<BALLAR BALINI BULDUM-1>
BenimBlog.com - Turkce ucretsiz blog Bedava blog hizmeti
Benimblog.com satilikir / is for sale: info@anahaber.com






Tanıtım

Dini site.


Baglantılarım

» Ana Sayfa
» Profil
» Arşiv
» Arkadaşlarım






KÜTÜB-İ SİTTE










AVRUPA BİRLİĞİNE HAYIR

 ARKADAŞINA TAVSİYE ET!



















Paylaş


Doğruyu bulmanın çaresi-Hak mezheb





Doğruyu bulmanın çaresi-Hak mezheb
Sual: Bugün birçok fırka, grup var. Hepsi doğru olan biziz, ötekiler yanlış yolda diyor. Hangisi doğru yoldadır? Bunu nasıl biliriz?
CEVAP:
Bu konuda imam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
[Tirmizi’nin bildirdiği] (Ümmetim 73 fırkaya ayrılır, 72’si Cehenneme gider, yalnız bir fırkası kurtulur. Bu fırka, benim ve Eshabımın yolunda gidenlerdir) hadis-i şerif, 72 fırkanın Cehennemde azap göreceğini fakat, Cehennemde sonsuz kalacağını bildirmiyor. Sonsuz kalmak, imansızlar yani kâfirler içindir. 72 fırka, Cehennemde itikadlarının bozukluğu kadar yanar. Yalnız Ehl-i sünnet Cehennemden kurtulur. Bunlardan kötü iş yapanların günahları tevbe veya şefaat ile affolunmadı ise, bunlar da günahları kadar Cehennemde kalırlar. (3/38)

Ehl-i sünnet itikadına uymayan bozuk, sapık inançlara bid’at ve dalalet yolları denir. Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiğine uymayan, her mana yanlıştır. Çünkü her sapık, Kur’ana ve hadise uyduğunu iddia eder. Kısa görüşü ile, bunlardan yanlış manalar çıkarır, doğru yoldan kayar. Allahü teâlâ, (Kur’an-ı kerimde verilen misaller, çok kimseyi saptırır, çok kimseyi de doğru yola iletir) buyurdu. (Bekara 26)

Ehl-i sünnet âlimlerinin anladıkları manalar doğrudur. Çünkü, bu manaları, Eshab-ı kiramdan ve Tâbiinden almışlardır. Kurtuluş yolunu, yanlış yollardan ayıran onlardır. Onların hidayet ışıkları olmasaydı, bizler doğru yolu bulamazdık. İslamiyet’i bozulmaktan koruyan onların çalışmasıdır. Onlara uyan kurtulur. Onlara uymayan sapıtır, herkesi de sapıtmaya çalışır.
(m. 286)

Bir hadis-i şerifte, (Rabbim bana vahyetti ki: “Ya Muhammed, eshabın gökteki yıldızlar gibidir. Bazısı bazısından daha parlaktır. Onlardan birine uyan hidayet üzeredir”) buyuruldu. (Deylemi)

Kur’an-ı kerimde mealen, (Her fırka, doğru yolda olduğunu zannederek sevinir) buyuruldu. (Rum 32)
[m.80]

Peygamber efendimiz ise, (Kurtuluş fırkası, benim ve Eshabımın gittiği yolda bulunanlardır) buyurdu. Resulullah efendimiz, kendini söyledikten sonra, Eshab-ı kiramı da, söylemesine lüzum olmadığı halde, bunları da söylemesi, (Eshabım benim yolumdadır, benim yolum, Eshabımın yoldur. Kurtuluş yolu, yalnız Eshabımın gittiği yoldur) demektir. Ancak Eshab-ı kiramın yolunda giden Ehl-i sünnettir.

Nisa suresinin 79. âyetinde, (Resule itaat, Allah’a itaattir) buyuruldu. Allah’a itaatin, Resulüne itaatten başka olduğunu sananlar için buyuruluyor ki:
(Allah’ın yolu ile, peygamberlerin yolunu birbirinden ayırmak isteyenler kâfirdir.) [Nisa 150,151]

Resulullah efendimiz, (Eshabımın yolundan gidin) buyurduğu halde, Eshabın yolunda gitmeyip de, Peygambere uyduğunu söyleyen, Ona uymuş olmaz. Böyle yol tutan kurtulamaz. Mücadele suresinin, (Doğru bir şey yaptıklarını sanıyorlar. Biliniz ki, onlar yalancıdır) mealindeki 18. âyeti bu gibilerin halini gösteriyor.
(m. 80)

İhtilafları çözmek için de sünnete ihtiyaç vardır. Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
(Anlaşamadığınız bir işin hükmünü Allah’tan [Kur’andan] ve Resulünden [hadisten] anlayın.) [Nisa 59] Buradaki anlayın emri, âlimler içindir. Çünkü Kur’an-ı kerimde, (Bilmiyorsanız âlimlere sorun) buyuruluyor. (Nahl 43)

Kur’ana, Sünnete ve eshaba uyabilmek için dört mezhepten birisine uymak gerekir.
(Mizan-ül-kübra)

Seyyid Ahmed Tahtavi hazretleri buyurdu ki:
Bugün her Müslümanın 4 mezhepten birinde bulunması vaciptir. 4 mezhepten birinde bulunmayan Ehl-i sünnetten ayrılır. (Dürr-ül-muhtar haşiyesi)

Kimlerle bulunduğumuz önemli
Birçok kültür dalında bilgisi olan aydın kimseye entellektüel denir. Bir yabancı yazar ise, entellektüeli, ihtisas alanına girmeyen her konuda konuşan ve sözlerinde hiç mesuliyet hissi duymayan sorumsuz kişi olarak tarif ediyor. Böyle kimselere, entellektüel bozuntusu veya ukala da diyorlar. Kimi de yarım aydın, çeyrek aydın diyor. Herkes, bildiği işte, ihtisas alanına giren konuda fikir yürütür. Bu normaldir. Ama dini konu olunca, bilsin bilmesin herkes, ulu orta konuşur, müctehid kesilir. Dini, bir şahsın fikri gibi tenkide tâbi tutuyorlar. Mesela şöyle diyorlar:
(Tek kaynak Kur’andır, herkes Kur’andan anladığı ile amel etmeli)
(Namaz Türkçe kılınmalı)
(Tesettür teferruattır, ilim öğrenmek için, saçları açmalı)
(Ehli kitapla iman birliğimiz var, onlara yaklaşmalıyız)
(Horozdan, balıktan kurban olur)

Herkes ancak ihtisas alanında konuşmalı, her işe burnunu sokmamalı. Maalesef bu fikirleri söyleyenler arasında ilahiyatçı olanlar da vardır. Onlar da, (Biz Kur’ana göre konuşuyoruz) diyorlar. Her grup, (Bizim yolumuz doğru) diyor. Kur’an-ı kerimde de, (Her fırka, her grup doğru yolda olduğunu sanarak, sevinmektedir) buyuruluyor. Hadis-i şerifte de, bu ümmetin 73 fırkaya ayrılacağı, sadece içlerinden bir fırkanın doğru olduğu bildiriliyor. Bunların arasında kurtuluş fırkasının alameti de bildirilmiş, (Bu fırkada olanlar, benim ve Eshabımın gittiği yolda bulunanlardır) buyurulmuştur. Peygamber efendimizin, kendini söyledikten sonra, Eshabını da söylemesi gerekmezken, bunları söylemesi; (Benim yolum, Eshabımın yoludur. Kurtuluş yolu, yalnız Eshabımın gittiği yoldur) demektir.

Akla uyarsak doğruyu bulmak çok güç olur. Her fırkadaki insan, “Bu fırka doğru yolda” diyor. Bu işte selim olmayan akıl ölçü olmaz. Ölçü olsaydı, 72 sapık fırka meydana çıkmazdı. Her fırkaya girenler de, aklına göre bu fırkaları tercih etmiştir. Akla uyulursa, insan sayısı kadar fırka meydana çıkar.

Soracak âlim yoksa veya bir kimsenin gerçek âlim olup olmadığını bilmiyorsak ne yapacağız? Dinimiz, bunun da yolunu bildirmiştir. Allahü teâlâ, İslamiyet’i doğru olarak öğrenmek isteyene, bunu nasip edeceğine söz vermiştir. Rabbimiz sözünden dönmez. Bunun için dua etmelidir. Cenab-ı Hak ona doğru yolu gösterir. Dua ederken, duanın şartlarını da gözetmeli. Şartlarına uygun dua edilince, dua kabul olur. Dua kabul olunca da, doğru olan, hak olan bulunmuş olur.

Bütün kerametler bize verilse, fakat itikadımız düzgün değilse, halimiz haraptır. Eğer bütün dertler bize verilse, itikadımız doğru ise, üzülmek gerekmez. Doğru itikad, ehl-i sünnet itikadıdır. Felaketten kurtulmanın tek çaresi, kurtulanlarla beraber olmaktır. Kıtmir, köpek iken, Eshab-ı kehf ile beraber olduğu için Cennete girdi. O halde kim olduğumuz değil, kimlerle bulunduğumuz önemlidir.

Akıl büyük nimettir
Büyük bir nimet olan akıl ile gerçekleri görmek mümkün olur mu? Selim olan akıl ile gerçekler görülür. Selim olan akıl ise ancak Peygamberlerde bulunur. Selim olmayan kendi aklımıza uyarsak doğruyu bulmak çok güç, hatta imkansızdır. Çünkü her gruptaki insan, “Bu grup doğru yolda” diyerek ona girmiştir. Bu işte, selim olmayan akıl ölçü olmaz. Ölçü olsaydı, bu kadar grup meydana çıkmazdı. Bu gruplara girenler de, aklına göre bu grupları tercih etmişlerdir. Akla uyulduğu için sayısız grup, sayısız hizip meydana çıkmıştır. Hatta akla uyulduğu için, beşeri dinler uydurulmuştur. Akla uyulduğu için, bu ümmetin arasından da 72 sapık fırkanın çıkacağını Resulullah efendimiz haber vermiştir. “Hangi grup çoğunlukta ise doğru odur” mantığı ile hareket edilirse, yine doğruyu bulmak mümkün olmaz. Çünkü Allahü teâlâ, (İnsanların çoğuna uyan sapıtır) buyuruyor. (Enam 116)

Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarını okuyanlar, doğruyu bulur. Doğru olan bir taife her zaman bulunur. Hadis-i şerifte buyuruluyor ki:
(Her devirde doğru yolda olan bir taife bulunur. Bunlara, hiç kimse zarar veremez.) [Mişkat]

Kitapçılarda bulunan İslam kitapları arasında bozuk olanları çok ise de, doğru olanları da vardır. Bu doğru kitaplar hiçbir zaman yok olmaz. Bunların koruyucusu Allahü teâlâdır.

Dinimiz ilme ve âlime büyük önem verir. Bize ilmi bildiren âlimlerdir. Hadis-i şerifte, (Âlimler, Peygamberlerin vârisleridir) buyuruldu. Peygamberlerin vârisleri olan âlimlere dil uzatan, onları âlim oldukları için kötüleyen kimsenin imanı gider. Bir de İslam âlimi sanılan ve dinimizi içten yıkmaya çalışan dinde reformcular vardır. Bunların ihanetlerini bildirmek, kötülemek olmaz. Dinin emrine uymak olur. Kötüye kötü, kirliye pis demek yanlış değildir. Temize pis demek kötülemek olur. Kötülerin kötülüğünü açıklamak, Müslümanları, onların zararından korumaya çalışmak farzdır. O halde bütün insanları bunların zararından korumaya çalışmalıdır. İslamiyet’i yanlış anlatan kötü din adamları, büyük vebal altındadır. İnsanların çektikleri sıkıntıların sebebi kötü din adamlarıdır.

Kötü din adamları için, (Bu kimselerin hiç iyi tarafı yok mudur?) denilmesi doğru değildir. Cenab-ı Hak, imansızların yol, köprü, cami, yaptırmak gibi hiçbir ameline sevap vermiyor, Cehenneme atıyor. Böyle kötü din adamları, din, iman hırsızlarıdır. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Âlimlerin kötüsü, insanların en kötüsüdür.) [Bezzar]

(İlmini ticarete alet eden kötü âlimler yazıklar olsun. Devlet adamlarına yaklaşır, menfaat temin etmeye çalışırlar. Bunların yaptıkları ticaret, kesada
[darlığa, kıtlığa] uğrasın!) [Hakim]

(Bir zaman gelir ki, camiler ve hafızlar çoğalır, ama,
[hakiki] âlim bulunmaz.) [Ebu Nuaym]

(Zebaniler, günahkâr hafızlara, puta tapanlardan daha önce azap yapar. Çünkü bilerek yapılan günah, bilmeyerek yapılandan daha kötüdür.)
[Taberani]

(İlmi ile amel etmeyen âlim, kıyamette en şiddetli azaba düçar olur.)
[Beyheki]

(Kıyamette, ilmi ile amel etmeyen âlimin Cehennemde çıkardığı kötü kokudan, Cehennem ehli rahatsız olarak şöyle seslenir:
"Ey kötü kimse, çektiğimiz eziyet ve bu acı durum yetmiyormuş gibi, bir de senin çıkardığın kötü kokuya mı katlanalım? Sen ne yaptın da bu duruma düştün?" Âlim ise, "İlim sahibi idim, fakat ilmimle amel etmezdim" diye cevap verir.) [İ. Ahmed]

Şaşmaz ölçü
Sual: Piyasada birçok kitap, birçok grup var. Bunlar için ne diyebiliriz?
CEVAP:
Bizim iyi veya kötü dememizin bir kıymeti yok. Yani bir insan biz iyi deyince iyi olmaz, biz kötü deyince kötü olmaz. Şahıs ismi kitap ismi önemli değil. Binlerce âlim ve kitap var. Elimizde ölçü olursa rahat ederiz, kendimiz anlarız. Ölçüyü imam-ı Rabbani hazretleri veriyor:

(Bir hükmün doğru veya yanlış olduğu Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiklerine uygun olup olmamakla anlaşılır. Çünkü Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiklerine uymayan her mana, her buluş kıymetsizdir, yanlıştır. Çünkü her sapık, Kur'an ve sünnete uyduğunu sanır, sapıklığının doğru olduğunu iddia eder. Yarım aklı, kısa görüşü ile, bu kaynaklardan yanlış manalar çıkarır. Doğru yoldan kayar, felakete gider. Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdikleri manalar doğrudur, bunlara uymayan yanlıştır.) [1/ 286]

Demek ki doğru olmanın ölçüsü, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarına uymasıdır.

Yine Ehl-i sünnet âlimleri buyuruyor ki:
Allahü teâlâ, İslamiyet’i doğru olarak öğrenmek isteyene, bunu nasip edeceğine söz verdi. Allah sözünden dönmez. Bunun için, Ya Rabbi, sana inanıyorum, seni ve Peygamberlerini seviyorum. İslam bilgilerini doğru olarak öğrenmek istiyorum. Bunu bana nasip et ve beni, yanlış yollara gitmekten koru diye dua etmeli, istihare yapmalı! Cenab-ı Hak ona doğru yolu gösterir.

Allahü teâlânın sözüne güvenmeli, Ona sığınmalıdır. Kuran-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
(Doğru yolu arayanları, saadete ulaştıran yollara kavuştururuz.) [Ankebut 69]

(Allah, kendisine yöneleni doğru yola iletir.) [Şûra 13]

(Allah asla verdiği sözden dönmez.) [Zümer 20]

Şu anda çeşitli gruplardaki insanların da, böyle dua etmekten çekinmemeleri gerekir. Hâşâ Allahü teâlâ yanlış bir iş yapmaz. Belki yanlış yolda olabilirim diye düşünerek, Ya Rabbi hangi grup doğru yolda ise, senin rızan hangi grupta ise, bana onu nasip eyle diye dua etmelidir. Eğer grubu doğru ise, duanın bir zararı olmaz. Grubu yanlış ise doğruya kavuşmuş, kurtulmuş olur. Dua etmekten çekinmemeli, Ya Rabbi, doğru olan hangi grup ise bize onu nasip eyle demelidir.

Allah’a dua edince insan küfre mi girer?
Sual: Fanatik gruplardan bir arkadaşa, yukarıdaki yazıyı okudum, İslam âlimlerinin (Ya Rabbi hangi grup doğru yolda ise, senin rızan hangi grupta ise, bana onu nasip eyle) diye tavsiye ettiği duayı yapmasını söyledim. (İnsanlar, dinde çeşitli gruplara bölündüler. Her grup, kendi yolunu doğru sanıp sevinmektedir) mealindeki âyet-i kerimeyi gösterdim. Allahü teâlânın, samimi dua edene doğru yolu muhakkak göstereceğini, buna kendisinin söz verdiğini söyledim.
Fakat arkadaş, (Ben böyle dua edemem, edersem, kendi inancımı, kendi yolumu, kendi rehberimi inkâr etmiş olur, küfre girerim) dedi. Allah’a dua edince insan küfre mi girer?
CEVAP:
Bildirdiğiniz âyet-i kerimede, Müslümanların çeşitli gruplara ayrılacağı, her grubun kendisini doğru sanacağı bildiriliyor. Peygamber efendimiz de, ümmetinin 73 fırkaya ayrılacağını bildiriyor. Her grup ben doğru yoldayım diyerek, dua etmekten çekinirse, biri hariç hepsi dalalete düşmüş olur. Dua etmekten niçin korkulur ki? Hâşâ Allahü teâlâ yanlış iş yapmaz. Müslümanlık mı hak, yoksa kâfirlik mi hak diye bir istihare yapılmaz. Ama grubunun doğru olup olmadığı için istihare yapılır ve dua edilir. Böyle bir dua etmemek ahmaklık, cahillik olur.

Saat ve Tarih: 12:14 , 26/1/2011
Yorumlar (0) | Yorum Yaz | Baglantı

MELEKLER VE BİZ



 

 
Melekler Ve Biz
 
 
"Melek gibi bir insan, hic kotu birsey yaptigina sahit olmadim", "Sanki melek kanadina sahip", "Cok temiz bir yuzu var, tipki melek gibi"... Halk arasinda neredeyse hergun duyabilirsiniz bu turden cumleleri. Insanlar neden bu cumleleri kullanma ihtiyaci hissederler? Bu cumleleri kullananlar melekleri gormusler midir? Burada bir benzetme yapildigina gore ve kendisine benzetilen taraf, benzetmede ustun olduguna gore meleklerin, insanlara karsi mutlak manada bir ustunlugu soz konusu mudur? Meleklerin insanlarla iliskileri var midir, varsa nasildir?

 

Insan ve melek, Cenab-i Hakk'in esma ve sifatini birbirinden farkli sekilde aksettiren birer ayna. Bu aynalarin hammaddeleri farkli, bulunduklari yerler farkli, kullanim amaclari da farkli. Ortak bir noktalari var, o da Allah tarafindan yaratilmis olmalari. Peki hangisi daha pahali, daha degerli bu aynalarin. Cevap cok basit; aynasina gore degisir. Evet, bazi insanlarin durmasi gereken yer meleklerin onudur. Onlardan bir adim geride dururlarsa bu ayip sayilabilir. Bazi insanlar da bulunduklari konumun hakkini verememis ve birakin melekleri, hayvanlardan dahi geride kalmislardir.

 

Insanoglu yaratilmadan once melekler yaratilmisti. Daha sonra Allahu Teala insani yaratmayi murad buyurmus ve meleklere hitaben; "Ben yeryuzunde bir halife yaratacagim" demisti. Melekler de "yeryuzunde kan dokecek ve fesat cikaracak bir mahluk mu yaratacaksin?" diye istifsar (isin aslini sorup ogrenme, meselenin aciklanmasini isteme) niyetiyle bir sual tevcih etmislerdi. Ihtimal burada melekler ya levh-i mahfuza muttali olmuslardi veya insandan once yaratilan, birtakim kotu ameller islemis olan cin taifesini gormus ve insanoglunu onlara kiyas etmislerdi. Sunu da belirtelim ki Hazreti Adem'in meleklerle gorustugune dair kitap veya sunnette herhangi birsey yoktur. Daha sonra Allahu Teala, Hazreti Adem'e mahiyetini tam olarak bilemeyecegimiz bir sekilde esyanin isimlerini ogretmis ve melekler Hazreti Adem'e secde ile emrolunmuslardi. Tabii ki burada, Kabe'ye yonelirken Allah'a teveccuh edildigi gibi Hz Adem'e secde edilirken, Allah'a secde edilmis oluyordu. Iste insanoglunun meleklere karsi ruchaniyet kazandigi yerlerden birisi ve en onemlisi bu secde meselesidir.

 

Melekler, nurdan yaratilmis latif varliklar olduklari icin gorulmezler. Onlar farkli bir buud, farkli bir alemdedirler. Ustad Hazretleri bizim de icinde bulundugumuz "alem-i halk"i, meleklerin icinde bulundugu "alem-i emr"den cok onde tutuyor. Iste bu iki alemin kiyasinda insan onemli bir rol oynar. Evet, insan meleklerden sonra yaratilmistir ama unutmayin krallar, sultanlar en son sahneye cikarlar. Tabii ki bu "sonra" kavrami yaratilanlara goredir. Yoksa Allah icin zaman mefhumu soz konusu olamaz. Cunku zaman ve mekan, Allah'in fizigi yaratmasiyla baslamistir. Aslinda bizim icinde bulundugumuz bu alemi diger alemlerden ustun tutan tek bir neden vardir, o da Seref-i Nev-i Insan, Insanligin Iftihar Tablosu (sallallahu aleyhi vesellem)'dir.

 

Meleklerin tam olarak sayisini bilemiyoruz. Fakat sadece bir insani 360 melegin muhafaza ettigini soylersek bu rakam size bir fikir verebilir zannediyorum. Ayrica dunyada canli-cansiz her mahluk icin muekkel bir melek vardir. Bizim ruhumuz nasil ki bizi, bir et parcasini konusturuyor agac, tas gibi varliklar da kendilerine muekkel olan melekler vasitasiyla konusabilirler. Iste varliklarin kendilerine has bir dille konusmalari bu sekilde gerceklesir. Hatta arabalara ait muekkel melekler bile olabilir. Mevlana Hazretleri, arsiyesinde bir melekle karsilastigini ve bu melegin ust kisminin ates, alt kisminin buz oldugunu soyluyor. Kim bilir bu melek de, Merkur yildizinin muekkel melegi olabilir. Bilindigi uzere Merkur'un gunese bakan tarafi ates, gunes yuzu gormeyen diger tarafi buzlarla kaplidir.

 

Melekler sehadet alemine ait varliklar degillerdir ama izn-i ilahi ile insanlara gorunur ve onlara yardimda bulunabilirler. Bunun en guzel ornegi Bedir gazvesidir. Allahu Teala o gun muminlere yardim icin 3000 nisanli, formali melek gondermisti. Vakia o zaman meleklerin adam oldurmedigi sadece psIkolojik olarak karsi tarafin moralini bozdugu ifade edilir. Bazi eserlerde Bedir gazvesinin oldugu gun yagmur yagdigina dair bilgiler vardir. Her yagmur damlasini bir melegin indirdigini haber veren hadis-i serifi de hatirlayacak olursak herhalde melekler bu yagmur damlalariyla Bedir meydanina iniyordu. Bedir gazvesine katilan mu'minlerin, ashab arasinda ayri bir yeri vardi. Bu farklilik gok ehli icin de gecerliydi ve bu savasa katilan melekler digerlerinden ustun tutulurdu. Imran b. Husayn'a tavaf yaptigi zamanlarda melekler gelip selam veriyordu. Bazi sahabiler Kur'an-i Kerim tilavet ettiginde gelip onlari dinliyorlardi. Guzel kokulardan hoslanan melekler ayni zamanda zikir, fikir meclislerine gelir ve buralardaki insanlarin agizlarini koklarlar.

 

Melekler, insanlar gibi hicret etmezler, cihad yapmazlar fakat onlara bedel ibadetleri vardir. Ibadete karsi haz duyarlar ve harbe istirak etme gibi seylerde, bizim ibadete duydugumuz mekarihi duyuyor olabilirler. Nefisleri yoktur ama yaptiklari seyin farkindadirlar ve istekli yaparlar. Iradeleri vardir, nebatat gibi sevkle hareket etmezler. Oyle olsaydi ne mukarrebin, ne de kerubiyyin diye bir ayrim olurdu. Potansiyel olarak, isyan etme potansiyelleri vardir ama ilahi siyanet, masuniyet onlari kusatmistir. Kur'an-i Kerim'in beyaniyla "Onlar asla Allah'a isyan etmez ve kendilerine verilen butun emirleri tam olarak yerine getirirler". Diger taraftan meleklerin marifet, mehabet, mehafet dereceleri artabilir ama ibadetlerinde bir derinlesme yasamalari sozkonusu degildir. Mirac'ta, Cibril (aleyhisselam) gittigi son noktada tabiri caizse bir elbise gibi yikiliyor. Efendimiz, onun bu durumunu ifade sadedinde "Cibril'in marifetine hayran kaldim" diye buyuruyor.

 

Ahirette basta nebiler olmak uzere siddiklar, sehitler, salih kimseler ve melekler mu'minler icin sefaatte bulunacaktir. Meleklerin sefaati, bizim bu dunyada onlari tanimamiz, onlarla tanismis gibi davranmamiz ve onlardan haya etmemiz neticesinde gerceklesecektir. Bu durum ahirette bir tanisIklik olusturur. Iste Mu'min suresinde yer alan, meleklerin mu'minler icin yaptigi magfiret dilekleri ve dualar: "...Ey Ulu Rabbimiz, senin rahmetin ve ilmin her seyi kusatmistir! O halde tovbe edenleri ve Senin yoluna tabi olanlari affet ve onlari cehennem azabindan koru! Ey bizim ulu Rabbimiz! Sen, onlari ve onlarla birlikte babalarindan, eslerinden ve nesillerinden iyi kimseleri kendilerine vad ettigin Adn cennetlerine yerlestir. Muhakkak ki Sen aziz ve hakimsin. Hem onlari kotuluklerden, gunahlardan koru! Sen kimi dunyada kotuluklerden korursan, muhakkak ki ona ukbada merhamet edersin".

 

Melekut aleminin mumessili olan melekler, esref-i mahlukat olan insanoglunun ustunde bir mevkiye sahip olsalar da ademoglu arasindan oyle kocyigitler cikmistir ki meleklerle atbasi gitmislerdir. Bunlari goren melekler de "Ya Rabbi! Biz kan dokecek, ortaligi karistiracak bir mahluk mu yaratacaksin diye sormustuk ama analar neler doguruyormus, ne insanlar varmis" diyecek ve Hazreti Adem yaratildigi zaman soyledikleri su cumleyi tekrar dile getireceklerdir; "Subhansin ya Rab! Senin bize bildirdiginden baska ne bilebiliriz ki? Her seyi hakkiyla bilen, her seyi hikmetle yapan Sensin" . Mevzuuyu, insanin nerede durdugunu, gercek konumunun neresi oldugunu veciz bir sekilde ifade eden merhum Mehmet Akif'in su beytiyle noktalayalim;

 

"Avalim sende pinhandir, cihanlar sende matvidir.

Senin mahiyetin hatta meleklerden de ulvidir."

 


Saat ve Tarih: 09:42 , 24/1/2011
Yorumlar (0) | Yorum Yaz | Baglantı

FIKH-UL EKBER( İmam-ı Azam Ebu Hanife )



*FIKH-UL EKBER( İmam-ı Azam Ebu Hanife )

*
Ehl-i Sünnet İnançları


Ebu Muti Hakem b. Abdullah el-Belhi şöyle demiştir:

Ebu Hanife'ye Fıkh-ul Ekberi sordum şöyle dedi:

"
- Ehl-i kıbleden olanı tekfir etmemen (küfürle itham etmek) , kimseyi imandan uzaklaştırmaman, marufu emredip ( iyiliği emredip) münkerden (kötü,fena şeylerden) sakındırman, senin için takdir olunanın mutlaka sana ulaşacağını bilmen, Ashabtan (Peygamberimizin arkadaşları) hiçbiri ile alakanı kesmemen, birini sevip diğerini sevmemezlik etmemen, Hz.Osman ve Hz.Ali'nin durumunu Allaha havale etmendir."

Ebu Hanife:
- Dinde fıkıh, ahkamda (hükümlerdeki) fıkıhtan daha üstündür. Kişinin nasıl ibadet edeceğini öğrenmesi bir çok ilimden daha efdaldir.

Ebu Muti: Bana dinin en faziletlisini haber ver.

Ebu Hanife:
- Fıkhın en faziletlisi; kişinin Allaha imanı, şerayi, sünnetler, haddler (cezalar), ümmetin ittifak ve ihtilafını bilmesidir.


İMAN BABI (bölümü)

Ebu Muti: İmanın ne olduğunu bana açıklayın...

Ebu Hanife:
- İbn-i Ömere dinden soruldu da O: İmana sarıl ve onu öğren buyurdu. İman nedir? dendi. O: soranın elinden tuttu ve yaşlı bir zata götürdü ve şöyle dedi: Bana imanın ne olduğunu soruyor diyerek, bana bu zatın Bedir savaşına katılanlardan olduğunu söyledi. İbn-i Ömer şöyle devam etti: Ben peygamberin yanındaydım, bu zatta beraberdi. Birden karşımıza güzel saçlı, sarıklı ve çölde yaşadığını sandığımız bir adam geldi. İnsanların arasından geçerek Peygamberin önünde durdu "Ey Allahın Rasulü iman nedir?" diye sordu.


Peygamber de:
"
- İman Allahtan başka ilah olmadığına, Muhammed'in Allahın kulu ve elçisi olduğuna şehadet etmen, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe, kadere, hayır (iyilik) ve şerrin (kötülük) Allahtan olduğuna imandır. " ,buyurdu. O zat:

-Doğru söyledin,dedi.

Biz, çöl insanlarının cahil olmaları dolayısı ile Peygamberi tasdik etmesine hayret ettik.Bu zat daha sonra:

-Ey Rasul (elçi-peygamber) İslamın alametleri nedir? dedi. Peygamber:

"
- Namaz kılmak,zekat vermek,oruç tutmak,hacca gitmek ve cünüplükten dolayı gusletmektir." dedi.O zat:

Doğru söyledin,dedi.

Biz sanki o biliyormuşcasına Peygamberi tasdik etmesine şaşırdık. O zat sonra:

-İhsan nedir? diye sordu, Peygamber de:

"
- İhsan Allah'ı görürcesine ibadet etmendir. Sen O'nu görmesende O seni görür, buyurdu." ..O zat Kıyametin ne zaman kopacağını sordu. Peygamber de:

"
- Bu hususta sorulan sorandan daha bilgili değildir. " buyurdu. O zat ayağa kalktı insanların ortasına geldiğinde onu daha sonra göremedik. Hz.Peygamber:

"
- Bu gelen Cebrail idi, size dinden bilmeniz gerekenleri öğretmek için geldi. "

(Buhari, Muslim, İmam Ahmed)


Ebu Muti: Buna kesin olarak inanan ve ikrar eden (söyleyen) mümin midir?

Ebu Hanife:
- Evet,bunu ikrar edince islamın tümünü ikrar etmiş olur, mümindir...

Ebu Muti: Eğer yaratılmışlardan bir şeyi inkar etse "bilmem ki bunun yaratıcısı kim?" dese ne olur?

Ebu Hanife:
- O kimse "Allah herşeyin halıkı(yaratıcısı)dır" (En'am/103) ayetinden dolayı kafir olmuştur. Sanki o kimse, o şeyin Allahtan başka yaratıcısı vardır demiştir. Keza Allah'ın bana namaz, oruç ve zekatı farz kıldığını bilmiyorum dese yine kafir olur. Çünkü Allah "Namazı dosdoğru kılın, zekatı verin"(Bakara/43) ve "Sizin üzerinize oruç farz kılındı"(Bakara/178) buyurmuştur. Eğer o kişi ben bu ayete inanıyorum fakat tefsirini bilmiyorum derse kafir olmaz. Çünkü o kimse ayetin Allah tarafından indirildiğine inanmış ama tefsirinde yanılmıştır.

Ebu Muti: Şirk diyarında (Allah'a ortak koşanların yaşadığı yer) bulunan İslamı mücmel (genel) olarak kabul eden, farzları ve amelleri bilmeyen, kitabı ve islamın icaplarını ikrar etmediği halde, Allahı ve imanı kabul eden, fakat imanın icaplarını ikrar etmeyerek ölen kişi mümin midir?

Ebu Hanife:
- Evet...

Ebu Muti: İmanı, kabulden başka bir şey bilmez, amel etmez ve ölürse(?)

Ebu Hanife:
- O mümindir...

Ebu Muti: Bana imanın ne olduğunu açıklayın

Ebu Hanife:
- İman Allahtan başka ilah olmadığına, O'nun bir olup şeriki (ortağı) bulunmadığına, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, cennetine, kıyamete hayır ve şerre, hiç bir kimseye kendi amelini yaratma gücünün verilmediğine, insanların kendisi için yaratıldıkları, sonuca ve ilahi takdirin cereyan ettiği şeye intikal edeceklerine şahitlik etmendir.

Ebu Muti: Eğer bunun hepsini kabul eder fakat "
Dileyen iman etsin dileyen kafir olsun." ayetinden dolayı dilemek bana aittir, istersem iman ederim, istersem iman etmem derse ne olur?

Ebu Hanife:
- O iddiasında yalancıdır. Allahın "Gerçekten Kuran bir öğüttür. Kim dilerse öğüt alır. Ancak Allahın diledikleri öğütlenir" (Müddessir/54-56) "Allah dilemedikçe siz bir şey dileyemezsiniz" (İnsan/30) ayetlerini görmüyor musun? "Dileyen iman etsin,dileyen kafir olsun" ayeti tehdid içindir. O kişi bu sözü ile ayeti reddetmediğinden kafir olmamıştır. Ayetin tenzilini (indirilmiş halini) reddetmemiş ama tevilinde(yorumunda) yanılmıştır.

Ebu Muti: Bir kimse bana isabet eden musibetle Allah mubtela mı kılmıştır, yoksa onu ben mi kazanmışımdır? O musibet Allahın beni mubtela kıldığı şeylerden değildir, derse kafir olur mu?

Ebu Hanife:
- Hayır...

Ebu Muti: Niçin?

Ebu Hanife:
- Çünkü Allah "Sana isabet eden iyilik eden Allahtandır, sana isabet eden kötülük de nefsindendir"(Nisa/79) buyurur. Yani kötülük, günahın sebebiyledir, ben de onu sana günahın sebebiyle takdir ettim buyurmaktadır. Keza Allah şöyle buyurur "Size isabet eden her musibet, ellerinizle işlediklerinizden dolayıdır"(Şura/30) "O dilediğini dalalette (sapıklıkta) bırakır,dilediğini de hidayet eder (doğru yola yöneltir) "(Nahl/93) buyurur. O kimse de tevilde hata etmiştir "Allah insan ile kalbi arasına girer" ayetinin manası; müminle küfür arasına, kafirle iman arasına girer demektir. Şüphesiz ki kulun kendisiyle kötülüğü işlediği güç(istitaat), bizatihi kulun iyiliği işlemesi için de müsaittir. Kul Allahın kendisinde meydana getirdiği, kötülükte değil, iyilikte kullanılmasını emrettiği istitaatı sarf (gücü harcaması) ve tevcihinden (yönlendirmesinden) dolayı ceza görecektir.

Ebu Muti: Eğer Allah kullarını günah işlemeye zorluyor, daha sonra onları günahtan dolayı cezalandırıyor denirse ne cevap verelim?

Ebu Hanife:
- Ona "Kul kendisi için fayda veya zarar vermeye muktedir olabilir mi?" diye sor. Eğer "Hayır, çünkü onlar itaat ve masiyyet (isyan-günah) dışında kendileri için fayda ve zarar konusunda mecburdurlar" derse, Ona "Allah şerri yarattı mı?" diye sor "evet" derse iddiasından kendi vazgeçmiş olur. "Hayır" derse de ki "Yarattığı şeylerin şerlerinden sabahın rabbine sığınırım" ayetinden dolayı kafir olur. Çünkü bu ayet, Allahın şerri yarattığını haber vermektedir.

Ebu Muti: Eğer,"Siz, Allah küfrü ve imanı diledi demiyor musunuz? der ve biz "evet" dersek, o yine Allah "O, takvaya layık olan, mağfirete ehil olandır" buyurmuyor mu? diye sorar, biz de "evet" dersek, O da "Allah küfre layık mıdır?"derse, biz o şahsa ne cevap veririz?

Ebu Hanife:
- O taatı dileyene ehildir, masiyeti dileyene değil...deriz. Eğer "Allah,kendisine karşı yalan söylenmemesini diledi" derse ona şöyle söyle "Allah'a iftira etmek Kelam ve söz müdür, yoksa değil midir? "evet derse: Adem'e isimlerin hepsini öğreten kimdir? diye sor. Allah'tır derse şöyle de: Küfür kelam nevinden midir, değil midir? Evet derse şöyle sor: "Kafiri konuşturan kim?" Eğer Allah derse kendi fikrine muhalif olur. Çünkü şirk, kelam nevindendir. Eğer Allah dileseydi, onlara şirk sözünü konuşturmazdı.

Ebu Muti: Eğer "kişi isterse yapar, isterse yapmaz; isterse yer istemezse yemez, isterse içer, isterse içmez" derse(?)

Ebu Hanife:
- Allah İsrailoğullarının denizi geçmelerine hükmedip Firavunun boğulmasını takdir etti mi? diye sor, evet derse: Firavunun Musa'yı ele geçirmek için gitmemesi, kendisinin ve arkadaşlarının boğulmaması vaki olur muydu? diye sor... Eğer, evet derse kafir olur. Hayır derse önceki sözünü yalanlamış olur...


KADER KONUSUNDA BİR BÖLÜM

Ebu Hanife: - Abdullah ibn Mesud rivayet etmiştir ki Rasulullah şöyle buyurur "
Şüphesiz ki sizin herhangi birinizin yaratılması, ana karnında kırk gün nutfe, sonra bunun gibi bir kan pıhtısı, sonra bunun gibi bir parça et olarak devam eder daha sonra Allah ona bir melek gönderir, üzerine rızkını ve ecelini, said (iyi) ve şaki (kötü) olanı yazar. Kendisinden başka ilah olmayan Allah'a yemin ederim ki, kişi kendisiyle cehennem arasında bir zira' mesafe (yaklaşık 75 cm) kalıncaya kadar cehennemliklerin amelini işler. Daha sonra ilahi yazı onu geçer. Hiç şüphesiz kişi cennet ehlinin amelini işler, öyleki cennetle kendisi arasında bir zira' mesafe kalmışken cehennem ehlinin amelini işler, sonra ölür ve cehenneme gider."(Buhari,Ebu Davut,İmam Ahmed)

Ebu Muti: Marufu emreden, münkerden nehyeden, bu hususta insanlar kendine tabi olmuşken, daha sonra cemaata karşı çıkan kimse için ne dersin? Bunu doğru görüyor musun?

Ebu Hanife:
- Hayır...

Ebu Muti: Niçin? Oysaki Allah ve rasulü, marufu emredip, münkerden nehyetmeyi emretmişlerdir. Bu gerekli bir farizadır.

Ebu Hanife:
- Orası öyle fakat kan dökmek, haramı helal saymak ve malları yağmalamak gibi fiillerle, bozup ifsad ettikleri şeyler, ıslah ettiklerinden daha fazla olur. Oysa Allah Kuranda şöyle buyurmuştur: "Müminlerden iki zümre (grup) birbiriyle döğüşecek olurlarsa aralarını bulup barıştırın. Onlardan biri diğerine tecavüzde bulunursa, mütecaviz olan tarafla Allahın emrine dönünceye dek savaşın."(Hucurat/9)

Ebu Muti: Tecavüz eden zümreye kılıçla mı vuruşuruz?

Ebu Hanife:
- Evet, marufu emredersin, münkerden sakındırırsın. Kabul ederlerse ederler, yoksa onlarla savaşırsın. İmam zalim de olsa, sen adil zümreyle beraber olursun. Zira Hz.Peygamber de "Size zalim olanın zulmü, adil olanın adaleti zarar vermez. Sizin ecriniz size, onun vebali de ona aittir."(İbn Mace)

Ebu Muti: Tahkimci Havaric (Hariciler) için ne dersin?

Ebu Hanife:
- Onlar havaricin en kötüleridirler.

Ebu Muti: Onları tekfir edebilir miyiz?

Ebu Hanife:
- Hayır,fakat Ali ve Ömer bin Abdulaziz gibi hayırlı imamların yaptığı gibi onlarla harbederiz. Şüphesiz ki, hariciler tekbir getiriyor, namaz kılıyorlar, Kuran okuyorlar. Ebu Umame hadisini hatırlamıyor musun? O Şam mescidine girdiğinde oradaki haricilerin reisleri ile karşılaştı. Ebu Galib el-Hımsi'ye Ey Ebu Galip bunlar senin memleketinin insanlarıdır. Bunların kim olduklarını sana bildirmek istedim. Onlar cehennem ehlinin köpekleridir. Onlar sema örtüsünün altında öldürülenlerin en şerlileridir."der ve bu esnada ağlar. Ebu Galib ona: "Ey Ebu Umame seni ağlatan nedir? Onlar müslümandılar, halbuki sen onlar hakkında işittiklerini söylüyorsun"dedi. Bunun üzerine Ebu Umame: "Onlar Allahın kendileri için; O gün kiminin yüzleri ağarır, kimilerininki kararır. Yüzleri kararanlara, siz iman ettikten sonra kafir mi oldunuz? Küfrünüzden dolayı tadın azabı, denilecek. Yüzü ağaranlar ise Allahın rahmetine kavuşurlar ve orada ebedi kalırlar. "(Al-i İmran/106) buyurduğu kimselerdir.Bunun üzerine Ebu Galib, söylediğinin kendi görüşü mü yoksa Peygamberden mi işittiğini sordu. Ebu Umame de "eğer ben bunu Peygamberden bir,iki,üç...yedi defa duymamış olsaydım size haber vermezdim" dedi ve havarici Allahın kendi üzerindeki nimetlerini küfürle tekfir etti...(İmam Ahmed)

Ebu Muti: Havariç isyan edip, muharebe yapıp, yağmacılık ettikten sonra, sulh yapsalar, onlar daha önceki hareketlerinden dolayı takibata uğrarlar mı?

Ebu Hanife:
- Harb bitince onlar için bir zarar yoktur. Onlara had de tatbik edilmez. Kan dökmeleri de böyledir kısas yapılmaz.

Ebu Muti: Niçin?

Ebu Hanife:
- Osmanın katli hususunda insanlar arasında ortaya çıkmış olan fitneden ashab; bir tevil neticesinde kana bulaşanlara kısas yapılmayacağı, tevil sonucu haram ilişkilerde bulunanlara had uygulanamayacağı, yine teville bir mala sahip çıkan birisi için takibatta bulunulamayacağında ittifak ettikleri hadisinden dolayıdır. Fakat mal mevcut olursa sahibine iade edilmesi gerekir.

Ebu Muti: Bir kişi kafiri kafir olarak bilmem dese(?)

Ebu Hanife:
- O da kafir gibidir

Ebu Muti: Eğer kafirin son gideceği yer neresi bilmem derse(?)

Ebu Hanife:
- O Allahın kitabını inkar etmiş ve kafir olmuş olur.

Ebu Muti: Kendisine "Sen mümin misin?"diye sorulan kimse "Allah daha iyi bilir" diye cevap veren kimse için ne dersin?

Ebu Hanife:
- Onun imanında şüphe vardır.

Ebu Muti: İmanla küfür arasında üç durumdan biri olan münafıklıktan başka bir durum var mıdır? O kimse ya kafirdir, ya münafıktır, ya da Mümindir...(?)

Ebu Hanife:
- Hayır,İmanında şüphe olan kimse münafık değildir.

Ebu Muti: Niçin?

Ebu Hanife:
- Muaz bin Cebelin arkadaşı ve İbn Mesudun rivayetinden dolayı. Bana Hammadın Haris bin Malikten rivayet ettiğine göre; Muaz'a ölüm geldi çattı. Bu durumda Haris de ağladı. Muaz sebebini sordu. O da ölümden dolayı değil, biliyorum ki ahret sana dünyadan daha hayırlıdır. Fakat senden sonra öğreticimiz kim olacak? dedi bir başka rivayette de senden sonra dini bilen kim? şeklindedir. Muaz da:"Acele etme, Abdullah bin Mesud'a tabi ol"dedi. Daha sonra Haris "Bana vasiyette bulun dedi. O da Allah ne dilediyse vasiyet etti ve "Alimin sürçmesinden sakın" dedi... Muaz vefat edince Haris Kufede İbn Mesudun ashabına geldi. Namaz için nida edildiğinde Haris:"Bu davete uyun, bunu dinleyip icabet etmek her müslüman için haktır."dedi. Ona bakıştılar ve "Sen muhakkak mümin misin diye sordular . O da "Evet,elbette" dedi. Onlar birbirlerine bakıştılar. İbn Mesud gelince durumu ona haber verdiler. O da Harise onların dediği gibi söyledi. Bunun üzerine Haris boynunu büktü ve ağladı ve "Allah Muaz'a rahmet eylesin" dedi ve İbn Mesud'a vaziyeti anlattı. İbn Mesud ona "Sen şüphesiz mümin misin?" diye sorunca o da "evet"dedi. İbn Mesud Ona "sen kendinin cennet ehlinden olduğunu iddia ediyorsun dedi. Bunun üzerine Haris de "Allah Muaz'a rahmet eylesin, bana alimin zellesinden(sürçmesinden), münafığın da hükmünü kabulden kaçınmamı tavsiye etti." İbn Mesud: "Sen benim sürçmemi gördün mü?" diye sorunca, Haris:"Allah aşkına söyle Peygamber hayattayken insanlar, gizli ve aşikar durumlarında mümin, gizli ve açık durumlarında kafir, gizlilik durumunda münafık ve açıktan mümin olmak üzere üç gruptan ibaret değiller miydi? Sen bu üç fırkanın hangisindensin?" dedi. İbn Mesud "Madem Allah için and verdin, söyleyeyim ben gizlide ve açıkta müminim"dedi. Bunun üzerine Haris kendisini, niçin elbette müminim dediğinden dolayı ayıpladığını sordu. İbn Mesud da "Evet gerçekten bu benim sürçmemdir. Onu benim üzerime gömün Allah Muaz'a rahmet etsin dedi.(Darimi)

Ebu Muti: Ben cennetliğim diyenin durumu nedir?

Ebu Hanife:
- Yalan söylemiştir, o bunu bilmiyor. Mümin; imanı sebebiyle cennete giren, işledikleri sebebiyle ateşte azab gören kimsedir, dedi.

Ebu Muti: Eğer kendisinin cehennem ehli olduğunu söylerse(?)

Ebu Hanife:
- Yalan söylemiştir. Onun bu hususta bilgisi yoktur. Şüphesiz ki O Allah'ın rahmetinden umudunu kesmiştir. Müminin gerçekten müminim demesi gerekir. Çünkü O imanında şüphe etmemektedir.

Ebu Muti: Onun imanı meleklerinki gibi olur mu?

Ebu Hanife:
- Evet

Ebu Muti: Amelde kusur ederse gerçekten mümin midir?

Ebu Hanife:
- Bana Harise'nin hadisini naklettiler. Peygamber ona; " Nasıl sabahladın?, dedi. O da Gerçek mümin olarak sabahladım, dedi. Peygamber; "söylediğine dikkat et, her hakkın bir hakikatı vardır, senin imanının hakikatı nedir? " dedi. Harise; Canım dünyadan vazgeçtim, gündüzümde susuz, gecemde uykusuz kaldım. Ben sanki Rabbimini arşına bakıyorum, sanki cennette birilerini ziyaret eden cennetliklere nazar ediyorum, sanki ben cehennemde yığılan insanları görüyorum, dedi. Bunun üzerine peygamber: "İsabet ettin; devam et, isabet ettin; devam et" dedi ve daha sonra "Kim Allahın kalbini nurlandırdığı kimseye bakmak isterse Harise'ye baksın"buyurdu. Daha sonra Harise: "Ey Allahın Rasulü bana şehit olmam için dua et" dedi. Rasul ona dua etti ve O sonraları şehit oldu. (Buhari,Muslim)

Ebu Muti: Bazılarına ne oluyor da mümin ateşe girmez diyorlar?

Ebu Hanife:
- Cehenneme girenler tamamen iman etmişlerdir.

Ebu Muti: Kafirin durumu nedir?

Ebu Hanife:
- Onlar O gün iman ederler.

Ebu Muti: Bu nasıl olur?

Ebu Hanife:
- Allah Kuranda şöyle buyurur: "Onlar bizim cezamızı görünce, biz yalnız Allah'a inandık, Şirk koştuklarımızı reddettik,dediler. Onların azabımızı gördüklerinde iman etmeleri fayda vermez." (Mümin/84-85)...Kim haksız yere başkasını öldürürse,yahut hırsızlık ederse veya yol keserse yahut günah işler facirlik ederse yahut da içki içer sarhoş olursa; bu kişi günahkar bir mümindir, kafir değildir. Bu durumdakiler işledikleri kadar cehennemde kalırlar, ama imanları sebebiyle cehennemden çıkarılırlar...İman edilecek hususların hepsine inanan, fakat İsa ve Musa peygamber midir? değil midir? diyen kafir olur. Keza kafir cennete mi, yoksa cehenneme mi gider, bilmem, diyenler de: "Kafirler için cehennem ateşi vardır, onlar öldürülmezler ki ölsünler." (Fatır/36), "Onlar için yakılma azabı vardır." (Buruc/11) "Onlar için şiddetli bir azab vardır." (Al-i İmran/5) ayetleri sebebiyle kafir olur. Said bin Museyyeb'den bana ulaştığına göre, "kafirleri bulundukları mevkiie indirmeyen, onlar gibidir."

Ebu Muti: İman eden fakat namaz kılmayan, oruç tutmayan, bu amellerin hiç birini işlemeyen kimseyi iman kurtarır mı?

Ebu Hanife:
- Onun işi Allah'a kalmıştır. Dilerse azab eder. Allah'ın kitabından her hangi bir şeyi inkar etmeyen kafir olmaz. Bana ehli iman birinin haber verdiğine göre, Muaz bin Cebel Hıms şehrine girdiği zaman insanlar onun çevresinde toplandılar. Bir genç ona "Namaz kılan, oruç tutan, hacceden, cihadda bulunan, köle azad eden, zekat veren ama Allah ve rasulünden şüphe eden birine ne dersin?" diye sordu. Muaz: "Onun için ateş vardır"dedi. O genç: Namaz kılmayan, Oruç tutmayan, haccetmeyen, zekat vermeyen, fakat Allah ve Rasulüne inanan için ne dersin?" dedi de Muaz: "Onun için Allahın affını umar, azaba uğrayacağından da korkarım." dedi. Bunun üzerine o genç: "ey Abdurrahman'ın babası, şüphe ile amel fayda vermediği gibi, imanla beraber herhangi bir şey de zarar vermez dedi ve gitti. Muaz da "Bu vadide bu gençten daha bilgilisi yok" dedi... Mütecaviz kimselerle, küfürlerinden dolayı değil, haddi tecavüzlerinden dolayı savaş. Adil zümre ve zalim sultanla beraber ol. Fakat mütecavizlerle beraber olma. Cemaat ehlinde fasit ve zalimler olsa bile, onlar içinde sana yardımcı olacak salih insanlar da vardır. Eğer cemaat zalim ve mütecavizlerden müteşekkil ise, onlardan ayrıl. Çünkü Allah "Allahın arzı geniş değil miydi?Hicret edeydiniz."(Nisa/97) "Ey mümin kullarım arzım geniştir,ancak bana kulluk edin"buyurmaktadır. İbn Mesuddan rivayet edildiğine göre Peygamber şöyle buyurdu: "Bir yerde masiyetler zuhur edip onu değiştirmeye gücün yetmezse, oradan başka yere git, orada rabbine kulluk et" Yine Peygamber "Fitneden korktuğu yeri bırakıp, fitneden korkmadığı bir yere giden kimse için Allah yetmiş sıddık sevabı yazar."(Buhari,İbn Mace) buyurdu... Bilmiyorum, "Rabbim semada mı yoksa arzda mıdır?" diyen kafir olur. Keza "Allah arş üzerindedir"diyen de bilmiyorum, arş semada mı yoksa arzda mıdır? diyen de böyledir. Allah'a dua ederken yukarıya yönelinilir, aşağıya değil. Çünkü aşağının Rububiyyet ve uluhiyyetle alakası yoktur. Nitekim hadiste şöyle buyrulur: Bir adam Peygambere siyah bir cariye getirdi ve benim üzerime mümin bir köle azad etmek vacib oldu. Bu kafir midir? diye sordu. Peygamber cariyeye "Sen mümin misin?" dedi Cariye evet deyince, peygamber "Allah nerede?"dedi cariye de semayı işaret etti. Bunun üzerine peygamber "Bu mümindir azad et"dedi... (Müslim,Ebu Davud) Kabir azabını bilmem diyen helaka uğrayan cehmiyedendir. Çünkü o Allahın "Biz onları iki defa azablandıracağız"(Tevbe/101) "Zalimler bundan başka azaba da uğrayacaklar" (Tur/47) ayetlerini inkar etmiştir. Eğer "Ben ayete inanıyorum ama tefsir ve teviline inanmıyorum derse kafir olur. Çünkü Kuranda tevili, tenzilinin aynı olan ayetler vardır. Eğer bunu inkar ederse kafir olur... İbn Abbastan rivayetle Hz.Peygamber "Benim ümmetimin en şerlileri ben ateşte değil, cennette olacağım, diyenlerdir." Yine Rasul: "Ümmetimden müteelli olanların vay haline" buyurdu. Müteelli kimdir denilince "Onlar falanca cennettedir, falanca cehennemdedir, diyenlerdir." Yine İbn Ömer'den rivayetle Peygamber şöyle buyurdu: "Allah aralarında hükmedene dek, ümmetimin cennet yada cehennemde olduklarını söylemeyiniz." Yine Rasul: "Allah şöyle buyuruyor: Kullarımı ben aralarında Kıyamet günü hükmedip, yerlerine göndermeden, siz cennet yada cehenneme göndermeyin." dedi."

Ebu Muti: Bana katilden ve arkasında namaz kılmaktan bahsedin...

Ebu Hanife:
- Her takva sahibi ve günahkarın peşinde namaz caizdir. Senin ecrin sana, onunki de ona aittir, dedi.

Ebu Muti: İnsanlara kılıçla karşı çıkan, çarpışan ve onlardan bir takım şeyler alanlardan bahsedin...

Ebu Hanife:
- Onlar çeşitli zümrelerdir, hepsi cehennemdedir. Ebu hureyreden naklen Rasul şöyle demiştir. "İsrailoğulları yetmişiki fırkaya ayrıldı. Benim ümmetim de yetmişüç fırkaya ayrılacaktır. En büyüğü hariç hepsi de ateştedir."(Tirmizi, İbn Mace, Ebu Davud)

Yine İbn Mesud'dan rivayetle Rasulullah;"Kim İslamda kötü bir şey ihdas ederse (çıkarırsa) helak olur, bidat çıkaran sapıklığa düşer, sapıklığa düşen de cehennemdedir." (Buhari) Bize Meymun'un ona da İbn-i Abbas'ın haber verdiğine göre, Peygambere gelen birisi: "Ey Allahın Rasulü, bana öğret" dedi. Rasul üç defa "Git Kuran öğren" dedi, dördüncü defa da "Hak sevdiğinden de gelse sevmediğinden de gelse kabul et. Kuran öğren, onun yöneldiği tarafa yönel." (İmam Ahmed, Ebu Davud) buyurdu... İbn Mesud "Şüphesiz en şerli şeyler sonradan icad edilenlerdir. Her ihdas edilen şey bidat; her bidat, dalalet; her dalalet de cehennemdedir." derdi. Allah şöyle buyurur "Ona hak yoldan uzak kalmayı, kötülükten sakınmayı ilham ile öğretti"(Şems/8) Keza Allah Musa'ya: "Biz senden sonra kavmini imtihana uğrattık, Samiri de onları saptırdı." (Taha/85) buyurmaktadır...


ALLAHIN DİLEMESİ BABI

Ebu Muti: Allah yaratmayı dilemediği bir şeyi emretmiş, fakat emretmediği halde yaratmış mıdır?

Ebu Hanife:
- Evet

Ebu Muti: Bu nasıl olur?

Ebu Hanife:
- Allah kafire müslüman olmayı emretmiş, fakat kafir için müslümanlığı yaratmamıştır. Kafir için küfrü dilemiş, fakat kafire küfrü emretmediği halde yaratmıştır.

Ebu Muti: Allah emretmemiş olduğu şeyden razı olur mu?

Ebu Hanife:
- Evet, nafile ibadetler buna misaldir.

Ebu Muti: Allah bir şeyi emrettiği halde ondan razı olmama durumu var mıdır?

Ebu Hanife:
- Hayır...

Ebu Muti: Niçin?

Ebu Hanife:
- Çünkü Allah emrettiği herşeyden razıdır.

Ebu Muti: Allah kullarını razı olduğu şeylerden mi, yoksa razı olmadığı şeylerden dolayı mı sorguya çeker?

Ebu Hanife:
- Allah kullarını razı olmadığı şeylerden dolayı sorguya çeker. Onlara küfür, masiyyet ve rıza göstermediği konularda azab eder.

Ebu Muti: Allah onlara dilediği için mi azab eder, yoksa dilemediği için mi?

Ebu Hanife:
- Allah onlar hakkında dilediği için azab eder. Çünkü Allah kullarında asi için masiyyeti, kafir için küfrü dilediği halde, küfür ve masiyyet dolayısı ile azablandırır.

Ebu Muti: Allah onlara İslamı emretmiş, sonrada onlar için Küfrü dilemiş midir?

Ebu Hanife:
- Evet...

Ebu Muti: Allahın dilemesi emrini mi, yoksa emri dilemesini mi geçmiştir?

Ebu Hanife:
- Allahın dilemesi emrini geçmiştir.

Ebu Muti: Allahın dilemesi onun rızası mıdır değil midir?

Ebu Hanife:
- Dilemesi, rızası ve emrettiği hususta taat ile amel eden kimse için, Allah rızası vardır. Allah'ın emrinin hilafına hareket eden onun dilemesiyle işlemiş olur, fakat rızasıyla işlemiş olmaz. Ona karşı masiyyet işlemiş olur. Masiyet ise Allahın rızası hilafınadır.

Ebu Muti: Rızası olduğu konuda Allah kulunu azaba çeker mi?

Ebu Hanife:
- Allah kullarını, rızası olmadığı küfürden dolayı azaba çeker, fakat onların taatı terketmeleri ve günah işlemelerinden dolayı onlardan intikam alıp, azab etmeye rızası vardır.

Ebu Muti: Allah müminler için küfrü dilemiş midir?

Ebu Hanife:
-Hayır, fakat müminler için imanı dilemiştir. Keza kafirler için küfrü, zina edenler için zinayı, hırsızlık edenler için hırsızlığı, ilim erbabı için ilmi, hayır sahibleri için de hayrı dilemiştir. Allah kafirleri yaratmadan önce onların kafirler ve sapıklar olmasını dilemiştir.

Ebu Muti: Allah kafirleri, razı olduğu şeyleri yarattığından dolayı mı, razı olmadığı şeyleri yarattığından dolayı mı azablandırır?

Ebu Hanife:
- Allah kafirleri yaratmaya razı olduğu şeylerden dolayı azaba uğratır.

Ebu Muti: Niçin?

Ebu Hanife:
- Allah, küfrü yaratmaya rızası olduğu halde onları küfürlerinden dolayı azaba çeker. Fakat Allahın bizatihi küfre rızası yoktur.

Ebu Muti: Allah "
Kulları için küfre rızası yoktur."(Zümer/7) buyuruduğu halde nasıl olur da küfrü yaratmaya rızası olur?

Ebu Hanife:
- Allah onlar hakkında diler ama razı olmaz...

Ebu Muti: Niçin?

Ebu Hanife:
- Çünkü Allah iblisi yaratmıştır. İblisi yaratmaya rızası var,fakat İblisin kendisine rızası yoktur. Keza Allah içki ve domuzu da yaratmıştır. Onları yaratmaya rızası olduğu halde kendilerine rızası yoktur.

Ebu Muti: Niçin?

Ebu Hanife:
- Allah içkinin kendisine rıza gösterse idi, onu içen Allah'ın razı olduğu şeyi içmiş olurdu. Fakat onun içkiye ve küfre, İblise ve fiillerine rızası yoktur. Fakat bizzat Hz Muhammed'e rızası vardır.

Ebu Muti: Yahudiler "
Allahın eli bağlıdır"(Maide/64) diyorlar. Allah'ın buna rızası var mıdır?

Ebu Hanife:
- Hayır...

***

Ebu Hanife:
- Eğer bir kimse "Allah tüm insanları melekler gibi itaatkar yaratmak isteseydi, buna kadir olur muydu?" Bunu haber ver denildiğinde "hayır" derse Allahı kendisini tavsif ettiğinden başkası ile vasıflandırmış olur. Zira Allah Kuranda: "Kullarının üzerine yegane mutasarrıf odur." (Enam/18) "O kullarının küfrüne razı olmaz"(Zümer/7) ve "O sizin üzerinizsen size azab göndermeğe kadirdir."(Enam/65) buyurmaktadır. Eğer "Kadirdir" derse" Allah İblisin itaat konusunda Cebrail gibi olmasını dileseydi, buna muktedir olmaz mıydı?"de. Eğer "hayır" derse kendi sözünü terketmiş ve Allah'ı sıfatlarının başkası ile sıfatlandırmış olur. Eğer "Kulun zina etmesi, içki içmesi, namuslu insanlara dil uzatması Allah'ın izni ile değil midir?" derse "Evet" denir. Eğer "O halde o kimseye niçin hadd cezası tatbik edilir?" derse "Allahın emrettiği terkedilemez" denir. Çünkü o kimse kölesini kesse, bu Allah'ın dilemesi ile olur, insanlarda o kimseyi kötülerler. Eğer kölesini azad ederse , insanlarda onu överler. Bunların her ikisi de Allah'ın dilemesi ile vücuda gelir. Fakat kul Allah'ın dilemesi ile masiyet işlerse, işleyen kişinin fiilinde Allahın rızası ve doğruluk yoktur. "Niçin ona hadd tatbik edilir" sözü onların prensiplerine göre fasid bir sualdir,ç ünkü onlar bir çok masiyetlerde Allah'ın dilemesini kabul etmezler. Ona göre içki içmek gibi bir fiilin haricinde hadd gerekmiyor. Oysa ki yaptığı her işi Allah'ın dilemesi ile yapmıştır.

GÜNAH İŞLEYENİN KAFİR OLDUĞU İDDİASINA REDDİYE

Ebu Muti: Eğer bir kimse günah işleyen kafirdir, derse onun sözünü boşa çıkaracak cevap nedir?

Ebu Hanife:
- Ona şöyle cevap verilir: "Yunusu da an. Hani o öfkelenerek çıkıp gitmiş, kendisini tazyik etmeyeceğimizi sanmıştı. Karanlıklar içinde niyaz ederek, senden başka ilah yoktur, seni tenzih ederim, ben zalimlerden oldum,dedi" (Enbiya/87) Buna göre o zalim mümindir, kafir ve münafık değildir.

Hz.Yusufun kardeşleri: "Ey babamız,bizim için günahlarımızın bağışlanmasını dile. Biz muhakkak suçlu idik." (Yusuf/97) dediler bu durumlarıyla onlar günahkardırlar, fakat kafir değildirler.

Allah Peygambere "Senin geçmiş ve gelecek günahını affetmesi için..."(Feth/2) buyurmuş, günahını yerine küfrünü dememiştir.

Hz.Musa kıbti'yi öldürdüğünde günah işlemişti ama kafir değildi.

Eğer o kimse "ben inşallah müminim" derse, "
Şüphesiz Allah ve melekleri peygambere salat ve selam ederler. Ey inananlar siz de ona salavat getirin, ona layık olduğu şekilde selam getirin." (Ahzab/56) ayeti gereğince "Eğer müminse ona salavat getir, mümin değilsen getirme" denir keza Allah şöyle buyurur "Ey inananlar, Cuma günü namaz için nida olunduğunda Allah'ın zikrine koşun, alışverişi bırakın"(Cuma/9)

Muaz şöyle dedi: "Kişinin Allah hakkındaki şüphesi, onun tüm iyiliklerini ibtal eder. Allah'a iman ettiği halde günah işleyenin affedilmesi umulur, azab görmesinden korkulur." Muaz'a soran şahıs: "Şüphe iyilikleri götürdüğüne göre, iman da kötülükleri daha çok götürür"demişti. Muaz da:"Yemin ederim, bu adamdan daha çok hayret edilecek birini görmedim"dedi. Ona sen müslüman mısın, dedi. O da bilmiyorum, dedi.

O kimseye "bilmiyorum"sözün doğru mu, yanlış mı diye sorulur. Eğer doğru, derse şöyle de "Dünyada doğru olan ahrette değil midir?" Eğer "Evet"derse: "Kabir azabına, suale, kadere, hayır ve şerrin Allah'tan olduğuna imanın var mı?" de. Evet, derse "Sen mümin misin? diye sor. Hala "Bilmiyorum" derse: Bilmeyesin anlamayasın, iflah olmayasın,de...

Ebu Muti: Eğer bir kimse cennet-cehennem yaratılmış değillerdir,derse(?)

Ebu Hanife:
- Ona şöyle de: Onlar bir şey dir. Oysaki Allah "Allah her şeyi yaratmıştır"(Zümer/62) "Biz herşeyi bir ölçü ile yarattık" (Kamer/49) "Onlar sabah akşam ateşe karşı getirilecekler " (Mümin/46) buyurmaktadır.

Ebu Muti: Eğer cennet ve cehennem fanidir,derse(?)

Ebu Hanife:
- Ona Allah Kuranda cennetin nimetlerini "Kesilip tükenmeyen, yasak da edilemeyen"(Vaka/32) olarak vasfetmektedir,de...

Cennetlik ve cehennemlikler girdikten sonra cennet ve cehenneme yok olacaktır diyen de orada ebedi kalışı inkar ettiği için kafir olmuş olur.

Allah mahlukların sıfatları ile sıfatlanamaz. Onun gazab ve rızası keyfiyetsizdir. Sünnet ehlinin görüşü budur. Allah gazab eder ve razı olur. Onun gazabı cezalandırması, rızası da sevabıdır, denilemez. Biz onu kendisini vasfettiği gibi vasfederiz. O birdir, hiç bir şeye muhtaç değildir. Doğurmamış, doğurulmamıştır, dengi yoktur. Hayy, kayyum, kadir, duyan, gören ve bilen odur. Onun eli kullarının eli üzerindedir. Ama eli kullarının eli gibi bir uzuv değildir. O ellerin yaratıcısıdır. Onun yüzü yaratıklarının yüzü gibi değildir. O bütün yüzlerin yaratıcısıdır. Onun nefsi yarattıklarının nefsi gibi değildir. Bütün nefislerin yaratıcısı odur. "
Onun benzeri hiç bir şey yoktur. Duyan ve gören odur" (Şura/11)

Ebu Muti: Eğer Allah nerdedir,diye sorulursa(?)

Ebu Hanife:
- O kimseye: yaratılmadan önce mekan yoktu, halbuki Allah vardı. Mahlukattan hiç biri yokken "nerede" mefhumu mevcutken Allah var idi. O her şeyin yaratıcısıdır, de... "Eğer dileyen, dilenmiş olan şeyi ne ile diledi?" denilirse "Sıfatla" de. O kudretle kadir, ilimle alim, mülk ile maliktir. Eğer "Meşietle mi diledi, meşietle takdir edilip ilimle mi diledi?" diye sorarsa "Evet" diye cevap ver...

İMAN BABI

Ebu Hanife:
- Eğer imanın yeri sorulursa onun kaynağının ve yerinin kalb olduğu, fer'inin de cesette bulunduğu söylenir. Eğer o parmağında mıdır denirse "Evet" de. Eğer parmak kesilirse iman nereye gider denirse "kalbe" de.

Eğer Allah kullarından bir şey taleb eder mi? derse: "Hayır ancak onlar Allahtan birşeyler dilerler, de. Allahın kul üzerindeki hakları nelerdir? derse: Ona kulluk etmeleri ve ona hiç bir şeyleri ortak koşmamalarıdır. Bunu yaptıkları zaman onların Allahtan bekledikleri, Allahın onları affetmesi ve sevablandırmasıdır. Zira Allah Kuranda: "
Ağaç altında sana beyat ettiklerinde Allah müminlerden razı oldu."(Fetih/18) ayeti gereğince Allah müminlerden razı olur. Allah İblise gazab eder "Dilediğinizi yapın" (Fussilet/40) Ayeti Allahın tehdidini ifade eder. "Semuda gelince biz onlara doğru yolu göstermiştik, akat onlar körlüğü hidayete tercih ettiler" Yani onlara hidayeti göstermiş ve açıklamıştık demektir. "Dileyen Küfretsin, dileyen iman etsin" (Kehf/29) ayeti tehdidi ifade eder. "Ben cinleri ve insanları bana kulluk etsinler diye yarattım." (Zariyat/56) buyrulmaktadır. Fakat bu fiillerin hepsi hayırlı, şerli, tatlısı, acısı, zararlısı ve faydalısı, hepsi Allahın takdiri iledir. Allah şöyle buyurur: "Eğer Rabbin dileseydi,insanların hepsi de iman ederlerdi. Sen niçin insanları mümin olmak için zorlamak istiyorsun."(Yunus/99)

"
Biz onlara melekler indirseydik, ölüler onlarla konuşsaydı, her şeyi bir araya getirip onların önünde toplasaydık, Allah dilemedikçe yine iman edemezlerdi." (Enam/111)

"
Hiç kimse Allahın izni olmadan iman edemez."(Yunus/100)

"
Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz" (İnsan/30) Yani Allah takdiri ile dilemedikçe sizler dileyemezsiniz. Hz.Şuayb şöyle demişti:" Allah bizi sizin dininizden kurtardıktan sonra yine o dine girersek, Allaha iftira etmiş oluruz. Onun için Allahın dilemesi dışında bizim sizin dininize dönmemize imkan yoktur. Onun ilmi herşeyi kuşatmıştır. Biz Allaha tevekkül ettik. Ey Rabbimiz! kavmimizle bizim aramızdaki davada doğrulukla hükmet. Sen her şeyin doğrusunu gösteren ve haber verenlerin en hayırlısısın" (Tekvir/29) Hz.Nuh şöyle dedi: "Allah sizin helak edilmenizi dilerse, benim size öğüt vermem ve hayrınızı istemem bana hiçbir fayda vermez. O Rabbinizdir, dönüş Onadır." (Hud/34)

Keza Allah şöyle der: "
O andolsun Ona (Yusufa) niyet kurmuştu. Eğer rabbinin burhanını görmese idi. Oda onu kasdetmiş gitmişti. Biz böylece ondan kötülük ve hayasızlığı giderdik. Çünkü O bizim ihlasa erdirilmiş kullarımızdan idi."(Yusuf/24)

Keza Allah şöyle buyurur: "
Biz Süleymanı denedik,Onun tahtı üstüne bir ceset attık. O da hemen Allaha dönüp sığındı"(Sad:34)

http://www.davetci.com/akaid_fikhulekber.htm

Ebu Muti: Bazılarına ne oluyor da mümin ateşe girmez diyorlar?
Ebu Hanife: - Cehenneme girenler tamamen iman etmişlerdir.
Ebu Muti: Kafirin durumu nedir?
Ebu Hanife: - Onlar O gün iman ederler.
Ebu Muti: Bu nasıl olur?
Ebu Hanife: - Allah Kuranda şöyle buyurur: "Onlar bizim cezamızı görünce, biz yalnız Allah'a inandık, Şirk koştuklarımızı reddettik,dediler. Onların azabımızı gördüklerinde iman etmeleri fayda vermez." (Mümin/84-85)...Kim haksız yere başkasını öldürürse,yahut hırsızlık ederse veya yol keserse yahut günah işler facirlik ederse yahut da içki içer sarhoş olursa; bu kişi günahkar bir mümindir, kafir değildir. Bu durumdakiler işledikleri kadar cehennemde kalırlar, ama imanları sebebiyle cehennemden çıkarılırlar...İman edilecek hususların hepsine inanan, fakat İsa ve Musa peygamber midir? değil midir? diyen kafir olur. Keza kafir cennete mi, yoksa cehenneme mi gider, bilmem, diyenler de: "Kafirler için cehennem ateşi vardır, onlar öldürülmezler ki ölsünler." (Fatır/36), "Onlar için yakılma azabı vardır." (Buruc/11) "Onlar için şiddetli bir azab vardır." (Al-i İmran/5) ayetleri sebebiyle kafir olur. Said bin Museyyeb'den bana ulaştığına göre, "kafirleri bulundukları mevkiie indirmeyen, onlar gibidir.

Ebu Muti: İman eden fakat namaz kılmayan, oruç tutmayan, bu amellerin hiç birini işlemeyen kimseyi iman kurtarır mı?
Ebu Hanife: - Onun işi Allah'a kalmıştır. Dilerse azab eder. Allah'ın kitabından her hangi bir şeyi inkar etmeyen kafir olmaz.

Bana ehli iman birinin haber verdiğine göre, Muaz bin Cebel Hıms şehrine girdiği zaman insanlar onun çevresinde toplandılar. Bir genç ona "Namaz kılan, oruç tutan, hacceden, cihadda bulunan, köle azad eden, zekat veren ama Allah ve rasulünden şüphe eden birine ne dersin?" diye sordu. Muaz: "Onun için ateş vardır"dedi. O genç: Namaz kılmayan, Oruç tutmayan, haccetmeyen, zekat vermeyen, fakat Allah ve Rasulüne inanan için ne dersin?" dedi de Muaz: "Onun için Allahın affını umar, azaba uğrayacağından da korkarım." dedi. Bunun üzerine o genç: "ey Abdurrahman'ın babası, şüphe ile amel fayda vermediği gibi, imanla beraber herhangi bir şey de zarar vermez dedi ve gitti. Muaz da "Bu vadide bu gençten daha bilgilisi yok" dedi...
Mütecaviz kimselerle, küfürlerinden dolayı değil, haddi tecavüzlerinden dolayı savaş. Adil zümre ve zalim sultanla beraber ol. Fakat mütecavizlerle beraber olma. Cemaat ehlinde fasit ve zalimler olsa bile, onlar içinde sana yardımcı olacak salih insanlar da vardır. Eğer cemaat zalim ve mütecavizlerden müteşekkil ise, onlardan ayrıl. Çünkü Allah "Allahın arzı geniş değil miydi?Hicret edeydiniz."(Nisa/97) "Ey mümin kullarım arzım geniştir,ancak bana kulluk edin"buyurmaktadır.

İbn Mesuddan rivayet edildiğine göre Hazreti Peygamber şöyle buyurdu: "Bir yerde masiyetler zuhur edip onu değiştirmeye gücün yetmezse, oradan başka yere git, orada rabbine kulluk et" Yine Peygamber "Fitneden korktuğu yeri bırakıp, fitneden korkmadığı bir yere giden kimse için Allah yetmiş sıddık sevabı yazar."(Buhari,İbn Mace) buyurdu... Bilmiyorum, "Rabbim semada mı yoksa arzda mıdır?" diyen kafir olur. Keza "Allah arş üzerindedir"diyen de bilmiyorum, arş semada mı yoksa arzda mıdır? diyen de böyledir. Allah'a dua ederken yukarıya yönelinilir, aşağıya değil. Çünkü aşağının Rububiyyet ve uluhiyyetle alakası yoktur. Nitekim hadiste şöyle buyrulur: Bir adam Peygambere siyah bir cariye getirdi ve benim üzerime mümin bir köle azad etmek vacib oldu. Bu kafir midir? diye sordu. Peygamber cariyeye "Sen mümin misin?" dedi Cariye evet deyince, peygamber "Allah nerede?"dedi cariye de semayı işaret etti. Bunun üzerine peygamber "Bu mümindir azad et"dedi... (Müslim,Ebu Davud) Kabir azabını bilmem diyen helaka uğrayan cehmiyedendir. Çünkü o Allahın "Biz onları iki defa azablandıracağız"(Tevbe/101) "Zalimler bundan başka azaba da uğrayacaklar" (Tur/47) ayetlerini inkar etmiştir. Eğer "Ben ayete inanıyorum ama tefsir ve teviline inanmıyorum derse kafir olur. Çünkü Kuranda tevili, tenzilinin aynı olan ayetler vardır. Eğer bunu inkar ederse kafir olur... İbn Abbastan rivayetle Hz.Peygamber "Benim ümmetimin en şerlileri ben ateşte değil, cennette olacağım, diyenlerdir." Yine Rasul: "Ümmetimden müteelli olanların vay haline" buyurdu. Müteelli kimdir denilince "Onlar falanca cennettedir, falanca cehennemdedir, diyenlerdir." Yine İbn Ömer'den rivayetle Peygamber şöyle buyurdu: "Allah aralarında hükmedene dek, ümmetimin cennet yada cehennemde olduklarını söylemeyiniz." Yine Rasul: "Allah şöyle buyuruyor: Kullarımı ben aralarında Kıyamet günü hükmedip, yerlerine göndermeden, siz cennet yada cehenneme göndermeyin." dedi."

Ebu Muti: Bana katilden ve arkasında namaz kılmaktan bahsedin...
Ebu Hanife: - Her takva sahibi ve günahkarın peşinde namaz caizdir. Senin ecrin sana, onunki de ona aittir, dedi.

Ebu Muti: İnsanlara kılıçla karşı çıkan, çarpışan ve onlardan bir takım şeyler alanlardan bahsedin...
Ebu Hanife: - Onlar çeşitli zümrelerdir, hepsi cehennemdedir. Ebu hureyreden naklen Rasul şöyle demiştir. "İsrailoğulları yetmişiki fırkaya ayrıldı. Benim ümmetim de yetmişüç fırkaya ayrılacaktır. En büyüğü hariç hepsi de ateştedir."(Tirmizi, İbn Mace, Ebu Davud)
Yine İbn Mesud'dan rivayetle Rasulullah;"Kim İslamda kötü bir şey ihdas ederse (çıkarırsa) helak olur, bidat çıkaran sapıklığa düşer, sapıklığa düşen de cehennemdedir." (Buhari)
Bize Meymun'un ona da İbn-i Abbas'ın haber verdiğine göre, Peygambere gelen birisi: "Ey Allahın Rasulü, bana öğret" dedi. Rasul üç defa "Git Kuran öğren" dedi, dördüncü defa da "Hak sevdiğinden de gelse sevmediğinden de gelse kabul et. Kuran öğren, onun yöneldiği tarafa yönel." (İmam Ahmed, Ebu Davud) buyurdu...
İbn Mesud "Şüphesiz en şerli şeyler sonradan icad edilenlerdir. Her ihdas edilen şey bidat; her bidat, dalalet; her dalalet de cehennemdedir." derdi. Allah şöyle buyurur "Ona hak yoldan uzak kalmayı, kötülükten sakınmayı ilham ile öğretti"(Şems/8) Keza Allah Musa'ya: "Biz senden sonra kavmini imtihana uğrattık, Samiri de onları saptırdı." (Taha/85) buyurmaktadır...

http://www.mumsema.com/fikhi-mezhepler-genel/37357-imam-i-azam-ebu-hanife-fikhi-ekber.html


Saat ve Tarih: 09:52 , 24/1/2011
Yorumlar (0) | Yorum Yaz | Baglantı

BELALARIN 1. KAT SEMAYA İNDİĞİ AY"SAFER AYI"



BELALARIN 1. KAT SEMAYA İNDİĞİ AY"SAFER AYI"

(Efendimiz SAV bu ayda ölüm hastalığına tutulmuştur)

Safer ayında Levhi Mahfuz'dan birinci kat semaya 320.000 bela inmektedir. Bu belalar ve kazalar sene içine yayılmaktadır. Bir dahaki safer ayına kadar bu 320.000 beladan birinin size isabet etmesinden korunmak isterseniz, aşağıda tarif edilen namazları kılınız, tesbihatları yapınız. Aile efradınıza ve çevrenize de tavsiye ediniz. Bu namazları kılanların, bir dahaki sene aynı güne kadar (üzerine kat'i yazılmış yani ALLAH'ın Teâlâ'nın C.C., senin üzerinde gerçekleşmesine kesin hüküm verdiği kazalar müstesna) kazalardan korunacağı rivayeti vardır.

Safer ayının ilk ve son çarşamba günü, öğlen ve ikindi namazı arasında kılınacak namazdır;

1 Rekât : Fatiha'dan Sonra ; 11 İhlâs Sûresi
2 Rekât : Fatiha'dan Sonda; 11 İhlâs Sûresi

Bu namazdan sonra 100 kere "Yâ dâfia'l-belâyâ, idfâ anna'l-belâyâ, fallâhü hayrun hâfizan ve hüve Erhâmü'r-Râhimin, inneke alâ külli şey'in kadir" okunmalı ve dua edilmelidir.

 Safer ayının ilk ve son çarşamba gününün gecesinde,  kılınacak namazdır;

1 Rekât : Fatiha'dan Sonra ; 17 Kevser Sûresi
2 Rekât : Fatiha'dan Sonda; 5 İhlâs Sûresi
3 Rekât : Fatiha'dan Sonra ; 1 Felâk Sûresi
4 Rekât : Fatiha'dan Sonra ; 1 Nâs Sûresi

Yine Korunmak için;

Ayet-el Kûrsi:

Evden çıkarken ve eve girerken Ayet-el Kûrsi okunmalıdır: Evden çıkarken okuyan her işinde muvaffak olur ve hayırlı işleri başarır. Evine gelince okursan iki Ayet-el Kûrsi arasındaki işlerin hayırlı olur ve fakirliğin önlenir. Bir kimse evinden çıkarken Ayet-el Kûrsi'yi okursa, Hakk Teâlâ yetmiş Meleğe emreder, o kimse evine gelinceye kadar ona dua ile istiğfar ederler.

Evden çıkarken üç kere: "BİSMİLLAHİ HASBİYALLAHİ LAİLAHE İLLA HÛ ALEYHİ TEVEKKELTÜ VE HÜVE RABBİL ARŞİL AZİYM" söylenmelidir.

Safer ayında her gün mutlaka 100 kere "LA HÂVLE VELÂ KUVVETE İLLA BİLLAHİL ALİYYİL AZİYM" denilmelidir. Günde 100 kere söyleyenden, en hafifi fakirlik olmak üzere 70 çeşit bela, musibet kaldırılır.

Ayrıca yine safer ayında (ve her zaman) her gün mutlaka günde 100 kere salâvat getirmek lazımdır. salâvat çok bela ve musibetleri çevirir, dünya ve Ahirette kurtuluşuna sebep olur. En EFDÂL Salâvat'ı Şerife: "ELLAHÜMME sâlli âla seyyidina Muhammedin ve ve âla âlihi ve sahbihi efdâle salevatike ve adade me'lumatike ve bârik ve sellim"

ALLAH'u Teâlâ'yı devamlı zikretmek lazımdır. Zira ALLAH'u Teâlâ'yı zikretmek en büyük ibadettir, belaları musibetleri çevirir. En efdal zikir "LA İLAHE İLLALLAH" dır.

Enes bin Mâlik'e RA Peygamberimizin SAV öğrettiği çok tesirli bir dua:

Bu duayı sabah (mümkünse güneş doğmadan) 3 kere ve akşam güneş battıktan hemen sonra okuyan, korkmaya tek layık olan yalnız ALLAH'tan C.C. korksun . Başta zalim devlet başkanı , şeytan, cin ve insanların şerrinden, büyü ve efsunlardan hiçbiri ALLAH'ın C.C. izniyle hiçbir şekilde zarar veremez. Hz Osman'dan RA bildirildiğine göre ani belalardanda korunur. Ayrıca Zehir verilse tesir etmez ALLAH'ın izniyle(hergün okumak lazımdır):

"Bismillahillezi Lâ Yedurrü meâs mihi şey-ün fil-erdi ve lâ fissemai ve hüves semiül âliym"

NOT:

(İSLÂM'da gece günden önce gelir. Yani Cuma günü, Perşembe Günü akşam ezanı okunduğunda giriyor)

Saat ve Tarih: 09:00 , 4/1/2011
Yorumlar (0) | Yorum Yaz | Baglantı

Kabul Olmayan Dua da Hayrımıza Olabilir

Kabul Olmayan Dua da Hayrımıza

Olabilir

Aykut Akça

   Varolan her şeyi noksansız bir yaratış ile yaratan Allah, insanoğlunu da bedenen ve ruhen mükemmel bir şekil ile yaratmıştır. Öyle ki, Allah insana kendi ruhundan üflemiştir (1).

   Yarattığı bu insan denen varlığa merhamet, şefkat gibi en güzel erdemleri ve en ulvi duyguları bahşetmiştir. İnsan bu duygular sayesindedir ki diğer insanlara ve tüm diğer mahlukata iyilik penceresindan bakmayı becerebilir ve onların iyiliğini ister.
   Şefkat, merhamet gibi bu ulvî duygular, insanoğlunun kadın cinsinde daha yoğun bir şekil sergiler. Ondandır ki kadınlar daha yufka yürekli, daha bir merhametli ve ondandır ki anne kelimesinin içi dopdoludur. Bu anne ki çocuğunun başı ağrısa kendisi uyuyamaz. Çocuğuna olan sahiplenme / kendi bilme duygusunun mahiyeti, yavrusuna gelecek derdi kendisine gelmesini tercih edecek boyuttadır. Çocuğunun başına en ufak bir kötülük gelmesini istemez. Kötü olanı çocuğun kendisi istese bile buna ne pahasına olursa olsun karşı durur. Çocuğu bu hali beğenmese de bu böyledir. Annelik başka türlü davranmaya izin vermez.


   Evin 15 yaşındaki çocuğu olan Ahmet annesinin yanına gelir.
   -Anne der, bana da Mehmet Abi'nin motorsikletinden alır mısınız?
   -Olmaz alamayız Ahmet der, anne.
   Daha motorsikletin alınmama sebebini bile öğrenmeden kapıyı vurur çıkar dışarı Ahmet. Hani delikanlı ya, hani hızlı yaşamalı ya. Herkesin anne-babası onların her istediklerini alıyorlar da Ahmet'in ailesi neden almaz ki Ahmet'in istediklerini. Her zaman istedikleri şeyler ya kabul görmüyor ya da sonra alırız deyip erteleniyor ne yapsın bu Ahmet şimdi. O isyan etmesin de kim isyan etsin. Oysa ki o anne biricik oğlu, ciğer parçası Ahmet'i henüz küçük olduğundan dolayı sakındığı için, isteğini geri çevirdi. Anneye göre biraz daha büyümeli idi oğlu.
   Bir insan, bir anne bile bu kadar merhamet ve sakınma duygusu gösterir çocuğu için doğru olanın ne olduğuna karar verir ve gereğini yapmak için her bedeli öder / ödemeye hazır iken hadi düşünelim. Allah acaba bizi ne kadar düşünüp, bizi nelerden koruyordur. Bizim için neyin, ne zaman daha hayırlı olacağını bilen Allah bizim isteklerimize nasıl icabet ediyordur acaba. Nasıl bir plan (2) ve program dahilinde gidiyordur, acaba bu işleri hiç düşündük mü?
   Geçenlerde bir arkadaş grubu içinde, bir tanesi "o kadar çok dua ediyoruz ama dualarımız neden kabul olmuyor?" dedi. İşte o anda tüm yukarıda geçen cümleler geldi aklıma. Ve düşünmeye devam ettim. Sorular sordum kendi kendime. Hep birlikte soralım kendimiz bu soruları.
   Duamda
   "acaba gerçekten doğru bir şey mi istedim?"

   "acaba benim için hayırlı olan, gerçekten de benim istediğim şey mi?"
   "acaba bu istediğim şey, şu an hayatıma girse, bu benim için doğru bir zamanlama mı?"
   "acaba sorumluluğunu taşıyamayacağım bir şey mi istiyorum?"
   "acaba hakikaten ben ne istediğimi biliyor muyum?"
vs. vs…
   Bu soruları çoğaltmamız mümkün tabii ki. Ancak maksat hasıl oldu kanaatindeyim.
Yaratılmış her şeyin otorite sahibi ve yegane hüküm koyucusu olan Allah, her şey ama her şey hakkında bir plan ve program koymuştur. Hiçbir şey tesadüfen olmaz, olamaz. Her şeyin bir plan ve program dahilinde gerçekleştiği varlık dünyasında kul olarak elbette Yaradan'dan isteklerimiz/dualarımız olacaktır. İstemek, yalvarmak bizden ama kabul edip, etmeme/kısa zamanda kabul etme ya da erteleyip doğru zamanda kabul etme Allah'tandır. Her şey bir denge, düzen ve plan üzerinedir. Bu mükemmel ahengin kurucusu Allah'tır. Olup biten her şey O'nun ol demesi iledir. Allah merhametlilerin en merhametlisidir. Bizim için neyin hayır neyin de şer olduğunu bizden daha iyi bilendir(3).

   O sebeple, ya o çok istediğimiz şeyler için ettiğimiz dualar kabul olsa ve bu istediğimiz şey aslında bizim için bir felaketse o zaman ne yapacağız? O zaman da daha önce neticesini bilmeden ısrarla istediğimiz ve bizim arzu etmediğimiz sonuçlar doğuran o ilk duayı tersine çevirmesini isteyeceğiz. Netice olarak, elbet dualarımız olacak ama neden kabul olmuyor diye farkında olmadan hesap sorucu bir pozisyona düşmeden en hayırlısını, en hayırlı zamanlar için isteyelim. Sonuçta imtihan dünyasındayız. Allah verdikleri ve vermedikleri içinde bizi imtihan etmekte. Kulluğumuzun kalitesi kabul olunan duaların sayısının çokluğu ile alakalı değildir. Kulluğun kalitesi takva bakımından üstün olmakla alakalıdır. Takvaya yakışan O'ndan gelene razı olup bulunduğumuz şartlar içinde nasıl daha iyi bir kulluk ederiz teslimiyetidir.

~~~*~~~*~~~*~~~*~~~

 


Saat ve Tarih: 02:28 , 3/1/2011
Yorumlar (0) | Yorum Yaz | Baglantı

SEÇME SÖZLER

 

Hakiki imana kavuşmak için, farzları edeple yapmak, helal yemek, haramdan sakınmak ve bunlara ölünceye kadar devam etmek gerekir.

* Pek çok kötülüğün anahtarı, sinirlenmektir.

* Yumuşaklık, vakar ve sükunettir. Sinirlenmek ise, kabalığa yol açar.

* Başkasına yük olan kimse, insanların gözünde alçalır ve değeri kalmaz.

* Yapılmayan ve yerine getirilmeyen sözde hayır yoktur.

* Hikmet on kısımdır. Bunun dokuzu susmaktır.

* Namaz kılmak, Kur’an okumak, din ilimleri öğretmek ve öğrenmek zikirdir. Her hayırlı iş zikirdir.

* Müminde, ihlas ve pişmanlık bulunursa, Allahü teâlâ onun bütün günahlarını affeder.

* Huzur on kısım ise, dokuzu susmaktır.

* Düşmanlarınızla oturup kalkan, sizin dostunuz olamaz.

* Dört şey ibadettendir: Abdestsiz durmamak, çok secde etmek, gönlü mescitlere bağlı olmak ve Kur’an-ı kerimi çok okumak.

* Kendine farz olan ilmi öğrenmek, bütün kazançlardan daha iyidir. Herkes için ilim öğrenmekten daha iyi hiçbir şey yoktur.

* Dini bütün ve vakar sahibi olunuz. Çünkü böyle olan, kötü, çirkin, ahlaka sığmayan şeylerden uzak durur.

* Ağzına helva verenle, ensene tokat atan, arasında fark gözettiğin müddetçe, imanın kemale gelmiş değildir.

* En güzel nasihatçi, seni Mevlaya sevk edendir.

* Şükür; bütün nimetlerin, Allahü teâlâdan geldiğini anlamaktır.

* İbrahim aleyhisselamın şanı, Hak teâlânın düşmanlarından kaçındığı için, yüksek olmuştur.

* Allah sevgisi öyle bir şeydir ki, her iyilik, hayır ve üstünlüğün esası odur.

* Kim Cenneti seviyorsa, Cehennemden kaçar


Saat ve Tarih: 09:53 , 20/10/2009
Yorumlar (0) | Yorum Yaz | Baglantı

RAMAZANIN SON 10 GÜNÜ NASIL DEGERLENDİRİLMELİ....

 

RAMAZANIN SON 10 GÜNÜ NASIL DEGERLENDİRİLMELİ....

Doğrusu Biz onu (Kur'an'ı) Kadir gecesinde indirdik.

Bilir misin nedir kadir gecesi?

Kadir gecesi bin aydan hayırlıdır.

O gece Rab’lerinin izniyle Ruh ve melekler, her türlü iş için iner de iner.

O gece, tan yerinin ağarmasına kadar bir esenliktir.” (Kadr, 97/1–5)
Bu gecelerde ne yapılmalı:

Ramazanın son 10 gününde ne yapmalı



Aişe Validemizin bildirdiğine göre Peygamberimiz, Ramazan ayında diğer aylardan daha çok ibadet ederdi. Son on günde ise ibadetlerini biraz daha artırır, geceleri ihya eder, ailesini de (geceyi ihya etmeleri için) uyandırırdı. O halde yapılacak olan şeyler şunlar olmalıdır: Her zaman yapıldığı gibi yatsı namazı cemaatle kılınır. Diğer gecelerden farklı olarak kılınabildiği kadar nafile gece namazı kılınır. Bir de bu gecelere özel bir dua tavsiye edilir peygamberimizden. O da şöyledir:

Aişe validemiz Peygamberimiz (sav)'e "Ey Allah’ın elçisi! Kadir gecesinin hangi gece olduğunu anlarsam o gece nasıl dua edeyim?" diye sorunca Peygamberimiz (sav) "şu duayı oku" buyurdu:



"Allahım! Sen affedicisin, cömertsin. Affetmeyi seversin. Beni de affet."

Kadir gecesinin Ramazanda olduğu bellidir. Çünkü Allah Teala şöyle buyurur:

“Ramazan öyle bir aydır ki, insanlara yol gösteren, doğrunun belgelerini içeren ve doğruyu yanlıştan ayıran Kur'ân o ayda indirilmiştir...” (Bakara, 2/185)

Ama Ramazanın hangi gecesinin Kadir Gecesi olduğu belli değildir. Peygamberimizin (sav) tavsiyesi onu Ramazan ayının son on gününün tek gecelerinde aramaktır. Buna göre kadir gecesi Ramazanın yirmi bir, yirmi üç, yirmi beş, yirmi yedi ve yirmi dokuzuncu gecelerinden herhangi biri olabilir.

Kadir gecesi ile ilgili hadisler şöyledir:



"Her kim sevabına inanıp onu kazanmak ümidiyle Kadir gecesini ihya ederse geçmiş günahları affedilir." (Buharî, Terâvih 1, Müslim, Müsâfirîn174 (759); Ebu Dâvud, Salât 318; Tirmizî, Savm 83; Nesâî, Siyam 39; Muvatta, Salât fi Ramazan 2)

Aişe (r. anhâ) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) Ramazan ayında, diğer aylarda görülmeyen bir gayrete girerdi. Ramazanın son on gününde ise çok daha çok çaba gösterirdi. Son on günde geceyi ihya eder, ailesini de (gecenin ihyası için) uyandırırdı…" (Buharî, Fadlu Leyleti'l-Kadr 5, Müslim, î'tikâf 8, (1175); Ebu Dâvud, Salât 318; Tirmizî, Savm 73; Nesâî, Kıyâmu '1-Leyl 17)

Aişe (r. anhâ) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) vefat edinceye kadar Ramazan'ın son on gününde itikafa girer ve derdi ki: "Kadir gecesini Ramazan'ın son on gününde arayın.” (Buhârî, Fadlu Leyletü'l-Kadr 3, İtikâf 1,14; Müslim, İtikaf 5, (1172); Muvatta, İtikaf 7; Tirmizî, Savm 71; Nesâî, Mesâcid 18; Ebu Dâvud, Sıyâm 77; İbnu Mâce, Sıyâm 59)

Ebu Saîd (ra) anlatıyor: "Biz Peygamberimiz (aleyhissalâtu vesselâm) ile birlikte Ramazan'ın orta on gününde itikâfa girdik, yirminci günün sabahı olunca eşyalarımızı (evlerimize) taşıdık. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) (bir hutbe irad etti ve) sonra şunu söyledi: "İtikâfa girmiş olanlar, itikâf mahallerine dönsünler. Zira bu gece bana Kadir gecesinin hangi gece olduğu gösterilmişti, sonra unutturuldu. [b]Siz, son on günde ve tek gecelerde arayın…” (Buhârî, Fadlu Leylet'l-Kadr 2, 3, İtikâf 1, 9, 13; Müslim, Sıyâm 213, (1167))

اَللّهُمَّ إِنَّكَ عَفُوٌّ كَرِيمٌ تُحِبُّ الْعَفْوَ فَاعْفُ عَنِّي “ Rüyalarınızın, Kadir gecesinin Ramazanın son yedi gecesinde bulunduğuna ilişkin olduğunu görüyorum. Buna göre Kadir gecesine kavuşmak isteyen, onu Ramazan’ın son yedi gecesinde arasın!” [Buhari, Teravih namazı, No:2017;, Müslim, Sıyam,No:1169.]

Resul-i Ekrem [sav], Ramazan ayında Kadir gecesinin faziletini elde etmek için araştırıyordu. Bir keresinde Ramazan ayının ilk on gününde itikafa girmişti. Sonra Ramazan’ın ikinci on gününde aramış ve bu şekilde birkaç kere yapmıştı. Sonunda Kadir gecesinin Ramazan’ın son on gününde aranması konusunda karar kılmış ve son on günde araştırılmasını emretmişti. Konuyla ilgili olarak Hz. Aişe’den [r.an] rivayet edilen bir hadis şöyledir:

“ Kadir gecesini Ramazan’ın son on gününde arayın.” [Buhari, Teravih namazı, No:2017;, Müslim, Sıyam,No:1169.]

Buhari’nin bir rivayetinde de şöyledir: “Ramazan’ın son on gününün tek gecelerinde arayın.” Bu manada birçok hadis vardır.

Hz. Ebu Bekir [r.a] diyor ki: “Ben Resul-i Ekrem [sav]’den, Kadir gecesinin Ramazan ayının son on günü dışında her hangi bir zamanda araştırılmasına dair bir şey duymadım. Resul-i Ekrem [sav] şöyle buyurdu:

“ Kadir gecesini Ramazan’ın bitimine ya dokuz ya yedi ya beş ya üç gece kala ya da son gecesinde arayın” [Ahmed b. Hanbel, MÜsned,5/36,39; Tirmizi,Savm,No:794.]

Hz. Ebu Bekir [r.a] Ramazan’ın ilk yirmi gününde senenin diğer günlerinde kıldığı kadar namaz kılıyordu. Son on gün girdiğinde çok fazla ibadet etmeye başlıyordu. Hz. Ebu Bekir [r.a] Kadir gecesinin Ramazan’ın son yedi gecesinde araştırılmasını emretti.

Ebu Zerr [r.a] anlatıyor: “İnsanlara Kadir gecesinin ne zaman olduğunu sorardım. Bir gün Resul-i Ekrem [sav]’e dedim ki:

-Ey Allah’ın Resulü! Kadir gecesi Ramazan ayında mı yoksa başka bir ayda mı? O [sav]:

-Ramazan ayındadır, dedi. Ben:

-Kadir gecesi, nebiler hayatta iken olur, onların vefatı ile birlikte kaldırılır mı yoksa kıyamete kadar devam edecek mi, diye sorduğumda:

-Kıyamete kadar devam edecek, cevabını verdi. Ben:

-Ramazan’ın hangi gecesinde, dedim. O [sav]:

-Onu ilk on gün ve son on günde arayın, buyurdu. Bu kez:

-Hangi on günde, diye sordum. Resul-i Ekrem [sav]:

-Son on günde. Bundan sonra bana bu konuyla ilgili başka soru sorma, dedi. Sonra Resul-i Ekrem [sav] konuşmaya devam etti. Ben bir boşluk bulup tekrar:

-Ey Allah’ın Resulü! Senin üzerindeki hakkım için söyler misin, son on günün hangisinde, dedim. Bunun üzerine Resul-i Ekrem [sav] bana o kadar sinirlendi ki, o zamana kadar bana hiçbir sohbetimizde öyle sinirlenmemişti. Sonra dedi ki:

-Son yedi günden birinde arayın. Bundan sonra bana daha bu konuyla ilgili soru sorma! ”[ Ahmed b. Hanbel, Müsned, 5/171; İbn Hıbban, Sahih,5/274; Hakim, Müstedrek,1/437.]

Bu hadise göre Kadir gecesi, Ramazan ayının son yedi gecesinden birindedir.

Ayın yirmi üçünün hangi gün olduğu konusunda görüş ayrılığı vardır. Kimileri son yedi günün başlangıcının ayın yirmi üçü olduğunu söylemişlerdir. Bilal’den [r.a] rivayet edilen ve bu görüşü destekleyen bir hadis şöyledir:

“ Ramazan’ın yirmi üçü son yedi günün başlangıcıdır.” [Buhari,8/153,No:4470.]

İmam-ı Malik [rah] şöyle demiştir: “Diyorum ki -Allah en iyisini bilir- Ramazan’ın son dokuz gününün başlangıcı ayın yirmi biridir. Son beş gününün başlangıcı ayın yirmi beşidir.” Abdulmelik b. Habib [rah], imam-ı Malik’in bu sözünü şöyle yorumlamıştır: “Bu Ramazan ayının noksan hesaplanmasına göredir.”

Eyüb es-Sehtayani [rah] Ramazan’ın yirmi üç ve yirmi dördüncü gecelerinde gusül alır, kokular sürünür ve şöyle derdi: “Yirmi üçüncü gece Medinelilerin gecesidir. Yirmi dördünce gece ise bizlerin gecesidir. Yani Basralıların.”

Kimileri de Ramazan’ın son yedi gününün başlangıcının ayın yirmi dördü olduğunu söylemişler ve özellikle yirmi dördüncü gecede daha fazla ibadet etmişlerdir. Hz. Enes [r.a] ve Hz. Hasan’ın [r.a] da bu görüşü savunanlardan olduğu rivayet edilmiştir. Yine bir rivayete göre Hasan [r.a] şöyle demiştir: “Yirmi sene boyunca Ramazan’ın yirmi dördüncü gecesinde güneşin doğuşunu takip ettim ve Güneş’in bu günde ışığının olmadığını gördüm.” İbni Abbas’tan [r.a] da bu şekilde bir rivayet vardır.

Ebu Zerr [r.a] ve Said el-Hudri [r.a] Ramazan ayını tam olarak hesaplamışlar ve son yedi günün başlangıcının ayın yirmi dördü olduğu görüşünü savunmuşlardır. Bu görüşü savunan daha birçok kimse vardır.

Resul-i Ekrem [sav]’den son yedi günün başlangıcının ayın yirmi üçü olduğu rivayeti de vardır. Cabir [r.a] diyor ki:” Abdullah b. Üneys Resul-i Ekrem [sav]’e Kadir gecesinin hangi gün olduğunu sordu. Bu soruyu sorduğunda Ramazan ayından yirmi iki gece bitmişti. O [sav] da:

“Kadir gecesini bu aydan geride kalan bu yedi günden birinde arayın!” [Mecmauz-Zevaid,3/175.]buyurdu.


Saat ve Tarih: 02:41 , 18/9/2009
Yorumlar (0) | Yorum Yaz | Baglantı

Kadir gecesinin gizliliği

"O gecede melekler ve Cebrail Rablerinin izniyle her iş için arka arkaya iner. O gece, tan yerinin aydınlanmasına kadar bir selâmettir."Kadir Gecemiz Hayırlara Vesile Olsun inş.Dualarınızla...‏

Kadir gecesinin gizliliği

Genel bir kabul olarak her yıl ramazan ayının 27’nci gecesi kadir gecesi olarak düşünülse de, bin aydan hayırlı bu kutlu gecenin ne zaman olduğu kesin belli değildir. Bu konuda bazı alimlerimiz 45’e ulaşan farklı görüşten söz ederler.
Kadir gecesinin ne zaman olduğuna dair görüşlerden bir kısmı şöyledir:
- Kadir Gecesi bütün sene içinde bir gecedir, yıldan yıla zamanı değişebilir. 
- Ramazan ayı içinde bir gecedir, fakat her yıl ramazan içinde farklı gecelere gelebilir. 
- Ramazanın son yarısındadır. 
- Ramazanın son onundadır. 
- Ramazanın son yedisindedir. 
- Ramazanın 17’nci gecesidir. 
- Ramazanın 19’uncu gecesidir.
- Ramazanın 21’inci gecesidir. 
- Ramazanın 23’üncü gecesidir. 
- Ramazanın 27’inci gecesidir.
Bütün bu ihtimaller içinde en muteber olanı ise, kadir gecesinin ramazanın son onunda, tek gecelerde ve büyük ihtimalle 27’nci gece olmasıdır.
Kur’an-ı Kerim’in Peygamber A.S.’a indirilişinin başlangıcı, ramazanın 17’nci gecesinde olmuştur. Demek ki o yıl kadir gecesi, 17 ramazana rastlamıştı. 
Aslında kadir gecesinin, Rasul-i Ekrem A.S. Efendimiz’e tamamen gizli kaldığı da düşünülemez. Ancak fazla açıklanmasına izinli olmadığından, kesinlik ifade etmeyen, teşvik ve ümit veren açıklamalarla yetinmiştir.
İmam-ı Azam Rh.A. Hazretleri’nin kanaatine göre de, kadir gecesi yıl içinde farklı aylar ve gecelerde dönmektedir. Çoğunlukla ramazanın son onunda ve muhtemelen 27’inci gecesinde olsa da böyledir. Hadis-i şeriflerde ümit ve tavsiye olarak işaret edilen kadir geceleri, Rasulullah A.S.’ın yaşadığı farklı yıllara mahsus olmalıdır.

Kadir gecesinin belirtileri
Kadir gecesinin bazı alâmetlerinden söz edilmiştir. O gecenin sabahında güneşin parıltısız olarak, yani çevresinde ışık hüzmeleri görünmeden ve gözü rahatsız etmeden dolunay gibi doğup yükselmesi, o gece havanın nisbeten ılıman olması gibi. Ayrıca, karanlık yerlerden dahi nurlar parladığını farketmek, o gece yapılan duaların kabul olduğuna şahit olmak gibi haller de bu belirtilere dahil edilmiştir. 
Bu gecenin özel alâmetlerini farketmek, elbette herkes için mümkün değildir. Ancak ilâhi lütuf ve manevi keşifle birşeyler görülüp sezilebilir. Bununla beraber, o gece olağanüstü şeyler görüp ibadetten uzak kalmaktansa, hiçbir şey görmediği halde dua ve ibadet halinde olmak elbette daha iyidir.
Kadir gecesini iyilik ve ibadetle ihya ederek araştırmak müstehap olduğu gibi, o geceyi zamanında farkeden kimsenin bu müşahedesini fazla açığa vurmadan gizlemesi, Allah’a şükür ve duada bulunması da müstehaptır.
Kadir gecesini takib eden gündüz de, cuma gecesi ve gününde olduğu gibi hayır ve ihya bakımından o geceye dahil sayılır. 

Kadir gecesinin ihyası
Bu geceyi ihya etmekten maksat, bir saat dahi olsa gecenin bir kısmının ibadetle, canlı ve uyanık geçirilmesidir. Kur’an ve hadis okuma, dua ve tevbe, tesbihat ve salâvat, dini sohbetler, gece namazı ve kaza namazları başta olmak üzere, Allah rızası için daha başka iyilik ve güzelliklerle, bu mübarek geceden mümkün mertebe faydalanmaya çalışmalıdır. Bu gece, duaların pek makbul oduğu bir gecedir.
Kadir gecesi ümidi ve niyetiyle geceyi ihya eden, o geceye denk gelmese bile elbette bol sevaba kavuşur.
Bu geceye mahsus, özel bir namaz ve ibadet şekli yoktur. Kadir gecesi namazı olarak, yatsıdan sonra bir nafile namaz kılınması öteden beri hoş görülmüş bir adet ise de, güvenilir kaynaklarada bu konuda bilgi mevcut değildir. Öyleyse herkes istediği gibi nafile namaz kılabilir. Kaza namazı borcu olanın ise, bolca kaza namazı kılması daha uygundur. Ramazanın son on gecesi, kadir gecesine rastlama ümidiyle ayrı bir öneme sahiptir ve ibadetlerle ihyası müstehaptır.
Kadir gecesi, akşam ve yatsı namazlarını cemaatle kılmakla veya yatsı ve teravihin kılınmasıyla kısmen ihya edilmiş olur. Yatsı ve sabah namazının cemaatle kılınması da böyledir. Tabii ki gecenin çoğunu veya tamamını ibadetle ihya etmek çok daha güzeldir.
Hanımların namazları vaktinde kılıp, gecenin diğer amel ve adabını kollamakla; namaz kılma imkanı olmayan mazeretli kimselerin de ibadet niyetiyle dini eserler okuma, dinleme, tefekkür, dua, zikir ve tevbe gibi hallerle gecenin hakkını verip, hissedar olmaları mümkündür.
Kadir gecesindeki sevaplar, bu gece açıktan bilinmese de bin aylık sevaba denktir. Ancak açıkça bilinseydi, bu gecenin günahları da bin aylık olurdu. Şu halde bundaki gizlilik büyük bir nimettir.
       Yusuf Özcan /Semerkand




"Söz manadan, mana da sözden ayrı değildir. Tıpkı tenin candan (ruhtan) ayrı olmadığı gibi"

 


Saat ve Tarih: 04:28 , 16/9/2009
Yorumlar (0) | Yorum Yaz | Baglantı

Kadir Suresi, Okunuşu ve Anlamı



Kadir Suresi, Okunuşu ve Anlamı

القدر

بسم الله الرحمن الرحيم
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Rahmân ve rahîm olan Allah’ın adıyla.

إِنَّا أَنزَلْنَاهُ فِي لَيْلَةِ الْقَدْرِ
1. İnnê enzelnâhü fî leyletilkadri
1. Doğrusu Biz, onu (Kurân’ı) Kadir gecesinde indirdik.

وَمَا أَدْرَاكَ مَا لَيْلَةُ الْقَدْرِ
2.Ve mê edrâke mê leyletülkadri.
2. Kadr gecesinin ne olduğunu bilir misin sen?

لَيْلَةُ الْقَدْرِ خَيْرٌ مِّنْ أَلْفِ شَهْرٍ
3. Leyletülkadri hayrun min elfi şehrin.
3. Kadr (Kadir) gecesi; bin aydan daha hayırlıdır.

تَنَزَّلُ الْمَلَائِكَةُ وَالرُّوحُ فِيهَا بِإِذْنِ رَبِّهِم مِّن كُلِّ أَمْرٍ
4. Tenezzelülmelêiketü verrûhu fîhê biizni rabbihim min külli emrin
4. O gece Rab’lerinin izniyle Ruh ve melekler, her türlü iş için iner de iner…

سَلَامٌ هِيَ حَتَّى مَطْلَعِ الْفَجْرِ
5. Selêmün hiye hattê matla’ıl fecri
5. Artık o gece bir esenliktir gider… Tâ [ki] tan ağarana kadar


Saat ve Tarih: 06:55 , 15/9/2009
Yorumlar (0) | Yorum Yaz | Baglantı

Vizeli Alaaddin Ali Hazretleri

"Bulmak değil imiş bilmek,
Bilmek değil imiş bulmak,
Evliyaya gönül vermek
Rengine boyanmak imiş. "
(Kaygusuz)

 


Bu mısraların sahibi olan "Kaygusuz", 15. asırda yaşamış ve şathiyyeleri ile meşhur Kaygusuz Abdal değil. Ondan sonra bir Asır dünyadan Geçip gitmiş, Bayramı meşayıhından Vizeli Alaaddin Ali isimli bir zat bu. Öteden beri halk arasında söylenegelen Yunus tarzı ilahileri var. Yukardaki dörtlüğü de onun böyle çok bilinen ve "Maksut cihana gelmekten / Kişi Rabb'in bilmek imiş / Rabb'ini bilmekten murat / Evliyasın bulmak imiş" diye başlayan ilahisinden aldık.
Allah'a Kulluk edelim diye gönderildik bu dünyaya. Kur'an-ı Kerim'inde, "Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım." Buyuruyor Cenab-ı Rabb'ül-Alemin. Ibadet, ibadet edilenin bilinmesine bağlı olduğu için tasavvuf ehli bu ayetteki "ibadet etsinler" ibaresini, "tanısınlar, bilsinler" şeklinde anlamayı tercih etmiş. Kaygusuz'un "kişinin dünyaya gelmesinden maksat Rabb'ini bilmesidir" demesi bu tefsirin ifadesi aslında. Öyle ya da böyle, ibadet veya bir teslimiyeti ve itaati gerektiriyor her şeyimizle Mevlâmızın mülkiyetinde Bulunduğumuz şuuru içinde tam Kulluk. Nefsin, Şeytanın, dünyanın bütün aldatıcılığına rağmen Allah Tealâ'dan gafil olmamakla, O'nun her yerde hazır ve Nazir olduğunu bilmekle ulaşılabiliyor bu mertebeye. Bu sebeple büyükler, "Allah'ı Rabb olarak göremeyen, hakkıyla kul olamaz." Diyorlar.
Ne zaman nihayetleneceğini bilemediğimiz dünya yolculuğumuzda Sırat-ı müstakim üzere olmak, Allah'ı bilmeye ve sürekli hatırlamaya bağlı. Kolay değil, çünkü bu bir imtihan aynı zamanda. Nefsin hevasına kapılmak var, masivaya takılmak var, unutmak var, şaşırmak var. Bunlar varsa, yol bilenlerin kılavuzluğuna da ihtiyaç olmalı. Cenab-ı Hakk'ın lutfu ile vahyin ve sünnet-i seniyyenin Isiginda insanlara yol gösteren mürşid-i kâmilleri, peygamberlerin varisi alimleri, Allah'ın dostlarını bulmak gerekiyor. Böyle kimseler Kur'an'da "evliyaullah", yani "Allah'ın velileri, O'nun dostu, O'na en yakın ve sadık Kullar" olarak niteleniyor.
Evliyaullahı bulup yakınlarında olmak, "Onları GÖRENLER Aziz ve Celil olan Allah'ı hatırlarlar" hadis-i şerifinde ifade buyurulduğu üzere zikrullaha vesiledir. Lakin Allah'ın evliyasını bulmakla Allah'ın Tealâ'yı bilmek arasındaki münasebet bundan ibaret değildir. Marifet-i Bari, evliyaullahı bilmenin ve bulmanın da ötesinde ona gönül vermekle TAHAKKUK edebilecek bir mazhariyettir. Bilmeden, bulmadan gönül verilmez Gerçi, ama gönül verilmeyecekse bilmenin ve bulmanın bir manası da olmaz. Kaygusuz, onun için meselenin bu tarafına dikkat çekiyor önce; ", bulmak değildir" diyor bilmek. Yani falanca yerde bir Allah dostunun varlığını öğrenmiş Olmanız, velayetin alametlerini Bilmeniz, bir Mürşide bağlanmanın gerekliliğini İkrar etmeniz, gidip o veliyi bulmayınca işe yaramıyor. Bütün bu bilgiler sizin halinizi değiştirmeye yetmiyor; bal demekle Ağız tatlanmıyor çünkü. "Bulmak da bilmek değildir Fakat öte yandan". "Ol mahiler ki derya içredir, deryayı bilmezler" misali, Allah dostlarının yakınında, çevresinde bulunan güzel bir kimse, neye sahip olduğunun farkına varamayabiliyor. Yahut zahiren bulmuş gibi görünüyor da tam manasıyla teslim olup gönlünü veremiyor.
Hakikaten bilmenin de bulmanın da alameti "gönül vermek" tir. Gönül vermek; Aşkla sevmek, Hesapsız Bağlanmak, tereddütsüz teslim olmaktır. Evliyaya gönül veren kişi kendi iradesini terk eder, mürşidinin iradesine tabi olur. Gönül vermek, Aşkla sevmek hal iledir, lafla olmaz. Delili, mürşidinin rengine boyanmaktır. Aşk meşk de varsa, yani Karşısındaki örneğe benzeme, onun gibi olma çabası da vardır. Bu sebepledir ki Allah, dostlarını gönülden sevenler onların hayat tarzını benimser, onlar gibi yaşamaya gayret eder, dinin emir yasak çizgisinin dışına çıkmaz, sünnetlere titizlikle Uyar, istikametini bozmaz. Böyle olmakla birlikte Allah'ı bilmeye imkan tanıyan "gönül verme" ameliyesi, bu iki halin arasındaki, yani gönül vermenin sebebi () neticesi (sevdiğine benzemek ile) arasındaki bir tezkiye yahut tasfiye işlemidir sevmek.
Allah Teâlâ kuru bilgi ile değil "marifet" ile bilinir. Marifet ise dili, kalbi, zihni, nefsi .. Hak'tan başkasıyla meşgul etmemekle, yani hal ile ve Allah'ın veli kullarından tahsille öğrenilir. Daha mühimi marifet Kalpte yahut gönülde olur. Fakat gönlün marifete açılması, arızalarının giderilmesine, temizlenip ilahi tecellilere mahzar olabilecek bir saflık ve berraklığa kavuşmasına bağlıdır. Günahlarla kararmış, Masiva ile daralmış, süflî arzularla kirlenmiş gönüllerde marifet de olmaz, esma ve sıfat tecellisi de. Gönül Allah'ın evidir, insan Allah'ı orada bulur ama "Padişah konmaz soroyo, hane mamur olmadan" denilmiştir.
   Işte kişinin evliyaya gönül vermesi, temizlenmek ve tamir edilmek üzere gönlünü Allah Dostlarına tevdi etmesidir. Gönüller ancak onların elinde yıkanır, arınır, marifetullaha uygun kıvama getirilir. Gönüller ancak Allah dostlarının himmetiyle Beytullah olur.
 




"Söz manadan, mana da sözden ayrı değildir. Tıpkı tenin candan (ruhtan) ayrı olmadığı gibi"


Saat ve Tarih: 03:57 , 12/9/2009
Yorumlar (0) | Yorum Yaz | Baglantı

SEÇME HADİSLER VE HZ.LOKMAN'IN VASİYETİ

 

SEÇME HADİSLER VE HZ.LOKMAN'IN VASİYETİ

Muhammed b. Huveytib’ten rivayet edildiğine göre, Hz Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Kulun kendisine verilen şeye razı olması, ona verilen en büyük hayırlardan birisidir.”

Meşhur bir hadiste Resûlullah’ın (s.a.v) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “İslam’a hidayetedilen, kendisine yeterli miktar rızık verilen ve buna rıza gösteren kula müjdeler olsun.”

Yine Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur:“Kim, Allah’ın kendisine takdir ettiği az rızka razıolursa, Allah da onun az ameline razı olur.”

Ehl-i Beyt yoluyla gelen bir hadiste Allah’ın Resûlü (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Allah, kulunu sevdiği zaman ona bela verir. Başına gelene sabrettiği zaman onu diğerkulları arasından seçer; rıza gösterdiği zaman özel dostluğuna alır.

**Allah’tan razı olmak, halka merhamet etmek, kalbin temiz olması, müslümanlara nasihattabulunmak ve nefsin cömertliği gibi ahlaklar, sıddıklar içindeki “Ebdal”ın seçkin velilerin makamıdır.

** “İsrailoğulları, Hz. Musa’ya: “Rabbinden öyle bir şey iste ki, onu yaptığımız zaman bizden razıolsun.” dediler. Hz. Musa, Allahu Teala’ya şöyle yakardı: “Allah’ım ne dediklerini biliyorsun.”dedi. Allahu Teala: “Ey Musa! onlara söyle benden razı olsunlar ki, ben de onlardan razı olayım.”buyurdu.

Resûlullah’tan (s.a.v) rivayet edilen şu hadis, bunu desteklemektedir: “Kim Allah katındaki değerinin ne olduğunu öğrenmek istiyorsa, Allah’ın kendi yanındaki yerine bir baksın. Kul,kalbinde Rabbini ne kadar yüceltiyor ve seviyorsa, Allah da ona o kadar değer verir.”

“Kıyamet günü olduğu zaman Allah, ümmetimden bir topluluğa kanatlar verecek,onlar kabirlerinden bu kanatlarıyla cennete uçacaklar. Orada gezecekler ve istedikleri şekildeeğlenecekler. Melekler kendilerine: Siz hesap gördünüz mü?” diye soracaklar. Onlar, “Hayır,hesabı görmedik.” diyecekler. Melekler: “Sırattan geçtiniz mi?” diye sorduklarında: “Biz sıratıgörmedik.” diyecekler. “Cehennemi gördünüz mü?” diye sorulacak. Onlar “Hayır, biz bir şey görmedik.” diyecekler. Kendilerine: “Peki siz kimin ümmetindensiniz? diye soracaklar. Onlar: “Biz Muhammed’in ümmetindeniz.” diyecekler. Melekler: “Allah için söyleyiniz, siz dünyadanasıl bir amel işlediniz de bu makama yükseldiniz? Diye sorduğunda, onlar: “Bizde önemli iki özellik vardı. Allah rahmeti ve fazlı ile bizi bu dereceye ulaştırdı.” Melekler: Onlar ne idi? diye soracaklar; onlar: “Biz yalnızken bile Allah’a karşı günah işlemekten haya ederdik ve Allah’ın bizim için taksim ettiği az şeylere razı olurduk.” O zaman melekler:“Bu nimetler gerçekten sizin hakkınızdır”diyecekler.

 Lokman (a.s) oğluna yaptığı bir vasiyetinde, rızayı tevhide denk tutarak şöyle demiştir: “Yavrucuğum, sana, seni Allah’a yaklaştıracak ve O’nun gazabından uzaklaştıracak hasletleri tavsiye ediyorum: Birincisi, Allah’a ibadet ederek, O’na hiçbir şeyi ortak koşma.

İkincisi, hoşlandığın ve hoşlanmadığın her şeyde Allah’ın kaderine razı ol. Yine lokman (a.s), başka bir seferinde şöyle vasiyette bulunmuştur: “Kim Allah’a tevekkül eder ve Allah’ın kaderine razı olursa, o kimse imanının hakkını vermiş;el ve ayak ile yapılacak bütün hayırları kazanmış ve işlerini düzeltecek bir ahlakla ahlaklanmış olur.”


Saat ve Tarih: 02:49 , 12/9/2009
Yorumlar (0) | Yorum Yaz | Baglantı

HİKMET EHLİ ZATLAR BUYURUYOR Kİ:


 


Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Zamanın birinde, yeni evlenen gencin biri, ilim öğrenme hevesiyle köyden ayrılır.

      Uzun bir yolculuktan sonra şehre varıp medrese ararken, işçiye ihtiyacı olan bir zenginle karşılaşır. Zengin iyi para verince, niyetini bozup onun yanında çalışmaya başlar. 20 yıl bunun yanında çalışıp, üç bin dirhem para biriktirir. Sonra köyüne dönmeye karar verir


        Yolda, konakladığı bir yerde biri,
(Bende öyle bir nasihat var ki, bunu alan dünyada ve ahirette rahat eder; fakat bedeli bin dirhem) der.
        Adam, (Evden ilim öğrenmek için çıkmıştım, bunu öğrenemedim, bari bu nasihati alayım, kalan iki bin dirhem bana yeter) deyip, buna bin dirhem vererek, karşılığında, (Kaza ve kaderde ne varsa o olur! Kaderde olandan başkası başa gelmez) nasihatini alır.

       Yoluna devam eder. Başka bir konak yerinde, yine böyle birisiyle karşılaşır.
        Bu da, (Bende öyle bir nasihat var ki, bunu alan dünyada ve ahirette rahat eder; fakat bedeli bin dirhem) diye bağırıp durur.
       Adam, (Bin dirheme de, bunu alayım, kalan bin dirhem bana yeter) deyip, bin dirhem de ona vererek, karşılığında, (Gönül kimi severse, güzel odur! ) nasihatini alır.

       Yoluna devam ederken, başka bir konaklama yerinde yine birine rastlar.
       Bu kişi de, (Bende öyle bir nasihat var ki, bunu alan dünyada ve ahirette rahat eder; fakat bedeli bin dirhem) diye bağırıp duruyor.
       Adam, bu sefer kendisiyle mücadeleye başlar. Bir yandan ilim öğrenememenin acısı, diğer yandan kalan son para!
Sonunda ilim öğrenme sevgisi ağır basar, tekrar çalışır kazanırım diyerek, bin dirhem de ona vererek,
karşılığında, (Hoşlanmadığın, uygunsuz bir durumla karşılaştığın zaman acele etme! ) nasihatini alır.

Yoluna devam eder. Yolda bir kalabalıkla karşılaşır. Yanlarına vardığında derler ki: (Şu kuyunun içinde bir deli var, yanında da bir kız var. Köyümüzün suyunu kesti. Kim içeri girerse öldürüyor. Bizi bu sıkıntıdan kurtarana, şu çömlekteki altınları vereceğiz.)

Adamın aklına birinci nasihat olan, (Kaza ve kaderde ne varsa o olur) sözü gelir. Kuyuya iner. Deli, (Sana bir soru soracağım bilirsen suyu açacağım. Bu kız mı güzel, yoksa şu kurbağa mı? ) diye sorar.
İkinci nasihat hatırına gelir, (Gönül kimi severse güzel odur) der.
     Deli, (Aferin sana! Şimdiye kadar hep, bu kız güzel dediler, bilemediler, sen bildin) der.
     Deli, kurbağayı sevdiği için, bu söz hoşuna gider, suyu açar. Adam da, önceki parasından çok fazla olan altınları alıp köyüne döner.

Evinin penceresinden baktığında, içeride hanımının yanında genç birini şakalaşırken görür. Hemen bıçağına sarılır.
     Bu sırada, üçüncü nasihat olan (Acele etme! ) sözü hatırına gelir. Bıçağı gizleyerek, kapıyı çalar. Hanımı kapıyı açınca, yanındaki gence, (Bak oğlum, baban geldi) der...

                                                          

"Biz dünyaya anlaşılmak için değil anlamak için geldik.
Anlaşılamamanın üzüntüsünü duyacağımız yerde bütün ruhumuzla başkalarını anlamaya çalışsaydık hayat ne kadar güzel olurdu."

 

vuslatgülü       
  
                               



Saat ve Tarih: 12:48 , 10/9/2009
Yorumlar (0) | Yorum Yaz | Baglantı

Ahir zamanda genç olmak

Ahir zamanda genç olmak
 

Ahir zamanda genç olmak, bir bakıma, herşeyin maddeye indirgendiği bir çağda, maddenin olanca ağırlığı ve duygusuzluğu ile üzerine çöktüğü bir karabasan yaşamaktı. Lisede yahut üniversitede okuyan yahut şu veya bu işyerinde çalışan veyahut çalışacağı iş arayan bir genç, genç olarak heveslerin ve heyecanın zirveye tırmandığı bir süreci yaşarken, her gün bir üst modeli çıkan arabaların metalik ağırlığı altında eziliyordu meselâ. İnsanların araba modeli, gömlek markası ve beden ölçüsü ile değerlendirildiği bir zamandı yaşanan. 
 
Gençliği cinselliğe, genç kızlığı sarı saçlı beyaz tenli 1.70’lik manken görüntüsüne, delikanlılığı ise asgari 1.75’lik atletik bedene ve spor arabaya indirgeyen hakim anlayışın yol açtığı sorunların her biri, başlıbaşına bir inceleme konusuydu. O sorunların her biri, dünyanın her yerinde her gün binlerce, yüzbinlerce, hatta milyonlarca genci mutsuz ediyor; binlerce, yüzbinlerce aileyi kavga, öfke ve gözyaşı içinde mutsuzluğa sevkediyordu. Babası kendisine Reebok ayakkabı alamadı diye intihara yeltenen gençlerin olduğu bir dünyadaydık da, bu dünyanın bir ayakkabıyı uğrunda intihara teşebbüs edilecek hale nasıl getirdiğini analiz edebilmiş miydik? 
 
Oysa, birilerine kalsa, liseli Neşe’nin sorunu ‘kepek sorunu’ndan ibaretti. Filan şampuan üç artı bir formülüyle bu sorunu çözerdi. Genç dediğin, bir cep telefonuyla özgür olur, bir şişe kola’yla kolayca özgürlüğün tadını bulur, karşısındaki insana değil, arabasına veyahut blucinine aşık olurdu! 
 
Bırakalım ötesini; sadece bu örnekler dahi, ahir zamanda genç olmanın zorluğunu ilk elden bildiren işaretlerdi. 
 
Bütün bir toplumun şirkten yana durduğu bir zamanda hidayet üzere kalabilmiş Ashab-ı Kehf’in tamamının genç olması bir tesadüf müydü? Yoksa, şartlar ne kadar ağır, küfür, şirk ve şehevât ne kadar baskın olursa olsun, bunların üstesinden gelerek hakikati bulmanın imkânına, ve bu imkâna en yakın olanın herşeye rağmen gençler olduğuna dair bir ders, iz, işaret veya telmih yok muydu bu sûrede? 
 
Evet, vardı. İçtenlikle ve ısrarla aramayı sürdüren bir gencin en ümitsiz şartlarda dahi aradığını bulabileceğine dair bir ders, bu sûrede kesinkes vardı. Hem, Resûl-i Ekrem’in (a.s.m.) Deccal fitnesine karşı ümmetine bu sûreyi tavsiye buyurmasının elbette bir anlamı ve hikmeti olmalıydı. 
 
Bu ülkede, üzerine kapı kilitlense, kendisine deli muamelesi yapılsa dahi namazından vazgeçmeyen; ulaşabildiği ve ancak gizlice okuyabildiği kitaplar saklandığı yerlerden bulunup yakılsa dahi iman yolunda yolculuğunu sürdürebilen genç erkekler; üniversite kapısında binbir mihnetle yüzyüze kalabileceğini bildiği ve ailesinde tek bir mesture olmadığı halde Rabbinin rızasını gözeterek örtünebilen genç kızlar bulunuyor. 
 
Ahir zamanda genç olmak zor, biliyorum. Ahir zamanda mü’min genç olmanın daha kolay olmadığını da biliyorum. Ama doğuda batıda yaşanıp nazarımıza ilişen böylesi milyonlarca örnek, bize ‘zor’ olanın ‘imkânsız’ da olmadığını açıkça gösteriyor. 
 
Bin türlü engeli aşıp hakikati bulabilmiş her bir gence, ‘ahirzaman evliyası’ gözüyle bakalım istiyorum. 
 
Zira, ahir zamanda genç olmak, ateşler içinde olmaktır. Ahir zamanda mü’min genç olmak, ateşler içinde yanmamaktır. 
 
Ahirzamanda mü’min genç, ateşler içinde İbrahim misalidir açıkçası. Firavun sarayındaki Musa, çağın Züleyha’ları karşısında Yusuf misalidir. 
 
Ve, ateşler içinde İbrahim’i yakmayan, Firavun sarayında Musa’yı saptırmayan, Züleyha karşısında Yusuf’u kandırmayan sırra erildiğinde, ahir zamanda mü’min genç olmanın yolu elbette görülecektir. 
 
Zafer Dergisi

 


Saat ve Tarih: 12:44 , 13/8/2009
Yorumlar (0) | Yorum Yaz | Baglantı

Salât ve selam Senin içindir 'Ey Nebî!'

Salât ve selam Senin içindir 'Ey Nebî!'

Efendiler Efendisi’ne (sas) her fırsatta salât u selam getirmemiz ona karşı vefamızın gereğidir. Çünkü, salât u selamlarla onu her anışımız, hem onun peygamberliğini bir tebrik, hem getirdiği saadet-i ebediye müjdesine karşı bir teşekkür ve hem de bildirdiği fermanlara itaatimizi ve biatımızı yenilememiz manasına gelmektedir.
Efendiler Efendisi’ne salât u selâm okumakla, ahd-ü peymanımızı yenilemiş, ümmeti arasına bizi de dahil etmesi isteği ile kendisine müracaat etmiş oluyoruz. “Seni andık, Seni düşündük; Allah Teala’ya Senin kadrini yüceltmesi için dua ve dilekte bulunduk” demiş ve “Dâhilek ya Rasulallah / Bizi de nurlu halkana al ey Allah’ın Rasulü!..” talebimizi tekrar ederek onun engin şefkat ve şefaatine sığınmış oluyoruz.

Salât u selama Efendimiz’den daha çok biz muhtaç bulunuyoruz. Ona müracaatımızla mevcudiyetini, büyüklüğünü kabullenmiş ve küçüklüğümüzü, hiçliğimizi ilan etmiş; aczimiz ve fakrımızla beraber, şiddetli ve çok büyük bir günün endişesiyle melce ve mencâ olarak Resul-ü Ekrem’e dehâlet etmiş, arz-ı ihtiyaç ve arz-ı halde bulunmuş oluyoruz.

“Salât”, tebrik, dua, istiğfar, rahmet gibi anlamlara gelmektedir. Salât kelimesinin çoğulu “salavât”tır. Kur’ân’da buyurulur ki: “Allah ve O’nun melekleri Peygamber’e hep salât ederler. Ey mü’minler, siz de Ona salât (ve dua) edin ve samimiyetle selam verin.” (Ahzab, 33/56) Bu âyeti kerimeyle, Peygamberimize salât ve selamlar getirip hürmetlerini arz etmek her müslümanın yapması gerekli olan bir görevdir. Her müslüman en azından “Âllâhümme salli alâ Muhammed - Allâhım rahmet ve bereketin Efendimiz Hazreti Muhammed üzerine olsun” diyerek salât getirmek mecburiyetindedir.

Efendimiz, “Yanında benim adım anılıp da bana salât getirmeyen kişinin burnu sürtülsün, hakarete uğrasın.” buyurmuştur. Bu hususta; bazı alimler, “Hz. Peygamber’in adı ne kadar anılırsa anılsın bir defa salât edilmesi yeterlidir.” derken, alimlerin çoğunluğu ise, “Efendimiz’in adı her anıldığında salât u selam getirilmesi gereklidir.” demiştir. Bazıları, insanın, ömründe bir kere salât u selam getirmesinin vâcib olduğunu söylerken, İmam Şâfi gibi kimseler de nâm-ı celil-i Muhammedî her anıldığında hemen salât u selamla Ona senâda bulunmak gerektiği kanaatindedirler.

Salât u selam meselesine vefa borcu nazarıyla bakmak lazım. Efendimiz’e karşı borçluyuz. Allah, bazılarımız için ağır gelebilecek şekilde her an o borcu ödüyor olma şuuru içinde bulunmakla bizi mükellef kılmamış. Her an O’nu hatırlıyor olma, O’na hiç durmadan salât u selam getirme teklifinde bulunmamış. Fakat, biz zaten O’nun getirdiği dinin hükümlerine riayet ettiğimizde bir yönüyle O’na karşı medyuniyetimizi de sürekli dile getirmiş oluyoruz. Günde beş defa minarelerimizden olduğu gibi gönüllerimizden de yükselen ezanımızı düşünelim. Her namaza yürüyüşümüzde, “Gök nûra gark olur nice yüz bin minareden, Şehbâl açınca rûh-u revân-ı Muhammedî; Ervah cümleten görür “Allahu Ekber”i, Aks eyleyince arşa lisân-ı Muhammedî.” (Yahya Kemâl) sözlerinin hakikatini seslendiriyor ve önce ezanla vefamızı ilan ediyoruz.

Zât-ı Uluhiyet’in yanında Efendimizin nâm-ı celîlini de anıyoruz. “Lâ ilahe illallah”ın, “Muhammedün rasûlullah “tan ayrılamayacağını, şehadetin ancak ikisini beraber söylemekle gerçekleşmiş olacağını gösteriyoruz. Üstad Hazretleri’nin de Mektubât’da belirttiği gibi, kelime-i şehadetin iki kelâmının birbirinden ayrılamayacağını, onların birbirini tazammun ve isbat ettiğini, biri birisiz olmayacağını ifade ediyoruz. Evet, madem Peygamberimiz (aleyhissalâtü vesselâm) Hâtemü’l-Enbiyadır, bütün enbiyanın vârisidir. Elbette O, bütün vusûl yollarının başındadır. Onun cadde-i kübrâsından hariç hakikat ve necat yolu olamaz. Umum ehl-i marifetin ve tahkikin imamları, Sadi-i Şirazî gibi derler: “Ey Sâdî! Muhammed’i (sallallahu aleyhi ve sellem) örnek almadan bir kimsenin selâmet ve safâ yolunu bulması imkânsızdır.”

Gözümüz Seninle aydın Ya Resulallah

Cenabı Hakk’ın isminin yanında Efendimizin de adının bulunmasıyla alakalı Endülüslü büyük alim Kadı Iyaz, Şifa-i Şerif’inde şunu nakleder: Hazreti Âdem, kendisine yasaklanan meyveden yedikten sonra Cenâbı Allah’a Efendimiz’i şefaatçi ederek yalvarmış; “Muhammed hürmetine beni affet!” demiştir. Allah Teâlâ’nın, “Sen Muhammed’i nereden biliyorsun?” sorusuna karşılık da, “Ben, Cennet’in kapısında ‘Lâ ilâhe illallah, Muhammedun rasûlullah’ yazısını gördüm. İsmi, Senin İsm-i Şerifi’nin yanında anılan biri, Sen’in yanında en kıymetli olsa gerek!” şeklinde cevap vermiştir. Bazı kitaplarda rivayet edildiğine göre, ezanı işiten kimse, birinci “Eşhedü enne Muhammeden Rasûlullah” denilince: “Sallallahu aleyke ya Rasûlallah = Allah sana salât etsin, ey Allah’ın Peygamberi!” der. İkinci defa, “Eşhedü enne Muhammeden Resûlullah” denilirken de “Karret aynî bike, ya Rasûlallah = Gözüm seninle aydın oldu/olsun, ey Allah’ın peygamberi!” der. Bunları söylerken de, baş parmaklarının uçlarını öperek gözlerine sürer ki, bunun müstahab olduğu ifade edilir. Gözüm seninle aydın oldu... ne güzel bir söz. Hani, Türkçemizde “göz aydınlığı” tabirini kullanırız.. çocuğu doğana, oğlu askerden gelene, evladını evlendirene... hep “gözünüz aydın olsun” deriz ya!. İşte “Karret aynî bike ya Rasûlallah” sözünün karşılığı da aynı manadır. Yani, onun nam-ı celilinin her ilan edilişinde âdetâ yeni bir viladete, yeni bir vuslata ve bambaşka bir şeb-i arûsa şahit oluyor gibi “Ya Rasûlullah, Seninle gözümüz aydın oldu” deriz: Sen geldin her şey karanlıktan kurtuldu, her varlık ışığa gark oldu. Sen geldin, gözlerimizin içi aydınlandı, kalbimiz aydınlandı, dünya aydınlandı, ukbaya giden yollar aydınlandı. Sen geldin, yürüdüğümüz yollar nurlandı, adımımızı atacağımız, ayağımızı basacağımız yerler aydınlandı.

 


Saat ve Tarih: 03:13 , 29/3/2009
Yorumlar (0) | Yorum Yaz | Baglantı

99 isimde ki müthiş sırlar!

        99 isimde ki müthiş sırlar!

 

Allah'ın 99 ismini zikretmek insanın gündelik hayatını değiştiriyor. Akademisyenler bu görüşü doğruluyor.


Akademisyenler ve doktorlar bu konuda hemfikir. Mesela sabırsız biri 'Ya Sabır' çekerek sabırlı olmayı başarabilir. Peki hangi ismi, günde kaç kez ve hangi halimiz için zikretmemiz gerekir? Zaman'dan Dilek Güray konunun uzmanlarına sordu...

Her ismin kainatta bir karşılığı var

Prof. Dr. Abdulaziz Hatip (Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Öğretim Üyesi): Bazı müfessirlere göre "Âdem'e öğretilen isimler" de Esmâ-i Hüsnâ'dır. Yani bu mübarek isimlerin her biri kâinattaki bir fennin, bir ilim dalının hakikat ve temelini teşkil eder. Meselâ, hukuk ve adalet ilmi Adl ismine, iktisat ilmi Rezzak ismine dayanır. Böylece Hz. Adem'e, bütün ilmî ve fennî kemâlât, inkişaf ve terakkilerin özü, çekirdeği ve yeteneği tevdi edilmiştir. Adem neslinin geliştirdiği bütün maddî ve kevnî terakkiler, bu ilk öğretimin güzel meyveleridir. Meleklere karşı insan nev'i olarak bize üstünlük kazandıran da budur.

Genç ve diri kalmak için El-Hayy...
Dr. Ender Saraç (Ayurveda uzmanı): Dünya gezegeninde her şey sonuçta bu 99 ismin tecellisidir. İnsanlarda bu esmaların tecellilerini farklı şekillerde görüyoruz. İnsanlar kendi üzerlerinde hangi esmaların tecellilerini görmek istiyorlarsa onu vird edinebilirler. Ama bazı esmalar kokteyl halinde zikredilebilir. Bu da sinerjik bir etki bırakır. Mesela 'Er-Rahman Er-Rahim, Ya Fettah Ya Rezzak beraber çekilebilir. Bir de benim çok sevdiğim bir anti ageng esması var. El-Hayy... Genç ve diri kalmak için çekilebilir.

İnsanoğlu, bu isimlere muhtaçtır
Süleyman Sargın (Kürsü sayfası editörü): İnsan Esmâ-i İlahiye ile devamlı bir münasebet içindedir. Onun Esmâ-i İlahiye'ye dayanarak, kendisinde hâkim olan ismi vird edinip her gün çekmesi, o insanın dualarının kabulüne ve mânevî terakki adına ilerlemesine vesile olabilir. İnsan, Allah'ın sıfatlarını bildiren isimlere muhtaçtır. Kişi, çeşitli durumlarda vaziyetine en münasip olan bir ismiyle Rabb'ine niyazda bulunmak ister. Bu isimlerin olmaması halinde insanın O'nunla irtibatı eksik kalır.

 http://www.haberdem.com/haber/24141/99-isimde-ki-muthis-sirlar.html




Saat ve Tarih: 02:51 , 22/11/2008
Yorumlar (0) | Yorum Yaz | Baglantı

İSLAMDA EVLİLİK

 

 

İslam'da Evlilik

İslam Dini, her sahada olduğu gibi evlilik konusunda da ince eleyip sık dokumaktadır.

Aile yapısı ne kadar sağlam olursa, toplum o denli sağlam ve sağlıklı olur.

 Sağlam ve sağlıklı, huzurlu ve mutlu, kalıcı ve sürekli, tutarlı ve dengeli bir toplum hedefleyen İslam, bu toplumu oluşturan ailelerin kuruluşunda izlenecek yolu, çok açık bir biçimde ortaya koymuştur.

Kadın olsun erkek olsun eş seçimi, mü'minlerin en çok dikkat etmeleri gereken hususların başında gelmektedir

Herşeyden önce yüce Allah'ı razı etme konusunda, bu durum çok açık bir şekilde kendisini gösterecektir

Böyle bir aile ortamında filizlenip yeşerecek çocuklar da toplumda örnek insanlar olacaklardır

Kur'an'ı Kerim, sağlam prensipler ve temeller üzerine bina edilecek bir evliliğin, hayırlara vesile olacağını bildirmiş, bunun için aynı davaya inanan insanların bir araya gelmelerini istemiştir

(Müşrik kadın) hoşunuza gitse dahi, mü'min bir câriye, müşrik (hür) bir kadından iyidir

(Müşrik erkek) hoşunuıa gitse dahi, mü'min bir köle,müşrik bir adamdan iyidir.ALLAH (c) ise izniyle cennete ve mağfrete çağrıyor Yuvanın huzur, uyum, mutluluk ve karşılıklı

 güvene dayanan prensipler üzerine bina edilmesi için, bu yuvada din unsurunun ön planda olması gerekir

Oysa zenginlik, güzellik, soy-sop gibi unsurlar, hem geçici hem de insanın kibrini artırdığı için, huzursuzluğun temel nedeni sayılmaktadır Peygamber (Kütüb-i Sitte ve İmamı Ahmed'in Müsned'i ile İslam Fıkıh Ansiklopedisi)Diğer birhadisi şerifte de Rasulullah (s.a.v)

"Kadınları güzellikleri için nikahlamayınız, olur ki güzellikleri ahlakça düşmelerine sebep olur

Kadınları dindarlıktan dolayı nikahlayın" (İslam Fıkıhı Ansiklopedisi 9 14)

Kur'an ve Sünnet'in ortaya koyduğu esaslardan anlaşılacağı gibi, sağlıklı bir İslam toplumurıun oluşabilmesi
için,mü'min erkek ve kadınların

birbiriyle evlenmeleri esastır.

Erkek veya kadından birinin, mücadeleci ve davetçi bir Müslüman, diğerinin ise bunun zıddı olması, o mücadeleci Müslüman için en büyük zulüm, İslami esaslara vurulmuş çok büyük bir darbe ve İslami hareketi daha başında iken akamete uğratmaktır Her ne olursa olsun, yeter ki evlilik olayı vukubulsun amacıyla evliliğin yapılmasını, İslam hoş görmemektedir Aksi halde Müslüman, kendi tekerinin önüne kendisi taş koyacak ve kendi kendisini

ALLAH (c.c) yolundan alıkoyacaktır Çünkü, evlilik olayı başka bir şeye benzemiyor ki, beğenmediğin zaman bozup yeniden iyisini yapasın Hiç kimse eşi geçimsiz, kendisini beğenmişin biridir diye, ailesine gidip 'kusura bakmayın bu iyi çıkmadı, bana varsa daha iyi birini verin diye talepte bulunamayacağı için, işi baştan sağlam tutmak en iyisidir.

Müminler, içinde yaşadıkları toplumun değer yargılarını değil, İslami değer yargılarını esas almalıdırlar Bir evlilik olayında, toplumun değer ölçülerine göre değil, ALLAH (c.c) ve Rasulünün ortaya koyduğu değer ölçülerine göre hareket esas olmalıdırc Sapıkların ise Müslüman olmaları şöyle dursun, ALLAH (c.c) ve Râsulü'ne savaş açan kafirler olduğu gerçeğini, Kur'an bize bildirmektedirKim Allah'a ve Rasulüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur Bu uyarıdan hemen sonra gelen ayette, Hz Zeyneb binti Cahş'ın evliliğindeki olumsuz durumlar ortaya konulmakta, uymaları gereken kurallar bildirilmektedir Heva ve heveslerine uymuyor diye, ALLAH (c.c) ve Rasulû nün hükümlerini gözardı edenlerin, Müslüman olmaları mümkün değildirHele bu özelliklere sahip olanların tevhidi görüşte olup olmadıklarını araştırmayanlar, kendi ateşlerini ellerine alarak cehennemin yolunu tutmuşlardır İslami esasların bir bölümünü alıp bir bölümünü bırakanların ise, müşrik olduklarını Kuran'ı Kerim bildirmektedir.

 

"200 yıl sonra en hayırlınız 'hafifü'l-hazz' olanlarınızdır.Sordular: 'Ya Resulullah,nedir bu hafifü'l-hazz?' Efendimiz şöyle cevap verdi:"Ehlü ıyali; çoluk çocuğa az olan kimse"

(HADİS-İ ŞERİF - Ebû Ya'la, Müsnedinde rivayet etmiştir)

Saat ve Tarih: 03:46 , 31/10/2008
Yorumlar (0) | Yorum Yaz | Baglantı

Cuma Gününün Önemi ve Fazileti

 

 

Cuma Gününün Önemi ve
 
Fazileti
 

 

Bu yazida  Cuma'nin en hayirli gun oldugunu, Adem (a.s.)'in yaradilisi, cennete girisi ve cennetten cikarilisinin Cuma gunu oldugunu, guzelce abdest alip Cuma'ya gelen hutbeyi guzelce dinlerse, bir haftalik gunahlarinin bagislanacagini, hutbe esnasinda baska seylerle mesgul olmanin hos olmadigini, Cuma'yi terk edenlerin kalplerinin muhurlenecegini, akil balig olan herkese Cuma gunu boy abdesti almanin gerekliligini, Cuma'ya giderken temiz elbiseler ve kokular surunerek gitmenin iyi olacagini, Cuma icin camiye erken gidenlerin buyuk bas hayvan kurban etmis gibi sevap kazanacaklarini, meleklerin de hutbeyi dinlemek uzere cemaatin arasina katilacagini, Cuma gunu icabet saatinde dua edenin duasinin hemen kabul edilecegini, bu faziletli gunde cok salevat getirmenin gerektigini ogrenecegiz.

 

"Ey iman edenler! Cuma gunu namaz icin cagrildiginizda her turlu dunyevi alisverisi birakip Allah'i anmaya yani hutbeyi dinleyip namazi kilmaya kosun. Eger bilirseniz bu sizin icin daha hayirlidir. Ve Cuma namazi kilinip bittiginde yeryuzune serbestce dagilin ve Allah'in lutfundan rizkinizi aramaya devam edin ve Allah'i namaz disinda da daima gundemde tutun ki mutluluga erisebilesiniz." (Cuma: 62/9-10)

 

Ebu Hureyre radiyallahu anh'den rivayet edildigine gore Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem soyle buyurdu:

 

"Uzerine gunes dogan en hayirli gun cuma gunudur. Adem o gun yaratildi, o gun cennete konuldu ve yine o gun cennetten cikarildi."

 

"Bir kimse guzelce abdest alarak cuma namazina gelir, hutbeyi ses cikarmadan dinlerse, iki cuma arasindaki ve fazla olarak uc gunluk daha gunahlari bagislanir."

 

"Buyuk gunahlardan kacinildigi surece, bes vakit namaz ile iki cuma ve iki ramazan, aralarinda gecen gunahlara keffaret olur."

 

"Bazi kimseler cuma namazlarini terketmekten ya vazgecerler veya Allah Teala onlarin kalplerini muhurler de gafillerden olurlar."

 

* Cuma hutbesi aynen namaz gibidir. Namazda nasil baska seylerle mesgul olmak namazin bozulmasina veya sevabinin azalmasina sebep olursa, hutbe esnasinda da cakil taslariyla, tesbihle veya baska seylerle mesgul olup hutbeyi dinlememek ecrin azalmasina sevabin yok olmasina sebep olabilir.

 

* Muslumanlarin her hafta bulusup ibadet etmesi gerekir. Haftalik Muslumanlarin mesaj alma gununden istifade etmesi ve bu gunu kacirmamasi ve boylece manevi bir cokuntuye ugramamasi icin boyle bir tehdit getirilmistir. Degilse Cuma'yi kucumsedigi ve inkar ettigi icin kilmayan kafir oldugundan dinden cikmis olur. Hataen Cuma'ya gitmeyenler tevbe ve istigfara devam edip Cuma namazina devam etmelidirler.

 

Ibni Omer radiyallahu anhuma'dan rivayet edildigine gore Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem soyle buyurdu:

 

"Biriniz cuma namazina gidecegi zaman boy abdesti alsin."

 

Ebu Said el–Hudri radiyallahu anh'den rivayet edildigine gore Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem soyle buyurdu:

 

"Her balig olan kimseye cuma gunu boy abdesti almak gereklidir."

 

Semure radiyallahu anh'den rivayet edildigine gore Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem soyle buyurdu:

 

"Her kim cuma gunu abdest alirsa ne iyi eder; hele boy abdesti alirsa, o daha iyidir."

 

* Cuma gunu mu'minlerin haftalik bayramlari oldugu, bu munasebetle de camiye tertemiz gusul abdesti alarak temiz kiyafet ve kokularla gitmenin gerekli oldugu vurgulanmaktadir. Terli ve pis kokulu vaziyette Cuma'ya gelip muminleri rahatsiz etmektense namazdan once dus alip tertemiz elbiseleri giyinip gelmek her yonden uygun ve sevabi bol bir harekettir.

 

Selman radiyallahu anh'den rivayet edildigine gore Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem soyle buyurdu:

"Bir kimse cuma gunu boy abdesti alarak elinden geldigince temizlenir, sacini sakalini yaglayip tarar veya evindeki guzel kokudan surundukten sonra camiye gider, fakat orada yan yana oturan iki kimsenin arasini acmaz, sonra Allah Teala'nin kendisine takdir ettigi kadar namaz kilar, daha sonra sesini cikarmadan imami dinlerse, o cumadan oteki cumaya kadar olan gunahlari bagislanir."

 

Ebu Hureyre radiyallahu anh'den rivayet edildigine gore Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem soyle buyurdu:

 

"Bir kimse cuma gunu cunuplukten temizleniyormus gibi boy abdesti aldiktan sonra erkenden cuma namazina giderse bir deve kurban etmis gibi sevap kazanir. Ikinci saatte giderse bir inek, ucuncu saatte giderse boynuzlu bir koc kurban etmis gibi sevap kazanir. Dorduncu saatte giderse bir tavuk, besinci saatte giderse bir yumurta sadaka vermis gibi sevap elde eder. Imam minbere cikinca melekler hutbeyi dinlemek uzere toplulugun arasina katilir."

 

* Cuma gunu Cuma namazi icin camiye toplanma saatinin her zamana ve bolgeye gore ilk vakitlerinden baslayarak imamin hutbeye cikisina kadarki zaman dilimlerinden bahseden bu hadiste Rasulullah'in "Cunublukten dolayi alinan boy abdesti gibi" demesinden de kisinin o gun gonlunu her turlu dis etkilerden koruyup tam bir huzur ve guven icinde Cuma'yi kilabilmesi icin esiyle beraber olduktan sonra boy abdesti almasini uygun gordugu ve bunu da ustun edebi ve nezaketi sebebiyle ancak bu sekilde ima ettigi de anlasilabilir.

 

1158. Yine Ebu Hureyre radiyallahu anh'den rivayet edildigine gore Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem cuma gununden soz ederek soyle buyurdu:

 

"Cuma gununde bir zaman vardir ki, sayet bir musluman namaz kilarken o vakte rastlar da Allah'tan bir sey isterse, Allah ona dilegini mutlaka verir."

 


Saat ve Tarih: 03:36 , 31/10/2008
Yorumlar (0) | Yorum Yaz | Baglantı

Orucun vücuda zarar verdigi söyleniyor. Dinimiz zararlı şeyi emreder mi?

 
 
 
Sual: Orucun vücuda zarar verdigi söyleniyor. Dinimiz zararlı şeyi emreder mi?

 

CEVAP

 
Allahu teala, insanlara zararli olan bir seyi emretmez. Tip uzmanlari diyor ki:
Oruclu kimselerde adrenalin ve kortizon hormonlari kana daha kolaylikla karismaktadir. Bu hormonlar, tesirlerini kanserli hucreler uzerinde de gostermektedir. Boylece bu hormonlar, kansere karsi bir cesit kalkan rolunu oynamakta, yani kanser hucrelerinin cogalmasini onlemektedir.
 

         Oruc tutan bunye, adeta bakima girer, ic organlari saran yaglar erir, vucudun zindeligi artar, direnme gucu kazanir, mide, bobrek, seker, kalb ve karaciger hastaliklarina karsi mukavemet kazanir.

 

         Cesitli vazifeleri bulunan karaciger, sindirimle de vazifelidir. Oruc muddetince, 3-5 saat istirahat eder, gida depolama isine bir muddet ara vermis olur. Bu arada, korunma sistemini guclendirici globulinleri hazirlar. Midedeki kaslar ve salgi ifraz eden hucreler, oruc muddetince birkac saat dinlenir. Kan hacmi de azaldigi icin tansiyon duserek kalb rahatlar. Bilhassa yuksek tansiyonlular icin oruc, bir ilac gibi faydalidir.

 

            Gida artiklari iyi yakilmayinca, damarlari yipratir. Yakilmayan yaglar, damarlari daraltir, damar sertligi denilen rahatsizliga sebep olur. Aksama dogru vucutta gida hemen hic kalmaz. Yani butun gidalar yakilmis olur. Bu bakimdan bilhassa "damar sertligi" olanlarin baska aylarda da oruc tutmalari tavsiye edilir. Oruc muddetince vucudun diger organlarinda da dinlenme olur. Az yemek ve oruc tutmak, vucudun sihhati icin cok onemlidir. Zekat, malin kiridir. Zekat veren, malini kirden korudugu gibi, oruc tutan da vucudun zekatini odemis, hastaliklardan onu korumus olur. Peygamber efendimiz , (Her seyin bir zekati vardir. Vucudun zekati ise oructur) buyurmustur. Oruc tutmakta sabir da vardir. Hadis-i serifte, (Temizlik imanin yarisi, oruc da sabrin yarisidir) buyuruldu. (Muslim)

 

         Oruc sihhat getirir. Hadis-i serifte, (Oruc tutan sihhatli olur) buyuruldu. (Taberani)

Hastaliklarin ekserisi cok yemekten ileri gelir. Hadis-i serifte buyuruldu ki: (Cok yiyip icmek hastaliklarin basidir.) [Dare Kutni]

 

         Cok yiyende acima hissi azalir. Arzulari artar, harama dalar. Gayri mesrû arzulari harekete geciren yollari tikamak gerekir. Aclik seytanin yolunu tikar. Hadis-i serifte, (Seytan, damardaki kan gibi, vucutta dolasir, aclik ile yolunu daraltin) buyuruldu. (Ihya)

 

         Ramazanda oruclu iken olmek cok iyidir. Hadis-i serifte buyuruldu ki:

(Oruclu iken olene, kiyamete kadar oruc tutmus gibi sevap yazilir.) [Deylemi]

 

         Oruc tutana verilecek sevabin muayyen bir olcusu yoktur. Oruclunun durumuna gore, cok sevap verilecektir. Mesela akilli ise daha cok sevap alir. Hadis-i serifte buyuruldu ki:

 

(Oruc tutan, namaz kilan kimse, mukafatini kiyamette akli kadar alir.) [Hatib]

 

            Baskalari oruc yerken oruc tutmak daha sevaptir. Hadis-i serifte buyuruldu ki:

 

(Oruclunun yaninda orucsuzlar yiyip icerse, melekler, orucluya dua eder.) [Tirmizi]


Saat ve Tarih: 02:46 , 31/10/2008
Yorumlar (0) | Yorum Yaz | Baglantı

İftar Vermenin Fazileti‏

Sual: İftar vermenin fazileti nedir? Iftar veremeyen fakir, iftar verme sevabina kavusmak icin ne yapmalidir?

 

CEVAP

 

Yolda giderken bir orucluya bir hurma veya bir zeytin verilse de, iftar verme sevabina kavusulur. Hadis-i serifte buyuruldu ki:

 

(Ramazanda bir misafire oruc actirana, Sirat koprusunu gecmek kolaylasir.) [V.Necat]

 

Peygamber efendimiz, (Bir kimse, bu ayda bir orucluya iftar verirse gunahlari affolur. O oruclunun sevabi kadar ona sevab verilir) buyurunca, Eshab-i kiramdan bazilari, bir orucluyu iftar ettirecek kadar zengin olmadiklarini soylediler. Onlara cevaben buyurdu ki: (Bir hurma ile iftar verene de, yalniz su ile oruc actirana da, biraz sut ikram edene de bu sevab verilir.) [Beyheki]

 

Peygamber efendimiz, (Ramazan ayinda bir orucluyu su ile iftar ettiren, anasindan dogdugu gunku gibi gunahsiz olur) buyurunca, Eshab-i kiram, "Su az ve kiymetli iken mi?" diye sual etti. Onlara cevaben buyurdu ki: (Isterse nehir kenarinda versin, aynidir.) [V.Necat]

 

Yemek yedirmeyi nimet bilmelidir!

 

Yemek yedirmek cok sevaptir. Hele orucluya yedirmek daha cok sevaptir. Oruc tutanin sevabi kadar sevab alir, oruclunun sevabindan eksilme olmaz. Hadis-i seriflerde buyuruldu ki:

 

(Bir orucluya iftar veren, ayni ecre kavusur.) [Beyheki]

 

(Allah indinde amellerin en kiymetlisi, bir muminin sikintisini gidererek, borcunu odeyerek veya karnini doyurarak onu sevindirmektir. ) [Isfehani]

 

(Amellerin en faziletlisi, bir muminin aybini ortmek, karnini doyurmak ve bir ihtiyacini karsilamak suretiyle onu sevindirmektir. ) [Taberani]

 

(Allah, yemek yediren comertle meleklerine ovunur.) [I.Gazali ]

(Misafir, sofrada bulundugu muddetce, melekler, ev sahibine dua eder.) [Taberani]

 

(Kiyamette Allahu teala, kimine, "Bana nicin yemek vermedin?" diye sorar. O da, "Sen alemlerin Rabbisin. Sana nasil yemek verebilirdim" der. Allahu teala da, "Ac olan bir arkadasina yemek vermedin. Eger verseydin, bana yemek vermis gibi sevab alirdin" buyurur.) [Muslim]

 

(Cennette oyle guzel koskler vardir ki, bunlar, tatli konusan, yemek yediren ve herkes uyurken namaz kilanlar icindir.) [Tirmizi]

 

(Arkadasina, sevdigi yemegi verenin gunahlari affolur.) [Bezzar]

 

Dost ve arkadaslara yemek yedirmek, sadaka vermekten efdaldir. Hz.Ali buyurdu ki:

(Dostlara yedirdigim bir ekmek, fakirlere verdigim bes ekmekten daha kiymetlidir. Dostlarla yenilen yemek, kole azad etmekten daha makbuldur.)

 

(O beni yemege cagirmiyor. Onu niye cagirayim) dememelidir! Yemege cagirirken de, yemege giderken de yalniz Allah rizasini dusunmelidir!

Saat ve Tarih: 02:40 , 31/10/2008
Yorumlar (0) | Yorum Yaz | Baglantı

RAMAZAN FIRSATTIR !

RAMAZAN FIRSATTIR!

 

Ramazan ayi bereketiyle geldi. Bilmem hissediyor musunuz oradan da?! Dunyevi islerimizin bile rayina girmeye basladigini goruyoruz... Ahirete yatirim yapmaya niyet ediliyor   her gece. Cocuklar sahur ruyalari goruyorlar, buyukler iftari duayla aciyor bir hevesle ibadete kosuyorlar. Her yer farkli bir ruhaniyatla icice. Sevgiler daha bir temelleniyor. Nimetler birazcik mahrumiyetle daha bir lezzetleniyor. Bir yudum suya hasret dudaklar duayla percinleniyor, ey ki butun gunlerimiz boyle ola!

 

Testere filmini izleyenleriniz bir cirpida hatirlayacaklar! Kahramanimiz serinin ikinci filminde yaptiklarinin amacini anlatiyor. Insanlari kendi istekleriyle gelmedikleri bir "oyun"a surukluyor. Belli bir surede belli seyleri yapmalarini bekliyor. Yapabilirlerse kurtuluyorlar, yapamazlarsa kendi elleriyle oluyorlar! Kahramanimiz teorik olarak adam oldurmuyor ama oyunu kuralina gore oynamayanlari n sonu hep olum oluyor. Testere bana bazi seyler ilham etti. Cok ilginc bir ifade vardi hatrimda kalan: "Biliyor musun, insanlar ictikleri sudan, yedikleri yemeklerden lezzet almiyorlar. Cunku hic sinanmadilar! Ve bu benim icimi acitiyor."

 

Nimete sukur, yoklukta kendini hissettiriyor. Yoklukta var oluyor vicdan! Nefs, yoktan kahroluyor. Oluyor, olduruyoruz. Bir oyun oynuyoruz. Kendi istegimizle falan da gelmedik. Bir kurali var bu oyunun. Ve bir sahibi. Kurallari o koymus, kurallari hatirlatan kasetler dinletiliyor her daim. Bu site gibi, yanibasinizdaki arkadasiniz, her asrin basindaki kutlu insanlar ve her devirde gelen peygamberler gibi... Bir cok hatirlatici gonderiyor. Ama hatirlamakta fayda var, oyun sahibimiz "testere"deki biraz acimasiz adam gibi de degil, cok merhametli, cok sefkatli!! Biz defalarca hata yapsak da bizi kendi halimize birakmiyor. Bizi bize birakmiyor. Komsumuzu, is arkadasimizi, esimizi imdadimiza kosturuyor.   Oruc tutsan, namaz kilsan, Kur'ana sarilsan, hayati dogru algilasan, kul olsan diyenler O'ndan gelen mesajlar sadece. Soyleyen ne esiniz, ne oglunuz, ne patronunuz! Size O sesleniyor. Aracilar gonderiyor imdadiniza. Sizi seviyor, sizi tutuyor. Sizi birakmiyor. Yonelelim diye. Unutmayalim diye. Bir kez daha kapiya donelim diye. Efendisinden kacmis bir kole olarak affimizi talep edelim diye...

 

Haydi!

 

Efendisinden benim gibi defalarca kacmis olanlar...

 

Uyarilari hep kulak ardi etmis olan benim gibiler...

 

Namaz var,

 

kurtulus var.

 

Secdeye kapanma ve ağlama zamanıdır.

 


Saat ve Tarih: 02:33 , 31/10/2008
Yorumlar (0) | Yorum Yaz | Baglantı

<-

SAYFAYI GERİ ÇEVİR

|

SAYFAYI İLERİ ÇEVİR

->



RADYO İSLAM