bizceeee
BenimBlog.com - Turkce ucretsiz blog Bedava blog hizmeti
para kazan


21/2/2007 - İsteyenin bir yüzü, vermeyen.........

Size de oluyor mu???

 

Hani yataktan hiç kalkmak istemezsiniz, o gün hemen bitse de tekrar gece olsa dersiniz...

Bütün düşüncelerden uzaklaşmak, sadece uyumak uyumak istersiniz...

 

Ben böyleyim bugünlerde...

Ben yalnızlıktan bıktım artık.

Sabahları işe yetişmek telaşım olsun, çocukları servise verip ben de işe koşayım istiyorum.

Evde oturmak istemiyorum artık.

Ben çalışmak istiyorum.

Koşuşturmak, hayatın günlük telaşına evin penceresinden değil, merkezinden katılmak, insanlarla içiçe yaşamak istiyorum...

Sokağa çıktığımda tanıdık birkaç yüz görüp, hal hatır sormak istiyorum...

 
Bir cafede arkadaşımla başbaşa sohbet etmek, kahkahalar atmak, omzuna yaslanıp ağlamak istiyorum...

 

İçimi yazılı değil, sözlü dökmek, gözgöze duyguları paylaşmak istiyorum...

 

Artık yalnız olmak sadece bilgisayar ekranından dostlarıma ulaşmak istemiyorum.. İstediğimde onlarla buluşmak istiyorum...

Haftasonları çocukları bırakabileceğim birileri olsun, eşimle yada tek başıma kendimi dinleyebileceğim, dinlenebileceğim zaman dilimlerim olsun istiyorum...

Eşimle türkçe ! ! ! doya doya kavga etmek istiyorum...

Evime misafirlerim gelsin istiyorum...Birilerine hoşgeldiniz, nasılsınız demek istiyorum...Birilerine çay, kahve, börek, kek (beceremesemde) hazırlamak istiyorum.

Simit istiyorum, Türk yemekleri istiyorum, korna sesleri duymak, kalabalık otobüslere binmek, sokak satıcılarının seslerini duymak istiyorum.

 

Kahvemi bilgisayarın başında değil, birileri ile içmek istiyorummm....

Çok şey mi istiyorummm....

İsteyenin bir yüzü,vermeyen............

 

 

Nisan 2003

 

Aynur


Yorumlar ( 12 ) :: Yorum Yaz :: Baglantı


21/2/2007 - Bugün benim doğum günüm...

Bugün benim doğumgünüm...

29 seneyi geride bırakıyorum...

Yirmili yaşlarımı kutladığım son doğumgünüm,bundan sonra otuzlu yaşlar geliyor...

 

Hani daha bir olgun, daha bir kadın olduğumuz yaşlar(mış)...Hayata başka gözlerle bakarmışız, yolun yarısına da yine otuzlu yaşlarda gelirmişiz...

 

Bana hiç öyle gelmiyor.

 

Yirmili yaşlara adım attığımdan beri hayatla boğuştum... Yaşıtlarım sadece üniversiteyi bitirmeyi, dersleri, projeleri düşünürken, sevgililerini, ayrılıklarını, kavuşmalarını sorun ederken, ben kendimi birden bire omuzlarımda bin türlü yükle buldum...

 

Ben de dersleri düşünmek, projeler hazırlamak zorundaydım ama üniversite bahçesinden çıktıktan sonra, "hihoooo ders bitti, oley" diyemiyordum. Düşünmem gereken, yetişmem gereken bir sürü konu, sorumluluk vardı. Daha yirmili yaşların başında başladım ben olgunlaşmaya, yaşamla mücadele etmeye... Ve artık bitirdim sanırım...

 

Erken başlayıp erken bitirdim, ya da erken kalkan erken yol alırmış mı demeliyim!!!!!

 

Artık mücadele etme gücüm de yok, istegimde yok... Sadece huzur olsun istiyorum. Üzüntülerden uzak olmak istiyorum, ama hayat bu, var mı öyle rahat oturmak???


Yirmili yaşlarımın başındaki mücadele azmim, kararlılığım yirmili yaşlarımın sonuna doğru söndü gitti, ya da çok azı kaldı sanırım.


Çalışkan bir öğrenciydim, öğrenme hevesim vardı hep. Ama ya şimdi, bir yabanci dili bile zorla, isteksizce öğrendim. Mecbur olmasam öğrenmezdim. Öğrenme istegim o derece yok olmuş ki, "bu ben miyim?" diyorum çoğu kez... Gerçekten ben miyim bu?


Her yeni yaş değiştiriyor insanı, sana birşeyler katıyor ya da birşeyler aliyor senden...

20, 21, 22, 23 ve 24 yaşlarım benden çok şey aldı, aldı ama beni de güçlü kıldı...


25 yaşım ise dönüm noktası oldu benim için, hayatım değişti bir anda... Hayallerim, gerçekleştirmek istediklerim hepsi yarıda kaldı, başka bir hayalin, sevginin peşinde koştum... Ve işte koşunun son bulduğu yerdeyim şimdilerde...


Yirmili döneme başlarken daha çocuktum, hayatı tanımıyordum... Hayat o kadar acımasız ve karmaşık ki, belki hala tanımıyorum, tanıyamıyorum ama çok yol katettiğimi biliyorum, en azından ucundan, kıyısından köşesinden birşeyler kapmışımdır hayatın...

 

Belki hayat gerçekten 30(40,50...)`undan sonra başlıyordur ya da bana öyle geliyordur...O kadar da önemli değil zaten, önemli olan ruh yaşıymış. Bir zamanlar ruh yaşım 50 derdim. Ama artık ruh yaşımla nüfus cüzdanımdaki yaşım ayni...:))

29 yaşım hosgeldinnnnn...

2 ile başlayan son yaşım, seni sindire sindire yaşamak istiyorum, umarim hayat buna izin verir...

 

Ve ne olur çabuk gelmeeeeeeeeee 30..:))))

 

24.Nisan.2003

 

 

..........................

 

 

İşte geldi çatti otuzlu yaşlar da !!!

Dediklerine göre artık daha olgun biri olacakmışım.
Yirmili yaşlarımda hala bir yanımın çocuk kaldığını farkedecekmişim.
Kendime ve vücuduma özen göstermeye başlayacakmışım.
Cilt kremlerinin müptelası olacakmışım.
Aldığım kiloları, aylarca yediğime içtiğime dikkat etsem bile, eskisi gibi kolay kolay veremeyecekmişim.
Artık yeni yaşımla birlikte yeni ideal kiloma da alışmam gerekecekmiş.
Kendimi daha fazla sorgular olup, çevreme daha fazla önem verecekmişim.
3`lu rakamlar hayatımda yeni bir dönüm noktası olacakmış, artık eski ben olamayacakmışım.
Hayata bakış açım değişecekmiş.
Kendime güvenim artacakmış.
Ayaklarım daha bir sağlam basacakmış yere.
Her türlü zorluğa eski tecrübelerime dayanarak göğüs gererken, artık eskisi kadar yıpranmayacakmişim.
Bunların da gelip geçici olduğunun daha bir farkında olacakmışım.
"Ben kimim, ne yapıyorum, nereye koşuyorum, gelecekte ne olacak?" gibi filozofik sorular
gırgır şamatanın önüne geçecekmiş.
Yaşlılığı daha fazla düşünür olacakmışım.
Annemi, babamı daha iyi anlayacakmışım.
Hayatı daha fazla sevecekmişim.
Dünü yarını düşünmenin anlamsız olduğunu, ne olacağımızın, neler yaşayacağımızın
sadece ve sadece kaderle ilgisi olsada, bizim seçtiğimiz yolların da bunda etkisi olduğunu bilerek
bugünü yaşamayı öğrenecekmişim.
Bugünü yaşayamazsam, yarının asla gelmeyeceğini öğrenecekmişim…


24 Nisan 1974`de doğmuşum veeee…
İşte bugün ben 30 oluyormuşum…
Yolu yarılamak üzere epey yol almışım...
Bir de; bir kız çocuğu hayalini daha fazla kurar olmuşum...:)

Hey yıllar size sesleniyorum,
"hazırlıklıyım ve korkmuyorum sizden ! ! !"


Bilerek, sindirerek otuzlu yılların keyfini süreceğim akıp giden zamana inat.

Var mı itirazi olan?

 

 

24.Nisan.2004

 

Aynur


Yorumlar ( 17 ) :: Yorum Yaz :: Baglantı


19/2/2007 - Derme çatma yürekler

Derme çatma yürekler

Bir nefese hapsolmuş yalnızlıklar yanımda;

Sıyırıp attığım pişmanlıklarım

Derimin içine işlemiş korkularım

İstesem de bırakmaz olmuş yakamı..

Beklenen hep beklenen

Özlemez olmuş bir anda,

Karların arasında gelin olmuş dallara

Bağladığım dileklerim buz tutmuş..

 

Kendimi böyle bir anda

Kollarında bulmuşum ;

Sıradan

Aranmayan özlenmeyen tanınmayan

Nefesler arasında…

Ciğerlerim tıkanmış

Katmer katmer kan dolmuşum

Ellerim tutmaz görmez olmuşum

 

Ya bağladığım dileklerim,

Gelin olmuş dallar

Beyazlığıyla kandırmış beni.

Sürüklemiş arkasından..

Ben hep özleyen hep bekleyen,

Beklemez olmuşum.

Özlenen bulutları ,güneşe satmış

Satılan ruhların bedeline saymışım……

 

Özlem Şimşek

 


Yorumlar ( 2 ) :: Yorum Yaz :: Baglantı


18/2/2007 - Doğa Bize "NAŞ" Diyor !!!
Yazıldıgı yer Bizcee_Gundem

Doğa Bize "NAŞ" Diyor !!!

Sene 2007,

Aylardan şubat...

İstanbul boğazının sırtlarındaki erik ağaçları bembeyaz.

Dalların tamamı beyaz yüklerini sırtlanmış.


Aylardan şubatsa ve bir ağacın dalları beyaza kesmişse o beyazın sebep-i hikmeti olsa olsa "kar"dır.

Siz öyle sanın ...

Bugüne kadar öyle idiyse bile, artık değil.


"Şubatta daldaki beyaz = kar" denklemi artık eşit değil.


Bir gün biri çıksa ve bana deseydi ki "baharın müjdecisi erik dallarındaki beyaz çiçecikleri gördüğünde içini korku kaplayacak, derin bir iç geçirecek ve oğlunun geleceğinden endişe edeceksin" herhalde karşımdakinin aklından zoru olduğunu düşünürdüm. Paranoyanın insan bünyesinde doruk noktasına ulaşmış arkadaş gözüyle baktığım zat-ı şahaneye "acil tedavisi yapıla" hükmünü verir, yoluma devam ededim.


Ama gün bugün olupda, kışın orta yerinde dalda beyaz kar yerine, beyaz çiçekleri görünce aynen bunları hissediyorum.

Küresel ısınma dedikleri canavar cümlemizi yutacakmış.

Kala kala 10 senemiş kalmış.

Kutuplar erimeye çoktaaaaaaan başlamış.


Kutup ayıları artık beyaz botları buzul sanıp üstüne çıkmaya çalışıyor, bir yandan da açlıktan ve sıcaktan birer birer yok oluyorlarmış.


O yok olurken onun avlandığı sonra da sadece dalağını yiyip kalanını "başkalarıda karnını doyursun" diyerek bırakıverdiği avı artık avlanamadığından, o başkalarınında hayatı tehlikedeymiş.


Ekolojik denge denilen böyle birşeymiş, her yok olan peşinden yok olacakların ipini çekermiş.


Bir çok ülke bu gidişle sular altında kalacakmış.


Sular altında kalmayanlar çöle dönüşecekmiş.


Daldaki çiçeğin anlamı artık baharın müjdecisi olmakdan çıkmış, düpedüz "KABUS" olmuş.


Seneler önce şehir tiyatrolarında Hüseyin Rahmi'nin "Kuyruklu Yıldız Altında İzdivaç" eserini seyretmiştim. Oyunda Halley kuyruklu yıldızı dünyaya çarptı çarpacak aşamasındayken, 1910 senesinin İstanbul'lundaki bir kenar mahalle sakinlerinin dünyanın sonu geldi endişeleri, heyecanları, bu sonun gelişinin "zina ile binanın" artışına bağlayışları tertemiz bir mizah anlayışıyla sahneleniyordu. Bu oyunu seyrettikden sonra ne zaman dünyanın sonu geldi dense "Hüseyin Rahmi hoşgeldin" der, içimden kıs kıs gülerdim.

Oysa şimdilerde gülemiyorum.

Birşeyler yanlış hakikaten, hemde gözüme gözüme giriyor bu yanlışlıklar. Seller, kasırgalar, tusunamiler, birer birer nesli tükenme aşamasına gelmiş canlılar.

Sebep ne?


Bizler.


Biz insanoğulları, kızları.


Yaşadığımız doğanın kurallarını hiçe sayıp daha rahat, daha rahat, daha rahat yaşamak için ha bire dengeleriyle oynayışımız. Kış ortasında tatsız tuzsuz domates yeme sevdamız, ısınmak için, ısıtmak için, ulaşım için, elektrik için sürekli yeni yeni bir şeyler icat edip, sonra da arsızca tüketişimiz.


Tüketişimiz...

Tüketişimiz...

Tüketişimiz...


1700'lerde yakmışız dünyanın altındaki ateşi. O gün bugün yelleyip yelleyip ısıtıyoruz. Kaynatmamıza da az bir şey kaldı anlaşılan, ha gayret.


Hoş belki de, bu şekilde ekolojik denge denilen büyü hiç istifini bozmadan devam ediyordur işine, kim bilir?


"- Sen misin benimle uğraşan bire melun, bire densiz gör bak seni nasıl alt ediyorum. Suratında patlayacak tokadım, yok olup gideceksin. Ben mi? Başdan başlayacağım herşeye, daha önce de yaptım biliyorsun. Herkesin bir dayanma gücü, bir sabretme düzeyi var kardeşim yetti gari, hadi naaaş" diyor olabilir.


Hak etmedik mi ettik, uzatın yanaklarınızı.

 

 

 

Şubat 2007

 

Nilgün Yarar

 


Yorumlar ( 3 ) :: Yorum Yaz :: Baglantı


18/2/2007 - Bir Gün Bir Kadın Tanıdım
Yazıldıgı yer Bizceee_Hayat

Bir gün bir kadın tanıdım.

Yaşı ellilerde…

Saçları bayrak kırmızısı.

Dizinin üstünde mini eteği siyahlı sıklamenli, sıklamen rengi çoraplar,  aynı renkte ayakkabılar ayaklarında.

Hayranlık ve gıpta ile karışık “haydaaaa” diye düşünmedim desem yalan olur.

 

Sonra yakından tanıdım zaman içinde…

 

Dindar bir ailenin dinine bağlı, inançlı ama bir o kadar da onlardan dünyaya farklı bakan genç kızlarının hikayesini dinledim keyifle.

 

Sevgilisi ile parasızlık yüzünden buluşmalarda saatlerce sokaklarda yürümelerini, sonra o sevgili ile evleniş hikayesini.

 

Doktor çıkacak kocasına destek için gece gündüz çalışışını, arada doğuveren iki çocuğuna kol kanat gerişini dinledim.

 

Sonunda doktor çıkan kocasının  peşinden çok sevdiği İstanbul’dan ayrılıp, doğuya mecburi hizmetlerde mecburi hizmetler yapışını.

 

Kocasının az biraz palazlanıp, eli para gördükten, İstanbul’a döndükten sonra onu nasıl iki çocukla terk etmeye kalktığında, başı dik “asıl ben seni istemiyorum” deme cesaretini dinledim.

 

Kanser denen illete yenilmeyip, başa çıkışını “benim iki çocuğum var, bu illete pabuç bırakmam” direnişini hayranlıkla, haddim olmadan takdirle dinledim.

 

Liseye giden kızının aynı sınıftaki arkadaşının anne babası boşandığında evinin bir odasını kendini “ortada kalmış” hisseden o genç kız için yeniden döşeyişini, evine alıp ona annelik edişini dinledim. O genç kızın üniversiteyi kazanıp Ankara’ya giderken arkasından gururla tebessüm ettiğini hayal ettim.

 

Senelerdir gittiği sinemanın gişesindeki genç kadını o aralar üzgün, yıkılmış görünce dayanamayıp neler olduğunu öğrenme çabasını, öğrendikleri karşısında isyan edip, genç kadına kol kanat gerişini, evini bu kez de bu genç kadına açışını hayretle dinledim.

 

Başka türlü bir insandı…

Yardım etmek için çırpınan, yardım ederken ezmeyen.

 

Ne yazık ki o kadın artık yaşamıyor.

 

Dalında uzman bir profesörün “her ihtimale karşı” yaptığı bir ameliyat sonrası ihmaller, hatalar, yanlışlıklar, boşvermişlikler, pislikler yüzünden yitirdi hayatını.

 

İşinin ciddiyetini farkında olmayanlar yüzünden öldü gitti.

 

O kadar her şeyin farkında yaşadı ki “ikinci bir ameliyat şart, ameliyata alıyoruz sizi” diyen doktorlara “bu şekilde yapılan ameliyattan ben sağ çıkamam bırakın abdest alayım, dua edeyim” deyip, çocukları ve geliniyle vedalaşması gerektiğini de farkındaydı, öyle de yaptı…

 

Gülören abla böyle ölmemeliydi, hatta o hiç ölmemeliydi.

 

O hayat kattıklarıyla, farklılıklarıyla , hayata karşı duruşuyla hep buralarda bir yerlerde olmalıydı.

 

Seni ne çok sevmişim ben Gülören abla, yaşarken fark etmeyişim ne ayıpmış.

 

Şimdi her gün seni özlediğimi fark ediyorum ama ne fayda?

 

 

 

Şubat 2007

Nilgün


Yorumlar ( 18 ) :: Yorum Yaz :: Baglantı


17/2/2007 - Acilar unutuluyor inanin..
Yazıldıgı yer Bizceee_Hayat

Sevdaydı benim içimi bu kadar yakan belkide. sevgimdendi bu kadar üzülmem kesin.

Tarih 27 mayıs 2002 –Pazartesi sabah 06.00 .Aldığım telefon arkasından annemin eve gelerek “mehmet kaza yapmış ama iyiymiş merak etme”sözü.

oysa ellerimle uğurlamıştım kapıdan. Geç gitsen bu gün diye ısrarla söylemiştim ama işim var demişti. Hafta sonu traş olmuş,sabah pırıl pırıl giyinmiş,kızını uyandırmadan beşiğinde yanağından öpmüş, hoşçakal demiş ve gitmişti.

Nasıldı, ölmüş müydü ve bana söylemiyorlar mıydı. Kafamdaki büyük depremler bitecek miydi. Onu tekrar görebilecekmiydim? Yola bu sorularla çıktım. Yolda kaza yaptığı arabayı gördüğümde, onun bu arabada yalnız başına ne acılar çektiğini düşündüm. Gözlerimden akan yaşlar belki de hayatım boyunca gerçekten büyük bir acı için akıyordu bu kez.

Sıkıntılarım yol oldu önümde

Bitmeyen karanlık yol büyüdükce büyüdü gözümde

Varsaydım bir an önce yanına

Beni görseydin yanında ve senle herşeye razı

Canım geliyorum bekle beni bekle!!

Hastaneye vardığımda kapıda sonkez nefes alıyormuş gibi nefes aldığımı hatırlıyorum. son nefes hem senin hem de kendi yerime aşkım. Acil müdahale odasını gösterdiler ,ordasın işte,seni görmüyorum kapın kapalı ama bağırıyorsun acı içinde Ne olur bağırmasın,ne olur acıtmayın canını bu kadar!O hiç bu kadar acı çekmemişti biliyorum. Ne olur karşımda onu gördüğümde ağlamayayım,ona cesur,güçlü bir şekilde yanında olduğumu göstereyim allahım ne olur.

Kapı açıldı sesini daha net duyuyorum şimdi. “Ayağım,çok acıyor,nefes alamıyorum,dikkat edin neolur “ve buna benzer acı dolu ses sanki kulaklarımda çınlamaya başladı. Bir hemşire yanıma geldi,elimi tuttu,ağlıyordum,nesi oluyorsunuz dedi Kafamı kaldırdım,sildim gözyaşlarımı bağırarak gururla “KARISIYIM” dedim. Sakin olun,durumu iyi,şimdi ameliyata alacağız,güçlü olun dedi. Bana telkinde bulunduğu kesindi.Ve kapıdan sedye içinde sen çıktın.

Ne kadar güzeldi gözlerin oysa

Parladığı zaman bakamazdım korkardım inan

Sönmez sanırdım ateşi hiç

Şimdi kaçırdım gözlerinden gözlerimi oysa

Ağladığımı görme,korkma hiç..

Canım yüzün bembeyazdı. Heryerinde bir damlasına kurban olmayı göze alacağım kanlar bulaşmıştı. Gözlerin beni arıyordu biliyordum ve beni gördün.”Özlem şimşek,özlem,herşey buraya kadarmış,özlem beni götür”

Ne diyebilirdim,nasıl ayakta kalabilirdim. Sedyeye dayandım elini sımsıkı tuttum,son gücümle dayan dedim, hiçbirşeyin kalmayacak. Geçecek bunlar. Ben inanıyormuydum bu söylediklerime acaba?

Ama seninleydim işte,sonuna kadarda yanında olacaktım. Bundan ötesi yoktu. Senle ölmeye gelmiştim inan,senle gitmeye heryere. İnan götürmek istersen beni de götür nereye gidersen,ama beni bırakıp gitme neolur. Kızımı beni,yalnız bırakma burda yeter ki.

Acıların yüzüne vurmuştu,sol ayağın çok acıyordu ve nefes almakta zorlanıyordun. Durumun çok ciddiydi. Senin yüzüne dokunduğumda ellerim titremedi hiç. ellerimle seni bana,kızıma bağlamak istemiştim. Güçlü bir şekilde dokundum sana. Sonra bir doktor çağırdı yanına”eşinizin durumu çok ciddi,ameliyat alınacak,ayağında ciddi bir kırığı var ama önemli olan iç organları .Eşinize son kez bakın”evet öyle dedi son kez bakın. Bunu sana çok sonra tamamen iyileştikten sonra söyleyebildim.

Son kez görmek seni

Sabahları tatsız bir çay konmuş gibi burun kıvırmak sanki dünyaya

Kar içindeki yerlere çıplak ayakla basmak sanki

Milyonlar içinde kendini dağın tepesinde yapayanlız kalmış gibi hissetmek

Ve gerçekten ellerini bırakmak yüksek bir yerden seni tutmaya çalışan herkesin

Boşluğa kaymak binlerce güzellikleri geride bırakarak

Doktorun o sözünden sonra gözlerim resmen karardı. Koridorda bulduğum bir banka resmen yığıldım. Senide kaybetmiştim. Ameliyata alınırken yanında yoktum. Bankta ağlayarak öylece kaldım. Etrafımdaki insanlar bana acıyan gözlerle bakıyor,geçmiş olsun diyorlardı. Hiçbir şey geçmiyordu oysa. Hiçbir acı okadar çabuk bitmiyor inanın. Karşınızda hiçkimseye aldırmadan evet hıçkıra hıçkıra ağlayan o insan ölümün kendisine bu kadar yakın olabileceğini hiç düşünmeyen bir insandı. Yüreğinde binbir parçaya ayrılan umutları,geleceği,sevdası,mutluluğu uçup gidecekmiş gibi ellerini sıkı sıkıya yumruk yapmıştı. Kötü kadere vurulmak için hazırlanmış bir yumruk.

Ameliyathanenin önünde bitmeyen sayılı zaman.. Oysa normalde zaman insanın önünden öyle çabuk geçerdiki,şimdi niye böyle niye?Ameliyathaneye birisi girdiğinde açılan kapıdan birşeyler öğrenme ümidi,birşeyler görme çabası..3,5 saat süren bir ameliyat ardından seni görebildim. Çok acın var yine .Bağırıyorsun ve kendinde değilsin inliyorsun. Odaya geliyoruz yanındayım. Acılar bitecek ama biz buna nasıl katlanacağız. Doktorun çok zor bir ameliyattı diyor. Bağırsakların göğüs kafesine dolmuş,midende,iç diyaframında ciddi yaralanmaların varmış. Ellerinden geleni yapmışlar. Burnunda bir sonda,göğüs kafesinde bir tüp,Pis kanı dışarı atmaya yarayan bir sonda daha,kolunda serum ..

Seni böylemi uğurladım oysa

Pırıl pırıldın

Taptazeydin sevdamdın,

En güzel kokan çiçeğimdin

Seni böyle mi bulacaktım uzaklarda

Seni böylemi saracaktı kollarım..

Zaman geçdikçe kendini daha iyi hissetmeye başladın. Ayağında 20 civarı parçalı kırığın olduğunu öğrendik. Sana henüz söylemedim. Ayağının ciddi bir kırığı var biliyorsun ama 1 yada 2 diye biliyorsun. Biraz daha iyileş o zaman söyleyeceğim. Şimdi değil..

Hastanede en zor geçen geceler bunu senden ve benden daha iyi kimse bilemez. Acılar sanki karanlığı bekler daha fazla yüklenmek için insana. Sen inlersin,ben ellerini tutarak gizlice gözyaşı döker senin rahatlamanı beklerim. Biraz dışarı çıkardım bir sigara içmek için. Gökyüzüne bakarak çok dua ettim . senin yerin benim yanımdı daha. Kızının yanı..

Canım kızım o da senden ve benden ayrı kaldı. Onu çok özledin sürekli gelmesini istiyorsun. Karşılaştığınız an,gözlerinden tutmak için zorlandığın ama engel tanımayan sevda gözyaşları. Sarılışın koklayışın. Dudaklarından o sabah seni öptüm, ya son öpmem olsaydı sözleri. Odada herkes ağladı seninle herkes. Canımdan hiç bu kadar ayrı kalmadım. Beni emmiyor artık. Hastanede şişen göğüslerim,kızımın hakkı olan ama benim makinayla sağıp döktüğüm sütler. Ama oda senin kızın ve payına düşen acıya oda katlanacak ve okadar güçlü inan.

Zaman herşeyin ilacı derler ya inan bu doğru. Ama sen beklenenden daha hızla iyileşiyorsun. Yanına hergün seni seven insanlar geliyor. Ve yaraların günden güne kapanıyor. Derin çok sağlıklı hiçbir yaran enfeksiyon kapmadan iyileşti. Şimdi ayağın için neler yapacağımız düşünmeye başladık. Sanırım ortopedi hemşiresinin yanında yaptığı gereksiz yorumlar yüzünde ayağındaki kırığın çok ciddi olduğunu,doktorun daha meslek hayatında böyle bir kırık görmediğini öğrendin. Ben biraz daha saklamak niyetindeydim biraz daha düzelinceye kadar. Ama bilmen belkide daha iyi. Alacağımız kararlarda bana yardım etmen ve bu sorumluluğu benimle paylaşman beni rahatlatacak. Birkaç kez ayağının kangrene çevirmesinden korktuklarından ayağına doppler ultrasyon taktılar. Şükür herşey iyi.. sürekli ayağını nerde tedavi ettirsek diye konuşuyoruz. Etrafımızda atıp tutan o kadar insan var ki kafamız karıştı. Bazıları özel hastanede yaptırtmayı teklif ediyorlar ama bu kadar yüklü bir maddi durumun altından kalkamayız.

Belkide hayatımızın en doğru kararını,birlikte inanarak veriyoruz. Çok araştırdık,herkese sorduk. Çapa Tıp Fakültesine götüreceğiz seni. Adapazarı’ndan Çapa’ya sevk zor. Önce Okmeydanı,ardından Çapa’ya ulaşıyoruz. Aslında Toyota Hastanesinden ambulansla beraber yola çıktığımızda içimizde ciddi korkular vardı biliyorum. Hiç bilmediğimiz hastahanelerde ,hiç bilmediğimiz ortamlara girecektik. Ve Okmeydanı Aciline girdik önce. Çapaya sevk olabilmek için 1 gece burda kalmak ve buranın doktorlarına rica ederek sevk almamız gerekiyor. Tam bir felaket diyebiliriz. Acilde sadece hasta yatakları var. Ben kalorifer peteklerinin üzerinde oturabiliyorum ancak. İstanbul’daki arkadaşlarımızdan Simla ve eşi geliyor yanımıza. Tanıdık sıcak yüzler görmek ,benim için öyle güzelki. Kendimizi yalnız hissetmemizi bir nebze olsun durduruyorlar. Tek başımıza çok işler başardık aslında . İstanbul ‘da o büyük hastahanelerde,ameliyatlar,yoğun bakımlar ,aciller. Hep sırtsırta verdik destek olduk birbirimize. Okmeydanında 1 gece kaldık ve bir an önce Çapa’ya gitmek istiyoruz. Sevk işlemlerini yaptırdım,ambulans hazır. Ver elini Çapa .....

Çapa da acil den hastahaneye yatış işlemlerini yaptırdık. İnan her gittiğimiz hastahane doktorları ayağındaki kırık karşısında şaşırıyor,hayret ediyor. Evet sanırım 23 , tam olarak hatırlamıyorum. Sayının çokluğu kafamdaki korkuyu dahada arttırıyordu. Çapadaki doktorlar durumun çok ciddi olduğunu,iyileşme ve ayağa kalmak sürecinin çok uzun olduğunu söylediler. Birde ayağına müdahale edilinceye kadar takılan ağırlıklar varya onlar her an canından can alıyor. İlk Toyotada takıldı. Matkapla dizkapağınından deliniyor,bir tel takılıyor ve ona nal takılıyor. Nalın ucunda ağırlık torbaları var. Böylece ayağındaki kırıkları aşağı doğru çektirerek hem acını azaltmış oluyorlar hemde kırıklarının sinirlerine zarar vermesine engel oluyorlar. Ama o telin milimlik oynaması bile sende dayanılmaz acılara neden oluyor. Çapada sanırım 50 ye yakın filmin çekildi. Hergün değişik şekillerde filmler. Ama o filmler çekilirken senin çektiğin acılar,anlatılamaz. Bir olsan şu ameliyatı ,bir kurtulsan.

Evet sonunda başarılı ve 4,5 saat süren uzun bir ameliyat. Ayağına takılan platin ve çiviler.

Çok uzun oldu bu gerçek ama sonuç 6 ayda ayağa kalkması imkansız denen kocam,2 ay sonra tek koltuk değneğiyle yürümeye başladı.3. ayın sonunda tek başına yürüyordu. Tüm doktorların hayret ettiği ,sıkı bir bakım sonucu elde ettiğimiz başarı.

Acılar unutuluyor inanın sanki kötü bir rüya gibi .Zaman zaman eşimin aksayan bacağına bakınca yaşamın onunla ne güzel olduğunu,acıyı paylaşmayı beraber öğrendiğimiz hatırlıyorum.Ve Allahıma binlerce şükür bizi birbirimizden ayırmadı,kızımı baba hasretiyle bırakmadı.

Sizi üzmek istemem ama yaşadıklarımı ekim ayından beri yazıya dökmek için uğraşıyorum ve paylaşmak istedim.

Sağlık,mutluluk,beraberlikler daim olsun.

 

Özlem


Yorumlar ( 3 ) :: Yorum Yaz :: Baglantı


17/2/2007 - ASLINDA AŞK OSURUKTUR....
Yazıldıgı yer Bizcee_Ask_Mesk_Evlilik


AŞK diye bir şey yok !!!!!.............................

Yok yok aslında niyetim cümle alemi karşıma alıp "amma da enteresan kadın" modunda kalmak değil. Amaç amme hizmeti. Ben lafımı edeyim siz ister dinleyip aklınızın bir köşeciğine yazın, ister “amma zırvalamış kadın düpedüz AŞK’a osurup dedi” deyip çıkın işin içinden.

Şimdi AŞK yoktur demekle birlikte bir miktar
sarsıntı
sallantı
saplantı
sıkıntı
çalkantı
çarpıntı
çırpıntı da yok desem külliyen sallamış olacağım, demiyorum.

Sadece AŞK yok diyorum.

Hani o, ilahi yaftalar yapıştırdığınız, kutsal saydığınız, uğruna ölünür buyurduğunuz, sefil olduğunuz, sefil ettiğiniz AŞK YOK.

Eğer olsaydı biter miydi? Onunla olmadı birde bununla şeklinde sağdan sola, soldan sağa savrulur muydu? Hadi azmetti bitti, biterken sizi de bitirmez miydi? Morglar otopsi sonucunda “Ölüm sebebi AŞK” yazılı cesetlerle dolup taşmaz mıydı? Bakırköy’ün nüfusunun bugünün en azından bin misli falan olması gerekmez miydi?

Dellendi, çünkü aşık
Debelendi, çünkü aşık.
Geberdi, çünkü aşık.
Gebertti, çünkü aşık.
Vurdu, çünkü aşık.
Vuruldu, çünkü aşık.
Savurdu, çünkü aşık.
Savruldu, çünkü aşık.

“Bunları yaşayan yok mu?” sakın demeyin var elbette ama sebep sizin sözünü ettiğiniz AŞK değil adamın yada kadının içine düştüğü rezil durumun farkına varıp başkaca çıkar yol bulamayışıdır. Aklını başına devşirip dönüp arkasını gitse ki kesinlikle gidebilir, gidenlerin sayısı kesinlikle gidemeyenlerden kat be kat fazladır ortada sözü edilecek olayda olmayacaktır.



Ayrıca hani şu sizin anladığınız AŞK olsaydı, “evlilik aşkı öldürüyor” diye bir safsata da olmazdı değil mi? İlahi bir gücü kim öldürebilir, ne öldürebilir, evlilikte kim oluyor ki AŞK’ı öldürebiliyor, kocaaaa AŞK evliliğe pabuç mu bırakır?

Evlilik ölür, AŞK ölmez(!)(!)(!)

Öylesine abarttınız ki bu AŞK durumunu ben ciddi ciddi kansere çare olmasını en azından AIDS’i kutsal kılmasın, o da olmadı SARS’dan sarsılmamasını falan bekliyorum kendisinden.

Oysa hepsi hepsi hafif bir gaz sancısıdır çektiğiniz, az biraz zorlanmayla kurtulursunuz. Ortam değiştirirsiniz, dam/kavalye değiştirirsiniz, mekan değiştirirsiniz, aklınızı fikrinizi değiştirirsiniz kurtulursunuz. Ki kurtulmanızda gerekir çünkü ömür boyu süreceği varsayılan bu sarsıntı, sallantı, saplantı, sıkıntı, çalkantı, çarpıntı, çırpıntı gerçekten ömür boyu sürse, 8 şiddetinde olması muhtemel İstanbul depremi sonuçları gibi cümlemizi hayallerinizin, umutlarınızın enkazı altından çıkarmak gerekir. AKUT’umuz var çok şükür ama henüz AŞKUT’umuz kurulmadı, benden söylemesi.

Sevin kardeşim sevgilinizi, kocanızı, karınızı. Sevin ama öldürmeden, ölmeden. Siz siz olun, o da o. Sizin aklınız başınızda kalsın, sizin ki kadar onunkide. Alt alta toplayın artıları, eksileri, alın sevgi parantezine, X=Y ise işiniz iş, hadi devam. X ile Y’nin eşitlenmediği durumlarda sizin AŞK dediğiniz spazm devreye giriyor, farkında değil misiniz? Bir şeylerde, bir yerlerde terslik olunca kulbuna uydurmanın adı AŞK oluyor.

Kadın mürekkep yalamış senelerce, yurt dışında burslu doktoralarda dirsek çürütmüş, kafa patlatmış, sonunda üniversitede doçentliğe kadar varmış. Adam işsiz güçsüz, meslek yok, para yok, ev yok, bark yok. Bu ikisi birlikteler, neden AŞIKLAR. (Bizzat şahit olunmuş bir örnektir, işkembeden salladım sanılmasın.) Yarın öbür gün evlenseler, suçlu evlilik olacak AŞK’ı öldürdü ya. Öldürmesinde ne yapsın, senin spazm krizin faturaları öderken, insan içine çıkarken, iki lafın belini kırarken zorlanacak, zorlanınca da fıııııs, oh artık rahatsın, suçlu da evlilik AŞK’ı öldürdü.

“-Ne yani sana kalsa yüreğimizin götürdüğü yer yerine analarımızın götürdüğü yere gidelim ve bu sarsıntıdan, sallantıdan, saplantıdan, sıkıntıdan, çalkantıdan, çarpıntıdan, çırpıntıdan bihaber yaşayalım öyle mi?”

Aklınızdan geçen soru bu değil mi? Cümleniz bu soruyla beni alt edeceğinizi sanıyorsunuz. Ben öyle mi dedim arkadaşlar, yooo. Zaten desem ne olacak elin mahkum yaşayacaksın, ne de olsa dürtülerin dürtmekte, libidoların libmekte. Benim itirazım bütün bu zirzopluğa önünde saygı ile eğilinmesi gereken payeler yapıştırılmasına.

Çık karşıma de ki “gene bağırsaklarım hareketlendi ama ayıp olmasın diye tutuyorum. Tutabildiğim kadar da tutacağım, dayanamadığım an geldiğinde salarım gider.” Tamam başımla beraber, yalnız şunu da unutmamak gerekir ki fazlaca tutarsan ilk geldiğinde salıverişinle, tuttum tuttum da bıraktım arasında kendine ve çevrene verdiğin zarar açısından büyük farklar olacaktır.

En başta geldi saldın, belki bir miktar gürültüye sebep olursun sen kızarırsın, çevren hönk durumu yaşar ama kısa ve ani bir etkidir çarçabuk atlatılır. Birde uzun vadede tuttun, sonunda dayanamadın saldın durumunu inceleyelim; Sessiz sedasız bedeninden ayrılsa da ortalığı öyle bir koku sarar ki sen kimseler fark etmeden kurtuluyorum sandığınla kalırsın. Etrafındakiler sana salak gözüyle bakar, üstelik sen onlara hak verirsin, tek tutunacağın dal kalmıştır x ile y’yi bir türlü eşitleyemediğinden kaynaklanan AŞIK olma vaziyetin. At suçu ona, en azından AŞK’ı kutsal sayanlar tarafından affedileceksin. Yalnız bak bakalım senin saldığın kokuyu anlayışla karşılayanların tarihlerine, kesin birkaç kez ortalığı kendi kokuları ile sarmalamışlıkları vakidir.

“AŞK her şeydir, dili yoktur, dini yoktur.”

Yoktur elbet kim itiraz edecek ki? Altı üstü dürtülerin dürtmüştür de olmuştur. Dürtü dediğin dürtmek için muhtardan ikametgah senedi, müftülükten dini vecibelerinin teyidini beklemiyor ki. Dürtü bu görevi ona, buna, şuna bakmaksızın hatta ille de insan olma tiltini bile aramaksızın dürtmek. O dürtecek sende dürtülmenin verdiği gazla haydaaaa er meydanındasın. Seyretmeyi seven bir millet olarak sen burnunu batırdıkça vıcık vıcık pisliğe “acep şimdi nolcek ki” hevesiyle debenişini seyreyleyeceğiz. Hatta dürtülerinin dürtmeyi kestiği dönemlerde onların yerini seyrelemeyi pek seven ekip alacak. İçine düştüğün enayi duruma bıyık altından kıs kıs kısırdarken “- Ay ne aşk be, helal olsun kadına adama, yok anacım yok ben böylesini yaşamadım, nerdeee” söylemlerinde bulunacaklar. Kıs kıs kısırdayanların adları kimi zaman toplum kuralları olacak, kimi zaman ahlak.

Sözün özü durum ciddi anlamda senin açından pek parlak olmayacak. İşte böyle duruma sebep olmuş AŞK’ı paklayan tek bir tanım vardır bence onu da sizlerle paylaşmakta hiç sakınca görmem

“İçip içip kudurmanın sonucunda orta katı kiraya vermek için üst katta yapılan anlaşma şerefine yenilen elma şekerinin elinde kalan sopasıdır.”

Hadi şimdi de aşık olunda göreyim.

 

 

Temmuz 2003

 

Nilgün


Yorumlar ( 16 ) :: Yorum Yaz :: Baglantı


17/2/2007 - Barcelona'ya İmzasını Bir Gaudi Birde Biz Attık :)
Yazıldıgı yer Bizceeeeee_Gezi

- Hadi be Vasfiye be, beraber gidelim. Valla bak ben gidiyorum senli ya da sensiz ama senli olursa ballı börekli olur, hadiii….

- Bilemiyorum ki, şimdi “tamam” derim sonra bir terslik olur gelemem, kendimden nefret ederim. Bir şey demiyorum bakıcam.

İspanya seferimiz işte aşağı yukarı böyle başladı. Hoş bir sene önce Aynur’un İstanbul çıkartması, evimizde gelip kalışı ile kıpraşmamış değildi ama onu havaalanında uçağa bindirirken de kıpraşmanın ötesine geçip “seneye de ben
gideceğim” şeklinde kafamın bir köşesine kazındı, kaldı. Aradan bir sene geçti, ben pasaport, vize telaşına düşüyordum ki Vasfiye’yi de sürükledim. Başladık birlikte İspanya hayalleri kurmaya. Hatta bir ara Tuba’da bize katılma kararı alıp, pasaport bile çıkarttırdı ama son anda çıkan bir aksilik yüzünden maalesef bize katılamadı. Hiç moralimizi bozmadık, “bir daha ki sefere” dedik, Tuba’dan 1-0 alacaklı kaldık.

Biz karar verdik, gidiyoruz gitmeye ya İspanyol’lar bizi istemiyor. Konsolosluğa kaç kere gittik , kaç evrak değiştirdik,kaç saçma soruya ki bunlardan biri “İvo ile kan bağınızın derecesi nedir?” idi cevap verdik hatırlamıyorum . Artık dellenme çizgisinin bir adım ötesine geçen Vasfiye’de, bende konsolosluğu bombalamak konusunda gerekli araştırmalara başlamıştık ki tam bu sırada enişte İvo konsolosluğa öyle bir tehdit yazısı faksladı ki şıp diye bizim vizeler verildi.

Vizeyi de aldık gidiyoruz.
Barış, Vasfiye, Ben….
Bir yandan da “ay biz deli miyiz neyiz? Hiç bilmediğimiz bir ülkede, hiç tanımadığımız bir adamın evine misafir gidiyoruz” diyoruz ama bu şok dalgası uzun sürmüyor hemen “amaaan canııım İvo Aynur’a bile katlandıktan sonra bize hayda hayda katlanır” diyerek kendi kendimizi teselli ediyoruz.

Ve mübarek gün geldi çattı.
28.Eylül.2003
Uçacağız, uçuyoruz falan derken uçtuk.
Uçtuk, uçtuk ve Barcelona hava limanına konduk.
Hayatımda yaşadığım en güzel tatillerden biriydi. Üç deli kah gezdik, kah güldük, kah ağladık, kah sızladık, kah kavga ettik, kah nasihat ettik, kah dedikodu yaptık. Ben hiçbir tatilde bu kadar güldüğümü hatırlamıyorum.

Günler, gündüz deli danalar gibi peşimizde iki encek Barcelona turları atıp, geceleri balkonda sağda ki solda ki İspanyol’u derin uykusundan kaldırmayalım, aman fırça yemeyelim endişeleri altında sabahlara kadar içine içine kahkahalar atarak geldi geçti.
Barcelona muhteşemdi.
Aynur’un balkonu daha muhteşemdi.
İvo harika bir ev sahibi ve muhteşem bir turist rehberiydi.
Aynur “of deli kadın seni çok özledim, ne zaman geleceksin?” deli fişek bir evsahibi, temizlik budalası, candan bir dost, kıymetlim(z)…
Gündüzleri Barcelona turu attık dedim, değil mi?
Attık walla; İlk gün Plaça de Catalunya’dan girdik, muhteşem La Rambla caddesini geçip deniz kıyısına ulaştık. Dev Christoph Colombus heykeline aval aval bakınıp dibinde resimler çekilip, marinayı gezdik.
Plaça de Catalunya, enfes bir meydan, Barcelona’nın tam göbeği, bizim hamamların göbek taşı misali geniş, sıcak, görülmeye değer. Dört bir yanında dev binalar, dev heykeller, havuzlar, fıskiyeler, koca meydana ev sahipliği yapan güvercinler ki Barış ve Berke’ye deliler gibi sağa sola koşuşup güvercin ürküttük sonra kıyamadık yem attık sevindirdik. Her gün bu meydandaydık ama hiç sıkılmadık. 

 

La Rambla; oraya cadde demek biraz insafsızlık ama öyle diyorlar gene de ben İspanyol’lara inat kendisine bulvar diyeceğim. Tam ortasında geniş bir kaldırım, kaldırımın üzerinde çiçekçiler, hediyelik eşya satanlar, binbir kılığa girmiş ilginç, modern dilenciler. Yürü yürü bitmeyecek bu bulvar hissine tam kapılmışken hop bitiveriyor bu kez tadı damağınızda kalıyor bir kez daha mı dolansam, acaba neleri atladım endişesi taşıyorsunuz. Ama daha görecek çok yer var, işte Colombus heykeli. O kadar yüksek ki, başınızı kaldırıyorsunuz kaldırıyorsunuz bitmiyor. Tabii durum bu olunca heykeli kendinizle birlikte şöyle adam akıllı bir fotoğraf karesine oturtmanız imkansız. Durum bu olunca heykeli ayrı çekiyorsunuz, kendinizse tırmanıp oturuyorsunuz kaidesindeki aslan heykellerinin üzerine burada o anı ölümsüzleştiriyorsunuz. Heykelle ilgili bir küçük anektod; Colombus’un bir eli havada ve parmağı ile bir yeri işaret etmekte, düşününce aklınıza gelen ne olup “Amerika’yı işaret ediyor herhalde adam” dersiniz değil mi? Yok anacım tam tersi istikameti işaret ediyormuş. Herhalde Amerigo Vespuci’ye sinir oldu adamcağız, hıncını bu şekilde aldı. Heykelle birlikte denize de ulaştık tabii. Barcelona ve deniz birleşirde muhteşem bir marina salınmaz mı gözlerinizin önünde, salınır. SALINDI…

 


 

 

 

Bu günlük gezi bitti; Eve döndük, balkonda sabahladık.

Ertesi gün atladık trene gene Plaça de Catalunya’da soluğu alıp bu sefer Salvador Dali müzesinin, El Barrio Gotic bölgesindeki koca katedralin, ardından Plaza Real meydanın altına üstüne getirdik.

Detaylar; Rehberimiz Aynur hanımcığın talimatı üzere bu tur bugün yaya olarak yapılacak. Önce Salvador Dali müzesi gezilecek. Aynur hanım daha önce görmüş, istemedi içeri girmek. Bizde Basi, Barış ve ben daldık müzeye. Bu Salvador Dali harbi deli, yada Can Baran’ın dediği gibi "sallamış durmuş" gerçekten. Şaka bir yana, hayatı başka bir pencereden anlatmaya çalışan kişilere hayranlık, şaşkınlık, garip bir mide krampı eşliğinde müzeyi gezdik. Barış Dali’nin eserlerine bayıldı. “Aaaa anne şuna bat, aaaa anne bu şaat mi?” çığlıkları eşliğinde bir o tarafa, bir bu tarafa sıçladı, sekti. Çocuk ruhumuzu bir yerlerde muhafaza edebilsek her gördüğümüzden ömür boyu bu kadar keyif alsak, hayat çok daha neşeli ve yaşanır olur kuşkusuz. Keşke becerebilsek, keşke… 

 

Müze bitti dışarı çıktık. Hadi bakalım Barcelona’nın kocaman katedrallerinden biri gezilecek. Bir kısmı restorasyon çalışmaları sürdüğü için kocaman yeşil örtüler altındaki Katolik katedralini inanca saygı, fresklere hayranlık, sessiz kalacağız çabası, bu kalabalıkta çocukları kaybetmeyelim endişeleri eşliğinde gezdik. Bir çok yerde olduğu gibi burada da içeride fotoğraf çekmek yasak, bizde dışarı çıkıp çektik. Azıcık nefes aldık ve devam ettik. 

 

Kocaman bir şehir turu atarak, geldik Plaza Real meydanına. Dört bir tarafı tarihi bir yapıyla çevrili, orta yerinde kocaman bir çeşme, turistler, aşıklar, çocuklar, bir tarafından girip bir tarafından koşar adım sağa sola koşuşturan Barcelona yerlileri ile cıvıl cıvıl dev bir meyan. Keyfinize keyif katmak için meydanını çepeçevre çevrelemiş kafelerde oturup, sıcak çikolata eşliğinde dedikoduda yapabiliyorsunuz. Bizde eksik kalmadık tabii, yaptık. 

 

Bu günlük gezi bitti; Eve döndük, balkonda sabahladık.

Bir sonra ki gün biraz daha piller tükenmişte olsa uyanmayı becerdik ve gene yollara düştük. İlk iş İspanyol usulü kahvaltı edeceğiz. Ettik, kimseye tavsiye etmiyoruz. Salçalı ekmeğe İspanyol usulü kahvaltı diyen ağzının tadını bilmezlere selam olunur. 

Yarı aç, yarı tok olmamız gezmeden geri kalmamıza sebep olmadı tabii, devam ettik. Atla trene gene Plaça de Catalunya (kardeşim ne yapalım burası merkez, buraya varmadan olmuyor işte), dün Barcelona’yı tabanvay gezen üç kafadarlar, bu kez şu üstü açık turist otobüsleriyle geniiiiş bir tur atacaklar. Otobüsün üstünde aval aval Barcelona sokaklarında turladık durduk. Bence dahi Gaudi’nin (bazıları beğenmiyormuş, nedenini hiç anlamdım ya, sanırım çekemiyorlar) Barcelona’yı Barcelona yapan eserlerinin önünden geçiyoruz; Casa Mila (La Pedrera) ve Casa Batllo apartmanları, bin bir tane muhteşem yapı, boğa güreşlerinin yapıldığı Plaza de Les Arenes derken otobüsten inme vaktidir. Plaza de Espana meydanındayız. Kendileri pek bir meşhurmuş atlamayalım. Meydan da meydan hani ünlü olduğu kadar var. Meydanın bir köşesindeki Palau Necionde-Ulusal saray gezilecek. Dev ikiz kulelerin arasından geçip Kraliçe Christina bulvarını aştık, sarayın bir dolu merdivenini Barış ve Berke eşliğinde yılmadan tırmandık, sarayı hayran hayran seyrettik, sarayın bahçesinden muhteşem görünen Barcelona’ya tepeden baktık, girdik sarayın içindeki müzeyi dolaştık, çıktık iki dakika nefeslendik ve hadi devam. Kolay değil olimpiyat stadı göreceğiz. Sercan’ın aklı kalsın, bir kez de Vasfiye ile birlikte gelmek istesin diye stadın resimlerini çektik. “Oleee ole ole” diye bağırdık, devam… Buradan Avrupa’nın en büyük akvaryumlarından birini gezmeye gidiyoruz. Gittik, gezdik. O gün bugün Barış’a Barcelona deyince “akvaryum, hatırlıyorum” diyor başka bir şey demiyor. Denizin dibinde yürüdük, bir kez daha doğaya hayran kaldık, kaç çeşit balık, kaç çeşit canlı var şu yeryüzünde kardeşim şaşkınlığı yaşadık ve çıktık. Hemen kendimizi “gezdiniz, gördünüz hadi bakalım hediyelik bir şeyler alıp para harcayın” dükkanında bulduk. Neye elinizi atsanız ateş pahası, neyi tutsanız cüzdanınızda hafif bir yangın alarmı. Ala ala 3 adet deniz manzaralı, balık esintili selfservis alabildim ama iyi ki almışım o gün bugün her yemekte Barcelona’yı, akvaryumu ve tabii ki Santos’ları anıyorum. 

 








Bu günlük gezi bitti; Eve döndük, balkonda sabahladık.

Ertesi gün mü? Tabii ki tura devam. İşte bugün gördüklerimiz herhalde ölünceye kadar aklımızdan çıkmayacak derin izler bıraktılar hepimizde. Önce La Sagrada Famillia (Kutsal aile) katedrali, ardından Parc Güell. Anlatılır mı bilemiyorum ki? Uzun uzun anlatmak lazım. İnanılmaz bir deha, muhteşem bir estetik, dev masal diyarları. Parc Güell’in girişinde ki iki evi gördüğünde Barış “aa anne burası Hansel’le Gratel’in evine benziyor” demişti ve bence bu iki ev için yapılabilecek en güzel benzetmeyi yaptı ufaklığım ki bu benzetmeyi daha sonra Parc Güerll’le ilgili internette bilgi aranırken de aynen bir mimar tarafından yapıldığını okuduğumda “aaaaaaaaa” diyemeden edemedim. 

 .. 

.. 

Bu noktada galiba Barcelona’yı Barcelona yapan bence dahi, kimilerinin çekemediği mimar Antonio Gaudi’den biraz bahsetmek lazım. Kendisine yakıştırılan sıfatlardan biri “Tanrı’nın mimarı” ki pek uygun olmuş Allah için. “Süslemeler her zaman renkli olmalı; doğa herhangi bir nesneyi tek renkli, tek biçimli sunmaz, bu gerçeği mimariye de yansıtmalıyız” fikrini savunan Gaudi dediğini de yapmış, yada yapmaya başlamış ama maalesef bir kaza sonucu ölünce eserlerinin çoğu ve en kötüsü en muhteşemleri yarım kalmış.

Binalarında asla keskin köşeler kullanmayan, süslemelerinin esintilerini doğadaki nesnelerden esinlenerek yapan bu mimar yaptığı eserlere rengi kırıp kırıp binaların dış yüzeyine kapladığı rengarenk seramik, porselen, fayans parçacıkları ile elde etmiş. Ölüm sebebiyse oldukça traji komik, La Sagrada Familia katedralinde gece geç saatlere kadar çalıştıktan sonra caddeye çıkıyor ve geri geri yürürken bir yandan da eserini seyretmekte, işte tam o sırada bir tramvayın altında kalıyor ve ölüyor. Giyimle kuşamla hiç ilgisi olamayan, resim çektirmekten hiç hoşlanmayan bu pespaye adamı tanımayan halk onu cadde ortasında uzun bir süre öylece bırakıyor. Neden sonra ölen zavallının ünlü mimar Gaudi olduğu anlaşılıyor. İşin en garip yanı, öldüğünde devam ettiği hiçbir projesine ait, çizim, taslak, ön çalışma notları bulunamıyor ve İspanyol’lar senelerce (yaklaşık 100 yıl kadar ) “bu eserlerin yapımına devam etsek mi, etmesek mi, edersek nasıl etsek” diye düşünüp duruyorlar. 100 yıllık uykudan pek yakın tarihte uyanıyorlar ve başlıyorlar çalışmaya. Bugünlerde Gaudi’nin çalışmasına 21. yy nefesini de katarak modern çizgilerle La Sagrada Familia’nın inşaatına devam ediliyor. Bitirsinler, Aynur bize haber verecek bizde Vasfiye ile bir kez daha koşa koşa Barcelona’ya gideceğiz, niyeti bozduk.

Birde La Sagrada Familia’nın 12 havariyi, Meryem anayı ve Hz. İsa’yı temsil eden 14 dev kuleleri (hoş şimdilerde sadece 4 kule var, adamcağızın planladı 14 yapmakmış, ölmüş 4 kulede kalmış) için yapılmış bir benzetmeyi yazıp bu günüde kapatıyorum. “Sanki bir devin deniz kenarında ıslak kumları avucundan akıtarak yaptığı kumdan kuleleri hatırlatıyor.” valla yalan değil hatırlatıyor.

Bu günlük gezi bitti; Eve döndük, balkonda sabahladık.

Bir sonra ki gün artık Aynur’dan iyice sıkıldığımızdan İvo’yu rehber olarak aldık ve hadi bakalım Tibidabo. Bu noktada öyle büyük bir salaklık yaptım ki, kendimi asla affetmeyeceğim. Canım Tibidabo’da tek bir kere fotoğrafımız yok. Sebep BEN. Sen evden çıkarken fotoğraf makinasının kılıfını al, makinayı evde bırak, var mı böyle bir salaklık, VAR. Eğer yanınızda ki Nilgün’se her şeyi bir kez de sizin kontrol etmenizde faide görülmüştür. 

 

Tibidabo Barcelona’nın tepesinde bir yerlerde, döne döne bizim Uludağ’a çıkar gibi, yeşilliklerin, rengarenk evlerin çiçeklerin arasında tırmanarak ulaşıyorsunuz. Bütün Barcelona ayaklarınızın altında. Küçük, sevimli, tepesinde Barcelona’ya kucak açmış gibi duran iki kolu iki yanda açılmış Hz. İsa heykeliyle meşhur kilisesi ve hemen kilisenin dibine kurulmuş eğlence merkeziyle insanı büyülüyor.

Ben böyle ağlaya sızlaya Tibidabo’yu gezip, Vasfiye’den bir alay fırça yedikten sonra neşemden hiçbir şey kaybetmeden, eve dönüp Aynur, Berke ve Mert’i de alarak Sitges’i de gezdim. Utanmazım, arsızım, keyfimi kaçırmam, kimseciklere kaçırtmam.

Sitges deniz sahilinde minicik, tertemiz, keyif dolu, sere serpe turist dolu bir kasaba. Sokakları daracık, daracık sokaklarda elinde kemanı-gitarı her neyiyse onunla müzik yapan gençler dolu. Hatta birinin çaldığı bir şarkı eski bir Türkçe şarkıydı, bizler “aaa bu Türkçe bir şarkı değil mi? Ay nasıldı bunun sözleri? Kim söylüyordu yaaa…” nidalarıyla, gün boyu aklımıza takılıp kalıveren bu bit yeniğiyle gezdik durduk kasabada. Vasfiye ile karar verdik, buraya yerleşiyoruz. Sefertası misali 2 katlı minicik evlerden birinde özelliklede, pencerelerinden sardunyalar sarkan birinde yaşıyoruz. Bu evlerden herhangi birini alma olasılığımız olmadığına göre de bu evlerden birinin sahibi olan yaşlı bir İspanyol çiftin “ille de İstanbul’dan evli barklı, hatta erkek çocuğu olan 2 kadını eşleri ve çocukları ile birlikte evlat edinmek istiyoruz” diye Türk konsolosluğuna başvurması için dua ediyoruz.





Her şey iyiydi güzeldi velakin 5.Ekim.2003 geldi çattı. Her iyi ve güzel şeyin olduğu gibi büyülü Barcelona günlerinin de bir sonu geldi. Maalesef o son, son sürat geldi çattı. Bunca gezmeye, tozmaya, gülmeye, ağlamaya doyamayan İstanbul yolcularını yalnız bırakmayan Santos’lar, onları hava alanına getirip, son işlemler tamamlanıp dönüp dönüp el sallama faslını tamamlayana kadar hizmetteydiler.

Gerisi mi? Vatanım vatanım, varınca toprağına yüz süreceğim…

Not : İşin eğlenceli anılar kısmını Vasfiye’ye ve Aynur’a bıraktım. Yürekten inanıyorum ki benim kapalı camdan, camı açamadan çıkma çabamı ve sonrasında geçirdikleri gülme krizini anlatmak için pek hevesli olacaklardır. Arkadaşlarımı güldürmekten mutlu, karizmayı yerle bir etmekten dolayıysa yüzünüze bakamaz halde huzurlarınızdan çekiliyorum.

Sahi aklımdayken söyleyeyim, Santos’ların aramızdaki temsilcisine Sitges öncesi “ille de İspanyol çilingir göreceğiz” talebimizi kırmamak için gerekli ön hazırlığı yaptığı bölümü hatırlatın da anlatmayı unutmasın.

NİLGÜN





Yorumlar ( 9 ) :: Yorum Yaz :: Baglantı


16/2/2007 - BILBAO _ Geldi Gördü Bayıldı Döndü
Yazıldıgı yer Bizceeeeee_Gezi

Ispanya`nin bask bolgesinde(kuzey ispanya) bir sehirdeyiz.
Bask bolgesi(Pais Vasco) denince..

benim aklima direk;San Sebastian,Bilbao  ve ETA(Ispanya ayrilikçi teror orgutu,bask bolgesinin bagimsizligi için mucadele veriyorlar!) geliyor.Ne yalan soyleyeyim bask bolgesine tatile gitmek,bu orgutun marifetleri yuzunden urkutucu geliyordu bana,her an bir yerde bomba patlamasi hayali! ile tatil yapmak ne kadar zevkli olabilirdi ki!!!Ama biz karar verdik!! bu seneki paskalya tatilini bask bolgesinde geçirecegiz.Belki burdaki son senemizdir,gormeden gitmeyelim dedik:)Biz otel rezervasyonlarini yaptik,pat 2 hafta sonra ETA ateskes ilan etti:)))Içim daha rahat gittim tabii tatile...


Basklilarin; kökeni avrupa olan tek medeniyet oldukları söyleniyor. Avrupa'nın halen var olan en eski iki ulusundan biriymiş (diğer en eskileri de sonradan sonraya kelt kültürü edinmiş gallilermiş), diğer bütün kavimler Avrupa dışından gelip, basklar ve gallileri sapa ve dağlık yerlere ite ite yerleşmişler Avrupa'ya ve Avrupalı olmuşlar. Dilleri sondan eklemelidir.Bask dilinin;tamamen izole bir dil oldugu iddia ediliyor.Avrupa`da konusulan dillerle hiçbir alakasi yok. Ayrıca sanılanın aksine bütün basklar baskça bilmez. bu dili konuşan 600.000 kişi varken, örneğin katalanca tüm katalanlar tarafından yani 7-8 milyon insan tarafından konuşulur.
Dili duydugunuzda,hiçbir lisana benzetemiyorsunuz.Bask bolgesinde butun tabelalar,baskça ve ispanyolca yazilmis oldugu için,iki dil arasindaki farki bariz bir sekilde gormeniz mumkundur.Baskca kelimelerin içinde bolbol x ,k ve z harfleri bulunur. ´zahar hitzak zuhur hitzak (eski sozler dogru sozlerdir)`gibi...
 
(Yukardaki genel bilgiler için,www.eksisozluk.com `dan yararlandim.)

Bu kadar genel kultur yeter,gelelim isin eglenceli kismina...
 
Ispanya`da paskalya donemine ´Semana Santa(kutsal hafta diyebiliriz)`deniyor ve buyuk bir coskuyla kutlaniyor.Bilbao`u birlikte gezerken,yolumuz bu semana santa torenlerininin tam ortasina da  dusecek...
 
Sehre ilk girdiginizde tabelalardaki degisik dil dikkatinizi çekiyor.Barcelona`da konusulan katalanca da ispanyolcadan farkli ama yine de arada ortak kelimeler ya da benzerlikler oluyor,asagi yukari anliyorsunuz yani.Ama burda hiçbirsey anlamiyorsunuz!Altta Ispanyolca açiklamasi olmasa,nerde oldugunuzu,nereye gittiginizi bilmeniz mumkun degil yani:)Tabii baskca biliyorsaniz,bisi diyemem:)Neyseki herkes ispanyolca da konusuyor:)
Yol boyunca yesillikler içínden geçtik.Kuzey bolgelerine has o koyu yesil ormanlar bir yanda,otoban bir yanda...Ayrica sarap uretiminde kullanilan uzumlerin baglari da eslik ediyor size yol boyunca.Barcelona`da aldigimiz sarabin(Muga;tavsiye edilir bu arada:) geldigi topraklari gormekte guzeldi,otobanda olmasak,durup foto da çekecektim:)
 
Bilbao ilk bakista karanlik ve soguk geliyor insana.Ayni duyguyu,Porto`ya gittigimizde de yasamistim,her yer gri ve solukmus gibi geliyor.Ama sehri tanimaya baslayinca,sevmeye de basliyorsunuz!
Ilk gun otele ulasir ulasmaz,hemen sehir turuna baslamakti niyetimiz,ama aniden baslayan yagmur buna engel oldu(bu yagmur hatirlarsaniz Porto`da da karsilamisti bizi:).Kendimizi otele zor attik.Otelimiz sehir merkezine uzakti ama daha yeni kuruldugu belli olan metro agi ile bu hiç sorun olmadi,araba kullanmamiza hiç gerek kalmadi.Otelden çikiyorsunuz,biraz yuruyorsunuz,metroya biniyorsunuz ve sonra istediginiz duraklarda inerek butun sehri geziyorsunuz.Biz bunu her gun yaptik:)
Metro ulasim agi çok moderndi ve istasyonlar birbirine benziyordu,yeni olmasinin payi vardir bunda kesin:)Her yer klimali ve de yerin çok çok altinda idi,bazi istasyonlar oyle yapilmis ki,kendimizi uzay istasyonunda zannediyorduk:)

 

Sehir merkezi,birçok sehirde oldugu gibi eski(antik ya da tarihi) ve yeni diye ikiye ayrilmis burda da.Sehrin bir yakasi yeni,bir yakasi eski...Metro`ya bindignizde ¨Plaza Moyua`da inerseniz,sehir merkezine ulasmis oluyorsunuz.



Ordan istediginiz yone giderek sehri bir bir gezmeniz mumkun.Her yol turistik bir mekana ya da gezilip gorulesi caddelere çikiyor....Ve hatta biraz yuruyerek,Casco Viejo(eski sehir)`ya da ulasiyorsunuz.Yol boyunca alisveris için butun markalarin magazalari emrinize amade.Aciktiniz ise restoranlar,yoruldunuz ise cafeler...Caniniz hiçbir sey yapmak istemiyorsa da,onunuze çikan ilk metro istasyonuna girebilirsiniz...Unutmayin metro ile her yol,sizi otelinize goturur:)
Bilbao`ya bizi çeken aslinda,su meshur ´Guggenheim`muzesi olmustu...

Pazartesi gunleri Bilbao`da butun muzeler kapali haberiniz olsun,programinizi ona gore yapin.Biz bilmiyorduk,ogrenmis olduk:)Neyseki daha çok gunumuz vardi,bizi etkilemedi bu durum...Ilk gun sehirde genel bir tur attik,nerede oldugumuzu,hangi yolun hangi yolla baglantisi oldugunu,neyin nerede oldugunu kavrayabilmek için.Otelden aldigimiz sehir plani ile(biz bunu hep yapariz) basladi turumuz.Atladik metroya...diyordum ama yazarken hatirladim,arabayla gittik o gun.Ve tabii park yeri bulana kadar epey bir zorlandik.Ne hikmetse bu sehirde de bir hareketlenme vardi,her yer insaat halinde idi! Ama yilmadik ve arabayi park ettik.Plaza Indautxu`dayiz.Ve yurudukçe,aslinda sehre araba ile gelmenin hiçbir anlami olmadigini gormus olduk,her adimda metro istasyonu vardi(yukarda bahsetmistim degil mi?).Sonraki gunler metro bizim ulasim aracimiz olmustu bile!!!Bulundugumuz meydandan ana cadde olan ´Gran Via Don Diego Lopez De Haro` ya çiktik.



Caddenin ismi çok uzun degil mi,ama merak etmeyin caddenin kendiside isminin hakkini veriyor:))Ve bu caddenin ortasinda az once bahsettigim meydan var ´Plaza Moyua`.

Caddenin bir ucunda ´Monumento del Sagrado Corazon` aniti ve ayni adi alan meydan var.



Meydanin hemen yakinlarinda unlu ´Campo de San Names`stadyumu var.Athletic Bilbao`da unlu futbol takimimiz oluyor bu durumda!Caddenin baslangiç noktasi da(ya da bitis!)  diyebiliriz bu noktaya.Caddenin diger ucu da Casco Viejo`ya ulasiyor zaten.Caddenin bitis noktasi(ya da tam tersi baslangiç) ´Plaza Circular`ve meydanda caddeyle ayni adi tasiyan bir anit var yine.

Bu anittan baslayarak,cadde boyunca yururseniz,hemen solunuzda,arka tarafta kocaman yesillikler içinde bir parkin sizi bekledigini goruyorsunuz.´Parque de Dña.Casilda Iturrizar(1907)`;muhtesem bir dinlenme alani.Çocuk parklari,uzanabileceginiz çimenleri,agaçlar altinda,yesillikler içinde yuruyus alani,içinde ordekleri olan havuzu ile sizi cezbediyor resmen.




Biz burayi bulduktan sonra,turistik turlarda yoruldukça kendimizi buraya attik.Çocuklar oyun parkinda eglenirken bizde dinleniyorduk bolbol.

Parkin hemen yaninda alisveris merkezi de var!Ayrica bir de guzel sanatlar muzesi(Museo de Bellas Artes)var.Çocuk parkinin hemen yaninda da harika bir restoran var.Restoranin adi ¨Toledo`idi ama pinchoslari baskan`lara aitti:)Karniniz aç olmasa bile aperatif olarak sarabinizin yaninda pinchoslardan denemeden donmeyin derim.(Pinchos,bask bolgesine ozgu tapaslar(ispanyol mezeleri);kizartilmis ekmek uzerine konulan çesitli mezeler,salmonlu,ton balikli,tortillali(meshur patatesli omletimiz:),vb....)

Gran Via`ya geri donersek,yol boyunca magazalari seyrede seyrede yururken(sizi tutan yok,buyrun girin:)¨Plaza Moyua`ya geliveriyorsunuz.Buraya yolunuz hep dusecek aklinizda bulunsun:).Arka sokaklara daldiginiz zaman bile bir sekilde tekrar bu meydana donuyorsunuz.Meydandan hiçbir yere sapmadan caddeyi takip ederseniz,yolun sonunda az once bahsettigim ´Plaza Circular`geliyor.Ve burdan ¨Casco Viejo`ya ulasiyorsunuz.Nehrin uzerindeki kopruden geçerek.



Haa unutmadan,ben hep metro metro dedim ama sehiriçinde,tramwayla da bir noktadan digerine gidebilirsiniz.
Yine Plaza Moyua`da ´Museo Guggenheim `tabelasini takip ederek,

muzeye ulasiyorsunuz.Guggenheim; 1997 yılında mimar frank o gehry tarafından tasarlanmış ve çelik karkas titanium yüzeyler ile inşa edilmiş olan çağdaş sanat müzesidir.Bina orthogonal bloklar, kirectasi ve extravaganza sekillerden olusmus modern mimari anlaminda oldukca denysel ve enfes bir mimari saheserdir. Yil icinde degisen nefis sergiler disinda kalici sergileri de  galeri ziyaretcilerini yeni dunyalara tasimaktadir.

(http://www.guggenheim-bilbao.es/ingles/home.htm) Balık figurunden esinlenilerek yapılmıstır malzemesi platinyum ve cam ağırlıklıdır.[Bılgiler eksisozlukten alinmistir]




Bize rus tarihini anlatan sergi denk gelmisti.Tarihte ilginç bir geziydi dogrusu...Yine de sanata çok merakli degilseniz,fazla beklenti ile gitmeyin derim muzeye.Içerde resim çekmek yasak,disardan bolbol binanin resmini çekebilirsiniz.Içeri girmekte size kalmis,biz girdik,bolbol resim gorduk ve çiktik...


Muze hemen `Ria de Bilbao(Bilbao nehri)`un kiyisinda.Nehirin ustunde kopruler var.Ister yaya olarak ister ulasim araçlari ile diger yakaya geçebiliyorsunuz.Muzenin hemen karsisinda kalan yakada,´Universidad de Deusto`var...
Iste bu nehir uzerindeki koprulerden biri ile de sehir merkezinden tarihi sehir merkezine ulasiyorsunuz.



Casco Viejo`dayiz...
Bolbol tas binalar,,kilisiler,magazalar var yine...


Sokaklardan birinde bir binanin içinde asansor var.Bu asansorle,1 euro`ya yukari çiktiginizda,sehre kusbaskisi yapabiliyorsunuz.


Donuste ister asansoru kullanin isterseniz merdivenlerden inin.Merdivenlerden inerken kendinizi bir masal kahramani gibi hissetmeniz mumkundur:)




Merdivenlerden salina salina indigimiz bir gun,asagida bir hareketlenme oldugunu gorduk.Meger,semana santa toreni içinmis bu karmasa.
Gosteri ertesi gundu ama hazirliklar simdiden baslamisti...

Tesadufen de olsa,gosterilerin baslayacagi ana merkezi bulmustuk:)Ve ertesi gun geldik tabii...

Bu torenlerde;Isa’nın son yemeğini, ölümünü, insanlar için kendini feda edişini ve üç gün sonra dirilişini simgeleyen el arabalari ustundeki objeleri,çesitli kiliselerin katilimcilari(bu katilimcilar,torenin baslayacagi alana,yine bando esliginde geliyorlar),bando takimlarinin çaldigi mars esliginde tasiyorlar.



Sehirde belirlenen rota boyunca sokaklari dolasiyorlar ve insanlar da onlara eslik ediyor. Torenler bir hafta suruyor,son gun Isa`nin yeniden dirilisi ile son buluyor...Bu kukuletalilarin her rengi bir kiliseye bagli ve her renk bagli olduklari mezhebi temsil ediyormus.... 


Ve bu torenlerin en gorkemlisi Sevilla`da yapiliyor.Paskalya doneminde Sevilla`da otel bulmak imkansizdir...Torenleri izlerken duygusal bir atmosfer sariyor etrafinizi...Tiyatro oyunu izler gibi oluyorsunuz...



 

Sehir,kapali havasina ragmen guzeldi...3-4 gunde gezip bitirebilirsiniz ayrica...Yasli nufista dikkatinizi çekiyor,belki de o yuzden bolbol dinlenme amaçli yapilmis yesil parklari mevcuttu...


 
Bilbao`yu dilim dondugunce anlatmaya çalistim.Bu aralar hiç yazma modunda degilim,o yuzden zorlama oldu biraz,soz verdikti bir kere:),vakit ayirip okudugunuz için tesekkurler:)
Ama bu gezi burda bitmedi.Bilbao`yu gezerken,San Sebastian(Bask bolgesinin incisi) ve Biarritz`e(Fransa`da harika bir kiyi sehri) de gittik(1`er saat uzaklikta olunca,kolay oldu).Ve açikcasi ben oralari daha çok sevdimdi:)Yakin zamanda oralari da anlatmaya çalisacagim...

Aynur / (Bir zamanlar) Barcelona...


Yorumlar ( 6 ) :: Yorum Yaz :: Baglantı


16/2/2007 - “Atatürk Arboretumu” - Gizli Bahçe
Yazıldıgı yer Bizceeeeee_Gezi

“Atatürk Arboretumu”

 

Bu ismi hiç duymuş muydunuz?

 

“Arboretum”

 

Ne demek, bir fikriniz var mı?

 

 

 

Bu iki sorununda cevabı daha düne kadar benim açımdan “hııı, o ne ola ki?” şeklindeydi. Üstelik bu “doğa-insan ortak emeğinin muhteşem sonucu” burnumun dibindeymiş.

 

Oğlanın okul gezisi olmasa acaba haberim ne zaman olurdu? Yeterince tanıtım mı yapılmıyor, yoksa bilinçli bir tercih mi bu “duyurmama reklam yapmama tercihi” açıkçası bu açıdan da soru işaretlerim yok değil. Sanırım gerçekten ilgilenen ve zarar vermekten özenle kaçınanlar gelsin görsün mantığı yerleşik yönetimde, haksızda sayılmazlar galiba.

 

 

 

Gelelim “Arboretum” ne demek o konuya, efendim “Canlı Ağaç Müzesi” demekmiş. Dünyanın dört bir yanından gelmiş, muhteşem ağaçlar tesisin içindeki yapay göl, gölde ki nilüferler kendinizi masal diyarında hissetmenize neden oluyorlar.

 

Çok farklı bir dinlenme yeri olan müzeye Belgrad Ormanı yolundan gidiliyor. Maslak'tan Sarıyer yönüne doğru giderken, solda Bahçeköy, Kilyos sapağına sapılıyor. Yaklaşık 3 kilometre sonra Atatürk Arboretumu tabelası size rehberlik ediyor.

 

Arboretumun girişinde bir bilgisayar bilgi sistemi kurulmuş. Buradan bitki türleri ile ilgili birçok bilgiye ulaşmak mümkün.Küçük, büyük, uzun, kısa, İstanbul ikliminde yaşayabilen nadir olanlar da dahil hemen her ağaçtan örnekler var Arboretum'da...

 

Burası aslında eğitim amaçlı, bilimsel bir yer ama halka da açık. Hafta içinde ücretsiz olarak burayı gezmek mümkün ama hafta sonları piknik yapılmasını engellemek için yıllık serbest giriş kartı olanlar ve önceden randevu alan gruplar Arboretuma girebiliyor. 10-15 kişilik gruplarda kişi başı 2,5 milyon ödeniyor. Ayrıca Arboretum’da bütün ağaçların üzerinde bitkinin türünü gösteren birer etiket var, fakat etiketlerin tamamı Latince. Sadece bazılarına Türkçe isimler eklenmiş.

 

Her bitkinin çiçek açma mevsimi farklı, bu yüzden eğer çiçek de görmek istiyorsanız, kapıdaki "çiçek açan bitkiler" panosuna göz atmanız gerekiyor. Canlı bitki müzesinde 2 bin civarında farklı çeşit bitki var. İster çiçekli olsun ister olmasın, etraftaki bitkiler ve ağaçlarla, burada insanın gözü yeşile doyuyor.

 

 

Her müzede olduğu gibi burada da piknik yapmak, köpeğinizi gezdirmek, ateş yapmak tabii ki kesinlikle yasak. Kuş cıvıltıları arasında, göldeki nilüferlerin eşliğinde kitabınızı çimlere uzanıp okumaktan keyif alacağınızı düşünüyorsanız, kesinlikle bir kez gidip ziyaret etmelisiniz bu müzeyi.

 

İstanbul'un pis havasını, sıkıcı trafiğini, can sıkıcılığını unutturan, rengarenk, tertemiz bir yer olan,  bu gizli bahçeyi keşfedenler aslında bu sakinliğin bozulmasını hiç istemiyorlarmış.

 

Hakikaten haksız değiller ve o kaşiflere Küçük Dev Adamım sayesinde bende dahil oldum…

 

Sonunda küçük devim yorgunlukdan devrildi devrilmeye ama değdi mi derseniz kesinlikle değdi.

 

 

Hamiş : Muhteşem fotografları www.agaclar.net sitesinden aldım. Ziyaret edip tamamını görmenizi şiddetle tavsiye ederim. Gerçekten özenle hazırlanmış muhteşem bir site.

Emeği geçenlerin ellerine sağlık.

 

Nilgün


Yorumlar ( 0 ) :: Yorum Yaz :: Baglantı


16/2/2007 - Limburg _ Almanya'da bir masal kenti_
Yazıldıgı yer Bizceeeeee_Gezi

Biz karı koca iş gezisine çıkıyoruz, kararlıyız.
Önce İsviçre'ye gideceğiz, ardından Almanya'ya.
İsviçre'yi daha önce de gördüğümden midir, nedendir bilemiyorum ama ilk kez ziyaret ettiğim Almanya ve Almanya'nın mini minnacık şehri bu gezide aklıma kazınan mekan oldu.isviçreden bindik uçağa..

 

Frankfurt havaalanına doğru yola düştük.
Suratımda ki ilk hayret ifadesi sanırım uçakta İsviçre'den çıkıp
Almanya hava sahasına girişimizde belirdi. İsviçre'nin o görkemli, o
muhteşem dağları sanki dev bir merdaneyle ezilip yerle bir edilmiş
ve "bu ezdiğim yer Almanya" denmiş gibiydi. Bir dolu dağ görüntüsünün
hemen ardından uçsuz bucaksız bir ovayla karşılaşmak cidden
şaşırtmıştı beni ki, ovadaki sivilcemsi çıkıntılarda sadece yüksek
binalardı.


Frankfurt'ta bizi karşılayan arabayla Limburg'a doğru yola çıktık.
Alp buralara daha önce geldiği için bana rehberlik yapıyor. Limburg'a
yaklaştığımızı yoldaki tabelalardan takipteydim ki Alp eliyle bir
yeri işaret edip "işte orası" dedi. Gösterdiği yerde, uzaktan bana
çok sevimli görünen bir katedral vardı. Şehrin tam tepesinde, bütün
şehre hakim ve otoyoldan minyatür gibi görünen bir katedral.


Limburg'lu bir arkadaşımız bize şehirle ilgili anılarını anlatırken
şöyle demişti, "kime Limburg'luyum desem hep aynı cevabı alıyorum,
aaaaa şu otoyoldan katedralin göründüğü şehir değil mi? Ama gitme
fırsatım olmadı". Ne mutlu bana ki, benim oldu.


Alp genelde iş gereği toplantılarda olduğundan şehri karış karış
gezecek, gezerken çekiştirilmeyecek, istediğim yerde durup etrafı
hayran hayran seyredecek bol bol "özgür zaman" dilimlerim vardı. İlk
kez tek başına, elin yaban ellerinde kalmanın da az bucuk paniği
eşliğinde tadına vara vara şehirde dolandım durdum her gün. Fakat
üçüncü günün sonunda anladım ki, paniklemem boşuna bu şehirde
kaybolmak imkansız. Bir şekilde hep tanıdık bir meydana çıkıyorsunuz.
İlk gün panikle edindiğim şehir haritası sadece gezdiğim yerleri
işaretleme noktasında bana yardımcı oldu, gerisi tepede görünen
Katedral sayesinde edindiğim bir parça yön duygusu ile hallettim.



Gelelim şehr-i Limburg'un detaylarına.

Almanya'nın en ünlü yarı ahşap evlerinin bulunduğu yaşlı şehrin
şimdilerde nüfusu 36000 kadar.  Lahn nehri kıyısında, Taunus ve
Westerwald dağları arasında. Ve bu yaşlı şehir, eski ve yeni şehir
adı ile anılan iki ayrı dünyaya sahip.

 

Yeni şehir, açıkçası alış veriş dışında ki zaten yurt dışında
posterler ve hediyelik eşyalar dışında alış veriş yapmayı hiç
sevmiyorum bana pek bir şey ifade etmedi.


Ama eski şehir mevzu bahis olduğunda işler tamamen değişti. İnanılmaz
otantik, büyülü bir havası var bence bu şehrin. Evlerin bir çoğu
temelinden yamuk, ya sağa ya sola hafifçe yaslanmış gibi. Ve sanki
daracık caddemsilere o büyülü havayı verende bu birbirine yaslanarak
ayakta kalmayı başarmış evler gibi geliyor insana. Caddemsilerin
darlığı çoğu zaman beni hayrete düşürdü, elimdeki haritada "bıla bıla
şıtraze" yazan yerin aslında tombul bir teyzenin kalçalarının ancak
yan yan yengeç misali yürüdüğünde sığacağı büyüklükte olduğunu fark
etmek eğlenceliydi gerçekten. Bir parça genişleyip, bizim tombul
teyzenin kalçalarını düz tutabildiği mekanlardaysa iki yanı kaplamış
çeşit çeşit hediyelik eşyalar satan dükkanların incikleri boncukları,
şalları tülleri, yelpazeleri maskeleri, eski fotoğraf koleksiyonları,
posterleri caddeyi caddemsi kılıyordu. Benim en çok eski dönem
kıyafetleri satan dükkanlar hoşuma gitti. Kocaman kollu bulüzanlar,
iç içe giyilen kadife elbiseler, kat kat etekler hatta üşenmedim bir
çoğunu da denedim, ama serde cimrilik var ya sadece denedim,
Almanlara paracıklarımı kaptırmadım. :) Bir Limburg posteri ve dört
tabak dışında tabii. :)

 

Şehrin sokaklarında ki bütün evler yarı ahşap. Süslemeleri inanılmaz.
Duvarlarında envai çeşit bezemeler, heykeller yer alıyor ve tabii
çatıları da ayrı birer sanat eseri. Sürekli başınız yukarılara
odaklanış gezme ihtiyacınızda olduğunuzdan çoğu kez göz hizasındaki
güzellikleri yada ilginç inciği boncuğu tekrar tekrar geçtiğiniz
caddelerden ilk kez geçiyormuş hissine kapılarak inceliyorsunuz.



Onlardan bir örnek vereyim size. Bir evin duvarını süsleyen bu
heykeller 7 ölümcül günahı temsil ediyorlarmış. Karede sadece 4'ü var
ama aslı 7 tane inanın bana. :)

 

 

Ölümcül 7 günah listesine gelince şöyleymiş efenim,



Gurur

Kıskançlık

Oburluk

Şehvet

Öfke

Açgözlülük ve

Tembellik

Şehirde ille de görüleceklerin başında tabii ki o uzaktan gördüğümüz
katedral vardı. Tek başıma olduğum günlerden birinde çantamı sırtıma
vurduğum gibi katedralin en ucuna  oturduğu tepeyi tırmanmaya
başladım. Bir hayli uzun ama bir o kadar da zevkli bir tırmanışın
ardından işte katedralin bahçesindeyim.



Biraz da katedralle ilgili bilgi vermeliyim değil mi?

Veriyorum :)

 

 

Aziz George katedrali erken Fransız Gotik ve geç Rhine Roma dönemini
izlerini birleştiren, 13. yüzyıl şaheseri şeklinde tanımlanıyor
şehrin kitapçıklarında. Kilisenin sadece ana gövdesi tam otuz yılda
tamamlanmış.Tabii yüzyıllar içinde binada bir takım değişiklikler de
yapılmış. Özellikle binanın dış cephesinin 1871'de parlak bir şekilde
boyanması görüntüsünü oldukça basitleşerek, yapıyı Orta Çağ'a özgü
bir kilise olmaktan uzaklaştırmış. 18.yy'da yapılan yenilemeler ve
barok tarzı iç mekan değişiklikleri ve 20.yy'da Orta Çağ'a özgü
orijinaline bağlı kalınarak yapılan revizyonlar sayesinde katedral
bugün kü ihtişamlı görüntüsüne kavuşmuş. Ayrıca 20 yy.'da yapılan
revizyon çalışması sayesinde günümüzde katedraldeki freskler açığa
çıkarılmış ve görünür iç dekorasyonların neredeyse ¾'ü orijinal hale
gelmiş.



Katedralin dört bir yanı renkli camlarla bezenmiş pencereleri
görülmeye değer. Özellikle Katedrale adını veren "ejderha öldüren"
Aziz Georg'ın ejderhayı öldürmesinin tasvir edildiği pencere. Ayrıca
gene Limburg'lu arkadaşın verdiği bilgiye göre katedralin 7 kulesinin
birden göründüğü bir kare fotoğraf yakalamak neredeyse imkansızmış,
aynı bizim Selimiye Camii'nin minareleri misali ;) ve katedrali
bezeyen onlarca pencerenin hiç birinin deseni bir diğeriyle eş
değilmiş.



Birde not Almanya'nın en büyük parası olan tabii ki artık tedavülden
kalkmış durumda 1.000.-Mark'ın üstünde bu katedral ve Limburg'un
panoramik görüntüsü varmış.

İşte bakın;

 

 

Şehrin birde sevimli bir köprüsü var. Tam da bizim kaldığımız otelin
yamacında. Zaten otel seçimi konusunda bu sefer hakikaten çok
şanslıydık. Bir penceremizden Lahn nehrini ve eski taş köprüyü,
diğerinden muhteşem katedrali görüyorduk. Geceleri katedral
aydınlatılıyordu ve bizim odamızın penceresinden sanki elimizi
uzatsak dokunacakmışız hissi veriyordu.


 

Köprü ile ilgili bilgilere gelince;

Taş köprünün yapımı 1315'den başlayıp 1354'e kadar sürmüş. II. Dünya
savaşı sonunda oldukça hasar gören köprü aslına sadık kalınarak
yeniden inşa edilmiş. Köprüde Aziz Nepumuh'un bir heykeli ve birde
kule bulunmakta. İlk yıllarda köprüden geçen herkesten ücret
alınırmış ve alınan bu ücretler şehrin giderleri için oldukça ciddi
bir yekunu oluştururmuş. Şimdilerde bu uygulama yok tabii, hoş olsa
ne olacak köprünün öte yanı yeni şehir oraya gitmek isteyen kim, ben
bu taraf da eski olanında yaşlanacağım. :) Günümüzde taşıt trafiğine
de açık olan taş köprünün büyük çapta yükünü, çok yakınında yapılan
modern köprü almış durumda. Buna rağmen vızır vızır trafiğe ben
şahsen çok bozuldum, köprüden oteli ve katedrali iki kare fotoğrafa
yerleştirip, deklanşöre basana kadar anam ağladı. Şikayetçiyim…
Hatta "ille de bu açıdan çekicem ben bu resmi" deyip inat ettiğim
kareyi şehrin tanıtım broşüründe tam da o açıdan görünce acayip
bozulmakla, "vay beee hele hele bana bak" ikilemi de yaşamadım
değil.

İnanmazsanız bakın

İşte bu benim çektiği

 

Bu da katalogda ki

 

Şehirde botla gezinti imkanı da var. Nehir boyunca botlarla gezi
turlarına katılabilirsiniz. Bizim vaktimiz kısıtlı olduğundan
maalesef biz yapamadık, kısmetse bir daha ki sefere.

 

Akşam saat yediden itibaren yavaş yavaş kabuğuna çekilen şehirde
karnınızı doyuracak yer bulmakta zorlanıyorsunuz. Ama Limburg'da
yemekler pardon pardon salatalarsa muhteşem. Kocaman kocaman
tabaklarda gelen, muhteşem görüntülü salatalar sayesinde Türkiye'ye
elimizde bulabildiğimiz en büyük 4 salata tabağı ile döndük. İlk
fırsatta da Vasfiye ile Sercan'ı çağırıp onlara Limburg salatası
ziyafeti çektik. Hoş et obur Sercan'ı mutlu edemedik, adamcağız yarı
aç yarı tok kalktı masadan ama olsun geri kalan üçlü pek memnundu
hayatından. Zaten benim gibi "mutfakta beceriksizlik abidesi ev
sahibinin" mutlu edebildiği misafir oranı %50'den öteye geçemezdi,
geçmedi de zaten.. :)

 

Bu kadar anlattıktan sonra geldik bu gezinin de sonuna, başka bir
GEZİ NOTU'nun da  buluşmak üzere hoşçakalın.



Nilgün



Yorumlar ( 4 ) :: Yorum Yaz :: Baglantı


30/1/2007 - ÖLÜM ÇOK KÖTÜYMÜŞ ANNE...
Yazıldıgı yer Bizceee_Hayat

 

İlk defa ölümü gördüm yakından dokunarak hissederek  hem de. İlk defa nefesin nasıl son bulduğuna şahit oldum. Ellerinle dilinle yüreğinle ne kadar gitme desende sevdiğinin nasıl bir anda gittiğine. O anki üzüntüm o anki şaşkınlığım o anki şokum geçtikten sonra çok düşündüm;saniyelerin senin ruhunu bedeninden nasıl alıp götürdüğünü.

Dedemi kaybettim yılbaşından 4 gün sonra. Babam evlendikden sonra ayrılmamış babasından annesinden.Babam dedemle büyümüş ben dedemle büyüdüm kızım dedemle büyüdüJÜç kuşak iç içeydik .

Babam babasını ben dedemi kızımda “”aydedesini”” kaybetmişti.Ne garip bir hava var şu an evimizde.Salonda baş köşedeki koltuğunda gülen yüzüyle bizim işten gelmemizi onunla iki üç cümle konuşmamızı işlerimizden,maaşlarımızdan,hayattan sohbet etmeyi  bekleyen; 82 yaşında şeker kalp kolestorel nedir bilmeyen; günde 5 öğün yemek yemeden doyduğunu anlayamayan “” ölürsem kilolu öleyim de babalarına bakamamışlar zayıflatmışlar demesinler sizi düşünüyorum hep”” diyerek hayatla dalga gecen tonton aydedemiz di o bizim.

Anladım ki zaman geçiyor anladım ki yavaş yavaş yaprak dökümü başlamış.Bu yaprak dökümü bu rüzgar ilk defa gelmiş evimize.Sanki ara arada uğrayacak gibi..

Dün eve gelince belli olan maaş zam oranımı resmine dönerek söyledim.Sevinirdi zam aldığımızı duyunca ,zammı beğenmezsek kızar”” Allah bereket versin onu bulamayanlar var”” derdi.Çok sıkıştığımızda ay başı gelmek bilmeyince ona giderdik.””dedebank hizmetinizde gelin”” derdi.Maaşımızı alır almaz borcumuzu geri öderdik ki 1 hafta sonrasına tekrar alabilelimJ

Kızım tam olarak ölümü anlamamıştı o an.evdeki hüzünlü acılı havayı solumuş ama minik yüreğiyle ne olduğunu çözememişti.

2 hafta önce Cuma gecesi birden bire ağlamaya başladı.Durup dururken hiçbirşey yokken.Hıçkıra hıçkıra sarsıla sarsıla..””aydedemi istiyorum,aydedemi görmek istiyorum,ona gidicem”” diye..Şaşırdık ne yapacağımızı bilemedik.susturmaya kandırmaya oyalamaya çalıştık olmadı.Delirmiş gibiydi içindekileri dökmek ister  gibiydi.Uzun zamandır içinde tuttuğu,geçici bir hüzün geçici bir yokoluş olarak gördüğü ölümü anlamış şekilde bizlerle paylaşmak istedi.Engel olamayacağımı anladım oda engel olmamamı istedi benden.o ağladı ben yanında arkadaşına destek olan ona omuz olan biri şeklinde bekledim sarıldım elini tuttum.

Sonra sustu sustu kıpkırmızı olmuş gözleriyle bana döndü”” ölüm çok kötüymüş anne “” dedi..

Ölüm özlemek demekmiş onu anladı.

Ölüm hep yanında kalacak sandığın kişiyi bir anda yitirmek demekmiş onu anladı..

Ölüm bir anlık yokoluşmuş onu anladı.

Ölüm çok kötüymüş onu anladı..

Onunla birlikte bizde anladık……………..

 

Özlem

 


Yorumlar ( 12 ) :: Yorum Yaz :: Baglantı


25/1/2007 - Hoşçakal İsmail Cem....
Yazıldıgı yer Bizcee_Gundem

VEDA
Çok ileri bir tarihte
Çok yaşlı olarak
Sessizce ayrılmalıyım
Kimseye pek gözükmeden
Ve kimseyi rahatsız etmeden.

Masamın üzerinde
Dünden kalan işler
Tamamlanmamış yazılar
Okunmayı bekleyen kitaplar
Ve anılar ve umutlar.

Filleri kuyruğundan çekerek
Tepeleri aşırtmaktı görevim
Günler bitti filler tükenmedi
Ben elimden geleni yaptım
Gerisini siz tamamlayın.

Boşa geçmedi hayatım
Daha fazlası olabilirdi ama
"Buna da şükür" demeliyim
İşte sevgili dostlar
Ben böyle veda etmeliyim
New York, 1995