linkler - 08:23, 30/11/2007 |
www.wikipedia.org
www.fenerbahce.org
www.azbuz.com
www.blogcu.com
www.ruyatabirleri.com
www.inndir.com
www.tamindir.com |
0 Yorumlar | Yorum Yaz |
|
ORGANİK TARIM
Organik tarımın nitelikleri
Bu tarz uretimde kimyasal gübre, ilaçlama, hormon gibi dış etkenler kullanılmaz. Tamamen dedelerimizin gerçekleştirdiği doğal üretim yöntemlerinin günümüz agronomik bilgiler ışığında yapılmasıdır. Yöntemin en büyük zafiyeti ürün maksimizasyonuna izin vermeyişidir. Diğer bir deyişle kantitatif yöntemlere göre daha az ürün elde edilir. Risk, diğer yöntemlere göre daha fazladır. Tüm bu etkenler ekolojik tarım ile üretilmiş ürünlerin daha pahalı olmasını sağlar. Ekolojik üretim yapan bir çiftçi, uluslararası bir denetleme şirketi tarafından verilen sertifikayı almak zorundadır. Bu sertifikayı alabilmesi için ürünlerini gerekli koşullarda üretmelidir. Gerekli koşullar sağlandığında bu denetçi firmalar ürünü denetleyerek sertifika verirler. Ekolojik tarım her ne kadar istenen bir tarım yöntemi olarak görülse de 6 milyarı geçen dünya nüfusunun doyurulması için kantitatif tarım yapılması gerekmektedir. Bu konuda agronomistlerin en fazla tartıştıkları konulardan biridir. ekolojik tarım kelimesi her ne kadar yukarıda bahsedilen hususlardaki tarımı ifade etse de, ismi üzerinde de önemli anlaşmazlıklar vardır. Bu yöntem ile üretilen ürünlerin ekolojik kelimesi ile bir bağı olmaması sebebiyle "Organik tarım" daha doğru bir isim olarak kabul edilmektedir.
Organik tarımın önemi
Organik tarım, herşeyden önce belirli kurallar çerçevesinde sürdürülebilir bir tarım demektir. Buda başta toprak olmak üzere su, hava, çevre ve doğada yaşayan diğer canlılara zarar vermeyen bir üretim anlamına gelmektedir. Örnek olarak ilaçlama ile çevredeki bir göl ve paralel olarak o gölde yaşayan canlılar zarar görebilir. O gölün suyunu kullanan insanların zarar görbileceği gibi, gölden avlandığı bir balığı yiyen kuş bambaşka bölgelere hastalık taşıyabilir. Organik tarım kuralları çerçevesinde çevresine duyarlı, sömüren değil sürdürülebilir olan bir üretim sağlar.
Üretilen ürünlerin kolayca izlenebilmesi ve her aşamada denetlenebilmesi ile tarımda ciddi bir denetim eksikliğini giderebilir.
Üretilen ürünlerin insan sağlığına zarar verebilecek kimi atıkları barındırmasının önüne geçerek hastalıkların yayılması/oluşmasını ciddi oranda engelleyebilir.
Organik tarım yanlızca insan sağlığını değil, aynı zamanda yaşam alanımız olan dünyanın korunmasını da sağlar.
Mevcut tarım toplaklarının azalarak çölleşmesini, kullanılamaz hale gelmesini ve sömürülmesinide engeller.
Organik tarımın dezavantajları
- Organik tarım sonucunda üretilen ürün miktarı düşer bu da fiyatları yükseltir.
- Ürün miktarının düşmesi dünya nüfusunun ihtiyaçlarının daha zor karşılanması anlamına gelir.
- Daha fazla risk içerdiği için üretici açısından sakıncaları vardır. Bu durum fiyatları olumsuz etkilr.
- Her türlü alanda uygulanamaz bu durum şu koşullarda tarım yapılabilen kimi arazileri kullanılamaz kılabilir. Böylece tarım yapılabilir arazi oranında düşüş olabilir.
|
0 Yorumlar | Yorum Yaz |
hücre - 08:17, 30/11/2007 |
HÜCRE
Hücre, canlının canlılık özelliklerini taşıyan, yapı ve görev bakımından en küçük parçasıdır. Hücreye "göze" de denilebilir.
Atomların molekülleri, moleküllerin makromolekülleri, makromoleküllerin makromoleküler kompleksleri oluşturmasıyla, dokuların en küçük yapı taşları olan ve yaşamın tüm özelliklerini sergileyen hücreler oluşmaktadır. Genel olarak tüm hücreler temelde aynı yapıya sahiptirler. Fakat bulundukları dokuya ve dolayısıyla fonksiyonlara bağlı olarak bazı özelleşmeler gösterirler. Bitkisel ve hayvansal her organizma bu yapı taşları "hücre"lerden oluşur. İnsanda yaklaşık olarak 10 üstü 14 adet hücre bulunmaktadır.Tüm hücreler "hücre zarı" denilen bir yapıyla çevrelenirler. Hücrelerin içinde "sitoplazma" denilen bir sıvı ve bunun içinde dağılmış "organel" denilen yapılar bulunur.
Ökaryotik Hücre Yapısı: 1)Çekirdekçik 2)Çekirdek 3)Ribozom 4)Vezikül 5)Granüllü (Tanecikli) Endoplazmik Retikulum 6)Golgi Aygıtı 7)Sitoiskelet 8)Granülsüz (Düz)Endoplazmik Retikulum 9)Mitokondriler 10)Koful 11)Sitoplazma 12)Lizozom 13)Sentriyoller
TARİH
Hücreyi ilk bulan ve tanımlayan İngiliz uzman Robert Hook'tur. Hook mikroskopla incelemekte olduğu mantar parçasının yanyana dizili bitişik bölümlerden oluştuğunu görmüş, bu yapı birimlerine "hücre" adını vermiştir (1665). Daha sonra 1671 yılında Grew ve 1672 yılında Malpighi, bitkilerde de aynı yapı birimlerinin olduğunu bulmuşlardır. 19. yüzyılın ortalarında "hücre kuramı" ortaya atılmıştır. Günümüze dek geliştirilen hücre kuramı (hücrelerin yapısını, özelliklerini, oluşumlarını vb. tanımlayan kuram) biyolojiye büyük ilerlemeler sağlamıştır.
HÜCRE BİÇİMLERİ
Hücreler çok çeşitli biçimlerde olabilirler. Büyük bir çoğunluğu alyuvarlar gibi yumurta biçimli ya da küreseldir. Bunun yanısıra, mide hücreleri ya da meyve kabuğundaki hücreler gibi silindir biçimli; kas hücreleri gib uzun; sinir hücreleri gibi dallı, deri ve çiçeklerin yapraklarındaki hücreler gibi yassı biçimli hücreler de vardır.Hücrenin boyutları genellikle birkaç mikronluk büyüklüğe ulaşabilir (bir mikron milimetrenin binde birine eşittir.)
HÜCRE ÇEŞİTLERİ
Prokaryotik hücreler :
Bakteriler ve mavi-yeşil alglerdeki hücre tipleri bu gruba girer. Bunların çekirdek zarı ile çevrili çekirdekleri yoktur. Sitoplazmalarında mitokondri gibi zarlı organeller yoktur. Kalıtım maddesi olan DNA sitoplazma içerisine dağılmış durumdadır. Ribozomları vardır. Bu hücrelerin hayati faaliyetleri sittoplazmada ve hücre zarında gerçekleşir.
Ökaryotik Hücreler:

Bir yumurta hücresi (oosit)
Ökaryotlar (Lat. Eukaryota), "organel zarı" bulunduran organizmaları, dolayısıyla çekirdek materyali hücrenin sitoplazmasına dağılmamış olduğundan da gerçek çekirdeğe sahip organizmaları kapsayan canlı âlemidir. Karyon Latince'de "çekirdek" anlamını verir -eu ön takısı da "gerçek" demektir.
Kalıtsal materyal, hücre içerisinde belirli bir zarla çevrilmiş çekirdeğin içinde bulunur. Kromozomlar DNA'dan ve proteinden oluşmuş olup, mitozla bölünürler. Ökaryotlar, sitoplazmalarında karmaşık organeller bulundururlar. Ökaryotik hücreler, Prokaryotlara göre çok gelişmişlerdir, hayvanlar, bitkiler, mantarlar ve protistler âlemlerini kapsar.
Hücre zarı:
Ana madde: Hücre zarı


Hücre zarının Yapısı
"Sitoplazmik hücre zarı" da denir. Hücreyi dış ortamdan ayıran, seçici geçirgen canlı yapıdır. Hücreyi çevreleyen birim zar ortalama olarak 75 Angström (75x10-7 mm) kalınlığındadır. Birim zar içte ve dışta birer protein tabakası ile ortada bir lipid katından yapılmıştır. Elektron mikroskobu çalışmaları, zarların lipoproteinlerden yapılmış mozaik şeklindeki fonksiyonel birimler olarak incelenmesinin daha uygun olacağını göstermektedir. Hücre zarı hücreye şekil vermekle kalmaz, besin maddelerinin ve artık maddelerin hücreye giriş çıkışını da ayarlar. Zar aynı zamanda hücrenin koruyucusudur.
İlk bilimsel model Danielli ve Dawson tarafından ortaya atılmıştır. Bu model uzunca bir süre benimsendi ancak bu model hücre zarının işleyişini açıklayamadı. 1972 yılında Singer ve Nicolson'ın akıcı-mozayik zar modeli ortaya kondu. Bu modele göre zarın yapısında %65 protein, %33 lipit, %2 karbonhidrat bulunmaktaydı.
Hücre zarı, gözenekli ve yarı geçirgen yapıya sahiptir. Esas yapı taşları lipid ve proteinlerdir. Her hücrenin protein, yağ ve karbonhidrat oranları birbirlerinden farklı olduğu için her hücre zarı, o hücreye özgüdür. Hücreye gelen bütün kimyasal maddeler ve elektriksel iletiler hücre zarı ile alınır.Hücre zarının yapısında protein, yağ ve karbonhidrat bulunur. Hücre zarının görevleri;
- Sitoplazmayı çevreleyerek hücreye şekil verir ve dağılmasını engeller.
- Madde alış verişini düzenler.
- Ozmatik dengenin düzenlenmesinde görev alır.
- Salgı görevi vardır.
- Enzimleri taşıyıcı görevi vardır.
- Uyarı iletimi yapar.
- Hücrelerin birbirlerini tanımalarını sağlar
Sitoplazma
Ana madde: Sitoplazma

Mikroskopla bakıldığında hücrenin yapısı, keratin (kırmızı) ve DNA (yeşil)
Hücre zarı ile çekirdek zarı arasında kalan hücre bölümünü kaplayan, homojen nitelikte, kolloidal ve devamlı değişim halinde bulunan bir eriyiktir. Sitoplazma inorganik maddeler (çeşitli iyonlar metal tuzları, asit ve bazlar), organik maddeler, protein, yağ, karbonhidrat, nükleik asitler, hormonlar) ve % 60-95 arasında değişen sudan ibarettir. Sitoplazmanın içerisinde çeşitli canlı yapılar (organeller) ve cansız yapılar (inklüzyon cisimcikleri) bulunur. Canlı hücre maddesine “protoplazma” denir. Protoplazma, yapı bakımından sitoplazma ve çekirdekten oluşur.
Büyük oranda sudan ibaret olduğu halde ne sıvı ne de katı özellik gösterir yani kolloidal yapıdadır. Sitoplazma çözünmüş ve dağılmış tanecikler içerir. Bu çözünen taneciklerin miktarı hücre türüne göre değişiklik gösterir. İçinde bulunan genel organeller şunlardır:
Hücre çekirdeği:
Hücre çekirdeği yani Nukleus, tanecikli ve lifli bir yapıya sahiptir. Hücreyi yönetir. Çekirdek zarı, nükleoplazma, kromozom ve çekirdekçikten oluşmaktadır. Çekirdek zarı iki tabaka halinde ve çok gözenekli bir yapıya sahiptir. Nükleoplazma ise çekirdeğin özü olup özellikle protein ve tuzlar içerir. İşlevi hücrenin yaşamını sürdürmekve çalışmasını düzenlemektir. Çekirdek ölecek olursa, hücre de ölür. Çekirdek ayrıca hücre ana maddesi içindeki birçok küçük organelin birbirleriyle uyumlu olarak çalışmasını sağlar. Çekirdeğin hücre bölünmesinde rolü vardır.
Mitokondriler:
2-3 mikron uzunluğunda 0,5 mikron çapında elektron mikroskobuyla kolayca görülebilen elips biçiminde parçalardır. Sosis veya çomak biçimindedir. Mitokondrinin yapısında 2 zar bulunur. Hücrenin enerji meydana getirici üniteleridir. Hücre solunumunun sitrik asit devri (Krebs döngüsü) burada gerçekleşir. Organik moleküllerden kimyasal bağların kopmasıyla açığa çıkan enerji burada ATP şekline çevrilir.
Lizozomlar:
Yuvarlak, zarla çevrili, içersinde eritici (hidrolitik) enzimleri içeren organellerdir. Hücrenin sindirim görevini üstlenmiş olan yapılardır. Hücre içi fazla ve zararlı yapıları ortadan kaldırırlar.
Golgi aygıtı:
Golgi aygıtı ya da kompleksi, zarımsı tüp ve keseciklerin biraraya gelmesiyle meydana gelir. Genellikle çekirdeğe yakındır. Bilhassa aktif salgı yapan bez hücrelerinde göze çarpar. Asıl görevinin hücrenin salgıladığı proteinleri depolamak olduğuna inanılmaktadır. Paketleme ve salgı görevi yapar. Salgı bezlerinin hücrelerinde sayıları daha fazladır. Örnegin; ter bezlerinden ter, bunlar gibi örnekler. Golgi aygıtı büyük çalışmalar sonucu bulunmuştur. Açığa çıkan enerji burada ATP şekline çevrilir. Enerji üretir oksijenli solunum yapar. Eneji üretmekte kullanılır.
Endoplazmik retikulum:
Endoplazmik retikulum, sitoplazmada besin dolaşımını, yağ ve hormon sentezini sağlayan, hücre zarı ve çekirdek zarı arasında yer almış bir sıra karışık kanallar sistemidir. Üzerinde ribozom bulunmayanlarına "taneciksiz endoplazmik retikulum" denir ki, burası steroid hormon salgılayan hücrelerde steroid yapımının, diğer hücrelerde ise zehirsizleştirme olayının gerçekleştiği yerdir.
Plastitler:
Yalnızca bitki hücrelerinde bulunurlar. Plastitler; Kloroplastlar, Kromoplastlar ve Lökoplastlar olmak üzere üçe ayrılır:

Bitki hücrelerinde görülen kloroplastlar
- Kloroplastlar, yeşil renklidir, klorofil içerirler. Bitkilere yeşil rengini bunlar verirler. Güneş ışığı karşısında su ve karbondioksitten organik maddeler imal ederler ki, bu olaya karbon özümlemesi (fotosentez) adı verilir.
- Kromoplastlar, renkli plastitlerdir. Turuncu renkte olanlara “karoten”, sarı renkte olanlara “ksantofil”, sarımsı kırmızı olanlara da “likopen” denir. Havuç ve domates gibi meyve ve sebzelerin kendine has renklerini verirler.
- Lökoplastlar, renksizdirler. Bitkilerin ışık görmeyen kısımlarında (kök, yumru vb.) bulunurlar. Nişasta depolarlar. Fotosentez sonucu oluşan glikoz, iletim sistemi aracılığıyla depo yeri olan lökoplastlara gelir. Burada glikoz molekülleri birleşerek nişasta molekülleri meydana gelir. Nişastanın sentezi esnasında, su açığa çıkar. “n” sayıda glikoz molekülünün birleşmesi esnasında (n-1) sayıda H2O(su) molekülü açığa çıkar. Nişasta taneciklerinin şekil ve büyüklükleri bitkinin çeşidine göre farklılık gösterir.
Ribozomlar:
Ribozomlar, endoplazmik retikulum kanalcıkları boyunca sıralanmış ve sitoplazmada dağınık olarak bulunan protein sentezinin başladığı yapılardır. Yaklaşık 150 Angström çapındadırlar. Yapılarının % 65’i RNA (ribonükleik asit) ve % 35’i proteindir. Ribozom yardımı ile sentezlenen proteinler endoplazmik retikulum aracılığı ile hücre içi bölgelere veya hücre dışına iletilirler. Kısaca görevi protein sentezidir.
Vakuollar (Koful):
Vakuollar, içleri kendilerine has bir özsu ile dolu yapılar olup bitki hücrelerinde hayvan hücrelerinden daha fazla bulunur. Genç hücrelerde küçük, yaşlı hücrelerde ise tek tek ve büyüktür. Kofullar plazmoliz ve deplazmoliz olaylarında rol oynarlar. Bir hücreli hayvanlarda, besinlerin sindirildiği besin kofulları ile fazla su ve zararlı maddelerin atıldığı boşaltım kofullarının hücre canlılığını koruma da önemli rolleri vardır.
Hücrelerdeki farklı ve benzer yapılar
|
Yapı
|
Prokaryot Hücre
|
Bitki Hücresi
|
Hayvan Hücresi
|
Kısaca Görevi
|
|
Hücre zarı
|
Var
|
Var
|
Var
|
Madde alış-verişi ve sitoplazmayı ortamdan ayırmak
|
|
Hücre çeperi
|
Var
|
Var
|
Yok
|
Koruma ve destek
|
|
Ribozom
|
Var
|
Var
|
Var
|
Protein sentezi
|
|
Mitokondri
|
Yok
|
Var
|
Var
|
Enerji (ATP) üretim merkezi
|
|
Plastitler
|
Yok
|
|
|

|
|
İstanbul'un tarihi 300 bin yıl önceye kadar uzanır. Küçükçekmece gölü kenarında bulunan Yarımburgaz mağarasında yapılan kazılarda insan kültürüne ait ilk izlere rastlanmıştır. Bu dönemde gölün çevresinde Neolitik ve Kalkolitik insanların yaşadığı sanılmaktadır. Çeşitli dönemlerde yapılan kazılarda, Dudullu yakınlarında Alt Paleolitik Çağ'a, Ağaçlı yakınlarında ise, Orta Paleolitik Çağ ile Üst Paleolitik Çağ'a özgü aletlere rastlanmıştır.
M.Ö. 5000 yıllarından itibaren başta Kadıköy Fikirtepe olmak üzere Çatalca, Dudullu, Ümraniye, Pendik, Davutpaşa, Kilyos ve Ambarlı'da yoğun bir yerleşimin başladığı sanılmaktadır. Ama bugünkü İstanbul'un temelleri M.Ö. 7. yüzyılda atılmıştır. M.S. 4. Yüzyılda İmparator Constantin tarafından yeniden inşa edilip, başkent yapılmış; o günden sonra da yaklaşık 16 asır boyunca Roma, Bizans ve Osmanlı dönemlerinde başkentlik sıfatını sürdürmüştür. Aynı zamanda, İmparator Constantis ile birlikte Hristiyanlığın merkezlerinden biri olan İstanbul, 1453'te Osmanlılar tarafından fethedildikten sonra Müslümanların en önemli kentlerinden biri sayılmıştır.
İSTANBUL TARİHİNDEKİ BELLİ BAŞLI DÖNEMLER
Bizantion (M.O. 660 - M.S. 324)
Yunanistan'dan gelen Megara'lılar M.Ö. 680'lerde Marmara Denizi'ni geçerek İstanbul'a ulaştılar ve bugünkü Kadıköy'de Halkedon adını verdikleri bir kent kurdular. "Körler Ülkesi" olarak da anılan Halkedon'un halkı tarımla uğraşıyordu. M.Ö. 660'larda da Trak kökenli komutanları Bizans önderliğinde yola çıkan Mega'lıların diğer bir kolu bugünkü Sarayburnu'nun olduğu yerde başka bir kent daha kurdu. Efsaneye göre Delfi Tapınağı'ndaki kahinin öğüdüne uyarak burayı seçen Megara'lılar, komutanlarının adından hareketle, kente "Bizantion " adını verdiler. Bu yörede Megara'lılardan önce de bazı Trak toplulukları yaşadığı bilindiği için Megara'lılarla yerli halkın kaynaşmış oldukları sanılmaktadır.
Pek çok istilalara uğrayan Bizantion, M.Ö. 269'da Bithynialılar tarafından yağmalanarak ele geçirildi. M.Ö. 202'de Makedonyalılar'ın tehdidinden korkarak, Bizantion Roma'dan yardım isteğinde bulundu. Bu dönemden itibaren kentte Roma İmparatorluğu'nun etkisi başlamış ve M.Ö 146'da kent Roma'nın egemenliğine girmiştir. Önceleri idari olarak varlığını sürdüren kent, daha sonra Bitinya-Pontus eyaletinin bir parçası haline gelmiştir. Böylece 700 yıllık kent devleti statüsü sona ermiştir.
73 yılında Bizantion Roma'nın Bithynia-Pontus eyaletine bağlandı. İmparator Vespasianus kentin gelişimine katkıda bulundu. 193 yılına gelindiğinde, Roma İmparatoru Septimus Severus, Partlar'ın tarafını tutan Bizantion'u kuşatarak kenti yağmalayıp, surları da yıktırdı. Daha sonra ise surları yeniden inşa ettirip, kenti imar etti. Yeni binalarla sokakları düzenledi. Hipodrom inşaatını başlattı. 269'da kent bu defa Gotlar'ın saldırısına uğradı. Zafer kazanan Gotlar, deniz kıyısına yakın bir yere sütunlarını diktiler. 313'de Nicomedialılar kenti ele geçirdiler. I. Constantinus, Nicomedialılar'la yaptığı savaşı kazanarak kenti geri aldı.
Roma İmparatorluğu'nun başkenti (324 - 395)
Bizantion Roma'nın Doğu'sunun yönetim merkezi olarak seçildi. Bu yeni konumu, kentin dünya kültürü ve siyaseti içindeki önemli rolünü de belirledi.
I. Constantinus (324-337), Romalı soyluları Bizantion'a çağırarak kentin Romalı nüfusunu artırdı. Yeni başkentin konumuna yakışır bir imar hamlesi başlatıldı. Limanlar ve su tesisleri yeniden düzenlendi. Kent içi su dağıtım sistemlerinin temelleri atıldı. Savunma için yeni bir sur yaptırıldı.
Septimus Severius'un başlattığı hipodrom inşaatı tamamlandı. 100 bin kişilik hipodromun genişliği 117, uzunluğu ise 480 metreydi. Hipodrom duvarlarının üzeri çok sayıda heykelle süslüydü. En önemlisi de at heykelleriydi. Kentin Latinler tarafından istila edilmesiyle bu at heykelleri Venedik'e, San Marco Meydanı'na taşındı. Hipodrom'daki (Sultanahmet Meydanı) imparatorluk sarayı (Sultanahmet Camisi'nin bulunduğu alan) ve anıtsal ibadethaneler, akropolis (Topkapı Sarayı'nın bulunduğu yer) yapıldı. Önceleri Nea (Yeni) Roma adı ile anılan kenti, I. Constantinus kendi adıyla özdeşleştirdi. 11 Mayıs 330 tarihinde kentin adı Constantinopolis olarak ilan edildi.
Önce Aya İrini, ardından 360 yılında da Ayasofya kiliselerini yaptıraran I. Constantinus, kenti Hırıstiyan dünyası için önemli bir merkez haline getirdi.
Bizans İmparatorluğu Dönemi (395 - 1453)
476'da Batı Roma'nın yıkılmasından sonra Doğu Roma İmparatorluğu, Bizans İmparatorluğu'na dönüşmüş ve İstanbul da, bu yeni imparatorluğun başkenti haline gelmiştir.
6. yüzyılın ortaları, Bizans İmparatorluğu ve İstanbul için yeni bir yükseliş döneminin başlangıcıdır. İmparator I. Jüstinyen yönetimindeki bu dönemde daha önce tahrip edilmiş olan Ayasofya bugünkü haliyle yeniden inşa edilmiş, 543'lerde kentte görülen ve nüfusun yarısının ölümüne sebep olan veba salgınının izleri silinmiştir.
7, 8 ve 9. Yüzyıllar İstanbul için kuşatılma yılları oldu. Yedinci yüzyılda Sasaniler ve Avarlar'ın saldırısına uğrayan kenti, sekizinci yüzyılda Bulgarlar ve Müslüman Araplar dokuzuncu yüzyılda ise Ruslar ve Bulgarlar kuşattılar.
1204'de kent Haçlılar tarafından ele geçirildi ve yağmalandı. Bu işgal ve yağma sonrasında ortaçağın en büyük kenti 40-50.000 nüfuslu, yoksul ve harabe bir kente dönüştü.
Bu dönemden sonra İstanbul sürekli küçülmeye ve fakirleşmeye başladı. Şehrin soylu ve zenginleri İznik'e göç etti. Latin İmparatorluğu sadece İstanbul ve yöresinde egemenlik kurabildi.İznik (Nikia), Trabzon ve Yunanistan'daki Epiros'ta bir Bizans muhalefeti gelişti. 1254 yılına gelindiğinde Latin İmparatorluğu çepeçevre kuşatılmıştı. Bu esnada İstanbul çok fakirleşmis hatta Latin İmparatoru II. Baudouin ısınmak için sarayının ahşap bölümlerini yakacak olarak kullanmaya başlamıştı. Nihayet 1261 yılında Palailogos Hanedanı İstanbul'u tekrar ele geçirdi ve böylece İstanbul'daki Latin dönemi sona erdi.
Osmanlı İmparatorluğu Dönemi (1453-1923)
Kent, 1391 yılından başlayarak Osmanlılar tarafından kuşatılmaya başlandı. 1396'da I. Bayezid (1389-1403), Karadeniz'den gelecek yardımları önlemek için kentin Anadolu yakasına bir hisar yaptırdı.
Kenti almaya kararlı olan II. Mehmed de (1451-1481), Bizans'a Kuzey'den gelecek yardımları her iki taraftan Boğaz'ı tutarak önlemek için bu defa kentin Avrupa yakasına Rumeli Hisarı'nı inşa ettirdi. İstanbul'un fetih hazırlıkları bir yıl önceden başlatıldı. Kuşatma için gerekli olan çok büyük toplar döktürüldü. 16 kadırgadan oluşun güçlü bir donanma oluşturuldu. Asker sayısı iki kat arttırıldı. Bizansın yardım almasını engellemek için yardım yolları kontrol altına alındı. Ceneviz'lilerin elinde bulunan Galata'nın da savaş esnasında tarafsız kalması sağlandı. 2 Nisan 1453 tarihinde ilk Osmanlı öncü kuvvetleri İstanbul önlerinde görüldü. Böylece kuşatma başladı. İki aya yakın süren bu kuşatma dönemi 29 Mayıs 1453 günü sabaha karşı başlayıp, öğleden sonra kentin ele geçirilmesiyle tamamlandı. Bu tarihten itibaren İstanbul bir Osmanlı kenti oldu.
Fetihten sonra şehrin kalkındırılması için yeni iskan bölgeleri oluşturuldu.
Bizans'ın son dönemlerinde görkemini yitirmiş olan kentte, öncelikle eskiden kalma binalar ve surlar onarılmaya başlandı. Bizans altyapıları üzerinde Osmanlı'nın temel kurumlarının binaları yükselmeye başladı. Büyük su sarnıçlarının da korunması sağlandı. Osmanlı kimliğine uygun bir gelişme gösteren İstanbul artık imparatorluğun başkenti idi.
Nüfusu artırmaya yönelik bu iskan ve sürgünlerle oluşan mahalleler daha sonraki İstanbul idari yapısının temelini oluşturdu. 1459'da İstanbul her biri farklı demografik özellikler taşıyan dört idari birime ayrıldı. Bunlardan biri idarenin merkezinin olduğu Suriçi, diğer üçü ise surdışında yeralan ve "Bilad-i Selase" olarak adlandırılan Eyüp (Büyük ve Küçük Çekmece, Çatalca ve Silivri dahil), Galata ve Üsküdar'dı. 1457 sonunda eski başkent Edirne'nin uğradığı büyük yangınla şehre yeni göçmenler geldi ve şehir oldukça şenlendi. İstanbul, fetihten elli yıl sonra Avrupa'nın en büyük şehri haline geldi.
16. yüzyıla büyük bir şehir olarak giren İstanbul, Küçük Kıyamet olarak anılan 14 Eylül 1509 depreminde çok zarar gördü. 8 Şiddetinde olduğu tahmin edilen ve artçı sarsıntıları 45 gün süren depremde binlerce bina yıkıldı, binlerce kişi öldü.
İstanbul, 1510'da Sultan II. Bayezıd tarafından 80.000 kişinin istihdamıyla neredeyse yeniden kuruldu. Bu yüzden günümüze gelebilen eserlerin büyük çoğunluğu bu devirden kalmıştır.
1520-1566 yılları arasında Kanuni Sultan Süleyman yönetiminde İstanbul birçok değerli esere ve izleri günümüze kadar ulaşan bir kent planına kavuşarak, gelişmiştir. Bu dönemde özellikle Mimar Sinan imzalı birbirinden değerli çok sayıda eser inşa edilmiştir. Veba salgını, yangınlar ve sellere rağmen Kanuni dönemi İstanbul için tam bir yükseliş dönemi sayılmıştır.
Lale Devri olarak da anılan Nevşehirli Damat İbrahim Paşa'nın sadrazamlığındaki 1718-1730 yılları, itfaiye teşkilatının kurulması, ilk matbaanın açılması ve çeşitli fabrikaların inşasıyla İstanbul'un değişmeye başladığı dönemdir.
3 Kasım 1839'da Topkapı Sarayı'nın Gülhane Bahçesi'nde okunarak halka ilan edilen Tanzimat Fermanı ile İstanbul'da yeni bir dönem açıldı. Batılılaşma sürecinin hızlandığı bu dönemde İstanbul'da mimariden yaşama tarzına, eğitim kuruluşlarından sanayi kuruluşlarına kadar birçok alanda yenilikler yaşandı.
Bu dönemde şehir yeni alanlara doğru genişlemeye başladı. Suriçi Bakırköy yönünde, Galata ise Teşvikiye yönünde yayılırken; Boğaziçi'nde Sarıyer'e iskan hızlandı. Anadolu yakası ise bir taraftan Bostancı, diğer taraftan Beykoz'a doğru büyüdü.
Bu yıllar, altyapı ve kent hizmetlerinde de önemli gelişmelere sahne oldu. Haliç üzerine köprü yapılması, tünel (metro), Rumeli Demiryolu, kent içi deniz taşımacılığı yapan Şirket-i Hayriye'nin açılması, Şehremaneti (Belediye) örgütünün diğer belediye dairelerinin kurulması, ilk telgraf hattının çekilmesi, Zaptiye Nezareti'nin kurulması ve ona bağlı karakolların açılması, Vakıf Gureba Hastanesi'nin hizmete girmesi ve Atlı Tramvay Şirketi bu gelişmelerin sadece bazılarıdır.
23 Aralık 1876'da I. Meşrutiyet ve 24 Temmuz 1908'de II. Meşrutiyet ilanlarına sahne olan ve halk arasında "Üçyüzon Depremi" denen 1894 depreminde büyük zarar gören İstanbul', II. Dünya Savaşı'nın ardından 13 Kasım 1918'de İtilaf Devletleri donanmasınca işgal edildi.
1923 yılında Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşuyla İstanbul'un başkent dönemi sona erdi.
Osmanlı Padişahları
Osman Gazi 1299-1326
Sultan Orhan Gazi 1326-1359
Sultan Murad Hüdavendigar 1359-1389
Sultan Yıldırım Bayezid 1389-1403
Sultan Çelebi Mehmed 1413-1421
Sultan Murad II 1421-1451
Fatih Sultan Mehmed 1451-1481
Sultan Bayezid II 1481-1512
Yavuz Sultan Selim 1512-1520
Kanuni Sultan Süleyman 1520-1566
Sultan Selim II 1566-1574
Sultan Murad III 1574-1595
Sultan Mehmed III 1595-1603
Sultan Ahmed I 1603-1617
Sultan Mustafa I 1617-1623
Sultan Osman II 1617-1622
Sultan Murad IV 1623-1640
Sultan İbrahim I 1640-1648
Sultan Mehmed IV 1648-1687
Sultan Süleyman II 1687-1691
Sultan Ahmed II 1691-1695
Sultan Mustafa II 1695-1703
Sultan Ahmed 1703-1730
Sultan Mahmud I 1730-1754
Sultan Osman III 1754-1757
Sultan Mustafa III 1757-1774
Sultan Abdülhamid 1774-1789
Sultan Selim III 1789-1807
Sultan Mustafa IV 1807-1808
Sultan Mahmud II 1808-1839
Sultan Abdülmecid 1839-1861
Sultan Abdülaziz 1861-1876
Sultan Murad V 1876-1876
Sultan Abdülhamid II 1876-1909
Sultan Mehmed Reşad 1909-1918
Sultan Mehmed Vahideddin 1918-1922
|
|
0 Yorumlar | Yorum Yaz |
|
Türkiye İstatistik Kurumu
|
Türkiye İstatistik Kurumu
Kuruluş tarihi
1926 (Merkezi İstatistik Dairesi)
Tür
İstatistik kurumu
Genel merkez
Ankara, Türkiye
Başkan
Doç Dr Ömer Demir
Bütçe
2008: 163 milyon 3 bin YTL
2007: 159 milyon 474 bin YTL
2006: 55 milyon 935 bin YTL
2005: 52 milyon 182 bin YTL
2004: 50 milyon 60 bin YTL
2003: 55 milyon 626 bin YTL
2002: 33 milyon 827 bin YTL
2001: 23 milyon 858 bin YTL
Personel
3137
Web sitesi
http://www.tuik.gov.tr/
|
Devlet İstatistik Enstitüsü (kısaca DİE), Başbakanlığa bağlı bir kurumdur. Genel Nüfus sayımı, Genel Tarım Sayımı, Genel Sanayi ve ya İşyerleri Sayımı, Milli gelir tahminleri, Tüketici Fiyatlari İndeksi ve Toptan Eşya Fiyat İndeksi ve Enflasyon hesabı kurumun temel görevleri arasındadır. Adı 2005 yılında çıkan bir kanunla Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) olarak değiştirilmiştir.
Türkiye İstatistik Kurumu merkezi Ankara 'da bulunan, 18 Kasım 2005 tarihi itibarı ile "T.C. Başbakanlık Devlet İstatistik Enstitüsü"nün yeni adıdır. Türkiye genelinde 26 tane Bölge Müdürlüğü bulunmaktadır. İstanbul Bölge Müdürlüğü, Beşiktaş'ta Barbaros Bulvarındadır.
Türkiye İstatistik Kurumu'nun çok sayıdaki istatistik çalışmalarının en önemlisi genel nüfus sayımı'dır. 1927 yılından itibaren genellikle 5 yıllık aralarla yapılmıştır. |
0 Yorumlar | Yorum Yaz |
|
|
Sir Isaac Newton (1642-1727)
|
|
|
Bir Çiftci olan babası o doğmadan üç ay önce ölmüştü. Oniki yaşında Grantham'da king's School'a yazılan Newton bu okulu 1661'de bitirdi. Aynı yıl Cambridge Universite'sindeki Trinity Kolleje girdi. Nisan 1665 'te bu okuldan lisans derecesini aldı. Lisansüstü çalışmalarına başlıyacağı sırada ortalığı saran veba salgını yüzünden üniversite kapatıldı.
|
|
Salgından korunma amacıyla annesinin çiftliğine sığınan Newton burada geçirdiği iki yıl boyunca en önemli buluşlarını gerçekleştirdi. 1667'de Trinity Kolleje öğretim üyesi olarak döndüğünde diferansiyel ve integral hesabın temellerini atmış,beyaz ışığın renkli bileşenlerine ayrıştırılabileceğini saptamış ve cisimlerin birbirlerini, uzaklıklarının karesi ile ters orantılı olarak çektikleri sonucuna ulaşmıştı.Çekingenliği yüzünden Newton her biri bilimde devrim yaratacak nitelikteki bu buluşların çoğunu uzun yıllar sonra (örneğin diferansiyel ve integral hesabı 38 yıl sonra) yayımlamıştır.Lisansüstü çalışmasını ertesi yıl tamamlayan Newton 1669'da henüz 27 yaşındayken Cambridge Universite'sinde matematik profesörlüğüne getirildi.1671'de ilk aynalı teleskopu gerçekleştirdi, ve ertesi yıl Royal Society üyeliğine seçildi. Royal Society'ye sunduğu renk olgusuna ilişkin bidirisinin eleştirilere hedef olması , özellikle Robert Hooke tarafından şiddetle eleştirilmesi üzerine Newton tümüyle içine kapanarak, bilim dünyasıyle ilişkisini kesti. 1675'de sunduğu gene optik konusundaki iki bildirisi yeni tartışmalara yol açtı. Hooke makalelerdeki bazı sonuçların kendi buluşu olduğunu ,Newton'un bunlara sahip çıktığını öne sürdü.Bütün bu tartışma ve eleştiriler sonucunda 1678'de ruhsal bunalıma giren Newton ancak yakın dostu ünlü astronom matematikçi Edmond Halley'in çabalarıyla altı yıl sonra bilimsel çalışmalarına geri döndü.
Cambridge Universite'sinde katolikliği yaygınlaştırma ve egemen kılma çabalarına karşı başlatılan direniş hareketine öncülük eden Newton, kral düşürüldükten sonra 1689'da üniversitenin parlamento daki temsilciliğine seçildi. 1693'de yeniden bir ruhsal bunalıma girdi ve yakın dostlarıyla, bu arada Samuel pepys ve John locke ile arası bozuldu.Iki yıl süren bir inziva döneminden sonra sağlığına yeniden kavuştuysada bundan sonraki yaşamında bilimsel çalışmaya eskisi gibi ilgi duymadı.Daha sonra 1699'da Fransız Bilimler Akademi'sinin yabancı üyeliğine 1703'de Royal Society'nin başkanlığına seçildi.
Gelmiş geçmiş bilim adamlarının en büyüklerinden biri olarak kabul edilen Newton matematik ve fizikte çok önemli buluşlar gerçekleştirdi. Matematikte (a+b)ª ifadesinin üstel seriye açınımını veren genel ikiterimli teoremini buldu. Newton'un bilime en büyük katkısı mekanik alanındadır. Merkezkaç kuvvet yasası ile Kepler yasalarını birlikte ele alarak kütleçekim yasasını ortaya koydu. Newton hareket yasaları olarak bilinen eylemsizlik ilkesi, kuvvetin kütleyle ivmenin çarpımına eşit olduğunu ifade eden yasa ve etki ile tepkinin eşitliği fiziğin en önemli yasalarındandır.
Yayımladığı kitaplardan bazıları Philosophiae naturalis principia mathematica, principia,opticks sayılabilir.
|
|
0 Yorumlar | Yorum Yaz |
|
Yaratýlýþ-Tufan-Kýyamet
Enis Batur, 1999-2000 dönemecinde, bir binyýl kavþaðýnda, bu
köprü üzerinde kafa yorduðu bir dizi metin üretti. Yaradýlýþ-Tufan-
Kýyamet üçgeni içinde sýkýþan, sýkýþtýrýlmak istenen Zaman’ýn
ademoðlunda doðurduðu korku formatlarý hakkýnda bir zincirlemekitap
doðdu oradan.
Bütünün parçalarý, bir sergi kataloðunda, Hürriyet gazetesinde,
Sanat Dünyamýz ve Cogito dergilerinde yayýmlandý - ilk kez burada
günýþýðýna çýkan Ýkibin dýþýnda...
i Önsöz - Burak Þuþut
ÝÇÝNDEKÝLER
Kýyametin Özü 1
I. Tekvin ve Tufan 4
II. Efsane ve Menkýbe 6
III. Hayal ve Hayalet 8
IV. Med ve Cezir 10
V. Ses ve Sanrý 12
VI. Kýyý ve Körfez 13
VII. Köpük ve Ünlem 14
Aztek Takvimi: Bulanýk Günler 16
Gelecek Satmak 19
Yeryüzü: Cehennem 21
Ýkibin 28
Küre Çaðýna Mektup 34
Yontucu Zaman 36
Yeryüzü: Cehennem - Enis Batur
KIYAMETÝN ÖZÜ
Bizim bugün, ev ya da otomobil, iskemle ya da diþ fýrçasý tasarýmýndan
sözediþ rahatlýðýmýza ve ciddiyetimize koþut biçimde, üç-dört bin yýl
öncesinin Mezopotamyasýnda, Fýrat kaynaklarýnda, Anadoluda yaþayan
insanlar evren tasarýmý üzerinde akýl yürütüyorlardý. Henüz fethedilmemi
þ, keþfedilmemiþti yeryüzü; daðlarýn ve denizlerin ötesi som bir muamm
âydý, en bilgili kiþiler için bile. Geçmiþe ait bilebildikleri öylesine sýnýrlýyd
ý ki o çaðda, gelecekten ödlerinin kopmamasý beklenemezdi. Herkesin
kafasý týkabasa þiddet efsaneleri, öyküleri ve gizleriyle doluydu. II. Asurnasirpal
ýn tarihçileri, bu kanlý hükümdarýn aðzýndan, Hulluyayý nasýl yerlebir
ettiðini, kaledeki üç bin tutsaðýný, çoluk çocuk ayýrmadan, ateþler yak
ýp nasýl yok ettiðini aktarýyor. Gene de, asýl korku kaynaðý evrenin mimar
ý, mimarlarýydý þüphesiz: Eski Ahidin hikâye deposunu besleyen yýkýmlar,
depremler, tufan provalarý onlarýn gözünde gökyüzünden inmiþ, her
an inebilecek gazap iþaretleri, cümleleriydi.
Dönemin yeryüzü tasavvuru, kökten farklýydý bir kere. Ne yerkürenin
ucu bucaðý kestirilebilirdi eldeki verilerle, ne de tanrýlarýn beldesine
iliþkin bir imgesel ortaklýk yaratma olasýlýðýndan sözedilebilirdi. Evren
tasarýmý, böylelikle, üç ayrý payandaya dayandýrýldý: Yeryüzü, yeraltý
ve gökyüzü genel çerçeveyi oluþturuyordu þimdi. Bu üç bölgeye ait
bilgilerin, söylemlerin, gerçekliklerin daðýlýmý Hayatýn genel haritasý-
ný ortaya koymuþtu: Yeryüzündeki insan, yeraltýndaki tanrýlarla gökyü-
zündekiler arasýnda sýkýþmýþtý.
Bugün, Tevratýn ve Ýncilin bölümlerinin eþzamanlý metinler olmad
ýðýný, en eski parçalarla (Ý. Ö. 1100 yýlýndan kalma Deboranýn Þiiri
yle) en yeni parçalar arasýnda iki bin yýla varan yazýlýþ farklýlýklarý
bulunduðunu biliyoruz bu zamansal uçurumlar, kimi zaman tek bir
metnin parçalarý arasýnda da yer almýþtýr. Bugün pek bilmediðimiz þu:
Modern Zamanlara gelesiye, bir avuç insan sayýlmayacak olursa, Eski
Ahîdin ilk (Tanrý tarafýndan bir seferde yazdýrýlmýþ), en eski kitap oldu
ðu genel kabul görmüþtür. Jean Bottéro, bu mitolojinin 3 Aralýk 1872
günü Londrada, Gýlgamýþ Destanýnýn G. Smith tarafýndan bir bölümü-
nün tanýtýlmasýyla çöktüðünü aktarýyor.
Modernlerin yeryüzünü okuma, evreni tasarýmlama eþiklerini de-
ðiþtiren süreci tanýyoruz: Galileodan ve Kopernikustan, Columbustan
ve Magellandan Bruno ve Descartesa, içiçe geçmiþ merdivenlerin biribirilerini
bütünlemiþ basamaklarýný gözümüzün önüne getirebiliriz.
Daha az tanýdýðýmýz bir süreç, tarihçilerin ve kazýbilimcilerin, filologla-
1
rýn ve uygarlýk tarihçilerinin son yüzyýlýn
getirileri, kazanýmlarý ile katettikleri mesafedir.
Okurun, düz okurun sokulmakta
en hafifinden güçlük çektiði alanlar bunlar:
Çiviyazýsýndan ibraniceye, eski yunancadan
ermeniceye ve kýpti diline,
ölüdillerarasý ciddî bir aþinalýk gerektirdi-
ði, metinlerin karþýlaþtýrýlmasý aþamas
ýnda baþvurulan kaynaklar kiþiyi dik yoku
þlara sürdüðü için. Neyse ki, araþtýrma
sonuçlarýnýn, yavaþ yavaþ daha geni
þ bir okur kitlesine ulaþabilecek verimleri
de oluyor bir süredir: Bottéronun
Mezopotamya: Yazý, Akýl ve Tanýmlarý
(1987) ile Tanrýnýn Doðumu-Kitabý Mukaddes
ve Tarihçisi (yeni basýmý:
1992), Jacques le Goffun Arafýn Do-
ðuþu baþlýklý soluk kesici kitabý (1981),
Eski Yunan üzerine nicedir geniþleyen yorum alanýna farklý boyutlar
getiren, böylelikle de Hýristiyanlýk öncesinin ana kaynaklarýna ýþýk tutan
çalýþmalardan birkaçý.
Bu verileri, bir de, özellikle son on yýldýr baþdöndürücü bir hýz kazand
ýðýna tanýk olduðumuz binyýl okumalarýyla yanyana getirmek gerekiyor.
Besbelli, günümüzün yazarý, araþtýrmacýsý, yorumcusu 2000
yýlý kavþaðýnda güçlü bir temel korkunun güdümünde görülmeyecektir:
Yeryüzüne iliþkin kaygýlarýný çoklukla aklýn sýnýrlarý içinden kopmaksý-
zýn tartmakta, deðerlendirmekte, kýyamet imgesini buyurgan ve yayýlmac
ý yetke özlemine, ya da doðal dengenin bozulmasýna yol açan haris
ve vurdumduymaz (benden sonra tufan, görece olarak yeni bir deyim
deðil midir?) bir zengin olma taþkýnlýðýna baðlamaktadýr güdü-
lere, bilinçaltýna, irrasyonellik gizilgücüne pek pay býrakmayan bir bak
ýþaçýsýyla karþýkarþýya olduðumuzu, duraksamadan söyleyebiliriz san
ýyorum.
Gelgelelim, yeryüzünü kaplayan milyonlarca insan için genelgeçer
bir durum sayamayýz bunu. Korkularý, umutlarý, karabasanlarý, beklentileri
ile ortalama insanýn, kolektif düþ deposundan hâlâ beslendiði
açýktýr: 2000 yýlýnýn bireyi için evren tasarýmý, edindiði bilgilerin ötesinde,
bir giz topu olmayý sürdürüyor. Hayatýn ve Ölümün koordinatlarýnda
uzunboylu bir deðiþiklik yok gerçekte, Mimarýn ve Kulun rol daðýlý-
mýnda da. Yanýt gereksinmesi aðýr bastýðý sürece, yazgý düðümünün
çözümü için bilginin adým atmasýný beklemeyecek kimse: Gökteyse
gökte, faldaysa falda, yakarýdaysa yakarýda kutuplara yüz sürülecek.
Le Goff, Araf kavramýnýn, burayla ötesi arasýndaki köprünün geni
þ ölçüde Kýyamet metinlerinde tohumunu bulduðunu, oradan serpildi
ðini gözler önüne seriyor. Yaklaþýk beþ bin yýllýk bir zaman dilimi içinde
Cehennem, Ölüm, Ölümsüzlük arayýþý, Tufan, Kýyamet gibi ana im-
2 Yeryüzü: Cehennem - Enis Batur
Jérome Bosch, Dünyevi Zevkler Bahçesi
gelerin geçiþin mantýklarýna, ortak ikonografik alanlarýna dikkatle bakmak
gerekir. Baltrusaitisin Ortaçaðýn görsel haznesini incelediði çalýþ-
malarýnda rastladýðýmýz onca kesiþme, Panofskynin anýtlaþtýrýlan
ölümün figürlerini sökerken yanyana dizdiði ipuçlarý, ortak Belleðin oylumunu
gösteriyor.
Binyýlýn Bekleyiþinde baþlýklý bir denemesinde, Piercein bir saptamas
ýndan hýzýný alarak, her Kýyamet yorumunun gerçekte bir ilk
metnin okumasý, yorumlamasý anlamýný taþýdýðýný ileri sürüyor, kaynak-
metnin her okumayla doldurulduðuna iþaret ediyordu Umberto
Eco. Ýlkçaðýn anonim minyatür ustalarýndan Dürere ve Boscha, oradan
asrî zamanlarýn ressamlarýna geçerken, Kýyamet imgesinin her
sanatçýda bulduðu karþýlýðý bu hizaya oturtmak gerekir.
Hem nedir ki, Kýyametin özü?
Ateþ, Su, onlarý yaratan Hava deðil midir?
3 Yeryüzü: Cehennem - Enis Batur
I. TEKVÝN ve TUFAN
Sularýn nasýl oluþtuðuna ve kabardýðýna dair
Ve Allah dedi: Sularýn ortasýnda kubbe olsun, ve sularý sulardan ayýrs
ýn. Ve Allah kubbeyi yaptý, ve kubbe altýnda olan sularý, kubbe üzerinde
olan sulardan ayýrdý; ve böyle oldu. Ve Allah kubbeye gök, dedi. Ve
akþam oldu ve sabah oldu, ikinci gün. Ve Allah dedi: Gök altýndaki sular
bir yere biriksin, ve kuru toprak görünsün; ve böyle oldu. Ve Allah
kuru topraða Yer, dedi; ve sularýn birikintisine Denizler, dedi; ve Allah
iyi olduðunu gördü.
[Eski Ahit, Tekvin, Bap 1, 6-10.]
Tektanrýlý dinlerin öykü deposunu önceleyen, dolayýsýyla hazýrlayan,
yoðuran en eski metinler Yaradýlýþ ve Tufan imgelerine odaklanm
ýþtýr. Elimizdeki dip kaynak Gýlgameþ Destanýnýn Tufan þiiri: O noktadan
baþlayarak suyun varoluþu ve yokoluþu iki omuzunda taþýdýðýný
gözlüyoruz.
Beþ bin yýl öncesinin evren tasavvurunda gökyüzünün suyla kaplý
olduðu, havanýn suyun bir hali olarak tasarlandýðý apaçýktýr: Sularýn
ortasýnda kubbe olsun, ve sularý sulardan ayýrsýn. Aziz Yuhannanýn
Görümü (apokálupsisi Kýyamete indirgememek gerekir, vahiy boyutunu
atlayarak) üzerinde çalýþan Endülüslü Arap minyatürcüsü, Nili
ve Akdenizi içeren, yeryüzünü kuþatan sonsuz döngülü bir suyla sýnýrl
ý haritasýnda bu evren tasarýmýnýn yetkin bir örneðini verir. Ayný yakla-
þýmla Doðu minyatürlerinde ve Codex Mendozanýn ilk sayfasýnda da
karþýlaþýyoruz: Aztek efsanelerine göre, Texcaco gölü herþeyi kuþatmaktayd
ý.
Hayatýn ana kaynaðý su, Ölümün ana kaynaðý olmaktan geri durmam
ýþtýr: Büyük enginin bütün kaynaklarý yanýldýlar, ve göklerin pencereleri
açýldýlar. Nuhun gemisi, yazýlý tarihin ilk kurtuluþ metaforudur
herkesin bir gemisi olmalý.
4
Kuþatan deniz, kabaran deniz, gökkubbe deniz: Bu ortak korku
hiçbir vakit bütün bütüne erimemiþtir. Önce Panofsky, sonra Hartmut
Böhme, Dürerin kýyamet alýþtýrmalarýný, döneminin baðlamýna yerleþ-
tirirler: 1494den baþlayarak, bir göktaþýnýn yerküreyi yokedeceði yollu
kolektif korku ressama da bulaþýr; 1498de, 1500de gerçekleþeceði
inancý gitgide büyüyen Kýyametten önce Aziz Yuhannanýn metnini resimler;
1525de, hâlâ gücünden birþey yitirmeyen son korkusunun etkisiyle
gördüðü bir düþü yazar ve çizer: Dev su þeritleri gökyüzünden
inecek ve yeryüzü yokolacak.
Denizden geldik, deniz gelip bizi kaplayacak.
5 Yeryüzü: Cehennem - Enis Batur
II. EFSANE ve MENKIBE
Sularýn nasýl tuttuðuna ve yuttuðuna dair
O zamanlar bu koca denizden geçilebiliyordu; çünkü sizin Herakles
sütunlarý dediðiniz o boðazýn önünde bir ada vardý. Bu ada Libya ile Asya
nýn ikisinden daha büyüktü... Ýþte bu Atlantis adasýnda, hükümdarlar,
hâkimiyetini bütün adaya, öteki adalara, hatta kýtanýn bazý parçalar
ýna kadar uzatan büyük, hayranlýða deðer bir devlet kurmuþlardý...
Ama bundan sonra korkunç yer sarsýntýlarý, tufanlar oldu. Bir gün, bir
uðursuz gecenin içinde, ne kadar savaþçýmýz varsa hepsi birden bir vuru
þta topraða gömüldüler. Atlantis adasý da, ayný þekilde, denize gömü-
lerek yok oldu. Ýþte bunun içindir ki, ada çökerken meydana getirdiði sýð
bataklýklar yüzünden o deniz, bugün bile, geçilmez, dolaþýlmaz bir haldedir
.
[Platon, Timaios, 24e-25d.]
Atlantisin öyküsü, Akdenizin (Ana denizin, bizim denizin) mitoloji
çaðýnda nasýl dibine, diplerine doðru bir düþüþ çaðrýsý yaptýðýnýn
bulanýk belgesi. Çekip yuttuklarý uzun bir listede buluþurlar: Ýkarus, Minos,
Ariadne, Theseus, Inakos, Epafos, Glôkos, Ege... daha niceleri
Akdenizde boðulmuþtur. Tutar ve saklar sular: Onlar ki, þairin dediði
gibi, boðulduklarý yaþlarýndadýrlar.
Denizin çaðrýsý, bir de anakarada yaþanan týkanýklýðýn, daralýþýn
sonucu: Modernlerin imgelemini týrmalayan öncü Robinson Crusoe
dur kesinkes, her kaçaðýn ada düþünde baþka bir çeþitlemesi yatar
(bkz. Akþit Göktürkün Adasý), Gauguinin Noonoasýnda açýða çý-
kacaktýr cennet hülyasýna bitiþmiþ gerçek çehresi vargý: Hiçbir ada
ýssýz deðildir.
6 Yeryüzü: Cehennem - Enis Batur
Büyük ada ressamlarý, haritacýlarý, çaðlar boyu bunu doðrulamýþ-
lardýr: Ayak basýlmamýþ tek adadýr Atlantis. Öbürleri sarý, bordo, kahverengi,
soluk mavi lekeler Denizin ortasýnda birer tehlikeli gemi, beklerler.
Her adanýn kopkoyu, gamlý hikâyeler biriktirdiði bilinir: Giden ve
dönmeyen gemiciler, gelen ve dönemeyen sürgün beyleri, kabaran ve
yenilen dalgalarýn grameri.
Homeros da, Hesiodes de, yaþamlarý bir kahramanýnkine yaraþýr
biçimde geçip tamamlanan bireylerin, görünmez bir adada, Kutlular
Adasýnda buluþtuklarýný belirtiyorlar. Böcklinin Ölüler Adasý gibi sessiz,
dingin, biraz karanlýk bir ada mýdýr bu, yoksa güneþin batmadýðý
noktada bekleyen tekinsiz bir toprak parçasý mý, bunu oraya gitmeye
hak kazananlar bilebilecek olsa olsa.
Denizi geçeceðiz, o gelip bizi kapsayacak.
7
III. HAYAL ve HAYALET
Sularýn nasýl olanlarý ve olmayanlarý gösterdiðine dair
Girdiðin aynada geçmiþ gibi dîðer küreye,
Sorma bir sâniye, þüpheyle, sakýn: Yol nereye?
Ayrýlýp neþeni yükseltici sarhoþluktan,
Yýlma korkunç uçurum zannedilen boþluktan!
Duy tabîatte biraz sen de ilâh olduðunu,
Rûh erer varlýðýnýn zevkine duymakla bunu.
Çýktýðýn yolda, bugün, yelken açýk, yapayalnýz,
Gözlerin arkaya çevrilmeyerek, pervâsýz,
Yürü! Hür mâviliðin bittiði son hadde kadar!...
Ýnsan âlemde hayâl ettiði müddetçe yaþar.
[Yahya Kemal Beyatlý, Deniz Türküsünden.]
Doðunun ve Batýnýn bütün Þehrazatlarý denizcilik, gemicilik masallar
ý söylemiþlerdir. Kadýnlar kýyýda bekler, erkekler sulara açýlýr; Penelope
gergefinin baþýnda taliplerini eleyerek çilesini çeker, Argonotlarýyla
yola düþen Jasonun ardýndan iki çocuðunu öldürür Medea, Sinbadýn
arkasýnda iki yolculuk arasý hep bir silûet bekler.
Yalçýn dalgalarýn, kuduz fýrtýnalarýn, kalýn sislerin, barutun ve ate-
þin arasýndan geçerken denizci gemisini rahim bilir, Yunus peygamberin
kendisini yutan balinaya yalvardýðý gibi, her yolculuðun sonunda
topraða onu kussun, ister. Bir kayýðýn, teknenin, geminin sanat yapýtý
olduðunu unutmuþ bir çaðýn insaný olmak acý: Onu Sarkis, Staël, Turan
Erol müzeye ya da galeriye soktuðunda, artýk kendisi olmadýðýnda
yaratý sanýyoruz biz Dîvan þiirinde öyle midir oysa: Þair, býrakýr yüzs
ün kalyonlar, bir gözyaþý denizinin içinde.
8
Yahya Kemalin Sessiz Gemisi, Fellininin
E la nave vasý, Bryarsýn The Sinking of Titanic
i: Bu hayal edilmiþ gemilerin arkasýnda sahici
modelleri durur. Onlarýn arkasýndaysa,
düþgücünün yelkenlerine üflediði, ateþler içinde
yatan bir gemicinin sayýklamalarýnda canlanan
hayalet bir gemidir, süzülür.
Dört yönün, beþ kýtanýn bütün denizlerini
týklým týklým dolduran o yabanýl hikâyeleri Kolumbus,
Macellan ya da Pirî Reis gibi açýk deniz
korkusuzlarý da tanýmýþtý. Onlarýn denizden,
denizlerden korku duymamalarý, antropologlar
ýn (Vernant ve Detiennein sözgelimi) kan
ýtladýklarý gibi, Sümerlerden Eski Yunana,
oradan Araplar eliyle Ortaçaða sýçrayan temel
bir inanýþa, Denizin doðru ve adil olduðu inaný-
þýna baðlýydý: Denizin Ýhtiyarý, diye anýlagelen,
engin sularý ve ötesini temsil eden kudret, Solon
a bakýlýrsa, onunla iliþkisini alabora etmeye
kalkýþmayan gemiciyi koruyacak, iade edecekti.
Deniz geçmek, sýrat geçmek.
9 Yeryüzü: Cehennem - Enis Batur
IV. MED ve CEZÝR
Sularýn hareketlerine, ölçülerine, renk ve ýþýðýna dair
Sonuç olarak, oluþumuna katkýda bulunan karmaþýk öðeler ve doðurdu
ðu daha az karmaþýk öðeler gözönünde bulundurulmaksýzýn bir dalga
gözlemlenemez. Öte yandan, bütün bunlar deðiþir durur, onun için
de bir dalga ötekinden hep farklýdýr; buna karþýlýk, bir dalga ötekisinin
týpkýsýdýr da, gelgelelim kendisinden önce ya da sonra gelenin deðil; ký-
sacasý, kendilerini tekrarlayan biçimler ve kesitler vardýr, ne ki zamana
ve uzama düzensizce daðýlmýþlardýr.
[Italo Calvino, Bir Dalganýn Okunuþu.]
Susan Hillerýn kýyý kasabalarýný, köylerini döven hýrçýn dalgalarý
konu edinen kartpostallardan hareketle ortaya koyduðu iþ, güçlü bir
yapýt: Hem bir durumun, donayazmýþ bir hareketin silsilesini vurgulad
ýðý, hem de biriciklik kavramýyla çoðaltma kavramýný ayný çatý altýnda
tokuþturduðu için. Bir dalganýn okunuþuna iliþkin alýþýlagelmedik bir
yorum denemesi.
Gemicileri, deniz adamlarýný saymayacak olursak, dalganýn ilk cidd
î okuru Leonardo: Defterlerin bir bölümünde, çizim eþliðinde, dalgan
ýn oluþum mekanizmasýný kurcaladýðý göze çarpýyor. Kýpýrtýsýz, handiyse
ölü bir yüzeyden kýrýþýk, Lorcanýn deyiþiyle kývýrcýk haline, oradan
Hokusaïnin fýrçasýnda en ünlü son-biçimini bulan hareket, böylelikle
ölçülerine ayrýþmýþtýr. Karnýný içeri çekerek gerilip yükselen, doru-
ðunda köpüklenen, sonra da ataðýný gerçekleþtiren dalganýn beyaz ile
10
siyah arasý, aldýðý
ýþýða baðlý olarak
yanardönerleþen
renk tayfý göz alýr.
Okunasýya tükenir,
yeniden baþlar:
Cümlesi.
Sanat Tarihi,
pek çok deniz resmi
taþýr önümüze. Dalga
sözkonusu oldu-
ðunda birikisini ayýrmak gerekir: Courbetninkini, Noldeninkini, bir de
Calderýn tekerlekli güneþ çarkýný çaðrýþtýran dalga yavrusunu. Onlar
özel okuma, yorumlama denemeleridir, Bay Palomarýn tasarýsýný giderebilecek
türden gözlükler takmamýzý saðlarlar.
Hem nedir ki, gerçekten de, dalga? Bir harf, bir hece mi? Kelimeler
haline geldiðinde mi dalga dalga olmaya hak kazanmýþ demektir?
Yoksa, kelimeler öbür kelimelerin peþine takýldýðýnda, uzun, neredeyse
dipsiz bir cümle kendini tekrarlamaya koyulduðunda mý açýklýk kazan
ýr dalgalarýn semantiði?
Belki de bakmak, okumak yetmiyor onlarý tutmaya, onlara bir de
kulak kesilmek gerekiyor.
Köpüðün söylediði bu.
Dalga geçerken, dalga geçmemeli.
11 Yeryüzü: Cehennem - Enis Batur
V. SES ve SANRI
Sularýn nasýl seslendiðine ve iþitildiðine dair
Ve çevirmeniysem ben dalgalarýn
[Vicente Huidobro, Denize Anýt]
Dalga cümleleri, kulaða göre, boyut de-
ðiþtirir: Anlam yerini ezgiye, musikînin aritmeti
ðine býrakýr: Crescendo halinde mýrýltý-
dan fýsýltýya, seslenmeden ünleme, öfkeden
taþkýnlýða týrmanan bir merdiven.
Debussynin Denizi o eþikleri verir.
Bestecinin, hem Turnerdan, durgun akþam
denizi yangýnlarýnýn etkisinden sýyrýlamadý-
ðýný biliyoruz, hem de -partisyon kitabýnýn
kapaðý için de uygun gördüðü- Hokusaïýn
azametli dalgasýndan. Bir iç deniz deðil midir
bize dinlettiði?
Brittenýn Billy Budddan yola çýkarak
bestelediði gergin opera, insanlar arasýndaki
dramatik çalkantýlarý, zemine yayýlan deniz
seslerinden çýkarak yansýtýr.
Vivaldinin La Tempesta di Maresi, adý üzerinde, ilençler yaðdýran
maðrur ve yýrtýcý bir denizi seslendirir: Ses ve öfke!
Bryarsýn Titanic için bestesi, bir son þarkýnýn selâmlanýþýdýr: Transatlantik
Okyanusun buzul sularýna gömülürken bile çalmayý kesmeyen
gemi orkestrasýnýn üyeleri için saygý duruþu: Deniz onlarý öylece
almýþ korumuþtur.
Onca boyölçüþme bir yana, Deniz, kendi saf musikisiyle aðýrlýðýný
koymayý sürdürür: Çaðýrýr, inler, paylar, tokatlar.
Diplerde, girdaplarýn ötesindeki batýklar cehenneminden ürpertici
uðultusu gelir.
Kayalarda patladýðýnda, sürüklediklerini taþýdýklarýný kýyýlara çarpt
ýðýnda, döner yankýsý çalýþsýn ister.
Þimþekleri çeker, soðurur.
Dindiðinde onu dinlemek güçleþir.
Deniz sesi: Ses denizi.
12
VI. KIYI ve KÖRFEZ
Sularýn nasýl yansýdýðýna ve yansýttýðýna dair
Bunun nasýl olduðunu çok iyi inceledim
Güneþ batýnca
Önce deniz kararýr
Gökte büyük bir aydýnlýk kalýr daha bir süre
Gece sudan boy verir
Ve kuþatýr tüm ufku yavaþ yavaþ
Sonra gök de kararýr usulcana
Bir an gelir kapkara kesilir herþey
Bir fildiþi saydamlýk oluþur derken
Suda yansýmalarýyla
Gökte kara lekeler halinde
Sonra Güneyhaçý takým yýldýzý altýnda
Yýldýzsýz kapkara yerler
Ve sonra Samanyolu
[Blaise Cendrars, Bütün Dünyadan.]
Pek az ressam, açýk denize çýkmýþ, onu bir baþýna tuvalin içine
çekmeye kalkýþmýþtýr; buna soyunduðunda, Ayvazovski örneðinde oldu
ðu gibi, Sanat yenilir: Deniz kitschleþmiþtir.
Daha çok kýyýya inmiþ, anakaradan ya da þehre sokulduðu noktadan
denize bakmýþtýr ressam. Klâsiklerde konudur deniz, hünerlerini
sýnadýklarý bir mimesis kuyusu: Oylum, hareket, ýþýk estetik tasalarýný
göðüsler. Ýzlenimcilerle birlikte þahýslaþmaya koyulur, ressamýn iç atmosferine
sokulan bir çevirmen gibi çalýþtýðý görülür.
Ýlk, modernlerin ona baktýklarýný söyleyebiliriz: Gauguinden baþlayarak.
Yaþlý kýtanýn ressamlarý böylece dikkat kesilmiþlerdir. Genç Matisse,
geçen yüzyýlýn baþýnda Colliourea iner: Akdeniz çaðýrmýþtýr. Derain
e yazar ve onu yanýna davet eder. Birlikte suya, dalgalara, kayýklara
ve yelkenlilere yaklaþýr, geceleri hýrçýnlaþan koyu kütleye kulak kesilirler:
O deneyimden bir avuç baþyapýt kalmýþtýr. Ayný dönemde, gü-
ney, LEstaque ressamlarýný toplar: Cézanne ve Braque, Akdenizin ký-
yýlarýndan, körfezlerinden, günün ve gecenin ýþýk denklemlerini kurarlar.
Bir kuþak sonra, bir kuzey Afrika yolculuðunda, bütün paletini gözden
geçirir Klee: Kuzey hendesesini tersyüz eder güneyin ýsý ölçümleri.
Akdenizin son büyük ressamý: Nicolas de Staël. Onunla birlikte,
Camusnün çizdiði yolda, güneþ mührünü vurur. Trajik devreye girmiþ-
tir. Mitoloji çaðýnýn içaðrýsý yeniden çalýþmaya baþlar: Renk söyleyece-
ðini söyler ve herþeyi içer, içerir.
Staël, sesi iþitmiþ olsa gerektir: Çeker gider.
Deniz son kurbanýný almýþtýr.
Ölüm dalgalarýn arasýndan balkýr.
13
VII. KÖPÜK ve ÜNLEM
Sularýn sözlüklerine,
sözcüklerine, çýðlýklarýna, kafiyelerine dair
Deniz
gülümsüyor uzaklarda.
Köpükten diþleri,
dudaklarý gökyüzünden.
[Lorca, Deniz Suyu Baladý]
Bana bir deniz verin, size onun kuþattý-
ðý topraðýn kelimelerini iade edeyim. Dil konu
þacak olsa, dile gelecek olsa, söyleyebilece
ði.
Üç deniz ile kuþatýlmýþ, bir içdenize
göðsünü baðrýný açmýþ Anadolu yarýmadas
ý, kýyýlarýný kateden, adalarýna çýkarma yapan
söylem ve gerçeklik imgeleriyle benzersiz
bir depoya yaslanýr. Orada, Babil
sonrasýnýn mahþeri yaþar. Andreas Tietzenin öncülüðünde hazýrlanan
dudak uçuklatýcý bir sözlük, The Lingua Franca, dilimize uzak ve yakýn
dillerden giren bütün denizcilik ve gemicilik terimlerini, deyimlerini içeriyor:
Derinlerde bir batýk, batýðýn kuytu yerinde bir define sandýðý.
Bir de, her dilin deniz edebiyatý olduðunu unutmamak gerek çöl
beldelerinin bile. Orada, kelimelerden tuz tadý, kafiyelerden çýrpýntý sesi
eksik olmaz. Gýlgamýþ destanýndan Homerosa, Ortaçaðýn Deliler
Gemisinden Yeniçaðýn büyük deniz serüvenlerini izleyen yapýtlara gelesiye
uçsuz bucaksýz bir antologya oluþur:
Crusoe ve Gulliver, Deutchlandýn Batýþýnýn Hopkinsi ve Coleridge,
Rimbaudnun ve Mallarménin duyduðu deniz rüzgârlarý, Pessoa
nýn acýlý bahriye türküsü, Cendrarsýn okyanuslarý ve adalarý, Michaux
nun buzdaðlarý, Valérynin Deniz Mezarlýðý, Melville ve Hemingway,
Jack London ve Segalen ne düþlerdir.
Bizim yazý geleneðimiz Denize uzak durmuþtur. Halikarnas Balýk-
çýsý, Yaman Koray ya da Zeyyat Selimoðlu gibi deniz dünyasýný odaða
almýþ yazarlarýmýz vardýr gerçi; Sait Faik, Nâzým Hikmet, Yahya Kemal
gibi deniz duyarlýðýnýn yoðurduðu yüksek ayar þiirler de doðurmuþtur
14
edebiyatýmýz. Neden öyleyse, Orhan Veli gibi þiirine en fazla denizin
sokulmasýna izin vermiþ bir þair bile sorar: Gemliðe doðru/Denizi gö-
receksin;/Sakýn þaþýrma?
Bunun yanýtýný bir baþka þairimiz, Cemal Süreya, verecektir:
Buradan taa peygamberler kýyýsýna kadar
Büyük sularý sadece karpuz soðutmada kullanýyorlar
Fatih Sultan Mehmed gemilerini karadan yürüttü ya
Deniz kaçkýný bir ulusun çocuklarýyýz biz o gün bugün
Toprakçýl bir çapadýr Denizyollarýnýn armasý bile,
Ama dilimizde yine de en ürpertili kelime deniz
Yine de sokaklarda bir kanal eðitimi
Dondurmacýlarda bir ikinci kaptan tavrý
Teneþirlerde bir tekne beðenisi
Bir kazazede takýsý bulunur sarhoþlarýn yüzlerinde
Yine de faizcinin sesindeki hasýr
Yelken olmaya özeniyor
15 Yeryüzü: Cehennem - Enis Batur
AZTEK TAKVÝMÝ: BULANIK GÜNLER
Bir Karþýlaþtýrmalý Yeryüzü Kültürleri dersi ya da semineri verecek
olsaydým, ki bir gün bu projeyi gerçekleþtirmek isterim, güzergâhý-
mý üç ana eksen üzerine kurardým sanýyorum: Tanrýlar kataloðu; Tekvin
hikâyeleri; Zaman mitologyalarý.
Tanrýlar kataloðu, beni her kültürün ilâhi kadrosunun ayrýntýlý dökü-
müne, iþlev daðýlýmýna götürürdü; onlarýn yatay, dikey, sarmal iliþkileri
evrensel tasarým modellerinin ana baðlantý noktalarýný ortaya çýkarýrd
ý herþeyden önce: Yeryüzü (pek çok durumda yeraltý) ile gökyüzü aras
ýnda kurulmuþ anlam çatýsý, bana öyle geliyor ki, bir kültürün sinir sistemini
açýða çýkarmamýzý saðlayacak en önemli payandadýr.
Tekvin hikâyeleri, farklý kültürlerde yaratýlýþ efsanelerinin içerdiði
ortaklýklarýn ve deðiþkenlerin arasýndan, âdemoðlunun varoluþ biçimi
ve gerekçesi üzerine vardýðý eþikleri gösterirdi.
Zaman mitologyalarý, ilk iki kümeyle ilintili olarak, hareket felsefesi
nin her kültürde nasýl geliþtiði konusunda anahtarlar sunar herkes
farkýna varmýþtýr: Zaman aslýnda yoktur, ölçülecekse, ölçülebilecek
olan hareket ve hýzdýr. Kum saatýndan güneþ saatýna, oradan da mekanik
saatlara giden çizgide gözlenen o olmuþtur. Takvimler için farklý
mý durum: Gök cisimleriyle yerkürenin arasýndaki iliþkilerin okunmasýndan
çýkacak her anlam, o sonsuz hareket silsilesinde yazgýmýzý biçimlendirecektir.
Bu üç eksenden herhangi bir ögeyi çekip önümüze koyduðumuzda,
ötekiler kýpýrdar. Sözgelimi takvimi bütünden ayýrmaya kalkýþtýðý-
mýzda, zincirin bütün halkalarý yerinden oynayacak, simgeleriyle tanrý-
lar, her bir katmanýyla tekvin hikâyesi ufkumuza girecektir adýmýz
Hýdýr, ustalarýmýz binbir: Frazer, Eliade, Dumézil, Humboldt, Lévi-Strauss...
onca yorum, tek bir çetele.
Yalnýzca kendisi ölçülememiþtir Zamanýn (çünkü, bis, yoktur),
onun içinden herþeyi tartmýþtýr insan: Gökyüzünün, Yeryüzünün bütün
cennet ve cehennem tasavvurlarý matematiðin, fiziðin, bir de imgelemin
içinden böylece didiklenmiþtir.
Tablo, Orta-Amerika kültürlerine eðildiðimizde de doðrulanýyor
týpký Kuzeye ve Güneye uzandýðýmýzda doðrulanacaðý gibi: Derin ve
görkemli Maya tarihine, uçucu ve görkemli Aztek tarihine bakarken,
yokedilmiþ onca kente, anýta, belgeye karþýn, zinciri tamamlayabiliyoruz:
Dudak uçuklatýcý eriþkinlikteki kozmologya ve matematik bilgileriy-
16
le Mayalar, Aztekler, hem geniþ ve ayrýntýlý bir tanýmlar kataloðuyla çý-
kýyorlar karþýmýza, hem de çetrefil tekvin versiyonlarýnýn altyapýsýný
oluþturduðu karmaþýk, yetkin bir takvim uygulamasý ile iþin içine gireni
büyülüyorlar.
Bu aþamada, Avrupalýlarýn vandal giriþimlerinin sonucunda, elimize
ulaþabilen verilerin bizi alabildiðine sýnýrlý, kýsýtlý bir bilgi düzeyiyle
yetinmek durumunda býraktýðýný anýmsatmak gerekiyor. Orta-Amerika
kültürünün anlaþýlmasýný güçleþtiren bir baþka etmen de, Batýlý araþtýrmac
ýlarýn (büyük Humboldtun bile) XX. yüzyýla gelinesiye, ýsrarla Tevrat
ve Ýncil baðlantýlý yakýþtýrmalarla yorumu yokuþa sürmüþ olmalarý-
dýr denilebilir ki, Avrupalý, bütünüyle özgün bir kozmologya ve mitologya
birikimiyle karþýlaþtýðýný kabul etmek için enikonu direnmiþtir.
Bulmacanýn, puzzleýn bugüne dek bulunabilmiþ, doðru yerlerine
yerleþtirilebilmiþ parçalarý, gerçekten de çok sýký örülmüþ (Aztek ilmekleri,
düðümleri ünlüdür!) bir evren tasarýmý getiriyor önümüze. Mayalar
ýn, milattan önce 3114. yýlda baþlattýklarý uzun sürem takvimleri
ile Azteklerin dördül zamanlý tekvin efsaneleri yanyana geldiðinde, iki
kültürün de geniþ geçmiþ zamana uzanan kökenleri aydýnlanýyor bir öl-
çüde.
Aztekler, kendi çaðlarýna, sonlu þimdiki zamanlarýna gelesiye, yery
üzünde dört çaðýn yaþanmýþ olduðuna inanýyorlardý: Gerek Güneþ
Taþý, gerekse yazýlý belgeler, dört büyük felâketin peþinden son aþamaya
gelindiði konusunda birleþiyorlar. Ýlk büyük çað, kuzey tanrýsý
Tezcatlipocanýn kaplana dönüþüp güneþi altetmesiyle sonuçlanmýþ,
karanlýk ve soðuk yeryüzünde hüküm sürmeye baþlamýþtýr. Ýkinci çað,
büyük Maya efsanesi Popol-Vuhda da belirtildiði gibi Rüzgâr tanrýsý ve
Quetzalcoatlýn insanlarý maymuna dönüþtürmesi ve sonsuz bir uðultuyla
herþeyi tarumar etmesiyle tamamlanýr. Üçüncü çaðý Yaðmur tanr
ýsý, dev gözlü ve uzun diþli Tlaloc kapatýr, bir ateþ yaðmuru eþliðinde.
Dördüncü çaðý ise tanrýça Chalchiuhtlicuc sona erdirir, tufan ile. Aztekler,
son çaðý büyük yer sarsýntýlarýnýn sona erdireceðine inanmýþlardý:
O deprem tanrýsý Cortes olmuþtur.
Aztekler, bütün zaman felsefelerini bu tekvin hikâyelerinin üstüne,
geniþ tanrýlar kataloðunun üyelerini yerleþtirerek kurmuþlardý. Þüphesiz,
önce Gün ve Gece vardý: Güneþin doðduðu ilk sabahtan baþlayarak,
her gün tekrarlanan bir dizgede gün onlara, gece tanrýlara ve kö-
tücül güçlere ayrýlmýþtý: Hayatýn ve Ölümün yenilenme bölgelerine. Bu
amaçla iki ayrý takvim gerçekleþtirdiler, gündelik takvim ile ilâhi takvim
arasýnda bir geçiþim mantýðý kurarak hayatlarýný düzenlediler. 1den
13e sayýlara ve 20 ana iþarete baðlanan 260 evrelik takvimlerinde tanr
ýlarýn yeri saptanmýþtý. 20þer günlük 18 aydan oluþan gündelik takvimlerindeyse,
her yýla 5 bulanýk, kötücül gün eklenmiþti ve bu beþ
günle ilâhi takvimin baðlantýsýndan 52 yýlda bir gelen bir bulanýk yýl
sözkonusuydu.
Bu matematiksel ayrýþtýrma, gözlemledikleri gök cisimlerinin me-
17 Yeryüzü: Cehennem - Enis Batur
kanik hareket düzenlerinden çok tanrýlarýn huylarýný takip ediyordu:
Aztekler de, Mayalar da, olaðandýþý durumlardan (güneþ tutulmasý, ay
tutulmasý, göktaþý yaðmuru) özellikle çekinirlerdi: Taþ heykellerde,
anýtlarýnda ve tapýnaklarýnda cisimleþtirdikleri jaguarlarýn yeniden ete
kemiðe bürünüp hayata dönmelerinden en çok bu dönemlerde korkuyorlard
ý.
Günümüze ulaþabilmiþ izler, Aztek mitologyasýnýn ve Zaman felsefesinin
anahatlarýný vurgulayan ayrýntýlarý içeriyor:
* 1790da bulunan 24 tonluk, dev bir tek taþtan oluþan Güneþ Ta-
þý, ortada son deprem çaðý, etrafýnda öteki felâketlerin sorumlusu
tanrýlar, bir anasayfa olarak önümüzde dikilmeyi sürdürüyor.
* Codex Aubin adýyla bilinen ilâhi takvim, 260 günlük akýþý ve gerektirdi
ði bütün törensel düzenlemeyi içeriyor.
* Codex Borbonicus olarak vaftiz edilmiþ, Aztek sanatýnýn doruk-
örneklerinden birini oluþturan belge, bir takvimin hazýrlanýþýný konu
ediniyor.
Bu tür temel kaynaklar, Azteklerde takvimin bir ölçüm aracý olman
ýn ötesinde, hayatýn akýþýný düzenleyen bir davranýþlar manzumesi
olarak iþlevini yerine getirdiðini kanýtlýyor. Aztek takvimi sabit bir yapý
göstermiyordu, gökyüzü ve yeryüzü olaylarýna iliþkin öngörülerde bulunarak,
topluluðun pek çok üyesi ona deðiþken bir içerik yükleyebiliyordu.
XV. yüzyýlda öyle bir aþamaya varmýþtý ki bireysel yorumlar, yö-
netici sýnýf bütün kitaplarýný yakýlmasý yolunda karar almýþtý. Bir yüzyýl
sonra, üstüste garip doða olaylarý baþgösterdi bu kez: Güneþ tutulmalar
ý, göktaþý yaðmurlarý, rivayetler aldý yürüdü: Cortes ve 500 adamý
ufukta görünmek üzereydi.
18 Yeryüzü: Cehennem - Enis Batur
GELECEK SATMAK
1999 yýlýnýn Kasým ayýnýn sonuna doðruydu, bir toplantý sýrasýnda,
Cogitonun Takvim anakonulu sayýsýnda yeralmasý uygun görülen, 15
Aralýk 1999 günü gerçekleþecek bir kapalý oturumda benim de, Ýlber Ortayl
ý, Celâl Þengör ve Cem Akaþa katýlmam kararlaþtýrýldý. Gün geldi,
force majeure gerekçemle ben Ankarada, Akaþ hasta yataðýnda, Ýlber
ve Celâl bir odada Ayþe Erdemin ve kayýt aracýnýn önünde, kalakaldýk.
Ýkili söyleþtiler. Akaþ, yazýlý bir metinle katýldý tartýþmaya. Ben, söyleþi
metnine derkenarýndan müdahale etmeye karar verdim. Takvim, ajanda
edilgin kavramlar iþte: Ýnsan, Zamanýn akýþýný alabora etmeye yakýn
þey.
Önce Cem Akaþýn yazýsýný, sonra Ortaylý-Þengör söyleþisini okudum.
Sonra kalem sivrilttim. Bu üç dostum alýnmasýnlar ama, kafayý
geçmiþle, Tarih dediðimiz bulanýk alanla bozmuþ onlar. Arkamýzda ge-
çip gitmiþ, akýp kaybolmuþ zamanlar olduðu þüphesiz doðru; bir þimdiki
zaman gerçekliðimiz olduðu da su götürmez gerçek (þimdi, þu an,
þimdi, þu an yazabildiðime göre); sorun, öteden beri, geleceði kesin
olmayan Gelecek ile ilgili deðil mi oysa?
Takvimler kuruldu, yapýldý, tahminlendi. Gelip tosladýðýmýz kavram
bu. Nedir ki, Tanrý aþkýna, tahmin? Onu biliyor muyuz, bilebilir miyiz?
Bir bilgi alaný olabilir mi, onunla baðlantýlý?
Aslýna bakýlacak olursa, Cogitonun bu sayýsýnýn anakonusu olarak,
baþlangýçta, Kehânet kavramý üzerinde durulmuþtu, bir komþuluk
iliþkisinin sonucunda Takvime vardýydý derginin yayýn kurulu. Keh
ânet, bizi usdýþýnýn, usötesinin alanýna yöneltir kaygýsýyla mý o bölgeden
uzaklaþtýk? Kardeþ dergi Kitap-lýk izlencesine aldý sonradan
Kehâneti, ardýndan, o derginin yayýn kurulunun gündeminden de
düþtü, sanýrým ürkütücü bir yaný vardý kavramýn, cýva gibi sývýþýp gidiyordu
elimizden.
Bir yandan da kalýcý özellikleri olmalý: Takvim anakonusunun içinden
fal, bili, önbili deðilse bile öngörü, müneccim bakýþý eksik olmadý
sonuçta. Yarýyarýya ölçü, ölçüm, ölçülendirme Takvim; öbür yarýsý tahmine,
öngörüye, varsayýma dayanýyor. Her yýl, bir sonraki yýlýn takvimleri
hazýrlanýyor, basýlýyor: Kimsenin elinde geleceðe, geleceðin varolaca
ðýna, daha doðrusu geleceðine ait kesin kanýtlar olmasa da.
Oraculum çaðýna dönelim bir anlýðýna. Delphoida, omfalosun kar-
þýsýnda biriken bütün sorular, yakýn ya da uzak yarýn ile ilgili deðil miy-
19
di? Ortaçaða geçelim: Rebelaisnin muhteþem prognostici baþtan
uca bizi bekleyen günlere iliþkin öngörülere, hatta uçuþlara dayanmý-
yor muydu? Þairin bilgi alanýnýn dolaylarýndayýz demek. Günün
falýný açmasýný ondan beklemeliyken, nasýl oluyordu da bir tarihçi, bir
doðabilimci, bir nasir iþin içine karýþýyordu, iþte anlayamadýðým bu oldu.
Ýlber Ortaylýnýn, bunca yýllýk dostluðumuz süresince, hiçbir gelecek
öngörüsünün gerçekleþtiðine tanýk olmadým. Dostum Celâl Þeng
ör, depremin olacaðýný söylüyor ya, vaktini belirleyemiyor elbette.
Sevgili Cem Akaþa gelince, gelecek sözkonusu oldu mu kurmaca metinler
yazmaya bayýlýyor ama, siyasetbilimci cübbesini giydiðinde sus
pus oturuyor. Bir takvimin iskeletini en iyi onlar çýkarýr þüphesiz; gelgelelim,
iþ Zamaný ete kemiðe büründürmek olunca elime bakacaklar
ý apaçýk ortadadýr.
Þair, tam burada devreye girmeli: Giacomo Leopardi, 1832de kaleme
aldýðý Almanak Satýcýsýyla Yoldan Geçenin Söyleþisinde, soruyor:
Önümüzdeki yýl, geride býraktýklarýmýzdan hangisine benzesin isterdin?
. Duraklýyor almanak satýcýsý, zihninde hýzla tarýyor geçmiþ yýllar
ý, hiçbiri yeniden tekrarlansýn istemiyor. Yoldan geçen katýlýyor ona:
Bu yýla gelesiye, Yaz(g)ý bize iyi davranmadý, onun için de geçmiþteki
yaþamýmýzý istemeyiz, bize bugüne dek yaþamadýðýmýz biçimiyle gelsin
Hayat.
Leopardi yorumcularý, haklý olarak, bir varoluþ alegorisi görmüþlerdir
bu küçümen söyleþi denemesinde: Yazý ve Yazgýya gelince, varolu
þumuza iliþkin anlamsýz ama kaçýnýlmaz bir alýþtýrmadýr onlarýn gö-
zünde, Leopardinin yazý metaforuyla örtüþtürdüðü.
Diyorum ki, elimde papirüs, mürekkep, tüy ustam ölmüþ ben gelecek
satarým.
20 Yeryüzü: Cehennem - Enis Batur
YERYÜZÜ:CEHENNEM
John Bergerýn*, Boschun üçüzl
üsüyle bir CNN haber bülteninde yer
alan görüntülerin toplamý arasýndaki
koþutluða dikkat çekmesi, çarpýcý bir
alan açýyor önümüzde: Keþke, Zapatist
önder Marcosun açýk mektubunu
baþka, tamamlayýcý bir metinde ele
almýþ olsaydý da, sözkonusu benzetmeyi
biraz daha açmayý, açýmlamayý
sürdürseydi hayýflanmadan edemedim.
Brueghelýn, Dürerin, Boschun:
Yarým yüzyýlý aþkýn bir sürenin içinde
üç ustanýn yapýtlarýna toplanan Tufan,
Mahþer, Cehennem tasarýmlarýnýn arkas
ýnda, Jurgis Baltrusaitisin bir baký-
ma iðneyle kuyu kazarak ortaya çýkard
ýðý, birkaç araþtýrmada serimlediði bir
çaðýn ikonografik felsefesi yatýyor.
Baltrusaitis, hem XIII. yüzyýldan baþlayarak Ortaçaða yayýlan ifrit imgelerini
toplamýþ, hem de bu yayýlmanýn Gotik Avrupa sanatýyla sýnýrlý tutulamayaca
ðýný kanýtlamýþtý: Arap dünyasýnda, Hindelinde, Uzak Doðu kültü-
ründe de Daimonun imgelemin derin tabakalarýnda çalýþtýðýný onun araþ-
týrmalarýndan** öðrendik.
21
* John Bergerýn sonradan The Guardianýn Saturday Reviewunda ve Le Monde
da geniþçe bir özeti yayýmlanan Gayya Kuyusuna Hoþgeldiniz baþlýklý denemesi,
önce The Threat of Globalismde çýkmýþ Hieronymus Boschun ünlü üçüzlü resminden
hareket eden, XX. yüzyýl sonu panoramasýný Felemenk ressamýn XVI. yüzyýlda
kurduðu cehennem portresiyle karþýlaþtýran bir metin.
Bergerýn yazarlýðýna öteden beri yakýnlýk duyamadýðýmý (bkz: Bergera Karþý,
Baþkalaþýmlar, 1992) söylemek isterim; gene de kitaplarýný, yazýlarýný izlemekten geri
durmadým, zaman zaman çevrilmelerine, yayýmlanmalarýna önayak oldum - bu defa
da öyle olacak sanýrým, Gayya Kuyusuna Hoþgeldiniz büyük olasýlýkla Cogito dergisinde
çýkacak. Gelgelelim, yazýyla dergi için önerirken, karþýsýna bir çýkma yazmayý da
öngörmüþtüm: Çýkýþ noktam þüphesiz Bergerýn metni, oradan bir dizi baþka noktaya
uðramak asýl amacým.
** Jurgis Baltrusaitis, Le Moyen Âge Fantastique, 1955. / Jurgis Baltrusaitis, Réveils et Prodiges,
le Gothique fantastique, 1960. / Jurgis Baltrusaitis, Aberrations, 1984. / Jurgis Baltrusaitis, Anamorphoses
, 1985.
Ýlk bakýþta, Bergerýn, anýþtýrmasýný bir olgular
ormaný oluþturan Brueghelin Cehennem
ine dayandýrmak varken, bir simgeler orman
ý oluþturan Boschunkini yeðlemesini yad
ýrgadýðýmý itiraf etmek isterim. Bir adým sonras
ýnda, Boschun resmindeki sayýsýz öðenin
toplu okunuþundan ayný sonuca varýlabileceði
görüþüne gelip dayanmýþ olmalý, diye düþünd
üm: Bosch dilinin, dönemin kimi tarikatlarýndan
beslenen kilitli olma özelliðinin yapýtlarý
hâlâ bir sis altýnda deðerlendirmemize yol açtý-
ðý doðrudur gerçi; ama, bir yandan da, Tolnay
den Gombriche, onca uzman gözün bizim
adýmýza söktüðü gizlerden hareketle artýk bu
resimleri okuduðumuz gerçeði var. Onlara, bir
de, Dantenin Commediasýndan baþlayarak
|
0 Yorumlar | Yorum Yaz |
|