<BALLAR BALINI BULDUM-2>
BenimBlog.com - Turkce ucretsiz blog Bedava blog hizmeti


BALLAR BALINI BULDUM-2

Tanıtım

Dini site.


Baglantılarım

» Ana Sayfa
» Profil
» Arşiv
» Arkadaşlarım









TAVSİYE SİTELER
» İSLAMİYETİN DOĞUŞU » ÇAĞRI FİLMİ » KAVİMLERİN HELAKI
» MAZLUMLAR VE ZALİMLER-1
» MAZLUMLAR VE
ZALİMLER-2

» MAZLUMLAR VE
ZALİMLER-3

» MAZLUMLAR VE
ZALİMLER-4

» MAZLUMLAR VE
ZALİMLER-5

» YENİ MUCİZELER-1
» YENİ MUCİZELER-2
» YENİ MUCİZELER-3
» İSLAM VE KADIN-1
» İSLAM VE KADIN-2
» SORULARLA İSLAM
» DUALAR
» ÇEŞİTLİ DİNİ VİDEOLAR
» DİNİ MAKALELER
» VAAZLAR
» AVRUPA BİRLİĞİ DOSTMU?


CANSUYU YARDIM DERNEĞİ

İNSANİ YARDIM VAKFI

DENİZ FENERİ YARDIM DERNEĞİ

ŞEFKAT DERNEĞİ

KİMSE YOKMU DERNEĞİ

AVRUPA BİRLİĞİNE HAYIR

 ARKADAŞINA TAVSİYE ET!




counter

weblogs
counter



free counters


SEÇME SÖZLER

 

Hakiki imana kavuşmak için, farzları edeple yapmak, helal yemek, haramdan sakınmak ve bunlara ölünceye kadar devam etmek gerekir.

* Pek çok kötülüğün anahtarı, sinirlenmektir.

* Yumuşaklık, vakar ve sükunettir. Sinirlenmek ise, kabalığa yol açar.

* Başkasına yük olan kimse, insanların gözünde alçalır ve değeri kalmaz.

* Yapılmayan ve yerine getirilmeyen sözde hayır yoktur.

* Hikmet on kısımdır. Bunun dokuzu susmaktır.

* Namaz kılmak, Kur’an okumak, din ilimleri öğretmek ve öğrenmek zikirdir. Her hayırlı iş zikirdir.

* Müminde, ihlas ve pişmanlık bulunursa, Allahü teâlâ onun bütün günahlarını affeder.

* Huzur on kısım ise, dokuzu susmaktır.

* Düşmanlarınızla oturup kalkan, sizin dostunuz olamaz.

* Dört şey ibadettendir: Abdestsiz durmamak, çok secde etmek, gönlü mescitlere bağlı olmak ve Kur’an-ı kerimi çok okumak.

* Kendine farz olan ilmi öğrenmek, bütün kazançlardan daha iyidir. Herkes için ilim öğrenmekten daha iyi hiçbir şey yoktur.

* Dini bütün ve vakar sahibi olunuz. Çünkü böyle olan, kötü, çirkin, ahlaka sığmayan şeylerden uzak durur.

* Ağzına helva verenle, ensene tokat atan, arasında fark gözettiğin müddetçe, imanın kemale gelmiş değildir.

* En güzel nasihatçi, seni Mevlaya sevk edendir.

* Şükür; bütün nimetlerin, Allahü teâlâdan geldiğini anlamaktır.

* İbrahim aleyhisselamın şanı, Hak teâlânın düşmanlarından kaçındığı için, yüksek olmuştur.

* Allah sevgisi öyle bir şeydir ki, her iyilik, hayır ve üstünlüğün esası odur.

* Kim Cenneti seviyorsa, Cehennemden kaçar


Saat ve Tarih: 09:53 , 20/10/2009
Yorumlar (0) | Yorum Yaz | Baglantı

RAMAZANIN SON 10 GÜNÜ NASIL DEGERLENDİRİLMELİ....

 

RAMAZANIN SON 10 GÜNÜ NASIL DEGERLENDİRİLMELİ....

Doğrusu Biz onu (Kur'an'ı) Kadir gecesinde indirdik.

Bilir misin nedir kadir gecesi?

Kadir gecesi bin aydan hayırlıdır.

O gece Rab’lerinin izniyle Ruh ve melekler, her türlü iş için iner de iner.

O gece, tan yerinin ağarmasına kadar bir esenliktir.” (Kadr, 97/1–5)
Bu gecelerde ne yapılmalı:

Ramazanın son 10 gününde ne yapmalı



Aişe Validemizin bildirdiğine göre Peygamberimiz, Ramazan ayında diğer aylardan daha çok ibadet ederdi. Son on günde ise ibadetlerini biraz daha artırır, geceleri ihya eder, ailesini de (geceyi ihya etmeleri için) uyandırırdı. O halde yapılacak olan şeyler şunlar olmalıdır: Her zaman yapıldığı gibi yatsı namazı cemaatle kılınır. Diğer gecelerden farklı olarak kılınabildiği kadar nafile gece namazı kılınır. Bir de bu gecelere özel bir dua tavsiye edilir peygamberimizden. O da şöyledir:

Aişe validemiz Peygamberimiz (sav)'e "Ey Allah’ın elçisi! Kadir gecesinin hangi gece olduğunu anlarsam o gece nasıl dua edeyim?" diye sorunca Peygamberimiz (sav) "şu duayı oku" buyurdu:



"Allahım! Sen affedicisin, cömertsin. Affetmeyi seversin. Beni de affet."

Kadir gecesinin Ramazanda olduğu bellidir. Çünkü Allah Teala şöyle buyurur:

“Ramazan öyle bir aydır ki, insanlara yol gösteren, doğrunun belgelerini içeren ve doğruyu yanlıştan ayıran Kur'ân o ayda indirilmiştir...” (Bakara, 2/185)

Ama Ramazanın hangi gecesinin Kadir Gecesi olduğu belli değildir. Peygamberimizin (sav) tavsiyesi onu Ramazan ayının son on gününün tek gecelerinde aramaktır. Buna göre kadir gecesi Ramazanın yirmi bir, yirmi üç, yirmi beş, yirmi yedi ve yirmi dokuzuncu gecelerinden herhangi biri olabilir.

Kadir gecesi ile ilgili hadisler şöyledir:



"Her kim sevabına inanıp onu kazanmak ümidiyle Kadir gecesini ihya ederse geçmiş günahları affedilir." (Buharî, Terâvih 1, Müslim, Müsâfirîn174 (759); Ebu Dâvud, Salât 318; Tirmizî, Savm 83; Nesâî, Siyam 39; Muvatta, Salât fi Ramazan 2)

Aişe (r. anhâ) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) Ramazan ayında, diğer aylarda görülmeyen bir gayrete girerdi. Ramazanın son on gününde ise çok daha çok çaba gösterirdi. Son on günde geceyi ihya eder, ailesini de (gecenin ihyası için) uyandırırdı…" (Buharî, Fadlu Leyleti'l-Kadr 5, Müslim, î'tikâf 8, (1175); Ebu Dâvud, Salât 318; Tirmizî, Savm 73; Nesâî, Kıyâmu '1-Leyl 17)

Aişe (r. anhâ) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) vefat edinceye kadar Ramazan'ın son on gününde itikafa girer ve derdi ki: "Kadir gecesini Ramazan'ın son on gününde arayın.” (Buhârî, Fadlu Leyletü'l-Kadr 3, İtikâf 1,14; Müslim, İtikaf 5, (1172); Muvatta, İtikaf 7; Tirmizî, Savm 71; Nesâî, Mesâcid 18; Ebu Dâvud, Sıyâm 77; İbnu Mâce, Sıyâm 59)

Ebu Saîd (ra) anlatıyor: "Biz Peygamberimiz (aleyhissalâtu vesselâm) ile birlikte Ramazan'ın orta on gününde itikâfa girdik, yirminci günün sabahı olunca eşyalarımızı (evlerimize) taşıdık. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) (bir hutbe irad etti ve) sonra şunu söyledi: "İtikâfa girmiş olanlar, itikâf mahallerine dönsünler. Zira bu gece bana Kadir gecesinin hangi gece olduğu gösterilmişti, sonra unutturuldu. [b]Siz, son on günde ve tek gecelerde arayın…” (Buhârî, Fadlu Leylet'l-Kadr 2, 3, İtikâf 1, 9, 13; Müslim, Sıyâm 213, (1167))

اَللّهُمَّ إِنَّكَ عَفُوٌّ كَرِيمٌ تُحِبُّ الْعَفْوَ فَاعْفُ عَنِّي “ Rüyalarınızın, Kadir gecesinin Ramazanın son yedi gecesinde bulunduğuna ilişkin olduğunu görüyorum. Buna göre Kadir gecesine kavuşmak isteyen, onu Ramazan’ın son yedi gecesinde arasın!” [Buhari, Teravih namazı, No:2017;, Müslim, Sıyam,No:1169.]

Resul-i Ekrem [sav], Ramazan ayında Kadir gecesinin faziletini elde etmek için araştırıyordu. Bir keresinde Ramazan ayının ilk on gününde itikafa girmişti. Sonra Ramazan’ın ikinci on gününde aramış ve bu şekilde birkaç kere yapmıştı. Sonunda Kadir gecesinin Ramazan’ın son on gününde aranması konusunda karar kılmış ve son on günde araştırılmasını emretmişti. Konuyla ilgili olarak Hz. Aişe’den [r.an] rivayet edilen bir hadis şöyledir:

“ Kadir gecesini Ramazan’ın son on gününde arayın.” [Buhari, Teravih namazı, No:2017;, Müslim, Sıyam,No:1169.]

Buhari’nin bir rivayetinde de şöyledir: “Ramazan’ın son on gününün tek gecelerinde arayın.” Bu manada birçok hadis vardır.

Hz. Ebu Bekir [r.a] diyor ki: “Ben Resul-i Ekrem [sav]’den, Kadir gecesinin Ramazan ayının son on günü dışında her hangi bir zamanda araştırılmasına dair bir şey duymadım. Resul-i Ekrem [sav] şöyle buyurdu:

“ Kadir gecesini Ramazan’ın bitimine ya dokuz ya yedi ya beş ya üç gece kala ya da son gecesinde arayın” [Ahmed b. Hanbel, MÜsned,5/36,39; Tirmizi,Savm,No:794.]

Hz. Ebu Bekir [r.a] Ramazan’ın ilk yirmi gününde senenin diğer günlerinde kıldığı kadar namaz kılıyordu. Son on gün girdiğinde çok fazla ibadet etmeye başlıyordu. Hz. Ebu Bekir [r.a] Kadir gecesinin Ramazan’ın son yedi gecesinde araştırılmasını emretti.

Ebu Zerr [r.a] anlatıyor: “İnsanlara Kadir gecesinin ne zaman olduğunu sorardım. Bir gün Resul-i Ekrem [sav]’e dedim ki:

-Ey Allah’ın Resulü! Kadir gecesi Ramazan ayında mı yoksa başka bir ayda mı? O [sav]:

-Ramazan ayındadır, dedi. Ben:

-Kadir gecesi, nebiler hayatta iken olur, onların vefatı ile birlikte kaldırılır mı yoksa kıyamete kadar devam edecek mi, diye sorduğumda:

-Kıyamete kadar devam edecek, cevabını verdi. Ben:

-Ramazan’ın hangi gecesinde, dedim. O [sav]:

-Onu ilk on gün ve son on günde arayın, buyurdu. Bu kez:

-Hangi on günde, diye sordum. Resul-i Ekrem [sav]:

-Son on günde. Bundan sonra bana bu konuyla ilgili başka soru sorma, dedi. Sonra Resul-i Ekrem [sav] konuşmaya devam etti. Ben bir boşluk bulup tekrar:

-Ey Allah’ın Resulü! Senin üzerindeki hakkım için söyler misin, son on günün hangisinde, dedim. Bunun üzerine Resul-i Ekrem [sav] bana o kadar sinirlendi ki, o zamana kadar bana hiçbir sohbetimizde öyle sinirlenmemişti. Sonra dedi ki:

-Son yedi günden birinde arayın. Bundan sonra bana daha bu konuyla ilgili soru sorma! ”[ Ahmed b. Hanbel, Müsned, 5/171; İbn Hıbban, Sahih,5/274; Hakim, Müstedrek,1/437.]

Bu hadise göre Kadir gecesi, Ramazan ayının son yedi gecesinden birindedir.

Ayın yirmi üçünün hangi gün olduğu konusunda görüş ayrılığı vardır. Kimileri son yedi günün başlangıcının ayın yirmi üçü olduğunu söylemişlerdir. Bilal’den [r.a] rivayet edilen ve bu görüşü destekleyen bir hadis şöyledir:

“ Ramazan’ın yirmi üçü son yedi günün başlangıcıdır.” [Buhari,8/153,No:4470.]

İmam-ı Malik [rah] şöyle demiştir: “Diyorum ki -Allah en iyisini bilir- Ramazan’ın son dokuz gününün başlangıcı ayın yirmi biridir. Son beş gününün başlangıcı ayın yirmi beşidir.” Abdulmelik b. Habib [rah], imam-ı Malik’in bu sözünü şöyle yorumlamıştır: “Bu Ramazan ayının noksan hesaplanmasına göredir.”

Eyüb es-Sehtayani [rah] Ramazan’ın yirmi üç ve yirmi dördüncü gecelerinde gusül alır, kokular sürünür ve şöyle derdi: “Yirmi üçüncü gece Medinelilerin gecesidir. Yirmi dördünce gece ise bizlerin gecesidir. Yani Basralıların.”

Kimileri de Ramazan’ın son yedi gününün başlangıcının ayın yirmi dördü olduğunu söylemişler ve özellikle yirmi dördüncü gecede daha fazla ibadet etmişlerdir. Hz. Enes [r.a] ve Hz. Hasan’ın [r.a] da bu görüşü savunanlardan olduğu rivayet edilmiştir. Yine bir rivayete göre Hasan [r.a] şöyle demiştir: “Yirmi sene boyunca Ramazan’ın yirmi dördüncü gecesinde güneşin doğuşunu takip ettim ve Güneş’in bu günde ışığının olmadığını gördüm.” İbni Abbas’tan [r.a] da bu şekilde bir rivayet vardır.

Ebu Zerr [r.a] ve Said el-Hudri [r.a] Ramazan ayını tam olarak hesaplamışlar ve son yedi günün başlangıcının ayın yirmi dördü olduğu görüşünü savunmuşlardır. Bu görüşü savunan daha birçok kimse vardır.

Resul-i Ekrem [sav]’den son yedi günün başlangıcının ayın yirmi üçü olduğu rivayeti de vardır. Cabir [r.a] diyor ki:” Abdullah b. Üneys Resul-i Ekrem [sav]’e Kadir gecesinin hangi gün olduğunu sordu. Bu soruyu sorduğunda Ramazan ayından yirmi iki gece bitmişti. O [sav] da:

“Kadir gecesini bu aydan geride kalan bu yedi günden birinde arayın!” [Mecmauz-Zevaid,3/175.]buyurdu.


Saat ve Tarih: 02:41 , 18/9/2009
Yorumlar (0) | Yorum Yaz | Baglantı

Kadir gecesinin gizliliği

"O gecede melekler ve Cebrail Rablerinin izniyle her iş için arka arkaya iner. O gece, tan yerinin aydınlanmasına kadar bir selâmettir."Kadir Gecemiz Hayırlara Vesile Olsun inş.Dualarınızla...‏

Kadir gecesinin gizliliği

Genel bir kabul olarak her yıl ramazan ayının 27’nci gecesi kadir gecesi olarak düşünülse de, bin aydan hayırlı bu kutlu gecenin ne zaman olduğu kesin belli değildir. Bu konuda bazı alimlerimiz 45’e ulaşan farklı görüşten söz ederler.
Kadir gecesinin ne zaman olduğuna dair görüşlerden bir kısmı şöyledir:
- Kadir Gecesi bütün sene içinde bir gecedir, yıldan yıla zamanı değişebilir. 
- Ramazan ayı içinde bir gecedir, fakat her yıl ramazan içinde farklı gecelere gelebilir. 
- Ramazanın son yarısındadır. 
- Ramazanın son onundadır. 
- Ramazanın son yedisindedir. 
- Ramazanın 17’nci gecesidir. 
- Ramazanın 19’uncu gecesidir.
- Ramazanın 21’inci gecesidir. 
- Ramazanın 23’üncü gecesidir. 
- Ramazanın 27’inci gecesidir.
Bütün bu ihtimaller içinde en muteber olanı ise, kadir gecesinin ramazanın son onunda, tek gecelerde ve büyük ihtimalle 27’nci gece olmasıdır.
Kur’an-ı Kerim’in Peygamber A.S.’a indirilişinin başlangıcı, ramazanın 17’nci gecesinde olmuştur. Demek ki o yıl kadir gecesi, 17 ramazana rastlamıştı. 
Aslında kadir gecesinin, Rasul-i Ekrem A.S. Efendimiz’e tamamen gizli kaldığı da düşünülemez. Ancak fazla açıklanmasına izinli olmadığından, kesinlik ifade etmeyen, teşvik ve ümit veren açıklamalarla yetinmiştir.
İmam-ı Azam Rh.A. Hazretleri’nin kanaatine göre de, kadir gecesi yıl içinde farklı aylar ve gecelerde dönmektedir. Çoğunlukla ramazanın son onunda ve muhtemelen 27’inci gecesinde olsa da böyledir. Hadis-i şeriflerde ümit ve tavsiye olarak işaret edilen kadir geceleri, Rasulullah A.S.’ın yaşadığı farklı yıllara mahsus olmalıdır.

Kadir gecesinin belirtileri
Kadir gecesinin bazı alâmetlerinden söz edilmiştir. O gecenin sabahında güneşin parıltısız olarak, yani çevresinde ışık hüzmeleri görünmeden ve gözü rahatsız etmeden dolunay gibi doğup yükselmesi, o gece havanın nisbeten ılıman olması gibi. Ayrıca, karanlık yerlerden dahi nurlar parladığını farketmek, o gece yapılan duaların kabul olduğuna şahit olmak gibi haller de bu belirtilere dahil edilmiştir. 
Bu gecenin özel alâmetlerini farketmek, elbette herkes için mümkün değildir. Ancak ilâhi lütuf ve manevi keşifle birşeyler görülüp sezilebilir. Bununla beraber, o gece olağanüstü şeyler görüp ibadetten uzak kalmaktansa, hiçbir şey görmediği halde dua ve ibadet halinde olmak elbette daha iyidir.
Kadir gecesini iyilik ve ibadetle ihya ederek araştırmak müstehap olduğu gibi, o geceyi zamanında farkeden kimsenin bu müşahedesini fazla açığa vurmadan gizlemesi, Allah’a şükür ve duada bulunması da müstehaptır.
Kadir gecesini takib eden gündüz de, cuma gecesi ve gününde olduğu gibi hayır ve ihya bakımından o geceye dahil sayılır. 

Kadir gecesinin ihyası
Bu geceyi ihya etmekten maksat, bir saat dahi olsa gecenin bir kısmının ibadetle, canlı ve uyanık geçirilmesidir. Kur’an ve hadis okuma, dua ve tevbe, tesbihat ve salâvat, dini sohbetler, gece namazı ve kaza namazları başta olmak üzere, Allah rızası için daha başka iyilik ve güzelliklerle, bu mübarek geceden mümkün mertebe faydalanmaya çalışmalıdır. Bu gece, duaların pek makbul oduğu bir gecedir.
Kadir gecesi ümidi ve niyetiyle geceyi ihya eden, o geceye denk gelmese bile elbette bol sevaba kavuşur.
Bu geceye mahsus, özel bir namaz ve ibadet şekli yoktur. Kadir gecesi namazı olarak, yatsıdan sonra bir nafile namaz kılınması öteden beri hoş görülmüş bir adet ise de, güvenilir kaynaklarada bu konuda bilgi mevcut değildir. Öyleyse herkes istediği gibi nafile namaz kılabilir. Kaza namazı borcu olanın ise, bolca kaza namazı kılması daha uygundur. Ramazanın son on gecesi, kadir gecesine rastlama ümidiyle ayrı bir öneme sahiptir ve ibadetlerle ihyası müstehaptır.
Kadir gecesi, akşam ve yatsı namazlarını cemaatle kılmakla veya yatsı ve teravihin kılınmasıyla kısmen ihya edilmiş olur. Yatsı ve sabah namazının cemaatle kılınması da böyledir. Tabii ki gecenin çoğunu veya tamamını ibadetle ihya etmek çok daha güzeldir.
Hanımların namazları vaktinde kılıp, gecenin diğer amel ve adabını kollamakla; namaz kılma imkanı olmayan mazeretli kimselerin de ibadet niyetiyle dini eserler okuma, dinleme, tefekkür, dua, zikir ve tevbe gibi hallerle gecenin hakkını verip, hissedar olmaları mümkündür.
Kadir gecesindeki sevaplar, bu gece açıktan bilinmese de bin aylık sevaba denktir. Ancak açıkça bilinseydi, bu gecenin günahları da bin aylık olurdu. Şu halde bundaki gizlilik büyük bir nimettir.
       Yusuf Özcan /Semerkand




"Söz manadan, mana da sözden ayrı değildir. Tıpkı tenin candan (ruhtan) ayrı olmadığı gibi"

 


Saat ve Tarih: 04:28 , 16/9/2009
Yorumlar (0) | Yorum Yaz | Baglantı

Kadir Suresi, Okunuşu ve Anlamı



Kadir Suresi, Okunuşu ve Anlamı

القدر

بسم الله الرحمن الرحيم
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Rahmân ve rahîm olan Allah’ın adıyla.

إِنَّا أَنزَلْنَاهُ فِي لَيْلَةِ الْقَدْرِ
1. İnnê enzelnâhü fî leyletilkadri
1. Doğrusu Biz, onu (Kurân’ı) Kadir gecesinde indirdik.

وَمَا أَدْرَاكَ مَا لَيْلَةُ الْقَدْرِ
2.Ve mê edrâke mê leyletülkadri.
2. Kadr gecesinin ne olduğunu bilir misin sen?

لَيْلَةُ الْقَدْرِ خَيْرٌ مِّنْ أَلْفِ شَهْرٍ
3. Leyletülkadri hayrun min elfi şehrin.
3. Kadr (Kadir) gecesi; bin aydan daha hayırlıdır.

تَنَزَّلُ الْمَلَائِكَةُ وَالرُّوحُ فِيهَا بِإِذْنِ رَبِّهِم مِّن كُلِّ أَمْرٍ
4. Tenezzelülmelêiketü verrûhu fîhê biizni rabbihim min külli emrin
4. O gece Rab’lerinin izniyle Ruh ve melekler, her türlü iş için iner de iner…

سَلَامٌ هِيَ حَتَّى مَطْلَعِ الْفَجْرِ
5. Selêmün hiye hattê matla’ıl fecri
5. Artık o gece bir esenliktir gider… Tâ [ki] tan ağarana kadar


Saat ve Tarih: 06:55 , 15/9/2009
Yorumlar (0) | Yorum Yaz | Baglantı

Vizeli Alaaddin Ali Hazretleri

"Bulmak değil imiş bilmek,
Bilmek değil imiş bulmak,
Evliyaya gönül vermek
Rengine boyanmak imiş. "
(Kaygusuz)

 


Bu mısraların sahibi olan "Kaygusuz", 15. asırda yaşamış ve şathiyyeleri ile meşhur Kaygusuz Abdal değil. Ondan sonra bir Asır dünyadan Geçip gitmiş, Bayramı meşayıhından Vizeli Alaaddin Ali isimli bir zat bu. Öteden beri halk arasında söylenegelen Yunus tarzı ilahileri var. Yukardaki dörtlüğü de onun böyle çok bilinen ve "Maksut cihana gelmekten / Kişi Rabb'in bilmek imiş / Rabb'ini bilmekten murat / Evliyasın bulmak imiş" diye başlayan ilahisinden aldık.
Allah'a Kulluk edelim diye gönderildik bu dünyaya. Kur'an-ı Kerim'inde, "Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım." Buyuruyor Cenab-ı Rabb'ül-Alemin. Ibadet, ibadet edilenin bilinmesine bağlı olduğu için tasavvuf ehli bu ayetteki "ibadet etsinler" ibaresini, "tanısınlar, bilsinler" şeklinde anlamayı tercih etmiş. Kaygusuz'un "kişinin dünyaya gelmesinden maksat Rabb'ini bilmesidir" demesi bu tefsirin ifadesi aslında. Öyle ya da böyle, ibadet veya bir teslimiyeti ve itaati gerektiriyor her şeyimizle Mevlâmızın mülkiyetinde Bulunduğumuz şuuru içinde tam Kulluk. Nefsin, Şeytanın, dünyanın bütün aldatıcılığına rağmen Allah Tealâ'dan gafil olmamakla, O'nun her yerde hazır ve Nazir olduğunu bilmekle ulaşılabiliyor bu mertebeye. Bu sebeple büyükler, "Allah'ı Rabb olarak göremeyen, hakkıyla kul olamaz." Diyorlar.
Ne zaman nihayetleneceğini bilemediğimiz dünya yolculuğumuzda Sırat-ı müstakim üzere olmak, Allah'ı bilmeye ve sürekli hatırlamaya bağlı. Kolay değil, çünkü bu bir imtihan aynı zamanda. Nefsin hevasına kapılmak var, masivaya takılmak var, unutmak var, şaşırmak var. Bunlar varsa, yol bilenlerin kılavuzluğuna da ihtiyaç olmalı. Cenab-ı Hakk'ın lutfu ile vahyin ve sünnet-i seniyyenin Isiginda insanlara yol gösteren mürşid-i kâmilleri, peygamberlerin varisi alimleri, Allah'ın dostlarını bulmak gerekiyor. Böyle kimseler Kur'an'da "evliyaullah", yani "Allah'ın velileri, O'nun dostu, O'na en yakın ve sadık Kullar" olarak niteleniyor.
Evliyaullahı bulup yakınlarında olmak, "Onları GÖRENLER Aziz ve Celil olan Allah'ı hatırlarlar" hadis-i şerifinde ifade buyurulduğu üzere zikrullaha vesiledir. Lakin Allah'ın evliyasını bulmakla Allah'ın Tealâ'yı bilmek arasındaki münasebet bundan ibaret değildir. Marifet-i Bari, evliyaullahı bilmenin ve bulmanın da ötesinde ona gönül vermekle TAHAKKUK edebilecek bir mazhariyettir. Bilmeden, bulmadan gönül verilmez Gerçi, ama gönül verilmeyecekse bilmenin ve bulmanın bir manası da olmaz. Kaygusuz, onun için meselenin bu tarafına dikkat çekiyor önce; ", bulmak değildir" diyor bilmek. Yani falanca yerde bir Allah dostunun varlığını öğrenmiş Olmanız, velayetin alametlerini Bilmeniz, bir Mürşide bağlanmanın gerekliliğini İkrar etmeniz, gidip o veliyi bulmayınca işe yaramıyor. Bütün bu bilgiler sizin halinizi değiştirmeye yetmiyor; bal demekle Ağız tatlanmıyor çünkü. "Bulmak da bilmek değildir Fakat öte yandan". "Ol mahiler ki derya içredir, deryayı bilmezler" misali, Allah dostlarının yakınında, çevresinde bulunan güzel bir kimse, neye sahip olduğunun farkına varamayabiliyor. Yahut zahiren bulmuş gibi görünüyor da tam manasıyla teslim olup gönlünü veremiyor.
Hakikaten bilmenin de bulmanın da alameti "gönül vermek" tir. Gönül vermek; Aşkla sevmek, Hesapsız Bağlanmak, tereddütsüz teslim olmaktır. Evliyaya gönül veren kişi kendi iradesini terk eder, mürşidinin iradesine tabi olur. Gönül vermek, Aşkla sevmek hal iledir, lafla olmaz. Delili, mürşidinin rengine boyanmaktır. Aşk meşk de varsa, yani Karşısındaki örneğe benzeme, onun gibi olma çabası da vardır. Bu sebepledir ki Allah, dostlarını gönülden sevenler onların hayat tarzını benimser, onlar gibi yaşamaya gayret eder, dinin emir yasak çizgisinin dışına çıkmaz, sünnetlere titizlikle Uyar, istikametini bozmaz. Böyle olmakla birlikte Allah'ı bilmeye imkan tanıyan "gönül verme" ameliyesi, bu iki halin arasındaki, yani gönül vermenin sebebi () neticesi (sevdiğine benzemek ile) arasındaki bir tezkiye yahut tasfiye işlemidir sevmek.
Allah Teâlâ kuru bilgi ile değil "marifet" ile bilinir. Marifet ise dili, kalbi, zihni, nefsi .. Hak'tan başkasıyla meşgul etmemekle, yani hal ile ve Allah'ın veli kullarından tahsille öğrenilir. Daha mühimi marifet Kalpte yahut gönülde olur. Fakat gönlün marifete açılması, arızalarının giderilmesine, temizlenip ilahi tecellilere mahzar olabilecek bir saflık ve berraklığa kavuşmasına bağlıdır. Günahlarla kararmış, Masiva ile daralmış, süflî arzularla kirlenmiş gönüllerde marifet de olmaz, esma ve sıfat tecellisi de. Gönül Allah'ın evidir, insan Allah'ı orada bulur ama "Padişah konmaz soroyo, hane mamur olmadan" denilmiştir.
   Işte kişinin evliyaya gönül vermesi, temizlenmek ve tamir edilmek üzere gönlünü Allah Dostlarına tevdi etmesidir. Gönüller ancak onların elinde yıkanır, arınır, marifetullaha uygun kıvama getirilir. Gönüller ancak Allah dostlarının himmetiyle Beytullah olur.
 




"Söz manadan, mana da sözden ayrı değildir. Tıpkı tenin candan (ruhtan) ayrı olmadığı gibi"


Saat ve Tarih: 03:57 , 12/9/2009
Yorumlar (0) | Yorum Yaz | Baglantı

SEÇME HADİSLER VE HZ.LOKMAN'IN VASİYETİ

 

SEÇME HADİSLER VE HZ.LOKMAN'IN VASİYETİ

Muhammed b. Huveytib’ten rivayet edildiğine göre, Hz Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Kulun kendisine verilen şeye razı olması, ona verilen en büyük hayırlardan birisidir.”

Meşhur bir hadiste Resûlullah’ın (s.a.v) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “İslam’a hidayetedilen, kendisine yeterli miktar rızık verilen ve buna rıza gösteren kula müjdeler olsun.”

Yine Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur:“Kim, Allah’ın kendisine takdir ettiği az rızka razıolursa, Allah da onun az ameline razı olur.”

Ehl-i Beyt yoluyla gelen bir hadiste Allah’ın Resûlü (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Allah, kulunu sevdiği zaman ona bela verir. Başına gelene sabrettiği zaman onu diğerkulları arasından seçer; rıza gösterdiği zaman özel dostluğuna alır.

**Allah’tan razı olmak, halka merhamet etmek, kalbin temiz olması, müslümanlara nasihattabulunmak ve nefsin cömertliği gibi ahlaklar, sıddıklar içindeki “Ebdal”ın seçkin velilerin makamıdır.

** “İsrailoğulları, Hz. Musa’ya: “Rabbinden öyle bir şey iste ki, onu yaptığımız zaman bizden razıolsun.” dediler. Hz. Musa, Allahu Teala’ya şöyle yakardı: “Allah’ım ne dediklerini biliyorsun.”dedi. Allahu Teala: “Ey Musa! onlara söyle benden razı olsunlar ki, ben de onlardan razı olayım.”buyurdu.

Resûlullah’tan (s.a.v) rivayet edilen şu hadis, bunu desteklemektedir: “Kim Allah katındaki değerinin ne olduğunu öğrenmek istiyorsa, Allah’ın kendi yanındaki yerine bir baksın. Kul,kalbinde Rabbini ne kadar yüceltiyor ve seviyorsa, Allah da ona o kadar değer verir.”

“Kıyamet günü olduğu zaman Allah, ümmetimden bir topluluğa kanatlar verecek,onlar kabirlerinden bu kanatlarıyla cennete uçacaklar. Orada gezecekler ve istedikleri şekildeeğlenecekler. Melekler kendilerine: Siz hesap gördünüz mü?” diye soracaklar. Onlar, “Hayır,hesabı görmedik.” diyecekler. Melekler: “Sırattan geçtiniz mi?” diye sorduklarında: “Biz sıratıgörmedik.” diyecekler. “Cehennemi gördünüz mü?” diye sorulacak. Onlar “Hayır, biz bir şey görmedik.” diyecekler. Kendilerine: “Peki siz kimin ümmetindensiniz? diye soracaklar. Onlar: “Biz Muhammed’in ümmetindeniz.” diyecekler. Melekler: “Allah için söyleyiniz, siz dünyadanasıl bir amel işlediniz de bu makama yükseldiniz? Diye sorduğunda, onlar: “Bizde önemli iki özellik vardı. Allah rahmeti ve fazlı ile bizi bu dereceye ulaştırdı.” Melekler: Onlar ne idi? diye soracaklar; onlar: “Biz yalnızken bile Allah’a karşı günah işlemekten haya ederdik ve Allah’ın bizim için taksim ettiği az şeylere razı olurduk.” O zaman melekler:“Bu nimetler gerçekten sizin hakkınızdır”diyecekler.

 Lokman (a.s) oğluna yaptığı bir vasiyetinde, rızayı tevhide denk tutarak şöyle demiştir: “Yavrucuğum, sana, seni Allah’a yaklaştıracak ve O’nun gazabından uzaklaştıracak hasletleri tavsiye ediyorum: Birincisi, Allah’a ibadet ederek, O’na hiçbir şeyi ortak koşma.

İkincisi, hoşlandığın ve hoşlanmadığın her şeyde Allah’ın kaderine razı ol. Yine lokman (a.s), başka bir seferinde şöyle vasiyette bulunmuştur: “Kim Allah’a tevekkül eder ve Allah’ın kaderine razı olursa, o kimse imanının hakkını vermiş;el ve ayak ile yapılacak bütün hayırları kazanmış ve işlerini düzeltecek bir ahlakla ahlaklanmış olur.”


Saat ve Tarih: 02:49 , 12/9/2009
Yorumlar (0) | Yorum Yaz | Baglantı

HİKMET EHLİ ZATLAR BUYURUYOR Kİ:


 


Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Zamanın birinde, yeni evlenen gencin biri, ilim öğrenme hevesiyle köyden ayrılır.

      Uzun bir yolculuktan sonra şehre varıp medrese ararken, işçiye ihtiyacı olan bir zenginle karşılaşır. Zengin iyi para verince, niyetini bozup onun yanında çalışmaya başlar. 20 yıl bunun yanında çalışıp, üç bin dirhem para biriktirir. Sonra köyüne dönmeye karar verir


        Yolda, konakladığı bir yerde biri,
(Bende öyle bir nasihat var ki, bunu alan dünyada ve ahirette rahat eder; fakat bedeli bin dirhem) der.
        Adam, (Evden ilim öğrenmek için çıkmıştım, bunu öğrenemedim, bari bu nasihati alayım, kalan iki bin dirhem bana yeter) deyip, buna bin dirhem vererek, karşılığında, (Kaza ve kaderde ne varsa o olur! Kaderde olandan başkası başa gelmez) nasihatini alır.

       Yoluna devam eder. Başka bir konak yerinde, yine böyle birisiyle karşılaşır.
        Bu da, (Bende öyle bir nasihat var ki, bunu alan dünyada ve ahirette rahat eder; fakat bedeli bin dirhem) diye bağırıp durur.
       Adam, (Bin dirheme de, bunu alayım, kalan bin dirhem bana yeter) deyip, bin dirhem de ona vererek, karşılığında, (Gönül kimi severse, güzel odur! ) nasihatini alır.

       Yoluna devam ederken, başka bir konaklama yerinde yine birine rastlar.
       Bu kişi de, (Bende öyle bir nasihat var ki, bunu alan dünyada ve ahirette rahat eder; fakat bedeli bin dirhem) diye bağırıp duruyor.
       Adam, bu sefer kendisiyle mücadeleye başlar. Bir yandan ilim öğrenememenin acısı, diğer yandan kalan son para!
Sonunda ilim öğrenme sevgisi ağır basar, tekrar çalışır kazanırım diyerek, bin dirhem de ona vererek,
karşılığında, (Hoşlanmadığın, uygunsuz bir durumla karşılaştığın zaman acele etme! ) nasihatini alır.

Yoluna devam eder. Yolda bir kalabalıkla karşılaşır. Yanlarına vardığında derler ki: (Şu kuyunun içinde bir deli var, yanında da bir kız var. Köyümüzün suyunu kesti. Kim içeri girerse öldürüyor. Bizi bu sıkıntıdan kurtarana, şu çömlekteki altınları vereceğiz.)

Adamın aklına birinci nasihat olan, (Kaza ve kaderde ne varsa o olur) sözü gelir. Kuyuya iner. Deli, (Sana bir soru soracağım bilirsen suyu açacağım. Bu kız mı güzel, yoksa şu kurbağa mı? ) diye sorar.
İkinci nasihat hatırına gelir, (Gönül kimi severse güzel odur) der.
     Deli, (Aferin sana! Şimdiye kadar hep, bu kız güzel dediler, bilemediler, sen bildin) der.
     Deli, kurbağayı sevdiği için, bu söz hoşuna gider, suyu açar. Adam da, önceki parasından çok fazla olan altınları alıp köyüne döner.

Evinin penceresinden baktığında, içeride hanımının yanında genç birini şakalaşırken görür. Hemen bıçağına sarılır.
     Bu sırada, üçüncü nasihat olan (Acele etme! ) sözü hatırına gelir. Bıçağı gizleyerek, kapıyı çalar. Hanımı kapıyı açınca, yanındaki gence, (Bak oğlum, baban geldi) der...

                                                          

"Biz dünyaya anlaşılmak için değil anlamak için geldik.
Anlaşılamamanın üzüntüsünü duyacağımız yerde bütün ruhumuzla başkalarını anlamaya çalışsaydık hayat ne kadar güzel olurdu."

 

vuslatgülü       
  
                               



Saat ve Tarih: 12:48 , 10/9/2009
Yorumlar (0) | Yorum Yaz | Baglantı

Ahir zamanda genç olmak

Ahir zamanda genç olmak
 

Ahir zamanda genç olmak, bir bakıma, herşeyin maddeye indirgendiği bir çağda, maddenin olanca ağırlığı ve duygusuzluğu ile üzerine çöktüğü bir karabasan yaşamaktı. Lisede yahut üniversitede okuyan yahut şu veya bu işyerinde çalışan veyahut çalışacağı iş arayan bir genç, genç olarak heveslerin ve heyecanın zirveye tırmandığı bir süreci yaşarken, her gün bir üst modeli çıkan arabaların metalik ağırlığı altında eziliyordu meselâ. İnsanların araba modeli, gömlek markası ve beden ölçüsü ile değerlendirildiği bir zamandı yaşanan. 
 
Gençliği cinselliğe, genç kızlığı sarı saçlı beyaz tenli 1.70’lik manken görüntüsüne, delikanlılığı ise asgari 1.75’lik atletik bedene ve spor arabaya indirgeyen hakim anlayışın yol açtığı sorunların her biri, başlıbaşına bir inceleme konusuydu. O sorunların her biri, dünyanın her yerinde her gün binlerce, yüzbinlerce, hatta milyonlarca genci mutsuz ediyor; binlerce, yüzbinlerce aileyi kavga, öfke ve gözyaşı içinde mutsuzluğa sevkediyordu. Babası kendisine Reebok ayakkabı alamadı diye intihara yeltenen gençlerin olduğu bir dünyadaydık da, bu dünyanın bir ayakkabıyı uğrunda intihara teşebbüs edilecek hale nasıl getirdiğini analiz edebilmiş miydik? 
 
Oysa, birilerine kalsa, liseli Neşe’nin sorunu ‘kepek sorunu’ndan ibaretti. Filan şampuan üç artı bir formülüyle bu sorunu çözerdi. Genç dediğin, bir cep telefonuyla özgür olur, bir şişe kola’yla kolayca özgürlüğün tadını bulur, karşısındaki insana değil, arabasına veyahut blucinine aşık olurdu! 
 
Bırakalım ötesini; sadece bu örnekler dahi, ahir zamanda genç olmanın zorluğunu ilk elden bildiren işaretlerdi. 
 
Bütün bir toplumun şirkten yana durduğu bir zamanda hidayet üzere kalabilmiş Ashab-ı Kehf’in tamamının genç olması bir tesadüf müydü? Yoksa, şartlar ne kadar ağır, küfür, şirk ve şehevât ne kadar baskın olursa olsun, bunların üstesinden gelerek hakikati bulmanın imkânına, ve bu imkâna en yakın olanın herşeye rağmen gençler olduğuna dair bir ders, iz, işaret veya telmih yok muydu bu sûrede? 
 
Evet, vardı. İçtenlikle ve ısrarla aramayı sürdüren bir gencin en ümitsiz şartlarda dahi aradığını bulabileceğine dair bir ders, bu sûrede kesinkes vardı. Hem, Resûl-i Ekrem’in (a.s.m.) Deccal fitnesine karşı ümmetine bu sûreyi tavsiye buyurmasının elbette bir anlamı ve hikmeti olmalıydı. 
 
Bu ülkede, üzerine kapı kilitlense, kendisine deli muamelesi yapılsa dahi namazından vazgeçmeyen; ulaşabildiği ve ancak gizlice okuyabildiği kitaplar saklandığı yerlerden bulunup yakılsa dahi iman yolunda yolculuğunu sürdürebilen genç erkekler; üniversite kapısında binbir mihnetle yüzyüze kalabileceğini bildiği ve ailesinde tek bir mesture olmadığı halde Rabbinin rızasını gözeterek örtünebilen genç kızlar bulunuyor. 
 
Ahir zamanda genç olmak zor, biliyorum. Ahir zamanda mü’min genç olmanın daha kolay olmadığını da biliyorum. Ama doğuda batıda yaşanıp nazarımıza ilişen böylesi milyonlarca örnek, bize ‘zor’ olanın ‘imkânsız’ da olmadığını açıkça gösteriyor. 
 
Bin türlü engeli aşıp hakikati bulabilmiş her bir gence, ‘ahirzaman evliyası’ gözüyle bakalım istiyorum. 
 
Zira, ahir zamanda genç olmak, ateşler içinde olmaktır. Ahir zamanda mü’min genç olmak, ateşler içinde yanmamaktır. 
 
Ahirzamanda mü’min genç, ateşler içinde İbrahim misalidir açıkçası. Firavun sarayındaki Musa, çağın Züleyha’ları karşısında Yusuf misalidir. 
 
Ve, ateşler içinde İbrahim’i yakmayan, Firavun sarayında Musa’yı saptırmayan, Züleyha karşısında Yusuf’u kandırmayan sırra erildiğinde, ahir zamanda mü’min genç olmanın yolu elbette görülecektir. 
 
Zafer Dergisi

 


Saat ve Tarih: 12:44 , 13/8/2009
Yorumlar (0) | Yorum Yaz | Baglantı

Salât ve selam Senin içindir 'Ey Nebî!'

Salât ve selam Senin içindir 'Ey Nebî!'

Efendiler Efendisi’ne (sas) her fırsatta salât u selam getirmemiz ona karşı vefamızın gereğidir. Çünkü, salât u selamlarla onu her anışımız, hem onun peygamberliğini bir tebrik, hem getirdiği saadet-i ebediye müjdesine karşı bir teşekkür ve hem de bildirdiği fermanlara itaatimizi ve biatımızı yenilememiz manasına gelmektedir.
Efendiler Efendisi’ne salât u selâm okumakla, ahd-ü peymanımızı yenilemiş, ümmeti arasına bizi de dahil etmesi isteği ile kendisine müracaat etmiş oluyoruz. “Seni andık, Seni düşündük; Allah Teala’ya Senin kadrini yüceltmesi için dua ve dilekte bulunduk” demiş ve “Dâhilek ya Rasulallah / Bizi de nurlu halkana al ey Allah’ın Rasulü!..” talebimizi tekrar ederek onun engin şefkat ve şefaatine sığınmış oluyoruz.

Salât u selama Efendimiz’den daha çok biz muhtaç bulunuyoruz. Ona müracaatımızla mevcudiyetini, büyüklüğünü kabullenmiş ve küçüklüğümüzü, hiçliğimizi ilan etmiş; aczimiz ve fakrımızla beraber, şiddetli ve çok büyük bir günün endişesiyle melce ve mencâ olarak Resul-ü Ekrem’e dehâlet etmiş, arz-ı ihtiyaç ve arz-ı halde bulunmuş oluyoruz.

“Salât”, tebrik, dua, istiğfar, rahmet gibi anlamlara gelmektedir. Salât kelimesinin çoğulu “salavât”tır. Kur’ân’da buyurulur ki: “Allah ve O’nun melekleri Peygamber’e hep salât ederler. Ey mü’minler, siz de Ona salât (ve dua) edin ve samimiyetle selam verin.” (Ahzab, 33/56) Bu âyeti kerimeyle, Peygamberimize salât ve selamlar getirip hürmetlerini arz etmek her müslümanın yapması gerekli olan bir görevdir. Her müslüman en azından “Âllâhümme salli alâ Muhammed - Allâhım rahmet ve bereketin Efendimiz Hazreti Muhammed üzerine olsun” diyerek salât getirmek mecburiyetindedir.

Efendimiz, “Yanında benim adım anılıp da bana salât getirmeyen kişinin burnu sürtülsün, hakarete uğrasın.” buyurmuştur. Bu hususta; bazı alimler, “Hz. Peygamber’in adı ne kadar anılırsa anılsın bir defa salât edilmesi yeterlidir.” derken, alimlerin çoğunluğu ise, “Efendimiz’in adı her anıldığında salât u selam getirilmesi gereklidir.” demiştir. Bazıları, insanın, ömründe bir kere salât u selam getirmesinin vâcib olduğunu söylerken, İmam Şâfi gibi kimseler de nâm-ı celil-i Muhammedî her anıldığında hemen salât u selamla Ona senâda bulunmak gerektiği kanaatindedirler.

Salât u selam meselesine vefa borcu nazarıyla bakmak lazım. Efendimiz’e karşı borçluyuz. Allah, bazılarımız için ağır gelebilecek şekilde her an o borcu ödüyor olma şuuru içinde bulunmakla bizi mükellef kılmamış. Her an O’nu hatırlıyor olma, O’na hiç durmadan salât u selam getirme teklifinde bulunmamış. Fakat, biz zaten O’nun getirdiği dinin hükümlerine riayet ettiğimizde bir yönüyle O’na karşı medyuniyetimizi de sürekli dile getirmiş oluyoruz. Günde beş defa minarelerimizden olduğu gibi gönüllerimizden de yükselen ezanımızı düşünelim. Her namaza yürüyüşümüzde, “Gök nûra gark olur nice yüz bin minareden, Şehbâl açınca rûh-u revân-ı Muhammedî; Ervah cümleten görür “Allahu Ekber”i, Aks eyleyince arşa lisân-ı Muhammedî.” (Yahya Kemâl) sözlerinin hakikatini seslendiriyor ve önce ezanla vefamızı ilan ediyoruz.

Zât-ı Uluhiyet’in yanında Efendimizin nâm-ı celîlini de anıyoruz. “Lâ ilahe illallah”ın, “Muhammedün rasûlullah “tan ayrılamayacağını, şehadetin ancak ikisini beraber söylemekle gerçekleşmiş olacağını gösteriyoruz. Üstad Hazretleri’nin de Mektubât’da belirttiği gibi, kelime-i şehadetin iki kelâmının birbirinden ayrılamayacağını, onların birbirini tazammun ve isbat ettiğini, biri birisiz olmayacağını ifade ediyoruz. Evet, madem Peygamberimiz (aleyhissalâtü vesselâm) Hâtemü’l-Enbiyadır, bütün enbiyanın vârisidir. Elbette O, bütün vusûl yollarının başındadır. Onun cadde-i kübrâsından hariç hakikat ve necat yolu olamaz. Umum ehl-i marifetin ve tahkikin imamları, Sadi-i Şirazî gibi derler: “Ey Sâdî! Muhammed’i (sallallahu aleyhi ve sellem) örnek almadan bir kimsenin selâmet ve safâ yolunu bulması imkânsızdır.”

Gözümüz Seninle aydın Ya Resulallah

Cenabı Hakk’ın isminin yanında Efendimizin de adının bulunmasıyla alakalı Endülüslü büyük alim Kadı Iyaz, Şifa-i Şerif’inde şunu nakleder: Hazreti Âdem, kendisine yasaklanan meyveden yedikten sonra Cenâbı Allah’a Efendimiz’i şefaatçi ederek yalvarmış; “Muhammed hürmetine beni affet!” demiştir. Allah Teâlâ’nın, “Sen Muhammed’i nereden biliyorsun?” sorusuna karşılık da, “Ben, Cennet’in kapısında ‘Lâ ilâhe illallah, Muhammedun rasûlullah’ yazısını gördüm. İsmi, Senin İsm-i Şerifi’nin yanında anılan biri, Sen’in yanında en kıymetli olsa gerek!” şeklinde cevap vermiştir. Bazı kitaplarda rivayet edildiğine göre, ezanı işiten kimse, birinci “Eşhedü enne Muhammeden Rasûlullah” denilince: “Sallallahu aleyke ya Rasûlallah = Allah sana salât etsin, ey Allah’ın Peygamberi!” der. İkinci defa, “Eşhedü enne Muhammeden Resûlullah” denilirken de “Karret aynî bike, ya Rasûlallah = Gözüm seninle aydın oldu/olsun, ey Allah’ın peygamberi!” der. Bunları söylerken de, baş parmaklarının uçlarını öperek gözlerine sürer ki, bunun müstahab olduğu ifade edilir. Gözüm seninle aydın oldu... ne güzel bir söz. Hani, Türkçemizde “göz aydınlığı” tabirini kullanırız.. çocuğu doğana, oğlu askerden gelene, evladını evlendirene... hep “gözünüz aydın olsun” deriz ya!. İşte “Karret aynî bike ya Rasûlallah” sözünün karşılığı da aynı manadır. Yani, onun nam-ı celilinin her ilan edilişinde âdetâ yeni bir viladete, yeni bir vuslata ve bambaşka bir şeb-i arûsa şahit oluyor gibi “Ya Rasûlullah, Seninle gözümüz aydın oldu” deriz: Sen geldin her şey karanlıktan kurtuldu, her varlık ışığa gark oldu. Sen geldin, gözlerimizin içi aydınlandı, kalbimiz aydınlandı, dünya aydınlandı, ukbaya giden yollar aydınlandı. Sen geldin, yürüdüğümüz yollar nurlandı, adımımızı atacağımız, ayağımızı basacağımız yerler aydınlandı.

 


Saat ve Tarih: 03:13 , 29/3/2009
Yorumlar (0) | Yorum Yaz | Baglantı

99 isimde ki müthiş sırlar!

        99 isimde ki müthiş sırlar!

 

Allah'ın 99 ismini zikretmek insanın gündelik hayatını değiştiriyor. Akademisyenler bu görüşü doğruluyor.


Akademisyenler ve doktorlar bu konuda hemfikir. Mesela sabırsız biri 'Ya Sabır' çekerek sabırlı olmayı başarabilir. Peki hangi ismi, günde kaç kez ve hangi halimiz için zikretmemiz gerekir? Zaman'dan Dilek Güray konunun uzmanlarına sordu...

Her ismin kainatta bir karşılığı var

Prof. Dr. Abdulaziz Hatip (Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Öğretim Üyesi): Bazı müfessirlere göre "Âdem'e öğretilen isimler" de Esmâ-i Hüsnâ'dır. Yani bu mübarek isimlerin her biri kâinattaki bir fennin, bir ilim dalının hakikat ve temelini teşkil eder. Meselâ, hukuk ve adalet ilmi Adl ismine, iktisat ilmi Rezzak ismine dayanır. Böylece Hz. Adem'e, bütün ilmî ve fennî kemâlât, inkişaf ve terakkilerin özü, çekirdeği ve yeteneği tevdi edilmiştir. Adem neslinin geliştirdiği bütün maddî ve kevnî terakkiler, bu ilk öğretimin güzel meyveleridir. Meleklere karşı insan nev'i olarak bize üstünlük kazandıran da budur.

Genç ve diri kalmak için El-Hayy...
Dr. Ender Saraç (Ayurveda uzmanı): Dünya gezegeninde her şey sonuçta bu 99 ismin tecellisidir. İnsanlarda bu esmaların tecellilerini farklı şekillerde görüyoruz. İnsanlar kendi üzerlerinde hangi esmaların tecellilerini görmek istiyorlarsa onu vird edinebilirler. Ama bazı esmalar kokteyl halinde zikredilebilir. Bu da sinerjik bir etki bırakır. Mesela 'Er-Rahman Er-Rahim, Ya Fettah Ya Rezzak beraber çekilebilir. Bir de benim çok sevdiğim bir anti ageng esması var. El-Hayy... Genç ve diri kalmak için çekilebilir.

İnsanoğlu, bu isimlere muhtaçtır
Süleyman Sargın (Kürsü sayfası editörü): İnsan Esmâ-i İlahiye ile devamlı bir münasebet içindedir. Onun Esmâ-i İlahiye'ye dayanarak, kendisinde hâkim olan ismi vird edinip her gün çekmesi, o insanın dualarının kabulüne ve mânevî terakki adına ilerlemesine vesile olabilir. İnsan, Allah'ın sıfatlarını bildiren isimlere muhtaçtır. Kişi, çeşitli durumlarda vaziyetine en münasip olan bir ismiyle Rabb'ine niyazda bulunmak ister. Bu isimlerin olmaması halinde insanın O'nunla irtibatı eksik kalır.

 http://www.haberdem.com/haber/24141/99-isimde-ki-muthis-sirlar.html




Saat ve Tarih: 02:51 , 22/11/2008
Yorumlar (0) | Yorum Yaz | Baglantı

İSLAMDA EVLİLİK

 

 

İslam'da Evlilik

İslam Dini, her sahada olduğu gibi evlilik konusunda da ince eleyip sık dokumaktadır.

Aile yapısı ne kadar sağlam olursa, toplum o denli sağlam ve sağlıklı olur.

 Sağlam ve sağlıklı, huzurlu ve mutlu, kalıcı ve sürekli, tutarlı ve dengeli bir toplum hedefleyen İslam, bu toplumu oluşturan ailelerin kuruluşunda izlenecek yolu, çok açık bir biçimde ortaya koymuştur.

Kadın olsun erkek olsun eş seçimi, mü'minlerin en çok dikkat etmeleri gereken hususların başında gelmektedir

Herşeyden önce yüce Allah'ı razı etme konusunda, bu durum çok açık bir şekilde kendisini gösterecektir

Böyle bir aile ortamında filizlenip yeşerecek çocuklar da toplumda örnek insanlar olacaklardır

Kur'an'ı Kerim, sağlam prensipler ve temeller üzerine bina edilecek bir evliliğin, hayırlara vesile olacağını bildirmiş, bunun için aynı davaya inanan insanların bir araya gelmelerini istemiştir

(Müşrik kadın) hoşunuza gitse dahi, mü'min bir câriye, müşrik (hür) bir kadından iyidir

(Müşrik erkek) hoşunuıa gitse dahi, mü'min bir köle,müşrik bir adamdan iyidir.ALLAH (c) ise izniyle cennete ve mağfrete çağrıyor Yuvanın huzur, uyum, mutluluk ve karşılıklı

 güvene dayanan prensipler üzerine bina edilmesi için, bu yuvada din unsurunun ön planda olması gerekir

Oysa zenginlik, güzellik, soy-sop gibi unsurlar, hem geçici hem de insanın kibrini artırdığı için, huzursuzluğun temel nedeni sayılmaktadır Peygamber (Kütüb-i Sitte ve İmamı Ahmed'in Müsned'i ile İslam Fıkıh Ansiklopedisi)Diğer birhadisi şerifte de Rasulullah (s.a.v)

"Kadınları güzellikleri için nikahlamayınız, olur ki güzellikleri ahlakça düşmelerine sebep olur

Kadınları dindarlıktan dolayı nikahlayın" (İslam Fıkıhı Ansiklopedisi 9 14)

Kur'an ve Sünnet'in ortaya koyduğu esaslardan anlaşılacağı gibi, sağlıklı bir İslam toplumurıun oluşabilmesi
için,mü'min erkek ve kadınların

birbiriyle evlenmeleri esastır.

Erkek veya kadından birinin, mücadeleci ve davetçi bir Müslüman, diğerinin ise bunun zıddı olması, o mücadeleci Müslüman için en büyük zulüm, İslami esaslara vurulmuş çok büyük bir darbe ve İslami hareketi daha başında iken akamete uğratmaktır Her ne olursa olsun, yeter ki evlilik olayı vukubulsun amacıyla evliliğin yapılmasını, İslam hoş görmemektedir Aksi halde Müslüman, kendi tekerinin önüne kendisi taş koyacak ve kendi kendisini

ALLAH (c.c) yolundan alıkoyacaktır Çünkü, evlilik olayı başka bir şeye benzemiyor ki, beğenmediğin zaman bozup yeniden iyisini yapasın Hiç kimse eşi geçimsiz, kendisini beğenmişin biridir diye, ailesine gidip 'kusura bakmayın bu iyi çıkmadı, bana varsa daha iyi birini verin diye talepte bulunamayacağı için, işi baştan sağlam tutmak en iyisidir.


Müminler, içinde yaşadıkları toplumun değer yargılarını değil, İslami değer yargılarını esas almalıdırlar Bir evlilik olayında, toplumun değer ölçülerine göre değil, ALLAH (c
.c) ve Rasulünün ortaya koyduğu değer ölçülerine göre hareket esas olmalıdırc Sapıkların ise Müslüman olmaları şöyle dursun, ALLAH (c.c) ve Râsulü'ne savaş açan kafirler olduğu gerçeğini, Kur'an bize bildirmektedirKim Allah'a ve Rasulüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur Bu uyarıdan hemen sonra gelen ayette, Hz Zeyneb binti Cahş'ın evliliğindeki olumsuz durumlar ortaya konulmakta, uymaları gereken kurallar bildirilmektedir Heva ve heveslerine uymuyor diye, ALLAH (c.c) ve Rasulû nün hükümlerini gözardı edenlerin, Müslüman olmaları mümkün değildirHele bu özelliklere sahip olanların tevhidi görüşte olup olmadıklarını araştırmayanlar, kendi ateşlerini ellerine alarak cehennemin yolunu tutmuşlardır İslami esasların bir bölümünü alıp bir bölümünü bırakanların ise, müşrik olduklarını Kuran'ı Kerim bildirmektedir.

 


Saat ve Tarih: 03:46 , 31/10/2008
Yorumlar (0) | Yorum Yaz | Baglantı

Cuma Gününün Önemi ve Fazileti

 

 

Cuma Gününün Önemi ve
 
Fazileti
 

 

Bu yazida  Cuma'nin en hayirli gun oldugunu, Adem (a.s.)'in yaradilisi, cennete girisi ve cennetten cikarilisinin Cuma gunu oldugunu, guzelce abdest alip Cuma'ya gelen hutbeyi guzelce dinlerse, bir haftalik gunahlarinin bagislanacagini, hutbe esnasinda baska seylerle mesgul olmanin hos olmadigini, Cuma'yi terk edenlerin kalplerinin muhurlenecegini, akil balig olan herkese Cuma gunu boy abdesti almanin gerekliligini, Cuma'ya giderken temiz elbiseler ve kokular surunerek gitmenin iyi olacagini, Cuma icin camiye erken gidenlerin buyuk bas hayvan kurban etmis gibi sevap kazanacaklarini, meleklerin de hutbeyi dinlemek uzere cemaatin arasina katilacagini, Cuma gunu icabet saatinde dua edenin duasinin hemen kabul edilecegini, bu faziletli gunde cok salevat getirmenin gerektigini ogrenecegiz.

 

"Ey iman edenler! Cuma gunu namaz icin cagrildiginizda her turlu dunyevi alisverisi birakip Allah'i anmaya yani hutbeyi dinleyip namazi kilmaya kosun. Eger bilirseniz bu sizin icin daha hayirlidir. Ve Cuma namazi kilinip bittiginde yeryuzune serbestce dagilin ve Allah'in lutfundan rizkinizi aramaya devam edin ve Allah'i namaz disinda da daima gundemde tutun ki mutluluga erisebilesiniz." (Cuma: 62/9-10)

 

Ebu Hureyre radiyallahu anh'den rivayet edildigine gore Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem soyle buyurdu:

 

"Uzerine gunes dogan en hayirli gun cuma gunudur. Adem o gun yaratildi, o gun cennete konuldu ve yine o gun cennetten cikarildi."

 

"Bir kimse guzelce abdest alarak cuma namazina gelir, hutbeyi ses cikarmadan dinlerse, iki cuma arasindaki ve fazla olarak uc gunluk daha gunahlari bagislanir."

 

"Buyuk gunahlardan kacinildigi surece, bes vakit namaz ile iki cuma ve iki ramazan, aralarinda gecen gunahlara keffaret olur."

 

"Bazi kimseler cuma namazlarini terketmekten ya vazgecerler veya Allah Teala onlarin kalplerini muhurler de gafillerden olurlar."

 

* Cuma hutbesi aynen namaz gibidir. Namazda nasil baska seylerle mesgul olmak namazin bozulmasina veya sevabinin azalmasina sebep olursa, hutbe esnasinda da cakil taslariyla, tesbihle veya baska seylerle mesgul olup hutbeyi dinlememek ecrin azalmasina sevabin yok olmasina sebep olabilir.

 

* Muslumanlarin her hafta bulusup ibadet etmesi gerekir. Haftalik Muslumanlarin mesaj alma gununden istifade etmesi ve bu gunu kacirmamasi ve boylece manevi bir cokuntuye ugramamasi icin boyle bir tehdit getirilmistir. Degilse Cuma'yi kucumsedigi ve inkar ettigi icin kilmayan kafir oldugundan dinden cikmis olur. Hataen Cuma'ya gitmeyenler tevbe ve istigfara devam edip Cuma namazina devam etmelidirler.

 

Ibni Omer radiyallahu anhuma'dan rivayet edildigine gore Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem soyle buyurdu:

 

"Biriniz cuma namazina gidecegi zaman boy abdesti alsin."

 

Ebu Said el–Hudri radiyallahu anh'den rivayet edildigine gore Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem soyle buyurdu:

 

"Her balig olan kimseye cuma gunu boy abdesti almak gereklidir."

 

Semure radiyallahu anh'den rivayet edildigine gore Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem soyle buyurdu:

 

"Her kim cuma gunu abdest alirsa ne iyi eder; hele boy abdesti alirsa, o daha iyidir."

 

* Cuma gunu mu'minlerin haftalik bayramlari oldugu, bu munasebetle de camiye tertemiz gusul abdesti alarak temiz kiyafet ve kokularla gitmenin gerekli oldugu vurgulanmaktadir. Terli ve pis kokulu vaziyette Cuma'ya gelip muminleri rahatsiz etmektense namazdan once dus alip tertemiz elbiseleri giyinip gelmek her yonden uygun ve sevabi bol bir harekettir.

 

Selman radiyallahu anh'den rivayet edildigine gore Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem soyle buyurdu:

"Bir kimse cuma gunu boy abdesti alarak elinden geldigince temizlenir, sacini sakalini yaglayip tarar veya evindeki guzel kokudan surundukten sonra camiye gider, fakat orada yan yana oturan iki kimsenin arasini acmaz, sonra Allah Teala'nin kendisine takdir ettigi kadar namaz kilar, daha sonra sesini cikarmadan imami dinlerse, o cumadan oteki cumaya kadar olan gunahlari bagislanir."

 

Ebu Hureyre radiyallahu anh'den rivayet edildigine gore Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem soyle buyurdu:

 

"Bir kimse cuma gunu cunuplukten temizleniyormus gibi boy abdesti aldiktan sonra erkenden cuma namazina giderse bir deve kurban etmis gibi sevap kazanir. Ikinci saatte giderse bir inek, ucuncu saatte giderse boynuzlu bir koc kurban etmis gibi sevap kazanir. Dorduncu saatte giderse bir tavuk, besinci saatte giderse bir yumurta sadaka vermis gibi sevap elde eder. Imam minbere cikinca melekler hutbeyi dinlemek uzere toplulugun arasina katilir."

 

* Cuma gunu Cuma namazi icin camiye toplanma saatinin her zamana ve bolgeye gore ilk vakitlerinden baslayarak imamin hutbeye cikisina kadarki zaman dilimlerinden bahseden bu hadiste Rasulullah'in "Cunublukten dolayi alinan boy abdesti gibi" demesinden de kisinin o gun gonlunu her turlu dis etkilerden koruyup tam bir huzur ve guven icinde Cuma'yi kilabilmesi icin esiyle beraber olduktan sonra boy abdesti almasini uygun gordugu ve bunu da ustun edebi ve nezaketi sebebiyle ancak bu sekilde ima ettigi de anlasilabilir.

 

1158. Yine Ebu Hureyre radiyallahu anh'den rivayet edildigine gore Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem cuma gununden soz ederek soyle buyurdu:

 

"Cuma gununde bir zaman vardir ki, sayet bir musluman namaz kilarken o vakte rastlar da Allah'tan bir sey isterse, Allah ona dilegini mutlaka verir."

 


Saat ve Tarih: 03:36 , 31/10/2008
Yorumlar (0) | Yorum Yaz | Baglantı

Orucun vücuda zarar verdigi söyleniyor. Dinimiz zararlı şeyi emreder mi?

 
 
 
Sual: Orucun vücuda zarar verdigi söyleniyor. Dinimiz zararlı şeyi emreder mi?

 

CEVAP

 
Allahu teala, insanlara zararli olan bir seyi emretmez. Tip uzmanlari diyor ki:
Oruclu kimselerde adrenalin ve kortizon hormonlari kana daha kolaylikla karismaktadir. Bu hormonlar, tesirlerini kanserli hucreler uzerinde de gostermektedir. Boylece bu hormonlar, kansere karsi bir cesit kalkan rolunu oynamakta, yani kanser hucrelerinin cogalmasini onlemektedir.
 

         Oruc tutan bunye, adeta bakima girer, ic organlari saran yaglar erir, vucudun zindeligi artar, direnme gucu kazanir, mide, bobrek, seker, kalb ve karaciger hastaliklarina karsi mukavemet kazanir.

 

         Cesitli vazifeleri bulunan karaciger, sindirimle de vazifelidir. Oruc muddetince, 3-5 saat istirahat eder, gida depolama isine bir muddet ara vermis olur. Bu arada, korunma sistemini guclendirici globulinleri hazirlar. Midedeki kaslar ve salgi ifraz eden hucreler, oruc muddetince birkac saat dinlenir. Kan hacmi de azaldigi icin tansiyon duserek kalb rahatlar. Bilhassa yuksek tansiyonlular icin oruc, bir ilac gibi faydalidir.

 

            Gida artiklari iyi yakilmayinca, damarlari yipratir. Yakilmayan yaglar, damarlari daraltir, damar sertligi denilen rahatsizliga sebep olur. Aksama dogru vucutta gida hemen hic kalmaz. Yani butun gidalar yakilmis olur. Bu bakimdan bilhassa "damar sertligi" olanlarin baska aylarda da oruc tutmalari tavsiye edilir. Oruc muddetince vucudun diger organlarinda da dinlenme olur. Az yemek ve oruc tutmak, vucudun sihhati icin cok onemlidir. Zekat, malin kiridir. Zekat veren, malini kirden korudugu gibi, oruc tutan da vucudun zekatini odemis, hastaliklardan onu korumus olur. Peygamber efendimiz , (Her seyin bir zekati vardir. Vucudun zekati ise oructur) buyurmustur. Oruc tutmakta sabir da vardir. Hadis-i serifte, (Temizlik imanin yarisi, oruc da sabrin yarisidir) buyuruldu. (Muslim)

 

         Oruc sihhat getirir. Hadis-i serifte, (Oruc tutan sihhatli olur) buyuruldu. (Taberani)

Hastaliklarin ekserisi cok yemekten ileri gelir. Hadis-i serifte buyuruldu ki: (Cok yiyip icmek hastaliklarin basidir.) [Dare Kutni]

 

         Cok yiyende acima hissi azalir. Arzulari artar, harama dalar. Gayri mesrû arzulari harekete geciren yollari tikamak gerekir. Aclik seytanin yolunu tikar. Hadis-i serifte, (Seytan, damardaki kan gibi, vucutta dolasir, aclik ile yolunu daraltin) buyuruldu. (Ihya)

 

         Ramazanda oruclu iken olmek cok iyidir. Hadis-i serifte buyuruldu ki:

(Oruclu iken olene, kiyamete kadar oruc tutmus gibi sevap yazilir.) [Deylemi]

 

         Oruc tutana verilecek sevabin muayyen bir olcusu yoktur. Oruclunun durumuna gore, cok sevap verilecektir. Mesela akilli ise daha cok sevap alir. Hadis-i serifte buyuruldu ki:

 

(Oruc tutan, namaz kilan kimse, mukafatini kiyamette akli kadar alir.) [Hatib]

 

            Baskalari oruc yerken oruc tutmak daha sevaptir. Hadis-i serifte buyuruldu ki:

 

(Oruclunun yaninda orucsuzlar yiyip icerse, melekler, orucluya dua eder.) [Tirmizi]


Saat ve Tarih: 02:46 , 31/10/2008
Yorumlar (0) | Yorum Yaz | Baglantı

İftar Vermenin Fazileti‏

Sual: İftar vermenin fazileti nedir? Iftar veremeyen fakir, iftar verme sevabina kavusmak icin ne yapmalidir?

 

CEVAP

 

Yolda giderken bir orucluya bir hurma veya bir zeytin verilse de, iftar verme sevabina kavusulur. Hadis-i serifte buyuruldu ki:

 

(Ramazanda bir misafire oruc actirana, Sirat koprusunu gecmek kolaylasir.) [V.Necat]

 

Peygamber efendimiz, (Bir kimse, bu ayda bir orucluya iftar verirse gunahlari affolur. O oruclunun sevabi kadar ona sevab verilir) buyurunca, Eshab-i kiramdan bazilari, bir orucluyu iftar ettirecek kadar zengin olmadiklarini soylediler. Onlara cevaben buyurdu ki: (Bir hurma ile iftar verene de, yalniz su ile oruc actirana da, biraz sut ikram edene de bu sevab verilir.) [Beyheki]

 

Peygamber efendimiz, (Ramazan ayinda bir orucluyu su ile iftar ettiren, anasindan dogdugu gunku gibi gunahsiz olur) buyurunca, Eshab-i kiram, "Su az ve kiymetli iken mi?" diye sual etti. Onlara cevaben buyurdu ki: (Isterse nehir kenarinda versin, aynidir.) [V.Necat]

 

Yemek yedirmeyi nimet bilmelidir!

 

Yemek yedirmek cok sevaptir. Hele orucluya yedirmek daha cok sevaptir. Oruc tutanin sevabi kadar sevab alir, oruclunun sevabindan eksilme olmaz. Hadis-i seriflerde buyuruldu ki:

 

(Bir orucluya iftar veren, ayni ecre kavusur.) [Beyheki]

 

(Allah indinde amellerin en kiymetlisi, bir muminin sikintisini gidererek, borcunu odeyerek veya karnini doyurarak onu sevindirmektir. ) [Isfehani]

 

(Amellerin en faziletlisi, bir muminin aybini ortmek, karnini doyurmak ve bir ihtiyacini karsilamak suretiyle onu sevindirmektir. ) [Taberani]

 

(Allah, yemek yediren comertle meleklerine ovunur.) [I.Gazali ]

(Misafir, sofrada bulundugu muddetce, melekler, ev sahibine dua eder.) [Taberani]

 

(Kiyamette Allahu teala, kimine, "Bana nicin yemek vermedin?" diye sorar. O da, "Sen alemlerin Rabbisin. Sana nasil yemek verebilirdim" der. Allahu teala da, "Ac olan bir arkadasina yemek vermedin. Eger verseydin, bana yemek vermis gibi sevab alirdin" buyurur.) [Muslim]

 

(Cennette oyle guzel koskler vardir ki, bunlar, tatli konusan, yemek yediren ve herkes uyurken namaz kilanlar icindir.) [Tirmizi]

 

(Arkadasina, sevdigi yemegi verenin gunahlari affolur.) [Bezzar]

 

Dost ve arkadaslara yemek yedirmek, sadaka vermekten efdaldir. Hz.Ali buyurdu ki:

(Dostlara yedirdigim bir ekmek, fakirlere verdigim bes ekmekten daha kiymetlidir. Dostlarla yenilen yemek, kole azad etmekten daha makbuldur.)

 

(O beni yemege cagirmiyor. Onu niye cagirayim) dememelidir! Yemege cagirirken de, yemege giderken de yalniz Allah rizasini dusunmelidir!

Saat ve Tarih: 02:40 , 31/10/2008
Yorumlar (0) | Yorum Yaz | Baglantı

RAMAZAN FIRSATTIR !

RAMAZAN FIRSATTIR!

 

Ramazan ayi bereketiyle geldi. Bilmem hissediyor musunuz oradan da?! Dunyevi islerimizin bile rayina girmeye basladigini goruyoruz... Ahirete yatirim yapmaya niyet ediliyor   her gece. Cocuklar sahur ruyalari goruyorlar, buyukler iftari duayla aciyor bir hevesle ibadete kosuyorlar. Her yer farkli bir ruhaniyatla icice. Sevgiler daha bir temelleniyor. Nimetler birazcik mahrumiyetle daha bir lezzetleniyor. Bir yudum suya hasret dudaklar duayla percinleniyor, ey ki butun gunlerimiz boyle ola!

 

Testere filmini izleyenleriniz bir cirpida hatirlayacaklar! Kahramanimiz serinin ikinci filminde yaptiklarinin amacini anlatiyor. Insanlari kendi istekleriyle gelmedikleri bir "oyun"a surukluyor. Belli bir surede belli seyleri yapmalarini bekliyor. Yapabilirlerse kurtuluyorlar, yapamazlarsa kendi elleriyle oluyorlar! Kahramanimiz teorik olarak adam oldurmuyor ama oyunu kuralina gore oynamayanlari n sonu hep olum oluyor. Testere bana bazi seyler ilham etti. Cok ilginc bir ifade vardi hatrimda kalan: "Biliyor musun, insanlar ictikleri sudan, yedikleri yemeklerden lezzet almiyorlar. Cunku hic sinanmadilar! Ve bu benim icimi acitiyor."

 

Nimete sukur, yoklukta kendini hissettiriyor. Yoklukta var oluyor vicdan! Nefs, yoktan kahroluyor. Oluyor, olduruyoruz. Bir oyun oynuyoruz. Kendi istegimizle falan da gelmedik. Bir kurali var bu oyunun. Ve bir sahibi. Kurallari o koymus, kurallari hatirlatan kasetler dinletiliyor her daim. Bu site gibi, yanibasinizdaki arkadasiniz, her asrin basindaki kutlu insanlar ve her devirde gelen peygamberler gibi... Bir cok hatirlatici gonderiyor. Ama hatirlamakta fayda var, oyun sahibimiz "testere"deki biraz acimasiz adam gibi de degil, cok merhametli, cok sefkatli!! Biz defalarca hata yapsak da bizi kendi halimize birakmiyor. Bizi bize birakmiyor. Komsumuzu, is arkadasimizi, esimizi imdadimiza kosturuyor.   Oruc tutsan, namaz kilsan, Kur'ana sarilsan, hayati dogru algilasan, kul olsan diyenler O'ndan gelen mesajlar sadece. Soyleyen ne esiniz, ne oglunuz, ne patronunuz! Size O sesleniyor. Aracilar gonderiyor imdadiniza. Sizi seviyor, sizi tutuyor. Sizi birakmiyor. Yonelelim diye. Unutmayalim diye. Bir kez daha kapiya donelim diye. Efendisinden kacmis bir kole olarak affimizi talep edelim diye...

 

Haydi!

 

Efendisinden benim gibi defalarca kacmis olanlar...

 

Uyarilari hep kulak ardi etmis olan benim gibiler...

 

Namaz var,

 

kurtulus var.

 

Secdeye kapanma ve ağlama zamanıdır.

 


Saat ve Tarih: 02:33 , 31/10/2008
Yorumlar (0) | Yorum Yaz | Baglantı

Sakatat Yemek Caiz midir?

 

Sakatat Yemek Caiz midir?

SORU: Iskembe, karaciger, dalak gibi, hayvanlarin sakatatlarinin yenmesi(ornek:kokorec) bir mahzur var midir?

 

CEVAP: Hepsi caizdir.Ama sart olarak hayvan sakatatlarinin pisliklerinden arindirilmasi icin cok iyi temizlenmesi ve kaynatilmasi gerekir. Eger temizlenmeden kaynatilirsa pislik etin icine nufus edeceginden dolayi temizlik saglanmis olmaz. Bu sebeple mumkunse 3 kere suda iyice temizleyerek sonra da suda kaynatilarak etlerin temizlenmesi gerekir.

 

Buna ek olarak bu tip yiyecekler agizda kotu koku yapabileceginden dolayi, bunlari yedikten sonra gerekirse bu koku gidene kadar beklemeli veya bu kokuyu giderici cozumler bulunca insanlarla muhatap olmaliyiz.Aksi halde helal bir yiyecek yedigimiz halde etrafimizdaki insanlari rahatsiz edecegimizden dolayi kul hakki sucunu islemis oluruz.

 

Afiyet olsun...



Saat ve Tarih: 02:24 , 31/10/2008
Yorumlar (0) | Yorum Yaz | Baglantı

Peygamberimiz (sav)'in Şemail-i Şerifi

Peygamberimiz (sav)'in Şemail-i Şerifi


Kuran ayetlerinin yanı sıra sahabelerden aktarılan açıklamalarda da Peygamberimiz (sav)'le ilgili pek çok bilgi verilmektedir. Peygamberimiz (sav)'in ailesiyle ve çevresindeki müminlerle olan ilişkisi, günlük hayatından detaylar, dış görünümü, görenleri hayran bırakan heybeti (hürmetle beraber şiddetli heyecan hissini veren hali, azameti), sevdiği yiyecekler, giyimi ve gülüşü gibi pek çok detay İslam alimleri tarafından "şemail" kelimesiyle ifade edilir. Şemail kelimesi "şimal"den türemiştir. Bu kelime "karakter, huy, hal, hareket, davranış ve tavır" gibi anlamlar taşır. Şemail kelimesi ilk başlarda daha geniş anlamlar içerse de, zaman içinde özelleşmiş ve Peygamber Efendimiz (sav)'in nasıl bir yaşam sürdüğü ile ilgili detayları ve kişisel özelliklerini ifade eden bir terime dönüşmüştür.

Rabbimizin alemlere üstün kıldığı bu seçkin kulunun karakterine ve görünüşüne dair aktarılan her bir detay, aynı zamanda onun üstün ahlakının da bir yansımasıdır. Peygamber Efendimiz (sav)'in şemailinin anlatıldığı bu bölümün hazırlanmasındaki amaç ise, onun çeşitli kaynaklarda aktarılan güzel özelliklerini inceleyip, yaşamından günümüze öğütler çıkarmaktır.

PEYGAMBER EFENDİMİZİN YARATILIŞ GÜZELLİKLERİ

Peygamber Efendimiz (sav)'in Ashabı, bu kutlu insanın dış görünümünün güzelliği, görenleri hayran bırakan heybetinden nuruna ve duruşundan gülüşüne kadar Allah'ın onda tecelli ettirdiği çeşitli güzellikler hakkında pek çok detay aktarmışlardır. Sayıca oldukça kalabalık olan sahabeler, bu güzellikler hakkında birçok farklı detay vermiş, Peygamber Efendimiz (sav)'le aynı dönemde yaşamamış olan Müslümanlara Allah'ın Resulünü birçok yönüyle tanıtmışlardır. Bazı sahabeler onu genel özellikleriyle tarif ederken, diğerleri uzun ve detaylı anlatımlarda bulunmuşlardır. Bu anlatımlardan bazıları şu şekildedir:

PEYGAMBER EFENDİMİZİN DIŞ GÖRÜNÜMÜ VE GÜZELLİĞİ

Sahabeleri Peygamberimiz (sav)'in güzelliğini şöyle anlatıyorlardı:

"Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem çok yakışıklı ve alımlı idi. Mübarek yüzü ayın on dördündeki dolunay gibi parlardı... Burnu gayet güzel idi... Gür sakallı, iri gözlü, düz yanaklı idi. Ağzı geniş, dişleri inci gibi parlaktı... Boynu sanki bir gümüş hüzmesi idi... İki omuzu arası geniş, omuz kemik başları kalın idi..."66

Enes b. Malik (ra) anlatıyor:

"Resulullah Efendimizin boyu; ne çok uzun, ne de fazla kısa idi. Teni de ne duru beyaz, ne de koyu esmerdi. Saçları ise ne düz, ne de kıvırcık idi. Kırk yaşına geldiğinde, Allah Teala O'nu peygamber olarak gönderdi. Peygamber olduktan sonra, Mekke'de 10 sene, Medine'de de 10 yıl kaldı ve 60 yaşlarında vefat etti. Bu fani hayata veda ettiklerinde, saçında ve sakalında 20 tel ak saç yoktu."67

"Resulullah (sav) beyaz, güzel ve mutedil (yavaş ve mülayim, itidalli) idiler."68


Hz. Ali (ra)'nin, Peygamber Efendimiz (sav)'in beden ve ahlak güzelliğini, davranış mükemmelliğini,
insanların ona duyduğu sevgi ve hürmeti anlattığı hilye-i şerif.

Enes b. Malik (ra) anlatıyor:

"Peygamber Efendimiz (sav) orta boylu idi; uzun da değildi, kısa da değildi; hoş bir görünüşü vardı. Saçı ise ne kıvırcık, ne de düzdü. Mübarek (İlahi hayrın bulunduğu şey, bereketlenmiş, çoğalmış, hayırlı, uğurlu) yüzlerinin rengi ise nurani beyazdı."69

Bera b. Azib (ra) anlatıyor:

"… Resullullah Efendimizden daha güzel birini görmedim. Omuzlarını döğen saçları vardı. İki omuz arası genişçe idi. Boyu ise ne kısa idi, ne de uzundu."70

Sizin dostunuz (veliniz), ancak Allah, O'nun elçisi, rüku' ediciler olarak namaz kılan ve zekatı veren müminlerdir.
(Maide Suresi, 55)

O Allah ki, O'ndan başka ilah yoktur. Gaybı da, müşahede edilebileni de bilendir. Rahman, Rahim olan O'dur.
(Haşr Suresi, 22)
       

Hz. Ali'nin torunlarından İbrahim b. Muhammed (ra) rivayet ediyor:

"Dedem Hz. Ali, Peygamber Efendimiz (sav)'i anlatırken Onu şöyle tavsif (vasıflandırırdı) ederdi:

"Peygamber Efendimiz (sav), ne aşırı derecede uzun, ne de kısa idi; O bulunduğu topluluğun orta boylusu idi. Saçları, ne kıvırcık ne de dümdüzdü; hafifçe dalgalı idi. Mübarek yüzlerinin rengi kırmızıya çalar şekilde beyaz; gözleri siyah; kirpikleri sık ve uzun; omuz başları iri yapılı idi… O, insanların en cömert gönüllüsü, en doğru sözlüsü, en yumuşak tabiatlısı ve en arkadaş canlısı idi. Kendilerini ansızın görenler, O'nun heybeti karşısında çok şiddetli heyecanlanırlar; üstün vasıflarını bilerek sohbetinde bulunanlar ise, O'nu herşeyden çok severlerdi. O'nun üstünlüklerini ve güzelliklerini tanıtmaya çalışan kimse; Ben, gerek ondan önce, gerek ondan sonra, onun gibi birisini görmedim, demek suretiyle, O'nu tanıtma hususundaki aczini ve yetersizliğini itiraf ederdi. Allah'ın salat (dua, Peygamberimize (sav) yapılan dua, istiğfar, rahmet, namaz) ve selamı O'nun üzerine olsun."71

Hz. Hasan (ra) naklediyor:

"Resulullah Efendimiz, yaradılıştan heybetli ve muhteşemdi. Mübarek yüzü, dolunay halindeki ayın parlaklığı gibi nur saçardı. Orta boyludan uzun, ince uzundan kısa idi. Saçları kıvırcık ile düz arası idi; şayet kendiliğinden ikiye ayrılmışlarsa onları başının iki yanına salar, değilse ayırmazlardı. Uzattıkları takdirde saçları kulak yumuşaklarını geçerdi. Peygamber Efendimiz (sav)'in rengi, ezher'ul-levn (pek beyaz ve parlak renk) idi, yani nurani beyazdı. Alnı açıktı. Kaşları; hilal gibi, gür ve birbirine yakındı.

Boynu, saf mermerden meydana gelen heykellerin boynu gibi gümüş berraklığında idi. Vücudunun bütün azaları birbiri ile uyumlu olup yakışıklı bir yapıya sahipti..."72

Kim Resul'e itaat ederse, gerçekte Allah'a itaat etmiş olur. Kim de yüz çevirirse, Biz seni onların üzerine koruyucu göndermedik.

(Nisa Suresi, 80)

       

Ebu Hüreyre (ra) anlatıyor:

"Hazreti Peygamber, gümüşten yaratılmış gibi nurlu beyazdı; saçları da hafif dalgalı idi."73

"Efendimiz (sav) beyaza pembe karışık renkte idi. Gözleri siyah, kirpikleri sık ve uzun idi."74

"Allah Resulünün alnı geniş olup hilal kaşlıydı, kaşları gürdü. Iki kaşı arası açık olup, halis bir gümüş gibiydi. Gözleri pek güzel, bebekleri simsiyahtı. Kirpikleri birbirine geçecek şekilde gürdü… Güldüğünde dişleri çakan şimşek gibi parıldardı. Iki dudağı da emsalsiz şekilde güzeldi… Sakalı gürdü. Boynu pek güzeldi, ne uzun ne kısaydı. Boynunun güneş ve rüzgar gören kısmı altın alaşımlı gümüş ibrik gibi gümüşün beyazlığı ve altının da kırmızılığını yansıtır şekilde parıldardı… Göğsü genişti, göğsünün düzlüğü aynayı, beyazlığı da ayı andırırdı… Omuzları genişti… Kol ve pazuları irice idi. Avuçları ipekten daha yumuşaktı."75

Onların mallarından sadaka al, bununla onları temizlemiş, arındırmış olursun. Onlara dua et. Doğrusu, senin duan, onlar için 'bir sükûnet ve huzurdur.'
Allah işitendir, bilendir.

(Tevbe Suresi, 144)

       

Peygamber Efendimiz (sav)'in hicret yolculuğu sırasında çadırını ziyaret ettiği Ümmü Mabed isimli cömertliği, iffeti ve cesareti ile tanınan biri, Peygamber Efendimiz(sav)'i tanımamıştır. Ancak Peygamberimiz (sav)'i anlatılanlardan tanıyan kocasına, onu şöyle tarif etmiştir:

"Aydın yüzlü ve güzel yaradılışlı idi; zayıf ve ince de değildi. Gözlerinin siyahı ve beyazı birbirinden iyice ayrılmıştı. Saçı ile kirpik ve bıyıkları gümrahtı (bol, gür). Sesi kalındı. Sustuğu zaman vakarlı (ağırbaşlılık, halim ve heybetli oluş), konuştuğu zaman da heybetli idi. Uzaktan bakıldığında insanların en güzeli ve en sevimlisi görünümündeydi; yakından bakıldığında da tatlı ve hoş bir görünüşü vardı. Çok tatlı konuşuyordu. Orta boylu idi; bakan kimse ne kısa ne de uzun olduğunu hissederdi. Üç kişinin arasında en güzel görüneni ve nur yüzlü olanıydı. Arkadaşları, ortalarına almış durumda hep onu dinlerler; buyurduğu zaman da hemen buyruğunu yerine getirirlerdi. Konuşması tok ve kararlı idi."76

Kendisini görenlerin anlattıklarında da görüldüğü gibi, Peygamber Efendimiz (sav) olağanüstü yakışıklı, görenlerin nefesini kesecek kadar güzel yüzlü ve güzel endamlı idi. Ayrıca atletik ve son derece etkili bir yapısı vardı ve çok kuvvetli idi.

Peygamberİmİz (sav)'İn Şemaİlİ

Osmanlı döneminin önemli alimlerinden olan Ahmet Cevdet Paşa Peygamber Efendimiz (sav)'in anlatılan özelliklerini bir özet haline getiren bir çalışma yapmıştır. Bu çalışması Kısas-ı Enbiya adlı eserinin IV. cüzünde, "Bazı Evsaf-ı Seniyye-i Muhammediyye" başlığı altında gerçekleşmiştir:

"… Mübarek cismi güzel, hep azası mütenasip (uygun, aralarında muntazam bir nisbet bulunan), endamı gayet matbu, alnı ve göğsü ve iki omuzlarının arası ve avuçları geniş, boynu uzun ve mevzun (yakışıklı, her bir vasfı ölçülü) ve gümüş gibi saf, omuzları ve pazuları ve baldırları iri ve kalın, bilekleri uzun, parmakları uzunca, elleri ve parmakları kalınca idi. Mubarek cildi ise ipekten yumuşak idi.

Kemal-i itidal üzere büyük başlı, hilal kaşlı, çekme burunlu, oval yüzlü idi.

Kirpikleri uzun, gözleri kara ve güzel, büyücek ve iki kaşının arası açık, fakat kaşları birbirine yakın idi,

O Nebiyy-i Mücteba (seçilmiş, kıymetli peygamber), ezherüllevn (rengi nurlu, parlak) idi; yani ne ak, ne de kara esmer, belki ikisi ortası ve gül gibi kırmızıya mail (benzer) beyaz ve, nurani ve berrak olup, mübarek yüzünde nur lemean (parlardı) ederdi. Dişleri, inci gibi abdar (parlak, sağlam vücutlu) ve tabdar (ışıklı, parlak, büklümlü, kıvrımlı) olup, söylerken ön dişlerinden nur saçılır; gülerken, fem-i saadeti (saadetli ağzı), bir latif (mülayim, yumuşak, nazik, güzel) şimşek gibi ziyalar (ışıklar) saçarak açılır idi…

Alem-i bekaya (geride kalanların dünyasını) rihlet (göçmek, ölmek) buyurduklarında saçı, sakalı henüz ağarmaya başlamış başında biraz ve sakalında yirmi kadar beyaz var idi.

Havassı (duyular) fevkalade kavi (sağlam, kuvvetli) idi. Pek uzaktan işitir ve kimsenin göremeyeceği mesafeden görür idi. Elhasıl (sözün özü), en mükemmel ve müstesna surette yaratılmış bir vücud-ı mes'ud (mutlu vücudu) ve mübarek idi… Onu ansızın gören kimseyi sevgi alırdı ve Onunla ülfet ve musahabet (sohbetler, konuşup görüşmeler) eyleyen kimse, Ona can ü gönülden aşık ve mühib olurdu. Ehl-i fazl'a (kerem, ilim sahibi), derecelerine göre ihtiram (hürmet, saygı) eylerdi. Akrabasına dahi pek ziyade (çok bol, fazladan) ikram eylerdi. Lakin (ancak) onları, kendilerinden efdal (daha faziletli, daha layık, daha iyi) olanların üzerine takdim etmezdi.

Hizmetkarlarını pek hoş tutardı. Kendisi ne yer ve ne giyerse, onlara dahi onu yedirir ve onu giydirir idi.

Sahi (cömert, eliaçık, herkese iyilik etmek isteyen) ve kerim (herşeyin iyisi, faydalısı), şefik (şefkatli, esirgeyen, merhametli) ve rahim (rahmet edici, bağışlayan), şeci (kahraman, yiğit) ve halim (yumuşak huylu, hoş muamele yapan) idi. Ahd ü va'dinde (söz vermede) sabit, kavlinde (sözünde) sadık idi. Elhasıl (neticesi)- hüsn-i ahlakça (ahlak güzelliği) ve akl-ü zekavetçe (keskin anlayışı olan akıl) cümle(bütün, tam) nasa (insanlara) faik (üstün, üstünde) ve her türlü medh ü senaya (övgüye) layık idi.

Yemede, giymede kadar-ı zaruret (yoksulluk derecesinde) ile iktifa (yetinir) ve ziyadesinden (fazlasından) iba eylerdi (çekinirdi)."77


Hz. Ali (ra)'nin, Peygamber Efendimiz (sav)'in üstün ahlakını, insanları hayran bırakan, güzelliğini,
davranışlarındaki kusursuzluğu anlattığı hikmetli sözlere yer veren bir başka hilye-i şerif.


PEYGAMBER EFENDİMİZ (SAV)'İN NÜBÜVVET (PEYGAMBERLİK) MÜHRÜ

Allah, Hz. Muhammed (sav)'i alemler üzerine seçmiş ve onun "peygamberlerin sonuncusu" (Ahzab Suresi, 40) olduğunu bildirmiştir. Ondan sonra hiçbir peygamber gönderilmeyecektir ve Kuran insanlara hidayet rehberi olarak gönderilen en son kitaptır. Allah, Peygamber Efendimiz(sav)'in bu eşsiz özelliğini onun mübarek vücudunda bir izle tecelli ettirmiştir.

İslami kaynaklarda ve rivayetlerde Peygamber Efendimiz'in kürek kemikleri arasında bulunan bu işarete "nübüvvet mührü" ismi verilir. Peygamberimiz (sav)'in mührüne benzer peygamberlik işaretlerinin diğer peygamberlerde de olduğu, ancak Peygamberimiz (sav)'inkinin daha farklı olduğu el-Müstedrek tarafından Vehb b. Münebbih (ra)'den şöyle nakletmiştir:

"… Allah hiçbir peygamber göndermemiştir ki, onun sağ elinde Peygamberlik beni (şamet'ün-nübüvve) olmamış olsun. Ancak bizim Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselam bunun istisnasını teşkil etmektedir. Zira Onun peygamberlik beni, (sağ elinde değil) kürek kemikleri arasındadır. Peygamberimiz bu durum sorulunca: "Kürek kemiklerim arasında bulunan bu ben, benden önceki Peygamberlerin beni gibidir…"78 demiştir.

Cabir b. Semüre (ra) anlatıyor:

"Ben Resulullah Efendimizin kürek kemikleri arasında bulunan nübüvvet mührünü gördüm. O, güvercin yumurtası büyüklüğünde kırmızımtırak bir yumru idi."79

Hz. Ali'nin torunlarından İbrahim b. Muhammed (ra) naklediyor:

"Dedem Hz. Ali, Peygamber Efendimiz (sav)'in vasıflarını anlatırken, Resulullah'ın Hilyesi (güzel sıfatlar, süs, zinet, cevher, güzel yüz, suret, görünüş) hakkındaki hadisi bütün uzunluğu ile zikreder ve:

"Kürek kemikleri arasında nübüvvet mührü vardı. Ve O, peygamberlerin sonuncusudur" derdi.80

Ebu Nadre (ra) anlatıyor:

"Ashabdan Ebu Said el-Hudri'ye Resulullah Efendimizin peygamberlik mührünün nasıl bir şey olduğunu sordum. Mübarek sırtlarında gül tomurcuğu gibi bir et parçası olduğunu söyledi."81

"İki küreği arasında peygamberlik mührü yer alıyordu. Bu mühür sağ omzuna daha yakındı."82

Muhammed b. Müsenna, Muhammed b. Hazm, Şu'be Simak (ra)'dan:

"Cabir İbn-i Semure'nin şöyle dediğini duydum: Resulullah (sav)'in sırtında mühür gördüm: güvercin yumurtası gibi idi."83

PEYGAMBER EFENDİMİZİN SAÇI

Peygamber Efendimiz (sav)'in saçının uzunluğu ile ilgili farklı tarifler vardır. Tarifler arasında böyle bir farklılık olması ise doğaldır, çünkü bu bilgileri aktaranlar Peygamber Efendimiz (sav)'i farklı zamanlarda gördükleri için, saçının uzunluğu da farklı olmuş olabilir. Ancak bu tariflerden anlaşılan Peygamberimiz (sav) saçını en kısa kulağı hizasında, en fazla ise omuzlarına kadar uzatmıştır.


Saat ve Tarih: 09:37 , 31/10/2008
Yorumlar (0) | Yorum Yaz | Baglantı

Peygamberimiz (sav)'in Şemail-i Şerifi-2



Şu halde Allah'a, O'nun Resûlü'ne ve indirdiğimiz nur (Kur'an)a iman edin. Allah yaptıklarınızdan haberdardır.

(Tegabün Suresi, 8)

       

Enes b. Malik (ra) anlatıyor:

"Hazreti Peygamberin saçları, kulaklarının orta hizasına kadar uzamıştı."84

Hazreti Aişe (ra) validemiz anlatıyor:

"Resulullah'ın mübarek saçları, kulakları ile omuzları arasındaydı. Allah'ın selat ve selamı üzerine olsun."85

Bera b. Azib (ra) anlatıyor:

"Peygamber Efendimiz (sav) orta boylu idi. Omuzları da genişçeydi. Saçları ise, kulak yumuşaklarını değerdi."86

Ebu Talib'in kızı ümmü Hani (ra) anlatıyor:

"Resulullah Efendimiz Mekke'ye geldiklerinde evimizi teşrif etmişlerdi. Bu sırada mübarek başları dört belikli (örgülü) idi." 87




Ve bilin ki, Allah'ın Resûlü içinizdedir. Eğer o, size birçok işlerde uysaydı, elbette sıkıntıya düşerdiniz. Ancak Allah size imanı sevdirdi onu kalplerinizde süsleyip-çekici kıldı. Ve size inkarı, fıskı ve isyanı çirkin gösterdi. İşte onlar, doğru yolu bulmuş (irşad) olanlardır.

(Hucurat Suresi, 7)

       

PEYGAMBERİMİZ (SAV)'İN SAÇ VE SAKAL BAKIMI

Peygamber Efendimiz (sav) temizliğe çok önem verdiği için, saç ve sakal bakımına da önem vermişlerdir. Bazı kaynaklarda onun yanında daima tarak, ayna, misvak, kürdan, makas, sürmedan gibi eşyalar bulundurduğu bildirilmektedir.88 Peygamberimiz (sav) ashabına da aynı tavsiyelerde bulunmuş ve "Kim saç bırakmışsa, onun bakımına dikkat etsin"89 şeklinde buyurmuşlardır. Peygamberimiz (sav)'in saç ve sakalı ile ilgili diğer aktarılanlar şu şekildedir:

Hz. Adda İbn Halid'den (ra):

"Mübarek sakalı gayet güzeldi."90

Hz. Aişe (ra) validemiz anlatıyor:

"Resul-i Ekrem (sas)… saçlarını tarayıp yağladığında…"91

Simak b. Harb (ra) aktarıyor:

"Cabir b. Semüre'den işittim. Ona, Hazreti Peygamberin saçlarının ağarma durumu sorulmuştu. O da: Mübarek başlarını yağladıkları zaman saçlarının akı gözle farkedilmez; fakat başlarına yağ sürmedikleri anlarda beyazları görünürdü"92 dedi.

Peygamberimiz (sav), dış görünümüne ve temizliğine verdiği önemle, müminlere güzel bir örnek olmuştur. Bir rivayette Peygamber Efendimiz (sav)'in bu konudaki tavrı şöyle belirtilir:

"Bir gün Peygamber (sav) sahabelerinin yanına çıkacağı zaman küpteki suya bakarak sarığını ve sakalını düzeltti ve şöyle dedi: 'Allah kardeşlerinin yanlarına çıkarken kulunun kardeşleri için süslenmesini sever.'93

PEYGAMBER EFENDİMİZ (SAV)'İN GİYİM TARZI

Peygamberimiz (sav)'in giyimi hakkında da sahabeler pek çok detay aktarmışlardır. Bunun yanı sıra Peygamber Efendimiz (sav)'in müminlere nasıl giyinmeleri gerektiğiyle ilgili olarak tavsiyeleri de onun bu konuya verdiği önemi ortaya koymaktadır. Örneğin Peygamber Efendimiz (sav) hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuştur:

"Allah güzeldir, güzelliği sever, güzel giyinmek kibir değildir, kibir (mazhar olduğun nimeti kendinden bilip) hakkı reddetmek, halkı hakir görmektir."94

"Allah güzeldir, güzeli sever ve kuluna verdiği nimetin eserini üzerinde görmekten hoşlanır."95

Peygamber Efendimiz (sav)'in torunu Hz. Hasan, onun giyim konusu hakkındaki görüşünü şöyle ifade etmiştir:

"Peygamber Efendimiz (sav) bize elde ettiğinizin en iyisini giymemizi ve bulabildiğimiz en hoş kokuları sürmemizi emrederdi."96

Bu konudaki Peygamberimiz (sav)'in bir başka hadisi de şu şekildedir:

"Ey müminler! Gönlünüzce yiyiniz, içiniz, giyininiz ve Allah yolunda sarf ediniz. Ancak, israfa veya kibir ve gurura kaçmayınız."97

Peygamber Efendimiz (sav) ashabından biri dış görünümüne önem vermediğinde veya bakımsız olduğunda onu da hemen uyarırdı. Bu konuya ait bir rivayeti Ebu'l Havas (ra), babasından şöyle nakletmektedir:

Üzerinde adi bir elbise olduğu halde Resulullah aleyhissalatu vesselam'ın yanına gelmiştim. Bana:

"Senin malın yok mu?" diye sordu.

"Evet var" cevabıma:

"Hangi çeşit maldan?" sorusunu yöneltti.

"Her çeşit maldan Allah bana vermiştir" demem üzerine:

"Öyle ise Allah Teala Hazretleri sana bir mal verdiği vakit Allah'ın verdiği bu nimetin eseri ve fazileti senin üzerinde görülmelidir" buyurdular.98

Buna benzer bir başka olayı ise Hz. Cabir (ra) şöyle aktarmıştır:

Resulullah aleyhissalatu vesselam, binek hayvanlarımızı güden bir adamımızı gördü. Üzerinde eskimiş iki parçalı giysi vardı.

"Onun bu eskilerden başka giyeceği yok mu?" diye buyurdular. "Evet var" dedim. "Çamaşır torbasında iki giysisi daha var. Ben onları giydirmiştim."

"Öyleyse çağır onu da, bunları giysin" diye emrettiler. (çağırdım, emr-i Nebeviyi söyledim.), o da onları giyindi. Geri gitmek üzere dönünce, Resulullah aleyhissalatu vesselam:

"Nesi var da bu yenileri giymiyor? Bu daha hoş değil mi?" diye buyurdular.99

Peygamberimiz (sav)'in giyim tarzı ile ilgili sahabelerin aktardığı bilgilerden bazıları ise şunlardır:

İbnu Abbas (ra) anlatıyor:

"Ben Resulullah aleyhissalatu vesselam üzerinde mümkün olan en güzel elbiseyi gördüm."100

Ümmü Seleme (ra) anlatıyor:

"Peygamber Efendimiz (sav)'in en çok sevdikleri elbise çeşidi, gömlek (kamis) idi."101

Ashabdan Kurre (ra) anlatıyor:

"Ben, biat eylemek üzere, Müzeyne kabilesinden bir grup insanla birlikte Resulullah Efendimizin huzurlarına çıktım. Peygamber Efendimiz (sav)'in gömleklerinin yakası düğmesiz olduğundan…"102

Enes b. Malik (ra) anlatıyor:

"Peygamber Efendimiz (sav), giydikleri elbiseler içerisinde, Hibere-i Yemani'yi çok severlerdi"103 (Hibere, Yemen'de dokunan pamuktan yapılan, kırmızı çubuklu yeşil bir kumaştır. Eskilerin "alaca" dedikleri desenli kumaşlar için kullanılan bir tabirdir. Bu da kumaşın düz değil desenli olduğunu ve birkaç renkten oluştuğunu gösterir.)

El-Bera b. Azib (ra) anlatıyor:

"Kırmızı desenli elbisenin, Peygamber Efendimiz (sav) kadar bir başkasına yakıştığını görmedim. Bu kıyafetle Resulullah (sav)'ı gördüğümde, mübarek saçları, omuzlarına değecek kadar sarkmıştı."104

Semüre b. Cündüb (ra) rivayet ediyor:

"Hazreti Peygamber: "Beyaz elbise giyiniz. Zira o, son derece temiz ve hoştur" buyurmuşlardır"105

Hz. Aişe (ra) anlatıyor:

"Resulullah Efendimiz, bir sabah vakti, üstlerinde siyah yünden dokunmuş bir izar (peştemal, futa, göğüsten aşağı örtülen elbiseler) olduğu halde, evlerinden dışarı çıkmışlardı."106

PEYGAMBER EFENDİMİZİN DIŞ KIYAFETLERİ

Eşa's b. Süleyn (ra) anlatıyor:

"Bana halam anlattı. Ona da amcası anlatmış. Halamın amcası demişti ki: Bir gün Medine sokaklarında izarımı sürüyerek yürüyordum. Bu sırada arkamdan bir ses işittim: "İzarını yukarı kaldır. Zira izarın yerde sürünmemesi, onun daha temiz kalmasını ve uzun müddet dayanmasını sağlar" diyordu. Arkama dönüp baktığımda bu sözleri söyleyenin Resulullah Efendimiz olduğunu gördüm."107

Seleme b. El-Ekva'dan (ra):

"Hz. Osman, uzunluğu bacaklarının yarısına kadar ulaşan bir izar giyer ve "Arkadaşımın (sahibi), yani Resulullah (sav)'ın izarları da aynen böyleydi" derdi.108

 

PEYGAMBER EFENDİMİZİN YÜZÜĞÜ VE MÜHRÜ

Peygamberimizin mührü, Topkapı Sarayı'nda bulunmaktadır.

Enes b. Malik (ra) anlatıyor:

"Peygamber Efendimiz (sav)'in Mühr-i Şerifleri (şerefli, mübarek mühür) gümüşten yapılmıştı. Kaşı ise Habeş taşındandı.

Resulullah Efendimiz (sav) yabancı devlet reislerine mektup yazmak isteyince, bir mühür yüzük yapılmasını buyurdu.

"Peygamber Efendimiz (sav)'in parmağındaki yüzüğün parıltısı hala gözümün önünde duruyor".

"Peygamber Efendimiz (sav)'in Mühr-i Şeriflerinin kaşına, üç satır halinde, "Muhammed Resulullah" ibaresi kazınmıştı. Birinci satırda "Muhammed", ikinci satırda "Resul", üçüncü satırda da "Allah" kelimeleri yer alıyordu."109

PEYGAMBER EFENDİMİZİN YÜRÜYÜŞ ŞEKLİ

Ebu Hüreyre (ra) anlatıyor:

"Ben Resulullah Efendimizden daha güzel birisini görmedim; sanki güneş, onun mübarek yüzünde devrediyor gibiydi. Peygamber Efendimiz (sav)'den daha hızlı yürüyen birisini de görmedim; yürürken adeta yeryüzü ayakları altında dürülürdü. Bizler, arkalarından giderken, geri kalmamak için büyük çaba harcardık."110

Hz. Ali'nin torunlarından İbrahim b. Muhammed (ra), "Dedem Hz. Ali, Resulullah Efendimizi tanıtırken şöyle derdi: "Resulullah Efendimiz, yürürken, adeta yokuş aşağı inercesine, ayaklarını sertçe kaldırırlardı"111 diyerek, Peygamberimiz (sav)'in rahat bir yürüyüşü olduğunu belirtmiştir.

Hz. Yezid İbni Mirsad (ra) ise şöyle demiştir:

"Yürüdüğü zaman vakarlı fakat hızlı giderdi. Yanındakiler ona yetişemezdi."112

Hz. Ebu Atabe (ra)'den:

"Yürürken kuvvetli adımlarla yürürdü."113

"… Yürürken, ayaklarını yerden biraz kaldırıp önlerine hafif eğilerek yürürlerdi. Ayaklarını ses çıkarıp toz kaldıracak şekilde yere sert vurmazlar; adımlarını uzun ve seri atmakla birlikte sukunet ve vekar üzere yürürlerdi. Yürürken, sanki meyilli ve engebeli bir yerden iniyor görünümünü arzederdi. Bir tarafa dönüp baktıklarında, bütün vücudları ile birlikte dönerlerdi. Rastgele sağa sola bakmazlardı. Yere bakışları, göğe bakışlarından daha çoktu. Çoğunlukla göz ucu ile bakarlardı. Ashabı ile birlikte yürürken, onları öne geçirir kendileri arkada yürürlerdi. Yolda karşılaştığı kimselere, onlardan önce hemen selam verirdi."114

"Hep harekatı mutedil idi. Bir yere azimetinde (Yola çıkmak, gitmek) acele ve sağ ve sola meyletmeyip, kemal-i vekar (ağırbaşlılığın olgunluğu) ile doğru yoluna gider ve fakat sür'at (hızlı) ve sühulet (kolaylıkla) ile yürür idi. Şöyle ki; adeta yürür gibi görünür, lakin yanında gidenler, sür'at ile yürüdükleri halde geri kalırlar idi."115


1871 yapımı, Lilium Auratum adlı eser.

PEYGAMBER EFENDİMİZİN OTURUŞ TARZI

Kayle binti Mahreme (ra) anlatıyor:

"Resulullah (sav)'i sonsuz bir mahviyet (alçak gönüllülük, tevazu) ve tevazu içinde otururken görünce, heybetinden vücudum titremeye başladı."116

Cabir b. Semüre (ra):

"Ben Peygamber Efendimiz (sav)'i, sol tarafına konmuş bir yastığa dayanmış vaziyette gördüm."117


İslam'a çağrıldığı halde, Allah'a karşı yalan uyduranlardan daha zalim kimdir? Allah, zalim bir kavmi hidayete erdirmez.

(Saff Suresi, 7)

       

PEYGAMBER EFENDİMİZ (SAV)'İN KONUŞMA ŞEKLİ

Peygamber Efendimiz (sav) etkileyici üslubu, hikmetli ve keskin hitabıyla tanınan bir insandı. Onun tebliği insanlar üzerinde çok büyük bir etki oluşturur, sohbetinden herkes çok büyük bir zevk alırdı. Sahabelerden bizlere aktarılan çeşitli rivayetler de onun bu özelliğini ortaya koyar. Bu konuda bazı aktarımlar şu şekildedir:

Allah Resulü insanların en beliğ (belagatli kimse, meramını tamamen, noksansız ve güzel sözlerle anlatmaya muktedir olan. Kafi derecede olan. Yeter olan), en düzgün konuşanı ve en tatlı sözlü olanıydı (ağzından ballar akıyordu)! O, şöyle diyordu: "Ben Arabın en fasihiyim (Hatasız olarak söyleyen. Açık ve güzel konuşan)."118


David Roberts'in, Nübya ve Mısır adlı eseri (solda) ve
Sultan Hasan Medresesi adlı eseri (altta).

Hz. Aişe (ra), Resulullah (sav)'in sözlerini şöyle tarif eder:

"O, sizlerin konuştuğunuz gibi lafları çabuk çabuk ve peş peşe sıralamazdı, sözleri az ve özdü. Halbuki sizler cümleleri birbirine ekleyip duruyorsunuz."119

"Allah Resülü çok veciz (kısa, öz, az sözle çok mana ifadesi) konuşurdu. Böyle konuşmasını kendisine Allah katından Cebrail getirmişti. Kısa cümleler içinde bütün maksadını yansıtırdı. Veciz sözlü cümleler söylerdi, sözlerinde ne fazlalık ne de eksiklik bulunurdu. Kelimeleri bir ahenk içinde birbirini izler, sözcükleri arasında duraklar ve böylece dinleyenleri sözlerini belleyip ezberlerlerdi. Sesi gürdü ve tatlıydı. Gerektiğinde konuşurdu, kötü laflar etmezdi. Hiddetli ve hiddetsiz anlarında (nefsi için değil, Allah'ın rızası için) hep hakkı söylerdi."120

"Güzel olmayan laflar edenlerden yüz çevirirdi. Hoşlanmadığı, çirkin saydığı bir sözü konuşmak zorunda kaldığında onu kinaye yoluyla ifade buyururdu.121

Kendisi sustuğunda huzurdakiler konuşurdu. Katında tartışma yapılmazdı.122

Sahabelerinin yüzlerine karşı son derece güler ve gülümserdi, onların konuştuklarını beğenir, dikkatle dinler, kendisini onlardan biri sayardı.123

Ey iman edenler, Allah'tan korkun. Herkes yarın için neyi takdim ettiğine baksın. Allah'tan korkun. Hiç şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.

(Haşr Suresi, 18)

       

Hz. Aişe (ra) anlatıyor:

"Mübarek kelamları seçkindi. Her işiten onu anlardı."124

Hz. Ebu Umame (ra)'den:

"İnsanların en güleç yüzlüsü ve hoşcanlısı idiler."125

Hz. Enes (ra) şunu bildirmiştir:

"Efendimiz (sav) halkın en latifecisi(hoş söz, şaka, mizah, söz ile iltifat) idi."126

PEYGAMBER EFENDİMİZİN GÜZEL KOKUSU

Peygamber Efendimiz (sav) temizliğe çok önem verirdi. Kendisi sürekli mis gibi, tertemiz, hoş ve güzel kokar, Müslümanlara da temizliği tavsiye ederdi. Sahabelerden rivayet edilen bilgilerde Peygamberimiz (sav)'in bu güzel özelliği hakkında detaylar aktarılmaktadır. Bunlardan bazıları şu şekildedir:

Enes b. Malik (ra) şöyle ifade etmektedir:

"Resulullah Efendimiz Medine sokaklarının birinden geçtiğinde O'nun misk gibi kokusu hemen sezildiğinden, halk o yoldan Hazreti Peygamberin geçtiğini söylerlerdi. Bizler, Peygamber Efendimiz (sav)'in gelişini, kokusunun güzelliğinden anlardık."127

İbn-i Ebi Adi, Humeyd, Enes (ra)'den:

Resulullah (sav)ın elinden daha yumuşak ne bir yün kumaşı, ne de bir ipeğe (hayatımda) dokunmadım. Resulullah (sav)'in kokusundan daha güzel (kokan) bir kokuyu da koklamadım.128

Muaz b. Hişam (ra), babasından, Katade, Enes'den şöyle rivayet etmiştir:

"Resulullah (sav) güzel kokusu ile tanınırdı. Resulullah (sav) güzel idi. Kokusu da hoş idi. Bununla beraber kokuyu severdi." 129

"Cismi nazif (temiz), kokusu latif (hoş) idi. Koku sürünsün sürünmesin, teni en güzel kokulardan ala kokardı. Bir kimse onunla musafaha (el sıkışmak, tokalaşmak, muhabbetini, arkadaşlığını, sevgisini izhar etmek) etse, bütün gün onun rayiha-i tayyibesini (temiz kokusunu) duyardı ve mübarek eliyle bir çocuğun başını meshetse, rahiya-i tayyibesiyle (temiz kokusuyla) o çocuk, sair (diğer) çocuklar arasında malum (bilinirdi) olur idi."130

Ey Peygamber, gerçekten Biz seni bir şahid, bir müjde verici ve bir uyarıcı olarak gönderdik. Ve kendi izniyle Allah'a çağıran ve nur saçan bir çerağ olarak (gönderdik).
(Ahzab Suresi, 45-46)

Ve onları, kendi emrimizle hidayete yönelten önderler kıldık ve onlara hayrı kapsayan-fiilleri, namaz kılmayı ve zekat vermeyi vahyettik. Onlar bize ibadet edenlerdi.
(Enbiya Suresi, 73)
       

Saat ve Tarih: 10:00 , 30/10/2008
Yorumlar (8) | Yorum Yaz | Baglantı

Peygamberimiz (sav)'in Şemail-i Şerifi-3

Ey Peygamber, gerçekten Biz seni bir şahid, bir müjde verici ve bir uyarıcı olarak gönderdik. Ve kendi izniyle Allah'a çağıran ve nur saçan bir çerağ olarak (gönderdik).
(Ahzab Suresi, 45-46)

Ve onları, kendi emrimizle hidayete yönelten önderler kıldık ve onlara hayrı kapsayan-fiilleri, namaz kılmayı ve zekat vermeyi vahyettik. Onlar bize ibadet edenlerdi.
(Enbiya Suresi, 73)
       

PEYGAMBER EFENDİMİZİN SEVDİĞİ YEMEKLER

"Çok sıcak yemeği sevmezdi."131

"En çok hoşlandığı yiyecek etti."132

"Kabağı çok severdi."133

"Avlanan kuş etlerini yerdi."134

"Hurmalardan Acve hurmasını severdi."135

... Gerçekten onlar için altlarından ırmaklar akan cennetler vardır. Kendilerine rızık olarak bu ürünlerden her yedirildiğinde: "Bu daha önce de rızıklandığımızdır" derler. Bu, onlara, (dünyadakine) benzer olarak sunulmuştur...

(Bakara Suresi, 25)

       

Hz. Aişe (ra) Peygamberimiz (sav)'in sevdiği yiyeceklerle ilgili şunları söylemiştir:

"Tatlı ve balı severlerdi."136

"Hazreti Peygamberin katık olarak yediği yemeklerin bir kısmı şöyle sıralanabilir: Koyunun ön kolu ve sırt eti, pirzola, kebap, tavuk, toy kuşu, et çorbası, tirit, kabak, zeytinyağı, çökelek, kavun, helva, bal, hurma, pazı, anber balığı…"137

Hz. Aişe (ra) ek olarak şunları bildirmiştir:

"Kavun, karpuzu yaş hurma ile yerlerdi."138

Hz. Cabir (ra)'den:

"Taze hurma ve kavun çok yerlerdi ve 'bunlar güzel meyvedir' derlerdi."139

"Hiçbir zaman bir yemeği yermemiştir. Hoşuna giderse yer gitmezse yemezdi. Hoşlanmadığında da bir başkasına kötülemezdi." 140


Pieter Gysels Antwerp, (1621-1690)
Bahçe isimli tablo.

Peygamber Efendimiz (sav)'in sevdiği bazı yiyecekler için söylediği sözlerden bir kısmı ise şöyledir:

"Etin en güzel yeri sırt etidir."141

"Sirke ne güzel katıktır."142

"Mantar kudret helvasıdır."143

"Sinameki ve sennut (tereyağ tulumuna konulan bal) yemeye devam ediniz. Çünkü bu iki şeyde samdan (ölümden) başka her hastalıktan şüphesiz şifa vardır."144

"Zeytinyağını yiyiniz ve kullanınız. Çünkü bu yağ mübarektir."145


İbrahim Safi. Natürmort tablo

PEYGAMBER EFENDİMİZİN SEVDİĞİ İÇEÇEKLER

Hz. Aişe (ra) bildiriyor:

"Şerbetlerin içinde tatlı ve soğuk olanını severlerdi.146

Peygamber Efendimiz (sav) bal şerbeti, hurma ve kuru üzüm şırası gibi içecekleri severlerdi.147

Peygamber Efendimiz (sav)'in en çok sevdiği içecek, soğuk tatlı şerbetlerdi."148

Şerbetlerin içinde en çok bal şerbetini severdi.149

İçilecek şeylerde en çok sütü severlerdi.150

Peygamberimiz (sav) süt için şöyle buyurmuşlardır:

"Allah bir kimseye yemek yedirdiği zaman o kimse, 'Allah'ım bize bu yemeği bereketli kıl ve bize bundan hayırlı rızık ver' diye dua etsin. Allah bir kimseye bir miktar süt içirdiği zaman da o kimse, 'Allah'ım bize bu sütü bereketli kıl ve bize daha çok süt ver' diye dua etsin. Çünkü yiyeceğin ve içeceğin yerini tutan sütten başka bir şeyi bilmiyorum."151

PEYGAMBERİMİZ (SAV)'İN SU İÇİN SÖYLEDİKLERİ

Peygamberimiz (sav) özellikle yolculuklar sırasında ashabına su dağıttırırdı. Örneğin bir yolculuğu sırasında, bir yerde durmuş ve yanındakilerden su istemiştir. Elini ve yüzünü yıkadıktan sonra, sudan içmiş ve yanındaki sahabelerine de "Siz de yüzünüze, boynunuza bir miktarını dökün"152 demiştir.

Resulullah (sav) su içtikten sonra şöyle dua etmiştir:

"Rahmetiyle suyu tatlı olarak yaratan, acı ve tuzlu yaratmayan Allah'a hamd olsun."153

Resulullah (sav) bir başka sözünde ise su için şöyle buyurmuştur:

"Allah suyu temizleyici olarak yarattı. Tadını veya rengini veya kokusunu değiştiren maddeler dışında hiçbir nesne onu pislemez."154

PEYGAMBER EFENDİMİZİN GÜZEL HUYLARINDAN BAZILARI

Hüccet-ul İslam olarak bilinen İmam Gazali; Tirmizi, Taberani, Buhari, Müslim, İmam Ahmed, Ebu Davud, İbni Mace gibi büyük İslam alimlerinden derleyerek, Peygamber Efendimiz (sav)'in güzel huylarından bazılarını şöyle özetlemiştir:

Takva sahiplerine vadedilen cennet; onun altından ırmaklar akar, yemişleri ve gölgelikleri süreklidir. Bu korkup-sakınanların (mutlu) sonudur, inkar edenlerin sonu ise ateştir.

(Rad Suresi, 35)

       

"Resulullah insanların en yumuşak huylusu, en yiğidi, en adili ve en namuslusu idi. O, insanların en cömerti idi. Allah'ın kendisine verdiklerinden hurma, arpa ne olursa olsun yalnız senelik yiyeceğini ayırırdı, geri kalanını Allah yolunda harcardı. Kendisinde bulunan bir şey istendiğinde verirdi.

O haya olarak da insanların en mükemmeliydi. Rabbi için kızar, şahsı için öfkelenmezdi.

Kendisi veya sahabeleri zarar görse bile hakkı uygulardı.

Allah Rasulü insanların en alçak gönüllüsü, lafı uzatmadan en beliğ konuşanı, en güler yüzlüsüydü. Dünya işlerinden hiçbir şey kendisini endişeye düşürmezdi.

Medine'nin öbür ucundaki hastaları ziyarete gider, güzel kokudan hoşlanır, pis kokulardan tiksinirdi. Fakirlerle oturur, yoksullarla yerdi. Kimseye kaba davranmazdı, kendisine özür beyan edenin özrünü kabul ederdi. Latife yapar idi ama hakkı söylerdi.

Mübah oyunları gördüğünde men etmezdi, hanımlarıyla yarış yapardı. Zavallıları yoksulluklarından dolayı horlamaz, zengine de varlığından dolayı saygı göstermezdi, onu da bunu da Allah'a eşit olarak çağırırdı. Allah Teala üstün huyu ve mükemmel siyaseti onda birleştirmişti...

Allah Teala ahlakın bütün güzelliklerini, iyi yolları, öncekilerin ve sonrakilerin başlarından geçmiş ve geçecek hadiselerin haberlerini, ahirette kurtuluşa ve saadete erdirecek hususları, dünyada gıpta edilip peşinden gidilecek ve gidilmeyecek herşeyi ona öğretmişti.

Allah Teala, onun buyruklarına itaat ve hareketlerinde kendisinin izinden gitmeye bizleri muvaffak kılsın."155

Öyle ki size, kendinizden, size ayetlerimizi okuyacak, sizi arındıracak, size Kitap ve hikmeti öğretecek ve bilmediklerinizi bildirecek bir elçi gönderdik.

(Bakara Suresi, 151)

       
     
    
 

66-Büyük Hadis Külliyatı, Cem'ul-fevaid min Cami'il-usul ve Mecma'iz-zevaid, İmam Muhammed Bin Muhammed bin Süleyman er-Rudani, 5. cilt, İz Yayıncılık, s. 31
67- Sünen-i Tirmizi Tercümesi, Çeviren: Osman Zeki Mollamehmetoğlu, Yunus Emre Yayınevi, İstanbul, 4.cilt, s.201
68- Hz. Ebu Tufeyl (ra),G.Ahmed Ziyaüddin, Ramuz El Hadis, 1. cilt, Gonca Yayınevi, İstanbul, 1997, 519/1
69- Et-Tirmizi İmam Ebu İ'sa Muhammed, Şemail-i Şerife, 2. cilt, Hilal Yayınları, Ankara, 1976, s. 7-8
70- Sünen-i Tirmizi Tercümesi, Çeviren: Osman Zeki Mollamehmetoğlu, Yunus Emre Yayınevi, İstanbul, IV.cilt, s. 210
71- Et-Tirmizi İmam Ebu İ'sa Muhammed, Şemail-i Şerife, 1. cilt, Hilal Yayınları, Ankara,1976, s. 18-19
72- Et-Tirmizi İmam Ebu İ'sa Muhammed, Şemail-i Şerife, 1. cilt, Hilal Yayınları, Ankara,1976, s. 18-22-23
73- Et-Tirmizi İmam Ebu İ'sa Muhammed, Şemail-i Şerife, 1. cilt, Hilal Yayınları, Ankara,1976, s. 28-29
74- Hz. Ali (ra), G.Ahmed Ziyaüddin, Ramuz El Hadis, 2. cilt, Gonca Yayınevi, İstanbul, 1997, s. 519/4
75- Huccetü'l İslam İmam Gazali, İhya'u Ulum'id-din, 2. cilt, Çeviri: Dr. Sıtkı Gülle, Huzur Yayınevi, İstanbul 1998, s. 820
76- İbni Sa'd, Tabakat, I, 230-231; Taberani, el-Mu'cem'ül-Kebir, IV, 49, nu:3605, VII, 105, nu:6510; Hakim, el-Müstedrek, III, 9-10; Beyhaki, Delail'ün-Nübüvve, I, 276-284; İbn'Asakir, Tarihu Medineti Dumeşk, III, 314-336, Prof. Dr. Ali Yardım, Peygamberimizin Şemaili, Damla Yayınevi, 3 Baskı, İstanbul, 1998, s.48
77- Ahmed Cevdet Paşa, Kısas-ı Enbiya, IV. Cüz, Kanaat Matbaası, İstanbul 1331, s. 364-365
78- Tirmizı'nin Şemail isimli kitabının tercümesinden, Prof. Dr. Ali Yardım, Peygamberimizin Şemaili, Damla Yayınevi, 3 Baskı, İstanbul, 1998, s. 73
79- Et-Tirmizi İmam Ebu İ'sa Muhammed, Şemail-i Şerife, 1. cilt, Hilal Yayınları, Ankara,1976, s. 36
80- Et-Tirmizi İmam Ebu İ'sa Muhammed, Şemail-i Şerife, 1. cilt, Hilal Yayınları, Ankara,1976, s. 38
81- Et-Tirmizi İmam Ebu İ'sa Muhammed, Şemail-i Şerife, 1. cilt, Hilal Yayınları, Ankara,1976,, s. 42
82- Huccetü'l İslam İmam Gazali, İhya'u Ulum'id-din, 2. cilt, Çeviri: Dr. Sıtkı Gülle, Huzur Yayınevi, İstanbul 1998, s. 820
83- Et-Tirmizi İmam Ebu İ'sa Muhammed, Şemail-i Şerife, 1. cilt, Hilal Yayınları, Ankara,1976, s. 36
84- Et-Tirmizi İmam Ebu İ'sa Muhammed, Şemail-i Şerife, 1. cilt, Hilal Yayınları, Ankara,1976, s. 49
85- Et-Tirmizi İmam Ebu İ'sa Muhammed, Şemail-i Şerife, 1. cilt, Hilal Yayınları, Ankara,1976, s. 50
86- Et-Tirmizi İmam Ebu İ'sa Muhammed, Şemail-i Şerife, 1. cilt, Hilal Yayınları, Ankara,1976, s. 50
87- Et-Tirmizi İmam Ebu İ'sa Muhammed, Şemail-i Şerife, 1. cilt, Hilal Yayınları, Ankara,1976, s. 51
88- Ali el-Kari, Cem'ul-Vesail fi Şerh'iş- Şemail, İstanbul, s. 96-97
89- Ebu Davud, Sünen, IV, 74, nu:4062
90- G.Ahmed Ziyaüddin, Ramuz El Hadis, 2. cilt, Gonca Yayınevi, İstanbul, 1997, 519/16
91- Et-Tirmizi İmam Ebu İ'sa Muhammed, Şemail-i Şerife, 1. cilt, Hilal Yayınları, Ankara, 1976, s. 58
92- İbn Adiyye el-Kamil; Huccetü'l İslam İmam Gazali, İhya'u Ulum'id-din, 3. cilt, Çeviri: Dr. Sıtkı Gülle, Huzur Yayınevi, İstanbul 1998, s. 679
93- İbn Adiyye el-Kamil; Huccetü'l İslam İmam Gazali, İhya'u Ulum'id-din, 3. cilt, Çeviri: Dr. Sıtkı Gülle, Huzur Yayınevi, İstanbul 1998, s. 679
94- Kütüb-i Sitte, Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, Prof. Dr. İbrahim Canan, 7. cilt, Akçağ Yayınları, Ankara, s. 208
95- Kütüb-i Sitte, Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, Prof. Dr. İbrahim Canan, 7. cilt, Akçağ Yayınları, Ankara, s. 208
96- Buhari, et-Tarih'ul-Kebir, I, 382, nu:1222
97- Buhari, el-Cami'us-Sahih, VII, 33; İbn Mace, Sünen, II, 1192, nu:3605
98- Nesai, Zinet 83, (8, 196), Prof. Dr. Ali Yardım, Peygamberimizin Şemaili, Damla Yayınevi, 3 Baskı, İstanbul, 1998, s. 119
99- Muvatta, Libas 1, (2, 910); Kütüb-i Sitte, Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, Prof. Dr. İbrahim Canan, 15. cilt, Akçağ Yayınları, Ankara, s. 64-65
100- Ebu Davud., Libas 8, (4037); Kütüb-i Sitte, Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, Prof. Dr. İbrahim Canan, 15. cilt, Akçağ Yayınları, Ankara, s.69
101- Et-Tirmizi İmam Ebu İ'sa Muhammed, Şemail-i Şerife, 1. cilt, Hilal Yayınları, Ankara, 1976, s. 85
102- Et-Tirmizi İmam Ebu İ'sa Muhammed, Şemail-i Şerife, 1. cilt, Hilal Yayınları, Ankara, 1976, s. 88
103- Sünen-i Tirmizi Tercümesi, Çeviren: Osman Zeki Mollamehmetoğlu, Yunus Emre Yayınevi, İstanbul, 3.cilt, s. 283
104- Et-Tirmizi İmam Ebu İ'sa Muhammed, Şemail-i Şerife, 1. cilt, Hilal Yayınları, Ankara, 1976, s. 94
105- Et-Tirmizi İmam Ebu İ'sa Muhammed, Şemail-i Şerife, 1. cilt, Hilal Yayınları, Ankara, 1976, s.98
106- Et-Tirmizi İmam Ebu İ'sa Muhammed, Şemail-i Şerife, 1. cilt, Hilal Yayınları, Ankara, 1976, s.99
107- Et-Tirmizi İmam Ebu İ'sa Muhammed, Şemail-i Şerife, 1. cilt, Hilal Yayınları, Ankara, 1976, s.154
108- Et-Tirmizi İmam Ebu İ'sa Muhammed, Şemail-i Şerife, 1. cilt, Hilal Yayınları, Ankara, 1976, s.155
109- Et-Tirmizi İmam Ebu İ'sa Muhammed, Şemail-i Şerife, 1. cilt, Hilal Yayınları, Ankara, 1976, s.114-117
110- Et-Tirmizi İmam Ebu İ'sa Muhammed, Şemail-i Şerife, 1. cilt, Hilal Yayınları, Ankara, 1976, s.157
111- Et-Tirmizi İmam Ebu İ'sa Muhammed, Şemail-i Şerife, 1. cilt, Hilal Yayınları, Ankara, 1976, s.158
112- G.Ahmed Ziyaüddin, Ramuz El Hadis, 2. cilt, Gonca Yayınevi, İstanbul, 1997, 541/1
113- G.Ahmed Ziyaüddin, Ramuz El Hadis, 2. cilt, Gonca Yayınevi, İstanbul, 1997, 541/2
114- Tirmizı'nin Şemail isimli kitabının tercümesinden; Prof. Dr. Ali Yardım, Peygamberimizin Şemaili, Damla Yayınevi, 3 Baskı, İstanbul, 1998, s. 66-67
115- Ahmed Cevdet Paşa, Kısas-ı Enbiya, IV. Cüz, Kanaat Matbaası, İstanbul 1331, s. 364-365; Prof. Dr. Ali Yardım, Peygamberimizin Şemaili, Damla Yayınevi, 3. Baskı, İstanbul, 1998, s. 51
116- Et-Tirmizi İmam Ebu İ'sa Muhammed, Şemail-i Şerife, 1. cilt, Hilal Yayınları, Ankara, 1976, s. 160
117- Et-Tirmizi İmam Ebu İ'sa Muhammed, Şe


Saat ve Tarih: 09:58 , 30/10/2008
Yorumlar (0) | Yorum Yaz | Baglantı

Peygamberimiz (sav)'in Şemail-i Şerifi-4

119- El Fevaid, Huccetü'l İslam İmam Gazali, İhya'u Ulum'id-din, 2. cilt, Çeviri: Dr. Sıtkı Gülle, Huzur Yayınevi, İstanbul 1998, s. 800
120- Ebu Davud, Huccetü'l İslam İmam Gazali, İhya'u Ulum'id-din, 2. cilt, Çeviri: Dr. Sıtkı Gülle, Huzur Yayınevi, İstanbul 1998, s. 800
121- Buhari, Huccetü'l İslam İmam Gazali, İhya'u Ulum'id-din, 2. cilt, Çeviri: Dr. Sıtkı Gülle, Huzur Yayınevi, İstanbul 1998, s. 800
122- Tırmizi; Huccetü'l İslam İmam Gazali, İhya'u Ulum'id-din, 2. cilt, Çeviri: Dr. Sıtkı Gülle, Huzur Yayınevi, İstanbul 1998, s. 800
123- Tırmizi; Huccetü'l İslam İmam Gazali, İhya'u Ulum'id-din, 2. cilt, Çeviri: Dr. Sıtkı Gülle, Huzur Yayınevi, İstanbul 1998, s. 800
124- G.Ahmed Ziyaüddin, Ramuz El Hadis, 2. cilt, Gonca Yayınevi, İstanbul, 1997, 521/4
125- G.Ahmed Ziyaüddin, Ramuz El Hadis, 2. cilt, Gonca Yayınevi, İstanbul, 1997, 545/4
126- G.Ahmed Ziyaüddin, Ramuz El Hadis, 2. cilt, Gonca Yayınevi, İstanbul, 1997, 545/5
127- İbn Sa'd Tabakat, I, 398-399; Mecme'uz Zevaid, VIII, 282; el-Metalib'ül-Aliye, IV , 25; Behcet'ül Mehafil, II, 254; Prof. Dr. Ali Yardım, Peygamberimizin Şemaili, Damla Yayınevi, 3. Baskı, İstanbul, 1998, s.280
128- Buhari, 1/503; Müslim, 2/257; İbn-i Kesir, Peygamberimizin Şemaili, Mucizeleri, Çelik Yayınevi, s. 46
129- İbn-i Kesir, Prof. Dr. Ali Yardım, Peygamberimizin Şemaili, Damla Yayınevi, 3 Baskı, İstanbul, 1998, s. 51
130- Ahmed Cevdet Paşa, Kısas-ı Enbiya, IV. Cüz, Kanaat Matbaası, İstanbul 1331, s.364-365
131- Beyhaki, Huccetü'l İslam İmam Gazali, İhya'u Ulum'id-din, 2. cilt, Çeviri: Dr. Sıtkı Gülle, Huzur Yayınevi, İstanbul 1998, s. 802
132- Ebbuşeyh, Huccetü'l İslam İmam Gazali, İhya'u Ulum'id-din, 2. cilt, Çeviri: Dr. Sıtkı Gülle, Huzur Yayınevi, İstanbul 1998, s. 803
133- G.Ahmed Ziyaüddin, Ramuz El Hadis, 2. cilt, Gonca Yayınevi, İstanbul, 1997, 552/7
134- Huccetü'l İslam İmam Gazali, İhya'u Ulum'id-din, 2. cilt, Çeviri: Dr. Sıtkı Gülle, Huzur Yayınevi, İstanbul 1998, s. 803
135- Ebuşşeyh, Huccetü'l İslam İmam Gazali, İhya'u Ulum'id-din, 2. cilt, Çeviri: Dr. Sıtkı Gülle, Huzur Yayınevi, İstanbul 1998, s. 803
136- G.Ahmed Ziyaüddin, Ramuz El Hadis, 2. cilt, Gonca Yayınevi, İstanbul, 1997, 552/11
137- Ebu Davud, III, 496-497, nu: 3840; Nesai, VII, 207-209; Prof. Dr. Ali Yardım, Peygamberimizin Şemaili, Damla Yayınevi, 3 Baskı, İstanbul, 1998, s. 219
138- G.Ahmed Ziyaüddin, Ramuz El Hadis, 2. cilt, Gonca Yayınevi, İstanbul, 1997, 552/5
139- G.Ahmed Ziyaüddin, Ramuz El Hadis, 2. cilt, Gonca Yayınevi, İstanbul, 1997, 549/1
140- Buhari ve Müslimde aynı anlamda rivayetler yer alır. Huccetü'l İslam İmam Gazali, İhya'u Ulum'id-din, 2. cilt, Çeviri: Dr. Sıtkı Gülle, Huzur Yayınevi, İstanbul 1998, s. 804
141- Haydar Hatipoğlu, Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları, 9. cilt, İstanbul 1983, s. 62
142- Haydar Hatipoğlu, Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi , Kahraman Yayınları, 9. cilt, İstanbul 1983, s. 70
143- Haydar Hatipoğlu, Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları, 9. cilt, İstanbul 1983, s. 209
144- Haydar Hatipoğlu, Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları, 9. cilt, İstanbul 1983, s. 213
145- Haydar Hatipoğlu,Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları, 9. cilt, İstanbul 1983, s. 73
146- G.Ahmed Ziyaüddin, Ramuz El Hadis, 2. cilt, Gonca Yayınevi, İstanbul, 1997, 521/15
147- Arızat'ül Ahzevi Şerhu Sünen'it Tirmizi, VIII, 89-90, Prof. Dr. Ali Yardım, Peygamberimizin Şemaili, Damla Yayınevi, 3 Baskı, İstanbul, 1998, s. 255,
148- Prof. Dr. Ali Yardım, Peygamberimizin Şemaili, Damla Yayınevi, 3 Baskı, İstanbul, 1998, s.261
149- G. Ahmed Ziyaüddin, Ramuz El Hadis, 2. cilt, Gonca Yayınevi, İstanbul, 1997, 521/17
150- G. Ahmed Ziyaüddin, Ramuz El Hadis, 2. cilt, Gonca Yayınevi, İstanbul, 1997, 521/18
151- Haydar Hatipoğlu, Sünen-i İbni Mace Tercemesi ve Şerhi, Kahraman Yayınları, 9. cilt, İstanbul 1983, s. 75
152- Konyalı Mehmed Vehbi, Tam Metni Sahih-i Buhari, 4. cilt, Üçdal Neşriyat, İstanbul 1993, s.64-65
153- İmam Gazali, İhya'u Ulum'id-din, 2. cilt, Huzur Yayınevi, İstanbul 1998, s.16
154- İmam Gazali, İhya'u Ulum'id-din, 1. cilt, Huzur Yayınevi, İstanbul 1998, s.295
155- Huccetü'l İslam İmam Gazali, İhya'u Ulum'id-din, 2. cilt, Çeviri: Dr. Sıtkı Gülle, Huzur Yayınevi, İstanbul 1998, s. 795-796

http://www.harunyahya.org/imani/hz_muhammed/hz_muhammed4.html#130


Saat ve Tarih: 09:55 , 30/10/2008
Yorumlar (0) | Yorum Yaz | Baglantı

<- SAYFAYI GERİ ÇEVİR | SAYFAYI İLERİ ÇEVİR ->



RADYO İSLAM