|
Dünyanın Mevlâna’sı
Tarih 17 Aralık 1273; Mevlânâ Hakk'a yürümüş; yani, can'ı
asıl mekâna uçarken, bedeni de aslı olan toprağa geri verilmek
üzere götürülüyor. Bu sırada Müslümanlar, Hıristiyanlar ve
Museviler arasında bir tartışma başgösteriyor. Müslümanlar, 'O
bizim dinimizin imamı, sizi ne ilgilendirir?' demelerine karşı;
İsa'yı, Musa'yı Mevlânâ'nın fikirleriyle daha iyi
anladıklarını söyleyen gayrimüslimler bütün engellemelere
rağmen cenaze törenine katılıyorlar.
Yıl 1952; Mevlânâ'nın doğum yıldönümü nedeniyle UNESCO
tarafından Paris'teki Gime Oriental Museum'da bir anma
toplantısı düzenleniyor. Törene Türkiye delegeleriyle birlikte
Mısır, Afganistan, İran ve Pakistan'dan da üyeler katılmakta.
Törenin başlamasından önce verilen resepsiyonda bu delegeler
Mevlânâ'nın milliyeti konusunda bir tartışma içerisine giriyor.
Mısırlı delege; Mevlânâ'nın ceddinin Hz. Ebubekir'e
dayandığını, bu yüzden de onun Arap olduğunu ileri sürüyor,
İranlı delege; 'Mevlânâ İranlıdır, çünkü bütün eserlerini
Farsça yazmıştır.' diyor. Afganlı delege ise; 'Mevlânâ
Belh'te doğmuştur. Belh de Afgan topraklarındadır. O halde
Mevlânâ Afganistanlıdır', tezini savunmaya çalışıyor, Türk
delege de Mevlâna'nın "Aslem Türkest, egerçi Hindu gûyem"
(Her ne kadar Farsça-Hintçe söylesem de aslım Türk'tür benim)
beyitlerini söyleyerek Mevlânâ'nın kendisini Türk ilân
ettiğini belirtiyor. Bu tartışmalar üzerine kongrenin havası bir
hayli gerginleşiyor. Pakistan delegasyonunda bulunan fıkıh âlimi
Prof. Hamidullah Han ise tartışmalara müdahale ederek, "Mevlânâ
hiçbir milletin değil bütün insanlığın malıdır." diyerek son
noktayı koymak ister. İranlı temsilcinin karşı çıktığı bu
görüş, diğer ülke delegasyonu tarafından kabul görür.
İki gün süren ve 5 bin kişilik salonun tıka basa dolduğu
törende, Mevlânâ ve Mevleviliğin önemi hakkında yapılan
konuşmalar, mûsikî ve semâ gösterileri âdeta insanları
büyüler. Tören süresince birçok devlet başkanından ve diğer din
temsilcilerinden gelen kutlama telgrafları da salonda büyük bir
alkışla karşılanır.
O anma toplantısından bu güne 53 yıl geçti. Bu süre zarfında
buna benzer ulusal ve uluslararası platformlarda, bazılarına bizim
de şahit olduğumuz birçok tartışmalar yaşandı. Hattâ
Mevlânâ'nın mensup olduğu din konusunda bile varsayımlarla
görüşler öne sürüldü, makaleler yazıldı. Hâlâ da bu
tartışmalar devam edip gitmede. Günümüzde neler yapılıyor...
Tespit edebildiğimiz kadarıyla çok sayıda Türkçe ve Farsça,
200'ü aşkın İngilizce, 50'ye yakın Almanca, 20'yi aşkın
Fransızca eser başta olmak üzere İspanyolca, İtalyanca,
İsveççe, Norveççe, Danca, İskoçça, Çekçe, Boşnakça,
Arnavutça, Hintçe, Arapça, Urduca, Sindce, Bengalce, Peştuca,
Endonezyaca, Azerice, Tacikçe, Özbekçe, Rusça, Yunanca, İbranice,
Çince ve Japonca yazılmış eserlerle Mevlânâ ve Mevlevilik tüm
dünya insanlarına tanıtılmakta; ama Mevlânâ'nın Mesnevî'de
dediği gibi: "Herkes kendi görüşüne göre onun dostu olup;
içindeki gerçek sırları kimse aramamaktadır."
Mevlânâ'yı yeterince tanıtamıyoruz
Özellikle Amerika'da yayınlanan İngilizce eserlerde ise
Mevlânâ'nın İran'ın tanınmış mistik şairi olarak
nitelendirilmesi bizi hayli üzmekle birlikte, bizim de eksikliğimizi
göstermektedir. Türklerin yoğun olarak yaşadığı Belh'te doğup
Selçukluların başkenti Konya'da, Türk-İslâm kültür ve
an'anesiyle yetişen Mevlânâ ile ilgili bilimsel çalışmalar en
fazla bizde yapılmıştır. Bunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Ama
bunların tanıtımını ve uluslararası literatürde
kullanılmasını becerememiş; sadece semâ gösterileri ve Şeb-i
Arûs kutlamalarını ön plâna çıkarmış; maalesef, bugün
dünyanın hemen her tarafında okuyucu bulabilen İngilizce ile kayda
değer Mevlânâ'yı, fikirlerini ve Mevleviliği doğru dürüst
anlatan eserler yayınlayamamışız. Hâl böyle olunca da özellikle
Batılılar yazdıkları eserlerle, Mevlânâ'yı istedikleri gibi
anlamış ve anlatmışlardır. Biz ise Mevlânâ'yı doğru olarak
anlamak şöyle dursun, eserlerini Farsça yazdığı için, değil
modern edebiyatımıza, divan edebiyatımıza bile dahil etmeyerek
Mevlânâ'yı sahiplenmek isteyenlerin ekmeğine yağ sürmüşüz ve
hâlâ da sürmekteyiz. Bazıları, daha da ileri gidip Mevlânâ'yı
İran kültürünün bir temsilcisi sayma gibi bir cehaletin içine
düşmüştür. Artık Konya olarak, Selçuk Üniversitesi bünyesinde
50 yıllık bir arzunun semeresi olan Mevlânâ Araştırma ve Uygulama
Merkezi'ni (SÜMAM) kurmuş, Mevlânâ Kültür Merkezi'ni
tamamlamış ve Konya Valiliği İl Kültür ve Turizm
Müdürlüğü'nün de daha tecrübe kazanmış haliyle,
Mevlânâ'nın da dediği gibi "birlik olup" üzerimize düşen
bu tarihî görevi yerine getirmeliyiz.
Aslında Mevlânâ'nın bizim sahiplenmemize de ihtiyacı yoktur. O,
zaten modern fikirleriyle her dönemde, her milletten insana hitap
edebilmiş, muhatap bulabilmiştir. Ama; ülke olarak, ülkemizin
tanıtımına katkı olarak; ve hattâ kısırdöngülü iç
çekişmelerimize cevap bulabilmek için onun fikirlerine ve
yardımına hayli ihtiyacımız var. Eğer bu değerimizin farkında
olamazsak, farkında olanlardan da şikâyetçi olmaya hakkımız
yoktur. Yine; Fransız bilgin Pasteur'un "İlmin vatanı yoktur,
fakat âlimin bir vatanı olmalıdır." sözü ne kadar doğru ise;
Mevlânâ'nın "Ey güneş! Başka bir âlemi aydınlatmak için bu
gül bahçesini terk edip gidiyorum." beyti de o kadar manidârdır.
Sözün özü; 1952 yılında yapılan yukarıdaki anma töreninin
benzeri şimdi yapılsa şüphesiz bütün dünya devletleri
-özellikle Amerikalılar- bir yolunu bularak Mevlânâ'yı
sahiplenirse hiç şaşmamak gerekir...
*Yard. Doç. Dr., Selçuk Üniversitesi Mevlânâ Araştırma ve
Uygulama Merkezi Müdürü.
Mevlevî mûsikîsi ve semâ'daki semboller
Mevlevî semâ ayini, mûsikîsinden kıyafetine kadar her alanda, pek
çok sembolleri taşır. Benliğinden ölü olan Mevlevî dervişinin,
başındaki sikkesi mezar taşı, giydiği tennuresi kefeni,
sırtındaki hırkası kabridir. Semahane kâinattır; sağ tarafı
görünen ve bilinen madde âlemi, sol taraf mânâ âlemidir. Posttan
sağa doğru hareket, yücelikten düşüklüğe gidiş (ulvîden
süflîye) hatt-ı istivanın sonundan posta doğru hareket
düşüklükten yüceliğe varıştır ki, "seyr-i sülük" denen
manevî olgunluğa erişme yolculuğunu anlatır. Kudümün ilk vuruşu
"Ol" emrinin, anlatımıdır. Ney, "İnsân-ı kâmil"dir.
Neyin üflenmesi, İsrafil'in "sûr"u üflemesidir. Kalkarken
yere el vurmak hem "Ol"manın, hem Sûr'u işitince kabirden
kalkmanın sembolüdür. Sultan Veled devrindeki üç tur, "İlm-el
yakîn, ayne'l yakîn, hakke'l yakîn" denen bilme, görme ve
olma mertebelerine işarettir.
Tecelli rengi olan kırmızı renkli post, üstündeki Şeyh Hz.
Mevlânâ'yı temsil eder. Hakikate varan yolu o bilir; ve bunun
için hakikate varan en kısa yolu temsil eden hatt-ı istivâ'ya
yalnızca o basabilir. 'Sûr'un üflenmesiyle kabirlerinden
canlanarak kalkanların şaşkın şaşkın nereye gideceklerini aramak
yerine, insân-ı kâmilin peşine takılıp, onun gittiği yoldan,
adımlarını onun gibi atarak kurtuluşa eren yolu bulmayı, Sultan
Veled devrindeki yürüyüş temsil eder. Semâdaki selâmlar zât,
sıfat, fiil, vahdet gibi tasavvuf anlamlarını taşırlar. Dört
selâm, şeriat, tarikat, hakikat ve marifet kademelerini
anlatmaktadır. Dördüncü selâmda; Allah'ın tek ve gerçek
varlığı ile varoluş olan, vahdet durağından kıpırdamadan, ayak
direyerek duruş, anlatılmaktadır. Ve sonunda, "Bütün mânâ
mertebelerini bilsen de, ulaşsan da, asla kulluktan vazgeçme, en
yüce makam ve mertebe kulluktur, fakat, bilenle bilmeyen bir
değildir." denilir. (Kaynak: www.semazen.net )
|