<BALLAR BALINI BULDUM-1>
BenimBlog.com - Turkce ucretsiz blog Bedava blog hizmeti
Benimblog.com satilikir / is for sale: info@anahaber.com






Tanıtım

Dini site.


Baglantılarım

» Ana Sayfa
» Profil
» Arşiv
» Arkadaşlarım






KÜTÜB-İ SİTTE










AVRUPA BİRLİĞİNE HAYIR

 ARKADAŞINA TAVSİYE ET!



















Paylaş


KIYAMETİN KOPUŞU CENNET VE CEHENNEM

KIYAMETİN KOPUŞU

CENNET VE CEHENNEM

 

 

 "Gok yarildigi, Rabbine kulak verip boyun egecek hale getirildigi zaman,

Yer dumduz edildigi, icindekileri atip bosaldigi ve Rabbini dinleyip O'na itaate mecbur kilindigi zaman,

 

Ey  Rabbine karsi direnip duran insanoglu, sonunda O'nun huzuruna varacaksin.

Kimin kitabi sagindan verilirse, hesabi kolayca gorulecek. Ve sevincli olarak ailesine donecek.

 

Kimin de kitabi solundan verilirse, derhal yok olmayi isteyecek; alevli atese girecektir.

Zira o, dunyada ailesi icinde mal mulk sebebiyle simarmisti."

(Insikak, 1/13)

 

"Gunes katlanip duruldugunde, yildizlar dokuldugunde, daglar sallanip yurutuldugunde, gebe develer saliverildiginde, vahsi hayvanlar bir araya toplanip bir araya getirildiginde, denizler kaynatildiginda, ruhlar bedenlerle birlestirildiginde, diri diri topraga gomulen kiza hangi sebeple olduruldugu soruldugunda, defterler acildiginda, gokyuzu siyrilip alindiginda, cehennem tutusturuldugunda, cennet yaklastirildiginda, kisi neler getirdigini ogrenmis olacaktir."

(Tekvir, 1/14)

 

"Kulaklari sagir eden o ses gelidiginde, iste o gun, kisi kardesinden, annesinden, babasindan, esinden ve cocuklarindan kacar.

 

Ogun herkesin kendine yetip artacak bir derdi vardir.  O gun bir takim yuzler vardir; parlak, gulec ve sevincli..  

 

Bir kisim yuzler de vardir ki, onlari keder burumustur. Huzunden kapkara kesilmislerdir. Iste bunlar, kafirler ve gunahkarlardir." (Abese, 34/42)   
 

 

 

CENNET:

 

 "Bugun yaptiklariniza karsilik olarak yeyin icin, afiyet olsun!" (Murselat, 43)  

 

 "Takva sahipleri, cennetlerde pinar baslarindadirlar. Oraya selamla, guven icinde giriniz. Kalplerinden, gonullerinden her turlu gill u kisi cikardik. (Yani kimse kimsenin arkarindan konusmaz, kimse kimseye kin gutmez. ) Herkesce kardesce yasar. Kanepelerde karsilikli oturur, sohbet eder,   mesrur olurlar. Orada hic bir sikinti gormedikleri gibi oradan hicbir zaman cikarilmazlar da."

(Hicr, 45/48)

 

         "Ey benim inanip teslim olmus kullarim! Bugun sizin icin ne korku, ne de en ufak bir uzuntu sozkonusudur. Siz ve esleriniz sevinc icinde girin cennete. Onlara altin tabaklar ve testilerle yiyecek ve icecekler sunulacak. Orada, gozlerin gonullerin istedigi ne varsa hepsi hazir olacak. Sizler orada ebedi kalacaksiniz. Dunyadaki amelleriniz karsiliginda varis oldugunuz cennet iste burasidir. Orada sizin icin bol bol   meyveler vardir, onlardan yiyeceksiniz."

(Zuhruf, 68/73)

        

 "Ince ve kalin atlaslar, sirmali kumaslar giyecekler, tertemiz hûrilerle evlenecekler.. "

(Duhan, 53/54)

        

 "Oturmus olduklari koltuklar uzerinden mazhar olduklari nimetlere bakarlar."

(Mutaffifin, 23)

 

 EFENDIMIZ SALLALLAHU ALEYHI VE SELLEM

BUYURUYOR KI;

 

"Cennetlikler orada yerler icerler. Fakat, ne kucuk ve buyuk abdest bozarlar ne de burunlarini sumkururler; onlarin yedikleri, misk kokulu terler halinde vucutlarindan buharlasarak cikar. Nefes alip vermek gibi kendilerine tesbih ve tekbir getirmeleri ilham olunur."

(Muslim)

 

 "Allah soyle ferman etti: 'Salih kullarim icin, hic bir gozun gormedigi, hic bir kulagin isitmedigi ve hic bir insanin aklina gelmeyen seyler hazirladim.' Isterseniz, 'Onlar icin hazirlanmis olan goz alici nimetleri hic kimse bilmez.'(Secde, 17) ayetini okuyunuz."

(Buhari-Muslim) 

 

 

"Taraklari altin, terleri misktir. Her birinin, guzelliklerinden oturu topuklarinin ilikleri gorunen iki es olacaktir. Aralarinda bozusma, kusme olmaz. Hepsinin kalbi bir kisinin kalbi gibidir. Sabah aksam Allah'i tesbih ederler."

(Buhari-Muslim)

 

Allah Resulu'ne, en asagi cennetligin durumu sorulur, su cevabi verir. " En son cennete girecek olana Allah 'cennete gir' der. O da cennete gider bakar ki, her taraf dolu. Doner Allah'a sorar 'Ya Rabbi, orasi dolu, bana yer yok.'   Bu hadise uc defa tekrarl eder. Ucuncusunde Allah, ona soyle der: 'Git cennete gir. Sana bir dunya, bir de onun on kati verildi.' Adam sasirir: 'Ya Rabbi, benimle alay mi ediyorsun?' der.

(Buhari-Muslim)

 

"Her mu'minin cennette altmis mil yukseklikte ici bos, yekpare inciden bir evi vardir. Mu'minin bu ev icinde bir kac esi olacak, kendisi onlari ayri ayri ziyaret edecek, fakat onlar birbirlerini bilmeyecekler." (Buhari-Muslim)

 

 "Cennetlikler, kendilerinden daha yuksekteki kosklerde kalanlara gokteki parlak yildizlara bakar gibi bakarlar. Sahabe sorar: Ya Resulallah, o koskler baskalarinin ulasamayacagi peygamber koskleri midir? Efendimiz cevap verir. " Evet, fakat Allah'a yemin ederim ki, Allah'a iman edip Peygamberlere tabi olan bazi seckin kimseler de oralara yukselebilirler."

(Buhari-Muslim) 

 

"Cennette bir pazar yeri vardir. Cennetlikler her cuma gun oraya gelirler. Kuzey ruzgari eserek yuzlerini ve elbiselerini oksar da daha guzel ve alimli olurlar. Daha guzel ve daha alimli olarak eslerinin yanina donunce esleri onlara 'vallahi daha guzel ve daha alimli oldunuz.' derler. Cennetlikler de eslerine 'vallahi, bizden sonra siz de daha guzel ve daha alimli oldunuz.' diye cevap verirler."

(Muslim)

 

Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, ayin ondorduncu gecesi aya bakarak, buyurdu ki, " Sizler su ayi nasil goruyorsaniz, ciplak gozlerinizle Rabbinizi de oyle goreceksiniz. O'na bakarken gozleriniz kamasmayacaktir."

(Buhari-Muslim)

 

"Cennetliklere Rabblerini gormekten daha degerli bir sey verilmemistir." 

(Muslim)
 

 

CEHENNEM:

"Ben onu Sekar'a sokacagim. Sekar nedir bilir misin? O, hem, butun bedeni helak eder, hicbir sey birakmaz, hem eski hale getirip tekrar azap etmekten vazgecmez o. Insanin derisini kavurur." (Muddessir, 26/30)

 

"Arkadan cekistirmeyi yuze karsi alay etmeyi adet edinen herkesin vay haline! O ki, mal toplamis ve onu sayip durmustur... Hayir, yemin olsun ki o Hutame'ye atilacaktir. Hutamenin ne oldugunu bilir misin? O Allah'in tutusturulmus yandikca kalpleri gonulleri yakan bir atesidir. Onlar bu atesin icinde uzatilmis sutunlara baglanmislar ve o vaziyette ates uzerlerine kapatilmistir."

(Humeze)

 

CEHENNEMI DOLDURACAK OLANLAR:

 "Artik Rabbinin sozu yerine gelmistir. O, cehennemi insanlar ve cinlerle dolduracaktir."

(Hud, 119) (Secde, 13)

 

"Yakiti insanlar ve taslar olan atesten korunun."

 

ZAKKUM AGACI:

"Zakkum agaci, cehennemin dibinde bitip, yetisen bir agactir. Tomurcuklari sanki seytanlarin baslari gibidir. Cehennemdekiler ondan yerler ve karinlarini onunla doldururlar. Sonra onun uzerine kaynar su karistirilmis bir icki icerler. Sonra cilgin bir atese girerler." (Saffat, 64/68)

 

"Zakkum agaci, gunahkarlarin yemegidir. O, karinlarda maden eriyigi gibi, suyun kaynamasi gibi kaynar."

( Duhan, 43/44)

 

 

CEHENNEMIN ICECEGI:

"Iclerine isleyen bir ates ve kaynar su icinde.."

(Vakia, 42)

"Onlara dunyada yaptiklarina karsilik kaynar su ve irin icirilir."

( Nebe, 24/25)

 "Onlara kaynar pinardan icirilir."

(Gasiye, 5)

 

 

CEHENNEMDE KAFIRLERIN DURUMU:

 

Allah'in dusmanlari, atese surulmek uzere toplandiklari gun, hepsi bir araya getirilirler. Nihayet oraya geldikleri zaman, kulaklari, gozleri ve derileri, isledikleri seyler hakkinda onlarin aleyhine sahitlik edecektir. Derilerine "Nicin aleyhimize sahitlik ediyorsunuz?" diyecekler. Onlar da su karsiligi verecekler: "Her seyi konusturan Allah, bizi de konusturdu."

(Fussilet, 19/21)

 

"Ona her yandan olum gelecek, fakat olmeyecek ki kurtulsun. Bunun otesinde siddetli bir azap vardir."

(Ibrahim, 16/17)

 

 "Biz o zalimler icin oyle bir cehennem hazirladik ki, duvarlari onu kusativermistir. Susuzluktan imdat dilese, erimis maden gibi yuzleri haslayan bir su ile cevap verilir. Ne fena icecek ve ne kotu bir kalma yeri." (Kehf, 29)

 

"Rablerini inkar edenler icin cehennem azabi vardir. O, ne kotu donus yeridir. Oraya atildiklarinda, onun kaynarken cikardigi ugultuyu isitirler. Neredeyse cehennem ofkesinden catlayacak."

(Mulk, 6/8)

 

 "O gun cehenneme 'doldun mu' denir. O da, 'daha yok mu' der. (Kaf, 30)

 

CEHENNEMDE OLUM YOKTUR:

 

 " Orada ne olur ne de yasarlar." (Taha, 74)

 

"O atese yaslanan orada ne olur ne de yasar!" (A'la, 11/12)

Saat ve Tarih: 03:08 , 27/6/2008
Yorumlar (0) | Yorum Yaz | Baglantı

ÖLÜM GELMEDEN

ÖLÜM GELMEDEN

 

* Beni Tabutuma Koydular...

 

 Küçüklüğümdenden beri dar yerlerden sıkılır ve buralardan adeta feryat ederek kaçardım. Daha sonra bunun bir hastalik oldugunu anlamis fakat bu illeten bir turlu kurtulamamistim. Halbuki o dar mekanlara simdi ister istemez girecektim. Beni sarip sarmalamislar ve uzunca bir tabuta yerlestirmislerdi. Cevremde dolasanlarin seslerini gayet iyi duyuyor ve gozlerim kapali olmasina ragmen, her nasilsa onlari goruyordum. "Genc yasta oldu, zavalli; halbuki yapacak ne kadar cok isi vardi" diye konusuyorlardi. Gercekten bir cok isim yarim kalmisti. Mesela ogluma iyi bir is kuramamis, araba ile televizyon taksitlerini henuz bitirememistim. Buyuk bir firma kurup dostlarima o firma da toplamak ta artik hayal olmustu. Kis cok yakin oldugu halde odun komur isini haledememis ve catinin akan yerlerini aktaramamistim. Birden kulaklarimi cinlatan bir sesle irkildim. Sanki mikrofon ile soylenen bu ses beynimin en ucra koselerinde yankilaniyor ve "gecti artik, gecti" diyordu. Icimden keske gecmemis olsa diyordum. Nereden basima gelmisti bu kaza bilmem ki? Halbuki nekedar iyi araba kulanirdim. Olup bitenleri anlamaya calisirken, dostlarimin cevremi sardigini uzerimi ortmek icin tabutumun kapagini kaldirdiklarini farkettim. Avazim cikti kadar bagirmak ve cirpinmak istedigim halde, ne kipirdaya biliyor ne de bir ses cikarabiliyordum. Biraz sonra koyu bir karanlik icinde kalmis ve gozlerimi tabutun tahtalari arasinda sizan isiga cevirmistim. Dehset icinde "AMAN ALLAH'IM" dedim ne olacak simdi halim? Biraz sonra omuzlara kaldirilmis ve sallana sallana götürülüyordum.
 
 

 

    Dışarıda ki seslerden yağmur yağdığı belli oluyor ve su damlalarini sesi tabutumun gicirtisina karisiyordu. Cenaze Namazi icin camiye gidiyor olmaliydik. Cami deyince hatirima gelmisti. Cok yakinimizda olmasina ragmen nedense birturlu elim deyip de gidememistim. Ama 50 yasina gelince namaza baslayacak ve herkesin sikayet ettigi kotu aliskanliklarimi terk edecektim. Ah su kaza olmasaydi ileride ne iyi insan olacaktim.

 

    Daha once duydugum ses "Gecti artik gecti" diye tekrarladi. Biraz sonra namazim kilinmis ve imam efendi meftanin nasil bir insan oldugunu sordugunda ben cemaatin arasinda 8-10 kisinin bu soruya cevap vermedigini gayet iyi biliyordum. Evet bu insanlarin haklarini yedigimi biliyordum. Fakat bu kaza olmasaydi onlarin gonlunu alacak ve yaptigim hatalari telafi edecektim. Camide ki isimiz bitikden sonra tekrar omuzlara kaldirilmistim. Tabutun egik bir sekilde tasinmasindan mezare giden yokusu tirmandigimizi anliyordum. Siddetli yagan yagmurda catlaklardan icere girerek kefenimi yer yer islatigini farkindayim. Bazi konusmalari duyuyordum. Dostlarimin bir kismi piyasadaki durgunlukdan bahsediyor, bir kismi ise gecen aksam televizyon da oynayan kovboy filmi methediyordu. Tabutumu tasiyiyan bir digeri ise digerine soyle diyordu:"Tam olecek gunu buldu rahmetli, sirilSIKlam olduk birader", duyduklarim galiba yanlis olmaliydi, yoksa bunlar uykularimi onlar icin feda ettigim dostlarim degilmiydi? Yolculugum bir muddet sonra bitmis ve tabutum yere indirilmisti. Kapak tekrar acildi ve gucsuz vucudumu kucaklayan   birkac kol beni dibinde su birikmis olan bir cukura dogru indirdi. ("AMAN ALLAH'IM" Bu kabir degilmiydi?  O ana kadar buraya girecegimi neden dusunmemistim?) Sessiz feryadimi kimse duymuyor ve dostlarim, kalin tahtalar ile ustumu kapatmak icin adeta bir birleriyle yarisiyorlardi. Tekrar zifiri karanlikda kalmis ve butun zerrelerim ile dua etmeye baslamistim.
 

 

    ... Ya Rabbim birkere firsat daha yokmu, senin istedigin gibi bir kul olayim. Daha once duydugum soz tekrarliyordu: "Gecti artik gecti" Vucudumu orten tahtalarin uzerine kurekle atilan topraklarin cikardigi ses gok gurultusunu andiriyor, butun benligimi sariyordu. Son bir gayret ile yerimden firlayarak gozlerimi actim. Odamdaki rahat yatagimda yatiyor fakat korkunc bir kabus goruyordum. Bitisik dairede oturan doktor arkadasim bas ucumda oturuyor ve "Gecti artik gecti" diye tekrarliyordu. Kendimi toparlamaya calisarak YARABBI   sana butun zerrelerim adedince sukurler olsun. Iyi bir kul olamak icin ya firsat vermeseydin. Pencereyi acipda baktigimda yanimizdaki cami adeta "Gec kalma gel" diye sesleniyordu...

 

- "Kapılma bu dünyanın bir anlık hevesine. Hepsi verilse ayrılacaksın yine"

- "Hayat bir uykudur ölünce uyanır insan. Sen erken davran ölmeden önce uyan...."

Saat ve Tarih: 03:07 , 27/6/2008
Yorumlar (0) | Yorum Yaz | Baglantı

DUA

 

İlahi!Kusursuz olan Allah,Ehad,Bedi ve Kadir isimlerini şefaatçi kılıp niyazla senden istiyorum!Kadri muazzam olan ismin hürmetine Senden niyaz ediyorum ya İlahi,işlerimi kolaylaştır.Ya Hayy,ya Kayyum,Allah,Ehad,Bedi ve Basıt isimlerini şefaatçi kılarak ve ümitle yalvarıyorum.Ey yaratma mertebelerinin en yüksekliğinde bulunan Allah'ım,Sabit ve Cebbar isimlerinin hakkı,uyumaz sıfatın ve ateşleri söndüren Halim isminin hürmeti için!Ey çabuk imdada koşan Rabbim,Allah,Ehad isimlerin ve dualara suratle cevap veren Mucib ismin hürmetine sana yalvarıyorum.Kayyum ismin hürmetine,kalbimi kirlerden temizleyerek ihya et;ona senin sırrın yerleşip ışık saçsın.O sırrın nurunun parıltılarından üzerimde bir aydınlık bulunsun.Böylece yüzüm de bir ışıltı zuhur edip parıldasın.Kalbime rahmet sağanakları dökülsün de,kalbim Kerim isminin hikmet incileriyle dile gelsin!


Saat ve Tarih: 03:06 , 27/6/2008
Yorumlar (0) | Yorum Yaz | Baglantı

BİLMECE ÇÖZMEK ya da İŞİ 66'YA BAĞLAMAK

Ekol sahibi hattatlarımızdan Dağıstanlı Mahmud Celaleddinin (?-1829) bu muhteşem yazısı, günümüz insanı için bir bilmece gibidir. Geçmişimiz, her şeyiyle bugün zaten bir bilmece gibi. Gelin bu bilmecelerden birini hep beraber çözelim.

BİLMECE ÇÖZMEK ya da 

 

 İŞİ 66'YA

 

BAĞLAMAK

 

Ekol sahibi hattatlarımızdan Dağıstanlı Mahmud Celaleddin'in (?-1829) bu muhteşem yazısı, günümüz insanı için bir bilmece gibidir. Geçmişimiz, her şeyiyle bugün zaten bir bilmece gibi. Gelin bu bilmecelerden birini hep beraber çözelim. Yukarıdaki yazı Arapça bir şiiri konu alıyor:

 

"sinn-ün nebiyyi sec

ve mikdâr-un –nübüvveti kec

ve âşe fî Mekketi nec

ve fi-l Medîneti zec"

 

Arapça bilmeyenler dahi bu şiirin Hz. Peygamber (s.a.v.) ile ilgili olduğunu hemen anlamışlardır. Hatta Osmanlıcayı biraz olsun bilenler, mısralardaki son kelimeler hariç diğer kelimeleri de çıkartabilmişlerdir. Şiir, şu şekilde bugünkü Türkçeye çevrilebilir:

 

"Nebi'nin yaşı sec'dir

Nübüvvet mikdarı kec'dir

Mekke'de nec kadar yaşadı

Medine'de zec kadar bulundu."

 

Ne kadar Arapça bilseniz bile "sec, kec, nec, zec" kelimeleri şifre kelimeler olduğundan, şiiri çözmeniz mümkün olmayacaktır. O halde bu şiir nasıl çözülür. Bu bilmecenin cevabı nasıl bulunur?

 

Ebcedi devreye sokmanız gerekir, bu şiiri çözüp anlayabilmek için, "Ebced de mi nedir ?" derseniz şöyle bir tanımlamayla karşılaşırsınız: Ebced, İslam edebiyatında ortak olarak kullanılan ve alfabenin her harfinde bir rakam değeri verme esasına dayanan bir sanattır. Mesela elif harfinin ebced değeri bir (1)'dir; böylece alfabenin her bir harfinin bir rakam karşılığı bulunduğundan, bu sayede şiir ile aritmetik işlemlerine dayanan sanatları tatbik etme imkânları doğmaktadır. (Ebced ile başka işlemler de yapılmaktadır ama konumuzun dışındadır.)

 

Meşhur bir örnek ile konuyu biraz daha açalım: Türkçemizde "işini 66'ya bağlamak" diye bir deyim vardır, ebcedi bilmeyen bunu da çözemez; bir kâğıt oyununu hatırlar, "işini şansa bırakmak" gibi bir şeyler anlar. Bu sözün anlamı "işini Allah'a (c.c) havale etmek, Allah'tan yardım istemektir." Nasıl mı? "Allah" kelimesinin ebced karşılığını bulursak o zaman bu sözü de gayet kolaylıkla çözebiliriz. Allah kelimesi bir elif +iki lam+bir he harflerinden oluşur; elifin karşılığı 1'dir, lamın 30 ve he'nin 5'tir. Böylece 1+30+30+5=66 sonucu ortaya çıkar ve iş çözülür.

 

Şunu da söylemek sözün akışına uygun düşüyor: Hilal'in İslam'ın simgesi olduğunu hepimiz biliriz de arkasındaki manayı pek düşünmeyiz. "Hilal" kelimesinin de ebced karşılığı 66'dır, yani Allah kelimesiyle aynı değerdedir. Bunun da altında ince bir düşünüş bulunmaktadır. Allah lafzına olan derin saygı bu kelimenin başka bir sembolle karşılanması inceliğini doğurmuştur. Osmanlı'nın sembolü olan lalenin ebced değerinin de 66 olduğunu ilave edip yorumunu da size bırakıyorum.

 

Evet, şiirde geçen "sec, kec, nec, zec" kelimelerinin ebcedle çözülmesi gerektiğini artık anlamış olduk. Buna göre "sec (sin ve cim)" 60+3=63, "kec (kef ve cim)" 20+3=23, "nec (nun ve cim)" 50+3=53, "zec (ze ve cim)" 7+3=10 sonuçlarını alır ve böylece şiiri çözmüş olur ve Türkçeye şu şekilde tercüme ederiz:

 

"Nebi 63 sene yaşadı,

Peygamberliği 23 yıl sürdü;

Mekke'de 53 sene yaşadı

Ve Medine'de 10 yıl."

 

Sallallahu aleyhi ve selem.

 

 

*HM Hepsev'in bu yazısı, Destan Dergisi'nde (Şubat 2002, sayı 1, s.16) yayınlanmıştır


Saat ve Tarih: 03:05 , 27/6/2008
Yorumlar (0) | Yorum Yaz | Baglantı

Hz. Mevlana'nın, Huşu ile Kılınan Namaz Tarifi

 

Hz. Mevlana'nın,
 
Huşu ile Kılınan
 
Namaz Tarifi
 
 
Mesnevide Mevlana hazretleri namaz kilan mu'mini soyle izah etmistir:

 

Kurban kestigin vakit, ALLAH'U EKBER dersin. Oldurulmeye layik olan nefsin zebhi (bogazlanmasi) sirasindada oyle diyorsun. Namaz kilanin cismi Ismail, ruhu da Hz. Ibrahim gibidir ki, ruh ALLAHU EKBER demekle cismin zebhine (bogazlanmasina) tekbir getirmis olur.

 

ALLAHU EKBER diyerek miracinin kapisini acan mu'min manevi yolculuga baslar. Manevi sarhosluk icinde vucudu kiyamda bir sutun gibi durmaktadir. Kiyam halindeki mu'mun kainattaki butun daglarin, tepelerin kiyam sevabini isler. Ruh tasimayan varliklarin ALLAH(cc)'i zikretmeleri kiyam halindedir. Mu'min elini gobeginin altina baglamis oldugu halde Rabbiyle mulakamet eder. Kurandan ayetler okur. Mevla'sina midesine haram lokma girmemesi icin dua eder ve sohbet baslamistir. Surelerin anasi olan Fatiha suresini okur. Her bir ayeti okurken derin bir tefekkure dalar. Ya Rabbi yalniz sana kulluk eder, senden yardim isteriz derken kendinden gecer. Bu durdugu ayetin agirligini daglar bile cekemez. Bu ayet ona aciz bir kul oldugunu hatirlatir. Bu sure oyle derin manalara sahip ki tefsiri ile alakali hukumler ortaya konulsa 70 deve bu yuku cekemez. Okudugu sure oyle bir suredir ki Alemlerin Rabbi'nin ancak ALLAH(cc)'i oldugunu tasdik eder ve kalbindeki yuzlerce putu kirar. Mevlana Hazretlerinin tabiriyle onun ruhu Ibrahim'i ruh olmustur. Nefsinin tum putlarini kirmaya baslar. O, oyle bir surectir ki derin bir tefekkurle okuyan kimse ne nukleer guclerden ne de super guclerden korkmaz. Mu'min namazda Fatihayi her rekatta tekrar okur cunku bu derin manalar onu olgunlastiracak ve onu meleklestirecektir. Mu'min kendisinin hidayete tabi olanlarla birlikte, manevi nimetlerle mucehhez olan peygamberler, siddiklar, sehitler ve velilerle birlikte olmak icin dua eder. Yahudileri, Hiristiyanlari, Putperestleri, tagutlari kendisinden uzak eylemesi icin can-i gonulden dua eder ve Mevla'sina yalvarir.
 
Mu'min kiyamini Fatiha suresi ile kapatmaz. Cunku manevi bu tadi hicbir seyde bulamayacagini bilir. Kiyamini uzatir, onun emirlerine mutlak teslimiyetini ifade etmek icin bir sure daha okur. Mevla'siyla sohbet eder tarifi mumkun olmayan manevi bir zevke gark olur. Ilahi tecellilere mazhar olur ve ici disi nurla dolar. Bu ilahi tecellilere daha fazla dayanamaz. Kiyam esnasinda Mevla'sindan oyle hitaplar isitir ki, mahcubiyetle iki kat olup rukuya varir. Onu rukuda tesbih ve takdis eder. ALLAH'(cc)'in zatindan baska hicbir gucun onunde egilmedigini, ALLAH'(cc)' dan baska hicbir otorite tanimadigini bu ameliyle teyid eder. Ayni zamanda kendisi icin ruku ya vardigi Rabbine bu haliyle sukretmektedir. Dort ayakli ruku eder haldeki tum mahlukatin sevabina nail olur. Cunku onlar gibi ruku halinde Rabbini zikretmektedir. Bu halinden Mevla o kadar memnun olur ki, onun hamdini isitir. Mu'min Mevla'sindan,' basini kaldir ey kulum ben senden razi oldum hitabini isitir'. Rukudan basini kaldirir   semiallahu limenhamideh ALLAH(cc)'i kendisine hamdedenin hamdini isitir der. Mevla'sindan ne guzel bir mujde, ne guzel bir haber isitmis olur.
 
 

Rukudan basini kaldiran mu'min hamd etmesinin Rabbimiz tarafindan kabul edildigini ogrenir ogrenmez, Ey Rabbimiz hamd sana mahsustur:

 

Rabbenalekel hamd der, fakat daha fazla ayakta durma mecali kalmamistir oldugu yere yigilir kalir secdeye kapanir...
 

 

Mu'min secdede vecd halinde kendinden gecmis bir haldedir. O, an Mevla'sina en yakin oldugu andir. Miracinin son merhalesine ulasmistir. Bundan sonrasini Sah Veliyullah Dehlevi ( k.s) Hazretlerinden dinleyelim.  Insan goz acip kapayincaya kadar kisa bir an icinde ALLAH'in arsinin huzuruna goturulur ve mumkun olan en yakin mesafe ile yuce ALLAH'in arsinin esigine kendini yakin bulur. Iste tam bu sirada o kisinin butun ruhunu kaplayan ilahi tecelliler meydana gelir. O kimse orada oyle seyler gorur hisseder ki insanin konustugu dil bunu ifade etmekten aciz kalir. Bir simsek hiziyla cereyan eden bu hal gecip gittikten sonra insan, daha onceki durum ve sartlarina doner. Ancak bu cezbe ve vecd halinin kaybolup gitmesi sebebiyle kendini uzuntu ve izdirap icinde bulur. Boylece elinden kacirdigi bir seyi tekrar bulabilmek icin buyuk gayret gosterir. Marifatullah sayesinde bu dunyada sahip oldugu sartlar dahilinde, Mevla'siyla beraber olma durumuna ulasmaya, yukselmeye calisir.

 

Mu'min secdede bir kez daha aciz bir kul oldugunu hatirlar. Serefli alnini topraga koyarak bir kez daha kalbindeki putlari kirar, onlardan hicbir eser birakmaz. Serefli basini hicbir guc karsisinda egmeyeceginin sozunu verir. Alnina mu'min oldugunun damgasi vurulur. Mevla'mizin feth suresi 19. ayetindeki mujdesine mazhar olur. Mevla'miz bu ayette mu'minlerin alninda secde izinden nisanlari oldugunu haber vermistir.

 

Mevla'sina yakin oldugu bu secde aninda mu'min Rabbini tesbih eder. En buyuk olan Rabbimi tenzih ederim Subhane Rabbiyel Ala der. Mu'min Ervah-i Ezelde ruhu ile secdeye varmisti. Gayb aleminde verdigi sozu simdi Suhut aleminde ispatlamistir.

Mu'minin miracinin kalan kismini simdide Mesneviden dinleyelim. Mevlana Hazretleri mu'minin secdede iken halini soyle anlatmaktadir: Mu'min secdede iken Rabbinden bir hitap isitir. Mevla kuluna , Ey kulum! Secdeden basini kaldirda, yapmis olduklarindan haber ver der. O musalli (namaz kilan) ikinci defa basini kaldirirsa da yinede utandigindan yine yilan gibi yuzu ustune duser… Cenabi Hak ona tekrar hitap eder, basini kaldir ve izah etki yaptiklarini senden birer birer ve inceden inceye soracagim… Hakkin heybetli hitabi namaz kilan kimsenin ruhuna tesir eylediginden ayakta duracak kuvveti kalmaz… O hitabin agirligiyla diz ustu oturur.
 
 

 

Secde hali, lafizlarla izah edilemez. Cumleler onu izahtan acizdir. Secde hali kisinin manevi haliyle irtibatlidir. Bu hal yasanmadan tarif edilemez. Manevi bir agirligin altinda ayaga kalkacak dermani kalmayan mu'min iki dizi uzerinde kemali edeple oturur haldeyken, Mevla'siyla mulakamet eder. Rasulullah'( s.a.v)de orada hatirlar ona salatu selam eder. Artik miracinin sonuna gelmistir. Son anini ganimet bilip Mevla'sindan bazi isteklerde bulunur. Dunya ve ahiret islerinde kendisinin Rabbimize cok muhtac oldugunu bilir. Her iki dunyasinin iyiliklerle, guzelliklerle dolmasini Mevla'sindan ister. Burada, Anne ve Babasini, mu'min kardeslerini unutmaz onlari da hatirlar ve onlar icinde Rabbinden magfiret talep eder.

 

O yuce makamdan, Mevla'sindan ayrilmak istemese de artik ayrilik vakti gelmistir. Mevla'sindan kemali edeple hal diliyle izin ister. O, ayrilik ani cok zor bir andir. Bunun tarifi mumkun degildir. Bu ayrilis o kadar zordur ki, bir annenin evladini kaybettigi acidan daha zordur. Bu hali yasayanlar bilir. Yine Mevlana (ks) hazretlerinden bu ayrilik anini dinleyelim:   Musalli (namaz kilan kimse) selam verirken, sag tarafina enbiya ve buyuk zatlar canibine yuzunu cevirir… hal lisaniyla ; Ey manevi sultanlar! Sefaat edinki bu leimin ( alcak ve zelil olan) ayagi da, kilimi de camura batip, kalmistir der…

Nebiler (lisani hal ile) derler ki: care gunu gitti. Care orada, yani dunyada idi. Simdi o care aleti kayboldu.

 

Bu sefer musalli (mahzun bir halde) yuzunu soldan tarafa ve hisimi, akrabasi cihetine cevirir. Onlar (lisani hal ile) derler ki: Sus, efendi, cevabini ALLAH(cc)'a soyle, biz kim oluyoruz. Bizden elini cek ve umidini kes… O Zavalli adam herkesten umidini kesince iki elini birden duaya kaldirir ve soyle der: Ilahi! herkesten umidim kesildi. Evvelde sensin, Ahir de sensin…
 
 
ALLAH KABUL ETSIN!

Saat ve Tarih: 03:04 , 27/6/2008
Yorumlar (0) | Yorum Yaz | Baglantı

Zeynelâbidîn Hazretleri

 

       Zeynelâbidîn Hazretleri

 

Zeynelâbidîn Hazretleri, Hazret-i Huseyin (radiyallahu anh)'in kucuk ogludur. Ali Asgar adiyla da meshurdur. Dedesi Hazret-i Ali (radiyallahu anh)'nin, Medine'deki sehadetinden iki sene once Hicri 38'de (M. 658) dunyaya gelmistir.

 

Imam-i Mâlik, ona Zeynelâbidîn (kullarin zinetî) isminin verilmesine, ibadetine cok duskun olusunun sebep oldugunu soylemistir. Annesinin ismi Sulâfe'dir. Sâh-i Zenân diye de soylenmistir. Farscada "kadinlarin sultani" mânâsina gelen Sah-i Zenân, aslinda anne tarafindan Iranlidir. Zeynelâbidîn'in hayati derin huzun icinde gecmistir. Zira on uc yasinda iken Kerbelâ vak'asi ve onu takip eden fitneler zuhur etmis, Kerbelâ'da muhterem babasi sehit edilirken cadirda hasta yatagindan kalkamamis, belki de hayatta kalisinin sebebi de, yerinden kalkamayacak kadar takatsiz durumda olmasidir.

 

Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem)'in nesli butun seyyidlerde oldugu gibi Zeynelâbidîn Hazretleri'nde de fetvanin ustunde bir takva hayati gorulmus, eli altinda yuz kadar fakiri besledigi halde bundan da kimsenin haberi bile olmamistir. Muhammed bin Ishak der ki: "Medine'de nice fakirler vardi ki, kendilerine bakanin kim oldugunu bilmezlerdi. Halbuki onlarin sikintilarina care bulmayi Zeynelâbidîn yuklenmisti. Gece karanliginda muhtaclara sirtinda un cuvali tasidigi ancak cenazesi yikanirken sirtindaki nasirlardan anlasildi."

 

Onun fazilet ve takvasina buyuk âlimler dahi hayrandilar. Nitekim Imam-i Zuhrî der ki: "Kendi zamaninda Zeynelâbidîn'den daha âlimini gormedim! Suphesiz ki bu ilim, sadece bilgiden ibaret degildir. Onlarin aldigi mânâda ilim, yasanan seydi. Hazret'in ilmi de yasadigindan baskasi degildi. Yasamadigini ilim saymiyordu."

 

Bundan dolayidir ki, buyuk âlim ve mutasavvif Ibn-i Museyyeb, "Ben omrumde ondan daha takva sahibi bir âlime rastlamadim." der.

 

Cok musamahaliydi

 

Onun musamaha ve affi, bizlere ibret dersi verecek derecedeydi. O gunlerin fevkalâde rahatsiz edici siyasî cekismeleri yuzunden kendisinin aleyhinde bulunanlar, hattâ bu aleyhtarligi normal sinirlari asiracak kadar ileri goturenler de vardi. Bir gun boyle aleyhtarlardan bazi agir sozler naklettiler kendisine. Soylenenleri dinledikten sonra, "Beni bu adamin yanina goturur musunuz?" dedi. Alip giybetcinin yanina goturduler. Hitabi soyle oldu: "Eger soyledigin hâller bende varsa Allah beni affetsin, gunah islemisim; yoksa, seni affetsin; cunku iftirada bulunmussun!" Bu hitaptan sonra kipkirmizi kesilen adam, uzun zaman vicdan azabi duydu, elem ve keder icinde kaldi.

 

Her abdestte bir baska olurdu

 

Abdest aldiginda baska bir âleme gitmis gibi olur, degisik bir sahsiyete burunurdu. Renginin sarardigini, dunyasinin degistigini gorenler sorduklarinda su cevabi veriyordu: "Huzuruna ciktigim Zâti dusunmek, benim dunyami degistiriyor, tefekkur âlemimi kapliyor. Bu âlemle alâkam, o yuzden kesiliyor, degisik ruh haline giriyorum."

 

"Emin" bir kisiydi

 

Bir gun hizmetcisini cagirmis, o da neden sonra gelebilmisti. Hazret-i Imam nicin geciktigini sorunca hizmetci, "Efendim, sizin af ve musamahanizi bildigimden acele etmek zarureti duymadim." demis. Hazret-i Imam da buna; "Allah'ima hamd olsun ki, hizmetcim de benden emindir." diyerek sukretmistir.

 

Dordu kiz on dort evlâdi olan Zeynelâbidîn, Hicrî 94'te Medine'de vefat ettigi sirada geride, mu'minlere ornek olacak zuhd ve takvayla gecen bir hayat birakmisti.

 

Seni kul hakkiyla ahirete gondermem!

 

Elinde imkân bulundugu takdirde asla esirgemez, mu'min kardesinin derdine mutlaka care olurdu. Munavî, sahit oldugu bir vak'ayi soyle anlatir:

 

"Muhammed bin Usâme hastalanmisti. Ziyaretine gelen Zeynelâbidîn, on bes bin dirhem borcunu veremediginden dolayi agladigini gorunce, onu soyle teselli etti: "Sakin uzulme! Seni âhirete kul borcuyla gondermem. O borclarin hepsini de ben uzerime aliyorum. Bu andan itibaren hepsi de benim borcumdur. Ey cemaat, sahit olun! Muhammed bin Usâme'nin ne kadar borcu varsa ben verecegim, benden isteyeceksiniz, onun kimseye bu andan itibaren tek kurus borcu kalmamistir!"

 

Zeynelâbidîn Hazretleri'nden vecizeler

 

- Hayret edilir o kimseye ki, hayatinda zarari dokunacak yemeklerden kacinir da, vefatinda zarari dokunacak gunahlardan kacinmaz!

 

- Zengin adam, Allah'in taksimine razi olan adamdir.

 

- Fakire verilen, daha onun eline gecmeden Allah'a ulasir.

 

- Allah'tan umit kesmek, gunaha girmekten kotudur. Allah'tan kork, fakat umit kesme. Unutma ki Allah affederse kimse O'na nicin affettigini soramaz.

 

- Bir defasinda ogluna, "Helaya girecegim zaman giyebilecegim bir elbise istiyorum. Sineklerin kirli ayaklari ile konup kirlettigi elbise ile disarida olmayayim demisti. Oglu bu istege su karsiligi verdi:

"Babacigim, Resûlullah'in boyle yaptigi vâki mi? Helaya girerken ayri, cikinca ayri elbise giymis midir?" Zeynelâbidîn Hazretleri bu ikaz uzerine: "Resûlullah'ta boyle bir hâl gorulmedi." diyerek arzusundan vazgecmistir. Anlasiliyor ki, Zeynelâbidin gibi Islâm buyukleri arzulari sunnete aykiri duserse hemen terk ediyorlardi.


Saat ve Tarih: 03:00 , 27/6/2008
Yorumlar (0) | Yorum Yaz | Baglantı

KALBE AÇILAN 'CÜMLE KAPISI'

 

      KALBE AÇILAN 'CÜMLE KAPISI'



"Sadık Yalsızuçanlar'ın
'güzerân-ı lisan'ına derkenar"


Ali ömer akbulut
 
"İstenilenin şerefi,isteyenin şeref ve
izzetine göredir. Bütün İlâhî isimler insanî
hakikati isterler." 1
 
Yaptığınızın doğru olduğuna inanıyorsanız adını söylemelisiniz' Seyr ü sefer isimleri öğrenmekle başlar. Dilin içindesinizdir; korunup sığınacağınız yegane barınaktır Dil. İçiniz sıcak bir nefes olur akar dışınıza, dışınız serinletici bir soluk olur akar içinize. Siz siz olursunuz; şeylerin uğultusu, gürültüsü kapayamaz yüzünüzü, 'yüzünüze yerleşirsiniz'. İsimlerin en seçkin parçası insandır çünkü.

"Lisan müfettiştir, ehli vukuftur...
Kâinatın anahtarı insanın elindedir."

Adınızı bilmiyorsanız eğer, Dil açmamışsa size kendini 'bir kayıp olur renginizde', gölgesine sığındığınız kitap açıkta bırakır sizi. Fireni boşalmış bir araba olup çıkar dünya altınızda.' Bayrağa sarılı bir tabut getirilir' yâre: Çocuk katledilmiştir.' Çocuğun sesi eskiyiverir kulağınızda'. 'Dünyada hiçbir şey ölmeye değmez' artık. Sıla özlemi yakar kavurur bağrınızı. 'Sert bakışlar çarpar' size. Cümle kapısını ihata avlusu dışarda bırakmıştır. Birden şehrin rengi 'kahfrengi'ye çalar. 'Küreselleşen ağzınızın soruları' yutağınıza düğümlenir. 'Söz-ünüz kör ol'muştur, 'aklınız öfkerir'. 'Konuşunca musıki, yazınca hat gibi çizemezsiniz ruhunuzun açık uçlarını.' Yürüdükçe uzayan bir yola girmişsinizdir' böylece.

"İp üstündeki canbaz hayatı, hem
muhteşem sanatı, mevazinle bağlıdır.
Bir kere bozulsa seyreyle gümbürtüyü."
"Bazı insanlar zerrede boğulurlar.
Bazısında da dünya boğulur."

Sinsice koynunuza sokularak taammüden cinayetlere azmettirir dünya. Önce bağrınızda büyüyen 'Kökleri yerde, dalları gökte' o güzelim ağacı devirirsiniz. Sonra yüzünüzdeki 'çocukluk imgesini' ve 'kalbinize sığmayan, kalbinizin sığmadığı genişliği' sığdırıverirsiniz daracık şehre, daracık aklınıza, daracık ilgilerinize, vehimlerinize.

"Nefis, devekuşu gibidir. Şeytan sofestâi,
hevâ bektâşîdir... Ziya-yı kalbsiz olmaz
nûr-i fikir münevver."


Gözünü geçmişten ayırmayanlarla, olmayan bir geleceğe dikenler -bir- gölge oyununda karşılaşırlar'. 'Geriye dönünce ileri sanırlar. Birbirlerinin kopyası olduklarını anlayınca utanırlar. 'Odanızda yalana armağan yumuşak bir dil' genşer. Sizi kalbinize hergün biraz daha düşman kılan, sizi kendinize/özünüze karşı suça azmettiren şehrin, karanlık/zalim kokularıyla, alayiş ve debdebesiyle birlikte büyür, büyüdükçe çocukluğun büyüklüğünü yitirirsiniz'. 'Gerçeği her konuşmanızda damla damla tüketirsiniz.' 'Herşeyi kazanır,kendinizi kaybedersiniz.' 'Dünyanın şefkatini kabartır bu.' 'Hüzünle ağlayan bir çocuğa benzer dünya.'

"Şekillerinde hikmetli tehalüf olan
çirkinlikve intizamsızlıklar, dünya
bahçesinin güzelliğine, intizamına bir
zînet, bir süs olmak üzere Sâni-i Hakîm
tarafından kasden yapılmış olduğunu, pek
yüksek, geniş, şâirâne bir hayal ile
dünyanın o bahçe manzarasını nazar
altına alabilen adam, görebilir."


Uğrunda geceyi gündüzle takas ettiğiniz bağımlılıklar' geliştirirsiniz. Özünüz acımaktadır, içlenir içiniz, mecruh kalbiniz çeperlerine sığmaz, pır pırr edip kanatlanmak ister "gümrah ırmaklara"; "kafesten kuş uçmuş gibi". 'Sınırlarınızı yoketmek ihtiyacıyla çalmadık kapı bırakmazsınız.' "Üstelik bugün bakım günü, kendimize bakacağız." Ayağınıza takılan çer çöpü temizlemelisiniz önce. Üstünüzü, başınızı temizlemelisiniz; ki güneşin ışıkları yalansız aydınlatabilsin yüzünüzü. Kalbinizle nesneler arasındaki perdeleri kaldırmalısınız. Olacak olur, 'çocuğun elleri sımsıkı kavrar dünyayı; gözü sözcüklerde.' 'Sözcüklerden -bir- sığınak yapar' sığınırsınız sözcükevine. Vurulduğunuz her kelime yüreğinizde bir yeri kanatır. 'Sözcüklerin kalelerine sığınarak şiirle hakikat arasında tuhaf bir temyizle dağılmış ve uyuşamadığınız noktada birliğe işaret ederek konuşur'sunuz.

"Afâkî mâlûmat, evham ve
vesveselerden hâlî olamıyor. Amma,
bizzat vicdânî bir şuura mahal olan enfüsî
ve dahilî mâlûmat ise, evham ve
ihtimallerden temizdir.


Ey insanoğlu yaklaş sıran geldi! Yaklaş ve hangi dille konuşacağını söyle!' Hazırlık başlamıştır. Bakışlar elest bezmine, çocukluğa çevrilir. Şenlik vardır, çengi tutulur. 'yeryüzünü örten maddemizdeki dipsiz karanlığı' çelimsiz tırnaklarınızla yırtar, 'yasaklanmış nesnelere uzatırsınız dili'nizi. Gök parçalanır, bir 'çocuk çıplaklığı' açar yeryüzünde.

"İslamiyet; insaniyet-i kübradır...
Fıtrat ve vicdan akla bir penceredir...
Fıtrat yalan söylemez."


Sizi 'beslemek için can atan çocukluk imgesi' yetişir imdadınıza. Sizi çevreleyen surlar parçalanır bir bir. Söz'ü ve Öz'ü çevreleyen surlar... Fıtrat, bütün ihtişamıyla ve Kelam'ın aydınlatıcılığında -çocuğa sarmalayıcı ve yumuşak bir duyguyla gökteki yıldızları gösteren bir anne gibi- olanların neşesiyle koşuşup duran melekleri gösteriyor size: Şehrâyin. Korkuyorsunuz ve korkunuz özgürleştiriyor sizi. Hiç'liğin tecrübesine ortak oluyorsunuz. "Hiçliğin babası";
'Beni ancak yüreğinizi dağa kaldırarak anlayabilirsiniz' diyor.
'Gülle başla gülle bitir' diyor.
Dönüyor, "Koş!" diyor;
'Kuş hafifliği ve gül taşı'yorsunuz. Şiir içre hayatın özüne sokuluyorsunuz. 'Kuzum hangi zamanlardan bakıyorsunuz?' 'Acıyı unutan çocuklar gibisiniz. Sözcükleriniz daha önce yaşanmamış bir heyecandan geliyor.'
"Baştan ayağa ilâhî ışığa boğulmak ister misin?
Öyleyse başsız ayaksız ol!" 2
'Başımız ayağımız olmayınca perdesiz görürüz.' "Daha diyeceklerimiz vardır ama aklın sürçeceğinden korkarız."
3
Hadi, 'battığınız yere
Evlerinize dönün.'
Bakın 'kapıdan dünya geçiyor'.



----------------------------------------
* Dil'e açtığı yeni menfezlerle, has söyleyiş ve duruşuyla, bitmeyen koşusuyla 'kalbinin, sadece kalbinin tanıklığını kabul eden' Yalsızuçanlar'ın yazdıklarını cümlenin her iki anlamıyla da böyle ifade etmenin isabetli olacağını düşünüyoruz. Yazarın öykü kitaplarından birine seçtiği isim 'cümle kapısı'nın açıldığı kalbinin 'Varlığın Evi' olduğunu gösteriyor zannımızca.


1. İsmail Ankaravî, Nakş-el Füsus Şerhi, Ribat Yay. İst. 1981
2. Hafız, Dîvân.
3. Mevlanâ, Dîvân-ı Kebîr.

Saat ve Tarih: 02:58 , 27/6/2008
Yorumlar (0) | Yorum Yaz | Baglantı

EY OĞUL! (ŞEYH EDEBALİ)

 

                       "Ey Oğul!

 

Beysin! Bundan sonra öfke bize; uysallık sana… Güceniklik bize; gönül almak sana.. Suçlamak bize; katlanmak sana.. Acizlik bize, yanılgı bize; hoş görmek sana.. Geçimsizlikler, çatışmalar, uyumsuzluklar, anlaşmazlıklar bize; adalet sana.. Kötü göz, şom ağız, haksız yorum bize; bağışlama sana… Bundan sonra bölmek bize; bütünlemek sana.. Üşengeçlik bize; uyarmak, gayretlendirmek, şekillendirmek sana..

Ey Oğul!

Yükün ağır, işin çetin, gücün kıla bağlı, Allah Teala yardımcın olsun. Beyliğini mübarek kılsın. Hak yoluna yararlı etsin. Işığını parıldatsın. Uzaklara iletsin. Sana yükünü taşıyacak güç, ayağını sürçtürmeyecek akıl ve kalp versin. Sen ve arkadaşlarınız kılıçla, bizim gibi dervişler de düşünce, fikir ve dualarla bize va'dedilenin önünü açmalıyız. Tıkanıklığı temizlemeliyiz.

Oğul!

Güçlü, kuvvetli, akıllı ve kelamlısın. Ama bunları nerede ve nasıl kullanacağını bilmezsen sabah rüzgarlarında savrulur gidersin.. Öfken ve nefsin bir olup aklını mağlup eder. Bunun için daima sabırlı, sebatkar ve iradene sahip olasın!.. Sabır çok önemlidir. Bir bey sabretmesini bilmelidir. Vaktinden önce çiçek açmaz. Ham armut yenmez; yense bile bağrında kalır. Bilgisiz kılıç da tıpkı ham armut gibidir. Milletin, kendi irfanın içinde yaşasın. Ona sırt çevirme. Her zaman duy varlığını. Toplumu yöneten de, diri tutan da bu irfandır.

İnsanlar vardır, şafak vaktinde doğar, akşam ezanında ölürler. Dünya, senin gözlerinin gördüğü gibi büyük değildir. Bütün fethedilmemiş gizlilikler, bilinmeyenler, ancak senin fazilet ve adaletinle gün ışığına çıkacaktır. Ananı ve atanı say! Bil ki bereket, büyüklerle beraberdir. Bu dünyada inancını kaybedersen, yeşilken çorak olur, çöllere dönersin. Açık sözlü ol! Her sözü üstüne alma! Gördün, söyleme; bildin deme! Sevildiğin yere sık gidip gelme; muhabbet ve itibarın zedelenir…

Şu üç kişiye; yani cahiller arasındaki alime, zengin iken fakir düşene ve hatırlı iken, itibarını kaybedene acı! Unutma ki, yüksekte yer tutanlar, aşağıdakiler kadar emniyette değildir.

Haklı olduğun mücadeleden korkma! Bilesin ki atın iyisine doru, yiğidin iyisine deli (korkusuz, pervasız, kahraman, gözüpek) derler.

En büyük zafer nefsini tanımaktır. Düşman, insanın kendisidir. Dost ise, nefsi tanıyanın kendisidir. Ülke, idare edenin, oğulları ve kardeşleriyle bölüştüğü ortak malı değildir. Ülke sadece idare edene aittir. Ölünce, yerine kim geçerse, ülkenin idaresi onun olur. Vaktiyle yanılan atalarımız, sağlıklarında devletlerini oğulları ve kardeşleri arasında bölüştüler. Bunun içindir ki, yaşayamadılar.. (Bu nasihat Osmanlı'yı 600 sene yaşatmıştır.) İnsan bir kere oturdu mu, yerinden kolay kolay kalkmaz. Kişi kıpırdamayınca uyuşur. Uyuşunca laflamaya başlar. Laf dedikoduya dönüşür. Dedikodu başlayınca da gayri iflah etmez. Dost, düşman olur; düşman, canavar kesilir!..

Kişinin gücü, günün birinde tükenir, ama bilgi yaşar. Bilginin ışığı, kapalı gözlerden bile içeri sızar, aydınlığa kavuşturur. Hayvan ölür, semeri kalır; insan ölür eseri kalır. Gidenin değil, bırakmayanın ardından ağlamalı… Bırakanın da bıraktığı yerden devam etmeli. Savaşı sevmem. Kan akıtmaktan hoşlanmam. Yine de, bilirim ki, kılıç kalkıp inmelidir. Fakat bu kalkıp-iniş yaşatmak için olmalıdır. Hele kişinin kişiye kılıç indirmesi bir cinayettir. Bey memleketten öte değildir. Bir savaş, yalnızca bey için yapılmaz. Durmaya, dinlenmeye hakkımız yok. Çünkü, zaman yok, süre az!..

Yalnızlık korkanadır. Toprağın ekim zamanını bilen çiftçi, başkasına danışmaz. Yalnız başına kalsa da! Yeter ki, toprağın tavda olduğunu bilebilsin. Sevgi davanın esası olmalıdır. Sevmek ise, sessizliktedir. Bağırarak sevilmez. Görünerek de sevilmez!.. Geçmişini bilmeyen, geleceğini de bilemez.

Osman! Geçmişini iyi bil ki, geleceğe sağlam basasın.

Nereden geldiğini unutma ki, nereye gideceğini unutmayasın…"


   ŞEYH EDEBALİ


Saat ve Tarih: 02:58 , 27/6/2008
Yorumlar (0) | Yorum Yaz | Baglantı

MEVLİD-İ ŞERİFİ KİM YAZDI?

    MEVLİD KANDİLİNİN ÖNEMİ. 
 
 
 
Enbiyâ, 107"Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik."
(Enbiyâ, 107)



İnsanlığın kurtuluşu için gönderilen son ve en büyük peygamber, bizim Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.) 571 yılında Kameri aylardan Rebiü'l-evvel ayının 12.gecesi doğmuştur. Milâdî takvime göre ise bu, 571 yılı Nisan ayının yirmisine rastlamaktadır. Bu mübarek geceye "Mevlid Kandili" denir.


O'nun doğduğu çağda dünyanın her tarafında cehalet, zulüm ve ahlâksızlık almış yürümüş, Allah inancı unutulmuş, insanlık korkunç ve karanlık bir duruma düşmüş, dünya yaşanmaz hale gelmişti.


O'nun doğduğu gece, insanlığın kurtuluşu için çok hayırlı ve mübarek bir başlangıçtır.O gecenin sabahı gerçekten de feyizli bir sabahtı. İnsanlık için yepyeni bir gün doğmuş, aydınlık bir devir açılmıştı. Bir fazilet güneşi ve hidâyet meşalesi olan sevgili peygamberimizin gönderilişi, Yüce Allahın bütün insanlara en büyük nimetlerinden birisidir. Bu hususta Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulmuştur:


 


 
 
"Andolsun ki içlerinden, kendilerine Allah'ın âyetlerini okuyan, (kötülüklerden ve inkârdan) kendilerini temizleyen, kendilerine Kitap ve hikmeti öğreten bir Peygamber göndermekle Allah, müminlere büyük bir lütufta bulunmuştur. Halbuki  daha önce onlar apaçık bir sapıklık içinde idiler." (Âl-i İmrân, 164)


Bu gece, müslümanlar arasında yüzyılllardan beri büyük bir coşku ile kutlanmakta, Sevgili Peygamberimiz derin bir saygı ile anılmaktadır. Büyük Türk Alimi Süleyman Çelebi tarafından yazılan ve asıl adı "Vesiletün'necat" olan mevlid kitabı O'nun doğumunu, üstünlüğünü ve mucizelerini en güzel bir şekilde dile getiren değerli bir eserdir.


Peygamberimizin doğum yıldönümlerinde okunan mevlidleri saygı ile dinlemek, O'nun mübarek ruhuna salât ve selâm okumak hiç şüphesiz büyük milletimizin Sevgili Peygamberimize olan engin sevgi ve bağlılığının bir ifadesidir.

Bununla beraber, O'nun ahlâk ve fazilet dolu hayatını öğrenmek ve kendimize örnek almak başta gelen görevlerimizdendir. Asıl o zaman O'nun sevgisini ve hoşnutluğunu kazanmış oluruz.

O âlemlerin Rabbinden, "Alemlere rahmet olarak gönderildi." Asırlara sığmayacak inkılapları birkaç sene içerisinde gerçekleştirdi. Evlâtlarını diri diri toprağa gömen babalar O'na ve getirdiği prensiplere iman ettikten sonra mükemmelleştiler, dünyaya insanlık, adalet ve medeniyet rehberi olacak hale geldiler. İnsanlar O'nun tek emriyle, kökü yüzlerce yıl derinde olan alışkanlıklarını bıraktı. 

O, yirminci asır insanının yüzyılda yerleştiremediği hakkı, hukuku, adâleti, hürriyeti, demokrasiyi ve insan haklarını bir solukta yerleştirdi. Böylece cehâlet asrı bir saâdet asrı olup, çıktı. Nihayet asır, asırlara taştı. Ve O, çağlar ötesiyle kucaklaştı.

Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed kendisinden önceki peygamberler gibi sadece bir kavme veya millete değil, bütün insanlığa peygamber olarak gönderilmiştir. O'nun diğer peygamberlerden en farklı yönlerinden birisi budur. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulur:



"Biz seni bütün insanlara ancak müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik; fakat insanların çoğu bilmezler."(Sebe, 28)


İnsanlığın her zaman ve mekânda Hz. Peygamber'in tebliğ ettiği ilâhî mesaja ve bu mesajın hayata geçirilmiş şekli olan onun sünnetine ihtiyacı vardır.  O'nu örnek almak, Kur'an'a uymaktır. Çünkü Hz. Aişe (r.a.)'nın ifâdesiyle O'nun ahlâkı Kur'an'dı.(Müslim, Misâfirîn, 139). Kur'an-ı Kerim, Peygamberimiz Hz. Muhammed'in inananlar için en güzel örnek olduğunu bildirmekte ve bu hususta şöyle buyurulmaktadır:


"Andolsun, Allah'ın rasûlünde sizin için, Allah'a ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar için ve Allah'ı çok ananlar için güzel bir örnek vardır." (Ahzâb, 21)


Bu geceyi nasıl ihya edelim?

Bütün insanlık âlemine bir hidayet tarihi açan ve âlemlere halis ilâhî rahmet olan böyle yüksek şanlı bir Peygamber'in ümmeti olmakla şereflenmiş bulunan biz müminlere ne mutlu!  Bu geceyi vesile bilerek, O'na ümmet olmanın şuuruna erebilmek,  Bu gecenin manevî zenginliğinden istifâde etmek için en azından bir Tesbih Namazı kılalım, bir de Hatm-i Enbiyâ yapalım.

O'na  ümmet olan müminlere gevşeklik yakışmaz.

Unutmayalım...
 

Alemlere rahmet olarak gönderilen muazzez Peygamberimizin, doğumunu anarken, yalnız
mevlid okumak, ilâhîler söylemek ve kandil simidi dağıtmak yeterli değildir, sadece bu geceyi yaşamak yeterli değildir. 
Yüce Allah'ın sevgisine, hoşnutluğuna ve bağışlamasına ermenin yegâne yolu, Peygamberimizin yolundan gitmektir...




"De ki: Allah'ı seviyorsanız bana uyunuz ki, Allah da sizi sevsin ve günâhlarınızı bağışlasın..."  (Âl-i İmrân, 31)

Saat ve Tarih: 02:48 , 27/6/2008
Yorumlar (0) | Yorum Yaz | Baglantı

EL-FIKHU'L-EKBER-2 (İmamı Azam'ın Beş Eseri)

 

                      EL-FIKHU'L-EKBER

 

             Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla.

 

Tevhidin aslı, buna iman etmenin en doğru yolu şudur: Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, öldükten sonra dirilmeye, kadere, hayrın ve şerrin Allah'tan olduğuna, hesap, mizan, cennet ve cehenneme inandım, bunların hepsi de haktır, demek gerekir.

Yüce Alah, sayı yönüyle değil, ortağı olmaması yönüyle birdir. O, doğurmamış ve doğurulmamıştır, ona hiç bir şey denk değildir. O yarattıklarından hiç birine benzemez. İsimleri, zâti ve fiilî sıfatlarıyla daima var olmuş ve var olacaktır.

Allah'ın zâtı sıfatları; hayat, kudret, ilim, kelam, semi, basar, ve irade sıfatlarıdır. Fiilî sıfatlar ise, tahlik (yaratma), terzik (rızık verme) inşa (yapma), ibda (örneksiz yaratma) ve sun' (san'atla yaratma) ve diğer fiilî sıfatlardır.

Allah, sıfatları ve isimleri ile var olmuş ve var olacaktır. Onun isim ve sıfatlarından hiç biri sonradan olma değildir. O ilmiyle daima bilir, ilim onun ezelde sıfatıdır. O kudretiyle daima kadirdir, kudret onun ezelde sıfatıdır. Kelamı ile konuşur, kelam onun ezelde sıfatıdır. Yaratması ile daima haliktır, yaratmak onun ezelde sıfatıdır. Fiili ile daima faildir, fiil onun ezelde sıfatıdır. Fail Allah'tır, fiil ise onun ezelde sıfatıdır. Yapılan şey, mahlûktur. Yüce Allah'ın fiili ise mahlûk değildir. Allah'ın ezeldeki sıfatları mahlûk ve sonradan olma değildir. Allah'ın sıfatlarının yaratılmış ve sonradan olduğunu söyleyen yahut tereddüt eden veya şüphe eden kimse Yüce Allah'ı inkâr etmiş olur.

 Kur'anı Kerim, Allah kelamı olup, mushaflarda yazılı, kalplerde mahfuz, dil ile okunur ve Hz. Peygamber'e indirilmiştir. Bizim Kur'anı Kerimi telaffuzumuz, yazmamız ve okumamız mahlûktur, fakat Kur'an mahlûk değildir. Allah'ın Kur'an'da belirttiği Musa ve diğer peygamberlerden, firavun ve İblis'ten naklen verdiği haberlerin hepsi Allah kelamıdır, onlardan haber vermektedir. Allah'ın kelamı mahlûk değildir, fakat Musa'nın ve diğer yaratılmışların kelamı mahlûktur. Kur'an ise onları değil, Allah'ın kelamı, kadim ve ezelidir.

Allah'ın "Allah Musa'ya hitap etti"(1) ayetinde belirttiği gibi, Musa Allah'ın kelamını işitti. Şüphesiz ki Allah, Musa ile konuşmasından Önce de, kelam sıfatı ile muttasıftı. Yüce Allah yaratmadan da ezelde yaratıcı idi. Allah, Musa'ya hitap ettiğinde, ezelde sıfatı olan kelamı ile konuştu. Onun sıfatlarının hepsi, mahlûkların sıfatlarından başkadır. O bilir fakat bizim bildiğimiz gibi değil. O kadirdir fakat bizim gücümüzün yettiği gibi değil. O görür fakat bizim görmemiz gibi değil. O işitir fakat bizim işittiğimiz gibi değil. O konuşur fakat bizim konuşmamız gibi değil. Biz uzuvlar ve harflerle konuşuruz. Oysaki uzuvsuz ve harfsiz konuşur. Harfler mahlûktur fakat Allah'ın kelamı mahlûk değildir.

Allah bir şey(varlık)dir, fakat diğer şeyler gibi değildir. Onun varlığı cisim, cevher, araz, had, zıd, eş ve ortaktan uzaktır. Onun Kur'an'da zikrettiği gibi eli, yüzü ve nefsi vardır. Allah'ın Kur'an'da zikrettiği el, yüz ve nefs gibi şeyler, keyfiyetsiz sıfatlardır. Onun eli kudreti veya nimetidir denilemez. Zira bu takdirde sıfat iptal edilmiş olur. Bu, Kaderiyye ve Mutezile'nin görüşüdür. Onun elinin, keyfiyetsiz sıfat olması gibi, gazabı ve rızası da keyfiyetsiz sıfatlarından iki sıfattır.

Allah, eşyayı bir şeyden yaratmadı. Allah, eşyayı oluşundan önce, ezelde biliyordu. O, eşyayı takdir eden ve oluşturandır. Allah'ın dilemesi, ilmi, kazası, takdiri ve Levhi Mahfuz'daki yazısı olmadan, dünya ve ahirette hiç bir şey vaki olmaz. Ancak onun Levhi Mahfuz'daki yazısı, hüküm olarak değil, vasıf olarak yazılıdır. Kaza, kader ve dilemek, onun nasıl olduğu bilinemeyen sıfatlarındandır. Allah, yok olanı yokluğu halinde yok olarak bilir, onu yarattığı zaman nasıl olacağını bilir. Var olanı, arlığı halinde var olarak bilir, onun yokluğunun nasıl olacağını bilir. Allah ayakta duranın ayakta duruş halini, oturduğu zamanda oturuş halini bilir. Bütün bu durumlarda Allah'ın ilminde ne bir değişme, ne de sonradan olma bir şey hasıl olmaz. Değişme ve ihtilaf yaratılanlarda olur.

Allah insanları küfür ve imandan hâli olarak yaratmış, sonra onlara hitap ederek emretmiş ve nehyetmiştir. Kâfir olan; kendi fiili, hakkı inkar ve reddetmesi ve Allah'ın yardımını kesmesiyle küfre sapmıştır. İman eden de kendi fiili, ikrarı, tasdiki ve Allah'ın muvaffakiyet ve yardımı ile iman etmiştir.

Allah, Âdem'in neslini, sulbünden insan şeklinde çıkarmış, insanlara akıl vermiş, hitap etmiş, imanı emredip, küfrü yasaklamıştır. Onlar da onun Rab olduğunu ikrar etmişlerdir. Bu, onarın imanıdır. İşte onlar bu fıtrat üzerine doğarlar. Bundan sonra küfre sapan bu fıtratı değiştirip bozmuş olur. İman ve tasdik eden de fıtratında sebat ve devam göstermiş olur.

            Allah, kullarının hiç birini iman veya küfre zorlamamış, onarı mü'min veya kâfir olarak yaratmamıştır. Fakat onları şahısslar olarak yaratmıştır. İman ve küfür kulların fiilleridir. Alan, küfre sapanı, küfrü esnasında kâfir olarak bilir. O kimse daha sonra iman ederse, imanı halinde mü'min olarak bilir, ilmi ve sıfatı değişmeksizin onu sever.

            Kulların hareket ve sükûn gibi bütün fiilleri hakikaten kendi kesbleri (kazançları) dir. Onların yaratıcısı ise Yüce Allah'tır. Onların hepsi Allah'ın dilemesi, ilmi, hükmü ve kaderi ile olur.

            Taatların hepsi, Allah'ın emri, muhabbeti, rızası, ilmi, dilemesi, kazası ve takdiri ile vacip kılınmıştır. Masiyetlerin hepsi de Allah'ın ilmi, kazası, takdiri ve dilemesi ile olmakla beraber, rızası ve emri ile değildir.

.           Peygamberlerin hepsi de (salat ve selam olsun) küçük, büyük günah, küfür ve çirkin hallerden münezzehtir. Fakat onların sürçme(zelle) ve hataları vaki olmuştur. Hz. Muhammed, Allah'ın sevgili kulu, resulü, nebisi, seçilmiş tertemiz kuludur. O hiç bir zaman puta tapmamış, göz açıp kapayacak bir an bile Allah'a ortak koşmamıştır. O, küçük büyük hiç bir günah işlememiştir.

             Peygamberlerden sonra insanların en faziletlisi, Ebu Beki es-Sıddîk, sonra Ömer el-Fârûk, sonra Osman b. Affan, Zûn-Nûreyn, daha sonra Aliyyu'l-Murtaza'dır. Allah hepsinden razı olsun. Onlar doğruluk üzere, doğruluktan ayrılmayan, ibadet eden kimselerdir. Hepsine sevgi ve saygı duyarız. Hz. Peygamber'in ashabının hepsini sadece hayırla anarız.

             Bir müslümanın, helal saymaması şartıyla, büyük günahlardan birini işlemesi ile kâfir saymayız. Bu durumdaki bir kimseden iman ismini kaldırmayız, ona gerçek anlamda mü'min deriz. Bir mü'minin kâfir olmamakla beraber günahkâr olması caizdir.

            Günahlar, mü'mine zarar vermez demeyiz. Keza günah işleyen kimse Cehennem'e girmez de demeyiz. Dünyadan mü'min olarak ayrılan kimse, fasık da olsa Cehennem'de ebedi kalacaktır, demeyiz.

.           Mürcie'nin dediği gibi, iyiliklerimiz makbul, kötülüklerimiz de affedilmiştir, demeyiz. Fakat kim bütün şartlarına uygun müfsit ayıplardan uzak amel işler ve onu küfür ve dinden dönme gibi şeylerle boşa çıkarmaz ve dünyadan mü'min olarak ayrılırsa şüphesiz Allah onun amelini zayi etmez, bilakis kabul eder ve ondan dolayı sevap verir, deriz.

            Allah'a ortak koşmak ve küfür dışında büyük ve küçük günah işleyen, fakat tövbe etmeden mü'min olarak ölen kimsenin durumu Allah'ın dilemesine bağlıdır. Dilerse ona Cehennem'de azap eder, dilerse affeder ve hiç azaba uğratmaz.

             Her hangi bir amele riya karıştığı zaman, o amelin ecrini yok eder. Keza ucüb (kendi amelini üstün görmek) de böyledir.

            Peygamberlerin mucizeleri ve velilerin kerametleri haktır.  Ancak, haberlerde belirtildiği üzere İblis, Firavun ve Deccal gibi Allah düşmanlarına ait olan, onların şimdiye kadar vukua geliş ve gelecek hallerine mucize de, keramet de demeyiz. Bu, onların hacetlerini yerine getirmedir. Zira Allah düşmanlarının hacetini, onları derece derece cezaya çekmek ve sonunda cezalandırmak şeklinde yerine getirir. Onlar da buna aldanarak azgınlık ve küfürde haddi aşarlar. Bunların hepsi de caiz ve mümkündür.

            Yüce Allah, yaratmadan önce de yaratıcı, rızıklandırmadan önce de rızık verici idi. Allah, ahirette görülecektir. Mü'minler Han'ı Cennet'te, aralarında bir mesafe olmaksızın, teşbihsiz ve keyfiyetsiz olarak baş gözleriyle göreceklerdir.

            İman dil ile ikrar, kalp ile tasdiktir. Gökte ve yerde bulunanım imanı, iman edilmesi gereken şeyler yönünden artmaz ve eksilmez, fakat yakin ve tasdik yönünden artar ve eksilir. Mü'minler, iman ve tevhid hususunda birbirlerine müsavidirler. Fakat amel itibariyle birbirlerinden farklıdırlar. İslam, Allah'ın emirlerine teslim olmak ve itaat etmek demektir. Lügat itibariyle iman ve islam arasında fark vardır. Fakat islamsız iman, imansız islam da olmaz. Onların ikisi de bir şeyin içi ve dışı gibidirler. Din ise, iman, islam ve şeriatların hepsine birden verilen isimdir.

            Biz, yüce Allah'ı kendisini kitabında tavsif ettiği bütün sıfatlarıyla gerçek olarak biliriz. Hiç bir kimse Allah'a, onun şanına layık şekilde hakkıyla ibadet etmeye kadir değildir. Fakat insan ancak Allah'ın kitabında, Resulünün bildirdiği kadar Allah'a ibadet eder.

            Bütün mü'minler; marifet, yakin, tevekkül, muhabbet, rıza, korku ve ümit ve bu hususlara iman konusunda birbirlerine müsavidirler. Bu hususlara imanın dışında birbirlerinden farklıdır.

            Yüce Allah, kullarına karşı lütufkârdır, adildir, kulun hak ettiği sevabı lutfuyla kat kat fazlasıyla verir. Kulunu, adaletinin icabı olarak işlediği günahtan dolayı cezalandırır. Keza kendinden bir lütuf olarak bağışlar da.

            Peygamberlerin (salât ve selam olsun) şefaati haktır. Peygamberimizin (s.a.) şefaati, günahkâr mü'minler ve onlardan büyük günah işleyip cezayı hak etmiş olanlar için hak ve sabittir:

            Kıyamet günü amellerin mizanla tartılacağı hususu haktır. Hz. Peygamber'in havzu haktır. Kıyamet günü hasımlar arasında iyilikler alınarak kısas ve hesaplaşma olması haktır. İyilikler bulunmadığı takdirde kötülüklerin atılması hak ve caizdir.

            Cennet ve Cehennem halen yaratılmıştır, ebediyen de fani olmayacaklardır. Huriler ebediyen ölmezler. Yüce Allah'ın cezası da, sevabı da ebedîdir.

            Allah dilediğini kendisinin bir lutfu olarak hidayete ulaştırır. Dilediğini de adaletinin gereği olarak sapıklığa düşürür. Allah'ın sapıklığa düşürmesi, hızlânıdır. Hızlanın manası ise, Allah'ın razı olacağı şeylerde onu muvaffak kılmayıp, yardımını kesmesidir. Bu, Allah'ın adaleti gereğidir. Keza, Allah'ın günahkârları isyanları sebebiyle cezalandırması da adaleti icabıdır.

            Şeytan, mü'min kuldan imanını baskı ve cebirle alır, dememiz doğru değildir. Fakat kul imanı terk ederse, Şeytan da onun imanını alır, deriz.

            Kabirde Münker ve Nekir'in sualleri haktır. Kabirde ruhun cesede iade edilmesi haktır. Bütün kâfirler ve âsi mü'minler için kabir sıkıntısı ve azabı haktır.

            Âlimlerin, Allah'ın sıfatlarını farsça (arapçadan başka bir dille) söylemeleri caizdir. Fakat yed = el kelimesi, Allah'ın sıfatı olarak farsça söylenemez. Fakat farsça olarak Rûyi Huda = Allah'ın yüzü demek caizdir. Allah'ın yakınlık ve uzaklığı, mesafenin uzunluk ve kısalığı ile değil, keramet ve zillet manasındadır. İtaatli olan kul, Allah'a keyfiyetsiz olarak yakın, âsi kul ise keyfiyetsiz olarak Allah'tan uzak olur. Yakınlık, uzaklık ve yönelmek, yalvaran kula racidir. Keza Cennet'te komşuluk ve Allah'ın önünde bulunmak da keyfiyetsiz şeylerdir.

Kur'anı Kerim, Allah'ın Resulüne (s.a.) indirilmiş olup, mushaflarda yazılıdır. Kelam manasında Kur'an ayetlerinin hepsi de fazilet ve büyüklük bakımından birbirine müsavidir. Fakat bazısında zikir ve zikredilen fazileti bahis konusudur. Âyetu'l-Kürsi buna misaldir. Burada zikredilen Allah'ın yüceliği, azameti ve sıfatlarıdır. Bu ayette hem zikir, hem de zikredilenin fazileti olarak iki fazilet bir araya gelmiştir. Bir kısmında ise sadece zikir fazileti vardır. Kâfirlerin kıssalarında olduğu gibi. Bu ayetlerde zikredilenin bir fazileti yoktur, çünkü zikredilenler kâfirlerdir. Keza Allah'ın isim ve sıfatlarının hepsi de azamet ve fazilette müsavidir, aralarında farklılık yoktur.

Hz. Peygamber'in anne ve babası cahiliyet üzere ölmüşlerdir. Kasım, Tâhir ve İbrahim Allah Resulünün oğulları; Fatıma, Rukıyye, Zeyneb ve Ümmü Gülsüm de kızları idiler.

İnsan tevhid ilminin inceliklerinden her hangi birinde güçlükle karşılaşırsa, sorup öğreneceği bir alim buluncaya kadar, Allah katında doğru olana inanması gerekir. Böyle bir kimseyi arayıp bulmakta gecikmesi, caiz değildir. Bu hususta tereddüt edilerek beklemek mazur görülmez. Eğer tereddüt ederek beklerse, kafir olur.

Miraç haberi haktır. Onu reddeden sapık bir bid'atçi olur. Deccal'in, Ye'.cüc ve Me'cüc'ün ortaya çıkması, güneşin batıdan doğması, Hz. İsa'nın gökten inmesi ve sahih haberlerde bildirilen kıyamet alametlerinin hepsi de haktır.

            Yüce Allah, dilediğini doğru yola hidayet eder.

 

(İmamı Azam'ın Beş Eseri, Mustafa Öz., 66-72)


Saat ve Tarih: 02:47 , 27/6/2008
Yorumlar (0) | Yorum Yaz | Baglantı

İNSANI ALDATAN DÖRT KELİME

 

De ki: Allah'a itaat edin,Peygambere itaat edin.Eğer sırtınızı dönerseniz bilin ki Peygamber kendi görevinden,siz de kendi yükümlülüğünüzden sorumlu olursunuz.Ama O'na itaat ederseniz,doğru yolu bulmuş olursunuz.Yoksa peygamberin görevi açıkça tebliğ etmekten başka bir şey değildir. Allah,içinizden iman edip makbul ve güzel işler işleyenlere kesin olarak vaad buyurur ki: Daha önce müminleri dünyada hakim kıldığı gibi, kendilerini de hakim kılacak,kendileri için beğenip seçtiği İslam dinini tatbik etme gücü verecek ve yaşadıkları korkulu dönemin arkasından,kendilerini tam bir güvene erdirecektir.Çünkü onlar,yalnız bana ibadet edip hiçbir şeyi bana şerik yapmazlar.Artık bundan sonra kim küfrana saparsa,işte onlar yoldan çıkıp Allah'a karşı gelmiş olurlar.Öyleyse ey müminler,siz namazı hakkıyla ifa etmeye devam edin ,zekatı verin,Peygambere itaat edin ki merhamete mazhar olasınız." (Nur,24/54-56)

 

 

İNSANI ALDATAN DÖRT KELİME 

 

 

Mevlâna Rûmi Rahimehullah der ki:


"Vakit keskin kılıc gibidir, omru kesiyor;

 

O seni kesmeden evvel sen onu kes!..


Kalbi zikre devam et!..                   Dilin kapilarini kapat!.. 

Kalbin zikirle konuşsun,                  Dilin hikmetle sussun...

Huzur buluncaya kadar oyle ol,    Üstun zekâ sukut etmektedir.


Az ye, az konuş, az uyu..

 

Ameli bırakmak ne kotu bir hal... "İleride amel edecegim" demek ondan daha beter bir haldir."


İbn-u Atâullah İskenderî'den naklen Ebu Muhammed Esh-Sha'ranî:


"Tum insanlar dort kelime ile aldanmishtir:


EĞER
 

Birisi,      eğer zengin olsaydım ibadet ederdim der,
Diğeri,    eğer fakir olsaydım ibadet ederdim der,
Öbürü,    eğer genç olsaydım ibadet ederdim der,
Başkası,  eğer ihtiyar olsam ibadet edeceğim der.


İşte dilin bir fenalığı budur

 


 

 NEDEN?

 

İlim oku! Neden okuyayım?
Sus! Neden susayım?
Konuş! Neden konuşayım?


Nedenle beden tembel olur, nedeni bırak!


 

                                             NASIL?


İbadet et! Nasıl edecegim?

Calış! Nasil calışacagim?

 

 

KEŞKE

 

Keşke ben zengin olsaydım, hacca giderdim...
Keşke ölseydim, suç işlemeseydim...


 

Bunlar hep dil illetidir-hastalığıdır... İstikamet yolundan insani çeviren sebeplerdir.

 

Bunların tedavisi iki edepledir:

 

1-Ahireti dünyadan daha fazla tercih etmekle, tembellik zincirlerini koparmak ve kalbî zikretmek,
2
-İşi zamaninda yapmak, ertelememektir.

 


Saat ve Tarih: 02:46 , 27/6/2008
Yorumlar (0) | Yorum Yaz | Baglantı

DUA ESTETİĞİ

 
         DUA ESTETİĞİ 
 
Rabb'imiz Mûsa Aleyhisselâm'a sormustu: "Elindeki nedir?" Mûsa Aleyhisselam ise "Bu asâmdir" demis ve sonra aciklamisti, "ona dayanirim, onunla hayvanlarima yaprak silkelerim..." Pekâlâ, Mûsa Aleyhisselam da biliyordu ki Rabbi elindekinin ne oldugunu bilir. Ustelik asânin dayanmaya yaradigini, hayvanlara yaprak silkmekte kullanildigini, her seyi bilen Alîm-i Kullî Sey'e ayrica soylemesi fazla degil mi? Hayir, fazla degil ; hatta eksik gibi. Cunku Sevgili'nin huzurunda olunca laf uzatilir, uzatilmak istenir. Daha cok huzurda kalmak icin yeni yeni konular acilir. Huzurda iken, konusulanin ne oldugu onemli degildir ; onemli olan konusmaktir. Cunku konusmak huzurda kalmayi uzatacaktir. Dua da boyledir iste, kulun Rabb'iyle soylesmesidir. Ister ayakkabimizin kaybolan bagcigi gibi siradan bir sey icin, ister ebedî hayat gibi en basta gelen hacetimiz icin dua etmek Rabb'in huzurunda kalma vesilesidir... Mumin icin dua etmek, duanin kabul olup olmamasindan daha once gelir. Cunku dua, icerigi ne olursa olsun, sonucu nereye varirsa varsin, Sevgilinin huzurunda kalmaktir. Yani, duanin kendisi duanin sonucundan onemlidir, onceliklidir.
 
* * *
 
Dua ediyor olabilmek de, O'na muhatap olmayi, O'nu muhatap olarak bulmus olmak gibi essiz ayricaliklari icerdigine gore, cok onemli ve oncelikli bir duanin kabul edilmis halidir. Dua edemeyen, dua edemediginin farkinda degildir ; dua etmek icin dua etmek gerektigini bile bilemez. Dua edemeyen, dua edememekle neyi kaybettiginin farkinda degildir ; bir seyi kaybettigini bilmeyen ise aramaz, aramadikca bulamaz, bulsa bile eline almaz. Oyleyse, dua edebiliyor olmakla, nasil derin bir kuyudan cikarildigimizi gorelim. Dua eden adam bilmeli ki, dua ediyor olmakla, kaybettigini bulmustur, kaybettigini bile bilmedigi bir kaybini bulmustur, eksikligini bile cekemeyecek kadar gafil oldugu bir eksigini tamamlamistir.
 
* * *
 

"Insanlari ve cinleri bana ibadet etsinler diye yarattim, beni beslesinler diye degil..."

Kulluk, Rab tarafindan riziklandigini bilmekle baslar. Insanin secdesi tevekkul seccadesinde gerceklesir. Kul alnini yere degdirdiginde, Rabb'inden baska kimseye muhtac olmadigini kabullenir. Secde ile sadece kafasini degil varligini da topraga indirir. Rabb'inin kendisine verdiginden suphesi olanin secdesi tam degildir ; alni yerde oldugu halde, akli yukarida kalmistir. "Yalniz Sana kulluk edelim diye yalniz Senden yardim dileriz!" dedirttigine gore Rabb'imiz, kullugumuzu O'nun bize yardimi olarak bilmeliyiz ve gormeliyiz.
 
* * *
 
"Kim kotu bir is isler, nefsine zulmeder de, sonra / gecikerek tovbe ederse Allah'i Gafûr ve Rahîm olarak bulur." Aziz Mahmud Hudâyî, bu ayeti yorumlarken, tovbenin pek dikkat edemedigimiz bir inceligine dikkat ceker. Insan kotu isi bedeniyle yapar, eliyle gerceklestirir, acik bir eylem koyar ortaya. Tovbe ise dille yapilir, hatta dile gelmeden de yapildigi olur. Hudâyî Hazretleri, iste bu farki hatirlatarak, fiilen yapilan isyanin sozle yapilan itaatle affedilmesindeki lutfu gozler onune seriyor.
 

* * *

 

"Allah, kendisi icin terk ettiginiz seyleri terk ettiginize sizi sevindirsin." Hayatin ozunu yakalayan bir yakaris bu. Cunku her an bir tercihte bulunuyoruz ; bir tercih bize bin terk edisi yasatiyor. Rabb'imizin rizasi icin tercih ettiklerimiz ne cok terki gerektiriyor. Bir helâl icin bin haramdan yuz ceviriyoruz. Sozgelimi, bir kadini kendimize helâl ederken, digerlerini terk ediyoruz. Bir erkegi kendimize es secerken, baska butun erkeklerden yuz ceviriyoruz. Eslerin birbirleri icin boylesi sozlu ve fiilî dualarda bulunmasi gerekir. Baskalarini terk ederek kendisi es olarak tercih edilen bir kadin ya da erkek, esini kendisi icin terk ettiklerini terk ettigine memnun etmek icin elinden geleni yapmali.
 
* * *
 

Duayi kabul edecek olan Zât'in dilimize dua vermesi, bize yakaris temrinleri yaptirmasi, O'nun o dualari coktan kabul etmeye hazir oldugunu gosteriyor degil mi? Dua ile duanin kabulu arasinda sadece o duanin dilimize degmesi bahanesi var. Fatiha adi uzerinde "acilis"tir. Varligin yuzunu Var Eden'e cevirir, bize otelerle "agiz birligi" ettirir. Bize verilecekler Fatiha'da saklidir. Bizi yoklugun dehsetinden alip kimsenin yapamayacagi iyiligi yapan Rabb'imiz, Fatiha ile kendimiz icin neyi istemenin hayirli oldugunu ogretir bize ve onlari kendisinden istetir. Vermek istemeseydi, israrla istememizi ister miydi?


Saat ve Tarih: 02:44 , 27/6/2008
Yorumlar (0) | Yorum Yaz | Baglantı

Hazreti Huseyin: 'Elleri Koku Dagitan' bir sehid

 

Hazreti Hüseyin:

 

'Elleri Koku Dağıtan' 

 

bir şehid

 

Ali, Allah'in sonsuz ve mutlak isimlerinden bir isimdir. Manasi yuce demektir. Ali, yucedir, Yuceler Yucesi'nden alir yuceligini. Ali bizim sahimizdir. Sah, sultandir. Ali, velayet sultanidir. Ali'ye en cok yakisan sifat velidir. Veli, dost demektir, Asil Dost'a yakin olmaktir. Ali, yucedir, manevi kisiligiyle semaya yukselmis, Rahman isminin arsi kusatan bulutuna girmis, bir adalet ve merhamet yagmuruna donusmustur. Ali ile Fatima, dunyanin en yoksul ailesidir. El-Huseyni'nin dedigi gibi, 'fakirlik insani Allah'a ulastiran en guzel yoldur' Ali bu yolun sahidir. 'Allah'i gordun mu? O gorunur mu?' diye soruldugunda, 'ben gormedigime inanmam' diyen bir sultandir Ali. Bu ihsan duzeyidir. O'nun cagimizdaki buyuk varisi Bediuzzaman bunu, 'gayb perdesi acilsa yakinim ziyadelesmez' seklinde aktarir.

Hz. Ali, yoksullugun, adaletin, irfanin ve barisin/esenligin sultanidir. Bir gun hic paralari yokken, sadece alti dirhem parasi varken ve cocuklarina yemek almaya giderken yolda kavga eden iki insan gordugu zaman Hz. Ali "Nicin kavga ediyorsunuz? Su âlemde Allah'i dusuneceginiz yerde nicin birbirinizle mucadele ediyorsunuz?" diye sorar. Kavga edenlerden biri, digerinden alti dirhem alacagi oldugunu, vermedigini, soyler. Hz. Ali son kurusuna kadar cikarip parayi adama verir. Evine geldiginde eli bostur, 'Cennet kadinlarinin seyyidesi', "Ya Ali, hic mi bir sey almadin?" diye sorunca, "Ama ara duzelttim ya Fatma" der. Hz. Fatma'nin yuzunde nurlu bir gulumseme belirir. Memnundur kocasinin bu guzel hareketinden. Daha sonra Hasan'la Huseyin aglamaya baslarlar, 'aciz' diye. Evden cikar, bu aci manzaraya dayanamaz. Yolda bir adama rastlar. Elinde besili bir deve "Ya Ali bu deveyi sana satmak isterim, ucuza satacagim." "Param yok" der Hz. Ali. "Olsun" der adam. "Bu deveyi sana vermeyi cok istiyorum.150 dirhem bu deve. Al sonra odersin." Alir Hz. Ali 150'ye o deveyi. Yolda giderken baska adama rastlar. "Ya Ali" der, "ne guzel bir deve bu. Ben bunu 300'e alayim ne olursun reddetme beni." Hz. Ali "ama ben bunu 150'ye aldim" der. "Olsun, ben cok begendim bunu" Ve 300'e alinca evine pek cok yiyecek getirdikten sonra Peygamber'in huzuruna cikar. Efendimiz guler, "gel" der, "su deve hikayesini anlat ya Ali". Anlatinca da der ki: "Sen ki ara duzelttin. Allah Cebrail'i ile sana deveyi satti. Mikail'i ile de satin aldi. Her kim ki ara yapar, birlestirir, duzeltir, ikilikten insanlari kurtarirsa o bendendir ya Ali." Iste boyle bir babanin cocuklari ikilik cikarir mi? Onlarin ikisinin de butun hakikatleri sadece birlik ve tevhit icindi.

Beyt Ehli Hz. Ali Peygamber'le birlikte o yuce Kabe'nin icinde putlari kirarken Peygamber Efendimizin o mubarek boyu ise putlari kirmaya yeterken, bastonu da elindeyken Hz. Ali'yi omzuna almak istemisti. Hz. Ali'nin sapsari bir yuzle "edep ederim, nasil cikarim ki o omuza" deyisi Hz. Peygamber'in "benim emrim senin edebinden ustundur" hitabi ve Hz. Ali'yi omuzuna alarak putlari kirdirisi, omru boyunca Ali makamindaki cesitli sultanlarin bu aleme gelerek Peygamber'in manasinin omuzunda icimizdeki putlari kirdiginin delili degil midir?

Bir bayram gunu Hz. Hasan'la Huseyin'in elbise istedigi rivayet edilir. Efendimiz yoksul, Hz. Ali ve Hz. Fatima fakir. Cebrail'in bile gozunu yasartan bu istek, iki tane bembeyaz elbiseyi getirip Peygamber Efendimize hediye etmesiyle neticelendi. Ama cocuklar pek memnun kalmadilar, "keske renkli olsaydi" diye aglamaya basladilar. Peygamberimiz saskin, Cebrail'e bakti. Hz. Cebrail, Efendimiz'e, "su atin uzerine Efendim, cocuklar hangi rengi istiyorsa o renge burunsun" dedi. Efendimiz elbiselerin uzerine biraz su attiklarinda Hz. Hasan'in elbisesi sariya, Hz. Huseyin'in elbisesi kirmiziya donusur. Cebrail aglamaya baslar. Peygamber saskin, sorar; "Cocuklar memnun. Niye agliyorsun?" "Efendim bunlar, bu iki renk Hasan'la Huseyin'in cennetteki koskleri, manalari ve hakikatleridir." Ve daha sonra Peygamber'e doner, "Hz. Hasan zehirlenerek vefat edecek. Hz. Huseyin al kanlarla obur aleme yuruyecek" der. Iste bu iki renk, bu iki tecelli bize cok sey ogretir. Belki celalin rengidir kirmizi. Celalin, marifetin, hakikatin ortaya cikisinin, Allah'in ilmiyle tecellisinin, Allah'in kudret ve kuvvetiyle bu aleme tecellisinin rengidir kirmizi.

Efendimiz, gozunun nuru Fatima ile Islam'in Zulfikar'i ve Allah'in Arslani'ndan olan bu iki gozbebegine, 'oglum' diye hitab ederdi. Bir gun Hz. Fatima gelerek Resulallah'a uzgun bir halde : "Hasan'la Huseyin kaybolmuslar" diye dert yandiginda, Pegamberimiz (sav) : "Korkma, Allah onlari korur " buyurdu ama butun Medine seferber oldu. Sonunda Beni Neccar ahirliginda buldular. Ikisi uyuyor orada. Bir melek kanadinin birisini onlara dosek, birisini yorgan etmis. Peygamberimiz uyandirmaya kiyamiyor, bir onu opuyor, bir bunu opuyor ta uyanana kadar. Uyandiginda her birini bir omzuna aldi. Getiriyorken Hz. Ebubekir, "Ya Resulallah, hic degilse birisini biz tasisak? " buyurdu. "Hayir, ikisini de ben tasiyacagim." Hz. Ebubekir dedi: "Ne muhtesem binektir, sizin bineginiz, Resul-i Ekrem Kainatin Efendisi sizi tasiyor." Hz. Resul (sav) buyurdu: "Ama onlar da cok muhtesem binenlerdir."

Allah'in kendilerini temiz kildigi ve dinin temeli olan adalet ilkesi ugrunda sehitlerinin arasina kattigi Ehl-i Beyt'in bu buyuk imamlarini sevmek, onlarin askiyla yanmak, onlarin izini surmek, bu aziz milleti dunyanin efendisi kilmistir.

Yeniden dustugumuz yerden kalkmanin biricik yolu da budur : Adalet ilkesine yapismak, merhametli olmak ve Yezid'in degil Huseyin'in cagrisina uymak...
 

Hazreti Hüseyin'in misyonu

 

Her aslî meselenin gercegi gibi, basta Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) olmak uzere peygamberleri ve Sahabe-i Kiram'i Kur'ân-i Kerim'de aramak gerekiyor. Bediuzzaman'in ifade buyurduklari uzere, belâgat ve irsad geregi olarak, delil tezden gizli olamaz.

Kur'ân-i Kerim'deki Peygamber ve Sahabe tablosuna bu cercevede bakip, bir belâgat mucizesi olarak Kur'ân-i Kerim'in de o donemde o halka gonderildigini dikkate aldigimizda, Kureys'in ve sonra o donem Medine toplumunun tarihin her bakimdan en kapasiteli, metafizige acik; akil, dil ve edebiyat alaninda butun zamanlarin en seviyeli toplumu oldugu ortaya cikar. Bu seviyedeki insanlar eger ser cizgisinde iseler, serde ve tahribatta onlari asan olmaz ve bu insanlarin egitimi baskalarininkinden cok daha zordur. Ama bu insanlar hidayetle sereflenirlerse, bu defa onlari hayirda gecen olmaz. Iste Peygamber Efendimiz'in peygamberliginin belki de en buyuk delili, tarihin her bakimdan bu en kapasiteli, dolayisiyla Cahiliyede ser ve tahribatta en ileri insanlarini Allah'in izniyle hidayet cizgisinde egitmesi ve onlari tarihin hayirda emsalsiz toplumu haline getirmesidir.

Peygamber Efendimiz'den onceki peygamberler, Allah'in insanlik icin tayin buyurdugu Islâm'i belli zaman ve topluluklarla sinirli olarak temsil ve teblig ettiler. Ama Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), onu butun zamanlar ve toplumlar icin, dolayisiyla evrensel ve kâmil manâda, her bakimdan nihaî sinirlarina tasiyarak temsil ve teblig buyurdu. Peygamberler icinde O'nun misyonuna kapsam bakimindan en yakin misyona sahip bulunan Hazreti Musa'nin (aleyhisselam) kendinden sonra da surekli peygamberlerle idare edilen cemaatinde dort asirda ulasilan neticenin kâmil ve evrensel halini Peygamber Efendimiz ve ashabi 23 yilda gerceklestirdi. Kur'an'in ve Peygamberimiz'in essiz bir mucizesiydi bu.

Sahabe'nin hizmeti bununla kalmadi. Peygamber Efendimiz'in cizgisinde, cok kisa bir zamanda eski dunyanin butun merkez bolgelerini gorunuste askerî, fakat temelde zihnî ve kalbî seferlerle fethettiler. Fethedilen ulkelerin insanlari Sahâbe evlerine dagitildi. Bunlar, bu mubarek evlerde egitim gorduler ve Sahabe ile gerceklesen ikinci mucize olarak, Islâm'in Sahâbe'den sonra en mumtaz nesli Tabiîn yetisti; onlar da ucuncu mubarek nesil Tebe-i Tâbiîn'i yetistirdiler. Hazreti Davud ve Hazreti Suleyman gibi Hazreti Isa'nin da Tâbiîn ve Tebe-i Tâbiîn nesilleri olamamisti. Bundandir ki, bu mubarek peygamberlerin kitaplari ve Din, daha ilk ve ikinci nesillerde tahribe ugramaya basladi. Ama Islâm'in ilk donem tarihinde, Muslumanlikta cile cekmemis bazi ham ruhlarla, hizli fetihlerle gelen yeni Muslumanlar arasinda yer alan ve Islâm'la henuz tam yogrulamamis, bir avuc Sahabe ordusu karsisindaki yenilginin millî gururlarini sarstigi eski imparatorluklar halklarindan bazilarinin, her zaman her yerde bulunan birtakim nifak odaklarinin tesiriyle meydana getirdikleri fitneler, siyasî calkantilar ve ic vurusmalar, Tabiîn ve Tebe-i Tâbiîn neslini tarihte misli olmayan bir ilim ve maneviyat hareketine yoneltti. Allah Rasûlu (sallallahu aleyhi ve sellem), kendinden sonra ummetine Kur'ân-i Kerim'i ve Ehl-i Beyt'i birakmisti. Iste bu ic fitneler ve vurusmalarin yol acabilecegi, Kur'ân'i yanlis yorumlayip saptirma tehlikesi Ehl-i Beyt'in babasi Hazreti Ali efendimizle onlenirken, Kur'an ve Sunnet cizgisinde tam Islâmî rehberligin oncelikle ilim ve maneviyat sahalarinda olacagi, siyasî cizgiyi de ancak ilim ve maneviyat rehberlerinin mumkun olan en iyi sekilde sapmaktan koruyabilecegi gercegini, yani Tabiîn ve Tebe-i Tabiîn'in misyonunu Hazreti Huseyin efendimiz, kaniyla ve sehadetiyle ortaya koydu. O'ndan sonra Ehl-i Beyt, dunyevî siyasetten cekildi; bir yanda imamlar, diger yanda kutuplarla Islâm'in tertemiz kanalina onderlik yaparken, siyasî cizginin sapmamasi icin de tam bir set olusturdu.

Kerbelâ sehidleri arasinda Hazreti Huseyin'in, Hazreti Ali'nin, Hazreti Fatima'dan sonra evlendigi kadinlardan olma bazi kardesleri de vardi. Bunlarin isimlerinin Ebu Bekir, Omer ve Osman olmasi ayri bir oneme sahip bulunuyor.


Saat ve Tarih: 02:43 , 27/6/2008
Yorumlar (0) | Yorum Yaz | Baglantı

" KALBİN BEŞ DEVASI "

 

" KALBİN BEŞ DEVASI " 


   
İmam Nevevi, "el-Ezkar"ında (s.159) İbrahim el-Havvas'ın nefis bir önerisini aktarır: "Kalbin devası beş şeydir: Düşünerek Kur'an okumak, mide boşluğu, gece kalkması(kıyamü'l-leyl), seherlerde yalvarmak, salihlerle oturmak."

Ebu İshak İbrahim b. Ahmed el-Havvas (ö: H.291/M.904) Samerra doğumlu; hurma yaprağından zembil yaparak geçindiğinden 'Havvas' lakabını almış. Kitabü'l-Mütevekkilin adlı eserin de müellifi.

Bu yazı, el-Havvas'ın bu harika reçetesi üzerine bir teemmül denemesi olacak, inşaallah.

Önce "kalb"den başlamalıyız: Kalb, bilinen manası itibariyle, kan pompası olan organımız ise de, Kur'an/İslam literatüründe 'bilgi ve düşüncenin kaynağı/aracı'dır; akletme, düşünme, anlama, kavrama, eşyanın hakikatini bilme, iman etme, hidayete erme... kalble yapılır. Ayrıca Kur'an'da fuad, sadr, lüb, nüha gibi terimler de kalb manasına kullanılır. Kur'an 'kalbleriyle akletmeyenler'den söz eder(7/179; 22/46); 'kalbi olan... öğüt alır' buyurur(50/37); kalbi(fuad) insan davranışlarından sorumlu tutar. Yine Kur'an'a göre, kalb hidayete erer(3/103; 64/11), iman eder(49/7,14; 58/22), şefkat ve merhamet eder(57/27), Zikrullah'la tatmin bulur(13/28)... Öte yandan, kalb çok değişken olduğundan bu ismi almıştır da denilir(bkz: Tacu'l-Arus, İhya). Nitekim kalb kirlenir/paslanır(83/14), katılaşır(2/74; 3/159; 5/13; 6/43; 39/22; 57/16), marazlı/hasta hale gelir(2/10; 5/52; 8/49; 9/125; 22/53; 24/50; 33/12,32,60; 47/20,29; 74/31), perdelenir, örtülür(18/57; 41/5) ve -maazallah- mühürlenir(2/7; 6/46; 9/87,93; 10/74; 16/108; 30/59; 40/35; 42/24; 45/23; 47/16; 63/3). Burada inkılab ile kalb arasındaki semantik bağdan da söz etmeliyiz. Peygamberimiz(s.), kalbin değişmesiyle bütün bedenin ve davranışların değişeceğini beyan eder ve "kalb salih olunca beden de salih olur" buyurur. Peygamber Aleyhisselam'ın en sık tekrarladığı dua şudur: "Ya mukallibe'l-kulub! Sebbit kalbi ala dinike: Ey kalbleri inkılab ettiren! Kalbimi dinin üzre sabit kıl."

İmdi, kalbin birinci devasına gelebiliriz: Düşünerek Kur'an okumak!.. Ciltler dolusu kitap yazılası bir konu. Biz, Kur'an'ı Anlamak Farzdır adlı eserimizde (Pınar Yayınları) konuyu genişçe inceledik. Kalbiyle aklederek, tefekkür, tezekkür ve tedebbür ederek sürekli bir şekilde Kur'an okuyan müminin kalbi tertemiz(selim) hale gelir; aklı, zihni, basireti, ufku açılır. Bu yüzden Kur'an, her sayfasında, bizleri Allah'ın kainattaki ve Kitab'daki ayetleri üzerinde düşünmeye çağırır. Zaten, inceden inceye, derin derin düşünmeden ilahi mesajı gereği gibi anlamak da mümkün olmaz. Hz.Ali(r.a) Kur'an için; "Gönüllerin baharı ondadır; bilgilerin kaynakları ondadır. Gönüle ondan başka bir şey cila olmaz; ondan başka bir şey gönlü parlatamaz." der. Ashabın Kur'an hocalarından Abdullah ibni Mes'ud(r.a) da; "Allahım, ... senden Kur'an'ı kalbimin baharı, sıkıntı ve gamlarımın atılma vesilesi kılmanı dilerim." diye dua ederdi.

İkinci deva olan "mide boşluğu"nu, geçtiğimiz Ramazan ayı vesilesiyle, tüm müminler tam bir ay boyunca yaşadılar, elhamdülillah. Kalbin, aklın, zihnin behimi arzu ve isteklerden sıyrılarak ilahi mesajı algılamaya nasıl daha elverişli hale geldiğini bizzat tecrübe ettik. Şimdi, sevgili Engin Noyan'ın kulağını çınlatmanın zamanı: "Vallahi" diyor; "Ramazan'da benim kafam daha iyi çalışıyor."

Üçüncü deva; gece kalkması(kıyamü'l-leyl): Allah(c.c), Hz.Peygamber'in(s.) şahsında müminlere, gece kalkıp namaz kılmayı ve düşüne düşüne, ağır ağır Kur'an okumayı tavsiye buyurur(73/1-7). Müzzemmil suresinde gece kalkması için kullanılan tabir de çok dikkat çekicidir: naşi'etü'l-leyl yani gece neş'esi!.. Gecenin dinginliğinde kalkıp hulus-u kalble Kur'an okuyarak o vakitte riyasız bir ulvi neş'e yaşamak!.. Ayetin devamında; ancak böyle sakin bir zaman diliminde dil ile gönül/kalp arasında tam bir harmoni ve uyum sağlanabileceği, '(sorumluluğu) ağır sözün' yani Kur'an'ın daha iyi anlaşılabileceği vurgulanır.

Dördüncüsü, seherlerde yalvarmak: Sabah/seher vakti, yeni bir günün değil, yeni bir hayatın başlangıcıdır. Bir ayet(39/42), her uykunun ölüp geri dirilmek anlamına geldiğini hatırlatır. Hz.Rasul'ün sabaha erince: "Bizi öldürdükten sonra tekrar hayat veren Allah'a hamdolsun! Zaten dönüşümüz de O'nadır." diye dua etmesinin hikmeti de bu olsa gerektir. Böyle bir dua kalbi diriltmez mi? Kur'an, cennet nimetiyle ödüllendirilenlerin "seherlerde istiğfar edenler"(51/18) olduğunu beyan buyurur.

Beşincisi, salihlerle oturmak: Düşünceleri ve davranışları, fikirleri ve zikirleri salih olan insanlarla beraber olmak; Rablerine icabet eden, namazı dosdoğru kılan, infak eden, aralarında istişare eden, bir haksızlığa uğradıklarında yardımlaşarak kendilerini savunan(42/38-39), birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye eden(103/3) bir cemaat olup onlarla hemhal olmak, onlardan beslenmek... elbette aklı/kalbi diri tutar.

Evet, kalblerimizin kirlenmemesi, katılaşmaması, hastalanmaması ve -Allah korusun- mühürlenmemesi için; tam tersine deva bulup dirilmesi, cilalanması için Kur'an'ı kalbimizin baharı yapma zamanı değil mi?

"İman edenlerin Allah'ın Zikr'ine ve O'ndan inen hakka kalplerinin yumuşaması zamanı gelmedi mi?"(57/16)

ABDULLAH YILDIZ


Saat ve Tarih: 02:41 , 27/6/2008
Yorumlar (0) | Yorum Yaz | Baglantı

Cennet Gençlerinin En Yakışıklıları.

 
Cennet Gençlerinin En
 
Güzelleri :
 
Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin

 

 

 

Efendimiz'in Ailesi

 
Ehl-i beyt; Peygamber Efendimiz'in butun ailesine verilen isim. O'nun aile fertleri soz konusu oldugunda kiymetli hanimlari, cocuklari, kizi Hazreti Fatima ile Hazreti Ali'nin cocuklari olan Hazreti Hasan ve Hazreti Huseyin'den kiyamete kadar gelecek nesilleri kastediliyor. 

 

"Hazreti Hasan ve Huseyin, Peygamber Efendimiz'in kızı Fatima'dan torunlaridir. Dunyaya geldiklerinde Allah Rasulu onlarin kulaklarina ezan okumus, isimlerini vermis, kundaklarini kendi elleriyle sarmis, saclarinin agirliginca sadaka verdirmis, akika kurbanlarini kesmis. Peygamberlerin ogullari icin yaptiklari duayi Allah Rasulu de torunlari icin yaparmis; "Allah'im! Sana siginiyorum. Bu iki yavrumu, seytanin ve kotu bakisli insanlarin serrinden Sen koru..."

 

Allah Rasulu (sallallahu aleyhi ve sellem) kizi Fatima'yi ziyaret ettigi zaman kendisini karsilayan Hasan ve Huseyin Efendilerimiz'i hemen omuzlarina alir ve onlari sevmekle ise baslarmis. Onlari oper, koklar ve "Bunlar benim bu dunyadaki iki reyhanimdir (guzel kokulu ciceklerimdir)" dermis.
 
Yine boyle birgun, torunlarini Peygamberimiz'in omuzunda goren Hazreti Omer, Hazreti Hasan ve Huseyin'e donerek: "Ne mutlu size, ne kadar degerli birinin omuzundasiniz!" deyince, Peygamberimiz de; "Tabii, cunku onlar da benim icin cok degerli kimselerdir." diye karsilik vermis. Bazi geceler gec saatlere kadar Insanligin Iftihar Tablosu'nun yaninda durur, sonunda dunyanin en tatli Dedesi'nin gogsunde uyuyakalirlarmis.
 

Hazreti Hasan bazen Peygamberimiz'in sakaliyla oynar; bu esnada Allah Rasulu de onun parmaklarini isiracakmis gibi yaparmis. Bu da Hazreti Hasan'in cok hosuna gidermis. Kimin gitmez ki? Degil benimle oynamasi, Allah Rasulu'nun uzaktan bir tebessumunu bile gorsem bu bana mutluluk icin yeterdi.

 

Torunlarini cok seven Peygamberimiz, camiye gittiginde onlari da beraberinde gotururmus. Bazen Allah Rasulu secdeye egilince Hazreti Hasan ve Huseyin gelip O'nun sirtina binerlermis. Kainatin Efendisi secdeden kalkarken onlari yumusak bir sekilde alip yere koyarmis. Bazen de onlar sirtindan ininceye kadar secdeyi uzatirmis. Onlara karsi oylesine alaka gosterirmis ki, birgun hutbe okudugu esnada Hazreti Hasan ile Hazreti Huseyin camiye girince O hemen sozune ara verip asagi inmis ve onlari kucagina almis.
 

Bir defasinda ise, Peygamberimiz davetli oldugu yere torunu Huseyin'i goturmek istemis. Bu sirada arkadaslariyla oynamakta olan Huseyin Efendimiz saga sola kosmaya baslamis. Peygamberimiz de yakalayincaya kadar onu taklit ederek saga sola kosmus... Sonunda yakalamis ve onu kucaklayarak optukten sonra soyle buyurmus: "Huseyin benimdir, ben de Huseyin'in."

 

Sevgili Peygamberimiz, zaman zaman Hasan ve Huseyin Hazretlerini gurestirir veya ok atma yarisi yaptirirmis. Peygamberimiz hicbir zaman taraf tutmaz, onlara esit sekilde davranirmis. Birini digerinden ayirmaz, ikisine de ayni olcude deger verirmis. Bununla ilgili Hazreti Ali bir hadise anlatiyor;

 

"Peygamber Efendimiz bizi ziyarete gelmisti. Yanimizda geceledi. O sirada Hasan ile Huseyin uyuyorlardi. Bir ara Hasan su istedi. Derhal yerinden kalkan Peygamberimiz bir bardaga su koyup getirdi. Bu arada Huseyin de uyandi ve suyu once o icmek istedi. Peygamberimiz ise suyu Hasan'a verdi. Bunun uzerine Fatima dayanamayarak: "Hasan'i, Huseyin'den cok seviyor gibisin babacigim." deyince, Peygamber Efendimiz: "Hayir, once Hasan istedigi icin ona verdim." buyurdu.

 

Öyle Dedeye Böyle Torunlar

 

"Aralarinda bir yas fark olmasina ragmen ikisi de cok kucuktuler. Ama Allah Rasulu'nun onlara o yasta verdigi nasihatleri ogrenince, o sozleri anlayip unutmayan Hazreti Hasan'a insanin hayranligi artiyor. Peygamberimiz ona buyurmus ki: "Hasan! Bes vakit namazini aksatmadan kil. Sana supheli gelen her seyi terk et. Icinde suphe uyandirmayan seyleri yap. Cunku dogruluk, insanin gonlune huzur verir. Yalan ise huzursuzluk uyandirir."

 

Peygamber Efendimiz, kucuk yastan itibaren torunlarinin egitimiyle bizzat kendisi ilgilenmis. Bir keresinde de, Hazreti Hasan'la Peygamberimiz birlikte yuruyorlarmis. Giderken yoksul ve fakir insanlara ayrilmis sadaka hurmalarinin bulundugu yerden gecmisler. Hazreti Hasan oradaki hurmalardan bir tanesini agzina atmis ama daha cigneyemeden Peygamberimiz onu agzindan cikarip almis. Oradakilerden birisi: "Neden izin vermediniz? Bir hurmayi yeseydi ne olurdu sanki?" demis. Bunun uzerine Peygamberimiz: "Hayir! Benim ailemden olan hic kimseye sadaka helal degildir" buyurmus. Bu ne kadar hassasiyettir ki, yenilmesi uygun olmayan minik bir hurma tanesi bile olsa Allah Rasulu bunu yemelerine izin vermemis ve torunlarini en guzel sekilde yetistirmis. Bunu ogrenince aklima sirf cocuklarinin uykulari bolunmesin diye onlari sabah namazina kaldirmayan anneler, yenilene dikkat etmeyen, televizyonda onune ne gelirse ailece seyreden kimseler geldi. Allah Rasulu bu devirdeki insanlari gorse ne yapardi acaba?"

 

 

"Hazreti Hasan ve Huseyin, namazlarini aksatmadan ve zevkle kilarlarmis. Gunlerden bir gun, iki kardes, namaz kilmak icin abdest almaya gitmis. Bu sirada, abdest almakta olan yasli bir adam gormusler. Ancak bu yasli adam, abdest alirken bazi hatalar yapiyormus. Hazreti Hasan kisik sesle kardesine:

 

"Su yasli amcaya hatalarini nasil soylesek acaba?" demis. Hazreti Huseyin de, ona hatalarini, kalbini kirmadan soylemelerinin gerektigini hatirlatmis. Nasil soyleyeceklerini dusunup dururken birden Hasan Efendimiz, "Benim aklima soyle bir fikir geldi. Ne dersin?" deyip kardesinin kulagina bir seyler fisildamis.

 

Iki kardes, usulca yasli adamin yanina yaklasmis. Hazreti Hasan soze baslamis: "Affedersiniz efendim... Ben ve kardesim namaz kilmaya yeni basladik. Fakat, hangimizin dogru abdest aldigi konusunda anlasamiyoruz. Siz aramizda hakem olsaniz, biz de abdest alsak, bakalim hangimiz dogru olarak abdest aliyor onu ogrensek."

 

Ikisi de baslamislar abdest almaya. Bu sirada yasli adam da buyuk bir dikkatle onlari izliyormus. Sonunda abdestlerini tamamlamislar. Amcanin tepkisini ogrenmek icin baktiklarinda, gozlerinin dolu dolu oldugunu gormusler. O ak sakalli amca bir taraftan Hazreti Hasan ve Huseyin'i kucaklarken bir taraftan da sunlari soylemis:
 

"Sevgili yavrularim! Aslinda ikiniz de dogru olarak abdest aliyorsunuz. Hatali olan bendim. Size ne kadar tesekkur etsem azdir." Yasli amca, daha sonra onlari alinlarindan operek ugurlamis."

 

Ehl-i beyt Demek Peygamber Yolu Demektir

 

 "Peygamber Efendimiz buyurmus ki: "Size iki sey birakiyorum; onlara simsiki sarilirsaniz kurtulusa erersiniz: Biri Allah'in kitabi Kur'an, digeri de Ehl-i beytimdir." Allah Rasulu, Ehl-i beyte cok onem vermistir; cunku, Sunnet-i Seniyyenin kaynagi ve koruyuculari herkesten once onlardir. Iste bu hadiste de Kur'anin yaninda Ehl-i beytten bahsedilmesi onlarin Allah Rasulu'nun sunnetini temsil etmelerinden dolayidir. Demek ki; Efendimiz'in Sunnet-i Seniyyesine uymayi terk eden, hem Ehl-i Beytten sayilmaz, hem de Ehl-i Beyte hakiki dost olamaz."

 

Sevgili Peygamberimiz vefat ettiginde Hazreti Hasan yedi, Huseyin Efendimiz ise alti yasindaymis. Biricik Dedelerinden kisa bir sure sonra anneleri Hazreti Fatima'yi da kaybetmisler. Fakat, Peygamber Efendimiz'le beraberlikleri cok kisa surmesine ve o donemde cok kucuk olmalarina ragmen, o kadar guzel yetismisler ki, daha cocukken bile kendilerinden buyuk insanlara faydali olabilecek hale gelmisler. Onlara ve onlari oyle guzel terbiye edene canlarimiz kurban olsun!

 

 "Bunlar benim ogullarimdir, kizimin ogullaridir; Allahim ben onlari seviyorum, Sen de onlari sevenleri sev."

 

"Hasan ve Huseyin Cennet genclerinin ulularidir. Onlari seven beni sevmis demektir. Onlardan nefret eden de benden nefret etmis olur."
 

Saat ve Tarih: 02:40 , 27/6/2008
Yorumlar (0) | Yorum Yaz | Baglantı

Ebced Hesabı Caizmi, Günahmı?

Ebced Hesabı Caizmi, Günahmı?

Ebced hesabı, büyü ve tılsım yapımında istifade edilen, gelecekten bazı haberler vermek için de kullanılan bir sihir dalıdır İbni Abbas ra’den rivayet edilen hadiste buyrulur ki; “Yıldızlara bakan ve ebced harfleriyle uğraşan kimselerin Allah katında hiçbir nasibi yoktur”[1]
Yine İbni Abbas ra’ın rivayet ettiği merfu hadiste buyrulur ki; “Kim yıldızlardan bir ilim elde ederse, sihirden bir şube elde etmiştir”[2]
Abbas ra der ki; “Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem ile beraber Medine’den çıktım Sonra Medine’ye dönüp baktı ve buyurdu ki; “Eğer onları yıldızlar saptırmazsa, Allah bu ülkeyi şirkten temizler”[3]
Cifr, ebced, cümmel vs gibi adlar verilen rakam değerli harf sistemiyle olayların zamanını, yerini, durumunu, sırrını keşfetmek için yapılan bu hurâfecilik işlemine “hurûfîlik” adını verebiliriz Tarihte bu adla ünlenmiş bir ekol de bulunmaktadır
İmam Şatıbi ra diyor ki; “Bir çok insan Kur’an üzerindeki iddialarında sınırı aşmışlar ve ona tabiat ilimleri, matematik, mantık, ilm-i huruf gibi öncekilerin – sonrakilerin bütün ilimlerini yüklemişlerdir Bu iddia yanlıştır Kaldı ki, sahabe, tabiun ve selefi Salihin, Kur’anı ve Kur’an ilimlerini, Kur’anda bulunan esrarı en iyi bilen kimselerdi Bununla birlikte onlardan hiç kimsenin bu iddia doğrultusunda söz ettiği bize gelmemiştir Onlar, Kur’andan sadece tevhid delilleri, teklifi hükümler, ahiretle ilgili hükümler ve bunlarla ilgili konuların ispatına çalışmışlardır Eğer onların bu iddia doğrultusunda çabaları olsaydı meselenin esasına delalet edecek şeyler mutlaka bize ulaşırdı Böyle bir şey ulaşmadığına göre bu iddianın onlarda mevcut olmadığı anlaşılır
Evet Kur’an bazı ilimleri içermektedir, ancak bunlar Arapların bildikleri ilimlerdir
İran’lı Fazlullah Hurûfî (ö 1394) adlı bir şeyhin kurduğu bu tarikatta, görülmeyen güçleri harekete geçirmek ve tabiat üstü kuvvetleri kullanmak için birtakım harf, rakam ve şekillere özel anlamlar yüklenir Bu da Kur’anda onların iddia ettiği gibi bütün ilimlerin esaslarının bulunmadığına bir delildir Yahut onların bildikleri ilimler üzerine kurulu olan ve akıl sahiplerinin taaccüp ettiği, işaretleri gösterilmedikçe yolları aydınlatılmadıkça üstün akıl sahiplerinin dahi kavrayamayacağı türdendir Kur’anda bunların dışında başka bir şeyin bulunması noktasında ise cevap; hayır olacaktır
İddia sahipleri muhtemelen kendilerine şu ayetleri delil getirirler; “Sana; her şeyi açıklayan, hidayet ve rahmet, müslümanlara da bir müjde olan kitabı indirdik”(Nahl 89) “Biz, kitabta hiçbir şeyi eksik bırakmadık”(En’am 38) Ayrıca onlar surelerin başında bulunan harfleri – ki bunlar Arapların yabancı oldukları şeylerdi – özellikle Ali ra olmak üzere seleften bazılarından nakledilen sözleri delil getirmektedirler
Delil olarak kullandıkları ayetlerden maksat, müfessirlere göre yükümlülük ve Allah’a karşı kulluk icrasında gerekli olan hususlarla ilgili şeylerdir İkinci ayette ise levhi mahfuzdan bahsedilir
Sure başlarındaki harflere gelince, alimler bunlar hakkında Arapların bilgisi bulunduğunu gerektirecek şekilde açıklamalar getirmişlerdir Mesela bunlara siyer müelliflerine göre, Arapların ehli kitaptan öğrendikleri cümmel hesabı gibi yorumlar yapılmıştır Yahut bunların Allah’tan başka kimsenin bilemeyeceği müteşabihattan olduğu söylenmiştir Bunları Arapların hiç bilmediği şeklindeki yorumlara gelince, bu asla caiz değildir ve seleften hiç kimse böyle bir iddiada bulunmamıştır Dolayısıyla iddiacıların elinde kendi davalarına delalet edecek hiçbir delilleri yoktur Ali ra’den ve başkalarından nakledilen şeyler sabit değildir Kur’anın gerektirdiği şeylerin inkarı caiz olmadığı gibi, ona onun gerektirmediği şeylerin nispeti de caiz değildir
Kur’andaki hükümlere ancak bu yolla ulaşılır Kuranı anlamak için bundan başka yollar arayanlar, onu asla anlayamayacaklar, Allah ve Rasulüne kasdetmedikleri anlamları nisbet edecekler, onlara söylemediklerini söyleteceklerdir”[4]
Bazılarına göre sure başlarındaki bu harflerden maksat, bu ümmetin ecelini belirleyen sayı remizleridir(cifir hesabı gibi) bu iddianın dikkate alınabilmesi için, Kur’an indiği sırada araplar’ın harflere belli sayılar yükleyerek tarih düşürme ya da zaman belirleme gibi bir usulü bildikleri sabit olmalıdır Halbuki onların böyle bir şey bildikleri asla sabit değildir Bunun aslı, siyer müelliflerinin dediği gibi Yahudilere dayanmaktadır
Dolayısıyla onu anlamak için özellikle Araplara nispet edilen ilimlerle yetinmek gerekir
İlme intisap ettiklerini, hatta eşyanın hakikatine keşif yoluyla vakıf olduklarını söyleyen bazı kimseler, bu görüşleri Kur’an hakkında ileri sürdükleri iddialarına hüccet kabul etmişler ve bunlardan bir kısmını da Ali ra’a isnad etmişlerdir Bunlar, sözü edilen yorumları, ilimlerin aslı, dünya ve ahiret hallerine mükaşefe yoluyla vakıf olabilmenin kaynağı sanmışlardır Gariptir ki bu kimseler, bu konuda hiçbir şey bilmeyen ümmi arap halkına yönelik olan ilahi hitaptan Allah’ın muradının bunlar olduğunu iddia etmişlerdir Haydi diyelim ki onlar, kısmen sure başlarında murad olsun, peki onların çeşitli şekillerde terkip edilmesi ve birbiri ile çarpılması yoluyla her hal ve durum üzerine delalet ettiklerine, onların dört tabiata nispetine ve varlık aleminde etkin olduğuna, her mufassalın özü, her mevcudun unsuru olduğuna delil nerede? Onlar bu konuda çeşitli tertipler yapmaktadırlar ve onların hepsi de keşif ve gayba ıttıla esası üzerine dayandırılmaktadır Keşif iddiası, şer’i konularda kesin olarak bir delil değildir Kaldı ki şeriat dışında diğer hususlarda da delil sayılmamaktadır”[5]
Örnek verecek olursak; bazıları kıyametin “ansızın” manasına gelen “بغتة” kelimesinin ebced değeri olan “1407” hicri yılında kopacağını söylemişler, fakat kıyamet bu tarihte kopmamıştır Şayet insanlar ebced ve cifir hesabını delil kabul edip “Kur’an kıyametin 1407 yılında kopacağını belirtiyor” diye iddia etselerdi, bu tarihte de kıyamet kopmayınca Kur’an yalanlansaydı kopacak fitne akla hayale gelmezdi
Yine Muhyiddin Arabi “ج ف خ” geçtikten sonra mehdi çıkar demiş, bunun ebced değeri olan h683 yılından beri mehdi çıkmamıştır Şa’rani de mehdinin h1255 yılı şaban ayında çıkacağını söylemiş, tarih aksini göstermiştir
Cifir yoluyla haber verilen bazı şeylerin çıkmış olması, cifrin hak olduğunu göstermez Eğer cifir hak olsaydı, bu yolla verilen her haberin doğru çıkması gerekirdi
Allah Teala buyurur ki; “Onlar, ancak zanna uyarlar ve yalnız yalan söyleyip dururlar
“De ki: Rabbım, açığıyla, gizlisiyle tüm hayasızlıkları, günahı, Allah'a şirk koşmanızı ve Allah'a karşı bilmediğiniz şeyleri söylemenizi haram kılmıştır”(A’raf 33)
“Hakkında bilgin olmadığı şey üzerinde durma Çünkü kulak da, göz de, kalb de bütün bunlar ondan sorumludurlar”(İsra 36)
“Rabbından apaçık bir burhan üzerinde bulunan kimse; işlediği kötülükleri kendisine güzel gösterilen ve heveslerine uyanlar gibi midir?”(Muhammed 14)
“Şeytanların kime indiğini size bildireyim mi? Onlar, 'gerçeği ters yüz eden,' günaha düşkün olan her yalancıya inerler”(Şuara 221-222)
“Bununla beraber onların çoğu, sadece biz zan peşinde gider, ama zan gerçek adına hiçbir şey ifade etmez! Şüphesiz Allah onların ne yaptıklarını çok iyi biliyor”(Yunus 36)
“Sana kitabı indiren O'dur O'nun bazı ayetleri muhkemdir ki bunlar; kitabın anasıdır İşte kalblerinde eğrilik bulunanlar; fitne çıkarmak ve te'vile yeltenmek için müteşabih olanlara uyarlar Halbuki onun gerçek te'vilini, ancak Allah bilir İlimde derinleşmiş olanlar: Biz ona inandık, hepsi Rabbımızın katındadır, derler Ancak akıl sahibleri düşünebilirler”(Ali İmran 7)
“Acaba gaybın bilgisine sahiptir de o alemin sırlarını mı görüyor?”(Necm 35)
“Halbuki onların bu hususta bilgileri yoktur Onlar, sadece zanna uyarlar Zan ise hiç şüphesiz gerçekten bir şey ifade etmez”(Necm 28)
Hurâfeci Tahrif Akımlarından Hurûfîlik, Ebcedcilik, Cifircilik:
İnsanlık tarihinde tevhid akîdesini bulandıran bir yığın hurâfe çeşidi olagelmiştir gibi mücerret/soyut tasavvurlar da olabilmektedir İnsanın, olmayan bir şeyi vehmetmesiyle, eşyada olmayan bir gücü onda varmış gibi hissetmesi arasında temelde bir fark yoktur
Somut birer varlık olan eşyada güç vehmetmekten daha beter bir hurâfe olan soyut birer sembol olan harf ve rakamlarda birtakım sırlar ve manalar vehmetmek, insanoğlunun en eski hurâfelerinden biridir Bu hurâfeler, kendisine inanan insanlarda gösterdiği etki sayesinde yaygınlaşmakta, bâtıl da olsa, insanın duyuları üzerindeki baskısı sonucunda gerçekleşen birtakım fizikî tezâhürler, “evhamlı” insanların hurâfelere inanmasına delil olmaktadır
Din, her şeye gücü yeten bir varlığa (Allah); sihir ise, tabiattaki somut ya da soyut bir güce yönelmektir Dinin bir cemaati, sihrin ise sadece müşterisi vardır Dinde günah ve haram anlayışı varken, sihirde yoktur Dinde açıklık ve anlaşılırlık, sihirde ise kapalılık ve gizem esastır Dinde erdem, itaat ve bağlanma; sihirde ise menfaat vardır Sihir, ilâhî otorite ve ahlâkî kuralların dışındadır İddiası, tanrı(lar)ı zorlayarak bir şey yaptırmaktır Sihirbaz, menfaati için her kutsalı kullanmakta bir beis görmez
Hurûfîlik, tarihin en eski hurâfe yöntemlerinden biridir Harfler ve rakamlarla insanların duyguları üzerinde baskı kurma, onları, tabiat üstü varlıkları harekete geçiren birer parola olarak kullanma işinin bir parçası olan rakam değerli harf sistemini (ebced, cifir), yahûdileşen İsrâiloğulları sistematik bir biçimde kullanmışlardır
Sihirbazlık ve yıldız falcılığı Tevrat’ta yasaklanmasına rağmen (bkz Levililer, 19/26, 31; 20/27; Çıkış, 22/18; İşaya, 47/ 8-14) yahûdiler bu işi yapagelmişlerdir Hatta Kabala adı verilen ve ebced hesabına çok benzeyen bir rakamsal sihir sistemi yahûdilere atfedilir Kur’ân-ı Kerim, Hz Süleyman’ın “peygamber” değil de; büyücü olduğunu iddia eden yahûdileri reddederek sihrin ilk defa nasıl ortaya çıktığını Bakara sûresi, 102 âyette bildirir
Yahûdiler, eski alışkanlıkları gereği hep gizemli şeylerin ardına düşüyorlar, tabiatta insanla uyum içerisinde yaşayan şeffaf güçleri, hasımlarının aleyhine kullanmanın yollarını arıyorlardı Ayrıca “Ebû Câd hesabı” diye bilinip Türkçeye “ebced hesabı” olarak geçen rakam değerli harf sistemiyle, gelecekte vuku bulacak birtakım olayları bileceklerini iddia ediyorlardı İslâm âlimleri, ebced sistemine hurâfe olarak bakarlar İbn Abbas (ra)’ın da ebced hesabından insanları sakındırdığı ve onu sihrin bir çeşidi sayarak “bu hesabın şeriatta yeri yoktur” dediği aktarılır[6]
[1] sahihtir İbni Ebi Şeybe(6/129) Fethul Bari(11/351) Suyuti İtkan(2/26) merfuan zayıf senedle; Taberani(11/41) Deylemi(3250) Camiüs Sağir(4408) Durrül Mensur(3/331) Tysirul Azizil Hamid(363) Kenzul Ummal(29154) ancak bu rivayetin de şahitleri vardır
[2] Sahihtir İbni Ebi Şeybe(6/129) Elbani Sahiha(793) Ebu Davud(3905) İbni Mace(3726) Ahmed(1/227,311) Harbi Garibul Hadis(5/195)
[3] Ebu Ya’la(12/6709-6714) Heysemi Maksadu Ali(612-613) Mecmauz Zevaid(3/299) ****libu Aliye(663-64) Taberani’den; Cemül Fevaid(7623) zayıf ravisi vardır
[4] Şatıbi Muvafakat(2/77-79)
[5] Şatıbi Muvafakat(3/383-384)
[6] Fethul Bari(11/351) Süyûti, el-İtkan(2/26) Çünkü bir kimse, olması muhtemel olan pek çok şeyi haber verirse, şüphesiz bunların bazısı doğru çıkar “(En’am 116) Diğer bir kısmı da müteşabihlerdir Bunlar bazen ağaç, ırmak, inek, yıldız, güneş, ateş, yer, gök gibi müşahhas/somut varlıklar olabildiği gibi, bazen de peri, gulyabânî, dev, hortlak vs Bunların tümü birer “tahrif”tir, imanın tahrifi İbn Hacer bu sistemle varılan sonuçların bâtıl olduğunu, ona itimat etmenin câiz olmadığını söyler.


ALINTI...

Saat ve Tarih: 02:38 , 27/6/2008
Yorumlar (0) | Yorum Yaz | Baglantı

Ebced Hakkında

Ebced Hakkında

İslamiyet’in kabulünden ve Arabistan'da Hint sayıları kullanılmaya başlanmadan önce hesap yapabilmek için harflerin rakam olarak kullanıldığı bir sayı sistemidir. Çağdaş ondalık sayı sistemi olan Hint sayıları çıktıktan sonra ebced terk edilmiştir.
Hâdiselerin vukuu zamanının tesbiti için harflere izafe olunan kemiyete denilir. Yahut diğer bir tarif ile, bir hadiseyi tevrih için kullanılan ve rakamları harften ibaret olan bir hesaptır. Buna "hesâb-ı cümel" de denilir.
Arap ebcedinin İberî ve Aramî elifbasından alındığına şüphe yoktur. Fakat Araplar, diğer Sami lisanları bilmedikleri ve Araplıklarıyla iftihar ettikleri cihetle bu sekiz kelimenin menşei hakkında hurâfî bir takım tevile girişriler. Mesela bu kelimeden altısının (Meyden) hükümdarlarından altı kişinin adı, yahut altı şeytanın veyahut hafta günlerinin ismi olduğunu söylerler.1
Bizzat Arap nahivcilerinden "Müberred" ve "Seyrafi" gibi anlayışlı alimler, bu tefsir ve tevillerin hurâfî olduğunu, ebcedi teşkil eyleyen kelimelerin fi’l-asl ecnebi bulunduğunu söylemişlerdir. Sonraları bu kelimeler muska, vefk gibi şeylerde kullanılmış ve her birine adedî bir kıymet verilmiştir. Yahudilerin Uhud-ı Kadîm Tefsirinde bu harfleri bu suretle kullandıkları görülüyor.
Arap alfabesiyle yazılan bir yazıdaki harflerin sayısal değerlerinden (cifr) tarih bilgisi gibi gizlenmiş bilgileri çıkarmaya yönelik çalışma yapanlar da olmuştur. Alfabenin her harfine bir sayı değeri vermek; ve bir kelimeyi oluşturan harflerin toplam sayı değerini, anlatılmak istenen bir olayın tarihine denk düşürmektir. Böylece, ebced hesabıyla belirli bir tarihi anlatan kelimelere veya satırlara baktığımızda karşımızda herhangi bir rakam göremeyiz; kâğıdı, kalemi de ele alıp o kelime veya satırın her harfinin sayı değerini özel şekilde birleştirerek sonucu bulmamız gerekir.
Ebced hesabında harflerin sayısal değerleri Arap alfabesinde sıraya göre değil, İbranice ve Süryanice'deki sıralamaya göredir. Ebcede göre harflerin sırası ve değerleri şöyledir:


Bu harflerin tekabül ettiği değerleri bir arada özel sekilde birleştirerek bir olayın oluş tarihini belirtmeye 'ebced hesabıyla tarih düşürmek' veya daha kısaca 'tarih düşürmek' adı verilir. Ancak bu birleştirme bazan karmaşıktır ve tarih düşürmenin çeşitli değişik yöntemleri ve yolları vardır. Bunların en önemlileri şunlardır:
a: Tarih-i tam: Bir mısra ve beyitin bütün harfleri (tam olarak) hesaba katılır. Örneğin Sururi bir ayyakkabı hırsızının camiden yalınayak kaçışına tarih düşürmesi şöyledir:
Gelmiş idi cami‘e bir bi-namaz
Sârik imiş kim yiye yazdı dayak
Söyledi târihini kayyim anın
Kaçdı pabuç hırsızı yalın ayak
Son mısranın bütün harflerinin değerleri toplanınca 1212 sayısı elde edilir. Bu sayı 'tarih-i tam' yöntemine göre elde edilmiş olan Hicri tarihdir.
b: Mücevher: Bir mısranın veya beyitin sadece Arap alfebesinin noktalı harflerinin hesaba katılması ile tarih düşürülmesidir. Buna 'cevher', 'cevherin', 'mu'cem' ve 'menkut' adları da verilir ve tarih düşüren kimse bu kelimelerden birini şiirinde kullanmak suretiyle tarih düşürme türüne işaret düşer. Yine Sururi'den
Güş iden tarihi menkutum güler ahvâline
Kıldı Vehbi nüş-i sebha ile kendin maskara
beyitinin son mısraında bulunan noktalı Arapça harflerinin değerlerinin toplamı 1204 olur ki bu Vehbi'nin kendini maskara ettiği tarihi verir.
c: Tarih-i muhmel: Bir mısranın veya beyitin Arap alfebesinin sadece noktasız harflerinin hesaba alınması ile elde edilir. Örnek Sururi'nin şu mısraıdır:
Fer verir mihr ile Galib gibi paşa sadre
Noktasız Arapça harflerin değerlerinin toplamı 1239 olur ve bu Galib Paşa'nin sadrazam olduğu Hicri yıl tarihidir.
d: Du'ta tarih düşürme: Bir beyitin her iki mısraında da ayni tarih bulunur yani iki değişik şekilde tarih düşürülür. Örneğin
Ben de Nevres söyledim sal-i zafer tarihini
Kal'a-i Sivastopol alındı seyf-i harb ile
Burada 'tarih-i tam' usulu kullanılarak birinci mısradaki harf değerleri 1271 tarihini verir ve yine ayni usulle ikinci mısra da 1271 tarihini gösterir.
e: Lafzen ve manen tarih düşürme: Bu usulde hem olayın açıkca tarihi söylenir ve hem de 'tarih-i tam' usulu ile tarih düşülür. Örneğin tarihci Hakim Efendi Hicri 1168'de soğuktan Haliç'in donması üzerine düşürdüğü tarih
Buz üstünden geçen geldi bana yaz dedi tarihin
Deniz altmış sekizde dondu buzdan ben-deniz geçtim
f: Tamiyeli tarih düşürme: Bu usulde bir mısradaki Arapça harflerinin ebced değerlerinin toplamı bazan belirtilmek istenilen tarihten noksan veya fazla olabilir ve bu noksanlık ve fazlalık bir bilmece gibi beyitten ortaya çıkarılması gerekir. Yine Sururi'nin bir dörtlüğünü örnek verelim:
Nice kendi gibi iri sıçanı
Bir ısırmakla iki böldü kedi
Kuyruğu dikti dedim tarihin
Farenin hasretinden öldü kedi
kıtasının dördüncü mısraı kedinin ölüm tarihini vermektedir. Burada 'tarih-i tam' usulu ile ebced hesabı şöyle yapılmıştır: farenin: 80 + 1 + 200 + 5 + 50 + 20 = 356 hasretinden: 8 + 60 + 200 + 400 + 50 + 4 + 50 = 772 öldü: 1 + 6 + 30 + 4 + 10 = 51 kedi: 20 + 4 + 10 = 34 Bu sayıların toplamı 1213 yapar. Ancak 'kuyruğu dikti' cümlesi bunu değiştirir. Dikilmiş kuyruk 1 değerde olan elif harfini ifade ettiği için, bu toplam sayıya 1 ekleneceğini ima edilir. Böylece kedinin ölüm yılı için düşürülen tarih, 'tarih-i tam' değerinden 1 fazla olarak 1214 olur.
'Ebced hesabıyla tarih düşürme' usulünde bir de 'lugazli tarih düşürme' yöntemi vardır. 'Lugazli tarih düşürme' usulünde tarih bilmeceli (lugazlı) olarak ortaya çıkar ve harflerin ebced hesabı sayı değerleri kullanılmayabilir. Örnek:
Bir, iki, iki delik
Abdulmecid oldu melik
Şair veya ebced-han (ebced söyleyen kimse), beytin ilk mısraında lugazlı (bulmacalı, bilmeceli, şifreli ve esprili) bir tarih düşürme sanatı sergilemiştir: Bir (1), iki (2), iki delik (55), yani 1255. İlk mısradaki iki delik sözü, iki tane ortası delikli sifir gibi yazılan Arapça (ve elbette Osmanlıca) sayı olan 55 rakamına işaret etmekte ve ikinci mısra ise olayı haber vermektedir. Böylece Sultan Abdulmecid'in tahta çıkışına Hicri Takvim'e göre 1255 olarak tarih düşürülmektedir.
Bu ince yöntem, çeşme, cami, medrese, han, hamam, kale, mezar... kitabelerinde; birçok tarihî olayın, kitap telif ve istinsahlarının, şahısların doğum ve vefatlarının tesbitinde o kadar çok kullanılmıştır ki, ebced hesabını bilmeden onları anlamak ve onlardan faydalanmak imkânsız hale gelmiştir.
---------
1) Ebced Maddesi, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, Cilt 1, s.493

Saat ve Tarih: 02:37 , 27/6/2008
Yorumlar (0) | Yorum Yaz | Baglantı

Şu linki bir inceleyin>>Ebced hesabı

Şu linki bir inceleyin>>
 http://www.sorularlarisale.com/index.php?s=article&aid=10017

Şunu söylemek isterim ki ebced hesabı kullanılarak geleceğe ait olayları söylemek asla caiz değildir. Eğer bu mümkün olsaydı şöyle basitçe bir örnek vereyim. Sahabe Efendilerimiz İstanbul'un bir gün mutlaka fethedileceğini Peyganber Efendimizden biliyorlardı. Eğer ebced hesabıyla geleceği hesaplamak olsaydı (haşa ve kella bu asla olamaz) bu tarihi hesab ederlerdi ve ayrıca Eba Eyyub el Ensari ra'da o yaşında fetholunmayacak bir vakitte yollara düşmezdi.

Geçmişe ait olayların hepsi ebced hesabıyla tamamen bulunacak diye bir şart yok. Aslında sizinde tespit ettiğiniz gibi bazı önemli olaylar uyuşmuyor, bazılarıda denk gelmiş denilebilir.

Benim savunduğum görüşü net olarak söylemek gerekirse özetle;

1. Ebced hesabı matematik, fizik gibi sadece zahiri bir ilimdir. Kur'an ilmi değildir. Bu hesapla Kur'an tefsir edilemez, Kur'an'ın sırlarını çözme diye bir yola başvurulamaz.

2. Ebced hesabıyla geleceğe ait bir takım olayların tarihini hesaplamak asla caiz değildir.

3. Geçmişteki bazı olayların denk gelmiş olması tamamen bu ilimle amel edilmesini gerektirmez.

4. Hatta hocalarımız bu ilimle uğraşmanın bize bid'at olduğunu bile söylemiişlerdir.


ALINTI

Saat ve Tarih: 02:35 , 27/6/2008
Yorumlar (0) | Yorum Yaz | Baglantı

'Ey Rabbim! Benim halkım bu Kur'an'ı terketti'

 
 
'Ey Rabbim! Benim halkım bu Kur'an'ı
 
terketti'

 

Ihsan ELIACIK

 

Kur'an, peygamberin kiyamet gunu Allah'a soyle sikayette bulunacagini soyler:

 

 "Peygamber diyecek ki: "Ey Rabbim! Benim halkim bu Kur'an'i terketti." (Furkan; 25/30)

 

Ayette gecen "Kur'an-i mehcur" tabiri terk edilmis, bir kenara atilmis, birakilmis, uzaklasilmis Kur'an demek...

 

Peygamber rabbine hangi halki sikayet edecek dersiniz?

 

Kim bu Kur'an'i bir kenara atan halk?

 

***

 

Elinize aldiginiz herhangi bir mushafin uzerinde "Kur'an-i azim" veya "Kur'an-i Kerim" yazar.

 

Buyuk, sanli, asil Kur'an; icinde insanligin serefi ve itibari olan, kemiklesmis deger ve ilkeleri bulunan, onlari israrla vurgulayan, insanliga surekli bunlari hatirlatan (zikr), temel degerlerinin (hablun min'ennas) savunucusu, vicdaninin sesi (basairu li'nnas ) olan Kur'an demek...

 

Ne asil bir isim...

 

Demek artik soyle okuyacagiz: Kur'an-i mehcur...

 

"Gecip giden varsa Islam'in su cignenmis diyarindan", viran olmus yurtlarin, metruk binalarin, ot basmis evlerin orumcek baglamis duvarlarinda asili duran, artik bir manasi kalmamis, bunun icin de donup bakmaya gerek olmayan, terkedilmis, bir kenara atilmis, kendi haline birakilmis Kur'an demek...

 

Ne hazin bir isim...

 

***

 

"Kur'an Mekke'de nazil oldu, Misir'da okundu, Istanbul'da yazildi" diye meshur bir soz var...

 

Kur'an'in tarihteki serancamini adeta ozetliyor: Nazil oldu... Okundu... Yazildi...

 

Peki nerede anlasildi? Nerede yasandi? O niye yok?

 

Manidar degil mi?

 

***

 

Kendinizi bir yoklayin.

 

En son ne zaman Kur'an'i okudunuz demiyorum, ne zaman dedigini anlamaya calistiniz?

 

Yani Kur'an'i en son ne zaman terk ettiniz?

 

Biliyorum bir cogumuz icin trajik bir soru.

 

Kur'an'i terk etmek...

 

Ondan umudunu kesmek...

 

Gerek duymamak...

 

Heyecan duymamak...

 

Okudugu halde terk etmek...

 

Yazdigi halde terk etmek...

 

Konustugu halde terk etmek...

 

Saygi duydugu halde terk etmek...

 

***

 

Bu kitap bir cogumuz icin artik Kur'an-i azim degil Kur'an-i mehcur...

 

Peki, Kur'an nasil terk edilir?

 

Kimimiz Kur'an'i "okuyarak" terk ederiz.

 

Gece gunduz hatim indiririz. Bir olunun topragina okuyup geceriz. Sifa niyetine okur, fal bakar, saga sola ufurur, sifre arar, gullu yasin hatmeder, teberruken tilavet ederiz. Hafizlik yarismalarinda birincilikler aliriz. Davudi seslerimizle salonlari inletiriz. Ne dendigine hic bakmayiz cunku onemli degildir.

 

Onemli olan lahuti bir sesin icimizi huzurla doldurmasidir.

 

Iste bu Kur'an-i mehcur'dur...

 

Inmemistir hele Kur'an bunu hakkiyla bilin

Ne mezarlarda okunmak, ne fal bakmak icin

 

***

 

Kimimiz "saygi gostererek" terk ederiz.

 

Islemeli kiliflara koyup duvarlara asariz. Belden asagiya indirmeyiz. Ayagimizi ona uzatarak yatmayiz. "Abdestim yok, aybasiyim" vs. diyerek zinhar el surmeyiz. Saygimizdan peygamberin ismini bile anmayiz. Aninca da kirk cesit salavat getiririz. Oyle saygiliyizdir ki Kur'an'a, saygimizdan ne dedigini anlamayi bile saygisizlik sayariz.

 

Iste bu Kur'an-i mehcur'dur...

 

Inmemistir hele Kur'an bunu hakkiyla bilin

Ne duvarlara asilmak, ne el surulmemek icin

 

***

 

Kimimiz "yazarak" terk ederiz.

 

Kufi'den rika'ya, sulus'ten culus'a hat sanatinin nadide ornekleriyle bezenmis turkuaz ve altin sarisi yazmalara isleriz. Hat ve tezhip sanatinin mukemmel orneklerini sergileriz. Inceden inceye yazar, bir noktasi icin kirk divid harcariz.

 

Iste bu Kur'an-i mehcur'dur...

 

Inmemistir hele Kur'an bunu hakkiyla bilin

Ne tezhip, ne sulus, ne hat yazmak icin

 

***

 

Kimimiz "konusarak" terk ederiz.

 

Kur'an uzerine bol bol konusuruz. Nutuklar atar, hutbeler irad ederiz. Konusmalarimizi en guzel ayetlerle susleriz. Besmele, hamdele ve salvele ile baslar, "hur-i iyn" dualariyla bitiririz. Tefsir dersleri yapar, tapinaklarda vaaz verir, kursulerde gerdan kivirmaya bayiliriz.

 

Iste bu Kur'an-i mehcur'dur...

 

Inmemistir hele Kur'an bunu hakkiyla bilin

Ne tapinak, ne nutuk, ne vaaz dini icin

 

***

 

Kimimiz "kenarinda dolanip durarak" terk ederiz.

 

Emsile, bina, maksut, avamil, belegat, usul, hadis, fikih, kelam vadilerinde dolanir dururuz. 72 ilmi ogrenmek icin bina okur doner doner bir daha okuruz. Omur biter 72 ilim bitmez. Meslek kaygilarindan, kariyer hesaplarindan ilahi mesajin ozunu unutur gideriz. Peygamberin agzindan "Bu kiz cocuklari hangi sucundan dolayi olduruldu" ayetini duyar duymaz kilicini cekip "Bundan boyle kilicim bu sozun arkasindadir!" diyen sokaktaki adamin sadeligini, heyecanini, dogrudan muhatapligini hissetmeye kasinip durmaktan bir turlu sira gelmez. Halbuki is bu kadar sade ve basittir.

 

Inmemistir hele Kur'an bunu hakkiyla bilin

Ne meslek kaygilari ne kariyer hesaplari icin

 

***

 

Kimimiz de "acik arayarak" terk ederiz.

 

Kur'an'da habire acik arariz. Dorde kadar evlenmeyi emrediyormus, koleligi onayliyormus, erkege iki kadina bir hak veriyormus, kadini asagiliyormus, zina edeni taslayin diyormus, Muhammed s.a.v. cocuk yasta kizla evlenmis, hurafeyle doluymus vs. diyerek terk ederiz. Kur'an'i sonmus bir yildiz gibi goruruz. Eski caglarin kitabi muamelesi yapariz. Caga ayak uyduramadigini soyleriz. Col kitabi veya Arap dini olarak goruruz. Butun bunlari gosterebilmek icin acik ustune acik arariz.

 

Iste bu Kur'an-i mehcur'dur...

 

Inmemistir hele Kur'an bunu hakkiyla bilin

Ne erkegi yuceltmek, ne kadini asagilamak icin

Ne Araba paye vermek, ne Acemi hor gormek icin

***

 

Oysa bu kitap esas itibariyle "yasayan hayatin" icinde "okunur". Yasayan hayattan koptugu an terkedilmis (mehcur) olur. Cunku onun olus ve dogus tabiatinda dosdogru "yasayan hayatin" icinden gelen (kitabun qayyime) ozelligi vardir. Keza hakkinda bilgi sahibi olurken bile "metafizik bir gerilim" icinde ve "korku ve titreme" (husu ) halinde olmak icap eder. Aksi halde size kendini acmaz.

 

Zira bu kitap tapinaklarda degil, varolus sancisi ceken bir oksuzun magaradan sehre inmesiyle sehrin sokaklarinda, evlerinde, carsilarinda, pazarlarinda ve de giderek savas alanlarinda dogmustur. Bu nedenle onu okurken, icinden, "disarida gurul gurul akan hayatin" sesini; diri diri topraga gomulen kiz cocuklarinin yalvarislarini, kolelerin zincir seslerini, at kisnemelerini, kilic sakirtilarini, sehit feryatlarini, gazi cigliklarini duymuyorsaniz onu asla okumus olamazsiniz.

 

"Metinde gecmeyeni duyabilmek" iste bu bunun icin vardir.

 

Cunku Kuran sadece bir "metin" degildir. Onun meali de metinde gorunenin yan tarafina yazilmasi degildir. Bilakis meal, metinde gecmeyeni duyabilme cabasinin adidir. Zira uzerinde calistiginiz metin, metinlerden bir metin degildir. Bu metin oyle kolayina ortaya cikmamistir. Arkasinda yirmi uc yil boyunca esen bir ruh, dalgalanan bir heyecan ve coskun bir hareket vardir. Bunlardan nasibiniz yoksa Kuran okumak ha bir kuru emektir...

 

Peki, nedir Kuran?

 

Kuran, bilgiden ziyade esasinda bir bilinc kaynagidir. Epistemolojiden ziyade ontolojiye dahildir. Yani bilgi kaynagi olmaktan ziyade, bilgiye ulasacak olan insanogluna hitaptir. Insani cevresine tepki vermeye cagirir. Onda "Allah suuru" (takva) uyandirarak hayat yolculugunda "birlikte yurumeye" davet eder. Bu suur uyandiktan sonra bilgiye insan kendisi ulasacaktir.

 

Bilgi ise butun varliga sacilmistir; tarih, tabiat ve hayat... Bilgi butunuyle tek bir kisiye veya bolgeye inhisar edilmemistir. Insana dusen bunlari aramak, esasli bir hakikat arayisina girmek, tarihin, tabiatin ve hayatin neresinde ise bulup ortaya cikarmak, Cin'de de olsa gidip almaktir.

 

Kuran sinirli sayida bilgi verdigi yerde bile esas itibariyle suur olusturmak istemektedir. Kuran'in yazili bir metin olarak, tekrarli, kesintili, vurgulu ve dalgali akisinda bunu gormek mumkundur. Esasinda Kuran, deruni dile ve canu gonule yonelmis bir hitabettir.

 

Kuran, insanliga hic duyulmamis yepyeni seyleri getirmez. Bilakis bilindigi halde uygulanmayan, o cok bilenen fakat orali olunmayan, cesitli sebeplerle savsaklanan, her insanda fitraten var olan insanlik vicdanini (basairun li'n-nas) uyandirmak ister (45/20). Uyanan vicdanin hayata yansimasini bekler; iyilik, guzellik, dogruluk, durustluk, sevgi, saygi, soz, namus, adalet, erdem, vefa, dostluk, kardeslik, comertlik, yigitlik, mertlik gibi temel insanlik degerleri (hablu'n-nas) uzerinde israrla durur (3/112) ve surekli olarak bunlari talep eder. Bunlari ayni zamanda Allah'in ipi/yolu/degerleri ( hablullah) olarak vazeder (3/112).

 

Kuran bize hakikat arayisinda yoldas olmak ister. Yardim eder, aptalca bir yanlisliga dusmememiz icin bizi uyarir. "Allah" kavraminin pesine dusurerek, her seyden bagimsizlasmamizi saglar. Boylece bizi her tur batil bagimliliktan kurtararak ozgurlestirir. Bu anlamda Kuran isaret parmagi gibidir. Bilfiil, bizzat ve "hemen simdi" isaret ettigi yone gitmemizi ister, isaret parmaginin kendisi ile ugrasip durmamizi degil...

 

(Yasayan Kur'an; Turkce Meal-Tefsir, Onsoz'den, Insa yayinlari, Ist. 2007).

 

***

Bu Kitap'tir: her insana icin disin ogreten

Gokte, yerde, tende, canda bir Yaratan sezdirten

 

Bu Kitap'tir: Her kisiye benlik veren, yol acan.

Insanligin sergisine armaganlar astirtan

Bu ceragdir: Obalara, konaklara nur sacan

Bir koylunun islerini tarihlere basdirtan

 

Bu Kitap'tir: Yurekleri iyilikle besleyen

"El bagina girme" diyen, dost yarasin baglatan.

Bu anadir: Her oksuze "Yavrum" diye sesleyen

Nice canlari kardas eden birbirucun aglatan

 

Bu Kitaptir; akillara her bir seyi sordurtan

"Dusun sonra inan" diyen, dogru yollar gosteren

Bu bilgidir: Ululugun yapilarin kurdurtan

Ciplak daglar yesilleten, viran koyler senleten

 

Ey kardaslar! Su kucucuk armaganim atmayin;

Bir goncadir; Muhammed'in gul yapragindan derildi

Sakin, bunu yapma cicek demetine katmayin

Bu sey size ozunuzu acmak icin verildi.

 

(M. Emin Yurdakul, Kur'an-i Kerim)

 

Iste bu da Kur'an-i azim'dir...

 

Onu terk eden, kendini terkemistir.
 

Saat ve Tarih: 02:34 , 27/6/2008
Yorumlar (0) | Yorum Yaz | Baglantı

GIYBET

"Gıybet zinadan daha kötüdür." Nasıl olur Ya Resulullah?

 

"Adam zina eder, sonra tevbe eder, Allah mağfiret buyurur. Gıybet eden ise gıybet edilen affetmedikçe mağfiret olunmaz"

 

(Beyhaki, Suabu-l Iman, 6740-41-42)
 










GIYBET VE TENKİT


Eger birisi herkesi tenkit ediyor, herkeste kusur ariyorsa bir gun onun dalalete ugrayacagi endisesini tasiyorum ve bu endisemi yenecegim herhangi ciddi sebep goremedim, kanaatim devam ediyor. Kendini tenkide vermis, tenkide kilitlenmis insanlarin akibetinden endise ediyorum. Hafazanallah bu, kufre duseceklerinden endise ediyorum demektir. Bu acidan arkadaslarimiz agizlarini kirletmesinler . Agzin kirlenmesi kalbin kirlenmesinden olur. Fesad-i kalb olmazsa fesad-i lisan olmaz. Ici bozuklar vardir ki dilleri surekli tenkiddedir.

Sizin Cebrail kadar aktiviteniz olsa, hayata mazhar olsaniz, o kadar calissaniz, o kadar ihlasli olsaniz o kadar samimi olsaniz eger birbirinizi tenkit ediyorsaniz, vallahi, billahi,tallahi, oradaki hizmetinizde bereket bulamazsiniz. Az gidersiniz, uz gidersiniz, dere tepe duz giderseniz, fakat bir cuvaldiz boyu yol alamazsiniz.

Su an Turkiye'de , cok az yerde degisik birimlerde kendi cemaatini tenkit eden bazi arkadaslarimiz yuzunden bereketin, selin onundeki kutukler gibi suruklenip gittigini gordukce, yer yer "Allah'im hidayet eyle" diyorum. Yer yerde "Bu iki tane kalbi bozuk, dili bozuk, eger bunlari alip goturmenle bu afeti def edeceksen bunlari al gotur." diyorum. Kim diyor bunu? Dusmanlarinin olumu karsisinda bile aglayan bir kalp soyluyor. Cunku, bir yerde hizmet her seyin onune gecer.

Giybet edenlere de, kardesini cekistirene de yerinden kalkamayacak sekilde 39 degnek atmayi, hatta dillerini kesmeyi bile dusunuyorum." Saclarina ak dusmus, saclari dokulmus ,kel ..." demek bile giybettir. Birilerini cekistirmeyi hizmet sayan hainler var. Esasen, avrat gibi dedikodu yapanlar bu hizmete sonradan girenlerdir.

Insan Musluman aleyhinde ne derse, ne dusunurse mutlaka basina gelir.Yeminle soyluyorum gelir.Kendisinin basina gelmezse de ailesinden birisinin basina muhakkak gelir...

Ustadimizin birini cekistirdigini gordunuz mu? Lutfen bu konuda hassas olalim. Bunun her yerde tahsidatini yapalim. Ve ahlak haline getirelim. Zira boyle gunahlara onem vermeyen atesle oynuyor demektir.

Ben arkadaslardan rica ve istirham ediyorum, kufur saysinlar giybet ve tenkidi. Ellerini ayaklarini opeyim, su bembeyaz olmus saclarimla basimi kaldirim tasi gibi ayaklarinin altina koyayim. Allah rizasi icin, Resulullah askina , Hz ustadin hatiri icin, bu ugurda hizmete giderken olen sehitlerin hatiri icin, Allah askina birbirlerini tenkit etmesinler, ben biraz daha sabredecegim. Biraz daha disimi sikip dayanacagim, ama bir gun ellerimi acip hala tenkit etmeye devam edenlere "Allah'im , simdiye kadar sadece dusmanlari sana havale ediyordum. Dusmanca duygularla bu hizmetin uzerine giden arkadaslari da sana havale ediyorum." Derim diye korkuyorum. Yalvariyorum size Allah askina, hizmetin bereketine dokunmayalim, tenkit etmeyelim, ve musibeti ikilestirmeyelim...






GIYBET


Hucurat 11. 12. ve 13. ayetler, 10. ayetteki kardesligin nasil temin edilecegini izah eder. Oyle bir kardeslik ki, orada "ihvan" yerine "ihve" kelimesi kullanilir. Ihve, oz kardesler icin kullanilir. Yani ayette isaret edilen kardeslik, oz kardes gibi kardes olmaktir. Kardeslige vurulan darbelerin mevzu olarak islendigi yerlerden biri olan 12. ayette giybet, kardesinin olu haldeyken etini yemek gibi tasvir edilir.

Elmalili Merhum, bu ayetin tefsirinde soyle der: "Giybet edilen kimse, orada bulunmayip soylenen sozu bilmemesi ve o anda savunacak durumda olmamasi hasebiyle bir olu, hem de kardes olan bir olu konumundadir."

Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyurdular ki: "G ‎‎‎‎‎‎‎‎iybetin ne oldugunu biliyor musunuz?" " Allah ve Resulu daha iyi bilirler" dediler. Buyurdular ki: Birinizin, kardesini hoslanmayacagi seyle anmasidir!" Bir adam dedi ki, "Ya benim soyledigim onda varsa, bu da mi giybettir?" "Eğer söylediğin onda varsa gıybetini yapmış oldun. Eğer söylediğin onda yoksa bir de buhtanda (iftirada) bulundun demektir."

Giybet odur ki, giybet edilen adam hazir olsa idi ve isitse idi, kerahet edip darilacakti. Eger dogru dese, zaten giybettir. Eger yalan dese, hem giybet, hem iftiradir. Iki katli cirkin bir gunahtir.

Giybetin mahiyeti;

Hz. Aise Validemiz anlatiyor: "Ey Allah'in Resulu, sana Safiyye'deki su hal yeter" demistim. Bundan memnun kalmadi ve soyle dedi: "Oyle bir kelime sarfettin ki, eger o denize karistirilsaydi, onu ifsad eder, bozardi." Yine Hz. Aise Validemiz der ki: "Ben tahkir maksadiyla bir insanin taklidini yapmistim. Bana hemen sunu soyledi: "Ben bir baskasini, kusuru sebebiyle, hatta bana karsilik olarak su kadar dunyalik verilse bile soz ve fiille taklid etmem." (Ebû Davud, Edeb 40)

Yine Hz. Aise Validemizin anlattigina gore; bir defasinda kendisi biri hakkinda soz soyler. Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem O'na "tukur" der. Tukurunce agzindan bir et parcasi cikar.

"Ribanin en kotusu, haksiz yere muslumanin irzini (manevi sahsiyetini) rencide etmektir (giybetini yapmaktir)." (Ebû Davud, Edeb 40)

Bir zat demis: "Dusmanima giybetle ceza vermekten nefsimi yuksek tutuyorum ve tenezzul etmiyorum. Cunku, giybet, zayif, zelil ve asagilarin silahidir."

Gıybetin değişik kelimelerle ele alınışı:

Alay etme cercevesinde giybeti ele alirsak, Hucurat Suresi, 11. Ayet, bize bir fikir verir. Der ki; Ey iman edenler, Belki sizden bir topluluk diger bir toplulukla alay etmesin. o topluluk, onlardan daha hayirlidir. Kadinlar da birbirleriyle alay etmesinler. Belki, onlar kendilerinden daha hayirlidir.

Ayiplama manasinda ele alirsak, ayni surede "Birbirinizi ayiplamayin ve kotu lakaplarla lakaplandirmayin. Imandan sonra bu sekilde yapilan fisk u fucur ne kotu. Kim bu fiskindan sonra tevbe etmezse, iste onlar kendilerine zulmedenlerdir." deniliyor. Yine Humeze suresinde, Allah, ayiplama manasina gelen lemz kelimesini kullarak, "ayiplayanlara yaziklar olsun" diyor.

Giybeti, su-i zan dairesinde ele alirsak, yine ayni surede, "zannin cogundan sakinin, cunku zannin bir kismi gunahtir" buyuruluyor ve su-i zandan sakindirilarak, mahzursuz olan, gunah sayilmayan zanna; yani husn-u zanna tesvik ediliyor. Bir Hadislerinde Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem soyle buyurur: "Allah, bir muslumana, bir muslumanin kanini, irzini ve ona su-i zanda bulunmasini haram kilmistir." (Muslim, birr 32) Yine Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, "Husn-u zan imandandir." buyurur.

Tecessusu (ic yuzunu arastirma merakini) giybete sevkedici bir amil olarak ele alirsak, Cenabi Hakk, "tecessuste bulunmayin" diyor. Yani birbirinizin ayibini arastirmayin. Bir Hadis'te soyle buyurulur: "Muslumanlarin ayibini arastirmayin. Zira, her kim muslumanlarin ayibini arastirirsa Allah da onun ayibini takib eder, nihayet onu evinin icinde de olsa, rezil rusvay eder."

Gıybet edenin yapacağı şey nedir?

Giybeti isteyerek dinleyen, giybet eden gibidir. Giybet eden veya yapilan giybeti isteyerek dinleyen, musluman kardesinin olu etini yemis gibi oldugundan ve serefine, haysiyetine dokundugundan oturu once, "Allahummegfir lenê ve limenigtebnêhu",
(Allahim, bizi ve giybet ettigimiz sahsi magfiret et) demeli, sonra o kardesinden muhakkak helallik dilemeli.

Helalleşmede Ölçü

Helallesme bir ahlak haline getirilmelidir. Ve mutlaka helallik istenen sahsa durum oldugu gibi anlatilmalidir; Mesela: "Senden su kadar haksiz yere sunu aldim; seni giybet ettim..." vs. gibi. Ne var ki, aynen anlatma karsi tarafta derin yaralar acacaksa, o zaman mes'ele serhedilmeden, mutlak olarak helallik istenmelidir.

Bir zaman arkadaslardan biri gelerek bana, "Hakkini helal et, senin giybetini yaptim" dedi. Tam neler soyledigini ifade edecekti ki, hemen susturdum ve hakkimi butunuyle helal ettigimi soyledim.

Insaniz ve zayif taraflarimiz var. Soylenen soz icimizde bir ukde ve yara olarak kalabilir. Insanin Cenab-i Hakk'in huzuruna, icinde mu'min kardesine karsi, herhangi bir ukde varken gitmesi ise buyuk bir talihsizliktir. Onun icindir ki, Efendimiz sik sik: "Bana arkadaslarim aleyhinde hicbir sey soylemeyin. Zira, Rabbimin huzuruna selim bir kalple gitmek isterim" der ve mu'min bir kardesi aleyhine birsey soylemek isteyenleri boyle ikaz ederdi. (Tirmizi, Menakib 3893 - Ebu Davud, Edeb 33) O'nda bizim icin her hususta usve-i hasene (en guzel ornek) vardir. Bu mevzuda da rehberimiz, yine Resûlullah'tir sallallahu aleyhi ve sellem.

Ayıpları Örtme

Biri arkadasini cekistirmeye basladi mi donup gidin, dinlemeyin. Giybet giybeti dogurur. Herkes yanlis yapsa, herkes giybet etse sana dusen yapmamaktir, dogru olandan ayrilmamaktir. Sen dogru olani yapacaksin, sen kendine bakacaksin.

Ayni cizgi uzerinde, ayni duygulari paylasiyorlar kalkip birbirleini ulu orta tenkit ediyorlar maalesef. Giybeti kendine ahlak edinen kabenin icinde bile olsa, o kabenin disindadir.

Tenkid, zayif insanlarin, hicbir sey yapmayanlarin, hayatta herhangi bir mefkuresi bulunmayanlarin isidir.

Eger Allah'in rizasini kazanma ve milletin ilmi-fikri seviyesini yukseltme gibi bir mefkûreniz yoksa, hep tabi olarak kalmaya ve baskasinin gundeminde yurumege mahkûmsunuz demektir.

Bu durumda hep reaksiyoner hareketlere takilir kalir ve hicbir sey uretemezsiniz. Dolayisiyla devamli tepki icinde olur ve bir tepkizede olarak kalir gidersiniz.

Istiyorum ki, ehl-i imandan ameli olmayanlara bile icimde en ufak bir kin olmasin. Onlarin hep iyi yanlarini goreyim. Kardeslerimden birini en buyuk bir gunahi islerken bile gorsem, orter, gormemezlikten gelirim. Insan nefsine karsi savci, baskasina karsi ise avukat gibi olmalidir.

Eger giybet bir topluluk ve cemaat hakkinda yapilmissa, o topluluk ve cemaatin hepsinden teker teker helallik dilenmesi lazim gelir. Aksi taktirde bu sekildeki bir giybet, insanin iflasina sebeb olabilir. Bu da giybetin dehset verici boyutunu gosteren bir haldir.


Gıybetin cezası nedir?

Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyorlar ki;

"Mirac gecesinde, bakir tirnaklari olan bir kavme ugradim. Tirnaklariyla yuzlerini ve goguslerini tirmaliyorlardi. "Ey Cebrail, bunlar da kim?" diye sordum. "Bunlar, dedi, insanlarin etlerini yiyenler ve irzlarini (sereflerini) payimal edenler, ayaklar altina alanlardir." (Ebû Davud,Edeb 40)

"Kim bir muslumandan, giybet ve serefini payimal etmek suretiyle tek lokma dahi yese, Allah ona mutlaka onun aynisini cehennemden tattiracaktir…" (Ebû Davud, Edeb 40)

"Kim bir mu'mini bir munafiga (giybetciye) karsi himaye ederse, Allah da onun icin, Kiyamet gunu, etini cehennem atesinden koruyacak bir melek gonderir. Kim de, bir muslumana, kotulenmesini dileyerek bir iftira atarsa, Allah onu, kiyamet gunu, cehennem koprulerinden birinin ustunde, soylediginin gunahindan paklanip cikincaya kadar hapseder." (Ebu Davud, Edeb 41)

"Kattat (soz tasiyan) (veya ayni manaya gelen nemmam) cennete giremeyecektir."(Buhari, Edeb 50 - Muslim, Iman 169 - Ebu Davud, Edeb 38)


Gıybet ile aynı manaya gelen kelimeler:

Lemz: Genel kanaate gore, kas goz isareti yaparak ayiplama.
Hemz: Genel kanaate gore, giybet etme, laf tasima, ispiyonlama. Iki kelimenin de, ortak manasi sudur: Kusur bulmak, ayibi aciklamak ve ortaya cikarmak.
Gamz: Bu da hemz ile ayni manada. Gammazlama buradan gelir.

Gıybete karsı tavrımız ne olmalı?

"Bana kimse, ashabimdan biri hakkinda canimi sikacak bir sey soylemesin. Zira ben sizin karsiniza (veya Ahirette Allah'in karsisina) icimde hic bir sey olmadan cikmak istiyorum." (Tirmizi, Menakib 3893 - Ebu Davud, Edeb 33)"

Birisi Efendimize gelerek, Hz. Halid hakkinda birseyler soylemek ister. Efendimiz tek kelime dahi soyletmeden geriye cevirir.

GünahkarıKınama

Hic kimseyi buyuk-kucuk gunahlari ndan dolayi ki namayin. Bazen, "daha" bile demeden, icimden gecenlerden dolayi itab gordugum olmus tur. Artik, birine zina isnadi ni , kufur isnadi ni siz dusunun.

Ta'yir(ayiplama) geri tepen bir silahti r. Ama, maalesef muslumanlar arasinda bugun cok kullani li yor.

Insanin nefsi, kotuluk gordugu sahsin giybetini yapmaya daha bir meyyal oldugundan, Ustad Hazretleri, 22. Mektup'ta, bizleri ikaz ederek, kendisinden kotuluk gorulen sahsa karsi yapilmasi gerekenleri gayet mantiki bir sekilde izah ve kalbi ikna eder: "Mu'min kardesinden sana gelen bir fenaligi butun butun ona verip onu mahkum edemezsin.

Çünkü,
Evvela; kaderin onda bir hissesi var. onu cikarip, o kader ve kaza hissesine karsi riza ile mukabele etmek gerektir.

Saniyen; nefis ve seytanin hissesini de ayirip, o adama adavet degil, belki nefsine maglup oldugundan acimak ve nedamet edecegini beklemek.

Salisen; sen kendi nefsinde gormedigin veya gormek istemedigin kusurunu gor, bir hisse de ona ver.

Sonra baki kalan kucuk bir hisseye karsi en selametli ve en cabuk hasmini maglup edecek afv ve safh ile ve uluvvucenaplikla mukabele etsen, zulumden ve zarardan kurtulursun.


Giybetten kurtulmanın yolları:

1- Insanin kendi gunahlarini gormesi.
2- Insanin gunah islemeye musait yaratilmis oldugunu dusunup kardesini hos gormesi ve ona dua etmesi. Zira mu'min gunahindan dolayi, kardesine yalniz acir ve dua eder.
3- Sik sik giybetin Ahiretteki dehsetli cezasi hatirlanmali.
4- Giybetin bu dunyada kalbi ve toplumu nasil kemirdigi, ne denli iftiraklara, ihtilaflara, hatta kardes dusmanligina sebebiyet verdigi hatirlanmali ve urpermeli.
5- Giybetin mahiyeti cok iyi bilinmeli. Zira giybet, faiz ve mahremiyle zina kadar cirkin bir gunahtir.
6- Her s eyden evvel, giybet meselesi insani n icinde bir dert olarak bulunmali . Bulunmali ki, insani teyakkuza ve o mevzuda duaya sevketsin.

Günümüzde meselenin arzettiği ehemmiyet:

Benlik ve Giybet

Gunumuzde hizmet icinde kibir ve ucb'dan bir olcude kurtulma merhalesine geldigimiz soylenebilir. Ama su iki hususun onu bir turlu ali namadi :

1. Enaniyet,
2. Gi ybet.
Hele gi ybet, hele giybet!

Kayma Noktalarından Giybet

Kitap ve sunnetin ona karsi‏‎ onca tahsidatina , dini, milli ve ictimai onca zararlari na ragmen, gunumuzun muslumanlarinin bir turlu onemsemedigi gi ybet, oyle bir ruh hastaligidi r ki, sayet simdilerde onu alinmazsa, ileride topluma yuzlerce zina ve yuzlerce ribanin gunahi ni birden iletebilir.

Bir de bu i s basin-yayi n yoluyla yapili p, milyonlara mal ediliyor, milyonlar ona sahid tutuluyorsa, bu dalaleti irtikap edenlerin dunya-ukba felaketleri bir yana, topyekun milletin ciddi sarsi nti lara maruz kalmasi kacinilmaz olacaktir.

Bu konuda onemli bir kayma noktasi ise su: Bazi lari sozde gi ybetten kacini yor gorunerek, arkadaslar hakki nda"Daha neleri var neleri. Ama gıybet olur diye korkuyor ve hepsini söylemiyorum."Bu soz, o kasdettigi seyleri soylemekten cok daha buyuk bir giybettir. Cunku muphem bir isnad, sarih bin iftiradan daha buyuktur. Zira muhatabi n aklina, acaba: Livata mi , zina mi, icki mi, kumar mi... vs. gibi seylerin hepsi birden gelebilir. Boylece hem ikili munasebetler, hem de ictimai salah zedelenir. Evet, boyle diyecegine, o zati n 100 tane gunahi ni aci k-aci k soyleseydi, her halde sozleri, akla gelebilecek seylere si ni r teskil etmesi bakimindan daha ehven olurdu...

Konunun Özeti:

Giybet, bir muslumanin, kardesini hoslanmayacagi seyle anmasidir!"
Giybet olu eti yemek gibi kerih gorulen bir gunahtir.
Giybet, Hadis'in ifadesiyle ribanin en kotusu ve zinadan daha kotu bir gunahtir.
Giybet etmeme bir iman ve irade isidir.
Giybeti isteyerek dinleyen, giybet eden gibidir.
Giybet eden veya yapilan giybeti isteyerek dinleyen, mutlaka kardesinden ozur dileyip helallik istemeli, sonra da kendisinin ve giybetini yaptigi sahsin affi icin magfiret dilemeli.
Bir toplulugun giybetini yapan sahis, butun o topluluk fertlerinden helallik dilemek zorundadir.
Fasik ve mutecahirin giybeti caizdir.

Mazlumun hakkini almak icin zalim hakkinda, tarif icin, mesveret maksadiyla giybet caizdir. Yalniz sadece hak rizasi istikametinde, bir maslahata binaen ve garazsiz olmak sartiyla. Giybetci (kattat) cennete giremeyecektir. Cehennemdeki cezası da, bakir tırnaklarıyla kendi yüzünü, göğsünü tırmalamasıdır.
 
 
 ALLAH HEPİMİZİ BU BÜYÜK
 
TEHLİKEDEN KORUSUN...
 
 
DİKKATLİ OLALIM...
 

Saat ve Tarih: 12:14 , 27/6/2008
Yorumlar (0) | Yorum Yaz | Baglantı

<-

SAYFAYI GERİ ÇEVİR

|

SAYFAYI İLERİ ÇEVİR

->



RADYO İSLAM