Hesaplamalara göre Ay yüzeyindeki gündüz sıcaklığı 260 ile 280 Fahrenayt arasında değişiklik gösteriyor. Bu derecedeki sıcaklıkta filmler erir ve insanlar muhtemelen rahatsız olur. Hatta muhtemelen ölür ! Peki ama astronotlar neden bu kadar rahat görünüyor ?
* Ay ' ın görünmeyen karanlık yüzündeki hava sıcaklığının eksi 41 dereceye kadar düştüğü biliniyor. Eksi 40 dereceden itibarense cisimlerin kırılganlık derecesinin arttığı biliniyor. Bu sıcaklıkta elektrikli cihazlar çalışmaz Araba akülerini çalıştırmak da zordur. Sıcaktan soğuğa geçerken yaşanan bu ani ısı değişikliği, cisimlerde esnemelere ve kırılmalara sebep olur. Peki ekipmanlar ve astronotlar nasıl bu kadar rahat çalışabiliyor ?
* Niye 1/6 ' lık bir yerçekimi oranında astronotlar yürüme ile zıplama arasında gidip gelen hareketler yapıyorlar ? Televizyon çekimlerinin birinde, astoronotun zıplamak için dizlerini büktüğü ama sonuçta bir kaç adımdan öteye gidemediği gözleniyor. Astonotlar, yerçekiminin 6 kat daha az olduğu bir ortamda, niçin normal bir insanın yeryüzünde zıplayabiliceği kadar bir mesafeye zıplayabiliyorlar ?
* Bunun yanısıra, çekilen görüntülerde astronotların sert bir şekilde dizlerinin üstüne düştükleri birkaç sahne görüyoruz. Peki böylelikle kendilerini büyük bir riske atmış olmuyorlar mıydı ? Ya basınca dayanıklı elbiseleri yırtılsaydı ?
* Bilindiği gibi yeryüzünden 250 ve 750 mil yükseklikteki mesafeler arasında kalan bölgeye Van Allen Kuşağı ismi veriliyor. Bu kuşak, güneşten gelen radyoaktivite yüklü ışınların dünyaya gelmesini engelliyor. Astronotların, Ay ' a gidebilmesi için bu kuşak içinden geçmeleri gerekiyor. Bir insanın buradan geçebilmesi içinse, 4 metre kalınlığında bir kurşun tabakasıyla kaplanmış olması gerekiyor!
Modül ' ün Altında Niye İz Yok ?
NASA ' ya göre Ay modülü Ay ' a indiğinde motorlarından 3000 Ibs ' lik (yaklaşık 1,5 ton) basınç çıkıyordu. Bize anlatıldığı ve görüntülerden anlaşıldığı kadarıyla, Ay yüzeyi tozlu ve yumuşak. Peki iniş esnasında, modülün altına denk gelen (yandaki resimde H ile işaretlenmiş) kısımda niçin herhangi bir yıpranma, dağılmış yumuşak doku ya da itmeden oluşan bir çukur görmüyoruz ? Aynı şekilde niçin Ay modülünün ayaklarında tozlanma göze çarpmıyor ? Yandaki resimde bir başka ilginç nokta da (G) ile işaretlenen yerde, bir ayak izinin bulunması. Peki, tam olarak modülün altına denk gelen bölgeye bu ayak izi nasıl geldi ? Astronotlar bilindiği kadarı ile modülün altına girmediğine göre, acaba set işçileri, daha önce senaryo çalışması yapan astronotlardan birinin ayak izlerini silmeyi mi unuttular ? Ya da modül eski yerinden kaldırılıp şu an bulunduğu yere mi taşındı ?
Ay ' da Atmosfer Yoksa, Nasıl Oluyor da ...?
Yine yukarıdaki resimde astonotları Ay yüzeyine indiren Ay modülünü görüyoruz. (B) ile işretlenen yere baktığımızda gökyüzünde hiçbir yıldızın görünmediğini fark ediyoruz. Madem ki atmosfer yok, niye arka planda parlak yıldızlar gözümüze çarpmıyor ? NASA uzmanları bunu, basit fotoğrafçılık mantığı ile açıklıyor : "Eğer yakın plandaki nesneleri ( astronot, ay modülü gibi ) odaklarsanız, arka plandaki parlak nesneleri ( yıldızlar ) gibi aynı poz içinde yakalayamazsınız" (A) ile işaretlenen noktaya baktığınızda ise, ay modülünün karanlık tarafında kalan Amerikan bayrağını net olarak görüyorsunuz. Komploculara göre, bu fotoğraf Ay ' da çekilmiş olamaz. Zira, eğer bir cisim Ay yüzeyinde gölgede kaıyorsa, onu görmek imkansızdır. Çünkü Ay yüzeyinde atmosfer yoktur. Atmosfer içindeki hava molekülleri ışığı süzerek yansıtırlar ve yeryüzünde gölgede kalan noktalar bu şekilde görülebilir. Ay ' da atmosfer olmadığı için, gölgede kalan bir nesnenin kesinlikle görünmemesi gerekir. Peki, resimdeki bayrak nasıl görünüyor ?
Bununla birlikte, Ay yüzeyine düşen güneş ışığı kırılmadan ve süzülmeden geldiği için kör edici bir etkiye sahip. Bundan dolayı astronotlar, güneş ışınlarından korunmak için % 95 altın alaşımlı başlıklar takıyorlar. Öyle ise güneşin vurduğu noktaların daha parlak, gölgelerin ise tamamen karanlık olması gerekmiyor mu ? Ama NASA fotoğraflarındaki gölge tonlarının, yeryüzünde çekilmiş fotoğraflardan hiçbir farkı yok...
Apollo 11 astronotlarından biri ilk etapta Ay yüzeyine Amerikan bayrağı dikiyor. Bayrak açık vaziyette.Yandaki resimde ise bayrağı dalgalanırken görüyoruz. Atmosfersiz bir ortamda bu değişiklikler nasıl olabiliyor ve de en önemlisi bayrağı hangi rüzgar dalgalandırıyor ?
Güneş..??
(E) ile işaretlenen bölgedeki gölgenin, eğer Ay ' da atmosfer yoksa ve tek ışık kaynağı Güneş ise, daha karanlık olması gerekiyor. (F) ile işaretlenen arka plan görüntüsünde de, ufka doğru yaklaştıkça karanlığın çöktüğü görünüyor. Bu, atmosferik coğrafyadan dolayı, sadece yeryüzünde olabilecek bir görüntü. Normalde Ay ' daki ufuk çizgisinin daha keskin ve parlak görünmesi gerekiyor. (D) ile işaretlenen bölgede ise, gökyüzünde bağımsız bir cisim göz çarpıyor. Farklı resimlerde de göze çarpan bu cisimle ilgili bugüne kadar doyurucu bir açıklama yapılabilmiş değil. Burada devreye, UFO ' cular giriyor. Onlarsa, Ay ' a gerçekten gidildiğini ve resimde görünen garip cismin bir uçan daire olduğunu iddia ediyorlar.
Son Kanıt
Bir Bilim Adamının Bu Teorileri Çürütmek İçin Ay'a İlk Ayak Basıldığının En Büyük İspatı Olan Video Görüntülerini Tekrar İncelemek Ve ABD nin Aya Gitmedi Yalanını çürütmek İçin Nasa'ya Yaptığı Başvuruya Aldığı Cevap:" GÖRÜNTÜLERİ BULAMIYORUZ "
1) Discovery Channel' da Ay yolculuğu yayınlandı. Ay'da üstü açık araba kullanıyorlar.O büyük arabayı uzay roketine nasıl sığdırdılar? Üstelik uzay roketleri Atmosfere girdikleri zaman 3 parçaya ayrılıyorlar. Yani uzay aracı 2 paraçasını atıyor.2/3 oranında küçülüyor.
2)Hadi diyelim her şeye rağmen otomobili götürdüler.Otomobil Ay'da nasıl kullanıldı? Ay'da hava yok. Bujiler nasıl çaktı(ateşlendi)pistonlar(itenekler)nasıl çalıştı? Otomobil aynen Dünya'da sürülüyormuş gibi sürülüyor.
3)Gökyüzünde bir tek yıldız yok. Yalnız astronotun başlığında beyaz bir nokta gözüküyor. Asıl Ay o olmalı.Etrafda krater dahi yok.Başka iddialar için bakın:
1) Resimler incelendiğinde gök yüzünde ne Güneş nede Dünya görünüyor.Büyük ihtimalle resimler gece çekilmiş.Eğer gece çekildiyse yani Ay'ın karanlık yüzünde yıldızlar ve Dünya'nın görünmesi gerekir? Maalesef görünmüyor.
2)Astranotların ökçeleri kuma batıyor.Ay'da ağırlık Dünya'ya göre 6/1 oranında daha hafif olduğuna göre batmaması gerekir.
3)Çok kuvvetli değişik açılardan projektörler kullanılmış.Bu denle gölgeler farklı yönlerde.Ayrıca gece çekildiği için kumlar projektörlerden beyaz ve gri görünüyor.
Yine bir iddiaya göre,NASA, resmi olarak Ay'a iniş çekimlerinin orijinal kayıtlarını kaybettiğini açıklamış. Yani insanlık tarihinin en önemli olaylarından birinin video kayıtlarını "kaybetmişler".
Evet gidildi diyenler, şu tespitlere ne diyeceksiniz.
1- Astronotların yürürken veya zıplarken üstlerinde beliren ışıldamalar? Videoda da gösterdiği gibi sırtlarına bağlı bir şeyin olduğu belli oluyor. Yere düşüp de arkadaşından yardım isteyen astronotun da birden kalkması hiç de doğal değil. Sırtına bağlı tel vasıtası ile kalktığı ortada.
2- Gölgelerin farklı yönlerde uzanması da doğal değil. Ve ayda atmosfer olmadığı için gölgede kalan yerlerin tamamen karanlık olması gerekiyor(Ayın karanlık yüzü gibi). Fakat birçok nesnenin gölgesinin içi gayet net görülüyor.
3- Bu videolardan başka Lunar Legacy isimli videoları da izlerseniz göreceksiniz: Bir astronot fotoğrafında başlığının camından yansıyan görüntüde başka bir astronot var. Doğal olarak bunun fotoğrafı çeken astronot olması gerekiyor. Ama nedense arkası dönük ve görünürde hiç kamera yok vs. vs.
Astronotun başlığındaki cama baktığınız zaman gerçek uydumuz olan ayı göreceksiniz. Ay gökyüzünde beyaz bir nokta gibi.Yalnız resmi kopyalayıp masa üstüne yapıştırın.Resime büyüterek bakın.
İddaya göre,Amerikalılar bütün bu olayı Nevada çölünde ,51. bölgede kurulan bir film setinde çekiyorlar -SSCB uzaya gönderdiği Sputnik uydusu ile ABD'deki çok gizli askeri bölge olan Area 51(51. Bölge)'in görüntülerini çekmiş ve bu fotoğraflarda ay yüzeyi şeklinde araziler ve kraterler olduğunu, ay görevinde çekilen fotoğraflardaki kraterlerin ve arazi şekillerinin aynı olduğunu söylüyor(ve gösteriyor).
-Atmosfer olmadığı için ışığın yayılamayacağı ve gölgede kalan nesnelerin pek görünmeyeceği, en azından detaylarının görünmeyeceği biliniyor. Ama çekilen onca fotoğrafta gölgede kalan astronot veya ay aracının detayları çok net bir şekilde görünüyor. Aya giden astronotlarda da harici başka ışık kaynağı olmadığı söyleniyor. Fotoğraf makineleri de ne yazık ki flaşsız.
-Big Boss'un gönderdiği videolarda değil ama diğerlerinde bayrağın sanki bir rüzgar esiyormuş gibi dalgladığı görülüyor. Bir başkasında ise astronotlar bayrağı dikmekle uğraşırken dalgalanıyor ama araç kamerasından çekilen aynı videoda bayrak 40 dakika boyunca kıpırdamıyor.
-Aracın aya inmesi esnasında altındaki ateşleyicinin püskürmesi nedense hiç toz kaldırmıyor ve fotoğraflarda da aracın altında hiç püskürdükten sonra dağılmış toz şekli yok. Başka türlü inemeyeceğini siz de biliyorsunuz. Altından bir kuvvet olmadan inmeye kalksaydı, parçalarını bile bulamazlardı.
-Görevden kısa süre önce çekilen dünyadaki alıştırma videolarında bile astronotlar iletişimden şikayetçi. "Daha iki bina arasında iletişimi sağlayamıyoruz, aya giderken nasıl iletişim kuracağız?" şeklinde şikayet ediyor astronot abimiz. Ve Apollo 1 yapılmadan önce yine kapsülde denemeler yapan 3 astronot nedeni bilinmeyen bir yangın çıkması ile kapsülde yanarak ölüyorlar. Kapsülün kapısı da sıkıştığı için açılmıyor malesef. Güvenlik bölümünde çalışan bir görevli ise yaptığı bir demeçten 1 hafta sonra trafik kazasında kızı ile birlikte can veriyor.
Amerikalı astronotların aya gerçekten ayak basmadıkları yolunda sahte bilim sitelerince ikide bir pompalanan şüpheye gelince, benzer sorulara verdiğimiz yanıtlarda belirttiğimiz gibi, insanoğlu ayağını Ay'a gerçekten bastı ve oraya (metal çerçeveli olduğu için hava olmamasına karşın dalgalanır gibi görünen) ABD bayrağını dikti. İddia edildiği biçimde bir yutturmacanın gizli tutulması mümkün olmadığı için, asıl bu ve benzer safsatalara şüpheyle yaklaşmak gerekiyor.
İnsansız uzay gemileri ile aya seyahat için pekçok ön hazırlıklar, denemeler ve araştırmalar yapıldı. İlk olarak 2 Ocak 1959 tarihinde Sovyetler Luna-1 isimli uzay aracını ay yörüngesine oturtmak ve bilgi toplamak için fırlattılar. Fakat Luna-1, rotayı şaşırarak ayın 6000 km uzağından geçti. Böylece ilk denemeden beklenen netice alınamadı. Sovyetler tekrar 12 Eylül 1959'da Luna-2 isimli uzay aracını ayda araştırma yapmak için gönderdi. Ancak bu teşebbüs de aracın ay yüzeyine sert iniş yaparak parçalanmasından dolayı başarısızlığa uğradı. Nihayet Sovyetler ay araştırmalarıyla ilgili üçüncü teşebbüslerinde başarılı olabildiler. Luna-3 adı verilen araç 4 Ekim 1959 tarihinde fırlatıldı. Ay yörüngesine giren araç pekçok fotoğraf çekip dünyaya gönderdi. Bu sayede ayın görünmeyen yüzü hakkında bilgi elde edilmiş oldu. Aynı vazife ile 18 Temmuz 1965'te gönderilen Sovyetlerin Zond-3 aracı da başarılı oldu. Aya yumuşak iniş yapan ilk uzay aracı olan Luna-4, Ruslar tarafından 3 Şubat 1966 tarihinde fırlatıldı. Sovyetlerin ay ile ilgili araştırma çalışmaları Luna-10'un 31 Mart l967'de fırlatılması ve bunun ay etrafında bir yörüngeye girmesiyle son buldu.
Amerika Milli Havacılık ve Uzay Dairesi (NASA) tarafından aya seyahat ve incelenmesi için hazırlanıp tatbik edilen program ise başlıca iki bölümden müteşekkildi. Birinci bölüm, aya seyahat için gerekli ön araştırma ve hazırlıklar için Survoyer programı; ikinci bölüm aya seyahati gerçekleştiren Apollo programıdır. Amerikalıların ay incelemeleri 17 Nisan 1967'de Survoyer-3 aracının fırlatılması ile başladı. Amerika bu ilk denemesinde, aracı aya yumuşak bir şekilde indirerek, buradan çeşitli fotoğraflar göndermesini başardı. 14 Kasım 1967'de fırlatılan Survoyer-5 aya yumuşak iniş yaptı ve pekçok fotoğrafla bilgiler gönderdi. Ayrıca ay yüzeyinde geri kalkış manevrası yaparak bu konuda ileri bir adım atılmasına sebeb oldu. Daha sonra bir ay ara ile 7 Aralık 1967'de Survoyer-6 ve 7 Ocak 1968'de Survoyer-7 fırlatılarak her ikisini de Ay yüzeyine indirmek suretiyle topladığı bilgi ve fotoğraflarla NASA, aya seyahat için hazırlanan ön çalışmaların ilk bölümünü tamamlamış oluyordu.
İkinci bölüm olan Apollo programı, insanoğlunun aya seyahatini gerçekleştirmesini hedef almaktaydı. Ne var ki, bu çağ açması beklenen program bir facia ile başlamıştı. 27 Şubat 1967 tarihinde fırlatılmak için bekleyen Apollo-1 ve içerisindeki üç astronot kalkışa çok kısa bir süre kala araçta çıkan yangında kurtarılamayarak can verdiler. Kaza sebebi bulununcaya ve benzeri kazalara karşı tedbir alınıncaya kadar Apollo projesine ara verildi. Apollo-1'de çıkan yangının sebebi, astronotlara oksijen veren sistemdeki bir kısa devreydi. Benzeri kazalara tedbir olarak Apollo uzay araçlarına ilave bir kabin yapıldı. Kalkış esnasında meydana gelebilecek bir kaza halinde astronotlar bu bölüme geçecek, bu bölüm araçtan ayrılarak 1,6 km yükselecek ve otomatik olarak açılan paraşütleri ile yere inecekti. Eğer herhangi bir kaza olmazsa kalkıştan bir müddet sonra bu kısım atılacaktı.
Uzun bir aradan sonra Apollo programı 11 Ekim 1968'de Apollo-7'nin fırlatılması ile tekrar başladı. Daha önceki insansız yapılan denemelerde olduğu gibi, insanlı denemeler de adım adım yapılıyordu. Apollo uzay araçları dev Satürn füzeleri ile atılmaktaydı. Şimdiye kadar fırlatılan en büyük füzeler Satürn-1 Bfüzesi ile fırlatılan Apollo-7, dünya çevresinde bir yörüngede 10 günde 163 tur atarak çeşitli deneme ve çalışmalar yaptı. Bu deneme ile de Amerika ilk olarak üç kişilik bir grubu uzaya gönderiyordu. Bundan sonra dev Satürn-5 füzesi ile 21 Şubat 1968'de Apollo-8'in fırlatılması, aya seyahate hazırlık çalışmalarının en önemli merhalelerinden biri oldu. Apollo-8'de bulunan üç astronot dünya çevresinde iki defa döndükten sonra aya yöneldiler. Dünyanın çekim etkisinden kurtulan araç, ay etrafında bir yörüngeye girmeyi başardı. Bu, dünya yörüngesinden ayrılan ilk insanlı uzay aracı oluyordu. Astronotlar; Frank Borman, James Lowell ve William Anders dünyadan uzaklaşıp ay etrafında dönen ilk insanlardı. Bu seyahat esnasında astronotlar, ay yüzeyini çok yakından inceleme fırsatı buldular ve ay yüzeyine iniş için uygun yerleri tesbit etmeye çalıştılar.
Aya ilk ayak basma: Takvimler 16 Temmuz 1969'u, saatler Türkiye saati ile 15.32'yi gösteriyordu. Amerika Birleşik Devletlerinin Florida eyaletindeki Cape Kennedy Uzay Üssünde 39-A numaralı rampada toplam yüksekliği 111 m olan Satürn-5 füzesi, üzerinde Apollo-11 dev uzay aracı, içerisinde astronotlar Neil Armstrong, Edwin Aldrin, Michael Collins'la birlikte ayı fethetmek için çıkacakları yolculuğa başlamadan yapılan geriye sayma işleminin sonundaydı. "5,4,3,2,1,0 Ateş!" komutu üzerine korkunç bir patlamayla çalışmaya başlayan, toplam itme gücü 34.000 kg olan beş motor bir alev bulutu içerisinde Apollo-11'i havalandırıyordu.
Komuta modülü:Astronotların seyahat süresince bulundukları bölümdür. Aracın ana merkezidir. Aracın idaresi, astronotların oturma, istirahat, çalışma ve yemek gibi işlerin yapıldığı ana bölümdür.
Hizmet modülü:Uzayda araca manevra ve hizmet desteği temini vazifesini gören bölümdür. Elektrik enerjisi, hava ve basınç teminini bu bölüm sağlar.
Ay modülüaha önceki uçuşlarda "Örümcek", bu uçuşta ise ABD'nin sembolü olan kartala izafeten "Kartal" adı verilen bu bölüm, astronotlardan ikisini alıp ay yüzeyine indirecek, daha sonra buradan havalanarak tekrar araçla birleşecek (kenetlenecek) yani bir nevi sandal vazifesi görecek olan kısımdır. Kalan dört kısım, yakıt tankları ve aracı aya götürecek motorların bulunduğu bölümlerdir.
Araç aya doğru ilerlerken yapılması gereken bir iş de komuta modülü ile Kartal'ı (Ay modülü) burun buruna getirmekti. Fırlatıştaki sıra ise, komuta modülü, hizmet modülü ve ay modülü (Kartal)idi. Astronotların bulundukları komuta modülünden ay modülüne geçmelerinin kolay olması için, ay modülünü astronot Collins araçtan ayırarak, modüle ait motorlardan bir kısmını ateşlemek suretiyle bir manevra yaptırıp, komuta modülü ile burun buruna kenetlenmesini temin etti. Bundan sonra artık Satürn-5 füzesi yapacağı vazifelerini bitirmiştir. Ama ne yazık ki yaptığı vazifenin mutluluğunu uzay boşluğunda terkedilmiş olarak tek başına yaşayıp gitmeye mahkum olmakla tatmıştır. Saatte 40.000 km hızla dünya yörüngesinden ayrılan araç gitgide yerçekimi etkisiyle hız kaybına uğradı. Dünyadan 320.000 km uzakta, hız saatte 3400 kilometreye düştü. Ayın çekim alanına girildiğinde ise hızı gitgide artarak ay yörüngesinde saatte 10.000 kilometreye erişti. Hız azaltılarak ay etrafında ve aydan 112 km yükseklikte, önce elips sonra dairesel bir yörüngeye girdi. Ay yörüngesine girdikten sonra gerekli kontrollar yapıldı ve astronotlardan Neil Armstrong ve Edwin Aldrin ay modülüne geçtiler. Michael Collins ise komuta modülünde kaldı. Aya ayak basmadan önce birçok araştırma, kontrol ve istirahattan sonra astronotlar aya inmek için hazırlandılar. Bundan sonra ay modülü araçtan ayrıldı, fren vazifesi gören motorları çalıştırarak önceden tespit edilen bölgeye 21 Temmuz 1969'da yumuşak iniş yaptı. Atıldıktan 4 gün sonra 16 tonluk örümcek şeklindeki araçla aya inerlerken iki astronot telsizle insanlara şu mesajı gönderdiler:"Kim olursanız olunuz, nerede bulunursanız bulununuz. Şu andaki işimizi düşünerek, kendi adetlerinize göre bizim için Allah'a dua ediniz."
Örümcek ile ay yüzeyine yumuşak iniş yaptıktan sonra bir müddet aracın kontrollerini yaptılar. Sonra istirahate çekilen astronotlardan ilk olarak Neil Armstrong ay yüzeyine indi. Aya insanın ilk ayak basması ile ay fethi gerçekleşiyor ve tarihçiler bu günü yeni bir çağın (uzayçağının) başlangıcı olarak kabul ediyorlardı. Neil Armstrong'un ay yüzeyine inmesinden bir müddet sonra Edwin Aldrin ay yüzeyine inen ikinci insan oluyordu. Ayda toplam 21.5 saat kalan astronotlar bunun 2 saat 13 dakikasını ay yüzeyinde, kalanını ise Örümcek'te geçirdiler. Ay yüzeyine çeşitli cihazlar, plaket ve bayrak yerleştirdiler. Ay yüzeyi taş ve kumluk idi. Buradan 25 kg tutan taş parçaları getirdiler.
Havalandıktan sonra ay çevresindeki bir yörüngede bekleyen komuta ve hizmet modülüyle birleşerek astronotlar komuta modülüne geçtiler. Artık Örümcek'in işi bittiğinden uzay boşluğuna bırakıldı. Mevcut motorlar ateşlenerek Apollo-11 dünyaya dönmek için gerekli olan rotaya girdi. Dünya yörüngesine girmeden hizmet modülünü de fırlatan Apollo-11'in astronotları, komuta modülü ile birlikte atmosfere 5,4° ila 7,5°'lik açılar arasında girerek bir müddet ilerlediler. Atmosferdeki sürtünme sebebiyle aracın sıcaklığı çok fazla arttı. Bu sıcaklıktan korunmak için komuta modülündeki ısı kalkanı yerden 7000 m yükseklikte atılarak akabinde küçük paraşütler açıldı. 3000 m yükseklikte ise ana paraşütler açılarak fırlatılmasında 111 m yükseklikte ve 3000 ton ağırlıkta olan araç 3 m boyunda ve 5500 kg ağırlıkta olarak saatte 50 km hızla Pasifik (Büyük)Okyanusa indi. Astronotlar civarda bekleyen görevli kişiler tarafından kurtarıldı; muhtemel bir hastalığa ve mikrop kapmış olma ihtimaline karşı karantinaya alındı.
Aya ilk ayak basılmasından sonra Apollo-12 projesi ile astronotlar Charles Conrad, Richard Gordon ve Alan Bean aya giden ikinci grup oluyorlardı. 19 Kasım 1969'da yola çıkan astronotlar, ay yüzeyine daha önce insansız olarak inen "Surveyor-3" aracının yanına gittiler. Astronotlardan Charles Conrad ve Alan Bean aya indiler. Pekçok taş ve kum nümuneleri getirdiler. Astronotlardan Alan Bean hatıralarında şöyle anlatıyor: "İnsan uzayda uçarken pek az kimseye nasib olan bir fırsat elde ediyor. Ufkunu genişletmek arzusu. Gerçekten, bu yolculuktan sonra içimde insanları, Allah'ı, kainatı ve bunların arasındaki ilişkileri daha iyi öğrenmek, anlamak arzusu doğdu."
Aya seyahat programlarından aksayan ve ay yüzeyine inişi gerçekleştiremeyen tek proje Apollo-13'tür. 1970 Nisan'ında fırlatılan Apollo-13 de ay yolunda meydana gelen bir elektrik arızası sebebiyle astronotlar ay yüzeyine inemediler, ancak ay çevresinde bir yörüngede bulunduktan sonra tekrar dünyaya döndüler.
31 Ocak 1971'de fırlatılan Apollo-14 ile aya giden astronotlar A.Shepard, E.Mitchell ve S. Roosa idi. Aya inen astronotlar Shepard ile Mitchell beraberlerinde götürdükleri bir el arabası ile malzemeler taşıyarak bazı cihazlar tesis ettiler.
Rusların 6 Haziran 1971 günü fezaya gönderdikleri Soyuz-11 uzay cihazı, felaketle ve yüz karası ile neticelendi. 30 Haziranda dünyaya dönen kapsülün içindeki üç astronot ölmüştü.
26 Temmuz 1971'de fırlatılan Apollo-15, ay yolculuğunda pekçok hususiyetler ihtiva eden bir programdır. Bu yolculukta, hazırlanan bir ay arabası ile astronotlardan David Scolt ve James İrwin, ay yüzeyinde evvelki seyahatlere nisbeten daha uzak mesafelere seyahat edebildiler. Birçok cihaz tesis eden, pekçok araştırma ve denemede bulunan astronotlar, ayın teferruatlı bir haritasını hazırladılar. Ayrıca da sun'i bir uyduyu Apollo aracından fırlatarak ay yörüngesine yerleştirdiler.
16 Nisan 1972'de fırlatılan Apollo-16 ile aya seyahat eden astronotlardan John Young ve Charles Duke bir başka ay arabası ile ay üzerinde dolaştılar. Pekçok deney ve araştırmalarda bulunan astronotlar bazı cihazlar yerleştirerek daha sonra dünyaya döndüler.
Aya son seyahat 1972 senesinin sonlarında gerçekleşti. Apollo-17 ile yapılan bu seyahat, ay araştırmalarının şimdilik sonu olmaktadır. İlerde yıldızlara yapılacak seyahatler için düşünülen projelerde ay bir üs olarak kullanılacaktır. Aya toplam 6 uçuş yapıldı ve 12 astronot ay yüzeyine indiler. Toplam 6 tane jeofizik gözlemevi kuran astronotlar, 360 kg ağırlığında kaya ve diğer maddeleri dünyaya getirdiler.
Türkiye'deki otomobil fuarlarında belirli kişiler dışında kimsenin lüks spor otomobillere yaklaştırılmamasını içerleyen bir girişimci yerli spor otomobil üretti.
Ertex Oto Dekorasyon Genel Müdürü Ercan Malkoç, yaptığı açıklamada, işi gereği sık sık yurt dışındaki otomobil fuarlarına katıldığını, buralarda her isteyenin rahatlıkla lüks spor otomobilleri inceleyebildiğini anlattı. Türkiye'de düzenlenen otomobil fuarlarında ise bu otomobillerin çevresine bant çekildiğini, ünlü ve zenginlerin dışında kimsenin otomobilleri incelemesine izin verilmediğini belirten Malkoç, ''bu duruma çok içerlediğini ve bunun üzerine yerli bir spor otomobil geliştirmeye karar verdiğini'' söyledi.Malkoç, ilk otomobilin icadının üzerinden yaklaşık 100 yıl, ilk Türk otomobili olan Devrim'in yapılmasının üzerinden de 46 yıl geçtiğini ifade ederek, şöyle konuştu:''Ülkemizde 1966 yılından bu yana otomobil üretimi yapılmaktadır. Çağımızın ve özellikle de otomobil sektörünün gelişimi göz önüne alındığında, dünya otomotiv sektörüne bir marka kazandırmamış olmamız bizleri çok üzüyordu. Oysa daha 1938 yılında Türkiye, 140 tane avcı bombardıman uçağı üreterek şu an teknolojilerine imrendiğimiz AB ülkelerine satmıştır. 2007 yılındayız ve uçak yapan bir milletin torunları olarak bir otomobil yapamıyoruz. Cesaretimizin temelinde bu çok önemli bir etken oldu. Artık bu konuda bir şeyler yapmamız gerektiğini düşündük ve Etox'u geliştirdik.''
NEDEN SPOR OTOMOBİL?
Spor modellerin firmaların vitrinini oluşturduğunu ve her otomobil tutkunlarının spor modellerin sahibi olmayı hayal ettiğini dile getiren Malkoç, bu nedenle spor otomobil geliştirmeyi tercih ettiklerini kaydetti.İnsanların spor otomobillerin her ayrıntısındaki beklentilerinin çok yüksek olduğunu anlatan Malkoç, bu otomobillerin hızlı gitmesinin, aynı zamanda en kısa mesafede durmasının istendiğini dile getirdi. Tasarımdaki beklentilerin de bu yönde olduğunu belirten Malkoç, ''Motordaki performansın dış çizgilere yansıması istenir. Bu beklentileri çoğaltmak mümkün. Bu nedenle spor otomobil üretmek zor bir iştir. Projeye başlamadan önce insanlar bize 'bunu yapamazsınız' diye güldüler. Fakat dünyada zoru başaran Porche, Ferrari, Lamborghini gibi firmalar var. Bizde iddialı başlamak istedik. Belki başlangıçta yıldızları hedef seçtik ama sonunda başarılı bir prototip geliştirdiğimize inanıyoruz. Bu araba çok konuşulacak.'' diye konuştu.Projeye başlarken öncelikle tasarım ekibini oluşturduklarını belirten Malkoç, tasarımın geliştirilmesinin 6 ay sürdüğünü anlattı. Bu aşamada oldukça zorlandıklarını ifade eden Malkoç, şunları kaydetti:''Çünkü kendi insanımızın beklentileri doğrultusunda bir tasarım hazırlamamız gerekiyordu. Buradaki beklentiler oldukça yüksektir. Hayallerde hep Ferrari ve Porche gibi otomobiller vardır. Biz onlara benzetmek için yola çıkmadık. Deyim yerinde ise spor otomobilde bir sınıf yaratmak için yola çıktık. Tasarım felsefemizin temelinde 4 kişilik günlük hayatta kullanılabilecek bir otomobil üretmek vardı. Hedeflerimizi bu yönde şekillendirdik. Aynı zamanda da tasarımımız performans isteyen kullanıcılara da hitap edecek görsellikte olmalıydı. Kişiye göre aile otomobili, kişiye göre günlük hayatta kullanılabilecek spor otomobil, kişiye göre tam bir performans otomobili. Kısacası Etox'a baktığınız açılardan bu özelliklerin tamamını görebilirsiniz. Yüze yakın tasarım eskizimiz arasında şu an prototip üretimini yaptığımız modeli seçtik.''
SERİ ÜRETİM BELGESİ ALDILAR
Etox'un günümüz otomotiv firmalarının tüm tasarım ve prototip üretimlerini kapsayan süreçleri içinde barındıran iki yıllık çalışmanın sonucunda geliştirildiğini ifade eden Malkoç, prototip hazırlama aşamasında tasarım ekibi de dahil 46 Türk personelin görev aldığını belirtti. Malkoç, aracın şasinin yurt dışındaki diğer özel üretilen emsallerindeki gibi örme şasi tekniğine dayanarak kendi mühendisleri tarafından projelendirildiğini kaydetti.Malkoç, otomobilin bütün parçalarını kendilerinin ürettiğini, sadece motorunu Fransa'daki bir firmadan aldıklarını ifade ederek, ''Bir süre sonra kendi motorumuzu kendimiz üretmeyi hedefliyoruz. Henüz ilk aşamadayız. Gelişime açık bir proje bu'' dedi.Etox'un günümüz koşullarını sağlayabilecek bir donanıma sahip olması nedeniyle fren testlerinde uluslararası geçerliliği olan R 13H testine tabi tutulduğunu belirten Malkoç, test sonucu bu kapsamdaki gereken tüm kriterlere uygunluğunun tespit edildiğini ifade etti. Malkoç fren sisteminin aynı zamanda ABS'yi de kapsadığını dile getirdi.Etox'un, ayrıca İstanbul Teknik Üniversitesi Otomobil Teknolojileri Araştırma Merkezi'nce (OTAM) Sanayi Bakanlığının 2001/16/AT M1 sınıfındaki motorlu araçlar tip onay yönetmeliği kapsamında yapılan tüm testlerden de başarıyla geçtiğini söyleyen Malkoç, Türkiye'de seri üretim (Tip Onay) belgesini aldıklarını kaydetti.Daha önce üretilen yerli otomobiller ''Devrim'' ile ''İmza''nın ''Tip onay belgesi bulunmadığını'' ifade eden Malkoç, Etox'un künyesinde ''Made in Turkey'' yazan ''ilk otomobil olacağını'' söyledi.Malkoç, şu an da firmanın kendi testi olan 100 bin kilometrelik yol testine başladıklarını ifade etti. Dörtte biri sorunsuz tamamlanan test sırasında gidilen şehirlerde vatandaşların araca büyük ilgi gösterdiğini anlatan Malkoç, henüz tanıtımını gerçekleştirmemiş olmalarına rağmen şimdiden 3 ön sipariş talebi olduğunu belirtti. Malkoç, Etox için gelen sipariş taleplerini yol testi tamamlandıktan sonra alacaklarını kaydetti.
''İLGİ BİZİ SEVİNDİRİYOR''
Dünya otomotiv sektörü için olmasa bile Türkiye için bir marka yaratmanın zamanının çoktan geldiğine inandıklarını ifade eden Malkoç, ''Markayı firmalar yaratmaz, o markayı kullanan insanlar yaratır ve sahiplenir. Etox'a sokakta ve internet ortamında vatandaşlarımızın gösterdiği büyük ilgi bu konuda bizi oldukça sevindirdi'' dedi.Etox'un, piyasadaki spor otomobiller arasında ''en düşük yakıt tüketimine sahip araç olacağını'' saivunan Malkoç, standart modelin şehir içinde 5.7, şehirler arasında ise 4.1 litre yakıt tüketimine sahip olduğunu söyledi.Malkoç, en düşük Ferrari modelinin fiyatı 400 bin avrodan başlarken, Etox'un bunun 5'te biri oranında 100-150 bin YTL fiyat aralığında satışa sunulacağını kaydetti.
''TANITIMI ZAFER BAYRAMI'NDA YAPILACAK''
Etox'un geliştirilmesini ''Türk otomotiv sanayinin bir zaferi'' olarak gördüklerini anlatan Malkoç, bu nedenle aracın tanıtımını da 30 Ağustos Zafer Bayramı'nda yapacaklarını söyledi.Yol testlerinin tamamlanmasının ardından hemen seri üretime geçmek istediklerini bildiren Malkoç, Etox'un üç ayrı motor seçeneği ile satışa sunulacağını dile getirdi.İlk etapta yılda 20 araç yapmayı hedeflediklerini, ilerleyen yıllarda de bu rakamı 500'e kadar çıkarmak istediklerini ifade eden Malkoç, araçlarının her birinin kişinin istediği üzere ayrı ayrı özelliklere sahip olacağını kaydetti.Malkoç, daha şimdiden Güney Kore'den bir firmanın projeye ortak olmak istediğini belirterek, ''Ancak yerli bir firmayla ortak olmayı tercih ederiz'' dedi.Gerek çizgileri, gerek kullanım özellikleri ve gerek motor çeşitliliğiyle anlatan Etox'un, 125 beygir (hp) gücünde 1500 cc hacminde dizel motor kullanılan standart modelinin yanı sıra 220 hp güç üretebilen 3000 cc dizel ve daha fazla performans isteyenler için de 272 hp güç üretebilen özel bir V6 benzinli motor seçenekleri bulunuyor.
LAMBORGHİNİ DE BÖYLE BAŞLAMIŞTI
Ünlü spor otomobil Lamborghini de benzer bir hikayeyle üretilmeye başlanmıştı.İkinci Dünya Savaşı'nın öncesi ve sonrasında önemli bir traktör üreticisi olan Ferruccio Lamborghini'nin bir Ferrari otomobili vardı. Ferrari'nin debriyaj aksamının kendi traktörleriyle aynı olduğunu fark eden Lamborghini, Enzo Ferrari ile görüştü ve onu bu konuda eleştirdi. Fakat Enzo Ferrari Lamborghini'yi basit bir traktör üreticisi olarak görerek onu dinleme gereği duymadı. Bunun üzerine Lamborghini, Ferrari'ye rakip kendi spor arabalarını üreterek, Enzo Ferrari'den intikam almaya yemin etti. Daha sonra Ferrari'yi eleştirdiği her konuda Ferrari'den çok daha üstün olan Lamborghini 350 GT'yi yaptı.
Cahit Arf (d. 11 Ekim 1910, Selanik - ö. 26 Aralık1997, İstanbul), Türk matematikçi. Kendi adıyla bilinen matematik kuramları ile dünya çapında tanınır."Matematik de resim, müzik ve heykel gibi bir sanattır." diyerek matematiğin sanatsal yönünü ortaya koymuştur.
Cebir ve sayılar teorisi üzerine uluslararası bir sempozyum 1990'da 3 ve 7 Eylül tarihleri arasında Arf'in onuruna Silivri'de gerçekleştirilmiştir. Halkalar ve geometri üzerine ilk konferanslar da 1984'te İstanbul'da yapılmıştır. Arf, matematikte geometri kavramı üzerine bir makale sunmuştur.
Cahit Arf 1997 yılının Aralık ayında bir kalp rahatsızlığı nedeniyle vefat etmiştir.
Çalışmaları
Cahit Arf, cebir konusundaki çalışmalarıyla dünyaca ün kazanmıştır. Sentetik geometri problemlerinin cetvel ve pergel yardımıyla çözülebilirliği konusundaki yaptığı çalışmalar, cisimlerin kuadratik formlarının sınıflandırılmasında ortaya çıkan değişmezlere ilişkin "Arf değişmezi" ve "Arf halkaları" gibi literatürde adıyla anılan çalışmaları matematik dünyasının ünlü matematikçileri arasında yer almasını sağladı. Matematik literatürüne "Arf Halkaları, Arf Değişmezleri, Arf Kapanışı" gibi kavramların yanısıra "Hasse-Arf Teoremi" ile anılan teoremler kazandırmıştır.
Matematiği bir meslek dalı olarak değil, bir yaşam tarzı olarak görmüştür. Öğrencilerine her zaman "Matematiği ezberlemeyin kendiniz yapın ve anlayın" demiştir. Hakkında yazılmış bir yazıda şöyle denmiştir:
"...Bir zamanlar integrali bilen kimselerin matematikçi, üstel fonksiyonu bilenlerin ise büyük matematikçi sayıldığı ülkemizde derin matematik konularının tartışılacağı hayal bile edilemezdi. Cahit Arf, Türkiye'de matematiğin o günlerden bu günlere gelmesinde en büyük rolü oynamıştır." Şimdi 10 Türk Lirasında Cahit Arf'ın resmi bulunmaktadır.
Genç mucit kaynak makinalarındakı gazda, kullanıma göre yüzde 40 ile 90 arasında tasarruf sağlayan bir sistem geliştirdi
Kaynak Makinalarındakı gazda, kullanıma göre yüzde 40 ile 90 arasında tasarruf sağlayan bir sistem geliştiren TOBB-ETÜ Makina Mühendisliği 4. sınıf öğrencisi Sedat Kılıç, aralarında ünlü firmalarında bulunduğu Ankara'daki yaklaşık 100 fabrika'da bu sistemin kullanılmaya başlandığını bildirdi.
Öğretmen bir baba ile ev hanımı bir annenin çocuğu olan Kılıç, TOBB-ETÜ Makina Mühendisliği Bölümüne fen ham puan birincisi olarak 2004'de girmiş ve buradaki eğitimi boyunca da burslu okumuş.
Kaynak makinalarında gaz tasarruf sistemi geliştirme fikrinin 30 yıldır kaynakçılık yapan ve aile dostları olan Recep Kabran'ın kaynak makinalarındaki gazın çabuk tükenmesinden şikayet etmesi üzerine doğduğunu belirten Kılıç, daha sonra Kabran'la birlikte bir gaz tasarruf sistemi üzerinde çalışmaya başladıklarını anlattı.
Birçok denemeden sonra ürettikleri ürünü bugünkü şekline getirdiklerini belirten Kılıç, geliştirdikleri ''Gaz Altı Kaynak Makinalarında Gaz Tasarruf Sistemi''miyle, kaynak makinalarında kullanılamadığı için havaya karışan atık gazı kullanılır hale getirdiklerini bildirdi. Geliştirdikleri sistemin, kaynak makinalarında regülatörlerin dışına takılan ara bir parçadan oluştuğunu kaydeden Kılıç, bu özelliği nedeniyle ürünün gaz tüketiminde tasarruf sağlamanın yanı sıra çevre dostu olduğunu da kaydetti.
Kılıç, bir ayda 10 bin lira gaz masrafı olan bir firmanın bir kereye mahsus yapacağı 3-4 bin liralık yatırım ile bu masrafı 2-3 bin liraya indirmesinin mümkün olduğunu ifade etti.
Kaynak makinaları ve regülatörler konusunda geliştirdikleri 3 yeni ürün üzerindeki çalışmaların da devam ettiğini belirten Kılıç, gaz tasarruf sistemiyle bu üç ürünün pazarlanması için iki öğrenci arkadaşıyla birlikte ALSE Makina Ticaret ve Sanayi ismiyle bir firma kurduklarını bildirdi.
Geliştirdiği Gaz Tasarruf Sisteminin Türk Patent Enstitüsünden (TPE) marka tescili bulunmasının yanı sıra faydalı model belgesi aldığına da dikkati çeken Kılıç, Turkish Quality ve Marka Tescil Belgesi almak için de çalışmaların sürdüğünü, bu belgeyi almalarının ürünün yurt dışında tanıtımını ve satışını kolaylaştıracağını söyledi.
Kılıç, ürünün pazarlanmasında yaşadığı en büyük sıkıntının ise çok genç olması nedeniyle firma sahipleriyle yüz yüze görüşememek olduğunu anlattı. Bir firmada en düşük hissesi bulunan yöneticilerden biriyle bile görüşmesi halinde geliştirdiği ürünün ne kadar faydalı olduğunu yöneticilerin hemen anladığını ve ürünü satın aldığını belirten Kılıç, görüştüğü tüm patronlara ürünü satmayı başardığını da sözlerine ekledi.
Geliştirdiği gaz dağıtım sistemini Avustralya'ya pazarlayan Kılıç, bu ülkeyle ihracat bağlantısı yaptığını kaydederken, ihracata yönelik görüşmelerin sürdüğü bir diğer ülkenin ise İran olduğunu anlattı.
-BÜYÜK FİRMALAR SİSTEMİ KULLANMAYA BAŞLADI-
Kılıç, Ankara'da aralarında Tofaş, Aygaz, Oyak Renualt ve BMC gibi büyük firmalarınında bulunduğu 100'e yakın firmaya gaz tasarruf sistemini sattığını ve söz konusu firmaların fabrikalarında bu ürünü kullanmaya başladıklarını bildirdi.
Ürünün piyasada çok tutulması üzerine bazı firmaların sahte gaz tasarruf sistemi ürettiklerini ve kendi isimlerine benzer isimlerle sattıklarını da kaydeden Kılıç, sahte ürünlerin piyasadan kaldırılması amacıyla birçok firmayla şimdiden mahkemelik olduklarını söyledi.
Sanayide buluş yapılmasını bekleyen çok alan bulunduğuna da dikkati çeken Kılıç, yaptığı icatta okuduğu üniversitenin büyük rol oynadığı ve bunun avantajını yaşadığını kaydetti. Kılıç, ''Ben bu üniversitede sanayinin bursuyla okudum. Yaptığım bu buluşla onlara bir nevi vefa borcumu ödüyorum'' dedi.
Yale Üniversitesi
ABD Atom Enerjisi Merkezi (1959-1960)
Harvard Üniversitesi (1961)
Orta Doğu Teknik Üniversitesi (1964)
Yıldız Teknik Üniversitesi
Aldığı ödüller
Alfred Sloan Ödülü (1962)
Tübitak Bilim Ödülü (1966)
Alexander von Humboldt Bilim Ödülü (1973)
Sedat Simavi Ödülü (1977)
Bilgi Çağı Ödülü (1992)
İLESAM Üstün Hizmet Ödülü (1995)
Uğur Mumcu Bilim Ödülü (2002)
Oktay Sinanoğlu, sonradan TED Koleji olacak Ankara Yenişehir Lisesi'ne 1953 yılında burslu öğrenci olarak girdi ve okulu birincilikle bitirdi. Okulun bursuyla kimya okumak üzere ABD'ye gitti. 1956'da ABD Kaliforniya Üniversitesi Berkeley Kimya Mühendisliği'ni birincilikle bitirdi.
1957'de Massachusetts Teknoloji Enstitüsü'nü 8 ayda bitirerek yüksek kimya mühendisi oldu. "Alfred Sloan" ödülünü aldı. 1959'da Kaliforniya Üniversitesi Berkeley'de kuramsal kimya doktorasını tamamladı. 1960'ta Yale Üniversitesi'nde öğretim üyesi (asistan profesör) oldu.
1960-61 yıllarında atom ve moleküllerin çok-elektronlu kuramı ile "Doçent" oldu. 1963'te 50 yıldır çözülemeyen bir matematik kuramını bilim dünyasına kazandırarak 28 yaşında "tam profesör" unvanını aldı. 20. yüzyılda Yale Üniversitesi'nde bu sanı kazanan en genç öğretim üyesidir.
1962 yılında Orta Doğu Teknik Üniversitesi mutevelli heyeti yalnız Oktay Sinanoğlu'na mahsus olmak üzere kendisine Danışman Profesör ünvanını verdi. Yale Üniversitesi'nde ikinci bir kürsüye daha profesör olarak atandı. 1973'de Almanya'nın en yüksek "Aleksander von Humboldt Bilim Ödülü"nü ilk kazanan kişi oldu. 1975'de Japonya'nın "Uluslararası Seçkin Bilimci Ödülü"nü kazandı; yine 1975 yılında özel kanunla Oktay Sinanoğlu'na ilk ve tek Türkiye Cumhuriyeti Profesörü ünvanı verildi. 1976'da Japonya'ya Türkiye Cumhuriyeti Özel Elçisi olarak gönderildi. Kendisi Türk-Japon kültür, bilim ve eğitim ilişkilerinin temellerini atmıştır. Amerika Bilim ve Sanat Akademisinin ilk ve tek Türk üyesidir. Meksika hükümeti tarafından yüksek Bilim Ödülü "Elena Moshinsky" ile ödüllendirildi.
Dünyada yeni kurulmaya başlayan moleküler biyoloji dalının ilk profesörlerinden biri oldu. DNA sarmalının çözelti içinde o biçimde nasıl durduğuna açıklama getirmiştir. Dünyanın pek çok yerinde buluşları ve kuramları ile ilgili konferanslar verdi.
1980'li yıllarda çalışmalarını kimya biliminin basit bir şekilde öğretilmesine yönelik bir kuramsal çerçeve üzerinde yoğunlaştırdı. Ancak 1988'de yayımlanan çalışmaları akademik dünyada ilgi görmedi. 1993'te Yale Üniversitesi'ndeki profesörlük görevlerinden erken sayılabilecek bir yaşta emekliye ayrıldı. Aynı yıl Türkiye'ye dönerek Yıldız Teknik Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Kimya Bölümü'nde profesörlüğe atandı. 2002 yılında bu görevden de emekliye ayrıldı.
Türkiye'de bulunduğu dönemde çalışmalarını daha çok Türk ulusal kimliği ve Türk diliyle ilgili milliyetçi görüşlerini yaymaya adadı. Eğitim dilinin anadil olması gerektiğini ve yabancı dilin takviyeli olarak öğretilmesinin gerektiğini savunmaktadır. Matematiksel yapısından dolayı Türkçe'nin en iyi bilim dili olduğunu söylemektedir[2]
Yaşamı boyunca Kuantum Mekaniği'ne birçok katkıda bulunmuş bir bilim adamıdır. P.A.M.Dirac'in de üzerinde uğraştığı ancak çözümleyemediği bir problemi, "Kuantum mekaniğinde Hilbert uzayının topolojisi ve içerdiği yüksek simetrileri çözdü[3].Böylece Kimya bilimini bu topolojik inceleme ile sağlam bir temele oturttu.
Tüm akademik çalışmaları içinde en önemli 5 kuramı şöyledir:
Many Electron Theory of Atoms and Molecules (1961) =Atom ve moleküllerin çok elektronlu kuramı[4].
^ Sinanoğlu, O, “On the algebraic construction of chemistry from quantum mechanics. A fundamental valency vector field defined on the Euclidean 3-space and its relation to Hilbert space”,Theoret. Chim. Acta (Berl.), 1984, 65, 243-248.
Japonya'da ATR Sayısal (kompütasyonal) Nörobilim Lâboratuvarlarında yapılan bir çalışmada, insan beyninden bilgisayar ekranına doğrudan görüntü aktarılması sağlandı. Başarılan görüntü aktarımı, şu an itibariyle oldukça basit olmakla birlikte, araştırmacılar; insanın düşüncelerini, hayallerini hattâ bazı sırlarını bilgisayar ekranına aktarmayı yakın hedef olarak belirlemiş durumda.
Sahasında 'ilk başarı' olarak kayıtlara geçen çalışmada, başa takılan algılayıcılar beyindeki görme korteksine giden elektrik sinyallerinin tesirlerini algılıyor. Alınan bu sinyaller, bilgisayar programında tekrar yapılandırılarak görüntü elde ediliyor. Denemelerde 'sinir'e karşılık gelen altı harfli 'neuron' kelimesi insanlara gösterildi. Kişinin gördüğü her harf aynı şekliyle bilgisayar ekranında görüntülendi. Denemelerde birbirinden farklı, hareketsiz 400 şekil kalıbı görüntülenebildi.
Çalışmanın diğer bir uzantısında ise, bilgisayar ekranında yürüyen bir insan figürü, düşünce ile yönlendirilebildi. Başa takılan birtakım algılayıcılardan gelen sinyaller bilgisayara iletilerek yürüyen animasyonun sağa veya sola dönmesi veya koşması gibi yönlendirmeler düşünüldü. Yapılması düşünülen fiilin, bilgisayar ekranındaki insan şekilli animasyon tarafından yapıldığı gözlendi.
Bilimadamları tıpkı insanlar gibi mimik yapabilen ilk
Bilimadamları tıpkı insanlar gibi mimik yapabilen ilk 'humanoid'i yaptı.
Jules ismi verilen robot kafasıtasarlandı. İnsah Jules'i görünce bilimkurgu filmlerindeki dünyayı ele geçiren androidleri hatırlamadan edemiyor... Özel bir yazılımla kontrol edilebilen Jules, insan yüzündeki hareketleri ve mimikleri kopyalayabiliyor.Derisinin altında minik bir elektronik motor olan Jules, yüzünü ekşitebildiği gibi kameradan gözleriyle hüzünle bakabiliyor.İsterse de ağzını sonuna kadar açıp gülebiliyor.İnsan-Robot Etkileşimi projesi West of England ve Bristol üniversiteleri tarafından yürütülüyor.
3 robot mühendisi mimik yapan robotu 3.5 yılda geliştirdi.Jules şimdiye kadar tasarlanmış diğer robotlardan 'insana benzeyen en yakın robot' olarak tanımlanıyor.
Japonlar gerçekten şanslı insanlar... Neden mi? Çünkü çoğu zaman bizim, hatta diğer tüm ülkelerin sahip olamadığı teknolojilere sahip olabiliyorlar. Bunun son örneği ise, Sharp'ın Japon kullanıcılar için geliştirdiği AQUOS FullTouch 931SH cep telefonu.
931 SH'yi farklı kılan en büyük özelliği, 1.024 x 480 piksel çözünürlük sunan 3,8 inç'lik kusursuz dokunmatik ekranı. Bu çözünürlük oranı, standart netbook'larda görülen 1.024 x 600 piksel ile neredeyse aynı. Ancak Sharp, bu çözünürlüğü sadece 3,8 inç büyüklüğe sığdırmayı başarmış.
AQUOS FullTouch 931SH, doğal olarak dijital TV alıcı ile birlikte geliyor. 16:9 formatındaki ekran, böylece yüksek çözünürlüklü bir TV'ye dönüşüyor. Telefonun diğer özellikleri arasında 5,3 MP kamera, Bluetooth, 100 MB dahili bellek, microSD bellek kartı yuvası ve GPS bulunuyor.
Gelelim kötü habere... AQUOS FullTouch 931SH şu an sadece Japonya'da, operatör SoftBank aracılığıyla satın alınabiliyor. Sharp, şu an için telefonu Japonya dışında piyasaya sürmeye pek niyetli değil.veteknoloji.com