|
Öner Yağcı Tevfik Fikret
“Tevfik Fikret'in Tarih-i Kadim'i yok mu, işte o, dünyada yapılması gereken bütün devrimlerin kaynağıdır..."
Mustafa Kemal Atatürk
Toprağımızın aydınlanma, özgürleşme, insan olma, çağdaş olma destanının onurlarından, ustalarındandır Tevfik Fikret.
Anadolu insanının aydınlanmasına, özgürleşmesine, umudunu sürdürmesine, bağnazlığı aşıp hoşgörüyle, sevgiyle buluşmasına katkılarıyla, öncülükleriyle unutamadığımız ölümsüz bilge Nasrettin Hoca'nın; "örse çekiç vuran biziz" diyen Yunus Emre'nin; "Çıkıp şu dağlara yaslanmalıdır" diyen Köroğlu'nun; "Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan" diyen Pir Sultan Abdal'ın; "ferman padişahın dağlar bizimdir" diyen Dadaloğlu'nun; kısacası, halkın vicdanı, sesi, çığlığı, başkaldırısı olan tüm halk ozanlarının mirasçısı olan Fikret, düşünceleri, eylemleri, şiirleri, mücadeleci yaşamıyla bu mirası yaşadığı döneme ve sonrasına taşımayı ustalıkla başarmıştır.
Fikret'in, yaşadığı dönem Osmanlı'sındaki düşünceleri, eylemleri, şiirleri, aydın davranışıyla; Kurtuluş Savaşımızın, bağımsızlığımızın, Cumhuriyetimizin mimarı, önderi Mustafa Kemal'in hazırlayıcısı olduğunu söylersek yanlış bir düşünce öne sürmüş olmayız. Fikret; Cumhuriyet'in demokratikleştirilmesi, çağdaşlaştırılması, insanının özgürleşmesi, aydınlanması kavgasının, "memleketimden insan manzaraları"nın büyük ozanı Nâzım Hikmet'in; "gözyaşını gülmeceye çevirerek" ömrünü bu demokratikleşme, özgürleşme, aydınlanma savaşıma adayan çağımızın Nasrettin Hocası Aziz Nesin'in; habercisi, öncülüdür demek de yanlış olmayacaktır. Toprağımızın bu simge adlarını söylemek, Cumhuriyet dönemindeki tüm aydınlık, özgürlük arayışının, "Köy Enstitüleri" aydınlığının, "40 Kuşağı" aydınlığının, "68 patlaması"nın Fikret'e bağlandığını da belirlemek anlamına gelmektedir.
Kısacası Fikret, toprağımızda yüzyıllardan beri süren bir kavganın bayrağını Osmanlı'nın yıkılış döneminde devralıp onurla taşıyan ve kendisinden sonraki tüm kavga insanlarına, özellikle Cumhuriyet aydınlarına aktarmayı başaran bir büyük öncü aydındır.
Etkisi, gücü, sevdasıyla bir destan kahramanıdır da diyebiliriz Tevfik Fikret'e.
Aydınlanmamızın büyük öncüsü, düşün ve mücadele insanı, bu büyük şairi anlayabilmenin yolu, onu, düşüncelerini, şiirini ve eylemini var eden toplumsal yapının koşullarıyla birlikte yaşamının ve sanatının irdelenmesinden geçtiği için, yaşadığı 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başı Osmanlı toplumuna kısaca da olsa bir göz atmamız gerekiyor.
19. yüzyıl Osmanlı toplumu, yağma ve ganimet ekonomisinin çökmesi, vergi gelirlerinin azalması, Batı’nın gelişmesinin, bilimsel ve teknolojik ilerlemenin arkasında kalmasıyla sarsılıyordu.
18. yüzyılın ortalarında başlayan "kapitülasyonlar"dan yararlanarak ülke ekonomisini ele geçiren yabancı burjuvazi ile onlarla işbirliği yapan yerli gayrimüslim ticaret burjuvazisi ve yeni doğmaya başlayan İslam Türk burjuvazisinin ekonomi politikaları bu sarsıntının yıkıma doğru sürmesine yol açıyordu.
Ülkenin doğal kaynaklarına el koyan, haciz eden, bunları işleten, ülkenin ekonomisini ve maliyesini denetleyen bir uluslararası şirket olan ve Osmanlı’nın tüm borçlarının birleştirerek sermayesinin temelleri oluşturulan, devleti ezmek için kurulan bir kumpas olan mali korporasyon, "Düyun-ı Umumiye" yani devlet borçları; demiryollarını, limanları, madenleri, telefonu, bankacılığı, birçok malın ticaretini, bazı tarım işletmelerini ele geçirmişti.
Ülkenin geleceğini "Düyun-ı Umumiye" belirliyordu. Osmanlı, emperyalist devletlerin açık pazarı, hammadde üreticisi haline gelmişti. Kısacası, 19. yüzyılın sonlarında ülke soyulmuş, borçlandırılmış, çürütülmüştü ve "Batılılaşma" pahalı satın alınmıştı. Toplum her bakımdan çöküyordu, çaresizdi, yakınıyordu, kurtuluş umudu arıyordu.
İşte, Tevfik Fikret bu arayışın doğurduğu bir umuttur; sömürülen, baskı altında bulunan, yoksul, cehalet, gerilik içindeki bir ülkenin düşünen ve yargılayan; kimi zaman karamsar, kimi zaman umutlu, coşkulu, zaman zaman küskün, ama her zaman başkaldırıcı insanı, aydını, şairidir.
Fikret, "karanlıkların şiiri" denilebilecek, "baskı yönetiminin yaman yergisi, o hiçbir ışık süzülmeyen karanlık geriliğin öfkeyle yerden yere çalınışı" olarak tanımlanan; "Sarmış yine âfâkını bir dûd-ı muannid" (Sarmış yine ufuklarını bir inatçı sis) dizeleriyle başlayan, 3 Mart 1902'de yazdığı, "Tanin"in ilk sayısında 1908'de yayımlanan ünlü "Sis" şiirinde divan edebiyatı şairlerince yüzyıllardır övülen, "ey zulümler alanı" dediği İstanbul'u yerden yere vurdu.
Baskının, adaletsizliğin, eşitsizliğin, zorbalığın, yoksunluğun şehri İstanbul ona göre, "faciayı süsleyen şatafatlı sahne"; "şatafatın gösterişin beşiği, mezarı"; "Doğu’nun eski, çekici kraliçesi"; "göğsünde kanlı sevgileri tiksinmeden besleyip büyüten"; "köhne Bizans"tı, "koca bunak büyücü"ydü. "Dökülen tüm gözyaşlarına karşı duygusuz", "bin kocadan arta kalan bakire dul", bir "dünya orospusu"ydu. "Katil kuleleri, zindanlı sarayları, kibirli sütunları, şanlı dua yapıları, doğruluğun sözlerini taşıyan minareleri, çatısı çökük medreseleri" ile İstanbul, "yükselme kapısına çıkan yol, ayak öpme"ydi, "silahlanmış korku"ydu, "mahkemelerden sürekli sürülen hak"tı, "vicdanlara kadar uzanan meraklı kulak"tı, "tiksinilen, aşağılanan ulusal çabalar"dı, "kılıç ve kalem"di, "iki siyasal mahkûm"du. Kısacası Fikret'in lanetler yağdırdığı bir "payitaht"tı ve bu şiir onun şiir anlayışının, şiir-yaşam, şiir-düşünce bileşkesinin tipik bir örneğiydi.
Fikret'in düşünce dünyasının izleri, kendi tarihsellikleri içinde bazı şiirlerine bakılınca apaçık görülür.
Özellikle 28 Nisan 1905'te yazdığı destansı şiir "Târih-i Kadîm"(Eski Çağ Tarihi) Fikret'in yaşam anlayışını, felsefesini apaçık ortaya koyan bir bildirgedir sanki.
1908'de Selanik'te devrim hazırlıkları hızlanmıştı ve Tevfik Fikret, İttihat ve Terakki yönetiminin isteği üzerine "Millet Şarkısı"nı yazdı. Bu şiirinde toplumsal çöküntünün, hastalığın birlikte, "kardeşlikle" çözülmesini istedi ve "Millet yoludur, hak yoludur tuttuğumuz yol;/Ey hak yaşa, ey sevgili millet, yaşa... Var ol!" dedi. Ünlü, "Zulmün topu var, güllesi var, kalesi varsa/hakkın da bükülmez kolu, dönmez yüzü vardır;/Göz yumma, güneşten ne kadar ışığı kararsa/sönmez sonsuza dek, her gecenin gündüzü vardır." dörtlüğünün de yer aldığı bu şiirin ona özgü bir başkaldırı çığlığı içermemesi olmazdı:
"Yeter olsun, artık bu devlete de, yasalara da;/Artık yeter olsun bu alçak zulüm ve cehalet..."
İki gün sonra gerçekleşecek Meşrutiyet devriminin habercisi olan bu şiir elden ele dolaştı ve Yeni Anayasa ile sis dağılmaya başladı. Fikret, Meşrutiyetten sonra, "Hayır, hayır, sana dönük değil bu lanetler" dizeleriyle başlayan "Rücu"(Geri Alış)'yu yazdı ve İstanbul'a savurduğu lanetleri geri aldı, milletin hayatını acıya boğan, aşağılayan, çamurlayan tüm pisliklerin bir çevreye ait olduğunu söyledi. "Açıldı gözlerimiz pırıl pırıl bir sabaha" diyerek, devrimi gerçekleştiren "yüce ve şerefli yenilikçiler"i, "açık alınlar"ı, "temiz vicdanlar"ı, "yiğit, aslan yürekli insanlar"ı uyarmayı da ihmal etmedi:
"Doğru at adımlarını;/Düşün; bugünkü adımlar hazırlıyor yarını!"
Bir devrimci birikimin sonucu olan İkinci Meşrutiyet eyleminden sonra Fikret "Tanin"de yazmaya başladı, bir süre sonra ayrıldı. Kendisine Maarif Vekilliği önerilse de reddetti, 1909 başında Galatasaray Sultanisi müdürlüğüne getirildi, ayrılıp yeniden döndü, ertesi yıl tümüyle ayrıldı. 13 Nisan 1909'daki 31 Mart gerici kalkışmasına karşı durdu. Fikret'in, ayaklananların sultaniyi yıkacakları haberini alınca "Sultani'yi yıkmak için önce beni yıkmak lazımdır," diyerek okulun önünde ayakta dikilmesi, bir söylentiye göre kendisini okulun demir kapısına zincirlemesi de onun devrimci kimliğine uygun bir davranıştır.
Bir süre sonra İttihat ve Terakki'nin ipliği pazara çıkmaya başladı. Yönetim, gerilemenin, kargaşanın, çöküşün asıl nedenlerinin ekonomik ve mali çöküntü olduğunu göremeyip yüzeysel önlemleri yeterli görmekteydi. Halkı "Düyun-ı Umumiye"den, kölelikten, kurtarmak, tarım reformuyla köylüyü kalkındırıp ağaların zorbalığından kurtarmak gibi devrimci hareketlere girişmemekte, saltanatı, ağalığı ortadan kaldırmak gibi devrimci değişikliklere gitmemekteydi. Yerli- yabancı sermayenin sömürüsü altında olan işçiler, küçük esnaf, zor koşullar altındaydı. Hasan Fehmi ve Ahmet Samim gibi iki gazeteci öldürüldü ve özgürlük âşığı Fikret yönetimle kavgaya başlayıp yine "Aşiyan"a çekildi.
Onun bu dönemde yazdığı hemen her şiiri, İttihat ve Terakki yönetimine karşı bir tavır, bir başkaldırı, bir eleştiriydi; bir özgürlük ve eşitlik arayışı çığlığıydı.
"Bir uğursuz dönem yine çiğnendi yeminler;/Çiğnendi yazık ulusun yüksek umudu,/ Kaanun diye topraklara sürtüldü alınlar;/Kaanun, kaanun diye kaanun tepelendi.../Boşuna çığlıklar yine, boşuna bu inilti!" dizeleriyle başlayan ve "Millet yaşamaz, hakka özlemle solurken,/Sussun diye vicdanına yumruklar inerse;/Millet yaşamaz, yüce meclisi aşağılanırken,/Aldatıp korkutmayla titrer ve sinerse;/Millet yaşamaz, onun toplumu boğulurken!" dizeleriyle süren; "Düşsün sana, zorbalığa, kapılıp eğilen baş, / Kopsun, seni bir hak diye alkışlayan eller!" dizeleriyle biten "Doksan Beşe Doğru" (1912) bu şiirlerin ünlülerindendi.
Bu şiirden iki gün sonra yazılan ve "umut" çağrısıyla biten "Rubabın Cevabı" (Sazın Cevabı); "Yazık!.. Hep yanılgı mı bu ulusun yazgısı?" dizesiyle başlayan "Revzen-i Mahlu" (Tahttan İndirilmişin Penceresi); uygarlığın, felsefenin, sanatın ne gereği var diyenlere bir şamar gibi patlayan ve ilkelliğin, haydutluğun, bilgisizliğin alçalışın, yoksulluğun ne gereği var, diye haykırarak "kulluğun ne gereği?" diye soran "Gerçek her Zaman Gerçektir"; "ünlü "Yiyin efendiler yiyin" dizelerinin de yer aldığı "Han-ı Yağma" (Yağma Sofrası); "Tarih-i Kadim"i eleştiren Mehmet Akif Ersoy'a karşılık olarak yazdığı "Tarih-i Kadim'e Zeyl" (Ek); Birinci Dünya Savaşı'nın başlaması nedeniyle yazdığı, dinin savaşa edilmesine, savaşa karşı uyarılarla dolu "Kutsal Sancak Önünde"; Savaş karşıtlığıyla dolu "Harb-ı Mukaddes" (Kutsal Savaş) Fikret'in bu döneminin ürünleri oldu.
Döneminin yalnız adamı ve usanmaz devrimcisi olan Fikret'in devrimciliğinin özünün bir yanı Osmanlı toplumunun adaletsiz ve baskıcı yapısında, yönetiminde, bunalımında, bunalıma çare arayışlarında, yenileşme çabalarında, yıkılışında ise öteki yanı da kendi iç yapısında, kendi yaşantısında, kişiliğindedir.
Toplumsal durumla kişiliğin bütünleşmesinin, yani çelişkilerin birikiminin ürünüdür Fikret.
Halk gibidir o da, ağlar halkla birlikte.
Kimi zaman, "... Evet, sabah olacaktır, sabah olur / geceler sürmez kıyamete kadar..." dizelerine yer veren "Sabah Olursa" şiirinde de görüldüğü gibi umutla dolu olurken, kimi zaman da amansız bir karamsarlığın ve umutsuzluğun egemenliğine girmiş olduğu görülür. Fikret'in.
Ceyhun Atuf Kansu , O, "Karabaskı yönetiminin özgür çocuğudur," diyor.
Düşünsel olarak edebiyattan ümmet uygarlığını söküp atan ve laik bir toplumun özlemini haykıran, saltanata, hilafete karşı olan Fikret'in önemli özelliklerinden biri de "gençlik" kavramı ilk kez bilinçli olarak edebiyata katmasıdır. "...Yarınlar senin; senin bu devrim bu yenilik/Her şey senin değil mi zaten, sen ey gençlik..." dizelerinin yer aldığı "Ferda"(Yarın) şiiri bu düşünüşün en somut, en anlamlı örneğidir. "Halûk'un Vedaı", "Halûk'un Bayramı", "Sabah Olursa", "Millet Şarkısı", "Promete" gibi şiirleri, gençliğe seslenen, gençliğe güvenen şiirlerdir ve Mustafa Kemal Atatürk'ün "Bursa Nutku", "Gençliğe Hitabe"si gibi yarının sahiplerine görevlerini anımsatan bildirilerdir sanki.
Tarihe devrimci, diyalektik bir bakış açısı; ileri bir özgürlük anlayışı, kulluğa karşı kardeşlik, donmuş düşünceler yerine aklın ışığı, bilimsel düşünüş, dinsel bir dünya yerine insancı bir dünya anlayışı, ütopik sosyalizm, materyalizm düşünüşleri de Fikret''in şiirlerinde görülen düşün dünyasının temellerindendir.
Fikret'in düşünce ve inanç dünyası da laiklik temeli üzerinde yükseliyordu. "...Yeter artık bu pislik, yeter bu karanlık/Bu topraklar da adam olmalı, adam/Alınlardan akıl fışkırmalı, alınlardan aydınlık/Örümcekli kafa kalmamalı, işkence bitmeli, hak yerini bulmalı/Ne kadar çok gülerse halkın yüzü/O kadar çok açar insanlığın gülü..." dizelerinin yer aldığı "Bir Güfte" adlı şiirindeki kararlılık, coşku, bu düşüncesinin örneklerindendir.
Fikret, eşit yurttaşlardan, milliyetlerden oluşan bir toplum özlüyordu. Milletler arasına kin sokan milliyetçiliklere, Türkçülük akımlarına, ırkçılıklara; insanlar arasına ayrılıklar sokan din farklılıklarına karşı çıkıyor, bunun için de ırkçı ve dinci bağnazlarca milliyetsizlik ve vatansızlıkla, dinsizlikle, din düşmanlığıyla suçlanıyordu.
Mustafa Kemal Atatürk'ün Tevfik Fikret'le ilgili düşünceleri ve ondan etkilenişiyle ilgili olarak şunlar söylenebilir (Kaynak: Mustafa Baydar, "Anılarda Fikret ve Atatürk", "Varlık", 15 Aralık 1967, sayı 708; aktaran Mehmet Bayrak, "Tevfik Fikret ve Devrim", s.88-97):
Tevfik Fikret'in ölümünden üç yıl sonra Mustafa Kemal, Aşiyan'a çıkarken manej hocası Emin Bey'e, "Ben inkılâp ruhunu ondan aldım. Ziyaret edeceğim yerlerin başında elbette ki Aşiyan gelir," der. Aşiyan'a çıkılır ve bu önemli ziyaret şu cümleyle noktalanır:
"Tavaf-ı tahatturunda bulunmakla mübahi perestişkâran-ı Fikret. (Anma ziyaretinde bulunmakla övünerek, Fikret'e tapanlar.) 19 Ağustos 1918, Pazartesi, Mustafa Kemal, Süleyman Nazif, Faik Ali (imzalar)."...
Mustafa Kemal bir vapur gezisinde gençlere Fikret'e olan hayranlığını anlatır:
"Onu biz mektep sıralarında okurduk. Ondaki heybet,, ondaki vakur ahenk hiçbir şairimizde yok." Sonra da "en sevdiğim şiiridir," diyerek "Ferda"yı okur...
Çankaya'da konunun edebiyat olduğu bir sofrada bulunanlardan biri Fikret'in iyi şair olmadığını söyler. Atatürk, "Efendim, efendim, anlamadım, ne dediniz? Fikret büyük bir şair değil miydi? 'Milyonla barındırdığın ecdad arasından/Kaç nasiye vardır çıkacak pak ü dırahşan.' O, karanlıklar içinde bir nur gören ve halkı o nura doğru götürmeye çalışan Fikret bu feryadı koparırken sizler nerelerdeydiniz? Niçin içinizden kimse onun gibi feryat etmedi? Ben Fikret'e yetişemedim, onun sohbetinden istifade edemedim. Kendimi bedbaht sayarım. Fakat onun bütün eserlerini okudum, birçoğu da ezberimdedir. O hem büyük şair, hem de büyük insandır. Efendiler! Zaten parmakla gösterilecek kadar az olan büyük adamlarımızı küçültmeye kalkışmayalım."
Yine bir Çankaya sofrasında Fikret üzerine konuşulur. Atatürk birdenbire gürler:
"Siz Fikret'i konuşacak adamlar değilsiniz. O kimdir biliyor musunuz? Onu iyi tanıyanlar benim bugün ne yapmak istediğimi kavrayacak kimselerdir."...
Elazığ Halkevinin salonunda Fikret'in şiirleri ardı ardına okunur. Atatürk, "Başka hangi şair böyle güzel ve inkılâpçı şiirler yazmıştır?" der ve çevresindekilere "Fikret'in inkılâpçı bir şair olduğunu, zamanının haksızlığı ve geriliği ile mücadele ettiğini" söyler...
Gençlere, "Biz bu memleketi, muasır medeniyet seviyesine çıkarmak gayesiyle onu bütün geriliklerden kurtarmak için çırpınıyoruz. Gençler! Sorarım size, bu milletin ve memleketin şan ve şerefle medeni dünya milletleri arasında yaşayabilmesi için lazım gelen her şeyi yazan düşünen ve hayatını bu uğurda feda eden kimdir?" diye soran Atatürk'e gençler, "Hâmit", "Namık Kemal", "Ziya Gökalp" diye karşılık verirler. Atatürk, "Hayır, bilemediniz," der ve ekler:
"Fikret be çocuklar. Fikret be çocuklar. Fikret be çocuklar..." Sonra da sırasıyla "Ferda"yı ve "Sis"i ezbere okuyup bu şiirlerin tahlillerini yapar...
Fikret'in öğrencisi olmuş birine Atatürk, "Tevfik Fikret'in Tarih-i Kadim'i yok mu, işte o, dünyada yapılması gereken bütün devrimlerin kaynağıdır," der.
Atatürk'ün böylesine sevdiği Fikret'e bağlılığı birçok düşüncesinde, sözünde de ortaya çıkar. Fikret'in "Zafer, biraz da hasar ister", dizesi, Atatürk'ün "Bağımsızlık kanla canla kazanılır," sözünün esin kaynağı değil midir? Fikret'in birçok şiirindeki barışçı düşünüşü Atatürk'ün "Yurtta barış, cihanda barış" sözünde yoğunlaşmış olarak görürüz. Fikret'in "Haktadır, kaktır en büyük kuvvet" dizesiyle Atatürk'ün "Hak, gücün kat kat üstündedir." Sözü; Fikret'in, "Uğraş didin, düşün, ara, bul, koş, atıl, bağır/Durmak zamanı geçti, çalışmak zamanıdır" dizeleriyle Atatürk'ün, "Hayatta tek bir şeye ihtiyacımız vardır: Çalışkan olmak" sözü aynı temelde yükselir.
Enver Ziya Karal, "Atatürk ve Devrim" adlı yapıtında Atatürk'ün kendisi üzerinde en çok etki yapmış olan kişinin Tevfik Fikret olduğunu söylediğini" anlatıyor.
Tevfik Fikret'i sevmeyenler, onu düşman belleyenler; onun insancıl düşüncelerine karşı olan, ırkçı ve dinci bağnazlardır; aydınlığın, özgürlüğün, ilerlemenin, laikliğin düşmanı olanlardır.
Tevfik Fikret'i sevmek, insanı, insancıllığı sevmek; özgürlükten, aydınlıktan, laiklikten yana olmaktır.
Şükran sana Tevfik Fikret...
www.ileri2000.org |