BenimBlog.com - Turkce ucretsiz blog Bedava blog hizmeti
para kazan


8/1/2008 - ŞİMDİ TAM ZAMANI! EVET ŞİMDİ TAM ZAMANI!
ŞİMDİ TAM ZAMANI! EVET ŞİMDİ TAM ZAMANI!
 
Yazan: NAGEHAN ALÇI
 

Şimdi tam zamanı


Dedim kendime bugün.
Önce kalktım, oturduğum yerden.
Sonra ilk kez açtım gözlerimi dünyaya.
Şaşırdım.
Derin bir nefes aldım.
"Ben"le doldurdum, kaybettiğim bedenimi.
Ve aynı koltuğa ilk kez oturdum.
İlk kez gördüm, her gün baktığım bilgisayar ekranını.
Meraklandım.
Birdenbire her yanımı saran enerjiden korktum,
Sonra sevdim onu.
Ve onunla birlikte "ben"i.
Bana yabancı "ben"i.
Peki ya siz?
Ne zamandır sürdürmektesiniz, yüzyıllık uykunuzu?
Ne zamandır boşvermişliğin karşı konulmaz çekimiyle kovalıyorsunuz günleri?
Ve uyanmaya değil, yeniden uyumaya açıyorsunuz gözlerinizi her sabah?
Çoook uzun zamandır, değil mi?
Her sabah, bir ertesine "erteliyorsunuz" planlarınızı.
Hiç gelmeyecek işaretleri bekliyorsunuz, silkinmek için.
Uzayda salınan bir cisim gibi hissediyorsunuz kendinizi.
Ve gizli gizli zevk alıyorsunuz, "bekleme odası"ndaki yaşantınızdan.
Çünkü korkuyorsunuz.
Düşlere sizden başka kimse dokunamazken,
Eylemlere dokunurlar, diye korkuyorsunuz.
Beklemek umutları cam fanusta tutarken,
Hareket onları yok eder, diye korkuyorsunuz.
Ve itiraf edemiyorsunuz bir türlü:Siz hayallerinizin, sizden büyük olması olasılığından kaçıyorsunuz.
Üstelik bahaneniz de hazır şu sıralar.
Bahar yorgunusunuz işte.
Havalar bir düzelsin, siz de düzeleceksiniz.
Güneş bir çıksın, dayanacaksınız patronun kapısına,
Anlatacaksınız koskoca planlarınızı.
Tatil ilanları gazetelerde çıkmaya görsün,
Ne zamandır isteyip bir türlü el süremediğiniz kitabın kapağını açacaksınız.
Ve o zaman, çiçekler açtığı zaman başlayacaksınız "siz" olmaya.
Değil, mi?
Artık değil.
Çünkü artık havalar düzeldi.
Güneş pırıl pırıl gökyüzünde.
Çiçekler bahçeleri kapladı bile.
Okuma listenizin başındaki kitap ikinci baskısını yaptı.
Ve siz, "siz"i kaybedecek kadar çok beklediniz.
O zaman aynayı alın elinize şimdi.
Alın da görün önce güzel gözlerinizi, ardından içlerindeki pırıltıyı.
Görün de yakalayın, kaybettiğiniz zamanı.
Ve başlayın da yaşamaya,
Siz de anlatan olun, "bekleyenler"in hikayelerini...

Yorumlar ( 1 ) :: Yorum Yaz :: Baglantı


8/1/2008 - Aç Kal, Serseri Ol
Bir Mezuniyet Konuşması

Aç Kal, Serseri Ol

Doğan Cüceloğlu

Daha önceki yazılarımda belirttiğim gibi, Stanford Üniversitesini Mezuniyet Günü’nde Apple şirketinin kurucusu Steve Jobs’ın yaptığı konuşmadan etkilenmiş ve bu konuşmanın ilk iki bölümünü yayınlamıştım. Son bölümü aşağıda veriyorum.

 

Üçüncü öyküm ölümle ilgili.

On yedi yaşımdayken şöyle bir söz okumuştum: “Her gününü sanki hayatının son günüymüş gibi yaşarsan, bir gün mutlaka doğru yaşamı bulursun.” Bu söz beni etkiledi ve son 33 yıldır her gün sabah aynaya baktım ve kendime sordum: “Bu benim hayatımın son günü olsaydı, bugün yapmayı planladığım şeyleri yine yapmak ister miydim?” Eğer birbirini izleyen birçok gün bu soruya “Hayır” yanıtını vermişsem, yaşamımda bazı şeyleri değiştirmem gerektiğini bilirdim.

Yaşamımda büyük seçimleri gerektiren önemli konularda karar verirken kullandığım en önemli yardımcı yakında öleceğimi düşünmek olmuştur. Çünkü hemen hemen her şey – bütün dış beklentiler, gurur, başarısızlık utancı – ölümle karşılaştığınızda tümüyle anlamını yitirir ve siz gerçekten önemli şeylerle baş başa kalırsınız. Öleceğinizin farkına vardığınızda, kaybedeceğiniz bir şeyiniz olduğunu sanma tuzağından kurtulursunuz. Aslında, gerçekten çıplaksınız. Gönlünüzün yolunu takip etmemek için hiçbir gerçek bahaneniz yok.

Bir yıl önce bana kanser teşhisi kondu. Sabah saat 7:30’da bir tarama yaptılar ve pankreasımda bir kanser olduğu ortaya çıktı. Pankreasın ne olduğunu bile bilmiyordum. Doktorlar pankreas kanserlerinin tedavi edilemez olduğunu ve üç ile altı ay kadar ömrüm kaldığını söylediler. Eve gitmemi ve işlerimi yoluna koymamı söylediler; yani bu doktorların diliyle, “ölüme hazırlan” demek oluyordu. Bu demek oluyor ki, önümüzdeki on yıl içinde söylemeyi düşündüğüm şeylerin tümünü çocuklarıma üç ay içinde söylemem gerekiyordu. Onların geleceklerini düşünerek her şeyi düşünüp işleri yoluna koymam gerekiyordu. Herkese allahaısmarladık demeye başlamam gerekiyordu.

Bütün gün bu teşhisi düşünerek yaşadım. O gün akşam bana biyopsi yaptılar, gırtlağımdan aşağıya bir endoskopi soktular, bu yemek borumdan mideme, oradan bağırsaklarıma gidiyordu, oradan pankreasa ulaşarak pankreasımdaki o bölgeden ufak bir parça aldılar. Ben baygındım, ama karım, alınan parçayı mikroskop altında inceleyen doktorların ağlamaya başladıklarını söyledi; çünkü kanser ameliyatla iyileşebilen türden ender bir kanser türüydü. Ameliyat oldum ve şimdi sağlığım yerinde.

Ölümle en yakın yüz yüze gelmem bu oldu; umarım önümüzdeki birkaç on yıl bundan daha yakın ölümle yüzleşmem. Ölümle bu kadar yakından tanışmış, daha önce ölüm sadece soyut bir entelektüel kavram olarak tanımış birinden farklı hale gelmiş biri olarak, size güvenle şunları söyleyebilirim:

Hiç kimse ölmek istemez. Cennete gitmek isteyenler bile oraya gitmek için ölmek istemezler. Ama ölüm hepimizin müşterek kaderi. Şimdiye kadar ondan kaçan olmadı. Ve olması gereken de bu, çünkü Ölüm, Yaşam’ın icat ettiği en önemli keşif. Eskiyi bertaraf ederek yeniye yol açar. Şimdi yeni sizlersiniz, ama bir gün, çok geçmeden, siz yavaş yavaş eski olacaksınız ve siz de yoldan çekileceksiniz. Bu kadar dramatik olduğum için özür dilerim, ama gerçek bu.

Zamanınız sınırlı, o nedenle sanki bir başkasının yaşamını yaşıyormuş gibi yaşayarak onu israf etmeyin. Dogmalara takılarak kendinizi sınırlamayın – diğer inanların düşüncelerine dayanarak yaşamınıza yön vermeyin. Diğerlerinin kanaatleri sizin iç sesinizi boğmasın. En önemlisi, kalbinizi ve sezginizi dinleyecek cesaretiniz olsun. Kalbiniz ve sezginiz sizin ne olmak istediğinizi gerçekten bilir. Geri kalan her şey ikinci plandadır.

Ben gençken The Whole Earth Catalog (Bütün Dünya Katalogu) adında bir yayın vardı. Bu yayın benim kuşağımın kutsal kitaplarından biriydi. Bu katalog şu yakınımızdaki Menlo Park yöresinde oturan Stewart Brand adlı biri tarafından yaratılmıştı. Katalog onun şairlere yakışan bir dokunuşuyla vücut bulurdu. Bu 1960’ların sonlarına doğruydu, o nedenle masaüstü bilgisayarlar yoktu ve yazı makinesi, makas, polaroid fotoğraf makineleri ile yaratılmıştı. Sanki Google gelmeden 35 yıl önce kağıttan Google gibiydi. İdealist bir felsefesi vardı ve yeni düşünceler ve araçlarla dopdoluydu.

Stewart ve onun ekibi bu The Whole Earth Catalog’un birçok cildini bastılar ve bu girişim kendi ömrünü bitirince son bir sayı çıkardılar. Bu 1970’lelrin ortalına doğruydu ve ben o zaman sizlerin yaşındaydım. Bu son sayının arka kapak sayfasında sabahın ilk ışıklarıyla aydınlanmış uzayıp giden bir köy yolunun resmi vardı; hani macera sevenlerin yürümek isteyeceği türden bir yol. Bu resmin altında şunlar yazılıydı: “Aç Kal. Serseri Ol.” (Stay Hungry. Stay Foolish.) Bitirirken onların elveda mesajı buydu. Aç Kal. Serseri Ol. Ve her zaman ben bunu kendim için istedim. Ve şimdi siz mezun olup yeni bir döneme başlarken sizin için de istiyorum.

Aç Kal. Serseri Ol.

Hepinize teşekkür ederim.

Doğan Cüceloğlu (30.12.2007)


Yorumlar ( 0 ) :: Yorum Yaz :: Baglantı


8/1/2008 - MOBBİNG’İN YAŞANMADIĞI BİR KURUM KÜLTÜRÜ YARATMAK
MOBBİNG’İN YAŞANMADIĞI BİR KURUM KÜLTÜRÜ YARATMAK
 
Uzm. Psi. Dan. Süleyman Hecebil
 
(Kısaca) Mobbing
     İşyerinde diğer çalışanlar veya işverenler tarafından tekrarlanan saldırılar şeklinde:
n    Psikolojik şiddet
n    Baskı
n    Kuşatma,
n    Yıldırma,
n    Duygusal taciz,
n    Rahatsız etme,
n    Sıkıntı verme.
 Kötü olan kazanıyor (mu)
n    İşyerinde duygusal tacize uğrayan her üç kişiden biri işten ayrılıyor
n    Üçte biri ise haksız yere işten atılıyor
n    Bu olayların %13’ünde zorbalık yapanlar ya tayinle ya da iş akdi bozularak cezalandırılıyorlar
n    Zorbaların %81’i patron
 
Sert yönetici ile duygusal tecavüzcü ayrımı çok zor
n     “Çalışanların çoğunluğu, bu davranışları yöneticilerinden gördükleri zaman ses çıkartmıyorlar.
 
Top 10 “duygusal taciz”
¢       Aslında olmayan hataları bulup çıkartma
¢       Sözle olmayan (ters bakış gibi beden diliyle) taciz
¢       Toplantılarda fikirleri aşağılama. “Çok saçma!”
¢       İzole etme, uzaklaşma, uzaklaştırma
¢       Duygu ve ruh halinde iniş-çıkışlar
¢       Kendisinin bile uymadığı saçma ve katı kurallar koyma
¢       Başarılı işleri açıkça yok sayma
¢       Sürekli olarak ve sertçe hedefler konusunda eleştirme
¢       Dedikodu yapma, yaptırma
¢       Taciz ettiği kişiye karşı diğerlerini örgütleme
 
Kaynak: WBTI - İşyerinde Duygusal Taciz ve Travma Enstitüsü
 “Artık kendimden şüphe etmeye başlamıştım”
Türk Atasözü
Adamı delirtir dama çıkarırlar, sonra deli dama çıktı diye bütün köyü başına toplarlar.
 
Mobbing Türleri
n    Kendini göstermeyi iletişim oluşumunu etkilemek (yönetici tarafından sözün kesilmesi, azarlanma, sürekli eleştiri...)
n    Sosyal ilişkilere saldırılar (çevredeki insanların mağdur ile konuşmaması, orada yokmuş gibi davranılması)
n    İtibara yönelik saldırılar (Arkadan kötü konuşma, asılsız söylentilerin ortada dolaşması, mağduru gülünç durumlara düşürme...)
n    Kişinin yaşam standardına ve mesleki durumuna saldırılar (Verilen işlerin geri alınması, sürekli işin değiştirilmesi, anlamsız işlerin verilmesi...)
n    Kişinin sağlığına yönelik doğrudan saldırılar (Fiziksel olarak ağır işlerin verilmesi, fiziksel şiddet tehditleri, fiziksel zarar, doğrudan cinsel taciz...)
 
Mobbingin Nedenleri
n    Sınırlı kaynaklar (bütçe, terfi olanakları),
n    Faaliyetlerin farklılığı (iç müşteriyi dikkate almama, iç müşteri memnuniyetsizliği),
n    İletişim problemleri (bilgi akışındaki gecikmeler, filtrelemeler, yanlış anlamalar, açık olmayan mesajlar vb…)
n    Algılama farklılıkları (amaç farklılıkları, değer yargısı farklılıkları ve zaman algısındaki farklılıklar),
n    Yönetim alanı ile ilgili belirsizlik (iş ve görev tanımları ile ilgili belirsizlikler),
n    Personel seçim sistemi,
n    Performans değerlendirme sistemi,
n    Bireyler arası acımasız rekabet,
n    Kapalı kapı politikaları,
n    Psikolojik kontratların ihlali,
n    Yetersiz liderlik,
n    Küçülme / el değiştirme
n    Yönetimin mükemmellik arayışı
n    Etik değerlerin kaybolması
n    İş yerindeki monotonluk
 
Mobbingi Örgütsel Açıdan Önleme Yolları
n    Mobbing ile ilgili işyerinde farkındalık yaratmak, mağdur ve zorbanın her zaman farkedileceğini hissettirmek
n    İş ve görev tanımlarındaki belirsizliklerin giderilmesi
n    İşe alım süreçlerinde adayların kişilik özelliklerine ve psikolojik yapısına da önem verilmesi
n    Şikayet ve performans değerlendirme sisteminin sağlıklı çalıştırılması 
n    Çalışan destek programının oluşturulması
n    Çalışanların birbirleri ile daha derinlemesine tanışmalarını sağlayacak faaliyetlerin planlanması
n    Paylaşılan kurumsal vizyon, misyon ve değerlerin oluşturulması
n    Örgüt ikliminin ılımanlaştırılması ve insancıllaştırılması
n    Açık yönetim politikalarının oluşturulması
n    Çalışan – işveren arasındaki psikolojik kontratların anlaşılması ve bunlara özen gösterilmesi
n    Kişiler ya da birimler arasındaki herhangi bir çatışma ya da anlaşmazlık durumlarına örgütsel duyarlılık gösterilmesi
n    İş yerinde eğlenceli ve keyifli ortam yaratılması (Fun@Work)
n    Örgütün toplumsal imajının yükseltilmesi (itibar yönetimi)
n    Örgüt içi bilişsel çarpıtmalara duyarlılık gösterilmesi
n    Düzenli olarak iç müşteri memnuniyetinin kontrol edilmesi.
 
Yararlanılan Kaynaklar:
  Dr. Vedat Laçiner, Turkish Weekly
Çobanoğlu, Şaban: Mobbing/İşyerinde Duygusal Saldırı ve Mücadele Yöntemleri, Timaş Yayınları, Yayın Yılı: 2005; İthal, 256 sayfa, ISBN:9752633544.
Davenport, Noa/ Schwartz, Ruth Distler/ Elliott, Gail Pursell (Çev.: Osman Cem Önertoy): Mobbing, İşyerinde Duygusal Taciz, Sistem Yayıncılık, Yayın Yılı: 2003; 182 S., ISBN:9753222491
Tınaz, Pınar: İşyerinde Psikolojik Taciz (Mobbing), İstanbul: Beta Yayınları, 2006. XXII, 199 S., ISBN:975-295-537-1.
     Milliyet, İdil Türkmenoğlu
     Prof. Dr. Üstün Dökmen, Seminer Notları

Yorumlar ( 0 ) :: Yorum Yaz :: Baglantı


8/1/2008 - DOĞAN CÜCELOĞLU KONUŞTU: GENÇLER MIŞ GİBİ YAPMASINLAR!
DOĞAN CÜCELOĞLU KONUŞTU: GENÇLER MIŞ GİBİ YAPMASINLAR!
 
Yazan: Gülten Sarı
 
DOĞAN CÜCELOĞLU RÖPORTAJI: “Kendimiz için bir mahpushane yaratmışız”





Yaşamı anlama üzerine yazdığı pek çok kitapla 7’den 70’e hepimize seslenen Doğan Cüceloğlu, günlük hayatta göremediklerimizi bize fark ettiren Türkiye’deki ender insanlardan biridir. Sayıları 40’ı aşmış İngilizce ve Türkçe bilimsel makalesi bulunan Cüceloğlu Türk insanının duygu, düşünce ve davranışlarının bilimsel psikoloji kavramları içinde inceleyen kitaplarıyla yıllardır nedenlerimizi sorguluyor.

Kendisiyle ilk tanışıklığım üniversite yıllarıma, "İnsan İnsana" kitabına uzanıyor. Şimdi ise kendi adıyla kurduğu ve sürekli güncel tuttuğu internet sitesi üzerinden yazdığı kitapların değerlendirmelerini diğer okuyucularla paylaşabiliyor, hatta kendisine soru sorabiliyorsunuz.

Doğan Cüceloğlu ile yurtdışı eğitim konusunda kafaları karıştıran pek konuda uzun uzun konuştuk. Konuşmalarımızdan çıkan en önemli sonuç; en kötü durumun bile farkına vardıktan sonra bir fırsata dönüşebileceğini görmemiz oldu.

Türkiye’de pek çok genç bütçesine uygun farklı programlara katılıp geleceklerine artı değer katma amacıyla yurtdışına gidiyor. Bu durumda gençler, ne gibi uyum ve davranış sorunlarıyla karşılaşırlar?
Kültür şoku diye bir kavram var. Giden yabancı öğrenciler bu kültür şokunu yaşıyor. Onun da üç aşaması var. Biri, kendini çok yabancı ve her şeyin dışında hissetme. Bu sırada bir yargılama oluşuyor. O da, "Bunlar da insan mı, bu ne biçim yiyecek, bu ne biçim giyiniş tarzı, bunların hepsi sahte, ne anlamsız bir dünya, ben niye geldim buraya…" şeklinde oluyor ve bir yalnızlık ve karamsarlık oluşuyor. Bu dönem 6 hafta kadar devam ediyor. Bu sırada karar verip, geri dönenler çok oluyor.

Ardından ikinci bir devre başlıyor. Birden bire, "Ben anlayamamışım bu işi, aslında bunlarla ilgili her şey şahane, burada müthiş bir gelişmişlik var. Bu insanların müziği de şahane, giyinişi de şahane, yolları da şahane, iyi ki gelmişim, aslında görememişim, bizimkinde bir iş yokmuş…" gibi ayrı bir yargılama durumu oluşuyor. Kendini kötüleyip, yeni ortamı gözde büyütme ve büyük bir hayranlık içerisinde kalma belirtilerinin yaşandığı ikinci dönem uzun sürüyor. Bazıları hiç kurtulamıyor bu dönemden. Bir süre sonra daha gerçekçi bir üçüncü devre başlıyor. O da, "Bunların yolu kendilerine uygun, fonksiyonel; bizim yolumuz kendimize uygun, fonksiyonel. Her ikisinin de artıları var, eksileri var, değerlendirilebilir" şeklinde görülen düşünce durumu.

Gerçekten yabancı öğrenci almaya hazır, deneyimli, üniversiteler bilinçli hareket ediyor. O nedenle bir yabancı öğrenci geldiğinde daha okul başlamadan önce "oryantasyon" dedikleri bir program oluşturuyorlar. ABD’de yabancı öğrencilere danışmanlık yapmak bir nevi meslek haline gelmiş. Gönül ister ki Türkiye’de de böyle bir bilinç olsun. Türkiye’den gidecek öğrencilere Milli Eğitim Bakanlığı bir program hazırlasın. Bizde böyle bir bilinç olsaydı daha önce Almanya’ya giden işçilerimiz için bir yönlendirme yapılırdı ve bugün tahmin ediyorum ki Almanya’da çok farklı bir kitle oluşurdu. İlişkilerimiz ve imajımız çok farklı olurdu.

Sizce neden böyleyiz?
Çünkü biz bireyin yaşamına önem veren bir kültür değiliz. Peki, niye önem vermiyoruz konusu da apayrı bir inceleme alanı. Şimdilerde bununla ilgili bir kitap üzerinde çalışıyorum. Bunlara, dünyaya bakış tarzımızın sonucunda oluşan durumlar, diyebiliriz. Yaşananlar tesadüfen yaşanmıyor. İyi veya kötü olduğumuzdan kaynaklanmıyor.

Bu noktada ebeveynlerin de durumunu göz ardı etmemek gerekir. Onlara ne gibi görevler düşüyor?
Enteresan bir durum var. Ebeveyn gerçekçiyse zaten çocuğunu göndermeden önce ona yaşamın gerçekleriyle karşılaşma imkânı vermiştir. Çocuğunu yaşamdan yalıtmamıştır. Çok koruyucu, yönlendirici, denetleyici ana babalar olmamışlardır. Koruyucu, denetleyici, yönlendirici ana babalar, çocukları telefon açıp da ağlamaklı bir ses tonuyla "anne ben gelmek istiyorum" dediklerinde gel tabii ne var, diyenlerdir. Ya da "ah evladım böyle yap, şöyle yap, bilmem ne ol" gibi yönlendirme yapan insanlardır. Bu tavırlar aslında çocuğun zaten niye öyle davrandığının sebebi. Bu çocuk demek böyle bir aile ortamında yetişmiş ki oraya gidince bu tip programlar etrafında olmayınca sudan çıkmış balığa dönüyor. Çocuk önüne dört köfte konulup hadi ye, diyen bir aile ortamından gittiğinden kim ne verecek, kim ne diyecek onu bekliyor. Öyle bir şey olmayınca da sanıyor ki kimsenin umurunda değilim.

Bence ebeveynlerin kültür şokunun çok doğal olduğunu ve bunun 6 hafta, 2, 3 ay sürebileceğini bilmesi gerekiyor. Aileler nasihat etmek yerine dinlemeye önem vermeliler. Sürekli gerçekçi olarak yeni bir dünyada, geçici bir süre içerisinde olduğunu çocuğa göstermeliler. Geçici bir süreç içerisinde olduğu bilinci çocuğa iyi gelecektir. Ailelerin "madem o kadar mutsuzsun o zaman gel, dünyanın sonu mu ne var yani" dememeleri gerekir.

Genellikle kültürümüzde seçimlerimizi alışkanlıklarımızın içinde farkında olmadan yapıyoruz. Daha bilinçli yapmak durumundayız. Bence yurtdışına gitmek kişinin kendini, kültürünü, temel inançlarını, değerlerini, kavrayıp, kültür robotluğundan kurtulması için çok güzel bir fırsat. Her gence öneririm. Her ana babaya imkânları varsa en azından bir yıl çocuklarının yurtdışında kendi başlarına ayakta kalabilmelerine fırsat vermelerini tavsiye ederim.

İstanbul Üniversitesi’nde psikoloji okuduktan sonra ABD’de Illinois Üniversitesi’nde doktora yaptınız. İlk başlarda sizin de davranış sorunlarınız oldu mu?
Hem de çok fazla oldu. Bu çok masumane durumlarda oluyor ve bazen de son derecede gülünç durumlarda oluyor. Örneğin, ben alışveriş merkezine gidip kendime bir fotoğraf makinesi alacaksam ve siz arkadaşımsanız, ""Hadi gidelim bana bir fotoğraf makinesi alalım."" derim. Biz birbirimize böyle ""hadi gidelim"" deriz. Amerika’da arkadaş bildiğim insanlara ""hadi gidelim bana bilmem ne alalım"" dediğimde adam tuhaf tuhaf yüzüme bakıyor ve ""Niye bana ihtiyaç duyuyorsun ki, ben anlamam fotoğraf makinesinden"" diyor. Şaşırıp kalıyorsun.

En çok karşılaştığım zorluklar kadın erkek ilişkilerinde oldu. Yüzüme gülümseyen her kızın bana aşık olduğunu sandım. Ondan sonra müthiş öfkelendim ve "Benimle dalga geçiyorlar" dedim. Çünkü bana bakıyor, gülümsüyor, benimle flört ediyor sandım. Beş dakika sonra bu benim nişanlım, diye tanıştırdığında hayret ettim. Alay mı ediyorsun, nişanlın varsa bana niye böyle bakıyorsun, dedim. Müthiş yargıladım onları. Daha sonra farkına vardım ki farklı bir sistem içerisindeyim. Bir kızın senin gözünün içine bakması, gülümsemesi, konuşması uygarca bir davranış olarak algılanıyor. En basit şey mesela yemeğe gittiğin zaman birisinin yemeğinin parasını vermek zorunda değilsin.

Ayrıca orada beni en çok etkileyen hiç tanımadığım insanların gözümün içine bakarak "günaydın" demesiydi. Kapıdan önden çıkıyorsa, arkadan siz geliyorsanız kapıyı tutması ve gülümseyerek yüzünüze bakması çok güzel bir davranıştı. Önceleri çok hayret etmiştim. Sonra alışkanlık haline geldi benim için. Buraya döndüğümde bunu bulamadığım zamanlar öfkelenmeye başladım.

Düşünce tarzında uyumun çok önemli olduğunu gördüm. Örneğin, profesör diyor ki "cuma günü saat 5’te bu ödevi bekliyorum". Eğer ödevi 5 dakika geç verirsen kabul etmiyor. İlk başlarda bu bana çok katı, gâvur inadı gibi gelmişti. Sonra anlıyorsun ki bu da kendi başına bir eğitim. Hoca sınavda dışarı çıkıp, gidiyor. Öğrenciler ne birbirlerine bakıyor, ne de birbiriyle konuşuyorlar. Kişinin onur sistemi dediğiniz sistemi görmek beni çok etkiledi. Üniversite doktora öğrencileri arasında herkes kendi alanında en iyisini yapmak üzere gelmiş. Elinden gelenin en iyisini yapıyor. Hesap soran yok. "Kimse görmüyor, şunu şuradan alsam da şöyle yapsam" diye düşünüp söylediğinde benim bulunduğum üniversite ortamında birçok öğrenci, "ama sen görüyorsun ya niye başkalarının görmesine gerek var" tavrı içerisinde. Bunlar bana çok önemli uyum süreçleri olarak geldi. Yavaş yavaş uygar bir kültürün ne demek olduğu konusunda çok düşünmeme yol açtı.

Siz yabancı dili nerede öğrendiniz?
Ben Amerika’ya doktoraya gittiğimde yabancı dilimin çok iyi olduğunu sanıyordum. Çünkü o zamanlar Türkiye’de asistandım ve Amerikalı profesörlerin derslerini öğrencilere tercüme ediyordum. Ama doktora programına girebilmem için bir yeterlilik sınavına girmem gerekiyordu. Şunu gördüm ki benim buradaki yabancı dilim ABD’de akademik bir eğitimi kaldıracak olgunlukta değil. O nedenle Amerika’da doktora derslerine paralel bir yıl yabancı dil eğitimi aldım.

Dil öğrenmek için nasıl bir yol izlemek gerekir sizce?
Gençlerin kesinlikle yabancı dil alt yapısını çok güçlü bir şekilde oluşturmalarına salık veririm. Buradaki zamanlarını bu alt yapıyı oluşturmak için kullanabiliyorlarsa kullansınlar. Sınavı geçmiş olmaları yeterli değil. Eğer eğitim için gidiyorlarsa kendi alanlarında bilimsel araştırmaları okuyabilecek hale gelmelerini tavsiye ediyorum.

Yabancı dil o kültürün, o toplumun dilidir. Yaşamdan yalıtılamaz. O nedenle o kültürün müziği, sanatı, felsefesi, edebiyatı ve yaşamıyla tanışmaları gerekir. Dil çalışmak yanlış bir yaklaşım. Televizyonuyla, müziğiyle, kitabıyla bütünün içine girmek gerekir. Her dilin bir ritmi vardır. O ritmi yakalamak önemli.

Yurtdışında hem eğitim gören hem de eğitim veren bir insansınız. Türkiye ile karşılaştırdığınızda ne gibi farklılıklar gördünüz?
Türkiye’deki üniversite geleneği ABD’deki üniversite geleneğinden farklıdır. Bize Cumhuriyet döneminde Orta Avrupa geleneği gelmiş. Ondan önce de medrese geleneği var. Medrese geleneğini biliyoruz. Onun bilimsel araştırma ile bir ilgisi yok. Medrese daha ziyade hafıza üzerine kurulmuş bir sistem. Onun için bir nesilden öbürüne bellek aktarılması sağlıyor. Orta Avrupa üniversitelerinde oldukça hiyerarşik bir yapı var. Ülkelere göre farklılıklar gösteriyor. Mesela, Fransız sistemi, Alman sisteminden farklıdır. Şimdi yavaş yavaş Amerikan sistemi hakim olmaya başladı. ODTÜ ve Boğaziçi Üniversiteleri gibi kurumlarımız Amerikan modeline daha yakın. Klasik yerleşmiş üniversitelerimizin ise oldukça farklılıkları var. En önemlisi hocanın bilimsel kariyerine hazırlanışı, yetişmesi farklıdır. Ne demek bu? Türkiye’de kimler asistan alınıyor. Doktora programı nasıl planlanıyor ve doktora programlarının çalışma alanları nasıl yönetiliyor? Bunlar incelendiği zaman her iki tarafta çok büyük fark görülür. Bu demek değil ki bu farklar bizde bilim insanı yetiştirme konusuna pek özen gösterilmiyor. Bence bu konunun üzerinde ısrarla durulması gerekiyor. Bizde benim gördüğüm kadarıyla bir kişi asistan olarak alınırken ve hatta doktora programından geçip, üniversite kadrosuna girerken daha ziyade o bölümdeki güçlü insanlarla ilişkisi hesaba katılıyor. Amerika’da ise kişinin akademik yeteneği hesaba alınıyor. Bunu kesinlikle söyleyebilirim. Bu, zaman içerisinde çok büyük farklar ortaya çıkarıyor. Orada akademik program içinde bir doktora öğrencisi son derecede bağımsız olarak sürekli eleştirir, karşı çıkar ve kendi görüşlerini destekleyecek araştırmaları bularak mevcut dersin içerisine sokar. Bunu ne kadar dirençle ve bir nevi asi bir tavır içerisinde yaparsa sistem onu o kadar çok kabul eder. Burada ise akademik hayatının sonu olur. Türkiye’de benim gördüğüm kadarıyla bizim klasik akademik sistem içinde gerçekten yetenekli, bağımsız ve kendini alanına adamış gençlerin akademisyen olma fırsatları pek çok. Bu söylediğim şey çok acı bir şey. Bununla ilgili de ufukta yapılacak herhangi bir şey görmüyorum. Bu sadece üniversitelerimizde mi böyle? Hayır. Bürokrat sistemde de böyle. "Tanıdık bildik kültürü" olduğumuzdan kaynaklanıyor.

Amerika’da kötü üniversiteler var. İyi üniversiteler var. Bundan dolayı Amerika’da üniversite mezunuyum dediğiniz zaman hemen soruyorlar, "Hangi üniversite mezunusun?" diye. 3000’in üzerinde üniversite var. Bunların içerisinde ben üniversiteden mezunum dediğiniz zaman utanılacak üniversiteler de var. Yani tamamıyla parayla mezun olabileceğin okullar. Herkes bunları bilir ve sürekli üniversiteler değerlendirilir, açık pazar durumundadır. "Doktoramı aldım" dediğinizde "Hangi üniversiteden doktoranı aldın?" diye sorarlar. Onun için bazı üniversitelerin doktoralarını doktora olarak kabul etmezler. Bilmeyenler için geçerlidir orada. Kaliteli, bilimde öncülük yapan üniversitelerin hocalarına ise müthiş olanaklar sağlanmıştır. Onun için öğretmen olarak görülmezler. Hemen hemen üç grup yüksek öğrenim vardır. Bir tanesi meslek yüksek okulu düzeyinde eğitim verir, iki yıllıktır. Bunların sayısı çok fazladır, yaygındır. Hiçbir sınavı yoktur. İstediğin gibi girebilirsin. Herhangi bir alanda meslek edinebilirsin. İkincisi öğrenime ağırlık veren ve hocalarından daha çok iyi öğretmen olması istenilen üniversitelerdir. Üçüncüsü ise lisans düzeyinde eğitim veren araştırmaya önem veren üniversitelerdir. Bu üniversitelerde hocalık yapan kişiler bir yılda bir ders verirler, o da haftada 3 saattir. Hatta onu da 1 bir sömestir verirler. Bazılarının 12, bazılarının 36 asistanı vardır. Müthiş araştırma üretirler. Kitap yazmazlar. Kitap yazanlar daha çok üniversitedeki öğretmenliğe önem veren profesörlerdir ama yazılacak kitaba konu olan araştırmaları da hep bu insanlar üretir. Sürekli makale hazırlarlar ve Nobel mükafatı alan gruptakiler böyledir ve büyük araştırma fonlarıyla çalışırlar. Bilimi sürekli canlı tutarlar. Amerika bu araştırma kurumlarına gözbebeği gibi bakar. O bakımdan bizde gerçekten meslekte üretici olmak isteyen insanların çoğu maalesef üniversite ortamında yer imkânı bulamaz. Amerika’ya gidip, parlayıp, bizim gazetelerde isimlerini okuduğumuz insanlar haline gelebiliyorlar. Daha başka farklar da var ama esas üzerinde duracağım temel farklar bunlar.

Yurtdışı bir kurtuluş olarak görülüyor. Bir şekilde gideyim. Orada tuvalet temizleyeyim ama gideyim. Daha sonrasında ise sıkıntılar başlıyor. Gitmeden önce gençler neler düşünmeliler, kendilerini nasıl hazırlamalılar, nasıl bir bakış açısı geliştirmeliler?
Türkiye’de biraz dış dünyanın farkına varmış, kendine güveni olan insanlara sor. Sadece üniversite öğrencisi değil, Türklerin büyük bir çoğunluğu yurtdışına gitmek istiyor. Bu önemli. Bunun nedenini sormak gerekir. Şimdi üzerinde çalıştığım kitap, benim "Mış gibi Yaşamlar" kitabımın ikinci adımı olarak devam ediyor. Şöyle bir gözlemde bulunuyorum. Bir mahpushane yaratmışız kendimiz için. Çocuk doğduğu andan itibaren çocuğun en ufak bir sesinde hemen şişt diyoruz. Neden şişt diyoruz, onu düşünmek gerekir. Yani 10 günlük çocuğun ıh ıh demesini kabul etmeyecek, bundan rahatsız olacak bir toplum haline gelmişiz. Eğer biz bundan rahatsız oluyorsak çok hasta bir toplumuz. Çocuk doğalca çocukluğunu yaşarken sürekli yaramaz olarak damgalanıyor. Bu ülkenin çocukları, çocukluğunu yaşayamaz hale gelmiş. Dersine çalış, yapma, gitme, koşma düşersin sözleri ile büyüyen çocuk birden kendini OKS, ÖSS maratonunda buluyor. Ne yapmışız? Bir mahpushane yaratmışız. Şimdi, kim mahpushanede kalmak ister? Hapistekilere soralım: Hapiste kalmayı mı tercih edersiniz? Dışarıda nereye gideceğinizi bilmiyorsunuz ama şöyle bir kapıyı açalım mı? Herkes çıkar gider değil mi? Durum bu. Belki abartarak konuşuyorum ama bizim bu ülkeyi yöneten insanlar olarak, bu ülkenin entelektüelleri olarak, bu ülkenin profesörleri olarak bu ülkenin geleceğinden sorumlu ana babalar, öğretmenler, yöneticiler, politikacılar olarak düşünmemiz gerekir. Neden bu ülkeyi böyle bir mahpushane havası içerisinde tutuyoruz. Hepimiz böyleyiz. Biraz zenginleşince, fırsat bulunca gidip 8 ay New York’ta yaşayım, 4 ayımı da burada geçireyim diyoruz. Yazarlarımıza bak, çizerlerimize bak hepsi aynı. Ama dışarıdakilerin "Ay geleyim de 8 ay İstanbul’da kalayım, 2 ay Amerika’da yaşayım" dedikleri çok az. Hemen hemen yok gibi. O nedenle ben gençlerimizi kınamıyorum. Bu tavrın arkasında neler yattığını düşünmeliyiz.

Sorunuza cevap olarak şunu söyleyeyim: Gençler gitmeden önce araştırsınlar. Neyi araştırsınlar? Bizim ülkemizde pek konuşulmayan şeyler söyleyeceğim. Gönüllerinin muradını keşfetmeye çalışsınlar. Bir yaşam vizyonu oluşturmaya çalışsınlar. Çünkü oraya gidip, rüzgârın önündeki yaprak gibi uzun yıllar geçirip, orada biraz dal budak salıp, ev sahibi olup, çoğu evleniyor. Bir süre sonra keşfediyorlar ki mutlu değiller. Ama iş işten geçmiş. O zamanda dönüş çok zor oluyor. Onun için bence dışarıya gidecek olan öğrencilerin önce ben neyi gerçekleştirmek istiyorum? Seçeneklerimde nelerim var? Ben ne de iyiyim? Neyi başarabilirim? Gönlümden geçenler, gönlümün muradı ne? Böyle bir düşünce keşfetmeleri gerekiyor. Nasıl keşfedecekler? Bir ortam gerekir bunun için. Bu ortamı ailede bulabilirler mi? Üniversite hocalarıyla bulabilirler mi, arkadaş aralarında bulabilirler mi? Gözlesinler. Ellerinden gelinceye kadar bu ortamlar içinde bir etkileşim kurmaya çalışsınlar. Gidip gelenlerle temas kursunlar. Mümkün olduğunca gitmeden önce bilinçli gitmeye çalışsınlar. Çünkü yaşam hem çok uzun hem çok kısa. Nasıl baktığına bağlı. Her geçen gün ve her geçen saat tik tak, tik tak ilerliyor. O seçimleri çok bilinçli yapmalılar.

İşsizliğin had safhada olduğu bir ülkede yaşıyoruz. Üniversiteyi bin bir emekle kazanan, bitiren gençler, ya işsizlikten yakınıyor ya da düşük ücretlerle istemedikleri belki de branşlarının dışında olan alanlarda çalışmak zorunda kalıyorlar. Tabiî ki bu durumda bir mutsuzluk duygusu, karamsarlık ve hayal kırıklıkları yaşanıyor. Bu noktada gençler ne yapmalılar?
Bir kere dediğiniz doğru, karamsarlık mı gerçekçilik mi? Ben "gerçekçilik" diye görüyorum. Ama "karamsar bir gerçekçilik" var burada. Çünkü gerçeğin kendisi karamsar hakikaten. Burada eğer kişinin özgüveni yerinde değilse benim önerim, Türkiye iş kurma cenneti. Ama Türkiye’de iş kuranların çoğu kırsal bölgeden, tahsili az olan insanlar. Bu adamların sahip olduğu ne? Girişim! Yaşam içerisinde boğuşmuş, ben yapabilirim duygusunda olan insanlar. Ondan İngiltere’ye gidip, doktora yaptıktan sonra, "Gel bakayum gardeşim ne isteyisün şu işi yapacaksın bağa, ne vereceğüm sağa" diyor. Okumuşların, yürekli ve girişimci olmalarını gönlümden geçiriyorum. " Bizim paramız yok ki, bilmem ne haldeyiz" bunların hepsi laf. Bence gençler eksiklerini tamamlasınlar ve girişimci olsunlar. Çünkü Türkiye tam bir girişimci cennetidir. Yok pahasına başka hiçbir yerde bu kadar kalifiye insanı çalıştıramazsınız. İş kur, bir sürü kaliteli adam hemen hemen yok pahasına seninle çalışmak için sıraya giriyor. Daha ne istersin. Bu kaliteli insanlar iş kursun. Dördü beşi bir araya gelsinler. Su içsin, kuru ekmek yesin, iş kursun. Yapılacak çok iş var. Yabancı geliyor, parasının zoruyla burada iş kuruyor. Çok iyi para kazanıyor. Yazık oluyor bizim emeğimize diyorum.

İş kuranların şu 5 konuya dikkat etmesini öneriyorum.
1. Kendini tanımak, kendine değer vermek: Kendini tanımıyorsa, kendini tanımaya başlasın. Bil ki kız erkek cinsiyetin, dilin, dinin, ırkın ne olursa olsun sen insan olarak değerlisin.
2. Seçimlerinden sorumlu olmak: Paldır, küldür yaşama. Sabahleyin kaçta kalkıyorsun? Niçin o saatte kalkıyorsun? Kalktıktan sonra ne yapıyorsun? Ne yapmıyorsun? Ne içiyorsun? İçmiyorsun? Kendine hesap vermeye çalış.
3. Önceliklerinin bilincinde olmak: Neden şunu daha önce yapıyorsun? Neyi daha önce neyi daha sonra yapacağının farkında olmak, bu da sorumlulukla ileri gelir.
4. İnsan ilişkilerinin bilincinde olmak
5. Paranın gücünü bilmek ve parayı yönetmesini bilmek

Bu beş maddeye dikkat etsinler. Derin bir nefes alıp, iş hayatına girsinler. Türkiye’de o kadar çok geliştirilecek iş var ki ve bu amaçla yurtdışına gitsinler. 2–3 ay gitsin, görsün. Bizde kahve mi yoktu? Neden Star Bucks bu kadar yayıldı. Bizde köfteci mi yoktu? Neden Mc Donald’s bu kadar talep görüyor? Hiçbiri sebepsiz değil. Bütün bunları inceleyecek olursak bir işletme ve yaklaşım tarzı, bir mimari, insanı anlama çabası, yaşama coşkuyla bakma gibi bir sürü alt başlık çıkıyor. Bunları öğrensinler, zengin olsunlar. Türkiye’de iş hayatı onları bekliyor.

Adam mezun oluyor. İş arıyorum, ağabey iş yok, diyor. Bence, nasıl iş kurulur seminerleri verilmeli. Hükümetin bunu yapabilecek bürokrasisi yok. Zaten bilse kendisi yapacak. İş kuranların hayatlarını okusunlar.

Ben psikolojiye yazıldığımda ağabeyim "Sen Galata Köprüsü’ne git, dilenci ol" demişti. Şimdi yeteri kadar psikolojik danışman yetiştiremiyoruz. Öyle bir ihtiyaç haline geldi ki ben gelen talepleri karşılayamaz durumdayım. Demek ki kendini geliştirdiğin zaman iş alanı var.

Son olarak mutlu bir yaşam için gençlere tavsiyeleriniz neler?
En önemli tavsiyem "mış gibi yaşamasınlar" şu dört gereksinimin karşılanmasına imkân versinler: Ciğer, gönül, kafa ve öldükten sonra hayırla anılmak. Bunun dördünü de düşünsünler. Yamukluk olursa hayat eninde sonunda yakalıyor. Sadece ceple mutlu olmuş insan yok. Sadece kafayla mutlu olan yok. Sadece gönülle de mutlu olunmuyor. Hayat denge istiyor sürekli.

Yorumlar ( 0 ) :: Yorum Yaz :: Baglantı


Tanıtım

Kişisel / Bireysel Gelişim, Bilinçaltını Yönlendirmek

Yeni Yazılar
Menu
Arkadaşlarım
    Baglantılar


      1 sayfadan 1 . sayfa
      geri | ileri