BenimBlog.com - Turkce ucretsiz blog Bedava blog hizmeti
para kazan


20/1/2007 - ATLAREMUZ

  ATLAREMUZ


Yorumlar ( 1 ) :: Baglantı


20/1/2007 - KOYUMUZ

Koyumuz


Yorumlar ( 1 ) :: Baglantı


20/1/2007 - TÜRK ÇADIRLARI

TÜRK ÇADIRLARI

Prof. Dr. FarukSümer

 

 

Türklerin bundan bin beş yüz yıl önce orta Asya’da, iklimve coğrafi şartların icabı olarak, umumiyetle göçebe bir hayat yaşadıklarımalumdur. Öyle göçebe bir gayet ki, bu hayatı yaşınlar yazı yazmasını biliyorlarve kervan ticareti yapıyorlardı. Göçebe hayatı yaşıyan Türkler,iyi ahlaklıolmayı, yoksullara yardım etmeyi seviyorlar ve bunu en büyük faziletler arasındasayıyorlardı. Ortaçağdaki göçebe Türk cemiyetlerinde, çok zengin bir asılzadelersınıf, her hususta hür olan halk tabakası ve nihayet kara halk denilen, esirlerdenmürekkep aşağı tabaka vardı. İşaret edildiği üzere, Türk göçebe cemiyetindemedeni hayatın mürekkep manzarası ve birçok müesseseleri görülmektedir. Türkler,hep çadırlarda doğmuşlar ve buralarda yaşayıp ölmüşlerdir. Eski Türkler çadıraotak (otağ) adını veriyorlardı ki, bugünkü oda sözü buradan gelmektedir. Otağismi çadır manasında olarak, Selçuklularda ve beyliklerde olduğu gibi,Osmanlılar’da da kullanılmıştır. Çadır kelimesine gelince, bu da


Yorumlar ( 1 ) :: Baglantı


20/1/2007 - Türkmen Gibi

                                                                                                                                                   

Türkmen Gibi

 

Bu Irak’ýn var ilinde

Var mý mazlum Türkmen gibi

Güneyinde kuzeyinde 

Var mý mazlum Türkmen gibi

 

Hani nerde dostluk barýþ 

Savaþ niçin niçin yarýþ

Kerkük viran karýþ karýþ

Var mý mazlum Türkmen gibi

 

Elin kolun kim baðlýyor

Kim vuruyor kim daðlýyor

Telafer’im kan aðlýyor

Var mý mazlum Türkmen gibi

 

Boba söyler mi bilge dil

Dostunu bil düþmaný bil

Gitti elden þehri Erbil

Var mý mazlum Türkmen gibi

 

Altýn köprü suyu akar

Her bir varý Türkmen kokar 

Dehidi çok yürek yakar

Var mý mazlum Türkmen gibi

 

Ne sorarsýn Taze Tuzu

Ali dendi daim sözü

Dad oldu mu bir gün yüzü

Var mý mazlum Türkmen gibi

 

Ne peridir ne de cindir 

Biziz suçlu sorma kimdir

Mendeli inim imindir

 

Bayraktar ne acý dilin

Hani o meþru vekilin 

Yasa boðdu Türkmenelin 

Var mý mazlum Türkmen gibi


Yorumlar ( 1 ) :: Baglantı


20/1/2007 - OĞUZLARIN BOY TEŞKİLÂTI

OĞUZLARIN BOY TEŞKİLÂTI

Faruk Sümer, Oğuzlar, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı Yayınları, İstanbul 1992, sayfa 163-169

                                                                                                        

Oğuzlar kavmî ve siyasî bir teşekkül için el (il) kelimesini kullanmakta idiler: Oğuz eli, Ak-Koyunlu eli, Dulkadırlı eli. Onların diğer Türk kavimlerinin söyledikleri aynı anlamdaki budun sözünü unuttukları anlaşılıyor. Bu kelimenin Moğolca karşılığı olan ulus sözü de İlhanlılardın tesiri ile, ancak Doğu-Anadolu'da Türkmenlerce, el kelimesi ile birlikte, kullanılmıştır: Kara-Koyunlu ulusu, Boz-Ulus, Kara-Ulus. Şimdi biz el yerine umumiyetle Arapça’dan aldığımız kavim (kavm) kelimesini kullanmaktayız. Görüldüğü gibi, Oğuz-eli’nin başında Yabgu unvanlı hükümdarlar vardı. XII. yüzyıldan sonra bu kelime, bu anlamda, kullanamayarak unutulup gitmiştir. Türkmen ellerinin başında bulunan hükümdarların ise Türkçe yalnız beğ unvanını taşıdıkları görülür. El’in zamanla ülke anlamına gelmiş olduğu malûmdur. Yurd elin, boyun, obanın ve ailenin oturduğu yerdir.

 

Oğuz eli'ni meydana getiren teşekküllerden her birine boy denir ki, Kâşgarlı bu sözün oğuzca olduğunu bildiriyor. Orhun âbidelerinde geçen "bod" sözü, söylendiği gibi, belki bu kelimenin en eski şeklidir. Boy, Türkiye'de bu anlamda gerek resmî dilde, gerek halk arasında son zamanlara kadar kullanılmıştır.

 

Türkiye'de boyların başında bulunanlara da boy beği deniliyordu. Kavim gibi Arapça’dan alarak resmi dilde kullandığımız kabîle kelimesi Türkçe’de hususiyetle boy manâsını ifade eder. Boyları irsen idare eden reisler de beğ unvanını taşırlar. Oğuz ve Türkmen soylularını bu beğler meydana getirirler. Yabgular ve sultanlar da beğler arasından çıkmıştır.

 

Boylar da obalara ayrılmaktadır. Kâşgarlı, oba kelimesinin de oğuzca olduğunu söylüyor. Obalardan sonra her halde aileler geliyordu ki, Oğuzlar'ın bunu hangi kelime ile ifade ettikleri bilinemiyor. Böylece aileden (soy?) obalar, obalardan boylar ve boylardan da Oğuz eli meydana gelmiştir. Oğuz eli’nde asıl oymak birliği boy'dur. Oymak kitabımızda, boylar (kabîle), obalar (cemâat) ve onların kollarını ifade etmek üzere, umumî bir mânâda kullanılmıştır. Bunu evvelce aşîret kelimesi ile ifade ediyorduk. Aşîret şimdi Güney-Anadolu'da, teklik hem çokluk olarak, yörük anlamında kullanılıyor. Mesela "iki aşiret geldi demek yörüklerden iki kişi geldi" demektir.

Oğuz boylarının Arap ve diğer bazı kavimlerde olduğu gibi, münferiden bir hayat geçirdikleri veya tek başına siyasî bir harekette bulundukları nadir olarak görülür. Onlar daima el halinde (yani üç-dört oymak bir arada) yaşamayı severler ki, bu husus siyasî başarılarında mühim bir âmil olmuştur.

Görüldüğü gibi, X. yüzyılın başlarından itibaren Oğuz eli’nden kümeler halinde ayrılmalar başlamıştır. Bu kümelerden ilki Hazar Denizi kıyısındaki yarım adaya giderek yurd tutmuş ve buraya Mangışlak adını vermişti. İkinci bir küme ise Selçukluların idaresinde Yakın-Doğu ülkelerine geldi, Üçüncü bir küme de yine XI. yüzyılda Kara-Deniz'in kuzeyinden Balkanlara indi. Diğer taraftan Oğuzlardan kalabalık bir nüfus da Seyhun'un orta yatağındaki şehirlerde yerleşmişti. Göçebe Oğuzlar'ın bu şehirli eldaşlarına, küçümseyerek, yatuk yani tenbel adını verdiklerini biliyoruz. Fakat bütün bunlara rağmen Oğuz eli eski yurdunun bir kısmında el teşkilatını muhafaza ederek yaşıyordu. Boz-Ok ve Üç-Ok adları ile iki kola ayrılan Sultan Sancar'ın galibi Oğuz kümesi önemli bir kol olmakla beraber son teşkilatlı küme veya ana kol değildir.

 

Boz-Ok ve Üç-Ok ikili teşkilatını en son taşıyan Oğuz-Türkmen kümesi, Moğol baskısı yüzünden XIII. yüzyılın ikinci yarısında Anadolu'dan Suriye'ye göçeden kalabalık topluluktur. Bu topluluğun tarihinden de daha önce söz edilmişti.

 

Oğuz boylarının tarihlerine gelince, bunların tarihlerinin seyri de, tıpkı Oğuz eli'ninki gibi olmuştur. Yani herhangi bir siyasi harekete boylara mensup bütün obaların katıldıkları görülmez. Mesela XII. yüzyılda İran'ın Fars eyaletinde siyasî iktidarı ellerine geçiren Salgurlar bu boyun ancak bir obası veya kolu idi. Ak-koyunlu ailesinin buyruğunda da Bayındır boyunun bir obası (Ak-Koyunlu) bulunuyordu. Hatta Selçuklu fethine, bu ailenin mensup bulunduğu Kınık boyunun bütün obaları katılmamıştır. Anadolu'da Oğuz boylarına ait yer adlarının ve teşekküllerin muhtelif yerlerde görünmesi aynı sebeble ilgilidir. Yani Oğuz boylarından pek çoğunun obaları ve kolları bu ülkeye farklı zamanlarda gelmişler ve bu gelenlerden de siyasî ve iktisadî sebebler ile yeni ayrılmalar olmuştur, ileride Oğuz boyları ayrı ayrı incelendiği zaman bu husus daha iyi anlaşılacaktır.

 

Dikkate değer bir husustur ki, XVI. yüzyılda Osmanlı ailesinin yurdu olan Sultan-Önü sancağındaki Karaca-Şehir kazasına bağlı bir köy, Tokuz-Oğuz adını taşımakta idi. Bu köyün ne gibi bir sebeble bu adı aldığı bilinemiyor.

 

Seyhun Oğuzları XI. yüzyılda 24 boydan müteşekkil bulunuyorlardı. Bize bunu bildiren Kâşgarlı Mahmud, aynı zamanda bu boylardan 22 sine ait bir liste de vermiştir. Mamafih Selçuklu fethinden bahseden bir Ermeni müverrihi de fâtih kavmin 24 boydan meydana geldiğini kaydetmiştir. Oğuz boylarına ait tam liste XIV. yüzyıl'ın başlarında Reşideddin tarafından verilmiştir. Bu listelerin ehemmiyeti şuradadır ki, bunlar olmasa idi Oğuz boylarına ait tam bir liste yapmak bizler için pek müşkül ve hattâ belki de imkânsız olacaktı. Kâşgarlı'nın listesinden yalnız Memlûk devri müverrihlerinden Aynî faydalanmıştır. Diğer eserlerde gö­rülen listeler (Hamdullah-i Müstevfî, Yazıcı-Oğlu, Neşri, Ebû'l-Gazi ve diğerleri) doğrudan doğruya veya vasıtalı olarak Reşid ed-din'inkinden gelmektedir.

 

Kâşgarlı Mahmud Halac adını taşıyarak bazı hususlarda diğerlerinden ayrıldıkları için Oğuzlar'dan sayılmadığını söylediği iki boyu listesine almadığı gibi, bunların adlarını da vermemiştir. Diğer taraftan Kâşgarlı'nın, "sayısı az ve damgaları belli değil" dediği Çarukluğ boyunun adına da Reşid ed-din'in listesinde rastgelinemiyor. Orada Kaşgarlı'da bulunmayan şu adlar vardır: Yaparlı, Kızık, Karkın. Bunlardan Kızık ve Karkın'dan birini Kâşgarlı'nın listesine almadığı iki boydan biri olarak kabul etmek zarurîdir. Diğerinin de yine bunlardan biri olduğuna ihtimal vermek mantıkîdir. Çünkü, her iki boy yani Kızık ve Karkın aynı dalda, Yıldız-Han'ın oğulları arasında gösterilmiştir. Halbuki Yaparlı boyu başka bir dalda, Ay-Han'ın oğulları arasında bulunmaktadır. Yaparlı, yine orada adının ne manaya geldiği yazılmayan biricik boyudur. Diğer taraftan hiç bir yerde ne Çaruklu'ya ne de Yapırlu'ya ait tarihî bir kayda, bir yer adına veya bir teşekküle rastgelinebilmiştir. Kısaca Reşided-din'deki Yapırlu'nın Kâşgarlı'daki Çarukluğ'un yerini tuttuğunu ve yine aynı müellifin listesine almadığı" iki boyun da Kızık ve Karkın olduğunu kuvvetle tahmin ediyoruz. Reşided-diri'm listesinin bu iki boy bakımından da, vakıalara uygun olduğu görülüyor. Çünkü, her iki boya ait yer adlarına ve teşekküllere Türkiye'de rastgelinmiştir. Kâşgarlı'nın listesinin boyların o zaman­daki siyasî şöhretlerine göre sıralandığı anlaşılıyor. Meselâ Selçuklu hanedanının mensub olduğu Kınık boyu orada en başta yer almıştır. Halbuki bu boy Reşîded-din'in listesinde en sonda bulunmaktadır. Reşided-din'in listesinin, Oğuz boylarının eski siyasî ve içtimaî mevkilerine göre tanzim edildiği görülüyor. Burada 24 boy her biri eşit sayıda olmak üzere Oğuz Han'ın altı oğlundan türetilmiştir. Diğer taraftan Kâşgarlı'nınkinde olduğu gibi, burada da boylardan her birinin kendine mahsus damgaları olduğu halde, her dört boyun ortak bir ongunu da vardır.

 

Reşided-din'de 24 boy iki kola ayrılmıştır. Bunlardan biri Boz-Ok, öbürü de Üç-Ok adlarını taşıyor. Ne bu ikili tasnif ne de onların isimleri Kâsgarlı'da vardır. Ancak bunun da tarihî bir vakıa olduğunu biliyoruz. Sancar'ı yenen Oğuzlar, bu adlar ile iki kola ayrıldıkları gibi, XIV. yüzyılda Kuzey-Suriye'deki Türkmenler de yine bu adlar ile iki kola ayrılmışlardı. Bu Türkmenlerden Boz-Ok koluna mensup olanlar Yozgat bölgesinde yurd tuttuklarından Bu bölge Cumhuriyet devrine kadar bu adla anılmıştır. Ayrıca XVI.yüzyılda Konya'nın Kuzeyinde, İstanbul-Haleb ana yolu üzerinde de Boz-Ok adlı büyük bir köy vardı. Bugün de Urfa'nm Birecik kazasında Boz-Ok adlı bir köy bulunmaktadır.

 

Reşid ed-din'de Boz-Ok kelimesi parçalamak şeklinde manâlandırılmıştır ki, kelimenin “boz” fiilinden getirildiği görülüyor. Üç-Ok da üç adet ok seklinde izah edilmiştir. Fakat bu izah şekillerini kabul etmeye imkan yoktur. Ok'un On-Ok'ta olduğu gibi, eski zamanlarda boy anlamına geldiğini biliyoruz. Bu isimlerdeki ok kelimesinin de boy manâsında olduğu muhakkaktır. Buna göre Üç-Ok üç boy demektir.

 

Boz-Ok'a gelince, buradaki boz kelimesinin de, bir rakamın yerini aldığı akla geliyor. Yine Reşided-din'deki sözlere göre, Oğuz-eli’nde hâkim kolu Boz-Oklar teşkil etmiştir. Bu sebeble Boz-Oklar'ın alâmeti yay ve tâbi kol oldukları için de Üç Oklarınki ok'tur. Tuğrul Beg 1038 yılında Nişabur’a girerken kolunda gerilmiş bir yay ve belinde de üç-ok bulunuyordu. Bunlar her halde, kendisini Boz-Ok ve Üç-Ok'un, yani bütün Oğuz-eli’nin hükümdarı saydığının bir ifadesidir. Yüreğir boyunun damgasının da bir yay ve üç ok -pek muhtemel olarak- şeklinde olduğu görülüyor. Daha önce de söylendiği gibi, bir yay ve üç ok, pek muhtemel olarak Oğuz yabgularının hükümdarlık alâmeti idi.

 

Eski Türk ellerinde ve ordularında ikili düzenin değişmez bir kaide olduğu bilinir. Oğuz elinde ve ordusunda da, görüldüğü gibi, bu kaide hâkimdi. Böylece el ve ordu ikiye bölünmekte, bunlara kol denilmektedir. Kollar da birbirinden sağ ve sol sıfatları ile ayrılıyor. Osmanlı İmparatorluğunda da sağ kol, sol kol adları verilen bu ikili düzen hem askerî, hem de mülkî teşkilâtta esaslı bir kaide olarak uygulanmıştı. Türkler'de sağ kol, Moğolların aksine olarak, daha şerefli sayılıyordu. Boz-Oklar da hâkim kolu teşkil etmeleri itibari ile onlar sağ kol sayılmışlardır. Bu gelenek, bu kollar var oldukça devam edip gelmiştir. Boz-Okların hâkim kol sayılması, İslâmiyetten önce siyasî üstünlüğün uzun bir zaman bu kolun elinde kalması, yabguların daha çok bu kolun boylarına mensup olmalarından ileri geliyor. denildiğine göre, Oğuz yabguları başlıca şu boylardan çıkmıştır: Kayı, Yazır, Avşar, Beğ-Dili ve Eymür. Bunlardan yalnız Eymür boyu Üç-Oklar'dan idi. Dede-Korkut destanlarında ise siyasî üstünlüğün Üç-Oklar'da olduğu görülür. İslâm ülkelerinde de Üç-Oklar büyük bir varlık göstermişlerdir: Selçuklu hanedanı (Kınık), Salgurlular (Salur), Berçem oğulları (Yıva), Ak-Koyunlular (Bayındır), Ramazan-oğulları (Yüregir) ve Kadı Burhaneddin (Salur) bu koldan idiler. Şimdiki bilgilerimize göre, Boz-Oklar'dan da Artuk-oğulları'nın (Döğer), Şumla-oğulları'nın Avşar) ve Nâdir Şah'ın Avşar hanedanından çıkmış olduğu gö­rülüyor.

 

Kâşgarlı ve Reşided-din'de bulunan listelerdeki Oğuz boyları zamanlarındaki söyleniş şekillerine göre yazılmıştır. Fahreddin Mübarek Şah'ın listesindeki Oğuz boylarının yazılış şekli Kâşgarlı'nınkinin aynıdır.

 

Kâşgarlı ve Reşided-din'in listelerinde boyların damgaları da gösterilmiştir. Bu keyfiyet damgalara verilen ehemmiyeti ifade eder. Kâşgarlı bu damgaların davarlara, yılkılara vurulduğunu söyler. Reşided-din'de bunlar damga kelimesi ile ifade edilmiştir. Oğuzların damgalar için hangi kelimeyi söyledikleri bilinemiyorsa da, bunun Anadolu'da kullanılan “im (en)” sözü olduğundan şüphe edilemez. Bazı Türk hanedanlarının, boylarının damgalarını, aile alâmeti olarak kullandıklarını biliyoruz. Salğurluların paralarında Salur damgası görüldüğü gibi, Ak-Koyunlu paralarında Bayındır ve Osmanlı hükümdarı II. Murad'ın bazı sikkelerinde de Kayı damgası bulunmaktadır. Âk-Koyunlular, damgalarını yalnız paralarına değil, yaptırdıkları eserlere, resmî vesikalara, bayraklarına da koydurmuşlardır. Her nekadar II. Murad'ın haleflerinin paralarında Kayı damgası görülmüyorsa da hükümdarlara ait şahsî eşyada, toplar da dahil olmak üzere, silâhlarda bu damgaya sık sık rastgelinmektedir. Oğuz boyları damgalarının Anadolu'da hayvanlara vurulduktan başka halı, kilim motifi olarak kullanıldığını, aşı boyası ile evlerin duvarlarına resmedildiğini, kap kaçağa ve nazar değmemesi, uğur getirmesi için bazı giyim eşyasına konulduğunu ve hattâ mezar taşlarına bile çizildiğini biliyoruz. Bunlara ilâve olarak bu damgalardan bazılarının da âbideler, yapılar ve kayalar üzerinde görülmüş olduğunu söyliyelim.

 

Reşided-din'in listesinde damgalardan başka ongunlar da görülmektedir. Bunların hepsi eti yenmeyen avcı kuşlardır. Reşided-din, ongun (onkun) ittihaz edilen hayvan veya kuşun kutlu sayıldığını, incitilmediğini, etinin yenilmediğini bildiriyor ve ongun (onkun) kelimesinin Türkçe’de kutluluk demek olan oynuk'tan geldiğini söylüyor. Abdülkadir İnan'a göre ongun Moğolca bir kelime olup Türkçesi töz'dür. Her iki kelime de bugün Türkiye'de bilinmiyor. Görmüş olduğumuz gibi, Oğuzların tarihinde bir totem devri söz konusu değidir. Diğer

 

.

taraftan Oğuzların ongun kuşları olduğu hakkında başka eserlerde hiç bir bilgi yoktur. Bu sebeble Oğuz boylarının ongunları olduğuna dâir ongunlarla ilgili bilgilerin doğruluğundan' şüphe etmek yerindedir. Ongun olarak zikredilen avcı kuşlar başlıca, şahin, kartal, tavşancıl, sunkur, uc ve çakır'dır. Bunlardan şahin farsça bir kelimedir. Kartala gelince, bu da karakuş yerinde kullanılan yeni bir kelimedir. Kara kuş Anadolu'da kullanılır. Tavşancıl kartala benzeyen, fakat ondan daha küçük, kara renkli bir kuştur. Sunkur ise tuğruldan küçük, fakat doğandan daha büyük bir kuş olarak tarif edilmektedir. Uc'a gelince, bu hususta bir bilgiye rast gelemedim. Yalnız Timur'un kumandanlarından Uç-Kara Bahadır'ın adındaki uc kelimesi her halde bizim kuşu ifade etmektedir. Bu kumandanın adına bakarak tahmin etmek mümkün olabilir ki, uc yahut uç-kara, çal-kara, bay-kara ile birlikte aynı kuşu ifade edebilir. Ve bu kuş da kartal olabilir. Çakır da doğan soyundan bir kuş olup şahinden ayrıdır.

 

Yine Reşided-din'in listesinden anlaşılıyor ki eski zamanlarda boyların toylarda yiye­cekleri koyun etinin kısımları da bir kaideye bağlanmıştır. Reşid ed-din'de bu kısımlara endâm-i goşt (etin bir kısmı), Yazıcı-Oğlu'nda sünük (kemik) deniliyor. Dikkate değer ki, ongunlar gibi her dört boyun da ortak bir sünükü vardır. Böylece, Kayı, Bayat, Alkara-Evli, Kara-Evli boylarının sünükü yani koyundan yiyecekleri kısım sağ karı yağrın, yani sağ kürek kemiği kısmıdır, Yazır, Döğer, Dodurga ve Yapırlı boylarındaki sağ aşığlu, yani aşığın bulunduğu et parçası (bud), Avşar, Kızık, Beğ-Dili ve Karkınlar'ın sünükü sağ umaca, yani kalça (sağrı) kemiği kısmı, Bayındır, Peçenek, Çavundur ve Çepnilef'm sünükü sol karı yağrın, Salur, Eymür, Ala-Yuntlu, Yüreğirlerinki ucayla (sol umaca ?), iğdir, Bügdüz, Yıva ve Kınık boylarının sünükleri (sol ?) aşığludur.

 

Bir boyun toplantılarda ve toylarda (umumî ziyafetler) oturacağı mevki (orun) ve yiyeceği et kısmı (ülüş) yalnız Oğuz elinde değil, diğer Türk kavimlerinde de kaidelere bağlanmıştır." Bu geleneklerin ehemmiyeti şuradadır ki bunlar bir boyun kendi eli içindeki siyasî ve içtimaî hukukunu tayin eden başlıca müesseselerdir.

 

Reşided-din'in listesinde boylar Oğuz Han'ın 24 torunundan türetilmiştir. Kâşgarlı da, 24 Oğuz boyunun, adlarını dip dedelerinden aldığını söyler ve bu 24 dip dedeye Zulkar-neyn'in Türkistan seferi esnasında nasıl Türkmen adının verildiğine dâir bir de hikâye anlatır. Ona göre bu boylar çok eski zamanlarda meydana gelmişlerdir. Aynı müellif bu boyların oba ve oba kolları olduğunu da yazıyor. Fakat Oğuzlardan hiç bir boyun obası kesin olarak bilinmiyor. Ancak, Kara-Koyunlu (Yıva?) ve Ak-Koyunlu (Bayındır) teşekkül­lerinin bu obalardan olması muhtemeldir. Ayrıca Yemen'deki Resul-Oğullarının mensup olduğu Biçek? ve 1230’larda Şehrizor-Erbil arasında faaliyette bulunan Sevinç'in Koş Yalu (çift yaylu) adlı oymakların da bu obalardan oldukları düşünülebilir. XV. ve XVI. yüzyıllarda Anadolu'da yaşayan Ağça-Koyunlu, Kara-Keçili ve saire gibi oymaklar ile aynı yüzyıllarda Harizm Türkmenleri arasında görülen Teke, Er-Sarı gibi teşekküller için de aynı tahminde bulunmak mümkündür.

 

Osmanlı devleti teşkilâtında sağ kol, sol kol olmak üzere ikili düzen esaslı bir kaide olarak yer aldıktan başka, 24’lü düzene ait de bazı misaller vardır. Meselâ Rum-eli eyâleti 24 sancağa ayrıldığı gibi, Diyarbekir eyâleti de sekizi yurtluk, beşi ocaklık olmak üzere 24 sancak idi. Otluk-Beli savaşında (1473) Anadolu beğlerbeğisi Dâvud Paşa'nın kumandasında 24 sancak beği vardı. Dede-Korkut destanlarındaki 24 sancak beği sözü bunlardan çıkmış olacaktır. Evliya Çelebiye göre, Kütahya sancağı 24 kadılık idi. Rum-elindeki devlet hizmetinde bulunan yörükler 24 kişiden müteşekkil takımlara aynlmıştı. 24 kişiden biri eşkinci, üçü çatal ve yirmisi de yamak sayılmıştı. 1100 (1688-1689) tarihinde Konya mütesellimi bulunan Yeğen Osman Paşa'nın dayısı Kara-Hasan Beğ'in maiyyetinde 24 bayrak sekban ve sarıca bölüğü vardı. Her bayrak bir bölüğü temsil etmekte ve her bölüğün başında bir bölük-başı bulunmakta idi. Kara-Hasan'ın azli üzerine bu 24 bayrak sekban ve sarucanın başına Yeğen Osman Paşa'nın kendi yeğeni, Ahmed Beğ geçmişti.

 

Osmanlı mâlî teşkilâtında da 24 sayısı ile ilgili olarak bazı misaller zikretmek mümkündür. Yörükler'den birinin koyunu 24'ten az olur veya hiç kalmaz ise onlar kara yani yoksul sayılır ve kendilerinden buna göre bir vergi alınırdı. Bundan başka Yeniçeri ocağı zabitlerinden yaya-başıların gündeliklerinin 24 akçe olduğunu biliyoruz. Oymaklar arasındaki bazı toplulukların, Oğuz boyları gibi, 24 bölük halinde teşkilâtlandıkları görülmektedir. Meselâ Merv bölgesinde yaşayan Teke adlı meşhur Türkmen oymağı, seyyahların sözlerine göre, 24 obaya ayrılmakta idi. Safevî devrinde Kara-Bağ'da yaşayan ve 24 obadan meydana gelen bir topluluk da, teşkilâtına uygun olarak, "iğirmi Dört" adını taşıyordu. Şeref Han bu topluluğun Kürd asıllı olduğunu söylüyor. Yine ona göre mensup bulunduğu Bitlis dağlarındaki Ruzegi adlı boy 24 obadan müteşekkil olup, bunlardan 12 oba Bilbasî ve 12 oba da Kovalsî adını taşıyordu ki, her ikisinde de Oğuz boy teşkilâtının âmil olduğu açıkça görülüyor.

 

24 rakamının ok yapımında da bir değeri olduğu görülüyor. Osmanlı okları 4 dirhemden 24 dirheme kadar olup, yayın büyüklüğü göz önüne alınarak yapılırdı. Bundan başka ok her dört derecesi boğaz, yedi derecesi göbek, altı derecesi şalvar, yedi derecesi ayak olmak üzere 24 derece itibar edilmiştir.

Müverrih Hammer 24’lü Oğuz boy teşkilâtının Mısır memlükleri'nde 24 beğ olarak devam ettiğini söylüyorsa da böyle bir keyfiyet ancak XVI. yüzyıl başlarında görülmektedir. Filhakika Kanısav ul-Gavrî devrinde mukaddem beğlerinin sayısı 24 idi. Fakat daha önceki sultanlar zamanında da mukaddem beğlerinin aynı sayıda olması şüphelidir.

 

Şikârî'nin Karaman-oğulları tarihi’nde 24 vezir, 24 bin er sözü sık sık geçtiği gibi, Evliya Çelebide de bu mahiyette ifadeler görülüyor. II. Murad da 1444 yılındaki Varna zaferi münasebeti ile tutsak alınan Hıristiyan beylerinden seçtiği 24 kişiyi Memlûklara göndermişti. Bütün bu zikredilen misallerin bazıları bir tesadüf ile izah edilebilir ise de, bir çoklarının 24 Oğuz boyundan gelen gelenek ve hâtıra ile ilgili olduğu şüphesizdir.

 

Oğuz boylarına ait bu hususları belirttikten sonra, bilhassa Türk oymakları hakkında araştırma yapacaklara kolaylık olmak üzere, Kâşgarlı'da ve Reşided-din'de geçen Oğuz boyları aşağıda ayrı listeler halinde verilmiştir. Bilindiği gibi, Yazıcı-Oğlu Ali'nin ve Ebû'l-Gâzi'nin listeleri esas itibarı Reşided-din'den gelmektedir. Ancak Yazıcıoglu ile Reşided-din'in mükemmel bir nüshasını gördüğünden ve aynı zamanda bu konuya vâkıf ve meraklı bir Türk olduğu için listesi kaynağına en yakın olanıdır. Bu bakımdan onun listesi de aynen yayınlanmıştır.


Yorumlar ( 0 ) :: Baglantı


20/1/2007 - GENEL OLARAK BEYDİLLİLER

GENEL OLARAK BEYDİLLİLER

                 Oğuzların Boz-Ok kolunun Yıldız-Han Oğullarından olan Beydili boyu; Kaşgarlı, Reşid ud-din ve Yazıcı-Oğlu’nun yapıtlarında Oğuz boyları listesinde yer almaktadır. Beydili’nin anlamı “Sözü değerli, büyükler gibi aziz” analmındadır. Onkunu Tavşancıl kuşudur. Et bölüşümünde sünüğü “sağ umaca”dır.Kendine özgü özel damgası vardır. Beğdili, Oğuzlar’ın hükümdar çıkaran beş boyundan biridir. Diyen Prof.Dr. Faruk Sümer; Harizmşahlar hanedanının bu boydan olduğu söylemektedir. Osmanlı Tapu Tahrir Defterleri’nde 23 Beğdili yer adına rastlanılmıştır. Beğdililer oymaklarının bir kısmı, Safevi Devleti kuruluşuna katılmışlardır. Beydili oymak ve obaları XIV. -XVI. Yüzyıllarda Boz-Ulus ve Yeni-İl, Kuzey Suriye, İran, İç-İl bölgelerinde yerleşik ya da göçer olarak varlıklarını sürdürmüşlerdir.

            Or.Prof.Dr.A.Zeki Veli Togan: “Horezm Ülkesini Gazneliler’den sonra Selçuklular’a tabi valiler idare ettiler. Selçuklular’a tabi valilerden Oğuz Beğdili aşiretine mensup Atsız (1127-1156) yarı müstakil iken, oğlu İl Aslan (1156-1172) tam müstakil oldu; bunlar ve halefleri ayrı bir sülale sıfatıyla Batı-Türkistan’da, nihayet Halifeliğin tekmil şarkî kısmında hakim rol oynadılar. Horezmşah Alaeddin Tekiş (1172-1200), oğlu Alaeddin Muhammed (1200-1220) ve onun oğlu meşhur Celaleddin Horezmşah (öl.1231) bunların büyük hükümdarlarıdır. Bu sülaleyi Çengiz Han ortadan kaldırmış ve Celaleddin ordusunun bakiyesiyle Azerbaycan’a gelmişken 1231’de orada Kürtler tarafından öldürülmüş ve askeri de Moğollar’dan kaçarak Anadolu’ya, sonra kısmen Suriye’ye geçmişlerdir, ki buralarda yine “Horezmliler” ismiyle maruf olmuşlardır.” Demektedir.

          10 Ağustos 1230’da Erzincan-Yassı Çimen’de üç gün süren savaşta Selçuklu sultanı Alaeddin Keykubat’a yenilen Celaleddin Herezmşah askeri birliklerinin bir kısmıyla, Azerbaycan’a doğru çekilir. Daha sonradan  toparlanan Celaleddin Harezmşah; Moğollara karşı savaşır. Moğol saldırılarına dayanamayarak Diyarbakır’a doğru kaçar ve tekrar Dersim’e gelir. Celaleddin Harezmşah; Palu İlçesi’nin Ohi Bucağı’nın yerli halkı olan Dümbelli Zazaları tarafından öldürülür. Bu olayı haber alan Dersim eteklerindeki Türk Kabileler, Palu’ya inerek Celaleddin Harezmşah’ın intikamını alırlar ve cesedini alıp, Dersim Dağları’nın yüce bir noktasına defnederek türbe yaparlar ve “Sultan Baba” adını verirler. 1231 Yılında Kürtler tarafından öldürülen Celaleddin Harzemşah; bazı kaynaklara göre Palu’da bazı kaynaklara göre ise Ahlat’ta Hakk’a yürür. Alevi söylencelerinde Palu Kürtlerince öldürüldüğü yönündedir. Celaleddin Harezmşah’ın ölümünden sonra Harezm beyleri, komutanları ve emirleri Selçuklular’ın hizmetine girerler. Bunların başında bulunan Kayır Han, Selçuklu sultanı Alaeddin’e bağlılık gösterip onun hizmetine girer.Yanında diğer Harezm beyleri olan Bereket, Yılanboğa, Canbirdi, Saruhan, Güçlühan da vardır. Emirlerin reisi olan Kayır Han, Ahlat cıvarındadır ve Selçuklu sultanı Alaeddin bu sığınmacılara Erzurum bölgesini tahsis eder. Onun yanındaki diğer beylere de bu bölgeyi paylaştırır. Konar-göçerlerden oluşan maiyyetleriyle bu beyler Erzurum’a hareket ederler.  Harezmlilerin çoğu Erzurum ve Erzincan dağlarına parekente olmuşlardır.Anadolu Selçuklu hükümdarı I.Alaeddin Keykubad bu Harezm Beylerinden  Kayır Han’a Erzincan’ı, Bereket Han’a Amasya’yı, Güçlü Han’a Larende (Karaman)’ı, Yılanboğan’a Niğde’yi H.629/M.1231/2 yılında  ikta olarak verir. Alaeddin Keykubad 1237’de Sivası’da Kayır Han’a tevcih eder. Prof.Dr. Halil Cin; İkta (Tımar) sistemi Hititler’den Osmanlı’lara değin Anadolu’da uygulanmış bir toprak düzenidir. Demektedir. Prof.Dr.Ömer Lütfi Barkan; Osmanlı İmparatorluğu’nda kolonizatör Türk dervişlerine ve kırlardaki zaviye sahiblerine toprak verildiğini belirtmektedir.  Selçuklu ve Osmanlı toprak düzeni çerçevesinde, Beydili oymak beyleri kendilerine bağlı aşiretleri ile birlikte yerleşik düzene geçerler. Beydili boyundan olan Hobyar Sultan’da bu dönemde bugünkü Tokat’ın Almus İlçesine bağlı kendi adıyla anılan köye yerleşmiştir.Anlatılanlara göre; Hubyar Sultan, Kemah-Erzincan yöresinde savaşlara katılmıştır. Muhtemelen bu savaş Yassıçimen savaşı olabilir.İzmir’in Kemal Paşa (Nif) ilçesine bağlı kendi adıyla köy kuran Hamza Baba’da Harezm beylerinden Saruhanoğulları ile savaşlara katılmıştır. Daha sonra Manisa bölgesi Saruhanoğullar’ına “ikta” olarak verilmiştir. Sıraç toplulukların dini lideri olan Hobyar Sultan’ın adını  Horezm-Beydili aşiretlerinin bir oymağından almış olabilir. Çünkü Hobyar ya da Hubyar Sultan’ın gerçek adı “Ahmet”tir. Sivas-Tokat-Amasya bölgesinde, 200’ü aşkın köyü kapsayan Beydili aşiretlerinin, 13. yüzyıldan bu güne kadar inanç merkezi olan “Hubyar Sultan Ocağı”, geleneksel “Atalar Kültü”ne bağlı Oğuzların  yaşayan töresel organizmasıdır. Bu durumda Hubyar Sultan’ın dini önderden daha çok bir Türkmen Beyi olduğunu göstermektedir. Tokat-Sivas arasındaki Tekeli Dağı yöresi Hubyar Sultan’ın kurduğu zaviyeye bağışlanmıştır.   Çünkü, bugün Tunceli’de hala efsanevi dini önder olarak yaşatılan ve kutsanan Tujik Dağı’nın doruğunda ki Sultan Baba türbesi, Celaleddin Harezmşah’dır. Aynı şekilde Bayat Boyu beylerinden Şeyh Hasan’a da manevi misyon yüklenerek kutsanmış ve Arapgir Onar Köyü’deki türbesi korunarak bugünlere getirilmiştir. Anadolu’nun bir çok yerinde Oğuz Oymak beylerinin türbeleri Selçuklu döneminde “Baba, Dede, Şeyh” takıları eklenerek, İslam öncesi Türk örf ve inanç motifine uygun hale getirilmiştir. Bu durum, eski bir uygarlıktan yeni bir sosyal düzene  geçiş toplumlarında görülen tipik bir uygulamadır. Genel olarak her toplumsal değişim ve dönüşümlerde de görülmektedir.

Heterodoks İslam anlayışında ve inancında olan Türkmen toplulukları Orta-Asya’daki kült ve kültürlerinide yeni “yaşam tarzları”na eklemleyerek günümüze değin yaştarak getirmişlerdir


Yorumlar ( 0 ) :: Baglantı


20/1/2007 - AŞİRET NEDİR, AŞİRETÇİLİĞE GENEL BAKIŞ

Değerli ziyaretçilerimiz sizlere BEYDILI AŞİRETİNİ tanımadan önce Aşiret, aşiretçilik gibi kavramları öğrenmeye çalışalım.

AŞİRET NEDİR, AŞİRETÇİLİĞE GENEL BAKIŞ

Aşiretçilik her kavim ve millette mutlaka çeşitli şekilleri ile bulunur. Bu kimi zaman klan olarak adlandırılır, kimi zaman kavim veya başka isimlerle zikredilir olsa da her zaman var olagelen ve insanlığın fıtratından olan bir örgütlenme şekli olarak tezahür etmektedir. Günümüzde belki yerini modern aşiretçiliğe bırakmış olsa da biteceğe benzemeyen bu örgütlenme düşüncesi Orta Asya'dan Anadolu'ya ve kıyamete kadar bizim gibi oğuz kökenli toplumlarda asla bitmeyecektir.

Tarihteki gibi olmasa da bugün Şanlıurfa ve Doğu illerde aşiret hayat biçimi belirgin özellikleri ile beraber devam etmektedir. Bazı kimseler araştırma yapmadan rasgele yorum yaparak bu yaşam tarzı hakkında ipe-sapa gelmez bilgi ve beyanlarda bulunmaktadırlar. Türkiye'de ve Surıye de 3000 in üzerinde aşiret ve mensubu bulunan bu yaşam tarzı bilinmeden bir karalama kampanyasına maruz kalmıştır. En ufak topluluklar aşiret olarak benimsenmiştir. Toprak ağaları aşiret reisi olarak gösterilmiştir. Aşiretçilik zulüm, işkence, öldürme, kesme, vurma, kırma, kan, namus çirkefi olarak takdim edilmiştir. Yok efendim aşiret meclisi şöyle öldürme kararı almış yok efendim aşiret meclisi şöyle infaz kararı almış gibi tarihte Afrika kabilelerinde bile bulunmayan çarpık yorumlar ortaya atan bu şahısların son yüzyılı karıştırmadan tarihteki aşiret geleneğini, Badıllı aşiretini incelediğimiz zaman eminim ki detaylarıyla birlikte görmek mümkün olacaktır.

AŞİRET NEDİR ?
Aşiret Arapça kökenli bir kelime olup aşire kelimesinden türemiştir. Birçok mana taşımasına rağmen "Geniş akraba toplulukları" anlamında kullanılmıştır. Fakat bu kelimeyi aşiretler AŞŞİR olarak telafuz etmektedir.
Aşiretin genel tanımını yapmadan önce mutlaka aşiretleri meydana getiren öğeleri bilmek lazımdır. Bu öğeler şunlardır;

MAL: Kelime olarak ev veya aile anlamına gelir. Aşiretin en küçük birimidir. Baba, oğul, torun, torunoğlu, torunun torunu ve bunların doğan tüm çocukların birleşmesinden meydana gelir. Buradaki her bir babaya aşiretler göbek derler. Yani beş göbek bir mal sayılır.

MALBAT: Her biri beş olan birden fazla malın birleşmesinden meydana gelen topluluğa malbat adı verilir. Bir malın malbat düzeyine yükselmesi için ortalama 100 yıl gerekir. Zira her bir göbek aşiretlerin hesabı ile 20 yıla tekabül eder.

BAW-BAF: Her biri en az iki veya daha fazla malbatın birleşmesinden meydana gelen topluluğa baw (ata) denir. Bir atanın oluşumu 10 göbeğin geçmesiyle orantılıdır. Dolayısıyla bir baf-baw'ın meydana geliş süresi 200 yıl kadardır.

KABİLE: Her biri en az iki veya daha fazla malbattan oluşmuş birden fazla baw'ın oluşturduğu topluluğa verilen isimdir. Bir kabilenin normal göbek sayısı 30 olmalıdır. Kabile oluşumu göbek sayısı itibari ile 300 yıla tekabül eder.
İşte bu şekilde oluşmuş en az iki veya daha fazla kabileden meydana gelen topluluğa AŞİRET denir.


İki türlü aşiret biçimi vardır :

A) Tamamı akraba bağları üzerine kurulmuş aşiretler :

Çok azdır. Fakat bu hem nesil bakımından hemde tespit bakımından uzun yıllar gerektiren bir süreçtir. Yukarıda izah ettiğimiz gibi bir aşiretin tamamen akraba olabilmesi için en az 500 Yıla gerektirir. Bu yılları aşarak tamamını akraba olarak örgütlendiklerini iddaa eden aşiret var ise aşiret nesepçileri ondan şecere (şecere: tüm malbatın, malın, bawın, kabilenin kimden peydahlandıklarını neslen devam ettikleri soy kütüğüdür.) talabinde bulunurlar. Tamamı akraba olan aşiretler genelde 4 ana birleşim noktalerı vardır. Bunlar;

1-Aynı dil
2-Aynı din
3-Aynı ırk
4-Nesep şeceresi

B)Tamamı akraba olamayan aşiretler :

Genellikle aşiretlerin çoğu bu kategoride yer alır ancak aşiretlere mensup kabileler kendi içlerinde mutlaka akrabadırlar. Zaten yukarıda izahına çalıştığımız kabileler akraba olan bawlardan oluşur. Fakat birbirine akraba olduğu ispat edilmeyen birkaç kabile ve hiç akrabalığı olmayan bir çok kabile bir araya gelerek aşiret oluşturabilirler. Bunlar genelde ırk birliği ve din birliği aynı olamayan aşiretlerdir.

Buraya kadar yaptığımız izahtan anlaşılacağı gibi rasgele her toplum aşiret demek yanlış ve yerinde bir karar değildir. Bir topluluğun aşiret olarak kabul edilmesi için önce anlattığımız şekilde bir yapılanmadan meydana gelmesi gerekmektedir. Bu tür bir yapılanmadan sonra aşirette aranacak şartlara gelince,

Bunları şu şekilde sıralayabiliriz :

1-Aşiret olarak kabul edilen bir toplulukta topluluğa ait şeyh, molla, servan, şifan, abid, gevende, şıhan, arif olarak bilinen en az bir aile bulunmalıdır.

2-Aşirete ait tarih boyunca yaz ve kış konakladığı ve her aşiretçe kabul edilmiş sonradan kaybetmiş olsalar bile zozan denilen ve o aşiretin adına izaf edilmiş bir yaylağın,obanın olaması lazımdır. (Badıllı obası gibi)

3-Aşireti temsil eden bir reisin bulunması lazımdır.

İşte bütün bu şartları taşıyan bir topluluğa AŞİRET denir.

Bu şartları taşımayan aşiretler ya mal, malbat, baw yada kabile olabilirler. Ama aşiret olamazlar. Günümüzde meydanı boş bulan her topluluk kendini aşiret ilan etmiş vaziyettedir.Fakat şartlar ve aşiret töreleri anlattığımız gibidir.


TOPLULUĞUN İSMİ TOPLULUĞUN BÜYÜĞÜNE VERİLEN İSİM KARŞILIĞI
MAL MEZZİN (AİLE BÜYÜĞÜ) AİLE
MALBAT MALMEZZİN (OBA BÜYÜĞÜ) OBA
BAF-BAW PEŞİ (ÖNDER) ATA
KABİLE BEY OYMAK
AŞİRET REİS BOY
BEND MİR BEYLİK


AŞİRET VE TEŞKİLATLANMA

Aşiretler aslında birer sosyal teşkilatlanmadır. Bu teşkilat içinde çeşitli görevleri ifa eden şahıslar ve aileler bulunur. Dolayısıyla aşireti sadece ağa ve tabii olanlardan mükerrep sayanlar, ya aşiretçilikle ilgili hiçbir bilgiye sahip değildir yada günümüzde aşiretçilikten uzaklaşmış toplulukları baz alarak yorum yapmaktadırlar. Aşiret içinde çeşitli görevler üstlenmiş kişi veya şahıslar bulunur.

AŞİRETLERDE ÜNVANLAR

1-REİS: Aşiretin genel temsilcisidir.
2-MALMEZZİN: Kabileyi temsil eden şahıs.
3-MEZİN: Baw başkanı.
4-PEŞİ: Malbat öncüsü
5-AGİT: Kahraman
6-MELLE(MOLLA): Aşiret din temsilcisi
7-ŞEYH: Aşiret genel terbiyecisi
8-ARİF: Danışman töre uzmanı
9-UTFA: İmdat çağrısı düzenleme yetkisi olan kadın.
10-ŞIHHAR: Tarihi edebilirlik uzmanı
11-ÇARKHACI: Savaşlarda öncü ve bayraktar
12-ŞIVAN: Aşiret çobanları
13-ABİD: Kahvecilik ve posta hizmetçisi
14-HIROBVAN: Savaş mehtercisi
15-ŞİNCİ: Ölüm vakalarında yas törenleri sorumlusu
16-GEVENDE: Evlenme ve sünnet düğünlerinde,bayramlarda davul ve zurnacılar
17-SERVAN: Aşiret atları bakıcısı

Kaynak: İbrahim BOZKURT (Tarih boyunca aşiretçilik ve Şanlıurfa aşiretleri)


Yorumlar ( 0 ) :: Baglantı


20/1/2007 - SURİYE TÜRKMENLERI

SURİYE TÜRKMENLERI 

Suriye yüzölçümü 185,180 km2 olan, Asya’da Müslüman bir Arap ülkesi olarak tanımlanıyor.Suriye'de yaşayan insanların nüfusu 16,673,282 (1998) şimdi 20  milyona tahmin edilir, Suriye doğu yanında Iraktır, batı ak deniz ,güney urdun ve kuzey türküyedir, Suriye idaresi 14 muhafazaya bölünmüş , Şam(Damascus) Suriye başkent şehiri , başka büyük şehirleri Halep, humus, hama, ve Lazzikiye. Ortadoğu’da bulunan Suriye bu coğrafyada yer alan pek çok ülke gibi çok dinin (mezhebin), ırkın, dilin bulunduğu demografik bir yapıya sahiptir. Bugünkü Suriye’de yaşayan Türkmenlerin durumuna geçmeden önce Suriye’deki tarihi seyri ve bu seyre bağlı olarak Türkmenlerin buraya gelişlerini gözden geçirelim

 

 

Suriye Türkmenlerinin Kısa Tarihçesi

Suriye, bulunduğu coğrafi konum itibariyle; doğu ve batıyı birleştirdiğinden Anadolu’nun tabii bir uzantısı olmasından ötürü hem doğu ve hem de batıdaki devletlerin ilgi odağı olmuştur. Sümerler, Asurlular, Makedonyalılar ve Romalılar Suriye’de hakimiyet kurmuşlardır.

İslamiyet’in doğuşundan sonra bölgede, Hz. Ömer’le başlayan bir İslimi hareket görüyoruz. Bu durum, Emevi ve Abbasi hanedanlıkları zamanında da devam etmiştir.

Suriye'deki Türkmenlerin daha 7.  ve 8. yüzyıldan beri Fırat ve Dicle boylarına indikleri, ayrıca, Mezopotamya'dan ve Anadolu'dan Suriye'ye göçtükleri 9. ve 11. yüzyıldan buyana bölgede yaşadıkları bilinmektedir. daha önce  Mısırda bir Türk komutanı Tolun oğlu Ahmed kendi hanedanını kurmuş (875) ve bu hanedan 905 yılına kadar devam etmişti. Tolunoğlu Ahmed Suriye'yi (877) almıştı . 

Daha sonra yine başka bir Türk komutanı Toğaç oğlu Muhammed Ebu Bekir, tarihte İhşidî adıyla anılan hanedanı kurmuş ve bu hanedan (935-969) yılları arasında bölgeye hakim olmuştur. Her iki Türk hanedanı, Abbasî halifeliğinin bir politikası olarak Türk komutanları ile Türk askerlerine, orduda büyük yer vermelerinin sonucunda doğmuştur. İhşidîler'i (969) yılında Şiî Fatımî devletine yıktı.

X.Yüzyılın birinci yarısında Abbasî İmparatorluğu iyice parçalanmış, Irak'ta bile kuvvetini hissettiremeyecek bir duruma düşmüştü. Bizans bundan faydalanarak karşı taarruza geçti ve birçok yöreleri ülkesine katmaya muvaffak oldu. Bizans' a karşı, kuzey Suriye ve Cezîre'nin (Kuzey Irak ve bazı Güney Anadolu yöreleri) hakimleri olan Hamdanî hükümdarları karşı koymaya çalıştı. Bu cümle adı geçen hanedanın en büyük hükümdarı olan Seyfü'de-devle, Seyfü'de-Devle'nin en ünlü ve muktedir kumandanlarından birinin “Türk Yemek” olduğunu biliyoruz. Bu Türk kumandanının Kimek elinin yemek boyundan olduğu için böyle anılmış olması muhtemeldir. (ölümü:951-2)

Türkmenlerin bölgeye gelip yerleşmeleri, Büyük Selçuklu Devleti’nin Gazneliler’le yaptığı Dandanakan Savaşı sonrası olmuştur. Büyük Selçuklu Devleti, bu savaştan sonra özellikle 1063 yılından itibaren kendi hayat tarzlarına uygun buldukları bu bölgeye yerleşmeye başladılar. Özellikle Halep, Lazzikiye, Trablusşam ve Asi Irmağı vadisi boyunca Hama, Humus ve Şam bölgesinde bu yerleşme yoğunluk kazanmıştır. Türkmenlerin buraya yönelik akınları Afşin ve Sandık Beyler komutasında Halep’e kadar devam etmiştir. (1069-1070) yıllarında ise Kurlu ve Atsız Beyler, Güney Suriye’yi tamamen ele geçirmişlerdir.

(1071) yılında  Malazgirt Savaşından sonra Aşağı ve Yukarı Fırat boylarında, Saltuklar, Mengücekler, Danişmendiler, Yınaloğulları, Artuklar gibi Türk Beylikleri kurulmuştur..

(1077) yılından beri Suriye Selçuklu meliki olan Tutuş, kendini sultan ilân ederek, Oğuzların Yıva Boyu ile Bayat, Avşar, Begdilli, Döğer ve Üçoklar oymakları Şam ve Halep’e yerleşmişlerdir. Berkyaruk'un üzerine yürümüş, fakat yenilmişti (1095). Oğullarından Rıdvan Halep'te, ve Dokak Şam'da hâkimiyetlerini ilân ettiler. Halep hakimi Rıdvan Haçlılarla mücadele etti. Bir ara sınırlarını Güney Anadolu'ya kadar genişletti.

(1117)'ye gelindiğinde her iki bölgede de hâkimiyet, atabeylerin eline geçmişti. Suriye Selçukluları'nın Şam kolu, Atabey Tuğtekin tarafından yönetiliyordu. Oğlu Tacü'l-mülk Böri babasının ölümü üzerine idareyi ele aldı. Pek güçlü olmayan bu atabeylik, Zengî Atabeyi Nureddin Mahmut tarafından ortadan kaldırıldı (1154).

(1127) yılında Melikşah'ın Halep Valisi Ak-Sungur'un oğlu İmadeddin Zengi'nin Musul valiliğine getirildi. Haçlılara karşı verdikleri mücadelelerle öne çıkmışlardır. İmadeddin Zengî, Haçlılardan Urfa'yı alınca Avrupalılar II. Haçlı Seferi'ni düzenlemişlerdir (1137). Zengî'nin ölümünden sonra atabeylik Musul ve Halep olmak üzere iki kola ayrıldı (1146). Halep'teki oğlu Nureddin Mahmut haçlı kontluklarına karşı başarılı mücadeleler verdi. Şam'daki Börileri kendine bağladı. Haçlılarla iş birliği yapan Mısır Fâtımî Devleti'ni ortadan kaldırdı (1171). Nureddin Mahmut ölünce atabeylik Eyyubi ailesine intikal etti (1174).   Selahattin Eyyubi komutasındaki Müslümanlarla birleşerek Haçlılara karşı bölgeyi savunmuşlardır 

Selahattin Eyyubi’nin ölümünden sonra bölgeye bir başka Türk devleti olan Memluklular hakim olmuştur. Anadolu’ya hakim olan Türkiye Selçuklu Devleti ise, 1243 yılında Moğollarla yaptığı Kösedağ Savaş’ını kaybetmesi sonrası ağır Moğol baskısı altında kalmıştı. Bu baskı sonucu özellikle Kayseri ve Sivas’ta yaşayan Türkmenler, Memluk Sultanı Baybars zamanında Suriye bölgesine yerleşmişlerdir. Bu dönemde Suriye’ye gelip Şam’a yerleşen Türkmenler, İlhanlı hükümdarı Ebu Said Bahadır Han’ın ölümünden sonra çıkan siyasi karışıklıktan faydalanarak 1337’de Elbistan civarında Dulkadiroğulları beyliğini kurmuşlardır. Yavuz Sultan Selim, 1516 yılında Mercidabık’ta Memlukluları yenerek bu günkü Suriye topraklarını Osmanlılara bağlamıştır.

Suriye Türkmenleri, ilk yerleşimlerinde göçebe olarak kalmışlarsa da sonradan yerleşik düzene geçmişlerdir. Konar-göçer ahalinin merkeziyetçi bir devlet nizamı ile bağ-laşamayan hayat tarzları yüzünden yerli halka büyük zararlar verme­lerim sona erdirmek endişesi , Harab ve boş yerleri imar etmek ve yeniden ziraata açmak (1691-1699) yılları arasında konar-göçer halkın Osmanlı hükümet tarafından iskan edilmesinin bazı sebepleridi  .

1916 sonuna kadar da bu bölgedeki Türk hakimiyeti, kesintisiz olarak 402 yıl sürmüştür. Bu sürede bölge sakinleri, derin Türk kültürü etkisi altında kalmıştır. Bu etki kendisini en çok dil konusunda göstermiş; Suriye lehçesi en fazla Türkçe kelime içeren Arab lehçesi olmuştur. I. Dünya Savaşı sonuna kadar Osmanlı hakimiyetinde kalan Şam, Trablus ve Halep eyaletleri şeklinde yönetilen Suriye, Türk yönetimi altında kültürel, sosyal ve ekonomik açılardan kalkınmış ve en huzurlu dönemini geçirmiştir.

30 Ekim 1916 Mondoros mütarekesine kadar aşağı yukarı 500 yıl Türk hâkimiyetinde kalan Suriye, İngiliz, ve Fransız işgaline uğramış, 1936 yılında ise Fransa denetiminde cumhuriyet olmuştur.

 

Suriye Türkmenleri ve  yaşadığı yerler

9. yüzyılda Tolunoğulları döneminde ilk defa Türk hakimiyetine giren Suriye, 11. yüzyılda Selçuklu Türkmenleri'nin, 1260'a doğru Memlûk Kıpçak Türkmenleri'nin eline geçmiş, 1516 yılında Yavuz'un bu ülkeyi fethetmesiyle Osmanlı hakimiyetine girmiş ve 850 yıllık Türk idaresinden sonra 10 Ağustos 1920'de imzalanan Sevr Anlaşmasıyla Osmanlı Devleti'nden koparılarak Fransız kontrolüne bırakılmıştır. Bugünkü Suriye 17 Nisan 1946 yılında bağımsız bir devlet haline gelmiştir.

20. yüzyılın ortalarında çok sayıda Suriye Türkmene Araplaşmış, böylece bu ülkede yüz yıllardır süren asimilasyon son dönemde de devam etmiştir>

Oğuz Türkmenleri'nin ve Memlûk Kıpçakları'nın torunları olan Suriye Türkmenleri'ne Bayır-Bucak Türkmenleri de denilmektedir. Türkmenler bu ülkede azınlık olarak kabul edilmemekte ve kayıtlarda Müslüman olarak geçmektedirler. Halk arasında ise Türkmenler olarak adlandırılmaktadırlar..                            .                                        

      Suriye'de   Bayat,   Afşar  ,kadirli   ,arabli , Begmişli , HaçıAli  , Karakeçili , İsabeğli, Musabeğli,  Elbeyli, Akar, Hayran ,karashhli, Çandırl , guonajli, Sincar gibi Türkmen boyları yaşamaktadır. Bu Türkmen boyları ile Anadolu'daki uzantıları olan Türk boyları arasında inançlar, gelenekler ve folklorik pratikler bakımından çok önemli benzerlik tespit edilmiştir.                                 .                                                                                                                                                       .    Suriye'de yaşayan Türkmenler'in nüfusu hakkında verilen rakamlardan 100.000 tahmini bu gün artık eskimiştir. Yakın zamanlarda verilen tahminler ise 500.000 - 1.000.000 daha azdır ,gerçek rakamlar 1.8 - 2 milyon arasında tahmin edilir, Onlarada Araplaşmış Türkmenleri eklenirse onların sayısına  ikiye katlaşır, Surıyedeki Turkmenlerin basenda olan
 Kal Muhamed Mustafa Basa,sonra oglu  Haç  Nassan Mustafa Basa,semdi Suriyedeki Turkmenler in basenda olan Faruk Mustafa Basa Merhan(Belwa) ,semdeki Salwa koyunde oturmakdadir,kandsi HajAli asıretinden olmakdader, HaçıAli asıreti suriydeke turkmenleri yuz yelardir bir araye toplamakdader tespit edilmiştir. 

Suriye'de Toplam 523 Türkmen köyü vardır (büyük şehirler harlarından başka) . Suriye hükümeti, son yıllarda Türkçe yer adlarını Arapça'ya çevirmiştir. İsabeğli "İseviye", Kabamazı "Belutiye",Merhan(Balwa) Salwa,      Dashlihoyuk TalHaçer, Tırınca "Ümitüyur", Karınca "Behlüliye" olmuştur

Suriye'de Türkçe eğitim yapan okullar olmadığı gibi. Türkmenler bir arada tutan her hangi bir teşkilat da yoktur. Köy ve kasabalarda yaşayan Türkmenler kendi aralarında Türkçe konuşmayı sürdürürler. Yüksek eğitim yapan Türkmenler'in sayısı çok azdır ve tamamına yakını Türkiye'deki okullarda okumuştur.

Türkçe çıkan yayın organları, 1922'den 1937'ye kadar, sürgündeki Refik Halit'in de katkılarıyla renklendirdiği, "Doğru Yol" ve "Vahdet"'tir.

Suriye Türkmenleri, şiveleri ve edebiyatları bakımından Türkiye'nin bir uzantısı gibidirler. Suriye'de konuşulan ağız da, Hatay bölgesinde konuşulan Türkmen ağızlarının bir devamı niteliğindedir.hama ve humus Türkmenlerinin şivesi eski Osmanlı diline daha yakın. Ve bazı ülkelerde Azerbaycan diline yakın olunmaktadır.      

                      Lazzikiye Türkmenleri

Suriye'nin Akdeniz kıyılarında, başta Lazzikiye şehir merkezi Cimmel Harası (Türkmen Mahallesi) olmak üzere Basit, Bayır, Behlüliye, Kesap nahiye ve köylerinde Bayır-Bucak Türkmenler yaşamaktadır Bu şehir ve nahiyelere bağlı Türkmenler'in yaşadığı köy sayısı ise yörelere göre şöyledir: Lazzikiye vilayet merkezi ve Kesap Nahiyesi'ne bağlı 6; Bucak bölgesinde sahil boyunca 84; Behlüliye Nahiyesi'ne bağlı 12; Bayır Nahiyesi merkezine bağlı Kebeli'nin kuzeyinde 27, doğusunda 8, güneyinde 11; İncesu'nun batısından güneye doğru olan bölümünde 20, doğusunda 17. Suriye hükümeti, son yıllarda Türkçe yer adlarını Arapça'ya çevirmiştir. İsabeğli "İseviye", Kabamazı "Belutiye", Tırınca "Ümitüyur", Karınca "Behlüliye" olmuştur. Bazı Türkmen köyleri : (Karamustafa, Büyükpınar,Köy Çiçekliyazı mahalleleri) , hayat, sallor, al yamamah, assamra, al ğassaniyeh, kastalmaaf, ğamam, um tuyur,  zınzıf,  Turunç, Meydancık, Hacranlı Hasancık Saray, Camuslu, Bödirsiye, Karaca, Çamurlu, Bostancık, Fakıhasan, Karabacak, Mollomahmutlu, Ubeydiye, Karamanlı, Kara Cücük, Türkmenli, Çalkamanlı, Sağırt, Ali, Elmalı, Abanlı, Bayır nahiyesinden, Gebelli, Dervişhan, Gebere, Şeren, Karaahmet, Gökdağ, Yumuşak, Mılıklı, Kebir,Murtlu, Karakisa, Ulucak, Kara pınar, Aşağı Karamanlı, Yukarı Karamanlı, Saldıran, Karacağız, İsapınar, Kulcuk Pınar, Kulcuk, Çukurcak, Nisibin, Dağdağan, Çovkaran, Sarraf, Kapıkaya, Ablaklı, Kapaklı, Çanacık, Korali, Çınarlı, Kızıkçuracık, El Kasap, Kislecik, Mahruka, Kuruca, Kızınca, Ağcabayır, Cümeren Yamadı,  Burc-İslam,  Sulayıp

 

                                Halep Türkmenleri

 

Osmanlı Devleti döneminde Türk nüfusunun idari merkezi Halep'ti. Halep, sokaklarında Türkçe konuşulan bir yerdi. Türk mimari ve sanat eserleri Halep'te oldukça çoktur. Suriye'de Halep şehiride  daha çok yaşayan Türkmenler vardır şehir merkezi huyluk harası(büyük bir Türkmen Mahallesi ,Türkmen nüfusu 400,000 tahmin edilir  )  , Kürtdağı, Cerablus, Mümbiç, Musabeyli, Azez nahiyeleri ve yörelerinde Türkmenler yaşamaktadır , Bu şehir ve nahiyelere bağlı Türkmenler'in yaşadığı köy sayısı ise yörelere göre şöyledir: Cebeli Sema'nın doğusunda nahiye merkezi ile 16; Kilis'in güneyinde Azez Kazası'na bağlı, Azez ile Aferin Suyu arasında 17, Azez'in doğusunda 29, güneyinde Halep'e bağlı 3; Çobanbeğ Nahiyesi'nde Mümbiç Kazası'na doğru 54, aynı kazanın güneyinde 15; Baraklı Oymağı'ndan Cerablus Nahiyesi'ne bağlı 26; Sacır Suyu'nun güneyinde 23; Urfa hudud nahiyesi Mürşid Pınarı ve Akçakale Kazası'nın güneyine isabet eden ve Belih Irmağı'na kadar uzanan sahada 59 köy olmak üzere .Halep Bazı Türkmen köyleri : mirza, kerpiçli, arabazi, merhan (balwa ),khalisa  ,dashlihoyuk ,karsanle ,aiyasha ,talaysha, sakizlar ,sande ,arabçurduk ,dabis ,bizaah ,bozilça  ,agdash, beyliz, nabğa, kanlı koy, eşekli, usbağılar, gavureli, amerne, taflı, , yusuf başa, kadılar, memeli, kurucu höyük, taş atan , buyan, dadlı, belli, sakkal veran, kara yakub, kara taş, kara kuz, balali köy, bandarlık, duraklı, anbarlı, hacı hasanlı, kara baş, bir elli, avşar, küllü, dabık, yazlı bağ, ıral, şüvirin, delha, iğde, tukmen barıh, kara köy, kara mazraa, harab mamal, azak, hava köy, telile, beş curun, sinekli, ziyarat, okuf, çoban bey, hedebet, tiral, kurt, öküz öldüren, cubbon, üvilin, zülüf, kalkum, bablimun, tat hums, çeke ,dashkapo, samandra ,bahwarta ,harçala, kndra.

 

Hama ve Humus Türkmenleri

"Humusta kim derse ben Türkmen değilim o asılında  humuslu değildir " , işte Suriye tarihçisi ( Süheyl zakkar) demiş  , çünkü ona ve eski  Arab tarihçisine (bin el esir )a göre, 11. yy humusu büyük bir deprem yıkmış, tamamını viran etmiş sonra humusu yeniden tamir eden Türkmenlerdir (zingilar ve Selçuklular), Nureddin Mahmut bin zingi tarafından, humusun merkezinde eski haralarından birinin adı haratul-Türkmen(Türkmenler harası) ve eski şehir kapılarından birisi  babu- türkmen (Türkmen kapısı) ama bu günlerde bu haralarda yaşayan Türkmenler tamamen arablaşmış .

 

Suriye'nin Hama-Humus şehirleri ve Lübnan sınırı arasında kalan kısımdır. Türkmenler genellikle Humus'ta ve Humus köylerinde ve bazı Hama köylerinde yaşamaktadırlar. Osmanlı imparatorluğun devrinde Buralara yerleştirilmeğe davet edilen ve iskana me­mur olan oymaklar şunlardır: Kara Avşar, înallu, Döğer oğlanı, Hama Değeri Mustafa kethüda, Hama Düğeri tabi-i Derviş kethüda, Şam Beğmişlüsü, Hüccetlü, Kapu-uşak, Eymir-i Dündvarlu, Çozlu Çerkez-oğulları, îdris Kethüdaya tabi Abalu, Tokuz han Harbendelüsü, Kara Tohtemürlü, Köse Kethüdaya bağlı Şerefli, Uşak obası, Beşîr-oğulları obası, Eymir-i Sincarlu, Bozlu, Ebu Derda'ya bağlı olan Bozlu ,Tohtemürlüsü, Salur (Sellüriyye) türkmenleri, Dindaş oğlu îsmail Bozulus'a bağlı olan Genceli Avşarı, Kızıl Ali, Danişmendlü'ye tabi Kara Halil .

Humusa bağlı bazı Türkmen köyleri : baba amr harası ( bugünkü Türkmenler Mahallesi ) zara, mitras, bdada, arcun, alhusun, dar kabira, kızhıl, üm al kasab, samalil, burc kaya.

Hamaya bağlı bazı Türkmen köyleri : akrab (kara halili), tulluf, hazzur, huvvır el trukman, bıt natır  , hırmıl

 

 

Kunteyra Bölgesi Golenturkmenleri:

Burası Filistin sınırına çok yakındır. Kafkasya'dan gelenler 1878'de buraya yerleştirilmişlerdir. bağlı bazı Türkmen köyleri : hafr, al kadırıyye, kafr nafah, zabya, al rezzanıyye, ahmadıyye, huseynıyye, ayn kura, ayn sümsüm, ayn alak, üleyka, ayn ayşa.