Tanıtım
AlsahBlog
Baglantılarım
»
»
»
»
|
Ali Şahin Röportajı
Etiketler : ali şahin, cide, edebiyat, eğitim, festival, kastamonu, röportaj, rıfat ılgaz, taşköprü, ılgaz
” O kadar yabancı dil merakı aldı yürüdü ki yazarlarımızın cümle yapıları bile çeviri dile uygun bir hal aldı, sağ kulağı sol elle göstermeler mi dersiniz, şiirde anlaşılmaz bir dil..! Sanki şiiri şiir yapan bu?”
”Ben yeraltı ile ilgilenmiyorum ve de okumuyorum o tür şeyleri… Ben, hâlâ Nazımları, Ahmet Arifleri Enver Gökçeleri, Hasan Hüseyinleri okuyorum arkadaş!…”
Selamlar, Ali ŞAHİN… Öncelikle röportaj teklifimi kabul ettiğiniz için teşekkür ederim… Emekli bir edebiyat öğretmeni, Kastamonu âşığı bir eğitimci olduğunuzu ben biliyorum… Okurlarımızın sizi tanıması açısından kısa bir özgeçmiş alabilir miyiz?
Selamlar, sana ve okurlarına… 1952 yılının Şubat ayında Kastamonu’nun Taşköprü ilçesi Yazıhamit köyünde doğmuşum. Köyde ilkokul, ilçede ortaokul; sonra ilçede lise olmadığından girdiğim öğretmenokulu sınavlarını kazanarak Çorum Erkek İlköğretmen okuluna başladım. 1969-70 döneminde mezun oldum. Girdiğim Bursa Eğitim Enstitüsü sınavlarını- aldığım bir ceza yüzünden daha doğrusu- kazanamayınca yine Kastamonu Tosya Gökçeöz köyünde İlkokul öğretmenliğine başladım, 4 yıl sonra Taşköprü Kızılcaören Köyüne atandım. Bu arada Ankara Gazi Eğitim Enstitüsünü bitirerek aynı ilçenin Kız Meslek Lisesinde Türkçe/ Edebiyat öğretmenliğine başladım. Sonra da Milli eğitimin çeşitli kademelerinde yöneticiliklerde bulunarak 2004 yılının Şubat ayında Tokat Pazar İlçe Milli Eğitim Müdürlüğünden 34 yıllık meslek yaşamımı noktalayarak emekliye ayrıldım. Mesleki kısmı böyle… Ana hatlarıyla…

Gerçekten dolu dolu geçmiş ve başarılı bir eğitim yaşantınız var… Genellikle Kastamonu ve çevresinde geçmiş mesleki yaşantınız… Karşılaştığınız zorluklar mutlaka ki vardır… Bunlar nelerdir? …Ve en önemlisi bu yıllar içinde hiç ” Anlaşılmadım! ” dediğiniz noktalar var mı?
Alışamadığım ve bana zor gelen İlkokul öğretmenliği oldu biraz. Çünkü edebiyata merakım yüzünden kendimi hep Eğitim Enstitüsünü kazanıp Türkçe öğretmeni olmaya koşullandırmıştım. Bu merakım izin alamadığımız için yatılı okulda etüt sonrası kaçak olarak izlemeye gittiğim bir konferans nedeniyle 15 günlük okuldan uzaklaştırma cezası yüzünden sekteye uğradı. Sonunda 1975′te Mektupla öğretime başvurarak 1978′de dışardan tamamladım o eğitimi. Politika ve politikacıya alışamadım, tek ayak üzerinde fırıldaklık işim olmadı. Bunun bazı sıkıntılarını çektim kimi zaman. Türkiye’de her 10 yılda bir, bir şeyler olurdu ya hep ben de bir alanda sıkıldıkça yeni bir alana geçtim yaklaşık her 10 yılda bir; 10 yıl ilkokul, 10 yıl lise öğretmenliği, son 10 yıl da çeşitli yöneticilikler benim hayata yeniden daha bir hevesle sarılmamı sağladı. Zorluklara gelince ülkemin içinde bulunduğu sosyo-ekonomik koşullar ve çevrede gördüğüm imkansızlıklar beni de eğitimi de olumsuz etkiledi elbette zaman zaman. Araştırma okuma ilgi ve merakım, tam teşekküllü kitaplıklardan uzak, sosyal etkinliklerden ırakta oluşum beni hep sıkıntıya soktu ama bunu emeklilikte biraz da olsa atlattım. Kendimi sanal ortamda ve çeşitli etkinliklerde sık sık izleyici olarak görmeye başladım.
Evet, anlayabiliyorum… Ben yeğeniniz olarak, ki bu yüzden kendimi çok şanslı hissettim her zaman… Sizi ‘devrimci’ kişiliğiniz ile tanıdım çocukluğumdan bu yana… Sanal ortamda ki çalışmalarınızı da takip ediyorum… Beni blok olayına alıştıran da sizdiniz… Yani okurlarım beni sizin sayenizde tanıdı, ve dört yıldır okuyor, diyeyim (Gülerek)… Blok içerikleriniz dâhi hep Kastamonu, Taşköprü ve çevre köyler üzerine… Kastamonu ve çevresi üzerine yaptığınız bu fedâkar çalışmalar yüzünden iyi ya da kötü tepkiler aldınız mı bugüne dek? Çalışmalarınızı merak eden Paranteziçi Hayatlar okurları için kısaca bir adres de verebilirsiniz…
Tepkiler hep olumlu oldu. olumsuz pek bir şeyle karşılaşmadım desem yalan olmaz ama binde bir de olsa üzücü durum oluyor. Bunların içinde bence en önemlisi, blok alanı veren birkaç yerin hiç habersiz kapanması oldu. Bir arsaya gecekondu kuruyorsunuz, sonra kilit değişiyor, bir de bakıyorsunuz anahtar elinizde kalmış, İkinci olay da Hacker denen o canavarlar, ne isterlerse anlamam mümkün değil benim: Dolu dolu 5-10 tane site- blok heder oldu gitti bu yüzden… Ben, Paranteziçinde ki çalışmalarını birazda alttan alta gurur duyarak izliyorum. Boynuzun kulağı geçtiğine çok ama çok seviniyorum. Kıskançlık duymuyorum; bunda benim de özendirmem var diye. Tek bir sayfamı vermek isterim okurlarınıza, orda herkesin kendine uyacak bir şeyler bulması olanağı var, hem kendi site ve bloknotlarımın olduğu hem de dostların adreslerinin bulunduğu. ”Esintiler” http://alisahin37.sitemynet.com/alsah/ Bunun bir özelliği de benim yaptığım ilk site olması. Geçen yılın Ekim ayında mynetten aldığım bir yazı biraz leyleğin kuşa dönüştürülmesi olayı gibi oldu ama, yazılarımızı toplu durumdan biraz daha dağınık duruma getirdi. Beğeni izleyenlerin. diyorum ben: Ustamın adı Hıdır/ Elinden gelen budur.
Emekli olduktan sonra siz de var olan blok merakı üzerine de birkaç anektod düşerseniz seviniriz… Nasıl başladı, nasıl gelişti, ve şu an ne nokta da?
Emeklilik zor bir zanaat gerçekten… Bunu zaman zaman çeşitli boyutlarıyla yaşayan kişilerde görürüz. Günde 8 saatlik çalışma düzeninden kopunca insan kendini büyük bir boşlukta hissediyor, ben bunu atlatabilmek için bir Bilgisayar aldım, lokallerde sigara dumanı altında kendimi harap edene kadar gazete - dergi okur inceleme - araştırma yapar, 34 yıllık mesleki deneyimimizi dostlarla paylaşırım diye düşündüm ilk anda. Beni zorlayan bilgisayara sıfırdan başlamam oldu. Her şeyi sınama- yanılma yöntemiyle kendi kendime yapmaya çalıştım. 1 yıl içinde arşivim o kadar doldu ki, bunu nasıl paylaşırım diye düşünmeye başladım. Elimde olan bazı malzemeleri benim çeşitli olanaksızlıklarım yüzünden tamamlamam imkansızdı, kilitli sandıklarda durana kadar paylaşayım meraklıları da geliştirsinler istedim. Amacım öğrencilerle de iletişim kurarak bir çeşit öğretmenlikten uzaklaşmamaktı. Bunu da başardım sanıyorum.
Benimle iletişim kuran ilkokuldan mastır öğrencilerine kadar herkese elimden gelen yardımı esirgememeye çalışıyorum. Ama öğrenciler beni üzüyor çoğu zaman. Neden mi? O benim özene bezene yaptığım çeşitli seçkilerin altına yazdıkları yorumlarda kullandıkları Türkçe dışında her şeye benzeyen dil yüzünden. Bir çoğunu bu yüzden onaylamıyorum. Kültür- sanat, edebiyat konularına öteden beri ilgiliyimdir, kendi yaratımım olmasa da önemli gördüğüm çalışmaları bir seçki şeklinde paylaşıyorum, bütünleştiriyorum blok ve sitelerimde. Bunda da Nazım’ın bir dizesi -ki bloklarımın başına da aldım bana mesnet oluyor:"Öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı, yetmişinde bile mesela zeytin dikeceksin" diyor, usta. Ben de Atatürk’ten roman, öykü, şiir, sinema ve çocuk edebiyatına; Köyümden ilçeme, ilime, bölgeme, ülkeme ve dünyaya bir pencere açmaya çalışıyorum.
Bu alanda dostlardan büyük bir destek ve iteklendirme gördüm. Hepsini saymam olanaksız ama bu arada 3 emekli edebiyat öğretmeni abim beni çok heveslendirdiler bu konuda.. Başta Mizah yazarı Esen Yel, Oyhan Hasan Bıldırki ve Nuri Öcal Altanay olmak üzere. Öğrenci, öğretmen herkesten destek gördüm ama hep bir şeyler yapılmasını istiyorlar çeşitli konularda,fakat hepsini benden bekliyorlar.. O da ayrı bir sorun. Konuyu dağıtıyorum bazen. Şu anda aklıma ilginç bir anekdot gelmiyor ama çok ilginç şeyler yaşanıyor elbette…Benim için ilginç olan Rıfat Ilgaz / 2006 Kastamonu Sempozyumu ve ve İzmir’de 6. İzmir Öykü Günleri’nde yüzlerce sanatçı, yazar, şair ve bilim insanı ile karşılaşıp onları izlemekti son iki yılda.
Evet, bu arada yeri gelmişken söylemek istiyorum… Esen YEL ve Oyhan Hasan BILDIRKİ biz, edebiyat meraklısı gençler için her zaman bir yol gösterici olmuştur… Çalışmalarını severek takip ediyoruz… Soruma cevap verirken tam kanayan bir yaraya parmak bastınız: ‘Gençlerin kullandığı ve Türkçe haricinde her şeye benzeyen dil!…’ Bunun sorumlusu ne olabilir sizce? Bu gidişat nereye kadar… Bir sonu var mıdır, yoksa Türkçe’nin sonu mu yakın?!… Gençlere ‘Yeraltı edebiyatı’ adı altında sunulan yeni akımın bunda payı var mıdır? Hani şu sürekli bir karamsarlık, kan, intihar, bunalım, depresyon içeren yeni akım… Tanınan isimlerden Altay ÖKTEM buna ön ayak olan ve tanıdığımız isimlerden birisi meselâ… Edebiyattan çok bir özgürlük merakı… ‘İstediğim gibi ve istediğimi yazarım!’ halleri… Edebiyatı kurallardan soyutlamak ne kadar doğru sizce… Edepli, adaplı ve Türkçe’nin doğru kullanıldığı edebiyatı ‘kısıtlayıcı’ bir etken olarak görmek doğru mudur?
Bunda herkesin ve her şeyin biraz payı var bana göre. Politikacısından tutun da yazar-çizerine kadar bir aşure dil meraklısı doldurdu her yanı, işyeri adlarından tutun da çeşitli yerlerde yazılan yabancı sözcük merakı iyiye alamet değil. Kültür emperyalizmi ulusları yutmaya dilden başlıyor ki kimse kimseyi anlayamayacak… Bu soru biraz zor oldu. uzun uzun yazmak gerek. Bir sinemada yangın çıksa vatandaş ‘Exit ne?!’ diye bakıp kalacak, yangın çıkışını bulamayacak. Bunda msn ve internetteki yazışmaların da payı çok büyük. O kısaltmalar, işaretler.. Bir de ne bileyim sanki ayrı bir yazışma dili gelişiyor, herkes de ben başkalarından geri kalmayayım diye o dilsizlikte yarışıyor birbirleri ile.
Edebiyat yapıtlarında kullanılan dil de ona keza.. O kadar yabancı dil merakı aldı yürüdü ki yazarlarımızın cümle yapıları bile çeviri dile uygun bir hal aldı, sağ kulağı sol elle göstermeler mi dersiniz, şiirde anlaşılmaz bir dil sanki şiiri şiir yapan bu? Ben hala Nazımları, Ahmet Arifleri Enver Gökçeleri, Hasan Hüseyinleri okuyorum arkadaş. Elbette yeni akıma da söyleyeyim birkaç kısa şey… Ben yeraltı ile ilgilenmiyorum ve de okumuyorum o tür şeyleri.. Yapıt sözcüğünü özellikle kullanmadım. Herkes okumazsa sorun çözülür.

Evet… Gelelim sizin için önemli bir yeri olan ve Cide’de gerçekleşen Rıfat ILGAZ Kültür ve Sanat Festivaline… Bloklarınız da, makaleleriniz de, gezi ve gözlem yazılarınız da bu festivale ayrı bir ilgi gösterdiğiniz göze çarpıyor… Festivale yerli halkın ve dışardan gelenlerin gösterdiği ilgi ne düzeyde? Memnun olduğunuz ve sizi rahatsız eden anektodlar nelerdir bu festivalle ilgili?
İlimizdeki festivaller içinde kültür-sanat ağırlığı yönünden Cide’dekinin önemi daha büyük. Bunda Rıfat Ilgaz’ın da anılması ayrı bir önem kazandırıyor. Buna ek olarak adına düzenlenen ödüller, 2006 Mayıs’ında Kastamonu Meslek Yüksek Okulunda yapılan Sempozyum benim için olduğu kadar ilde yaşayanlar için de çok değişik bir şey oldu. Tabii bu tür çalışmalar çok büyük bir katılımcı kitlesi ile yapıldığı için, ili canlandırıyor; bunun yanında yerel halktan katılım ve ilgini az olması böylesine bir konuda okulların öğrencileri için katılımı planlamaması üzüyor insanı. Bir diğer üzüntü de yüze yakın bildirinin sunulduğu sempozyumun -aradan geçen 16 aya karşın- hala kitaplaşamaması… Yerel basının ilgisi güzeldi. Benim için önemli olan bir konu da değerli araştırmacı yazar Rasuh Nuri İleri ile bir öğle yemeği sonrası baş başa benim arabada yaptığımız özel sohbetti. Kameramı açmadığıma pişman oldum ama öylesi daha güzel oldu daha içten daha doğaldı. Bu konudaki dökümanları bir sitede topladım. Çok da beğeni topladı. http://gokirmak37.sitemynet.com/Festval2006/ Hacklenen Rıfat Ilgaz Arşivim yerine konuyla ilgilenenler duyurabileceğimiz Sarı Yazma- Rıfat Ilgaz Arşivi- http://sariyazma.blogcu.com/ bayağı yol aldı sayılır.
Peki, gelelim sizin de yaşadığınız, sevimli bir Kastamonu kasabası olan Taşköprü’ye… Ben de yaz tatillerimi orada geçiriyorum… Bu yıl geldiğimde durum içler acısıydı maalesef… Tam bir tarih turizmi cenneti olabilecekken o, güzelim tarihi evlerin bir bir yok olduğuna, azaldığına, yerlerine hep taş binaların geldiğine şahit oldum… Restore projelerinin gerçekleşmemesinde en büyük etken halkın da vurdum duymazlığı… Sanki o yorgun evlerin sesini kimse duymuyor gibi… Olsa da olmasa da halk için pek bir önem arz etmiyor, gördüğüm kadarıyla… Siz bu konuda neler söylemek istersiniz? Mutlaka ki bizi Taşköprülü hemşehrilerimizden de okuyanlar olacaktır… Belki halkın biraz da olsa bilinçlenmesine vesile oluruz…
Önce kasaba sözünü düzeltelim, ne de olsa bende tam Taşköprülülük var senin gibi Yarı Taşköprü yarı Yozgatlı değilim. Taşköprü Bir ilçe merkezi.. Konuya gelirsek, o konu bana göre daha derin boyutlu bir konu, varlıklı kesim o tür evleri zamanında yıkıp yerlerine apartmanlar, dükkanlar, hanlar hamamlar yaptı o tarihsel doku ile istediği kadar oynadı; Garibanların tek barınağı olan evler kaldı sit alanı kapsamında. Yıksa yıkamaz, yapsa yapamaz, restore edemez. Yapsatçıya verip bir kaç daire bir kaç dükkan alsa alamıyor, eve devlet ve kurumlar sahip çıkmıyor, çıksa da değerini vermiyor, acayip bir durum. Tıpkı Nasrettin Hoca fıkrasındaki gibi: Hani oğlan demiş ya, “baba ben bir hırsız yakaladım”, “al gel oğlum” demiş Hoca. “Gelmiyor baba”.. “Bırak gitsin oğlum”, demiş… “Gitmiyor baba”, demiş… O konuda kimin kimi yakaladığı belli değil… O yapıların sahiplerini durumları da çok zor aslında. Kat kat, koca koca beton yapılar arasında bir kaç garibanın bir kaç tarihi koruma altındaki mal varlığı, tek sermayesi, başını soktuğu evi, o da dökülüyor, nerdeyse başına yıkılacak… Bu da olayın başka bir cepheden görünüşü tabii ki…
Umarım bu konuda gereken adımlar bir an önce yapılır… Ben gerçekten o evler olmadan Taşköprü’yü düşünemiyorum… O evleri gezmek, incelemek, hele ki fotoğraflarını çekebilmek ayrı bir yaşam gibi benim için… Gerçekten eğer böyle çarpık bir düzende giderse o evler kalmayacak ve oraya dışardan bir gezgin / tatilci olarak gelmek içinde bir sebep kalmayacak… Tabii yeğen olarak her zaman bir sebep var ( Gülerek )… Neyse, bu güzel ve sıcak sohbet için çok teşekkür ediyorum, kendim ve okurlarım adına… Sizin gibi memleket sevdalısı, yaşadığı toprakları sahiplenen ve seven edebiyatcı, eğitimcilere her zaman ihtiyacımız var…
Ben de teşekkür ediyorum… Çalışmalarını beğeni içinde izliyorum, hayatta da başarılarının devamını diliyorum…
|
Saat ve Tarih:
06:24
,
2/10/2007
Bulundugu yer:
Ali Sahin (Alsah) Yazilari
|
Yorumlar (0) | Yorum Yaz | Baglantı |
|
Ali ŞAHİN Röportajı
''Röportajları'' kategorisinde yayınlandı ve 355 defa okundu
” O kadar yabancı dil merakı aldı yürüdü ki yazarlarımızın cümle yapıları bile çeviri dile uygun bir hal aldı, sağ kulağı sol elle göstermeler mi dersiniz, şiirde anlaşılmaz bir dil..!
Sanki şiiri şiir yapan bu?”
”Ben yeraltı ile ilgilenmiyorum ve de okumuyorum o tür şeyleri… Ben, hâlâ Nazımları, Ahmet Arifleri Enver Gökçeleri, Hasan Hüseyinleri okuyorum arkadaş!…”
Selamlar, Ali ŞAHİN… Öncelikle röportaj teklifimi kabul ettiğiniz için teşekkür ederim… Emekli bir edebiyat öğretmeni, Kastamonu âşığı bir eğitimci olduğunuzu ben biliyorum… Okurlarımızın sizi tanıması açısından kısa bir özgeçmiş alabilir miyiz?
Selamlar, sana ve okurlarına… 1952 yılının Şubat ayında Kastamonu’nun Taşköprü ilçesi Yazıhamit köyünde doğmuşum. Köyde ilkokul, ilçede ortaokul; sonra ilçede lise olmadığından girdiğim öğretmenokulu sınavlarını kazanarak Çorum Erkek İlköğretmen okuluna başladım. 1969-70 döneminde mezun oldum. Girdiğim Bursa Eğitim Enstitüsü sınavlarını- aldığım bir ceza yüzünden daha doğrusu- kazanamayınca yine Kastamonu Tosya Gökçeöz köyünde İlkokul öğretmenliğine başladım, 4 yıl sonra Taşköprü Kızılcaören Köyüne atandım. Bu arada Ankara Gazi Eğitim Enstitüsünü bitirerek aynı ilçenin Kız Meslek Lisesinde Türkçe/ Edebiyat öğretmenliğine başladım. Sonra da Milli eğitimin çeşitli kademelerinde yöneticiliklerde bulunarak 2004 yılının Şubat ayında Tokat Pazar İlçe Milli Eğitim Müdürlüğünden 34 yıllık meslek yaşamımı noktalayarak emekliye ayrıldım. Mesleki kısmı böyle…
Ana hatlarıyla…

Gerçekten dolu dolu geçmiş ve başarılı bir eğitim yaşantınız var… Genellikle Kastamonu ve çevresinde geçmiş mesleki yaşantınız… Karşılaştığınız zorluklar mutlaka ki vardır… Bunlar nelerdir? …Ve en önemlisi bu yıllar içinde hiç ” Anlaşılmadım! ” dediğiniz noktalar var mı?
Alışamadığım ve bana zor gelen İlkokul öğretmenliği oldu biraz. Çünkü edebiyata merakım yüzünden kendimi hep Eğitim Enstitüsünü kazanıp Türkçe öğretmeni olmaya koşullandırmıştım. Bu merakım izin alamadığımız için yatılı okulda etüt sonrası kaçak olarak izlemeye gittiğim bir konferans nedeniyle 15 günlük okuldan uzaklaştırma cezası yüzünden sekteye uğradı. Sonunda 1975′te Mektupla öğretime başvurarak 1978′de dışardan tamamladım o eğitimi. Politika ve politikacıya alışamadım, tek ayak üzerinde fırıldaklık işim olmadı. Bunun bazı sıkıntılarını çektim kimi zaman. Türkiye’de her 10 yılda bir, bir şeyler olurdu ya hep ben de bir alanda sıkıldıkça yeni bir alana geçtim yaklaşık her 10 yılda bir; 10 yıl ilkokul, 10 yıl lise öğretmenliği, son 10 yıl da çeşitli yöneticilikler benim hayata yeniden daha bir hevesle sarılmamı sağladı. Zorluklara gelince ülkemin içinde bulunduğu sosyo-ekonomik koşullar ve çevrede gördüğüm imkansızlıklar beni de eğitimi de olumsuz etkiledi elbette zaman zaman. Araştırma okuma ilgi ve merakım, tam teşekküllü kitaplıklardan uzak, sosyal etkinliklerden ırakta oluşum beni hep sıkıntıya soktu ama bunu emeklilikte biraz da olsa atlattım. Kendimi sanal ortamda ve çeşitli etkinliklerde sık sık izleyici olarak görmeye başladım.
Evet, anlayabiliyorum… Ben yeğeniniz olarak, ki bu yüzden kendimi çok şanslı hissettim her zaman… Sizi ‘devrimci’ kişiliğiniz ile tanıdım çocukluğumdan bu yana… Sanal ortamda ki çalışmalarınızı da takip ediyorum… Beni blok olayına alıştıran da sizdiniz… Yani okurlarım beni sizin sayenizde tanıdı, ve dört yıldır okuyor, diyeyim (Gülerek)… Blok içerikleriniz dâhi hep Kastamonu, Taşköprü ve çevre köyler üzerine… Kastamonu ve çevresi üzerine yaptığınız bu fedâkar çalışmalar yüzünden iyi ya da kötü tepkiler aldınız mı bugüne dek? Çalışmalarınızı merak eden Paranteziçi Hayatlar okurları için kısaca bir adres de verebilirsiniz…
Tepkiler hep olumlu oldu. olumsuz pek bir şeyle karşılaşmadım desem yalan olmaz ama binde bir de olsa üzücü durum oluyor. Bunların içinde bence en önemlisi, blok alanı veren birkaç yerin hiç habersiz kapanması oldu. Bir arsaya gecekondu kuruyorsunuz, sonra kilit değişiyor, bir de bakıyorsunuz anahtar elinizde kalmış, İkinci olay da Hacker denen o canavarlar, ne isterlerse anlamam mümkün değil benim: Dolu dolu 5-10 tane site- blok heder oldu gitti bu yüzden… Ben, Paranteziçinde ki çalışmalarını birazda alttan alta gurur duyarak izliyorum. Boynuzun kulağı geçtiğine çok ama çok seviniyorum. Kıskançlık duymuyorum; bunda benim de özendirmem var diye. Tek bir sayfamı vermek isterim okurlarınıza, orda herkesin kendine uyacak bir şeyler bulması olanağı var, hem kendi site ve bloknotlarımın olduğu hem de dostların adreslerinin bulunduğu. ”Esintiler” http://alisahin37.sitemynet.com/alsah/
Bunun bir özelliği de benim yaptığım ilk site olması. Geçen yılın Ekim ayında mynetten aldığım bir yazı biraz leyleğin kuşa dönüştürülmesi olayı gibi oldu ama, yazılarımızı toplu durumdan biraz daha dağınık duruma getirdi. Beğeni izleyenlerin. diyorum ben: Ustamın adı Hıdır/ Elinden gelen budur.
Emekli olduktan sonra siz de var olan blok merakı üzerine de birkaç anektod düşerseniz seviniriz…
Nasıl başladı, nasıl gelişti, ve şu an ne nokta da?
Emeklilik zor bir zanaat gerçekten… Bunu zaman zaman çeşitli boyutlarıyla yaşayan kişilerde görürüz. Günde 8 saatlik çalışma düzeninden kopunca insan kendini büyük bir boşlukta hissediyor, ben bunu atlatabilmek için bir Bilgisayar aldım, lokallerde sigara dumanı altında kendimi harap edene kadar gazete - dergi okur inceleme - araştırma yapar, 34 yıllık mesleki deneyimimizi dostlarla paylaşırım diye düşündüm ilk anda. Beni zorlayan bilgisayara sıfırdan başlamam oldu. Her şeyi sınama- yanılma yöntemiyle kendi kendime yapmaya çalıştım. 1 yıl içinde arşivim o kadar doldu ki, bunu nasıl paylaşırım diye düşünmeye başladım. Elimde olan bazı malzemeleri benim çeşitli olanaksızlıklarım yüzünden tamamlamam imkansızdı, kilitli sandıklarda durana kadar paylaşayım meraklıları da geliştirsinler istedim. Amacım öğrencilerle de iletişim kurarak bir çeşit öğretmenlikten uzaklaşmamaktı. Bunu da başardım sanıyorum.
Benimle iletişim kuran ilkokuldan mastır öğrencilerine kadar herkese elimden gelen yardımı esirgememeye çalışıyorum. Ama öğrenciler beni üzüyor çoğu zaman. Neden mi? O benim özene bezene yaptığım çeşitli seçkilerin altına yazdıkları yorumlarda kullandıkları Türkçe dışında her şeye benzeyen dil yüzünden. Bir çoğunu bu yüzden onaylamıyorum. Kültür- sanat, edebiyat konularına öteden beri ilgiliyimdir, kendi yaratımım olmasa da önemli gördüğüm çalışmaları bir seçki şeklinde paylaşıyorum, bütünleştiriyorum blok ve sitelerimde. Bunda da Nazım’ın bir dizesi -ki bloklarımın başına da aldım bana mesnet oluyor:"Öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı, yetmişinde bile mesela zeytin dikeceksin" diyor, usta. Ben de Atatürk’ten roman, öykü, şiir, sinema ve çocuk edebiyatına; Köyümden ilçeme, ilime, bölgeme, ülkeme ve dünyaya bir pencere açmaya çalışıyorum.
Bu alanda dostlardan büyük bir destek ve iteklendirme gördüm. Hepsini saymam olanaksız ama bu arada 3 emekli edebiyat öğretmeni abim beni çok heveslendirdiler bu konuda.. Başta Mizah yazarı Esen Yel, Oyhan Hasan Bıldırki ve Nuri Öcal Altanay olmak üzere. Öğrenci, öğretmen herkesten destek gördüm ama hep bir şeyler yapılmasını istiyorlar çeşitli konularda,fakat hepsini benden bekliyorlar.. O da ayrı bir sorun. Konuyu dağıtıyorum bazen. Şu anda aklıma ilginç bir anekdot gelmiyor ama çok ilginç şeyler yaşanıyor elbette…Benim için ilginç olan Rıfat Ilgaz / 2006 Kastamonu Sempozyumu ve ve İzmir’de 6. İzmir Öykü Günleri’nde yüzlerce sanatçı, yazar, şair ve bilim insanı ile karşılaşıp onları izlemekti son iki yılda.
Evet, bu arada yeri gelmişken söylemek istiyorum… Esen YEL ve Oyhan Hasan BILDIRKİ biz, edebiyat meraklısı gençler için her zaman bir yol gösterici olmuştur… Çalışmalarını severek takip ediyoruz… Soruma cevap verirken tam kanayan bir yaraya parmak bastınız: ‘Gençlerin kullandığı ve Türkçe haricinde her şeye benzeyen dil!…’ Bunun sorumlusu ne olabilir sizce? Bu gidişat nereye kadar… Bir sonu var mıdır, yoksa Türkçe’nin sonu mu yakın?!… Gençlere ‘Yeraltı edebiyatı’ adı altında sunulan yeni akımın bunda payı var mıdır? Hani şu sürekli bir karamsarlık, kan, intihar, bunalım, depresyon içeren yeni akım… Tanınan isimlerden Altay ÖKTEM buna ön ayak olan ve tanıdığımız isimlerden birisi meselâ… Edebiyattan çok bir özgürlük merakı… ‘İstediğim gibi ve istediğimi yazarım!’ halleri… Edebiyatı kurallardan soyutlamak ne kadar doğru sizce… Edepli, adaplı ve Türkçe’nin doğru kullanıldığı edebiyatı ‘kısıtlayıcı’ bir etken olarak görmek doğru mudur?
Bunda herkesin ve her şeyin biraz payı var bana göre. Politikacısından tutun da yazar-çizerine kadar bir aşure dil meraklısı doldurdu her yanı, işyeri adlarından tutun da çeşitli yerlerde yazılan yabancı sözcük merakı iyiye alamet değil. Kültür emperyalizmi ulusları yutmaya dilden başlıyor ki kimse kimseyi anlayamayacak… Bu soru biraz zor oldu. uzun uzun yazmak gerek. Bir sinemada yangın çıksa vatandaş ‘Exit ne?!’ diye bakıp kalacak, yangın çıkışını bulamayacak. Bunda msn ve internetteki yazışmaların da payı çok büyük. O kısaltmalar, işaretler.. Bir de ne bileyim sanki ayrı bir yazışma dili gelişiyor, herkes de ben başkalarından geri kalmayayım diye o dilsizlikte yarışıyor birbirleri ile.
Edebiyat yapıtlarında kullanılan dil de ona keza.. O kadar yabancı dil merakı aldı yürüdü ki yazarlarımızın cümle yapıları bile çeviri dile uygun bir hal aldı, sağ kulağı sol elle göstermeler mi dersiniz, şiirde anlaşılmaz bir dil sanki şiiri şiir yapan bu? Ben hala Nazımları, Ahmet Arifleri Enver Gökçeleri, Hasan Hüseyinleri okuyorum arkadaş. Elbette yeni akıma da söyleyeyim birkaç kısa şey… Ben yeraltı ile ilgilenmiyorum ve de okumuyorum o tür şeyleri.. Yapıt sözcüğünü özellikle kullanmadım. Herkes okumazsa sorun çözülür.

Evet… Gelelim sizin için önemli bir yeri olan ve Cide’de gerçekleşen Rıfat ILGAZ Kültür ve Sanat Festivaline… Bloklarınız da, makaleleriniz de, gezi ve gözlem yazılarınız da bu festivale ayrı bir ilgi gösterdiğiniz göze çarpıyor… Festivale yerli halkın ve dışardan gelenlerin gösterdiği ilgi ne düzeyde? Memnun olduğunuz ve sizi rahatsız eden anektodlar nelerdir bu festivalle ilgili?
İlimizdeki festivaller içinde kültür-sanat ağırlığı yönünden Cide’dekinin önemi daha büyük. Bunda Rıfat Ilgaz’ın da anılması ayrı bir önem kazandırıyor. Buna ek olarak adına düzenlenen ödüller, 2006 Mayıs’ında Kastamonu Meslek Yüksek Okulunda yapılan Sempozyum benim için olduğu kadar ilde yaşayanlar için de çok değişik bir şey oldu. Tabii bu tür çalışmalar çok büyük bir katılımcı kitlesi ile yapıldığı için, ili canlandırıyor; bunun yanında yerel halktan katılım ve ilgini az olması böylesine bir konuda okulların öğrencileri için katılımı planlamaması üzüyor insanı. Bir diğer üzüntü de yüze yakın bildirinin sunulduğu sempozyumun -aradan geçen 16 aya karşın- hala kitaplaşamaması… Yerel basının ilgisi güzeldi. Benim için önemli olan bir konu da değerli araştırmacı yazar Rasuh Nuri İleri ile bir öğle yemeği sonrası baş başa benim arabada yaptığımız özel sohbetti. Kameramı açmadığıma pişman oldum ama öylesi daha güzel oldu daha içten daha doğaldı. Bu konudaki dökümanları bir sitede topladım. Çok da beğeni topladı. http://gokirmak37.sitemynet.com/Festval2006/ Hacklenen Rıfat Ilgaz Arşivim yerine konuyla ilgilenenler duyurabileceğimiz Sarı Yazma- Rıfat Ilgaz Arşivi- http://sariyazma.blogcu.com/ bayağı yol aldı sayılır.
Peki, gelelim sizin de yaşadığınız, sevimli bir Kastamonu kasabası olan Taşköprü’ye… Ben de yaz tatillerimi orada geçiriyorum… Bu yıl geldiğimde durum içler acısıydı maalesef… Tam bir tarih turizmi cenneti olabilecekken o, güzelim tarihi evlerin bir bir yok olduğuna, azaldığına, yerlerine hep taş binaların geldiğine şahit oldum… Restore projelerinin gerçekleşmemesinde en büyük etken halkın da vurdum duymazlığı… Sanki o yorgun evlerin sesini kimse duymuyor gibi… Olsa da olmasa da halk için pek bir önem arz etmiyor, gördüğüm kadarıyla… Siz bu konuda neler söylemek istersiniz? Mutlaka ki bizi Taşköprülü hemşehrilerimizden de okuyanlar olacaktır… Belki halkın biraz da olsa bilinçlenmesine vesile oluruz…
Önce kasaba sözünü düzeltelim, ne de olsa bende tam Taşköprülülük var senin gibi Yarı Taşköprü yarı Yozgatlı değilim. Taşköprü Bir ilçe merkezi.. Konuya gelirsek, o konu bana göre daha derin boyutlu bir konu, varlıklı kesim o tür evleri zamanında yıkıp yerlerine apartmanlar, dükkanlar, hanlar hamamlar yaptı o tarihsel doku ile istediği kadar oynadı; Garibanların tek barınağı olan evler kaldı sit alanı kapsamında. Yıksa yıkamaz, yapsa yapamaz, restore edemez. Yapsatçıya verip bir kaç daire bir kaç dükkan alsa alamıyor, eve devlet ve kurumlar sahip çıkmıyor, çıksa da değerini vermiyor, acayip bir durum. Tıpkı Nasrettin Hoca fıkrasındaki gibi: Hani oğlan demiş ya, “baba ben bir hırsız yakaladım”, “al gel oğlum” demiş Hoca. “Gelmiyor baba”.. “Bırak gitsin oğlum”, demiş… “Gitmiyor baba”, demiş… O konuda kimin kimi yakaladığı belli değil… O yapıların sahiplerini durumları da çok zor aslında. Kat kat, koca koca beton yapılar arasında bir kaç garibanın bir kaç tarihi koruma altındaki mal varlığı, tek sermayesi, başını soktuğu evi, o da dökülüyor, nerdeyse başına yıkılacak… Bu da olayın başka bir cepheden görünüşü tabii ki…
Umarım bu konuda gereken adımlar bir an önce yapılır… Ben gerçekten o evler olmadan Taşköprü’yü düşünemiyorum… O evleri gezmek, incelemek, hele ki fotoğraflarını çekebilmek ayrı bir yaşam gibi benim için… Gerçekten eğer böyle çarpık bir düzende giderse o evler kalmayacak ve oraya dışardan bir gezgin / tatilci olarak gelmek içinde bir sebep kalmayacak… Tabii yeğen olarak her zaman bir sebep var ( Gülerek )… Neyse, bu güzel ve sıcak sohbet için çok teşekkür ediyorum, kendim ve okurlarım adına… Sizin gibi memleket sevdalısı, yaşadığı toprakları sahiplenen ve seven edebiyatcı, eğitimcilere her zaman ihtiyacımız var…
Ben de teşekkür ediyorum… Çalışmalarını beğeni içinde izliyorum, hayatta da başarılarının devamını diliyorum…
|
Saat ve Tarih:
06:48
,
14/9/2007
Bulundugu yer:
Soylesi
|
Yorumlar (0) | Yorum Yaz | Baglantı |
|
CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, “Başbakan Tarikatlarla AB Arasına Sıkışmıştır”
-“Başbakanın parti içi konforu Türkiye’nin ulusal yararlarını tehdit edebilir. derhal kendi etrafındaki dar çevrenin telkinlerini aşarak, Türkiye’nin ulusal yararlarını, dünyanın gidişatını görmesi ve onun gerektirdiği doğrultuda karar alması lazımdır”
-“Sayın Başbakan'ın çektiği rest AB'ye değil, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nedir.”
-''Önümüzdeki günlerde Türkiye TCK'nın içeriğiyle ilgili bazı maddelerde değişiklikler emrivakisiyle karşı karşıya kalırsa, bu çok büyük yeni sorunların çıkması sonucunu doğurur.”
İletişim Koordinatörlüğü (Ankara)- CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, TCK tasarısını geri çektiren Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın tarikatlarla Avrupa Birliği arasına sıkıştığını söyledi. Başbakan Erdoğan’ın yaptığı açıklamalar ve bu açıklamaların değerlendirilmesine de değinen deniz Baykal, “Başbakan AB’ye değil Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne rest çekmiştir” dedi.
CHP Genel Merkezi’nde saat 10.00’da bir basın toplantısı düzenleyen Baykal, olağanüstü toplantıya çağrılan TBMM’nin cumartesi günü saat 11.00’de çalışmalarına başlayacağını hatırlatarak, AKP Hükümeti’ne “Gelin Yasayı çıkaralım” çağrısı yaptı. Baykal bu konuda şunları söyledi; “Türkiye önümüzdeki dönem açısından tarihi bir fırsat yakalamıştır. Bunun değerlendirilmesi gerekir. Türk Ceza Kanunu'nun son iki maddesi de ele alınarak yasa üzerindeki çalışmalar TBMM tatile sokulmadan çıkarılmalıdır. TCK'nın yürütme ve yürürlük olmak üzere sadece iki maddesi kaldı. Başbakan Erdoğan'ın aldığı kararla TBMM'nin emeği, çabası, iyi niyetli yaklaşımı çiğnendi.”
Görüşlerini açıklarken, Başbakan Erdoğan’ın aldığı kararın Türkiye-AB ilişkilerine ciddi zarar vereceğini belirten Baykal, ''Sayın Başbakan'ın çektiği rest AB'ye değil, TBMM'ye çekilmiştir. Bu yanlıştan hemen dönülmesi gerekir. Hükümet sağduyulu yeni bir değerlendirme yapmalıdır.”dedi.
Basın toplantısında “Erteleme kararı, hem Türkiye'de siyasi uzlaşma ortamını, hem de Türkiye'nin AB ilişkilerini ciddi şekilde sarsmıştır'' diyen Deniz Baykal görüşlerini şöyle açıkladı;
“AB Komisyonu sözcüsü TCK'nın yasalaşmamasının İlerleme Raporu'na aynen yansıyacağını söyledi. Türkiye'nin durduk yerde kendi kendine sorun yaratmayı tercih etmesinin haklı nedeni yoktur, olamaz. Bu nedenle herkesi sorumluluğunu üstlenmeye çağırıyoruz. Ama korkarım ki, bir süre sonra TCK'nin içeriğiyle ilgili yeni arayışlar, yeni girişimler, yeniden müzakere önerilerinin ortaya atılması gibi bir durumla karşı karşıya kalacağız. TCK'nın içeriğine de el atılmaya başlanacaktır. Bu durum, hem Türkiye'nin içinde hem de AB ilişkilerinde daha ciddi sorunların ortaya çıkmasına yol açabilecektir. Bu anlamsız süre uzatma yeni sorunların üretilmesi için çok tehlikeli bir ortamın şekillenmesine neden olmuştur. Tarihi bir yanlış yapılmaktadır. Buna bir an önce son vermek lazımdır. Bu inadın, bu ısrarın, bu dayatmanın bir anlamı yoktur. Bir an önce görüşülmüş olan kanunun sonuçlandırılması zorunluluğu açıkça görülmektedir.''
-''REST AB'YE DEĞİL, TBMM'YE ÇEKİLMİŞTİR''-
CHP Genel Başkanı Baykal, en kritik zamanda, İlerleme Raporu'nun açıklanmasına 20 gün kala içeriği boş bir gerilimin şekillendiğini, Başbakan'ın ''Türkiye AB'ye mecbur değildir'' diyerek rest çektiğini belirterek şunları söyledi:
''Bu, Sayın Başbakan'ın içinde bulunduğu sıkıntıyı yansıtan bir söylemdir. Türkiye-AB ilişkilerinde böyle bir değerlendirme yapmayı gerekli kılacak bir tablo yoktur. Geride bıraktığımız dönemlerde alınmış olan kararlar, Türkiye'nin gösterdiği esneklikler dikkate alındığı zaman, bu noktada TBMM'de kabul edilmiş olan Ceza Kanunu'nun yürürlük ve yürütme maddelerini de sonuçlandırın talebi karşısında rest çekilmesinin hiçbir haklı temeli ve nedeni yoktur. İki maddenin içeriğinde Türkiye-AB ilişkilerini etkileyecek birşey mi var? Onun dışındaki maddeleri TBMM kabul etti, benimsedi zaten. Bu anlamda Sayın Başbakan'ın çektiği rest, AB'ye değil, TBMM'ye çekilmiş bir resttir. TBMM o kanunları kabul etmiştir. Sonuçlandırma iradesi AKP yönetimince bize ifade edilmiştir. Yani Ceza Kanunu'nun çıkması konusundaki talebin Türkiye'nin bağımsızlığına yönelik bir tehdit olduğunu mu söylüyor Sayın Başbakan? Başbakan, yanlış zamanda, yanlış bir konuda, yanlış bir üslubun içine girmiştir.''
TCK'yi erteleme ve geciktirmenin Türkiye'nin AB'ye karşı elini ve pazarlık gücünü zayıflatacağını, bunun Türkiye'nin yararına olmadığını açıklayan Baykal, ertelemenin Türkiye-AB ilişkileri konusunda olumsuzluklara davet çıkarma anlamına geleceğini ifade etti.
-''CHP'NİN SESİNE KULAK VERSİN...''-
CHP Genel Başkanı Baykal uydudan ulusal, bölgesel ve yerel televizyon kanallarıyla haber ajanslarına da iletilen basın toplantısında, temel sorunların ele alındığı her konuda CHP’nin sesine kulak verilmesini isteyerek şunları söyledi; ''Sayın Başbakan kendi çevresindeki çeşitli
örgütlü çevrelerin telkinlerine kendisini kaptırmaktan kurtulsun, CHP'nin sesine kulak versin.Öyle anlaşılıyor ki Sayın Başbakan tarikatlarla AB arasında sıkışmıştır. Siyasetçiler böylesıkışma durumlarında ülkenin geleceğini gözeterek doğru, cesaretli karar almak durumundadırlar. Sayın Başbakan bu sıkışmanın çok fazla etkisi altındadır. Buna kendisini gereğinden fazla kaptırmıştır. Ülkeyi yönetmek bu küçük baskıları aşmak demektir. Başbakan'ın bunu aşacak cesareti hızla göstermesine ihtiyaç vardır. Yoksa, Sayın Başbakan'ın parti içi konforu Türkiye'nin ulusal yararlarını tehdit edebilir. Derhal kendi etrafındaki dar çevrenin telkinlerini aşarak Türkiye'nin tarihi doğrultusunda ulusal yararlarını, dünyanın gidişatını görmesi ve onun gerektiği doğrultuda karar alması lazım.''
CHP GENEL BAŞKANI DENİZ BAYKAL’IN 18 EYLÜL 2004 CUMARTESİ GÜNÜ SAAT 10.00’DA TCK TASARISI İLE İLGİLİ OLARAK YAPTIĞI BASIN TOPLANTISI METNİ...
SAAT 11.00’DE TOPLANACAK TBMM TATİLE SOKULMAMALIDIR.
Değerli arkadaşlarım, bugün önemli bir gün. Türkiye’nin önümüzdeki dönem açısından tarihi bir karar fırsatını değerlendirmesi gereken son gün. Bu açıdan bir büyük sorumluluk duygusu içinde, bu saatte bu toplantıyı yapma gereğini duyduk. Çünkü bugün saat 11:00’de TBMM tekrar toplanacak. TBMM’nin toplanacak olması bir büyük fırsat oluşturuyor. TBMM tatile sokulmamalıdır ve önümüzdeki TCK ile ilgili en son çalışmayı hızla tamamlayarak büyük tartışmalara yol açmış olan, önümüzdeki dönemde daha da büyük sıkıntılar yaratacağı anlaşılan bir yanlış durumu derhal düzeltmelidir.
Bu açıdan TBMM’nin tatile girmemesini ve son iki maddesi de ele alınarak TCK ile ilgili çalışmaların tamamlanmasını ve TCK’nın en kısa süre içinde tamamlanmasını önermek için bu toplantıyı rica ettim.
Değerli arkadaşlarım, bildiğiniz gibi TCK ile ilgili uzun süredir sürdürülen çalışmalar en son aşamasında meclisin bir olağanüstü toplantısıyla noktalanmıştı ve TBMM TCK ile ilgili çalışmaları sonuçlandırmak için hızlı bir çalışma temposu içine sokulmuştu. CHP olarak bizde buna önemli katkı yaptık. Konunun büyük önemini çok iyi biliyoruz. Bu açıdan bu kanunun bir an önce çıkmasını sağlamak amacıyla etkin bir katkıyı gerçekleştirdik ve TCK son iki maddesi hariç tamamlandı. Fakat Sayın Başbakan’ın ani bir kararıyla TCK’nın yürürlüğe girmesi engellendi.
KANUNUN ŞİMDİ, YA DA DAHA SONRA YÜRÜRLÜĞE GİRMESİ ARASINDA FARK YOKTUR DEMEK MÜMKÜN DEĞİLDİR.
Tabi bu Ceza Kanununu bir an önce yürürlüğe koymak için Meclis olağanüstü toplantıya çağrılmıştı. Bu anlayış içinde parlamento tam bir uyum, uzlaşma ve işbirliği yaklaşımı sergileyerek TCK’nın hızla sonuçlandırılması için etkin bir çaba sergilemişti. Gelinen noktada maalesef Sayın Başbakanın aldığı kararla TBMM’nin bu emeği, bu çabası sonuçlandırılmamıştır.
Bu konuyu basit bir zamanla anlayışı ile ele almak, değerlendirmek çok yanıltıcı olur. Kanunun şimdi yada kısa bir süre sonra yürürlüğe girmesi arasında bir fark yoktur diye düşünmek kesinlikle mümkün değildir.
Gerçekten de konunun birden bire boyut değiştirdiğine, bir zamanlama konusu olarak düşünülen bu kararın Türkiye’nin AB ile ilişkilerini derinden etkilemeye başladığına tanık olduk. Dün tanık olduğumuz gibi Sayın Başbakan, AB ile restleşme noktasına geldi.
Bütün bunlar nereden kaynaklandı? Bütün bunlar hükümetin, TBMM’nin, ilgili kuruluşların, bütün toplumun katılımla, destekle sonuçlandırmayı istediği bir kanunun yürürlüğe sokulmak istenmesiyle ilgili bir görüş ayrılığından kaynaklandı. Bu konu birden bire Türkiye’nin AB ile ilişkilerinde belirleyici bir konu haline dönüştü.
ANLAMSIZ BİR DAYATMA, DİRETME, BAŞBAKANIN KİŞİSEL MÜDAHALESİ KONUYU ÇOK İLERİ BOYUTLARA ÇEKMEYE BAŞLAMIŞTIR.
Bundan sonrası içinde bu konunun daha da ileri gerginlikle yol açmasından kaygı duyuyoruz ve bu sorunun mutlaka zamanında, zemininde çözülmesi gerektiğine inanıyoruz. Anlamsız bir dayatma, diretme, Başbakanın kişisel müdahalesi konuyu çok ileri boyutlara çekmeye başlamıştır. Bu çok tehlikeli bir gelişme ortaya koyuyor. Bunun bir an önce noktalanmasına Türkiye’nin yararı vardır.
YAPAY BİR BİÇİMDE ZİNA SORUNU ETRAFINDA, BİR BÜYÜK GERİLİM OLUŞTURULMAK İSTENMİŞTİR.
Değerli arkadaşlarım, ortadaki sorun nedir? Yani TCK ile ilgili tartışma nereden kaynaklanıyor? Bu tartışmayı birden bire Türkiye’nin AB ile ilişkilerinde bir belirleyici konu haline nedir? Bütün bunları çok doğru bir şekilde değerlendirmeye ihtiyaç vardır. Önce şu noktalara dikkatinizi çekmek istiyorum. Ortada parlamentonun ciddi bir ihtilaf içinde olduğu sorun yoktur. Yani parlamentoda bugüne kadar hazırlanmış olan tasarı bugünkü şekliyle bir kabul görerek kabul aşamasına gelmiştir. Bununla ilgili ciddi bir sorun, ciddi bir sıkıntı yaşanmamıştır. Yapay bir biçimde zina sorunu etrafında bir büyük gerilim oluşturmak istenmiştir. Bu gerilimin ciddi bir temeli de, kimseye de yararı yoktur.
Bütün bunlar artık netleşmiştir. Gelinen noktada hükümetin yeni bir sağduyulu değerlendirme yapmasına ihtiyaç vardır. maalesef dün alınmış olan erteleme kararı hem Türkiye’de siyasi uzlaşma ortamını hem de Türkiye’nin AB ile ilişkilerini ciddi şekilde sarsmıştır. Bunun altında ne yatıyor? Niçin bu karar alındı? Yani kazanılmak istenen zaman TCK’da yeni önemli değişlikler yapılması için mi değerlendirilecek? Yoksa var olan tasarı bir süre sonra aynen mi kabul edilecek?
AKP’nin bazı sözcülerine kulak verirseniz, onlar, yapılmış olan mutabakatın aynen geçerli olduğunu ve bu tasarının hiçbir değişikliğe tabi tutulmadan önümüzdeki günlerde aynen yürürlüğe konulacağını ifade ediyorlar. Söz konusu olan Ceza Kanunun içeriği ile ilgili bir yeni arayış yaklaşımını yansıtmıyor. Var olan tasarının bir süre sonra gerçekleştirileceği bize ifade ediliyor.
TASARI BİR SÜRE SONRA YASALAŞTIRILACAKSA SORUYORUZ, NEDEN ŞİMDİ DEĞİL DE BİR SÜRE SONRA?
Var olan tasarı bir süre sonra gerçekleştirilecekse, yasalaştırılacaksa soruyoruz, niçin şimdi değil de bir süre sonra gerçekleştirilecek? Niçin şimdi kabul edilmiyor? Yarım saat ya da bir saat içinde TBMM’nin sonuçlandırabileceği iki maddeyi niçin şimdi çıkarmayı uygun görmüyoruz? Bu direnişin altında Ceza Kanunun konuşulmuş ve oluşturulmuş olan bugünkü içeriğini değiştirmeye yönelik bir yaklaşım mı var?
Bazı AKP yetkilileri böyle bir yaklaşımın söz konusu olmadığını, kesinlikle bugünkü şekliyle yasasının bir süre sonra kabul edileceğini ifade ediyorlar. O zaman bu gecikmenin anlamı nedir?
Türkiye-AB ilişkileri açısından fevkalade önemli olan ilerleme raporunun yayınlanmasından 20 gün önce aynen geçirileceği bize taahhüt edilen bir Ceza Kanunu Tasarısının yürürlüğe konulmamasının altında ne yatıyor olabilir.
AKP’nin, “bu kanun aynen böyle geçecek, bunun içine zina girmeyecek, diğer maddelerle ilgili bir ihtilaf söz konusu değil, onları uzlaşarak birlikte kabul ettik, bir mutabakatla oluşturduk, bu mutabakat aynen geçerli olmaya devam ediyor” deyişini ciddiye alacak olursak o zaman bu gecikmenin anlamı nedir? Niçin gecikme oluyor. Bu gecikmenin hangi haklı gerekçesi olabilir. Bu gecikme hiç kuşku yok, açıkça görülüyor ki, Türkiye-AB ilişkilerine olumsuz yansımalar getirecektir.
AB Komisyonunun genişlemeden sorumlu temsilcisi ve bunun basın sözcüsü dün yaptığı açıklamalarla 6 Ekimden önce Ceza Kanununun gerçekleştirilmemesi halinde ilerleme raporuna bunun olumsuz yansıyacağını söylemişlerdir. İlerleme raporunun 17 Aralıkta alınacak karar açısından büyük önemi olduğunu çok iyi biliyoruz.
TÜRKİYE’NİN DURDUK YERDE, KENDİ KENDİSİNE BİR SORUN YARATMAYI TERCİH ETMESİNİN HANGİ HAKLI NEDENİ VARDIR?
Yani Türkiye’nin durduk yerden, kendi kendisine bir sorun yaratmayı tercih etmesinin hangi haklı nedeni vardır? bunu hiçbirimiz anlayabilmiş değiliz. Eğer gerçekten Ceza Kanunu değişmeyecek ise, bu gecikme tamamen anlamsız bir olaydır. Bunun hiçbir makul nedeni yoktur. “Canım o kadar önemli değil” deyip geçiştirmek mümkün değildir. Çünkü önemlidir, Türkiye-AB ilişkileri bakımından zamanın büyük değeri vardır. 20 gün sonra ilerleme raporu yayınlanacak. İlerleme raporundan 20 gün önce Türkiye durduk yerden, işler iyi giderken, AB ile ilişkiler en olumlu noktasına gelmişken anlamsız, gereksiz, içeriksiz, temelsiz, hiçbir değişiklik öngörülmediği söylenen bir tasarıyı, özlenen, beklenen bir tasarıyı yürürlüğe koymaktan niçin vazgeçmiştir? Bunu anlamak mümkün değildir. Bunun haklı bir nedeni, makul bir gerekçesi, kabul edilebilir bir dayanağı yoktur.
Uluslararası ilişkilerde Türkiye’nin geleceğiyle, kaderiyle ilgili bir konuda bu kadar boş, bu kadar temelsiz bir yaklaşımı ortaya koymak mümkün değildir. Bunu gerçekten anlayamıyoruz ve herkesi sorumluluğunu üstlenmeye çağırıyoruz.
KORKARIM Kİ, BİR SÜRE SONRA CEZA YASASININ İÇERİĞİNE DE EL ATILMAYA BAŞLANACAKTIR.
Bu olay giderek daha büyük bir önem kazanacaktır. Giderek alanını, kapsamını genişletecektir. Şimdi bize bu Ceza Kanunuyla ilgili, “merak etmeyin, hiçbir değişiklik yapılmayacak” diyorlar. Niye diyorlar? Çünkü şu andaki toplumun, çevrenin, uluslararası ortamın ve Türkiye’nin bekleyişi budur. Bu bekleyişi sarsmamak için bize bu konuda güvence veriyorlar. Ama korkarım ki, kaygı duyuyorum ki, bir süre sonra Ceza Kanununun içeriği ile ilgili yeni arayışlar, yeni girişimler, yeniden müzakere önerilerinin ortaya atılması gibi bir durumla karşı karşıya kalacağız, Ceza Kanununun içeriğine de el atılmaya başlanacaktır.
Bu durum hem Türkiye’nin içinde, hem Türkiye-AB ilişkilerinde daha ciddi sorunların, sıkıntıların ortaya çıkmasına yol açabilecektir. Bu tehir, bu gecikme, bu anlamsız süre uzatma yeni yeni sorunların üretilmesi, oluşturulması için çok tehlikeli bir ortamın şekillenmesine neden olmuştur.
Yanlış yapılmaktadır. Tarihi bir yanlış yapılmaktadır. Çok önemli bir yanlış yapılmaktadır. Buna bir an önce son vermek lazımdır. Bu inadın, bu ısrarın, bu dayatmanın bir anlamı yoktur. Bir an önce görüşülmüş olan Ceza Kanununun son iki maddesinin ele alınması ve sonuçlandırılması zorunluluğu açıkça görülmektedir.
Bu konu etrafında tartışmalar başlayınca Sayın Başbakanın üslubu da sertleşmeye başladı. Birden bire AB ile ilişkilerimizde bir yeni üslubun en kritik zamanda, 12’ye 5 kala, ilerleme raporunun hazırlanmasına 20 gün kala, içeriği olmayan, boş bir gerilimin birden bire şekillendiğini gördük. Sayın Başbakan, “Türkiye AB’ye mecbur değildir” diye rest çekiyor.
Değerli arkadaşlarım, bu Sayın Başbakanın içinde bulunduğu sıkıntıyı yansıtan bir söylemdir. Türkiye-AB ilişkilerinde böyle bir değerlendirme yapmayı gerekli kılacak bir tablo yoktur. Geride bıraktığımız dönemler, alınmış olan kararlar, Türkiye’nin gösterdiği esneklikler dikkate alındığı zaman bu noktada Türkiye’nin TBMM’ce kabul edilmiş olan Ceza Kanununun henüz kabul edilmemiş olan yürürlük ve yürütme maddelerinin şekillenmesini de sonuçlandırın talebi karşısında, biz AB’ye mecbur değiliz restinin çekilmesinin hiçbir haklı temeli, nedeni yoktur. |
Saat ve Tarih:
05:02
,
12/7/2007
|
Yorumlar (0) | Yorum Yaz | Baglantı |
|
CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, “Başbakan Tarikatlarla AB Arasına Sıkışmıştır”
-''REST AB'YE DEĞİL, TBMM'YE ÇEKİLMİŞTİR''-
CHP Genel Başkanı Baykal, en kritik zamanda, İlerleme Raporu'nun açıklanmasına 20 gün kala içeriği boş bir gerilimin şekillendiğini, Başbakan'ın ''Türkiye AB'ye mecbur değildir'' diyerek rest çektiğini belirterek şunları söyledi:
''Bu, Sayın Başbakan'ın içinde bulunduğu sıkıntıyı yansıtan bir söylemdir. Türkiye-AB ilişkilerinde böyle bir değerlendirme yapmayı gerekli kılacak bir tablo yoktur. Geride bıraktığımız dönemlerde alınmış olan kararlar, Türkiye'nin gösterdiği esneklikler dikkate alındığı zaman, bu noktada TBMM'de kabul edilmiş olan Ceza Kanunu'nun yürürlük ve yürütme maddelerini de sonuçlandırın talebi karşısında rest çekilmesinin hiçbir haklı temeli ve nedeni yoktur. İki maddenin içeriğinde Türkiye-AB ilişkilerini etkileyecek birşey mi var? Onun dışındaki maddeleri TBMM kabul etti, benimsedi zaten. Bu anlamda Sayın Başbakan'ın çektiği rest, AB'ye değil, TBMM'ye çekilmiş bir resttir. TBMM o kanunları kabul etmiştir. Sonuçlandırma iradesi AKP yönetimince bize ifade edilmiştir. Yani Ceza Kanunu'nun çıkması konusundaki talebin Türkiye'nin bağımsızlığına yönelik bir tehdit olduğunu mu söylüyor Sayın Başbakan? Başbakan, yanlış zamanda, yanlış bir konuda, yanlış bir üslubun içine girmiştir.''
TCK'yi erteleme ve geciktirmenin Türkiye'nin AB'ye karşı elini ve pazarlık gücünü zayıflatacağını, bunun Türkiye'nin yararına olmadığını açıklayan Baykal, ertelemenin Türkiye-AB ilişkileri konusunda olumsuzluklara davet çıkarma anlamına geleceğini ifade etti.
-''CHP'NİN SESİNE KULAK VERSİN...''-
CHP Genel Başkanı Baykal uydudan ulusal, bölgesel ve yerel televizyon kanallarıyla haber ajanslarına da iletilen basın toplantısında, temel sorunların ele alındığı her konuda CHP’nin sesine kulak verilmesini isteyerek şunları söyledi; ''Sayın Başbakan kendi çevresindeki çeşitli
örgütlü çevrelerin telkinlerine kendisini kaptırmaktan kurtulsun, CHP'nin sesine kulak versin.Öyle anlaşılıyor ki Sayın Başbakan tarikatlarla AB arasında sıkışmıştır. Siyasetçiler böylesıkışma durumlarında ülkenin geleceğini gözeterek doğru, cesaretli karar almak durumundadırlar. Sayın Başbakan bu sıkışmanın çok fazla etkisi altındadır. Buna kendisini gereğinden fazla kaptırmıştır. Ülkeyi yönetmek bu küçük baskıları aşmak demektir. Başbakan'ın bunu aşacak cesareti hızla göstermesine ihtiyaç vardır. Yoksa, Sayın Başbakan'ın parti içi konforu Türkiye'nin ulusal yararlarını tehdit edebilir. Derhal kendi etrafındaki dar çevrenin telkinlerini aşarak Türkiye'nin tarihi doğrultusunda ulusal yararlarını, dünyanın gidişatını görmesi ve onun gerektiği doğrultuda karar alması lazım.''
CHP GENEL BAŞKANI DENİZ BAYKAL’IN 18 EYLÜL 2004 CUMARTESİ GÜNÜ SAAT 10.00’DA TCK TASARISI İLE İLGİLİ OLARAK YAPTIĞI BASIN TOPLANTISI METNİ...
SAAT 11.00’DE TOPLANACAK TBMM TATİLE SOKULMAMALIDIR.
Değerli arkadaşlarım, bugün önemli bir gün. Türkiye’nin önümüzdeki dönem açısından tarihi bir karar fırsatını değerlendirmesi gereken son gün. Bu açıdan bir büyük sorumluluk duygusu içinde, bu saatte bu toplantıyı yapma gereğini duyduk. Çünkü bugün saat 11:00’de TBMM tekrar toplanacak. TBMM’nin toplanacak olması bir büyük fırsat oluşturuyor. TBMM tatile sokulmamalıdır ve önümüzdeki TCK ile ilgili en son çalışmayı hızla tamamlayarak büyük tartışmalara yol açmış olan, önümüzdeki dönemde daha da büyük sıkıntılar yaratacağı anlaşılan bir yanlış durumu derhal düzeltmelidir.
Bu açıdan TBMM’nin tatile girmemesini ve son iki maddesi de ele alınarak TCK ile ilgili çalışmaların tamamlanmasını ve TCK’nın en kısa süre içinde tamamlanmasını önermek için bu toplantıyı rica ettim.
Değerli arkadaşlarım, bildiğiniz gibi TCK ile ilgili uzun süredir sürdürülen çalışmalar en son aşamasında meclisin bir olağanüstü toplantısıyla noktalanmıştı ve TBMM TCK ile ilgili çalışmaları sonuçlandırmak için hızlı bir çalışma temposu içine sokulmuştu. CHP olarak bizde buna önemli katkı yaptık. Konunun büyük önemini çok iyi biliyoruz. Bu açıdan bu kanunun bir an önce çıkmasını sağlamak amacıyla etkin bir katkıyı gerçekleştirdik ve TCK son iki maddesi hariç tamamlandı. Fakat Sayın Başbakan’ın ani bir kararıyla TCK’nın yürürlüğe girmesi engellendi.
KANUNUN ŞİMDİ, YA DA DAHA SONRA YÜRÜRLÜĞE GİRMESİ ARASINDA FARK YOKTUR DEMEK MÜMKÜN DEĞİLDİR.
Tabi bu Ceza Kanununu bir an önce yürürlüğe koymak için Meclis olağanüstü toplantıya çağrılmıştı. Bu anlayış içinde parlamento tam bir uyum, uzlaşma ve işbirliği yaklaşımı sergileyerek TCK’nın hızla sonuçlandırılması için etkin bir çaba sergilemişti. Gelinen noktada maalesef Sayın Başbakanın aldığı kararla TBMM’nin bu emeği, bu çabası sonuçlandırılmamıştır.
Bu konuyu basit bir zamanla anlayışı ile ele almak, değerlendirmek çok yanıltıcı olur. Kanunun şimdi yada kısa bir süre sonra yürürlüğe girmesi arasında bir fark yoktur diye düşünmek kesinlikle mümkün değildir.
Gerçekten de konunun birden bire boyut değiştirdiğine, bir zamanlama konusu olarak düşünülen bu kararın Türkiye’nin AB ile ilişkilerini derinden etkilemeye başladığına tanık olduk. Dün tanık olduğumuz gibi Sayın Başbakan, AB ile restleşme noktasına geldi.
Bütün bunlar nereden kaynaklandı? Bütün bunlar hükümetin, TBMM’nin, ilgili kuruluşların, bütün toplumun katılımla, destekle sonuçlandırmayı istediği bir kanunun yürürlüğe sokulmak istenmesiyle ilgili bir görüş ayrılığından kaynaklandı. Bu konu birden bire Türkiye’nin AB ile ilişkilerinde belirleyici bir konu haline dönüştü.
ANLAMSIZ BİR DAYATMA, DİRETME, BAŞBAKANIN KİŞİSEL MÜDAHALESİ KONUYU ÇOK İLERİ BOYUTLARA ÇEKMEYE BAŞLAMIŞTIR.
Bundan sonrası içinde bu konunun daha da ileri gerginlikle yol açmasından kaygı duyuyoruz ve bu sorunun mutlaka zamanında, zemininde çözülmesi gerektiğine inanıyoruz. Anlamsız bir dayatma, diretme, Başbakanın kişisel müdahalesi konuyu çok ileri boyutlara çekmeye başlamıştır. Bu çok tehlikeli bir gelişme ortaya koyuyor. Bunun bir an önce noktalanmasına Türkiye’nin yararı vardır.
YAPAY BİR BİÇİMDE ZİNA SORUNU ETRAFINDA, BİR BÜYÜK GERİLİM OLUŞTURULMAK İSTENMİŞTİR.
Değerli arkadaşlarım, ortadaki sorun nedir? Yani TCK ile ilgili tartışma nereden kaynaklanıyor? Bu tartışmayı birden bire Türkiye’nin AB ile ilişkilerinde bir belirleyici konu haline nedir? Bütün bunları çok doğru bir şekilde değerlendirmeye ihtiyaç vardır. Önce şu noktalara dikkatinizi çekmek istiyorum. Ortada parlamentonun ciddi bir ihtilaf içinde olduğu sorun yoktur. Yani parlamentoda bugüne kadar hazırlanmış olan tasarı bugünkü şekliyle bir kabul görerek kabul aşamasına gelmiştir. Bununla ilgili ciddi bir sorun, ciddi bir sıkıntı yaşanmamıştır. Yapay bir biçimde zina sorunu etrafında bir büyük gerilim oluşturmak istenmiştir. Bu gerilimin ciddi bir temeli de, kimseye de yararı yoktur.
Bütün bunlar artık netleşmiştir. Gelinen noktada hükümetin yeni bir sağduyulu değerlendirme yapmasına ihtiyaç vardır. maalesef dün alınmış olan erteleme kararı hem Türkiye’de siyasi uzlaşma ortamını hem de Türkiye’nin AB ile ilişkilerini ciddi şekilde sarsmıştır. Bunun altında ne yatıyor? Niçin bu karar alındı? Yani kazanılmak istenen zaman TCK’da yeni önemli değişlikler yapılması için mi değerlendirilecek? Yoksa var olan tasarı bir süre sonra aynen mi kabul edilecek?
AKP’nin bazı sözcülerine kulak verirseniz, onlar, yapılmış olan mutabakatın aynen geçerli olduğunu ve bu tasarının hiçbir değişikliğe tabi tutulmadan önümüzdeki günlerde aynen yürürlüğe konulacağını ifade ediyorlar. Söz konusu olan Ceza Kanunun içeriği ile ilgili bir yeni arayış yaklaşımını yansıtmıyor. Var olan tasarının bir süre sonra gerçekleştirileceği bize ifade ediliyor.
TASARI BİR SÜRE SONRA YASALAŞTIRILACAKSA SORUYORUZ, NEDEN ŞİMDİ DEĞİL DE BİR SÜRE SONRA?
Var olan tasarı bir süre sonra gerçekleştirilecekse, yasalaştırılacaksa soruyoruz, niçin şimdi değil de bir süre sonra gerçekleştirilecek? Niçin şimdi kabul edilmiyor? Yarım saat ya da bir saat içinde TBMM’nin sonuçlandırabileceği iki maddeyi niçin şimdi çıkarmayı uygun görmüyoruz? Bu direnişin altında Ceza Kanunun konuşulmuş ve oluşturulmuş olan bugünkü içeriğini değiştirmeye yönelik bir yaklaşım mı var?
Bazı AKP yetkilileri böyle bir yaklaşımın söz konusu olmadığını, kesinlikle bugünkü şekliyle yasasının bir süre sonra kabul edileceğini ifade ediyorlar. O zaman bu gecikmenin anlamı nedir?
Türkiye-AB ilişkileri açısından fevkalade önemli olan ilerleme raporunun yayınlanmasından 20 gün önce aynen geçirileceği bize taahhüt edilen bir Ceza Kanunu Tasarısının yürürlüğe konulmamasının altında ne yatıyor olabilir.
AKP’nin, “bu kanun aynen böyle geçecek, bunun içine zina girmeyecek, diğer maddelerle ilgili bir ihtilaf söz konusu değil, onları uzlaşarak birlikte kabul ettik, bir mutabakatla oluşturduk, bu mutabakat aynen geçerli olmaya devam ediyor” deyişini ciddiye alacak olursak o zaman bu gecikmenin anlamı nedir? Niçin gecikme oluyor. Bu gecikmenin hangi haklı gerekçesi olabilir. Bu gecikme hiç kuşku yok, açıkça görülüyor ki, Türkiye-AB ilişkilerine olumsuz yansımalar getirecektir.
AB Komisyonunun genişlemeden sorumlu temsilcisi ve bunun basın sözcüsü dün yaptığı açıklamalarla 6 Ekimden önce Ceza Kanununun gerçekleştirilmemesi halinde ilerleme raporuna bunun olumsuz yansıyacağını söylemişlerdir. İlerleme raporunun 17 Aralıkta alınacak karar açısından büyük önemi olduğunu çok iyi biliyoruz.
TÜRKİYE’NİN DURDUK YERDE, KENDİ KENDİSİNE BİR SORUN YARATMAYI TERCİH ETMESİNİN HANGİ HAKLI NEDENİ VARDIR?
Yani Türkiye’nin durduk yerden, kendi kendisine bir sorun yaratmayı tercih etmesinin hangi haklı nedeni vardır? bunu hiçbirimiz anlayabilmiş değiliz. Eğer gerçekten Ceza Kanunu değişmeyecek ise, bu gecikme tamamen anlamsız bir olaydır. Bunun hiçbir makul nedeni yoktur. “Canım o kadar önemli değil” deyip geçiştirmek mümkün değildir. Çünkü önemlidir, Türkiye-AB ilişkileri bakımından zamanın büyük değeri vardır. 20 gün sonra ilerleme raporu yayınlanacak. İlerleme raporundan 20 gün önce Türkiye durduk yerden, işler iyi giderken, AB ile ilişkiler en olumlu noktasına gelmişken anlamsız, gereksiz, içeriksiz, temelsiz, hiçbir değişiklik öngörülmediği söylenen bir tasarıyı, özlenen, beklenen bir tasarıyı yürürlüğe koymaktan niçin vazgeçmiştir? Bunu anlamak mümkün değildir. Bunun haklı bir nedeni, makul bir gerekçesi, kabul edilebilir bir dayanağı yoktur.
Uluslararası ilişkilerde Türkiye’nin geleceğiyle, kaderiyle ilgili bir konuda bu kadar boş, bu kadar temelsiz bir yaklaşımı ortaya koymak mümkün değildir. Bunu gerçekten anlayamıyoruz ve herkesi sorumluluğunu üstlenmeye çağırıyoruz.
KORKARIM Kİ, BİR SÜRE SONRA CEZA YASASININ İÇERİĞİNE DE EL ATILMAYA BAŞLANACAKTIR.
Bu olay giderek daha büyük bir önem kazanacaktır. Giderek alanını, kapsamını genişletecektir. Şimdi bize bu Ceza Kanunuyla ilgili, “merak etmeyin, hiçbir değişiklik yapılmayacak” diyorlar. Niye diyorlar? Çünkü şu andaki toplumun, çevrenin, uluslararası ortamın ve Türkiye’nin bekleyişi budur. Bu bekleyişi sarsmamak için bize bu konuda güvence veriyorlar. Ama korkarım ki, kaygı duyuyorum ki, bir süre sonra Ceza Kanununun içeriği ile ilgili yeni arayışlar, yeni girişimler, yeniden müzakere önerilerinin ortaya atılması gibi bir durumla karşı karşıya kalacağız, Ceza Kanununun içeriğine de el atılmaya başlanacaktır.
Bu durum hem Türkiye’nin içinde, hem Türkiye-AB ilişkilerinde daha ciddi sorunların, sıkıntıların ortaya çıkmasına yol açabilecektir. Bu tehir, bu gecikme, bu anlamsız süre uzatma yeni yeni sorunların üretilmesi, oluşturulması için çok tehlikeli bir ortamın şekillenmesine neden olmuştur.
Yanlış yapılmaktadır. Tarihi bir yanlış yapılmaktadır. Çok önemli bir yanlış yapılmaktadır. Buna bir an önce son vermek lazımdır. Bu inadın, bu ısrarın, bu dayatmanın bir anlamı yoktur. Bir an önce görüşülmüş olan Ceza Kanununun son iki maddesinin ele alınması ve sonuçlandırılması zorunluluğu açıkça görülmektedir.
Bu konu etrafında tartışmalar başlayınca Sayın Başbakanın üslubu da sertleşmeye başladı. Birden bire AB ile ilişkilerimizde bir yeni üslubun en kritik zamanda, 12’ye 5 kala, ilerleme raporunun hazırlanmasına 20 gün kala, içeriği olmayan, boş bir gerilimin birden bire şekillendiğini gördük. Sayın Başbakan, “Türkiye AB’ye mecbur değildir” diye rest çekiyor.
Değerli arkadaşlarım, bu Sayın Başbakanın içinde bulunduğu sıkıntıyı yansıtan bir söylemdir. Türkiye-AB ilişkilerinde böyle bir değerlendirme yapmayı gerekli kılacak bir tablo yoktur. Geride bıraktığımız dönemler, alınmış olan kararlar, Türkiye’nin gösterdiği esneklikler dikkate alındığı zaman bu noktada Türkiye’nin TBMM’ce kabul edilmiş olan Ceza Kanununun henüz kabul edilmemiş olan yürürlük ve yürütme maddelerinin şekillenmesini de sonuçlandırın talebi karşısında, biz AB’ye mecbur değiliz restinin çekilmesinin hiçbir haklı temeli, nedeni yoktur.
REST AB’YE DEĞİL TBMM’YE ÇEKİLMİŞTİR.
Yani o iki maddenin içeriğinde Türkiye-AB ilişkilerini etkileyecek bir şey mi var? Onun dışındaki maddeleri TBMM kabul etti zaten. TBMM benimsedi onları. Bu anlamda Sayın Başbakanın çektiği rest AB’ye değil TBMM’ye çekilmiş resttir. TBMM o kanunları kabul etmiştir. O kanunları sonuçlandırma iradesi AKP yönetiminde bize ifade edilmiştir. O irade hepimizde vardır. yani Ceza Kanununun çıkması konusundaki bir talebin Türkiye’nin bağımsızlığına yönelik bir tehdit olduğunu mu söylüyor Sayın Başbakan?
Sayın Başbakan, yanlış zamanda yanlış konuda, yanlış bir üslubun içine girmiştir. Şimdi Sayın Başbakan, yanlış zamanda, yanlış bir konu etrafında, yanlış bir muhatapla savaş arıyor. Bu doğru bir yaklaşım değildir. Zaman yanlıştır, 20 gün sonra rapor yayınlanacak, 40 yıllık Türkiye’nin emeği ile ilgili bir durum söz konusu. Yanlış bir içerikte, nedir içerik? Ceza Kanunu çıksın mı çıkmasın mı? Ceza Kanununu zaten TBMM konuşmuş. Son iki maddesi hariç kabul etmiş. Son iki madde ne? “Bu maddeyi Bakanlar Kurulu yürütür, bu madde falan tarihte yürürlüğe girer.” Bu iki maddeyi yapmamışız. Bu iki maddeyi yapmayacağız diye ısrar etmenin bir milliyetçi şahlanmayı ne ilgisi var anlamak mümkün değildir. Türkiye’nin AB’ye direnç göstermesi gereken çok konu vardı. Bu konuların hepsinde boyun eğdi bu hükümet. Şimdi Ceza Kanunu bütün maddeleriyle görüşüldü, benimsendi, yürürlük maddesine sıra gelince, “Onu konuşmayacağız, buna karışamazsınız” deyip meydan okuma, yanlış bir dava dolayısıyla harekete geçmek demektir.
Muhatabı yanlıştır. AB’ye yönelik olarak bunu söylüyor. Bu Türk toplumunun talebidir. Parlamentonun kararıdır. “O karara ben Başbakan olarak müdahale ederim, tekriri müzakere yaptırırım, yarın değiştirtirim” diyorsanız o ayrı bir olaydır. Onu tabi TBMM’nin de, Türkiye’nin değerlendirmesi ihtiyacı vardır.
Değerli arkadaşlarım, yanlış bir durum, sakıncalı bir tablo. Bunun bir an önce noktalanmasına ihtiyaç var. Bu ısrarın hiçbir yararı yoktur. Burayla bir yere varmak mümkün değildir.
Bakın daha şimdiden bu boş tartışma, bu inatlaşma, Başbakandan kaynaklanan bu kişisel müdahale parlamentonun emeğini, çabasını, uzlaşmasını, gayretini tıkayan, sarsan, bozan bu Başbakanın kişisel müdahalesi Türkiye’nin Avrupa ile ilişkilerini de sıkıntıya sokmaya başlamıştır.
AB İLE İLİŞKİLERİMİZ BUNDAN ÇOK OLUMSUZ ETKİLENECEK.
Şimdi ne olacaktı? AB ile ilişkilerimiz bundan olumsuz etkilenecektir. İlerleme raporunda bu Ceza Kanununda ele alınmış ola pek çok konunun netleştirilememiş olmasından dolayı herhalde şikayetler ortaya konulacaktır. Bu Ceza Kanununda, kadın-erkek eşitliği bakımından, insan hak ve özgürlükleri bakımından, çağdaş hukukun gereklerini yerine getirme bakımından atılmış önemli adımlar vardır. Bunların bir an önce yürürlüğe girmesi Türkiye’de beklenen demokratik dönüşüm açısından da önem taşımaktadır.
Şimdi bunlarda yürürlüğe girebilmiş değildir. Bu noktada bunun ertelenmesi, bunun geciktirilmesi ilerleme raporunda bir şikayet konusu, bir eleştiri konusu olarak yer alacaktır. İlerleme raporunda yer alacak olan her şikayet, her olumsuz değerlendirme, Türkiye-AB ilişkileri açısından bizim elimizi zayıflatacaktır.
Bugün haksız, anlamsız, gereksiz bir şekilde, bu konudan kaynaklana şikayetler, olumsuzluklar Türkiye’nin 17 Aralıkta alınacak olan kararda, o kararın oluşturulması sırasında daha sorunlarla, sıkıntılarla karşılaşması gibi bir durum ortaya koyacaktır. Türkiye’nin elini zaafa uğratacaktır. Pazarlık gücünü zayıflatacaktır. Bu Türkiye’nin yararına hizmet midir? Anlamsız, içeriği olmayan, zaten kabule dilmiş olan bir konuda gereksiz bir şekilde inat ederek, şikayeti çekeceksiniz, o şikayeti çektiğinizden dolayı eleştiri alacaksınız, o eleştirileri aldıktan sonra Türkiye’nin AB ile kuracağı ilişkilerin tarihi, şartları, süresi, mekanizmaları konusunda olumsuzlukları böylece davet edeceksiniz. Buna gerek yok. Bu yanlış bir karar ve Türkiye’nin doğrudan doğruya kendisine zarar vermekten başka hiçbir sonuç üretmeyecek olan anlamsız bir ısrarı.
“Biz şimdilik bu Ceza Kanununu aynen kabul edip, gerçekleştireceğiz” diyoruz ama bu zaman kazanmaya yöneliktir. Ortalığı teskin etmeye yöneliktir. Biz Ceza Kanunu çıkarmadık. Ceza Kanunu için biz zaman kazandık. Bu zaman içinde bunun içeriğini de müdahale edeceğiz. İçeriğinde de bazı değişiklikler yapacağız. Zinayı sokacağız yada bazı demokratik hak ve özgürlüklerle ilgili düzenlemeleri değiştireceğiz. Kendi dar çevrelerimizden gelen telkinler doğrultusunda uluslararası hukukun gerektirdiği düzenlemeleri bozacağız. Ona göre yeni bir denge kuracağız diyorsanız o zaman çok daha tehlikeli, çok daha yanlış, Türkiye’yi çok daha büyük sıkıntılara sokacak bir istikamete girmişsiniz demektir.
Önümüzdeki günlerde Türkiye Ceza Kanununun içeriğiyle ilgili bazı yeni maddelerde değişiklikler emrivakisiyle karşı karşıya kalacaksa, bu Türkiye’de çok büyük yeni sorunların çıkması sonucunu ortaya koyacaktır. Yanlış olur. Bu noktada da hükümeti uyarma gereğini duyuyorum.
Böyle bir ihtimalin söz konusu olabileceğini gösteren işaretler vardır. AKP’nin bazı yöneticileri, merak etmeyin aynen bu Ceza Kanunu, bu şekliyle geçecek derken, diğer bazı yetkililer, “zina konusu ele alınacak mı” sorusuna, “yarın deprem olacak mı? ne bileyim ben, her doğan gün yeni şartlar getirir, bakılır gibi” bir tavır sergileyerek değişime açık bir konumda olduklarını ifade etmektedir. Zaten bunun ertelenmiş olması buna yönelik yıpratma, değiştirme çabalarının ortaya çıkması için bir fırsat yaratacaktır ve durum Ceza Kanunu Tasarısının içeriğinin de değişmesiyle belki sonuçlanacak bir noktaya bizi taşıyacaktır. Bunun da yaratacağı ciddi sorunlar, sıkıntılar vardır.
TÜRKİYE AKP’NİN VE BAŞBAKANIN SİYASET ÜSLUBUNDAN KAYNAKLANAN BİR ÖNEMLİ SORUNLA KARŞI KARŞIYADIR.
Velhasıl, Türkiye maalesef bu AKP’nin ve Sayın Başbakanın siyaset üslubundan kaynaklanan bir önemli sorunla karşı karşıya kalmıştır. Bugüne kadar karşı karşıya bulunduğumuz pek çok sorunda şartların yardımıyla, CHP’nin desteğiyle Türkiye önemli krizlere sürüklenmekten kurtulabilmişti. Şimdi yeni bir sorun tablosuyla karşı karşıyayız. Biz CHP olarak tam bir iyi niyetle, tam bir vatanseverlikle, tam bir Türkiye’yi düşünme anlayışıyla yanlış istikamete girilmekte olduğunu ifade ediyoruz, çıkış yolunu gösteriyoruz, derhal tedbir alınmasını istiyoruz ve bunu da hiçbir siyasi, özel kaygı taşımadan tamamen ulusal duyguların etkisi içinde yapıyoruz. Türkiye’nin yararını düşünerek bunu yapıyoruz.
BAŞBAKAN ÇEVRESİNDEKİ ÇEŞİTLİ ÖRGÜTLÜ ÇEVRELERİN TELKİNLERİNE KENDİSİNİ KAPTIRMAKTAN KURTULSUN.
O nedenle Sayın Başbakan çevresindeki çeşitli örgütlü çevrelerin telkinlerine kendisini kaptırmaktan kurtulsun, CHP’nin sesine kula versin. Nasıl 1 Martta CHP Türkiye’yi çok tehlikeli bir istikamete girmekten alıkoyduysa, şimdi bu noktada da biz gene Türkiye’nin çıkış yolunun nerede olduğunu Sayın Başbakana ve herkese gösteriyoruz, söylüyoruz.
Bunu dikkate alsınlar. Anlamsızdır. Yanlıştır. Gereksizdir. “Canım o kadar büyütmeyelim, olabilir” diyerek geçiştirilecek bir konu değildir. Çok açık bir şekilde size zinciri kuruyorum.
BU YANLIŞ 20 GÜN SONRAKİ RAPORA YANSIYACAK, O RAPOR DA TÜRKİYE AB İLİŞKİLERİNİ SIKINTIYA SOKACAK.
Bu yanlış 20 gün sonraki rapora yansıyacak. 20 gün sonraki rapor Türkiye’nin AB ile ilişkilerini sıkıntıya sokacak. Elini zayıflatacak. Güçleştirecek, yeni ödünler vermek zorunluluğuyla karşı karşıya kalacağız. Hiç icabı yok. En uygun noktadayız şimdi. “Hayır, ben kendi tabanımdan gelen sesi dinleyeceğim” diyorsanız yanlış yaparsınız.
BAŞBAKAN TARİKATLARLA AB ARASINA SIKIŞMIŞTIR.
Sayın Başbakan öyle anlaşılıyor ki, tarikatlarla AB arasında sıkışmıştır. Siyasetçiler böyle sıkışma durumlarında ülkenin yararını, ülkenin geleceğini gözeterek doğru karar almak durumundadırlar. Cesaretli karar almak durumundadırlar. Sayın Başbakanın bu sıkışmanın etkisi altına gerekenden fazla kendisini kaptırdığını görüyorum. Ülkeyi yönetmek bu küçük baskıları aşmak demektir. Başbakanın bu aşacak cesareti hızla göstermesine ihtiyaç vardır. Yoksa Sayın Başbakanın parti içi konforu, Türkiye’nin ulusal yararlarını tehdit edebilir. Bir yanda parti içinde çeşitli çekişmeler, tartışmalar dolayısıyla ortaya çıkan sorunlar, sıkıntılar ve onların gerektirdiği davranış tarzı, öte yanda Türkiye’nin ulusal yararlarının, tarihi çıkarlarının gerektirdiği davranış tarzı. Bu ikisi arasında çelişki olduğu zaman Sayın Başbakanın içinde konumun gereğini yerine getirebilmesi lazımdır. Bu noktada şu ana kadar Sayın Başbakan tehlikeli bir tablo sergilemiştir. Derhal bunu aşması lazımdır. Derhal kendi etrafındaki o dar çevrenin telkinlerini aşarak Türkiye’nin tarihi doğrultusunu, Türkiye’nin ulusal yararlarını, dünyanın gidişatını görmesi ve onun gerektirdiği doğrultuda karar alması lazımdır.
Sayın Başbakanın bu kararı almasına yardımcı olmak için biz elimizden geleni yaptık şu ana kadar. Şu anda da yine en son uyarımızı yapıyoruz. Yarım saat sonra TBMM toplanacaktır, saat 11:00’de. Bu bir şanstır. Bu bir fırsattır. TBMM’yi dağıtmamak lazımdır. Bir çalışma ortamı yaratarak o yarım saat içinde tamamlanacak olan son iki maddeyi de TBMM’nin bugün ele alıp konuşmasını sağlamak lazımdır.
Bu, Sayın Başbakan için bir çelişki oluşturur kaygısı hiç önem taşımaz. İnsanlar karar alırken bazen çeşitli seçenekler üzerinde dururlar, bu olabilir ama önemli olan doğruyu kararlaştırmaktır. Olmayacağı deneyip, onun olmayacağını görüp gördükten sonra bırakmaktır. Olmayacağını gördükten sonra ısrar etmek daha büyük bedel ödemeye hazır olmak ülkenin sorunlarını artırır. Başlangıçta yapılan küçük bir yanlışta ısrar çok daha büyük yanlışları beraberinde getirir.
Şimdi küçük bir yanlışla başlanmıştır. “Bir zamanlama işi, 20 gün donra görüşürüz”, ne telaş ediyorsunuz” deniyor. 20 gün sonra görüşemeyiz. 1 Ekimde meclis toplanacak. Meclisin 1 Ekimde başkanı olmayacak, başkan yardımcıları olmayacak. Bunlar yeninden oluşturulacak, hepsi için adaylık süresi verilecek. Tatile gireceğiz. Ekimin 15’inden önce hiçbir kanun çıkmaz mecliste. Ekimin 7’sinde ilerleme raporu yayınlanacak. Herkes şimdi spekülasyon üzerine spekülasyon yapacak, “niye bunlar gecikti” diye. Her kafadan bir ses çıkacak.
Türkiye’nin AB ile ilişkilerini engellemek isteyen AB içinde pek çok çevre var. Herkes bir bahane arıyor. Bir vesile arıyor. Bir tutmak arıyor. Bir gerekçe arıyor muhalefet edebilmek için. Bundan iyi gerekçe olabilir mi? Bundan iyi tutamak olabilir mi? Herkes bunu giderek abartarak, genişleterek, yaygınlaştırarak, “durun bakalım, bekleyim” havasına girecektir ve Türkiye’nin AB ilişkileri bundan zarar görecektir.
Bakınız daha şimdiden Almanya’nın Hıristiyan Demokrat Birlik Partisi Genel Başkanı Angela Merkel, Avrupa’daki sağ partilerin genel başkanlarına birer mektup yazarak, “Türkiye’ye özel statü verelim. Gelin yanlış yapmayın” diye mektuplar yazmaya başladı. Her çevreden uyarılar birbiri ardından ifade edilmeye başlandı. Bunlar yanlış oluyor. Bütün bunlar birikecek ve korkuyorum bu 6-7 Ekimdeki ilerleme raporuna olumsuz yansıyacak. Oradaki her olumsuz ifade ilerleme raporuna bakarak karar alacağız diyen AB ülkelerini olumsuz etkileyecek, herkes şart koşma arayışı içine giremeye başlayacak, tarih belki şartlı olarak verilme noktasına gelecek.
Sayın Başbakan bunun sorumluluğunu üstlenebiliyor mu? Türkiye’ye 17 Aralıkta kesin, net, açık, en kısa süre içinde şartsız bir tarih verilmesi söz konusu iken, bu noktadaki ısrarı, dayatması nedeniyle bunun değişmesinin tarihi sorumluluğunu üstlenebiliyor mu Sayın Başbakan? Türkiye’nin AB ile üyelik kurmak konusunda elde ettiği tarihteki iki şans o dönemde yapılan siyasi hatalar nedeniyle israf edilmiştir.
Türkiye’nin eline geçmişte iki kez AB’ye tam üye olarak girme şansı geçmişti, maalesef çeşitli iç siyaset nedenleriyle Türkiye bunu o zaman kullanamamıştı ve bunun sonucunda da bu tarihi fırsat kaybedilmişti. O fırsatı kaybettiği için Türkiye çok ağır bedeller .ödemek zorunda kaldı.
AB’YE MEYDAN OKUMANIN GEREKTİĞİ ÇOK NOKTALARDAN GEÇTİK, BAŞBAKAN HER BİRİSİNDE BOYUN EĞDİ.
Biz 80’li yıllarda AB’ye tam üye olabilirdik. Bunu kullanamadık. Şimdi bu doğrultuda önemli bir adım atma şansı elimize geçti.Tarih alacağız. Bu defa durduk yerden, kendi kendimize, anlamsız, içeriksiz, nedensiz bir sıkıntı yaratıyoruz. Doğrudan Başbakan yaratıyor. Yanlış yapıyor. Bunu birden bire AB’ye meydan okuma gerekçesi yapmaya kalmasının da hiçbir inandırıcı, samimi tarafı yoktur. AB’ye meydan okumanın gerektiği çok noktalardan geçtik, her birisinde boynunu eğdi Başbakan, şimdi Ceza Kanununun son iki maddesini çıkarma konusunda ulusal bir kriz yaratmaya gayret ediyor. Bunun inandırıcı bir tarafı yok.
Umarım bu yanlıştan dönülür. Umarım AB yetkilileri Türkiye’yi doğru değerlendirir. Umarım Sayın Başbakanın bu ısrarı ilerle raporuna olumsuz yansımaz. Umarım 17 Aralıkta alınacak olan karara olumsuz bir yansıma gelmez. Umarım Türkiye bir bedel ödemez. Ama eğer Türkiye Sayın Başkanın bu ısrarı dolayısıyla ciddi bir bedel ödeme durumuna sürüklenecek olursa Sayın Başbakanının bunun altından kalkması mümkün değildir. Çok ağır bir yükün altına girmiştir. Bugün meydan okuduğu AB’ye Bir süre sonra en ağır ödünleri vermek zorunda kalabilir.
ISRARIN BEDELİNİ TÜRKİYE ÖDEYECEKTİR, BAŞBAKAN CHP’NİN SESİNE KULAK VERMELİDİR.
Bu konudaki ısrarın bedelini gene Türkiye ödeyecektir. Sayın Başbakanı CHP’nin sesine kula vermeye çağırıyorum. CHP hiçbir zaman Türkiye’ye yanlış bir şey önermedi. Ne zaman ne söylediysek bilerek, düşünerek, inanarak söyledik ve söylediklerimizin tümünün doğru, haklı olduğu olaylar yaşandıkça daha iyi ortaya çıktı. Bugün geldiğimiz noktada da böyleyiz. Testi kırılmadan uyarıyoruz. İnadı bıraksın Sayın Başbakan, müsaade etsin TBMM çalışsın, götürsün. Bir süre sonra çok daha ağır tutarsızlıkların içine girmek durumunda kalacaktır. Onun bedelini de Türkiye ödeyecektir.
CHP olarak bu konuda, bu saatte fırsat tamamen ortadan kalkmadan bir uyarı yapmayı görev bildik. O nedenle sizden rica ettim. Sizlere teşekkür ediyorum.
Soru- Bu tablo 1997 yılını anımsattı. Bir paralellik var mı?
Deniz BAYKAL- Bir paralellik kuramıyorum ben. Şu açık ki, hükümet çeşitli dinci örgütlerin baskısı altındadır. Bu baskılar bunların kendi dünyalarını, kendi anlayışlarını yansıtmaktadır. Ama Başbakan Türkiye’nin tümünün ve dünyanın koşullarını değerlendirmek durumundadır. Başbakan kendisini o örgütlenmelere teslim ettiği takdirde görevini iyi yapamaz. Bu konuda bir açmazın içine girdiği görüyoruz.
Soru- Sayın Gül sizinle görüşmesini Başbakandan habersiz mi yapmıştır?
Deniz BAYKAL- Onu bilme durumunda değilim. Onu onlardan sormak lazım. Bir şey söyleyemem.
|
|
Saat ve Tarih:
04:58
,
12/7/2007
|
Yorumlar (0) | Yorum Yaz | Baglantı |
|
Başbakan'ın Kastamonu Konuşmasının Tam Metni
Başbakan'ın konuşmasının tam metni
|

Erdoğan 250 Yataklı Devlet Hastanesi’ni Hacettepe Üniversitesi’ne devredeceklerini yıl sonunu kadar Kastamonuluların Doğalgaz’a kavuşacaklarını ve Kastamonu’yu inanç aynı zamanda kültür turizminin merkezi yapacaklarını müjdeledi.
Ak Parti Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayip Erdoğan partisinin açık hava mitingi için geldiği Kastamonu’da tarihi Nasrullah Meydanı’nda 10 bine yakın Kastamonuluya hitap etti. Yaklaşık 2 saat geç başlayan mitingde Başbakana Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı hemşehrimiz Murat Başesgioğlu, Kastamonu Milletvekilleri Hakkı Köylü, Musa Sıvacıoğlu, ve Sinan Özkan ile milletvekili adayları Hasan Altan ve Hakan Dikmenlioğlu’nun yanı sıra İstanbul Adayı Ertuğrul Günay’da eşlik etti. Konuşma yapmadan önce geçmiş yıllarda da olduğu gibi Kastamonulara karanfiller atan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan bir çok konuya değindiği Nasrullah Meydanında Kuzeykent 250 Yataklı Devlet Hastanesi’ni Hacettepe Üniversitesi’ne Tıp Fakültesi için devredeceklerini, yıl sonunu kadar Kastamonuluların Doğalgaz’a kavuşacaklarını ve Kastamonu’yu inanç aynı zamanda kültür turizminin merkezi yapacaklarını müjdeledi. Kastamonu’ya ayrı bir ilgi duyduğuna dikkat çeken ve Kastamonu’yu başbakan olarak beşinci kez ziyaret ettiğini belirten Başbakan Recep Tayip Erdoğan “Gözünüz aydın olsun, gönlünüz şen olsun haneleriniz bollukla bereketle dolsun. Muhabbetiniz için sevginiz için sadakatiniz için vefanız için hepinize canı gönülden teşekkür ediyorum. Kastamonulu hanımlara gençlere özellikle teşekkür ediyorum. Buradan Abana’yı Ağlı’yı, Araç’ı Azdavay’ı, Bozkurt’u, Cide’yi, Çatalzeytin’i, Daday’ı, Devrekani’yi sevgiyle selamlıyorum. Kastamonu’nun her bir ilçesi her beldesi Türkiye’nin ayrı bir güzelliğini temsil ediyor. Dolayısıyla tarihimizin eşsiz hatıralarını barındıran ilçelerimizin sadece adlarını telafuz etmek bile başlı başına insanın yüreğini zenginleştiriyor. Öyleyse bu eşsiz güzelliklere sahip şehrimizin her köşesini ayrı ayrı selamlıyorum. Doğanyurt’u, Hanönü’yü, İhsangazi’yi, Pınarbaşı’nı, İnebolu’yu, Küre’yi, Seydiler’i, Şenpazar’ı, Taşköprü’yü, Tosya’yı da en kalbi muhabbetlerimle selamlıyorum. Kastamonu tarihinde tabiatın eşsiz güzelliklerini barındıran bir müze şehir. Şuanda Nasrullah Meydanı’ndayız. Bunun tarihi belli, yeri belli anlamı belli. Tarih burada konuşuyor. Şimdi sizler burada yeniden farklı bir tarihi yazıyorsunuz. Bu tarihin adı demokrasi tarihi bunu yazıyorsunuz. Dünya Kültür mirasının en muhteşem eserlerinden bazıları bu şehirde. Dağlarıyla, kanyonlarıyla eşsiz yeşil ormanlarıyla, deniziyle, camileriyle, medreseleri, kervan saraylarıyla, bedestenleriyle merkezi itibariyle maneviyatın odak noktalarıyla Osmanlı Türk şehri olan Kastamonu’da bulunmak bizler için gerçekten farklı bir mutluluk. Benim Başbakan olarak Kastamonu’ya düzenlediğim beşinci ziyaretimdir. Bilmiyorum bundan öncede başbakanlar sık, sık Kastamonu’ya uğrar mıydı ? Çünkü biz sizin sevdanız, sizin aşkınızla yoğruluyoruz, farkımız bu. Her ziyaretimizde yüreğimizi kabartan bu Kastamonu’nun güzel insanları inanıyorum ki Temmuz 2007 tarihinde Türkiye’nin geleceğine ait bahtını bir kez daha açacaktır. Seçimle sandıkla bir kez daha sadece milletin dediği olacak. Her zaman dediğim gibi rahmetli Menderes yeter söz milletindir dedi. Bizde diyoruz ki yeter karar milletindir. Biz yere düşmedik bize karamsarlık yakışmaz biz bu milletin umudu olmak zorundayız. Kibirlenmenden, gururlanmadan, şımarmadan milletimizin emanetini sadakatle taşımak zorundayız. Çünkü biz milletin efendisi olmaya değil milletimizin hizmetkarı olmak için bu yola çıktık. Biz sizin hizmetkarınız. Çünkü biz dar bir kadro siyaseti yapmıyoruz. Biz hizip siyaseti yapmıyoruz. Kastamonu’da ayrı bir dil, Erzurum’da ayrı bil dil kullanmıyoruz. Biz 70 milyonuz. Siyasetimiz 70 milyonun mutluluğu içindir. Bu vatanın birliğine kast eden, bu şehit kanlarını temsil eden bayrağımıza hürmeti olmayanların ekmeğine yağ sürmez,yağ sürdürmeyiz. İtilaflar üzerinde kavga üzerinde siyaset yapmayız. Terör şebekelerinin, karanlık odalarda beslenen çetelerin karşısında milletimizin devletimizin makamına yaraşır bir bütünlük içinde dimdik dururuz ve duruyoruz. Terörle ilgili olarak konuşacak olursak maalesef bunun istismarını yapanlar var. Bizim şehitlerimizin camilerimize geldiği zaman bunun istismarını yapanlar var. Bizim dinimizde islami ve insani görevini yapan cenazelerimiz kalkarken sadece sessizlikle saygısının gereğini ortaya koyar. Bildiği dualar varsa onları okur. Fakat orada kendilerine has işaretleriyle camilerimizin meydanlarını adeta seçim meydanlarına çevirenler şehitlerimizin üzerinden oy devşirmeye çalışanları da bu ülke gördü.1999 bunu yaptılar şimdide bu tutacak sandılar. Ama benim milletin artık yutmaz . Biz askerimizin bir damla kanına 550 milletvekilini değişmeyiz. Kastamonulular milliyetçilik bize göre milletine hizmet etmektir. Bize göre vatanseverlik bu ülkenin şehirlerini köylerini inşa etmektir. Kastamonu mahzunsa Adana’da mahzundur. Kastamonu mutluysa Türkiye’de mutludur. Ak Parti Hasan’ın Hüseyin’in partisi değildir. Ak Parti halkın partisidir. Ak Parti’nin kumaşını halk dokumuştur. İnebolulu kadınlar, Tosyalı kadınlar el dokumasını iyi bilirler. En rafine dokumlar Kastamonu’da dır. Ak Parti’nin sırrı kumaşını halkının dokumasıdır. Bu coşkulu kalabalık gösteriyor ki Kastamonu adaletten yana, Kastamonu haktan yana, Kastamonu kalkınmadan yana, Kastamonu demokratik istikrardan yana. Bu kararı da çoktan vermiş. Tercih hakkı sizin, irade sizin, mühür sizin, sandık sizin karar sizin.Kararınız hayırlı olsun.Biz Ankara’da oturarak siyaset yapmadık. Tosya’nın Taşova’nın Azdavay’ın, İnebolu’nun yollarını bilmeyen siyasetçilerden değiliz. Ülkemize sevgimizi hizmet ederek gösteriyoruz. Milletimize güveniyoruz. Kazandırdığımız eserler ortada. Artık Türkiye’yi farklı tanıyor. Türkiye artık Dünya’da gündemi belirleyen bir ülke. Ey vatandaşım bu iş takım tutar gibi kuru kuruya yapılmaz. Değerlendir; gerçekleri gör. Recep Tayip Erdoğan yalan konuşuyorsa gereğini yap.Kastamonu’ya neler yaptığımıza gelince Türkiye’de eğitim alanında 110 bin derslik yaptık. Milli Eğitimi bütçede en ön plana çıkardık. Siz benden bu meydanda üniversite istediniz.Peki ben ne dedim. Alt yapı olmadan söz veremem dedim. Bazıları bu meydanlardan size söz vermişlerdi ama ben bu sözü vermedim. Alt yapı bittikten sonra biz Kastamonu Üniversitesi’ni kurduk mu ? Sözümüzde durduk mu ? Ne aldatan olduk, ne aldanan olduk. Bitmedi Hacettepe Üniversitesi adı altında Kastamonu Tıp Fakültesi’ni kurduk. Sağlık Bakanlığı bünyesinde yaptığımız 250 yataklı devlet hastanesini Hacettepe Üniversitesi’ne Tıp Fakültesi için tahsis ediyoruz. Kastamonu’ya 186 derslik açtık, 2 lise ilave ettik, 2 Anadolu Lisesi, 1 tane Çok Programlı Lise yaptık. Soruyorum bilgisayar yeni mi icat oldu ? Peki vardı da neden okullarda bilişim teknolojisi sınıfları yoktu. Hani bunlar ilericiydi. Hani bunlar muasır medeniyetler seviyesinin üzerine çıkacaklardı. Bunlar ilerici değil gerici gerici. Kastamonu’daki okullara 2 bin 819 bilgisayar gönderdik. ADSL sistemlerini kurduk. Kastamonu’da 390 okulumuzda var.Paran olsan kitabını alamazdın her yıl sıraların üzerinde buldunuz mu ? Hortumcudan fırsat olmuyordu önceden. Farkımız bu. İnşallah bu yıl sonuna kadar Kastamonu Doğalgaz’ına kavuşacak. Kastamonu dağlık bir yapıya sahip. Vatandaşlarımız köylerden şehre gelirken zorluk çekebilir diye düşündük.KÖY-DES Projesi ile bu yıl sonunda yolu olmayan suyu olmayan köy kalmayacak. Duble yollar alanında Kastamonu bizim dönemimizde patlama oldu. Bizim dönemimiz 120 kilometre yol yapıldı. İnebolu Limanı 125. yıldır devam ediyordu. Bitirmek bize nasip oldu. TOKİ çerçevesinde yaptığımız konutların teslimini bugün yapacağız. Devrekani Kulaksızlar Barajı için 2003 ila 2006 yılları arasında toplam 8.6 trilyon yatırım yaptık. Niye ? Bir an önce bitsin ve ülke ekonomisine katkısı olsun diye” dedi. Muhalefete yüklenip, 4.5 yıllık süreçte yaptıkları çalışmaları özetleyen, bu çerçevede de sağlık konusunda yaptıkları çalışmalara da değinen Başbakan Recep Tayip Erdoğan “74 işçisiyim ilaç kuyruklarında beklemek nedir bilirim. Çektiğim eziyeti vatandaşa çektirmemekte kararlıyım” diye konuştu. Türkiye’nin Ak Parti döneminde turizmde atağa kalktığını da değinen ve turizmden elde edilen gelirin katlandığına işaret eden Başbakan Erdoğan “Kastamonu inşallah inanç ve kültür turizminin önemli merkezlerinden biri haline gelecek. Sadece kış ve deniz turizmi değil. İnşallah bunları da başarmış olacağız” dedi. Borsa’nın yükselişe geçmesi ve 50 bine ulaşması ile ilgilide konuşan Başbakan Erdoğan “bazı hassasiyetlerimize dikkat edilseydi borsa 50 binin çok daha üzerinde olacaktı. Aynı hassasiyetleri paylaşmayanlar oluyor. İşte sıkıntı burada. Bu karşılıklı güven bizi çok daha ileri taşıyacak. Türkiye güçlendikçe farklı gelişmeleri tekrar yakalayacağız” şeklinde konuştu. IMF ye 23.5 milyar dolar borç varken hükümeti devraldıklarını belirten Erdoğan şuan IMF’ye 8.5 milyar dolar borç olduğunu kaydetti. “Onlar borçlandı biz ödedik” diyen başbakan Erdoğan bu hususta şunları söyledi; “Kalan borcuda öderiz. O gücümüzde var. Ama gerek yok. Bir plan dahilinde gidiyor. Biz göreve geldiğimizde merkez bankasının kasasında 26 milyar dolar vardı. Şimdi bu rakam 66 milyar dolar. Para hortumcuya gitmiyor ki, milletin kasasına gidiyor. Farkımız bu. Gecelik faizlerin % 8 binlere, % 5 binlere çıktığını hatırlıyor muyuz ? Bunları kim ödedi millet adına biz ödedik. O yüzden iyi düşünelim. 22 Temmuz büyük bir fırsat. Yolsuzlukla hortumcularla iş birliği halinde olanlara oy verip oyunuzu israf etmeyin. Doğruya destek olup Türkiye’mizin ilerlemesini sağlayalım.” Konuşmasında Cumhurbaşkanlığı konusunda parmak basan Başbakan Recep Tayip Erdoğan “Her şey tıkırında giderken bir cumhurbaşkanlığı seçimi yaşadık. Anayasayı mı değiştirdik. Merhum Özal hangi anayasa ile seçildiyse, Demirel hangi anayasa ile seçildiyse, Sezer hangi anayasa ile seçildiyse bizde aynı anayasa ile bu seçimi yapacaktık. Yaptık da. Merhum Özal 263, Sayın Demirel 244, Sayın Sezer 330 oyla seçilmiştiler. Sayın Gül 357 oy aldı. Kendi kendime düşünmeye başladım, 357 244’ten, 263’ten, 330’dan küçük mü diye. Dostlarıma da sordum. Dediler ki büyüktür. Baykal rahat durmadı anayasa mahkemesi karar verme aşamasındayken, bizim talebimiz dışında bir karar çıkarsa çatışma çıkar dedi. Sonrada 367 kararı çıktı” demesi üzerine Baykal aleyhine tezahüratta bulunuldu. Bunun üzerine Erdoğan “ben sizlerden bütün samimiyetimle tek bir şey istiyorum. Bütün demokratik reflekslerinizi sandıkta ortaya koyun. Gerçek tashihi kararı siz yapacaksınız. 367’mi al sana 400 diyeceksiniz. Der misiniz dersiniz. Benim milletim kimi isterse o başbakan olur. Benim milletim kimi isterse o başbakan olur. Benim milletim kimleri isterse onlar milletvekili olur. Cumhur neymiş, halk neymiş bunu sandıkta siz göstereceksiniz” dedi. Başbakan Recep Tayip Erdoğan konuşmasının son bölümünde partililere seslenerek “15 gün kaldı. Ana kademede ki kardeşlerimden, hanım kardeşlerimizden, gençlerimizden kapı, kapı dolaşmalarını istiyorum. Anlatacak çok şeyimiz var. Durmak yok Gece gündüz ev, ev dolaşacağız. Sandıkta gereken cevabı vereceğiz. Şimdi Nasrullah Meydanı’nda olduğu gibi” dedi. |
|
Saat ve Tarih:
06:45
,
8/7/2007
|
Yorumlar (0) | Yorum Yaz | Baglantı |
|
Küllerinden doğan bir aşk: Kemeraltı
Küllerinden doğan bir aşk: Kemeraltı
HAKAN DİRİK
Derinlerde başlar "sevda" denilen yangın. Tehlikeyi sezersin ama, adrenalin tutkunları gibi bırakırsın kendini sıcaklığın içine. Dumanı genzi yakmaya başladığında artık çok geçtir, geri dönmek için. Hele alevler vücudunu yakmaya başladı mı, nafiledir kaçış çabası. Uyansan bile etkisinden kurtulamadığın rüyalar misali, koşmaya çalıştıkça kapaklanırsın yere. O artık kalbindedir. Görmeden, dokunmadan olmayacak, onsuz geçen anlar buruk tatlar bırakacaktır damakta...
Aşkın da mı diyalektiği var acaba?..
Nedendir bilinmez, alevler etkisini yitirip, yangın kontrol altına alınınca "hoyratlık dönemi" başlar. Önceleri el yakmayan, sıcaklığı haz veren kor ateşler, maşayla tutulur. Gözünden sakındığın, gözüne batmaya başlar, ki yangın artık küllenmiştir.
Böyle bir aşk hikayesi yaşanıyor İzmir'de, ama sonu farklı bitmeye namzet. Bir zamanlar kentin, kentlinin kalbine yerleşen "Kemeraltı" , indirildiği tahta yeniden oturmaya çalışıyor. "Sevgiliye" ilişkin anılar canlanıyor.
Bir aşk, küllerinden yeniden alevleniyor.
ESKİ SEVGİLİ
Her aşkta olduğu gibi hüzün var biraz Kemeraltı'nın hikayesinde. Ekonomik gerekçeler de yadsınamaz bir gerçek. Antik dönemin alışveriş merkezi İzmir Agorası'nın hemen yanı başında, İpek Yolu'nun batı ucunda yer alıyor tarihi çarşı. İzmirlilerle flörtü o dönemden kalma. İpek Yolu'nu izleyen deve kervanlarıyla İzmir'e getirilen mallar, buradaki hanlara indirilir, Cenevizli tüccarlar tarafından limandan gemilere yüklenerek ihraç edilirmiş. O günlerin "mahcup" Kemeraltı'sı, yan sokakları ve arastalarıyla "kapalı" bir çarşı görünümündeymiş. Ama bir özelliği var ki, onu hiç yitirmemiş. Cami, kilise, havra hep iç içe olmuş. Yıllar sonra bazıları kente "gâvur" gözüyle bakmaya yeltense de, bu hoşgörü ortamı eksik olmamış İzmir'in kalbinden.
Uzun yıllar öncesinin ticaret merkezi, yakın geçmişte de kentlinin, hatta bölge insanının "gözdesi" olmayı sürdürmüş. İğneden ipliğe, baharattan giyime akla gelen ne varsa, her türlü gereksinim için Kemeraltı'nın yolunu tutmuş İzmirli, Egeli. Akhisar'da birileri mi evlenecek, doğru İzmir'e, Kemeraltı'na... Aydın'da sünnet mi var, ver elini Kemeraltı...
Ticari önemi, sosyal yönünü de güçlendirmiş bölgenin. İnsanlar buraya akın edince, sinemalardan tutun da akşamcıların yolunu ezberlediği mekanlar buraları mesken tutmuş. Esnafı kentliden kazanmış, Kemeraltı kentlinin gönlünü kazanmış.
AHLAKSIZ TEKLİF...
Sonra, o malûm "hoyrat dönem" başlamış. Küreselleşme rüzgarlarıyla birlikte her boş araziye bir alışveriş merkezi, her köşe başına bir markanın şubesi açılınca Kemeraltı'nın yolu da yavaş yavaş unutulmaya yüz tutmuş. Güzelim tarihi yapılar, önce bilinçsiz ellere, sonra kaderine terk edilmiş. Yıllarca ekmeğini buradan kazananlar, göçle gelen yatırımcıların "ahlaksız tekliflerine" boyun eğmek zorunda kalmış, "sevgiliyi" onların kollarına bırakmış. Böylelikle Kemeraltı profili de, kentlinin gözündeki algılanma biçimi de değişmiş. Adım başı seyyar satıcılar, yolda yürümeyi zorlaştıran çığırtkanlarla dolmuş bölge.
Kentlinin yüreğinde barınan son "aşk kıvılcımları" da sönmek üzereyken, "Bu sevda burada bitmez" diyen zihniyet dikildi, yok oluş sürecinin karşısına. 1999 yılında Konak Belediyesi, Dokuz Eylül Üniversitesi Şehir ve Bölge Planlama Bölümü'yle "Kemeraltı Koruma Amaçlı İmar Planı" nın ilk bölümünü tamamladı. Bölgedeki tarihi binalar tespit edildi, eski aşkın yeniden dirilmesi için "eylem planı" hazırlandı. O dönemdeki çalışmalar, belediyedeki görev değişikliği sonrası, alışık olduğumuz üzere kenara atılmadı, daha da ileri götürüldü. Hatta, "birinci öncelik" olarak ele alındı ve planın ikinci etabı da tamamlanma aşamasına getirildi.
Böyle olunca da meyveler kısa sürede olgunlaştı ve yavaş yavaş toplanmaya başladı. İzmirliler, yeniden Kemeraltı'na uğrar hale geldi. Bir zamanların "harabelik" görüntüsündeki Kızlarağası Hanı'nda oturup çay, kahve içmek, buradaki el emeği ürünlere alıcı olunmasa da bakmak, yine olağan karşılanıyor.
Bu çabaların yoğunlaşmasında Konak Belediye Başkanı Muzaffer Tunçağ ve ekibinin tutumu önemli rol oynuyor. Çünkü Tunçağ da Konak'ı ve Kemeraltı'nı "İzmir'in kalbi" olarak görüyor. Kemeraltı'nı ayağa kaldırma çalışmalarıysa, salt kent estetiği adına değil, günümüz koşullarının ticari kaygılarına da yanıt verecek biçimde gerçekleştiriliyor. Bunu yaparken de bölgedeki esnafı çatısı altında toplayan Tarihi Kemeraltı Derneği'yle işbirliği yürütülüyor. Böylelikle bölgeden kazanan esnafın Kemeraltı'nı sahiplenmesi amaçlanıyor.
Tunçağ, 2 bin 700 dönümlük alanı kapsayan Kemeraltı'nın dünyada eşi zor bulunacak bir çarşılar bütünü olduğunu, bu anlamda "dünya kültür mirasının" önemli bir parçası olduğunu dile getiriyor. Bölgenin çevresindeki tarihi yapılarla da önemini katladığına dikkat çeken Tunçağ, bu özellikleri şöyle sıralıyor:
"Tarihi hanlar, oteller, farklı dinden insanların dua ettiği camiler, havralar, kiliseler burada. Roma İmparatorluğu'nun en büyük alışveriş mekanlarından birisi olan Agora, şimdi evlerin altında kalmış olan antik tiyatro ve stadyum ile tarihi Roma yolu, kente tepeden bakan Kadifekale, şadırvanlar, Emir Sultan Türbesi, dönertaş gibi sebiller, tarihi çınarı ile Altınpark, Hatuniye Camisi ve çevresi, tarihi konaklar eski kentin kalbini oluşturuyor. İpek Yolu'nun batısında önemli bir ticaret merkezi olan iç limanın, bugünkü Kızlarağası Hanı'nın önüne kadar geldiğini biliyoruz. Kalenin koruduğu limanın kıyısındaki dükkanlar, limanın iç kısmındaki kervansaraylar, günümüz çarşısının tarihi köklerini oluşturuyor."
| Hafta Sonu 14.10.2006 |
|
Gizemli tarih ayakta tutuluyor
HİKMET ÇETİNKAYA
Kordonboyu şairleri, bestecilerin duygu kaynağıdır...
Gençlik yıllarımın en önemli durağıdır, benim için Kordonboyu ve Kemeraltı...
Tarihin derinliğini bulurum iki yerde de...
Ama ben Kemeraltı'nı anlatacağım...
Elbet tarihini değil, anılarımı...
Tarihten günümüze dingin bir akarsu gibi gelen Kemeraltı'nı Konak Belediye Başkanı Muzaffer Tunçağ , çok önemsiyor.
Başkan Tunçağ, o ünlü Havra Sokağı'nı "Anadolu pazar kültürü" nün bir simgesine dönüştürmüş. Sokakta tam dokuz havra var.
Ne derler?
Bir kahvenin kırk yıl anısı vardır!..
Kızlarağası Hanı'nın ortasında yer alan kahvehanede, Türk kahvesinin eşsiz tadını yudumlarken eski günlere dönüyorum...
Birden aklıma Kemeraltı Çarşısı'nın girişindeki Ankara Palas Oteli geliyor...
Gözlerimi yumuyorum...
İnceden bir yağmur çiseliyor...
Attilâ İlhan 'la birlikte oturmuş sohbet ediyoruz...
Miyop gözlerini kısmış Attilâ İlhan, gazeteleri okuyor...
Bense o çok sevdiğim "Böyle Sevmek" adlı şiirini mırıldanıyorum:
"ne kadınlar sevdim zaten yoktular
yağmur giyerlerdi sonbaharla bir
azıcık okşasam sanki çocuktular
bıraksam korkudan gözleri sislenir
ne kadınlar sevdim zaten yoktular
böyle bir sevmek görülmemiştir
hayır sanmayın ki beni unuttular
hâlâ arasıra mektupları gelir
gerçek değildiler birer umuttular
eski bir şarkı belki bir şiir
ne kadınlar sevdim zaten yoktular
böyle bir sevmek görülmemiştir
yalnızlıklarımda elimden tuttular
uzak fısıltıları içimi ürpertir
sanki gökyüzünde bir buluttular
nereye kayboldular şimdi kimbilir
ne kadınlar sevdim zaten yoktular
böyle bir sevmek görülmemiştir"
Bir yalnızlık tutar insanın elini...
70'li yıllardır...
Gece sessizliği içinde körfezin ışıklarıyla buluşurken, Veysel Çıkmazı'ndaki sıra sıra meyhaneler dolmaya başlar...
Bodrum Meyhanesi'nde bir akşamüstü H alikarnas Balıkçısı 'nı, Şadan Gökovalı 'yı, Sezer Tansuğ 'u, bestekar Ali Rıza Avni 'yle Avni Anıl 'ı görürsünüz...
Gazeteci Özdemir Hazar , Orhan Suda , Erol Akıncılar , Ziya Hanhan , romancı Kemal Bilbaşar ...
Oradalar mı acaba?..
Ah o güzelim gençlik günleri...
Koltuğunun altında siyah şemsiyesi ve şapkasıyla Tayyar Eraslan görünür. Yanında tiyatrocu dostu Tuncer Necmioğlu , Rutkay Aziz , ozan Rahmi Saltuk görünür Veysel Çıkmazı'nda...
O da ne?
Vasıf Öngören de gelmiş İzmir'e...
Saatler geçer gider...
Karşıyaka vapuru son seferini yapmıştır...
Konak'tan Pasaport'a geçilir. Kahveler içilir. Nargileciler sıradadır...
Bir bakarım Oktay Kurtböke 'yle Öcal Uluç , koyu bir sohbete dalmıştır orada...
Oktay Kurtböke ikinci nargileye çoktan başlamıştır...
Anılar güzel şey!..
Onlar yaşanmaz, yaşatılır...
Konak Belediye Başkanı Muzaffer Tunçağ, Kemeraltı'nın gizemli tarihini ayakta tutuyor...
Bravo başkan!..

Muzaffer Tunçağ
|
ğÇıkmaz sokakta kaybolmak...
OZAN YAYMAN
Siz hiç çıkmaz sokakta kayboldunuz mu? Biz kaybolduk. Sokağa girerken karıştırmadık da, çıkarken epey dolandık. Çıkmaz sokakta kaybolunur mu; kaybolduk.
'Bir masada kentin unutulmaz gazetecilerinden, edebiyat adamı Besim Akımsar oturuyor' dedik. Onun, adalet çivisinin yerinden çıkması karşısında, ''Evet dostum, evet. Bu meseleler hallolacak sürati mümküniyetle'' deyişini duyduk. Yan masa, Halikarnas Balıkçısı 'na ayrılmış yine. Anılara bir daldık ki...
Sokağın başında akan insan hallerini izledik de, her birinde ayrı ayrı kaybolduk.
''Veysel Çıkmazı'' burası. Bir kentin, bir dönem kalbinin attığı sokak. Kemeraltı'nı bilmeyen yoktur. İzmir'in adıyla özdeş şenlik alanı. Oraya salt çarşı demek bizce biraz ayıp olur da...
Kentlerin tiyatroları, sineması, konser salonları, sergi mekanları, kitapçıları, kafeteryaları olur da meyhaneleri olmaz olur mu?
İzmir'de, Veysel Çıkmazı'nda toplanmış meyhanelerin en hası. Akşamcıların buluşma adresi, Kemeraltı'na Konak tarafından girildiğinde sol kolda hemen.
O dönemlerde iletişim olanakları bu denli etkili değil. Ama herkes bilirmiş ki, çıkmazda buluşulacak. Eş, dost oradadır nasıl olsa denilerek adımlar hep Veysel Çıkmazı'na doğru atılmış yıllar yılı.
Havanın kararmasıyla Ferit Baba 'nın yoklama yapmaya başladığı anlatılır. Öğretmeni, sendikacısı, esnafı, edebiyatçısı, gazetecisi, emeklisi hepsinin çıkmaz bir sokakta, taş plaktan gelen nağmeler eşliğinde neşeyi muhabbet eylediğini düşünsenize.
Ay, Teknal, Karadeniz, Şükran meyhaneleri, sağlı sollu küçük tektekçileri. Herkesin masası ayrı. İstanbul'un Çiçek Pasajı ne ise İzmir'in de Veysel Çıkmazı o. Ne bir kavga ne tartışma. Gelenlerin hepsi ''ağır abi'' . Sadece bir geceyi Veysel Çıkmazı'nda geçirmek için kente gelenler olduğu söyleniyor. Eski yıllara dair bu anlatılanların hepsi. Anılarda, fotoğraf albümlerinde saklı artık geçmiş yılların adabı.
1980'li yıllarla bir bir kapanmaya başladığı anlatılıyor meyhanelerin. ''Değişen insan modeliyle birlikte cazibe alanlarının farklı yerlerde biçimlenmeye başlamasına, bir de dönemin Büyükşehir Belediye Başkanı Burhan Özfatura faktörünün eklenmesi, Veysel Çıkmazı'nı dibe vurdurdu'' deniliyor. Sokağın dokusunun bozulması tam da Özfatura zamanında başlamış. Meyhaneleri işletenlere karşı çeşitli engeller. Dışarıya masa atılmasının önüne geçiliyor, ruhsatların iptali gündeme geliyor. İşletmeciler, mahkeme kararıyla ruhsatlarına sahip çıkıyorlar. Bir yere kadar direnmişler ama sonunda pes ederek bırakıp gitmişler. Yerlerini konfeksiyon mağazaları almış. Şimdi sadece bir tanesi kapılarını açıyor. Sokağın müdavimleri Karedeniz Meyhanesi'nde buluşuyor. Ama orası da yakında, diğerleri gibi anılarda kalırsa kimse şaşırmasın.
Bir dönem yapımcıların, film stüdyosuna dönüştürmek istedikleri sokak şimdilerde arka tarafa çıkıyor. Çıkmaz denilen tarafına kapı açılmış. Ne diyor İlhan Berk güncelerinde:
''Çıkmaz sokağı olmayan şehre şehir mi derim ben...''
Bir bir azalıyor sanki zamanında ilmek gibi işlenen dokular.
Yok olan sadece doku da değil. İnsanları da özletiyor kendisini. Ferid Hezgül de onlardan birisi. Veysel Çıkmazı'nın unutulmazlarından.
Denir ki:
'' Halikarnas Balıkçısı'' nın kente mirasıdır Ferit Baba'' .
1947 yılında İzmir'e yerleşen balıkçının en uğrak mekanı Kemeraltı'ndaki Bodrum Meyhanesi. Ferit Baba daha genç ve Bodrum Meyhanesi'nin garsonu. Cevat Şakir 'e servisi hep o yapıyor. Gel zaman git zaman derken abi, kardeş ilişkisi başlıyor. Ferit Baba birikimleriyle Veysel Çıkmazı'nda mekan açıyor ve balıkçı da onun peşi sıra sokağın müdavimlerinden birisi oluyor. Sokakta şu an açık kalan tek meyhane de Ferit Baba'nın kente bıraktığı miras olarak kabul görüyor. Cevat Şakir'in masasına 1973'teki ölümünden sonra fotoğrafı çerçevelettirilip konuluyor. Şimdi duvarda asılı. Diğer müdavimlerin fotoğraflarıyla yan yana.
Ne olursa olsun yine de, 17 buçukluk kültürünü yaşatmak için direniyor sokak. 17 buçukluk... Yarım şişenin de yarısı rakıya meyhanelerde verilen ad. Tek isteyenler, ayak üstü atıp gidenler. Kesmediğinde, ''delikmiş bu bardağın altı'' diyerek tazelenmesini dileyenler. Hepsi Veysel Çıkmazı'nın şimdilerde tek başına kalan Karadeniz Meyhanesi'nde.
Gelenlerin çoğu eski zaman insanı. Sohbetler koyu mu koyu. Ayak üstü ama, yoldan geçenin ''hadi girelim'' diyeceği gibi bir yer de değil. Hedef seçilerek gidilen bir mekan.
Dinledikçe bir kentin geçmişini ve seyrettikçe hala yaşattıklarını başka başka olup, o kente yeniden aşık olma mekanı aslında Veysel Çıkmazı.

|
Saat ve Tarih:
09:00
,
13/10/2006
Bulundugu yer:
Gezi
|
Yorumlar (6) | Yorum Yaz | Baglantı |
|
Edebiyat Dünyası Yasta: Erdal Özün Ölümü Üzerine Yazılanlar'dan Seçmeler 1
|
Edebiyat dünyası yasta Erdal Öz yaşamını yitirdi ______________________________________________________
Usta yazar Erdal Öz, kanser tedavisi gördüğü hastanede yaşamını yitirdi. Kitaplarında 68 kuşağının öğrenci liderleri Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan ile o dönemi anlatan Öz, Deniz'lerin ölüm yıldönümünde sevenlerini yasa boğdu.
Cumhuriyet 07.05.2006 USTA YAZARIN ÖLÜMÜ SEVENLERİNİ YASA BOĞDU. ÖZ, SALI GÜNÜ UĞURLANACAK
Erdal Öz'ü kaybettik Bir süredir Amerikan Hastanesi'nde kanser tedavisi gören Erdal Öz, kitaplarında anlattığı 68 kuşağının gençlik önderleri Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan'ın idam edilişlerinin 34. yıldönümünde yaşama gözlerini yumdu.
EVRİM KAYA
Usta yazar-edebiyatçı Erdal Öz 'ü dün yitirdik. ''Gülünün Solduğu Akşam'' , ''Denizler Anlatıyor'' gibi kitaplarında 68 kuşağının gençlik önderleri Deniz Gezmiş , Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan ile o dönemi anlatan Öz, Deniz'lerin idam edilişlerinin 34. yılında sevenlerini yasa boğdu. Öz, son olarak gazetemizin 22 Nisan 2006 tarihli sayısında yayımlanan ''Kendi Gecesinde'' adlı öyküsüyle sevenleriyle buluşmuştu.
Sıvas'ın Yıldızeli ilçesinde 26 Mart 1935 tarihinde doğan Öz, devlet memuru olan babasıyla birlikte Türkiye'nin değişik yerlerini dolaştı.
Erdal Öz, ortaokulu Antalya'da, liseyi Tokat'ta bitirdi. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde başladığı hukuk eğitimini Ankara Hukuk Fakültesi'nde tamamladı.
İstanbul'da üniversite çevresindeki arkadaşlarıyla birlikte ''A Dergisi'' ni çıkardı. İlk öykü kitabı ''Yorgunlar'' 'ı (1960) ''A Dergisi Yayınları'' arasında yayımladı. Sonra ilk romanı ''Odalarda'' (1960) Varlık Yayınları'ndan çıktı.
12 MART'TA TUTUKLANDI
12 Mart askeri darbesiyle birlikte gelen baskıcı yönetimde siyasal görüşlerinden dolayı tutuklandı. O dönemin izlerini taşıyan kitaplar yazdı.
''Yaralısın'' adlı romanı, önce 1973'te Cumhuriyet gazetesinde yayımlandı, sonra 1974'te kitap olarak çıktı. Bu roman Macaristan'da, Almanya'da, Hollanda'da, Suriye'de ve Makedonya'da da basıldı.
1975 Orhan Kemal Roman Ödülü'nü aldı. ''Kanayan'' (1973) adlı öykü kitabı, ''Deniz Gezmiş Anlatıyor'' (1976) adlı anı kitabı, aynı konunun genişletilerek işlendiği ''Gülünün Solduğu Akşam'' (1986) adlı anı kitabı, ''Havada Kar Sesi Var'' (1987) adlı öykü kitabı, ''Allı Turnam'' (1976) adlı gezi izlenimleri ve ''Odalarda'' (1995) adlı yeniden elden geçirilmiş romanı, ''Sular Ne Güzelse'' (1997) adlı öykü kitabı çıktı. Bu kitapla 1998 ''Sait Faik Öykü Ödülü'' nü aldı.
1975-1981 yılları arasında Arkadaş Kitaplar adlı çocuk edebiyatı dizisini yönetti. 1981 yılında Can Yayınları'nı kurdu. Çocuklar için de iki kitap yazdı: ''Kırmızı Balon'' (1990) ve ''Alçacıktan Kar Yağar'' (1982). Son öykü kitabı da ''Cam Kırıkları'' (2001) Sedat Simavi Öykü Ödülü'ne değer görüldü.
Öz, İstanbul'daki Amerikan Hastanesi'nde bir süredir kanser tedavisi görüyordu. Hastaneden yapılan açıklamada, Öz'ün dün 17.15'te yaşamını yitirdiği belirtildi.
ŞİLE'DE TOPRAĞA VERİLECEK
Öz'ün cenazesi salı günü Teşvikiye Camisi'nde kılınacak cenaze namazının ardından Şile Kızılcaköy'deki aile mezarlığında toprağa verilecek.
Cumhuriyet 07.05.2006
Cumhuriyet 08.05.2006 6 Mayıs gecesi yaşamını yitiren Erdal Öz'ün cenazesi yarın toprağa verilecek
Yaşama hep 'eylemci' baktı _____________________________________________________________________
Kültür Servisi - Usta yazar ve yayıncı Erdal Öz' ün 6 Mayıs gecesi kanser tedavisi gördüğü hastanede yaşama veda edişi, düşünce, kültür ve sanat dünyasında büyük üzüntü yarattı. Erdal Öz, yarın Teşvikiye Camisi'nde kılınacak cenaze namazının ardından Şile Kızılcaköy'deki aile mezarlığına son yolculuğuna uğurlanacak. Erdal Öz'ü, içinde yer aldığı a kuşağı'ndan arkadaşları ile diğer yazın ve düşünce insanları şu sözcüklerle uğurladılar...
Doğan Hızlan
Erdal Öz hem benim sevdiğim bir yazar hem de yarım yüzyıllık arkadaşım; öyle olunca insanın edebi ve kişisel üzüntüsü birbirine karışıyor, büsbütün üzülüyor. Biz, 50 kuşağının içinde daima birbirini seven, destek olan bir kuşağın temsilcileriydik. Edebiyat dışında bir yayıncılık serüveni oldu, çok iyi bir yayınevi kurdu, bu yayınevi 25. yılına geldi. Siyasal ve toplumsal olayların da içinde yer aldı. Bütün bunlar içinde düşünüyorum... Bütün bu hastalığı boyunca olayların seyrini de izledim, bu da zorlu ve üzücüydü. Erdal Öz kişiliği ve yaptıklarıyla yaşayacak.
Enver Ercan (TYS Başkanı)
Biz onun kitaplarından aldığımız yazınsal hazzın yanı sıra siyasal gerilimin en üst düzeyde olduğu kimi dönemlerin arka planını ve içyüzünü de öğrendik. Ayrıca o 25 yıl önce kurduğu Can Yayınları'nda edebiyatımızın önde gelen yazarlarını titiz bir yayıncılık anlayışıyla okurla buluştururken pek çok yeni yazarı da edebiyatımıza kazandırdı. Onu 25 yıldır tanıyorum. İlişkilerinde her zaman sıcak, duyarlı ve destekleyiciydi. Bir ağabeyimizi yitirdik.
Adnan Özyalçıner
Erdal Öz , yazar olarak edebiyatımıza yenilik getirmiş bir yazardı. 1950 kuşağı yazarları arasında hem siyasal iktidarlara hem de edebiyatın iktidarına başkaldırmış yazarlardandı. Gerçekçilikteki basmakalıpçılığa karşı çıkarak alışılmış, tekdüze bir anlatımdan, gerçekliği daha derinlemesine daha boyutlu bir anlatıma taşıdı. Onun öykü ve romanlarındaki ilginçlik ve sürükleyicilik, konudan çok anlatıma dayalıdır. Onun öykü ve romanları son 50 yıllık tarihsel sürecimizi anı ve belgelere dayandırılarak yansıtır. Erdal Öz, hem yayıncı hem yazar olarak edebiyatımıza çok önemli ve değerli katkılarda bulunmuştur. Başımız sağ olsun.
Hulki Aktunç
Erdal Öz , bir edebiyatçı olarak başladı, bir öykücü olarak başladı, bir eylemci olarak sürdürdü. Bu çok önemli, çünkü ilk yapıtlarına baktığımız zaman 'Odalarda' gibi daha içe kapanık bir şeymiş gibi görünür, fakat daha sonra son derece doğrudan bir eylemci olarak hayata baktı. Daha sonraki yapıtları, hepsi bir eylem adamının yazdığı yapıtlardır. Öte yandan bir yayıncı olarak eylemci... Can Yayınları bizim ülkemizin öykücülüğü için müthiş bir damar oluşturdu, onu destekledi. Türk öykücülüğünün son dönemdeki çağlayan gibi akışı, biraz da Erdal Öz'ün işidir. Destekledi, bastı ve yaydı. Tabii çok üzgünüm.
Ahmet Oktay
Erdal Öz' ü erken kaybettik. Gerek yazar, gerek yayımcı olarak edebiyatımıza katkıları çoktur. Özellikle genç yazarların ilk kitaplarını basarak hem onlara cesaret vermiş hem de başka yayımcılara örnek oluşturmuştur. Üzgünüm.
Ali Uğur
Türk edebiyatının ve yayıncılığının usta ismi Erdal Öz için kitap ve kitapçılık bir yaşam tarzıydı. Ankara Sergi Kitabevi, Cem Yayınevi, Arkadaş Çocuk Kitapları, daha sonra Can Yayınları buna örnektir. 'Kanayan', 'Yaralısın' ve 'Deniz Gezmiş Anlatıyor' adlı kitaplarını ilk kez Cem Yayınevi'nde birlikte yayımladık. Deniz Gezmiş 'in ölüm yıldönümü gibi anlamlı bir günde aramızdan ayrılan Erdal Öz'ü saygıyla anıyorum.
Kemal Özer
''Ölüm'' le yan yana düşünemediğim bir sanatçı Erdal Öz . Sanat dünyamız kadar, yazmaya birlikte başladığımız bir arkadaş çevresi için daha da geçerli bu. Öğrenci olduğumuz ve ''a'' dergisini birlikte çıkardığımız yıllarda bir araya gelmemizi, Onat Kutlar 'ı yitirdiğimizde ''Biz bir ağacın dalları gibiydik'' diye anmıştım. Bizi bir araya getiren, ''yazma tutkusu'' ydu. Hepimiz birer olanaktık o zaman. Bu olanağın nasıl kullanıldığı, neleri vaat edip neleri gerçekleştirdiği, ulaşılan sanatçı kimliğinde yanıtını buluyor. Erdal Öz'ün ulaştığı sanatçı kimliğinde ilk söylenecek, yaşadığı topluma ve çağa tanıklık eden bir anlayışla öykü sanatına kattıkları. Onun özellikle dil kullanımı ve anlatım sağlamlığı, ele aldığı konular ve onları işleyişi, hemen akla gelen ve üzerinde ilk ağızda durulması gerekenler. Başarılı bir yayıncılık yaşamının onu daha verimli olmaktan alıkoyup koymadığını, bir yazar olarak ulaşacağı daha büyük başarılara engel olup olmadığını da sormadan edemiyorum şu an, ölümünün duyurduğu büyük üzüntüyle birlikte.
Konur Ertop
Erdal Öz , 1950'lerin sonunda öykü dünyasına 'özlü öykücüler' diye adlandırılan küçük grup içinde girdi. Bu öykücüler Sait Faik 'ten yararlanmış, ama onun son döneminde geliştirdiği bakış açısını daha da ileriye götürmüşlerdi. Erdal Öz'ün öykücülüğü aldığı ödüllerle de kanıtlandı. Birkaç yayınevi deneyiminden sonra Can Yayınları'yla doruğa ulaşan çalışmaları Homeros 'tan başlayarak Latin Amerika romancılarını, günümüz klasiklerini ve en son deneyci yapıtları en iyi çevirilerle edebiyat dünyamıza sundu. Yerli yazarlarımız onun yayınlarında farklı kuşakları, farklı dizileri oluşturdu. Benim çok eski arkadaşım, yaşıtımdı. Yine de onun kendisinden hizmet beklenen bir çağda erken ölümüne dikkat çekmek istiyorum. Üzüntümü eski ''a'' dergisi arkadaşlarımızla ve edebiyatseverlerle paylaşıyorum.
Orhan Duru
Erdal Öz , benim kuşak öykücülerin arasında önde gelenlerden birisi ve başlıcasıdır. Yayıncılık hayatında da son derece başarılı olmuştur. Ölümünün Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının ölüm tarihine rastlaması da ayrı bir anlam taşıyor. Bu arada Sait Faik Ödülü'nü paylaşmış olmamız da bana onur vermiştir.
Ataol Behramoğlu
Ankara'da, Bursa'da başlayan, İstanbul'da süren 45 yıllık bir arkadaşlık, dostluk... Sevgili Erdal Öz , sadece yazar kimliğiyle değil, dostluğuyla da sıcacık bir insandı. Onun kadar güzel fıkra anlatan bir başkasını tanımıyorum. Duygulu, akıllı, çağından ve ülkesinden sorumlu aydın, hüzünlenmeyi bildiği kadar kahkahalarla gülmeyi de bilen seçkin yazar, yayıncı Sevgili Erdal Öz, onu tanımış olanların ve okurlarının belleğinde yaşamayı sürdürecek.
Demir Özlü
Hastanede olduğunu bilmiyordum. 13 Nisan tarihinde Can Yayınları'nın 20. yılı dolayısıyla kendisinin ve Celal Üster 'in imzasıyla bir mektup almıştım. İmzalar orijinal olduğu için çok iyi olduğunu sanıyordum. Gerçekten de bu yayınevini yaratan, Erdal'ın edebiyatçılığı ile edebiyat bilgisi ve sezgisidir. 1953'ten beri tanıyorum. ''a'' dergisini önce o kurmuştu. Yaşamın her alanında arkadaşlığımız vardı. ''Odalarda'' adlı romanı, çok genç yaşta yazılmış, şaşırtıcı ölçüde başarılı varoluşçu bir romandı. Çok iyi öyküler de yazdı. 1971'de Ankara'da avukat olarak gittiğim ''Yıldırım Bölge'' mi nedir orada, kendisini ziyaret etmiştim. Biraz ötede, başka bir koğuşta da Sevgi (Soysal) tutukluydu. Yakındaki bir barakada da henüz 23 yaşında olan Deniz Gezmiş ve arkadaşları. Nereden çıkıyor bu amansız kanser hastalığı? Elbette çoğu yaşanan, sanatçılara ve kültür adamlarına yaşatılan hayattan. Sen ülkenin yazarını hapishane hapishane süründür, 23 yaşındaki çocukları idam et. Sonra da bu övünülecek insanlar, kültür, sanat adamları, yazarlar normal bir yaşam sürsünler. Dünyaca tanınsınlar. Yeryüzünün kültür kentlerini ilgi görerek ziyaret etsinler. Asıl düşünülecek bu. Çok üzgünüm. Hayır, gidenler geri gelmiyor.
Vecdi Sayar (PEN Uluslararası Yazarlar Birliği Türkiye Başkanı)
Erdal , edebiyatımıza çok yönlü katkıları olmuş bir yazar ve yakın bir dostumdu. Ankara'da Sergi Kitabevi, 70'li yıllarda Ankara'nın kültür sanat ortamının merkezi sayılırdı. Daha sonra da Can Yayınevi'yle edebiyat ortamımıza önemli değerler kattı. Erdal, öyküleri ve romanlarıyla edebiyatımızda unutulmaz izler bıraktı. Ölümünün 6 Mayıs'a rastlamasını son derece anlamlı buluyorum.
Güller zamanında yola çıktı... ____________________________________________________________________
Mayıs, gül mevsimidir. Erdal Öz, Deniz, Yusuf ve Hüseyin güller zamanında üstelik aynı günde yola çıktılar... Ondan ayrılmış olduğumuza karar vermek hata olur. Erdal’a ölüm yakışmadı. Bizler de yakıştırmayacağız...
8 Mayıs 2006 Pazartesi
KONUK YAZAR / FÜRUZAN
Ölüm kime yakışır sorusu geldi aklıma. Sert hatta soran kişiyi suçlayıcı bir soru bu biliyorum. Bu sorunun zihnimde ilk belirmesi Erdal’ın ikinci ameliyatının yapıldığı gün hastanede eşi Samiye Öz ile oturup doktorun sonuçları bildireceği ana kadar beklediğimiz uzun süre içinde çıktı ortaya. 19.00’a doğru doktor geldi. Açık renk gözleri olduğunu düşünüyorum şimdi. Saatlerce süren bir çalışmanın, hastasını sevmiş bir doktorun çabasının soldurduğu bakışlarında Samiye ile birlikte hep iyi olacağına inandığımız sonuçları dinledik.
'Hayatı sakınmasız yaşadı’ Evet, Erdal ile ölümü bir arada düşünmeye onu tanıyanlardan biri olarak hiç yanaşmadım. Yıllarca yayıncımdı. İmza günleri ve konuşmalar için birlikte çıktığımız yolculuklarda öylesine özenli, esprili bir arkadaşlığı vardı ki, kimi zamanlar aniden ortaya çıkıveren coşup taşmalarının ona özgü, bezemeden uzak, yalansız yanlarından biri olduğunu öğrenmiştim.
Kitaplarının yeni basımlarından birindeki desenleri geçenlerde gördüğümde, “Sen ciddi ciddi resim yapan birisin. Üstelik el - ayak çizimleri hatasız yapılması en güç anatomi konularıdır...” dediğimde gülüvermişti. Hayatı sakınmasız yaşıyordu. 1970’lerin tutuklularından biri olarak geçirdiği günleri ve Deniz’leri anlattığı bir gün ikimiz de ağlamıştık. Ardından gülüp “Onlar yıllar yıllar sonra bile bu ülkenin tarihindeki yerlerinde silinmeden duracaklardır” dedim. “Bu durumdan kuşku bile duymuyorum” demişti.
Çok onurlu bir politik duruşu oldu daima. Çok güzel şiir okurdu. Çok şiiri ezberinden okurdu. Çok güzel şarkı söylerdi. Türk musikisinin seçkin şarkılarını bilirdi. Çok iyi fıkra anlatırdı. Çok dostu olan bir insandı. Çok iyi bir yayıncıydı. Çok içten gülerdi.
Has edebiyata bağlıydı Onun ve sevgili arkadaşım Samiye’nin evinde gerçekten sevgi dolu zamanların içinde çok kez ağırlandım, unutamam. Günler boyu telefonla sağlığının nasıl olduğunu öğrenebilmek için haberler alırken hep ayağa kalkacağını ve yeniden yayınevindeki masasının başına geçeceği günlere doğru yol alacağını umdum. Edebiyatla ilgili tartışmalarımızı, değerlendirmelerimizi yaptığımız günleri yeniden düşünüyorum da; nasıl da has edebiyata bağlıydı ve savunurdu...
Bir kitabın öyküsü Erdal’ın edebiyatçı olarak çok değerli bulduğu metinlere karşı gösterdiği duyarlığı, dikkati de unutamam. “Kuşatma” adlı öyküler kitabım yeniden basımlarının biri için dizgiye girdiğinde beni telefonla arayarak, “Kitabın içindeki 'Gül Mevsimidir’i ayrı bir kitap yapmalıyız. Olağanüstü bir öykü. Sen bilirim kitaplarında değişiklik yapmazsın. Fakat bunu kabul et. Bu öykünün güzellemeye ihtiyacı yok, elbette biliyorum. Fakat kesinlikle ayrı bir kitap olmalı. Haydi dediğime gel Füruzan. Dizgiyi durduruyorum, kararını ver, yarın hemen görüşelim” demişti.
Saatlerce bir edebiyatçının öteki yazar arkadaşına gösterdiği bu içtenliğin örneklerine hemen hemen hiç rastlanmadığını da anımsayınca bu kez Öz’ün yaklaşımının seçkinliğinin nasıl da önemli olduğunu düşünmüştüm. O tarihten sonra “Gül Mevsimidir” bir uzun öykü olarak kitaplaşıp onun övgü dolu konuşmasıyla yayımlanmaktadır. Bu etik ve estetik yaklaşımının sağlamlığı onun karakterinin etkileyici yanlarından biridir. Mayıs gül mevsimidir. Erdal Öz, Deniz, Yusuf ve Hüseyin güller zamanında üstelik aynı günde yola çıktılar. Deniz, Yusuf ve Hüseyin asıldığında arkadaşlarımızla çok ağır bir acı duymuştuk.
Kendisine bir öykümü adadığım bir arkadaşım, “Bak aynı gün 'Parasız Yatılı’ Sait Faik Öykü Ödülü’nü aldı. Bu umut için bir işarettir. Artık kendine gel. Hayat güzel ve doğru olanı korumak istiyor” demişti. Öz de bu düşüncelerin yanındaydı hep. Demek ki sağlam bir damarın akışı sürmekte.
Ölüm yakışmadı... Erdal’a ölüm yakışmadı. Ondan ayrılmış olduğumuza karar vermek hata olur. Kitaplarında bir edebiyatçı duyarlılığı ve güzel Türkçesiyle yazdıkları, bizlerle konuşmayı kesmediğinin açık kanıtıdır.
Bu yaz, ne yolculuklar yapabilirdik. Sen, Samiye ve ben... Ne çok konuyu deşip konuşup, güler üzülürdük.
Erdal’a ölüm yakışmadı. Bizler de yakıştırmayacağız...
Bugün uğurluyoruz Akciğer kanserine yenik düşerek 6 Mayıs’ta aramızdan ayrılan Can Yayınları’nın kurucusu yazar Erdal Öz (71), bugün 11.00’de Yeni Melek Gösteri Merkezi’nde düzenlenecek anma toplantısının ardından Teşvikiye Camii’nde kılınacak öğle namazından sonra Şile Kızılcaköy Mezarlığı’nda toprağa verilecek.
Erdal Öz, sonsuzluğa uğurlandı ____________________________________________________________________
Türk Edebiyatı’nın usta isimlerinden yazar Erdal Öz, son yolculuğuna uğurlandı. Erdal Öz, uzun süreden bu yana tedavi gördüğü akciğer kanserine yenik düşerek, 6 Mayıs 2006 Cumartesi günü, 71 yaşında hayata veda etmişti.
NTV Güncelleme: 12:32 TSİ 10 Mayıs 2006 Çarşamba
İSTANBUL - Can Yayınları’nın kurucusu, yazar Erdal Öz’ün sevenleri, dostları ve okurları bu sabah Yeni Melek Gösteri Merkezi’nde yazar için toplandı. Çetin Tüzüner, Celal Üster, Pınar Kür, Ahmet Altan, Seçkin Selvi, Oya Baydar, oğlu Can, İlyas Salman, Hacı Tonak, Orhan Pamuk, Tahsin Yücel, Yaşar Kemal gibi, Öz’ü yakından tanıyanlar, kürsüye gelerek O’nu anlattılar. Yeni Melek’teki törenin ardından cenaze Teşvikiye Camii’ne getirildi ve Öz’ün cenaze namazı kılındı. Erdal Öz’ün cenazesi Şile Kızılcaköy’deki aile mezarlığına defnedildi.
YENİ MELEK’TEKİ TÖRENDE ÖZ İÇİN KONUŞULANLAR Türkiye Yayıncılar Birliği Başkanı Çetin Tüzüner, insan hayatındaki acı günlerden birini yaşadıklarını belirterek, Öz’ün gerek yayıncı, gerek yazar olarak güzel işler başardığını söyledi. Öz’e, Türkiye Yayıncılar Birliği’nin “Düşünce ve İfade Özgürlüğü Ödülü”nü verdiğini de hatırlatan Tüzüner, “Erdal Öz, düşünce ve ifade özgürlüğüne yönelik yaptığı mücadelede pek çok kez hapse girdi. Ama düşüncelerinden asla taviz vermedi” dedi.
Pınar Kür de Öz ile 30 yıllık bir dostlukları bulunduğunu ve bu dostluğun hiç bitmediğini dile getirerek, “Nesli tükenen bir yayıncıydı. Yayınevine gelen bütün yerli eserleri tanınmamış da olsalar, hepsini mutlaka okurdu. Onun için çok satmak ön planda değildi” diye konuştu.
Ahmet Altan, bu anları ‘hayatının en insafsız dakikaları’ olarak hatırlayacağını belirterek, Öz ile uzun yıllar dostluk, zaman zaman da çılgınca kavga ettiklerini, ayrıca birbirlerinin başarılarına içtenlikle sevindiklerini anlattı. “Erdal Öz, benim hayatımda çok önemli yeri olan bir adam. İlk kitabımı kimse basmazken, o bastı. Bütün yazarlar ölür. Birazdan onu edebiyatımızın sonsuzluğuna emanet edeceğiz. Orada onu en büyük şaheserlerinden biri olan ‘Odalarda’nın yazarı olarak karşılayacaklar.”
Oya Baydar da “Bir dostumuz, hem de kendi kuşağımızdan bir dostumuz, bu dünyadan kopup giderken, içimizden bir parça koparıp gidiyor, biraz daha yalnızlaşıyoruz. Ondan bende 3 şey kaldı. Çocuksu heyecanı, insan acılarına dönük vicdanı ve namusu. Hep namuslu kaldı. Fikir namusunu, iş namusunu korudu” dedi.
Erdal Öz’ün oğlu Can Öz ise babasıyla ilgili bir konuşma yapmanın, babası olmadan bir anlamı olmadığını ifade ederek, “O 6 Mayıs günü var ya... Onu anmak için bundan sonra o günleri onun kutlayacağı gibi kutlayalım. O otururdu, ‘içelim’ derdi. Fıkralar anlatırdı. Hepimiz onu 6 mayıslarda böyle analım istiyorum” diye konuştu.
İlyas Salman da Erdal Öz’ün tüm kitaplarını okuduğunu belirterek, “Erdal Öz’ün anlatmak istediği bir tek şey vardı, devrimciler de korkarlar... Onu saygıyla anıyorum” dedi.
Erdal Öz ve aynı zamanda Deniz Gezmiş’in hapishane arkadaşı Hacı Tonak ise Öz’ün bir yazar ve yayıncı olmaktan çok farklı, büyük bir dost olduğunu anlatarak, “Ölüm kaçınılmaz, ama belki Erdal Öz gibi yaşamak ve ölmek gerekir. Onun ölümüyle, direnç sahibi insanların sayısının azaldığına üzülüyorum” diye konuştu.
Yazar Orhan Pamuk, Erdal Öz’ün anılarını anlattığı konuşmasında, onu hep gülerek hatırlayacağını söyledi.
Yazar Yaşar Kemal ise “Erdal büyük bir yazardı. Onunla neredeyse hep beraberdik. Erdal bir devrimciydi. Kendi içinde çok namuslu bir insandı. Lekesiz bir insandı ve lekesiz olmak zordur” dedi.
Erdal Öz 1935’te Sivas’ın Yıldızeli İlçesi’nde dünyaya gelen Erdal Öz, liseyi Tokat’ta bitirdi. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde başladığı hukuk eğitimini, Ankara Hukuk Fakültesi’nde tamamladı.
İstanbul’da üniversite çevresindeki arkadaşlarıyla birlikte “A” dergisini çıkardı. İlk öykü kitabı ‘Yorgunlar’ı 1960 yılında yayımladı. 12 Mart muhtırasıyla birlikte siyasal görüşleri nedeniyle tutuklandı.
1976’da “Deniz Gezmiş Anlatıyor” isimli anı kitabı ve aynı konunun genişletilerek işlendiği 1986’da yayımlanan “Gülünün Solduğu Akşam” yazarın ilgi çeken kitapları arasında yer alıyor.
Erdal Öz ile Söyleşi: ‘Edebiyatın tek okulu ustalardır’
ORHAN KEMAL, SAİT FAİK, SEDAT SİMAVİ ÖDÜLLERİ SAHİBİ
1975’te “Yaralısın” adlı romanıyla Orhan Kemal Roman Ödülü’nü aldı. 1998’de de “Sular Ne Güzelse” öykü kitabıyla Sait Faik Öykü Ödülü’nü kazandı. ‘Cam Kırıkları’ adlı romanı da 2001 yılında Sedat Simavi Öykü Ödülü’ne değer görüldü.
1981 yılında Can Yayınları’nı kuran Erdal Öz, cezaevi anılarından oluşan son kitabı, “Defterimde Kuş Sesleri”ni 2003 yılında yayımladı.
Erdal Öz ile Söyleşi: ‘Edebiyatın tek okulu ustalardır’ ____________________________________________________________________
Öykülerinizde şiirsel bir dil var. Şiiri öyküde devam ettiriyorsunuz sanki...
Benim hayatımdan şiir hiç çıkmadı. Sadece yazan olmadım, okuyan ve değerlendiren oldum. Şiirsiz edebiyatı düşünemiyorum. Yalnız bizim kuşağın Türkçesi güzeldir. Çünkü biz Ataç'ın tedrisinden geçtik, onun dergâhından geldik. Çok etkiledi bizi Ataç. Sadece bizi değil, bütün Türk dilini etkiledi. Bugün yazılan, konuşulan Türkçe'ye baktığımız zaman, müthiş bir arınma ve güzelleşme görürsünüz. Belki televizyonların Türkçe'yi son zamanlarda sbozduğunu söyleyebilirsiniz ama şimdilerde TV spikerleri de çok temiz ve güzel bir Türkçe kullanıyorlar. Ama çeviri filmler için aynı şeyi söylemek zor. Orada kullanılan Türkçe çok kötü. “Hayret bir şey”, “kahretsin... Yok bunlar Türkçe'de. Ama bir bakıyorsunuz bütün halkın diline dolanmış durumda. Türk Dil Kurumu'nun son dönemlerde uzatma, inceltme işaretlerini kaldırması da yanlış telaffuzlara neden oluyor.
Sizin romanlarınızda ve öykülerinizde öne çıkan güncel bir politik tavır da var. Bu seçiminizin nedeni nedir?
Ben yaşadıklarımı edebiyatımda uzatan bir yazarım. Yaşadıklarımdan yola çıkıyorum. Zaten edebiyatın kaynağı da yaşantılardır. Yaşantı derken, bunun içine tabii ustaların yazdığı eserler de girer. Romanıyla Dostoyevski bana birçok şey yaşattıysa, o da benim yaşadıklarım arasındadır. Bedenimden geçmemiştir ama tanık olduğum olaylardır bazen. Benim önümde dövülen, işkence edilen birini ben yaşamımdan silemem. Tabii bu yaşantılardan yola çıkarken ben, birtakım politik eylemlerin ya da olayların içinde oldum. Deniz Gezmiş'lerin idamına karşı çıkarken, güvenlik güçleri bunu bir tür örgütlenme olarak gördüler, ki bir örgütlenmedir. İdamlara karşı 22 bin imzanın toplanması ilk sivil toplum tepkisidir bence. Çok kızdılar ve bizi hapse attılar bunun için. Gösterilen neden de, uçak kaçırma olayıdır. Kaldı ki böyle bir şeyle hiç ilgisi yoktu, sadece o imzalara kızmışlardı. Hapishaneyi yaşadım, işkenceyi gördüm, tutuklularla birlikte oldum, olayların insani ve politik boyutlarını yakından yaşadım. Bu ister istemez benim edebiyatıma ve yazacaklarıma yansıyacaktı ve yansıdı da. Ama ben hiçbir zaman parti edebiyatı yapmadım. Yani katı olmadım. Sovyetlerde yapılan Toplumcu Gerçekçiliği uygulamadım. Hep insanı ele aldım. İnsandır edebiyatın ana kaynağı ve amacı.
Dostoyevski'nin romanında okuduğum da benim için bir yaşantıdır, dediniz. Burada başka bir edebiyat anlayışı da giriyor araya, eserlerden yola çıkıp bir eser yaratmak gibi. Ama sizin yaptığınız bu değil.
Edebiyatın okulu yok. Edebiyat fakülteleri, edebiyatın kuramlarını, teknik yönünü öğretir. Edebiyatın uzmanları çıkar oradan. Ama edebiyatçı da çıkar. İlle edebiyat fakültesini okuduğu için edebiyatçı olmamıştır ama. Bir Nezihe Meriç, edebiyat fakültesinde okuduğu için edebiyatçı olmamıştır. Edebiyatçı olduğu için edebiyatçı olmuştur. Tek okul, usta yazarların yapıtlarıdır. Bunu ben genç yazarlara sık sık söylerim. Öykü yazıyorsanız, o türün ana yurtlarından biri de Amerika'dır. Sadece Hemingway'i okuyarak yazmamalı ama, orada bu türün başka büyük ustaları da var. Poe var, O. Henry var, Steinbeck sonra gelir. Ömer Seyfettin'i bilmeden Türk edebiyatında öyküye girmemeliyiz. Çünkü kazançlarımız olacak ustalar onlar. Edebiyatın da bir çıraklık, kalfalık ve ustalık dönemi vardır. Kötü bir ustanın yanına girerseniz, ancak onun kadar kötü bir usta olabilirsiniz. Ve zaman kaybıdır bu. Bu açıdan ustaları okumak yazarın okuludur. Şimdi ben, Dostoyevski'nin Karamazof Kardeşler'ini, Raskolnikof'unu okuyup, onları arkadaşedindikten sonra, ellerinin üzerine iğne soksam kıpkırmızı bir kan çıkar. Ama birtakım sentetik yazarlar var ki, neresine iğne batırsanız su çıkıyor. İnsan eskizini almış ama yaşatamamış. Edebiyat yaşananlardan yola çıkılarak yazılan ama yeniden yaşatan bir yaratıdır. Beni okurken ona yapıştıysanız, ben sizi yaşatıyorum demektir. Tabii burada ben çok usta işi bir öyküden söz ediyorum. Bunu ben ne kadar başardım bilmiyorum ama ustalarda gördüm bunu. Galiba son iki kitabımla bunu biraz becerdim gibi geliyor bana.
Cam Kırıkları ile bu yıl Sedat Simavi Edebiyat Ödülü'nü aldınız. Ödüller üzerine düşünceleriniz?
Ödüller bir yazar için sevindirici bir şey tabii. Biraz daha ilgi odağı oluyor o kitap. İnsan ödül kazanmak için kitap yazmıyor, o sonradan verilen bir şey. Türkiye'deki ödül çokluğu aslında ürpertiyor insanı. Daha önce 1975'te Yaralısın'a Orhan Kemal Ödülü'nü, 1997'de Sular Ne Güzelse'ye Sait Faik Ödülü'nü verdiler. Bir de hiç beklemiyordum, Sedat Simavi Ödülü'nü verdiler son kitabıma. Sevindim tabii. Ödül, ödül verilenle, gerçekten iyi bir buluşma sağlıyorsa önem kazanıyor. Nobel ödüllerinde de gördüğümüz gibi öylesine politik ve olmadık insanlara veriliyor ki, yazarı hiç etkilemiyor. Kitap satışını bile etkilemiyor. Bir Marquez aldığı zaman ödülü gerçekten büyük bir yazar olduğu için alıyor ama öyle isimler var ki niçin ödül verildiğini hiç anlayamıyorsunuz. Kitaplarını çevirip yayınlıyoruz Nobel aldı diye, onun kaç gömlek üstünde yazarlarımızın olduğunu görüyoruz.
(İhsan Yılmaz'ın Ocak 2002'de yayınlanan Hürriyet Gösteri dergisine yaptığı söyleşiden alınmıştır.)
anasasyfaya dön
anasiteye dön
|
Saat ve Tarih:
04:15
,
12/10/2006
|
Yorumlar (0) | Yorum Yaz | Baglantı |
|
Erdal Özün Ölümü Üzerine Yazılanlar'dan Seçmeler 2
Ansan tarafından düzenlenen 6. Antalya ÖyküGünleri'nin onur konuğu Erdal Öz için
Bir okur gözüyle 'Erdal Öz öykücülüğü' _____________________________________________________________________
Antalya edebiyat ve sanat konusundaki en duyarlı ilimiz. Altın Portakal Şiir Sempozyumu ve Şiir Ödülü, Altın Portakal Film Festivali ve ANSAN'ın düzenlediği Antalya Öykü Günleri bu ilimizin edebiyata ve sanata verdiği değeri gözler önüne seriyor. 6. Antalya Öykü Günlerinin Onur Konuğu Sevgili Erdal Öz'dü. Bu etkinlikte yapılan konuşmalardan biri de Ayşe Sarısayın'a aitti. Erdal'ı bu konuşma metniyle bir kez daha analım istedik. Sarısayın'a Faruk Duman ve Necdet Neydim de eşlik ettiler.
"Erdal Öz öykücülüğü" konusunda bir panele katılma önerisini aldığımda büyük bir sevinç ve onur duydum, ancak bir anda dehşete kapıldığımı da itiraf etmeliyim. Erdal Öz'ün kitaplarının yakından izleyicisi bir okur gözüyle öykülerinden algıladıklarıma geçmeden önce, bu "dehşet" duygusundan söz etmek istiyorum.
Ayşe SARISAYIN
Erdal Öz'ün kitaplarıyla sanırım 1973 ya da 1974 yılında tanıştım. 12 Mart döneminde ortaokul öğrencisiydim. O dönemi yansıdığı kadarıyla basından izleyerek, onca insanın neden tutuklandığını, öldürüldüğünü ya da ölüm cezasıyla yargılandığını anlamaya çalışarak ve evimizdeki fısıltılı konuşmalara kulak kabartarak geçirmiştim. Ansızın çıkagelen ve arama yapan askerler, sessiz ve korkulu bekleyişler... Annemle babam, bazı dostlarının gözaltına alındığını ya da tutuklandığını duyduklarında iyiden iyiye suskunlaşıyor, ardından birinin salıverilme haberi geldiğinde bir an için rahat bir nefes alıyorlardı, ama sessiz bekleyiş uzayıp gidiyordu. Bu iki haber arasında yaşanılanlar konuşulmuyordu nedense; çocuksu sorularıma aldığım kısa yanıtlar yeterli değildi, hayal gücüm ise yetersiz kalıyordu neler olup bittiğini kestirmeye.
İşte o günlerin hemen ardından gelen kitaplardan biri de Kanayan'dı. Kanayan'ı bir solukta okuyup bitirdiğimi, bir yandan insan olmanın utancını yaşarken, bir yandan da yazarına, bu duyguyu bana yaşattığı için hayran kaldığımı anımsıyorum. Beni ülkemde olup bitenler konusunda aydınlatan ilk isimlerden biriydi Erdal Öz; üstelik bu aydınlanma kuramsal bir boyutta değil, yaşamın tam içinden, daha o yıllarda tutkunu olmaya başladığım edebiyat yoluyla gerçekleşmişti. Kanayan, edebiyat tutkunu çok genç bir okuru insancıl duygularla yakalayabilmişti.
YORGUNLAR
Ardından Yaralısın geldi, ve Gülünün Solduğu Akşam. Bu üç kitap yalnızca birer edebiyat ürünü olarak değil de, ne yazık ki üzülerek belirtiyorum bunu- anlattıkları ve uygulamalarıyla da hep hayatımızda kaldı. Bu arada geriye dönüp Yorgunlar'la tanıştım. Çoğu çocukluk ve ilkgençlik yıllarında dolaşan öykülerden özellikle Çocuk ve Babamdı yer etti belleğimde, belki benim de yeniyetmelik dönemi bunalımlarıma, farklı yönlerden de olsa uzanabildiği için. Birkaç gün önce Erdal Öz'ün kitaplarına yeniden göz atarken, Yorgunlar'ın ilk basımını buldum kitaplığımda. Babamdan kalan bazı kitaplar arasında sıkışıp kalmış, kırk beş yıl içinde iyiden iyiye sararmış, biraz da yıpranmış minicik bir ilk kitap! A Dergisi Yayınları, 1960, fiyatı 250 kuruş. Kitabı karıştırırken, eski bir gazete kupürü çıktı içinden. 2 Nisan 1961 tarihli Vatan gazetesinin "Her Gün Bir Kitap" köşesinde 70'li yıllarda yitirdiğimiz değerli bir edebiyatçımız olan Tahir Alangu tarafından yazılmış kısa bir yorumdu bu. Şöyle başlamış Tahir Alangu yazısına: "Genç kuşağın öncü hikâyecilerinden biri de Erdal Öz. Hikâye alanındaki son denemelerini A Dergisi Yayınları arasında yayınladığı 'Yorgunlar' adındaki kitabında toplamış. Erdal Öz, erginlik çağına yaklaşan çocukların 'bulanıklık devresi' dediğimiz basamağındaki yaşantılarını anlatan ilgi çekici, güzel hikâyeler yazmış. 'Çocuk' hikâyesinde, gelişip tam bir ifade değerine ulaşmamış davranışları, kavraması çetin dolaşık ruh hallerini, uca içe itilmiş cinsiyet bağlarına kadar giden refleks mekanizmalarını yaptığı işi bilen bir sanatçının güveni içinde çözümlüyoruz."
Bu arada kırk beş yıl önce gazetelerde, her gün bir kitabın tanıtıldığı köşeler olduğunu öğrenmek de şaşırtıcı ve bugün gelinen noktaya baktığımızda bir o kadar da üzücü oldu benim için.
Erdal Öz'ün öykülerinin devamı için uzun yıllar beklemek zorunda kaldım, nasıl olduysa Havada Kar Sesi Var'ı atlamıştım çünkü, ama neyse ki Sular Ne Güzelse ve Cam Kırıkları'nı gecikmeden okuyabildim. Defterimde Kuş Sesleri'ni ise Erdal Öz'ü yalnızca kitaplarından değil, şahsen de tanımış biri olarak çok daha farklı bir heyecanla bekledim.
UMULMADIK SÜRPRİZLER
Erdal Öz'le kitaplardaki birlikteliğim otuz yılı aşmış, ancak tanışıklığımız pek eski değil, sanırım üç yıl ancak. Kanayan'ı okuduğum yıllarda, günün birinde Erdal Öz için düzenlenen bir panele katılacağımı söyleselerdi, bir düş gördüğümü sanır, üstelik bu düşü de hayra yormazdım. Bu durumda da "dehşet" duymamak söz konusu olamıyor elbette! Hayat, gerçekten de umulmadık sürprizler hazırlıyor insana.
Erdal Öz'ün öykücülüğüne ilişkin bir inceleme yapıldığında bazı kuramlardan, etkilendiği akımlardan, öykülerinin dönemlerinden, 1950 kuşağı olarak anılan yazarların ortak ya da farklı yönlerinden söz edilebilir kuşkusuz, ancak böyle bir çalışma edebiyat uzmanlarının işi olduğundan, ben onun öykülerine yalnızca bir okur sıfatıyla, belki biraz daha ileri gidip yazma serüveninde yol almaya çalışan biri olarak yaklaşabileceğimi düşünüyorum.
Sanırım Erdal Öz'ün öykülerinin beni yakalayan tarafı, öncelikle okunup bitirildikten sonra da yaşamaya devam eden, hatta giderek çoğalan öyküler olmaları. Hayatın içinden, adeta gerçek yaşantılardan çıkagelmiş, kısa bir süre bizi de konuk etmiş, ardından her öykü gibi çekip gitmiş, ama hayatımızda olmaya devam eden öyküler. Aslında öykü kavramının bendeki çağrışımı da tıpatıp böyle: Okuru daha ilk satırda farklı bir dünyaya çekip alan, o dünyanın tadını çıkarmaya fırsat bırakmadan da dışarı atıveren, ama okurla buluştuğu ölçüde de yaşamaya devam eden bir yazı türü. Ardında geniş birikimler olsa da, ansızın, adeta bir solukta yazılıyor ve yazıldığı gibi de bir solukta okunuyor. Bitirdiğimizde öykünün bizi terk ettiğini sanıyoruz, ya da bizim onu terk ettiğimizi, ama yine günün birinde ve yine ansızın bizde yaşamaya devam ettiğini şaşkınlıkla fark ediyoruz. Erdal Öz'ün çoğu öyküsü de böyle benim için. Hayatın içinde karşılığını buldukça çoğalırken, bizi de çoğaltan öyküler.
Okurunda bu etkiyi nasıl yaratıyor Erdal Öz? Bana göre insanı anlatmasıyla, insanı anlamamızı sağlamasıyla. Onun malzemesi öncelikle insan. Gerçi edebiyatın, tüm sanat dallarının malzemesi, hatta amacı da insan, ama Erdal Öz'ün insanları hayatın içinden geldiği için farklılaşıyor belki de. Bir de tüm öykülerde varlığını hissettiren umut dikkat çekici. Koşullar ne kadar olumsuz olursa olsun, onun insanları umudunu yitirmemeye çalışıyor.
İNSAN-DOĞA İLİŞKİSİ
Doğa da neredeyse insan kadar ön planda kimi öykülerinde; sanırım onun hayata bakışının da izleri var bu ayrılmaz insan-doğa birlikteliğinde. İnsanın varlığını doğadan ve çevreden kopuk görememesi, hayvanlara, bitkilere düşkünlüğü yazdıklarına da yansıyor. Kediler, köpekler, kuşlar, atlar, balıklar da insanın yanı başında yer alıyor öykülerinde. Örneğin Güvercin öyküsü, bir hücrede geçtiği halde insan-doğa ilişkisini bir güvercinin varlığında somutlaştırıyor, o güvercin aynı zamanda umudun da simgesi oluyor. Doğayı kısacık metinlerde, bazen birkaç sözcükle büyük bir ustalıkla anlatabilmesi ise onun dil becerisinde kuşkusuz. Sevgili Acı öyküsünden "Kovadan masmavi deniz sıçrardı çevreye", Unutulmaz Bir Atlı öyküsünden "Ağzı beyaz bir kartopuydu", "Atımla ben, uçan bir leke gibiydik yemyeşil ovanın ortasında", Kırmızı Şemsiye öyküsünden "Birden bahçeyi buldum. Unutulmuş bir açıklıktı sanki, bir tazelikti", Sular Ne Güzelse öyküsünden "Denizleri hep sevdim ben, suları hep sevdim; seni denizler, sular gibi sevdim; sular ne güzelse seni öyle sevdim", Tam Denize Atlarken öyküsünden "Yer gök koyu beyaza kesmiş" gibi sayısız örnek var beni etkileyen. Doğa betimlemelerinin yanı sıra, doğaya ilişkin bir ayrıntıyı hiç beklenmedik bir anda karşımıza çıkarıp anlattığı konuyla bütünleştirebiliyor. Öykülerinde yer yer belirginleşen, ancak hiçbir zaman abartıya kaçmayan şiirsellik ise, onun şiire olan yakınlığı ile açıklanabilir belki. Erdal Öz, gerçek yaşantılarda dolaştırıyor okurunu, o yaşantılar gerçek olmasa da yaşanmışlıklardan beslendikleri için olsa gerek, gerçeklik kazanıyor. Okur yaşamadığı, bilmediği farklı dünyalara da konuk olsa, gerçeklikten uzaklaşamıyor. Bu gerçekliği oluşturmakta ise güçlü gözlemlerin, dildeki ustalığın ve yalınlığın büyük payı var.
Öyküleri çok açık ve net. Anlaşılmazlıklarıyla okuru bunaltan ve çıkmaza sürükleyen, yaşamdan kopuk metinler yazmıyor. Anlaşılmaz olmakla ve yapay kurgulamalarla farklı kılmaya çalışmıyor kendisini, anlaşılmazlığın "yükselen değer"inden uzak duruyor. Erdal Öz, ayrıntılarda dolaşırken de hayatın içinde kalmaya devam ediyor. Öykü kahramanlarındaki gerçeklik ve kesinlik de tartışmasız. Dolayısıyla okurun tamamlaması gereken büyük boşluklar yok öykülerinde. Ama bence boşlukların olmaması, çağrışımlara açık olmasını engellemiyor; tam tersine bu gerçeklik ve içtenlik içtenlik kavramını özellikle vurgulamam gerektiğini düşünüyorum - , öykülerin yaşamaya devam etmesini sağlıyor, hatta okuru kendi iç dünyasında kendi öykülerini kurmaya yönlendiriyor.
Erdal Öz, yaşanmışlıklardan yola çıktığını Defterimde Kuş Sesleri adlı anı kitabında somut örneklerle de açıklıyor. Öykülerinde genellikle anılarından yola çıkmakla birlikte, anılarını yazmıyor, anılarının arasında yer almış bir resim, bir görüntü, herhangi bir yaşanmışlık, onun kimi öykülerinde kendi yolunu çizip tümüyle bağımsız bir yapıya dönüşüyor. Anılarda pek çok not var buna ilişkin; örneğin Sevişmenin Resmi ve Unutulmaz Bir Atlı öyküleri çocukluk ya da ilkgençlik yıllarından kalma bazı görüntülerden yola çıkılarak yazılmış; Kurt tutuklu olduğu dönemde köpeğinin ölümünü öğrendikten sonra yazdığı bir öykü; Onca Sevişmeden Sonra, Herkes Kendi Gecesinde doğrudan tutukluluk dönemi anılarıyla ilişkilendirdiği öykülerden bazıları. Kanayan, Güvercin, Sığırcıklar ve Kurt öykülerindeki atmosferin, güçlü bir gözlem ve algılama yeteneği sonucunda oluşturulabileceği hemen fark ediliyor. Ancak hareket noktası ne olursa olsun, tüm öyküler içtenlikleriyle okurda da yaşanmışlık duygusunu yaratırken bir yandan da başlarını alıp gidiveriyorlar sanki.
"Edebiyatın en iyi okulu ustalardır" sözünü sıkça yineler Erdal Öz. Yaşadıklarından yola çıktığını söylerken, buna okuduklarını da eklediğini belirtir bir söyleşisinde. Edebiyatın çıraklık, kalfalık ve ustalık dönemlerinden söz eder. Bu sözlere hepimiz yürekten katılıyoruz sanırım. Uzun yıllar iyi bir okur olma çabasıyla ustaların izini sürerken, bir raslantı sonucunda çıktığım yazı yolculuğumda buluştuğum ustalardan birinin Erdal Öz olması, yürekten sevindiriyor beni.
"Ustaların izini sürmek" ya da "ustalarla buluşmak" kavramları, hemen bir başka öyküyü anımsatıyor bana. Çehov'un çok sevdiğim bir öyküsü olan Acı, Erdal Öz'ün Cam Kırıkları kitabında Sevgili Acı olarak karşıma çıktı. Benim açımdan müthiş bir andı bu; iki ustanın buluşması... Öyküyü, sözcüğün tam anlamıyla bir solukta okumuştum. Hep düşündüğüm, ama bir türlü adını koyamadığım "buluşma" kavramını anlamlandırmaya çalıştım sonradan; yıllar yılı yaşananlar, okunanlar, algılananlar, birikimler ve iç dünyalardaki buluşmalarımız... Böyle bir öykünün ne kadar uzun bir sürecin ardından ortaya çıkabildiğini düşündüm. İç içe geçmiş iki öykü denilebilir belki ilk bakışta, ama Sevgili Acı bu iç içe geçmiş görüntüsüne rağmen Acı'dan ayrılıp kendi kimliğinde devam ediyor yoluna. Tıpkı anlatıcının, oğlunu kaybeden arabacı Iona'nın acısını yüreğinde duymayan sevgilisini bırakıp kendi yalnızlığına gitmesi gibi. Umut, Erdal Öz'ün neredeyse tüm öykülerinde olduğu gibi bu öyküde de baskın. Anlatıcı inatla arayışını sürdürürken okuru da umutlandırıyor. Anlatıcıya inanıyoruz, elbette ki bu koskoca evrende Iona'nın acısını sarsıntılarla hissedecek birileri olmalıdır diyoruz. Umutları boşa çıkarmayan, sıcacık bir öykü Sevgili Acı.
YAŞADIĞIMIZ SÜRECE...
Bu öyküdeki aşk tanımlanmasına da değinmek gerekir bence. İnsana ait tüm değerler gibi, aşk da hafif bir esinti gibi dolaşıyor satır aralarında. Anlatıcının şu sözleri örneğin: "Seveceğim kız elbette güzel olmalıydı. En azından ben onu güzel bulmalıydım. Ama güzelliğin ötesinde başka bir şeyler de bulmalıydım. Şaşırtmalıydı beni, tanıdığım güzel kızlardan çok başka bir şeyler, çok güzel bir şeyler bulmalıydım."
Sevgili Acı, benim için "buluşma" kavramını netleştiren bir örnek olmasının yanı sıra, aşk kavramını da alabildiğince yalın ve bir o kadar da yoğun biçimde tanımlayan ve çoğalmaya devam eden bir öykü.
Buluşmaların sonu yok elbette, bu serüven yaşadığımız, okuduğumuz ve yazdığımız sürece devam edecek. Erdal Öz, benim henüz ilkgençlik yıllarımda ülkemin karanlık bir dönemine ilgi duymamı sağlayan, okuduklarımla yetinmeyip hep daha fazlasını okumama yol açan, sonrasında da yeni kitaplarını hep aynı heyecanla beklediğim ustalarımdan biri. Onun duru, yalın ve tertemiz dilinde bu deyişin yeri yoktur belki, ancak ben yine de sözlerimi, usta-çırak ilişkisinde ustaların her zaman hoşgörülü oldukları inancıyla "sürç-i lisan ettiysem affola!" diye bitirmek istiyorum.
Unutulmaz bir atlı'ydı...
Faruk DUMAN
Öykücülüğümüzde bir 50 kuşağı var... Çoğu zaman adları bir arada anılır, yazıları pek birbirine benzemese de. Bu herhalde bir edebiyat akımı olmamaları nedeniyledir; yazdıkları değil ama belki öykü sanatına yaklaşımları, dil anlayışları "kuşak" yapar onları. Bir de tabii çalışkanlıkları, dergileri ve tartışmaları... a dergisinin altıncı sayısında şunları söylüyor Konör (Konur Ertop): "Devrik tümce, uygarlık değiştiren, ekin değiştiren bir toplumda, düşünce değişikliği ile ilgili bir biçim ileriliğidir. Yazı dilinin değişmez yapısı diye bir ölçü yoktur..." Aslına bakılırsa, a dergisiyle (ve doğal olarak ona omuz veren kuşakla) birlikte edebiyat anlayışını değiştiren şeyin biraz da dile yaklaşım olduğu söylenmelidir. Hatta belki ileri gidilerek, bu kez biçimin (yani dile yaklaşımın; bununla birlikte oluşan yeni dil anlayışının) içeriği belirlediği bile söylenebilir, neden olmasın? Bizde Atatürk'ün devrimleri biraz da bu dış biçimler yoluyla sağlamıştır başarısını. Edebiyatımızın dilde özleşmeyle, halka yönelmekle kazandığı/kazandırdığı az mıdır?
50 KUŞAĞI...
Öykümüzü bugün aldığımız anlamda öykü yapan, daha doğrusu bunun yolunu açan Sait Faik'se, duvarı ören, böylece öykünün romandan bütünüyle bağımsız, şiire de epeyce mesafeli kılan da işte bu 50 kuşağıdır. Bu bakımdan artık öyküyü bir kimlik sahibi, ayakta layıkınca duran bir yazınsal tür olarak yazıp okuyabiliyoruz. Erdal Öz, bu kuşağın en önemli temsilcilerinden biriydi.
İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde okurken yakın arkadaşlarıyla (Kemal Özer, Adnan Özyalçıner, Onat Kutlar, Hilmi Yavuz gibi) birlikte bir dergi çıkarmaya karar verdiler. Hukuk günleri, daha sonra pek çok konuşmasına ve öyküsüne girdi. Kendisinin de çok sevdiği Sevgili Acı da bu öykülerden biri. Bakın arkadaşlarıyla buluşarak saatlerce edebiyat konuştuğu kantini öykünün girişinde nasıl anlatıyor Erdal Öz:
"İstanbul Üniversitesi'nin büyük kantini, bir basketbol salonu kadar geniş, yüksek tavanlı bir salondu. Kimi ders çalışan, genellikle derslerden kaytarıp keyif yapan öğrencilerle dolu bir salon. Ortada dört büyük yuvarlak masa. Haliç'e ve yandan Boğaz'a bakan camların önünde birörnek, dörder kişilik dikdörtgen küçük masalar. Bu masalarda güzel hayallere dalınır, güzel sözler bulunup söylenir, güzel kızlarla güzel aşk tezgâhları kurulurdu. Bu masalardan çok şair, çok öykücü çıkmıştır; birkaç da romancı elbette. Ve pek çok profesör, siyaset adamı; bakanlar..." (Cam Kırıkları, s.79).
a dergisi burada biçimlenmişti. Erdal Öz de ilk öyküleriyle edebiyat üstüne yazılarını burada yayımladı. "Yazılarımızı kimse basmıyordu, biz de kendi dergimizi çıkarmaya karar verdik," diyordu. Bir yanıyla eski edebiyatı yenilemiş, onu aşmış, bir yanıyla da ona eklemlenmişlerdi. Zira en büyük öncülerinin Sait Faik olduğunu hep söylerdi Öz; özellikle Alemdağda Var Bir Yılan, a kuşağının manifestosu gibidir. Bu kitabın izleri hem Onat Kutlar'ın İshak'ında, hem Erdal Öz'ün Yorgunlar'ında görülmekte. Ama elbette iki isimle sınırlı kalmadı. Leylâ Erbil, Bilge Karasu, Ferit Edgü, Demir Özlü, Adnan Özyalçıner gibi öykücüler hep bu kaynaktan çıktı, beslendi ve eski öykü anlayışını altüst etti. Gerçekleştirilen değişiklik elbette yalnızca dilde bir özleşmeyle sınırlı değildir. Başta da söylediğim gibi, hikâye türünün yapısını değiştirmişler, daha doğrusu onu Marxvarî bir söylemle ters dururken, ayakları üstüne çevirmişlerdir.
TEHLİKELİ BİR ÇABA
Ben buradan hareketle (elbette sözcük değişiminin dil devrimimizin etkisiyle gerçekleştiğini de kabul etmek zorundayız) değişen türe artık eski adla seslenmek olamazdı, demiştim bir yerde. Bundan ötürü hikâye, artık öykü denmekle anılır olmuştu. Artık ne eski anlayışla hikâye, romanın kısası demekti ne de öykü, şiirsel düzyazı oluyordu. Bizde de bundan böyle düşünsel yoğunluğa sahip, anlık duyguları ya da olay parçalarını aktaran anlatımcı kısa metinlere öykü deniyordu. Ters duruyordu, ayakları üstüne oturtmuşlardı.
Benim de katıldığım Öykü Üzerine başlıklı bir panelde şunları söylemişti Erdal Öz: "Diyelim hava ansızın bozuyor, ardından müthiş bir yağmur başlıyor, belki bir gün bir gece sürüyor, şimşekler, yıldırımlar... Buna bir roman dersek, öykü, bütün o fırtınalı gecenin içinde bir ara çakan bir şimşeğin aydınlattığı bir alan olabilir ancak. Öykü yazmanın roman yazmaktan daha tehlikeli bir çaba olduğunu biliyorum. Yani, öykü yazabilirsiniz, kısa sürede bir öykü çıkarabilirsiniz. Uzun uzun tasarımlar yapmak, kişilikler belirlemek, olaylar geliştirmek, bir serüven tasarlamak gibi uzun bir ön çalışma istemez öykü. Bu uzun çabalar romanın gerektirdiği şeylerdir. Öykü ise, bir anlık bir parıltıyla da yazılabilir, uzun bir ön hazırlıkla da."
BİR BÜTÜN OLARAK İNSAN
a dergisi'nin ilk sayılarında denemeler yazdı Erdal Öz, edebiyat üzerine görüşler sundu, polemiklere girdi, örneğin Nezihe Meriç'in Topal Koşma'sı üzerine upuzun bir inceleme yazdı. Derginin üçüncü sayısında yayımladığı Halka Yönelmek başlıklı yazısının ilk cümlesi şöyleydi: "Halka yönelen bir sanat bence işlevini yitirmiştir." Ve ekliyordu: "Bence iç yaşantıları veremeyen nesnel bir gerçekçilik, eksik bir gerçekçiliktir. İnsan gerçeğine uzak kalır." Erdal Öz'ün istediği, insanı bir bütün olarak anlatmak, anlatabilmekti. Bunu başarmıştı da. Gülünün Solduğu Akşam'da Deniz Gezmiş'in ve bütün öbür devrimci gençlerin öylesine canlı, sıcak, oldukları gibi aktarılabilmelerinin nedeni, yazarının bu inceliği, sevgisidir. Bu bakımdan Erdal Öz katı gerçekçilikten yana hiçbir zaman olmamıştır; bunu hem ilk yazılarında (ne yazık ki sonraları bu tür deneme ve incelemeler yazmayı bıraktı; bu hem öykü ve romanda yoğunlaşmak isteğinden, hem de başının beladan kurtulmayışından kaynaklanmıştı elbette) hem de sonraki bütün kitaplarında görülebilir.Erdal Öz bir edebiyat işçisiydi, kurduğu yayınevine ruhunu katmıştı, bu şimdi kitap kapaklarından metin seçimlerine kadar yayınevinin her işinde görülebilir. Edebiyatın her alanına sevgiyle yaklaşmış, hatırında yüzlerce şiir tutmuş, bunları dostlarına okumaktan büyük zevk almış, sevdiği şair-yazar dostlarıyla söyleşiler yapmış, genç yazarları övgüyle onurlandırmıştı. Hep hareket halindeydi, bir hız erbabıydı, o unutulmaz öyküsündeki gibi, Unutulmaz Bir Atlı'ydı. Toprağına yıldız yağsın...
Erdal Öz ile çocuk edebiyatını kullanmak üzerine
'Çocuğu edebiyata sokabilecek çekicilikte, ustalıkta kitaplar yayımladık'
Erdal Öz, salt yetişkin edebiyatına değil aynı zamanda -belki de daha fazla- çocuk edebiyatına da gönül ve emek vermiş yazar ve yayıncılardandır. Onun "Arkadaş Kitaplar" la başlayan, Can Yayınevi'yle devam eden çocuk edebiyatı serüveni aynı zamanda bir dönem çocuk edebiyatı tarihini de içerir. Bu tarihsel süreçte Öz'ün bu alana yaptığı katkı unutulmazdır. Onun bu süreçte yaşadıkları, hangi engellere nasıl direndiği, neyi öne çıkardığı alınması gereken dersler olarak karşımızda duruyor. 2003 yılında Açık Radyo'da 'Lambanın Cini' isimli çocuk edebiyatı ve kültürünü ele alan program dizisinin 6 Şubat 2003'teki konuğu, Erdal Öz'dü. Söyleşiyi okuduğunuzda Erdal Öz'ün çocuklar için daha bir yığın şey yapma arzusuyla dolu olduğunu göreceksiniz. Düşleri olanların ölümsüzlüğünü anlatan küçük bir söyleşi aşağıdaki...
Necdet NEYDİM
Cocuk edebiyatı alan olarak bizde hep tartışma konusu olmuştur. Hatta bazı yazarlarımız çocuk edebiyatının olmadığı yolunda iddialarda bulunmuşlar, bunların içerisinde önde gelen yazarlarımız Yaşar Kemal, Oktay Akbal çocuk edebiyatı yoktur diye iddia etmişler. Şimdi orada çok ince bir çizgi var. Edebiyat dediğimiz zaman edebiyatı genel bir alan olarak ele alıyoruz ama çocuk edebiyatı var mıdır yok mudur? Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda?- Vardır. Şimdi çocuk edebiyatı çok eski bir edebiyat türü değil. Eskiden biliyorsunuz çocuklar masallarla avunurlardı. Sanıyorum Yaşar Kemal de ilk edebiyat tadını küçükken dinlediği masallardan almıştır. Masallar çocuklar için yaratılmış bir metin değildir ama çocukların da sokulabildiği masallar vardır. Her masala çocuk sokulamaz çünkü çocukların dünyası çok daha taze, küçük ve kurallara daha uyamamış özgür bir dünya. Şimdi çocuklar için iyi yazarların yazabildiği kitaplar, öyküler, romanlar çocuk edebiyatına girer. Şöyle bir farkı var: Mesela çocuklar için az yazan bir yazar Anton Cehov, ki öykü dünyasının babasıdır, az yazmıştır ama şöyle bir ölçüsü vardır onun. Kendisi de doktordu biliyorsunuz. Diyor ki: "Nasıl büyüklere belirli bir hastalıkta belirli bir dozda ilaç verebiliriz çocuklara elbette bu ilacı daha düşük dozda verebiliriz. Çocuk edebiyatı da biraz dozunu düşürerek belirli ölçülerde düşürerek ama aynı edebi sıkılıkta yazılan...
İLK CÜMLE...
- Ama aynı ilacı veririz değil mi?
- Evet aynı ilacı veririz.Yani çocuk edebiyatı da sanıyorum bu doz düşüklüğü, ölçü düşüklüğü içinde düşünülebilir. Yani bu nedir nasıl düşünülebilir? Bir kere çok yalın çok düzgün bir dille yazılması gerekir. Çok anlaşılır bir dille yazılması gerekir. Yani birtakım yazarların süslü edebiyat dilleri burada yürümez.Yani çocuk izleyemez onu. İlk cümle ile hele öyküde okur yakalanmalıdır. İlk cümle çok önemlidir. Öyle roman gibi değildir öykü daha bir zor bir tür. Şöyle zor. Kısa zamanda yazılabilir ama çok daha vurucu ve belli bir süre içinde yakalaması lazım okuru. Hani romanı yirmi sayfa okursunuz "ya dur bakalım belki bir yerde yakalayacak beni" falan diye ve belki de yakalar. Ama öykü ilk bir iki cümlede yakalamadıysa okuru, okur bırakacaktır. Çocuk kitabında da bu yoğunluk bu yalınlık olmak zorunda. Ama edebiyat olabilmesi için çocuk kitaplarının elbet bir usta yazar tarafından yazılması lazım. Yani dünyada da var bizde de var. Ne anlatırsan ve ne kadar basit anlatırsan çocuk kitabı olur düşüncesi ile yazılan çok uyduruk çok düzeysiz kitap dolu ortalık. Dünyada da var bizde de var. Şimdi ben arkadaş kitapları yıllar önce başlatırken çocuk dizisinin edebiyat, çocuk edebiyatı olmasını düşündüm. Yani çocuğu daha o yaşta edebiyata sokabilecek çekicilikte, ustalıkta kitaplar olsun istedim.Ve ilk seçtiğim kitap da Nâzım Hikmet'in "Sevdalı Bulut" kitabıydı. Sonra edebi değeri olan çocuklar için yazılmış ya da çocuklar için yazılmasa bile çocukların da çok kolayca içine girebileceği birtakım kitapları seçerek, çevirterek ve yazdırarak ama usta yazarlara yazdırarak, örneğin Fakir Baykurt'a yazdırarak, Cemal Süreyya'ya yazdırarak, yayımladım.
- Cemal Süreyya'nın "Küçük Prens" çevirisi de vardı galiba?
- Evet. "Küçük Prens" çevirisi de vardı onun. O zaman Kırmızı Balon'u yazdırdım ona; ama bilmeden yazdı onu. Çok başarılı olmadı. Sonra ben yazdım. Daha çok var şimdi aklıma gelmiyor ama Bekir Yıldız, Erol Toy; bunlar ilk defa çocuk kitapları yazdı.
- Bunlar yetmişli yılların başlarında yayımlananlar mıydı?
- Yetmiş beş seksen bir arası...
- Yetmiş beş Dünya Çocuk Yılı, çocuk edebiyatı için bir dönüm noktası oluşturmuş bir yıl. Hatta o dönemde Milliyet Yayınları da küçük mavi kitaplar yayımlamıştı.
- Ama bir de şunlar var. lk yazıldıkları anda çocuklar için yazılmış olduklarını sanmıyorum bazı kitapların. Örnek vermek gerekirse "Alice Harikalar Ülkesinde" , "Aynanın içinden", "Tom Amcanın Kulübesi", "Robinson Cruseau", "Define Adası", çocuklar için değil büyükler için yazılmışlardır ama kahramanlarının çocuklara yakın olduğu ve çocukların olduğu kitaplardır... Ve sonradan bunların birçoğu kısaltılarak yayımlandı. Biraz daha yalınlaştırılarak. Örneğin "Define Adası" hepsini okuyan çocuk zor bulunur. Carlo Kollodi'nin "Pinokyo"su vazgeçilmez bir çocuk kitabıdır. Ama ille de çocuk kitabı diye düşünülmemiş olabilir.
- Collodi hakkında çok ilginç bir araştırma okumuştum. Collodi bir gazeteci. Yani döneminin en muhalif gazetecilerden. Onu bir gazetede tefrika olarak yayınlatmış. Resimleriyle birlikte.
- Biz onu işte o resimlerle bastırdık...
- Ne kadar güzel! Şimdi Arkadaş Kitaplara gelelim. Cem Yayınevinde başlayan bir süreç ve Arkadaş Kitaplar'ı bastınız ve birçok yazarı çocuk edebiyatı içerisine çektiniz. Peki o süreç devam edebildi mi acaba? Yani aynı yazarlar daha sonrada çocuklar için yazmaya devam ettiler mi?
- Hayır çoğu yazmadı. Belki Fazıl Hüsnü Dağlarca. Yazdıysa bir de Fakir Baykurt yazmıştır. Sakarca'yı yazdı sanırım.
ÇOCUKLAR İÇİN SEÇMELER
- Fakir Baykurt Almanya'da çocuklar için bir kitap yazdı. "Yandım Ali" idi galiba ismi hatırladığım kadarıyla. Ve orada Almanya da yetişen bir çocuğun uyum sorunlarını anlatan bir kitap.
- Bir de ben şunu yapmıştım. Mesela birtakım yazarlarımızın büyükler için yazdığı kitapların içinden çocukların anlayabileceği bir ustalıkla yazılmış olan birtakım bölümleri kitap olarak yayımlattım. Örneğin Sabahattin Ali'den bir öykü kitabı çıkartmıştım. Seçmiştim ben onu. Sonra Orhan Kemal'den bir seçme daha yapmıştım. Aziz Nesin'den "Böyle Gelmiş Böyle Gitmez" diye bir bölüm yapmıştım. Ahmet Rasim'den, Evliya Çelebi'den seçtik. Ama bunlar edebiyat. Yani çocuğu oyuncak yerine koyan aptal kitaplar değil. Yazarların dünyasından çocukları çekmeye çalışan kitaplar bunlar.
- Cem Yayınevi ve Arkadaş Kitaplar serüveninden bahsetmiştik biraz önce ve çocuk edebiyatından bahsettik.Sonrasında Can Yayınevi'ni kurdunuz. Orada yine çocuk edebiyatı çok önemli bir bölüm olarak yer aldı. Orada neler yaptınız? - Şimdi Arkadaş Kitaplar'ın en parlak döneminde ben görevden alındım. Atıldım. Hoşuma gidiyordu bu iş. Çok alışmıştım ve görsel yayınlarla bir ortaklık kurdum. Çünkü hiç param yoktu. Tabii ilk başlayacağım şey çocuk kitaplarıydı. Arka arkaya otuz kitap çıkardım. İki ay içinde ve bir raf edindik bir kere kitapçılarda. O otuz kitaptan sonra ben büyük kitaplarına geçtim. Yirmi iki seneyi bitirmişiz demek ki ve bu süre içinde iki binden fazla kitap çıkartmışız. Bunun yüz tanesi falan çocuk kitabı. Şimdi biz tekrar çocuk kitaplarına döndük. Yani ağırlıklı olarak çocuk kitaplarına eğildik. Yakında çok değişik bir diziye başlıyoruz. Fransızların Gallimard Yayınevi'nin bir bölümü olan Folyo bölümünün şöyle kitapları var: örneğin Steinbeck'in "Al Midilli"si ya da Exupery'nin "Küçük Prens"i. Bunu basıyorsunuz arkasında bir forma kadar sorular ve yanıtlar var. Kitabı müthiş inceleten çok usta sorular hazırlanmış. Şimdi o diziye başlıyoruz. Bakalım nasıl olacak? Çünkü haklarını aldık. Çok parlak bir şey. Büyüklere biraz fazla yönelince üstelik bir de 1981 askeri darbesi olunca çocuk kitapları altüst oldu, bütün Türkiye'nin alt üst olduğu gibi. Müthiş bir okur erozyonu yaşandı. Kitapçılar kapandı, yasak kitaplar listeleri ağırlaştı, okullara sokulacak kitaplar belirlendi ve satılmaz oldu kitaplar. Hatta mahkemelere bile düştük biliyorsunuz.
- O dönemdeki çocuk kitaplarını - çocuk denildiği zaman dokunulmaz bir alan olarak görülür ama- onları yayımladığınızda nasıl eleştiriler aldınız?
- Mesela şimdi Çetin Öner'in "Gülibik" diye bir köy çocuğunun çok sevdiği horozunun bir öyküsü vardır. Ve babası bunu satmaya götürür pazara ve orda bir horozla dövüştürürler onu. Ve horoz ölür. Bu kadar basit bir konusu olan ve çok güzel yazılmış bir kitap. Bunu Orhan Peker resimlemişti, büyük ressamımız, keyifle. Almanya'da da basıldı ve sonra TRT ve Alman Televizyonu'nun işbirliği ile filme de çekildi.
ASKERİ DARBE...
Örneğin Ahmet Kabaklı denilen bir eleştirmen, köşe yazarı ve sözde edebiyat tarihçisi Tercüman gazetesinde bizim Can Yayınları'na taktı. Askeri darbe olunca her hafta bir kitabımızı komünizm propagandası yapıyor diye eleştirmeye başladı. Ve bunlardan bir tanesi de "Gülibik"ti. Bir tanesi de Andre Maurois'nın ki çok güzeldir- "Şişkolar Ve Sıskalar"ıydı. Bir tanesi de şimdi adını çıkaramayacağım İsveçli bir yazarın kitabıydı. Behrengi'nin "Küçük Kara Balığı" Her hafta on kadar kitabı Küçük Prens'te komünizm propagandası bulamadı-komünizm propagandası girişiminde bulunduğu gerekçesiyle eleştirdi. Bunları yazılınca mahkemeler el koydular bu kitaplara ve ben yargılandım. Kitapların satışı durduruldu. Sonuçta beraat ettim. Ama çok eski bir kanun vardı Türkiye'de. Mustafa Kemal döneminin yasalarından biri. 1927 yılında çıkarılmış "Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kanunu" idi adı. O kanunun çıkış nedeni sanıyorum çocukları laik Cumhuriyete karşı şeriata yöneltecek yayınları önlemekti amacı. Böyle bir şey de yaşanmayınca bu yasa unutuldu gitti. Beni yargılayan mahkeme sonunda bu yasayı buldu nasıl karıştırmışlarsa benim karşıma çıkardılar ve bu kitapları çocuklara muzır neşriyat, zarar veren yayınlar diye nitelediler. Ve bunların ancak poşetlere sokularak ancak 18 yaşından küçüklere satılamayacağı ve okuması yasaktır cümlesi basılarak satışına izin verdiler. Ve kitapların satışı durdu ben hiçbir zaman poşete koymadım o kitapları. Kesinlikle bir propaganda yoktu. Dünyayı ve hayatı sevdiren kitaplardı bunlar. Bunlar çocuğa soru sorduran kitaplardı. Böyle yapılarak Anadolu'da pek çok kitapçının kapanmasına yol açtılar. Anadolu hâlâ kitapçısızdır. Ben şeyi de anlatayım size, o baskı döneminin bir örneğini daha anlatayım:
- Buyrun
- Milli Eğitim Bakanlığı bunların üzerine bir genelge yayımladı: "Can Yayınları'nın okullara sokulması yasaktır." Okuyan çocukların okuması yasaklandı. Çocukların elinden okuma hakkı alındı. Biz o zaman piyasaya kitap süremiyorduk. Otuz kitaptan oluşan kutular içine konulmuş diziyi evden eve pazarlıyorduk.. Ve tabii ilgi görüyordu. Ama öğretmenler alamıyordu kitapları, çocuklar alamıyordu. Piyasada bulamıyorlardı. Ve Antalya'da bir okulu basıyorlar bir gün. Bir ilkokul mu, ortaokul mu şimdi çıkaramayacağım. Sanıyorum ilkokul. Ve müfettişler gelip bütün sınıflara ansızın giriyorlar ve çocukların çantalarını araştırıyorlar. Okuldan bir on kadar Can Yayınları Çocuk Kitapları çıkıyor. Onları törenle okul bahçesinde müdürün, öğretmenlerin ve çocukların gözü önünde yakıyorlar. Ve öğretmenler, sınıflarında kitap bulunan öğretmenler görevden alınmıştı. Korkunç bir tehlikeymişiz biz. Şimdi bizim kitaplar satılıyor, hiçbir tehlike yok ortada. Aynı kitaplar. Öyle bir dönem geçirdi Türkiye.
ÇEVİRİ KİTAPLAR
- Bu Can Yayınları'nın seksenlerde yaşadıklarını, şimdi belki artık bir anı olarak kalmış olan serüvenlerini anlattınız. Ama şimdi çocuk edebiyatına çok farklı bir gelişim süreci etkili. Hem çocukların kitapla buluşması, daha farklı kitaplarla buluşması söz konusu hem de yayınevinin anlayışı içerisinde çok ilginç, özellikle altmışlı yılların, bu İkinci Dünya Savaşı sonrası çocuk anlayışındaki değişiklikleri ortaya koyan kitapları, çeviri kitapları özellikle yayınladınız ki bunların en başında bir Roald Dahl gelir, ondan sonra Erich Kaestner gelir, Astrid Lindgren, Goscinny gelir ki okurlarımız bunu daha çok Red Kit'ten, Asterix'den hatırlayabilirler. Pıtırcık dizisinden hatırlayabilirler. Onları isterseniz şimdi bölüm bölüm konuşalım. İsterseniz ilk önce Gosscinny ile başlayalım. Pıtırcık dizisi zannediyorum bir sekiz kitaptan oluşuyor, ki çok ilginçtir, hem eğitim sistemiyle, aile içi ilişkilerle hesaplaşır; hem de hayatı biraz tam tabiriyle ti'ye alır. Neden o kitapları seçtiniz öncelikle. Yani Gosscinny, neden Gosscinny...?
- Bir kere çok sevimli tipler yaratmıştı. Ve bizim Pıtırcık diye adını değiştirdiğimiz kahraman...
- Çok hoş bir isim bulunmuş bu kahramana değil mi?
- Onu çeviren arkadaş yaptı tabi. Vivet Kanetti yaptı bu çeviriyi. Kendisi de yazardır zaten. Güzel bir çeviridir. Bir de tabii bu kitabın ilginç tarafı Sempe denilen Fransız çizerinin resimlemesi müthiştir. Ve metinle öyle bir buluşur ki o. Ve pıtırcığı sadece küçükler değil büyükler de okuyorlar. Çok keyifli ve çok ince bir mizah vardır orda. İşte babalar ve anneler biraz noktalıdırlar çocukların gözünde. Saf çocuk, o saflığın içinde anlatır fakat ortaya beceriksiz baba ve anne çıkar. Bu şey de de vardır. Astrid Lindgen'in "Pippi Uzunçorap". Biliyorsunuz Pippi dizisi film olmuştu TRT'de gösteriliyordu çok da güzel bir dizi yapmışlardı. Efendim büyükleri ti'ye alıyor bunlar eğitimimizi bozacak gibisinden yayından kaldırıldı. Geçen yıl bir gazetenin kitap ekinde gene bir kitap eleştirmeni arkadaşımız "Pippi Uzunçorabı" antipedagojik bulmuştu. Çok şaşırmıştım.
- Ee demek ki belli bir gözle okumuş yani çocuklar sadece büyüklerin buyruğunda olacak onların çizgisine karşı hiçbir soru ile çıkmayacaklar asla özel bir dünyaları olmayacak böyle bir gözlük takarsanız bu kitap öyle de okunabilir ama yazık olur.
- Kitaba da yazık olur okuyana da yazık olur. Şimdi aynı güzellikte başka bir diziye geçtik. "Benim adım Manolito" diye başlayacak bir dizi. Altı kitaptan oluşacak bir seri bu. Bunların üçü çıktı. Üç kitap daha çıkıyor hazırladık onun da içi değişik hoş resimlerle dolu. Pıtırcık'ın biraz büyüğü. Sanırım Pıtırcık'ın etkisiyle yazılmış bir kitap. Ama o da çok hoş. Astrid Lindgren'e de sanırım büyük ödüller verilmiş.
- Evet 1975'te Frankfurt Kitap Fuarı'nda Dünya Barış Ödülü verilmiş.
- William Faulkner'in bir kitabı da bizde " Dilek Ağacı" adıyla yayımlandı. O da önemli bir Amerikalı yazardır. Ben şimdi bizdeki genç yazarların hepsine ısmarlıyorum. İnandırıyorum onları. Anlatıyorum da. Bir şey daha var Rıfat Ilgaz'a Bacaksız dizisini ben ısmarladım. Öyle keyif aldı ki her ay bir kitap getiriyordu. Çok heyecanlanıyordu. Yakaladı bir tane Bacaksız tipini. Ona anlattım Pıtırcık gibi bir tip olması gerektiğini. İyi bir yazardı ve hemen anladı ne istendiğini.
- Rıfat Ilgaz deyince Hababam Sınıfı'nı unutmamak gerek.
- Aziz Abi'nin de Şimdiki Çocuklar Harikası var
- Kaestner de Alman edebiyatının önemli yazarlarından.
- Onun Hayvanlar Toplantısı romanı çok önemlidir. Roald Dahl'a gelince o çok iyi bir yazar. Yani öyküleriyle, romanlarıyla zaten çağdaş dünya yazarlarından biri. Şimdi çok usta bir yazar. Yazınca da usta bir yazar olmak lazım. Edebiyat bir keyif işidir. Bazı yazarlar nutuk atıyorlar. Belli bir formun içine oturtmaya çalışıyorlar çocuğu. O da keyif vermiyor. Edebiyat çünkü, keyif almak için okunan bir şeydir. Öyle bir kaptırırsınız ki kendinizi, öyle bir büyüsü vardır ki... Yoksa insanlar niye okusun. Ders kitabı değildir ki bu. Beni çok etkileyen bir kitap vardır. Rilke'nin bir kitabıdır bu. A dergisinde başucu kitabımızdı bu bizim. Ne zaman okusam her seferinde başka çıkarımlar yapardım. Küçük Prens de öyledir. Yediden yetmişe herkesin keyif alabileceği bir kitaptır.
* Yard. Doç. Dr. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi.
ERDAL ÖZ'ÜN KİTAPLARI
Yaralısın (1974)Kanayan (1973)Gülün Solduğu Akşam(1986)Yorgunlar (1960)Havada Kar Sesi Var(1987)Sular Ne Güzelse (1997)Cam Kırıkları (2001)İki Deniz Öyküsü: VayYunusum Van Canım-Sular Ne Güzelse (2005)Odalarda (1960)Defterimde Kuş Sesleri (2003)Bir Gün Yine Allı Turnam(1998)Kırmızı Balon (1990)Alçacıktan Kar Yağar (1982)Babam Resim Yaptı (2003)
Cumhuriyet Kiyap, 25 Mayıs 2006
anasasyfaya dön
anasiteye dön |
Saat ve Tarih:
04:12
,
12/10/2006
|
Yorumlar (0) | Yorum Yaz | Baglantı |
|
Erdal Özün Ölümü Üzerine Yazılanlar'dan Seçmeler 3
Herkes ne zaman ölür? Elbet gülünün solduğu akşam
_____________________________________________________________________
On yıllık çalışma arkadaşlığından geriye kalanlar aşağıda okuyacaklarınız. İlknur Özdemir, ERDAL ÖZ' ün arkasından kaleme aldığı yazıda Can Yayınları'nın odalarında, koridorlarında olup biteni anlatıyor hüzünle... Öz'ün içinde sözcüklerin kaynayıp da yazamadığı dönemlerini, sakinliğini, keyifli zamanlarda söylenen şarkıları, okunan şiirleri ve şimdiden başlayan özlemi.
İlknur Özdemir Sevgili Erdal Öz,
Gülünün Solduğu Akşam'ın Ekim 1986'daki ilk basımına yazdığın sunuş yazısını, "Hüzün, gerçek acıların izdüşümüdür çünkü" diye bitirmiştin. Doğruymuş, daha şimdiden hissediyoruz, bir tortu gibi yüreklerimize çöken hüznü. Öldüğün haberini ilk duyduğumda bir parçamın koptuğunu, eksildiğimi hissettim. Bir yokluk duygusuyla kalakaldım. Hayatı pek çoğumuz kadar ciddiye almayan, bizim dövündüğümüz, yerindiğimiz, üzüldüğümüz pek çok şeye boş ver diyebilen Erdal Öz ölüme yenilmişti demek. Haftalardır umutla beklemiştik: düzelecektin, tekrar yaşama katılacaktın. Hatta Can, oğlun, iyileşiyor, tansiyonu yükseldi, ateşi düştü, diye bildirdiğinde, tamam demiştik. Bu kez de başaracak. Olmadı demek; sessiz bir vedayla gittiğini söylediler.
Son iki yıldır eskisi gibi görüşemesek de, kitaplar, yazarlar, öyküler, etkinlikler üzerinde tartışamasak da, kitap fuarlarının yoğunluğunu paylaşamasak da, bilirdim ki bugün yeniden birlikte çalışacak olsak bıraktığımız yerden başlardık. Can Yayınları'ndan ayrılırken dediğim gibi, orada geçen on yılım, otuz yılı aşkın çalışma hayatımın en keyifli ve en verimli dönemiydi, çünkü senin gibi bir ustanın öğrencisiydim. Senden ne çok şey öğrendim, kitapların ve yazının dünyasında seninle ne çok yol aldım. Sadece bir okurken, yazan biri oldum, öyküler yazabildim. Teşekkür borçluyum sana.
Onca yıl boyunca aynı görüşte olmadığımız günler de oldu elbette, birbirimizi bir-iki kez kırmışızdır da, ama senin en pozitif özelliklerinden biri imdada yetişirdi hep: Derdin ki ben hiçbir kırgınlığı, kızgınlığı 24 saatten fazla taşımam. Sen de taşıma. Taşımazdın da. Bir gün önce birbirimizi üzmüş bile olsak ertesi sabah hiçbir şey olmamışçasına konuşur, çalışır, üretirdik. Kimselere nefret besleyemezdin, kin tutamazdın, sana haksızlık yapılsa bile; şaşırırdım buna, nasıl unutabiliyorsun bu insanın sana yaptıklarını, söylediklerini, nasıl konuşuyorsun onunla derdim. Elini şöyle bir sallar, boş ver, derdin, unut gitsin. Öfken, kızgınlığın günübirlikti. Ve güvenmek isterdin insanlara, güvenini boşa çıkaranlar eksik olmasa bile. İçin dışın birdi. Başka düşünüp başka söylemezdin. Yalan da söyleyemezdin, küçük bir yalan söylesen de unutup doğruyu söylerdin sonra.
Son öykü kitabını yazdığın günler geldi aklıma az önce. Ne kadar mutluydun, sanki bambaşka biri olmuştun. Evde saatlerce çalıştığını, çalışırken dünyayı unuttuğunu söylerdin. Ertesi sabah işe gelince öykülerini okuturdun bize ya da okurdun. Fikrimi sorduğunda ve ben eleştirecek bir şey bulduğumda önce tereddüt eder, sonra dinlerdin. Keşke hastaneden çıkabilseydin, çünkü kim bilir ne çok öykü malzemesi biriktirmişsindir orada. Biz de okuyabilseydik o yalın, süssüz ama usta dilinle yazdıklarını. Olmadı. Yazamadığın, daha doğrusu istediğin gibi yazamadığın dönemler de olurdu, her yazarın yaşamında olduğu gibi. Pek sözünü etmek istemezdin bunun o zamanlar. Çünkü içinde öyküler kaynadığını bilirdin. Biz de etmezdik, beklerdik yine sözcüklerle buluşacağın günü. Sırası gelecek, ortaya çıkacaklardı.
Romancı mıydın, öykücü mü diye sorsalardı bana, yanıtım şu olurdu: Her ikisi de. Yaralısın'ı ilk okuduğumda içimi nasıl dağladığını, beni nasıl etkilediğini unutamam. Ama öyküleri düşününce, unutamadıklarım arasında onlar da baş köşede: Sular Ne Güzelse, Unutulmaz Bir Atlı, Havada Kar Sesi Var. Döne döne okuduğum Mumçiçekleri.
Yayınevinde hepimizi heyecanlandıran, ürküten, sarsan şeyler yaşamıştık: Depremler, 11 Eylül saldırısı, sevdiklerimizin ölümleri, bombalar... Aramızda en sakini hep sendin. Biz heyecanlı, telaşlı, korkmuş, şaşkın olurduk. Sense şöyle bir duruma bakar, sonra çıkar otururdun masana. Yok bir şey, ne telaş ediyorsunuz, derdin. Çalışmaya devam ederdin. Belki bizi daha da fazla ürkütmemek, sakinleşmemizi sağlamak içindi bu tavrın. İşe de yarardı. Depremin duvarlarımızı salladığı gün, odasında kalan, bir tek sen olmuştun.
Hukuk okumuştun ama hukuku sevmezdin. Baban için okuduğunu söylerdin hep. Kanına edebiyat ateşi düşen biri zaten başka ne düşünürdü ki. Edebiyat ve şiir. Olağanüstü güzel şiir okurdun. Ve hepsini de ezberden. Üç-beş kişi bir araya gelince ve şiirden söz edilince hep okuturduk. Ya da bazen içinden gelirdi, başlardın, örneğin Kavun Taşıyan Kamyonlar'a...
Hele şarkılar... Keyifli olduğun dost sohbetlerinde, hele bir-iki kadeh de rakı içilmişse, rica edenleri kırmaz, söylerdin en sevdiğin şarkıları ya da türküleri. Gözlerini kapar başlardın... Allı turnam sen bu elden gideli... Ya da, İncecikten bir kar yağar, tozar elif elif diye...
Günlerdir tuttuğum gözyaşlarım artık akıyor. Pek sevmezsin böyle şeyler ama izin ver, aksın. Can Yayınları'nı sensiz düşünmek zor, çok zor. Bir sayfa kapandı, bir dönem bitti.
Herkesin Erdal Abisiydin, benim içinse hep Erdal Bey ve hep 'siz'. Bugün bu mektupta 'sen' diye hitap ediyorsam, saygısızlıktan değil, sevgiden. Seni çok özleyeceğim, Erdal Öz. l
Cumhuriyet Dergi, 14. 05. 2006
Cumhuriyet 10.05.2006
DEFNE GÖLGESİ
TURGAY FİŞEKÇİ
Erdal Öz
Yayıncılık tarihimizin önemli ''tek adam'' larından biriydi Erdal Öz .
Yaşar Nabi 'nin kurduğu Varlık Yayınları, tek kişilik yayıncılık geleneğinin oluşmasında ilk adım olmuştu. 1950'lerde Hüsamettin Bozok 'un Yeditepe'si, Salim Şengil 'in Dost'u, 1960'larda Şükran Kurdakul 'un Ataç'ı, Vedat Günyol 'un Çan Yayınları, Memet Fuat 'ın de Yayınları kültür hayatımızın önemli tek kişi yönetimindeki yayınevleriydi. 1970'lerde yine tek başına Oğuz Akkan , Cem Yayınevi'ni büyük bir yayınevi yapmıştı.
Erdal Öz, Cem Yayınevi'nin çocuk kitapları bölümünün başındaydı. Oğuz Akkan'ın erken ölümünün ardından 1981'de kurduğu Can Yayınları'nı kısa sürede ülkemizin en büyük ve önemli yayınevlerinden biri konumuna getirdi. Bu sonuç bir rastlantı değildi elbet. Arkasında Ankara'daki kitapçılık yıllarından a dergisi yayımcılığına dek zengin bir birikimle gelmişti, Can Yayınları'nı kurduğu günlere.
Belki 80'li yılların baskı ortamına bir başkaldırı odağı gibi algılanmış olması da önemini arttırmıştı yayınevinin. Önde gelen Türk yazarlarının yanı sıra dünya edebiyatının, özellikle de yükselen Latin Amerika edebiyatının ürünlerini yayımlamış, önemli satış sayılarına ulaşmıştı. Yine aynı yıllarda ünlenen genç Türk romancılar kuşağından Orhan Pamuk , Mehmet Eroğlu , Ahmet Altan gibi yazarların da yayıncısı olmuştu.
***
1990'lı yıllarda, yayın dünyası dışardan gelen büyük sermayelerin yol açtığı haksız rekabet koşullarıyla yüz yüze geldi. İşi yalnızca yayıncılık olan pek çok yayınevi önemli yazarlarını bu büyük sermayeli yayınevlerine kaptırdı. Can Yayınları da önemli kayıplar verdi.
Ne ki, Erdal Öz'ün direngen kişiliği ile bu sarsıntıları öteki yayınevlerine göre çok daha zararsız atlattı. Genç romancı ve öykücü kuşağına geniş yer açarak açığını kapadı.
Bir de yazar-yayıncı olması, yazarların dilinden anlaması güçlü kılıyordu konumunu. Merak ettiği yazarları izliyor, en iyi çevirmenlerle çalışıyordu. Yayın dünyamızda dört büyük dil için ayrı ayrı çeviri editörü çalıştıran tek yayıncıydı.
***
Yazarlığı da ayrı bir boyut elbet. 50 Kuşağı yazarları içindeki konumu, hapishane arkadaşlığı ettiği Deniz Gezmiş 'lere ilişkin kitapları, renkli kişiliği ona bir söylence kimliği de katıyordu. Hiç azalmayan edebiyat heyecanı ise bütün kuşaklar için ilginç kılıyordu onu. Beyoğlu'nda şiir okunan barlarda şairlerle şiir tartışmalarına tutuşmak onun içindeki sönmeyen edebiyat ateşinden başka ne olabilirdi?
Daha birkaç ay önceydi, Ayşe operetinin gala gecesinin çıkışında Beşiktaş'a dek birlikte gelmiş, yolboyu ortak tanıdığımız matbaaların iyi yanlarıyla kusurlarını tartışmıştık. Matbaaları, yöneticilerinden makinelerinin özelliklerine dek tanıyordu. Bu denli içindeydi yaptığı işin.
Yıllar boyu Tepebaşı'ndaki TÜYAP kitap fuarında karşılıklı stantlarda yer aldık. Kitaplar alıp verdik, konuştuk, dertleştik. Yayın dünyamızın en tanınan, en saygı duyulan, en mücadeleci, en ''tek başına'' kahramanlarından biriydi.
Dileyelim, Can Yayınları, onun yokluğunda kurumsal bir kişiliğe dönüşerek yayın dünyamızdaki önemli yerini korusun.
turgay@fisekci.com
ERDAL ÖZ'ÜN KİTAPLARI
Yaralısın (1974)Kanayan (1973)Gülün Solduğu Akşam(1986) Yorgunlar (1960)Havada Kar Sesi Var(1987) Sular Ne Güzelse (1997) Cam Kırıkları (2001) İki Deniz Öyküsü: VayYunusum Van Canım-Sular Ne Güzelse (2005) Odalarda (1960) Defterimde Kuş Sesleri (2003) Bir Gün Yine Allı Turnam(1998) Kırmızı Balon (1990) Alçacıktan Kar Yağar (1982) Babam Resim Yaptı (2003)
Cumhuriyet Kiyap, 25 Mayıs 2006
Ayrıca:
CAN'IN CANI ERDAL ÖZ / Tülay ÇELLEK
anasasyfaya dön
anasiteye dön
anasasyfaya dön
anasiteye dön |
Saat ve Tarih:
04:05
,
12/10/2006
Bulundugu yer:
Ani
|
Yorumlar (0) | Yorum Yaz | Baglantı |
|
YAĞMA SOFRASI
|
YAĞMA SOFRASI
TEVFİK FİKRET
______________________________________________
SAİT MADEN'İN TEVFİK FİKRET'İ
______________________________________________
Tevfik Fikret'in sağlığında yönetimi ele geçirenler, ülkeyi yemekteydiler. Bunu gören Tevfik Fikret, "Han-ı Yağma" (Yağma Sofrası) adlı ünlü şiirini yazarak onları yerdi.
Bugün, yönetimi ele geçirenler ise, ülkeyi hem yiyorlar, hem satıyorlar, hem de bölmeye çalışarak iç savaş kışkırtıcılığı yapıyorlar; çok daha açması bir durumdayız.
Değerli sanatçı Sait Maden, Tevfik Fikret'in (Yağma Sofrası) şiirini bugüne uyarlamış.
Tevfik Fikret'in, Sait Maden'ce bugüne uyarlanan şiirini aşağıya alıyoruz:
YAĞMA SOFRASI
(Hân-ı yağma)
Bu memleket, efendiler, satılmak üzre tam hazır;
Huzurunuzda titreyen şu milletin sapır sapır,
Şu ıstıraplı milletin -ki ölmede ağır ağır-
Bütün hayatıdır, satın çekinmeden şakır şakır.
Satın efendiler satın, bütün bu memleket sizin,
Haraç mezat satın hemen, gerekmiyor izin mizin.
Evet bütün sizin ne varsa ortalıkta, vay ki vay:
Hasep, nesep, şeref, şataf, oyun, düğün, konak, saray,
Bütün sizin efendiler, bu gök, deniz, bu yıldız, ay,
Bütün sizin, bütün sizin, hazır hazır, kolay kolay.
Bu milletin malı deniz, yemezseniz domuzsunuz
Kalın bir ense, şiş göbek, ne muhteşem olursunuz!
Büyüklüğün biraz ağır da olsa hazmı yok zarar,
Tıkınmanın övüncü var, iç etmenin kıvancı var;
Bu memleket, bu sofra hep sizinle etti iftihar;
Sizin bütün tekel mekel, sizin bütün dolar molar.
Satın efendiler satın, vatan ilel-ebet sizin
Apar topar satın hemen, gerekmiyor izin mizin.
Verir zavallı memleket, verir bütün hayâlini,
Vücûdunu, hayâtını, ümidini, ayalini,
Zeminini, semâsını, cenubunu, şimalini;
Hemen satın, düşünmeyin haramını, helâlini.
Bu milletin malı deniz, yemezseniz domuzsunuz
Kalın bir ense, şiş göbek, ne muhteşem olursunuz!
Bu hortumun gelir sonu, kapıştırın gider ayak,
Yarın bakarsınız söner bugün çatırdayan ocak,
Bugün söğüşlemek kolay, hazır bütün köşe bucak,
Alıp satın, çalıp satın avuç avuç, bucak bucak!
Satın efendiler satın, bütün bu memleket sizin,
Haraç mezat satın hemen, gerekmiyor izin mizin!
TEVFİK FİKRET
Bugüne uyarlayan:
SAİT MADENYiyin, Efendiler Yiyin!
Yazar kenan cebi
Perşembe, 15 Eylül 2005
Av. Kenan Çebi
Geçmiş ile gelecek arasında sanki kutsal bir bağ var! Yıllar, hatta yüzyıllar önce söylenmiş bir söz, yazılmış bir şiir sanki bugünü anlatır... Ortaokul, Lise çağlarımızda İstanbul gazeteleri hafta da iki gün gemi ile gelirdi. Birinde 3 günlük diğerinde ise 4 günlük gazeteleri almak için gazetecinin kapısında bekleşirdik. Yine bir gün acele ile çarşıya gideceğiz, bir arkadaşımızın babaannesi bize “çocuklar ne acele ediyorsunuz, istediğiniz gazete ise ben size istediğiniz kadar vereyim!” demişti de çok gülmüştük... Zaman zaman bu olayı hatırlarım... Gerçekten bazen isimleri ve de yeri değiştirin olayların akışı hemen hemen aynı! Boşuna mı demişler “Tarih tekerrürden ibaret!”
Geçen hafta Türkiye Barolar Birliği’nin Adli Yıl Açılış törenleri için Ankara da iken kitapçıya gittim. Bizim ‘Sakallı Celal’in yazarı Orhan Karaveli’nin ‘Tevfik Fikret ve Haluk Gerçeği’ isimli kitabını aldım ve bu hafta sonu onu okudum. Üstad Karaveli her zaman olduğu gibi yine harikalar yaratmış! Tevfik Fikret’i tüm yönleri ile ve de günümüz Türkçe’sine çevrilerek sadeleştirilmiş şiirleriyle bize yeniden tanıtmış! Zevk ile okudum, sizde okuyun derim... Özellikle Mehmet Akif ve Tevfik Fikret atışmasını duru Türkçe ile bir kez daha okuyup düşünmek de fayda var! Sanki bugünlerdeki bazı davranışları orada bulmak mümkün...
Ediplerimiz hele gayetle bayağı mahlukat,
Halkı aydınlatacak öyle mi bunlar; heyhat
Kimi garbın yalnız fuhşuna gönüllü simsar;
Kimi İran malı der, köhne alır hurda satar.
Eski divanlarımız(şiir kitapları) dopdolu oğlanla şarap
Biradan,fahişeden başka nedir şir-i şebap(gençlik şiirleri)
Serseri...hiçbirinin mesleği yok, meşrebi yok.
Filozof hepsi, fakat birçoğunun mektebi yok
Şimdi Allah’a söver, sonra biraz bol para ver,
Hiç utanmaz, Protestanlara zangoçluk eder!?! (1)
Bunlar Mehmet Akif’in ‘Süleymaniye Kürsüsünde’ başlıklı şiirinden Tevfik Fikret için yazdıklarından sadece bir bölüm... Ya Tevfik Fikret’in Mehmet Akif’e yazdıkları?! Tarih-i Kadime Zeyl (Eski Çağlar Tarihine Ek) başlıklı şiirinde şöyle diyor Tevfik Fikret:
Bana anlatma o güzel dini
Bilirim ben de senin bildiğini
...............................................
Anladım çünkü hakikat başka,
Başka yoldan varılırmış hakka
Saydığın harikalar,mucizeler
Birer zeka büyüsüdür ki insan
Sürekli açıyor sırlarını;
Mucize gösterenler unutmuş yarını
Aldatan ve aldanan o İsa, Musa
Köhne bir tılsımlı yalandır asa,
İnsanın böyle sapmaları var;
Putunu kendi yapar, kendi tapar
....................................................
Peygamberlere göstermem ilgi
Bir örümcek götürür Hakka beni... (2)
Tevfik Fikret aydınlanmanın şairidir. Birçokları ‘Dili ağır Osmanlıcadır, anlaşılamaz’ deyip unutturmaya çalışırlar, Tevfik Fikret’i. Atatürk’ün belki de en çok önemsediği üç şairden biridir. (Namık Kemal, Tevfik Fikret, Ziya Gökalp) Neden unutturulmak istendiğine gelince; aşağıdaki satırlar bunun cevabı olsa gerek!..
Verir zavallı memleket, verir ne varsa: malını,
Vücudunu, hayatını, ümidini, hayalini,
Olanca rahatını, gönlünün tüm sevincini,
Hemen yutun, düşünmeyin haramını, helalini...
Yiyin efendiler yiyin; bu iştah sofrası sizin;
Doyunca, tıksırınca, patlayıncaya kadar yiyin! (3)
(1,2,3) Orhan Karaveli, Tevfik Fikret ve Haluk Gerçeği, Pergamon Yayanları
şiirler Orhan Karaveli tarafından sadeleştirilmiştir
Eleştirilerime küfürlerle karşılık veren Öztürk adındaki bu vahiyci, söz konusu yanıtında, az-çok kültürlü her insanın bilmesi gereken şeylerden de habersiz olduğunu ortaya koymuştur. Örneğin Mehmet Akif gibi şeriat uğruna Kendi milletini fedaya hazır bir kimseyi: "Anadolu hümanizminin güçlü temsilcilerinden biri" olarak göstermesi ve onun: "Şimdi Allah'a söver, sonra biraz bol para der. Hiç utanmaz, Protestanlara zangoçluk eder" şeklindeki satırlarını bana doğrultması, bunun kanıtlarından biridir. Şu bakımdan ki, Mehmet Akif bu satırları Tevfik Fikret aleyhine yazmış ve yazmasının sebebi de Tevfik Fikret'in Robert Kollej'de edebiyat öğretmenliği yapması ve bir de ona "Molla sırat" lakabını takmasıdır. Kuşkusuz ki Tevfik Fikret ona bu adı takmakta çok haklıydı. Çünkü Mehmet Akif, Türkseverliğiyle değil, Arap severliğiyle, Türkün çıkarlarına bağlılığıyla değil (Türk çıkarlarının aleyhine de olsa) şeriat çıkarlarına bağlılığıyla, ve öte yandan "Şeriat ve Arap" uğruna her şeyi, her değeri feda ederliğiyle tanınmış bir kimseydi. Arap-Türk ilişkilerinin yüzlerce yıl geriye giden olumsuz bilançosundan ve Arab'ın Türk'e karşı ihanet ve cinayet niteliğindeki oyunlarından haberli olmasına rağmen: "Türk hümanizminin güçlü temsilcisi" olmak şöyle dursun fakat Arap/Türk ayniyetine inanmıştı. Böyle olduğu içindir ki Tevfik Fikret gibi Türkseverlik, dürüstlük, fazilet ve idealizm örneği bir kimse onu "Molla sırat" diye çağırırdı. Ve işte Tevfik Fikret'in bu çağrısına çok kızdığı içindir ki Mehmet Akif onu "Bol para ver" diyen ya da "Zangoçluk" eden bir kimse gibi gösterip çatardı. Oysa Tevfik Fikret, hayatı boyunca ne "Bol para ver" demiş ve ne de "zangoçluk" etmiştir. Robert Kollej'de Türk edebiyatı öğretmenliği yapmıştır ve ama bu okulun öğretim programı arasında Türk aleyhtarlığı ve Türk düşmanlığı yer almamıştır. Ama buna karşılık Mehmet Akif, Kuran'ı Türkçe'ye çevirmemek ve Atatürk devrimlerini protesto etmek amacıyla Türkiye'yi terk ederek Mısır'a göç etmiş, orada Mısır paşalarının kâşanelerinde yıllarını geçiriş ve Raşit Rıza ve benzerleri gibi Türk düşmanı Arap yazarlarıyla yarenlik etmiştir. Ve işte vahiycimiz, böyle bir kimseyi başına taç etmeyi, ve onun şiirleriyle bana saldırmayı kendisi için mutluluk sebebi bilmiştir.
|
Öner Yağcı
Tevfik Fikret
“Tevfik Fikret'in Tarih-i Kadim'i yok mu, işte o, dünyada yapılması gereken bütün devrimlerin kaynağıdır..."
Mustafa Kemal Atatürk
Toprağımızın aydınlanma, özgürleşme, insan olma, çağdaş olma destanının onurlarından, ustalarındandır Tevfik Fikret.
Anadolu insanının aydınlanmasına, özgürleşmesine, umudunu sürdürmesine, bağnazlığı aşıp hoşgörüyle, sevgiyle buluşmasına katkılarıyla, öncülükleriyle unutamadığımız ölümsüz bilge Nasrettin Hoca'nın; "örse çekiç vuran biziz" diyen Yunus Emre'nin; "Çıkıp şu dağlara yaslanmalıdır" diyen Köroğlu'nun; "Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan" diyen Pir Sultan Abdal'ın; "ferman padişahın dağlar bizimdir" diyen Dadaloğlu'nun; kısacası, halkın vicdanı, sesi, çığlığı, başkaldırısı olan tüm halk ozanlarının mirasçısı olan Fikret, düşünceleri, eylemleri, şiirleri, mücadeleci yaşamıyla bu mirası yaşadığı döneme ve sonrasına taşımayı ustalıkla başarmıştır.
Fikret'in, yaşadığı dönem Osmanlı'sındaki düşünceleri, eylemleri, şiirleri, aydın davranışıyla; Kurtuluş Savaşımızın, bağımsızlığımızın, Cumhuriyetimizin mimarı, önderi Mustafa Kemal'in hazırlayıcısı olduğunu söylersek yanlış bir düşünce öne sürmüş olmayız. Fikret; Cumhuriyet'in demokratikleştirilmesi, çağdaşlaştırılması, insanının özgürleşmesi, aydınlanması kavgasının, "memleketimden insan manzaraları"nın büyük ozanı Nâzım Hikmet'in; "gözyaşını gülmeceye çevirerek" ömrünü bu demokratikleşme, özgürleşme, aydınlanma savaşıma adayan çağımızın Nasrettin Hocası Aziz Nesin'in; habercisi, öncülüdür demek de yanlış olmayacaktır. Toprağımızın bu simge adlarını söylemek, Cumhuriyet dönemindeki tüm aydınlık, özgürlük arayışının, "Köy Enstitüleri" aydınlığının, "40 Kuşağı" aydınlığının, "68 patlaması"nın Fikret'e bağlandığını da belirlemek anlamına gelmektedir.
Kısacası Fikret, toprağımızda yüzyıllardan beri süren bir kavganın bayrağını Osmanlı'nın yıkılış döneminde devralıp onurla taşıyan ve kendisinden sonraki tüm kavga insanlarına, özellikle Cumhuriyet aydınlarına aktarmayı başaran bir büyük öncü aydındır.
Etkisi, gücü, sevdasıyla bir destan kahramanıdır da diyebiliriz Tevfik Fikret'e.
Aydınlanmamızın büyük öncüsü, düşün ve mücadele insanı, bu büyük şairi anlayabilmenin yolu, onu, düşüncelerini, şiirini ve eylemini var eden toplumsal yapının koşullarıyla birlikte yaşamının ve sanatının irdelenmesinden geçtiği için, yaşadığı 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başı Osmanlı toplumuna kısaca da olsa bir göz atmamız gerekiyor.
19. yüzyıl Osmanlı toplumu, yağma ve ganimet ekonomisinin çökmesi, vergi gelirlerinin azalması, Batı’nın gelişmesinin, bilimsel ve teknolojik ilerlemenin arkasında kalmasıyla sarsılıyordu.
18. yüzyılın ortalarında başlayan "kapitülasyonlar"dan yararlanarak ülke ekonomisini ele geçiren yabancı burjuvazi ile onlarla işbirliği yapan yerli gayrimüslim ticaret burjuvazisi ve yeni doğmaya başlayan İslam Türk burjuvazisinin ekonomi politikaları bu sarsıntının yıkıma doğru sürmesine yol açıyordu.
Ülkenin doğal kaynaklarına el koyan, haciz eden, bunları işleten, ülkenin ekonomisini ve maliyesini denetleyen bir uluslararası şirket olan ve Osmanlı’nın tüm borçlarının birleştirerek sermayesinin temelleri oluşturulan, devleti ezmek için kurulan bir kumpas olan mali korporasyon, "Düyun-ı Umumiye" yani devlet borçları; demiryollarını, limanları, madenleri, telefonu, bankacılığı, birçok malın ticaretini, bazı tarım işletmelerini ele geçirmişti.
Ülkenin geleceğini "Düyun-ı Umumiye" belirliyordu. Osmanlı, emperyalist devletlerin açık pazarı, hammadde üreticisi haline gelmişti. Kısacası, 19. yüzyılın sonlarında ülke soyulmuş, borçlandırılmış, çürütülmüştü ve "Batılılaşma" pahalı satın alınmıştı. Toplum her bakımdan çöküyordu, çaresizdi, yakınıyordu, kurtuluş umudu arıyordu.
İşte, Tevfik Fikret bu arayışın doğurduğu bir umuttur; sömürülen, baskı altında bulunan, yoksul, cehalet, gerilik içindeki bir ülkenin düşünen ve yargılayan; kimi zaman karamsar, kimi zaman umutlu, coşkulu, zaman zaman küskün, ama her zaman başkaldırıcı insanı, aydını, şairidir.
Fikret, "karanlıkların şiiri" denilebilecek, "baskı yönetiminin yaman yergisi, o hiçbir ışık süzülmeyen karanlık geriliğin öfkeyle yerden yere çalınışı" olarak tanımlanan; "Sarmış yine âfâkını bir dûd-ı muannid" (Sarmış yine ufuklarını bir inatçı sis) dizeleriyle başlayan, 3 Mart 1902'de yazdığı, "Tanin"in ilk sayısında 1908'de yayımlanan ünlü "Sis" şiirinde divan edebiyatı şairlerince yüzyıllardır övülen, "ey zulümler alanı" dediği İstanbul'u yerden yere vurdu.
Baskının, adaletsizliğin, eşitsizliğin, zorbalığın, yoksunluğun şehri İstanbul ona göre, "faciayı süsleyen şatafatlı sahne"; "şatafatın gösterişin beşiği, mezarı"; "Doğu’nun eski, çekici kraliçesi"; "göğsünde kanlı sevgileri tiksinmeden besleyip büyüten"; "köhne Bizans"tı, "koca bunak büyücü"ydü. "Dökülen tüm gözyaşlarına karşı duygusuz", "bin kocadan arta kalan bakire dul", bir "dünya orospusu"ydu. "Katil kuleleri, zindanlı sarayları, kibirli sütunları, şanlı dua yapıları, doğruluğun sözlerini taşıyan minareleri, çatısı çökük medreseleri" ile İstanbul, "yükselme kapısına çıkan yol, ayak öpme"ydi, "silahlanmış korku"ydu, "mahkemelerden sürekli sürülen hak"tı, "vicdanlara kadar uzanan meraklı kulak"tı, "tiksinilen, aşağılanan ulusal çabalar"dı, "kılıç ve kalem"di, "iki siyasal mahkûm"du. Kısacası Fikret'in lanetler yağdırdığı bir "payitaht"tı ve bu şiir onun şiir anlayışının, şiir-yaşam, şiir-düşünce bileşkesinin tipik bir örneğiydi.
Fikret'in düşünce dünyasının izleri, kendi tarihsellikleri içinde bazı şiirlerine bakılınca apaçık görülür.
Özellikle 28 Nisan 1905'te yazdığı destansı şiir "Târih-i Kadîm"(Eski Çağ Tarihi) Fikret'in yaşam anlayışını, felsefesini apaçık ortaya koyan bir bildirgedir sanki.
1908'de Selanik'te devrim hazırlıkları hızlanmıştı ve Tevfik Fikret, İttihat ve Terakki yönetiminin isteği üzerine "Millet Şarkısı"nı yazdı. Bu şiirinde toplumsal çöküntünün, hastalığın birlikte, "kardeşlikle" çözülmesini istedi ve "Millet yoludur, hak yoludur tuttuğumuz yol;/Ey hak yaşa, ey sevgili millet, yaşa... Var ol!" dedi. Ünlü, "Zulmün topu var, güllesi var, kalesi varsa/hakkın da bükülmez kolu, dönmez yüzü vardır;/Göz yumma, güneşten ne kadar ışığı kararsa/sönmez sonsuza dek, her gecenin gündüzü vardır." dörtlüğünün de yer aldığı bu şiirin ona özgü bir başkaldırı çığlığı içermemesi olmazdı:
"Yeter olsun, artık bu devlete de, yasalara da;/Artık yeter olsun bu alçak zulüm ve cehalet..."
İki gün sonra gerçekleşecek Meşrutiyet devriminin habercisi olan bu şiir elden ele dolaştı ve Yeni Anayasa ile sis dağılmaya başladı. Fikret, Meşrutiyetten sonra, "Hayır, hayır, sana dönük değil bu lanetler" dizeleriyle başlayan "Rücu"(Geri Alış)'yu yazdı ve İstanbul'a savurduğu lanetleri geri aldı, milletin hayatını acıya boğan, aşağılayan, çamurlayan tüm pisliklerin bir çevreye ait olduğunu söyledi. "Açıldı gözlerimiz pırıl pırıl bir sabaha" diyerek, devrimi gerçekleştiren "yüce ve şerefli yenilikçiler"i, "açık alınlar"ı, "temiz vicdanlar"ı, "yiğit, aslan yürekli insanlar"ı uyarmayı da ihmal etmedi:
"Doğru at adımlarını;/Düşün; bugünkü adımlar hazırlıyor yarını!"
Bir devrimci birikimin sonucu olan İkinci Meşrutiyet eyleminden sonra Fikret "Tanin"de yazmaya başladı, bir süre sonra ayrıldı. Kendisine Maarif Vekilliği önerilse de reddetti, 1909 başında Galatasaray Sultanisi müdürlüğüne getirildi, ayrılıp yeniden döndü, ertesi yıl tümüyle ayrıldı. 13 Nisan 1909'daki 31 Mart gerici kalkışmasına karşı durdu. Fikret'in, ayaklananların sultaniyi yıkacakları haberini alınca "Sultani'yi yıkmak için önce beni yıkmak lazımdır," diyerek okulun önünde ayakta dikilmesi, bir söylentiye göre kendisini okulun demir kapısına zincirlemesi de onun devrimci kimliğine uygun bir davranıştır.
Bir süre sonra İttihat ve Terakki'nin ipliği pazara çıkmaya başladı. Yönetim, gerilemenin, kargaşanın, çöküşün asıl nedenlerinin ekonomik ve mali çöküntü olduğunu göremeyip yüzeysel önlemleri yeterli görmekteydi. Halkı "Düyun-ı Umumiye"den, kölelikten, kurtarmak, tarım reformuyla köylüyü kalkındırıp ağaların zorbalığından kurtarmak gibi devrimci hareketlere girişmemekte, saltanatı, ağalığı ortadan kaldırmak gibi devrimci değişikliklere gitmemekteydi. Yerli- yabancı sermayenin sömürüsü altında olan işçiler, küçük esnaf, zor koşullar altındaydı. Hasan Fehmi ve Ahmet Samim gibi iki gazeteci öldürüldü ve özgürlük âşığı Fikret yönetimle kavgaya başlayıp yine "Aşiyan"a çekildi.
Onun bu dönemde yazdığı hemen her şiiri, İttihat ve Terakki yönetimine karşı bir tavır, bir başkaldırı, bir eleştiriydi; bir özgürlük ve eşitlik arayışı çığlığıydı.
"Bir uğursuz dönem yine çiğnendi yeminler;/Çiğnendi yazık ulusun yüksek umudu,/ Kaanun diye topraklara sürtüldü alınlar;/Kaanun, kaanun diye kaanun tepelendi.../Boşuna çığlıklar yine, boşuna bu inilti!" dizeleriyle başlayan ve "Millet yaşamaz, hakka özlemle solurken,/Sussun diye vicdanına yumruklar inerse;/Millet yaşamaz, yüce meclisi aşağılanırken,/Aldatıp korkutmayla titrer ve sinerse;/Millet yaşamaz, onun toplumu boğulurken!" dizeleriyle süren; "Düşsün sana, zorbalığa, kapılıp eğilen baş, / Kopsun, seni bir hak diye alkışlayan eller!" dizeleriyle biten "Doksan Beşe Doğru" (1912) bu şiirlerin ünlülerindendi.
Bu şiirden iki gün sonra yazılan ve "umut" çağrısıyla biten "Rubabın Cevabı" (Sazın Cevabı); "Yazık!.. Hep yanılgı mı bu ulusun yazgısı?" dizesiyle başlayan "Revzen-i Mahlu" (Tahttan İndirilmişin Penceresi); uygarlığın, felsefenin, sanatın ne gereği var diyenlere bir şamar gibi patlayan ve ilkelliğin, haydutluğun, bilgisizliğin alçalışın, yoksulluğun ne gereği var, diye haykırarak "kulluğun ne gereği?" diye soran "Gerçek her Zaman Gerçektir"; "ünlü "Yiyin efendiler yiyin" dizelerinin de yer aldığı "Han-ı Yağma" (Yağma Sofrası); "Tarih-i Kadim"i eleştiren Mehmet Akif Ersoy'a karşılık olarak yazdığı "Tarih-i Kadim'e Zeyl" (Ek); Birinci Dünya Savaşı'nın başlaması nedeniyle yazdığı, dinin savaşa edilmesine, savaşa karşı uyarılarla dolu "Kutsal Sancak Önünde"; Savaş karşıtlığıyla dolu "Harb-ı Mukaddes" (Kutsal Savaş) Fikret'in bu döneminin ürünleri oldu.
Döneminin yalnız adamı ve usanmaz devrimcisi olan Fikret'in devrimciliğinin özünün bir yanı Osmanlı toplumunun adaletsiz ve baskıcı yapısında, yönetiminde, bunalımında, bunalıma çare arayışlarında, yenileşme çabalarında, yıkılışında ise öteki yanı da kendi iç yapısında, kendi yaşantısında, kişiliğindedir.
Toplumsal durumla kişiliğin bütünleşmesinin, yani çelişkilerin birikiminin ürünüdür Fikret.
Halk gibidir o da, ağlar halkla birlikte.
Kimi zaman, "... Evet, sabah olacaktır, sabah olur / geceler sürmez kıyamete kadar..." dizelerine yer veren "Sabah Olursa" şiirinde de görüldüğü gibi umutla dolu olurken, kimi zaman da amansız bir karamsarlığın ve umutsuzluğun egemenliğine girmiş olduğu görülür. Fikret'in.
Ceyhun Atuf Kansu , O, "Karabaskı yönetiminin özgür çocuğudur," diyor.
Düşünsel olarak edebiyattan ümmet uygarlığını söküp atan ve laik bir toplumun özlemini haykıran, saltanata, hilafete karşı olan Fikret'in önemli özelliklerinden biri de "gençlik" kavramı ilk kez bilinçli olarak edebiyata katmasıdır. "...Yarınlar senin; senin bu devrim bu yenilik/Her şey senin değil mi zaten, sen ey gençlik..." dizelerinin yer aldığı "Ferda"(Yarın) şiiri bu düşünüşün en somut, en anlamlı örneğidir. "Halûk'un Vedaı", "Halûk'un Bayramı", "Sabah Olursa", "Millet Şarkısı", "Promete" gibi şiirleri, gençliğe seslenen, gençliğe güvenen şiirlerdir ve Mustafa Kemal Atatürk'ün "Bursa Nutku", "Gençliğe Hitabe"si gibi yarının sahiplerine görevlerini anımsatan bildirilerdir sanki.
Tarihe devrimci, diyalektik bir bakış açısı; ileri bir özgürlük anlayışı, kulluğa karşı kardeşlik, donmuş düşünceler yerine aklın ışığı, bilimsel düşünüş, dinsel bir dünya yerine insancı bir dünya anlayışı, ütopik sosyalizm, materyalizm düşünüşleri de Fikret''in şiirlerinde görülen düşün dünyasının temellerindendir.
Fikret'in düşünce ve inanç dünyası da laiklik temeli üzerinde yükseliyordu. "...Yeter artık bu pislik, yeter bu karanlık/Bu topraklar da adam olmalı, adam/Alınlardan akıl fışkırmalı, alınlardan aydınlık/Örümcekli kafa kalmamalı, işkence bitmeli, hak yerini bulmalı/Ne kadar çok gülerse halkın yüzü/O kadar çok açar insanlığın gülü..." dizelerinin yer aldığı "Bir Güfte" adlı şiirindeki kararlılık, coşku, bu düşüncesinin örneklerindendir.
Fikret, eşit yurttaşlardan, milliyetlerden oluşan bir toplum özlüyordu. Milletler arasına kin sokan milliyetçiliklere, Türkçülük akımlarına, ırkçılıklara; insanlar arasına ayrılıklar sokan din farklılıklarına karşı çıkıyor, bunun için de ırkçı ve dinci bağnazlarca milliyetsizlik ve vatansızlıkla, dinsizlikle, din düşmanlığıyla suçlanıyordu.
Mustafa Kemal Atatürk'ün Tevfik Fikret'le ilgili düşünceleri ve ondan etkilenişiyle ilgili olarak şunlar söylenebilir (Kaynak: Mustafa Baydar, "Anılarda Fikret ve Atatürk", "Varlık", 15 Aralık 1967, sayı 708; aktaran Mehmet Bayrak, "Tevfik Fikret ve Devrim", s.88-97):
Tevfik Fikret'in ölümünden üç yıl sonra Mustafa Kemal, Aşiyan'a çıkarken manej hocası Emin Bey'e, "Ben inkılâp ruhunu ondan aldım. Ziyaret edeceğim yerlerin başında elbette ki Aşiyan gelir," der. Aşiyan'a çıkılır ve bu önemli ziyaret şu cümleyle noktalanır:
"Tavaf-ı tahatturunda bulunmakla mübahi perestişkâran-ı Fikret. (Anma ziyaretinde bulunmakla övünerek, Fikret'e tapanlar.) 19 Ağustos 1918, Pazartesi, Mustafa Kemal, Süleyman Nazif, Faik Ali (imzalar)."...
Mustafa Kemal bir vapur gezisinde gençlere Fikret'e olan hayranlığını anlatır:
"Onu biz mektep sıralarında okurduk. Ondaki heybet,, ondaki vakur ahenk hiçbir şairimizde yok." Sonra da "en sevdiğim şiiridir," diyerek "Ferda"yı okur...
Çankaya'da konunun edebiyat olduğu bir sofrada bulunanlardan biri Fikret'in iyi şair olmadığını söyler. Atatürk, "Efendim, efendim, anlamadım, ne dediniz? Fikret büyük bir şair değil miydi? 'Milyonla barındırdığın ecdad arasından/Kaç nasiye vardır çıkacak pak ü dırahşan.' O, karanlıklar içinde bir nur gören ve halkı o nura doğru götürmeye çalışan Fikret bu feryadı koparırken sizler nerelerdeydiniz? Niçin içinizden kimse onun gibi feryat etmedi? Ben Fikret'e yetişemedim, onun sohbetinden istifade edemedim. Kendimi bedbaht sayarım. Fakat onun bütün eserlerini okudum, birçoğu da ezberimdedir. O hem büyük şair, hem de büyük insandır. Efendiler! Zaten parmakla gösterilecek kadar az olan büyük adamlarımızı küçültmeye kalkışmayalım."
Yine bir Çankaya sofrasında Fikret üzerine konuşulur. Atatürk birdenbire gürler:
"Siz Fikret'i konuşacak adamlar değilsiniz. O kimdir biliyor musunuz? Onu iyi tanıyanlar benim bugün ne yapmak istediğimi kavrayacak kimselerdir."...
Elazığ Halkevinin salonunda Fikret'in şiirleri ardı ardına okunur. Atatürk, "Başka hangi şair böyle güzel ve inkılâpçı şiirler yazmıştır?" der ve çevresindekilere "Fikret'in inkılâpçı bir şair olduğunu, zamanının haksızlığı ve geriliği ile mücadele ettiğini" söyler...
Gençlere, "Biz bu memleketi, muasır medeniyet seviyesine çıkarmak gayesiyle onu bütün geriliklerden kurtarmak için çırpınıyoruz. Gençler! Sorarım size, bu milletin ve memleketin şan ve şerefle medeni dünya milletleri arasında yaşayabilmesi için lazım gelen her şeyi yazan düşünen ve hayatını bu uğurda feda eden kimdir?" diye soran Atatürk'e gençler, "Hâmit", "Namık Kemal", "Ziya Gökalp" diye karşılık verirler. Atatürk, "Hayır, bilemediniz," der ve ekler:
"Fikret be çocuklar. Fikret be çocuklar. Fikret be çocuklar..." Sonra da sırasıyla "Ferda"yı ve "Sis"i ezbere okuyup bu şiirlerin tahlillerini yapar...
Fikret'in öğrencisi olmuş birine Atatürk, "Tevfik Fikret'in Tarih-i Kadim'i yok mu, işte o, dünyada yapılması gereken bütün devrimlerin kaynağıdır," der.
Atatürk'ün böylesine sevdiği Fikret'e bağlılığı birçok düşüncesinde, sözünde de ortaya çıkar. Fikret'in "Zafer, biraz da hasar ister", dizesi, Atatürk'ün "Bağımsızlık kanla canla kazanılır," sözünün esin kaynağı değil midir? Fikret'in birçok şiirindeki barışçı düşünüşü Atatürk'ün "Yurtta barış, cihanda barış" sözünde yoğunlaşmış olarak görürüz. Fikret'in "Haktadır, kaktır en büyük kuvvet" dizesiyle Atatürk'ün "Hak, gücün kat kat üstündedir." Sözü; Fikret'in, "Uğraş didin, düşün, ara, bul, koş, atıl, bağır/Durmak zamanı geçti, çalışmak zamanıdır" dizeleriyle Atatürk'ün, "Hayatta tek bir şeye ihtiyacımız vardır: Çalışkan olmak" sözü aynı temelde yükselir.
Enver Ziya Karal, "Atatürk ve Devrim" adlı yapıtında Atatürk'ün kendisi üzerinde en çok etki yapmış olan kişinin Tevfik Fikret olduğunu söylediğini" anlatıyor.
Tevfik Fikret'i sevmeyenler, onu düşman belleyenler; onun insancıl düşüncelerine karşı olan, ırkçı ve dinci bağnazlardır; aydınlığın, özgürlüğün, ilerlemenin, laikliğin düşmanı olanlardır.
Tevfik Fikret'i sevmek, insanı, insancıllığı sevmek; özgürlükten, aydınlıktan, laiklikten yana olmaktır.
Şükran sana Tevfik Fikret...
www.ileri2000.org
|
|
|
Saat ve Tarih:
02:02
,
12/10/2006
Bulundugu yer:
Siir
|
Yorumlar (0) | Yorum Yaz | Baglantı |
|
Aydınlanmanın şairi Tevfik Fikret ve Halûk Gerçeği
Aydınlanmanın şairi Tevfik Fikret ve Halûk Gerçeği
Hasan Haluk ERDEM
______________________________________________
Orhan Karaveli'nin kitabı beşinci baskıya ulaştı
Aydınlanmanın şairi Tevfik Fikret ve Halûk Gerçeği
Orhan Karaveli yeniden sadeleştirilen şiirleriyle ölümünün doksanıncı yılında Tevfik Fikret ve Halûk gerçeğini genç kuşaklara nesnel bir yaklaşımla, belgelere dayalı olarak aktarmaktadır. Kitapta yer alan fotoğraflar, Tevfik Fikret'in soyağacı, gazetelerden kesitler, kitaba ilgi gösterenlerin listesi ve kaynakça nesnel yaklaşımın bir örneğidir. Şiirlerin sadeleştirilmesiyle Karaveli, Tevfik Fikret'in kolaylıkla anlaşılmasına ve daha çok okunmasına neden olmaktadır.
***
''(...) Ben inkılâp ruhunu Fikret'ten aldım!''Mustafa Kemal AtatürkKişiler ve Köşeler, Bir Ankara Ailesinin Öyküsü, 46-99 şiirler, Görgü Tanığı, Tanıdığım Nâzım Hikmet ve Sakallı Celâl kitaplarından sonra 90. Ölüm Yıldönümünde Tevfik Fikret ve Halûk Gerçeği başlıklı belgesel nitelikli kitabıyla Orhan Karaveli yeniden okurlarıyla buluştu. İlhan Selçuk'un önsözünü, Orhan Karaveli'nin sunuş yazısını içine alan 306 sayfalık kitap yedi bölüm ve bugünün diliyle Tevfik Fikret şiirlerinden seçmelerden oluşmaktadır. Kitabın sonunda Karaveli oldukça geniş bir kaynakçaya yer vermektedir. Hasan Âli Yücel, Kemalettin Şükrü, Sabiha Sertel, Atilla Özkırımlı, Prof. Dr. Mehmet Fuat Köprülü, Prof. Dr. Mehmet Kaplan kaynakçada yer alan bazı isimlerdir. Tanıttığım bu kitap Eylül 2005 tarihli 4. baskısıdır.
ATATÜRK'E IŞIK TUTAN ŞAİR
İlhan Selçuk kitabın önsözünde ''Tevfik Fikret çoğu dizesinde geleceğin şairi gibi konuşmuştur; bunun nedeni Avrupa'daki Aydınlanma Devriminin yarattığı değer yargılarına âşinalığıdır; laik insanlığın hakça düzenine özlemiyle Fikret'in şiirlerindeki felsefe bugün de geçerlidir'' der. Fikret'in şiirlerindeki ana felsefi konular Aydınlanma düşüncesinin merkezi olan insanın özgürlüğü, kardeşliği ve eşitliğidir. Aydınlanmanın felsefi temellerini ileri süren 18. yüzyıl Aydınlanma filozofu Immanuel Kant da insanın değerine, insanlığın onur temelli gelişimine işaret etmektedir. Ona göre insan araç değil, amaçtır. İlhan Selçuk'un Fikret'in şiiri için Aydınlanmanın değerleri temelinde dile getirdikleri doğrudur. Onun doğru biçimde dile getirdiği diğer bir nokta da günümüz Türkiye'sinde bu değerlerden sapılmaya başlanmasıdır. Bu açıdan Orhan Karaveli'nin bu çalışmasının anlamı büyüktür ve önemlidir.
ÖNYARGILI DURUŞ
Karaveli sunuşunda kitabı hangi amaçla kaleme aldığını şöyle belirtmektedir: ''Bu kitap, Atatürk'e esin kaynağı olması nedeniyle Cumhuriyet'imizin temelinde harcı bulunan çok yönlü bir Türk şair ve düşünürümüzü doksanıncı ölüm yıldönümünde anmak ve genç kuşaklarca anlaşılmasına katkı sağlamak amacıyla yazıldı'' (ss.15). Yazarın da vurguladığı gibi genç kuşakların Fikret'i ve düşüncelerini tanıması, anlaması gereklidir; çünkü o dogmalarla örülü kafalarca en çok eleştirilen şairlerimizden birisi olmuştur. Gerek düşüncelerinin içeriği gerekse oğlu Halûk'un Amerika'da Hıristiyanlık dinini seçmesi önyargı içinde yaşam duruşu sergileyenler tarafından olumsuz malzeme konusu olmuştur. Önyargılı ve dogma duruş içinde bazı kimseler ''gerçekten Tevfik Fikret kimdi, şiirlerinde hangi insanlık değerlerini savundu, günümüz için neler bıraktı'' biçimindeki sorgulamadan uzaktılar, halen uzaklar. ''Toplum, umutsuzluk ve çaresizlik içinde sürüklenip giderken karabaskı, bağnazlık, cehalet, ahlaksızlık, haksızlık, hırsızlık ve vurdumduymazlık üzerine yıldırımlar yağdırmaktan korkmayan bir ahlak ve cesaret anıtı, bir yurtsever devrimci idi Tevfik Fikret'' (ss.15). Vurdumduymazlığın, haksızlığın ve bağnazlığın kol gezdiği ülkemizde ve dünyada Tevfik Fikret şiirleriyle bir insanlık şairidir; çünkü tüm insanlığa adaletin gerçekleştirilmesi için mesajı vardır.Kitabın birinci bölümü ''Aşiyan'da Bir Kurtarıcı'' bağlığını taşımaktadır. Bu bölümde Mustafa Kemal'in Fikret'in şiirlerine, düşüncelerine olan ilgisi anlatılmaktadır. Şairin şiirlerini ezbere bilen Atatürk bu ilgisini ''Ben inkılâp ruhunu ondan aldım. Ziyaret edeceğim yerlerin başında elbette Aşiyan gelir'' sözleriyle dile getirmektedir. Kitabın ikinci bölümünün başlığı ''Mustafa Kemal'e Işık Tutan Şair''dir. Kurtuluş mücadelesi yıllarında Atatürk'ün Ankara'ya gelişinde kendisine okunan ''Ferda'' şiiri, büyük devrimciye kurtuluş mücadelesi için güç verecektir: ''Ferda'yı pek güzel okudun Münir Müeyyed efendi oğlum. Herhalde bilirsin, 'ferda' yarın demektir. Ve yarınlar elbette bizimdir ve mutlaka bizim olacaktır. Ben de zaten bu inançla Ankara'ya geldim. Bu inançla, hep birlikte mücadeleye girmiş bulunuyoruz. Yarınlar için. Yarınların bizim olması için!...'' (ss.39). ''Fikret Hakkında Yazılıp Söylenenler'' başlıklı bölümde Karaveli, Ziya Gökalp, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Ahmet Hamdi Tanpınar, Yahya Kemal Beyatlı, Hasan Âli Yücel gibi önemli kimi kalemlerin Fikret hakkındaki düşüncelerine yer vermektedir. Günümüzde Fikret'i küçümseyenlerin, onun şiirindeki konuları bağnazca eleştirenlerin önyargılarını bırakıp (elbette ki çıkarlarını da bir yana bırakabilirlerse!) bu usta kalemlerin düşüncelerini öğrenmeleri için bu bölüm son derece önem taşımaktadır. Kitabın dördüncü bölümünün başlığı ''Sevmeyenlerin Saldırıları... Aldıkları Cevaplar!''dır. Süleyman Nazif, Nihal Atsız'ın Fikret'i eleştiren düşünceleri ve Prof. Fuat Köprülü'nün tarafsızlık ve ciddiyetle onlara verdiği yanıtları kitaptaki bu bölümün ana eksenini oluşturmaktadır. Prof. Köprülü bütün bu eleştirilere şöyle karşılık vermektedir: ''(...) Vatanını düşman darbelerinden uzak; özgür ve mutlu görmek isteyen vatansever şair, aynı zamanda, kandan ve kanlı zaferlerden nefret eden bir insaniyetçiydi... Vatanının geleceği hakkında gençliğe umut telkin ettiği gibi insanlığın geleceği hakkında da yüksek emellerle donatılmıştı...'' (ss. 89) İnsanlığın geleceği hakkında bugün de birtakım olumsuz durumlarla karşı karşıyayız. Çatışmaların bitmek bilmediği, teknolojiyle bir avuç ekmeğe muhtaç aç çocukların yan yana yaşadığı günümüz dünyasında Fikret'in şiirine çok daha fazla ihtiyaç duymaktayız. Bu dünya her alanda Fikret'ler yetiştirebilmiş olsaydı bugün bambaşka bir yerde olurdu.
FİKRET-AKİF KAVGASI
''Fikret-Akif Kavgası'' kitabın beşinci bölümünün ana konusudur. Tevfik Fikret ve Mehmet Akif Ersoy düşüncelerinin birbirlerinden farklı olduğu iki şairdir. M. Akif Ersoy şiirlerinde Fikret'in dinsiz, çifte bayraklı ve bol para verilince Protestanlara zangoçluk etmekten bile çekinmediğini iddia etmektedir. Mehmet Akif Ersoy'un bu yazdıklarından sonradan pişmanlık duyduğu söylenmektedir; ancak Tevfik Fikret için söyledikleri inciticidir, yanlıştır. Kitabın en uzun bölümü altıncı bölüm olan ''Amerika Birle_ik Devletleri'nde HALÛK'LA SOHBETLER''dir. Bu bölümde yazar Tevfik Fikret'in oğlu Hüseyin Halûk Fikret'in yaşamını Ali Kaygı'nın anlatımlarıyla okuyucuya sunmaktadır. Ali Kaygı, Halûk'u Amerika Birleşik Devletleri'ndeki Orlando kentinde bulur ve zaman zaman onun ziyaretine gider. Halûk'un Ali Kaygı'ya son görüşmelerinde söyledikleri şunlar olmuştur: ''Din değiştirmeme gelince. Bunun yakınlarımı mutlu etmeyeceğini biliyordum ama ilkokul dahil öğrenimimin tamamını Hıristiyan inancının kendini açıkça hissettirdiği kurumlarda yapmıştım. Gene de İslamiyete ve Türkiye'ye, Türklüğe toz kondurmadım. Düzgün bir insan olarak kendimi herkese kabul ettirdim. Babamın adını kirletecek, onun ruhuna acı verecek en ufak bir hareketim olmadı. Bu ülkeye yerleşen göçmen çoğunluğun aksine adımı da değiştirmedim. İşte, imzamda bile açıkça okunan bir 'Hüseyin Halouk Fikret'im. Halûk'taki u'nun yanına bir 'o' ekledim o kadar. Adım doğru okunsun diye. Doğduğum ülkeyi her fırsatta yücelttim. Aksini ileri sürenler varsa haksızlık ediyorlar. Daima 'Türk' kökenli olarak bilindim ve bundan da gurur duydum'' (ss. 141). Seçtiği inancından dolayı insanlık dışı karalamalara maruz kalan Halûk tüm içtenliğiyle bunları söylüyor. Gazetecilerden Refi Cevat Ulunay eleştirilerinden vazgeçmeden bu konuyla ilgili şunları ileri sürmektedir: ''...Tevfik Fikret'in... 'mürd olan'[gebermiş olan] oğlu Halûk'un babasına ve Türk edebiyat tarihine yararlı olabilecek hatıratını elde etmek için çırpınan Talât Halman Bey'in (yazışmalarını) dikkatle okudum. Hiçbir şey yok! Türkiye'nin büyük bir şairinin oğlu Türkçe bilmiyor, milletini bilmiyor, vatanını bilmiyor, dinini bilmiyor, tarihini bilmiyor, kendini bilmiyor!.. Ne müthiş bir boşluk!..'' (ss. 143). Amerika üniversitelerinde öğretim üyeliği yapan, kendi seçiminden dolayı Hıristiyanlık dininin inancını benimseyen biri günümüzde de Halûk'un maruz kaldığı sert eleştirilere, karalamalara maruz kalır mı acaba? Tevfik Fikret halen oğlunun benimsediği yaşamdan dolayı karalanmaya devam etmekte midir? Bunların en azından azaldığını ümit etmek istiyorum.Kitabın yedinci ve son bölümün başlığı ''Doğumundan Ölümüne''dir. Yazar bu bölümde Tevfik Fikret'in yaşam öyküsünü kaleme almaktadır. Karaveli, kitabına Fikret'in şiirlerinin sadeleştirmiş halini eklemiştir. İşte bu şiirlerden birkaçı:
RÜBAB-I ŞİKESTE (KIRIK SAZ
''Kimseden fayda ummam, dilenmem kol kanatKendi boşluk ve gökkubbemde uçar giderimEğilmek, esaret zincirinden ağırdır boynuma Fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür bir şairim'' (ss. 179).
FERDA
''(...) Vatan çalışkanİnsanların omuzları üstünde yükselir.Gençler, vatanın bütün ümidi şimdi sizdedir.Her şey sizin, vatan da sizin her şeref sizin;...'' (ss.248-249)
DOKSAN BEŞ'E DOĞRU
''Bir uğursuz devir: yine çiğnendi yeminler;Çiğnendi, yazık, milletin yüce umudu!Kanun diye topraklara sürtüldü alınlar,Kanun diye, kanun diye, kanun tepelendi...Beyhûde figanlar yine, beyhude inlemeler!'' (ss. 272)
SONUÇ VE DEĞERLENDİRME
Orhan Karaveli yeniden sadeleştirilen şiirleriyle ölümünün doksanıncı yılında Tevfik Fikret ve Halûk gerçeğini genç kuşaklara nesnel bir yaklaşımla, belgelere dayalı olarak aktarmaktadır. Kitapta yer alan fotoğraflar, Tevfik Fikret'in soyağacı, gazetelerden kesitler, kitaba ilgi gösterenlerin listesi ve kaynakça nesnel yaklaşımın bir örneğidir. Şiirlerin sadeleştirilmesiyle Karaveli, Tevfik Fikret'in kolaylıkla anlaşılmasına ve daha çok okunmasına neden olmaktadır. Kitabın daha çok okunacağına inanıyorum. Başta gençler olmak üzere, ülkemizin en önemli değerlerinden birini yakından tanıması ve şiirlerinin değerlendirilmesi kültür dünyamız için gereklidir. Kitap, Fikret gerçeğini yakından tanımamıza olanak sağlamıştır. Genellikle Tevfik Fikret ülkemizde şöyle tanınmakta ve tanıtılmaktadır: Edebiyatı Cedide (Yeni Edebiyat) akımını yaratan Serveti Fünun dergisinin başında bir şair. Oysa o aynı zamanda Aydınlanma değerlerinin de kalemidir. Öncelik Aydınlanma değerlerindedir; gerisi ezberdir. Karaveli bu gerçeği bu kitapta göstermiştir. Ülkemizin kültür dünyası içinde yer alan isimlerimizin başında gelen Tevfik Fikret, sözünü yalnızca ülkemiz insanı için değil tüm insanlık için söylemiştir. Bu, onun evrensel bir şair olduğunun en iyi göstergesidir. Tevfik Fikret'in doksanıncı ölüm yıldönümünden sonra da şairi tanıtan, düşünceleri tartışılan etkinlikler düzenlenebilir. Fikret başta şair yönüyle olmak üzere her yönüyle ele alınabilir. Edebiyatçılar, felsefeciler, kültür adamları onun şiirlerinde ele aldığı konuları kendi alanları çerçevesinde gündeme getirebilir, tartışabilir. Bu kitap belgesel yapımların, filmlerin gerçekleşmesinin önünü açabilir. Ülkemizde bunu başarabilecek iyi yönetmenler, senaristler ve yapımcılar vardır. Tevfik Fikret'in insanlık için seslendiği ''Rübâbın Cevabı (Sazın Cevabı) şiirinden bir alıntıyla çalışmamızı bitirelim; ama Orhan Karaveli'yi bu çalışmasından dolayı kutlamayı unutmadan: Kalemine, aklına sağlık Sayın Karaveli. ''Sen bak: Nasıl donup düşüyor nağmeler yere;Sen bak: Nasıl benizler uçuk, bezgin bakışlar;Sen bak: Yıldızlarda nasıl hazır, batışlar;Sen bak: Şu buzlu dalgaların uğursuz derinliğine;Sen bak: Şu insanlara zulmedenlere;Sen bak: Ne bünyeler boğuyor ahmakça aşağılanma;Hep devrilen umut ve teselli, sebat ve zekâ!'' (ss. 266). Orhan Karaveli, 90. Ölüm Yıldönümünde Tevfik Fikret ve Halûk Gerçeği, Pergamon Yayını, 4. Baskı, Eylül 2005, İstanbul
Cumhuriyet Kitap, 05.01.2006 |
Saat ve Tarih:
02:01
,
12/10/2006
Bulundugu yer:
Elestiri
|
Yorumlar (0) | Yorum Yaz | Baglantı |
|
TARİH'İ KADİM
TARİH'İ KADİM
TEVFİK FİKRET
______________________________________________
İşte, der, insanoğlunun geçmiş hayatı bu.
Ve başlar bize maval okumaya.
Ninniler uydurup uyutur bizi
dedelerimizin derin boşluklar içinde, uzun,
zifiri karanlık hayatından.
Gösterir bize evvel zamanı,
tek doğru, en güzel örnek, der.
Bakarsın gelecek günlerin farkı yok geçen geceden.
Senin tarih dediğin işte budur,
alnında altı bin yıllık buruşuklar
ve bir o kadar da kuşku.
Başı geçmişe bir düşe değer,
sürünür ayağı bomboş bir geleceğe,
bir deri bir kemik,
ayakta zorla durur.
Ben hiç tiksinmem ondan,
karşıma alırım onu arada bir,
anlat bakalım, derim, şu eskilerden.
Bir parça feylesofa benzer o,
bir parça sırtlana benzer,
berbat suratıyla da bir hortlağa.
Yoklar mezarını unutulmuş gecelerin,
başlar paslı, boğuk bir sesle
bir bir bana anlatmaya,
sırasıyle, ne olmuş ne bitmişse:
Hep yıkım üstüne yıkım,
acı üstüne acı!
Ne vakit geçse anlı şanlı bir ordu,
çöküverir ağır gölgesi bir bulutun,
kanlar yağar dört bir yana.
En başta bir kanlı bayrak.
Kanlı bir taç gelir arkasından.
Sonra araçlar sökün eder kan içinde:
Balta, topuz, yay, kılıç, mızrak,
mancınık, top, tüfek, sapan.
Arada, kanlı komutanlar ve savaş birlikleri.
En son alay alay esirler geçer.
Yenen bir kişiye yenilen on kişi,
çiğneyen haklı, yiğnenen hapı yuttu.
Yıkımlara, acılara alkış tut,
yüksekten bakanlar önünde eğil,
insafla birdir aşşağılık ve namussuzluk,
doğruluk lafta, yürekte değil,
iyilik ayaklarda, kötülük kucaklarda.
Bir gerçek var, tek bir gerçek:
Eli kolu bağlayan zincir.
Bir tek şey var sözü geçen: yumruk.
Hak güçlünün, kötünün yanı.
Uzun lafın kısası:
Ezmeyen ezilir!
Nerde bir şeref var, iğreti.
Nerde bir mutluluk var, yama.
Bir şeyin ne başına inan ne sonuna.
Din şehit ister, gökyüzü kurban.
Her yanda durmadan kan akacak,
durmadan her yanda kan!
İşte böyle inler, sayıklar o,
anlatır insanoğlunun bu belalı ömrü
ne yolda, nasıl sürdüğünü.
Bakarım iskeletin kanlar köpürür dişlek ağzında.
Duyarım sesinin titreyen kuyusunda
yankısını korkunç bir iniltinin,
ben de başlarım birdenbire titremeye,
toprak da tiksintiyle titremiş gibi gelir bana.
Savaşın gürültüsü, patırtısı, indir artık
indir bu acıklı sahnenin perdesini!
Dinsin sonu gelmeyen bu karışıklık!
Sen de, gelenekçi iskelet,
yazdığın kara yazılara bir son ver,
aydınlığa susadık biz, aydınlığa susadık.
Uzun karanlıklar içinde uyumak isteyen mi var?
Bizden iyi geceler onlara,
bizden onlara iyi uykular!
Kimsin, ey gölge, kendinden geçmiş,
koşuyorsun karanlıklara doğru?
Kanla oynamış gibisin,
kırmış geçirmişsin insanoğlunu.
Sen buna kahramanlık mı dedin?
Onun kökü kan ve hayvanlık be?
Şehirler çiğne, ordular dağıt,
kes, kopar, kır, sürükle,
ez, vur, yak ve yık.
Yalvarmalara yakarmalara boş ver,
gözyaşlarına iniltilere aldırma.
Ölümle, acıyla doldur geçtiğin yeri,
ne ekin ko, ne ot ko, ne yosun.
Sönsün evler, sürünsün insanlar orda burda,
kalmasın alt üst olmayan hiçbir yer,
mezar taşına dönsün her ocak,
damlar çöksün yetimlerin başına.
Bu ne alçaklık böyle bu ne namussuzluk!
Hey bana bak, başbuğ musun ne?
Yerin dibine bat, cakanla gösterişinle!
Her başarı bir yıkım bir mezarlık,
işte bir yavrucak yatıyor şurda,
ey cihangir, onu gör de utan!
Devril, bağımsızlığın eskimiş tahtı, devril,
nice acılar verdin bütün insanlara,
inim inim inlettin bütün insanları.
Parçalan, kararmış tac, tuz buz ol,
hep senin yüzünden yoksulluğu insanların.
Göz yaşından incilerin nerde hani?
Nasıl da yosun tutmuşlar, bi görsen!
Eski çağlar nasıl kanmış size?
Ey kan içen kargalar,
bütün karanlıklar sizinle dolu!
Artık yeter fikri susturduğunuz,
yerini hiç bir şey tutamaz bu dünyada
zincirsiz, kelepçesiz yaşamanın.
Hadi gidin tarih korusun sizi,
-haydutlara en iyi sığınaktır gece-,
gidin, yok olun siz de o mezarlıkta.
İşte müjdelerin en güzeli,
işte en gerçek özgürlük
düşümüzdeki gelecek çağlarda:
Ne savaş, ne savaşan, ne salgın,
ne saltanat, ne yoksulluk, ne ezen, ne ezilen,
ne yakınma, ne de zulmün kahrı,
ne tapılan, ne tapan,
ben benim, sen de sen!
Ey soyulan iskelet, kimse bilmeyecek o zaman,
kimse bilmeyecek senin sayıp döktüklerini,
savaş ne, karışıklık ne, zafer ne, anlaşma ne?
Belki duyulmadık bir öykü,
belki korkunç bir masal.
Çok sürmez köhne kitap,
fikri gömen sayfaların
bugün olmazsa yarın yırtılacak.
Ama kim yapacak dersin bu işi?
Bu öyle büyük, öyle kocaman bir devrim ki,
hangi güç kalkar, ben yaparım der?
Yerlerin ve göklerin sahibi mi?
Tamam, işte oldu şimdi!
Yeri göğü elinde tutan o kibirli,
o somurtkan ve dokunulmaz.
Bütün bu kavgalar onun yüzünden değil mi?
Gökyüzü, sen söyle,
yüzyıllarca sel gibi akan su,
- şimdi esrik bir ağzın türküsü,
kuru sesi zindandaki bir adamın,
iç açan bir söz ya da yakan bir söz şimdi,
bir geniş "oh!", bir derin "eyvah!",
bir yakarış, bir övgü,
Şimdi tüy gibi bir rüzgar,
Şimdi ağzın bir kasırga.
Dokunaklı bir yakınma şimdi,
sabredemeyen bir başa kakma,
bir titreme, bir çan sesi,
bir savaş davulunun gümbürtüsü,
için için ağlamasi çaresizliğin,
kahrın iyilikbilir kişnemesi,
bir söylev, apaçık, gürül gürül,
Şimdi utangaç ve hasta bir yalvarış,
bir rahatlık bir iç sıkıntısı,
Şimdi korkunç bir haykırma -
bütün bu karman çorman gürültü patırtıyla
inleyen boş kubbe, sen söyle!
Sen ki her sesi yankılayansın,
söyle, bu bir sürü boş çabalama içinde,
daha yukarlardaki şu tanrı katına
hangi sesin yankısı varabilmiş ki?
Hangi dua kabul olmuş bugüne dek?
Binlerim seni, göklerin tanrısı,
din ulularından dinlerim seni:
"Ne benzer var, ne noksanı,
canlı ve ölümsüz ve her şeye gücü yeten ve yüce.
Odur veren yiyeceği içeceği,
düşleri gerçek yapan o,
bilen, haberi olan, kahreden ve öç alan,
açık, kapalı her şeyi duyan ve anlayan,
el uzatan yoksullara ve çaresizlere,
her zaman her yerde bulunan ve her yeri gören..."
Seni böyle övüp duruyorlar işte.
Oysa senin en üstün özelliğin ne,
"Ortaksız" oluşun değil mi?
Kaç ortağın var şu bataklıkta, bir bak.
Topu ölümsüz ve her şeye gücü yeten ve kahreden.
Ve topu ortaksız ve tek.
Ve topunun buyruğu yasağı ve saltanatı var,
ve topunun yukarlarda bir gökyüzü.
Bütün ordan gelir yüreğe doğan.
Topunun güneşi, ayı, yıldızları var,
ve topunun görünmez bir tanrısı.
Topunun adanan bir cenneti var,
ve topunun bir varlığı, bir yokluğu,
ve topunun saygıdeğer bir peygamberi.
Ve topunun cennetinde körpecik güzel kızlar yaşar.
Ve topunun cehenneminde birer lokmadır insancıklar.
Tanrılar ne derse onu yapacak halk,
sabırla ve kahırla olacak iki büklüm.
Ama tanrılar ne derse onu yapacak.
İnanasım gelmiyor bunların hiçbirine.
"Ne bileyim?" diyor kime sorsam.
Hepsi bir kuruntu mu bunların yoksa?
Belki aldanmak yaşamanın bir gereği.
Belki de hepsi de doğrudur, kim bilir,
belki ben hiç bir şeyin farkında değilim,
karıştırmaktayım "yok" la "var" ı.
Kusurum ne? Kuşkuda olmak mı?
Kuşku koşmaktır aydınlıklara doğru.
İnsan aklıdır eninde sonunda gerçeği bulacak olan.
Belki de yok olacağız bir gün topumuz birden.
Kimbilir, öbür dünya belki de var.
Madem bu beden o ölümsüzün işi,
ne diye kıvranır durur bin türlü dert içinde?
Hadi diyelim aslımız toprak bizim,
sen gel onu kederden bir çamur yap.
- her yeri kanla, göz yaşıyla dolu -
insaf be, bu kadarı da olur mu?
Sen gel hem yoktan var et,
sonra da ettiğini boz, kötüle.
Hiç bir yaradandan ummam bunu:
Yaradan yok eder, ama perişan etmez!
En zorlu düşmanın işte, tanrı,
boğmak ister seni ulu katında,
çok iyi tanırsın sen o yılanı,
onun kızgın zehrinden bir vakitler bize
bir tadımlık vermiştin hani.
Kuşku! En zalim en güçlü düşman.
Bunu ya bildin ya koydun kafamıza,
ya da bilemedin işin nereye varacağını.
"şeytanlık, düzen, sapıklık" denen şey var ya,
bugün yerinden yurdundan edecek seni o.
Tapınağında ışıklarını söndürüyor,
elleriyle parçalıyor heykelini.
Sense, iler tutar yerin kalmamış,
göçüp gidiyorsun olanca gücünle.
Burçlarında yıkılmalar falan hani?
Nerde hani gümbürtüsü yıldırımlarının?
O kızgın soluğun hani nerde?
Ne cehennemlerinde bir kaynama var?
Ne büyük acını gören bir göz.
Ne de kulaklarda dokunaklı bir çınlama.
Oysa bir ufak parçası kopsa insanın,
bir sızlanma olur, duyulur bir ağlaşma.
Sen Yeryüzü ve Gökyüzü'nle göç gir de,
bir inilti bile duyulmasın ortalıkta.
Tam tersi, kahkahadan geçilmiyor.
Zaten yalana ağlasa ağlasa,
bir ikiyüzlüler ağlar,
bir de ahmaklar.
* Tarih-i Kadim: eski çağlar tarihi
Tevfik Fikret
TARİH-İ KADİM'E ZEYL
TEVFİK FİKRET
______________________________________________
Molla Sırat'a
Paraya hiç dayanmayan bir şairmişim
Zangoçluk edermişim Protestanlara gider
Size edebi saygılarımı sunarım efendim
Yani yıldızlı bir kursunun üstadına
Bilgin sairine yani İslam dininin
Molla Sırat hazretlerine yani
Lütfen bize ne güzel
Zangoçluğu yakıştırıvermişler
Ama aldanmış olmayasın sakin üstadım
Müslüman oğluyum ne de olsa
Sen o güzel dini anlatma bana
O dinden senin kadar ben de anlarım
Ben de okudum o Tanrı kitabini
Yüreğe doğan o sözleri ben de dinledim
Ben de dolaştım sizin gibi cami cami
Tanrı önünde ben de oldum iki kat
Açılırdı hayalimde cennet yolu
Dolardı yüreğime cehennem korkusu
Ulu Tuba'ya ben de tırmandım
Ben de çıktım melekler katına
Ezani duydum mu bayılırdım
Nasıl koşardım o 'Tanrı' sesine!
Ben de tesbih çektim, dua ettim
Ben de namaz kildim oruç tuttum,
Hepsini yaptım halt ettim!
Çünkü ne dendiyse inanmıştım
Kanmıştım senin kandıklarına
Bağlanmıştım körü körüne
Canimi adamıştım dinime canimi.
Tanrıyı da sevmiştim peygamberi de.
Ama onlar bu gün çok uzaklarda
Anladım ben asil gerçek nerde
Anladım Hanya'yı konyayı
Bizi hakka götüren yol başka
Senin su saydıkların var ya hani
Su şaşılacak şeyler hani doğaüstü
Onlar hep masal hep kafadan atma
Buğun hiç durmadan arıyor insan
Gitgide görüyor isin içyüzünü de
Senin hokkabazlar unutmuşlar geleceği
Isa ile Musa, aldatılan ve aldatan
O büyülü değnek, bir koca kuyruklu yalan
İşte insanoğlu bir yerde böyle sapık
Beserin böyle delaletleri var
putunu kendi yapar kendi tapar
Git ara kiliseyi, dolaş Kabeci
Can sesini duy, tekbiri dinle
Umduğun, beklediğin şeyler nerde hani
Ortada bir tek şey göreme
Şeytani da düzme, Allah'ı gibi
Buda'sı düzme, Ehrimen'i düzme, Yezdan'ı düzmece
Bir korkak kuşku yaratmış bunların topunu
Gölgeler baktım, gölgeler, gölgeler...
Sonra baktım bir karanlık uçurum
Haydi don geri, don geri, don, oğlum!
Ve beynimden vurulmuş gibi devrildim.
Simdi benim ne cennet, ne cehennem umurumda
Bakarım evrene, şaşar şaşar kalırım.
Ne tapılan tanırım, ne taptıran tanırım
Yaradılışın kuluyum ben artık
Ben yaradılışın kulu
Pıtrak gibi işte gökyüzünde mescitler
İşte onlara orda vicdanim secde eder
İşte benim bundan böyle tapınmam bu
İşte bundan böyle benim vaktim böyle geçer
Artık öyle rahat, öyle rahat ki içim
Ayırt edemem kendimi bir kayadan
Tapınmakta biraz minnacık bir kuşla
Bir ishal kuşu da, la il ilahe illallah der
Ben de la ilahe illallah derim
Ve doğruluk ve alçak gönüllülük ve sıkı dostluk
Ve el uzatma ve koruma ve insaf ve acıma
Ve sonra bir şaire zangoç dememek
İşte buyuran bunlar benim vicdanıma
Benim ayinim düşünüp yapmaktır
Benim dinim insan gibi yaşamaktır
İnanmışım: Taparım ben varlığa
Her kanat bana bir melek sesi getirir
Ne isim var peygamberle benim
Beni Hakka bir örümcek oturur
Kitabim iste yeryüzü kitabi
Bendedir iyilik, kötülük tohumu
Varırım hep böyle ta mezara dek
Yeniden dirilmek bizim nemize gerek
Taşır insanların hem aşkını, hem acısını
Bağrımdaki su deli, su ince yürek
İnsan gibi yaşamaktır buğun gerçek din
İnsan gibi yaşamak
.
Tevfik Fikret
|
Saat ve Tarih:
02:00
,
12/10/2006
Bulundugu yer:
Siir
|
Yorumlar (0) | Yorum Yaz | Baglantı |
|
Erdeme adanmış bir yaşam
Ölümünün 90. yılında bir kez daha gündemde: Işıltılı Yürek Tevfik Fikret
Kategori: Yitirdiklerimiz
Cumhuriyet 23.12.2005
138 yıl önce, 24 Aralık 1867'de doğan Tevfik Fikret bugün de dipdiri
Bu yıl Tevfik Fikret'in ölümünün 90. yılı.
Erdeme adanmış bir yaşam
AZİZ NACİ DOĞAN
Ulusumuzun yetiştirdiği en büyük değerlerden Tevfik Fikret , 138 yıl önce, 24 Aralık 1867'de dünyaya gelmişti. 19 Ağustos 1915'te, henüz 48 yaşındayken yaşama gözlerini yumduğunda ölümsüzlük katına çoktan erişmiş ''erdemli bir insan'' dı. Fikret'i hakkıyla tanımlayan bu yalın nitelemeyi, doğum yıldönümünde onu anarken nirengi noktası yapmak istiyorum. Gücüm yettiğince...
''O, hem büyük insan, hem de büyük şairdir.''
Türk ulusunun en büyük övüncü, kıvancı yüce Atatürk 'ün Tevfik Fikret'e değgin söylediği tümce, yukarıdaki ışıklı söz öylesine derin anlamlar içeriyor ki, ''erdem'' bağlamında Fikret'i ele almaya çalışırken başlangıcı bu sözle yapmamak büyük haksızlık olur. Âşiyan'ından tüm erdemsizliklere lanetler yağdırır, Aydınlanma'nın değerlerini coşkuyla savunurken ne denli heybetli, ne denli inandırıcıdır ''Sis'' in ''öfkeli, büyük şair'' i (bu, yalınlığı ölçüsünde görkemli de olan betimleme büyük ozan Nâzım Hikmet 'in)...
''Tarih-i Kadim'' inde tüm bir insanlık tarihiyle, o arada hep insan aklını boğmak yolunda kullanılmış göksel önermelerle hesaplaşırken ne denli yüreklidir! ''Bu memlekette de bir gün sabah olursa Halûk'' dizesiyle başlayan ölmez yapıtını Abdülhamit sultası karanlığına boş bir eldiven gibi fırlatırken ne denli yurtseverdir... 31 Mart ayaklanmacısı yobazlara karşı, müdürü olduğu Galatasaray Lisesi'nde Sultani'nin dış kapısı önünde dimdik bekleyip ''Burayı yıkabilmek için önce beni çiğnemek lazımdır!'' derken ne denli yiğittir... ''Doksan Beşe Doğru'' suyla buyurganlıkta Abdülhamit'i bile gölgede bırakmaya yönelen İttihat ve Terakki iktidarına ateşten eleştiri oklarını fırlatırken ne denli özgür düşüncelidir...
O yürek acısıyla, kız kardeşini yitirdiği günün gecesinde yazdığı ''Hemşirem İçin'' yapıtında ''Elbet sefil olursa kadın, alçalır beşer'' altın dizesiyle kadınlığı yüceltirken çağının ne denli ilerisindedir...
'Herkesin vicdanı kapalı'
Ya da, İkinci Meşrutiyet'in duyurulmasından on beş gün önce yazdığı ''Millet Şarkısı'' nda, ''Dünyada şereftir yaşatan milleti, ferdi; / Silkin, şu mezellet tozu uçsun üzerinden'' dizeleriyle ulusunu aydınlığı yaratmaya çağırırken çok içten bir devrimcidir...
Örnekleri çoğaltmak olası.
Ama ben burada bir nokta koymak, sözü Fikret'in 1898 yılında Süleyman Nazif 'e yazdığı o ünlü mektubundan bölümlerle bağlamak istiyorum:
''(...) Koca bir âlem içinde yalnızım Nazif. En samimi arkadaşlarımın arasında sokağa çıplak çıkmış bir adam hissi ile titriyorum; herkesin vicdanı kapalı, örtülü; yalnız ben çıplak. Herkes hiç olmazsa üniformalarla, ne diyeyim, aslını örtüyor; herkes zamanın şatafatına bürünebiliyor; herkes namuslu geçinerek alçak yaşamanın kolayını buluyor; herkes bu alçaklık havası içinde nefes alabilmek için bir kolaylığa, bir çareye, bir büyüye sahip. (...) Herkes edepsizliğe hak veriyor; bana diyorlar ki: Zaman haklıdır, akıllıdır; sen budalasın. Allah aşkına siz öyle yapmayın, siz bari deyiniz ki: Sen budalasın; fakat zaman haklı, akıllı değildir! Üzüntümün derecesini düşünemezsin, kardeşim; kendimi taşlara çarpacağım geliyor. Fakat hani benim hamiyetli kanımla kirlenecek temiz taş?..''
Ölümünün 90. yılında bir kez daha gündemde
Işıltılı Yürek Tevfik Fikret
Yazdığı şiirlerle Cumhuriyeti esinleyen ünlü şairimiz Tevfik Fikret'i ölümünün 90. yılında bir kez daha sevgi ve saygıyla anıyoruz.
Coşkun ONGUN
Z. Nilüfer KOÇER
Kusurum ne? Kuşkuda olmak mı?Kuşku koşmaktır aydınlıklara doğru.İnsan aklıdır eninde sonunda gerçeği bulacak olan...(T. Fikret, Eski Çağlar Tarihi'nden)"Bizim her çağda ve devirde değişik renk, şekil ve manalarda görünen zengin bir kültür ve edebiyatımız var. Fakat, maalesef, gazetelerde bir günlük ömrü olan hadiseler bizi daha çok ilgilendirdiği için, tarihin koridorlarında ziyaretçi bekleyen büyük şahsiyetlerin portrelerine bir dakika bakmak için bile vakit ayıramıyoruz. Halbuki gerçekten kendisine dönüldüğü vakit, aradan geçen zamana rağmen bizde ilgi, saygı ve sevgi, duygusu uyandıran şahsiyetlerdir. Kelimenin gerçek manasıyla kültür, tarihi kaynaklara dönmek suretiyle elde edilir. ..." diyor Prof. Dr. Mehmet Kaplan, Tevfik Fikret'i bizlere tanıttığı eserinde. Bu deyiş aynı zamanda yazımızın amacına ışık tutuyor olması bakımından önem arz ediyor. Popüler kültürün hâkimiyeti altındaki toplum genelinin gündelik, magazinsel olaylara duyduğu ilgi, tarihsel süreç içersinde yeri doldurulmaz pek çok şahsiyetin- gerek sanat gerekse politik alanda ve bu şahsiyetlerin eserlerinin farkındalığının da oldukça uzağına düşüyor. Amacımız kıyıya vuran deniz yıldızlarından birini bile olsa serin dalgalara kavuşturabilmek adına çaba sarf eden hikâye kahramanı misali bu yolda bir adım yol katetmek ve Türk Aydınlanması'nın ışıltılı yüreği Tevfik Fikret'i bu duygularla ölümünün doksanıncı yıldönümünde bu inceleme yazısı ile anabilmektir. Son günlerde bazı kavramlar, kulağımıza fazlaca çalınır oldu. Basına sansür uygulanması, ülkeyi yönetenlerin gazeteci ve çizerleri dava ve ceza tehdidi altında bırakarak düşünce ve ifade özgürlüğünü kısıtlaması, son bulmuş bir imparatorluğun padişahlarının vatanseverliği ya da vatan hainliği üzerine gerçekleştirilen polemikler, devletin borç yükü altında ezilmesi ve uluslararası bir kurum olan IMF'nin istekleri doğrultusunda çıkarılan kanunlar, toplumda yaygınlaşan rüşvet yolsuzluk tartışmaları bunlardan sadece bazıları.Bu konuları basın yayın organlarını izleyen herkes duymuş, çoğumuz da üzerinde mutlaka yorum yapmışızdır. Ama bu tartıştığımız konuların neredeyse aynısını bundan tam bir asır önce de tartıştığımızı kaçımız biliyoruz acaba? 19. yy. Osmanlı'sında Abdülhamit istibdatı toplumun genelini ve en önemlisi basını katıksız bir baskı altında tutuyordu. İmparatorluk borçlarını ödeyemediği için sık sık dıştan gelen müdahalelerle baş etmek zorunda iken, Hazine yabancı devletlerin yönetimindeydi. Toplumsal kirlenme ve rüşvet söylentileri ayyuka çıkmıştı. Meşrutiyet tartışmaları ekseninde Batıya uyum sağlama buna göre davranma konuları hep gündemdeydi. İmparatorluk tebaasında bir yorgunluk ve umutsuzluk egemendi. Günümüzde bu tartışmalara Cumhuriyet'in getirisi olan demokrasi sayesinde çeşitli yorumlarda bulunabiliyoruz. Ama o dönemin baskıcı ortamında bu tartışmalara yüksek sesle katılıp kirlenmeyi eleştirmek için açıkçası sağlam bir yüreğe sahip olmak gerekiyordu. O yürek de en ışıltılı şekliyle Tevfik Fikret'de vardı. Tevfik Fikret'in düşüncelerinden yayılan ışık önce Galatasaray Lisesi'nde bir kıvılcım olarak başlamış, Aşiyan'da çoğalarak Boğazı aydınlatmış oradan da bir Büyük Önder sayesinde tüm Türkiye'ye yayılmıştır. Bu ışığın doğuşunu irdelersek;
YAŞAMI
"Edebiyat tarihçilerinin görüşlerine göre, Fikret'in Türk şiirine yaptığı en önemli katkılardan biri, yapıtta bütünlük oluşturmasıdır. Sis, Tarih-i Kadim gibi en uzun şiirlerinde bile ilk ve son dizeler arasında yoğun bir bağ vardır. Bunlar da sanatsal bir uyum içerisinde birbirlerini tamamlar. Aynı şeyi onun yaşamı için de söyleyebiliriz. Fikret'in biyografisi yaşadığı çağ üzerine bizlere pek çok tarih kitabından daha doğru ve derinlemesine bilgi verir; toplumsal yapının dolaysız anlatımını, anlaşılmasını olumsuzlanmasını sunar." Her sanat ve düşün adamı şüphesiz ki yaşadığı çağın izlerini taşır. Ancak sanat ve düşün adamlarından pek azı yaşadığı çağın dışına çıkarak eleştirel bir bakış açısı yakalarlar. Fikret; eleştirel bakış açısını sanatsal duyarlılıkla yansıtan ender şair ve düşünürlerimizdendir. Fikret; 1867'de İstanbul'un Kadırga semtinde dünyaya gelir. Asıl adı Mehmet Tevfik'tir. Çoçukluğunun büyük bir bölümünü geçirdiği Aksaray Ağa Yokuşu'ndaki evleri Tevfik Fikret'in gizli bir kalesidir adeta. İlk şiirlerini evin bahçeye bakan bir odasında henüz lise yıllarındayken kaleme alır. Babasını, Abdülahmit istibdatının bir "getirisi" olan asılsız bir jurnal sonucunda sürüldüğü Arap çöllerinde yitirir. Bu onun için tam bir yitiriş olur. Zira, babasının mezarını hayatı boyunca göremeyecektir. Annesi de hac yolundan dönüşte ölüme yenik düşer. Genç yaştaki Fikret için yaşam örgüsü, acılarla kurulur. Onu bir dönemin vicdanı yapacak kişiliği de tam da bu dönemde şekillenir. Öğrenim hayatına Aksaray'daki Mahmudiye Valide Rüştiyesi'nde başlayan Fikret, okulunun 93 Harbi göçmenlerinin barındırılacak olması sebebiyle boşaltılışından sonra bugünkü adıyla Galatasaray Lisesi olan Mekteb-i Sultani'de sürdürür öğrenimini. 1888'de okulu birincilikle bitiren Fikret, iş hayatına Hariciye Nezareti'nde yazman olarak başlar. Ancak ilk iş tecrübesi kalemde yapılacak çok iş olmadığını düşünen Fikret için hayal kırıklığı, çalıştığı kurum için ahlak dersi niteliği arz eder. Çünkü Fikret bir yılı doldurmadan istifaya karar verir ve bu süreç içersinde kendisine ödenmemiş, maaşlarını da kalemden istifası sırasında istemez. Zira, çalışmamış ve bu sebeple de maaş hak etmemiş olduğu kanaatindedir. Ancak Hazine tarafından kendisine toplu olarak ödeme yapılır ve Fikret bu kez tüm parayı Göçmenler Komisyonu'na bağışlar. İlk işinin ardından yazman olarak çalışmaya başladığı ikinci işindeki maaş da bu kez geçimine yetmeyecektir. 1890 yılında dayısının kızı Nazıma Hanım ile gerçekleştirdiği evlilik ve beraberindeki yaşam koşulları onu devlet bünyesinde çalışmaya iter. 1892 yılında Fikret için yeni bir dönem başlar. O dönem Mekteb-i Sultani'ye (bugünkü Galatasaray Lisesi'ne) öğretmen olarak atanır. Fikret 1892'de sınavla atandığı Mektebi Sultani ilkokul 3. sınıf öğretmenliğinden, istekleri yerine getirilmediği gerekçesi ile 1895 yılında ayrılır. Bu ayrılık kısa sürer. Mekteb-i Sultani'ye tekrar dönüşünde, çok sevdiği okula bu kez müdür olur. 31 Mart gerici ayaklanmasının meydana geldiği dönemde isyancıların baskıları ile kurulan yeni hükümet, Fikret'in Mekteb-i Sultani'deki görevinin de sonunu getirmiştir. İsyancıların istek ve baskısı altında teşekkül eden hükümetin altında görevini sürdürmeyeceğini söyleyen Fikret'i istifadan döndüren öğrencileridir. Bu dönemden sonra Fikret bu kez de yeni Maarif Nazırı olarak Emrullah Bey ile yaşanan gerginlikler neticesinde istifa edecek ve bizzat Emrullah Bey'in ricası dahi onu bu kararından döndüremeyecektir. Fikret, öğretmenlik yıllarında bir bilim dergisi olarak yayın hayatında yer alan Servet-i Fünun'a; Recaizade Ekrem tarafından yönetici olarak atanır. Derginin 256. sayısıyla başlayan bu süreç derginin pozitif bilim içeriğinin son bulup, artık bir edebiyat dergisi olması sonucunu da doğuracaktır. Memet Fuat, "Tevfik Fikret" adlı eserinde Fikret'li Servet-i Fünun dönemini şu şekilde özetlemektedir;"Abdülhamit'in aydınlar üzerindeki baskıları durmadan artarken, jurnalcilik çok geniş boyutlara ulaşmışken kurulan Servet-i Fünun topluluğu, dışardan bakıldığında, tam anlamıyla siyasal eylemlerden uzak bir edebiyat topluluğuydu. Ortaya koydukları yapıtlar, savundukları düşünceler, yaşayışları hep bu doğrultudaydı. Ama sonradan yazılanlardan görünüşteki siyasa dışılığın bilerek takınılan bir tavır olduğu anlaşılıyor. Aslında Servet-i Fünun Basımevi memleket sevgisiyle yanan, Saray'a, Abdülhamit'e karşı, hürriyetçi, meşrutiyetçi gençlerin ocağı imiş." Fikret'in 1899 yılı sonlarına doğru yayımladığı "Rubab-ı Şikeste" adlı şiir kitabına duyulan ilgi Edebiyat-ı Cedide ve beraberinde getirdiği yenilikçi anlayışın yazar kesim dışında okuyucu tarafından da sevildiği ve benimsendiğinin kanıtıdır. Ancak bu durum Edebiyat-ı Cedide'nin kendi içerisindeki kırılmalara engel olamaz. Fikret'in yıllardır beraber çalıştığı Ahmet İhsan ile olan fikir ayrılığı küslüklere sebebiyet verir. Dergi yönetimi ile bir konu hakkında ortaya çıkan uyuşmazlık Tevfik Fikret'in 1900 yılında Servet-i Fünun'u bırakması ile sonuçlanır. Mehmet Rasim ve Hüseyin Cahit'in yönetim ile Fikret'i uzlaştırma yönündeki çabası da sonuçsuz kalır ve Servet-i Fünun Hüseyin Cahit ile yoluna devam eder. Yönetimin başına Hüseyin Cahit'in geçmesi aynı zamanda Fikret'in ricasıdır. Fikret'in Abdülhamit'e ve onun yönetimine karşı beslediği duygular yakın arkadaş çevresinin de malumudur. Hatta yakın arkadaşlarından Hüseyin Cahit Yalçın, "Edebiyat Anıları" adlı eserinde Fikret ile ilgili olarak şöyle bir tespite yer vermiştir; "En çok Abdülhamit ve zorbalığa karşı konuşurken coşardı. Yanımızda yabancı bulunmadığı zamanlar, söyleşi konusu edebiyattan sonra bu idi...." Servet-i Fünun'dan ayrılış ve babasını yitirişin ardından Fikret; Aşiyan'da yapımında bizzat çalıştığı konağına çekilir. Bu süreçte Robert Koleji'nde öğretmenlik yapar. Edebi yazın hayatından ayrılış çok uzun sürmez ve Fikret 1905 yılında bir gazete çıkarmak üzere Hüseyin Cahit ile yeniden bağlantı kurar. Fikret Meşrutiyet'in ilanını Aşiyandaki gizli kalesinden bir seyirci edasıyla izlemek istemez, bu konuda sessiz kalmamanın toplum menfaatına olduğunu düşünür. Tüm bunların yanı sıra elmas kadar parlak kıldan ince kılıçtan keskin vicdanı da onun susmasının önündeki en büyük engellerdir. Bu zeminde yayın hayatına başlayan "Tanin" gazetesi Hüseyin Cahit ile Fikret'in bir haftalık bir sürede yaptıkları görüşmelerin ürünüdür bir anlamda. Fikret gazetenin daha çok teknik ve yayına hazırlama gibi işleri ile ikinci planda kalmayı tercih etmekte, yazı yazmaktan kaçınmaktadır. Gazetenin başyazarı Hüseyin Cahit'dir. Bağımsız bir gazete olan Tanin gazetesinde İttihat ve Terakki'ye belli bir sempati duyulmakta ve onların bildirileri de yayımlanmaktadır. Yayın hayatına başladığı 4. ayda Fikret, Tanin gazetesinden herhangi bir gerekçe bildirmeksizin ayrılır. Bunun gazete olarak belirli bir mesafede durulan İttihat ve Terakki'nin yönetime ilişkin tutumlarının yarattığı hoşnutsuzluktan kaynaklanan bir ayrılma olduğu kuşku götürmez. Fikret yavaş yavaş yayın hayatından kendisini çekecek, bireysel anlamda katkıları ise devam edecektir. Fikret bu süreçten sonra Robert Koleji'nde yeniden başladığı öğretmenliği ölümüne değin sürdürecektir.
KİŞİLİĞİ
Fikret'in, tüm kurumlarıyla çürümeye yüz tutmuş ve sona yaklaşan bir imparatorlukta mutlu bir birey olarak yaşaması düşünülemez. Bu nedenle yaşamındaki mücadeleci ve zaman zaman kavgacı kişiliği onun ne kadar temiz bir düşünce ve hayatın özlemini kurduğunun en önemli göstergeleridir. "Kafamı taşlara vurasım geliyor,ama nerede benim temiz kanımla sulanmayı hak edecek bir taş" diye seslenmesi bu umutsuzluğunu yansıtmaktadır. Serol Teber'in "Aşiyan'daki Kâhin" adlı eserinde Fikret ile ilgili psikolojik çözümlemeleri onu tanımamızda bizlere yardımcı olmaktadır. Teber, Fikret ile ilgili psikolojik çözümlemeler çerçevesindeki önemli bir çıkarımını şu şekilde örneklendirmektedir; "Tevfik Fikret'in kişiliğinin, psikolojik tartışması yapılmaya çalışıldığında, onun Aristoteles ile Theophrastus'un düşünceleri çerçevesinde, sanatçılara özgü melankolik mizaçta olduğunu söylemek olasıdır. Burada belki bir kez daha anımsatmak gerekebilir ki, bu melankolik mizaç kişilik saptaması bir hastalık tanısına değil, bir duyuş, davranış, dünyaya bakış, özgün bir yaşam tarzına gönderme yapar. " Sanatçı kişiliğin gerisindeki bu melankolik kişilik Fikret'in çoğu zaman toplumun geri kalanından kendisini soyutlamasına ve hatta çok da iradi olmayan bir durumun doğumuna sebebiyet vermektedir. Kişiliğinin içinde yoğrulmuş ruhsal acılar, korkular özgün ve tutkulu bir yaratıcılığı kaçınılmaz olarak doğurmuştur. Bu türdeki bir melankoli Fikret'in kişiliği bağlamında toplumun geneline kıyasla olumlu bir farklılığı doğurmuştur. Fikret'i yakından tanıyanlardan bir olan Ruşen Eşref Ünaydın'ın doğrudan gözlemlerine dayalı anlatımları Fikret'in günlük yaşamı hakkında bizlere bir ipucu vermektedir; "Arkadaşları Aşiyan'a gittiklerinde Fikret, kapılardan birinden yavaşça görünür, seri adımlarla size yaklaşır, tombul parmaklarının ucu sivri elini size uzatır ve elinizi içtenlikle sıkar. Kanepesine oturur. Parmaklarını birbirine kenetler. Ellerini ovuşturur. Ve bakışlarını, gözlerinin önüne eğerek, o iri görünümlü vücuttan hiç beklemediğiniz nazik bir sesle hatırınızı sorar. O zaman Fikret'in gayet sıkılgan bir insan olduğunu görürsünüz. Sözcükleri birer gözyaşı, cümleleri dinmek bitmeyen bir coşkudur. Onu dinlerken insanlığı daha uzaktan, daha açık görmek için yükselmiş ve karışıklıktan arınmış muhteşem bir varlıkla karşılaştığınızı sezer, onun bu coşkusuna hak verirsiniz. Hep insanlığın karanlık, çamurlu yollarında, dehlizlerinde sitemkâr dolaşır, hemcinsleri için kurtuluş diler. Onu her ziyaret edişinizde size mutlaka edebiyattan ve memleket sorunlarından söz eder; şehirden çekilmiş, insanlarla ilgisini kesmiş sanılan bu adamın bizleri ne açık ve kapsamlı bakışlarla izlediğini, genel toplumsal yaşama ne derece yakın olduğunu görerek şaşırırsınız. Aşiyan'a giden bilgilenmiş, hakikate biraz daha yaklaşmış olarak çıkardı. Biz kendimizi ona bakarak tanırdık." Fikret'in toplumdaki kirlenmeye karşı duran kişiliğinin yansıması yaşamının bir bölümünde adeta bir sığınak gibi gördüğü Aşiyan'da da gösterir kendini. "Aşiyan geleneksel kültürün egemen olduğu toplumsal bir ortamda modernleşmeye çalışan Tevfik Fikret'in, yaşadığı düş kırıklıkları karşısında, kendisini korumaya çalıştığı trajik bir özgürlük barınağı...." olarak nitelendirilmiştir Serol Teber tarafından. Aşiyan; Fikret için bir anlamda bu kirlenmeden etkilenmemek için yapılmış bir kaçıştır. Gördüğü her şey şiirlerinde ve dilinde vücut bulur, anlamlanır. Leibniz bu eğilimi "monadlaşma" olarak çözümler. Şöyle ki, bir düşünür ya da sanatçı yaşamını sürdürmek üzere kapısız ve penceresiz bir mekâna kapanacak, burada aslında kendisi ile baş başa kalacaktır, Ancak toplumun bütününden de kopmayacaktır. Topluma ilişkin gözlemleri eserlerinde biçimlenecektir. Teber bu hususu "kapsüle olma, ama izole olmama" şeklinde tanımlamaktadır. Fikret, çağdaşları arasındaki pek çok ünlü şair ve sanatçıyı da etkisi altında bırakmıştır. Bunda eserlerinin olduğu kadar mizacının da çok büyük bir etkisi vardır. Buna en iyi örneği Halit Ziya Uşaklıgil'in anılarını derlediği "Kırk Yıl" adlı eserinde Fikret ile ilgili tespitleri teşkil etmektedir."Hayatın ilk bakışta her türlü önemden uzak sayılan nice küçük izlenimleri vardır ki, kısa bir süre yaşadıktan sonra çekilip atılan binlerce önemli etkilenmelerle unutuluşun karanlıklarına gömülürken, onlar ömrün son günlerine kadar sizinle birlikte yaşar, bıraktıkları tablolar en küçük ayrıntılarına kadar sürekli net çizgilerle parıldar; daha dün meydana gelmişçesine gözlerinizin, kulaklarınızın içinde canlılıklarını duyururlar. İşte Tevfik Fikret'le tanışma gününü böylesine anımsıyorum. Tanımadan önce ve tanıdıktan sonra Tevfik Fikret'in kişiliğine, karakterine ilişkin özelliklerle, sanatının günden güne serpilen ve yükselen görüşleriyle o denli ve elimde olmayarak o derece tutkunlukla doldum ve onun her zaman çevresindekiler üzerine büyüleyici varlığını öyle derinden duydum ki, onunla ilgili anılarım, belleğimde bir daha silinmeyecek izler bırakmıştır." Uşaklıgil'in kaleminden dökülen bu satırlar ne derece büyük bir düşün adamı ile karşı karşıya olduğumuzu gün yüzüne çıkarır. Ama bu büyüklük bazılarının sandığı gibi kibirle değil, konumundan beklenmeyecek bir alçakgönüllülükle oluşmuştur. Büyük insan olmak için küçük işleri büyük bir beceri ile gerçekleştirmenin ne demek olduğunu Fikret'in şiirlerini okuyanlar iyi bilirler.
SERVET-İ FÜNUN EDEBİYATI
Servet-i Fünun ya da diğer adıyla Edebiyat-ı Cedide'nin teşekkülü konusunda birbirine zıt pek çok fikir ileri sürülmektedir. Bu görüşlerden bir kısmına göre Servet-i Fünun tesadüfler çerçevesinde, bünyesindeki sanatçıların ortak amaçları söz konusu olmaksızın meydana gelmiştir. Bu iddianın karşısındaki görüşe göre ise belirli amaçların iradi olarak ortak bir noktada birleştirilmesinin bir ürünüdür Servet-i Fünun akımı. Bu iki farklı görüş bir yana, ortak olan bir şey vardır ki, Servet-i Fünun'un oluşumuna dair net bir tarih zikredebilmek veya teşekkülü tek bir şahsın çabası ve iradesinde görmek mümkün değildir. Servet-i Fünun edebiyatı teşekkül edişi ve gelişimi itibarıyla bir imparatorluğun yıkılma, çökme zihniyetinin yönetim kadrosu da dahil toplumun geneline hâkim olduğu bir döneme rastlamaktadır. Bu hiç şüphesiz bu akımın şair ve yazar kadrosunu, dolayısıyla bu sanatçıların eserlerini de fazlasıyla etkilemiştir. Servet-i Fünun akımı hiç şüphesiz sadece günün dinamiklerinden değil, en azından doğumu aşamasında kendisinden önceki edebi hareketlerin birikiminden de nasibini almıştır. Bu anlamda Tanzimat Edebiyatı'nın ve bu dönemin yazarlarının Servet-i Fünun üzerinde dönemsel etkileri olmuştur. Servet-i Fünun edebiyatının teşekkülünden önceki bu dönemi nesillere ve onların hâkim temayüllerine göre kendi içersinde bazı devrelere ayırmak mümkündür:1. Şinasi, Namık Kemal ve Ziya Paşa'nın temsil ettikleri politik ve sosyal fikirler devri2. Abdülhak Hamit ve Recaizade Ekrem'in ifade ettikleri romantik büyük ihtiras ve ıstıraplar devri,3. Ara-neslin eserlerinde kendini gösteren günlük, küçük hassasiyetler devri(realizm) Bu devirler içersinde Servet-i Fünun akımını en çok etkileyen ikinci devre şair ve yazarları olarak görülür. Bu dönemin ferdiyetçi ve kendi içine dönük birey anlayışı Servet-i Fünun akımında da görülmektedir. Bu dönemim yazarlarından Abdülhak Hamid ve Recaizade Ekrem özellikle duyuş ve üslup bakımından etkilemişlerdir. Yukarıda da ifade olunduğu gibi Servet- Fünun edebiyatı bir istibdad dönemi edebiyatı idi. Padişah 2. Abdülhamit'in Babıâli'nin varlığından duyduğu rahatsızlık ve onu susturabilme yönündeki aklı almaz uygulamaları sadece Babıâli değil, bütün ülkeyi sosyal meseleler üzerinde düşünmemeye ve söz söylememeye sevk ediyordu. Ancak Fikret'in asi tutumu, sert kalemi ve derin vicdanı sonucunda oluşmuş eserleri Abdülhamit istibdatını adeta bir hallaç pamuğu gibi kaldırıp atmıştır.
M. AKİF'İN SALDIRISINA YANITI
B. Akarsu ise Fikret'in en belirgin özelliğinin yurtseverliği ve insancıllığı olduğunu belirttikten sonra bir Tarih-i Kadim şiirini yazmanın günümüzde bile büyük bir cesaret gerektirdiğini belirtmekte. 96 yıl önce bugün meydana gelen, 31 Mart gerici ayaklanması sırasında Fikret'in yaşadıklarını şu şekilde anlatmaktadır: "31 Mart olayı sırasında arkadaşları Fikret'e okulun (Galatasaray Lisesi'nin) yakılıp yıkılacağı haberini gönderir ve kaçmasını önerirler. Fikret ise öfkeyle "Benim cesedimi çiğnemeden kimse bu okula giremez der ve kapının önüne çıkıp akşama kadar saldırganları bekler ama gelen giden olmaz." A.H. Tanpınar için o bir kahramandır. Tanpınar ilginç bir olay anlatır, "...yaşadığı devirde toplum hayatında ahlaklılık ve dürüst olmak ender görülen bir davranıştı. Bulunduğu dairede iş görülmediğini öne sürerek ayrıldığı memuriyetten biriken maaşları kendisine götürüldüğünde çalışmadığım halde para almam diyerek geri çevirir." Ne varki Fikret böylesine dürüst ve uygar olmasına rağmen ağır yergilerden de kurtulamaz. Kendisine en ağır geleni de Mehmet Akif'in "zangoç" suçlaması olur. Fikret bu suçlamayı önce yanıtlamaya gerek görmez. Ama iki yıl sonra 1914'te "Tarihi Kadimi Zeyl" (Eski Çağlar Tarihine Ek) şiirinde kendi onurunu ve yürekliliğini sergileyerek bir eleştiri zerafeti gösterir: Doğruluk, alçakgönüllülük, sevgi, bağlılık/Acıma, iyilik, yurtseverlik, insaflılık, /Sonra zangoç dememek bir şaire/ Vicdanımın gittiği yol budur işte. Akarsu, bunun en ağır bir taşlama ve aynı zamanda "incelikli bir eleştiri" olduğunu ifade ederek şu dizelerine vurgu yapmaktan kendini alamaz: Osmanlılar yüzyılların gelişimine yabancı kalarak düşmeye doğru eğilmektedir/Yükselme kültürsüz olmuyor/Uygarlık ki en yüce amaçtır/ona doğru koşmak ve öncelikle. Yine kızları konu alan şiirinde; Gönlün, cömertliğin, bilimin yarattığı her şeyde kızların bu sevgili çiçeklerin bir hakkı vardır. Verin. dizeleriyle de Fikret'in o gerici ve baskıcı dönemde çağını aşarak ne kadar ileri bir çizgide olduğunu görürüz. (Savaşımcı Şair Tasarımı Tevfik Fikret TYS Yayınları)
ATATÜRK VE FİKRET
"Sultan Aziz tarafından 1800'lerde yapıldığı için onun adıyla anılan Aziziye Karakolu'nu geçip dar ve bozuk yoldan sarsıla sarsıla Bebek'e ulaşır. Birkaç dakika sonra da Aşiyan'a sapan dik yokuşun başına...İki arkadaş;- Buradan sonrasını yüreyeceğiz. diyerek arabadan inerler. Otomobilin çıkmayacağı bakımsız ve daracık yokuşu tırmanırken Paşa'nın yaveri de biraz geriden onları izlemektedir. Mustafa Kemal; koluna girdiği Harbiye'den hocasına yüreğinin derinliklerinden gelen bir sesle Fikret'e olan sevgisini anlatır: - Ben inkilap ruhunu ondan aldım. Ziyaret edeceğim yerlerin başında elbette Aşiyan gelir. Bir de o gün bir sır verir hocasına "Yakında Anadolu'ya gidiyorum"Bu satırlarla anlatır, Orhan Karaveli, Atatürk'ün Samsun'a çıkmadan önceki Aşiyan ziyaretini. Fikret'i inceleyen bir birçok eserde belirtildiği gibi Ferda Şiiri'nin Atatürk için ne kadar önemli olduğunu bu eserde de öğreniyoruz. Kanımızca Fikret'in Ferda şiiri, Mustafa Kemal'in; Atatürk olmasında önemli bir kilometre taşı, diğer bir deyişle biraz da Atatürk'ün Atatürk yapan şiirdir. Bu güzel şiire Asım Bezirci'nin çevirisiyle yer veriyoruz;
FERDA (YARIN)
Yarınlar senin; senin bu devrim, bu yenilik...Her şey senin değil mi zaten?.. Sen, ey gençlik,Ey umudun güzel yüzü, işte karşında aynan:Titreyen kucağını açmış, bekliyor... Koş, çabuk!Ey hayatın gülerek doğan sabahı, işte herkesinGözleri sende; sen ki hayatın umudusun,Alnında yeni bir yıldız, hayır bir güneş.Doğ ufuklara, önünde şu sıkıntılı geçmişSönsün sonsuza değin.Bir daha yaşanmasın o cehennem; senin bugünCennet kadar güzel yurdun var; şu gördüğünZümrüt bakışlı; inci gülüşlü kızcağızKimdir, bilir misin? Yurdun...Şimdi saygısızBir göz bu nazlı yüze, -Tanrı esirgesin,-Kötü bir gözle baksa, katlanabilir misin?İster misin, şu ak sakalın temiz, görkemli,Onurlu alnına, bir kirli el şöyle dursun,Hatta yabancı bir el uzansın? Şu mezarıBırakır mısın, taşa tutsun bir serseri?Elbette hayır; o mezar, o onurlu alınKutsal birer örneğidir yurdun...Yurt çalışkanİnsanların omuzları üstünde yükselir.Gençler, yurdun bütün umudu şimdi sizdedir.Her şey sizin, yurt da sizin, şeref de sizin;Ama unutmayın ki zaman ağır, güvenli,Sessiz adımlarla arkamızdan gelir.Önden koşan, ama dikkatle her iziİncelemeye yol bulan bu şaşmaz izleyiciPaylayıp utandırırsa bizi, yazık! Demin"Yarınlar senin", dedim, beni alkışladın; hayır,Bir şey senin değil, sana yarın emanettir;Her şey emanettir sana, ey genç, unutma:Senden de hesap sorar, yakınır gelecek.Geçmişe şimdi sen ibretle bakıyorsun,Gelecek de senden böyle kuşkulanacak.Her organı ihtiyaç kasırgasıyla sarsılan Bir kuşağın oğlusun; bunu ara sıra anımsa.Unutma; çağın şimşeklerin bollaştığı çağdır:Her yıldırımda bir gece, bir gölge yıkılır,Bir yükseliş ufku açılır, yükselir yaşamak;Yükselmeyen düşer: Ya ilerlemek, ya yıkılmak!Yükselmeli, dokunmalı alnın göklere;Doymaz insan denilen kuş yükselmelere...Uğraş, didin, düşün, ara, bul, koş, atıl, bağır;Durmak zamanı geçti, çalışmak zamanıdır!Karaveli'nin eserindeki önsözünde İlhan Selçuk; "Şeytan da biz, cin de, ne şeytan ne melek var. Dünya dönecek cennete, insanla inandım" diyen Fikret için Namık Kemal'e nasıl Vatan Şairi diyorsak ona da "İnsan Şairi" denebileceğini belirtmektedir. Yaşadığımız her olayda herkes; hem insani bakış açısına hem de şair duyarlılığına sahip olsa yeryüzünde ne savaş kalır ne açlık ne de insanın insana zulmü. Bu anlamda "günümüzün şairi" Fikret'in önemi daha da iyi anlaşılıyor. İnsani bakış açısına sahip olup da şair duyarlılığı ile hareket eden ve asi bir ruhun haykırışlarına tanık olmak isterseniz eğer; başlangıç olarak size Tevfik Fikret yeter !..
KAYNAKÇA
Prof. Dr. Mehmet Kaplan "Tevfik Fikret, Devir- Şahsiyet Eser" ( Dergah Yayınları 2004 - İstanbul)Serol Teber "Aşiyan'daki Kâhin" (Okuyan Us 2002 - İstanbul) Memet Fuat, Tevfik Fikret (Altın Kitaplar 1992 - İstanbul )Orhan Karaveli, Tevfik Fikret ve Haluk Gerçeği (Pergamon- 2005- İstanbul) congunmynet.com niluferkoceryahoo.com
Cumhuriyet Kitap, 25.08.2005
|
Saat ve Tarih:
01:57
,
12/10/2006
Bulundugu yer:
Inceleme
|
Yorumlar (0) | Yorum Yaz | Baglantı |
|
TEBLİĞ VE EDEBİYAT
TEBLİĞ VE EDEBİYAT AHMET DURSUN
TEVFİK FİKRET'İN TARİH-İ KADİM'İ VE "ZEYL'İ"
TEVFİK FİKRET KAYNAKÇASI 1 / ASIM BEZİRCİ
TEVFİK FİKRET KAYNAKÇASI 2 / ASIM BEZİRCİ
Ölümünün 90. yılında bir kez daha gündemde: Işıltılı Yürek Tevfik Fikret Kategori: Yitirdiklerimiz Cumhuriyet 23.12.2005 138 yıl önce, 24 Aralık 1867'de doğan Tevfik Fikret bugün de dipdiri
Bu yıl Tevfik Fikret'in ölümünün 90. yılı.
Erdeme adanmış bir yaşam AZİZ NACİ DOĞAN
Ulusumuzun yetiştirdiği en büyük değerlerden Tevfik Fikret , 138 yıl önce, 24 Aralık 1867'de dünyaya gelmişti. 19 Ağustos 1915'te, henüz 48 yaşındayken yaşama gözlerini yumduğunda ölümsüzlük katına çoktan erişmiş ''erdemli bir insan'' dı. Fikret'i hakkıyla tanımlayan bu yalın nitelemeyi, doğum yıldönümünde onu anarken nirengi noktası yapmak istiyorum. Gücüm yettiğince... >>>
Şiirleriyle Atatürk'e esin ve güç veren Tevfik Fikret'in dün sonsuzluğa geçişinin 91. yılıydı
Aydınlanmayı hazırlayan ozan Düşünce ve inanç özgürlüğünü dile getirdi. Eşitliğin, hukukun, toplumsal adaletin savunucusu oldu. Bu dönemde şiirleriyle ''yeni insan''ı oluşturmaya çalışan ''yeni ozan'' kimliğiyle göründü.
KONUR ERTOP
''Edebiyat-ı Cedide'' nin öncüsü Tevfik Fikret 'in sanat yaşamında önemli bir dönem, ''Servet-i Fünun'' dergisini 1901'de baskı yönetimi kapattığında sona erdi. 1908 Meşrutiyeti'ne uzanan yıllar içinde onun şiirini artık ''sanat için sanat'' anlayışı yerine ''toplum için sanat anlayışı'' beslemeye başladı. İstibdat yönetimine, Meşrutiyet'in ilanından sonra da yönetimdeki İttihat ve Terakki'nin baskıcı uygulamalarına sert biçimde karşı çıkan ürünler verdi. Düşünce ve inanç özgürlüğünü dile getirdi. Eşitliğin, hukukun, toplumsal adaletin savunucusu oldu. Bu dönemde şiirleriyle ''yeni insan'' ı oluşturmaya çalışan ''yeni ozan'' kimliğiyle göründü.
O yılların ürünü ''Tarih-i Kadim'' şiiri insanlığı baskı altında tutan güçlere, boş inançlara bir başkaldırmadır. İnsanlığın ancak inanç özgürlüğüyle ilerleyebileceğini, bağnazlığın er geç ortadan kalkacağını, baskıların son bulacağını anlatır. Savaşların, şiddetin, kıyımın, düşünce ve inanç üzerindeki baskıların ''6.000 yıldır'' insanlığı ezmesinden yakınan ozan, düşünceye baskının, zorbalığın ortadan kalkacağı umudunu dile getirir. Bilime, akla, insan sevgisine aykırı bütün uygulamalara, baskıya, zulme karşı çıkarken din kurallarını da, Tanrı'yı da yalnızca aklın ışığında ele almaya girişir. Dünyanın kötülüklerle, kötülerle, Tanrı'ya ortak çıkanlarla dolu olduğunu vurgular. İnsanlığı hazır yargılardan kuşkulanmaya, gerçekleri aklın ışığında aramaya çağırır.
''Tarih-i Kadim'' şiiri yüzünden kendisine yöneltilen saldırılar üzerine ''Tarih-i Kadim'e Zeyl'' şiirini kaleme alan Tevfik Fikret, burada da; doğruluk, vefa, alçakgönüllülük, acıma, iyilik, yurtseverlik, insaf, insan sevgisi, hoşgörü, akıl, bilim gibi değerlere bağlılığını dile getirir; insanlık tarihinin artık kanla, zorbalıkla, baskıyla, karanlıkla, yoksullukla dolu olarak sürüp gitmesini ancak bunların önleyebileceğini anlatır.
''Haluk'un Defteri'' , Tevfik Fikret'in yapıtının çok önemli bir halkasıdır. Ozan, oğlu Haluk 'u yurt gençliğinin bir temsilcisi olarak görür. Onda geleceğin sahibi olacak, toplumdaki bozuklukları ortadan kaldıracak kuşakta olmasını istediği nitelikleri varsayar. Bunlar akıl, bilim ve yurt sevgisidir.
Akıl, bilim ve insan sevgisi
Tevfik Fikret'in yeni toplum için önerdiği yeni ahlaka göre, insan doğru olduğuna inandığı yolda yalnız kalsa da savaşımını sürdürmelidir. Yurt sevgisi taşımalı, özverili davranmalı, yaşama bağlı kalmalıdır. Bilime inanmalı, ondan yararlanmalı, bilgisini çevresine yaymalıdır. Aklın, bilimin yanında en büyük değer insan sevgisine verilmelidir. Evrensel uygarlığın değerleri benimsenmelidir. Gelecek çalışanların, akla, bilime gereken değerleri verenlerindir.
Tevfik Fikret'in yenilikçi kimliğiyle yeni kuşaklara gösterdiği hedefler çağdaş uygarlık, bilim, eğitim-öğretim, aydınlanma, özgürlük, adalet, barış, kadın hakları gibi alanları kapsar. Özgürlüğün, eşitliğin, hukukun, toplumsal adaletin savunucusu olan ozan, inancını ve gücünü bütün insanlıktan alır. İnsanların eşit ve kardeş olduğunu kabul eder. insanoğluna güven duyar; bütün dünyayı vatanı, bütün insanları vatandaşı sayar. Bütün insanların kardeş olduğu, nimetleri kardeşçe paylaştığı adaletli bir dünyayı düşler.
****************
Atatürk ve Tevfik Fikret
Değişmesini beklediği toplum, güçlünün yönettiği, adalete yan çizilen, bilimin yerini kör inancın, bağnazlığın aldığı Ortaçağ toplumudur. Çağdışı kalmış bütün değerlere, kurumlara, inançlara başkaldırmıştır Fikret. Cumhuriyet dönemi onu aydınlanmanın bir öncüsü olarak değerlendirmiştir. Çağdaş uygarlık, bilim, eğitim-öğretim, aydınlanma, özgürlük, adalet, barış, kadın hakları konusundaki görüşleri yeni dönemi derinden etkilemiştir.
Cumhuriyet aydınlanmasının öncüsü Atatürk , Tevfik Fikret'le ilgili görüşlerini çeşitli fırsatlarla dile getirmiştir:
''- Ben devrim ruhunu ondan aldım.
- Ondaki heybet, ondaki vakur ahenk hiçbir şairimizde yok.
- O hem büyük şair, hem de büyük insandır.
- O bizden çok ilerisini gören bir insandı.''
Temel inancının insanoğluna güven olduğunu açıklayan Tevfik Fikret'in, bütün dünyayı vatanı, bütün insanları vatandaşı sayması, tüm insanların kardeş olduğu, dünya nimetlerinin kardeşçe paylaşıldığı adaletli bir dünyanın kapılarını açmaya çalışması, güçlünün yönettiği, adalete yan çizilen, bilimin yerini kör inancın, bağnazlığın kapladığı Ortaçağ toplumunun değişmesi için savaşım vermiş olması onun yapıtına günümüzde de yaşama olanağı kazandırmıştır. (Cumhuriyet 20.08.2006) |
Saat ve Tarih:
01:55
,
12/10/2006
|
Yorumlar (0) | Yorum Yaz | Baglantı |
|
TEBLİĞ VE EDEBİYAT
TEBLİĞ VE EDEBİYAT
AHMET DURSUN
TEVFİK FİKRET'İN TARİH-İ KADİM'İ VE "ZEYL'İ"
TEVFİK FİKRET KAYNAKÇASI 1 / ASIM BEZİRCİ
TEVFİK FİKRET KAYNAKÇASI 2 / ASIM BEZİRCİ
Ölümünün 90. yılında bir kez daha gündemde: Işıltılı Yürek Tevfik Fikret
Kategori: Yitirdiklerimiz
Cumhuriyet 23.12.2005
138 yıl önce, 24 Aralık 1867'de doğan Tevfik Fikret bugün de dipdiri
Bu yıl Tevfik Fikret'in ölümünün 90. yılı.
Erdeme adanmış bir yaşam
AZİZ NACİ DOĞAN
Ulusumuzun yetiştirdiği en büyük değerlerden Tevfik Fikret , 138 yıl önce, 24 Aralık 1867'de dünyaya gelmişti. 19 Ağustos 1915'te, henüz 48 yaşındayken yaşama gözlerini yumduğunda ölümsüzlük katına çoktan erişmiş ''erdemli bir insan'' dı. Fikret'i hakkıyla tanımlayan bu yalın nitelemeyi, doğum yıldönümünde onu anarken nirengi noktası yapmak istiyorum. Gücüm yettiğince... >>>
Şiirleriyle Atatürk'e esin ve güç veren Tevfik Fikret'in dün sonsuzluğa geçişinin 91. yılıydı
Aydınlanmayı hazırlayan ozan
Düşünce ve inanç özgürlüğünü dile getirdi. Eşitliğin, hukukun, toplumsal adaletin savunucusu oldu. Bu dönemde şiirleriyle ''yeni insan''ı oluşturmaya çalışan ''yeni ozan'' kimliğiyle göründü.
KONUR ERTOP
''Edebiyat-ı Cedide'' nin öncüsü Tevfik Fikret 'in sanat yaşamında önemli bir dönem, ''Servet-i Fünun'' dergisini 1901'de baskı yönetimi kapattığında sona erdi. 1908 Meşrutiyeti'ne uzanan yıllar içinde onun şiirini artık ''sanat için sanat'' anlayışı yerine ''toplum için sanat anlayışı'' beslemeye başladı. İstibdat yönetimine, Meşrutiyet'in ilanından sonra da yönetimdeki İttihat ve Terakki'nin baskıcı uygulamalarına sert biçimde karşı çıkan ürünler verdi. Düşünce ve inanç özgürlüğünü dile getirdi. Eşitliğin, hukukun, toplumsal adaletin savunucusu oldu. Bu dönemde şiirleriyle ''yeni insan'' ı oluşturmaya çalışan ''yeni ozan'' kimliğiyle göründü.
O yılların ürünü ''Tarih-i Kadim'' şiiri insanlığı baskı altında tutan güçlere, boş inançlara bir başkaldırmadır. İnsanlığın ancak inanç özgürlüğüyle ilerleyebileceğini, bağnazlığın er geç ortadan kalkacağını, baskıların son bulacağını anlatır. Savaşların, şiddetin, kıyımın, düşünce ve inanç üzerindeki baskıların ''6.000 yıldır'' insanlığı ezmesinden yakınan ozan, düşünceye baskının, zorbalığın ortadan kalkacağı umudunu dile getirir. Bilime, akla, insan sevgisine aykırı bütün uygulamalara, baskıya, zulme karşı çıkarken din kurallarını da, Tanrı'yı da yalnızca aklın ışığında ele almaya girişir. Dünyanın kötülüklerle, kötülerle, Tanrı'ya ortak çıkanlarla dolu olduğunu vurgular. İnsanlığı hazır yargılardan kuşkulanmaya, gerçekleri aklın ışığında aramaya çağırır.
''Tarih-i Kadim'' şiiri yüzünden kendisine yöneltilen saldırılar üzerine ''Tarih-i Kadim'e Zeyl'' şiirini kaleme alan Tevfik Fikret, burada da; doğruluk, vefa, alçakgönüllülük, acıma, iyilik, yurtseverlik, insaf, insan sevgisi, hoşgörü, akıl, bilim gibi değerlere bağlılığını dile getirir; insanlık tarihinin artık kanla, zorbalıkla, baskıyla, karanlıkla, yoksullukla dolu olarak sürüp gitmesini ancak bunların önleyebileceğini anlatır.
''Haluk'un Defteri'' , Tevfik Fikret'in yapıtının çok önemli bir halkasıdır. Ozan, oğlu Haluk 'u yurt gençliğinin bir temsilcisi olarak görür. Onda geleceğin sahibi olacak, toplumdaki bozuklukları ortadan kaldıracak kuşakta olmasını istediği nitelikleri varsayar. Bunlar akıl, bilim ve yurt sevgisidir.
Akıl, bilim ve insan sevgisi
Tevfik Fikret'in yeni toplum için önerdiği yeni ahlaka göre, insan doğru olduğuna inandığı yolda yalnız kalsa da savaşımını sürdürmelidir. Yurt sevgisi taşımalı, özverili davranmalı, yaşama bağlı kalmalıdır. Bilime inanmalı, ondan yararlanmalı, bilgisini çevresine yaymalıdır. Aklın, bilimin yanında en büyük değer insan sevgisine verilmelidir. Evrensel uygarlığın değerleri benimsenmelidir. Gelecek çalışanların, akla, bilime gereken değerleri verenlerindir.
Tevfik Fikret'in yenilikçi kimliğiyle yeni kuşaklara gösterdiği hedefler çağdaş uygarlık, bilim, eğitim-öğretim, aydınlanma, özgürlük, adalet, barış, kadın hakları gibi alanları kapsar. Özgürlüğün, eşitliğin, hukukun, toplumsal adaletin savunucusu olan ozan, inancını ve gücünü bütün insanlıktan alır. İnsanların eşit ve kardeş olduğunu kabul eder. insanoğluna güven duyar; bütün dünyayı vatanı, bütün insanları vatandaşı sayar. Bütün insanların kardeş olduğu, nimetleri kardeşçe paylaştığı adaletli bir dünyayı düşler.
****************
Atatürk ve Tevfik Fikret
Değişmesini beklediği toplum, güçlünün yönettiği, adalete yan çizilen, bilimin yerini kör inancın, bağnazlığın aldığı Ortaçağ toplumudur. Çağdışı kalmış bütün değerlere, kurumlara, inançlara başkaldırmıştır Fikret. Cumhuriyet dönemi onu aydınlanmanın bir öncüsü olarak değerlendirmiştir. Çağdaş uygarlık, bilim, eğitim-öğretim, aydınlanma, özgürlük, adalet, barış, kadın hakları konusundaki görüşleri yeni dönemi derinden etkilemiştir.
Cumhuriyet aydınlanmasının öncüsü Atatürk , Tevfik Fikret'le ilgili görüşlerini çeşitli fırsatlarla dile getirmiştir:
''- Ben devrim ruhunu ondan aldım.
- Ondaki heybet, ondaki vakur ahenk hiçbir şairimizde yok.
- O hem büyük şair, hem de büyük insandır.
- O bizden çok ilerisini gören bir insandı.''
Temel inancının insanoğluna güven olduğunu açıklayan Tevfik Fikret'in, bütün dünyayı vatanı, bütün insanları vatandaşı sayması, tüm insanların kardeş olduğu, dünya nimetlerinin kardeşçe paylaşıldığı adaletli bir dünyanın kapılarını açmaya çalışması, güçlünün yönettiği, adalete yan çizilen, bilimin yerini kör inancın, bağnazlığın kapladığı Ortaçağ toplumunun değişmesi için savaşım vermiş olması onun yapıtına günümüzde de yaşama olanağı kazandırmıştır. (Cumhuriyet 20.08.2006) |
Saat ve Tarih:
01:55
,
12/10/2006
Bulundugu yer:
Gunluk
|
Yorumlar (0) | Yorum Yaz | Baglantı |
|
SABİHA SERTEL'İN "İLERİCİLİK GERİCİLİK KAVGASINDA TEVFİK FİKRET" KİTABI DOLAYISIYLA 1
SABİHA SERTEL'İN "İLERİCİLİK GERİCİLİK KAVGASINDA TEVFİK FİKRET" KİTABI DOLAYISIYLA 1
ATAOL BEHRAMOĞLU
SABİHA SERTEL'İN "İLERİCİLİK GERİCİLİK KAVGASINDA TEVFİK FİKRET" KİTABI DOLAYISIYLA 2
ATAOL BEHRAMOĞLU
Aydınlanmanın şairi Tevfik Fikret ve Halûk Gerçeği
Orhan Karaveli yeniden sadeleştirilen şiirleriyle ölümünün doksanıncı yılında Tevfik Fikret ve Halûk gerçeğini genç kuşaklara nesnel bir yaklaşımla, belgelere dayalı olarak aktarmaktadır. Kitapta yer alan fotoğraflar, Tevfik Fikret'in soyağacı, gazetelerden kesitler, kitaba ilgi gösterenlerin listesi ve kaynakça nesnel yaklaşımın bir örneğidir. Şiirlerin sadeleştirilmesiyle Karaveli, Tevfik Fikret'in kolaylıkla anlaşılmasına ve daha çok okunmasına neden olmaktadır.
Dr. Hasan Haluk ERDEM >>>
Yiyin, Efendiler Yiyin!
Yazar kenan cebi
Perşembe, 15 Eylül 2005
Av. Kenan Çebi
Geçmiş ile gelecek arasında sanki kutsal bir bağ var! Yıllar, hatta yüzyıllar önce söylenmiş bir söz, yazılmış bir şiir sanki bugünü anlatır... Ortaokul, Lise çağlarımızda İstanbul gazeteleri hafta da iki gün gemi ile gelirdi. Birinde 3 günlük diğerinde ise 4 günlük gazeteleri almak için gazetecinin kapısında bekleşirdik. >>>
Mustafa Kemal'in yetişmesinde derin izleri ve etkisi olan Tevfik Fikret'i anıyoruz
Doksan bir yıl sonra
ORHAN KARAVELİ
______________________________________________
Şairliğinin, yazarlığının ve ressamlığının yanı sıra bir amatör mimar da olan Tevfik Fikret 'in planlarını çizip neredeyse elleriyle yaptığı ve 'kuş yuvası' anlamına 'Âşiyan' adını verdiği evinin çevresi, Rumelihisarı'nın, Boğaziçi'nin bu güzel köşesi, zamanla 'Âşiyan' diye anılır olmuş.
Yamaçlara uzanan, yakınlardaki biraz bakımsız mezarlık bile 'Âşiyan' diye bilinmiş. Şair Nigâr Hanım 'lardan 'Medine müdafii' ünlü Fahrettin Paşa 'lara kadar kimler yatmıyor ki burada?..
İşte, Fikret'in çok sevdiği Âşiyan'ına tırmanan dik yokuşla sayısız taş basamağın sessizliği, geçen yılın 19 Ağustos günü, sabah saatlerinden başlayarak alışılmamış bir canlılık ve hareket yaşadı. Birbirlerine destek olarak ya da bastonlarına dayanarak yürüyen yaşlılar, gencecik çiftler ve coşkuyla merdivenlerde koşuşturan çocuklar...
Yağmura karşın
Üstelik, 'ahmak ıslatan' türünden aralıksız bir yağmura aldırış etmeden. Âşiyan'ın önündeki, Fikret'in elleriyle düzenlediği bahçeye ulaşanların sayısı çok geçmeden üç yüz kişiyi, belki daha da fazlasını bulmuştu. Batı müziği yapan bir 'dörtlü' karşılıyordu onları. Yanı başındaki Boğaziçi Üniversitesi'nin (eski Robert Kolej) bahçedeki banklara oturup irili ufaklı tekneleri seyreden öğrencileri, o sabahki kalabalığa bir anlam vermeye çalışıyor olmalıydılar. Belki farkında değillerdi ama takvimler o gün 19 Ağustos tarihini gösteriyordu.
'Artık yıkılıyorum'
'Türk Aydınlanması' nın büyük ismi ve öncüsü; Mustafa Kemal 'in, İlhan Selçuk 'a göre 'çok şey borçlu olduğu' esin kaynağı; 'karanlıklarda bir ışık gören ve o nura doğru yurttaşlarını götürmeye çalışan...' Tevfik Fikret , doksan yıl önce o sabahın erken saatlerinde ölmüştü: '... Artık yıkılıyorum... yavrum... yavrum...' diyerek ve cam fanuslu saat 02.20'yi gösterirken, Âşiyan'ın deniz manzaralı bir odasında.
''... Sırtüstü yatıyor ve hiç de ölmüşe benzemiyordu. Sakalı tıraşlı, gözleri kapalıydı. Başının altındaki yastığın kılıfı ve göğsüne kadar çekilen örtü gibi Boğaziçi'ni seyrettiği pencerenin perdeleri de bembeyazdı. Etrafı, bahçesinde yetiştirdiği çiçeklerle bezenmişti. Kısa kollu geceliğinden taşan kolları, ölüm döşeğindeki bitik bir adamınkinden çok hâlâ güreş tutabilecek bir eski ve güçlü pehlivanınkileri düşündürüyordu. Sanki ölmemişti de sıcak bir ağustos gününün esintisinde öğle uykusuna yatmış gibiydi. 'Vicdanla inandığı', 'ulvi ve münezzeh', 'kudsî ve muallâ' 'kudreti külliyesine' kavuşmuş olmanın mutluluğu okunuyordu huzurlu yüzünde... Bu kadar canlı, rahat ve güzel bir ölü yüzü daha önce belki de hiç görülmemişti...''
Gelmiş geçmiş en başarılı öğrencisi ve müdürü olarak, külleri üzerinde adetâ yeniden yarattığı Galatasaray'ın Mezunlar Derneği ile Türkiye Yazarlar Sendikası eşzamanlı bir tören düzenlemişti, Fikret'i doksanıncı ölüm yılında anmak için.
Dış ve iç güçlerin elbirliği ile ülkemizi yeniden ortaçağ karanlığına sürüklemek istediği günümüzde yüzlerce insan, sözbirliği etmişçesine çevresinde toplanmıştı.
O yağmurlu ve biraz kasvetli günde Fikret'in ışığı aydınlatıyordu sanki ortalığı. Herkes, birbirine, Cumhurbaşkanı Sayın Sezer 'in yayımladığı Fikret'le ilgili o güzel, çarpıcı ve uyarıcı mesajı görüp görmediğini soruyordu. Tarihimizin en karanlık ve umutsuz döneminde bir Tevfik Fikret ışığı parlamamış olsaydı, belki bir Mustafa Kemal'imiz de olmazdı. ''Ben inkılap ruhunu Fikret'ten aldım...'' diyen gencecik Mustafa Kemal Paşa, yurdu kurtarmak için Anadolu'ya çıkma kararını bile, anısını bir kez daha yaşamak için 19 Ağustos 1918 günü Âşiyan'a giden yokuşu tırmanırken açıklamıştır.
Fikri hür, irfanı hür bir şair
Fikret, ''Kimseden fayda ummam, dilenmem kol kanat'' mı demişti, işte O da ''Bağımsızlık benim karakterimdir...'' diyordu.
Fikret, ''Fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür bir şairim'' diye mi haykırmıştı, işte Mustafa Kemal de daha 1924'te öğretmenlere hitaben ''... Hiçbir zaman hatırınızdan çıkmasın ki Cumhuriyet sizden, fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür nesiller yetiştirmenizi ister...'' diyor ve ekliyordu:
''... Fikret'in Tarih-i Kadim'i yok mu, işte o dünyada yapılması gereken bütün devrimlerin kaynağıdır...''
İlginç bir rastlantı: Mustafa Kemal'in yetişmesinde derin izleri ve etkisi olan Tevfik Fikret de ''Ölümün artık yaklaştığını hissediyorum...'' dediği son günlerinde Mustafa Kemal'i 'keşfetmişti' . O'nun Çanakkale savaşlarındaki başarı haberlerini heyecanla izliyor ve ''Ah... Gelibolu'daki şu miralayı bir görebilsem!.. Tanıyabilsem!..'' diye hayıflanıyordu. Ağabey - kardeş yaşlarında idiler. Birbirlerini hiç görmediler ama aralarında sanki gizemli bir bağ; bir aydınlık, çağdaşlık, yurtseverlik ve uygarlık köprüsü vardı. Ülkemizin bilinçsiz, bilgisiz, birikimsiz ve aydınlıktan yoksun ellerde yeniden karanlıklara sürüklenmek istendiği günümüzde, Atatürk'ü ve O'nun esin kaynağı Tevfik Fikret'i anlamaya, yaşatmaya ve fikirlerine sımsıkı sarılmaya her zamankinden fazla gereksinme duyuyoruz.
İnsan melek olsaydı cihan cennet olurdu
......
Elbet sefil olursa kadın alçalır beşer
......
Hak bellediğin yola yalnız gideceksin
......
Varsın bulunmasın bilecek nâm ve şânını
......
Dâimâ önde, dâimâ yukarı
......
Düşmek, etrafı görmemektendir
......
Sen yoruldukça yol uzar, artar
Çalı dişler, taş ağrıtır, yırtar
......
Evet sabah olacaktır. Sabah olur geceler
......
'Aydınlanma'... işte asrımızın emellerinin ruhu
......
Zafer biraz da hasar ister
......
Sen zanneder misin ki 'benim' hep elemlerim
Heyhat! Ben günlerin dertlerini inlerim
......
Zulmün topu var, güllesi var, kalesi varsa
Hakkın da bükülmez kolu, dönmez yüzü vardır
......
Bütün âlem kuvvetin esiridir
Fikret-Akif kavgası
Tevfik Fikret 'in din ve inanç konularındaki farklı yaklaşım ve felsefesi ile bir Amerikan eğitim kurumunda, üstelik Türk edebiyatı üzerine dersler vermesini doğru bulmayan Mehmet Akif (Ersoy), kendisi hakkında bilinen tek eleştirisi bile olmamış çağdaşı Tevfik Fikret'e alışılmadık ağırlıkta bir dille sataşmaktan ve 'hükümeti' ona karşı sessiz kalmakla suçlamaktan çekinmemiştir:
Robert Kolej'deki sanat dâhisinin kalemi
Vurur bu darbeyi isterse. Çünkü haddine mi
Hükümet'in ona kalkıp da itiraz etmek?
Herifte bandıralar çifte, tek de olsa direk!
......
Dehâların çoğu ekzantrik ya hani,
Bu 'personaj'da var bir deli kılıklı mani!
......
Şimdi Allah'a söver, sonra biraz bol para ver,
Hiç utanmaz, Protestanlara zangoçluk eder!
Akif'in, edebî düzeyden -ne yazık ki- yoksun bu sataşmasına Fikret'in 2 yıl bekledikten sonra, 1914 Kasımı'nda 'Tarih-i Kadim'e Zeyl' le (Eski Çağlar Tarihine Ek) verdiği yanıt, onun yüksek insan niteliklerini, açık kalpliliğini, eksilmez coşkusunu ve ne denli 'fikri hür, irfanı, vicdanı hür bir şair' olduğunu gözler önüne serecek özellikler taşımaktadır:
Ben ki, üç beş pulu tercihinden
Protestanlara zangoçluk eden
Şairim... Kesin bilgi kürsüsünün ziyneti,
İslam dininin yorumcu şairi
'Molla Sırat' hazretlerine edebî
Saygılarımı sunarak
Tereddütsüz diyorum ki: Zangoçluk
Sıfatına lâyık bulunduk;
......
Bana anlatma o güzel dini,
Bilirim ben de senin bildiğini;
......
Bilmeden, görmeden inan ettim,
Nefsimi dinime kurban ettim;
......
Anladım çünkü hakikat başka,
Başka yoldan varılırmış Hakka.
......
Şimdi cennete cehenneme aldırmadan
Süzerim evreni hayran hayran!
......
Müminim: Varlığa imanım var,
Her kanat bir meleği açıklar
Peygamberlere göstermem ilgi,
Bir örümcek götürür Hakka beni...
Kitabım tabiatın kitabı.
Bendedir iyinin de kötünün de sebebi...
......
Taşırım coşkun yüreğimde
İnsanın aşkını da elemini de...
......
Din-i Hakk bence bugün din-i Hayat.
Sen ne dersin buna, Ey 'Molla Sırat'?
Kavgalı babaların talihsiz çocukları
Tevfik Fikret'i gözden düşürmek ve unutturmak için her yolu deneyenler, dilinin eskiliğini, dinsel felsefesini ve karabaskı döneminin baş aktörü Abdülhamit'e karşı girişilen bir suikast teşebbüsünün başarısız oluşu karşısındaki tavrını da eleştirmişlerdir. Kimi kalemler, şair öldükten yıllar sonra din değiştiren Halûk'u babasının Hıristiyanlığa ittiği yalanını bile öne sürmüşlerdir.
Tek çocuğu ve oğlu Halûk 'un yükseköğrenim için gittiği Amerika'da din değiştirmesini ve sonunda bir presbitaryen kilisesinin başrahibi olmasını da Tevfik Fikret'e fatura etmekten çekinmemişlerdir.
Kimi kalemler, şair öldükten yıllar sonra din değiştiren Halûk'u babasının Hıristiyanlığa ittiği yalanını bile öne sürmüşlerdir. Bunlar arasında, edebiyat tarihçisi geçinip, yüksek makine mühendisi ve üniversitede profesör Hüseyin Halûk Fikret'in Hıristiyanlığı seçmekle yetinmeyip iki oğlunu da 'kendisi gibi papaz yaptığı' (!) yalanını ortaya atanlar bile vardı. Oysa Gill ve Halûk Fikret çiftinin çocukları olmamıştı.
1959'da Vatan gazetesi adına Amerika'da iken Halûk'un izini bulmaya çalışmış fa kat başarılı olamamıştım. Geçen yıl Fikret üzerine çalışırken ziraat mühendisi Fikret ve seksen beşindeki eğitimci eşi Ali Kaygı çifti ile tanıştım. Kazandıkları bursla ve çocuklarıyla birlikte Amerika'ya giden Kaygı'lar, Halûk Fikret'le yakın ve sıcak bir dostluk kurmuşlar ve çok satışlı bir gazetenin 1962 yılında ve birinci sayfadan 'Papaz Halûk' tanımlamasıyla okuyucularına adeta teşhir ettiği Halûk Fikret'in ne denli saygın, sevilen ve bilge bir insan olduğunu görmüşlerdi. Türkçesi fena değildi. Babasının kimi şiirleri hâlâ ezberindeydi. Türklüğünü unutmamış ve uzun süre Türkiye'ye dönmek ve burada bir iş bulup eşiyle birlikte yerleşmek için her yolu denemişti. Ne ki bazı yakınları yazdıkları mektuplarla onu bu kararından caydırmışlardı? ''... Sakın gelme!'' demişlerdi, ''Oralarda din değiştirmişsin. Gelirsen burada seni tükürükle boğarlar!..'' Aydın bir çift olan Kaygı'lar, ellerindeki bütün kayıt, belge ve fotoğrafları bana verdiler. Bu sayede, 'Halûk'un Bayramı' nın, 'Vedası' nın, 'Amentüsü' nün, 'Defteri' nin yanında Halûk'u nihayet ve gerçek kişiliğiyle tanımış olduk.
1893 İstanbul doğumlu Halûk, 72'nci yaş gününe beş gün kala Florida'nın Orlando kentinde öldü. Amerikan gazeteleri ölüm haberini ''... başını defne yapraklı bir tacın süslediği büyük Türk şairi Tevfik Fikret'in oğlunu kaybettik'' diye verdiler.
Yüksek mühendis, üniversite hocası, işadamı ve başrahip olarak 'Türk' adını onurla taşımıştı. Seçkin ve saygın bir iyi niyet elçisiydi Türkiye'nin, ama Türkiye'nin bundan haberi olmamıştı. Fikret'in 'papaz oğlu' idi, o kadar. Oysa yaşadığı yerde olay oldu ölümü. Cenazesine altı yüz kişi katıldı. Mezarı başında üç rahip onun seçkin ve saygın kişiliğini anlatan konuşmalar yaptı.
Onun ölüm haberini yorumsuz duyuran Türk gazetelerinden biri, Milliyet, bir başka Türk şairinin oğluna ait ölüm haberini ise şöyle veriyordu:
''... Şair Mehmet Akif Ersoy 'un oğlu Mehmet Emin Ersoy dün, İstanbul Tophane'de bir kamyon kasası içinde ölü bulunmuştur. Devamlı alkol alan ve bir kalp krizi sonucunda öldüğü anlaşılan Mehmet Emin Ersoy'un cenazesini kaldıracak bir makam bulunmadığından ceset uzun süre sokakta kalmıştır. Üç yıl önce eşi ölen Ersoy, kendini uyuşturucu maddeye vermişti ve uzun süredir Tophane'nin arka sokaklarında yaşıyordu...''
Cumhuriyet 18.08.2006 |
Saat ve Tarih:
01:52
,
12/10/2006
Bulundugu yer:
Arastirma
|
Yorumlar (0) | Yorum Yaz | Baglantı |
|
EDEBİYATTA KASTAMONU 1
EDEBİYATTA KASTAMONU 1
Kurtuluş Savaşı’nda yöre, Anadolu’nun giriş kapısı durumundaydı. Istanbul’dan “Kurtuluşçular”a katılmaya gelenler, İnebolu-Kastamonu-Çankırı üzerinden Ankara’ ya geçiyordu. Karadeniz’den gelen cephane de bu yolla cephelere taşınmıştır. Özellikle İnebolu, daha çok bu yüzden anılara, edebiyat ürünlerine yansımıştır.
Şuara tezkiresi yazarı Latifi (1491-1582) Kastamonuludur. Yapıtında XVI. yy ortalarına değin yetişmiş şairler üstüne bilgiler vermiştir. “İkinci derecede bir divan şairi” (Necatigil, s.18) sayılmaktadır. Ayrıca, Galib Paşa (Abdülhalim) diye bilinen (?-1876) divan şairi, yöre dilini edebiyat ürünlerinde kullanmıştır. İlk kez, halk ağzıyla güldürücü, yerici gazeller yazmıştır. Türk köylü ağzını, aruz veznine uygulayarak yazdığı eseri taş-baskı tekniğiyle basıldı.
Bu Dünyadan Nazım Geçti adlı anı yapıtında Va-Nu, Kurtuluş Savaşı başların da Nazım Hikmet’le Anadolu’ya geçişlerini anlatırken İnebolu’nun bir “giriş kapısı” olduğunu, hem de “süzgeçli bir kapı” olduğunu belirtiyor. O günlerde kasaba yabancılarla doludur. Ankara’dan izin çıkarsa “geçilir”, çıkmazsa “geriye dönülür”.
Birinci Dünya Savaşı bitiminde Almanya ‘dan yurda dönen “Spartakistler”den kimileri İnebolu’dadır. Sadık Abi, Vehbi Sarıdal ve Nafi Atuf da aralarındadır. Bir araya geldiklerinde Nazım’la kendisinin yabancısı olduğu biçimde, toplumsal sorunlarla çözüm yollarını tartışmaktadırlar.
Nazım’la Va-Nü Anadolu’yu ilk kez görmenin coşkusu içindedir. Birlikte “İnebolu” şiirini yazarlar.
İki arkadaş tuttuk dağlara giden yolu
Öyle yükselmişiz ki sahilde İnebolu
İnce sokaklarıyla ufaldıkça ufaldı
Minareler bir çizgi, camiler nokta kaldı
Evleri birbirine giren şehrin içinde
Bu ne güzel memleket! Yüksek dağlarında kış
Deresinde ilkbahar, yollarında sonbahar
Altın güneşiyle de yazın sıcaklığı var.. (s. 71)
Ankara’dan izin çıkar. 1921 yılı Ocak ayının soğuk bir gününde beş on kişilik bir kafileyle yola çıkarlar. Geçtikleri yerlerde korkunç bir yoksulluk ve bilgisizlik egemendir. İnebolu’dan Kastamonu’ya üç günlük yürüyüş onları sarsar. İlerde Nazım’ın şiirlerinde yer alacak izlenimlerin kaynağı olur.
Kastamonu ‘da bir geneleve götürülürler, çevreyi gezerler. Gördükleri, büsbütün şaşırtıcıdır... Acı acı düşünmekten, sormak tan kendilerini alamazlar:
“Bu perişanlığın sorumlusu kim? Bu memleketin böyle kalmasından sorumlu kim?”
İstiklal Harbinde Kastamonu (1933) adlı yapıtı, anılarına, belgelere dayanarak Açıksözcü Hüsnü yazmış. Hüsnü Açıksöz, 1919’da liseyi bitirir bitirmez arkadaşı Hamdi’yle (Çelen) Kastamonu’da bir gazete çıkarmaya kalkışır. “Paraları yoktu. Vali İbrahim Bey’i, o günün siyasi bölünmelerinden yararlanarak razı ettiler ve gazeteyi Vilayet Matbaası‘nda bastırmaya başladılar. Bundan sonra Açıksöz gazetesi, Hüsnü Açıksöz’ün kişiliğinde halkın en çok okuduğu ve halkın dileklerini en iyi dile getiren gazete oldu” (Açıksöz, 1982, s. 6).
Hüsnü Açıksöz yapıtında, yaşadığı, tanığı olduğu olayları, kentin örgütlenerek Kuvayı Milliye’ye katılışını, savaş sırasında gösterdiği büyük özveriyi ayrıntılarıyla anlatıyor.
“Şehrimiz sanki bir santral gibi idi. İstanbul’dan gelenler İnebolu’ya çıkınca, Ankara’ya telgraf çekilir, oradan izin istenirdi” (s. 96). Pek çok ünlü, Kastamonu üstünden Ankara’ya geçmiştir. Yapıtta bunların bir listesi de veriliyor.
Aralarında Mehmet Akif de var. Akif camilerde halkı savaşmaya çağıran vaazlar vermiş. İstiklal Marşı’nın sözleri de ilk kez 21 Şubat 1921 günkü Açıksöz’de yayınlanmış.
Yazar, Birinci İstiklal Mahkemesi çalışmaları üzerinde de duruyor, kararlarından örnekler veriyor. Mahkeme, işe başlarken şu bildiriyi yayınlamış:
“Bundan sonra memleketin casuslara, eşkıyaya, rüşvet alana, zalime, asker firarisine, bunları saklayanlara, zenginleri fukaraya tercih edenlere, sizlere haksız yere eziyet edenlere, her kim ve ne mevkide ve rütbesi ne kadar büyük olursa olsun aman yoktur” (s. 108).
Kesin kararlar veren ve hemen uygula yan mahkemenin başkanı Refik Şevket (İnce)’dir.
|
Saat ve Tarih:
10:43
,
11/10/2006
Bulundugu yer:
Inceleme
|
Yorumlar (0) | Yorum Yaz | Baglantı |
|
|
September 13th, 2007
Röportajını keyifle okudum. Bizler röportaj dendiği zaman hep ünlü isimler flaş isimler anlarız. Ama senin röportajların bu kalıpları yıkıyor. Tanınmış isimlerin yanında hiç tanımadığımız, kim bilir bize uzak hangi şehirlerde yaşayan ve hiç görmediğimiz insanlarda getiriyorsun buraya. Ali ŞAHİN’den de çok şey öğrendim sayende. Çok uyumlu ve şeker bir dayı & yeğensiniz. İkinizede teşekkür ediyorum.
September 13th, 2007
Edebiyat sanatı insanlardaki ruh inceliğini ortaya çıkarır.Ali beyde bu fazlasıyla görülüyor.Memleketi adına yaptığı şeyler çok güzel.Elinden gelen neyse onu yapıyor.Keşke herkes böyle duyarlı olsa çevresine karşı.
September 13th, 2007
Ellerinize, Yüreğinize Sağlık. Çok Güzel Röportaj Olmuş…Dayınıda Daha Yakından Tanımış Olduk… En Azından böyle çınarlarında hala varolduğunu öğrendik.
September 13th, 2007
Güzel bir röportaj olmuş. Hocamız soruları samimiyetle cevaplamış ama bişey dikkatimi çekti tam devrimci tipi var vallahi
elinde gazete olan ilk fotoğrafta. ilk bakışta anladım 
September 13th, 2007
cihan kardeşim bu güzel roportaj için teşekkür ederim, inşallah bu saygı ve sevgi dolu sitenle yaşamındada hep boyle ilkeli ve saygılı devam edersin.
September 13th, 2007
gzl olmuş
September 13th, 2007
İlk başta şunu söylemek istiyorum…Hep memleketi için çalışan bir eğitimci çarptı gözüme.Bunu herkes yapamıyor.Bu bir ayrıcalıktır.Birde şu konuda çok haklıydınız.Biri alıoyr mesela yazınızı forum sitesinde paylaşm olarak veriyor. Alta yazılan yorumlar gerçekten iç acıtıcı oluyor…Son olarak;Cihan çok başarılı bir çalışma olmuş tebrik ederim:=)
September 13th, 2007
Güzel bir çalışma çok hoş.Türkçe konusunda sayın Şahin’e aynen katılıyorum.Ama edebyat konusunda katılmadığım noktalar.Ben de bir insanın istediği gibi yazmasından yanayım..
Sevgilerle…
September 13th, 2007
Böyle bir insanın yeğeni olmak güzeldir, eminim. Söyleşi her zamanki gibi, oldukça güzel ve doyurucu…
Artık izleyeceğimiz pek çok blog doğdu, bir o kadar da incelenecek arşivimiz oldu. Ali Şahin’e buradan tüm paylaşımları için teşekkürler.
September 13th, 2007
Ali Şahin gibi vatandaşlarımızın, arkadaşlarımızın, dostlarımızın ülkemizde ve Kastamonu’da çoğalmasını dilerim. Bu ülkenin şarlatanlara değil, sorumluluk duyan, kendini olumlu yönde geliştiren kişilikli insanlara çok gereksinimi var. Ancak ülkemizdeki mevcut sistem insanlarımızı sadece kısa mesafeli şahsi çıkarlarını gören sürülere dönüştürüyor. Devrim kelimesini unutturmaya çalışan inkilap diyen bu sisteme karşı, daha insanca yaşamak için, daha uygar bir Türkiye için, daha özgür bir dünya için inadına DEVRİM. Bireysel kurtuluş peşinde olmak yozlaşmak, toplumsal kurtuluş peşinde olmak güzelliktir. Türkiye’de de dünyada da hızlı bir yozlaşma söz konusu Ali ŞAHİN gibi dostlar bize bu dünyada yalnız olmadığımızı hatırlatıyor. Belki de herşeye rağmen bizim topraklarımızda daha insanca bir yaşam kurulabileceğini müjdeliyor. Önemli olan gönül yaşıdır. Okuduğum, araştırdığım, dağlara tırmandığım, insanlarımı sevdiğim, yozluklara karşı mücadelemi sürdürdüğüm müddetçe kendimi hep 19 yaşımda görüyorum. Ali ŞAHİN şu an üniversitelerimizde okuyan ve sürüye katılmış, yozlaşmış, bencil ve hazır yiyici öğrencilerden çok daha delikanlıdır. Daha gençtir.
September 13th, 2007
cihan harikalar yaratmışsınız inan bana çok güzel olmuş ikinizlede gurur duydum.malum babam hep gururumdu ama
sen harikalar yaratmışsın halacıgım tebrikler.
September 13th, 2007
sevgili Ali Şahin’i gözlerim dolarak okudum. kendini tamamen mesleğine, öğrencilerine, yaşadığı yere adamak öyle kolay bir şey değil. insan içinden gelerek , yürekten yapar ancak bu kadar ard arda sıralı başarıları, güzellikleri, fedakarlıkları. ben tanıdığım bir kaç (üçü beşi geçmez ama) öğretmen tanıyorum ki ders bittiği anda bırakın okulda durup öğrencilerine yardımcı olmayı, bulunduğu şehirde dahi durmazlardı. en son düzenlenen Haldun Taner öykü ödülünü küçük bir köyde görev yapan bir ilkokul öğretmeni kazanmıştı. o geldi birden aklıma, hem öğrencilerini ihmal etmeden mesleğini yapıp hem de küçücük odasında yazılarını kaleme almıştı. öğretmenlik ve edebiyat ayrı bir aşk bence.ilkokul öğretmenliği - edebiyat, bayıla bayıla gıptayla imrendiğim iki güzel meslek ve sanat dalı. yıllardır haldun taner öykü ödülü için yazar dururum ama nafile. dayı - yeğen, sizleri inanın içtenlikle tebrik ediyorum, dayını tüm yaşamı içine hep başarı sığdırdığı için, seni de öyle yavan, saçma sapan gençlik akımlarına uymadan böylesine güzel bir blog yaşattığın için…
sevgiler
September 13th, 2007
tamda bugün kültürel yozlaşma,dilimizi koruyalım konulu konferanstan geldim..
Senin bu röportajınıda keyifle okudum..Evet hepimiz türkçeyi bozuk kullanıyoruz..Ben yok kullanmıyorum falan deme ayrıcalığına sahip değilim.Farkında olmadan ne çok yabancı dili türçemiz gibi kullanıyormuşuzz bugün birdaha anladım..
Bunları yavaş yavaş yüklemişler beyinlerimize…
Bunu yapmak kolaymı aslında düşününce çok zor değil..
Ama fast food ‘da yemek yiyoruz,center’lerde alışveriş yapıyoruz,hospitallerde tedavi oluyoruzz…Peki bunların arasında nasıl düzelticeğiz türkçemizi?
Dedim ya bende Türkçemi hakkıyla kullanan biri değilim..Ama çabalamanın gereğini anladım bugün bir daha..Öz benliğimize sahip çıkmalıyız..
aman çok uzatmışım farkında olmadan:)
hemen araya yabancı bir kelime kullanıp kaçayım:D:D
bye;Ppp
September 14th, 2007
Bu dayın Rapunzel’in saçlarını kestim yazında anlattığın dayın (: Okur okumaz anladım.. Gerçekten yazdığın kadar varmış.. Olmasa sen yazmazdın ya zaten (:
September 24th, 2007
N efis bir çalışma olmuş
çok keyifle okudum.Elinize kaleminize yüreginize sağlık.
September 25th, 2007
Gerçekten başarılı bir röportaj olmuş tebrik ederim. Ali Bey gerçekten çok hoşuma gitti. Kendisi babamla yaşıt. Çok sevdim. Ama ne yazık ki onun gibi insanların nesli tükeniyor. Çok üzülüyorum. Herkes aykırı olma derdinde. Ülkesinden sürekli şikayetci ve her şeyi sürekli devletten bekliyor. Oysa Ali Bey ne güzel… Yaşadığı ilçe dahilinde elinden geleni yapıyor. Hepimiz böyle olsaydık sanırım devlete pek iş düşmezdi. Ellerinizden öpüyorum, saygı ile. Ve yeğeninizi tebrik ediyorum. Tek başına böyle dolu içerikli bir siteye imza attığı için. Gerçekte her yazısının altına attığı fiyakalı imzanın hakkını veriyor. Severek izliyoruz.
September 27th, 2007
Merhaba sevgili Cihan, Seni kutluyorum yaptığın bu güzel röportaj için. Ali Şahin edebiyat öykü ve edebiyat faaliyetleri konusunda yaptığı değerli çalışmalar duyurularla herkese ulaşan çalışkan değerli bir öğretmenimiz. Yüreği hep edebiyat için çarpan bir gönüllü edebiyat elçisi. Aslında onun çok da güzel yazıları, denemeleri öyküleri var. Güzel yaşanmışlık öyküleri özellikle de Taşköprü’nün o güzelişm eskiş zamanlarında geçen… Umarım onları bir gün kitaplaştırır. Belki de editörü sen olursun. Tekrar kutluyorum. ezgi umut
September 30th, 2007
KİTAPLARDA ÖLMEK
Adı, soyadı açılır parantez
Doğduğu yıl, çizgi, öldüğü yıl, bitti
Kapanır, parantez..
O şimdi kitaplarda bir isim, bir soyadı
Bir parantez içinde doğum, ölüm yılları.
Ya sayfa altında, ya da az ilerde
Eserleri, ne zaman basıldıkları
Kısa, uzun bir liste.
Kitap adları
Can çekişen kuşlar gibi elinizde.
Parantezin içindeki çizgi
Ne varsa orda
Ümidi, korkusu, gözyaşı, sevinci
Ne varsa orda.
O şimdi kitaplarda
Bir çizgilik yerde hapis,
Hâlâ mı yaşıyor, korunamaz ki,
Öldürebilirsiniz.
Behçet NECATİGİL