk müziğini eklemiş,doğa efektleriyle

akustik enstrümanlar kullanarak oluşturdukları ,güçlü yorum

tarzlarıyla dikkati çeken ve benimde çok sevdiğim bir müzik grubunu

tanıtmak istiyorum sizlere.

 www.blacmoresnight.com adresinden diğer parçalarını dinleye bilirsiniz.

Farklı bir atmosfer yakalamak istiyorsanız, tavsiye ediyorum.

                                                       

 

 

 

 

ENTER A TIKLAYIN

Latest News | Ritchie's Bio | Candice Night | Band Bios | Tour Info | Merchandise

  Photo GalleryAudio ClipsMoon CastleLyrics | Fan ClubsPostcards 
  Guest Book | Fan CommentsConcert Reviews Media ArchiveContact Info
 
Site best viewed at 800X600 or higher with a version 4.0 or higher browser.
All content © 1998-2006 Blackmore Productions

Blackmore's Nightt News 
Winter Carols CD
 

Saat ve Tarih: 07:15 , 21/10/2006 Yazar: AysunSay
Baglantı

YAZILI SINAV SORULARINA ÖĞRENCİLERİN VERDİĞİ İLGİNÇ CEVAPLAR

soru:kasabayı kim yönetir?

cevap:Şerif ve adamları:))Kamil/İlkokul-5

cevap:Kasabayı ihtiyarlar heyeti ve köy bekçisi yönetir:))Yavuz/Ortaokul-2

 

soru:Destan nedir?

cevap:Destan ulusların kahramanlık, cinsel ve biraz da ahlaksal serüvenleridir:))Bora/Lise-1

 

soru:Dört halife devrinde "hakem olayını" açıklayın?

cevap:Hazreti peygamber efendimiz zamanında yapılan maçta kavga çıkmış.Müşrikler müslümanlara saldırmış, bu olaya hakkem de karışmış.En son kararı da hakkem vermiş.Onun için bu olaya hakkem olayı denilmiştir.Maçlarda üç hakkem vardır.Maçı kontrol eden hakkem, orta hakkem, yan hakkem:))Cemal/Ortaokul-2

 

soru:Karadeniz bölgesinde yerleşme ve göçü anlatınız?

cevap:Karadeniz bölgesinde yerleşim az ve insanlar seyrektir.Geçim sıkıntısı yüzünden insanlar yeryüzünden göç etmek zorunda kalmıştır.İnsanlar önce dağlara sonra ovalara en sonra da yeryüzünden göç etmek zorunda kalmışlardır:))Fatma/Lise-2

 

soru:Madenlerle ilgili kuruluşlarımız nelerdir?

cevap:İki tanedir.Maden delik arama entitüsü ve parekende anonim ortaklığı(pak):))Arzu/Ortaokul-2

 

soru:Boğazlarımızın derinliği ne kadardır?

cevap:İstanbul boğazı az biraz derindir, çanakkale boğazı ise çok çok biraz derindir ve aralarında dünya kadar fark olmasıdır:))Seyit/Lise-2

 

soru:Ova nedir?

cevap:Dümdüz ve uçsuz bucaksız şahane yerlere ova denir:))Hakan/Ortaokul-2

 

soru:Hızlı nüfus artışının zararları nelerdir?

cevap:Bence hızlı nüfus artışı çok kötü bir şey çünkü hep çarpık kentleşme, peçe kondu, ekonomik sorunlar.Eğer biz 10 kardeş olsaydık kötü olurdu.Zaten babamın işleri kötü gidiyor yakında 4 kardeş olucaz üç iken.Ya ne buluyolar çocukta, ha yapmışsın ha yapmamışsın.Daha çok var ama zaman yetmiyor:))Sevda/Ortaokul-1

 

cevap:Çevre kirliliği, gürültü, insanların küfürleri,cağillik, işsizlik, kötümserlik, çok cocuk, ekonomik durum, hilekarlık, hak yemek.Yok, bir şey yok.Bu ülke düzelmez:))Murat/Ortaokul-1

 

soru:Kenar deniz nedir?

cevap:Ben kenar deniz gördüm.Benim teyzemin kenar denizi var:))Yunus/Ortaokul-2

cevap:Bir evin karşısındaki denize kenar deniz denir:))Eda/Ortaokul-2

 

soru:Bir yerin turistik alan olması için gereken şartlar nelerdir?

cevap:Turistlerin turist gibi olması, yerlerin temiz olması ve turistlerin yatıp kalkması gerekir:))Selda/Ortaokul-2

 

soru:İzmir limanı ile İstanbul limanı arasındaki farklar nelerdir?

cevap:İzmir limanı ürünlerin iç ülkelere, İstanbul limanı ise dış ülkelere limanlandığı yerdir.Ege limanı pencere, marmara limanı kapı gibidir.Üstelik pencerenin kapıdan daha güzel olmasıdır:))Saygın/Ortaokul-2

 

soru:Ormanların korunması için neler yapmalıyız?

cevap:Vahşi ve yırtıcı hayvanları ormana sokmamalıyız, zehirli ve yırtıcı yılan ve bitkilerden arındırmalıyız:))Fatma/İlkokul-5

 

soru:Kıyamet günü ne demektir?

cevap:Kıyamet günü yani gerdek gecesidir.O gün her şey çok kötü olur.Bütün gece kıyamet kopuverir:))Serpil/İlkokul-5

 

cevap:Kıyamet günü herşeyin kıymetli olduğu bir gündür:)Kemal/İlkokul-5

 

soru:Mübarek geceler hangileridir,yazınız?

cevap:1_Kına gecesi

           2_Gerdek gecesi

           3_Dolunay gecesi:))Hatice/İlkokul-5

 

soru:Alüvyon nedir?

cevap:Topraklar dere kenarında toplanıp toplanıp giderler. En sonunda topraklar toplanıp toplanıp gitmezler.Gitmezlerse Alevinyon denir:))Ali/Lise-2

 

soru:Çevre kirliliği canlıları nasıl etkiler?

cevap:Çevre kirliliğinden dünyadaki insanların 100/90'nı sakat 100/10 ölmüş.Çevre kirliliği insanlara sakıncalıdır:))Melek/Ortaokul-1

 

soru:Zigot nedir?

cevap:Çok ayıpçı bir şeye denir:))Esma/Lise-1

 

soru:Mustafa Kemal'e Başkomutanlık görevi neden verildi?

cevap:Daha cesaretli, kurnaz akıllı, kurduğu pilanlar öbürkülerden iyi savaşmayı bildiğinden, halkla iyi geçindiğinden komutanlık verildi:))Halil/Ortaokul-3

 

soru:İkinci İnönü savaşını anlatınız?

cevap:Yunanlılar inönüyü ele geçirmek istiyordu.Afyon, Eskişehir üstünden gittiler.Yunanlılar 31 mart sabaha karşı savaş açtılar öğlen zamanı zaiyatı verip gece karanlıktan yararlanıp geri çekildiler.Akşam vakti sabaha kadar hazırlanıp bir nisan sabaha karşı günü yine saldırdılar.Bir nisan akşam vaktinde bu zafer çok iyi savaş veren Türklerin olmuştur:)Fatih/Ortaokul-3

 

soru:Erzincan'daki depremzedeler için ne yapmalıyız?

cevap:Oraya gidip depremzedelere yardım etmeliyiz, hal hatırlarını sormalıyız..Depremzedelerin sobalarını yakmalıyız, yorganlarını üstlerine örtmeliyiz.Açıkanlara çorba falan içirmeliyiz:)Melek/İlkokul-5

 

                                        Dikkat yazılı var kitabından alıntıdır

                                        (merak edenler için devamını yazacağım)

                                                                                 Hayalimge

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

                         


Saat ve Tarih: 04:45 , 19/10/2006 Yazar: hayalimge
Yorumlar (0) | Yorum Yaz | Baglantı

AŞK'I HÜRRİYET

            aşk dediğin, böyle olmalı/sevdalı...
            dilinden hayatı içmeli,
            hayat vermeli /diline...
            üzüm tanelerinden sevda şerbeti içmeli,
            karanfilin ağırlığınca hayat almalı,
            hayat vermeli/kadınlığınca...

            kanalında /serin sulara atlamalı,

            kaynaktan dökülen serin sularına,
            çocuklar gibi çırıl çıplak/ kanalına....
            ürpertmeli/ içini aşkın tınısı,

            yankılanmalı dağlarında/bedenin...

            debremler olmalı ara sıra/coğrafyasına inat...
            kasıklarına saplanmalı /sancısı,

            bellenmeli toprak/ara sıra...

            burçaklar ekmeli / boy boy,

            verimli toprağın / kuytusuna....

            dualar edilmeli bereketli yağmurlara,

            ıslatmalı / toprağı ara sıra ,

            can suyu vermeli / mesela...
            cesur ve yürekten / sevmeli,
            öpmeli bedeni,cesur ve yürekten...
            hürriyet kadar özgür / sevişmeli...

            sevişmek kadar özgür olmalı / hürriyet...

 

Yazan:AysunSay


Saat ve Tarih: 04:33 , 19/10/2006 Yazar: AysunSay
Baglantı

Deniz, güneş ve tarih!..

Deniz, güneş ve tarih!..

Kemer
80'li yılların başına kadar küçük bir köy olan tam donanımlı yat limanının hizmete açılması ile büyüyen Kemer; Beldibi mevkiinden başlayarak Tekirova'ya kadar uzanan sahil şeridi, yat limanı, Ayışığı ve Yörük parkları, bakir koyları, çok yıldızlı otelleri, tatil köyleri, zengin çarşısı ve ılık Akdeniz iklimi ile, yaz bir yana kış için de iyi bir seçenek. Kemer ve çevresindeki tatil köyleri; spordan eğlenceye, sağlıktan güzelliğe, animasyonlardan el sanatlarına dek tüm gününüzü doldurabilecek imkânlar sunarken; alternatif arayışlara girebilirsiniz. Olympos ve Phaselis'e bir gezi planlamak,Söğüt Cuması, Altınkaya, Dereköy ve yayla köylerine düzenlenen turlara katılmak, çevredeki mağara oluşumlarını incelemek, sizi rutinden kurtarabilir. Pek çok mağara arasında görülmeye en değer olanı ise Kemer'in batısında yükselen Tahtalı Dağı'ndaki Molla Deliği.

Kekova
Simena bölgesi, dalışlarınız için ilk durak olabilir. Simena, sualtı zenginlikleri kadar tarihi ve doğal güzellikleri ile de Kekova'nın en etkileyici bölgesi. Bugün üzerinde Kaleköyü'nün bulunduğu antik Simena kenti, birinci derecede SİT alanı. Aperlai Birliği'nin dördüncü üyesi olan ve tarihi, İÖ 4. yüzyıla uzanan Simena; St. John Şövalyeleri'ne aitkalesi, tiyatrosu, kral mezarları ve denizin içinde bir cevher gibi ışıldayan görkemli Lykia lahdi ile çekiyor ziyaretçileri kendine. İskeleye yanaşan yatçılar, antik ev kalıntıları ve kale ile şehrin simgesi haline gelen lahit mezarı ziyaret ederek turlarını tamamlıyor. Ama en çok ilgiyi, suyun içindeki kral lahdi çekiyor. Turistlerin şnorkel ile dalarak gözlemlediği bu lahit ve hamam, tabii ki suyun içine inşa edilmemiş.

Gökova
Kleopatra'nın plajı: Mavi Yolculuk geleneğinin başladığı yerdir Gökova. Bodrum ve Datça arasında, göğü denize, denizi ovaya yansıtan körfezin 80 kilometrelikkıyısındaki koyları saymak mümkün değil. Eskiden bu bölgeye Kerme Körfezi denirmiş. Antikçağda, 'keramik'leriyle (toprak kaplarıyla) ünlü Keramos kentinden kalma bir ad. Bu minicik adanın plajının ünü o kadar büyük ki, yaz sezonunda her gün onlarca tekne ya da yat, tahta iskelesine bağlanıyor. Antikçağın Kedrai'si, bugünün Sedir Adası mutlaka görülmeli.

Assos
Gürültü, trafik ve kirli havayı solumaktan bıkanların tercih edebileceği bir bölge olan Assos'da güneşin doğuşunu, gökyüzünde parlayan ayı, tertemiz denizde dans eden yakamozları seyredebilirsiniz. Behramkale Köyü ve Assos Harabeleri'ni mutlaka görün.

Bodrum
Mitolojikadı Halikarnassos olarak bilinen Bodrum'un Karyalılar tarafından kurulduğu sanılıyor. Deniz, tarih, doğa ve eğlence hayatının iç içe olduğu ender bölgelerden biri. Türkiye'nin ilk sualtı arkeoloji müzesi de burada bulunuyor. Açık mekânlarında da eser sergilenen Bodrum Kalesi, sualtı arkeoloji müzesi olarak kullanılıyor ve Türkiye'nin tek doğa tarihi müzesine ev sahipliği yapıyor. Müzenin koleksiyonunda Türk hamamı, amfora sergisi, Doğu Roma gemisi, cam salon, cam batığı, sikke ve mücevher salonu, Karyalı Prenses Salonu ve İngiliz Kulesi var. Marinaları ile yat turizmi için olanaksağlıyor. Çeşitli alternatifleri ile herkese tatil olanağı sunuyor.

Adıyaman
Nemrut Dağı'nın zirvesinde, Fırat Nehri'ne ve genişçe bir ovaya hakim konumdaki kral mezarları, Adıyaman'ın Kahta ilçesine 50 kilometre uzaklıkta. Nemrut Tümülüsü ise dev kral mezarlarının en etkileyicisi. Anıtmezarın kutsal alanında, tanrılarla Antiochos, aynı platformda otururken canlandırılmış. Dev tanrı heykellerinin gövdelerinden ayrılıp yere yuvarlanmış başları, mekanın gerçeküstü atmosferini pekiştiriyor. Mezar odasına henüz kimse ulaşamadığından, Kral Antiochos sırlarıyla birlikte uyuyor. 70 kilometrelik yolun tamamı asfalt. Kış aylarında bölge çok soğuk olduğu için yaz aylarında gidilmesi tavsiye ediliyor.
DİĞER TURİZM HABERLERİ
 Türkiye'nin gizli cennetleri
 Bu vahanın hayaliyle yol aldık
 Taşa işlenen uygarlık
 Türkiye'nin efsanelerini biliyor musunuz?
 Ölmeden önce yapılması gerekenler
 Huzur arayana taze 'nefes'
 Hangi ay nereyi görmeli?
 Kapadokya kar altında daha cazip
 Tarihi ve kentleriyle karpatlar
 Doğu'nun yeni turizm merkezi
 Çalışkan tatilciler nerelerde?
 Türkiye her mevsim güzel
 Uzungöl sessizlik sevenleri bekliyor
 Rotanızı Doğu'ya çevirin
 Renkler ülkesi Peru
 Mutlaka görün

http://www.sabah.com.tr/tur101-20051112.html alınmıştır.

Saat ve Tarih: 01:02 , 19/10/2006 Yazar: Muzaffer Erdem
Yorumlar (0) | Yorum Yaz | Baglantı

Türkiye'nin efsanelerini biliyor musunuz?

Türkiye'nin efsanelerini biliyor musunuz?

İşte son tatil trendi "efsane turizmi"ne adım atmak isteyenlere mini-rehber...

Ağlayan Kaya-Niobe
Manisa'daki Ağlayan Kaya'nın Kral Tantalos'un kızı Niobe olduğuna inanılır... Efsaneye göre Niobe'nin çocuklarının çokluğu tanrıça Leto'yu kıskandırır. Leto, çocukları Apollon ve Artemis'ten Niobe'nin cezalandırılmasını ister. Onlar da Niobe'nin çocuklarını öldürür. 12 çocuğunu kaybeden Niobe büyük bir acıya kapılır. Baştanrı Zeus bu durumuna son vermek için onu taş haline getirir. Niobe'nin acısı dinmez ve o gün bugündür kayadan gözyaşları süzülür.

Keşişin Bahçesi
Kerem ile Aslı'nın hikâyesini bilmeyen yok gibidir. İsfahan Padişahı'nın oğlu Kerem, keşişin kızı Aslı'yavurulur. Ancak iki genç din farkı yüzünden bir türlü kavuşamazlar... Dilden dile anlatılan bu efsanenin geçtiği yer Ağrı'nın Doğubeyazıt ilçesindedir... "Keşişin Bahçesi" vaha görünümünde büyük bir konaklama yeridir. Ayrıca hemen üzerinde bulunan tarihi İshak Paşa Sarayı yurtiçi ve yurtdışından ziyaretçileri ağırlar.

Cennet Ve Cehennem
"Cennet ve cehennem bu dünyadadır" diyenler mutlaka Silifke'ye gitmeliler... Cennet obruğunun girişinde 5. yüzyılda yapılan bir kilise vardır. Cehennem çukurunun ürkütücü görüntüsünü ise ilginç bir efsane tamamlar: Zeus, alevler kusan yüz başlıejderha Typhon'u yendikten sonra, onu Etna Yanardağı'nın altına sonsuza kadar kapatmadan önce 120 metrelik korkunç Cehennem çukurunda hapseder...

Amazonların Adası
Kıyıya 2.5 kilometre uzaklıkta bulunan 40 bin metrekarelik Giresun Adası, Karadeniz'in tek adası olmanın yanı sıra Amazonlar'ın yaşadığı ada olarak da bilinir. Her yıl 20 Mayıs'ta yapılan şenliklerde tekne turları düzenlenen ada ilginç bir ritüele de ev sahipliği yapar: Ana tanrıça Kybele'yi temsil eden üç ayaklı "Hamza Taşı"nın altından geçen Giresunlular soylarının devam edeceğine inanır.

http://www.sabah.com.tr/tur107-20051112.html alınmıştır.

Saat ve Tarih: 12:58 , 19/10/2006 Yazar: Muzaffer Erdem
Yorumlar (0) | Yorum Yaz | Baglantı

Taşa işlenen uygarlık/Kapadokya

Taşa işlenen uygarlık

Tarih ve kültür turlarını sevenler için...

Kapadokya
Bütün Kapadokya'nın altı yeraltı şehirleriyle dolu; fakat bunların küçük bir kısmı günümüzde ortaya çıkarılmış durumda. Nevşehir'e gelince şehir içinden ya da çevre yolundan Ürgüp yoluna devam edebilirsiniz. Alışveriş yapmayacaksanız ya da şehir merkezindeki bankalarda bir işiniz yoksa, çevre yolundan devam etmek daha doğru bir seçim olacaktır.

Nevşehir'den çıktıktan 7 km sonra Uçhisar karşılıyor ziyaretçileri. Buradan girince yörenin en büyük peribacası görülebilir. 35 metre yüksekliğindeki eski kale, şu an iyi durumda. İçindeufak çapta bir alışveriş merkezi de bulunan Uçhisar'da yukarıya çıkan merdivenlere tırmanırsanız Kapadokya'nın volkanik vadilerini görebilirsiniz. Uçhisar'ın önünde yer alan küçük tezgâhlarda "el emeği göz nuru" dantel işlemeler ve tüf taşından oyma küçük heykelcikler alabilirsiniz. Ayrıca yolun karşı kıyısındaki volkanik oluşumların üzerinde gezinen develer de ilginç görüntüler sunuyor. Uçhisar'dan Avanos yoluna gittiğinizde, 500 metre aşağıda Duyurgan Kocabağ Şarap Fabrikası'nı göreceksiniz. Ürgüp yoluna doğru devam edilince, solda Kapadokya'nın simgesi haline gelenperibacalarını görmeniz mümkün. Ürgüp yoluna devam ederken, yörenin ikinci büyük peribacası olan 30 metre yüksekliğindeki Ortahisar'la karşılaşırsınız. Ağzıkarahan ise Selçuklu mimarisi tarzında yapılmış sultan hanlarından.

AMASYA / Borabay Gölü
Bir doğa harikası olan Borabay Gölü, doğa yürüyüşü, piknik ve kamp için son derece uygun bir seçenek. Denizden bin 50 metre yükseklikte bir krater gölü olan Borabay, aslında küçük bir akarsuyun etraftan gelen yıkıntılarla tıkanması sonucu oluşmuş, doğal bir set gölü.Bakanlar Kurulu'nun turizm merkezi olarak ilan ettiği Borabay Gölü'nde 9 bungalov ev, kamp ve piknik alanları ve dinlenme yerleri var.

Zeugma
Anadolu'daki önemli ve zengin Roma kentlerinden biri. Kurtarma kazısında ortaya çıkarılan, sanatsal değeri yüksek mozaik panoları da bunu kanıtlıyor. IV. Lejyon adında, Anadolu askerlerinden oluşan bir Roma garnizonunun merkezi haline geldiği zaman, Zeugma yani "köprübaşı" ya da "geçit" adını alan kent, Roma İmparatorluğu'nun yüksek rütbeli askeri personelini barındırıyordu.


Saat ve Tarih: 12:56 , 19/10/2006 Yazar: Muzaffer Erdem
Yorumlar (0) | Yorum Yaz | Baglantı

Kastamonu'da üryani eriği seferberliği var


Kastamonu'da üryani eriği seferberliği var

   
Erik, yurdumuzun her yöresinde yetişiyor. Ama, kabuğu soyularak kurutulduğu için adına 'üryani' denen kara erik Kastamonu'dan başka yerde yetişmiyor. Kastamonulular şimdi şifalı üryani eriğinde üretim patlaması yapmaya hazırlanıyorlar. İlin odaları talebi karşılamak için bu konuda işbirliğine gitmişler. Üreticiye fidan dağıtıyorlar

    BÜLENT YARDIMCI
       
    İstanbul ramazan sofralarının bazı güzellikleri vardır. Bunlardan biri olan 'güllaç' son yıllarda basında çıkan haber ve röportajlarla yeniden gündeme gelerek tanındı, yaygınlaştı. Anadolu'da da aranan, satılan bir lezzet olarak kabuğunu kırdı.
    İstanbul'un ramazan sofralarında baş köşede yer alan güzelliklerden biri de üryani eriği idi. Osmanlı'da olsun, Cumhuriyet'in ilk yıllarında olsun, üryani eriği hoşafı, İstanbullular'ın iftar ve sahur sofralarında mutlaka yer alırdı. Paşa konaklarından, ortadirek evlerine kadar üryani eriksiz ramazan sofrası kuran ev olmazdı.
    Ama son yıllarda İstanbul'a yönelik göç dalgası ile yaşanan nüfus patlaması sonucunda üryani eriğini bilen, tanıyan İstanbullular azınlıkta kaldı. Köyden yeni gelen İstanbullular'ın çoğu, üryani eriği ile tanışma fırsatı bulamadı.
    Ülkemizde sadece Kastamonu'da yetişen, toplandıktan sonra kabuğu elde soyulduğu için adına 'üryani' denen bu kızılımsı kara erik, nedense sadece ramazanlarda ortaya çıkar. Ramazan'da da her yerde satılmaz. Marketlerin hemen hepsinde, hoşaflık kuru üzüm, kuru incir, kuru kayısı, çeşitli pestiller bulunur ama çoğunda üryani eriği olmaz. Meraklısı, nerede satıldığını bilir veya arar bulur...
   
    Meraklısı çoğalıyor
    Giderek kalabalıklaşan İstanbul'un hay huyu arasında, arayanı soranı azalan üryani eriğinde son yıllarda bir canlanma var. Doğal gıdalara yönelik talepde yaşanan artışa paralel olarak üryani eriği satışları da canlanıyor.
    Üryani eriğinin şöhretini duyan veya şifalı özeliklerini öğrenen pek çok insan bu erikle tanışmak için ramazan ayını beklemek zorunda kalıyor. Çünkü bu erik, hâlâ ramazan ayı dışında tezgâhlarda, raflarda gözükmüyor.
    Kastamonu Ziraat Odası Meclis Başkanı Serdar İzbeli, üryani eriğine yönelik talebin son yıllarda arttığını belirterek şöyle diyor:
    "Üryani eriği ülkemizde sadece Kastamonu'da yetişen lezzetli ve şifalı bir meyvedir. Tek tek elde soyularak, çam tahtalarının üzerinde kurutulan bu erik, hoşaf yapılarak tüketilir. Özellikle ramazan aylarında çok aranan üryani eriği, kabızlığı önleyen şifalı özelliklere sahiptir."
   
    Üryani kıymete bindi
    Geçen yıl toptan bir milyon liraya satılan üryani eriğinin bu yıl 3 milyon liradan satıldığını belirten Serdar İzbeli, şöyle devam etti:
    "Üryaninin fiyatı artıyor, çünkü talep artıyor. Üretim artışı, talep artışını yakalayamadıgı için fiyat yükseliyor. Bu nedenle Kastamonu Ziraat Odası ile Kastamonu Ticaret ve Sanayi Odası işbirliği yaparak bu eriği destekleme kararı aldı. Her iki odanın işbirliği ile yetiştirilen erik fidanlarını çiftçiye dagıtarak üretimi artırmaya çalışıyoruz.
    Yetiştirilen fidanlar, kâr amacı gütmeden, yöre çiftçisine dağıtılıyor. 100 - 120 santim boyundaki erik fidanları için talep edilen ücret ise 2 - 2.5 milyon liradır.
   
    Tek, tek elde soyuluyor
    Fidanlar için istediğimiz para, bunları yetiştirmek için harcadığımız paradır. Odalar bu işten para kazanmayı düşünmüyor. Bizim tek amacımız çiftçiyi teşvik ederek, üryani üretimini artırmak. Bu amaçla 25 köy muhtarının da yardımıyla çalışıyoruz."
    2000 yılında başlayan fidan dağıtımı bugüne kadar 25 bin adete ulaşmış. 2003 - 2004 dikim mevsiminde de 20 bin adet fidan dağıtımı planlanmış.
    Yetişkin bir erik ağacı eylül ayında 200 kilo meyve veriyor. Yıllarca kimsenin ciddiye alıp üzerinde çalışma yapmadığı üryani eriği, önümüzdeki yıllarda Kastamonu için önemli bir gelir kaynağı olarak umut vaad ediyor. Serdar İzbeli ve arkadaşlarının düşüncesine göre Kastamonu ilerki yıllarda bu erikten çok iyi para kazanacak
    Kastamonu'da sanayiinin gelişmediğini hatırlatan Serdar İzbeli bu konuda da şöyle diyor:
    "Benim düşünceme göre Kastamonu'da öyle bir iklim ve toprak yapısı var ki, Kastamonu'nun para kazanmak için çevreyi kirleten fabrikalara hiç ihtiyacı olmayabilir. Kastamonu başta üryani eriği olmak üzere mantar, ceviz, kestane, elma, sarımsak, safran, ıhlamur, salep ve benzeri bitkileri işledikten sonra tüm Türkiye'ye ve dış dünyaya satarak zengin olabilir. Çünkü çağımızda doğal şartlarda yetişmiş, kimyasal maddelerle kirlenmemiş gıdalara büyük talep var. Sanayileşmediği için toprağı ve havası kirlenmemiş olan Kastamonu, doğal bitki örtüsü ve iklimi ile eşsiz bir cennet gibi. Biz bu doğal zenginliğimizi işleyebilirsek, doğayı kirleten ağır sanayie muhtaç olmadan, sadece gıda işleyen fabrikalar, kündekâri işi mobilya ve turizmle zenginleşebiliriz."
    Çağdaş bir çiftçi olan Serdar İzbeli, babadan kalma çiftlik evini onararak pansiyon yapmış. Pansiyon henüz faaliyete geçmemiş ama Ankara'dan otobüslerle gelen gruplar, çiftliğin büyük salonunda, Kastamonu yemekleri yemeye başlamışlar bile.
   
   
Kastamonu'da konak ve mutfak turizmi
    Ben Bursalıyım. 70'li yılların başında Tofaş ve Renault fabrikaları kurulunca, Bursa iyice zenginleşti ve nüfusu hızla arttı. Zenginleşen Bursalılar, bahçeli evlerini müteahhide vererek kat karşılığı inşaat yaptırdılar. 1960'lı 70'li yıllarda, güzelim Bursa evleri yıkılarak apartmanlar inşa edildi.
    Kastamonu bu açıdan şanslı. Bursa gibi sanayileşerek zenginleşmediği, nüfusu da hızla artmadığı için bu kıyımı yaşamamış. 8 - 10 odalı Kastamonu konakları bugüne kadar yıkılmadan ayakta kalmış.
    Eski Kastamonu Valisi Enis Yeter, hayırlı bir iş yaparak Kastamonu konaklarını onartmış ve pansiyon, otel gibi kullanılmaları için önayak olmuş. Bu işin para getirdiğini gören Kastamonulular, eski evlerini yıkmadan ayakta tutma, bunları otel, lokanta, pansiyon yaparak para kazanma yollarını aramaya başlamışlar. Safranbolu evleri gibi Kastamonu konakları da turizmin hizmetine girmiş. Kastamonulu işadamı Hayri Bülbül, eski eser olarak tescilli 600 konağın 30 tanesinin onarılarak turizme açıldığını söylüyor ve devam ediyor:
    "Kastamonu'ya gelen yerli ve yabancı turistler kalacak yer sıkıntısı çekiyor. Bu nedenle yeni konakların otel olarak hizmete girmesi gerekiyor. Hanları, hamamları da onarıyoruz. Kastamonu'nun tarihi dokusunu koruyarak turizmi geliştiriyoruz.
    Bizim pastırmamızın Kayseri pastırmasından, sucuğumuzun Afyon sucuğundan daha lezzetli olduğunu iddia ediyoruz. Yaylalarımızla, konaklarımızla, köçeklerimizle, el dokumalarımızla, elma pekmezimizle, çekme helvamızla, dağ çileği reçelimizle, simit tiridimizle, pastırmalı ekmeğimizle denize ve güneşe bağlı olmayan farklı bir turizm endüstrisi yaratmaya çalışıyoruz."
   
   
Erikleriyle, konaklarını pazarlayacaklar
    Türkiye ünlü Alman Prof. Baade'nin tavsiyesiyle 1960'lı yıllarda turizmden para kazanmanın yollarını aramaya başladı.
    1960'lı 70'li yıllarda zenginleşen Avrupalı turist güneşli sahillere giderek tatil yapmayı seviyordu. Türkiye'de bu fırsatı değerlendirerek bugün 10 milyondan fazla turisti ülkeye çekmeyi başardı.
    Biz bugün, 'turist sayısı 10 milyonu geçti' diye sevinirken İngiltere'ye 70, İspanya'ya 60, İtalya'ya 50 milyon turist gittiğini unutuyoruz.
    Tarihi ve doğal çevrenin korunduğu Kastamonu, önümüzdeki yıllarda turizm yıldızı olmaya adaylığını koydu. Kastamonu, İÜ Eczacılık Fakültesi'nin farmakoknozi profesörü Fikret Baytop'un kabızlığa ve kolestrole karşı etkili olduğunu saptadığı üryani eriği ile eski konaklardan para kazanmaya hazırlanıyor.
    Türkiye Ege,Akdeniz kıyılarına inşa ettiği 5 yıldızlı oteller ve Efes harabelerinin yanı sıra, Anadolu'nun binlerce yıllık geçmişinden süzülüp gelen kültürü ve doğal gıdalarıyla para kazanabilecegini farketmeli ve harekete geçmeli.
    Turizm gelirimizi yılda 50 milyar dolara çıkarabilmek için tarihi ve doğal çevreyi koruyarak, kültür turizmine yönelmeliyiz.
   
   
Milliyet


Saat ve Tarih: 11:38 , 19/10/2006 Yazar: Muzaffer Erdem
Yorumlar (0) | Yorum Yaz | Baglantı

Kastamonu

Kastamonu | otel,hotel,seyehat,turizm,turkey,belediyesi,resimleri,ilçeleri




GENEL BİLGİLER



Yüzölçümü: 13.108 km²



Nüfus: 423.611 (1990)



İl Trafik No: 37



Eski bir yerleşim merkezi olan Kastamonu il merkezi ve ilçelerinde bir çok eski eser ziyarete açıktır. Belli başlıları Araç, Taşköprü, Küre, Abana ilçeleri sit alanı kapsamındadır. Taşköprü'de Zımbıllı Tepe (Pompeipolis), İnebolu'da Abeş Kalesi, Geriş Tepesi, Çatalzeytin'de Ginolu Koyu, Cide İlçesinde Gideros Koyu arkeolojik sit alanıdır.



İLÇELER:



Kastamonu ilinin ilçeleri; Abana, Ağlı, Araç, Azdavay, Bozkurt, Cide, Çatalzeytin, Daday, Devrekani, Doğanyurt, Hanönü, İhsangazi, İnebolu, Küre, Pınarbaşı, Seydiler, Şenpazar, Taşköprü ve Tosya'dır.



Araç: İl merkezine 44 km uzaklıkta bulunan ilçe Kastamonu - Karabük karayolu üzerindedir.



Cide: İl merkezine uzaklığı 146 km.dir. 12 km kumsalı olan Cide, konumu gereği tarih boyunca İpek Yolu üzerinde önemli bir liman olma özelliğini sürdürmüştür.



Daday: İl merkezine uzaklığı 32 km. dir. Atatürk 23 - 31 Ağustos 1925'te "Şapka ve Kıyafet İnkılabı" dolayısıyla Kastamonu'ya geldiğinde ilçeyi ziyaret etmiş ve Köpekçioğlu Konağında misafir edilmiştir.



Devrekani: İl merkezine uzaklığı 29 km.dir. Eski bir yerleşim merkezi olan Devrekani höyük ve harabeleri, çeşme ve camileri ile arkeolojik yönden zengindir. 23 - 31 Ağustos 1925 Kastamonu ziyaretlerinde Atatürk 28 Ağustosta ilçeyi ziyaret etmiş, Bozkocatepe - Kurukavak Köyünde ormanlık bir alanda bulunan Müftüoğlu Mehmet Bey'in çiftliğinde misafir edilmiştir.



Hanönü: İl merkezine uzaklığı 69 km. dir. Kastamonu' nun en önemli yatırlarından, türbesi şehir merkezinde bulunan Şeyh Şaban-ı Veli İlçenin Çındar Köyünde M.1471 yılında doğmuştur. İlçede Mayıs ayı ilk haftasında "Şeyh Şaban-ı Veli Anma Haftası" Ekim ayının ilk haftası Panayır düzenlenmektedir.



İhsangazi: İl merkezine uzaklığı 37 km. dir. İlçenin İsalar Mahallesinde bulunan Haraçoğlu Camii ve Türbesi tarihi ziyaret yeridir.



İnebolu: İl merkezine 97 km uzaklıktadır. İlçe merkezi kentsel sit alanıdır. 347 tescilli yapı bulunmaktadır. Abeş Tepesi ve Geriş Tepesi Arkeolojik Sit Alanı olarak tescillidir.



Küre: İl merkezine uzaklığı 61 km.dir. İlçede bulunan Doğanlar Kalesi M.Ö. 1700 - 1100 yıllarında yapılmıştır. Küre orman içi yayla turizmi için elverişli ve tabii güzellikleri olan bir ilçedir. Yaralıgöz Dağı eteklerindeki kanyon görülmeye değerdir.



Pınarbaşı: İl merkezine 92 km uzaklıktadır. Ilıca köyünde bulunan Roma Dönemi "Ayazma" da ılık su hala mevcuttur. Aynı köyde Devrekani Çayı üzerinde şelale görülmeye değer yerlerdir. İlçenin Sümenler Köyü sınırları içinde Sorkun yaylası yakınında bulunan dağlık alanda Ilgarini Mağarası turizm için önemli bir potansiyel arz etmektedir.



NASIL GİDİLİR?



Kastamonu, Sinop limanına giden İpek Yolu güzergahlarının kavşak noktasında yer almaktadır. Otobüs Terminali İl merkezindedir.



6 ilçesi deniz kıyısında olan Kastamonu'nun İnebolu İlçesi'nde küçük tonajlı gemilerin yük alıp boşaltabilecekleri bir liman bulunmaktadır. Ayrıca, Cide, Abana, Çatalzeytin ilçelerinde küçük limanlar mevcuttur.



Kastamonu havaalanı yapım çalışmaları sürmektedir.



Otogar ve Otobüs Şirketleri Telefonları



Merkez Otogar: Tel: 0 366 214 12 12 - 214 86 79 - 214 64 12

Şehiriçi Terminal: 0 366 214 64 12

Seydiler: 0 366 668 44 48

Küre: 0 366 751 26 53

İnebolu: 0 366 811 39 30 - 811 38 37

Evrenye: 0 366 821 60 08

Araç: 0 366 362 11 11

Devrekani: 0 366 638 13 51



Kastamonu Özlem

İstanbul - Yeni Otogar: 0 212 568 06 13 - 658 06 14

İstanbul Harem Garajı: 0 216 341 03 20

İzmit: 0 262 335 11 53 - 335 12 94

Bursa: 0 224 254 72 37 - 252 26 98

Balıkesir: 0 266 245 54 55-56

İzmir: 0 232 486 10 28 - 486 26 11

Ankara Dışkapı: 0 312 52 10

Ankara Terminal: 0 312 309 22 19

Karabük: 0 372 415 07 77

Samsun: 0 362 238 39 05

Havza: 0 362 714 12 13



Kastamonu Metro Turizm

Kastamonu (Merkez Otogar): 0 366 214 27 27

Kastamonu (Merkez Şehiriçi): 0 366 212 39 98

İstanbul (Yeni Otogar): 0 212 658 27 11

İstanbul (Harem): 0 216 391 81 30

Ankara (Aşti Terminal): 0 312 224 00 12



Kastamonu Ünal

Merkez Otogar: 0 366 214 11 11 - 212 59 69

Merkez Şehiriçi:0 366 212 55 54

Taşköprü: 0 366 417 10 44 - 417 44 46

Hanönü: 0 366 417 55 75

Ankara (Aşti-Yazıhane No:51): 0 312 224 01 37

Dışkapı: 0 312 311 21 61

İstanbul (Yeni Otogar Per.34): 0 212 658 04 24 - 658 13 58

İstanbul-Harem (Per:22): 0 216 333 40 59

İzmit (Per.34): 335 26 73

Samsun: 0 362 228 13 66

Havza: 0 362 714 11 41



Kastamonu Huzur Expres

Kastamonu: 0 366 214 10 39 - 214 72 72

Taşköprü: 0 366 417 43 55

Araç: 0 366 362 11 11 - 362 12 35

Daday: 0 366 616 23 50

İstanbul - Yeni Otogar Tel: 0 212 658 21 17 - 658 08 46

İstanbul Harem Garajı Tel: 0 216 332 21 09

Ankara Dışkapı Tel: 0 312 311 21 61

Ankara Aşti (Per.38) Tel: 0 312 224 01 37 - 224 02 37



GEZİLECEK YERLER



Müzeler ve Örenyerleri



Müzeler



Arkeoloji Müzesi



Adres: İsfendiyarbey Mah. Cumhuriyet Cad. No:6 - Kastamonu

Tel: (366) 214 54 56



Etnografya Müzesi



Adres: Hepkebirler Mah. Sakarya Cad. - Kastamonu

Tel: (366) 214 01 49

Kaleler



Kastamonu Kalesi



Kentin görkemli anıtlarından olan Kalenin ilk kez Bizans döneminde yapıldığı düşünülmektedir. Sağlam olan iç kalenin temel kısmı Bizans, üst bölüm Candaroğulları dönemine aittir.



Zımbıllı Tepe Höyüğü (Pompeipolis)



Taşköprü ilçe merkezi yakınındaki bulunan bu antik kent M.Ö. 64 yılında Romalılar tarafından Paphlagonia eyaletinin merkezi olarak kurulmuştur. Yapılan arkeolojik kazılarda birçok eser ve mozaikler ortaya çıkarılmıştır.



Cami ve Külliyeler



Atabey Camisi



Kent merkezindeki bu cami, 1273'te Candaroğulları döneminde yapılmıştır. Kapıdan mihraba doğru uzanan ahşap sütunlar nedeniyle halk arasında 140 direkli diye bilinen yapının kesme taştan kısa minaresi Selçuk dönemi özelliklerini taşımaktadır.



İbni Neccar Camisi



Kent merkezinde bulunan bu cami 1353 yılında yaptırılmıştır ve çeşitli onarım ve eklerle günümüze gelmiştir. Sivri kemer içindeki kapısı ahşap oymacılığının güzel örneklerindendir.



Mahmut Bey Camisi



Kent merkezinin 20 km. kuzeybatısında Kasaba Köyündedir. Selçuklu ve Beylikler dönemi ahşap camiler geleneğinin güzel örneklerindendir. 1388'de Candaroğlu Mahmut Bey tarafından yaptırılmıştır. Ahşap kapı kanatları eski yazı ve bitkisel motiflerle süslüdür. Düz ahşap üzerine renkli boya ile yapılan kalem işleri de çok başarılıdır.



İsmail Bey Külliyesi



Candaroğlu İsmail Bey (1443-1480) Kastamonu'da 1451 yılında cami, türbe, hamam, medrese, imaretten oluşan bir külliye yaptırmıştır. Türbenin ön yüzündeki taş işçiliği ilginçtir.



Hanlar



İsmail Bey Hanı (Kurşunlu Han)



Kastamonu'da, Aktarlar Çarşısında bulunan bu hanın kuzey ve güneyinde olmak üzere iki kapısı vardır.



Deve Hanı



Kastamonu'da, İsmail Bey Külliyesi arkasındadır. İsmail Bey'in vakfiyesinde külliye ile birlikte inşa edildiği yazılıdır. Yapının ön yüzü kesme taş, yan duvarları moloz taştan yapılmıştır.



Urgan Hanı



Kastamonu'da, Nasrullah Camisi yanında bulunan Urgan Hanı, 1748 yılında yaptırılmıştır.



Gökçeağaç Hanı



Hanönü ilçe merkezinde bulunan bu hanın Jüstinyen zamanında kilise olarak yapıldığı, daha sonra Türkler tarafından kervansaray olarak kullanıldığı ileri sürülmektedir.



Kastamonu Evleri



İl merkezinin Akmescit, Hepkebirler, Atabey ve İsmailbey mahallelerinde özgünlüğünü yitirmemiş, geleneksel Türk evi ve yakın dönem Osmanlı sivil mimarisi örnekleri bulunmaktadır.Bu tür geleneksel evleri, il merkezindeki kadar yoğun olmamakla birlikte, Taşköprü, Küre, İnebolu, Araç ve Abana gibi ilçelerin eski mahallelerinde de görmek mümkündür.



Plajlar



Kastamonu'da arkeolojik ve tabii sit alanı doğal güzelliğe sahip Cide Gideros Koyu, Cide İlçesi Plajı, Merkez, Kumluca, Akbayır Köyü Kumsalı , Doğanyurt'da Kadınlar Plajı, İnebolu'da Boyranaltı Plajı, Gemiciler Köyü Plajı, Bozkurt'da, Yakaören (İlişi) Köyü Plajı, Abana'da Halk Plajı, Tatil Köyü Plajı ve Çatalzeytin'de Ginolu Plajı Tabii Sit Alanı bulunmaktadır.



Milli Parklar ve Korunan Alanlar



Ilgaz Dağı Milli Parkı



Küre Dağları Milli Parkı



Kastamonu Tabiat Anıtları



Mağaralar



Pınarbaşı ilçesinde Ilgarini (Ilvarini) Mağarası , Küre ilçesinde Sarpunalınca Mağarası , Şenpazar ilçesinde Kuyluç Mağarası görülmeye değer mağaralardır.



Yaylalar



Kastamonu'nun Araç İlçesinde Munay, Fındıklı, Sıragömü,Kirazlı, Başköy Yaylaları; Daday İlçesinde Oluklu Yaylası; Azdavay İlçesinde Suğla yaylası; Küre İlçesinde, Belören yaylası; Tosya İlçesinde Kösem yaylası, Dipsizgöl, Yeşil göl, Sekiler Yaylası bulunmaktadır.



Kuş Gözlem Alanı



Ilgaz Dağları



Sportif Faaliyetler



Kayak Merkezi: Kastamonu ve Çankırı il sınırlarında kalan Ilgaz Dağında kayak tesisleri bulunmaktadır.



Atlı Doğa Yürüyüşü: Daday'da buluan At çiftliğinde Atlı Doğa Yürüyüşü yapılmaktadır. Araç yaylaları atlı doğa yürüyüşü için son derece elverişlidir.



Avcılık: Taşköprü Koyguncu- Bağdemci, Donalar-Dereköy hattı, Küre Belören köyü-Kirazcık-İmamoğlu-Alasökü-Şehirören hattı, Elekdağı-Oymaağaç-Sökü-Bademçambaşı-Paşa-Gündoğdu hattı av turizmine müsait alanlardır. Çatalzeytin İlçe ve köylerinde domuz sürek avı yapılmaktadır. Ayrıca Devrekani ilçesindeki Beyler Barajı, Daday ilçesindeki Yumurtacı Göleti balık avcılığına müsaittir.



Gençlik Kampları: Kastamonu'da Turizm Bakanlığı Turizm Eğitim Merkezi bulunmaktadır.



COĞRAFYA



Kastamonu ili, kuzeyde Karadeniz sahiline paralel olarak yükselen Küre (İsfendiyar) Dağları, güneyde güneybatı-kuzeydoğu yönünde uzanan Ilgaz Dağları ile dağlık bir bölge konumundadır.



İlin en yüksek noktası Ilgaz Dağları üzerindeki Hacet Tepesidir (2 565 m.). En önemli vadileri, Daday ve Taşköprü ovalarını içine alan Gökırmak ile Devrez vadileri olup; Araç ve Devrekani çayları, Gökırmak ve Devrez Çayı ilin önemli akarsularıdır. Zonguldak ve Sinop'u birbirine bağlayan 135 km. uzunluğundaki kıyı şeridi ile de Karadeniz sahilinde yer almaktadır.



İl sınırı içinde iklim iki farklı özellik gösterir. Sahil boyunca bol yağışlı ve ılıman bir iklim, iç kesimlerde ise soğuk ve kurak karasal iklim hakimdir.



TARİHÇE



Kastamonu ve çevresinde ele geçen buluntular, ilk yerleşimin Paleolitik Döneme dayandığını göstermektedir. Yöreye daha sonra Hititler, Persler, Makedonlar, Romalılar, Bizanslılar, Selçuklular, Çobanoğulları, Candaroğulları ve Osmanlılar hakim olmuşlardır.


NE YENİR?



Kastamonu ili zengin bir mutfağa sahiptir. Her pazar fırınlarda pastırmalı ekmek veya etli ekmek yaptırılır.



Tarhana çorbası, ana-kız çorbası, ecevit çorbası, külbastı, mıklama, kapatma, kavurma, erişte, köle hamuru, banduma, kaygana, cırık, biryan kebabı, mantı, haluçka, simit tiriti, mısır çöreği, baklava, kaşık helvası, pekmezli un helvası, çekme helva, hasüde yörenin sevilen yemek ve tatlılarındandır.



Kastamonu'dan Yemek tarifleri



Kızılcık tarhana çorbası



Malzemeler:



5 yemek kaşığı kızılcık tarhana

1 adet soğan

5 diş sarımsak

1/2 yemek kaşığı margarin

tuz



Tarhananın Yapılışı: Ağaç dalında yumuşamış kızılcıklar çekirdeklerinden ayrılır unla birlikte yoğrulur güneşte kurutulur. Daha sonra bu parçalar ufalanır.



Hazırlanışı: Soğan ince ince doğranır. Bir tencerede yağ eritilir ve soğanlar pembeleşene kadar kavrulur. 4 su bardağı su, tarana ve tuz ilave edilir. Karıştırarak pişirilir. İndirmeye yakın dövülmüş sarımsaklar ilave edilir, bir iki taşım daha kaynatılır. Sıcak servis edilir.



Pırasa dolması



Malzemeler:



1 kg pırasa

2 adet soğan

250 gr kıyma

2 yemek kaşığı pirinç

2 adet yumurta

1 limon

1 yemek kaşığı salça

1 yemek kaşığı sıvıyağ

maydanoz, tuz, karabiber



Hazırlanışı: Pırasaların kalın beyaz kısımları 6 cm boyunda yeşil kısma kadar kesilir. Yıkanır ve az su ile biraz haşlanır, süzülür. Etli dolma içi hazırlanır. Pırasaların her katı açılır ve dolma içi ile doldurulur. Su ve yağ ilave edip orta hararetli ateşte pişirilir. Ocaktan indirmeye yakın yumurta sarısı ve limon suyu ile hazırlanan terbiye karıştıra karıştıra yemeğe ilave edilir. Bir taşım daha kaynatılır, servis edilir.



Pirinçli mantı



Malzemeler:



2 su bardağı un

1 su bardağı su

1.5 su bardağı et suyu



İç malzemesi:

1 su bardağı pirinç

1/2 demet maydanoz

1 adet soğan

1/2 su bardağı su

1/2 çay bardağı sıvıyağ

tuz karabiber



Hazırlanışı: Un tuz su yoğrularak çok sert bir hamur yapılır. Diğer tarafta soğan küçük küçük doğranır, yağda pembeleşene kadar kavrulur. Pirinçler ilave edilir ve bir iki dakika daha kavrulur. Su tuz karabiber eklenir ve suyunu çekene kadar pişirilir. Ateşten aldıktan sonra maydanoz ilave edilir. Hamur açılır küçük kareler halinde kesilir. Ortalarına iç malzemesi konur. Karelerin dört kenarından tutarak ortada birleştirilir. 200 dereceye ayarlanmış fırında 50 dakika pişirilir. Üzerine 1.5 su bardağı et suyu dökülür, sade veya yoğurtla birlikte servis edilir.



NE ALINIR?



Yöresel dokumalar, yalnızca tırnak ile ve pamuk ipliği kullanılarak değişik motiflerin yapıldığı çarşaf bağları, oyalar, baskı tekniği ile bezenen havlu ve masa örtüsü gibi malzemeler, ağaç oyma işleri, saz ve bağlama gibi müzik aletleri, söğüt ağacından yapılan gazetelik, şeker kutusu, ekmek sepeti gibi eşyalar, çeşitli ağaçlardan yapılan tespihler, şimşir çatal-kaşıklar, Tosya çakıları ve bakır işleri yöreden alınabilecek özgün hediyelik eşyalardır.



Alışveriş merkezleri Nasrullah Meydanı, Belediye Caddesi ve Banka Sokakta yoğunlaşmıştır. İplikçiler Çarşısında yöresel dokuma ve hediyelik eşyalar bulmak mümkündür.



LİNKLER



Kastamonu Valiliği http://www.kastamonu.gov.tr



YAPMADAN DÖNME



Arkeoloji ve Etnografya Müzesi ve Kale'yi gezmeden,



Hükümet Konağı, Zınbıllı Tepe, Nasrullah Kadı Külliyesi, Yakup Ağa Külliyesi, İsmail Bey Külliyesi, Dokuma Atölyesi ve El Sanatları Atölyesi'ni görmeden,



Etli - Pastırmalı Ekmek, Biryan, Çekme Helvası yemeden,



Yöresel Dokuma ve Yöresel El Sanatları Ürünleri'nden almadan,



23 - 31 Ağustos Şapka ve Kıyafet İnkılabı Etkinlikleri, Mayıs ayı ilk haftası "Şeyh Şaban-ı Veli ve Kastamonu Evliyalarını Anma Haftası" ve İlçe Panayırları etkinliklerine katılmamadan,



...Dönmeyin.














Saat ve Tarih: 10:26 , 19/10/2006 Yazar: Muzaffer Erdem
Yorumlar (0) | Yorum Yaz | Baglantı

Huzur arayana taze 'nefes'

Huzur arayana taze 'nefes'

Erciyes
Geniş pist seçenekleri, uzun kış sezonu ve yüksek irtifasıyla (3 bin 917 metre) Erciyes, kayakçıların son gözdelerinden biri. Sönmüş bir volkanik dağ olan Erciyes'ten yıllar önce püsküren lavlar, Kapadokya'nın doğa harikası peri bacalarını oluşturmuş. Kayseri Ovası ve Kapadokya'nın volkanik panoramasına hâkim olan Erciyes Dağı'nda kurulan kayak merkezinin doğal yapısı, kayak sporuna elverişli. Geniş bir alana yayılan kayak merkezinin en alçak noktası, 2 bin 200; en yükseği ise 3 bin 100 metre. Üç ana pistin hepsi de kayak turları, snowboard ve kayak için elverişli. Pistlerin dışındaki arazide, farklı kar sporlarını deneme şansı bulunuyor.Erciyes'in ziyaretçilerine sunduğu bir diğer ayrıcalık ise kar raftingi. Her pazar düzenlenen bu çılgın aktivitede, bir rafting botuyla 2 bin 900 metreden, yüzlerce metre aşağıya kayılıyor.

Kayseri'nin güneyinde, Kapadokya'nın doğusunda yer alan Erciyes kayak merkezi, şehir merkezine 25 kilometre uzaklıkta. Özel araçla gitmek için yapmanız gereken ilk şey, Kayseri şehir merkezinden, Hisarcık yönüne sapmak. Yol boyunca karşınıza çıkacak Erciyes levhalarını izleyerek, kayak merkezine varabilirsiniz; elbette lastiklerinize mutlaka patinaj zinciri takmak şartıyla.

Edirne
Edirne'nin en karakteristik yapılarından biri olan Bayezid Külliyesi, Sultan II. Bayezid devrinde 1464-1468 yılları arasında yaptırılmış. Cami, imaret, darüşşifa, medrese,hamam, mutfak ve ambarlardan oluşan bu yapı, imparatorluğun en büyük sosyal kurumlarından. Eski Cami, bedesteni ve günümüze ulaşmamış medresesiyle zamanında bir külliye oluşturuyordu. Hacı Bayram Veli'nin vaaz verdiği kürsüsü ile ve Osmanlı padişahlarından bazılarının kılıç kuşanma merasimlerine tanıklık yaptığından dolayı bu caminin ayrı bir yeri var tarihte. Muradiye Camii, Darülhadis Camii, Gazi Mihal Camii etkileyici yapıtlar arasında.

Kastamonu
Milli park alanına doğru uzanan stabilize yoldan, yaklaşık bir saat içinde varacağınız Sümenler Köyü'nde, kampınızı kurun. Köyün İmamlar Mahallesi'ndeki eski okulun bahçesi, buraya gelen tüm kampçıların gözde mekânı. Kanlıçay Vadisi'ne hâkim bir terastayer alan okulun manzarası, harika. Birkaç gün içinde çevredeki Valla Kanyonu'nu, Ilgarini ve Mantar mağaralarını, Ejderha Çukuru'nu, Kanlıçay ve Ilıca Şelalesi'ni gezmeniz mümkün. Birbirinden güzel olan bu yerler arasında en etkileyici olanı Valla Kanyonu.

Mardin
Değişik dinlerin ve dillerin, bir dağın tepesinde buluştuğu bir 'balkon' sanki. Bölgede iki ortak buluşma noktası var; Sempati ve mutfak! Akşam yemeğinde uçsuz bucaksız, ışıl ışıl uzanan Mardin veya Mezapotamya Ovası'nı seyredebilirsiniz, sanki bir deniz gibi. Birbirlerinden ayrı, yavaş yavaş akan iki sevgili ise Fırat ile Dicle. Mardin'de ovanın aşağılarında bir yerde, yüzlerce kilometre sonra, nihayet buluşuyorve beraberce akıyorlar. Sesleri ve ovaya kattıkları serin aşk o kadar yoğun ki, oturduğunuz yerden bile hissedebilirsiniz. Mardin mutfağı, Urfa'ya nazaran daha az acı, meyvenin sebze kadar önemli rol oynadığı ve biraz daha 'rafine' bir mutfak. Bu da belki kentte hâlâ değişik dinden insanların yaşıyor olmasına; kültürlerarası alışverişin yarattığı zenginliğe bağlanabilir.

Urfa
Tek bir cümle ile anlatmak gerekirse Urfa çok tuhaf bir kent. Özellikle şehrin eski mahalleleri, sanki kutsal bir tiyatro sahnesi. Burada kendinizi Mekke'de veya Kudüs'te hissedebilirsiniz. Roma devrinden kalma taş evler, daracık sokaklar, geniş avlular ve ağaç gölgeleriyle insana huzurveren medreseler, camiler, camiye dönüştürülmüş kiliseler, bir film setini anımsatan çarşılar, oluşumları ilginç, efsanelerle anlatılan Halil-Ür Rahman ile Ayn Zeliha gölleri, haşmetini surlarında hâlâ taşıyan Urfa Kalesi, Rızvaniye Medresesi, Ulu Cami, eski Ermeni kilisesi ve kapısından uzun kuyrukların eksilmediği kutsal mabetler favori ziyaret yerleri.

Bartın
Karadeniz'de çekiç şeklinde küçük bir yarımada üzerinde kurulan Bartın'ın ilçesi Amasra, bozulmamış tipik bir balıkçı bölgesi. Yarımadanın güney ve kuzey limanları arasına; Amasra Kalesi, ahşap evlerle bezeli daracık kent sokakları, Çerçiler Çarşısı, Amasra Müzesi, balık lokantaları, Bizans kiliseleri, Roma zindanı, hamam ve rıhtımlar dağılmış. Safranbolu evleri ise
Türk-Osmanlı mimarisinin zengin örneklerinin bütün olarak korunduğu bir müze adeta... Bir vadinin iki yamacına kurulan tarihi kentte, Çarşı ve Bağlar, mutlaka görülmesi gereken semtler arasında. Kent merkezindeki, 16'ncı ve 18'inci yüzyıllar arasında yaptırılan Kaymakamlar Evi, Cinci Hanı, Kileciler Konağı ve Karaüzümler Evi ziyarete açık. Bölge Safranbolu evlerinin tipik örneklerini barındırıyor.

Karaman
Karaman-Silifke Karayolu üzerindeki Mut kasabası, Türkiye'nin en güzel ve az bilinen güzergâhlarından birinin de başlangıç noktası. Toroslar'ın sarp ve etkileyici doğası, sedir ormanları, yol boyunca size eşlik eden Göksu Nehri, yolculuğunuzu zevkli kılacak unsurlardan bazıları. Karaman yönünde Mut'a 20 km.uzaklıkta yer alan Alahan Manastırı, ilk durağınız. Birkaç kilometre içeride, bir dağın güney yamacına inşa edilmiş bu Bizans manastırının bulunduğu noktadan, eşsiz bir vadi manzarasını seyredebilirsiniz.

Rize
Mimari özellikleri ve geleneksel zanaatlarıyla ilgi çeken en önemli kentlerden biri. Yaylaları, çayı, hamsisi ve bezi ile ünlü olan bir kent. El sanatları açısından da Türk kültür ve sanatında özel bir yeri var. Çay, yörenin en değerli ürünü.

Tekirdağ
Türkiye'nin, şarap üretiminin yarısının gerçekleştirildiği Tekirdağ bağlarında demlenirken, Dionysos'un ruhunu anacaksınız. Trakya bölgesinde, Türkiye'nin şarap üretiminin yüzde 40'ının gerçekleştirildiği Şarköy-Mürefte hattını, hiç düşünmeden aklınızın bir kenarına yerleştirmelisiniz.
DİĞER TURİZM HABERLERİ
 Türkiye'nin gizli cennetleri
 Bu vahanın hayaliyle yol aldık
 Taşa işlenen uygarlık
 Türkiye'nin efsanelerini biliyor musunuz?
 Ölmeden önce yapılması gerekenler
 Deniz, güneş ve tarih!..
 Hangi ay nereyi görmeli?
 Kapadokya kar altında daha cazip
 Tarihi ve kentleriyle karpatlar
 Doğu'nun yeni turizm merkezi
 Çalışkan tatilciler nerelerde?
 Türkiye her mevsim güzel
 Uzungöl sessizlik sevenleri bekliyor
 Rotanızı Doğu'ya çevirin
 Renkler ülkesi Peru
 Mutlaka görün


Saat ve Tarih: 10:26 , 19/10/2006 Yazar: Muzaffer Erdem
Yorumlar (0) | Yorum Yaz | Baglantı


<- geri | ileri ->