BenimBlog.com - Turkce ucretsiz blog Bedava blog hizmeti
Benimblog.com satilikir / is for sale: info@anahaber.com




Debba Ana Sayfa | Profil | Arşiv | Arkadaşlarım
ojf

Erkek Orgazm tadı ile kadın orgazm tadı farklımı?11/2/2007

 

 

Erkek ve Kadının orgazm tadı birbirinden farklımı?

Zaman zaman, boşalmadan önce, alınan zevk, o kadar yoğun ve yüksek oluyorki, adeta bitmeyen orgazm gibidir. Erkeklerde de kadınlarda olduğu gibi çoklu orgazm yaşanabilmektedir. Erkek, arka arkaya minik orgazmları andıran, doruk noktaları yaşamakta ve bunların sonuncusunda alınan zevki yeterli bulduklarında, boşalmaktadırlar. Erkekler bi de, boşalımın bitmesinden sonra  kesilmeyen sürekli zevk yaşayabilmektedir. Bu kasılmalarla birlikte duyulan yoğun haz, bazen boşalma sırasında duyulan haza eşit kıvamda olabilmektedir. Boşalma ve orgazmın iki ayrı zevk olduğu bilinmeli ve ayırt edilmelidir. Boşalma, meninin penisten fışkırmasını içeren fiziksel sürecin adıdır. Boşalma anında alınan zevk, boşalma olmadan da elde edilebildiği öğrenilmelidir. O tadı ayrı ayrı yaşıyabilen deneyimli erkekler kadınların tercihi olmaktadır. Orgazm, insanın hissettiğidir. Aldığı zevkin adıdır. Genellikle ikisi birlikte gerçekleşir, yani insan bir yandan boşalırken bir yandan da müthiş tatlı bir zevk alır. Ancak bunlardan herhangi biri, diğeri olmaksızın da gerçekleşebilir. Bir erkek boşalmadan da orgazmlar yaşayabilir. Bazı erkekler kendilerini buna alıştırmışlar ve kadınlarda olduğu gibi çoklu orgazmlar yaşayabilmektedirler. Deneyimli erkekler boşalmadan çok önce, çok yüksek coşkulu doruklara ulaşabilmektedirler. Bu kişiler orgazmın, kasılmalarla gerçekleştiği, yani, istem dışı kasılmaların denetimini, iyi kontrol edebilmektedirler. Bekletmek, duraklatmak, ertelemek ile birçok kez orgazmın tadını almaktadırlar. bu duygusal doruklar orgazm olarak nitelendirilmeli. Orgazmlarını güçlendirmek için erkekler, pek fazla bir çaba göstermemektedirler.  Doyum duygusunu arttırabilecek en temel adım, çiftin, yaşanan cinsel ilişkiye tam anlamıyla katılmasıdır. Eşler duyumlarına dikkatini vermeliki, aldıkları zevkin derecesini sürekli bir birine bildirmeliler. Herkes eşinin alacağı hazzı mutlaka anlar, ama an ve an kontrol edemez. sürekli bir birlerini yönlendirmeliler. Sevişme sırasında erkeklerin kendilerine uyguladıkları kontrolü, gevşeme ile daha kolay sağlayabilirler. Vücudun her hangi bir yerinin kasılması veya baskısı, dengede tutulan tadın zirvesinde, ani bir boşalma ile sonuçlanabilir. Eylem anında tamamen gevşemiş ve dorukta zevk yaşayan bir erkeği, kadının poposunu sıkılması ile, penis bedenine minik bir baskı bile boşaltabilir. Hareket, soluma ve seslerini kısıtlayarak, pek çok erkek orgazmdan alacakları hazzı da sınırlamaktadır. Kasılarak, boşalma işlemini gerçekleştiren adaleleri güçlendirmek de, orgazm sırasındaki duyumları daha yoğun olarak algılamaya yardımcı olur. Bu şekilde kaslar güçleneceği gibi penis civarındaki kan dolaşımı da düzenlenecektir. Sertleşmenin, artan kan akımı ile gerçekleştiği düşünülürse, bu hareketlerin sağlayabileceği yarar da, daha kolay anlaşılabilir.
Erkekler de farklı orgazmlar yaşayabilirler. Bazı orgazm türleri kişiye göre bir değişim gösterse bile, boşalma evrensel bir harekettir. Orgazm, haz duyumuna verilen yoğun bir tepkidir. Çok yüksek derecede zevk almak istemenin, yadırganacak bir yanı yoktur. Penisteki nabız atışı, boşalmanın dozunu etkileyen bir olgudur. Fışkırma taziğinı etkiler. Boşalma sonucu bitecek ilişki yerine, devam eden, orta dozlu  orgazmlar ile zevkin sürdürülmesi sağlanabilir. Bir erkek, sürdürebileceği eylem halini, en uzun süreyi, saatle nitelendirmek yerine, çiftin aldığı zevkin doyumu ile tamamlamalıdır. Erkek ilişkide elde ettiği orgazm sayısı, grafikle kayıt edilirse, ortaya çıkacak sonuç daha kolay anlaşılabilir. Zirveye yükselen orgazm dalgası, kontrol edilip, fişkırma anı gelmeden durdurulmalı, biraz daha yapayım, en tatlısını da yaşayayım derseniz, çok dikkatli olmalısınız. o aşamada vücudu su gibi serbest bırakmalısınız. Penisteki nabızı kontrol etmelisiniz. Zevkin geri gitmesinden korkmayın nasılsa yeniden artacaktır. Erkek o halde iken kadında hareketini yumuşatmalı. Erkeğin sert hareket etmesi boşalmasını körükler,sert sevişmeler de zonklamalar kesindir. yumuşak sevişme de kadın eğer zevk almıyorsa erkek zevk alırken kadın beklemek zorunda kalır. Çiftler bir birinin huylarını ve yapılarını bilmeli ve ona göre teknik geliştirmelidir. Bencillik olmamalı, erkek kadın için, kadında erkek için, özveride bulunmalı, bir birine tolerans göstermelidirler. Orgazmın tadı kadın ve erkekte aynıdır. Sadece dozajı kişiden kişiye değişir.


(Yazar ali hikmet)
0 Yorumlar | Yorum Yaz | Baglantı

Tarkan TEVETOĞLU ( biyografi - history )11/2/2007



17 Ekim 1972 tarihinde Alzey (Almanya) ’de doğan Tarkan, altı çocuklu bir ailenin beşinci çocuğu. Çok küçük yaşlarından ittibaren sanatsal yetenekleri dikkat çeken Tarkan’ a ailesi her zaman destek oldu. Mütevazı bir geçmişe sahip olan ve çocukluğundan beri kendi kendine olmayı seven Tarkan için, müzikle ilgilenmek, kendi dünyasını yaratmanın yollarından biriydi. Müziğin Tarkan’ ın hayatındaki bu önemli yeri ve yaptığı her işi en ince detayıyla ele alan karakteri, onu müzikle daha profesyonel anlamda ilgilenmeye yöneltti ve Türkiye’ de müzik eğitimi almaya başladı. Tarkan, önce Karamürsel ardından da Üsküdar Musiki Cemiyeti’nde Klasik Türk Müziği eğitimi aldı ve bunun sayesinde çocuk denecek bir yaşta müziğin temellerini özümsemiş oldu.



Liseden mezun olduktan sonra, müzik alanında kendisini hayal kırıklığına uğratan bir takım girişimlerde bulunan Tarkan, tam Almanya’ya geri dönüp müziği ve yıldız olmaya ilişkin hayallerini geride bırakmayı düşünüyordu ki, kaderin kendisi için yarattığı farklı bir plan devreye girdi ve prodüktör Mehmet Söğütoğlu ile tanıştı. İstanbul Plak ile imzaladığı anlaşma sonucunda, Tarkan’ın ilk albümü “Yine Sensiz”1993’te Türkiye’de piyasaya sürüldü. Bu albümün ilk single’ ı olan “Kıl Oldum Abi” çok kısa sürede dinleyenlerin ilgisini çekerek popüler mekanlarda çalınmaya başladı ve nihayet Türk radyolarının Top 20 listelerine girdi. “Çok Ararsın Beni” ve “Vazgeçmem” şarkıları albümün başarısını perçinledi. Çocuksu çekiciliğine tezat çapkın bakışları ve özgür, başına buyruk tavırlarıyla fark yaratan görünümü, güçlü sesi ve yorumuyla birleşince, Tarkan’ ın gençliğin kalbini kazanması çok da zor olmadı.



Tarkan’ın ikinci albümü “Aacayipsin”1995 yılında piyasaya sürüldü. Sezen Aksu işbirliği ile hazırlanan “Hepsi senin mi” nin yanısıra albümdeki “Kış Güneşi”, “Gül Döktüm Yollarına”, “Unutmamalı” gibi birçok şarkı Türkiye’ de 1. sıraya kadar yükseldi.
 
Tarkan 1995 yılında Avrupa’da ve Türkiye’de 74 canlı konser verdi. New York Palladium konseri Türkiye’ de de canlı olarak yayınlandı ve büyük ilgi uyandırdı. Albümün satışları 2.5 milyonu aşarak tüm diğer sanatçıların aynı yıl içerisindeki albüm satışlarını geçti ve Tarkan’ın Türk müzik dünyasında güçlü bir isim olarak kabul edilmesini sağladı.



Türkiye’deki başarılarının ardından, Tarkan, kariyer planlarına yön vermek ve İngilizce öğrenmek üzere New York’a taşınmaya karar verdi. Türkiye’ den ayrılmadan önce kader O’ nu bu sefer de, 1960 ve sonrasının Amerikası’ nda müzik endüstrisinde büyük rol oynamış olan Atlantic Records’ un kurucusu ve yöneticisi Ahmet Ertegün ile karşılaştırdı. Ahmet Ertegün’ ün, yeteneğinden ve enternasyonal bir dinleyici kitlesine ulaşma potansiyelinden emin olduğunu ifade ettiği Tarkan’ı İngilizce şarkı söylemeye yönlendirmesi, gelecek planlarını şekillendirecek ilk kıvılcım oldu.



2006 yılının Nisan ayında dinleyicisiyle buluşan “Come Closer”isimli bu yeni albüm, Tarkan’ın uzun süredir beklenen ilk İngilizce albümü. Universal Music tarafından ilk olarak Avrupa’da ve Güney Amerika’da satışa sunuldu. Aynı anda Türkiye’de de çıkan albümde Tarkan; Wyclef Jean, Pete Martin, Devrim Karaoglu, Billy Mann, Lester Mendez, Dexter Simmons, the Jettsonz, Supaflyas gibi alanlarında önemli başarılar kazanmış müzik adamları ve prodüktörlerin yanı sıra dünya çapında birçok besteci, müzisyen ve teknisyen ile çalıştı ve herbirinin “Come Closer” da unutulmaz izleri var. Albümün prodüksiyonu New York’ tan Los Angeles’ a, Londra’ dan İstanbul’ a uzanan heyecanlı bir süreç oldu. Doğu ve batı müziğinin uyumlu bir düet halinde bütünleştiği bu yeni albüm, Tarkan’ın ilk evrensel çalışmasıdır. Tarkan’ ın, yerleşmiş pop star kalıplarını kırarak, tümüyle “orijinal” tarzıyla yarattığı “Come Closer”, uluslarası müzik dünyasına Türkiye’den açılan ilk kapı olmuştur. Bu kapının ardında ise Tarkan için uzun soluklu bir yol görünüyor.

 



Tarkan - Come Closer 2006 - Tüm müzik Marketlerde ...



Resimler ve biyografi "tarkan.web.tr" haklarında saklıdır. all right reserved.


(Yazar ali hikmet)
2 Yorumlar | Yorum Yaz | Baglantı

Güzeller Galerisi -- Erotik --11/2/2007
Güzel Erotik pozlar !
Yumuşak, dolgun ve şehvetli vucutlar...  1,2,3,4,5,6,7,8,9,10,11,12,13,14,15,16,17,18

Yunan Güzelleri
Sıcak bir ülkenin sıcacık tanrıçaları. Yemede yanında yat! 2,3,4,5,6,7,8,9,10,11,12, 13, 14,15,16,17,18

Hanım Göbeği
En tatlı yeri kadın göbeği
2
,3,4,5,6,7,8,9,10 ,11,12,13,14,15,16

Erotizm kokan bir afet, Aria !
Milyonlarca erkeğin cinsel fantazilerini süsleyen Aria Giovanni´yi acaba tanımayan var mıdır? Ama eminiz ki buradaki gibi bir atmosferde, sere serpe serilmişini görmediniz 2,3,4,5,6,7,8,9,10,11,12,13,14,15

Uzakdoğunun Cazibesi
Her daim gülümseyen, nazik ve çekingen Japon güzelleri
2,3,4,5,6,7,8,9,10,11 12,13, 14,15,16,17,18

Tanganın üstüne başkası yok!
Deniz kıyıları yine bikinili eşsiz güzellerle doluyor. 70´li yılların nefeskesici  plaj modasının yeniden dirildi. ... 2,3,4,5,6,7,8,9,10,11,12,13,14,15,16,17,18

Islak oyunlar
Kadınlar  sırılsıklam, 2,3,4,5,6,7,8,9,10,11,12,
13,14,15,16,18,19,20

Kimi sarışın derdinde kimi de kumral peşinde. Birbirinden güzel kahve tenli ve saçlı kızlar!


(Yazar ali hikmet)
0 Yorumlar | Yorum Yaz | Baglantı

Türk Güzelleri11/2/2007

1

Yabanci Frikikler : -1-, -2-,-3-,-4-,-5-,-6-,-7-,-8-,-9-,-10,-11-,-12-,-13,-14-,-15-,-16-,-17-,-18-,-19-,-20-
(Yazar ali hikmet)
0 Yorumlar | Yorum Yaz | Baglantı

Büyük Patlama (Big Bang)11/2/2007
nsan zihnini kurcalayan en büyük sorulardan biri,Evrenin Evrimi konusudur. Dünya'mızın yaşının 4.5 milyar olduğunu biliyoruz. Ya Güneş'in ve öteki yıldızların; Samanyolu'nun ve öteki gökadaların yaşı ne kadardır? Zaman, ne zaman" var olmuştur? Maddeden önce mi,maddeyle birlikte mi? Evrenimiz, kozmik yumurta denen olağanüstü yoğun maddenin patlaması(big-bang) sonucunda mı doğmuştur?Evrenimiz, genişlemeye devam ediyor mu? Nereye doğru gidiyoruz? Evrenimiz genişleyip darmaduman mı olacak, yoksa büyük bir çatırtıyla çökecek mi?Bazı bilim adamları bu Büyük Patlama kuramını savunurken,bazıları buna karşı çıkıyor. Peki Büyük Patlama kuramı hangi kanıtlara dayanıyor? Büyük Patlamanın genel görelilikle ilgisi nedir? Einstein'in genel görelilik kuramı yanlış olabilir mi? Genel Göreliliğin kanıtları var mı?Bu soruların yanıtlarını ustalarından dinleyeceğiz.Kimlerden mi? Başta Einstein ve daha sonraki kuşaktan S. Hawking,R. Penrose, İ.Progogin,S.Weinberg vb...Bir de NASA'nın katkılarıyla diyeceğim. İnternet verilerini fotoğraf ve similasyorları size sunacağım. Metin seçimini ve düzenlemeleri ben yaptım,İngilizce'den Türkçe'ye çevirileri ise Orçun Zorlular yaptı. Genel görelilik için rönesansın olduğu bir başka alan kozmolojidir.


Büyük Patlama

Evren modellerinin hepsinin de ortak özelliği, işlerin daha ta en başından ters gittiği şu Büyük Patlama adı verilen münasebetsiz duruma yer vermeleridir. Sonsuz yoğunlukta,sonsuz sıcaklıkta bir Evren: Kuramın bir yerlerinde fena halde ters giden bir şeyler olduğu kesin. Yine de her şeye rağmen,bu olabildiğince sıcak ve yoğun olan safhanın gerçekleştiğini kabul edecek olursanız, Evren’in asıl özelliklerinin bu gün ne düzeyde olması gerektiği konusunda tahminlerde bulunabilirsiniz.

COBE, evreni gözlemeye devam ediyor. 

Bu tahminlerden bir tanesi, baktığımız her yönde kara cisim ışımasından meydana gelen düzgün biçimli bir arkaalanın olması gerektiğidir. Penzias ve Wilson tarafından 1965 yılında aynen bu tip bir ışıma keşfedilmiştir. Bu ışıma, daha önceki bir zamanda evrene egemen olan ve evrenin genişlemesi sonucu şimdi 3 kelvine kadar soğumuş bulunan sıcak elektromanyetik siyah cisim ışımasından artakalanlardır.Evrensel Mikrodalga Arkaalan Işıması adıyla bilinen bu ışımanın tayfını saptamak üzere COBE (Evrensel Arkaalan Araştırıcısı) uydusu yardımıyla gerçekleştirilen son gözlemler, yapılan tahminlerle mevcut kara-cisim tayfının oldukça yüksek bir isabet tutturduğunu göstermiştir.

Bu ışımanın varlığı,bütün evrenbilimciler tarafından Evren’imizin sıcak ve yoğun bir safhadan geçtiğinin bir kanıtı olarak yorumlanmaktadır. Buna göre bu ışıma bize Evren’in ilk verilerinin doğası hakkında bir şeyler anlatmaktadır. Bize her şeyi anlatmasa da Büyük patlama diye bir şeyin meydana geldiğini söylemektedir. Bir başka deyişle Evren, Friedman modellerini andırıyor olmalıdır. 

COBE uydusu tarafından gerçekleştirilen hayli önemli başka bir keşif daha vardır. Her ne kadar arkaalan ışıması dikkat çekici ölçüde düzgün biçimliyse de ve gösterdiği özellikler güzel bir şekilde matematiğe dökülüyorsa da Evren aslında pek de öyle mükemmellik düzeyinde bir düzgün biçimlilik arzetmiyor. Işımanın gökyüzüne dağılımında ufak ama gerçeği yansıtan bir takım düzensizlikler göze çarpmaktadır. Aslında bu ufak düzensizliklerin Evren’in ilk evrelerinde de varolmaları gerektiğini düşünebiliriz. Çünkü ne de olsa Evren’i gözlemlemek amacıyla buradayız ve her halde altı üstü düzgün bir lekeden ibaret değiliz. ..

Kapalı Evren’de düzensizlikler baş gösterecek ve yıldızlar,galaksiler ve bunlara benzer diğer gözlenebilir gerçek yapılar ortaya çıkacaktır. Ardından da,yıldızların çökmesi ve bütün kütlenin galaksilerin merkezinde toplanması gibi kimi sebepler dolaysıyla karadelikler oluşacaktır. Bu karadeliklerin hepsinin de birer tekillik merkezi vardı;aynen geride kalan Büyük Patlama’da olduğu gibi. Gelgelelim iş bu kadarla kalmıyor. Oluşturduğumuz betimlemeye göre başlangıçtaki Büyük Patlama zarif, simetrik ve düzgün biçimli bir duruma karşılık gelmektedir. Oysa ki kapalı modelin uç noktası korkunç bir karmaşanın ta kendisidir. Bütün karadelikler sonunda birleşmekte ve inanılmaz bir karışıklığın ardından, bitiş noktasında bir Büyük Çatırtı’ya neden olmaktadır. Karadelikler açık bir evren modelinde de ortaya çıkarlar başlangıçta yine bir tekillik bulunduğu gibi, ortaya çıkan karadeliklerin merkezlerinde de yeni yeni tekillikler oluşmaktadır.

Standart Friedman modellerinin bu yönlerini,başlangıçta görebildiğimiz durumla uzak bir gelecekte karşılaşmayı umduğumuz durum arasında ne büyük farklar olduğunu göstermek amacıyla vurgulamaktayım. Bu problem fiziğin temel bir yasasıyla, termodinamiğin İkinci Yasası ile yakından ilgilidir.

Termodinamiğin İkinci Yasası

Bu yasayı, basit gündelik koşullar içinde anlamamız mümkündür. Masanın tam kıyısına nazikçe yerleştirilmiş bir kadeh şarabı gözünüzün önüne getirin. Kadeh, her an masadan aşağı devrilip parçalanabilir ve içindeki bütün şarap halıya dökülebilir. Newton’cu fizik kapsamında, aynı sürecin tersinden işleyemeyeceğini söyleyen hiçbir kural yoktur( Çünkü mekaniğin yasaları her zaman tersinir yasalardır.) Gelgelelim böylesi bir durumla şimdiye dek karşılaşan olmamıştır. Kadeh parçalarının kendilerini yeniden biraraya topladıklarını ve halıya dökülen şarabın süzülerek yeniden kadehin içine dolduğunu asla göremezsiniz. Halbuki en ayrıntılı fizik yasaları kapsamında bile bu yönlerden biri aynen diğeri kadar akla yatkındır. Ortaya çıkan bu ayrılığı kavrayabilmek için, sistemin entropisinin zamana bağlı olarak arttığını bize bildiren Termodinamiğin İkinci Yasası ’na gerek duymaktayız. Entropi adıyla anılan nicelik (s: 58) kadeh masının üzerinde dururken yerdeki parçalanmış haline kıyasla daha düşüktür. Termodinamiğin İkinci Yasası uyarınca sistemin entropisi artmıştır. Kabaca bir tanım yapacak olursak,entropinin aşağı yukarı sistemin düzensizliğinin bir ölçüsü olduğunu söyleyebiliriz. Bu kavramı daha kesin biçimde ifade edebilmemiz için faz uzayı kavramını işin içine sokmamız gerekiyor.

Faz Uzayı 

Faz uzayı, boyut sayısı çok yüksek olan bir uzaydır ve bu çok boyutlu uzayda her bir nokta, araştırmaya konu olan sistemi meydana getiren parçacıkların o noktadaki konumlarını ve momentumlarını tanımlamaya yarar. Parçacıklar bu muazzam faz uzayı içinde bir arada bunmakta ve hareket etmektedir. Faz uzayı içinde bir nokta seçelim. Parçacıklardan oluşan sistem, zaman ilerledikçe kendi gelişimini sürdürürken, seçtiğimiz nokta da faz uzayında başka başka yönlere doğru kımıldamaktadır. Buna bağlı olarak da entropi sürekli artmaktadır.

Entropi ile esas olarak anlatılmak istenen şey, sistemin hallerini “kalburdan geçirerek” yani hangisi hangisidir bilemediklerinizi bir araya toplayarak guruplamanız gerektiğidir. Faz uzayının diyelim ki bu bölgesinde olanlarını bir yerde toplamalı,topladığınız bölgenin hacmini hesaplamalı, bulduğunuz hacmin logaritmasını almalı ve burada bulduğunuz sonucu da Boltzman sabiti diye bilinen sabitle çarpmalısınız. Böylelikle hesapladığınız şey entropidir. Termodinamiğin İkinci Yasas’nı bize söylediği şey ise entropinin artmakta olduğudur. Aslında size söylediği şey bir bakıma oldukça gülünçtür. Çünkü şunun şurasında söylediği tek şey, sistem hareketine ufak tefek bir kutucuktan yola çıkarak başlayacak olursa, gelişmek üzere serbest bırakıldığı anda, gitgide daha büyük kutucuklara doğru yol alacağıdır. Lakin bunun böyle olacağı besbellidir. Zira eğer probleme dikkatle bakacak olursanız, büyük baloncukların, kendilerine komşu küçük baloncuklardan bariz derecede daha büyük olduğunu görebilirsiniz. Yani büyük baloncuklardan birisini içine bir kez adımınızı attınız mı, tekrar daha küçük bir baloncuğun içine geçmek için hemen hemen hiçbir şansınız kalmayacaktır. Artık olan olmuştur. Sistem bir öncekinden gitgide daha büyük kutucuklara yönelmeyi sürdürerek faz uzayında dolanıp duracaktır. İşte İkinci Yasa’nın bize söyledikleri bundan ibaret. Yoksa değil mi?

Gerçekte bu, açıklamaya çalışılan şeyin sadece yarısıdır. Bundan başka bize, sistemin şu anki durumunu biliyorsak, gelecekte erişebileceği en olası durumunun bilebileceğimiz de bildirilmektedir. Ne var ki aynı akıl yürütmeyi ters yönde kullanmaya çalıştığımızda,tamamen yanlış bir yanıt elde etmekteyiz. Kadehin masanın kıyısında durmakta olduğunu varsayalım. Şu soruyu sorabiliriz: “Bu kadehin o konuma gelirken izlediği en olası yol acaba hangisidir?” Eğer az önce verdiğimiz akıl yürütmeyi bu kez ters yönde kullanacak olursanız, izlenen en olası yol hakkında şu kanıya varırsınız: Sistem, halının üzerindeki darmadağınık bir halden başladı,kendini toparlayıp halıdan ayrıldı ve bir bütün halinde masanın üzerine çıktı. Bunun doğru bir açıklama olmayacağı besbellidir. Doğru açıklama, onu oraya birisinin getirip koymuş olduğudur. Bu sebep ise başka bir sebepten doğmuştur. Bu böyle sürer gider. Uslamlama zinciri, geçmişte kalan gitgide daha düşük entropi halleri boyunca gerilere doğru uzanır. Entropinin geçmişe doğru artması gerektiğini ileri sürebilirsiniz. Bu ileri sürüşünüz, gözlemlerle taban tabana zıttır. Onun için entropi geçmişe gittikçe daha düşük değerlere uzanmaktadır.(s:61)

Geleceğe yöneldikçe, entropinin neden artışa geçtiği, gitgide genişleyen kutucuklara doğru sürüp giden bir hareket tarzıyla kolayca açıklanabilmektedir. Geçmişe doru neden azalmakta oluduğu ise büsbütün farklı bir sorundur. Geçmişte onu düşük seviyede tutan bir şeyler olmuş olmalıdır. Geçmişe doğru yöneldikçe entropi düşer, düşer, düşer ve en sonunda Büyük Patlama’ya ulaşırız.

Büyük patlama sırasında çok ama çok özel bir şeyler olmuş olmalıdır. Ancak bunun tam olarak ne olduğu tartışmaya açık bir konudur. Bundan önce aynı fikirde olmadığımı belirttiğim,ama pek çok insanın üzerinde ısrarla durdukları popüler bir kuram genişleyen evren kuramıdır. Bu kuramın ileri sürdüğü fikre göre,Evren’in büyük ölçekte bu derecede düzgün  biçimli olmasının sebebini, gelişmesinin en erken evrelerinde aramak gereklidir. Evren’de, henüz doğmunun 10 üzeri -36.ncı saniyesinde iken, tam anlamıyla muazzam bir genişlemenin meydana geldiği sanılmaktadır.

10 -33 cm (evrenin ilk dönemi... 10 60 kat genişleyerek ... 10 27 cm (evreni yaklaşık büyüklüğü)

Ve Evren bu ilk evrelerinde nasıl görünürse görünsün, 10 üzeri 60 gibi dev bir oranda genişlediği takdirde göze düz bir yapıda görüneceği yönünde bir kanı vardır. Söz konusu kimselerin düz yapıdaki bir Evren’den hoşlanmalarının bir nedeni budur.

Oysa göründüğü kadarıyla, bu akıl yürütme kendinden bekleneni verememektedir. rastgele tayin edilen böylesi başlangıç koşullarında, olsa olsa dehşet bir karmaşa hüküm sürecektir. Böyle bir karmaşayı da hangi oranda genişletirseniz genişletin, karşılık aynen sürüp gidecektir. Hatta genişledikçe daha da berbat bir hal alacaktır.


(Yazar ali hikmet)
0 Yorumlar | Yorum Yaz | Baglantı

Evrenin Yaşı11/2/2007


EVRENİMIZIN KÖKENİ 

“Evrenin Kısa Tarihi” adlı eserin yazarı Joseph Silk’in çok tatlı bir sözü var: “Büyük Patlama, hem bilimadamları hem de teologlar için yutulması zor bir ilaçtır.” (EKT,TÜBİTAK yya, s: 2) Evet yutulması zor bir ilaç çünkü Evrenin Kökeni, yaratılış kuramıyla yüzleşmeyi gerektiriyor. Yani dinsel yaratılış öyküleriyle bilimsel kozmoloji karşı karşıya geliyor. Evrenin bir başlangıcı var mıdır? Yoksa evren, ezeli ve ebedi bir varlık mıdır? Soruları düşünün.

Kozmoloji: Uzayın Evrimi Sorunu

Bu bölümde bilimin en büyüleyici kuramlarından birini anlatacağım. Kozmolojinin (evrenbilimin) bu kuramı, ne diyor? Evren,bir başlangıca sahipti ve bu başlangıç çok karmaşıktı; öyle ki yaratılıştan ötesine bakmak olanaksızdı. Kurama göre,evren, yaklaşık 15-20 milyar yıl önce noktasal bir tekillikten doğdu. Büyük patlamadan sonraki ilk birkaç dakikada enerji çok büyük bir değerde idi.Fiziğin dört etkileşim kuvveti bileşik durumdaydı ve tüm maddeler ayırt edilemez bir “kuark çorbası” durumunda idi.İlk 10– 43 saniye boyunca ,elektrozayıf ve gravitasyonun komple birleşmiş bir kuvvet oluşturmak için birleştiği sanılmaktadır. Büyük patlamayı izleyen ilk 10 –32 saniyede şiddetli ve elektrozayıf kuvvetler bir olarak kalırken gravitasyon bu birleşimden ayrılır. Bu dönem,parçacık enerjilerinin çok büyük olduğu kuarklar, leptonlar ve bunların ve bunların antiparçacıkları gibi ağır parçacıkların oluştuğu periyot idi. Sonra evren aniden genişledi ve sıcaklığın 10 29’dan 10 15 Kelvine indiği ılık dönem süresince soğudu. Bu dönem süresince şiddetli ve elektrozayıf kuvvetler ayrıldı ve büyük birleştirme şeması bozuldu. Evren soğumaya devam ettiği için büyük patlamadan sonra 10–10 saniye cıvarında elektrozayıf kuvvet ikiye bölünmüştür. Bugün bizim de sınıflandırdığımız gibi,evrendeki döt temel kuvvet doğmuştur.

Radyasyonun Egemenliği

Büyük patlamadan sonra yaklaşık 700 000 yıl evrende “radyasyon” egemen idi,iyonlar tutuluyor ve fotonlar salınıyor,böylece radyasyonun ve maddenin termal dengesi sağlanıyordu. Radyasyon enerjisi, maddenin yığınlar ya da nötr hidrojen atomları oluşturmasını engelliyordu. Evren 700 000 yaşına geldiği zaman,genişlemiş ve yaklaşık 3000K cıvarına kadar soğumuş ve protonlar nötr hidrojen atomları oluşturmak için elektronlarla bağlanabilmiştir. Nötr atomlar hissedilir derecede fotonları saçmadığı için evren aniden fotonlara karşı şeffaf hale geldi. Siyah cismin enerji dağılım karakteristiği 3000K olduğunda fotonlar soğudu. Radyasyon artık evrene egemen olmadı ve nötr madde kümeleri sürekli bir şekilde gelişti,ilk atomları takip eden moleküller,gaz kümeleri ve sonunda galaksiler oluştu.

(Serway s: 1434-35)

Evet bazı bilimciler “Evrenimiz,bir büyük patlama sonucu oluştu ve genişlemeye devam ediyor” derken ötekiler “Evrenimiz genişliyor; ama asla bir büyük patlama olmadı” diyor. Son yıllarda daha önce görülmeyen elektromanyetik radyo tayfının bileşenlerini keşfeden teleskopların ve yardımcı elektronik sistemlerin yayılması ve parçacık fiziğindeki gelişmeler Evren hakkındaki görüşlerimizde devrimci değişiklere yol açtı.

Genel göreliliğin gözlem yapmaya uygun alanlarından biri de kozmoloji. “Her ne kadar bir “big bang”tan başlayarak evrenin genişlemesinin genel görelilik tasviri gözlemlerle uyumlu ise de sorunlar vardır. 1950’lerin ortasına kadar evrenin genişleme hızının ölçülen değerleri, evrenin Dünya’dan genç olduğunu içermektedir! Bu “yaş” sorunu 1960’ta çözümlendiği halde, kozmolojik gözlemler hala başlangıçtadır ve çeşitli seçenekli modelleri birbirinden ayırt edemez.

Genel görelilik için dönüm noktası, 1960’ların başlarında kuramın astrofizik alanında önemli uygulamaları olabilceğini gösteren,kuasarlar gibi alışılmamış astronomik nesneler keşfedilince geldi. Kuramcılar, kuramı ve onun gözlenebilir sonuçlarını anlamak için yeni yollar buldular. Son olarak,son çeyrek yüzyılın teknoloji devrimi, gezgenler arası uzay programının gelişmesiyle birlikte genel göreliliğin denel testlerini gerçekleştirmek için yeni, yüksek duyarlıklı araçlar sağladı.

Genel görelilikte ve “göreli astrofizik” denen yeni alanda araştırmanın gidişi, 1960’tan sonra hızlanmaya başladı. Hem kuramsal hem de gözleme dayalı yeni ilerlemeler,daima artan bir hız getirdi. Bunlar şunlardır: Kozmik fon radyasyonunun bulunması;big-bang’te hidrojenden helyumun sentezinin analizi; pulsarların ve kara delik adaylarının gözlenmesi;göreli yıldızların ve kara deliklerin kuramındaki gelişme;gravitasyonel radyasyonun kuramsal incelenmesi ve bunu gözlemek için deneysel bir programın başlaması; genel göreliliğin eski testlerinin düzeltilmiş uyarlamaları ve 1960’tan sonra bulunmuş olan yeni testler; kütle çekimi dalgaları için kanıt oluşturan ikili pulsarın keşfi,kara deliğin dışındaki kuantum etkilerinin ve karadelik buharlaşmasının analizi; bir gravitasyonal merceğin keşfi;kütle çekimi kuramının diğer etkileşmelerle ve kuantum mekaniği ile birleştirilmesinin başlaması.(s: 1136).

Genel görelilik,1960’I iki on yıl süresince,fizik dünyası ile astronomiyi yeniden birleştirdi. Görelilikteki araştırmalarda,gök mekaniği,saf matematik, deneysel fizik, kuantum mekaniği,gözlemsel astronomi,parçacık fiziği ve kuramsal astrofizik gibi disiplinler arası çeşitli konular ele alındı.(Serway,S: 1136-1137)

Rus meteorolog ve matematikçisi Alexander Friedmann,1922 yılında etkileri yüzyıl boyunca süren bir keşif yaptı. Büyük Einstein’in başlangıçta görmezlikten geldiği bir şeyi farketmişti: evren genişliyor olabilirdi. Einstein, kozmoloji ilkesini uygulayarak kendi geliştirdiği genel görelilik kuramındaki evrensel kütle çekim denklemlerini basitleştirmiş ve görünüşte durağan olan bir evren modeli elde etmişti. Hatta evrenin kendi kütle çekimi ile kendi üzerine çökmesini engellemek için kozmik itme adını verdiği bir kuvvet bile icat etmişti. Friedmann,Einstein’in basit bir matematiksel hata yaptığını,bu nedenle de Einstein denklemlerinin evrenin genişlemesine olanak sağlayan ve yeni bir kuvvete gereksinim duymayan çözümlerini gözden kaçırdığını fark etti. Einstein da sonradan,kozmik itme gibi bir kuvvetin varlığını öngörmekle yaşamında yaptığı en büyük hatalardan biri olduğunu kabul etmiştir.

Friedmann’dan bağımısz olarak çalışan Belçikalı kozolog Georges Lemaitre de 1927 yılında evrenin genişlediğini yeniden keşfetti ve bir adım ileri gitti. Lemaitre, galaksilerde görülen kırmızıya kaymanın evrenin genişlemekte olduğunun kanıtları olduğunu ileri sürdü. Lemaitre’ın kırmızıya kaymanın galaksilerin uzaklığıyla orantılı olması gerektiği yolundaki sezgisi kırmızıya kayma olayına fiziksel bir anlam vermekle birlikte durağan evren modeline fazlaca konsantre olmuş bulunan zamanın ünlü kozmologlarınca pek kabul görmedi. 1929 yılında Edwin Hubble’ın galaksilerin uzaklıklarını gözlemsel destek olarak kullanarak ampirik bir biçimde uzaklık-kırmızıya kayma yasasını nasıl ortaya koyduğunu gördük. İlginçtir, Hubble da kırmızıya kaymanın uzaklıkla doğrusal bir biçimde artmasının evrenin genişlemesinin kanıtı olduğunu hiçbir zaman tam anlamıyla kabul etmiş görünmedi. Sonraki kozmoloji uzmanları ise hemen hemen tam bir fikir birliği içinde Hubble yasasını genişleyen bir evren modeli geliştirmede temel olarak aldılar.

Genişleyen evren kuramı birçokları için kabul edilmesi çok güç bir kuram olmuştur. Bu kuram evrenin sınırlı bir zaman kadar önce son derece yoğun bir durumdan kaynaklandığını ima ediyordu. 1950 yılında bir radyo programında,durağan evren modelinin savunucularından Fred Hoyle rakip olarak gördüğü genişleyen evren kuramından alaycı bir biçimde “büyük patlama” (big bang) olarak söz etti. Bu deyim bir anda çok tuttu. Büyük patlama kuramı tüm gözlenen evrenin geçmişte,günümüzden 10-20 milyar yıl kadar önce olağanüstü yoğunluktaki bir durumdan ortaya çıktığını ileri sürer. Büyük patlama kuramının en büyük kanıtı geçmişten,evrenin başlangıcından kalan ışınım alanı olmuştur.

(Joseph Silk, Evrenin Kısa Tarihi, TÜBİTAK yay. 2. Basım (1997)s:62-63)

Einstein’ın Evreni

Einstein evreni sonsuz değildir;fakat herbiri yüz milyonlarca ateş halinde yıldızı ve hesaplanamayacak ölçüde seyrek gaz,soğuk demir,taş ve kozmik toz sistemlerini tutan milyarlarca galaksiyi içine alacak büyüklüktedir. Bu evrende,saniyede 297.600 km hızla uzayda yola çıkan bir güneş ışını büyük bir kozmik çember çizecek ve 200 milyar yer yılından biraz sonra kaynağına dönecektir!

Bununla birlikte Einstein, kendi evrenbilimini geliştirirken,yıllarca sonra açıklanan garip bir astronomik olayı bilmiyordu. Gaz moleküllerinin amaçsız akıntısı gibi,yıldızların ve galaksilerin hareketlerinin de rastgele olduğunu varsayıyordu. Bu hareketlerde görünüşte hiçbir birlik olmadığından Einstein onları bir yana itti ve evreni durgun saydı. Oysa astronomi bilginleri teleskop görüş alanının uzaklıklarındaki galaksiler arasında düzenli hareket belirtileri görmeye başlamışlardı. Belli ki bütün bu uzak galaksiler ya da “evren adaları” güneş sistemimizden ve birbirlerinden uzaklaşıyorlar. En ötekileri 500 milyon ışık yılı kadar uzakta olan dış galaksilerin bu düzenli uçuşu,daha yakındaki çekim sistemlerinin dönüşünden tümüyle ayrı bir durumdur. Böyle düzenli bir (s: 118) hareket,bir bütün olarak evrenin eğrisine etki ederdi. Bu nedenle evren durgun değildir.

Evrenin durgun olmadığı açık. Genişlediği de. Bir sabun köpüğü kabarcığının ya da balonun açılışına benzer bir biçimde açılmaktadır. Bununla birlikte bu benzetme tümüyle doğru değildir. Çünkü evreni benekli bir balon gibi düşünürsek, benekler maddeyi gösteriyor,bu beneklerin de açılıp genişlemesi beklenir. Oysa durum böyle değil, çünkü o durumda genişlemeyi biz sezemezdik. Harikalar Ülkesinde Alis’in çevresi de onunla birlikte büyüyüp küçülse, Alis’in kendi boyundaki apansız değişiklikleri anlayamayacağı gibi. Uzay, balonun benekler arasındaki bölgesi gibi genişlerken cisimler boyutlarını korur.

Uzaklığa göre hızı ışık yılı kadar olan yakın galaksiler,ancak saniyede 160 km hızla yol alırken, 250 milyon ışık yılı kadar olan yakın galaksiler,saniyede 40.000 km gibi ışık hızının yedide birine yakın bir hızla bizden ötelere doğru uçuyorlar. Ayrıcasız,bütün bu uzak galaksiler bizden ve birbirlerinden öteye gittiklerine göre,kozmik zamanın bir çağında hepsinin ateşli bir başlangıç kütlesi halinde toplu oldukları sonucuna varmak gerekir. Uzayın geometrisine biçim veren de içindeki madde ise bu galaksi öncesi çağında evren, aşırı bir eğrisi ve tasarımlanamaz yoğunluğu olan sıkışık bir kap durumunda olmalı. Uzaklaşan galaksilerin hızlarına göre yapılan hesaplamalar, galaksilerin bu büzülmüş evrenin “merkezinden” 5 milyar yıl önce koptuklarını ve uçmaya başladıklarını gösteriyor.

Genişleyen evren bilmecesini açıklamak için astronomi bilginleri ve evrenbilimciler bir çok kuram ortaya attılar. Belçikalı evrenbilimci Abbe Lemaitre’in öne sürdüğü kuram,evrenin ilk ve büyük bir atomla başladığı,bu atomun patlayarak bugün bile gördüğümüz açılmayı başlattığı yönündedir. Dr. George Gamow’un tanıttığı benzer bir kuram, evren genişlemeye başlamadan önce yoğun ateşli özde elementlerin nasıl oluşmuş olabileceğini ayrıntıları ile yeniden kuruyor. Başlangıçta diyor Gamow,evrenin çekirdeği,bugün yıldızların içinde bile bulunmayan tasarımlanamaz sıcaklıklarda kaynayan bir tip ilk buhar halindeydi. (Orta bir yıldız olan Güneş’in yüzey sıcaklığı 5500 derece iken iç sıcaklığının 40 milyon dereceye vardığı biliniyor)

O koşullarda hiç bir atom ya da molekül yoktu;yalnız karışıklık içinde nötronlar,protonlar oluşmaya başlayınca sıcaklık düşmeye başladı. Sıcaklık 1 milyar derece dolaylarına düşünce,nötronlar ve protonlar toplu olarak yoğunlaştılar. Elektronlar yayıldı ve ve çekirdeklere bağlandılar,atomlar oluştu. Böylece evrendeki bütün elementler kozmik doğuşun dönüm noktasına rastlayan anlarda oluştu ve bunu izleyen 5 milyar yıllık sürekli açılma içindeki görevleri belirledi.

Işıklar Sönecek mi?

Birkaç yıl sonra Dr. R.C.Tolman kozmik genişlemenin geçici bir durum olabileceğini ve gelecekte bunu bir daralma çağının izleyebileceğini ileri sürdü. Bu görüşe göre evren bir yürek gibi çarpan bir balondur;açılma ve daralma devirleri(s: 121) zamanın sonsuzluğunda birbirlerini izler. Bu devirleri yöneten,evrendeki madde miktarındaki değişikliklerdir. Çünkü Einstein’in gösterdiği gibi, evrenin eğrisi içinde bulunan maddeye bağlıdır. Bu kuramın zorluğu,evrenin bir yerinde maddenin yapılmakta olduğu varsayımına dayanmasındadır. Evrendeki madde miktarının sürekli olarak değiştiği doğru ise de,değişikliğin başlıca bir yönde-çözülmeye doğru olduğu görülmektedir. Görülen ve görülmeyen,atomun içindeki ve uzaydaki bütün doğa olayları,evrenin madde ve enerjisinin doymaz bir boşluktaki buhar gibi dağıldığını gösteriyor. Güneş, yavaş fakat belirli bir şekilde ölüyor;yıldızlar ölmek üzere olan közlerdir;evrenin her yerinde sıcaklık soğukluğa dönüşüyor;madde radyasyona çözümleniyor;enerji boş uzaya dağılıyor.

Böylece evren bir “ısı ölüm’e” ya da teknik yönden tanımlandığı gibi “işe çevrilemeyen maksimum enerjiye” doğru gidiyor. Bundan birkaç milyar yıl sonra evren bu duruma geldiği zaman tüm doğa eylemleri duracak. Bütün uzay aynı sıcaklıkta olacak. Hiçbir enerji kullanılamayacak,çünkü bütün enerji kozmozda eşit olarak yayılacak. Hiçbir ışık,canlılık ve ısı olmayacak,yalnız sürekli ve önüne (s: 122) geçilemez bir durgunluk olacak. Zaman sona erecek. Çünkü işe çevrilemeyen enerji,zamanın yönünü gösterir ve rastgele olmanın ölçüsüdür. Evrendeki bütün düzen yok olduğunda,rastgelelilik en yüksek düzeyine geldiğinde ve işe çevrilemeyen enerji artamadığında,neden ve sonuç ilişkisi ve sırası kalmadığında;kısaca evren durduğunda,zamanın yönü olmayacak-zaman olmayacak. Bu sonu önlemek olanaklı değil. Çünkü bilimin ilerleyişinden sonra sağlam kalan ve klasik fiziğin temel direği olarak ayakta duran,Termodinamiğin İkinci yasası olarak bilinen ilke,doğanın temel eylemlerinin geri dönüşsüz olduğunu bildirir. Doğa yalnız bir yönde işler.

Bununla birlikte,insanoğlunun zayıf bilgi alanı ötesinde bir yerde,evrenin kendi kendini yeniden yapıyor olabileceğini öne süren çağdaş kuramlar da var. Eistein’in madde ve enerjinin eşdeğerliği ilkesinin ışığı altında,uzayda yayılmış olan radyasyonun yeniden proton,proton ve elektron gibi madde parçacıkları halinde donduğunu tasarlamak olası. Bunlar daha büyük birimler oluşturmak için birleşebilir,daha sonra da kendi çekimlerinin etkisiyle Nebula, yıldızlar ve en sonunda galaksi sistemleri halinde toplanabilir(s: 123). Gerçekte laboratuvar deneyleri,gama ışınları gibi yüksek enerjili ışıma fotonlarının,belirli koşullar altında,elektron ve pozitron çiftleri oluşturmak için maddeyle birbirlerine karşılıklı etki edebildiklerini göstermiştir…

Evren genişliyorsa ve doğa olayları bir yönde ilerliyorsa,kaçınılmaz felsefi sonuç,her şeyin bir başlangıcı olduğudur. Bir zaman ve bir yerde kozmik eylemler başlamış,yıldızlar ateşlenmiş ve büyük evren gösterisi ortaya çıkmıştır. Bundan başka,bilimsel bilginin iç ve dış sınırlarında bulunan ipuçları,Yaratılış için kesin bir zaman olduğu yönündedir. Uranyumun çekirdek enerjisini yayma hızı ve uranyum oluşumuna giden herhangi bir doğal işlemin olmayışı,yeryüzündeki bütün uranyumun belli bir zamanda ortaya çıkmış olması(s: 126) gerektiğini gösteriyor. Bilimciler bunun 4-5 milyar yıl önce olduğunu hesaplıyor. Yıldızların içindeki termonükleer dönüşümlerin maddeyi enerjiye çevirme hızı, yıldızların yaşını oldukça güvenle hesaplamayı sağlar. Bugün gök kubbede görülen çoğu yıldızın olası ortalama yaşı 5 milyar yıldır… Böylece,evrenin en sonunda yok olacağını gösteren bütün kanıtlar,aynı kesenlikle zaman içinde belirli bir başlangıcı gösterir. Yürek solumasına benzeyen evren kuramına gelince,başlangıç sorunu yine ortada kalıyor. Bu düşünce,Yaratılış zamanını ancak sonsuz geçmişe iter. Oysa her kuram, bir şeyin önceden varolduğu yönünde bir önsel varsayıma dayanır.”

(Lincoln Barnett, Evren ve Einstein, Varlık yayınları,Nail Bezel çevirisi, (1976) s: 118-128)

 

1.Gezegenlerin Oluşumu

Dünyamızın yedi bucağında yaşayan biz insanlar için “sağlam toprak” tanımı,uygulamada, kararlılık ve süreklilik düşüncesiyle anlamdaştır. Bize ilişkin oldukları kadarıyla,Yeryüzünün bilinen bütün özellikleri, anakaraları ve okyanusları,dağları ve ırmakları zamanın başlangıcından bu yana varolabilirdi. Gerçekten de, tarihsel jeoloji verileri, Dünya yüzeyinin yavaş yavaş değiştiğini,su altındaki alanlar yüzeye çıkarken anakaraların büyük bölgelerinin okyanus (s: 275) suları altında kalmaya başladığını gösteriyor.

Eski dağların yağmurlarla yavaş yavaş sürüklenip gittiğini ve tektonik etkinlik sonucu zaman zaman kimi yeni dağların oluştuğunu ama bütün bu değişmelerin yerkürenin katı dış kabuğunda yer aldığını da biliyoruz.

Ama bir zamanlar bu katı kabuğun hiç bulunmadığını ve Dünyamızı erimiş kayaların büyüttüğü bir küre olduğunu düşünüp anlamak zor değildir. Gerçekten, Yerkürenin içine ilişkin incelemeler,kütlesinin büyük bölümünün hala erimişi durumda bulunduğunu,ara sıra “sağlam torak” dediğimiz şeyin aslında yalnızca erimiş magma yüzeyinde yüzen oldukça ince bir tabaka olduğunu gösteriyor. Yeryüzünün altında değişik deriliklerde ölçülen sıcaklıkların kilometre başına 30 santigrat arttığını,sözgelişi dünyanın en derin madeninde (Günye Afrika’da Robinson Deep’teki altın madeni) duvarların,madencilerin kavrulmalarını önlemek için soğuk hava düzeni kurmak zorunda kalınacak kadar sıcak olduğunu anımsamak bu kanıya varmanın en kestirme yoludur.

Böyle bir artış hızıyla yüzeyin yalnızca 50 km altında Dünya’nın sıcaklığı kayaların erime noktasına (1200-1800 °C arasında) varmak zorundadır ki bu, merkezden toplam uzaklığın yüzde birinden azdır. Dünya kütlesinin yüzde 97'sindaen çoğunu oluşturan, daha alttaki maddeni hepsi tümüyle erimiş durumda olmak zorundadır.

Böyle bir durumunu uzun zamandan beri var olamayacağı da açıktır ve bizler hala, dünya kütlesinin tümüyle erimiş bir durumda olduğu zaman başlayıp uzak bir gelecekte, merkezine değin tümüyle katı duruma gelinceye kadar sürecek binr soğuma sürecinin belli bir aşamasını gözlemekteyiz. Soğumaa ve katı kabuğun gelişme hızına dayalı kaba bir tahmin,soğuma sürecinin birkaç milyar yıl önce başlamış oluduğunu gösteriyor. Aynı sayı,dünya kabuğunu oluşturan kayaların yaşını tahmin ederek de elde edilebilir. İlk bakışta, kayalar değişebilir özellikler edinmemiş gibi görünürler ve o yüzden “kaya gibi değişmez” izlenimi verirlerse de gerçekte çoğu,eski erimiş durularından katı durulma geçişlerinden bu yana geçen zamanın uzunluğunu deneyimli bir jeologun gözleri önüne seriveren doğal bir saat içerirler.

Bu, yaşı açığa vuran jeolojik saat, ye ryüzününü çeşitli derinliklerinden ve yüzeyden alınan çeşitli kayalarda çoğu kez bulunan uranyum ve toryum (s: 276) miktarı dakikasıyla simgelenmiştir. Bu elementlerin atomları,kararlı element kurşunun oluşmasıyla sonuçlanan kendiliğinden olma yavaş bir radyoaktif bozunmaya uğrarlar.

Bu radyoaktif elementleri içeren bir kayanın yaşını saptamak için yalnızca radyoaktif bozunma sonucu yüzyıllar boyunca oluşmuş kurşun miktarını ölçmek yeter.

Aslında, kaya maddesi erimiş durumda bulunduğu sürece, radyoaktif bölünme ürünleri eremiş maddedeki difüzyon(yayım) ve konveksiyon(ısıyayım) süreciyle özgün yerlerinden başka yerlere taşınmış olmalıdırlar. Ama madde, eninde sonunda kaya halinde katılaştığından kurşun birikimi radyoaktif maddenin yanıbaşında olmaya başlayacak ve onun miktarı bize,tıpkı iki Pasifik arasındaki palmiyeler arasında dağılmış boş bira kutularının sayısının bir düşman casusuna her bir adada bir deniz piyadesi bölüğünün ne kadar kaldığı hakkında bir fikir vermesi gibi,bu sürecin ne zaman başladığı hakkında tam bir fikir verebilecektir.

Kurşun izotoplarının ve rubityum-87 ve potasyum-40 gibi kararsız öteki izotopların bozunma ürünlerinin, kayalardaki birikimini duyarlı içimde ölçme tekniklerinden yararlanan son zamanlardaki araştırmalarla,bilinen en eski kayaların en büyük yaşlarının yaklaşık 4.5 milyar yıl olduğu tahmin edilmiştir. Bundan dolayı, Dünya’nın katı kabuğu yaklaşık beş milyar yıl önce erimişi durumda bulunan maddeden oluşmuştur sonucuna varırız.

Öyleyse beş milyar yıl önceki Dünyayı,kalın bir hava, su buharı ve herhalde öteki çok uçucu maddelerden oluşan bir atmosferle sarılı, tümüyle çözelti durumunda bir küremsi olarak çizebiliriz.

Peki bu sıcak kozmik madde kümesi nasıl oluştu,onun oluşmasından hangi tür güçler sorumlu ve yapılanmasına gereken maddeyi kim sağladı? Küremizin kökenine olduğu kadar Güneş sistemimizin öteki gezegenlerinin kökenine de ilişkin bu sorular, gökbilimcilerin yüzyıllardır beyinlerini kaplayan bilmeceler olmuş ve bililmsel kozmogoninin(evrenin oluşum kuramı) temel konusunu oluşturmuştur.

Bu soruları bilimsel anlamda ilk yanıtlama girişimi, Doğa Tarihi (Natural History) adlı yapıtının kırk dört cildinden birinde seçkin Fransız doğacı George Louis Leclerc, Kont de Buffon tarafından 1749'da yapıldı Buffon, gezegen sistemimizin kökenini yıldızlar arası uzayın derinliklerinden gelen bir kuyruklu yıldızla Güneş arasındaki bir çarpışmanın sonucu olarak gördü. İmgelemi, uzun parlak kuyruğuyla (s: 277), o zamanlar yapayalnız sayılan Güneşimizin yüzeyini sıyıran ve onun dev gövdesinden küçük bir takım “damlalar” kopararak vuruşun etkisiyle onları döne döne uzaya fırlatan canlı bir “öldürücü kuyruklu yıldız” resmi çiziyordu.

Birkaç yıl sonra ünlü Alman düşünür Immanuel Kant, felsefe sistemimizin kökeniyle ilişkili olarak tümüyle değişik görüşler iler sürdü. O, Güneş’in kendi gezgen sistemini başka hiçbir göksel cismi karıştırmadan kendi kendine yaptığını düşünme eğilimdeydi. Kant, Güneşin başlangıçtaki durumunu,bugünkü gezgenler sistemeninin kapladığı hacmin (oylumun) tamamın tek başına kaplayan ve ekseni çevresinde yavaş yavaş dönen,bir oranda soğuk,dev bir gaz kütlesi olarak görüyordu. Kürenin,çevresindeki boş uzaya ışınım yayarak,düzenle soğuması giderek büzülmesine ve bunun sonucu olarak dönme hızının artmasına yol açtı. Bu hızlanan dönme sonucunda artan merkezkaç güçler başlangıçtaki  Güneş kütlesinin giderek yassılmasına ve genişleyen ekvatoru boyunca bir dizi gaz halkası fırlatmasına neden oldu.(s:278)

Dönen kütlelerde böyle bir halka oluşumu Plateau tarafından büyük bir yağ kürede (Güneş durumunda olduğu gibi gazda değil) gerçekleştirilen klasik deneyle gösterilebilir; bu deneyde eşit yoğunluktaki başka bir sıvı içinde asılı duran ve mekanik bir hızlandırıcıyla hızlandırılan yağa halkaları oluşmaya başlar. Bu yolla oluşan halkalar daha sonra koparak Güneş çevresinde farklı uzaklıklarda dönen çeşitli gezegenler halinde yoğunlaştıkları düşüncesini destekliyor.

Daha sonra bu görüşler, 1796'da yayımlanan Evrende Sistem Açıklaması (Exposition du systeme du monde) adlı kitabında onları kamuoyuna sunan Laplace markisi Pierre-Simon tarafından benimsendi ve geliştirildi. Büyük matematikçi Laplace bu düşünceyi matematik bakımdan ele almaya girişmediyse de kendisin kuramın yarı-yaygın nitel tartışmasına adadı.

Altmış yıl sonra İngiliz fzikçi Clerk Maxwell, Kant ve Laplace’ın evrenle ilgili görüşlerine ilk kez böyle matematiksel bir işlem uygulamaya giriştiği zaman,görünüşte aşılamaz bir karşı çıkış duvarına çarptı. Aslında, şimdi kapladıkları bütün uzaya düzgün biçimde dağılmış durumdaki Güneş sisteminin çeşitli gezegenlerinde yoğunlaşmış maddenin,çekim güçlerinin onları ayrı ayrı gezegenlerde bir arada tutmaya güç yetiremeyeceği kadar ince dağılmış olacakları gerçeği gösterildi. O nedenle, büzülen Güneşten atılan halkalar,Satürn’ün,bu gezgen çevresinde dairesel yörüngeler üzerinde dönen ve katı bir uydu biçiminde “kümeleşme” doğrultusunda herhangi bir eğilim göstermeyen, sayısız küçük parçacıktan oluşma halkaları gibi sürekli halkalar halinde kalacaklardı.

Bu güçlükten tek kurtuluş çaresi, başlangıçta var olan Güneş zarfının şimdi gezegenlerde bulduğumuzdan çok daha fazla madde (en az yüz kez daha çok) içerdiğini ve bu maddenin yalnızca yüzde bir kadarının gezegen gövdelerini oluşturduğunu, kalanın Güneşe dönüştüğünü kabul etmektir.

Ne var ki böyle bir kabul,daha az ciddi olmayan bir karşı çıkışa yol açardı. Gerçekten,kökende gezegenlerle aynı hızda dönmekte olan bu denli küçük madde Güneş üzerine düşse gerçekte sahip olduğundan 5 bin kez daha büyük bir açısal hız kaçınılmaz biçimde ona aktarılmış olurdu. Bu durumda Güneş yaklaşık 4 haftada bir dönüş yerine saatte 7 dönüşlük bir hızla fırıl fırıl dönerdi.

Bu söylenenler Kant-Laplace görüşlerinin ölüm fermanı gibi göründü(s: 279) ve gökbilimciler gözlerini umutla başka yöne, Buffon’un çarpışma kuramını yeniden yaşama döndüren Amerikalı bilim adamları T. C. Chamberlin ve F.R. Moulton ve ünlü İngiliz bilim adamı Sir James Jeans’e çevirdiler. Buffon’un özgün görüşleri,doğal olarak oluşturuldukları zamandan bu yana edinilmiş olan kesin temel bilgilerle önemli ölçüde çağdaşlaştırılmıştı. Güneşle kuyrukluyıldız gibi bir gök cisminin çarpıştığı inancı şimdi bırakılıyordu,çünkü sonradan kuyruklu yıldız kütlesinin Ay’ın kütlesiyle karşılaştırıldığı zaman bile gözardı edilebilecek kadar küçük olduğu öğrenilmişti. Ve böylece saldıran cismin Güneş’in büyüklük ve kütlesiyle karşılaştırılabilir başka bir yıldız olduğuna inanıldı.

Ne var ki zamanında Kant-Laplace varsayımlarının temel güçlülerinden tek kurtuluş yolu sayılarak yeniden yaşama geçirilen çarpışma kuramı da kendisini bulanık bir ortamda buldu. Başka bir yıldızın güçlü bir vuruşu sonucu fırlayıp çıkan güneş parçalarının yassılmış eliptik yörüngeler çizmek yerine neden bütün gezegenlerin izlediği hemen hemen dairesel yörüngelerde hareket ettiklerini anlamak zordu.

Durumu kurtarmak için geçmekte olan bir yıldızın çarpmasıyla gezgenler oluştuğu sırada,Güneşin aslında yassı gezgen yörüngelerinin düzgün dairelere dönüşmelerine yardımcı olan,düzenle dönen bir gaz zarfla sarılmış olduğunu kabul etmek gerekiyordu. Gezegenlerin kapladığı bölgede varlığı bilinen böyle bir ortam olmadığına göre onun daha sonra yavaş yavaş yıldızlar arası uzaya dağıldığı ve tutulmalar düzlemi içinde Güneşten yayılan ve Zodiyak ışığı olarak bilinen donuk aydınlığın hep o eski görkemin kalıntısı olduğu kabul edilmişti. Ama Güneş çevresinde özgün gaz zarfı olduğunu kabul eden,kant-Laplace ile Buffon’un çarpışma varsayımı arasında bir melezi simgeleyen bu resim hiç doyurucu değildi. Ama yine de atasözünün dediği gibi,iki şeytandan daha az kötü olanı seçilmeliydi,gezgenler sisteminin doğuşunda çarpışma kuramı doğru kabul edildi ve son zamanlara kadar bütün bilimsel yapıtlarda,el kitapları ve halka dönük yapıtlarda (yazarın iki kitabı: Güneşin Doğumu ve Ölümü ve Yeryüzünün Yaşamöyküsü ) kullanıldı. Gezegenler kuramı kördüğümünü ancak 1943 sonbaharında genç Alman fizikçi C. Weizäcker kesip attı. O, astrofizik araştırmalarla toplanan yeni bilglieri kullanarak Kant-Laplace varsayımlarına karşı bütün karşı çıkışların (s:280) kolayca yok edilebileceğini ve bu çizgide ilerleyerek gezegenlerin kökeni konusunda eski kuramlardan hiçbirinin değinmiş bile olmadığı çok önemli gezgen sistemi özelliklerini açıklayan ayrıntılı bir kuram kurulabileceğini gösterebildi.

Weizäcker’in çalışmasındaki en önemli nokta, son iki on yılda astrofizikçilerin evrendik maddenin kimyasal yapısı hakkındaki düşüncelerinin tümüyle değişmiş olması gerçeğidir. Önceleri Güneş ve bütün öteki yıldızların Dünya’mızdan öğrendiğimiz kimyasal elementlerin aynı yüzdeleriyle bulunduklarına inanılıyordu. Yerkimyası(Jeokimya) çözümlemeleri bize,yeryüzü kütlesinin başlıca oksijen( çeşitli oksitler halinde) silisyum, demir ve daha küçük miktarlarda daha hafif elementlerden oluştuğunu gösterdi. Hidrojen ve helyum gibi hafif gazlar (neon, argon gibi asal denen ötekiler yanında) Dünya’da çok az miktarda bulunmaktaydı.(Gezegenimizde hidrojen en çok oksijenle birlikte suda bulunmaktadır; ama herkes bilir ki her ne denli Dünya yüzeyinin dörtte üçü sularla kaplıysa da toplu su kütlesi bütün Yeryüzü kütlesinin ancak çok küçük bir bölümüdür.)

Daha iyi bir kanıt yokluğunda, gökbilimciler bu gazların Güneş’te ve öteki yıldızlarda da çok az bulunduğunu varsayıyorlardı. Ne var ki, yıldız yapısının çok daha ayrıntılı incelenmesi Danimarkalı astrofizikçi B. Stromgren’in böyle bir kabulün tümüyle yanlış olduğu ve aslında,Güneş’imizin maddesinin en az yüzde 35’inin saf hidrojen olması gerektiği kanısına varmasına yol açtı. Daha sonra bu tahmin yüzde elliye çıkarılmış ve öteki Güneş bileşenlerinden önemli bir bölümünün saf helyum olduğu bulunmuştur. Güneşin içeriği üzerine kuramsal incelemelerin ikisi de (son zamanlarda M.Schwartzschild’in önemli çalışmasıyla doruğa eren) ve çok daha incelikli yüzey tayfı çözümlemeleri (spektroskopik analiz) astrofizikçileri şu çarpıcı sonuca götürdü: Dünya kütlesini oluşturan genel kimyasal elementler Güneş kütlesinin yalnızca yüzde birini oluşturmakta,geriye kalan hidrojenle helyum arasında birincinin hafifçe daha çok olması koşuluyla paylaşılmaktadır. Görünen o ki, bu çözümlemeler öteki yıldızların yapılarına da uyuyor.

Dahası yıldızlararası uzayın tümüyle boş olmadığı,ortalama yoğunluğu 1 milyon mil küp uzayda 1 mg madde olan bir gaz ve ince toz karışımıyla dolu olduğu ve bu son derece az bulunur biçimde dağınık maddenin Güneş ve öteki yıldızların sahip olduğu aynı kimyasal yapıya sahip gibi görüngü de biliniyor.(s: 281)

Yoğunluğu onca düşük olmasına karşın,bu yıldızlar arası maddenin varlığı,teleskoplarımıza girmeden önce uzayda yüz binlerce ışık yılı yolculuk yapmayı gerektiren uzaklıktaki yıldızlardan gelen ışık dikkate değer bir seçimli soğurma ürettiği için kolayca kanıtlanabilir. Bu yıldızlar arası soğurma çizgilerinin yeri ve yoğunluğu,bu dağınık maddenin yoğunluğunu daha iyi tahmin etmemize olanak sağlar ve bunun hemen hemen yalnızca hidrojen ve belki biraz helyum içerdiğini de gösterir. Gerçekten toz, çeşitli”dünyasal” maddelerin,toplu kütlenin yüzde 1’inden çok olmadığı, çok küçük parçacıklardan (yaklaşık 0.001 mm çapında) oluşur.

Yine Weizsacker kuramının ana düşüncesine dönersek,evrendeki maddenin kimyasal yapısına ilişkin bu yeni bilginin Kant-Laplace kuramının ekmeğine yağ sürdüğünü söyleyebiliriz. Güneş’in ilk gaz zarfı gerçekten böyle bir maddeden oluşuyorduysa, onun dünyasal elementleri simgeleyen yalnızca küçük bir bölümü dünyamızın ve öteki gezegenlerin oluşmasında kullanılmış olabilirdi. Kalanı, yoğunlaşmayan hidrojen ve helyum gazlarıyla simgelenen kısmıysa ya Güneşin üzerine düşerek ya da yıldızlararası uzaya dağılarak bir biçimde yok olmuş olabilir. Yukarıda açıklandığı gibi,bunlardan birinci olasılık Güneş’in eksenel dönüşünün daha çok hızlanmasıyla sonuçlanacağından,öteki seçeneği,yani “dünyasal” bileşimden gezegenlerin oluşmasından hemen sonra “artık madde”nin uzaya dağıldığını kabul etmeliyiz.

Bu bizi gezgenler sistemi oluşumunun aşağıdaki resmini izlemeye götürüyor. Güneşimiz yıldızlar arası maddenin yoğunlaşmasıyla ilk oluştuğu zaman onun büyük bir bölümü,belki de gezegenlerin şimdiki birleşik kütlelerinin yüz katı, dev bir döner zarf halinde dışarıda kaldı. (Böyle davranmasının nedeni,ilkel Güneş içinde yoğunlaşan yıldızlar arası gazın çeşitli kısımlarının dönüş durumlarındaki çeşitlilikte kolayca bulunabilir). Bu hızla dönen zarfın,yoğunlaşmayan gazlardan (hidrojen, helyum ve öteki gazların daha küçük miktarları) ve gaz içinde yüzen ve onun dönme hareketi boyunca taşınan çeşitli dünyasal maddenin (demir oksitler, silisyum bileşikleri,su damlacıkları ve buz kristalleri(toz parçacıkları’ndan oluştuğu düşünülmelidir. “Dünyasal” maddenin,şimdi gezegenler dediğimiz büyük kümeler oluşturması toz parçacıklarının çarpışmaları ve giderek daha çok büyüyen kümeler oluşturmalarının sonucu olsa gerektir.

Mantıksal bir düşünüşle,kütleleri hemen hemen eşit iki parçacığın,bu hızlarda çarpışmalarının bu büyüme sürecine yol açmaktan çok, büyük madde parçalarının dağılması ve karşılıklı olarak toz haline dönüşmeyle sonuçlanacağı kararına varılabilir. Öte yandan,küçük bir parçacık daha büyük biriyle çarpıştığı zaman onun içine gömüleceği ve böylece biraz daha büyük bir kütle oluşacağı da açık görünmektedir.

Bu iki sürecin,daha küçük parçacıkların giderek yok olmaları onların maddelerinin daha büyük kütlelerde toplanmalarıyla sonuçlanacağı apaçıktır. Daha sonraki aşamalarda maddenin büyük kümelerinin geçen daha küçük parçacıkları çekim gücüyle çekecekleri ve onları kendi büyüyen kütlelerine katacakları gerçeğine dayalı olarak süreç hızlanacaktır. Bu, bu durumda,büyük madde kütlelerinin kapma etkinliğinin önemli ölçüde daha büyük olacağını göstermektedir.

Weizsacker,aslında,şimdi gezgenler sisteminin kapladığı bütün bölgede, o zamanlar asılı duran ince tozun gezegenleri oluşturan birkaç büyük kütle içinde kümelenmesinin yaklaşık yüz milyon yıllık bir dönemde olması gerektiğini gösterebildi.

Gezgenler Güneş çevresindeki yolları üzerinde çeşitli boylardaki kozmik madde parçacıkları eklenmesiyle büyürlerken yeni yapıcı maddelerin yaptığı sürekli bombardıman yüzeylerini çok sıcak tutuyor olmalıydı. Bununla birlikte,toz,çakıl taşı ve daha büyük kaya desteği tükenir tükenmez,büyüme sürecinin durması ve yıldızlar arası uzayda ışınım nedeniyle yeni oluşmuş göksel cisimlerin dış tabakalarının soğuması ve içteki soğuma çok yavaş olduğu için kalınlaşarak büyümesi bugün bile süren katı çubuk oluşumuna yol açtı.(s: 283).

Gezegenlerin kökeni hakkındaki herhangi bir kuramın değinmesi gereken bir sonraki önemli nokta çeşitli gezegenlerin Güneşten uzaklıklarını düzenleyen özel kuralın( Titus-Bode kuralı olarak bilinir) açıklanmasıdır. Aşağıdaki tabloda,Güneş sisteminin dokuz gezegeniyle birlikte,kendilerini tek bir büyük parçada toplamayı başaramamış ayrı ayrı parçaların ayrıksılıksı durumunu karşılıyor görünümündeki,gezegenimsiler kuşağının da uzaklıkları sıralanmıştır.

Son sütundaki sayılar özellikle ilginçtir. Ufak tefek sapmalara karşın hiçbirinin 2’den çok farklı olmadığı açıktır ve bu bize şu yaklaşma kuralını oluşturma olanağı sağlar: Her gezegen yörüngesinin yarıçapı, güneş doğrultusunda kendisine en yakın gezgenin yörünge yarıçapının iki katı kadardır.

Bireysel olarak gezegenlerin uyduları için de benzer bir kuralın bulunduğunu ayrımsamak ilginçtir,bu gerçek, örneğin Satürn’ün dokuz uydusunun aşağıda verilen göreli uzaklıklarıyla gösterilebilir.

Gezegenlerin kendi durumlarında olduğu gibi,oldukça büyük (özellikle Phoebe için!) sapmalarla karşılaşıyoruz ama yine de aynı türden belirli bir düzenlilik eğilimi bulunduğundan zor kuşku duyulabilir.

Güneşin çevresindeki toz bulutu içinde yer alan toplaşma sürecinin neden bir tek büyük gezegenle değil de Güneşten bu özel uzaklıklarda oluşmuş birkaç büyük cisimle sonuçlandığını nasıl açıklayabiliriz?

Bu soruyu yanıtlamak için özgün toz bulutunda yer alan hareketin biraz daha ayrıntılı incelenmesine girişiyoruz. Her şeyden önce, Newton çekim yasasına uygun biçimde Güneş çevresinde hareket eden her maddesel cismin-ister küçük toz parçacığı,ister küçük bir göktaşı,isterse büyük bir gezgen olsun-Güneşi odak alan bir yörünge çizmekle sınırlı olduğunu anımsamalıyız. Gezegenleri oluşturan madde,başlangıçta çapı 0.0001 cm olan ayrı ayrı parçacıklar halinde idiyse çeşitli büyüklük ve yassılıktaki eliptik yörüngeler üzerinde hareket eden 10 üzeri 45 kadar parçacık olmalıydı. Böylesine yoğun bir trafiğin parçacıkları arasında yer alan sayısız çarpışmanın,bütün bu arıkovanı hareketinin belli bir büyüklükte düzenli olması gerektiği açıktır. Gerçekten de böyle çarpışmaların ya "trafik canavarlarını" toz etmeye ya da onları daha az kalabalık "trafik yolları"na,"yan yollar"a geçmeye zorlamaya yardım edeceğini anlamak zor değildir. Bu "düzenli" ya en azından bir oranda düzenli "trafik"e egemen olan yasalar nelerdir?

Bu soruna ilk yaklaşımı yapmak için hepsi Güneş çevresinde aynı dönüş dönemine sahip parçacıklardan oluşma bir grubu seçelim.

(George Gamow, 1-2-3 Sonsuz, Çeviri:C.Kapkın,Evrim Yay,275-286 …)

Kuantum ve Kozmoz

“Evreni anlama çabası insan yaşamını güldürücü bir tiyatro oyununun biraz yukarısına yükselten ve ona biraz trajedi zerafeti veren çok az sayıdaki birkaç şeyden biridir.”(Steven Weinberg)

“başlangıçlar ve hedefler insanların üzerinde durduğu başlıca konulardır. Her çocuk anne ve babasına doğumu ve ölümü ile ilgili sorular sorar. Fakat bu sorulara cevap veremeye giriştiğimiz anda, yanıtlarımızın insan topluluklarının tarihi ve sonunda gezgenin doğal tarihi ile koşullanmış olduğunu kavrarız. Yeryüzünün ve Güneşin kökenleri nelerdir ve sonları ne olacaktır? Kökenler ve Sonlar konulu araştırmamızda ileriye ve dışarıya doğru sürüklendikçe,bu soruyu yıldızlar,galaksi ve evren hakkında sorabiliriz: “ Bunu kim sipariş etti? Bu nereden geldi? Bunun sonu nasıl olacak?”

Her uygarlık deneyimleri çerçevesinde yanıtlandırmaya çalışarak bu soruları ele almıştır. Bu soruların yanıtları çoğu zaman, her insan topluluğunun öykülerinde belirtildiği gibi mitoloji konusu ve din kapsamındadır. Fakat bizimki, bilgi kazanımı ve kullanımını birincil önemde iyi bir şey olarak gören bir uygarlıktır ve bu nedenle biz bu soruları sormaya başladığımızda bilime döneriz. Burada denel bilimin bize evren hakkında öğretebileceği şeylerin mevcut teknoloji ile sınırlı olduğunu öğreniriz. Biz yalnızca,cihazlarımızın ortaya çıkarabildiği şeyleri biliriz.

İkinci Dünya Savaşı’ndan beri bu sorularla ilgili en az iki büyük teknolojik gelişme olmuştur. Bunların ilki,daha öce görülemeyen elektromanyetik radyo spekturumun bileşenlerini keşfeden teleskopların ve yardımcı elektronik sistemlerinin yayılmasıdır. İkincisi, bir deneysel bilim olarak nükleer fiziğin (s: 131) ve elemanter parçacık fiziğin gelişimidir. Bilim ve teknolojideki bu ilirlemeler bizi evrenin kökeni konusundaki şimdiki görünüşe getirmek için çok şey yapmışlardır. O kadar çok ki,on yıl önce bugün anladığımız şekilde “Big Bang”(Büyük Patlama) öyküsünü anlatmamız mümkün değildi. Son on yılda daha önceki yüzyıllarda evren hakkında öğrendiğimiz şeylerden daha çok şey öğrendiğimizi söylememiz doğru olur.”

Heinz R. Pagels, konuyu çok hoş bir duruşmaya benzetmektedir. Aktarıyorum: “Bilim adamlarının evrenin kökeni problemine yaklaşım şekilleri,bir mahkeme salonundaki duruşmayı düşünerek anlaşılabilir. Bilimin bu dalında bir yargılamanın gerekli olmasının sebebi,yalnızca bir Evren olması ve onun yaratılışının da benzeri olmayan bir şey olmasıdır. Bilim adamları dışarı çıkıp ilgili yerlerde kuramlarını test edemezler;çünkü olay geçmiştir. Evrenin başlangıcı geçmişte işlenen bir suça benzer;artık olmamaktadır ve bilim adamlarının yapabileceği tüm şey,olayı işaret eden tüm kanıtları toplamak ve mümkün olan en iyi sonucu çıkarmaktır. Yargıç, duruşmanın sonucunda hiçbir çıkarı olmayan yaşlı bir bilim adamı olabilir. Jüri,çeşitli bilimsel mesleklerin temsilcilerinden oluşur. Yargılanmakta olan şey evrenin başlangıcı konusunda çeşitli görüşler ve kuramlardır. Kuramsal fizikçilerin çoğu ve astoronomlar olan avukatlar,yaratılışın belli bir görüşünü savunarak,verileri sunan tanıkları,deneycileri çağırarak tezlerini savunurlar.

Bazı kişiler hiç duruşmaya gerek olmadığını ileri sürerler;evrenin yaratılışı diye bir şey yoktu ve evren her zaman,bugün onu gördüğümüz şekle çok benzer bir şekilde her zaman mevcuttu. Bir zamanlar yaygın bir şekilde savunulan bu görüş,evrenin değişmez durumlu modelini ifade eder;hiçbir başlangıç,hiçbir son yoktur;evren sonsuz dengededir. Yakın zamanlara dek değişmez durumlu modelin savunulabilmesinin nedeni,evrenin köken hakkında çok az kanıt bulunmasıydı. Fakat durum,bugün,dramatik bir şekilde değişmiştir.

Yaratılış konusundaki şimdiki görüş,“standart büyük patlama modeli” olarak isimlendirilmeye başlanan model,tüm evrenin muazzam bir patlamada oluştuğunu savunur. Tüm madde, yıldızlar ve galaksiler bir zamanlar çok sıcak,yoğun bir başlangıç öncesi madde çorbası halinde toplanmıştı. Bu madde çorbası hızla genişledi-patladı. Bu gelişme içinde soğudu,kendisinden çekirdeklerin,daha sonra atomların ve en sonunda,çok daha sonra galaksilerin yıldızların ve gezegenlerin yoğunlaşmasını sağladı. Bu genişleme,bugün hala devam ediyor,bir farkla ki,evren şimdi genişlerken çok daha soğuktur. Değişmeyen gökyüzü izlenimimize karşın evren,büyük bir değişiklik yeri idi ve öyle olmaya devam etmektedir.

Büyük Patlamanın Kanıtları

Büyük Patlama kozmolojisinin dayandığı iki deneysel kanıt parçası vardır:

İlki 1929-31 yıllarında Edvin Hubble’un evrenin genişlemesini keşfetmesidir. Hubble, uzak galaksilerden gelen ışığın kırmızıya kaymasının onların bizden uzaklığı ile orantılı olduğunu gözlemledi. Hubble’un vardığı sonuç,uzak bir galaksideki gibi yüksek hızla bizden uzaklaşan bir atomun spektral çizgilerinin hızıyla orantılı olarak kırmızıya kaydığı-bir tren uzaklaştıkça düdüğünün sesinin frekansındaki kayma gibi bir Doppler kayması- gerçeğine dayanıyordu. Kırmızıya kayma hızla orantılı olduğu için,uzak bir galaksinin hızının ve bizden uzaklığının da birbiriyle orantılı olduğu sonucu çıkar. Evrenin tek biçimli genişlemesi şüphesiz Hubble’un verilerinden çıkarılabilecek en basit sonuçtur. Tüm diğer yorumlar, şimdi hiçbir kanıt bulunmayan yeni bir ekzotik etki gerektirir. İkinci de,iki genç radyoastronom Arno A.penzias ve Robert W. Wilson’un 1964’te keşfettikleri mikrodalga kozmik zemin ışımasıdır. Bu iki genç radyoastronom, New Jersey’deki Bell Laboratuvarları’ndaki çalışmalarında uzaydan gelen Dünya dışı) bir radyo parazıti saptadı. Parazit, yalnızca Güneş’in ve Samanyolu’nun konumlarından bağımsız olmakla kalmıyor,her yönden eşit olarak geliyordu. Yani parezit, bilimsel deyimle izotropikti. Parazit,aletin kendisinden kaynaklanabilir mi? Penzias ve Wilson, teleskopu böylesi bir parazitin kaynağı olabilecek kuş pisliği gibi kirlerden çok dikkatli bir biçimde temizlediler. Ölçümleri sonucu bu parazitin elektromanyetik tayfın mikrodalga bölümüne giren 7 cm dalgaboylu bir ışınım olduğuortaya çıktı. Bu ışınım kolayca saptanabiliyordu. Herhangi bir kanala ayarlanmamış televizyon ekranlarındaki parazitin yaklaşık yüzde biri aynı Dünya dışı ışınımdan kaynaklanmaktadır.

Çok geçmeden bu mikrodalga ışınımının evrenin en uzak bölgelerinden kaynaklandığı ortaya çıktı. Işınımın çok büyük ölçüde izotropik olması onun-örneğin Güneş sistemindeki toz gibi- yakın bölgelerden değil,çok uzaklardan kaynaklandığının kantıdır. Hemen hemen aynı zamanlarda Princeton Üniversitesinde çalışmalarını yoğunlaştıran bir grup kozmoloji uzmanı,büyük patlamadan kalmış olmasını bekledikleri kozmik mikrodalga ışınımını araştırmaktaydılar. Robert Dicke ve çalışma arkadaşları evrendeki,Güneş ve diğer yıldızlardaki helyumun çoğunluğunun,evrenin başlangıç dönemlerinde termonükleer füzyon yoluyla ortaya çıkmış olması gerektiğini iddia ediyorlardı. Bunun olabilmesi için başlangıç dönemlerinde evrenin son derece sıcak olması gerekiyordu. Bu durumda evren, sıcak elektron ve protonların yaydığı yüksek enerjili fotonlarla dolu olacaktı. Evren genişledikçe bu ışınım soğuyacak ve günümüzde de elektromanyetik tayfın mikrodalga bölgesinde gözlenebilmesi gerekecekti. Princeton astronomları,20 yıl önce benzer bir düşünce biçiminin George Gamow tarafından ortaya atıldığından ve benzer öngrülere yolaçtığından habersizdiler.Gamow’un eski öğrencileri olan Ralph Alpher ve Robert Herman 1949 yılında bu antik ışınım nedeniyle gaünümüzde evrenin sıcaklığının 5 Kelvin cıvarında olması gerektiğini hesaplamışlardı. Bununla birlikte mikrodalga ışınımının deneysel olarak araştırılmasını önermemişlerdi. 1963 yılında iki Rus bilimadamı, Andrei Doroskhevich ve İgor Novikov mikrodalga ölçümlerinin kozmik fon ışınımına herhangi bir sınır getirip getirmediğini öğreenmek için Bell Laboratuvarları Teknik Bültenleri’ne başvurdular. 1961 yılından kalma Ed Ohm’un bir araştırmasına rastlayınca altın bulmuş gibi sevindiler. Ohm, bu araştırmada Bell Labıratuvarlarının 6 m çapındaki anteni ile gökyüzünü tararken 3 K dolayındaki sıcaklıklarda ışınımda bir fazlalık saptadığını belirtiyordu. Ne yazık ki Ohm aletlerden kaynaklanan gürültüyü bu parazitten ayıramamıştı.

Böylece Princeton araştırmacıları boş yere fazla çalışıp çabalamaktan kurtulmuş oldular. Kozmik mikrodalga tayfını ikinci bir dalga boyunda ölçmeyi başardıkları zaman da Bell Laboratuvarlarının keşfini sonuçlandırmış oldular. Işınımın da çoğunlukla kara cisim ışınımı biçiminde olması gerektiği sonucuna vardılar.

(Evrenin Kısa Tarihi, Joseph Slik,s: 63-64)

Bu araştırmacılar evrenin siyah boş uzayının mutlak şekilde soğuk olmadığını; mutlak sıfırın üzerinde üç Kelvinlik az bir sıcaklığı olduğunu buldular. Bu sıcaklık fotonların uzayın tamamından geçen ışıma banyosunun sonucudur. Bu fotonların frekanslarının ya da renklerinin dağılımı ölçülmüştür ve bunun tam üç kelvin sıcaklıkta bir kara nokta için Planck’ın kara nokta radyasyon eğirsininki ile aynı olduğu bulunmuştur. Bu durumda kara nokta tüm evrendir.

Bu ışıma banyosunun yorumu,onun büyük patlamadan kalan sıcaklık olduğu şeklindedir- bu durum bir kamp ateşi çevresindeki kayaların sıcaklığını gözlemleyip,fazla uzun olmayan bir süre önce orada ateş yanmış olduğu sonucuna varmaya benzer. Bir zamanlar evren milyarlarca derece sıcaklıkta son derece yoğun bir madde çorbası idi. Sonra patladı,bugüne kadar,genişlemenin sonucu olarak birkaç derece sıcaklığa kadar soğudu. Sıcaklığı hala düşmektedir,fakat şimdi çok yavaş şekilde. Bu mikrodalga zemin ışıması kanıtı büyük patlama modelinin doğruluğu jürisinde oturan bilim adamlarının çoğunu ikna etti. Evren bir patlamadan yaratılmıştı-her zaman var değildi.

Astrofizikçiler ve kozmologlar evrenin yaratılışının kuramsal bir modelini kurmuşlardır. Saatlerini yaratılıştan sonra yaklaşık olarak saniyenin ilk yüzde birinde başlatıyorlar,çünkü saniyenin ilk yüzde birinden önce sıcaklıklar o kadar yüksük ve enerjiler o kadar büyüktü ki,bu günün yüksek enerji fiziği kuramının ötesine uzanmalıydılar- bu çok spekülatiftir. Fizikçiler,bir saniyenin ilk yüzde birinden sonraki genişlemeyi tanımlayan fiziği,durumun nasıl olduğunu belli bir kesinlikle söyleyebilmelerine yetecek kadar iyi anladıklarını düşünüyorlar.

Bir saniyenin ilk yüzde birinde,başlangıç anı çorbasının sıcaklığı yüz milyar kelvin derecesi idi,bu gerçekten çok socak bir çorba idi. Çorba esas olarak elektronlar,pozitronlar,fotonlar, nötrinolar ve antinötrinolardan oluşuyordu. Bu parçacıklar karşılıklı etkileşimde bulundukça sürekli yaratılıyor ve yok ediliyorlardı. Bu çorbanın yoğunluğu ve sıcaklığı o kadar büyüktü ki,bir elektron ve pozitronun fotonlar şeklinde yok olması,fotonların bir elektron pozitron çifti yaratmak üzere çarpışması kadar olasıydı. Bu elektronlar,nötrinolar ve fotonlara ek olarak,başlangıç anı çorbasında fotonların sayısının milyarda bir kadar küçük bir proton ve nötron kirliliği vardı. Çorbadaki bu küçük beneğin üzerinde durmak gerekiyor,çünkü bu beneklerden tüm galaksiler ve yıldızlar ve nihayet yeryüzü yapılacaktır.

Bir saniyenin ilk onda biri geçtikten sonra,evren yaklaşık olarak on milyar dereceye kadar soğudu. Bu sıcaklık elektron ve pozitronları,fotonlar ve nötrinolarla dengeden çıkarmaya yetecek kadar soğuktu ve şimdi eğer pozitronlar yok edilirse yeniden yaratılmayacaklardı-tüm geri kalan şey elektronlar(s:134), nötrinolar ve fotonlardı. Üç dakika gerçekten sonra,evrenin sıcaklığı küçük protonlar ve nötronlar kirliliğinin çekirdek halinde birleşmesine yetecek kadar düştü- parçacıklar daha az harekete geçiriliyordu. İlk oluşan çekirdekmer en hafif olanlar,döteryum ve helyumdu. Fizikçiler nükleer fiziğin yasalarını kullanarak bu şekilde yapılmış helyum ve diğer hafif elementlerin miktarını hesaplayabilirler ve büyük patlamada yapılmış olan helyum miktarının evrendeki tüm maddenin yaklaşık yüzde 27’sini oluşturduğunu bulurlar,bu da,gözlem sonuçları ile uyum halindedir. Bu hesaplamalar ve gözlemlerle uyum büyük patlama modeline büyük inanılırlık vermektedir.

Ancak yaklaşık yüz bin yıl geçtikten sonra-evren oldukça soğuk hale geliyordu- sıcaklık elektronların atomları oluşturmak üzere çekirdekle birleşmesine yetecek kadar düştü. Patlamadan çıkan büyük atomik madde bulutları galaksiler ve yıldızlar halinde yoğunlaşmaya başladılar. Yıldızların içinde,hidrojen ve helyumdan çekirdek senteziyle karbon ve demir gibi ağır elementler oluştu. Birkaç milyar yıl sonra,evren bugün göründüğü gibi görünmeye başladı. Bugün evren, on ile yirmi milyar yıl arası bir yaşa sahiptir. Tersine Dünya’mız,yaklaşık dört beş milyar yıl yaşındadır ve dünya üzerinde yaşam ise yaklaşık iki buçuk milyar yıl yaşındadır.

Çevrenizde gördüğünüz her şey bir fosildir. Tıpkı derin kayaların gezegenimizin yaratılışının fosilleri olması gibi,çekirdekler ve atomlar da büyük patlamanın fosilleridir. Onların yaratıldıkları bir zaman vardı,her zaman var değildiler. Biz, her şeyi doğuran başlangıç anı çorbasına kıyasla çok düşük sıcaklıklarda donmuş fosil bir dünyayız.

Evrenin bu görüşüne karşı bazı ciddi eleştiriler vardır, fakat bu eleştiriler esas olarak ayrıntılar üzerindedir,fikrin kendisi üzerinde değildir. Yüzyıllar önce verilen Kopernik’in Güneş merkezli siste

(Yazar ali hikmet)
0 Yorumlar | Yorum Yaz | Baglantı

Evrenin Yapısı11/2/2007

İLK KOZMİK YAPILAR NE ZAMAN OLUŞTU?

EVREN NEYDEN YAPILMIŞTIR?

Protonlar, Nötronlar ve Elektronlar: Yaşam Kadrosu

Siz, bu bilgisayar, soluduğumuz hava ve uzak yıldızlar, hepsi protonlar, nötronlar ve elektronlardan yapılmıştır. Protonlar ve nötronlar, çekirdekler içinde birbirine bağlıdırlar ve atomlar elektronların tam bir takımı ile çevrili çekirdeklerdir. Hidrojen bir proton ve bir elektrondan müteşekkildir. Helyum iki proton, iki nötron ve iki elektrondan müteşekkildir. Karbon altı proton, altı nötron ve altı elektrondan müteşekkildir. Demir, kurşun ve uranyum gibi daha ağır elementler daha çok sayıda proton, nötron ve elektron bile içermektedirler. Astronomlar protonlar, nötronlar ve elektronlardan yapılmış tüm maddeleri "baryonik madde" olarak adlandırmaktan hoşlanırlar.

Yaklaşık on yıl öncesine dek, astronomlar evrenin hemen hemen tamamen bu "baryonik madde"den, olağan maddeden oluştuğunu düşünmekteydiler. Ancak, geçmiş on yılda, evrende göremediğimiz bir şeyler, belki de yeni bir madde formu olduğu gibi fikirleri toplayan daha fazla delil vardır.

Karanlık Madde Gizemi

Yıldızların ve gazın hareketlerini ölçerek, astronomlar galaksileri "tartabilirler". Kendi güneş sistemimizde, Güneşin kütlesini ölçmek için Dünyanın Güneş etrafındaki hızını kullanabiliriz. Yerküre, Güneş etrafında saniyede 30 kilometre (kabaca saatte altmış bin mil) hızla dolaşmaktadır. Eğer Güneş dört kat daha kütleli olsaydı, o zaman Yerkürenin yörüngesinde kalabilmesi için Güneş etrafında saniyede 60 kilometre hızla dönmesi gerekecekti. Güneş, Samanyolu etrafında saniyede 225 kilometre hızla hareket etmektedir. Bu hızı (ve diğer yıldızların hızlarını) galaksimizin kütlesini ölçmek için kullanabiliriz. Benzer olarak, uzak galaksilerdeki gaz ve yıldızların radyo ve optik gözlemleri astronomların bu sitemlerdeki kütlenin dağılımını belirlemelerine imkan vermektedir.

Kendimizinki dahil astronomların galaksiler için buldukları kütle, kabaca bir Galaksideki yıldızlar, gaz ve toz ile birlikte olabilen kütlesinden on kat daha büyük olur. Bu kütle farkı yerçekimsel mercek gözlemleri ile, Einstein tarafından öngörülen ışığın kırılması ve onun genel görelilik kuramı ile doğrulanabilir.

Bir Yerçekimsel Merceğin HST Görüntüsü

Arka zemin galaksilerinin ön zemin kümeleri tarafından nasıl bozulduğunu ölçerek, astronomlar kümedeki kütleyi ölçebilirler. Küme içindeki kütle görünür yıldızlar, gaz ve tozda sonuca varılan beş kat daha büyük olan kütleden daha fazladır.

Karanlık Madde için Adaylar

Yerçekimsel bir çekim gücü uygulayan fakat ışığı ne yayan ne de emen bu gizemli materyal, "karanlık madde"nin doğası nedir? Astronomlar bunu bilmemektedir.

  • Kahverengi Cüceler: eğer bir yıldızın kütlesi Güneşimizinkinin yirmide birinden daha az ise, çekirdeği ne hidrojeni ne de döteryumu yakacak yeterli sıcaklıkta değildir, böylece sadece kendi yerçekimsel büzülmesinden dolayı parlamaktadır. Yıldızlar ve gezegenler arasında bulunan bu donuk cisimler teleskoplarımızla doğrudan bulabileceğimizi kadar parlak değildirler. Kahverengi Cüceler ve benzer cisimler astronomlar tarafından MACHO'lar (Ağır Sıkışmış Haleli Cisimler) lakabı ile anılırlar. Bu MACHO'lar yerçekimsel mercek denemeleri ile potansiyel olarak tespit edilebilirler. Eğer karanlık madde çoğunlukla MACHO'lardan oluşmuşsa, o zaman baryonik maddenin evrenin kütlesinin çoğunu tamamlaması muhtemeldir.

  • Süpermasif Kara Delikler: bunların uzak yıldızsı nesneler güç verdiği düşünülmektedir. Bazı astronomlar karanlık maddeyi ihtiva eden çok sayıda kara deliğin olabileceğinden şüphelenmektedirler. Bu kara delikler aynı zamanda onların mercek etkileri vasıtasıyla potansiyel olarak tespit edilebilir.

  • Yeni Madde Formları: doğanın esas kuvvetlerini ve maddenin bileşimini anlamaya çalışan bilim adamları, parçacık fizikçileri, yeni kuvvetler ve yeni parçacık tipleri olduğunu tahmin etmektedirler. "Süper çarpışanları" yapmak için birincil motivasyonlardan biri bu maddeyi laboratuarda üretmeye çalışmaktır. Büyük Patlamayı takip eden ilk anlarda evren çok yoğun ve sıcak olduğundan, evrenin kendisi mükemmel bir parçacık hızlandırıcıdır. Evren bilimciler, karanlık maddenin Büyük Patlamadan kısa süre sonra ortaya çıkmış parçacıklardan yapıldığını tahmin etmektedirler. Bu parçacıklar olağan "baryonik madde"den çok farklı olacaktır. Evren bilimciler bu varsayıma dayalı parçacıkları, (Zayıf Olarak Etkileşen Kütlesel Parçacıklar için) WIMP'ler ya da "baryonik olmayan madde" olarak adlandırıyorlar.

MAP ve Karanlık Madde

Kozmik mikrodalga fon dalgalanmalarının doğru ölçümlerini yaparak, MAP, evrenin yoğunluğu ve bileşimi dahil Büyük Patlama modelinin temel parametrelerini ölçebilecektir. Eğer galaksilerin kökeni ve oluşumu ve büyük ölçekli yapılar hakkındaki fikirlerimiz doğruysa, o zaman MAP baryonik ve baryonik olmayan maddenin yoğunluğunu % 5'ten daha iyi bir doğrulukla ölçebilecektir. Aynı zamanda baryonik olmayan maddenin bazı özelliklerini de belirleyebilecektir: baryonik olmayan maddenin kendisi, kütlesi ve olağan madde ile etkileşimleri, tümü kozmik mikrodalga fon dalgalanma spektrumunun (tayfının) ayrıntılarını etkilemektedir.

Diğer İlginç Siteler ve Daha Fazla Okuma:

Karanlık madde üzerine:

  • Berkeley'deki Parçacık Astrofizik Merkezi'ndeki karanlık madde ana sayfasını ziyaret edin.

  • Karanlık maddeler ve Büyük Patlama üzerine popüler kitaplar listesi.

  • Karanlık madde için araştırma üzerine David Spergel tarafından yeni bir tanıtıcı html makalesi. Bu makale fizik öğrencilerine yöneliktir ve J.N. Bahcall ve J.P. Ostriker tarafından düzenlenmiş "Astrofizikte Bazı Göze Çarpan Problemler"de çıkacaktır.

MACHO'lar üzerine:

  • OGLE ana sayfası: MACHO'ları araştıran deneylerden biri. Avrupalılar için daha hızlı bir site.

  • MACHO ana sayfası: MACHO'lar için araştırma The Berkeley/Livermore/Australia.

Yerçekimsel mercek üzerine:

  • HST Yerçekimsel Mercek Ana Sayfa.

R.Penrose:" Büyük Patlama’nın neye benzediğini bize anlatabilecek bir kurama ihtiyacımız vardır. Bu kuramın hagisi olduğunu henüz bilmesek de, büyük ölçekteki fizikle küçük ölçekteki fiziğin bir bileşimine dayanması gerektiğinden eminiz. Hem kuantum fiziğini hem de klasik fiziği kendine birleştirmelidir.Açıklamalarında Büyük Patlama’nın aynen onu gözlediığimiz gibi düzgünbiçimli olduğunu da içermelidir. Nihayet belki böyle bir kuram, benim sevdiğim betmlemeye benzer bir hiperbolik Lobachevski evrenine giden yolu da gösterebilir. Ancak bu konuda o kadar ısrarcı değilim.

Şimdi yeniden kapalı ve açık evren betimlememize dönelim. Bu kez, bir karadeliğin oluşumunu yansıtan bir tablo ekdim. konunun uzmanları bu tabloyu yakından tanıyacaklardır. maddenin, bir karadelik oluşturacak şekilde çökmesi bir tekilllik meydana getirmekterdir. Evren’in uzay-zaman diyagramında gösterilen siyah çizgiler böyle bir durumu temsilen çizilmiştir. Şimdi Weyl eğrilik hipotezi adını verdiğim bird hipotezi takdim etmek istiyorum. Bu, _bilinen herhangi bir kuruma ait bir hipotez değildir. Az önce de belirttğim gibi, henüz ortada kuram muram yok;çünkü henüz çok büyük ölçeğin fiziğiyle çok küçük ölçeğin fiziğini nasıl birleştireceğimizi bilmiyoruz. Ama bir gün gelip de kuramı keşfettiğimizde, içerdiği sonuçlardan bir tanesi de Weyl eğrilik hipotezi adını verdiğim   hipotez olmalıdır...

Evren’in, şöyle mütevazi bir görünüşle de olsa başlangıçtaki gibi bir tekilliğe sadece tesadüf eseri sahip olma olasılığı nederi? Bu olasılık, 10 üzeri 123'te 1'den daha düşüktür. Bu tahmindeğeri nereden gelmekteri? Bu değer, kara delik entropisi ile ilgili oylarak Jacob Beckentein ve Stephen Hawking tarafından bulunan bir formülden türetilmiştir. Bu formülü sözü edilen konu kapsamında uyguladığınzda bu müthiş yanıtı elde etmektesiniz. Gerçekte ise her şey Evren’in ne derece büyük olduğuna bağlıdır. Aynı formülü benim gözde Evrenim’e uyarlayacak olursanız, elde edeceğiniz sayı sonsuzdur.

Bütün bunlar, büyük Patlama’nın gerçekleştirilebilmesi çin sağlanması gereken duyarlılık konusunda bize ne söylemektedir? Bu, gerçekten de çok ama çok muazzam bir durumdur. ..Şayet Evren’de bulunan temel parçacıkların her birinin tepesine birer sıfır koysaydım bile, bu sayıyı gene yazamazdım. Bu, çok devasa bir sayıdır.

Buraya dek hep kesinlikten, matematikle fiziğin nasıl da olağanüstü bir doğrulukla uyuştuğundan söz ettim. Bunun yanı sıra tesadüfe ve şansa yer verdiği için-oldukça kaypak bir yasa olarak tanının,öte yandan temelinde gizliden gizilye bir duyarlılık barındıran bir yasaya- termodinamiğin İkinci Yasası’na değindim. Evren geneline uygulandığında, bu yasa, başlangıç koşullarının belirlenmesinde ihtiyeç duyulan kesinlikle yakından ilişkilidir. bu kesinlik ise kuantum kuramı ile genel görelilik’in birleşme noktasına, yani henüz sahip olmadığımız bir kurama doğru uzanıyor olmalıdır. Bundan sonraki bölümde sizle, böyle bir kuramın sağlaması gereken çeşitli koşullardan söz edeceğim (R.Penrose, BKİZ s:41- 67)

Yıldızsılar, astronomların doğrudan tespit edebildikleri en uzak ayrı nesnelerdir. Öz parlaklıkları nedeniyle, en uzak yıldızsılar, evren bugünkü yaşının onda biri kadar olduğu, yaklaşık Büyük Patlamadan bir milyar yıl sonraki bir zamanda görülmektedir. Bununla beraber, astronomlar bazı nesnelerin yıldızsılardan daha önce oluşmaları gerektiğine inanmaktadırlar, çünkü evrendeki çevreleyen gazın, herhalde daha önceki nesnelerin nüfusundan iyonlaşan ışınıma bağlı olarak, nispeten daha erken bir zamanda iyonlaştığı gözlenmiştir. İyonlaşmış gaz kozmik mikrodalga fon fotonları ile etkileşebildiğinden, MAP gözlemleri iyonlaşmış gazın doğasını ve iyonlaşmaya neden olan nesneleri aydınlatmaya yardımcı olabilir.

Yıldızsılar

Işık sonlu bir hızla yol aldığından, uzak nesneler geçmişte varoldukları gibi görünürler. Güneşi şu anki haliyle değil, sekiz dakika önce olduğu gibi görüyoruz. (Güneş Dünyadan sekiz ışık dakikası uzaklıktadır). Yakın yıldızları birkaç yıl önce oldukları gibi görüyoruz. En yakın spiral galaksi Andromeda'yı yaklaşık iki milyon yıl önce olduğu gibi görüyoruz. Bu yüzden, gördüğümüz en uzak nesneler doğrudan tespit edebildiğimiz en eski nesnelerdir.

Yıldızsılar, astronomların tespit edebildikleri en uzak nesnelerdir. Bizim güneş sistemimizden daha küçük bir bölgede, bir yıldızsı bütün Samanyolu galaksimizden daha çok ışık yaymaktadır. Yıldızsıların, kütleleri bir milyon Güneşi aşan, ve çekimleri ev sahibi galaksilerinden gaz ve yıldızları yutan süper kütleli kara delikler olduklarına inanılmaktadır. Kesin maddelerin kütle çekimsel enerjisini ışığa çevirerek parlak bir ışık saçarlar. En uzak yıldızsılar evren bugünkü yaşının onda biri kadar olduğu, yaklaşık Büyük Patlamadan bir milyar yıl sonraki bir zamanda görülmektedir.

Bir Galaksi ile Etkileşimde Olan Bir Yıldızsının HST Görüntüsü:

Bir yıldızsıdan gelen ışık bize gelirken izlediği yol boyunca bulunan materyallerin hepsini aydınlattığından, yıldızsılar erken evrenin özelliklerini açığa çıkaran uzak el fenerleri gibi görev yaparlar. Yıldızsıları gözlemleyerek, erken evrendeki hidrojenin hemen hemen tamamının Büyük Patlamadan itibaren bir milyar yıl içinde protonlara ve elektronlara iyonlaştığını öğrenmişlerdir. Aynı zamanda bilinen yıldızsıların görünür evrendeki gazın tamamını iyonlaştıracak ne yeterli derecede enerjik ne de yeteri kadar yaygın olmadıkları sonucunu çıkarmışlardır.

Erken Evrendeki Gazı Ne İyonlaştırdı?

Astronomlar, ne erken evrendeki gazı hangi nesnelerin iyonlaştırdıklarını, ne de bu iyonlaşmanın ne zaman oluştuğunu bilmemektedir. Bazıları kütleli yıldızların erken bir neslinin gazı iyonlaştırdığı tahmininde bulunmaktadırlar. Diğerleri bir çok galaksinin süper masif kara delikler ihtiva ettiğini ve bu süper masif kara deliklerin oluşumunun erken evreni aydınlattığını tahmin etmektedirler.

Gaz Ne Zaman İyonlaşmıştır?

Yıldızsıların gözlemleri astronomların evrenin ilk milyar yılı içinde iyonlaştığı sonucunu çıkarmalarını sağlarken, bizim gazın ilk ne zaman iyonlaştığını öğrenmek için yıldızsılardan daha uzak bir şeyi gözlememiz gerekmektedir: kozmik mikrodalga fon ışınımı. Kozmik mikrodalga fon fotonları Büyük Patlamadan sadece üç yüz bin yıl önce yayıldığından dolayı, bunların özellikleri evrenin sonraki evrimsel tarihi hakkındakileri bize anlatmaktadır. Mikrodalga fotonları nötr gaz vasıtasıyla serbestçe hareket ederler, fakat iyonlaşmış gazdan saçılırlar. Bu saçılma kozmik mikrodalga fonunun sıcaklığındaki dalgalanmaların genliğini azaltır ve yeni "polarize" (kutuplu) mikrodalga fon dalgalanmaları ortaya çıkarır.

Saçılan ışık sıklıkla polarizedir. Açık bir günde, sadece Güneşten doğrudan gelen güneş ışığını değil, aynı zamanda havadaki tozu saçan ışığı da görürüz. Bu saçılmış ışık, ya da "kamaştırıcı ışık", polarizedir ve bu yüzden iyi bir polarize güneş gözlüğü ile filtre edilebilir. Benzer şekilde, saçılmış kozmik mikrodalga fon fotonları erken evrende serbest elektronların saçılmasıyla polarize olurlar. MAP polarize fotonları tespit edebilecek şekilde dizayn edilmiştir. Temel olarak, bunların özellikleri erken evrendeki serbest elektronların sayısını ve evrenin iyonlaşma tarihini açığa çıkaracaktır. Bu da astronomların evrendeki gazı iyonlaştırmaya yeterli evrendeki ilk nesnelerin ne zaman oluştuklarını açığa çıkarmalarını sağlayacaktır. İyonlaşmanın zaman tarihinin bu ilk nesnelerin doğasını belirlemeye de yardımcı olacağını ümit ediyoruz.

YILDIZLARIN YAŞAMI VE ÖLÜMÜ

Yıldızların yaşam devrelerinin özeti.

Yıldızlar Nerede Doğmuştur?

Astronomlar moleküler bulutların, birincil olarak galaksilerin spiral kollarında bulunan yoğun gaz bulutlarının yıldızların doğum yerleri olduklarına inanmaktadırlar. Bulutlardaki yoğun bölgeler çökmüş ve "proto yıldızları" oluşturmuştur. Başlangıç olarak, çöken yıldızın kütle çekimsel enerjisi enerjisinin kaynağıdır. Yıldız kendi merkez çekirdeği hidrojeni helyuma yakacak kadar sıkıştığında, bir "ana sıra" yıldızı olur.

Ana Sıra Yıldızları

Güneşimiz gibi, ana sıra yıldızları, çekirdeklerinde hidrojeni yakarak helyuma dönüştüren yıldızlardır. Verilen bir kimyasal bileşim ve yıldız yaşı için, birim zamanda yıldız tarafından yayılan toplam enerji, bir yıldızın parlaklığı, sadece onun kütlesine dayanmaktadır. Güneş'ten on kat daha ağır yıldızlar Güneşten bin kereden daha parlaktırlar. Bununla berebar, Güneş'in düşük parlaklığı ile mahçup olmamalıyız: kütlesi yarısı kadar olan bir yıldızdan on kat daha parlaktır. Daha ağır bir ana sıra yıldızı, olduğundan daha parlak ve daha mavidir. Örneğin, Orion takımyıldızının alt solunda bulunan Sirius, köpek yıldızı, Güneşten daha ağırdır ve dikkate değer derecede daha mavidir. Öte yandan, en yakın komşumuz olan, Alfa Kentaur (Erboğa takımyıldızı), Güneş'ten daha az kütlelidir ve bu yüzden daha kırmızı ve daha az aydınlıktır.

Yıldızların çekirdeklerinde sınırlı bir hidrojen tedariki olduğundan, ana sıra yıldızları olarak sınırlı yaşam süreleri vardır. Bu yaşam süresi fM/L ile orantılıdır. Burada f yıldızın toplam kütlesinin kesridir, M, çekirdekte nükleer yanma için elverişlilik, ve L de yıldızın ana sıra yaşam süresi boyunca ortalama parlaklığıdır. Parlaklığın kütleye olan güçlü bağımlılığı sebebiyle, yıldızların yaşam süreleri hassas olarak kütlesine bağlıdır. Bu yüzden, Güneşimizin olduğundan daha kütleli olmaması bizim için bir şanstır. Çünkü yüksek kütleli yıldızlar çekirdek hidrojen stoklarını hızla tüketmektedirler. Bir yıldız çekirdek hidrojen stoğunu tüketince, yıldız daha kırmızı, daha büyük ve daha parlak olur: bir kırmızı dev yıldız olur. Bu kütle ve yaşam süresi arasındaki ilişki astronomların evrenin yaşı üzerinde daha düşük bir sınır koymalarını sağlamıştır.

"Olağan" Bir Yıldızın Ölümü 

Güneş gibi düşük kütleli bir yıldız çekirdeğindeki hidrojen yakıtını tükettikten sonra, artık çekirdeği yerçekimine karşı destekleyecek herhangi bir kaynağı yoktur. Yıldızın çekirdeği kütle çekimi altında helyumu karbona yakacak yeterli derecede yüksek bir yoğunluğa ulaşıncaya dek çöker. Bu arada, yıldızların dış katmanı genleşir ve yıldız bir kırmızı deve dönüşür. Güneş bir kırmızı dev olunca, atmosferi Yerküreyi kaplayacak ve gezegenimiz ateşli bir ölümle tüketilecektir.

Güneş çekirdeğindeki helyumu tükettikçe eninde sonunda bir kırmızı süper deve dönüşecektir. Bu aşamda, Jüpiter'e kadar uzanan bir dış katmana sahip olacaktır. Oluşumunun sadece birkaç on bin yıl süren bu kısa aşamasında, Güneş güçlü bir rüzgarda kütlesini kaybedecektir. Sonunda, Güneş zarfındaki tüm kütlesini kaybedecek ve arkasında bir çıkan gaz nebulası içinde bulunan sıcak bir karbon çekirdeği bırakacaktır. Bu sıcak çekirdekten çıkan radyasyon, aynen diğer yıldızların artıklarının etrafında görülen nebulalar gibi, çarpıcı bir "gezegensel nebula" üreterek nebulayı iyonlaştıracaktır. Karbon çekirdeği sonunda soğuyacak ve bir zamanlar parlak bir yıldızın yoğun donuk kalıntısı olan bir beyaz cüce olacaktır.

Kütleli (Ağır) Bir Yıldızın Ölümü

Kütleli yıldızlar daha parlak yanarlar ve çoğundan daha dramatik bir şekilde yok olurlar. Güneşten on kat daha kütleli bir yıldız çekirdeğindeki helyumu tükettiğinde, nükleer yanma devresi devam eder. Karbon çekirdeği daha da sıkışır ve karbonu oksijene, neona, silikona, sülfüre ve son olarak da demire çevirecek kadar yüksek sıcaklığa ulaşır. Demir nükleer maddenin en kararlı (sağlam) şeklidir ve onu daha ağır bir elemente yakarak elde edilebilecek hiçbir enerji yoktur. Yerçekimin dengeleyecek herhangi bir ısı kaynağı olmaksızın, demir çekirdeği nükleer yoğunluklara ulaşıncaya dek çöker. Bu yüksek yoğunluktaki çekirdek kesin maddenin çekirdekten sıçramasına sebep olan daha ileri bir çökmeye direnir. Bu ani (enerjik nötrinoların çekirdekten açığa çıkmasını içeren) çekirdek sıçraması bir süpernova patlaması ortaya çıkarır. Bir parlak ay boyunca, tek bir yıldız bir milyar yıldızlık tüm bir galaksiden daha parlak yanar. Süpernova patlamaları yıldızlar arası boşluğa karbon, oksijen, silikon ve demire kadar daha ağır elementleri enjekte ederler. Bunlar aynı zamanda demirden daha ağır maddelerin ortaya çıktıkları bölgedir. Gazla zenginleştirilmiş bu ağır element yıldızların ve gezegenlerin gelecek nesillerini de kapsamaktadır. Kütleli yıldızların ateşli ölümü , süpernova olmaksızın, yaşamı mümkün kılan karbon, oksijen ve diğer elementler hiç olmayacaktı.

Sıcak nötron çekirdeğinin kaderi ön üretici yıldızın kütlesine bağlıdır. Eğer önceki kütle Güneşin kütlesinin on katı civarında ise, nötron yıldız çekirdeği bir nötron yıldızı oluşturacak kadar soğuyacaktır. Nötron yıldızları potansiyel olarak radyo emisyonlarının güçlü işaret ışıkları olan "pulsarlar" (atarcalar) olarak tespit edilebilirler. Eğer önceki yıldızın kütlesi daha büyük ise, o zaman bileşke çekirdek nükleer güçlerin bile kütle çekim gücüne direnemeyeceği kadar ağır olur ve çekirdek bir kara delik oluşturmak için çöker.

AXAF görevinin web sayfalarından yıldız oluşumunun son safhaları hakkında daha fazlasını öğrenin:

  • Beyaz cüceler

  • Nötron yıldızları

  • Kara Delikler

  • Süpernovalar (http://map.gsfc.nasa.gov/html/web_site.html)

BÜYÜK PATLAMA BİLİMİ

... maddenin kökenlerini araştırıyor.

Aşağıdaki yazıyı Ramazan Karakale düzenledi,İngilizce'den Türkçe'ye çevirisini Orçun Zorlular yaptı. 

  • Evrenin Kökenleri

  • Madde Nedir?

  • Bir Parçacıklar Gösterisi

  • Anti-Madde

  • Kozmik Mimikler

  • İç Uzaya Doğru

  • Kuvvetler Hakkındaki Gerçekler

  • Standart Model

  • Daha Fazla Birleşmeye Doğru

  • CERN

  • Büyük Elektron Pozitron Çarpıştırıcı (LEP)

  • LEP'e Kadar Basamaklar

  • Detektörlerin Düzenleri

  • Üç-Tabakalı Tespit

  • Önemli Devre Dolanımı

  • UK (BK) Bilim Adamlarının Rolü

  • ... ALEPH üzerinde

  • ... DELPHI üzerinde

  • ... OPAL üzerinde

  • LEP'ten Gelen Sonuçlar

  • W Bozonları ile Geleceğe...

  • ... Ve Büyük Hadron Çarpıştırıcı (LHC)

 Burada sunulan bilgiler Parçacık Fiziği ve Astronomi Araştırma Konseyi (PPARC) tarafından bir kitapçık halinde yayınlanmıştır. "Büyük Patlama Bilimi" isimli kitapçığın basılı kopyaları PPARC ile temasa geçilerek edinilebilir:

Public Relations Office, Particle Physics and Astronomy Research Council,

Polaris House, North Star Avenue, Swindon, Wiltshire, SN2 1SZ.

Telefon: 01793 - 442098 Fax: 01793 - 442002

EVRENİN KÖKENLERİNİ KEŞFETMEK

Fransa ve İsviçre arasındaki sınırın altında, yerin yüzlerce metre altında, bilim adamları, Evrenin başlangıcından bir saniye sonrasının ilk bölümlerinde olduğu haliyle maddeyi incelemek için zamanda geriye seyahat ediyorlar. Onlar, başlangıçta varolan bu maddenin nasıl Evrenin bugünkü büyük değişimini oluşturan blok yapılara dönüştüğünü açığa çıkarmaya yardım edecek dünyanın en büyük bilimsel aletini kullanıyorlar.

Çoğunluğu Birleşik Krallık'tan olan - bu bilim adamları sorularımızın en esaslılarından birini cevaplama girişiminde olan, ufuklarımızı uzayda olduğu gibi zamanda da genişleten kaşiflerdir:

Biz Nereden Geldik?

Parçacık fiziği için Cenevre yakınındaki Avrupalı laboratuar, CERN'de, Fransa ve İsviçre arasındaki sınırın altında dünyanın en büyük parçacık çarpıştırıcısının yolu. 

Astronomların gözlemleri, Evrenin yaklaşık 15 milyar yıl önce bir ilk 'sıcak büyük patlama'dan sonra, sonsuz yoğun ve enerjik bir halden halen genleştiğine işaret etmektedir. Fakat bugünkü evrenin maddesi bu halden nasıl gelişti? Bu, parçacık fiziğinin modern araştırmalarının cevabını aradığı başlıca sorulardan biridir. Atom içindeki parçacıkların yüksek enerji çarpışmaları, bizi madde formlarının muhtemelen büyük patlamadan bir saniye sonraki ilk bölümlerinde oluştuğu zamana geri götürebilir. Bu şekilde maddeyi ölçeklerin en küçüğü ile (atom içindeki parçacıklar) incelemek, ölçeklerin en büyüğünde (evren) araştırma yapmak ile içinden çıkılmaz bir halde bağlantılı olmuştur. Bugünün parçacık fizikçileri güçlerini Evrenin kökenlerini ve özellikle de maddenin kökenlerini araştıran astronomlarla birleştirmişlerdir.


(Yazar ali hikmet)
0 Yorumlar | Yorum Yaz | Baglantı

Karadelikler11/2/2007

Hazırlayan: Ramazan KARAKALE


Kara delik kavramının kökeni nedir? Kara delik kuramı ile genel göreliliğin ilişkisi nedir? Kara delik,bir varsayımdan öteye geçebilmiş midir?

Evren bilimin(kozmolojinin) gündemini oluşturan kavramlardan biri de kara deliklerdir. Bu adı bulan John Wheler'dir. Konu, Einstein'ın genel görelilik kuramından türetilmiştir. Bu konuda iki büyük öncü S.W.Hawking ve R.Penrose'dur. Hawking'in vurguladığı gibi "genel görelilik,yapılmış her gözlemle uyumlu olan güzel bir kuramdır".Kara deliklerin varlığı hemen hemen gözlendi(R.Penrose,1994).

Doğa anlayışımız değişti. Eskiden,bundan iki-üç yüz yıl önce,kendisinin gözlenmesini bekleyen nesnel madde olduğu,bunun keşfedilmesiyle bir madde bulunduğu sanılırdı. Şimdi önce kuram geliyor,önce matematik geliyor.20.yy biterken başka yıldızlar çevresinde dolaşan kırk kadar gezegen keşfedildi. Bu gezegenlerin hiçbiri gerçekte gözlenmiş değildir,yani gözlenerek bulunmamıştır. Bunların varlığı,bağlı oldukları yıldıza yaptıkları kütle çekim etkisinden öngörülmektedir. Hem de Newton yasalarından yararlanarak bunu başarabiliyoruz. Kısacası matematiksel araçlarla,görülmeyen gezgenin varlığını ve yörüngesini belirleyebiliyoruz. Kara delik kuramı da böylesi bir temele dayanıyor. Modern bilimin araç ve içeriğindeki değişmeyi göremeyenler,kuramın ya da matematiğin tuttuğu ışığı anlamayanlar,bilimin gelişmesine karşı kuşku tohumları ekmeye çalışıyor.

Bu konuda önce her şeyi bildiğini sanan felsefi bir görüşle sizi tanıştıracağım. Bu tanışmanın sizin konu üzerinde daha çok yoğunlaşmanızı sağlayacağını sanıyorum.

Şimdi Alan Woods ve Ted Grant Aklın İsyanı adlı kitaplarında Kara delikler konusunda da pes perdeden yazıyorlar. Kendilerinden başka herkesi kör ve ahmak sandıkları için bol keseden atıyorlar. Bizzat uzay ve zaman kavramlarımız hakkında en köklü değişiklikleri getiren görelilik hakkında"Tuhaftır ama görelilik teorisinde zamanın ve uzayın ne olduğuna dair bir tanım aramak boşunadır." diyebilmekteler. Yine aynı sayfada "Kara delikler hakkındaki tüm yaygaralardan sonra, Einstein tarafından bu konuya hiç değinilmediğini keşfettiğinizde şaşırabilirsiniz. O esasen çok karmaşık bir matematiğe dayalı dikkatli bir yaklaşıma bel bağlamış ve gözlem ve deneyle doğrulanabilecek öngörülerde bulunmuştu. Kara delik fiziği, açıkça saptanmış ampirik verilerin yokluğunda,son derece spekülatif bir karaktere sahiptir." (s:172) Einstein'ın kara delikler konusuna değinmemiş olması,ne Einstein için ne de kara delikler kuramı için bir özür ya da eksiklik değildir. Kaldı ki aşağıda Einstein'le kara delik kuramı arasındaki ilişkiyi göreceksiniz."Açıkça saptanmış ampirik verilerin yokluğunda" ne demek? Yazarlar,Einstein'le kendini gösteren bilimsel devrimi anlamamış görünüyorlar. Einstein,genel görelilik kuramını ortaya atarken "hiç bir ampirik veriye" dayanmadı. Paul Dirac,1920'lerin sonuna doğru pozitronun varlığını keşfederken "hiçbir ampirik veriye" dayanmadı ve hatta pozitron kozmik ışınlarda "gözlenince"(ampirik veri olunca),"denklemim benden daha akıllı" demişti. Günümüzdeki bilimsel buluşlarda "nesnel gerçeğe" bakıp gazel okuma devri geçti. Elbette Copernicus,Kepler,Galileo,Newton, bilimin büyük öncüleri olarak,bilim tarihinin parlak sayfalarında bize ışık tutuyorlar;ama bilim adamları onlardan aldığı meşaleyi çok yükseklere tırmandırdı. Gerçeği,kuramın gözüyle,matematiğin gözüyle görme aşamasına yükseldik. Yazarlar,bizim gibi çorak topraklarda salyangoz satmaya çalışıyor,ama salyangozları öylesine bayat ki!

EINSTEIN: "Karadeliğin Gönülsüz Babası"
    Herkes kara delikleri duymuştur. Haşmetli bir yıldız ölünce uzayla zamanın birleştiği ölü bir ana hoş geldiniz.
  Jeremy Bernstein' in yazısından özetliyorum:
 
Albert Einstein ' in kütle çekim denklemleri karadelik anlayışının temelini oluşturur; ancak ilginç olan Einstein' in bu denklemleri, karadeliklerin varolamayacağını kanıtlamak için kullanmasıdır.
  Einstein 1939' da "Annals of mathematics" adlı dergide Çok Sayıda Kütleden Oluşan Küresel Simetrik Durağan Bir Sistem Üzerine adlı bir makale yayınladı. Einstein bu makalesinde karadeliklerin, yani çok yoğun olduğu için içinden ışığın bile kaçmasını önleyen göksel cisimlerin bulunamayacağını belirtiyordu. Bunun için de kendisinin 1916' da yayınladığı genel görecelilik ve kütle çekim kuramını kullandı. İlginç olan şu: Bu kuram, kara deliklerin yalnızca olası değil, aynı zamanda birçok gökcismi için kaçınılmaz olduğunu göstermek için kullanılan kuramdır. Einstein' in kara delikleri reddinden birkaç ay sonra, ona atıfta bulunmadan J. Robert Oppenheimer ve öğrencisi Snyder, Sürekli Kütle çekimsel Büzülme adlı bir makale yayınladılar. Bu çalışma, Einstein' in görelilik kuramını modern fizikte ilk kez karadeliklerin nasıl oluştuğunu göstermek için kullanıyordu. Eğer basınç, çöküşe dayanacak kadar güçlü değilse, yıldızın yarıçapının yavaş yavaş küçülmesi beklenir. 1939' da Oppenheimer ve Snyder' in yaptıkları kuramsal hesapların söylediği de işte buydu. Einstein denklemlerinin çözümlerinin bir karadeliği belirten ilk açık örneği bu çalışmaydı. Burada örnek çöken bir toz bulutuyla ilgili olarak verilmişti. İçeride bir tekillik bulunmakla birlikte bu, olay ufku ile çevrili olduğu için dışarıdan görülemez. Bu ufuk, kendi içerisindeki olayların, dışarıdaki sonsuza sinyal gönderemediği bir yüzeydir.
   Einstein, kuantum istatistiğini yaratırken, o zamanlar pek tanınmayan Hintli fizikçi Satyendra Nath Bose’ den Haziran 1924' te aldığı bir mektuptan etkilendi.  Bose' nin mektubuyla birlikte, bir İngiliz bilim dergisinin reddettiği bir makale metni de geldi. Einstein, makaleyi okuduktan sonra, Almanca'ya çevirdi ve prestijli bir fizik dergisine postaladı.  Einstein neden makalenin önemli olduğunu düşündü?20 yıl boyunca elektromanyetik ışımanın doğasıyla uğraşıyordu, özellikle çeperiyle aynı sıcaklıktaki bir kabın içine sıkıştırılmış ışımayla. Yüzyılın başında Alman fizikçi Max Planck, bu "siyah cisim" ışımasının farklı dalga boylarının ya da renklerinin genlikle nasıl değiştiğini tanımlayan matematiksel bağıntıyı bulmuştu. Işıma spektrumunun (tayfının) biçiminin, kabın çeperlerinin yapıldığı maddeden bağımsız olduğu anlaşıldı. Işımanın sadece sıcaklığa bağlı( siyah cisim ışımasının bir örneği bütün evrenin kabın yerine geçtiği bir durumda büyük patlamadan arta kalan fotonlardır.  Bu fotonların sıcaklığı 2. 7260002 Kelvin olarak ölçülmüştür).
   Bose, az çok rastlantıyla siyah cisim ışımasının istatistiksel mekaniğini hesap etmiş oluyordu. Yani Bose, Planck yasasını, matematiksel olarak kuantum mekaniğinden çıkarmıştı. İşte bu çıkarım Einstein' in ilgisini çekişti. Ancak o, Einstein olarak olayı bir adım ileri götürdü. Bose' nin fotonlar için kullandığı yönteme benzer bir yolla, ağır moleküllerin gazının istatistiksel mekaniğini incelemede kullandı. Planck yasasının benzerini bu durum için türetti. Böylece ilginç bir şey buldu: parçacık gazı, Bose-Einstein istatistiğine uygun olarak soğutulursa, belli bir kritik sıcaklıkta bütün moleküller, aniden kendilerini dejenere ya da tekil duruma toplarlar. Bu durum Bose- Einstein yoğunlaşması diye anılır( Bose' un bununla bir ilgisi olmasa da).
   İlginç bir örnek helyum gazıdır. Helyum gazı, 2.18 Kelvinde acayip özellikler gösteren süper akışkan (sürtünmesiz akışkanlık) sıvıya dönüşür. 1995 yılında Amerikalı araştırmacılar, başka atom çeşitlerini 1 Kelvin derecenin birkaç milyarda birine kadar soğutmayı başardılar. Buna karşın her gaz, bu yoğunlaşmayı göstermiyor. 1925' te Einstein, yoğunlaşma üstüne makalelerini yayımladıktan hemen sonra, Avusturyalı fizikçi Wolfgang Pauli, proton, nötron, elektron gibi ikinci parçacık sınıfının aynı nitelikleri taşımadıklarını gösterdi. Bu sınıftan özdeş iki parçacığın, örneğin iki elektronun aynı kuantum durumunda bulunamayacağını keşfetti. 1926' da Enrico Fermi ve P.A.M. Dirac, Bose- Einstein istatistiğinin benzerini yaratarak parçacıkların kuantum istatistiğini buldular. Pauli ilkesine göre bu parçacıklar düşük sıcaklıkta en çok yoğunlaşmalıydılar. Eğer elektron gazını sıkıştırıp düşük sıcaklığa kadar soğutursanız ve hacmini küçültürseniz, elektronlar birbirlerinin yerlerini istila etmeye başlar. Ancak Pauli' nin ilkesi bunu yasaklamıştır, dolaysıyla ışık hızına yaklaşan hızlarla birbirlerinden uzaklaşırlar. Elektronlar ve diğer Pauli parçacıkları için bu kaçan parçacıklar tarafından yaratılan basınç- dejenereyik basıncı- gaz, mutlak sıfıra kadar soğutulsa da devam eder. Bunun elektronların birbirlerini elektriksel olarak itmeleriyle bir ilgisi yoktur. Çünkü hiçbir yükü olmayan nötronlar için de aynı şey geçerlidir. Bu, saf kuantum fiziğidir.
   Peki kuantum istatistiğinin yıldızlarla ilgisi ne? Yüzyılın başında gökbilimciler, küçük ve belirsiz olan tuhaf bir yıldız sınıfı tanımlamaya başladı: Beyaz Cüceler. Bunlar Güneş' le aynı kütleye sahipti; ışığının 360 da birini yayan en parlak yıldız olan Sirius' a eşlik eden yıldızlardı. Beyaz cüceler muazzam derecede yoğun olmalıydı. Sirius' un eşi sudan 61 bin kat daha yoğundu. neydi bu garip gök cisimleri? İşte burada Sir Arthur Eddington devreye giriyor. Sir Eddington, kimileri için yanlış sebeplerle kahramandı. 1944' te ölen Eddington, evren hakkındaki önemli her şeyin insanın kafasında neler döndüğü araştırılarak anlaşılabileceğine inanan bir yeni- Kantçıydı ve bununla ilgili popüler kitapları vardı. Eddington, Einstein' in uzak yıldızlardan gelen ışığı Güneş' in eğdiği yolundaki görüşünü doğrulayan iki araştırmacıdan biriydi. 1926' da yayınladığı klasik kitabının başlığı olan Yıldızların İç Yapısı konusunun anlaşılmasını sağlayan araştırmalara öncülük etti.
   Eddington 1924' te beyaz cüceyi sıkıştıran kütle çekim basıncının elektronları protonlardan ayırdığını öne sürmüştü. Atomlar bu şekilde "sınırlarını" kaybedecekler ve belki de küçük, yoğun bir pakete sıkıştırılacaklar. Böylece Pauli dışarlama ilkesine göre elektronların birbirini geri tepmesiyle oluşan, Fermi- Dirac dejenerelik basıncının etkisiyle cücenin çökmesi duracak. Beyaz cücelerini anlaşılması 1930' da henüz 19 yaşındaki bir gencin Subrahman Chandraekhar ' ın çalışmalarıyla ilerledi. Chandrasekhar, İngiliz fizikçi R.H.Fowler’ in kuantum istatistiği, Eddington' un yıldızlar üzerine kitaplarını okumuş, beyaz cücelerden büyülenmişti. Fowler ile çalışmak üzere Cambridge Üniversitesi' ne gidiyordu. Eddington da oradaydı. Yolda giderken zaman geçirmek için kendi kendine sordu: Bir cüce kendi kütle çekiminin etkisiyle çökmeden önce ne kadar ağır olabilirdi; bu ağırlığın bir üst sınır var mıydı. Yanıtı bir devrim başlattı.
  Bir beyaz cüce, elektriksel olarak yüksüzdür. Öyleyse herbir elemktronu için ondan yaklaşık iki bin kat ağır bir de proton bulunması gerekir. Sonuç olarak, protonlar kütle çekim basıncının yükünü karşılamalıdır. Eğer beyaz cüce çökmüyorsa, elektronların dejenerelik basıncı ile protonların kütle çekimi dengelenmelidir. Bu denge, proton sayısını ve bu nedenle de cücenin kütlesini sınırlar. Bu maksimum kütle değeri Chandrasekhar limiti olarak bilinir ve Güneş' in kütlesinin 1.4 katına eşittir. Bundan daha büyük kütleli bir cüce, durağan olamaz. Chandrasekhar' ın buluşu Eddington' u tedirgin etti. Yıldızın kütlesi, Güneş kütlesinin 1.4 katından büyük olursa ne olur? Yanıttan hoşnut kalmadı. Yıldızın yoğunlaşarak cüceye dönüşmesini önleyen bir mekanizma yoksa ya da Chandrasekhar' ın sonucu doğruysa, büyük kütleli yıldızlar kütle çekimi olarak bir bilinmeyene düşüp siliniyorlar. Eddington bunu dayanılmaz buldu ve Chandrasekhar' ın kuantum istatistiğini kullanışını eleştirmeye ve değiştirmeye karar verdi. Bu eleştiri Chandrasekhar' ı yıktı. Ancak onun imdadına Danimarkalı fizikçi Niels Bohr yetişti. Bohr, Eddington' un yanlış olduğunu söyledi ve dikkate almamasını istedi.
   Einstein, kendi denklemlerinin çözümlerini bulmak için çok da çaba harcamamıştı. Maddenin etrafındaki kütle çekimini ele alan bölüm tamamlanmıştı. Çünkü kütle çekimi bir parçacığın bir eğri boyunca bir noktadan başka bir noktaya gitmesini sağlayarak zaman ve uzay geometrisini değiştirmekteydi. Einstein için daha önemli olan şey, kütle çekiminin kaynağı olan maddenin sadece kütle çekim denklemleriyle açıklanamamasıydı. Einstein bulduğu denklemlerin tamamlanmamış olduğunu düşünüyordu. Yine de yıldızlardan gelen ışığın bükülmesi gibi etkileri yaklaşık hesaplayabiliyordu. 1916' da Alman gökbilimci Karl Schwarzschild’ in bir yıldızın yörüngesindeki bir gezgen gibi gerçek bir duruma uyarlanabilen kesin bir çözüm bulması Einstein' i etkilemişti. İşlemler sırasında Schwarzschild rahatsız edici bir şey fark etmişti. Yıldızın merkezinden belli bir mesafede matematik anlamsızlaşıyordu. Şimdi Schwarzschild yarıçapı denen bu uzaklıkta zaman siliniyor ve uzay sonsuz oluyordu. Yani denklem matematikçilerin deyişiyle tekil oluyordu. Bu yarıçap, çoğunlukla cismin yarıçapından küçüktür. Örneğin Güneş için bu yarıçap 3 km. Bunun yanında 1 gramlık bir bilye içinse 10-28 cm. Schwarzschild, yılmadı. Bir yıldızın basitleştirilmiş bir modelini yaptı ve kritik yarıçapa kadar çökmesi için sonsuz bir basınç gradyanı gerektiğini gösterdi. Böylece, bulduğu tekilliğin pratik bir sonucunun olmadığını söyledi. Ancak bu tartışma herkesi yatıştırmadı. Einstein çok rahatsız oldu. Çünkü yıldız modeli görecelik kuramının belli teknik gereksinimlerini karşılamıyordu. Ta ki 1939 yılına dek konu küllenmiş olarak kaldı.
   Einstein' in 1939'da yayınladığı makale şöyle diyordu: " Bu makalenin temel sonucu, Schwarzschild tekilliğinin neden fiziksel gerçeklikte yerinin olmadığının anlaşılması olmuştur."
   Başka bir deyişle karadelikler varolamaz.
   Einstein, küresel yıldız kümesine benzer, birbirinin çekimi etkisinde dairesel yörüngelerde hareket eden küçük parçacıklar toplamına dikkatini verdi. Sonra böyle bir şekillenmede yıldızın kritik yarıçapla kendi çekimi altında durağan bir yıldıza çöküp çökmeyeceğini sordu. Sonuç olarak bunun olamayacağına karar verdi; çünkü yıldızlar böyle bir büyük çaplı şekillenmelerini durağan tutmak için ışık hızından daha hızlı hareket etmek zorunda kalacaklardı. Aslında Einstein' in açıklaması doğru olsa bile konuyla ilgili değildir Çünkü kritik yarıçapa çöken bir yıldızın durağan olup olmaması fark etmez. Yıldız nasıl olsa yarıçaptan daha küçük mesafelere çökmekte.
   Einstein bu araştırmalarını yaparken Kaliforniya' da tamamıyla farklı bir girişim ilerlemekteydi.
  Oppenheimer ve öğrencileri kara deliklerin çağdaş kuramını yaratmaktaydılar. Kara delik araştırmalarıyla ilgili garip olan şey, tümüyle yanlış olduğu anlaşılan bir fikirden esinlenmesiydi. 1932' de İngiliz fizikçi James Chadwick, atom çekirdeğinin elektrikçe yüksüz bileşeni olan nötronu buldu. Ardından nötronların beyaz cücelere alternatif olabileceği spekülasyonları başladı. Özellikle Kaliforniya teknoloji Enstitüsü'nden Fritz Zwicky ve parlak Sovyet teorik fizikçisi Lev Landau başta olmak üzere. tartışmalarına göre, yıldızın kütle çekimi basıncı yeterli derecede artınca, nötron oluşturmak üzere bir elektronla bir proton reaksiyona girebiliyor. Zwicky haklı olarak bu işlemin süpernova patlamalarında gerçekleştiğini tahmin etti; sonuç olarak nötron yıldızları bugün pulsar olarak tanımlanıyor. O sıralarda, olağan yıldızlarda enerji üretmek için bugün bilinen mekanizma bilinmiyordu. Bir çözüm, nötron yıldızını olağan bir yıldızın ortasına yerleştirmekti. Günümüzde pek çok astrofizikçi, kara deliklerin kuasarları güçlendirdiğini benzer olarak tahmin ediyorlar. Bu durumda akla şu soru geliyor: Chandrasekhar kütle limitinin bu yıldızlar için karşılığı nedir? Bu yanıtı belirlemek beyaz cüceler için bir limit bulmaktan daha zor. Bunun nedeni ise nötronların hala tamamıyla anlayamadığımız nitelikte bir kuvvet aracılığıyla etkileşmeleri. Kütle çekimi bu kuvvetin üstesinden gelebiliyor ancak kesin bir kütle limiti ayrıntılara duyarlı. Oppenheimer, öğrencileri Robert Serber ve Geogre M. Volkoff' la birlikte bu konuda iki makale yayımladı ve nötron yıldızları için bulunan kütle limitinin Chandrasekhar' ın beyaz cüceler için olan limitiyle karşılaştırılabilir olabileceği sonucuna vardı. Bu makalelerden ilki 1938' de, ikincisi 1939' da yayımlandı. Oppenheimer tam olarak, Eddington' unun beyaz cüceler hakkında düşündüğü şeyi sorgulamaktaydı: Eğer kütle limitini aşan kütleye sahip bir yıldız çökerse ne olur? Oppenheimer ve öğrencileri, 5000 km uzakta oldukları için Einstein' in 1939' ka karadelikleri reddeden çalışmasından haberdar değillerdi. Ancak Oppenheimer, kritik yarıçaptaki durağan bir yıldızla uğraşmak istemedi. Eğer yıldızın yarıçapı kritik yarıçapın altına düşerse ne olacağını görmek istedi. Snyder' e bu problem üstünde daha ayrıntılı çalışmasını önerdi. Snyder' e belirli varsayımlar yapmasını, dejenerelik basıncı veya yıldızın dönmesi gibi teknik ayrıntıları gözardı etmesini söyledi. Snyder, çöken bir yıldıza ne olacağının olaya bakan bir gözlemcinin konumuna bağlı olduğunu buldu.
   Şimdi bir yıldızdan yeterince uzakta duran bir gözlemciden başlayalım. Başka bir gözlemcinin de yıldızın yüzeyi üstünde durduğunu varsayalım. Bu gözlemci, yıldızla birlikte hareket ederken diğer sabit gözlemciye ışık sinyali göndersin.
   Sabit gözlemci, hareket halindeki diğer gözlemciden gelen sinyalin elektromanyetik spektrumun kızıl ucuna doğru kaydığını gözlemleyecektir. Eğer sinyallerin frekansı bir saat gibi düşünülecek olursa, sabit gözlemci hareket halindeki gözlemcinin saatinin yavaşladığı kanısına varacaktır.
   Gerçekten kritik yarıçapta saat yavaşlayarak duracak; sabit bir gözlemci yıldızın kritik yarıçapa çökme sürecinin sonsuz zaman alacağını düşünecekti. Bundan sonra ne olacağını söyleyemeyiz, çünkü, sabit gözlemciye göre "sonrası" yoktur. Sabit gözlemciye göre yıldız kritik yarıçapta donup kalacaktır. Fizikçi John A. Wheeler , 1967 Aralığında verdiği derste karadelik ismini kullanana dek, bu nesnelere donmuş yıldızlar deniyordu. Schwarzschild geometrisindeki tekilliğin gerçek önemi bu donup kalmadır. Oppenheimer ve Snyder' in makalelerinde gözlemledikleri gibi, bu çöken yıldız " kendini " uzaktaki gözlemcilerle herhangi bir iletişime kapatıp, kütle çekim alanıyla başbaşa kalır. Diğer bir deyişle karadelik oluşmuştur. İyi de çöken yıldız üzerindeki gözlemciye ne olacak? Oppenheimer ve Snyder ’a göre göre bu gözlemci, olayı tamamen değişik biçimde algılayacaktır. Yıl 1939' du; Dünya ateşler içindeydi; dünya parçalanmak üzereydi. Oppenheimer de savaşa girdi; insanı yapabileceği en yıkıcı silahı yaptı. Einstein de çalışmadı. Barış geldiğinde 1947' de Oppenheimer, Princeton' da İleri Araştırmalar Enstitüsü' nün direktörü oldu. Einstein de aynı enstitüde profesördü. Onların kara delikler hakkında konuşup konuşmadığı hakkında kayıt yok. Yıldızların gizemli kaderini öğrenmek isteği 1960' ları bekledi. Genel Görelilik,zamanda geri yolculuk için bilimcilerin önünde parlamaya başladı.

Kaynakça:

     1.Bernstein,Jeremy 1996- Çevirenler: Tekin Dereli- Selda Arıt; Bilim ve Teknik, Eylül 1996 346. sayı)

     2.Hawking,Stephen,Kara Delikler ve Bebek Evrenler(1993),Çeviri: Nezihe Bahar,Sarmal Yayınevi(1996)

    3.Hawkingi,Stephen,Ceviz Kabuğundaki Evren(2001) Çev:Kemal Çömlekçi,Alfa yayınları(2002)

   4.Osserman,Robert; Evrenin Şiiri(1995),Çeviren:İsmet Birkan,TÜBİTAK yayınları(2000)

   5.Penrose,Roger; Büyük,Küçük ve İnsan Zihni,Çeviri: Cenk Türkman,Sarmal Yayınları(1998)

   6. Penrose,Roger;Fiziğin Gizemi: Kralın Yeni Usu II (1989)Çeviren Tekin Dereli,TÜBİTAK yayınları(Aralık 2000)

   7. White,Michael-Gribbin,John; Stephen Hawking: Yaşamı,Kuramı ve Son Çalışmaları,Çev: Nezihe Bahar,Sarmal yayınları(1993)


(Yazar ali hikmet)
0 Yorumlar | Yorum Yaz | Baglantı

DOĞA YASALARI11/2/2007

Hazırlayan: Ramazan KARAKALE


Nasrettin Hoca eşeğini yitirmiş. Çarşı pazar dolaşırken "Benim eşeği bulana, yularıyla, semeriyle birlikte bağışlayacağım" diye yeminler edermiş. Birileri yolunu kesmiş:" Hoca! Yuları,semeriyle birlikte bağışlayacak olduktan sonra eşek bulunmuş bulunmamış, sana ne yararı olur?" diye sormuşlar.

Hoca gülümsemiş:

"Bulmanın tadını unutmayın!"

Büyük Democritos da "Pers kralı olmaktansa bir doğa yasası bulmayı yeğlerim" demişti. Bunu da unutmayın!

 Doğa Yasası Ne demektir? Doğa yasaları kesinlikleri mi dile getirir? Doğa yasaları nasıl keşfedilir?Doğa yasalarının özellikleri nelerdir?Nedensellik bir doğa yasası mıdır?

Doğa yasası deyince aklınıza neler geliyor? Boyle Yasası, Avogadro Yasası, korunum yasaları gibi… Örneğin yüklerin korunumu: Doğada yükler korunur. Yani doğanın bir bölümünde ne kadar pozitif yük yok olursa aynı sayıda pozitif yük doğanın öteki bölümünde ortaya çıkar. Kütle ve enerji toplamının korunumu gibi. Madde enerjiye, enerji maddeye dönüşmekte;ama bunların toplamı sabit kalmakta, yani korunmakta.

Nermi Uygur’un özlü belirlemesiyle “ Yasa, tekil gerçekliği aşan bir bildirimdir. Tümel bir sav güder;belli bir tipteki tüm cisimlere ilişkin bir gerçeklik isteğiyle ortaya çıkar."

Doğa Yasaları Üzerine

Bir doğa yasası ne demektir?Doğa yasası, kesin ve değişmez midir? Doğa yasaları nasıl keşfedilir? Nedensellik bir doğa yasası mıdır? Olasılık genliği ne anlama gelir?  Newton'ın ve Einstein'in doğa anlayışı aynı mıdır? Kuantum kuramının doğa anlayışı ile Einstein'inki hangi açılardan farklıdır?

Doğa anlayışımız değişti. 19. yy ile 21. yy doğa kavramı farklı içeriktedir. Her şeyden önce uzay ve zaman kavramlarımız değişti. Kaba 'nesnel gerçek' anlayışımız değişti. Evet elektron da ışık da 'nesnel gerçek';ama onlar blardo toplarından,üç boyutlu "nesne"lerden çok farklı davranışlar gösteriyor. Kuantum nesnelerde karşılaştığımız belirsizlik ilkesi,doğanın bir özelliği,bizim yetersizliğimizin bir göstergesi değil. Bunlar anlaşılmadan doğa yasalarının "tarihi" anlaşılamaz. Gördüğünüz gibi konu,hayli sert ama ilginç ayrıntılar içeriyor."Doğa denen zırva"da(bu niteleme Feynman'ın)  gezintiye hoş geldiniz.

John D.Barrow, Olanaksızlık adlı eserinde durumu iyi özetlemektedir:

"19.yy'ın son on yılına kadar,doğa yasaları kişiye bağlı olmaktan epeyi uzaktı. Gözlemci ve gözlemlenen birbirinden tümüyle izole(ayrık) durumdaydı. Bilim,gizli bir yerden kuş gözetlemeye benziyordu."

Ya şimdi? Gözlemci deneyin bir parçası.Çünkü gözlemci nasıl bir deney düzenlerse sonucu buna bağlı olarak elde ediyor.Örneğin elektronun parçacık ve dalga özelliklerini gözlemlemek  için ayrı ayrı deney düzenlemek gerekir. Kuantum kuramıyla birlikte ölçme sorunu yeni bir özellik kazanmıştır. Başka deyişle bilim adamı kuş gözlemcisi olmaktan çıkmış,doğanın ya da ölçtüğü şeyin bir parçası durumuna gelmiştir.Atomaltı dünya,ölçme sürecine kaçınılmaz bazı sınırlamalar getirmiştir. Barrow, sözlerini şöyle sürdürmektedir:

"Ölçümlerimizin kesinlik derecesine getirilen bu sınırlama, Heisenberg'in Belirsizlik İlkesi olarak anılır. Böyle bir sınırlamanın gerekliliğini anlamanın bir yolu şudur: Ölçmenin,ölçülen nesne ile bir çeşit etkileşim gerektirdiğini kabul edersek,o zaman, ölçülen şey küçüldükçe ölçme sürecinin etkisi de o ölçüde artacaktır. En sonunda bu etki, ölçme öncesindeki durum hakkında bütün bilginin yerini alacaktır. Böylece gerçekliğin kuantum resmi,bizim dünya resmimize yeni bir tür olanaksızlık getirir. nelerin ölçülebileceği konusundaki yanlış anlamadan kaynaklanan daha önceki inancımız,yani doğanın deneysel yollarla sınırsızca araştırılabileceği inancı, yerini bu olanaksızlığa bırakmıştır."

Thomas Kuhn'un ünlü yapıtı Bilimsel Devrimlerin Yapısı'nı (1962) kitabını dilimize çeviren Nilüfer Kuyaş,kitaba oldukça aydınlatıcı ve özetleyici bir sunuş yazmış(Alan Yayıncılık-Mayıs 2000).Bu sunuşta,20. yy'da doğa anlayışımızın nasıl değiştiği ana çizgileriyle çok güzel anlatılmış:

"Klasik fiziğin 'paradigma'sına göre,fizik kuramlarını oluşturan Newtoncu mekanik yasalarının ve simgelerinin kapsadığı genel bir evren çatısı ya da çerçevesi vardı. Bu çatının deneysel ilerleme ile giderek daha fazla belirginleştirileceğine inanılıyordu. Bütün görüngülerin,temel madde parçacıklarına indirgenebileceği,bu madde parçacıklarının her an kesin bir yeri ve hıza sahip oldukları,bunları kullanarak da gelecekteki durumlarının kesin olarak saptanabileceği,ayrıca her görüngünün bu şekilde basit olarak canlandırılabilmesi için belli zaman değişkenleri bulunduğu düşünülürdü. Doğadaki nedensellik yapısını açıklayan temel birimler bunlardı. Bu genel yapının birçok yerinde değişiklik yapma gereği duyulabilmesine karşın,yapının temelinin her zaman için geçerli olduğu inancı hakimdi. Böylece,insan zihninin gerçekliği algılamasının koşulları olan uzay,zaman,madde ve nedensellik gibi kavram ve ilkeler,ampirik deney gözlemlerinde elde edilen yasaları ve genellemelere biçim veren kategoriler olarak görülmekteydi. Kant'çı bilgi kuramı bu kategoriler üzerine kurulmuştu ve bunların hiçbir zaman değişmeyeceği,gelecekteki ilerlemelerin de bu çerçeve içinde meydana geleceği düşünülüyordu. Yirminci yüzyılın gelişmeleri olan görelilik kuramları ve kuantum kuramı bu temeli tamamıyla sarsmış durumdadır." 

Feynman, Kuantum Elektrodinamiği'nde(1985) kütle çekim kuramıyla ilgili olarak şöyle demektedir: Kütle çekimi kuvveti,diğer etkileşimlerin hepsinden daha zayıf olduğundan,kütle çekiminin bir kuantal kuramının gerektireceği duyarlılığa yeterince sahip bir deney yapmak bugün için olanaksızdır. Einstein ve diğerleri kütle çekimiyle birleştirmeye uğraştıklarında,her iki kuram da klasik yaklaşıklıklardı.Başka deyişle bunlar yanlıştı. Kuramların ikisi de bugün çok gerekli olduğunu anlamış olduğumuz genlikler(olasılık genlikleri) çerçevesine sahip değildi. Bu etkileşmeleri sınamanın bir yolu yoksa da kütle çekiminin,"gravitonlar" bunlar "2 spinli" denilen yeni bir kutuplanma sınıfına girer) ve diğer temel parçacıklar(kimileri 3/2 spinli) içeren kuantal kuramları bulunmaktadır.Bu kuramların en iyileri,bulduğumuz parçacıkları göstermezken bir sürü yeni parçacık icat ediyor.Kütle çekiminin kuantal kuramlarının da bağlaşmalı terimlerinde sonsuzluklar vardır;ama kuantum elektrodinamiğini sonsuzluklardan kurtarmakta başarılı olan "çılgınca süreç" bunları kütle çekiminde yok edememektedir.Yani sadece kütle çekiminin geçerliliğini sınayacak deneyler değil,makul bir kuramımız da yok.

Tahmin Yapmak ve Bilim

Richard Philip Feynman (1965,Fizik Nobel), Fizik Yasaları Üzerine'de anlatıyor:

"Bilim dünyası içinde olmayanlar aksini düşünse de, tahmin yapmak bilimselliğe ters düşmez. Yıllar önce sıradan bir insanla uçan daireler hakkında bir sohbetim oldu. Ben “bilimsel” olduğum için uçan daireler hakkında her şeyi biliyor olmalıydım! “Uçan daireler olduğunu sanmıyorum” dedim. Karşımdaki “ Uçan dairelerin varolması olanaksız mı? Olanaksız olduğunu kanıtlayabilir misiniz?” diye sordu. “Hayır, olanaksız olduğunu kanıtlayamam; yalnız olasılığı pek zayıf” dedim. Ancak, bilimsel olan yol budur. Bilimsel olmak neyin olası neyin daha az olası olduğunu söylemektir; her zaman olanaklı ve olanaksızı kanıtlamaya çalışmak değil. Ne kastettiğimi belirtmek için ona şöyle diyebildim: “ çevremde gördüğüm dünya konusunda bildiklerime dayanarak, uçan daireler hakkındaki haberlerin dünyasal zekanın bilinen irrasyonel özelliklerinden kaynaklanmış olmasının, dünya ötesi zekanın bilinmeyen akılcılığından kaynaklanmasından daha olası olduğunu düşünüyorum.” yalnızca daha olası, o kadar. Bu iyi bir tahmindir. Her zaman, yanlış çıkarsa başka olanakları düşünmemiz gerektiğini akılda tutarak, en olası açıklamayı tahmin etmeye çalışırız.

Fizik Yasaları Üzerine

Richard Philip Feynman, Fizik Yasaları Üzerine'de(1965) Kütle çekim kuramıyla ilgili olarak şöyle der:

" Çekim yasası, diğer yasaların çoğundan farklıdır. Evrenin ekonomisi ve mekanizması için çok önemli olduğu açıktır ve evren yönünden bir çok pratik uygulaması da vardır. Ancak, diğer fizik yasalarından farklı atipik bir özelliğe sahiptir:bilinmesi pek az pratik yarars ağlar. Fizik yasalarına örnek olarak yerçekimi yasasını seçmekle atipik özelliği olan bir örnek seçmiş oluyorum. Ancak, şunu da eklemeliyim ki,bir şeyler arasından tek bir şey seçerken,bir bakımdan atipik özelliği olmayan bir şey seçmek olanaksızdır. Bu, dünyanın gizemlerinden biridir. Yerçekimi yasası bilebildiğim kadarıyla, jeolojik maden aramalarında;gel-git olaylarının önceden bilinmesinde;daha yenilerde de uzaya giden uydu ve gezegen araştırma roketlerinin hareketlerinin daha modern bir şekilde hesaplanmasında; bir de dergilerde yıldız falı yazanlar için gerekli olan, gezegenlerin konumlarına ilişkin hesapların yine daha modern bir şekilde yapılmasında kullanılmaktadır. Yaşadığımız dünya gerçekten inanılmaz bir dünya;bilimdeki gelişmeler yalnızca 2.000 yıldır süregelen saçmalığın devam etmesine yaramaktadır. Çekim yasasının evrenin davranışı üzerinde gerçekten etkili olduğu önemli şeylerden de söz etmeliyim. Bunların en ilginç olanlarından biri yeni yıldızların oluşumudur. Bundan sonrasını kısaltarak yazıyorum(RK): Bir galaksiyi oluşturan bir çok yıldız değil,sadece gazdır. Belki her şeyi başlatan,bir şok dalgası olmuştur. Bundan sonraki olaylar,çekim kuvvetinin etkisiyle gazın gittikçe sıklaşarak toplanması,büyük gaz ve toz yığınlarının ve topların oluşmasıdır. Bunlar içeriye doğru düşerken, düşmenin yol açtığı ısıyla yanar ve yıldız haline gelirler. Böylece yıldızlar,çekim etkisiyle gazın sıkışıp bir araya gelmesiyle ortaya çıkıyorlar. Yıldızlar bazen patladıklarında toz ve gaz püskürtür,bu toz ve gazlar tekrar bir araya toplanıp yeni yıldızlar yaratırlar(devridaim motorunu anımsatan bir süreç). Dünyayı Nasıl Tarttık? Çekimin büyük uzaklıklarda da varolduğunu daha önce göstermiştim. Ancak Newton,herşeyin her şeyi çektiğini söylemişti. İki cisim gerçekten birbirini çekiyor mu? Gezegenlerin birbirine çekip çekmediklerini bekleyip görmek ylerine doğrudan bir deneye yapabilir miyiz? Böyle bir deney İngiliz kimyager ve fizikçi Henry Cavendish (1731-1810) tarafından yapıldı.  Buna göre iki ucuna(s:23) top şeklinde kütleler konuylmuş bir çubuk, çok, çok ince bir kuvars telin ucuna asılıyor.Sonra da iki büyük kurşun top kütlelerin yanlarına konuluyor. Toplar arasındaki çekim telde küçük bir bükülmeye yol açacaktır. Normal cizsimler arası çekim kuvveti çok azdır. İki top arasındaki bu kuvveti ölçmek mümkündür. Cavendish bu deneye “dünyanın tartımı” adını verdi. Şimdilerde uygulanan bilgece ve dikkatle eğitimin sonucu olarak biz öğrencilerimize bunun yerine “dünyanın kütlesinin ölçümü”nden bahsederiz. Cavendish, doğrudan bir yöntemle kuvveti, iki kütleyi aralarındaki uzaklığı ölçmeyi;böylece de yerçekimi sabiti G’yi bulmayı başardı. Şimdi sizler “Yine aynı durumdayız;çekme kuvvetini,çekilen cismin kütlesini ve aradaki uzaklığı biliyoruz. Ama Dünya’nın kütlesini ve sabiti değil,sadece çarpımlarını biliyoruz” diyeceksiniz. Sabit ölçüldükten sonra yerçekimi kuvveti hakkındaki bilgimiz kullanılarak Dünya’nın kütlesi bulunabilir. Bu deney, dolaylı bir yolla, üstünde durduğumuz topun ne kadar büyük ve ne kadar ağır olduğunun ilk saptamasıdır. Bunu bulmak şaşırtıcı bir başarıdır ve sanırım bu nedenle Cavendish deneyine “yerçekimi denklemindeki sabitin hesaplanması” yerine “dünyanın tartımı” adın verdi. Ayrıca bunu yapmakla Güneş’i ve başka herşeyi de tartmış oluyordu. Çünkü aynı yöntem Güneş’in çekim kuvveti için de geçerlidir. çekim yasası ile ilgili bir başka soru da çekimin gerçekten kütle ile orantılı olup olmadığıdır. Yani, çekim kuvvetinin kütle ile tam olarak orantılı olması; kuvvete tepkinin, kuvvet sonucu hareketin, hız değişimlerinin ise kütle ile ters orantılı olması. Bu demek oluyor ki, kütleleri farklı iki cismin hızları çekim alanında aynı şekilde değişecektir;veya havası alınmış bir ortalmdaki iki cisim, kütleleri ne olursa olsun,yere aynı şekilde düşecektir. Galileo’nun Pisa’nın eğik kulesinden yaptığı ünlü deney de budur. Bir örnekle açıklayacak olursak:İnsan yapısı bir uydunun içindeki bir cisim,dünya çevresinde uydu dışındaki bir cisim ile aynı yörüngede dönecek;havada yüzer gibi olacaktır. Kuvvetin kütle ile doğru orantılı ve etkilerin ters orantılı olması bu ilginç sonucu beraberinde getirmektedir. Duyarlılık derecesi nedir? Bu husus 1809'da Macar Fizikçi Roland von Eötvös (1848-1919), yakın zamanda da daha büyük bir kesinlikle Amerikalı fizikçi Robert Henry Dicke tarafından saptanmış ve on milyarda bir olarak bulunmuştur. Kuvvetler kütle ile tam olarak orantılıdır. Bu kadar duyarlı ölçümler nasıl yapılabiliyor? Diyelim ki, ölçümün Güneş’in çekimi için doğru olup olmadığını ölçmek istiyorsunuz. Güneş’in hepimizi ve bu arada tabii Dünya’yı da kendisine doğru çektiğini biliyorsunuz. Ancak, bu çekimin eylemsizlik ile tam olarak orantılı olup olmadığını bilmek istiyorsunuz. deney ilk olarak sandal ağacı, daha sonra kurşun ve bakır kullanılarak yapıldı;şimdi de polietilen kullanılıyor. Dünya, Güneş etrafında dönmektedir ve cisimler eylemsizlik nedeniyle dışarı doğru fırlatılmaktadır Bu fırlatılma iki cismin eylemsizlikleri ölçüsünde olmaktadır. Ancak çekim yasasına göre bu iki cisim, kütleleri ölçüsünde Güneş'e doğru da çekilmektedirler. Eğer Güneş’e doğru çekilmeleri, eylemsizliklerinden dolayı fırlatılmalarından farklı oranda olursa birisi Güneş’e doğru çekilirken diğeri Güneş tarafından itilecektir. Bu cisimleri Cavendish’in kuvars teline bağlı çubuğun iki ucuna koyarsak tel Güneş’e doğru bükülecektir. Ancak tel, bu ölçüde bir bükülme göstermemektedir. Öyleyse,Güneş’in bu iki cisme uyguladığı çekim, eylemsizlik dediğimiz merkezkaç (santrfüj) etkisiyle tama olarak orantılıdır. Bu nedenle, bir cisme uygulanan çekim kuvveti cismin eylemsizlik katsayısı, yani kütlesi ile tam olarak orantılıdır. Özellikle ilginç bir şey var. Ters kare yasası başka yerlerde de karşımıza çıkıyor;örneğin elektrik yükleri,aralarındaki uzaklığın karesi ile ters orantılı olan kuvvetler uygulamaktadır. Bu, insana uzaklığını karesinin tersinin çok derin bir anlamı olabileceğini düşündürüyor. Ancak hiç kimse, elektrik ile yerçekiminin tek bir şeyin farklı yönleri olduğunu göstermeyi başaramamıştır. Günümüzde fizik kuramları, fizik yasaları birbirleriyle tam da uyumlu olmayan bir bölümler ve parçalar yığınıdır. Her şeyin kendisinden mantıksal olarak çıkarılabileceği tek bir yapı bulunamamıştır. Elimizde yalnızca birbiriyle tam olarak uyuşmayan çok sayıda parça var. Bu nedenle de, bu konferanslarda sizlere fizik yasasının ne olduğu konusunda değil, çeşitli yasalarda ortak olan şeyler hakkında konuşmak zorundayım. Bunların aralarındaki bağlantıyı bilmiyoruz. Ancak, bazı şeylerin bu iki yasada da aynen bulunması çok şaşırtıcıdır. Elektrik yasasını tekrar ele alalım. Kuvvet, uzaklığın karesi ile ters orantılıdır; ancak, ilginç olan, elektrik ve çekim kuvvetlerinin güçleri arasındaki muazzam farktır. Elektrik ve yerçekimini ortak bir yapıdan elde etmek isteyenler elektriğin yerçekiminden çok daha güçlü olduğunu göreceklerdir. Bu ikisinin aynı kökenden gelebileceğine inanmak güçtür. Bir şeyin diğerinden daha güçlü olduğu nasıl söylenebilir? Bu fark, ne kadar yük ve ne kadar kütle olduğuna bağlıdır. Yerçekiminin daha güçlü olduğunu göstermek için “Şu boyda bir toprak alırsam” diyemezsiniz;çünkü boyutu siz saptamış oluyorsunuz. Eğer doğanın ürettiği bir şeyi ele almak istersek-doğanı pür sayılarının santimetrelerle,yıllarla ya da bizim boyutlarımıza ait herhangi bir şeyle ilişkisi yoktur- bunu şöyle yapabiliriz: Elektron-farklı parçacıklar farklı sayılar verir;biz bir örnek vermek için elektronu seçiyoruz-gibi temel bir parçacık seçeriz. İki elektron iki temel parçacıktır;elektrik nedeniyle, birbirlerini uzaklığın karesiyle ters orantılı olarak iterler. Soru: Yerçekimi kuvvetinin elektrik kuvvetine oranı nedir? İki Elektron Arasında Yer çekimi kuvvetinin elektriksel itme kuvvetine oranı 1/4.17x10 üzeri 42 dir. Yer çekimi ile elektrik itimi arasındaki oran 42 rakama uzayan bir sayı ile verilmiştir. Burada çok derin bir sır saklıdır. Bu kadar büyük bir sayı nereden kaynaklanıyor? Bu iki kuvvetin de kaynaklandığı bir teoriniz olsa bu iki kuvvet nasıl bu kadar orantısız olabilir? Böyle inanılmaz ölçüde orantısız iki kuvvet-biri çekme, biri itme kuvveti-ne tür bir denklemin çözümü olabilir? İnsanlar., aralarındaki oranın bu ölçüde büyük olabileceği başka şeyler bulmaya çalıştı. Böyle büyük bir sayı aranıyorsa,örneğin Evren’in çapı ile protonun çapı arasındaki oran ele alınabilirdi. Bunun da 42 rakamlı bir sayı olması inanılmaz bir şeydir. Bunun üzerine, bu oranın evrenin boyutu ili protonun boyutu arasındaki oran olduğu şeklinde ilginç bir tez önü sürüldü. ancak Evren zamanla genişlemektedir;öyleyse çekim sabiti de zamanla değişmektedir. Bu bir olasılıktır,fakat gerçek olduğunu gösteren hiçbir kanıt bulunamamıştır. çekim katsayısının bu şekilde değişmediğine işaret eden bir takım kısmi göstergeler vardır. Özetle bu muazzam sayı bir sır olarak kalmaktadır. Yerçekimi kuramı konusunu bitirmeden önce iki şeyden daha söz etmek gerekiyor. Birincisi, Einstein’in çekim yasalarını kendi görecelik ilkeleri doğrultusunda değiştirmek zorunda kalmasıdır. İlkelerden birincisi ‘x’ in bir anda vuku bulamayacağını belirtiyordu. Halbuki Newton yasaları kuvvetin bir anda vuku bulduğunu söylüyordu. Einstein’in newton yasalarını değiştirmesi gerekiyordu. Ancak bu değişikliklerin etkisi çok azdı. Bunlardan biri, bütün kütlelerin düştüğü, ışığın enerji(28) içerdiği, enerjinin de kütleye denk olduğu yolundadır. Buna göre ışık da düşer; bu da Güneş’e yakın olan ışığın sapması demektir ki, ışık gerçekten de sapmaktadır. Einstein’ın kuramında çekim kuvveti de biraz değiştirilmiştir. böylece yasa çok az ölçüde; Merkür gezegeninin hareketindeki küçük tutarsızlığı giderecek ölçüde değişmiştir. Son olarak da, küçük ölçekler için geçerli olan fizik yasaları konusunda bir değişiklik gerekti; maddenin küçük ölçekte,büyük ölçekte geçerli olan yasalardan çok farklı yasalara tabi olduğu keşfedildi. bu durumda ortaya şu soru çıkıyor: Yerçekimi yasası küçük ölçeklerde ne durumdadır? Buna, yerçekiminin kunatum kuramı diyoruz. henüz yerçekiminin kuantum kuramı diye bir şey yoktur. hem belirsizlik ilkeleri hem de kuantum mekaniği ilkeleri ile tutarlı olan bir kuram bulmak konusunda tam başarılı olunamamıştır. Şimdi bana şöyle diyeceksiniz:" Evet, bize neler olduğunu anlattınız. Ancak yerçekimi nedir? Nereden kaynaklanır? Gezgenin Güneş’e bakıp, ne uzaklıkta olduğunu görüp, bunun karesinin tersini alıp, sonra da yasaya uygun olarak hareket etmeye karar verdiğini mi söylüyorsunuz?” Başka türlü ifade edeyim Ben yasayı matematiksel olarak ifade ettim;ama mekanizması hakkında hiçbir şey söylemedim. Gelecek konuşmamda bunun nasıl yapılabileceğinden söz edeceği; yani “Matematik ve Fizik Arasındaki İlişki”den. Bu konuşmamın sonunda, çekim yasasının sözünü ettiğimiz diğer bazı yasalarla ortak olan özelliklerini vurgulamak istiyorum. İlk olarak, ifade edilme biçimi matematikseldir;diğerleri de öyledir. İkincisi, tam-doğru değildir. Einstein onu değiştirmek zorunda kaldı;yine da tam-doğru olmadığını biliyoruz. çünkü henüz bu haliyle kuantum kuramını kapsamıyor. Bunlar bütün diğer yasalarımız için de geçerlidir;hiçbiri tam-doğru değildir. Her zaman gizemli olan bir sınır, her zaman uğraşmamız gereken bir şeyler vardır. Bu, doğanın bir özelliği olabilir veya olmayabilir;ancak, bugün bildiğimiz bütün yasalarda ortak olan bir özelliktir. belki de yalnızca bilgi eksikliğinden kaynaklanmaktadır. Çekim yasasının en çarpıcı özelliği basit olmasıdır. İlkelerini tam olarak belirtmek kolaydır;özünün değiştirilmesini gerektiren bir belirsizliği yoktur. yalındır, bu nedenle de güzeldir. Etkilerinin basit olduğunu söylemiyorum;gezegenlerin hareketleri ve birleri üzerine uyguladıkları karşılıklı etkileşimden kaynaklanan düzensizlikler,çok karmaşık olabilen hesaplamalar gerektirir. küresel bir yıldız kümesindeki yıldızların hareketlerini saptamak ise bizim becerimiz dışında bir şeydir. Etkileri çapraşık;ancak ana model veya hepsinin temelindeki sistem basittir Bu da bütün yasaların ortak özelliğidir. Gerçek etkiler karmaşık, kendileri ise basittir. Son olarak, çekim yasasının evrenselliği ve çok büyük uzaklıklarda geçerli olması konusuna değineceğim. Newton,Güneş sistemini temsil eden Cavendish’in minyatür Güneş sistemi modelinin, yani iki top arasındaki çekimin, yüz trilyon kere büyütüldüğünde elde edilecek olan Güneş   sisteminde de geçerli olacağını tahmin edebilmişti. Daha sonra, bunun yüz trilyon katı olan galaksilerin de aynı yasa uyarınca birbirlerini çektiğini görüyoruz. Doğa, modellerini yalnızca en uzun iplerle dokuduğu için dokumanın her bir küçük bölümü tüm halının düzenini açığa vurmaktadır."

İlginç görüşleriyle tanınan parlak zekalı bilim adamı Richard Philip Feynman(1918-1988), Fizik Yasaları Üzerine adlı ünlü çalışmasında doğa yasalarının iki ortak özelliğini vurguluyor: İlk olarak,ifade edilme tarzı matematikseldir. İkincisi bunlar tam-doğru değildir. “ Bütün bunlar diğer yasalarımız için de geçerlidir;hiçbiri tam-doğru değildir. Her zaman gizemli olan bir sınır,her zaman uğraşmamız gereken bir şeyler vardır. Bu, doğanın bir özelliği olabilir veya olmayabilir,ancak, bugün bildiğimiz bütün yasalarda ortak olan bir özelliktir. Belki de yalnızca bilgi eksikliğinden kaynaklanmaktadır.”

Yine "[Bilimsel] yasalarımızın her biri bayağı karmaşık ve anlaşılması zor matematik dilinde söylenmiş birer matematik cümlesidir... Bu neden böyle? En küçük bir fikrim bile yok" ve daha aşağıda:" Matematik bilmeyenlerin,doğanın en derinlerindeki güzelliğini gerçek anlamda kavrayıp duyumsayabilmesi çok zordur."

Feynman, Altı Kolay Parça'da ise şöyle devam eder:

 “Niçin Öklit geometrisindeki bütün aksiyomları vererek her türlü çıkarımı yaptığımız gibi birinci sayfada temel yasaları verip sonra her durumda nasıl çalıştıklarını anlatarak fizik öğretmediğimizi sorabilirsiniz.(Fiziği dört yılda öğrenmekten tatmin olmadınız da dört dakikada mı öğrenmeye kalkıyorsunuz?) İki nedenden dolayı burada bu tür bir yol uygulayamayız. Öncelikle,bütün temel  yasaları henüz bilmiyoruz: cehaletimizin sınırları gün geçtikçe büyüyor. İkinci olarak,fizik yasalarının doğru ifadeleri ağır matematik gerektiren ve pek de alışık olunmayan fikirler içerirler. Sonuç olarak, kelimelerin anlamlarını bilmelerini öğrenebilmek için belli bir hazırlık aşamasından geçmek gerekir. Hayır, bu yolu burada kullanmak imkansız,ancak parça parça ilerleyebiliriz.

Bütün doğanın her bir parçası veya bölümü,sadece bütün gerçekliğe yapılan bir yaklaştırmadan ibarettir; veya bildiğimiz kadarıyla bütün gerçekliğe. Doğrusu,bildiğimiz her şey bir çeşit yaklaştırmadan başka bir şey değildir,çünkü şimdilik bütün yasaları bilmediğimizi biliyoruz. Sonuçta bunlar, sonradan unutulmak veya daha doğrusu düzeltilmek üzere öğrenilmelidir.

Bilimin ilkesi ve neredeyse tanımı şu şekilde verilebilir: Bütün bilgi deneyle kontrol edilir. Deney, bilimsel “doğru”nun tek yargıcıdır. Fakat bilginin kaynağı nedir? Kontrol edilecek yasalar nereden gelir? Deneyin kendisi,ipuçları vererek bu yasaların oluşumuna yardım eder. Ayrıca gerekli olan,bu ipuçlarından büyük genellemeleri yaratacak olan hayal gücüdür. Altta yatan harika, basit fakat tuhaf örneklemelerden çıkarımlar yapmak ve sonra, doğru çıkarımı yapıp yapmadığımızı anlamak için sınamayı tekrar yapabilmek için bu gereklidir. Bu hayal kurma işlemi o kadar zordur ki fizikte ayrı bir çalışma dalı bile vardır: Hayal kuran,yeni yasalar için tahminler yapan ve sonuçlara varan kuramsal fizikçiler vardır;ama bunlar deney yapmazlar;deney yapan,hayal kuran,sonuçlara varan ve tahminler yürüten deneysel fizikçiler vardır.

Doğanın yasalarının birer yaklaşıklık olduğunu söylemiştik. Başta “yanlış”ları, sonra “doğru” olanları buluruz. Şimdi bir deney nasıl “yanlış” olabilir? Önce,açıkça görünen yol: Aygıtlarda farkına varmadığımız bir sorun vardır. Fakat bunlar kolayca onarılabilir ve sınanabilir. O zaman böyle küçük şeylere takılmadan bir deneyin sonucu nasıl yanlış olabilir?

Sadece hata yaparsak. Örneğin bir nesnenin kütlesinin asla değişmediği gözlenir: Dönen bir topaçla duranın ağırlıkları aynıdır. Öyleyse bir “yasa” bulundu:kütle sabittir,hızdan bağımsızdır. Şimdi bu “yasa”nın yanlış olduğu biliniyor. Kütlenin hızla arttığı bulundu; fakat hatırı sayılır artışlar için ışık hızına yakın hızlar gerekiyor. Gerçek yasa şudur: Bir nesne saniyede 300 bin kilometreden daha düşük bir hızla hareket ediyorsa kütlesi milyonda bir değişimle sabittir. Böyle bir yaklaşımla bu yasa doğrudur. Pratikte yeni yasanın önemli bir değişiklik getirmediği düşünülebilir. Buna evet veya hayır diye yanıt verebiliriz. Gündelik hızlarda yeni yasayı tamamen unutup basit kütlenin korunumu yasasını iyi bir yaklaşım olarak kullanabiliriz;fakat yüksek hızlarda hata yaparız ve hız arttıkça hata da artar.

Son olarak en ilginci,felsefi olarak bu yaklaşık yasa tamamen yanlıştır . Kütle çok az bile değişse bütün dünya görüşümüz değişmelidir. Bu,yasaların arkasındaki felsefenin veya fikirlerin çok tuhaf bir özelliğidir. Çok küçük bir etki bile bazen fikirlerimizde büyük değişiklikler gerektirir."

Yasalar Nasıl Keşfedilir?

Richard Philip Feynman , John Danz Konferansları: Her Şeyin Anlamı'nda(1963)  doğa yasalarının keşfi konusunda şöyle demektedir:

"Orta Çağlar' da insanların basitçe çok sayıda gözlem yaptığı ve bu gözlemlerin de yasaları akla getirdiği düşünülüyordu. Fakat gerçek bu değildir. O, gözlemden daha çok imajinasyon (hayal gücü) gerektirmektedir. Bu nedenle, öncelikle konuşmamız gereken şey, yeni düşüncelerin nereden geldiğidir. Gerçekte fikirler geldiği sürece, nereden gelmiş olduklarının önemi yoktur. Bizim bir fikrin doğru olup olmadığını kontrol etmemizin, onun nereden geldiğiyle hiçbir ilgisi olmayan bir yolu vardır. Biz basit biçimde onu gözlemle test ediyoruz. Bu nedenle bilimde bir fikrin nereden geldiğiyle ilgilenmiyoruz.

 İyi bir düşüncenin hangisi olduğuna karar veren bir otorite yoktur. Bir düşüncenin hangisi doğru olup olmadığını bulmak için bir otoriteye gitmeye ihtiyacımız kalmadı. Biz bir otoriteyi okuyabilir ve bir önerisini ele alabiliriz; sonra da onu deneyebilir ve doğru olup olmadığını bulabiliriz. Eğer doğru değilse, "otoriteler" "otoritelerinden" kaybederler.

Bilim adamları arasındaki ilişkiler başlangıçta, çoğu insanların arasında olduğu gibi ihtilaflıydı. Örneğin, fiziğin erken günlerinde bu böyleydi. Fakat günümüz fizikçileri arasındaki ilişkiler son derece iyidir. Bir bilimsel argümanı tartışan taraflar arasında gülünecek birçok şey olabilir ve her iki tarafta henüz belirsizlikler bulunabilir. Taraflar, yeni deneyler düşünebilir ve sonuç hakkında bahse tutuşma önerileri getirebilirler. Fizikte o kadar çok sayıda birikmiş gözlem vardır ki, daha önce yapılmış gözlemlerle uyum içinde ama daha önce düşünülmüş tüm fikirlerden farklı olan yeni bir şey ortaya atmak neredeyse imkansız hale gelmiştir.

 Bu nedenle eğer birinden veya bir yerden yeni bir şey işitirseniz onu hoş karşılarsınız ve diğer kişinin niçin böyle konuştuğu hakkında tartışmazsınız.

 Birçok bilim dalı bu ölçüde gelişme göstermedi ve bu dallardaki durum fiziğin erken günlerindeki gibidir. Yani çok sayıda gözlem olmadığı için birçok tartışma yapılmaktadır. Bundan söz etmemin nedeni insan ilişkilerinin ilginç özelliğidir; eğer gerçeği belirlemenin bağımsız bir yolu bulunursa ihtilaflar sona erebilir.

 Çoğu insan, bilimde bir düşüncenin sahibinin arka planına ya da onun bu fikirleri açıklamasına yol açan güdülere ilgi gösterilmemesini şaşırtıcı bulmaktadır. Dinlersiniz, eğer denemeye değer bir şey, denenebilir bir şey gibi geliyorsa size, o farklı demektir. Ve eğer daha önce gözlenmiş bir şeyle açık olarak çelişmiyorsa, heyecan vericidir ve harcanan zahmetlere değer. Onun ne kadar süreyle bu konuyu incelediğinin ya da niçin sizin kendisini dinlemenizi istediğinin önemi yoktur. Bu anlamda fikrin geldiği yer de herhangi bir farklılık yaratmaz. gerçek kaynak bilinmeden kalır; biz bunu, insan beyninin imajinasyonu(muhayyile,hayal gücü,düş gücü), yaratıcı imajinasyonu olarak adlandırıyoruz. Bilinen, onun sadece bir tür enerji olduğudur.

 İnsanların bilimde imajinasyon olduğuna inanmaması şaşırtıcıdır. Bilimdeki imajinasyon, sanattakinden farklı olan çok ilginç bir imajinasyon türüdür. İmajinasyon yapmaya çalışmadaki büyük zorluk şunlardan kaynaklanır; daha önce hiç görmediğiniz bir şey olacak, daha önce görülmüş, ele alınmış her detayı kapsayacak, o ana kadar düşünülmüş olandan farklı olacak ve daha da ötede; kesin olacak ve herhangi bir muğlaklık içermeyecek. Bu, gerçekten zor bir şeydir.

 Öte yandan, kontrol edilebilecek kuralların varlığı, bir tür mucizedir. Kütleçekiminin (gravitasyonun) ters kare yasası gibi bir kuralı bulmak mümkündür fakat mucize kabilinden bir şeydir. Bu tamamen anlaşılmaz bir şeydir, fakat size öngörüde bulunabilme olanağı sağlar. Bunun anlamı onun, henüz yapmadığınız bir deneyde neyin olmasını bekleyeceğinizi size söylüyor olmasıdır.

 Ayrıca mutlak bir temel olarak, bilimin çeşitli kuralları karşılıklı olarak uyumlu olmalıdır. Gözlemler tamamen aynı gözlemler olduğu sürece, bir kuralı, bir öngörüyü, başka bir kuralın da başka bir öngörüyü vermesi mümkün değildir. Bu nedenle bilim, özel bir iş değildir, tamamen evrenseldir. Ben fizyolojideki atomlar hakkında konuştum; astronomi, elektrik ve kimyadaki atomlar hakkında konuştum. Bunlar evrenseldir; karşılıklı olarak uyumlu olmalıdırlar. Atomlardan oluşmayan yeni bir şeyle ortaya çıkamazsınız.

 İlginçtir ki, akıl, tahminleri kurallara sokar ve kurallar en azından fizikte azalmıştır. Kimyada ve elektrikteki kuralları tek bir kurala indirgemenin güzel bir örneğini vermiştim.

 Doğayı betimleyen kurallar, matematiksel kurallar olarak görünmektedir. Bu özellik, gözlemin bir yargıç hüviyetinde olmasından kaynaklanmamaktadır. Ayrıca, matematiksel olmak, bilimin zorunlu bir karakteristiği de değildir. O sadece sizin en azından fizikte güçlü öngörüler yapmaya yarayan matematiksel yasaları ifade edebilmenize imkan verir. tekrar konuya dönersek, doğa niçin matematikseldir? Bu, bir sırdır.

Doğa Yasalarının Başka Özellikleri

 Şimdi önemli bir noktaya geliyorum. Eski yasalar yanlış olabilir. Bir gözlem nasıl yanlış olabilir? Niçin fizikçiler yasaları sürekli değiştiriyorlar? Yanıt öncelikle şudur ki, yasalar gözlemler değildir. İkincisi, deneyler her zaman doğru değildir. Yasalar tahmin edilmişlerdir, ekstrapole edilmişlerdir. Onlar sadece şimdiye kadar süzgeçten geçmiş olan iyi tahminlerdir. Ancak şimdiki süzgeçlerin delikleri, daha önce kullanılan süzgeçlerin deliklerinden daha küçüktür. Bu nedenle yasa şimdi süzgeçte kalarak yakalanabilir. Yasalar, tahminlerdir ve bilinmeyene extrapole edilmişlerdir. Ne olacağını bilmiyorsanız, bir tahminde bulunursunuz.

 Örneğin bir şeyin hareketinin onun ağırlığını etkilemeyeceğine inanılıyordu - bu keşfedilmişti - Eğer bir topacı döndürür ve tartarsanız ve sonra onu durdurduğunuzda tartarsanız, aynı ağırlıkta olduğunu görürsünüz. Bu bir gözlemin sonucudur. Fakat bir şeyi, ondalık basamakların çok küçük bölümlerinde, milyarda bir bölümlerinde tartamazsınız. Biz şimdi biliyoruz ki, dönmekte olan bir topaç, durmakta olan bir topaçtan milyarlardan küçük birkaç bölüm kadar daha ağır gelmektedir. Eğer topaç, saniyede 186.000 mile yakın bir hızda döndürebilirse, ancak o zaman topacın ağırlığındaki artış fark edilebilir duruma gelebilecektir. İlk deneylerde topaç saniyede 186.000 milden aşağıdaki hızlarla çevrilmişti. O durumda dönen topacın kütlesiyle dönmeyen topacınki tam olarak aynı görünüyordu. Ve birisi, kütlenin asla değişmeyeceği tahmininde bulunmuştu.

 Ne kadar aptalca! Oysa o sadece tahmini olarak iler sürülmüş bir yasaydı; bir ekstrapolasyondu. O kimse niçin böyle bilimsel olmayan bir şey yapmıştı? Gerçekte burada bilimsel olmayan bir şey yoktu. Sadece olgu kesin değildi. Tersine, tahminde bulunmamak bilimsel olmayan bir tutum sayılacaktı. Tahminde bulunmak zorunluydu. Çünkü extrapolasyon gerçekten bir değere sahip olan tek şeydir. Daha önce denemediğiniz ve hakkında bilgi sahibi olmaya değer bir durumda neler olacağına ilişkin düşüncelerinizin tek ilkesi ekstrapolasyondur. Dün neler olduğuna dair bana söyleyebileceğiniz şeylerin bilgi olarak gerçek bir değeri yoktur. Bilgi, eğer bir şey yapacaksanız, yarın neler olacağını söylemek için gereklidir. - Gerekli de değil fakat eğlenceli. Bunun için sadece boynunuzu dışarıya uzatmaya istekli olmanız gerekecektir.

 Her bilimsel yasa, her bilimsel ilke, bir gözlemden elde edilen sonuçların her ifadesi, detayları dışta bırakan bir tür özettir. Çünkü hiçbir şey tüm ayrıntılarıyla ifade edilemez. Topaç örneğindeki adam, sadece yasayı şu şekilde ifade etmesi gerektiğini unutmuştu; "Bir cismin kütlesi, cismin hızı çok yüksek düzeylere çıkmadıkça fazla değişmez."

 Oyunun esası, bir spesifik(özgün) kural koymak ve sonra da onun süzgeçlerden geçip geçmediğine bakmaktır. Burada spesifik tahmin, bütün durumlarda kütlenin asla değişmeyeceği yönündeydi. Heyecan verici bir olasılık! Bu durumun olmadığının anlaşılmasının zararı yoktur. Çünkü o sadece kesin olmayan bir şeydi ve kesinsiz olmanın zararı yoktur. Bir konuda hiçbir şey söylememektense, emin olmadan bir şeyler söylemek daha iyidir.

 Gerçek şu ki, bilimde söylediğimiz şeylerin hepsi, varılan sonuçların tümü kesinsizdir, çünkü hepsi sadece sonuçlardır. Onlar gelecekte neler olacağı hakkındaki tahminlerdir ve siz ne olacağını bilemezsiniz. Çünkü çok sayıda eksiksiz deney yapmadınız.

 Öte yandan dönmekte olan bir topacın kütlesi üzerindeki bu etki çok küçüktür ve bu nedenle de "Oh, bu etki herhangi bir farklılık yaratmıyor" diyebilirsiniz. Fakat doğru olan ya da en azından ardışık süzgeçlerden geçmeyi sürdüren ve çok daha fazla gözlemle geçerliliğini devam ettiren bir yasa formüle etmek, büyük bir zekayı, imajinasyonu ve felsefemizin, uzay ve zaman anlayışımızın eksiksiz bir şekilde yenileşmesini gerektirir. Ben rölativite teorisine atıfta bulunacağım. Rölativite teorisi, ortaya çıkan zayıf etkilerin, daima çok devrimci düşünce modifikasyonlarını gerektirdiğini göstermiştir.

 Bu nedenle bilimciler, şüphe ve kesinsizlikle iş görmeye alışıktırlar. Tüm bilimsel bilgi, kesinsizdir. Şüphe ve kesinsizlikle ilgili bu deneyim önemlidir. Ben bu deneyimin çok büyük bir değer taşıdığına ve bilimin ötesinde de genişletilmesi gerektiğine inanıyorum. İnanıyorum ki, daha önce çözülememiş herhangi bir problemi çözmek için, kapıyı bilinmeyene aralık bırakmak zorundasınız. Tam olarak doğru biçimde kestiremediğiniz olasılığa fırsat vermek zorundasınız. Aksi takdirde, eğer zihniniz önceden hazırlarsanız, problemi çözemeyebilirsiniz.Bir bilimci size problemin cevabını bilmediğini söylediğinde, o bilgisiz bir insandır. Nasıl çalışacağı hakkında bir sezisi olduğunu söylediğinde o konu hakkında kesinsiz durumdadır. Nasıl çalışacağı konusunda tam emin olduğunda ve size "onun çalışma tarzı budur sanıyorum" dediğinde hala bir miktar şüphe içerisindedir. İşte bilgisizlik ve şüphe arasında yaptığımız bu ayırım, gelişme yaratmak için paha biçilmez bir öneme sahiptir. Çünkü biz şüphe duyuyoruz ve o zaman yeni düşünceler için yeni doğrultularda araştırmalar öneriyoruz. Bilimin gelişme hızı, yaptığınız gözlemlerin çokluğu değildir. Çok daha önemlisi, test etmek üzere yeni şeyler yaratmadaki başarınızdır.

 Eğer yeni bir yöne bakma arzusu duymamış ya da bu bakışı başaramamış olsaydık, eğer hiç şüphe duymamış ya da bilgisizliği kabul etmemiş olsaydık, yeni fikirlere sahip olamayacaktık. Hiçbir şey kontrol etmeye değer olmayacaktı. Çünkü biz gerçeğin ne olduğunu zaten biliyor olacaktık. Bu nedenle, bizim bu gün bilimsel bilgi olarak adlandırdığımız şey, kesinliğin değişik düzeylerdeki ifadelerinden oluşan bir kümedir. Bunlardan bazıları pak fazla emin olunmayan şeylerdir. Bazıları ise hemen hemen emin olunacak türdendir. Ama bunlardan hiç biri mutlak olarak kesin değildir. Bilimciler buna alışıktır. Biz biliyoruz ki, yaşayabilmek ve bilmemek, birbiriyle uyumludur. Bazı insanlar, "bilmeksizin nasıl yaşayabilirsin?" diyor. Onların ne demek istediklerini bilmiyorum. Ben daima bilmeksizin yaşıyorum. Bu kolay bir şeydir. Neyi bilmek istediğimi nasıl bilebilirsiniz?

 Şüphe konusundaki bu özgürlük, bilimde (ve ben inanıyorum ki diğer alanlarda da) önemli bir konudur. Bu bir mücadeleden doğdu. Bu mücadele, şüphe duymaya, emin olmamaya imkan verilmesi mücadelesiydi. Bu mücadelenin önemini ihmalkarlık ederek unutmamızı ve şüphe için özgürlüğün terk edilmesini istemiyorum. Hoşnutluk verici bir bilgisizlik felsefenin büyük değerini ve böyle bir felsefenin mümkün kıldığı ilerlemeyi (ilerleme düşünce özgürlüğünün meyvesidir) bilen bir bilimci olarak sorumluluk hissediyorum.

 Bu özgürlüğün değerini açıklamak ve şüphenin korkulacak bir şey olmadığını, tam tersine insanlık için yeni bir potansiyelin olanağı olarak hoşnutlukla karşılanması gerektiğini öğretmek için kendimde bir sorumluluk hissediyorum. Eğer emin olmadığınızı biliyorsanız, durumu değiştirmek için bir şansınız var demektir. Ben bu özgürlüğü gelecek kuşaklar için talep etmek istiyorum.

 Şüphe, tüm bilimlerde açık bir değerdir. Onun öteki alanlarda da öyle olup olmadığı, çözümlenmemiş, kesinsiz bir problemdir. Gelecek konferanslarda birçok noktayı tartışmak ve şüphelenmede önemli olanı ve şüphenin endişe edilecek bir şey değil, fakat çok büyük değeri bulunan bir şey olduğunu göstermeye çalışmak için fırsat bulacağımı umuyorum."(Feynman)

Doğa Yasası Sorunu ve “ Nedensellik”

Akıl Yürütme

Bir vahşinin fotoğraf makinesinin işleyişi karşısında duyduğu şey nedir? Onun akıl yürütmesi büyük olasılıkla şöyle olacaktır: bir sihirli kutu var;bu sihirli kutu da özel bir Tanrıyı, fotoğraf tanrısını içermektedir!

Sonra bizim kimyacıların filojiston kuramını anımsayın. Yanmanın bir bir birleşme mi yoksa ayrışma mı olduğunu açıklamak için filojiston diye bir madde uydurmuşlardı. Negatif kütleli, görünmez bir “madde”.

Ya fizikçiler? Onlar, sesle ışığı,su dalgasıyla ışığı karıştırdılar ve ışığın yayılması için maddesel bir ortam aradılar. Işığın yayıldığı bir ortam uydurdular;Evreni esir ile doldurdular. Bu uydurma görüşlere yine fizikçiler son verdi!

Bütün bunlar,akıl yürütmelerdi. Akıl yürütmekten vaz mı geçeceğiz? Geçemeyiz ki. Ama aklımızın sınırlı olduğunu bilmeliyiz. Lev Landau şöyle der:“Akıl yürütmemizin oldukça inandırıcı olduğu şüphesiz, fakat bununla yetinmek istemekle,doğa yasalarını sadece akıl yürütme yoluyla bulmaya çalışan (böylece hazırladıkları dünya, gerçek dünyaya pek az benziyordu) bazı ilkçağ filozoflarının yaptıkları hatalara düşeriz. Bir fizik kuramının değeri üzerine en son sözü söylemek hakkı deneye aittir. Bu yüzden ışığın hareket halindeki bir trende yayılma şekli ile ilgili varsayımlarla yetinmeyip bize bilgi vermekten geri kalmayacak olan deneye başvurmalıyız.” 

Doğa Yasalarının “Kesinliği” Üzerine

Doğa yasası ne demektir? Nermi Uygur, Dil Yönünden Fizik Felsefesi'nde(1985) bunun iki özelliği üzerinde duruyor:

“İlkin: dilsel görünüşüyle fizik yasası kesin bir bildirmedir;her zaman,her yerde yürürlükte olan bir gerçeklik durumunu saptıyor gibidir. Öyle ki “kesinlik” dendi mi (matematik dışında, çok kez unutulan matematikten önce) fizik yasası akla gelir. Sözgelimi düşme yasası, dil kuruluşundan ötürü, çok kişinin gözünde öyle bir anlatımdır ki,bu anlatım her şimdi- burada için geçerliktedir. Oysa bu yasanın dilce kuruluşu üzerinde durup düşündüğümüzde,düşme’nin,dolaysıyla da tüm fizik yasalarının kesinlik’le alış-verişi olmadığı açıktır. Gerçi fizik yasası dilce tam, bulanıklıktan uzak,sallantıları,kaypaklıkları önleyen bir söylemedir. Kuşkusuz, fizik yasası bu bakımdan kesindir. Ancak “kesinlik”, haklı olarak, bir anlatımın dilce mantık çatısı ve içyapısı gereği hiç mi hiç bir sallantıya yer bırakmaması;anlatımın çelişiğini tasarlamanın,salt bu dilsel yapı gereği mantıkça olanak dışı kalması diye tanımlandığında, hiçbir fizik yasası kesin değildir. Yasa dilinin o “dır”lı, “dir”li kesip atması ya da söylenenin sonunda, tek bir matematik formülüyle kotarılması,yasada dile gelen bilginin onarım, değiştirme, düzeltme, yeniden ele alma türüne giren eleştirilerden mantıkça arınmış olduğunu belgelemez.

Ayrıca: fizik yasalarının dilce bildirsel kiple ortaya çıkmasını, yasa’laştırılan bilginin sonsuzca sürekli bir şimdiyi dile getirdiği biçiminde yorumlamak pek doğru olmaz. Fizik yasasındaki “dır”lara, “dir”lere dikkat edildiğinde,yasada dile gelenlerin geçmiş’le ilgili olarak saptandığını; ama yasanın gelecekle de ilgili olarak bir bekleme olduğunu;böylece bir yasanın,daha dilce, geçmiş’e değgin “işte böyle-böyle oldu” türünden bir dil ile geleceğe değgin “işte böyle-böyle olmasını bekleyebiriz” türünden bir dili de içerdiğini gözden yitirmemeliyiz. Nitekim ‘düşme yasası’ şimdiye ilişkin bir sav değildir;daha  önceki bilinen tüm düşme’lerle bundan sonraki düşme’leri de kapsayan bir savdır.

Kaynakça

1.Balibar,Françoise; Einstein: Düşünmenin Keyfi(1993),Çeviren:Aykut Derman, Yapı Kredi Yayınları,Mart 2004

2.Barrow, John D.;Olanaksızlık(1998),Çeviren:  Nermin Arık,Sabancı Üniversitesi Yayınları-2002

3.Bozkurt, Nejat; Bilimler Tarihi ve Felsefesi, Sarmal Yayınları-1998 

4. Feynman,Richard;Fizik Yasaları Üzerine(1964),Çeviren: Nermin Arık,TÜBİTAK Yayınları-1995.

5. Feynman, Richard P., Altı Kolay Parça, Evrim y,Çeviren:Tolga Birkandan/Celal Kapkın,Ocak-2002

  6. Feynman, Richard P. Keşfetme Hazzı, Çeviren:Nur Küçük-Yasemin Çevik,Evrim Y Bilim Dizisi 30-2000

  7. Feynman, Richard P., Kuantum Elektrodinamiği (1985), Çeviren: Ömür Akyüz, Nar yayınları-1993

  8. Feynman, Richard P., Eminim Şaka Yapıyorsunuz Bay Feynman(1985), Çeviren:Evrim Yayınları- 2000

  9. Feynman,Richard,Her Şeyin Anlamı(1963),Çeviren: Osman Çeviktay, Evrim Yayınları-1999

10.Kuhn,Thomas; Bilimsel Devrimlerin Yapısı,Çeviren: Nilüfer Kuyaş, Alan Yayıncılık-2000

11.Landau,Lev- Roumer,Yuri; Görelilik Kuramı(İzafiyet Teorisi nedir?) Çeviren:S.Gemici,Say Yayınları -1996

12.Osserman,Robert; Evrenin Şiiri(1995),Çev: İsmet Birkan,TÜBİTAK Yayınları-2000

13. Pagels,Heinz R.; Kozmik Kod:Doğanın Dili/Kuantum Fiziği (1981), Çeviren: Nezihe Bahar, Sarmal Yayınları- Ekim 1993

14. Uygur,Nermi; Dil Yönünden Fizik Felsefesi, Remzi Kitabevi -1985


(Yazar ali hikmet)
0 Yorumlar | Yorum Yaz | Baglantı

Bilimsel Devrim - 19. Yüzyıl -11/2/2007


John Dalton

 

Atomla Açılan Yüzyıl:19. Yüzyıl

19. yüzyıl, aslında atomla açıldı. John Dalton(1766-1844), 1803-8 arasında kendi adıyla anılan atom kuramını geliştirdi. Dalton, kimyasal tepkimelerdeki kütlenin korunumu, bileşiklerin oluşmasında sabit kütle oranının varlığı, kendi bulduğu katlı oran yasası gibi denel sonuçları başarıyla yorumladı ve bu sonuçların (yasaların) ancak atomun varlığıyla kavranabileceğini gösterdi. 1808'de Fransız bilgin Gay Lussac (1778-1850),gazlar arası tepkimelerde sabit hacim oranlarının varlığını keşfetti. Aynı koşullara hidrojen ve oksijen gazları su oluştururken hep iki hacim hidrojen gazı bir hacim oksijen gazıyla birleşiyordu. Bu sonuç da Dalton'un atom kuramına iyi bir destekti. Bunu İtalyan bilgin C.A.Avogadro(1776-1856) farketti. Avogadro 1811'de molekül kavramını ortaya attı: Sabit hacim oranlarını molekül sayısı oranlarıyla açıklamayı önerdi. Buna göre aynı koşullardaki gazların eşit hacimlerinde eşit sayıda molekül olmalıydı. Bu hipotez(tahmin),sonra deneylerle kanıtlandı.

19. yüzyılın diğer bir olayı pillerdi. Pil demek, kimyasal enerjinin elektrik enerjisine dönüşmesini sağlayan aygıt demek. Doğru akım kaynağı demek. 1800 yılında İtalyan Giuseppe Volta (1745-1827) bir pil yaptı ve elektrik akımını üretti. Manyetizma uzun zamandır biliniyor; ama gizemli bir güç olduğu düşünülüyordu. Elektrikle bağlantısı hakkında hiçbir fikir yoktu. Danimarkalı Hans Oersted(1777-1851) sonraları(1820) bir çok buluşa neden olacak olan elektrik akımının bir manyetik alan ürettiğini keşfetti. Kendi kendini yetiştiren İngiliz dahi Michael Faraday (1791-1867) 1830'da mıknatıstan elektrik akımı elde etti, dinamoyu buldu ve klasik alan teorisini yarattı. 1830-33 arasında elektroliz yasalarını da o formüle etti.

İlk insan, Neolitik çağın(Taş çağının) insanı, tarım ve hayvancılıkta kullandığı araç ve gereçleri üretmek zorundaydı. Bunlar, değirmenler, fırınlar, kiremit, çömlek ve alet yapımcılığında kullanılan gereçlerdi. Japonlar, bundan 6000 yıl önce bile bakırı eritmeyi biliyordu. Mısırlılar, Fenikeliler ve İbraniler, bronz yapımında uzmandı. Romalılar, filizden (ham demir cevherinden) demir elde etmeyi biliyordu. Öte yandan simyacılar, maddeleri altına dönüştürecek ve ölümsüzlüğü sağlayacak ilaçlar peşindeydi. Onlar bu uğraşları sırasında bir dizi madde üretmeyi başardı. Ama simyadan kimya bilimini doğuşu Robert Boyle ile başladı. Boyle, "Kuşkucu Kimyager" adlı ünlü eserinde Aristoculuğun dört element anlayışına duyduğu kuşkuyu anlatıyor ve bu anlayışı reddediyordu. Görüşlerin deneyle kanıtlanmasını savunuyordu. Lavoisier ile doruğa çıktı; 19. yüz yılda ise nicel (kantitatif) araştırma ve bilgilerin sistemleştirilip başka bilim adamlarına sunulması aşamasına gelindi.

Dalton , Gay-Lussac , A. Dumas , Bunsen , Mendeleef , Faraday , Liebig  ve Wöhler ... İşte 19. yüzyılın büyük öncüleri.

1833'te İngiliz Charles Babbage (1792-1871) dünyanının ilk delikli kartlı bilgisayarını üretti ve Lady Ada bu bilgisayar için ilk programı yazdı.

1859'da İngiliz Charles Darwin (1809-1882) canlı türlerini yirmi yıl inceledikten sonra evrim kuramını ortaya attı. Türlerin kökeni ve evrimiyle ilgili görüşleri kilisenin büyük tepkisini çekti. Hey gidi günler hey!

1864'te İskoçyalı fizikçi James Clark Maxwell (1831-1879) manyetik ve elektrik kuvvetleri birleştirererk elektromanyetik kuvvetin denklemlerini türetti. Böylece elektrik dalgalarınının ışık hızı ile yol aldığı ve ışığın bir elektromanyetik dalga olduğu anlaşılmış oldu. Maxwell'in konuyla ilgili makalesinin yayımlanmasından tam yirmi üç yıl sonra 1887'de, Alman Heinrich Hertz (1857-1894) elektromanyetik dalgaların varlığını denel olarak kanıtladı. Hertz bu dalgaları yayan bir verici bir de alıcı yapmıştı. Bunların ışık hızı ile gittiklerini kanıtladı. Artık elektrik ve manyetizma çözülmüştü.

Bu arada kimya ve fizyolojideki gelişmeler de devam etti.

1839'da Alman Theodor Schwann(1810-1882) hücre kuramını, Fransız Louis Pasteur(1822-1895) üç boyutlu kimyayı, Avusturyalı papaz Gregor Johann Mendel (1822-1884) popülasyonda varyasyonların kalıtsal olduğunu; Rus İvanoviç Mendeleyev (1834-1907) elementlerin periyodik tablosunu, Fransız Henry Becquerel (1852-1908) radyoaktifliği buldular. 1897'de İngiliz Joseph Thomson(1856-1940) elektronu keşfetti. 1900'ün ilk günü Alman Max Planck(1858-1947) yayınladığı makalesiyle kunatum kuramının temeli ni attı.19.yy atomla açılmıştı,20.yy da kuantumla açıldı.Hoş bir akış!


(Yazar ali hikmet)
0 Yorumlar | Yorum Yaz | Baglantı

Bilimsel Devrim - 17. Yüzyıl -11/2/2007
17. YÜZYIL: Bilimsel Devrimin Doğuşu

   17. yüzyılın şafağı sökerken Kopernik Devrimi'nin üzerinden yaklaşık yarım yüzyıl geçmişti. Ama geçen yüz yıl, büyük çalkantılar, ayaklanmalar, göçler, kıyımlar yüzyılı oldu.17. yüzyıl, Kopernik sistemini savunan Papaz Giordano Bruno' nun Roma' da diri diri yakılmasıyla açılmıştı. Kopernik' in Göksel Kürelerin Dönmeleri Hakkında adlı eseri, öldüğü yıl doğmuştu. Yani 1543 te. Ancak Kopernik’çi görüşün bir devrime dönüşmesi iki büyük öncünün, Johannes Kepler (1571-1630) ile Galileo Galile ( 1564-1642) nin katkılarıyla olacaktır. Çünkü Kopernik' in gezegenler kuramı, Aristocu anlayış içinde sınırlı bir reform önerisi gibiydi. Kepler ve Galile ise, bu reformu bir devrime dönüştürdüler.

   Kepler' den başlayalım.

    İlk çıkışını, 1592' de yaptı: Gezegen sayılarından yola çıkarak Güneş merkezli sistemi, yani Kopernik sistemini savundu. Batlamyus sisteminde Ay, Güneş' in bir gezgeni sayıldığından yedi gezegenin varlığı belirtiliyordu; oysa Kopernik Sistemi, altı gezegenliydi. Kepler, Tanrı' nın neden beş değil de altı gezegenli bir Güneş Sistemi yarattığını açıklamaya çalışıyordu. Beş de nereden çıktı diyeceksiniz. Kepler gibi bir deha da tutucuydu işte. Beş, Aristocu düşüncenin sihirli sayısıydı. Tanrı' nın seçimi beş ve yalnız beş düzgün katı cismin varlığını emrediyordu. Eğer Satürn' ün yarıçapı ile tanımlanan bir kürenin içine bir küp çizilirse, bu küpün içine çizilen kürenin yarıçapı Jüpiter’inki olur ve bu böyle gider. Beş düzgün cisim varolduğu için de yalnızca altı gezegen vardır. Kısacası Kepler' in araştırması çağdaş bilimsel çalışmadaki soru sorma türünden uzaktır. Ama o, Kopernik sisteminin nerede başarısız olduğunu da görecek ve o sistemi yetkinleştirecekti.

    Kopernik de Kepler de Aristoculuğun pınarından epeyce su içmişlerdi. Sonunda gezegen sayısının altı olmasını geometrik atraksiyonlarla bir küpteki yüzey sayısıyla ilişkilendirdiler. Her şeyin birbirine bağlı olduğu bir ayete inanırsanız, Kepler gibi siz de bir yolunu bulup altıyı başka bir şeye bağlayabilirsiniz! Kepler' den yaklaşık iki bin yıl öncesinden, yani Aristo' dan beri, göklerdeki varlıkların ( yıldızların ve gezegenlerin) kristal küreler şeklinde olduğu yolunda gizli bir oy birliği vardı. Kepler, kendine kusursuzluk yüklenen işte bu küreler ve daireler geometrik gökler illüzyonuna son verdi. 1572 de yeni bir yıldızın, 1577 de ise bir kuyruklu yıldızın Tycho Brahe ve başkalarınca gözlenmesi, göklerde kristal küreler olmadığını gösteriyordu.

    En koyu matematiksel Platonculardan olan Johannes Kepler, 1596'da Evrenin Gizemi adlı eserini yayımladı.Bu eserinde geliştirilmiş bir Kopernikçi evrende gezegenlerin Güneş'e olan uzaklıklarına ilişkin büyük bir keşiften söz ediyordu. Kepler'in keşfi,o zamanlar bilinen altı gezgenin yörüngelerinin,bu gezgenlerin "küreleri" Platon geometrisinin beş düzgün cismi-küp, dörtyüzlü,beş yüzlü,altı yüzlü ve sekizyüzlü-içine konsa ve onlarla çevrelense,elde edilecek uzaklıkların Güneş'e olan uzaklıklarına şaşırtıcı bir benzerlik gösterecek olduğuydu. Büyük bir küpün içine,en dıştaki gezgen olan Satürn'ün  yörüngesini temsil eden bir küre yerleştirin. Bunun içine bir beşgen içine konmuş Jüpiter'in küresini,bunun içine de Mars'ın küresini vb yerleştirin. Kepler'in keşfi, gezgenler sisteminin sahip olduğu yapının geometrik bir düzeni izlediğine ilişkindi ve bunu niçin yaptığına da bir gerekçe gösteriyordu: " Tanrı, evreni yaratırken ve kozmosun düzenini kurarken, Pithagoras ve Platon'dan beri bilinen beş düzgün geometrik cismi göz önünde bulundurdu ve ... tasarımını;o boyutlara,göksel katların sayısına,oranlarına ve hareketlerinin bir biriyle bağlantısına göre yaptı."

Matematiğe eğilim gösteren astronom,Tanrı'nın bir matematikçi olduğunu keşfetmişti. Ona göre Yaratıcı,gezgenler arası uzaklıkları düzenlerken geometri ilkelerini devreye sokmuştu. Kürelerin matematiksel uyumu,dünyanın nasıl yaratıldığını ve hareketlerini hangi ilkelerin yönettiğini açıklayan temel ilkeydi. Doğa ,matematik yasalarına itaat ediyordu,çünkü Tanrı doğayı yaratırken bu kuraları kullanmıştı.

Doğanın matematiksel ilkelere itaat ettiği fikri,doğa felsefesinin matematiksel olarak kavranmasını destekleyenlere güven verdi.

 Kepler, 1600 yılında Tycho' nun asistanı oldu. Bir yıl sonra Tycho ölüverdi. Onun çok değerli gözlemleri, iyi ki Kepler gibi birine kaldı. Çünkü bu değerli gözlemler, ancak Kepler gibi bir dehanın elinde işlenebilirdi. Onun çalışmalarında en önemli hedef, Mars gezegeniydi. Kuyruklu yıldızların varlığı ve hareketi "kristal küreler" edebiyatıyla uyuşmuyordu. Bu nedenle Kepler' in çalışmalarında " Tycho Brahe' nin göstermiş olduğu üzere, düzgün katı cisimler mevcut değildir" tümcesi nakarat gibidir. 

 ( Modern Bilimin Oluşumu s:2-4)

Daha önce de belirttiğim gibi küre ve daire gökteki her şeyi açıklayan tılsımlı geometriler olarak düşünülüyordu. Kepler de bu önyargıdan kolay kurtulamadı ; Mars' ın hareketini dairesel bir yörüngeye uydurmaya çalıştı. Ancak onun yaklaşımı kendinden öncekilerden farklıydı. Çünkü kanıtlar düzgün dairesel hareketin yadsınmasını gerektiriyordu: Mars yörüngesinde değişen hızlarla hareket ediyordu. İki yıl uğraştı. Hayal kırıklığına uğradı. Ama yılmadı. Mars' ı bırakıp Dünya' nın yörüngesi ile yeniden uğraşmaya başladı. Güneş' e taparcasına bağlıydı; daha öğrenciyken şu satırları yazmıştı:

    ".. Evrendeki tüm cisimler içinde en yücesi, en büyüğü, özü salt ışık olan Güneş' tir. Güneş, tek başına her şeyi yaratan, koruyan ve ısıtan kaynaktır. Evrenin zengin, tükenmez ve katıksız ışık çeşmesi olan Güneş... Hareketi ile gezegenlerin padişahı, gücüyle Dünya' nın kalbi, güzelliğiyle gözü, en yüce tanrı katında meleklerle koklamaya layık bir varlıktır " ( Bilim Tarihi , Cemal Yıldırım s: 99-100)

Dünyanın hızının Güneş' e olan uzaklıkla ters orantılı olduğu sonucuna vardı. Yani gezegen, Güneş' ten uzaklaştıkça, Güneş' in hareket ettirici gücü azalıyordu. Öyleyse gezegenlerin Güneş çevresindeki dönüş yörüngesi kusursuz bir daire değildi. " Yörüngeyi elips olarak aldığında, yarıçap vektörünün boyca, düzgün bir sinüs fonksiyonu gibi değiştiğini gördü. Düzgün değişim, hiçbir yönetici akla gerek duymayan, bütünüyle fiziksel bir eylemin varlığını çağrıştırıyordu. " (MBO s: 10)

   Dairenin Bir Fahişe Olduğu Aklınıza Gelir mi?

   Yörünge, odaklardan birinde Güneş' in bulunduğu bir elipsti. Bu sonuca bugün, Kepler' in birinci yasası diyoruz. Kepler, dairenin cazibesini asla unutamadı. "Elipsi protesto eden bir arkadaşına, dairenin astronomların aklını doğadan çelen şehvet düşkünü bir fahişe olduğu yanıtını vermişti. Ustası Kopernik ise bu sürtüğü yeğlemişti. Kepler' in Kopernik astronomisini (gökbilimini) kusursuzlaştırdığını söylemek ne kadar doğru ise onu bozduğunu söylemek de o kadar doğrudur"

   (Richard S. Westfall, MBO s:11)

Galile ve Hareket

      

   Galile Tarzı Deney: Eleştirel Deney

     Galile, deneyle kuram ilişkisini kuran bir bilim adamıydı. Deney ,belirli bir amaç için düzenlenen denetimli gözlemler dizisidir. Bilimsel buluş, matematiksel ya da nicel bir açıklamayla birleştirilmeliydi. Galile de işte bunu yaptı ve bilimsel bilginin babası oldu. Galileo yerleşmiş görüşlerin doğruluğunu kurcalamakla işe başladı. Bunu deneylerle denetlemeye ve sonuçları da matematiksel açıklamalarla beslemeye yöneldi. Hareket bilmecesine ilk ele atan odur. “Galile’nin yerçekimi ivmesi üzerinde yaptığı o son derece kritik deneyde değişik ağırlıktaki güllelerin, kendisi Pisa’da doğduğu için, Eğri Kule’den bırakılacağının düşünülmesi kaçınılmazdı. Gerçektende deney kimseye zarar vermeyecek şekilde yapılmıştı. Galileo bu tür deneyleri, hipotezlerimizi veya onların sonuçlarını sınadığımız bir dayanıklılık testi olarak gördü.

     Bilimcilerin çağımızda kullandığı anlamda deney, Bacon ve Aristoteles tarzı değil, Galileo tarzı deneydir

   Galileo tarzı deney, eleştireldir; değişik olasılıkları tek tek ele alır ve böylece ya düşündüğümüz şeyin doğruluğu hakkında güven verir ya da onun düzeltilmesi gerektiğini düşündürür.”

(Genç Bilimadamına Öğütler, Medawar, s: 85)

    “Karmaşıklıkları yüzünden binlerce yıldır karanlık kalan en önemli problem, hareket problemidir. Doğada gözlediğimiz bütün hareketler, havaya atılan bir taşınki, denizde yol alan bir gemininki, yol boyunca itilen bir el arabasınınki, gerçekte çok karışıktır. Bu görüngüleri anlamak için, bulunabilen en basit durumdan başlamak ve daha karmaşık durumlara doğru yavaş yavaş ilerlemek uygun olur. Durgun, hiç hareketsiz bir cisim düşününüz. Böyle bir cismin konumunu değiştirmek için ona bir etki yapmak, onu itmek ya da kaldırmak ya da başka cisimlerin-atlar ya da buhar makineleri gibi- onu etkilemesini sağlamak gerekir. Sezgisel düşüncemiz, hareketin itme, kaldırma ya da çekme eylemlerine bağlı olduğudur. Yinelenen deney, cismin daha çabuk hareket etmesini istersek, onu daha kuvvetli itmemiz gerektiğini gösterir. Bundan şu sonucun çıkarılması çok doğal görünmektedir: Bir cisme uygulanan etki ne kadar kuvvetliyse, o cismin hızı oka dar büyük olur. Dört atlı bir araba, yalnız iki atla çekilen bir arabadan daha hızlı gider. Böylece sezgi, bize çabukluğun etki ile temelinden bağlantılı olduğunu bildirir. Sezgiye dayanan düşünme yöntemi yanlıştı ve hareket konusunda yüzyıllarca süren yanlış düşüncelere yol açtı. Aristoteles’in bütün Avrupa’nın boyun eğdiği büyük otoritesi, bu sezgisel düşünceye uzun süre inanılmasının belik de ana nedeniydi. Mekanikte, şunun ona yüklendiğini iki bin yıl okuduk:

“ Hareket eden bir cisim, kendisini iten kuvvet artık onu itemeyecek duruma gelince durur.”

    Galileo’nin bilimsel düşünmeyi bulması ve kullanması, insanın düşünce tarihindeki en önemli başarılarından biridir ve fiziğin gerçek başlangıcıdır. Bu buluş, doğrudan doğruya gözleme dayanan sezgisel sonuçlara her zaman güvenilemeyeceğini, çünkü onların bazen yanlış ipuçlarına vardığını bize öğretti.

     Peki ama sezgi, nerede yanılır? Dört atın çektiği bir arabanın, yalnız iki atın çektiği bir arabadan daha hızlı gitmesi gerektiğini söylemek yanlış olabilir mi?

    İnsanlığın daha uygarlığın başlangıcından beri bile geldiği, çetin yaşama savaşında kazanılmış, basit günlük yaşantılardan başlayarak, hareketin temel olgularını daha yakından inceleyelim.

    Düz bir yol boyunca, dört tekerlekli bir el arabasını iterek giden birinin, arabayı itmeyi bıraktığını düşününüz. El arabası, durmadan önce, kısa bir süre daha gidecektir. Şimdi şunu soralım: Bu süre nasıl artırılabilir? Tekerlekleri yağlamak ve yolu çok düzgün yapmak gibi çareler vardır. Tekerlekler ne kadar kolay dönerse, yol ne kadar düzgün olursa, arabanın hareketini sürdürmeci de o kadar uzayacaktır. Yağlama ve düzgünleştirme ile ne yapılmıştır? Dış etkiler zayıflatılmıştır. Hem tekerleklerdeki, hem de tekerlekler ile yol arasındaki sürtünme dediğimiz etki azaltılmıştır. Bu, şimdilik, görünür kanıtın teorik bir yorumudur ve gerçekte, keyfi bir yorumdur. Önek mil bir adım daha atarak doğru ipucunu ele geçireceğiz. Tam anlamı ile düzgün bir yol ve sürtünmesi olmayan tekerlekler düşününüz. O zaman, arabayı durduracak hiçbir şey olmazdı.; ve bundan dolayı, araba hiç durmadan öylece giderdi. Bu sonuca, ancak düşünselleştirilmiş ve asla gerçekten yapılamayacak bir deney düşünülerek varılıyor çünkü bütün dış etkileri gidermek olanaksızdır.

     Soruna yaklaşmanın bu iki yöntemini birbiri ile karşılaştırarak şöyle diyebiliriz: Etki ne kadar büyükse, hızın da o kadar büyük olması, sezgisel bir düşüncedir. Bundan dolayı hız, dış kuvvetlerin bir cismi etkileyip etkilemediğini gösterir. Galileo’nin bulduğu yeni ipucu şuydu: Bir cisim itilmezse, çekilmezse, o cisim aynı biçimde, yani doğru bir çizgi boyunca hep aynı hızla hareket eder. Bundan ötürü hız, bir cismi dış kuvvetlerin etkileyip etkilemediğini göstermez. Newton, Galileo’nin vardığı sonucu, doğru sonucu, bir kuşak sonra eylemsizlik (süredurum) yasası olarak formülleştirdi:”Her cisim, kendisini etkileyen kuvvetler onu durumunu değiştirmeye zorlamadıkça ya durgun kalır, ya da hareketini doğru bur çizgi boyunca ve bir biçimli sürdürür”

    Gördük ki, bu eylemsizlik yasası doğrudan doğruya deneyden çıkarılamaz; ama ancak gözleme uygun olan kurgusal düşünme yolu ile çıkarılabilir. Düşünselleştirilmiş deney, asla gerçekten yapılamaz; ama yine de gerçek deneylerin derinliğine anlaşılmasını sağlar.

    Bizi kuşatan evrendeki karmaşık hareket çeşitlerinden bir-biçimli hareketi örnek olarak seçtik. En basit hareket odur; çünkü etki yapan hiçbir dış kuvvet yoktur. Bununla birlikte, bir biçimli hareket asla gerçekleştirilemez; bir kuleden aşağı bırakılan bir taş, bir yol boyunca itilen bir el arabası, asla, kesinlikle bir biçimli hareket edemez; çünkü dış kuvvetlerin etkisini gideremeyiz.

    İyi bir polis romanında göze en çok çarpan ipuçları, çoğu zaman yanlış sanılara yol açar. Bunun gibi, doğa yasalarını anlama çabalarımızda da en açık sezgisel açıklama çoğu zaman yanlış bir açıklamadır.

    İnsan düşüncesi, evrenin durmadan değişen bir tablosunu yaratır. Galile’nin yaptığı, sezgisel görüşü yıkmak ve yerine yeni bir görüş koymaktı. Onun buluşunun önemi buradadır.

    Ama hemen, hareketle ilgili başka bir soru ortaya çıkar. Hız, bir cismi etkileyen dış kuvvetlerin belirtisi değilse, nedir? Bu köklü sorunun yanıtını Galile, ve daha kısa ve özlü olarak Newton buldu. Bu yanıt, araştırmamızda daha ileri bir ipucu olmaktadır.

   Doğru yanıtı bulmak için, tam anlamı ile düzgün olan bir yoldaki el arabası üzerinde biraz daha derin düşünmeliyiz. Düşünselleştirilmiş deneyimizde, hareketin bir biçimliliği, bütün dış kuvvetlerin yokluğuna bağlıydı. Şimdi, bir biçimli hareket etmekte olan el arabasına bir itme uygulandığını düşünelim. O zaman ne olur?Besbelli, arabanın hızı artar. Hareket yönüne karşı bir itmenin hızı azaltacağı açıktır. Birinci durumda, araba, itme ile ivmelendirilmiş ikinci durumda ise hızı azaltılmış ya da yavaşlatmıştır. Bundan çıkan sonuç şudur: Bir dış kuvvetin etkisi hızı değiştirir. Bundan dolayı, hızın kendisi değil, değişmesi itmenin ya da çekmenin bir sonucudur. Böyle bir kuvvet, hareket yönünde ya da karşıt yönde etki yapmasına göre, hızı ya artırır ya da azaltır. Galile bunu açıkça gördü ve İki Yeni Bilim ’inde şunları yazdı :

    “.. hareket eden bir cisme bir kez verilen herhangi bir hız, ivmenin ya da gecikmenin dış nedenleri ortadan kalktığı sürece, kesinlikle hiç değişmeden kalır; bu, yalnız yatay düzlemlerde geçerli bir durumdur; çünkü aşağ doğru eğimli düzlemlerde bir ivme, yukarı doğru eğimli düzlemlerde ise bir gecikme nedeni önceden vardır; bundan, yatay bir düzlem üzerindeki hareketin sürekli olduğu sonucu çıkar; çünkü hız bir biçimli ise azaltılamaz ya da ağırlaştırılamaz, nerede kaldı ki yok edilebilsin”

    Doğru ip ucunu izleyerek, hareket problemini daha derinlemesine anlayabiliyoruz. Klasik mekaniğin Newton’un formülleştirdiği temeli, kuvvet ile hız değişmesi arasındaki bağlantıdır ve - sezgilerimize göre düşünebildiğimiz gibi- kuvvet ile hızın kendisi arasındaki bağlantı değildir.

   Klasik mekanikte baş rolleri oynayan iki kavramı kullandık: Kuvvet ve hız değişmesi. Bu iki kavram, bilimin daha sonraki gelişimi sırasında genişletilmiş ve genelleştirilmiştir. Bundan ötürü, daha yakından incelenmeleri gerekir.

    Kuvvet nedir? Bu terimle ne denmek istendiğini sezgisel olarak anlarız. Terim, itme, atma ya da çekme çabasından,bu eylemlerin her biri ile ortaya çıkan kas duyumundan doğmuştur. Ama onun genelleştirilmiş biçimi bu basit örneklerin çok dışına taşar. Bir arabayı çeken bir atı göz önüne getirmeden de bir kuvvet düşünebiliriz! Güneş ile dünya, dünya ile Ay arasındaki çekim kuvvetinden,gel-gitlere yol açan kuvvetlerden söz ediyoruz. Dünyanın bizi ve çevremizdeki her şeyi kendi etki alanında kalmaya zorlayan kuvvetinden, denizi dalgalandıran ya da ağaçların yapraklarını kımıldatan kuvvetlerden söze diyoruz. Ne zaman ve nerede bir hız değişmesi gözlesek,genel anlamda, bir dış kuvvet bundan sorumlu tutulmalıdır. Newton, Principia’sında şöyle yazıyordu:

   “Etkileyici bir kuvvet, bir cismi durumunu ya da durgunluk ya da doğru bir çizgi üzerinde bir-biçimli hareketlilik durumunun değiştirmeye zorlayan bir eylemdir. Bu kuvvet, yalnız etki olarak ortaya çıkar ve etki bitince,artık o cisimde bulunmaz. Çünkü bir cisim,kazandığı her yeni durumu yalnız kendi eylemsizlik kuvveti ile sürdürür.Etkileyici kuvvetler,değişik kökenlidir;örneğin vurmadan, basınçtan merkezcil kuvvetten ileri gelebilir”Bir kulenin tepesinden bırakılan bir taşın hareketi asla bir-biçimli değildir; taş düştükçe hızı artar. Bundan şu sonucu çıkarırız: Bir dış kuvvet, hareket yönünde etki yapmaktadır Başka bir söyleyişle Dünya, taşı çekmektedir. Başka bir örnek alamı: Bir taş yukarı doğru atılınca ne olur? Hız, taş en yüksek noktasına ulaşıp düşmeye başlayıncaya dek azalır. hızdaki bu azalma, düşen bir cismi iv melendiren aynı kuvvetten ileri gelir. Kuvvet, bu iki örnekten ilkinde hareket yönünde,ikincisinde ise karşıt yönde etki yapmaktadır. kuvvet aynıdır;ama taşın bırakılmış ya da yukarı doğru atılmış olmasına göre ivmeye ya da yavaşlamaya yol açmaktadır.

(Fiziğin Evrimi, A.Einsten-L.Infeld, Onur yayınları,s:17-22 )

Galileo ve Engizisyon

Francis Bacon    

Atomcu Düşünceyi Dirilten Bir “Taşra” Papazı: Gassendi

    Aristoculuğa karşı yöneltilen eleştiriler, Demokrit' in atom düşüncesine giden yolu da temizlemeye başladı. Bu düşünceyi bilim dünyasının dikkatine sunan, bir taşra papazı, aydın, araştırmacı ve bir matematikçi olan filozof Gassendi’ydi. 17. yüzyıl başlarında Fransız Pierre Gassendi (1592- 1655) atom düşüncesini diriltti. Atomculuk, Ortaçağ boyunca dine karşı bir düşünce akımı sayılıyordu. Bunun felsefi dayanakları da belki bu düşüncenin Platon, Aristo ve Galen tarafından benmisenmemiş olmasıdır. Üstat Aristo'nun el atmadığı ya da benimsemediği sorun, sorun değildi bir zamanlar.

   Gassendi'ye göre her madde mutlak olarak katı ve asla yok edilemez atomlardan oluşur. Atomlar biçim ve büyüklük yönünden farklı nesnelerdir, boş uzayda, her yerde serbestçe hareket halindedir.Gassendi, atomları farklı olduğu için maddelerin görünüşlerinin ve özelliklerinin farklı olacağına dikkat çekmiştir. Bu görüş, günümüzdeki ayrıntılı bilgilerle örtüşen bir öngörüdür.

   Gassendi, ayrıca maddenin katı, sıvı ve gaz halleri ve bir halden diğerine geçiş üzerindeki açıklamalarıyla da dikkat çekicidir. Isı olgusunu, özel nitelikte bir "ısı atomu" nun varlığıyla açıklamaya çalışır. Sanki enerjinin kuantlı olduğunu sezer gibidir.

    Bir taşra papazı olan Gassendi, aynı zamanda bir astronom ve matematikçi idi. Gassendi, atom kavramını yeniden bilim dünyasının ilgi alanına soktu. Gassendi' ye göre atomlar, yoğun ve çok sert parçacıklardı.

   Fransız keşişi Gassendi, Descartes ' in çağdaşı ama ona karşı görüşler ileri sürüyor. J.D.Bernal, onun için şöyle diyor: " Bir taşra papazı, aydın ve araştırıcı bir matematikçi olan filozof Gassendi. Eğer alçak gönüllü ve çekingen olmasaydı Descartes onu gölgede bırakamazdı." (Bilim Tarihi, 1. Cilt, s: 312), Batlamyus'un görüşünü deneylemek için hareket halindeki bir geminin direğinden taş atmayı akıl etti. Batlamyus, doğru düşünüyorsa direğin tepesinden atılan taş geminin hareketi nedeniyle direğin dibine değil daha geri bir noktaya düşmelidir. Ama sonuçta taş, direğin tam dibine düşer. Batlamyus' un böyle bir deneyi neden düşünemediği kimi bilim adamlarınca Yunanlıların deney düşüncesine alışık olmadıkları gösterilir. (yage B.F. s:234)

  Gassendi' nin Tanrısı

   Gassendi, ayrıca sözü edilmeye değer bir astronomdu; Merkür' ün geçişini ilk gözleyen odur. Güneş’in halesindeki parlak kısmı ve Kuzey Şafağını inceleyerek meteorolojinin de kurucularındandır. Atomları savundu. Epikür ve Lucretius' un atom kuramını diriltmekten daha fazlasını yaptı; bunları fizikteki Rönesans gelişmelerini de içeren bir doktrine dönüştürdü. Atomla ilgili tanımları, neredeyse kelimesi kelimesine 50 yıl sonra Newton' un Opticks ' de yer alacaktır.

  Gassendi , bir dindardı. Onun dindarlığı sayesinde atomlar da dinsizlik ve yıkıcılıktan arındılar.

   Gassendi- Tanrı' da maddi dünyanın devamlı idaresi işini değil, sadece işin başında tüm atomlara bir ilk hareket verme işini atfederek ve bu ilk atılımın, atomların gelecekteki tüm hareketlerini ve bileşimlerini ilahi bir şekilde belirleyeceğini düşünerek, yeni mekaniğin anlam ve kapsamını açıkladı.

   ( M. Bilimler Tarihi s:312, J. Bernal)

   Gassendi’nin atomlarla ilgili sözleri, neredeyse kelimesi kelimesine 50 yıl sonra Newton (1642-1727)' un Opticks ' de yer alacaktı. Newton' un atom düşüncesi de oldukça ilginç. Newton, sadece bir matematikçi, astronom, optikçi ve mekanikçi değil, uzun yıllar kimya üzerine de çalışmış bir bilimciydi. Ona göre atomlar " içi dolu, katı, sert ve hareketli tanecikler" di. "Bu tanecikler" diyordu Newton, " o kadar serttir ki ne aşınır, ne kırılır." Atomlu yapıyı da gitgide daha sıkı bir şekilde birbirine tutunan parçacıkların oluşturduğu içiçe geçmiş küreler olarak tasarladı. Bu model, çekirdeği ve elektronlarıyla modern atom modelinin çarpıcı bir varsayımı gibiydi. Ama daha 17. yüzyıldayız; atomik öngörü, yalnızca diriliyordu.

    Büyümesi için kimyasal deneylerle beslenmesi gerekiyordu.

    17. yüzyıl bilimsel devriminin sonuçları arasında en başta astronomi ve fizikteki ilerlemeler göze çarpar. Oysa kimya biliminin modern anlamdaki gelişmesi hemen hemen 18. yüzyılın sonlarını beklemiştir. Bu gecikmenin önemli bir nedeni, maddenin yapısına ilişkin eski kuramın egemenliğinin hâlâ sürmekte oluşuydu; diğer nedeni ise yanma olayının açıklaması konusunda otoritelerin bilimi yanıltmasıydı.

   Spinoza Ve Bruno

“Bir devlet için onurlu insanların saklayamadıkları farklı görüşleri bulunması nedeniyle suçlular gibi sürgün gönderilmesi kadar büyük talihsizlik olabilir mi?Hiçbir suç işlememiş ve kötülük yapmamış yalnızca aydınlanmış insanların düşmanı gibi görülmesi ve öldürülmesi ve darağacının, kötülük yapanların dehşetinin, otoritenin tasarlayabildiği bütün rezillik işaretleriyle halka hoşgörü ve erdemin en önemli örnekleri olarak sergilendiği sahneler haline gelmesinden daha kötü bir durum olabilir mi?”

Bunlar, kendi sinagogundaen kovulmuş sürgündeki bir Yahudi’nin, Benedict Spinoza’nın (1632-1677) sözleri. Alman romantiklerinden Novalis (1772-1801) onu “Tanrıya esrimiş(sarhoş olmuş) adam” olarak tanımlayacaktır. Dinsel kıyımların korku saldığı bir dönemde yazı yazarak dediği gibi: “felsefe yapmakta mükemmel özgürlüğün sofu dindarlık ve devlet huzuruyla uyumlu olabileceğini göstermenin ötesinde böyle bir özgürlüğün yok edilmesinin kamu huzurunu ve dindarlığın kendisini tahrip edeceğini de ortaya koymaktadır.”

   Spinoza, Avrupa tarihinde aydınlanmanın ilkeleri ve doğruluğu adına en cesur ve muhteşem direnişi sergilemiş insanlardan biridir. Yazıları, kendi zamanında “dinden dönmüş Yahudi’nin ve Şeytanın cehennem ateşini canlandırdığı alet” olarak ilan edilmiştir. Kitabı Mukaddes'i birbirine karşı kullanan çılgın insanlar dünyasında-Fransa'da Kalvinistler,Almanya'da Lutherciler, İspanyol ve Portekiz engizisyoncuları, Hollanda'da hahamlar ve sayısız benzerleri arasında- Spinoza, Kitabı Mukaddes hakkında şunu açıkça ifade etmek cesaretini göstermişti(gerçekte herkesçe açıkça biliniyor olmalıydı ama):

“Kitabı Mukaddes mükemmel değildir,bozulmuştur,hatalarla doludu ve kendi içinde çelişkilidir” Oysa “ tanrının gerçek sözü” kitapta yazılmış bir şey değildir, “insanın kalbine ve zihnine kazınmıştır”

İnsanlık, dünyanın dönen kristal çemberlerin yuvası olmadığını, dünyanın tüm değerleriyle merkezde yer alıp,insanın güneş, ay,gezgenler, sabit yıldızlar ve bütün bunların ötesinde mücevherlerle süslü altın tahtında oturan, dokuz bol kanatlı, parıltılı serafim, çerubimler tahtlar ) dominioanlar,erdemler,güç, öncelikler, cebrail ve meleklerin coşku içindeki korosuyla çevrili Krallar Kralının ana düşüncesi olmadığıın öğrenmeye başlamıştı. Bu dünyanın çekirdeğinde yanan ruhlarla,çığlıklar atan,düşmüş melekler olan şeytanların işkence ettiği ruhlarla dolu çukur da yoktu. İlk insan çifitinin konuşabilen yılan tarafından baştan çıkarılıp yasak mevya yediği ve dolaysıyla insanların ölümlü hale geldiği Aden Bahçesi de hiç olmamıştı. İnsan türünün ortaya çıkmasındanh binlerce yıl önce ölüm vardı;dinazorlar, trilobitler(bedeninde üç bölme bulunan,soyu tükenmiş bir hayvan),kuşlar, balıklar ve memeliler, hatta neredeyse insan gibi olan yaratıklar zamanında ölüm vardı. Nuh’un oyuncak hayvan kolleksiyonuyla dolu gemisinin Elburuzların tepesine oturacağı evrensel bir tufan da hiç yaşanmamıştı. yoksa hayvanlar kıtalar arasında büyük bir güçle sıçramış,sürünmüş,yüzmüş ve seğirtmiş olmalılar;kanguru ve ördek gagfalı platipuslar ta Avusturalyaya,lamalar Peru’ya,Gina domuzları Brezilya’ya, kutup ayıları uzak kuzeylere ve deve kuşları uzak güneylere dağılmış olmalıydılar. Bugün bir filozofun bu tür saçmalıklarından kuşku duyduğu için 1600'de,Efendimizin Yılında Roma’da Campo dei Fiori’de canlı canlı yakıldığına ve ya Darwin’in 1859'da yayımlanan Türlerin Kökeni kitabına karşılık uzmanların bu tür söylenceleri tez olarak kitaplarına alıntılayacaklarına inanmak zor geliyor.

   “Akılsız yüreğinde: Allah yoktur” dedi(mezmurlar ) Ama bir başka tür akılsız daha var;daha tehlikeli ve kendinden çok emin; kalbinden şöyle geçiriyor ve bunun bütün dünyaya ilan ediyor: “Benimkinden başka tanrı yok”

    Giordanı Bruno (1548-1600) Campo dei Fiori’de yakılan ve şimdi heykeltraş Ferrari’nin yaptığı heykeli orada yükselen boşboğaz filozof, kalbinden “tanrı yoktur” dediği için yakılıp kül edilmedi;gerçekte içkin ve aşkın tanrının varlığına ilişkin yaszılar yazmış ve dersler vermişti. Bruno’nun anlayışına göre, aşkın Tanrı evrenin dışında ve ona önceldir ve mantıkla bilinemez. İçkinliğiyle de evrenin ruhunun ve yapısının ta kendisidir; evren onun görüntüsüyle yaratılmıştır ve bu anlamda mantıkla ve sevgiyle çok yaklaşık olarak bilinebilir tanrı her yerde ve her şeydedir; her şey, iyilik ve kötülük dahil bütün zıtlıklar, onda mevcuttur.Bruno,matematikçi Koprenikus’un doğumundan beş yıl önce kanıtladığı gerçeği öğretettiği için canlı canlı yakılmıştı; yani dünya Güneş’in çevresinde döner,Güneş, Dünya’nın değil. Katolik ve proteston,büktün Hıristiyanların ve Bruno’nun kendisinin de bildiği gibi,bu Kitabı Mukaddes’in öğretisinin zıttıdır. Hıristiyanlığın işkence tarihi boyunca gerçek sorun,hiçbir zaman Tanrı inancı olmamıştır;sorun Tanrı sözü olarak Kitabı Mukaddese ve onun yorumcusu olarak Kiliseye (hangi Kiliseye olursa) inanılması sorunudur. Bruno, Eski Ahit masallarının bilim, tarih ve hatta metafizik öğretmediğini,yalnızca bir tür ahlak içerdiğini düşünmüştür ve onlarla Yunan mitolojisini aynı düzeyde tutmuştur. Yunan mitolojisi de bir başka tür ahlak öğretir. İsa’nın bakireden doğumu ve ekmek ve şarabın İsa’nın et ve kanına dönüşümü gibi nazik konularda ortodoks görüşün dışına çıkmıştır. Ona göre Kilise’nin işlevi devletinkiyle aynıdır;toplumsal ve pratiktir. Toplumun güvenliği,üyelerinin refah ve geçimiyle ilgilidir. muhalefet ve mücadele devlet için tehlikelidir;devlet için gereken otoriter bir öğreti ve bunun zorla kabul ettirilmesi,dışardan ona uyulmasını sağlamaktır. Ama Kilisenin bundan öteye geçmeye hakkı yoktur;bilgi ve gerçeğin araştırılmasına karışmamalıdır,bunlar felsefe ve bilimin konularıdır.

  Dünyada yeni olup da sorun yaratan şey, yeni bilimsel araştırma yöntemiydi. Galileo, Kepler, Descartes, Harvey ve Francis Bacon zamanında büyük adımlarla ilerlemeye başlamıştı. Bütün duvarlar,sınırlar,çağlar boyunca kesin sanılan olgular kuşku altındaydı, sarsılıyordu. Daha önce böyle bir dönem yaşanmamıştı. Gerçekten de halen parçası olduğumuz,önümüze sürekli yeni alanlar açan bu çağ, önemi ve sağladığı olanaklarla ancak İÖ 8.-4. bin yıllarla karşılaştırılabilir. Bu çağda da Yakın Doğu’da uygarlık doğmuş,yiyecek üretimi,tahıl tarımı ve hayvancılık başlamış,insan türü toplayıcılığın ilkel koşullarından kurtulmuştu. Yerleşik toplumlar oluşturma olanağı yaratılmıştı. Önce köyler kurulmuş, bunlar kasabaların,kentlerin,krallık ve imparatorlukların kuruluşa giden yolu açmıştı. Leo Frobenius(1929) ) bu çağı Anıtsal Çağ olarak tanımlamıştır;bu çağ arık kapanmaktadır. Doğmak üzere olan çağa da Yerküresi Çağı adını vermiştir:" Artık kültürel çekimlerin etkisi söz konusu değil” diyor, “bir kültür aşamasından ötekine geçiş söz konusu. Bütün önceki çağlarda dünyanın ancak belli bir kesimi biliniyordu. İnsan çok dar bir yerden daha geniş bir yer tutan komşularına bakıyordu ve bunun ötesinde büyük bir bilenmezlik vardı. Bütün olarak dar görüşlülükten söz edebiliriz: sınırlar içinde kalınmıştı. Oysa şimdi görüşümüz dünyanın belirli bir bölgesiyle sınırlı değil. Gezegenin tümünü tarıyor. Bu olgu,ufukların ortadan kalkışı,yeni bir durum

   .” Söylediğim gibi insanın sırlardan kurtuluşunu getiren bu yeni durum öncelikle yeni bilimsel araştırma yönteminden kaynaklanıyordu. Ve bütün olarak insanlık serbest kaldığı gibi,teker teker bireyler de yerel sınırların bir zamanlar geçerli olan koruyucu fakat artık dağılan ufuklarının dışına çıkıyorlardı. Yerli topraklar, yerli ahlak anlayışı,gurup duygu ve düşüncelerine ilişkin yerel kipler,yerel kalıtımsal işaretler dağılıp çözülüyordu. Ama bu bilimsel yöntem de özgür olabilecek kadar cesur,kendilerine güvenen insanların zihinlerinin ürünüydü. Dahası, yalnız bilimlerde değil,yaşamın her alanında insanın kendi inançlarına sahip çıkma cesareti,kendi kararlarına önem verme onuru, kendi erdemlerine ve kendi gerçeklik anlayışına dayanmış yeni çağın geliştirici gücü olmuştur. Bu çağdaş şarap hasatında mayalandırıcılar bunlardır ancak bu şarabı güvenle içebilecek olanlar da cesaretli olanlardır.

    Yeni çağ, gemlerinden kurtulmuş,maceraya atılanların çağıdır;ama bu yalnız dış dünyaya açılma açısından değil, iç dünya açısından da geçerlidir. Geleneklerin klavuzluğundan çıkılmıştır. Yeni çağın özdeyişini en kısa ve güzel biçimde dile getiren söz belki de Einstein’in 1905'te ifade ettiği görelilik kuramının ilkesidir.:" Doğa, mutlak hareketi hiçbir deneyle saptama olanağı bulunmayan bir yapıdadır” Bu on bir sözcükte Avrupa’nın çeşitli bölgelerinde on yıl süreyle yapılan deneylerin özetini buluyoruz. Bu deneyler sabit bir standart,statik eter çevresi,yıldızların ve güneşin hareketlerinin ölçülebileceği sabit bir atıf çerçevesi(s:38) bulmaya yönelikti. Hiçbiri bulunamadı. Bu olumsuz sonuç, Sir Isaac Newton’un (1642-1727) Principa’da dile getirdiği kuşkularını doğrulamış oluyordu.

     “Uzak sabit yıldızlar bölgesinde veya belki onların da ötesinde mutlak hareketsizlik içinde bir cisim olabilir fakat bölgemizdeki cisimlerin birlerine göre yerlerinden,onlardan birinin bu uzak cisme göre aynı konumunu koruyup korumadığını bilemeyiz. demek ki bölgemizdeki cisimlerden mutlak hareketsizliği saptamak olanaksızdır”.

    Görelilik ilkesinin,12. yy’ın büyüsel Yirmi Dört Filozofun Kitabı ’nda mitsel, şiirsel, ahlaki ve metafizik olarak ifade edilmiş olduğu söylenebilir: “Tanrı, merkezi her yerde ve çemberi hiçbir yerde olan anlaşılabilir küredir”. Bu cümle yüzyıllarca bir dizi önde gelen Avrupalı düşünür tarafından iştahla alıntılanmıştır...

    Son dönem matematikçi,fizikçi va astronomlarımız bir bakıma yalnızca Avrupa düşüncesinde uzun zamandır bulunan genel bir ilkeyi kabul etmiş oluyorlar. Oysa daha eskiden, eski Sümer dünya görüşünde,Eski Ahit’de de bulunduğu gibi,durağan bir kozmolojik düzen varsayılıyordu ve ahlaki düzenle karşılaştırılan ruhbanca bir kavramla ele alınıyordu. Şimdi, ölçme aletimize göre değişen kozmolojik ölçümlerin hepsinin göreliliğini kabul ettiğimizde,bütün yargılarımızın da (Nietzche’nin sözlerini kullanırsak) “insancıl, her şe ile insancıl” olduğu bir ahlak anlayışı geçerli oluyor.

    Oswald Spengler Batının Çöküşü adlı yapıtında “tarihsel sahte dönüşüm” kavramını,açıkladığı üzere “eski yabancı kültürün,bir ülkeyi, o ülkede doğan genç bir kültürün soluk alamayacağı ve saf,özgün ifade biçimleri kazanamadığı gibi kendi bilincine bile tam varabilecek kadar gelişemediği biçimde kapladığı durumları” anlatmak için kullanır. Benzetme, mineroloji biliminden alınan terimle yapılmıştır. Sahte dönüşüm terimi bir kaya çatlağı içinde oluşmuş kristalin aldatıcı dış görünüşünü veya benzeri karışık oluşumlardaki iç yapıyı anlatmak için kullanılır.

     Levanten (veya Spengler’in adlandırdığı gibi Mecusi) kültürün önemli bir bölümü Yunan ve Roma baskısı altında gelişmiştir ve aniden, Muhammed’in ortaya çıkışıyla,özgürlüğe kavuşup kendi özel İslam uygarlığı biçimini alarak gelişimini sürdürmüştür. Benzer biçimde Kuzey Avrupa kültürü de Gotik dönem boyunca hem klasik Greko-Romen hem Levanten kutsal kitap anlayışlarının etkisi altında gelişmiştir. Bunların ikisinde de insanoğlu için tek yasa anlayışı vardır; bu anlayıştan kurtulmaya yeni başlıyoruz.

    Kutsal kitap yasasının, doğadan uzak bir Tanrının özel vahiyleri yoluyla elde edilen,doğaüstü bir düzene ait olduğu varsayılır. Bu tanrı bireysel iradenin mutlak itaatini istemektedir. Fakat ikili mirasımızın klasik döneminde de aynı biçimde tek, normatif ahlak yasası anlayışı vardı. Fakat bu da mantıkla kavranılamaz doğal bir yasaydı. Ama çağdaş antropoloji,tarih, psikoloji ve fizyoloji arşivlerimizin kanıtladığı bir konu varsa, o da tek insan normunun bulunmadığıdır.

    Britanyalı anatomist Sir Arthur Keith, 1931'de bu göreliliğin psiko-sematik belirleyiciliğini sınamıştır. Genel Okuyucu adıyla anılan yazısında şöyle demektedir:" Beyinde 18 milyar mikroskopik canlı birim veya sinir hücresi vardır. Bu birimler sayısız gruplar oluşturur ve bu gruplar da bir arada iletiyşim sistemi yaratırlar; bunların karmaşıklığı insanın yarattığı telefon sistemiyle karşılaştırılamayacak kadar fazladır. beyindeki milyonlarca sinir biriminden hiçbiri yalıtılmış durumda değildir. hepsi birbirine bağlıdır ve ve gözlerden ve kulaklardan parmaklardan, kol bacaktan ve tüm gövdeden durmaksızın beyne akan sonsuz bildiri akışını değerlendirmekte görev yaparlar” Ve buradan sonuca geliyor Keith:

   “Eğer doğa iki basit parmakta aynı biçimi oluşturmuyorsa, oluşumu sonsuz bir karmaşıklık içeren iki beyinde aynı biçimin oluşma olasılığı ne kadar olabilir! her çocuk belirli yetenekler, eğilimler, beceriler ve içgüdüsel dayanaklar dengesiyle doğar. Bu denge hir birinde ötekine ve her beyin farklı deneyim akışıyla karşı karşıya kalır. Dolaysıyla, bir insanın yaşamın gerçekleri konusunda başkasıyla anlaşamamasına şaşırmıyorum., fakat doğuştan gelen çeşitliliğe karşın, çoğunun geniş oranda  uyuşmuş olmasına şaşırıyorum”.

    Böylece ,Einstein’ın dıştan ve Keith’in içerden tanımladığı dünyada mutlak durağanlık noktası yoktur; tanrının insanının üstüne çıkıp güven içinde olacağı veya Prometheus’un çakılacağı bir Çağlar Kayası da olmayacaktır. Fakat bu da Gotik sonrası Avrupa’da sanat ve felsefede bilinip kabul edilmiş bir konudur Örnek olarak,metafizik bir anlayışla Arthur Schopenhauer’in (1788-1860) yazılarında bulunur. Bu melankolik deha-Buda gibi yaşamın acılarını görerek-Vedacı ve Budist düşüncenin değerini kendince anlayan ilk önemli Batılı filozoftur. Fakat bireyin tekil niteliği üstüne geliştirdiği metafizik temeldeki öğretisiyle, Hint düşüncesinin bireysellik karşısındaki aldırmazlığından tamamıyla uzaklaşmıştır. Hindistan’da amaç,ister Hinduizm, Budizm, ister Jainizm olsun, öncelikle mutlak kast yasaları, sonra zaman rüzgarlarına karşı aldırmazlığı getirecek olan tamamlanmış ve aşamaları saptanmış yoldan geçerek bireysellikten arınmaktır. Buda’nın kendisi yalnızca Buda’ların zaman dışı öğretilerini yenilemiştir ve bütün Budalar, bireysellikten arınarak aynı olmuştur. Schopenhauer’e göre ise (sonunda yaşam arzusunun reddini en yüce ruhsal amaç olarak gördüğü doğruysa da) kast veya toplumsal düzen değil, karakter gerçekleştiren sorumlu özgürlüğü veren akıl, sevgi ve iyi davranışlar ahlaki bir değer taşırlar. Genel klavuzluğu yapan formülü şöyledir: “Kimseye zarar verme fakat olduğu kadar her şeye yararlı ol”

    Schopenhauer’in görüşünde homo sapiens, evrimde “tür” sözcüğünün ötesine geçilen bir aşamayı göstermektedir. Tür sözcüğü hayvanlar için kullanılır,insan ise tek başına her birine tür denilebilecek kadar birey olmuştur. Şöyle yazar: “ Hiçbir hayvan, bu derecede bireysellik sergileyemez. Gelişkin türlerin bazı belirtiler gösterdiği doğrudur ama onlardan bile egemen olan türün karakteridir ve fizyonomide bireysellik söz konusu değildir. Daha alt sınıflara indiğimizde ,türlerin ortak karakterleri karşısında bireysel karakterlerin özellikleri yok olmaya başlar ve sonuçta ortada kalan yalnızca genel fizyonomik özelliklerdir.”

   Schopenhauer görsel sanatlarda güzelliği ve türlerin zerafetini amaçlayanlarla bireyin karakterini ortaya (s: 41) koymaya çalışanlar arasında fark olduğunu gözlemler. Hayvan heykel ve resmi birinci türe girerken,portre ve büst çalışmaları ikinci türü oluşturur. Nü arada bir yerde bulunmaktadır çünkü burda, en azından klasik sanatlarda,şekil türün güzelliğini sergilemeyi amaçlamaktadır,bireyin karakterini değil. Bireyin bulunduğu yerde, figür çıplak da olsa, resim gerçek “nü” değildir. Fakat çıplaklığın kendisi eğer öznenin karakteri üstünde yoğunlaşmışsa portre aşamasına çıkartılmış olabilir çünkü Schopenhauer’in değerlendirmesine göre bireysellik tüm gövdeyi içerir.”

     Böylece klasik sanatta görülen aşamanın,doruğun,ayakta duran çıplak olduğuna varıyoruz: insan türünün Yunan felsefe ve ahlakının ruhsal norm arayışında olduğu gibi, fiziksel ülküsel bir norm olarak değerlendirilişi. Fakat öte yandan, Rönesans ve Barok’un doruğunda portre sanatı gelişmiştir. Örnek olarak Titian, Rembrandt, Dürer ve Velasquez’in tuvallerinde görüldüğü gibi. Bu dönemde çıplaklar bile portredir ve büyük tarihsel yapıktlarda,Velasquez’in “Breda’nın teslim Oluşu”nda (Prado’da) olduğu gibi,gene egemen olan portredir.Tarih olayları kişinin dışında, bugün “değişim rüzgarları” diye adlandırılan (tarih kendiliğinden oluşuyormuş gibi) anonim etkiler değildir,belril bireylerin becerileridir. Ve yaşamın büyük ve küçük olaylarında vurgu-Toulouse-Lautrec’in Moulin Rouge’nda olduğu gibi-karakter üstündedir.

   Bu yapıtların ustaları türümüzün yeni çağ şafağının söktüğünü gösteren peygamber-kahinlerdir. Dünya mucizesini en kolay anlayabileceğimiz yönüyle ifade ederler: hayvanlar veya insanüstü göksel varlıklar,oluşan hatta kendilerini aşan ülküsel insanlar panteonu yerine mevcut anı yakalayan gözün yakalayabildiği gerçek bireyler çizilmektedir.

     Filozoftan bir alıntı daha yapayım:

   “Genel insan biçimi bizim genel insan irademize tekabül eder,birey gövdesiyle kişisel karakterdin iradesinin bireyselliğini ortaya koyar; böylece insan gövdesi her özelliğiyle karakteristik ve ifade doludur.”

    Schopenhauer’e göre bireysel karakterin nihai temeli,Sir Arthur Keith’in bulgusuyla tam bir uyum göstererek,araştırma ve çözümlemenin ötesindedir;doğumla birlikte gelen bireysel gövdedir. Dolaysıyla bireyin içinde yer aldığı çevre koşulları karakteri belirlemez. Zamana bağlı gerçekleşmenin ancak üst ve alt sınırlarını gösterir. Tohumun gelişimde toprak ve yağmurun gösterdiği etki gibi. O zamana kadar başkalarınca kliniğe ait diye görülen konuda merak içinde "çocukluk ve ilk gençlik yıllarının deneyim ve aydınlanışı,daha sonraki yaşamda sonradan edinilen bütün bilgi ve deneyimin türleri, standartları ve biçimleri haline gelir" diye yazıyor, "bunlar sonraki her şeyin sınıflandırılmasında kullanılan kategoriler gibidirler- her zaman bilinçli olmasa da. Öyle ki çocukluk yıllarımızda sonraki dünya görüşümüzün temeli atılır ve onunla birlikte yüzeyselliği veya derinliği de oluşur:sonraki yıllarda bunlar dağılacak veya gerçekleşecektir fakat özleri değişmeyecektir."

  Newton

    Newton, tarihin gerçekten dahi olan bilim adamlarından biriydi. O, bilim tarihinin kilometre taşlarının en büyüklerindendi;bir devdi. Bakın yazdığına: " Çünkü camı parlatabiliyorum. Merak edip camı parlatabildiği için beneklerin olamayacağını nereden çıkarıyor diye şaşırabilirsiniz. Newton mercek ve aynalarını kendisi cilalardı; bu arada da cilalarken cama ne yaptığını biliyordu: bir cam parçasının yüzeyine her seferinde daha ince tozlarla çizikler kalıyordu. Çizimler inceldikçe camın yüzeyi donuk grilikten (çünkü ışık kalın çizgilerden saçılır), şeffaf bir açıklığa (çünkü aşırı ince çizgiler ışığı geçirir) döner. bundan da ışığın, yüzeydeki çok küçük çizikler ve benekler gibi düzensizliklerden etki

(Yazar ali hikmet)
0 Yorumlar | Yorum Yaz | Baglantı

Bilimsel Devrim - Copernicus -11/2/2007


"Geleneksel teorileri çürütecek birçok kanıt topladım. Ancak bazı kimselerin gözünde ölümsüz bir ün kazanmış olan,ama birçok kişi için de alay ve aşağılama konusu olan üstadımız Copernicus'un yazgısını paylaşmaktan korktuğum için bunları gün ışığına çıkarmıyorum."

Galileo ( Kepler'e mektubundan,1609)

Modern bilim ne demek? Bilimsel devrim ne zaman başladı,bunun anlamı nedir?

Kopernik'i kim neden Cehenneme aday gösterdi? Redaktörü, Kopernik'e nasıl bir oyun oynadı?

Kopernik,Papaya neden ve nasıl bir mektup yazdı? Galile'nin bilim tarihindeki önemi nedir?

Newton, iki üç yüzyılda dünyaya gelebilen bu ender deha nerelere el attı? Newton neleri buldu? Newton'un bir de "öteki yüzü" olduğunu biliyor musunuz?Modern Bilimin Oluşumu,sanıldığı gibi,yakından uzağa olmadı. Tersine uzaktan yakına doğru,yani gökyüzünden yeryüzüne ve insana doğru oldu.Galile,teleskopla keşfettiği yıldızların isim babalığını kimlere satmaya çalıştı? Satabildi mi? Osmanlılar,Güneş merkezli sistemden ne zaman haberdar oldu?

Bize Dünyanın değil, Güneş'in merkezde olduğunu gösteren (Copernicus),Hareket bilmecesine el atarak hareketin göreliliğini açıklayan(Galile),Gezegenlerin yasalarını bulan (Kepler),Işıktan yerçekimine bir dizi olayın yasalarını bulan(Newton) insanlar, modern bilimin mimarlarıdır. Sonrasını Dalton, Faraday, Hertz,Huygens,Cannizzaro,Maxwell gibi dehalar getirecektir. 20. yy bilimi ise, Becquerel,Curi'ler,Planck,Einstein,Millikan, Rutherford,Bohr ile derin köklerini atacak,Heisenberg, Pauli, Dirac,Hahn,Lisa Meitner,Feynman,Hawking,Penrose .ile boy verecektir.

Coulomb ve Dante'nin Evreni:Genişleyen Ufuklar

Anımsayacağınız gibi Dante (1265-1321), Cennet'i Araf Dağı 'nın tepesine yerleştirmişti; onun zamanında bu dağ bütün Güney yarımküreyi kaplayan hayali okyanusun ortasına yerleştirilmekteydi. Çünkü o zaman Güneyde yalnızca kum, deniz ve Araf Dağı bulunduğu düşüncesi vardı. Ve Kolomb da başlangıçta bu düşüncedeydi. Hiç kimse denizlerdeki yolculukta bir kıta ile karşılaşabileceğini düşünmüyordu;ama köprüleri atarak denizlere açılmaya istekli kişi oydu.Dünya’nın "armut biçimli, bir bölümü yuvarlak fakat sapın çıktığı öteki bölümü uzun" olduğunu veya " tam yuvarlak top gibi, bir tarafında kadın göğsünün ucu gibi yükselti var " diye yazıyordu..Yükseltinin güneyde olduğuna inanıyordu ve üçüncü yolculuğunda, gemisi kuzeye doğru, güneye gittiğinden daha hızlı yol alınca, aşağı doğru gitmeye başladıklarına inandı. Birkaç hafta önce, yolculuğunun en güney noktasında, Tirinidad Adasıyla Güney Amerika kıtası arasında seyrederken koca Orinoco'dan okyanusa akan tatlı su hacmini görünce, suların denizle birleştiği yerdeki "gök gürültüsü gibi ses" ve gemileri neredeyse batıracak gibi gelen dalgaların yüksekliği onu bu kadar tatlı suyun kaynağının ancak Cennetten akan dört ırmaktan biri olabileceğine inandırmıştı; bu hatasının doğruluğuna daha fazla güvenerek armutun sapına geldiklerini düşünmüştü. Kuzeye seyrederken Cenneti arkada bırakıyordu. Daha iki yüz yıldan az süre önce Aqinas mantıklı fikir yürütmelerle Adem'le Havva'nın kovulduğu Cennet Bahçe'sinin bu dünyada, aranıp bulunabilecek gerçek bir yer olduğunu göstermeye çalışmıştı. "Cennetin yeri" diye yazıyordu "aşılması mümkün olmayan dağlar veya denizler veya sıcak bir bölgeyle insanların yaşadığı bölgeden ayrılmış olmalıdır ve topografya hakkında yazan insanlar bu nedenle oradan söz etmiyorlar.' Saygın Bede beşbuçuk yüzyıl önce makul biçimde, Cennetin biçim sahibi bir yer olamayacağını tamamıyla ruhsal olması gerektiğini savunmuştu. Augustine ise böyle bir görüşü reddetmiş, Cennetin hem cismani hem ruhani olduğunu ileri sürmüştü. Aquinas'ın bağlandığı da Augutine'in görüşü olmuştu. Kolomb yalnız dünyadaki değil gökteki cennete de darbeler indirecek bir dizinin ilkini başlatmış olduğunun farkına varmadan öldü. 1497'de Vasco de Gama,Güney Afrika'yı ve 1520'de Macellan, Güney Amerika’yı dolandı; denizlerin geçilmez bölgesi de aşılmış fakat Cennet bulunamamıştı. 1543'te Kopernik Güneş merkezli evren tezini yayınladı ve altı yol sonra, daha önce de göz attığımız gibi, Galile teleskopla araştırmalarına başladı. Ve gene gördüğümüz gibi bunlar hemen yeni kozmolojinin Kutsal Metinlere karşı olduğu suçlamasıyla mahkum edildiler... Dünyanın merkezi için artık "dönen dünyanın hareketsiz noktası" uygun popüler bir simge değil, ocakta ve her yerde, her atomda ve belki de dünyamızın galaksimizde bir aydan başka bir şey olmadığı dış dünyanın kavranılamaz uzaklıklarında. Şair Robert Jeffers'in satırlarıyla:

     “Atom sınırlarının yıkılması

Güneşe çekirdek, gezegenlere elektron olduğunu bilerek

Dua etmeden, kendin eşitleyerek, bütünü bütünle, mikrokozmozu

Girmeden ve girmeyi benimsemeden, daha eşit biçimde, daha açık, daha inanılmaz birleşmeyle

Öteki uçla ve büyüklükle; duygu yüklü kimliği kavrayarak.

” Batıl inanç nedir? Basitçe , geçmişten kalan, kalıntı olan bir şeyin hala üstünde durarak ona inanmaktır". Örnek olarak dönen, tabak biçimli dünyanın üstüne Güneş'in altın kapısını oluşturduğu bir kubbenin kapatılmış olduğu ve bu kapıdan sonsuzluğa gidildiği biçiminde düşünüş İÖ sekizinci bin yılda "batıl inanç" değildi; ampirik olarak o zamanın çıplak gözle yapılmış gözlemlerine dayanıyordu. Bunun ruhsal değeri imgenin yapısından gelen bir şeye bağlı değildi, gücünü insanın evrenle uyum içinde olduğu anlayışını önermesi ve desteklemesinden alıyordu. Fakat sözlük anlamıyla ele alınan ve bugün de ısrar edilen böyle bir kozmik imge, evrenin bilinen gerçekleri kadar bu gerçekler karşısındaki bilim ve uygarlıkla da, Galileo'nun davasının da gösterdiği gibi, uyumu değil uyumsuzluğu getirirdi. Çapasının dibinden uzaya bakan neolitik tarımcı, ziggurat koridorlarında gezegenlerin hareketlerini izleyen Ruhban sınıfı, kitaplarının yenilenmiş versiyonundan alıntı yapan modern din adamı değil, bugün nasıl bakacağımızı bize öğretenler inanılmaz mükemmellikteki bilim adamlarımızdır: ve eğer yüreği kaynağına taşıyacak uygun araç merak ve alçakgönüllülük ise, sakin bir Pazar sabahı evde kalıp saman yollarının fotoğrafına denetimli bir tefekkür içinde bakmanın bu seyahat için uygun bir zahitçe başlangıç olacağını düşünebilirim.

Copernicus Devrimi

R. Feynman Fizik Yasaları Üzerine(TÜBİTAK yayınlarından) adlı yapıtında“Doğa yasalarının tuhaf bir özelliği vardır; sağduyudan ve sezgisel olarak apaçık olandan giderek uzaklaşıyor gibi görünürler.” der. Sezgi/sağduyu, deneysel gözlem sürecinin geçmişteki aşamalarında,olayların“akla uygun” açıklamasının temeliydi. Nicolaus Copernicus(Kopernik)le birlikte doğa yasalarının “tuhaf özelliği” açıkça görünmeye başladı. Bilim tarihi bakımından insan aklının yakın zamanlardaki en büyük devrimi, Dünya’nın değil Güneş’in merkez olduğu bir sistem düşüncesidir. Copernicus, gerçekten “sağ duyu” denen alışılmış, “herkesçe açıkça kabul edilen” zihniyete insan aklının ilk ve en büyük saldırısıdır.  B.Russel (1872-1970) bu konuyla ilgili olarak şöyle der: “Din ile Bilim arasındaki ilk, kimi yönlerden de en önemli kavga, bugün Güneş Sistemi adını verdiğimiz düzenin merkezinin Güneş mi yoksa Dünya mı olduğu konusundaki gökbilimsel tartışmadır.” Galileo'nun başta aktardığım sözleri Kopernikçi olmanın ne denli tehlikeli ve düşünceye gözbağı getiren özellikte olduğunun açık kanıtıdır.1600 yılında Kopernikçi olduğu gerekçesiyle Roma'da bir direğe bağlanarak yakılan Giordano Bruno'nun hayalinin ürpertisi hem Galileo'nun,hem de Newton'un aklını sık sık karıştırmıştır.

     Copernicus (Kopernik )(1473-1543) 1473 yılında Polonya' nın Torun kentinde doğdu. Bu çocuk, 1543 yılında büyük bir bilim adamı olarak ölecek; ama aynı yıl kitabı doğacaktı. Kitabının adı: "Yerin Gökyüzündeki Devirleri Üzerine " idi. Gençliğinde İtalya'ya yolculuk yaptı ve Rönesans atmosferinden bir parça teneffüs etti.1500 yılında Roma'da bir matematik okutmanlığı ya da profesörlüğü aldı.1503'te doğduğu yer olan Frauenburg'a döndü. Orada din adamı oldu.

Bütün zamanların en büyük devrimiydi bu. "Kopernik devrimi denen çalışma, ortaçağdan modern dünyaya, şimdi bize masal dünyası gibi gelen bir görüşten günümüzün gerçekçi anlayışına geçişin yüce bir simgesini oluşturuyor. Aslına bakılırsa bu devrim özünde ne büyük bir buluşa, ne yeni bir düşünceye dayanmakta, ne de devrimi başlatanın kendi felsefesinde köktenci bir değişikliği içermektedir. Kopernik devriminin tüm önemi, yol açtığı büyük gelişmede yatmaktadır denebilir. Kopernik, geçmiş çağlarda birkaç örneği olan, ama bizim karmaşık modern dünyamızda eşine rastlamayı pek ummadığımız evrensel dehalardan biridir. Din adamı, devlet adamı, bilgin, hukukçu, sanatkar, şair, hekim, ekonomist, matematikçi, astronom-o, bunun hepsiydi; ama onun asıl tutkusu- tabii "tutku"bu denli ılımlı ve ince bir düşünür için yerinde bir sözse-matematiksel astronomiydi. Önce Cracow Üniveristesinde, daha sonra Bolonya (Bologna) ve Roma'da uzun süren bir öğrenim döneminden sonra, 1506'da 33 yaşındayken Frauenburg Katedrali rahipliğini üstlenmek üzere ülkesine döndü; Zamanının çoğunu Almanlarla mücadele ederek ve para reformu yapmakla geçirdiği boş zamanlarında ise gökbilime kafa yorduğu anlaşılıyor.1543'te ölünceye dek çeşitli etkinliklerini sürdürdü; ama onu sürekli meşgul eden şey, kafasında oluşturduğu astronomi sistemini yetkinleştirmekti.

    Kanıtı da son derece basitti. Mars , Jüpiter ve Satürn, yıldızların izlediği yöne ters yönde hareket ettikleri için bu bozuk hareket gökbilimcilerin dikkatini çekmişti. Kopernik, bunun şöyle açıklanabileceğini söyledi: Bu gezegenler, Dünya' ya oranla Güneş' ten daha uzakta bulunan gezegenlerdir. Bunun için de Güneş' in onları sürekli yörüngesi üzerinde yakalayıp geçmesi gerektiğini anladı. Bu düşünce yeni değildi aslında .Kopernik' ten 1700 yıl önce Sisamlı Aristark ve kendi çağında da Nicolaus Cusanus, benzer düşünceleri ortaya atmışlardı. Ama o, düşüncelerini ayrıntılarıyla işleyip geliştirdi ve kuramın bilimsel babası oldu[2]. 15. yüzyıl sonlarında olduğumuzu anımsayalım. O zaman da akıldan geçen her şey yazılamaz, yazılsa da basılamazdı. Ve de büyük Kopernik' in diplomasisini. Batı Avrupa' da Hıristiyanlar ikiye ayrılmışlardı. Birinin başında Papa, öbürünün başında Luther bulunuyordu. Luther, Papa' ya başkaldırmıştı. Sözünü esirgemeden Katolik ilahiyatçılara şiddetle saldırıyordu. Öte yandan, Kopernik' in yeni kuramını işittiği zaman, ona ahmak demekten de geri kalmamıştı. Hey gidi günler...Kopernik, düşüncelerinin kiliseyi çok öfkelendireceğini biliyordu; o da kalktı kitabını kiliseye adadı. Yani, Papa’ya.. Papa 3. Paul' a şöyle yazıyordu:

     Copernicus'un Papa'ya Mektubu:

"Elbette kutsalın kutsalı efendim, şunu çok iyi biliyorum ki, kimileri Yer' in devinimleri hakkındaki kitabımı onaylayacak, kimileri de onu yazdığım için, aslında dikkate almamam gereken gürültüleri edecek( Kopernik kendinden emin). Ama ben, her şeye rağmen gerçeğe uymayan görüşlerin bir yana bırakılması gereğine inanıyorum ( Ve hücuma başlıyor) Fakat, uzun zaman önce, insanlara çağlar boyu anlatılan saçma bir peri masalını, yani yer' in göğün ortasında onun merkeziymiş gibi hareket etmeden durduğunu okuduğum sıralarda, tam tersine hareket ettiğini savunmaktan çekinmiştim. Gerçekten kimi zaman Pythagorasçılar ya da benzerleri gibi bilgiyi kitaplarla değil de kulaktan kulağa yalnız arkadaşlarına ya da yakınlarına aktaranları taklit etmenin daha iyi olup olmayacağını düşündüm. Bana öyle geliyor ki onlar, buluşlarının, bir kitap yazmanın ondan bir yarar sağlanmayacaksa anlamsız olduğunu düşünenlerce küçümsenmesinden korktukları için böyle yaptılar. Bir de, başkalarını bilgilendirmekten heyecan duyan ama genellikle arılar arasındaki erkek arılardan daha fazla uğraşmanın çok aptalca olduğunu düşünenler var. Dolaysıyla bunları düşündüğümde, görüşlerimin yeniliğinden ve sözde saçmalığından korkulacağı kaygısı, beni bu kitapla ilgili olarak yaptığım bütün çalışmaları bir kenara atmaya sevk etti. Fakat arkadaşlarım, durumun başka türlü olduğuna beni ikna etti. Bunların en başında gelenlerden biri bilimin her alanında çok tanınan Capua Kardinali Nicholas Schonberg' di. Ondan sonra gelen, bütün gizli meselelerde en bilgili kişi olan Kulm Piskoposu Tiedemann Giese' di. Bana durmadan, hatta kimi zaman kınayarak, dokuz yıldan fazla bir süredir elimde tuttuğum bu kitabı yayınlamam için ısrar etti. Dünya' nın hareketi ile ilgili öğretimin ilk bakışta saçma göründüğünü, ama insanların dağılıp giden saçmalık bulutlarını görmesinden sonra uyandıracağı hayranlıkla öğretimin değerinin daha büyüyeceğini söylediler. Bu ricacıların yüreklendirmesi ile en sonunda çalışmamı yayımlamaları için onlara izin verdim.

    Kutsal Efendimiz, kabul edilen matematiğin ve sağduyunun tersine, Dünya' nın hareket ettiğini düşünmeye nasıl cüret ettiğimi duymayı özellikle isteyebilir. Her şeye karşın matematikçiler, gezegenlerin hareketleri konusunda aralarından anlaşmış değillerdi. Hatta Güneş ile Ay' ın hareketi konusunda o derece kesin bir kararsızlık içindeydiler ki büyük yılın değişmeyen uzunluğunu kanıtlayamadılar. (Güneş Yılını ilk kez İ.Ö. yaklaşık 100' de Hipparkhos buldu. Aşağı yukarı 26 bin Dünya Yılına eşittir ve Yıldızların Yer' in çevresindeki turlarını tamamlayıp ilk konumlarına geldikleri süreye karşı gelir. Eksen kayması diye bilenen bu görüngü, yıldızların herhangi bir hareket döngüsü yüzünden değil, Yer' in devir ekseninin yönündeki derece derece ortaya çıkan değişiklikten kaynaklanır. Yazarın dip notu s: 102) Bu konularda sorular sorulduğunda ne hakkında konuştuklarını bilmediklerini gösterdiler. Çünkü gezegenlerin Dünya' nın bulunduğu ortak bir merkez etrafında daireler çizdiğine inananlar, böyle daireleri açıklayacak bir görüngü yakalayamadılar. Fakat bütün çemberlerin merkezlerinin ayrı olduğunu savunanlar, diğerlerinin savlarının saçmalığını göstermeye yetecek kadar olağandışlıklar olduğunu kabul etmek zorunda kaldılar. Dahası onların açıklamak için hiçbir kanıt bulamadıkları evrende kesin bir denge vardı. Onların dizgeleri ellerini, ayağını, başını, kollarını ve bacaklarını farklı farklı bedenlerden alan bir insan gibidir. Bunun sonucunda ortaya çıkan yaratık ancak bir canavara benzeyebilir. Onun için onların dizgelerinin hepsinde temel bir noktayı görmezlikten geldikleri ya da hem garip hem ilgisiz birşeyi dizgelerine soktukları görülür. Belli ilkeleri izleselerdi bu böyle olmazdı.

    Geleneksel matematiğin kaosu üzerine uzun uzun düşündüm. Yer'in en küçük ayrıntıları üzerine başka bakımlardan o kadar eksiksiz araştırmalar yapmış filozofların arasında dünya makinesinin olmaması beni usandırmağa başladı. Bu nedenle, gök kürelerinin devinimlerinin okullarda öğretildiği gibi olmayabileceğini düşünen birinin olup olmadığını bulup çıkarmak için bütün filozofların ele geçirdiğim kitaplarını yeniden okudum. Önce Cicero’ya göre, Niketas’ın (ya da Hiketas’ın) Dünya’nın hareket ettiğini öğrendim. Sonra Plutarkhos’ta başkalarının da bu düşüncede olduklarını buldum:

   ‘ Kimileri Dünya’nın kımıldamadan durduğunu söylüyor; ama Pythagorasçı Philolaos onu merkezi ateşin çevresinde, Güneş ile Ay’ın hareketlerine uygun olarak eğri bir çember içerisinde hareket ettiği görüşündedir. Pontuslu Herakleitos ile Pythagorasçı Ekphantos Yer’e ilerleyen değil de, kendi ekseni etrafında döndürülen bir tekerleğin dönüş biçimine uygun bir devinimi yakıştırıyor. Bunun için, diyorlar, Yer kendi merkezi etrafında batıdan doğuya doğru döner.”

    Bundan sonra ben kendim Yer’in hareketi üzerine enine boyuna düşünmeye başladım. Görüş saçma gelmekle birlikte , diğerlerine bahşedilen yıldızlarla ilgili görüngüleri açıklamak için canlarının istediği gibi daireler düşünme özgürlüğünden haberim olduğundan, Yerin hareketi ile ilgili kanıtlar bulmak için bana da seve eve izin verilebileceğini düşündüm.

   Böylece Dünyaya atfettiğim bu hareketleri benimsedikten sonra yaptığım uzun gözlemlerde şunu gördüm: Diğer gezegenlerin hareketlerini Dünyanın hareketlerine eklemek bu gezegenlerin görünme sıraları o kadar kuşkuya yer bırakmayacak ölçüde açıklıyordu i, modelin tek bir parçası bile geri kalanında bir karışıklık yaratmadan değiştirilemiyordu.

   Gezegenlerin, bugüne dek gizemini koruyan devinimleri ve ortaya çıkışları Dünyaya devinimi atfettiğimizde açıklık kazanıyor. Bir şeyleri kanıtlamak için topladığım delilleri gelişigüzel değil de derinlemesine inceler ve bir yargıya varırlarsa usta matematikçilerin de benimle aynı düşüncede olacaklarından kuşkum yok. Bilginlerin de bilgin olmayanların da hiçbir biçimde yargıdan kaçmadığımı görebilmesi için, emekler iminin sonucunu başka birine değil de siz Kutsal Efendimize adamayı yeğledim; özellikle de Dünyanın yaşadığım bu çok uzak köşesinde bile, konumuzun saygınlığından ötürü çok yükseklerde tutulduğunuz için, bir de edebiyat ile matematiğe duyduğunuz, otoriteniz ve kararınızla iftiracıların kötü niyetli saldırılarını kolayca bastırabilecek sevginiz nedeniyle.”

     Kazara, matematikten bütün bütün habersiz insanlara ek olarak üzerlerine bu konularda karar verme sorumluluğu alanlar çıkar, Kutsal metinlerde “kendi amaçlarına uygun olarak hainci çarpıttıkları” bazı bölümlere dayanarak kitabımı şiddetle eleştirmeye cüret ederlerse, bunun benim için hiç önemi yok. Yargılarını aceleyle verdikleri için önemsemem. Onları, Yer’in düz olduğunu ilan edip yuvarlak olduğunu söyleyenlere çocukça sözler eden ünlü yazar Lactanius’a benzetirim. Bunun için böyle bir şeyin beni de güldürmesi hiç şaşırtıcı olmaz.

      Matematik yalnız matematikçiler için yazılabilir, fakat yanılmıyorsam kitabımın siz Kutsal Efendimizin devletine de bir katkısı olacak. X. Leo’nun Papa olduğu dönemde Lâternan Meclisi’nde Hıristiyan Takviminin düzeltilmesi sorununun ortaya çıkmasının üzerinden çok geçmedi. O zaman, yıl ile ayların uzunluğu ve Güneş ile Ay’ın hareketleri doyurucu bir biçimde saptanamadığından, bu sorun bir çözüme kavuşturulamamıştı. O günden başlayarak, o sırada bu konuda önder olan ünlü bilgin, Romalı piskopos Peder Paul’un telkinleriyle bütün dikkatimi bunlarla ilgili dakik gözlemlere çevirdim. Artık bu konuda ulaşmış olabileceğim noktayı özellikle siz Kutsal Efendimizin ve bütün öteki bilgin matematikçilerin kararına bırakıyorum”

-Nicolaus Copernicus- .

Kopernik’in Cehennemdeki Adaylığı

Kopernik ' in Güneş merkezli sistemi, yalnızca modern astronominin temelini atmakla kalmadı; çağlar boyu süren görünüşe dayalı şekilci düşünceye son verdi. Bu konuda Batı dünyasında az can yakılmadığını aşağıda okuyacaksınız;önce küçük bir öykü:

  John Donne, büyük bir ozandır, İngiliz’dir. Kardinal Ignatius adlı satirik eserinden bir öykü aktarmak istiyorum: Öyküye göre, öteki dünyanın ileri gelernleri bir toplantıdadır ve cehenneme bir yönetici seçmek isterler. Adaylarda aranan tek koşul, ölmeden önce dünyanın başına çok büyük dertler açmış olmalarıdır. Herkes söz alır ve hayatta iken yaptığı kötülükleri anlatır. Bu arada Kopernik de aday olur. Bunu duyan Ignatius, bir astronomun cehennemde işi olmadığını söyleyerek Kopernik' e karşı çıkar. Kopernik, ise şöyle der:

    "Şimdiye dek konuşanlar, dünyada yapmış oldukları kötülükleri anlattılar. Oysa ben, tüm evrenin altını üstüne getirdim, bundan daha kötü ne olabilir?"

       Ignatius’un yanıtı şöyledir:

    "Sen sadece bir varsayım açıkladın. Bunda bir kötülük yok, zira varsayımların insanlara bir zararı dokunmaz. Ama eğer varsayımın Papa tarafından lanetlendiyse, artık varsayım olmaktan çıkmış ve doğruluğu kanıtlanmış demektir. İşte o zaman sen de, seni lanetleyen Papa da cehenneme gidebilirsiniz".

    John Donne bu satırları 1611 yılında yazmıştı. Ama Kilise acımadı. Kopernik 1616 da, Galileo ise 1632 de Kilisenin hışmına uğradı. Bu da ozanın ne denli ileri görüşlü olduğunu kanıtlamıyor mu?

 Kopernik yalnızca bir astronom değildi, aynı zamanda doktordu. Çok okuyan bir insandı. Gençliğinde İtalyan bilim adamlarıyla sohbetler etmişti. Eskiden her sabah, şehir dolaylarındaki hastalarını görmeye giderdi. Fakirlerden vizite parası almaz, üstelik evden çıkarken masaya, pahalı reçine ve baharattan yapılmış haplardan başka birkaç gümüş akçe bıraktığı da olurdu. Oysa Kopernik şimdi kendisi yalnız kalmış, hasta yatıyordu. Bakacak kimsesi de yoktu. Ölümünden bir kaç saat önce kitabının yüzünü görebilmişti. O, artık kitabının sayfalarını karıştıracak güçte bile değildi. Kitabı açsaydı, ilk sayfada imzasız bir önsöz görecekti.

     Redaktörün Kopernik’e Oyunu

Bir Lutherci olan Andreas Osiander'den kitaba anonim bir önsöz yazması istenmişti. Kopernik’in görüşlerini önemsememişti. Redaktör, Kopernik' in fikrini sormadan, kitaba "bir şeyler" eklemişti. Ve eğer Kopernik o ilk sayfayı görse son dakikalarını daha acı geçirecekti. Redaktör, gelecekte kendisini suçlayacak olanlardan daha çabuk devranı kendisini mazur göstermek için, yaltaklıkla kitabı yazanın bir şey yapmadığını anlatmaya çalışıyordu. Kopernik' in kuramını kimse kabul etmek zorunda değildi. Bu kuram, herhangi bir kuramdı ve yıldız hesaplarını kolaylaştırdığı için elverişliydi. "Kısaca söylemek gerekirse", diyordu redaktör, "doğru bir şeyler öğrenmek isteyen astronomiye başvurmasın. Çünkü astronomi, hiç bir şey vermez, ve bu kitapta olanı gerçek sayan, bunu okuduktan sonra, eskisinden daha ahmak olur..."

     Kopernik’e Luther de “Eşek” Diye Saldırıyor.

     “Protestan dünyası da, zamanı geldiğinde, daha iyi durumda değildi. Luther (1483-1546), 1520 yılında Wittenberg'de papalık emirnamesini, skolastik felsefe üstüne bir kitabı ve kilise yasalarının kopyasını yaktığında, Kilise Militanlarını çatışan Hıristiyanlar galaksisine çevirmişti( iki taraf da Occam'ın bilinmeyen Tanrısına ve bilim ve mantık yapıtlarına aynı derecede karşıydı ve Pauline anlamında günahkar bir yaşama işkenceyle karşılık veriyor, birbirleriyle ve Çağların Kayası metinlerini boğmaya çok yaklaşmış yeni olguların yükselmesine karşı ateşle ve kükürtle savaşıyorlardı); batıl inançlar ve şiddet azalmadı, arttı.

     Luther, mürekkep hokkasını hem Şeytana hem de Kopernik’e karşı karşı kullanıyordu. Sık sık Cehenneme karşı savaşımını anlatıyor ve Kutsal Kitabı, Kopernik'e karşı kullanıyor ve ondan "bütün astronomi sanatını saptırmak ve Yoşua kitabında söylenen her şeyi inkar etmek isteyerek yalnızca marifet gösterisi yaparak dikkat çekmeye çalışan "eşek " diye söz ediyordu. Luther ve yandaşları, aslında kötüledikleri kurumlar kadar batıl inançlara batmışlardı. Zamanın tek mantıklı Hıristiyanı olarak çok bilgili biri olan Erasmus (1466-1536), Delilik Üstüne adlı, tam zamanında yazdığı yapıtında "Hıristiyan dininin delilikle bir ilişkisi varmış ve zekayla alışverişi yokmuş gibi görünüyor" ve gene " batıl inançlarla dine sarılan kadar aptal veya şaşkınlık içinde kimse olamaz" diyordu. Bir İskoç aydını olan Aristotelesçi Alexander Ross'un sözleri Galileo'nun bir hayalet ile düello etmemekte olduğunu ortaya koymaktaydı.

    Luther, 16. yüzyılda kahramanca bir hamleyle “gerek Roma’ya, gerekse Şeytana” karşı büyük nefretini haykırırken, geleceğin düşünü değil, geçmişin hayalini kuruyordu. O, daha eski bir mazi istiyordu; Saint-Paul’ ün rehberliğinde geçmişe dönmek iddiasındaydı. Üzerinde durulması gereken olağanüstü garip manzara bu demir ve kurşun devirlerinde, bin üç yüz yılına kadar, ilahi kudret mucizeler yağdırıyor, ama bunun faydası olmuyor. O, insanlığı sarsıyor; ama uyandıramıyor. Tanrı artık yarattığı eserin nesine inanacağını bilmiyor.”

 Kaynakça

1. Bernal, Jean;Modern Çağ Öncesi Fizik,TÜBİTAK y s: 208)

2.Bixby,William; Galieo ve Newton'un Evreni,Çeviri:Nermin Arık,TÜBİTAK-YKY(1997)

Campbell, J; Yaratıcı Mitoloji, s:618-620)

3. Russel, Bertrand; Batı Felsefesi Tarihi- Ortaçağ(1961), Çev: Muammer Sencer,Say y(1997)

4. Russel, Bertrand,Din İle Bilim,Yapı Kredi yay

5.Rönesans

6 Westfall,Richard S.,Modern Bilimin Oluşumu,çeviri: İsmail Hakkı Duru,TÜBİTAK Ya(1995)


(Yazar ali hikmet)
0 Yorumlar | Yorum Yaz | Baglantı

CELALEDDİN RUMİ (İS. 1207 - 1273)11/2/2007


  Celaleddin Muhammed İbn Muhammed İbn Muhammed İbn Hüseyin el-Rumi HS. 604 (MS. 1207/8)'de Belh'te (bugünkü Afganistan) doğdu. Babası Bahaeddin ünlü bir mutasavvıf idi. Onun hamiliği altında, Rumi, Seyit Burhaneddin'den ilk öğrenimini aldı. Yaşı yaklaşık olarak 18 iken, ailesi (birkaç göçten sonra) nihayet Konya'ya yerleşti ve 25 yaşındayken, Rumi ileri eğitimi için önce Halep'e sonra da Şam'a gönderildi. Yaklaşık 24 yaşındayken babasının ölümü üzerine Konya'daki ünlü Medresede profesör olarak onun yerini almasına rağmen, Rumi 40 yaşına dek eğitimine devam etti. Mistik eğitimin ilk olarak Seyit Burhaneddin'in ellerinde aldı ve sonra Şemseddin Tebrizi tarafından eğitildi. Mistik anlayışı, dini bilgisi ve İranlı bir şair olarak ünlü oldu. Medresesinde çok sayıda öğrenciye ders vermiş ve aynı zamanda Tasavvuf'taki ünlü Mevlevi Tarikatını kurmuştur. HS. 672 (MS. 1273)'te, sonradan Mevlevi Tarikatının dans eden dervişleri için kutsal bir yer olan Konya'da öldü.

Onun asıl katkısı İslam felsefesi ve Tasavvuf'ta yatmaktadır. Bu büyük ölçüde şiirde, özellikle ünlü Mesnevi'si ile ortaya çıkmaktadır. Beyit olarak en büyük mistik tefsir olan bu kitap, metafizikte, dinde, ahlak biliminde, tasavvufta, vb.ndeki bir çok karmaşık probleme çözümleri ele almakta ve bunlara çözümler sunmaktadır. Esas itibarıyla, Mesnevilik, Tasavvuf'un çeşitli gizli yönlerini ve bunların dünyevi yaşam ile ilişkilerini aydınlatmaktadır. Bunun için, Rumi çeşitler konuları ele almakta ve günlük yaşamdan sayısız örnekler çıkarmaktadır. Onun ana konusu bir yandan insan ile Tanrı arasındaki ilişki ve öte yandan insan ile insan arasındaki ilişkidir. Açık bir şekilde Panteizme inanmaktadır ve Nihai Son'a doğru yolculuğunda insanın evriminin çeşitli aşamalarını tanımlamıştır.

Mesnevi'den başka, Divan'ını (şiilerin derlemesi) ve Fih Mafih'i de (mistik sözlerinin bir derlemesi) yazmıştır. Bununla birlikte, Rumi'nin mesajını büyük ölçüde aktaran Mesnevi'nin kendisidir. Tamamlanmasından kısa bir süre sonra, diğer alimler, onun Tasavvuf, Metafizik ve Ahlak Bilimi üzerine zengin önermelerini yorumlamak için eser üzerine ayrıntılı tefsirler yazmaya başladılar. O zamandan beri, farklı dillerde bir çok tefsir yazıldı.

Onun felsefe, edebiyat, tasavvuf ve kültür üzerindeki etkisi, Orta Asya ve bir çok İslam ülkelerinde öylesine derindir ki; hemen hemen tüm dini alimler, mistikler, filozoflar, sosyologlar ve diğerleri ölümünden beri tüm bu yüzyıllar boyunca onun mısralarına başvurmuşlardır. Bu alanlardaki en zor problemler onun referanslarının ışığında basitleşmiş gibi görünmektedir. Onun mesajı, onun zamanından beri Orta Asya ve çevresindeki bölgelerde bir çok entelektüele ilham vermiş gibi görünmektedir ve İkbal gibi alimler Rumi'nin kavramlarının daha da ileriye götürmüşlerdir. Mesnevi Kuran'ın Pehlevi dilindeki yorumu olarak bilinir. Görüşleri kendi yüksek perspektifi İslam dünyasının büyük bölümlerindeki dünya görüşünü çok derin bir şekilde etkileyen birkaç entelektüel ve mistikten biridir.


(Yazar ali hikmet)
0 Yorumlar | Yorum Yaz | Baglantı

EBU REYHAN EL-BİRUNİ ( 973 - 1048)11/2/2007

"Allah,cahilliği mazur görmeyen Kadiri mutlaktır" diyen bilgedir o.

Ebu Reyhan Muhammet ibn Ahmed el-Biruni,  11. yy'ın ünlü Müslüman hükümdarlarından biri olan  Mahmut Gaznevi'nin sarayında çalışan ünlü bir bilgedir. El-Biruni, fizikte, metafizikte, matematikte, coğrafyada ve tarihte eşit etkinliğe sahip çok yönlü bir  bilim adamıydı.

973'te "Ural" yakınlarındaki Kheva şehrinde doğmuş olan el-Biruni, ünlü hekim İbn Sina'nın çağdaşıdır. Erken bir yaşta, alimliğinin ünü yayıldı ve Sultan Mahmut Gaznevi anavatanını fethedince, el-Biruni'yi birkaç kere Hindistan'a seferlerinde kendisi ile birlikte götürdü. Böylece, 20 yıllık bir dönem sırasında tüm Hindistan'ı gezip görme olanağına sahip oldu. Yunanca ve Arapça bilim ve felsefe öğrettiği Pandit (Hindu din alimleri)'nden Hint felsefesi, matematik, coğrafya ve din öğrendi. Bilgi toplamaya ve ilme kendi orijinal katkılarını yapmaya harcadığı40 yıldan sonra, 75 yaşındayken 1048'de öldü.

Hindistan'a yaptığı geziler hakkındaki gözlemlerini, alt kıtanın tarihi ve sosyal koşullarının grafik bir anlatımını veren Kitab al-Hind isimli ünlü kitabında yazdı. Bu kitabın sonunda, biri nesnelerin yaratılışları ve türleri ile ilgili olan Sakaya isminde, ve ikincisi de ruh vücudu terkettikten sonra neler olduğu ile ilgili Patanjal adlı, Arapça'ya çevrilmiş olan iki Sanskritçe kitaptan bahsetmektedir.

Hindistan hakkındaki betimlemeleri o kadar mükemmeldir ki 600 yıl sonra Ebu-el-Fadıl tarafından Ekber'in saltanatı esnasında yazılmış olan Aein-i-Akbari bile el-Biruni'nin kitabına çok şey borçludur. 'Indus' vadisinin alüvyonlarla doldurulmuş eski bir deniz havzası olarak düşünülmesi gerektiğini gözlemlemiştir.

Hindistan'dan dönüşünde, el-Biruni Sultan Mesud'a ithaf ettiği ünlü kitabı Qanun-i Masoodi (al-Qanun al-Masudi, fi al-Hai'a wa al-Nujum)'yi yazmıştır. Kitap astronomi, trigonometri, güneşe ait, aya ait ve gezegenlere ait hareketler ve ilgili konular hakkında birkaç teoremden bahsetmektedir. Bir diğer tanınmış kitabı al-Athar al-Baqia'da, ulusların eski tarihleri ve bunlarla ilgili coğrafi bilgiler hakkında bağlantılı bir anlatıma teşebbüs etmiştir. Bu kitapta, dünyanın rotasyonundan bahsetmiş ve çeşitli yerlerin enlem ve boylamlarının doğru değerlerini vermiştir. Aynı zamanda bu kitapta fiziki ve ekonomik coğrafyaya da birkaç açıdan katkılarda bulunmuştur.

Diğer bilimsel katkıları 18 farklı taşın yoğunluklarının doğru belirlemesini içermektedir. Aynı zamanda kapsamlı bir tıp malzemeleri (materia medica) kitabı olan, o zaman konu hakkında mevcut Arap bilgisi ile Hint tıbbını birleştiren Kitab-al-Saidana'yı yazdı. Kitabı Kitab-al-Jamahir çeşitli değerli taşların özellikleri ile ilgilidir. El-Biruni, aynı zamanda bir astrologtur ve kehanetlerinin doğruluğuyla insanları hayrete düşürmesi ile ünlüdür. Durum prensibini tertipleyerek, Hintçe sayılara net bir açıklama getirmiştir. Satranç oyunu münasebetiyle geometrik bir dizinin toplamı şu sayıyı çıkarmaktadır:

1616-1 = 18,44,6,744,073,709,551,619.

Sadece bir cetvel ve bir pergel ile çözülemeyen açının üçe bölünmesi ve diğer problemler için bir yöntem geliştirdi. El-Biruni, dünyanın geri kalanından yüzyıllar önce, Dünya'nın kendi ekseni etrafında dönüp dönmediği sorusunu tartışmıştır. Astronomi ile ilgili olaylara ilişkin deneyler yapan ilk kişidir. İbn el-Haytam gibi diğer Müslüman bilim adamları ile birlikte ele alındığında onun bilimsel metodu modern bilimin ilk kuruluşunu hazırlamıştır. Ses hızıyla kıyaslandığında ışık hızının sınırsız olduğunu belirlemiştir. Doğal kaynakların ve artezyen kuyularının işleyişini ulaştırma araçlarının hidrostatik prensibi ile açıklamıştır. Araştırmaları "Siyam" ikizleri olarak bilinenler dahil, çeşitli hilkat garibelerinin tanımını içermektedir. 3, 4, 5, 6 veya 18 taç yapraklı olan, fakat asla 7 veya 9 taç yapraklı olanlar değil, çiçekleri gözlemlemiştir.

Çok sayıda kitap ve ilmi eser yazmıştır. Yukarıda bahsedildiği gibi Kitab-al-Hind (Hindistan Tarihi ve Coğrafyası), al-Qanun al-Masudi (Astronomi, Trigonometri), al-Athar al-Baqia (Eski Tarih ve Coğrafya), Kitab al-Saidana (Tıp Malzemeleri İlimi) ve Kitab al-Jamahir (Değerli Taşlar)'dan ayrı olarak, kitabı al-Tafhim-li-Awail Sina'at at-Tanjim matematik ve astronominin bir özetini vermektedir.

İslam'ın çok büyük bilim adamlarından biri, ve hepsi ele alındığında tüm zamanların en büyüklerinden biri olarak kabul edilmektedir. Eleştirel ruhu, gerçeklik aşkı ve bilimsel yaklaşımı bir hoşgörü duyusu ile birleşmiştir. Bilgiye olan şevki 'Allah cehaleti mazur görmeyen Kadiri mutlaktır' görüşünden de anlaşılabilir.


(Yazar ali hikmet)
0 Yorumlar | Yorum Yaz | Baglantı

YAKUP İBN İSHAK EL-KİNDİ (İS. 800 - 873)11/2/2007


Ebu Yusuf Yakup İshak El-Kindi İS. 800 civarında Kufe'de doğdu. Babası Harun el-Reşit'in bir memuru idi. El-Kindi; el-Memun, el-Mutasım ve el-Mütevekkil'in bir çağdaşı idi ve büyük ölçüde Bağdat'ta yetişti. Mütevekkil tarafından resmi olarak bir hattat olarak görevlendirildi. Onun felsefi görüşlerinden dolayı, Mütevekkil ona sinirlendi ve bütün kitaplarına el koydu. Ancak, bunlar sonradan iade edildi. El-Mutamid'in hükümdarlığı esnasında  873'te öldü.

El-Kindi, bir filozof, matematikçi, fizikçi, astronom, hekim, coğrafyacı ve hatta müzikte bir uzman idi. Onun bu alanların tamamına özgün katkılar yapmış olması şaşırtıcıdır. Eserlerinden dolayı, Arapların Filozofu olarak bilinir.

Matematikte, sayı sistemi üzerine dört kitap yazmıştır ve modern aritmetiğin büyük bir bölümünün kuruluşunu hazırlamıştır. Arap sayılar sisteminin büyük ölçüde el-Harizmi tarafından geliştirilmiş olduğundan şüphe yoktur, ancak El-Kindi de bu konu üzerine zengin katkılarda bulunmuştur. Aynı zamanda, astronomi ile ilgili çalışmalarında yardım etmesi için küresel geometriye de katkıda bulunmuştur.

Kimyada, baz metallerin değerli metallere dönüştürülebileceği fikrine karşı gelmiştir. Hüküm süren simya ile ilgili görüşlerin aksine, kimyasal reaksiyonların elementlerin transformasyonunu meydana getiremeyeceğinde ısrarlı olmuştu. Fizikte, geometrik optiğe zenign katkılarda bulunmuş ve bunun üzerine bir kitap yazmıştır. Bu kitap daha sonra Roger Bacon gibi ünlü bilim adamlarına rehberlik ve ilham sağlamıştır.

Tıpta, başlıca katkısı, sistematik olarak o zaman bilinen tüm ilaçlara uygulanabilecek dozları belirleyen ilk kişi olması gerçeğini kapsamaktaydı. Bu, hekimler arasında reçete yazmada zorluklara neden olan dozaj üzerine hüküm süren çelişkili görüşleri çözmüştür.

Onun zamanında müziğin bilimsel yönlerine ilişkin çok az şey bilinmektedir. Armoni üretmek için bir araya getirilen çeşitli notaların her birinin belirli bir perdeye sahip olduğuna dikkat çekmiştir. Bu yüzden, perdesi çok düşük veya çok yüksek olan notalar hoş değildir. Armoninin derecesi notaların frekansına bağlıdır, vb. Aynı zamanda bir ses çıkarıldığında, bunun havada kulak zarına çarpan dalgalar oluşturduğu gerçeğini ileri sürmüştür. Eseri perdenin belirlenmesi üzerine bir terkim usulünü içermekteydi.

O, üretken bir yazardı: onun tarafından yazılan kitapların toplam sayısı 241 idi. Göze çarpanları, aşağıdaki gibi bölünmüştü: Astronomi 16, Aritmetik 11, Geometri 32, Tıp 22, Fizik 12, Felsefe 22, Mantık 9, Psikoloji 5, ve Müzik 7.

Buna ilaveten, onun tarafından yazılmış çeşitli biyografiler, gelgitler, astronomi ile ilgili cihazlar, kayalar, değerli taşlar vb. ile ilgilidir. Aynı zamanda, Yunanca eserleri Arapça'ya çeviren ilk tercümanlardan biriydi, fakat bu gerçek onun sayısız özgün eserleri tarafından büyük ölçüde gölgelenmişti. Kitaplarının çoğunun artık mevcut olmaması büyük bir talihsizliktir, fakat mevcut olanlar onun oldukça yüksek alimlik standardını ve katkılarını ortaya koymaktadır. Latince'de Alkindus olarak bilinir ve çok sayıdaki kitabı Cremonalı Gherard tarafından Latince'ye çevrilmiştir. Orta çağ boyunca Latince'ye çevrilen kitapları Risale der Tanzim, İhtiyarat'ül-Ayyam, İlahiyat-e-Aristu, el-Mosika, Met-o-Cezr, ve Edviyeh Murakkaba idi. El-Kindi'nin bilim ve felsefenin gelişimine etkisi, dönemdeki bilimlerin uyanışında önemlidir. Orta Çağda, Cardano onu en büyük on iki dahiden biri olarak düşünmekteydi. Eserleri, gerçekten, yüzyıllar boyunca, başta fizik, matematik, tıp ve müzik olmak üzere çeşitli konuların ilerideki gelişimine öndelik etmiştir.

 

 EL-KİNDİ

El-Kindi 9. yy’da Bağdat’ta yaşamış bir düşünürdür. Çeviri çalışmalarının yanısıra matematik., astronomi, fizik ve kimya kapsamındaki konularla da ilgilenmiştir.

Kindi, kimya ile ilgili çalışmalarında, Cabir İbn Hayyan’ın aksine minerallerin aynı temel maddelerin birleşmesinden meydana geldiğini ve birbirine dönüşebileceğini savunun görüşe karşı çıkar. Mineraller, doğada oluşur ve her biri kendine özgü özelliklere sahiptir;birini diğerine dönüştürülmesi söz konusu olamaz. dolaysıyla altın ya da gümüşün daha az değerli olan bakır ya da kurşundan elde edilmesi mümkün değildir.”

(Bilim Tarihi, Doruk, s: 73)

El-Kindi, eski çevirileri gözden geçirdi, düzeltti  ve o zamana dek yapılmamış Aristo  çevirilerini yaptı. Zamanının doğa filozoflarıyla tartışmalara girmiş, ilk rasyonalist filozoftur. Çeviri ve şerh olarak 150'ye yakın eseri vardır. Bununla birlikte orjinal kitabı pek azdır. Eserlerinin önemli bir kısmını zamanındaki akımlara karşı “hücumlar ve reddiyeler”dir. En orjinal eseri Kitab-ül-akl ve’l-makul’  dür.

El-Kindi’ye göre felsefenin yöntemi kanıtlama ve amacı da Allah’a yaklaşmaktır. Temrinle kanıtlama ilmi artar;ruh maddeden ayrı manevi şekilleri kavramak için kuvvetlenir. Onları temsil eder  ve kendisi bir bütün halinde manevi suret olur. Ölümle bedenden ayrılınca fiilen manevi suret olur. Bilginin amacı bilenle bilinenin aynılığıdır. Bu fikir ona, Yeni Eflatunculuk’tan gelir.

Kanıtlama yöntemine gelince, El-Kindi, Aristo’nun İkinci Analitikler ’ ini Öklides geometrisine dayanarak tefsir ediyor. Mantıksal kanıtlamayı kullanmazdan önce örneklerini daha çok duyulara ait olan geometriden almalıdır. Aristo ilkelerinin değerini onda görüyoruz. Bir şeyin varolduğu ve ne olduğu bilinmeden onun kanıtlanmasına girişilmemelidir. Bu da aklın kendisi tarafından bilinen ilk verilere dayanmaktadır. Öklides aksiyomları gibi El-Kindi de bir metafizik ve fiziğe vasıl olmak  iddiası bütün Ortaçağda Batı ve Doğu’da rastlanan aynı tür çelişkiler ve engellerle karşılaşıyor. Onun akıllar nazariyesi bunlara açıklamak için ileri sürülmüştür. Burada El Kindi kanıtlamanın dayandığı ilkeleri kurmaya çalışıyor.

Kanıtlamanın konusu temellendirici şekillerin bilgisidir. Kanıtlamanın hareket noktası da mahiyet (köken) bilgisidir(s: 172)

1. Birinci adımda sonuç olarak daha çok bilinen özelliklerden daha az bilinen özelliklere, yani arazdan zata (belirtiden oluşuma) gider.

2. İkinci adımda, klasik Öklides kanıtlamasındaki tanımlara dayanır. Bu iki aşama arasında çelişki vardır: Eğer kökenlere ulaşmak için kanıtlardan başka bir yol izlenmezse bu çelişki kaldırılamaz. El-Kindi, hep bu sorun çevresinde ve sorunu çözmeksizin dolaşır. Eflatun’un yöntemi olan “taksim”, Sokrates’in yöntemi olan “tarif” ve Aristo’nun yöntemi olan “kıyas” ona tam bir hal sureti veremez. Bu  suretle taksim ile elde edilen cins, kıyasın halliyle ulaşılan fert, tarifle elde edilen nevidir.

Çünkü El-Kindi mantığın küllilerini(bütünlerini,tümellerini) gerçek saymaz. Varlık duyularla tanındığı gibi köken de tefekkür, mürakebe ve teemmül ile elde edilir.  El-Kindi’nin hal sureti kelamidir:O,bütün makulleri halen ve ezeli olarak düşünene fiil halinde bir akıl kabul eder. Buna bilfiil akıl der. Bu, insan ruhunda bulunamaz. Ruhta kuvve halinde bir akıl vardır ki kendi kendisiyle değil,ancak fiil halinde aklın tesiri altında fiile geçmeye elverişlidir. ruhta iki derece arasında kazanılmış akıl (muktesep akıl) doğar. O bütün makulleri saklar.

El-Kindi bu akıllar derecesi (akıllar hiyerarşisi) kuramını Eflatun ve Aristo’ya atfediyorsa da o herhalde kendisine aittir. Gerçi ilham aldığı kişi İskender Afrodisi (Alexandre d’Aphrodise)'de buna yakın bir akıllar kuramı vardır, fakat bunun kadar tam değildir. El-Kindi’nin amacı mahsus nizam ile makul nizam arasında bir köprü kurmaktı. Bu gayret onu izleyen bütün Meşşai filozoflarında devam etmiştir. Kesin olan nokta şudur ki: El-Kindi ilk mefhumlar kuramında küllileri, makul suretleri ve her ilme özgü olan genel kavramları birbirine karıştırmıştır. Asıl zaafı buradadır. Bu suretle El-Kinde aynı ilkelerle hem Meşşai fiziğini, hem metafiziği, hem de mantığı açıklamaya çalışıyordu:

Ona göre alemde boşluk yoktur. Alemin dışında da boşluk ve doluluk yoktur. Ruh uzvi hareketin illetidir. Ruh bir cevherdir gibi fikirler aynı ilkeden çıkarılmıştır. Bu suretle Aristo’ya muhalif olarak alemin sonu geleceğine inanıyor. Madem ki göğün hareketini,gezegenin hareketini gezegenden ayrı bir hareket ettirici meydana gerektirmiyor;o halde o bitebilir ve bitecektir.

El-Kindi çok öğrenci yetiştirdi. İçlerinde büyük alimler ve filozoflar vardır. Bunlardan en ünlüsü Ahmed Serahsi ve Ebu Ma’şer Belhi ’dir. Serahsi mantıkçı, Belhi ise alim ve tabiiyeci idi .Ahmed Serahsi, Arap nahvi ile(syntaxe) Yunan mantığını ilk defa karşılaştırandır. İsogaci düzenlemesine göre Arap dilini mantıki bir şekle soktu. Her ne kadar Arap nahvını kuranlar Sibeveyh ve Sekkaki iseler de bu dili tam mantıki şekle sokan Ahmed Serahsi oldu.

Yahya bin Adi, El-Kindi ve Farabi’nin çağdaşı olan Bağdatlı Monophysite bir Hıristiyan filozofudur. Bütün ömrünü Bağdat’ta geçirdi. Türk ve Arap bilgeleriyle tartışmalara girdi. İslam rasyonalist felsefesinin gelişmesinde rolü oldu. Aristo’nun eserlerinden önemli bir kısmını Arapça’ya çevirdi. İslam  düşünürlerine karşı, aynı kanıtlara dayanarak Hıristiyanlığın teslis(trinite=üçlük) ve tecessüt(incarnation) akidelerini savundu.(s:173) Bu konuda karşıtlarının ona karşı yalnız felsefi kanıt kullandıklarını görüyoruz. Bu tartışmalara o devirdeki düşünce özgürlüğünün derecesini gösterir. Tartışmalarda dinsel dogmaların gerçekliği bilgilerin gerçekliği veya doğruluğu değil,mantıki imkanı söz konusu idi. Ortak bazı ilkeler kabul edildiğine göre,bu bilgilerin düşünülebilir olması gerekirdi. Örneğin El-Kindi’nin itirazlarına karşı Teslis Akidesini Savunma adlı kitabında Yahya bin Adi her itiraza açık yanıtlar verdi.

İslam filozofu (düşünürü) herkesçe kabul edilen Tanrı’nın birliğinin kişilerin teslisi(üçlüğü) ile uzlaştırılıp uzlaştırılamayacağını soruyor. El-Kindi’nin itirazı şöyledir: Her kişi madde (cevher) özelliklerden oluştuğu için bir eserdir (yaratılmıştır). Hiçbir eser,ezeli değildir. Bundan başka kişinin kesinlikle Porphyrios’taki beş tümelden birine (cins, nevi, fasıl, araz, hassa) girmesi gerekir ki bu da Allah’ın ezeliliğini inkara varır.

Yahya bin Adi, bu zemin üzerinde tartışmayı kabul eder, yanıtı şöyledir: El-Kindi kabul ediyordu ki, illete (sebebe, nedene)bağlı olan hiçbir şey ezeli değildir. Tersine olarak her zaman bir neden bir eser meydana getirirse-Güneş’in ışığı doğurduğu gibi- eser illetle (nedenle) beraberdir. Böylece illetin ezeli eseri vardır. İslam filozofları bu kanıtı, maddenin ezeliliğini ispat için kullandıkları halde İbn Adi aynı kanıtı,teslisi makul yapmak için kullanır. Ayrıca o Allah’la insanın İsa’nın şahsında birleşmesini açıklamak için yine El-Kindi’deki tecelli(görünüş) ve akıllar kuramını kanıt olarak kullanmaktadır.

(H.Z.Ülken, İslam Düşüncesi, Ülken Yayınları İstanbul, 1995, s: 161-175 )


(Yazar ali hikmet)
0 Yorumlar | Yorum Yaz | Baglantı

El-Hazen(Horasani)11/2/2007


Doğumu : 900 civarı, Horasan (Doğu İran)

Ölümü : 971 civarı, muhtemelen Rey

Asıl adından çok Ebu Cafer adıyla ünlenmiştir. Biruni,bunun adına bir de Muhammed b.al-Husayn da ekler.Ebu Cafer El-Hazin hem astronomi hem de sayı teorisi üzerine çalışmış olabilir ya da aynı dönem civarında biri astronomi üzerine biri de sayı teorisi üzerine çalışan iki ayrı matematikçi vardı. Bu makale için El-Hazin'in her iki konu üzerinde de çalışmış olduğunu farz edeceğiz. Hangi durumun doğru olduğunu söylemek imkansız gibi görünmektedir.

El-Hazin'in ailesi, güneybatı Arabistan'da bir krallık olan, Seba'dan gelmekteydi. Belki de Kral Süleyman ve Şeba Kraliçesinin Mukaddes kitaptaki hikayesinden Şeba olarak daha iyi bilinir. İslam kültürünün bir onuncu yüzyıl tetkiki olan, Fihrist , Fihrist'te, Doğu İran'daki Horasan'dan gelen anlamına gelen el-Horasani olarak tanımlanır.

Batı İran ve Irak'ta hüküm süren, Buyid Hanedanlığı, El-Hazin'in yaşadığı dönemde en yüksek noktasına ulaştı. Hanedanlık, sanatı ve bilimi desteklemesinin yanısıra, hastaneler ve barajlar inşa etmek gibi kamu projelerini de üstlendi. Bugünkü Tahran'ın güneydoğusuna konumlanmış olan Rey, Buyid Hanedanlığı'nın başlıca kültürel merkezlerinden biriydi. İslam yazarları Rey'i şu şekilde tasvir ederler:-

... büyük ölçüde ateş tuğlaları ile inşa edilmiş ve fevkalade bir şekilde mavi fayanslarla süslenmiş (kaba çinili) olağanüstü güzellikte bir şehir.

El-Hazin, 949'dan 983'e kadar hükümdarlık yapmış olan, Buyid Hanedanlığı hükümdarı, Edud ed-Davlah tarafından Rey'deki saraya getirilen bilim adamlarından biridir. 959 / 960'ta El-Hazin'in, Edud ed-Davlah tarafından tutulmaların eğriliğini (Güneşin hareket ettiği düzlemin dünyanın ekvatoru ile olan açısını) ölçmekle görevlendirilen Rey Veziri tarafından istendiğini biliyoruz. Onun bu ölçümü;

... yaklaşık 4 metrelik bir çember kullanarak

 

yapmış olduğunu biliyoruz.

El-Hazin'in eserlerinden biri olan Zij'ül-Safa'ih (Usturlabın Disklerinin Tabloları) halefleri tarafından bu alandaki en iyi eser olarak tanımlanmakta ve onlar tarafından bu esere bir çokreferans yapılmaktadır. Eser bazı astronomik aletleri, özellikle de tabloların içine dahil edilmiş levhalarla sabitlenmiş bir usturlabı ve bunların kullanımı üzerine bir yorumu tanımlamaktadır. Bu aletin bir kopyası yapılmıştır fakat 2. Dünya Savaşı sırasında Almanya'da kaybolmuştur. Bu kopyanın bir fotoğrafı çekilmiştir ve makale  bunu incelemektedir.

El-Hazin, el-Biruni tarafından çok uzun olmakla eleştirilen Batlamyos'un Almagest'i üzerine bir tefsir yazmıştır. Bu tefsirin sadece bir parçası günümüze ulaşmış ve bunu bir tercümesi [6]'da verilmektedir. Günümüze ulaşan bölüm, El-Hazin tarafından Batlamyos'un evrenin küresel olduğu fikrinin bir irdelemesini içermektedir. Batlamyos şöyle yazmıştır [6]:-

... eşit çevreli farklı şekillerden daha çok açılı olanı kapasite olarak daha büyüktür ve bundan dolayı bir dairenin yüzeylerin en büyüğü (yani sabit bir çevreye sahip tüm düzlem şekillerin en büyüğü) ve kürenin cisimlerin en büyüğü olması gereklidir.

El-Hazin, Batlamyos'un bu cümlesine ilişkin olarak 19 önerme vermiştir. En ilginç sonuçlar, çok usta bir ispatla, bir eşkenar üçgenin aynı çevreye sahip herhangi bir ikizkenar ya da çeşitkenarlı üçgenden daha büyük bir alana sahip olduğunu göstermektedir. Ancak, El-Hazin bu sonucu çokgenlere genelleştirmeye çalıştığında yanlış ispatlar vermiştir. Arşimed tarafından verilen önermeleri esas alan 19 önerme arasındaki diğer çözümler küre ve silindir üzerinedir. [6]'nın yazarı, üçgenler üzerine ustaca sonuçların El-Hazin'e ait olmasının muhtemel olmadığını ve büyük bir ihtimalle onun tarafından başka bir kaynaktan alındığını iddia etmektedir. [6]'da El-Hazin'in değersiz bir matematikçi olduğu iddiası sayı teorisi üzerine eseri ele alındığında biraz şüphelidir, fakat bu makalenin başlangıcında beyan ettiğimiz gibi, aynı isimde iki matematikçinin olması muhtemeldir. El-Hazin'intanımlanan eseri, El-Hujandi isminde bir matematikçinin eserinden yola çıkılmış gibi görünmektedir.

El-Hujandi, aslında Fermat'ın Son Teoremi'nin n = 3 durumu olan x3 + y3 = z3 eşitliğinin x, y, z tam sayıları için imkansız olduğunu ispatladığını iddia etmiştir. Bir mektupta, El-Hazin şöyle yazmıştır:-

Ebu Muhammed El-Hujandi'nin - Allah ondan razı olsun - izahında ileri sürdüğü iki kübik sayının toplamının bir küp olmadığı iddiasının hatalı ve yanlış olduğunu ... daha önceden göstermiştim.

Bu El-Hazin ve diğer Arap matematikçileri arasında sayı teorisi üzerine yazışmaları motive etmiş gibi görünmektedir. El-Hazin tarafından elde edilen buradaki sonuçlar gerçekten ilginçtir. Onun başlıca sonucu;

... bize bir sayı verilirse, bir kare sayıya verilen sayı eklenirse ya da ondan çıkarılırsa sonucun kare olabilmesi için bu kare sayıyı nasıl bulunacağını göstermektir.

Modern sayı usulünde problem şöyledir: Bir a doğal sayısı verildiğinde, x2 + a = y2 ve x2 - a = z2 olması için x, y, z doğal sayıları bulun. El-Hazin; bu özelliklerle x, y, z'nin varlığının, a = 2uv ile u, v doğal sayılarının varlığına eşit olduğunu ve u2 + v2'nin bir kare (aslında u2 + v2 = x2) olduğunu ispatlamıştır. Bu koşulların sağlamasının en küçük örneği El-Hazin'in verdiği 24'tür:

52 + 24 = 72, 52 - 24 = 12.

 

Aynı zamanda, oldukça ilginç bir şekilde başka bir beyanı ile bu durumu onaylamamış gibi görünmesine rağmen a = 96'yı da,

102 + 96 = 142, 102 - 96 = 22

 

ile vermiştir. Raşid, bunun 96 = 2 x 48 = 2 x 6 x 8 ve 62 + 82 = 102'nin basit bir Pisagor üçlüsü olmaması sebebiyle olabileceğini ileri sürmüştür.

Bu Raşid'in de dikkate aldığı bir gizemdir. Bu, El-Hazin tarafından yapılmış, x3 + y3 = z3'ü ispatlamanın imkansızlığının El-Hujandi tarafından yanlış ispatına ilişkin olan yukarıdaki alıntıyla ilgilidir. Raşid, El-Hazin tarafından yazıldığı ortaya çıkmış olan, ancak kesinlikle onun El-Hujandi'ye atfettiklerini içeren bir el yazması keşfetmiştir. El-Hazin'in El-Hujandi'nin ispatındaki hatayı fark etmesi ve doğru olduğuna inandığı benzer bir ispata kendisinin kalkışmasına rağmen, gerçekten bu olayların tatmin edici bir izahı yoktur.

Son olarak, El-Hazin'in Batlamyos'unkinden farklı bir güneş modeli ileri sürdüğünden bahsetmeliyiz. Batlamyos güneşin dünya olmayan bir merkez etrafında yeknesak dairesel bir hareketle ilerlediğini elde etmiştir. El-Hazin bu modeli beğenmemiş ve eğer durum bu olsaydı o zaman güneşin görünen çapının yıl boyunca değişeceğini ve gözlemlerin durumun böyle olmadığını gösterdiğini iddia etmiştir. Elbette güneşin görünen çapı değişmektedir fakat El-Hazin'in gözlemleyebileceğinden çok daha küçük bir miktarda değişmektedir. Bu problemi çözmek için, El-Hazin güneşin yerküreyi merkez alan bir dairede hareket ettiği, fakat hareketinin merkez etrafından yeknesak olmadığı bunun yerine (dış merkez olarak adladırılan) başka bir nokta etrafında yeknesak olduğu bir modeli ileri sürmüştür.

(Makaleyi yazan: J.J. O'Connor ve E.F. Robertson.www-history.mcs.st-and ac.uk/history/Mathematicians.Çeviren:Orçun Zorlular)

Ekler: İslam Ansiklopedisi


(Yazar ali hikmet)
0 Yorumlar | Yorum Yaz | Baglantı

EBU'L-KASIM EL-ZEHRAVİ (İS. 936 - 1013)11/2/2007


Ebu'l Kasım Halef İbn el-Abbas el-Zehravi (batıda Albucasis olarak bilinir) MS. 936'da Kutuba (Cordoba)'nın yakınlarındaki Zehra'da doğmuştur. İslam çağının en tanınmış cerrahlarından biri olmuştur ve İspaya Kralı El-Hakem'e hekimlik yapmıştır. Zengin anlamlı özgün katkıları ile dolu uzun bir tıbbi kariyerden sonra,  1013'te öldü.

Tıp bilimini farklı yönlerini kapsayan otuz ciltten oluşan El-Tasrif isimli onun ünlü Tıbbi Ansiklopedisi için olduğu gibi cerrahideki ilk ve özgün büyük buluşları sebebiyle de iyi tanınmaktadır. Bu serinin daha önemli bölümü, dağlama, mesaneden taş atılması, hayvanların incelenmesi, ebelik, kan durdurucu maddeler ve göz, kulak ve boğaz cerrahisi dahil onun tarafından gerçekleştirilen operasyonları esas alarak cerrahi tedavilerin çeşitli yönlerini tanımlayan, cerrahi üzerine üç kitaptan oluşmaktadır. Ölü ceninin atılması ve ampütasyon dahil, birkaç hassas operasyonu mükemmelleştirmiştir.

El-Tasrif, ilk olarak Orta Çağda Cremonalı Gherard tarafından Latince'ye tercüme edilmiştir. Bu, Avrupa'daki birkaç editör tarafından takip edilmiştir. Kitap, kullanımdaki ya da onun tarafından geliştirilmiş, cerrahi aletlerin sayısız diyagramlarını ve resimlerini içermekteydi ve birkaç yüzyıl kadar Avrupa ülkelerindeki tıp müfredatlarının bir parçasını oluşturmuştur. Müslümanların cerrahiden çekindikleri görüşünün aksine, El-Zehravi'nin El-Tasrif'i bu uygulamalı bilim dalı için muazzam bir koleksiyon tedarik etmiştir.

El-Zehravi birkaç cerrahi aletin mucididir. Bunların üçü göze çarpmaktadır: (i) kluağın iç muayenesi için bir alet, (ii) idrar yolunun dahili tetkiki için bir alet, ve (iii) boğazdan yabancı cisimleri çıkarmak ve ya uygulamak için bir alet. Dağlama yoluyla hastalıkları iyileştirmede uzmanlaşmış ve tekniği hemen hemen 50 farklı operasyonda uygulamıştır.

Kitabı El-Tasrif'te, El-Zehravi, modern karşılıkları K.B.B. (kulak-burun-boğaz), Oftalmoloji (Göz bilimi), vb. olan ihtisaslaşmış dallarda cerrahi tedavinin kapsamlı bir anlatımına ilave olarak, aynı zamanda çeşitli ilaçların hazırlanışını da ele almış ve de süblimleştirme (tasfiye etme) ve kan dolum giderme gibi tekniklerin uygulanışını detaylı olarak tanımlamıştır. El-Zehravi, aynı zamanda, diş hekimliğinde de bir uzman idi ve kitabı çeşitli önemli diş ameliyatlarının bir tanımına ilave olarak, burada kullanılan çeşitli aletlerin çizimlerini de içermektedir. Aynı hizada olmayan ve deforme olmuş dişlerin problemlerini ve bu kusurların nasıl düzeltileceğini ele almıştır. Yapay dişleri hazırlama ve bunlarla kusurlu olan dişleri değiştirme tekniğini geliştirmiştir. Tıpta, müstesna bir hastalık olan hemofiliyi (kanarca) ayrıntılı olarak tanımlayan ilk kişidir.

El-Zehravi'nin tıp ve cerrahi alanını çok derin bir şekilde etkilediğinden hiçbir şüphe olamaz ve onun tarafından ortaya atılan prensipler tıp biliminde, özellikle cerrahide güvenilir olarak tanınmaktadır. Bunlar tıp dünyasını etkilemeye beş yüzyıl kadar devam etmiştir. Dr. Cambell'e göre (Arap Tıp Tarihi), onun tıp bilimi prensipleri Avrupa tıp müfredatındaki Galen'in ilkelerini geride bırakmıştır.


(Yazar ali hikmet)
0 Yorumlar | Yorum Yaz | Baglantı

ALİ İBN RABBAN EL-TABERİ (İS. 838 - 870)11/2/2007


Bu usta Hekim, eşsiz hekim Zekeriya el-Razi'nin öğretmeniydi. Ünlülerin deyimiyle, şans öğretmenden çok müridinin tarafını tuttu. Razi ile kıyaslandığında, insanlar öğretmeni Ali hakkında çok az şey bilmektedir.

Ali İbn Rabban'ın soyadı, Ebu'l-Hasan, tam adı da Ebu'l-Hasan Ali Bin Sahl Rabban el-Taberi idi. İS. 838'de doğdu. Babası Sahl, saygın bir Yahudi ailesinden gelmektedir. Onun doğasında varolan soyluluk ve sempati, onu kısa sürede hemşehrilerine öyle sevdirmişti ki onu "liderim" kelimesini ima eden Rabban ismiyle çağırıyorlardı.

Profesyonel olarak, Sahl oldukça başarılı bir hekim idi. Hattatlık sanatına da hakimdi. Bunun yanı sıra, Astronomi, Felsefe, Matematik ve Edebiyat disiplinleri ile derin bir anlayışa sahipti. Batlamyos'un kitabı Almagest'in bazı karmaşık makaleleri Sahl'in alimce uzmanlığı yoluyla çözümlenebilmiştir. Ondan önceki tercümanlar gizemi çözmeyi başaramamışlardı.

Ali, Tıp bilimi ve hattatlık disiplinlerindeki öğrenimini yetenekli babası Sahl'den almış ve bu alanlarda mükemmellik kazanmıştır. Aynı zamanda, Süryani ve Yunan dillerine yüksek bir ustalık derecesinde hakimdi.

Ali İsrailli bir aileden gelmekteydi. İslamiyeti kabul ettiğinden dolayı, Müslüman alimler arasında sınıflandırılmaktadır. Bu aile Tebristan'ın ünlü şehri Merv'e aitti. Ali Bin Rabban tarafından elde edilen şöhret sadece Zekeriya el-Razi gibi prestijli bir hekimin onun müritleri arasında olması sebebiyle değildi. Aslında, onun yücelmesinin ardındaki asıl sebep onun dünyaca tanınmış eseri Firdous el-Hikmet'te yatmaktadır.

Yedi bölüme ayrılmış olan, Firdous el-Hikmet içeriğinde tıp biliminin tüm dallarını kapsayan ilk Tıbbi ansiklopedidir. Bu eser, ancak bu yüzyılda (20'nci yüzyıl) yayınlanmıştır. Bu yayımdan önce, dünya çapında kütüphanelere yayılmış sadece beş el yazması bulunmuştur. Dr. Muhammed Zübeyir Sıddık, el yazmalarını karşılaştırmış ve düzenlemiştir. Önsözünde, kitaba ve yazara ilişkin oldukça yararlı bilgiler sağlamış ve, gerekli görülen yerlerde, bu eserin modern yayıncılık standartlarında yayınlanmasını kolaylaştırmak için açıklayıcı notlar yazılmıştır.

 Daha sonra, bu eşsiz eseri İngiliz ve Alman kurumlarının işbirliği ile yayınlanmıştır. Tüm yedi bölümün ayrıntıları aşağıdadır:

  1. Bölüm Bir: Külliyat'e-Tıb. Bu bölüm çağdaş tıp bilimi ideolojisi üzerine ışık tutmaktadır. O çağda bu prensipler tıp bilimini temelini oluşturmuştur.

  2. Bölüm İki: İnsan vücudunun organlarının izahı, iyi sağlığı korumak için kurallar ve belirli kas hastalıklarının kapsamlı anlatımı.

  3. Bölüm Üç: Sağlık ve hastalık koşullarında yapılacak diyetin tanımı.

  4. Bölüm Dört: Baştan ayağa doğru tüm hastalıklar. Bu bölüm tüm kitap içinde büyük bir öneme sahiptir ve on iki tezden oluşmaktadır:

    Hastalıkların patlak vermesine ilişkin genel sebepler. ii) Kafa ve beyin hastalıkları. iii) Göz, burun, kulak, ağız ve dişlere ilişkin hastalıklar. iv) Kas hastalıkları (felç ve spazm). v) Göğüs, boğaz ve ciğer bölgelerinin hastalıkları. vi) Karın hastalıkları. vii) Karaciğer hastalıkları. viii) Safra kesesi ve dalak hastalıkları. ix) Bağırsak hastalıkları. x) Farklı ateş türleri. xi) Çeşitli hastalıklar - Vücudun organlarının özet açıklaması. xii) Nabız ve idrar incelemesi. Bu bölüm kitaptaki en büyük bölümdür ve hemen hemen tüm kitabın yarısı büyüklüğündedir.

  5. Bölüm Beş: Tat, lezzet ve kokunun tanımı.

  6. Bölüm Altı: İlaç ve zehirler.

  7. Bölüm Yedi: Farklı konularla ilgilidir. İklim ve astronomiyi ele almaktadır. Aynı zamanda Hint ilaçları hakkında bir özet içermektedir.

 Firdous el-Hikmet'i Arapça olarak yazmasına rağmen, aynı zamanda Süryanice'ye de tercüme etmiştir. Dağarcığında isimleri Deen-o-Doulat ve Hıfzı'l-Sıhhat olan iki derlemeye daha sahiptir. Sonuncusu Oxford Üniversitesi kütüphanesinde el yazması formunda mevcuttur. Tıp biliminin yanı sıra, bir Felsefe, Matematik ve Astronomi ustasıdır. İS. 870 civarında son nefesini vermiştir.


(Yazar ali hikmet)
0 Yorumlar | Yorum Yaz | Baglantı

MUHAMMED İBN ZEKERİYA EL-RAZİ (İS. 864 - 930)11/2/2007


 Ebubekir Muhammed İbn Zekeriya el-Razi İran'da , Rey'de doğmuştur. İlk olarak, müzikle ilgilenmiş fakat daha sonra tıp ve diğer konuları eski Yunan, Fars ve Hint sistemlerinde iyi bir üstat olan Huneyn İbn İshak'tan tıp da öğrendi. Ünlü Muktadari Hastanesi'nde edindiği pratik deneyimi onun tıp matematik, astronomi, kimya ve felsefe öğrendi. Ali İbn Rabban himayesinde mesleğini seçmesinde yardımcı oldu. Erken bir yaşta, tıp ve kimyada bir uzman olarak yüksek bir mevki kazandı, öyle ki hastalar ve öğrenciler Asya'nın uzak bölümlerinden insanlar ona geliyorlardı.

İlk olarak Rey'de Yeni Hastanesinin müdürü oldu, oradan kısa bir süre sonra, uzun bir süre ünlü Muktadari Hastanesinin başhekimi olarak kaldığı Bağdat'ta benzer bir pozisyona gitti. Zaman zaman çeşitli şehirlere, özellikle Rey ve Bağdat arasında, gitti, fakat sonuçta yine İS. 930 civarında öldüğü Rey'e döndü. İsmi Tahran yakınındaki Razi enstitüsünde anılmaktadır. Razi bir Hekim; bir kimyacı ve bir filozof idi. Tıpta, onun katkısı sadece İbn Sina ile kıyaslanabilecek kadar önemlidir. Tıptaki eserlerinin bazıları, örneğin, Kitabü'l-Mansuri, El-Havi, Kitabü'l-Maluki ve Kitabü'l-Cudari ve'l-Hasabah, sonsuz bir ün kazandı. İS. 15'inci yüzyılda Latince'ye tercüme edilen Kitabü'l-Mansuri, on ciltten oluşmakta ve ayrıntılı bir şekilde Greko-Arap tıbbı ile ilgilidir. Ciltlerinin bazıları Avrupa'da ayrı ayrı yayınlanmıştır. Kitabı el-Cudari ve'l-Hasabah, çiçek hastalığı ve suçiçeği hastalığı üzerine yazılmış ilk ilmi eserdir ve büyük ölçüde Razi'nin özgün katkılarına dayanmaktadır. Çeşitli Avrupa dillerine tercüme edilmiştir. Bu ilmi eser vasıtasıyla, çiçek hastalığı ve suçiçeği hastalığı arasında açık kıyaslamalar yapan ilk kişi oldu. El-Havi, o zaman itibarıyla derlenmiş en büyük tıbbi ansiklopedi idi. Bu eser, Yunan ve Arap kaynaklarında mevcut her bir tıbbi konu üzerine tüm önemli bilgileri içermekteydi ve bu onun tarafından kendi deneyim ve görüşlerini esas alan uyarılarının verilmesiyle son buluyordu. Onun tıbbi sisteminin belirli bir özelliği onun büyük ölçüde doğru v düzenli gıda ile tedavi taraftarı olmasıydı. Bu onun sağlık üzerinde psikolojik faktörlerin etkileri üzerine verdiği önemle birleşiyordu. Önerilmiş ilaçları, etkilerini ve yan etkilerini değerlendirmek için ilk önce hayvanlar üzerinde de deniyordu. Aynı zamanda, uzman bir cerrah idi ve anestezi için afyon kullanan ilk kişi idi.

Bir hekim olmasına ilave olarak, ilaçlar hazırlamış ve daha sonraki yıllarında, kendisini deneysel ve teorik bilimlere verdi. Onun kendi kimyasını Cabir İbn Hayyan'dan bağımsız olarak geliştirmesi mümkün gibi görünmekteydi. Birkaç kimyasal tepkimeyi oldukça ayrıntılı olarak tanımlamıştır ve de kimyasal araştırmalarda kullanılan  yirmi kadar aletin tanımlarını ve dizaynlarını vermiştir. Onun kimyasal bilgiyi tanımlaması, sade ve akla yakın bir dildedir. Kitabü'l-Esrar isimli kitaplarından biri kimyasal maddelerin hazırlanması ve bunların kullanımı ile ilgilidir. Bir diğeri Liber Experimentorum adı altında Latince'ye çevrilmiştir. Maddeleri bitkiler, hayvanlar ve mineraller olarak bölerek ve böylece başka bir deyişle inorganik ve organik kimyanın yolunu açarak seleflerinin ilerisine geçmiştir.Bir kimyacı olarak, başka asitlerle birlikte sülfürik asidi üreten ilk kişi idi ve aynı zamanda tatlı ürünleri ekşiterek alkolü hazırlamıştır. O,doğa olaylarının açıklamasında cevherlerin ve kimaysal değişimlerin rol oynadığını savunmuştur.

Bir filozof olarak katkıları da ünlüdür.Müslüman Aristocuların tersine olarak,felsefe ile dinin uzlaştırılamayacağını savunmuştur. Onun felsefi sitemindeki temel elementler yaratıcı, ruh, madde, uzay ve zamandır. Bunların özelliklerini detaylı olarak ele almıştır ve onun uzay ve zamanı devamlı ve aralıksız bir bütün teşkil ettiği şeklindeki kavramları göze çarpmaktadır. Ancak, onun felsefi görüşleri çağın çok sayıda diğer Müslüman alimleri  (örneğin Farabi,İbn Haysam,Ali b.Rizvan ve İbn Meymun)tarafından eleştirilmekteydi. Din aleyhinde iki kitabı vardır. Bu kitaplarında son derece yürekli şeyler söylemektedir: "Bütün insanlar yaratılışta eşit olduklarından peygamberler, ruhsal ve akılsal bakımdan üstünlük iddia edemezler. Peygamberlerin mucizeleri olamaz;söylenenler, hileye ya da söylentiye dayanmaktadır. Dinlerin kuralları gerçeğin tek olmasıyla çelişiktir;bunun kanıtı dinlerin birbirlerini reddetmeleridir. İnsanları dinsel önderlerine bağlayan şey gelenekler ve tembellik huyudur. İnsanlığı tahrip eden savaşların biricik nedeni dinlerdir;bunlar, felsefi düşünceye ve bilimsel araştırmalara düşmandır. Kutsal sayılan kitaplar değersiz kitaplardır. Eflatun,Aristo,Euklit,Hippokrates gibi eski düşünürlerin kitapları insanlığa daha büyük katkılar yapmıştır."(İslam Ansiklopedisi,N-R,s: 644)

O, sayısız konu üzerine muazzam eserler bırakmış üretken bir yazar idi. İtibarına yaklaşık yarısı tıp ile ilgili ve 21'i kimya ile ilgili 200'den fazla göze çarpan bilimsel katkıları olmuştur. Aynı zamanda, fizik, matematik, astronomi ve optik üzerine de yazmış, fakat bu yazılar korunamamıştır. Cami-fi'l-Tıb, Mansuri, El-Havi, Kitabü'l-Cudari ve'l-Hasabah, el-Maluki, Makalah fi'l-Hasat fi Kuli ve'l-Metana, Kitabü'l-Kalb, Kitabü'l-Mefasil, Kitabü'l-İlaç el-Guraba, Barü'l-Saah ve El-Taksim ve'l-Tahsir dahil olmak üzere çok sayıda kitabı çeşitli Avrupa dillerinde yayınlanmıştır. El yazmalarının yaklaşık 40 tanesi İran, Paris, İngiltere, Rampur ve Bangipur müzeleri ve kütüphanelerinde halen mevcuttur. Onun katkıları genel olarak bilimin ve özellikle tıbbın gelişimini büyük ölçüde etkilemiştir.


(Yazar ali hikmet)
0 Yorumlar | Yorum Yaz | Baglantı

ÖMER EL-HAYYAM (İS. 1044 - 1123)11/2/2007


 Gıyasettin Ebu'l-Feth Bin İbrahim El-Hayyam, İS. 1044 civarında (1038 ila 1048 civarı) Horasan'ın başkenti Nişabur'da doğdu. İranlı matematikçi, astronom (gök bilimci), filozof, hekim ve şair. Yaygın olarak Ömer Hayyam olarak bilinir. Hayyam çadırcı anlamına gelir, ve genellikle İranlı olarak düşünülmesine rağmen, aynı zamanda İran'da yerleşmiş olabilecek Arap asıllı Hayyami aşiretine ait olabileceği de ileri sürülmektedir. Eğitimini Nişabur'da aldığı ve orada yaşadığı ve yaşamının çoğunu Semerkand'da geçirdiği gerçeği haricinde, yaşamının ilk yılları hakkında çok az şey bilinmektedir. Nizam'ül-Mülk Tusi'nin çağdaşıdır. Mevcut fırsatların aksine, Kralın sarayında görevlendirilmeyi istememiş ve ilim arayışına adanmış sakin bir yaşam sürdü. Daha ileri düzeyde çalışmak ve oradaki alimlerle görüş alış verişinde bulunmak için Semerkand, Buhara, Belh ve İsfahan gibi büyük ilim merkezlerine seyahat etti. Semerkand'da iken, bir ruhani olan, Ebu Tahir tarafından himaye edildi. 1123-24'te Nişabur'da öldü.

Cebir, katkıda bulunduğu alanlar arasında ilk sırayı almış gibi görünmekteydi. Üçüncü derece denklemler dahil, çoğu cebirsel denklemi sınıflandırmaya çabaladı, ve gerçekten, bunların bir çoğuna çözümler sundu. Bu, kübik denklemlerin geometrik çözümlerini ve bir çok diğer denklemlerin kısmi geometrik çözümlerini içermektedir. Makalat fi'l-Cebr ve'l-Mukabele cebir üzerine bir başyapıttır ve cebirin gelişimi üzerinde çok büyük bir öneme sahiptir. Denklemleri dikkate değer şekilde sınıflandırması, denklemlerin kompleksliğini esas almaktaydı, yani bir denklemin derecesi (kökleri) ne kadar yüksekse, o kadar çok terim veya terimler kombinasyonu içermektedir. Böylece, Hayyam kübik denklemlerim 13 farklı formunu tanıtmıştır. Onun denklemleri çözüm metodu büyük ölçüde geometriktir ve düzgün konilerin ustaca bir seçimine dayanmaktadır. Aynı zamanda, üssü pozitif bir tam sayı olan iki terimli genişletmeyi de geliştirdi. Geometride, Öklid'in genellemelerini inceledi ve paralel doğrular teorisine katkıda bulundu.

Selçuklu Sultanı Melikşah Celaleddin, onu 1074 civarında Rey'deki yeni gözlemevine davet etti ve onu doğru bir güneş takvimi belirleme görevine atadı. Bu, yılın farklı zamanlarında gerçekleştirilen gelir toplamaları ve diğer idari meseleler için gerekli olmuştu. Hayyam önemli ölçüde doğru bir takvim sundu ve bu takvim El-Tarih'ül-Celali adını aldı. Bu takvim, 3770 yılda bir günlük bir hataya sahipti ve bu yüzden Georgian takviminden bile (3330 yılda bir günlük hata) üstündür.

Diğer bilim dallarına katkıları Öklid'in genellemeleri üzerine bir çalışmayı, özgül ağırlığın doğru belirlenmesi için metotların gelişimi, vb.ni içermekteydi. Metafizikte, Risale Der Vücud isimli üç kitap yazdı ve hemen ardından Narüznamah'ı meydana getirdi. Aynı zamanda ünlü bir astronom ve fizikçi idi.

Bir bilim adamı olmasının dışında, Hayyam, aynı zamanda tanınmış bir şair idi. Bu sıfatla, 1839'da, Edward Fitzgerald, Rubaiyat (dörtlükler / rubailer)'ın İngilizce bir tercümesini yayınladığından beri, Batı dünyasında popüler olarak tanınmıştır. Bu o zamandan sonra dünya edebiyatının en popüler klasiklerinden biri olmuştur. Herhangi bir edebi eseri, özellikle derin komplekslikte mistik ve felsefi mesajlar içerdiğinde, şiirin ne anlattığını pratik olarak bir dilden diğer bir dile tamamen tercüme etmenin imkansız olduğu takdir edilmelidir. Buna rağmen, Rubaiyat'ın tercümesinin popülerliği onun zengin düşüncesinin değerini göstermektedir.

Hayyam, yukarıdaki alanlarda çok sayıda kitap ve monografi yazmıştır. Bunların dışında, 10 kitap ve otuz monografi tanımlanmıştır. Bunların dördü, matematikle, üçü fizikle, üçü metafizikle, biri cebirle ve biri de geometri ile ilgilidir.

Onun genel olarak matematiğin ve özellikle analitik geometrinin gelişimi üzerinde etkisi çok fazla olmuştur. Onun eserleri, üçüncü dereceli denklemlerin çözümünde aynı geometrik yaklaşımı uygulayan Dekart'ın zamanına dek, yüzyıllarca diğerlerinden ilerde olmuştur. Bir matematikçi olarak yapısı, bir şair olarak popülerliği tarafından kısmen gölgede kalmıştır; yine de onun bir filozof ve bilim adamı olarak katkısı, insan bilgisinin sınırlarını daha ilerilere götürmede önemli bir değere sahiptir.


(Yazar ali hikmet)
0 Yorumlar | Yorum Yaz | Baglantı

71 sayfadan 29 . sayfa
geri | ileri