Allah'ın isimleri 99 taneden ibaret değildir. Âyet ve hadîslerde bu 99 isimlerden ayrı olarak Allah'a başka isimler de izâfe edilmiştir.
Allah'a izâfe edilen diğer bâzı isimler şunlardır:
el-Vâhid'in yerine el-Ehad, el-Kahhâr'ın yerine el-Kâhir, eş-Şekûr'un yerine eş-Şâkir; el-Kâfi, ed-Dâim, el-Münevver, es-Sıddık, el-Muhît, el-Karîb, el-Vitr, el-Fâtır, el-Allâm, el-Ekrem, el-Müdebbir, er-Refî', Zittavl, Zülmeâric, Zülfadl, el-Hallâk, el-Mevlâ, en-Nasîr, el-Gâlib, el-Hannân, el-Mennân...
Kur'ân-ı Kerîm'de Allah ism-i şerîfi 2800 defa zikredilmiştir. Allah isminden sonra Kur'an'da en çok zikri geçen isim, Rab ismidir. 960 yerde zikredilmektedir.
Rab isminden sonra, Kur'an'da en çok yer alan isimler ise; Rahmân, Rahîm ve Mâlik isimleridir. Fâtiha sûresinde "Allah" isminden sonra sıra ile zikredilen bu dört ism-i şerîfe, Cenâb-ı Hakk'ın Rubûbiyet Sıfatları adı da verilmektedir.
Terbiye etmek, büyütmek, yetiştirmek mânalarını ihtiva eden Rab kelimesinin asıl mânası: "Bir şey'i derece derece yükselterek, gayesi olan en mükemmele erişinceye kadar kollayan" demektir.
İsm-i A'zam Nedir?
Allah Teâlâ'nın Kur'an ve hadîs-i şerîflerde zikredilen isimlerinin en büyüğüdür.
İsm-i A'zam'ı, Allah, isimleri içinde gizlemiştir. Bunun da hikmeti, kullarının bütün Esmâ-i Husnâ'ya rağbetini sağlamak, kendisine bütün isimleriyle dua edilmesini te'min etmektir. İsm-i A'zam belli olsaydı, insanlar yalnızca o isimle dua ederler, diğer isimleri terkederlerdi. Çünkü İsm-i A'zam'ın Allah katında büyük bir değeri vardır. Bu isimle yapılan duaların mutlaka kabûl edildiği rivayet olunmuştur.
İsm-i A'zam'ın Esmâ-i Husnâ'dan hangi isim olduğu hakkında, İslâm âlimleri ayrı ayrı kanâatler ileri sürmüşlerdir. Büyük ekseriyetin kanâatı, İsm-i A'zam'ın, lâfza-i Celâl yani Allah ismi olduğudur. Hz. Ali Efendimize göre İsm-i A'zam tek isim değildir. Ferd, Hayy, Kayyûm, Hakem, Adl, Kuddûs'tan ibaret 6 isimdir.
İmam-ı A'zam'a göre, İsm-i A'zam, Hakem ve Adl olmak üzere iki isimdir. Gavs-ı A'zam'ın İsm-i A'zam'ı, Hayy ismidir. İmam-ı Rabbânî'ye göre de İsm-i A'zam, Kayyûm'dur.
Görüldüğü gibi İslâm büyükleri, İsm-i A'zam'ı farklı isimlerde bulmuştur. Belki de herbirinin hususi âlemine tecellî eden İsm-i a'zam değişik olmuştur.
Esmâ-i Husnâ içinde bir İsm-i A'zam olduğu gibi, her isim için de a'zamî bir mertebe vardır. Bâzan bir ismin a'zamî mertebesi, İsm-i A'zam ile karıştırılır; o isim a'zamî mertebedeki tecellîsi sebebiyle İsm-i A'zam sanılır. İsm-i A'zam'ın her âlime göre değişik olmasının bir sebebi de budur.
43- Hem namazı dosdoğru kılın, zekatı verin, rükû edenlerle birlikte siz de rükû edin.
2-BAKARA
83- Hani bir vakitler İsrailoğulları'ndan şöylece mîsak (kesin bir söz) almıştık: Allah'dan başkasına tapmayacaksınız, ana-babaya iyilik, yakınlığı olanlara, öksüzlere, çaresizlere de iyilik yapacaksınız, insanlara güzellikle söz söyleyecek, namazı kılacak, zekatı vereceksiniz. Sonra çok azınız müstesna olmak üzere sözünüzden döndünüz, hâlâ da dönüyorsunuz.
2-BAKARA
110- Siz namazı hakkıyle kılmaya bakın ve zekatı verin! Kendi nefsiniz için her ne hayır yaparsanız, Allah katında onu bulursunuz. Muhakkak ki, Allah bütün yaptıklarınızı görmektedir.
2-BAKARA
ve bütün peygamberlere iman edip, yakınlığı olanlara, öksüzlere, yoksullara, yolda kalmışa, dilenenlere ve esirleri kurtarmaya seve seve mal verirler. Namazı kılarlar, zekatı verirler. Bir de andlaştıkları zaman sözlerini yerine getirenler, hele sıkıntı ve hastalık durumlarında ve harbin şiddetli zamanında sabır ve kararlılık gösterenler var ya, işte doğru olanlar da bunlardır, korunanlar da bunlardır.
2-BAKARA
277- İman edip iyi işler yapan, namazı dosdoğru kılıp zekatı verenlerin Rabbleri katında elbette mükafatları vardır. Onlara hiçbir korku olmadığı gibi, onlar mahzun da olmazlar.
4-NİSA
77- Kendilerine, "Ellerinizi savaştan çekin, namazı kılın, zekatı verin" denilenleri görmedin mi? Üzerlerine savaş yazılınca hemen içlerinden bir kısmı insanlardan, Allah'tan korkar gibi, hatta daha çok korkarlar ve "Rabbimiz! Niçin bize savaş yazdın? Ne olurdu bize azıcık bir müddet daha tanımış olsaydın da biraz daha yaşasaydık?" derler. Onlara de ki: "Dünya zevki ne de olsa azdır, ahiret, Allah'a karşı gelmekten sakınan için daha hayırlıdır ve size kıl kadar haksızlık edilmez."
4-NİSA
162- Fakat onlardan ilimde derinleşmiş olanlar ve iman edenler, sana indirilene ve senden önce indirilenlere iman ederler. Onlar, namazı kılan, zekatı veren, Allah'a ve ahiret gününe iman edenlerdir. İşte onlara büyük bir mükafat vereceğiz.
5-MAİDE
12 - Allah, İsrailoğularından söz almıştı. İçlerinden on iki müfettiş göndermiştik... Allah şöyle demişti: " Ben, muhakkak sizinle beraberim. Namazı dosdoğru kıldığınız, zekatı verdiğiniz, peygamberlerime iman ettiğiniz
5-MAİDE
55- Sizin asıl dostunuz Allah'tır, O'nun Resulüdür ve namazlarını kılan zekatlarını veren ve rükû eden müminlerdir.
6-EN'AM
141- Asmalı ve asmasız (üzüm) bahçeleri, hurmaları, ürünleri çeşit çeşit ekinleri, zeytinleri ve narları, birbirine benzer ve benzemez biçimde yaratan O'dur. Her biri meyve verince meyvesinden yiyin, hasat günü de hakkını (zekat ve sadakasını) verin; ama israf etmeyin, çünkü O, israf edenleri sevmez.
7-ARAF
156- "Ve bize hem bu dünyada bir iyilik yaz, hem de ahirette. Biz gerçekten de tevbe edip senin hidayetine döndük." Buyurdu ki, azabım var, onu dilediğime isabet ettiririm, rahmetim de vardır , o ise her şeyi kaplamış ve kuşatmıştır. Onu da özellikle korunanlara, zekatını verenlere ve âyetlerimize inananlara mahsus kılacağım.
9-TEVBE
5- Şu haram aylar bir çıktı mı artık o müşrikleri nerede bulursanız öldürün, yakalayın, hapsedin ve bütün geçit başlarını tutun. Eğer tevbe ederler ve namaz kılıp zekatı verirlerse onları serbest bırakın. Muhakkak ki, Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.
9-TEVBE
11. Eğer tevbe ederler, namazı kılarlar, zekatı verirlerse dinde kardeşleriniz olurlar. Biz âyetleri, bilen bir kavme açıklarız.
9-TEVBE
18- Allah'ın mescidlerini, ancak Allah'a ve ahiret gününe inanan, namazı kılan, zekatı veren ve Allah'dan başkasından korkmayan kimseler imar ederler. İşte hidayet üzere oldukları umulanlar bunlardır.
19-MERYEM
31- "Beni, nerede olursam olayım mübarek kıldı. Hayatta bulunduğum müddetçe namaz kılmamı ve zekat vermemi emretti."
19-MERYEM
55- Ailesine ve çevresine namaz kılmayı ve zekat vermeyi emrederdi ve Rabbinin katında hoşnutluğa ermişti.
21-ENBİYA
73- Onları buyruğumuz altında (insanlara) doğru yolu gösterecek önderler kıldık. Kendilerine hayırlı işler yapmayı, namaz kılmayı, zekat vermeyi vahyettik. Onlar bize kulluk eden kimselerdir.
22-HAC
41- Onlar (o müminlerdir) ki, eğer kendilerini yeryüzünde iktidar mevkiine getirirsek namazı kılarlar, zekatı verirler, iyiliği emrederler ve fenalığı yasak ederler. Bütün işlerin sonu sırf Allah'a âittir.
22-HAC
78- Allah uğrunda gerektiği gibi cihad edin. Sizi o seçmiş, babanız İbrahim'in yolu olan dinde sizin için bir zorluk kılmamıştır. Daha önce ve Kur'ân'da, Peygamberin size şahid olması, sizin de insanlara şahid olmanız için, size müslüman adını veren O'dur. Artık namaz kılın, zekat verin, Allah'a sarılın. O sizin sahibinizdir. O ne güzel sahip ve ne güzel yardımcıdır!
23-MÜ'MİNUN
4- Onlar ki, zekat (vazifelerini) yerine getirirler,
24-NUR
37- Birtakım insanlar (Allahı tesbih ederler) ki, ne ticaret ne de alış veriş onları Allah'ı anmaktan, namaz kılmaktan ve zekat vermekten alıkoymaz. Onlar, kalplerin ve gözlerin allak bullak olduğu bir günden korkarlar.
24-NUR
56- Hem namazı kılın, zekatı verin ve peygambere itaat edin ki rahmete eresiniz.
27-NEML
3- Ki o (müminler) namazı dosdoğru kılarlar, zekatı verirler ve ahirete de kesin olarak iman ederler.
30-RUM
39- İnsanların malları içinde artsın diye verdiğiniz faiz, Allah yanında artmaz. Allah'ın rızasını dileyerek verdiğiniz zekata gelince, işte onlar, malları kat kat artmış olanlardır.
31-LOKMAN
4- Onlar, namazı kılarlar, zekatı verirler, âhirete de kesin olarak inanırlar.
33-AHZAB
33- Hem vakarınızla evlerinizde durun da önceki cahiliyet devrinde olduğu gibi süslenip çıkmayın. Namazı kılın, zekatı verin. Allah ve Resulü'ne itaat edin. Ey ehli beyt! Allah sizden kiri gidermek ve sizi tertemiz, pampak yapmak istiyor.
41-FUSSİLET
7- Onlar, zekatı vermezler, ahireti de inkâr ederler.
58-MÜCADELE
13. Gizli (özel) bir şey konuşmanızdan önce sadaka vermekten korktunuz da mı yerine getirmediniz? Fakat Allah da sizi affetti. Şu halde namazı kılın, zekatı verin, Allah'a ve Resulüne itaat edin. Allah, yaptıklarınızdan haberi olandır.
73-MÜZZEMMİL
20-Rabbin, senin gecenin üçte ikisinden daha azında, yarısında ve üçte birinde kalktığını, seninle beraber bulunanlardan bir topluluğun da böyle yaptığını biliyor. Gece ve gündüzü Allah takdir eder. O, sizin onu sayamayacağınızı bildi de sizi affetti. Bundan böyle Kur'ân'dan size ne kolay gelirse okuyun. Allah, içinizden hastalar, yeryüzünde gezip Allah'ın lütfunu arayan başka kimseler ve Allah yolunda savaşan daha başka insanlar olacağını bilmiştir. Onun için Kur'ân'dan kolayınıza geldiği kadar okuyun, namazı kılın, zekatı verin ve Allah'a güzel bir borç verin (Hayırlı işlere mal sarfedin). Kendiniz için gönderdiğiniz her iyiliği, Allah katında daha hayırlı ve sevapça daha büyük olarak bulacaksınız. Allah'tan bağış dileyin. Kuşkusuz Allah bağışlayandır, merhamet edendir.
98-BEYYİNE
5- Halbuki onlar, dini sadece Allah'a tahsis ederek, Allah'ı birleyerek, ancak Allah'a ibadet etmekle, namazı kılmakla ve zekatı vermekle emrolunmuşlardır. İşte dosdoğru din budur.
Hazreti Peygamber Efendimiz (s.a.v.), bir gün ashabına zekatın faydalarından bahsediyor:
-Zekat malınızı manevi bir kale ile muhafaza altına alır, buyuruyordu.
Yoldan geçmekte olan bir nasrani, bu sözleri duydu ve denemeye karar verdi;
Eve gitti nesi varsa zekatını ve sadakasını ayırdı; fakir fukaraya taksim etti.
Bu sıralarda onun bir ortağı ticaret maksadıyla sefere çıkmıştı.
Hristiyan:
- Eğer diyordu, Muhammed'in (s.a.v.) dediği doğru çıkarsa onun hak peygamber olduğuna karar verir ve dinini kabul ederim, yok eğer bu kadar mal; taksim ettiğim halde bir faidesi olmazsa, kılıcımı alır onunla harbederim diyordu.
Hristiyan, verdiği sadakanın neticesini beklerken ortağındasn bir metup aldı.
Mektupta:
- Malesef yolumuzu eşkiyalar kesti ve kervanda ne varsa her şeyi aldılar, deniyordu.
Hristiyan beyninden vurulmuşa döndü.
Kılıcı aldığı gibi Hazreti Muhammed'i (s.a.v.) öldürmek üzere yola çıktı.
Pür hiddet yoluna devam ederken ikinci bir mektup daha geldi ortağından.
Orda ise şöyle yazıyordu:
- Daha evvel size yazdığım mektup tamamen ters çıktı.
Bizim devenin biri sakatlanmış ve ben kervandan bir kaç yüz metre geri kalmıştım.
Önümdeki kervanın tamamen yağma edildiğini görünce mutlaka beni de yakalarlar diye sana birinci mektubu yazmıştım.
Fakat ne hikmetse beni görmeden çekip gittiler ve bizim malımız eşkiyalardan böylece kurtuldu.
Hiç müteessir olmayınız sağ salim yolumuza devam ediyoruz.
Adam ortağından bu haberi alınca, doğru Resulüllah'ın huzuruna varıp:
- Ya Resûlüllah! Bana İslamiyeti tarif et.
Senin söylediklerini denedim ve faidesini gözlerimle gördüm.
Artık Müslüman olmak istiyorum, der ve şehadet getitip Müslüman olur.
1/11/2008
-
HZ. HIZIR'DAN HZ. MEHDİ'YE LEDÜN İLMİ SAHİBİ ELÇİLER
HZ. HIZIR'DAN HZ. MEHDİ'YE LEDÜN İLMİ SAHİBİ ELÇİLER
Yüce Allah, Kuran'ın birçok ayetinde peygamberlerine ve bazı elçilerine özel ilimler lütfettiğini bildirmektedir. Gayb bilgisi, ilm-i ledün, hikmet ve anlatım çarpıcılığı gibi üstün ilimleri dilediği kullarına veren Rabbimiz, bu rahmetiyle tüm hayatları boyunca olduğu gibi, tebliğleri süresince de elçilerini desteklemiştir.
Allah, kimi zaman elçilerini, inkar edenlerin ve müşriklerin tuzaklarından korumak, kimi zaman da insanların imanına vesile olması için bazı peygamberlerine mucizeler lütfetmiştir. Kuran-ı Kerim'de, Allah'ın mucizelerle desteklediği peygamberlerin hayatları ve tebliğleri detaylı olarak haber verilmiştir. Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav), Hz. Musa, Hz. Davud, Hz. Süleyman, Hz. İbrahim ve Hz. İsa, Rabbimiz'in mucizeler bahşettiği mübarek elçilerinden bazılarıdır. Hz. İsa'nın beşikteyken konuşması, Hz. Musa'nın asasıyla denizi ikiye ayırması bu mucizelerden bazılarıdır.
Allah'ın peygamberlere lütfettiği mucizelerin yanı sıra elçilerine ve bazı mümin kimselere vermiş olduğu farklı ilimler de söz konusudur. Örneğin Peygamberimiz (sav)'in sahip olduğu gayb bilgileri (Rum Suresi, 1-4), Hz. Lut'un (Enbiya Suresi, 74), Hz. Zülkarneyn'in (Kehf Suresi, 91), Hz. Süleyman ve Hz. Davud'un (Neml Suresi, 16-17), Hz. İsa'nın (Al-i İmran Suresi, 49), Hz. Yusuf'un (Yusuf Suresi, 21), Hz. Yakup'un (Yusuf Suresi, 68), Hz. Musa'nın (Kasas Suresi, 14) ve Hz. Hızır'ın (Kehf Suresi, 65) (Kuran'da bu isim geçmemekte, ancak hadislerde bu mübarek kişinin Hz. Hızır olduğu bildirilmektedir) sahip oldukları ilimlerle ilgili olarak Kuran'da çeşitli bilgiler verilmektedir. Bunlar, diğer insanlardan farklı olarak, Allah'ın seçtiği kullarına lütfettiği ilimlerdir.
Burada öncelikle vurgulanması gereken, tüm ilimlerin sahibinin Yüce Allah olduğu ve bu ilimlerden dilediği kadarını dilediği kullarına öğrettiğidir. Bir kimsenin herhangi bir ilme sahip olması kendisinden değildir; Allah'ın o kişiye kaderinde bir ilim lütfetmesinin sonucudur. Meleklerin, ayette haber verilen "Sen yücesin, bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilgimiz yok. Gerçekten Sen, herşeyi bilen, hüküm ve hikmet sahibi olansın." (Bakara Suresi, 32) şeklindeki sözleri, bu gerçeği açık şekilde ifade etmektedir.
Yüce Allah, Kuran'ın birçok ayetinde peygamberlerine ve bazı elçilerine özel ilimler lütfettiğini bildirmektedir. Gayb bilgisi, ilm-i ledün, hikmet ve anlatım çarpıcılığı gibi üstün ilimleri dilediği kullarına veren Rabbimiz, bu rahmetiyle tüm hayatları boyunca olduğu gibi, tebliğleri süresince de elçilerini desteklemiştir.
Hadislerde, İslam alimlerinin çeşitli açıklamalarında ve İslam tarihi kaynaklarında, Hz. Hızır'ın dönem dönem peygamberlere ve Allah'ın salih kullarına yardımcı ve destekçi olduğuna yönelik bazı bilgiler yer almaktadır. (En doğrusunu Allah bilir.)
İLİM SAHİBİ ELÇİLER:
Hz. Süleyman'a verilen ilimler
Allah'ın ilim verdiği peygamberlerden biri Hz. Süleyman'dır. Hz. Süleyman'a verilen ilimler arasında rüzgarların emrine verilmesi, cinleri ve şeytanları kontrol edebilmesi, karıncaların konuşmalarını anlaması, kuş dilini bilmesi gibi pek çoğu daha önce kimseye nasip olmayan üstün ilimler bulunmaktadır. Allah, rüzgarı, Hz. Süleyman'ın emrine vermiş ve çeşitli işlerinde bir araç olarak kullanmasına imkan sağlamıştır:
"Süleyman için de, fırtına biçiminde esen rüzgara (boyun eğdirdik) ki, kendi emriyle, içinde bereketler kıldığımız yere akıp giderdi. Biz herşeyi bilenleriz." (Enbiya Suresi, 81)
Kuşların Hz. Süleyman'ın hizmetine verilmiş olması ve kendisine kuşların konuşma dilinin öğretildiği ise ayetlerde şöyle haber verilmiştir:
"Süleyman, Davud'a mirasçı oldu ve dedi ki: "Ey insanlar, bize kuşların konuşma-dili öğretildi ve bize her şeyden (bol bir nimet) verildi. Gerçekten bu, apaçık bir üstünlüktür." Süleyman'a cinlerden, insanlardan ve kuşlardan orduları toplandı ve bunlar bölükler halinde dağıtıldı." (Neml Suresi, 16-17)
Kuşların, diğer insanların duyamadığı özel bir dalga boyunda, kendilerine has bir konuşmaları vardır. Hz. Süleyman'a, bu özel frekanstaki konuşmayı anlayabilecek bir ilim verilmiştir. Bu, sebepler dahilinde teknolojik bir imkanla da olmuş olabilir. Hz. Süleyman, kuşların bu farklı frekanslardaki sesli iletişimini anlaması sayesinde onlara çeşitli emirler vermiş, kuşlar da onun bu emirlerini yerine getirmiş olabilirler. (En doğrusunu Allah bilir.)
Hz. Süleyman kuşları kimi zaman haber taşımada, kimi zaman da istihbarat toplamada kullanmış ve bu şekilde çok önemli sonuçlar elde etmiştir. Bu ilim, onun diğer ülkelerle iletişimini kolaylaştırmış, çok zor ulaşılabilecek bölgelere rahatlıkla ulaşmasına imkan vermiştir. (En doğrusunu Allah bilir.)
Allah'ın Hz. Süleyman'a lütfettiği bir diğer nimet de birtakım şeytan ve cinleri onun hizmetine vermesidir. Hz. Süleyman, emrine verilen cin ve şeytanları ordusunda, sanatsal çalışmalarında ve inşa faaliyetlerinde türlü görevler vererek kullanmıştır:
"... Onun eli altında Rabbinin izniyle iş gören bir kısım cinler vardı..." (Sebe Suresi, 12)
"... Onun için denizde dalgıçlık yapan ve bundan başka iş(ler) de gören şeytanlardan kimseleri de (emrine verdik)..." (Enbiya Suresi, 82)
Hz. Süleyman bu dalgıç şeytanları çok farklı görevlerde hizmetinde kullanmış olabilir. Şeytanlar istihbarat ya da askeri amaçlı görevler almış olabilecekleri gibi, bilimsel görevler de yapmış olabilirler. Örneğin Hz. Süleyman onları deniz altındaki zenginliklerin işlenerek, insanların hizmetine sokulması için gerekli araştırmaların yapılması gibi görevlerde kullanmış olabilir. (En doğrusunu Allah bilir.)
Hz. Süleyman'ın emrine şeytanların verilmesi, ona Allah'tan çok büyük bir lütuftur. Çünkü Allah, şeytanı imtihan ortamının bir parçası olarak yaratmış ve ona bu amaç doğrultusunda –geçici bir süre için- çeşitli imkanlar ve özellikler vermiştir.
Bu şekilde çeşitli bilgilere sahip olan bir varlığı emrinde bulundurmak, Hz. Süleyman'a hem diğer ülkelerle olan ilişkilerinde, hem de kendi ülkesini yönlendirmesinde çok büyük kolaylıklar sağlamış olabilir. (En doğrusunu Allah bilir.)
Allah, Hz. Süleyman'a büyük bir saltanat, benzeri görülmemiş bir zenginlik vermiş; üstün ilimler ile onu desteklemiştir. Hz. Süleyman da kendisine verilen zenginlik ve bu ilimler vesilesi ile büyük bir ordu ve güçlü bir devlet kurmuştur. Peygamberimiz (sav)'in hadislerinden, Hz. Süleyman'ın devletinin o dönemde yeryüzündeki en güçlü devlet olduğu anlaşılmaktadır.
HZ. SÜLEYMAN'IN YANINDAKİ KİTAPTAN İLMİ OLAN KİŞİ
Kuran'da Hz. Süleyman kıssasında, Sebe Melikesi'nin tahtının bir anda göz açıp kapayıncaya kadar Hz. Süleyman'ın huzuruna getirildiği bildirilir. Ayetlerde, tahtı getirenin 'Hz. Süleyman'ın yanında kitaptan ilmi olan biri' olduğu haber verilir:
"(Elçinin gitmesinden sonra Süleyman:) "Ey önde gelenler, onlar bana teslim olmuş (müslüman)lar olarak gelmeden önce, sizden kim onun tahtını bana getirebilir?" dedi.
Cinlerden ifrit: "Sen daha makamından kalkmadan, ben onu sana getirebilirim, ben gerçekten buna karşı kesin olarak güvenilir bir güce sahibim." dedi.
Kendi yanında kitaptan ilmi olan biri dedi ki: "Ben, (gözünü açıp kapamadan) onu sana getirebilirim." Derken (Süleyman) onu kendi yanında durur vaziyette görünce dedi ki: "Bu Rabbimin fazlındandır, O'na şükredecek miyim, yoksa nankörlük edecek miyim diye beni denemekte olduğu için (bu olağanüstü olay gerçekleşti). Kim şükrederse, artık o kendisi için şükretmiştir, kim nankörlük ederse, gerçekten benim Rabbim Gani (hiçbir şeye ve kimseye ihtiyacı olmayan)dır, Kerim olandır." (Neml Suresi, 38-40)
Dikkat edilirse, ayetlerde haber verilen bu kişinin 'madde nakli yapabilecek kadar' farklı bir ilme sahip olduğu görülmektedir. Taht, anında Hz. Süleyman'ın huzuruna getirilmektedir. Ayrıca Hz. Süleyman'ın bu olaydan sonraki sözleri, bunun Allah Katından verilen üstün bir ilimle gerçekleştirilmiş olağanüstü bir olay olduğunu göstermektedir. Bu kişi, kendisine ilim verilen bir mümin olabilir. (En doğrusunu Allah bilir.)
"Sizin İlahınız yalnızca Allah'tır ki, O'nun dışında İlah yoktur. O, ilim bakımından her şeyi kuşatmıştır." (Taha Suresi, 98)
Hz. Davud'a Verilen Hikmet ve Anlatım Çarpıcılığı
Yüce Allah, Hz. Süleyman gibi, Hz. Davud'a da birçok üstün ilim vermiştir. Hz. Süleyman'ın babası olan Hz. Davud, Allah'ın kendisine lütfettiği tüm gücü ve ilmi, Allah'ın emri olan İslam ahlakını en güzel şekilde tebliğ etmek ve bu yolla din ahlakını yaymak için kullanmıştır.
Hz. Süleyman'a lütfedilmiş olan kuşların konuşma dili Hz. Davud'a da öğretilmiştir. (Neml Suresi, 16) Bu ilmin yanı sıra Hz. Davud kendisine verilen anlatım çarpıcılığı vesilesiyle, tebliği süresince Allah'ın izniyle en hikmetli konuşma üslubunu kullanmıştır. Hz. Davud'a verilen bu ilim Kuran'da şöyle bildirilmiştir:
"Andolsun, Biz Davud'a Tarafımız'dan bir fazl (üstünlük) verdik. "Ey dağlar, onunla birlikte (Beni tesbih edip) yankıyla ses verin" (dedik) ve kuşlara da (aynısını emrettik). Ve ona demiri yumuşattık. "Geniş zırhlar yap, (onları) düzenli bir biçime sok ve hepiniz salih ameller yapın. Gerçekten Ben, sizin yaptıklarınızı görenim" (diye vahyettik)." (Sebe Suresi, 10-11)
"Onun mülkünü güçlendirmiştik. Ona hikmet ve anlatım çarpıcılığını vermiştik." (Sad Suresi, 20)
Yüce Allah, erginlik çağına eriştiğinde Hz. Yusuf'a hüküm ve ilim vermiştir. "Hüküm"den kasıt, hakim olma, Allah'ın kitabına uygun ve adaletli karar verebilme özelliğidir. İlim ise, kitabın bilgisi ya da öz bilgi diyebileceğimiz herşeyin iç yüzünün farkında olma bilgisi olabilir. (En doğrusunu Allah bilir.)
Hz. Hızır'a Lütfedilen İlim
Allah'ın Kuran'da "ilim sahibi" olarak bildirdiği Hz. Hızır (Kuran'da bu isim geçmemekte ancak hadislerde bu kişinin Hz. Hızır olduğu bildirilmektedir), "İlm-i ledün" adı verilen ilmin sahibi mübarek bir şahıstır. Allah'ın seçtiği kişilere vermiş olduğu özel bir ilim olan "İlm-i ledün" (bir başka ifadeyle "ilm-i batın") sahibi kişiler, Allah'ın verdiği ilham ile gaybın bilgisine sahip olan özel kişilerdir. Rabbimiz'in takdir ettiği kadarıyla, olayların gidişatını ve gelecekteki sonuçlarını önceden bilir, buna göre hareket ederler. Konuyla ilgili bir ayet şu şekildedir:
"Derken, Katımızdan kendisine bir rahmet verdiğimiz ve Tarafımız'dan kendisine bir ilim öğrettiğimiz kullarımızdan bir kulu buldular." (Kehf Suresi, 65)
Allah, Hz. Hızır'a Kendi Katından üstün bir ilim vermiştir. Kuran-ı Kerim'de Hz. Musa'nın Hz. Hızır ile buluştuğu, kendisiyle beraber bir yolculuğa çıktığı ve Rabbimiz'in Hz. Hızır'a vahyettiği ilimden faydalanmak istediği de detaylı olarak bildirilmiştir. (Kehf Suresi, 66) Hz. Hızır, Hz. Musa ile yolculuğa çıkmayı kabul ettikten sonra Hz. Musa'nın eğitimine vesile olacak birkaç olay yaşanmıştır. Hz. Musa, Hz. Hızır'ın sahip olduğu ilmi bilmemesi sebebiyle, Hz. Hızır'ın ilk anda hatalı ve garip gibi görünen bazı davranışlarını yadırgayarak ona bunların sebeplerini sormuş ve bazı yorumlarda bulunmuştur. Fakat ayrılacakları vakit Hz. Hızır'dan yaptıklarının asıl sebeplerini öğrenince, Hz. Hızır'ın bunları belirli hikmetlere yönelik olarak yaptığını anlamıştır. (Kehf Suresi, 78-82) Kuran'da Hz. Hızır'ın bu yolculuk sırasındaki davranışlarından biri şöyle bildirilir:
"Böylece ikisi yola koyuldu. Nitekim bir gemiye binince, o bunu (gemiyi) deliverdi. (Musa) Dedi ki: "İçindekilerini batırmak için mi onu deldin?
Andolsun, sen şaşırtıcı bir iş yaptın."" (Kehf Suresi, 71)
Bu olayda Hz. Hızır bir gemiyi delmiştir. Ancak bu gemiyi delmesinin çok önemli birkaç nedeni vardır. Kuran'da Hz. Hızır'ın bu davranışının sebebi de açıklanmaktadır:
"Gemi, denizde çalışan yoksullarındı, onu kusurlu yapmak istedim, (çünkü) ilerilerinde, her gemiyi zorbalıkla ele geçiren bir kral vardı." (Kehf Suresi, 79)
Hz. Hızır'ın bu davranışının hikmetlerini açıklamadan önce, onun merhametli karakteri üzerinde durmak gerekir. Hz. Hızır hemen yoksulların yardımına koşmuş, onların sıkıntı içine düşmelerini, zorba kimselerden zulüm görmelerini engellemek istemiştir. Bu hareketi onun, yoksul ve ihtiyaç içinde olanlara karşı şefkatli ve merhametli karakterini ortaya koymaktadır. Allah'ın Rahman ve Rahim sıfatları Hz. Hızır üzerinde yoğun bir şekilde tecelli etmektedir. Bu, müminleri inkarcılardan ayıran üstün bir özelliktir.
Hz. Hızır'ın gemiyi delişinde de çok büyük bir akıl, feraset, basiret ve ileri görüşlülük hemen dikkati çekmektedir. Çünkü gemiyi makul ölçülerde ve tekrar tamir edildiğinde kolayca kullanılabilecek şekilde tahrip etmiştir. Böylece gemiyi gören kişi kusurlu zannedecek ve el koymaktan vazgeçecektir. Ancak zorba kişilerin mallarını gasp etme tehlikesi ortadan kalktıktan sonra gemi sahipleri gemiyi kolaylıkla yeniden tamir edip, kullanabilecek hale getireceklerdir.
Yolculukları sırasında bunun gibi hikmetli birkaç olay daha yaşayan Hz. Musa, Hz. Hızır ile buluşmasında Allah'ın izniyle çok önemli ve hikmetli bir eğitim almış, Hz. Hızır'ın, üstün ve güçlü olan Yüce Rabbimiz'in dilemesiyle bazı gayb bilgilerine sahip özel bir insan olduğuna şahitlik etmiştir.
Tüm bunların yanı sıra hadislerde, İslam alimlerinin çeşitli açıklamalarında ve İslam tarihi kaynaklarında, Hz. Hızır'ın dönem dönem peygamberlere ve Allah'ın salih kullarına yardımcı ve destekçi olduğuna yönelik bazı bilgiler de yer almaktadır. (En doğrusunu Allah bilir.)
Hadislerde, İslam alimlerinin çeşitli açıklamalarında ve İslam tarihi kaynaklarında, Hz. Hızır'ın dönem dönem peygamberlere ve Allah'ın salih kullarına yardımcı ve destekçi olduğuna yönelik bazı bilgiler yer almaktadır.
(En doğrusunu Allah bilir.)
Hz. Yusuf ve Sözlerin Yorumu
Kuran'da Hz. Yusuf ile ilgili birçok ayet bulunmakta, onun ihlas sahibi, güçlü, basiretli, seçkin, hayırlı bir kişi olduğu ve kendisine sözlerin yorumu öğretilerek ilim sahibi kılındığı bildirilmektedir. Hz. Yusuf'a lütfedilen ilim Kuran'da şöyle haber verilir:
"…Ona sözlerin yorumundan (olan bir bilgiyi) öğrettik. Allah, emrinde galib olandır, ancak insanların çoğu bilmezler." (Yusuf Suresi, 21)
Ayrıca sözlerin yorumunu öğretmenin yanı sıra Yüce Allah, erginlik çağına eriştiğinde Hz. Yusuf'a hüküm ve ilim de vermiştir:
"Erginlik çağına erişince, kendisine hüküm ve ilim verdik. İşte Biz, iyilik yapanları böyle ödüllendiririz." (Yusuf Suresi, 22)
Ayette geçen "hüküm"den kasıt, hakim olma, Allah'ın kitabına uygun ve adaletli karar verebilme özelliğidir. İlim ise, kitabın bilgisi ya da öz bilgi diyebileceğimiz herşeyin iç yüzünün farkında olma bilgisi olabilir. (En doğrusunu Allah bilir.)
Kuran'da Hz. Yusuf'un kendisine öğretilen sözlerin yorumunu, bir iftira sonucu zindana atıldığında zindan arkadaşlarının rüyalarını yorumlarken kullandığı şu şekilde bildirilir:
"Onunla birlikte iki genç de zindana girmişti. Biri: "Ben (rüyamda) kendimi şarap sıkıyorken gördüm." dedi. Öbürü: "Ben de kendimi başımın üstünde ekmek taşıyorken gördüm; kuş da ondan yemekteydi" dedi. "Bunun yorumundan bize haber ver. Doğrusu biz seni, iyilik yapanlardan görmekteyiz." (Yusuf Suresi 36)
"Ey zindan arkadaşlarım, ikinizden biri efendisine şarap içirecek, diğeri ise asılacak, kuş onun başından yiyecek. İşte hakkında fetva istemekte olduğunuz iş (artık) olup bitmiştir." İkisinden kurtulacağını sandığı kişiye dedi ki: "Efendinin katında beni hatırla." Fakat şeytan, efendisine hatırlatmayı ona unutturdu, böylece daha nice yıllar (Yusuf) zindanda kaldı." (Yusuf Suresi, 41-42)
Zindandaki bu iki kişiden kurtulan kişi, uzun yıllar sonra hükümdarın, gördüğü bir rüyanın yorumunu istemesi üzerine Hz. Yusuf'u hatırlamış ve bu rüyayı yorumlaması için ona gitmiştir. Bu olay üzerine Hz. Yusuf hükümdarın rüyasını yorumlamış ve Allah'ın lütfettiği bu ilim ve üstün ahlakı vesilesiyle zindandan kurtularak Mısır'ın hazinelerinin başına geçirilmiştir.
Yüce Allah, erginlik çağına eriştiğinde Hz. Yusuf'a hüküm ve ilim vermiştir. "Hüküm"den kasıt, hakim olma, Allah'ın kitabına uygun ve adaletli karar verebilme özelliğidir. İlim ise, kitabın bilgisi ya da öz bilgi diyebileceğimiz herşeyin iç yüzünün farkında olma bilgisi olabilir. (En doğrusunu Allah bilir.)
Hz. Yakup'un Sahip Olduğu İlim
Hz. Yakup, tevekkülü ve her an Allah'ı hatırlatan tavrı ile örnek olmuş kamil iman sahibi mübarek bir mümindir. Rabbimiz, "…Gerçekten o (Hz. Yakup), kendisine öğrettiğimiz için bir ilim sahibiydi. Ancak insanların çoğu bilmezler." (Yusuf Suresi, 68) ayetiyle birçok elçisine olduğu gibi Hz. Yakup'a da Katından bir ilim verdiğini bildirmiştir.
Kuran'da Hz. Yakup'un sahip olduğu ilimlerle ilgili olarak bildirilen örneklerden biri, yakın çevresi tarafından uzun yıllar önce öldüğü düşünüldüğü halde, Allah'ın kendisine verdiği ilim üzere oğlu Hz. Yusuf'un, yaşadığını bilmesidir. Bu durum ayetlerde şöyle bildirilir:
"Oğullarım, gidin de Yusuf ile kardeşinden (duyarlı bir araştırmayla) bir haber getirin ve Allah'ın rahmetinden umut kesmeyin. Çünkü kafirler topluluğundan başkası Allah'ın rahmetinden umut kesmez." (Yusuf Suresi, 87)
Hz. Yakup'un Hz. Yusuf'un yaşadığından bu derece emin olmasının bir nedeni Allah'ın kendisine vermiş olduğu özel bir ilim olabilir. (En doğrusunu Allah bilir.) Nitekim Hz. Yusuf'un yanına, onun Hz. Yusuf olduğunu bilmeden giden ve daha sonra bunu öğrenen kardeşleri Hz. Yakup'a, Hz. Yusuf'un gönderdiği gömleği götürürler. Bu olay karşısında Hz. Yakup'un tavrı ayetlerde şöyle bildirilmiştir:
"Bu gömleğimle gidin de, babamın yüzüne sürün. Gözü (yine) görür hale gelir. Bütün ailenizi de bana getirin." Kafile (Mısır'dan) ayrılmaya başladığı zaman, babaları dedi ki: "Eğer beni bunamış saymıyorsanız, inanın Yusuf'un kokusunu (burnumda tüter) buluyorum." "Allah adına, hayret" dediler. "Sen hala geçmişteki yanlışlığındasın." Müjdeci gelip de onu (gömleği) onun yüzüne sürdüğü zaman, gözü görür olarak (sağlığına) dönüverdi. (Yakup) Dedi ki: "Ben, size bilmediğinizi Allah'tan gerçekten biliyorum demedim mi?" (Yusuf Suresi, 93-96)
Yukarıdaki ayetlerde bildirildiği gibi ailesi, Hz. Yakup'un oğluna olan hasretinden dolayı yanlış bir tavır içinde olduğunu zannetmiştir. Onların bu düşüncesinin hatırlattığı hikmetli bir ders vardır: Olayları sadece zahirine yani dış görünüşüne ve sebeplere göre değerlendirmek her zaman doğru olmayabilir. Çünkü Allah, Kuran'da kimi zaman özel olarak verilen ilimle yapılan hareketlerden söz etmiştir. Allah, Hz. Yakup'un ilim sahibi bir kul olduğunu bildirmiştir. Sahip olduğu bu ilim dolayısıyla gösterdiği tavrı ailesi anlayamamış, yüzeysel bir bakış açısıyla yaklaşarak onun yanlışlık içinde olduğunu sanmışlardır.
Burada dikkati çeken başka bir nokta da Hz. Yusuf'un da önceden söylediklerinin gerçekleşmiş olmasıdır. Onun gömleğini babasının yüzüne sürdüklerinde babasının rahatsızlığı ortadan kalkmış, gözleri tekrar görmeye başlamıştır. Böylece Hz. Yakup sağlığına kavuşmuştur. Bu da, her ikisinin de ilim sahibi kullar olduklarını göstermektedir.
Dünya imtihan yeridir ve Allah yaratılış gayesine uygun olarak insanları hidayete sevk etmek için salih kullarına değişik yetenek ve ilimler vermektedir. Geçmişte peygamberlerde olduğu gibi ahir zamanda ikinci kez yeryüzüne gelecek olan Hz. İsa'nın ve yine bu dönemde geleceği bildirilen Hz. Mehdi'nin de benzer ilimlere sahip olması kuvvetle muhtemeldir.
Ahir Zamanın Kutlu Şahsı Hz. Mehdi'ye Verilen Üstün İlimler
Daha önce değindiğimiz gibi Yüce Allah, Hz. Süleyman'a çeşitli ilimler lütfetmiştir. Hadislerde ve İslam alimlerinin izahlarında, Hz. Mehdi'nin de Hz. Süleyman gibi çok özel ilimlere sahip olacağı bildirilmektedir. Peygamberimiz (sav)'in hadislerinde Hz. Mehdi'nin, Hz. Süleyman gibi kuşların ve diğer canlıların dilini bileceği ve insanların yanı sıra cinler üzerinde de hakimiyeti olacağı şu şekilde haber verilmektedir:
Hz. Mehdi'nin sahip olacağı bu ilmin "Ledün ilmi" olması muhtemeldir. Daha önce de incelediğimiz gibi, Kehf Suresi'nde Hz. Musa ile Hz. Hızır arasında geçen kıssada da benzer bir ilim bildirilmektedir.
Ledün ilmine vakıf olan kişi, sırları Allah'ın izin verdiği ölçüde keşfedeceği gibi, bu kişinin çeşitli İlahi sırlardan da haberi olur.3 Bu ilme sahip olan Hz. Hızır'ın kıssasının Kehf Suresi'nde anlatılması dikkat çekicidir. Çünkü bu surede anlatılan diğer iki kıssa olan Ashab-ı Kehf ve Zülkarneyn kıssalarının, Hz. Mehdi ile olan yakın ilgisine Peygamberimiz (sav) çeşitli hadisleriyle dikkat çekmiştir. Hz. Musa ve Hz. Hızır kıssasının da özellikle yine bu surede yer alması, aralarında geçen olayların yukarıdaki hadislerde olduğu gibi Hz. Mehdi ile yakından ilgisi olabileceğine, ayrıca Hz. Hızır'ın ilminin Hz. Mehdi'de de bulunabileceğine bir işaret olabilir. (En doğrusunu Allah bilir.) Büyük İslam alimlerinden Muhyiddin Arabi açıklamalarında Hz. Mehdi'nin 9 özelliğini saymaktadır. Dikkat edilirse bunlar arasında hikmet, anlayış, ledün gibi, vehbi ilme ait özellikler yer almaktadır.
Muhyiddin Arabi'nin bu açıklamaları şu şekildedir:
"1. Basiret sahibi olması
2. İlahi Kitabı anlaması
3. İlahi Kelam'ın manasını bilmesi
4. Tayin edeceği kimselerin hal ve hareketlerini bilmesi
5. Öfkelendiğinde bile merhamet ve adaletten ayrılmaması
6. Varlıkların sınıflarını bilmesi
7. İşlerin girift taraflarını bilmesi
8. İnsanların ihtiyacını iyi anlaması
9. Bilhassa kendi zamanında ihtiyaç hissedilen gaibi ilimlere vukufu bulunması (vakıf olması). Çünkü ancak o sayede yeni yeni zuhur edilecek meseleleri halledebilir." 4
Cifr (Ebced) İlmini Bilmesi
Hz. Mehdi'nin vehbi ilme ait bir başka özelliği de, Allah'ın izniyle ebced hesabını ve ona ait sırları bilmesidir. Taşköprülüzade Ahmet Efendi Mevzuatu'l-Ulum isimli eserinde (11/246), Hz. Mehdi'nin cifr ilmine vakıf olacağını şöyle bildirmiştir:
"Bazıları dediler ki, bu kitabı kemal-i vukuf (olgunluğa ulaşmış) ahir zamanda hurucu muntazar Hz. Mehdi'nin (çıkışı beklenen Hz. Mehdi'nin) hurucuna mevkuftur ki (çıkışına atfedilmiştir ki), onlar cifr ilmine vakıf ve sırlarına arif olurlar (bilirler). Kitab-ı enbiyayı salifeden dahi bu ilim varid olmuştur. (Bu ilim, geçmiş peygamberlere verilen kitaplardan ulaşmış bir ilimdir.)" 5
"O (Mehdi), doğrulanmış, kuş ve bütün hayvanların dillerini bilen biridir. Onun için adaleti, bütün insanlar ve cinlerce kabul edilecektir." 1
"O, kimsenin bilemediği gizli bir gücün sahibi olduğu için kendisine Mehdi denilmiştir."2
SONUÇ
Yazı boyunca bir kısmına yer verdiğimiz Kuran'da bildirilen ilim sahibi kişilerin ortak noktası, kendilerine lütfedilen ilimleri her zaman Allah yolunda kullanmalarıdır. Tarih boyunca tüm elçiler "Sizin İlahınız yalnızca Allah'tır ki, O'nun dışında İlah yoktur. O, ilim bakımından her şeyi kuşatmıştır." (Taha Suresi, 98) ayetiyle bildirildiği üzere, üstün ilim sahibi olanın yalnızca Allah olduğunu bilerek tebliğ görevlerini yerine getirmişlerdir.
Allah'ın izniyle içinde bulunduğumuz ahir zamanda zuhur edecek kutlu şahıslar olan Hz. İsa ve Hz. Mehdi de, sahip oldukları tüm ilimleri en hikmetli şekilde kullanacak ve İslam ahlakının dünya hakimiyetine ve böylece adaletin, barışın, refahın ve dostluğun hakim olduğu Altınçağ'a vesile olacaklardır.
Kuran ahlakının tüm yeryüzüne hakim olmasına vesile olacak, Müslümanlar arasında büyük bir birlik sağlayacak böylesine kutlu elçilere zemin hazırlamak ve onlara yardımcı olmak Müslümanların önemli bir görevidir. Hz. İsa ve Hz. Mehdi gibi mübarek şahısların yakınlarından olabilmek, onlara destek olabilmek, tüm insanlara yönelik hayırlı faaliyetlerinde onlara yardımcı olabilmek bütün inananlar için büyük bir nimet ve şereftir.
Hz. Süleyman'ın Yanındaki 'Kitaptan İlmi Olan Kişi'
Kuran'da Hz. Süleyman kıssasında, Sebe Melikesi'nin tahtının bir anda göz açıp kapayıncaya kadar Hz. Süleyman'ın huzuruna getirildiği bildirilir. Ayetlerde, tahtı getirenin 'Hz. Süleyman'ın yanında kitaptan ilmi olan biri' olduğu haber verilir:
"(Elçinin gitmesinden sonra Süleyman:) "Ey önde gelenler, onlar bana teslim olmuş (müslüman)lar olarak gelmeden önce, sizden kim onun tahtını bana getirebilir?" dedi.
Cinlerden ifrit: "Sen daha makamından kalkmadan, ben onu sana getirebilirim, ben gerçekten buna karşı kesin olarak güvenilir bir güce sahibim." dedi.
Kendi yanında kitaptan ilmi olan biri dedi ki: "Ben, (gözünü açıp kapamadan) onu sana getirebilirim." Derken (Süleyman) onu kendi yanında durur vaziyette görünce dedi ki: "Bu Rabbimin fazlındandır, O'na şükredecek miyim, yoksa nankörlük edecek miyim diye beni denemekte olduğu için (bu olağanüstü olay gerçekleşti). Kim şükrederse, artık o kendisi için şükretmiştir, kim nankörlük ederse, gerçekten benim Rabbim Gani (hiçbir şeye ve kimseye ihtiyacı olmayan)dır, Kerim olandır." (Neml Suresi, 38-40)
Dikkat edilirse, ayetlerde haber verilen bu kişinin 'madde nakli yapabilecek kadar' farklı bir ilme sahip olduğu görülmektedir. Taht, anında Hz. Süleyman'ın huzuruna getirilmektedir. Ayrıca Hz. Süleyman'ın bu olaydan sonraki sözleri, bunun Allah Katından verilen üstün bir ilimle gerçekleştirilmiş olağanüstü bir olay olduğunu göstermektedir. Bu kişi, kendisine ilim verilen bir mümin olabilir. (En doğrusunu Allah bilir.)
KAYNAKLAR:
1 Kıyamet Alametleri, Berzenci, s. 188
2 Kitab-ül Burhan Fi Alameti-il Mehdiyy-il Ahir Zaman
3 TÜR-DAV, Büyük Lugat , 558)
4 Kıyamet Alametleri, 189
5 Mehdilik ve İmamiye, İbrahim Süleymanoğlu, s. 252
Kalbin hakiki sahibi ile buluşma hali, ilâhi yardımdan sonra güzel bir terbiye ile mümkündür. İnanmalı, arzulamalı ve yoluna girmelidir. Yüce Allah'ın sevgi ve rahmeti kimseden esirgenmiş değildir. Yeter ki kulun gerçek tercihi Yüce Allah olsun. Ondan sonrası kolay.
Kalbe manevi ilaç veren arifler, "bizim işimiz çözüp bağlamaktır" derler. Onlar kalbi haram arzulardan ve dünyadan çözüp, Yüce Allah'a bağlarlar. Yani insanı Allah adamı yaparlar. Maksat mürşid değil, irşattır. İrşat, terbiye olmak ve Yüce Allah'ın rızasına ulaşmaktır.
Büyük veli Şahı Nakşibend k.s. irşadın seyrini ve sonucunu şöyle anlatır:
"Bizler, Allahu Tealâ'ya ulaşmada bir vasıtayız. Bizden kesilip asıl maksada, Cenab-ı Hakk'a bağlanmak gerekir. Gerçek mürşidlerin yolu budur. Allahu Tealâ'ya vasıl olan arifler, diğer insanlara bu işte rehberlik ederler. Onlar bu yolun çocuklarını önce hakikat beşiğine yatırıp sıkıca bağlarlar. Vuslata kadar onları terbiye sütü ile beslerler. Cenab-ı Hakk'a vuslat hasıl olunca bu takip ve terbiye işini keserler. Müritleri Allahu Tealâ'nın huzurunda kabul görüp, mahrem daireye girdikten sonra aradan çıkarlar. Artık bundan sonra müritler arada bir vasıta olmaksızın Allahu Tealâ'dan ilim ve feyz alacak hale gelmişlerdir. Buna güç yetirebilirler.
İşte bu hale ulaşmak bir mürşid ile mümkündür. Böyle bir hali elde eden kimse, sonsuz bir ömür bulsa ve bütün ömrünü bu nimete şükür için harcasa, yine de bu nimetin şükrünü yerine getirmiş olamaz. Hakk'a yakın olmak lazım; halka değil…" (Ahmed Sıddıkî, Şah-ı Nakşibend)
Şükredilecek bu nimetin ne kadar kıymetli olduğunu gösteren bir örnek de şöyle:
Hacegân yolunun büyüklerinden Mevlâna Hüsameddin Buharî k.s.'nin babası Hamidüddin Şaşî rh.a. vefat döşeğinde idi. Bu zat büyük alimlerdendi. Şah-ı Nakşibend'le aynı dönemde yaşamıştı. Ona büyük hürmeti, sevgi ve saygısı vardı. Fakat o kalp doktoruna teslim olup seyr u sulûk terbiyesi almamıştı. Kendi ilim ve tedbiri ile yetinmişti. Zahiren helal ve harama dikkat etmiş, farzları yapıp, haramlardan kaçınmış, fakat kalbine pek eğilmemişti. Oğlu Hüsameddin Buharî k.s. ise Emir Hamza k.s. Hazretleri'nin irşatta halifesi idi. Hamidüddin Şaşî vefat anında sıkıntı ve ızdıraba düştü. Oğlu ve dostları baş ucunda idiler. Bir ara oğlu:
- Baba ne haldesin? diye sordu. Babası:
- Benden şu anda kalb-i selim istiyorlar. O da bende yoktur. Nasıl elde edileceğini de bilmiyorum! dedi. Hüsameddin Buharî babasına:
- Sakin olun, kalbinizi bana bırakın. Selim kalbin ne olduğunu anlayacaksınız, dedi ve derin bir murakabeye daldı.
Bir saat kadar öyle kaldı. O anda Cenab-ı Hakk'a yönelip babasını bu ızdırap ve endişeden kurtaracak ilâhi rahmet ve sekinet istedi. Orada bulunan diğer müminler de dua ettiler. Gözlerini açtığında, babasının yüzüne bir nur ve huzur inmişti. Kalbi dünyadan ayrılık, yalnızlık ve ölüm endişesinden kurtulmuş, Allah ile huzur bulmuştu. İnen rahmet ve sekinet ile mutmain olmuştu. Bu arada gözlerini açtı, bulduğu huzurun sevincini ve kaçırdığı fırsatın hasretini şöyle dile getirdi:
-Oğlum! Allah sana bol mükafat versin. Meğer bize lazım olan iş, bütün ömrümüzü bu kalbi elde etme yolunda harcamak imiş. Fakat ne yazık ki ömrümü başka türlü zayi ettim, dedi.
Ne mutlu bu babaya ki, salih evladının dua ve gözyaşı bereketi ile Yüce Allah'ın rahmetine kavuştu, huzur içinde dünyadan göçtü. (Reşahat)
Rasulullah s.a.v. Efendimiz'in sık sık yaptığı gibi, biz de dua edelim, O'nun duasına amin diyelim:
"Ey kalpleri istediği tarafa çeviren Allahım! Kalbimi dininde sabit tut. Senden sevgini isterim. Bana, sevdiklerini ve sevgine götürecek amelleri sevdir…"
Ey yerleri ve gökleri, dağları ve denizleri ile bütün kâinatın ve kâinatta bulanan bütün mevcûdâtın sahibi Yüce Rabbimiz!
Huzuruna diz çöktük, el açtık, boyun büküp Senden rahmet, Senden merhamet ve Senden lütuf ve ihsan dilemeye geldik...
Bu aciz kullarının dualarını dergâh-i izzetinde kabul eyle;
Ey her şeye kadir olan Rabb-i Rahimimiz!
Ey ezel ve ebed sultanı Yüce Hâlikımız!
Senin dergâhından daha büyük bir dergâh yok ki, oraya varalım...
Senin huzurundan daha yüce huzur yok ki, oraya duralım...
Ve Senin kapından daha yüce kapı yok ki, onu çalalım...
Çaresiziz, bîtabız, âciz ve perişanız;
Yâ Erhâmerrahimin! Sana sığındık, Sana güvendik, sabır ve tevekkülle Sana yöneldik. Bizi şaşırtma. Bizi yanlış yol ve hareketlere sapmaktan muhafaza eyle. Serden uzak, hayra yakin eyle ALLAH'IM!
24/6/2008
-
Ey Gönlümüzün Gülü, Ey Nur'dan Sevgili
Salat ü selam ı yayalım.Eşe, dosta, tanıdığımız kim varsa(hatta tanımadıklarımız dahil) haberdar edelim. Öteler boyutlu bu hayrı onlarla da paylaşalım. Dünyayı gül bahçesine döndürelim. Günümüzün problemleri , zulümdeki kardeşlerimizin yüreklerine umut ümidiyle Gül kokuları yayılsın dört bir yana...
Öyle bir hediye sunalım ki Efendimiz(SAV)'in buna mukabele ettiğini yüreklerimizde hissedelim inşaallah...
Kim ne kadar okuyabilecekse yada ne kadar dağıtabilecekse inşaallah sayımızı özelden yada bu sayfadan bildirirseniz takip açısından kolay olacaktır...Önemli olan yürekten anış onu, belki sayılara takılmamak gerek ama ne kadar kişiye ulaşabiliyoruz bunu anlayabilmek...
Rabbim cümlemizi salavâtın özüne ulaşıp, Peygamber ahlâkıyla ahlaklanmayı, O'nun 23 yıllık nübüvvet hayatından lâyıkı vechile hisseler almayı ihsan eylesin!.. (Âmin)
"Allâh ve melekleri Peygamber'e çokça salât ederler. Ey mü'minler! Siz de O'na çokça salât getirin ve tam bir teslimiyetle selâm verin."
(el-Ahzâb, 56)
Bize yönelen, başa gelecek musibet ve felaketlerden dolayı,
Şefaati umulan gerçek sevgili o..
Ey Yüce Mevlâm! Ebedî ve dâimî olarak,
Bütün mahlûkatın en hayırlısı olan Habîbine salât-u selam olsun!”
Biz dikenlerdik aslında.
Yalnız bir gül hatırına bu bahçeye vardık.
Gül-ü Muhammed’in (s.a.) yüzünde buluştuk.
BİZDEN PEYGAMBERİMİZE(SAV)
Ey Gönlümüzün Gülü, Ey Nur'dan Sevgili zerreler adedince Salât ve Selam olsun sana...
Kıpırtısız bir boşluğa koyarsın alnını günde beş vakit. Secdenin alnını nereye değdirdiğinden habersizsin. Gösterişsiz bir yöne dönersin yüzünü; ışıktan yolları yoktur şehrin kıblesinin. Kıblenin yüreğini nereye götürdüğünü bilmiyorsun. Suskun bir duvarın dibinde oturur gibisin her tahiyyatta... Selâmının kimleri neşelendirdiğini tahmin edemiyorsun, aldığın selâmların sıcağını hissedemiyorsun. Adını bilmediğin bir deniz kıyısında yürür gibisin. Yüzünü görüyorsun sadece mavinin; derindeki incilerin pırıltısına dokunamıyorsun. Terazinin bu kefesindesin; varlığını inceltirken rükûlarda, karşı kefede neyi biriktirdiğini bilmiyorsun. Şimdilik hece hece tutunduğun duanın gölgesinin haber verdiği ışıktan nasibin pek az. Dudaklarını ıslatan abdest suyunun her bir damlasının dudaklarını hangi billur pınarlara değdirdiğini fark etmiyorsun.
Umutlarını namazların ipeğine tane tane dizdiğini bil de sevin dostum. Namazın uçuruma atılmış en güzel gülündür senin. Namaz gülünün bin bahar olup içinde yankılandığını bil de sevin.
Bir namazı kaçırmış olmanın o hüznü yok mu? Hiç olmazsa onu al yedeğine? Sana müşfik bir vaize olsun…Pişmanlık değil midir bizi en çok büyüten? Yüzü yerde pişmanlıklarının kalbine attığı sızıları kaybetme lütfen.. Bu bize lazım.. Hep lazım.. İncelmiş duygularımızın izinde yürüyelim hep... İçimizdeki hüzün yol göstersin bize. Kırık kalbimiz, bükük boynumuz Rabbimizin rahmet dergâhına bitiştirsin secdemizi. Göz yaşlarımız rahmetin kucağına akıtsın yakarışlarımızı.
“Din sadeliktir” der peygamberimiz [asm].. Bu zamanda beş vakit namazı bir kenara koyup, aradaki vakitleri de namaz beklentisi içinde yaşaman yeter... Tesbihatını yapabildiğin kadar yap; “subhanallah”ı, “elhamdulillah”ı, “allahuekber”i dilinden kalbine indirmeye çalış. Sakın telaşlanıp kendini altından kalkılmaz dil kalabalıklarına, binlerce binlerce ezbere mahkûm etme daha baştan… Önce durul, namazın sükûnetini dinle...
Çevreni temiz tut
Çevreni temizle. Namaza kalktığın zaman, yeryüzünün bütün gürültülerini sustur, işleri durdur, yollardan ayrıl, kenara çekil. Ruhunun yanına park et, kalbinin ahengsiz çırpınışlarına mola ver. Kapat kapıları; başkalarını alma içeri; dudaklarını kapat yalana, boş söze... Lüzumsuzlukları terk et, silkele üzerindeki şehrin görünmez tozlarını, cebinden boşalt sahte paraları, elini göğsüne sokup alıp verdiğin nefesi, kâinatın o en eşsiz, en görkemli ahengini farket.
Yüzünü fenaya çevirmekten, ümitsizliğin karanlıklarında tüketmekten, gözlerini harama bakmanın kirinden, dilini yalanı/yanlışı dillendirmekten, dudaklarını boş sözlerin tozundan yıka, temizle. Ellerini şerre alet olmaktan yıka. Başını şu fani dünyada Rabbinin aziz bir misafiri olma şerefiyle meshet. Topuklarla birlikte ayaklarını da dünyadan yıka; seni yükselteceğini sandığın şeyleri ayaklarının altından çek. Namazın eşiğinde doğrul yeniden. Orada En Sevgili’nin en çok sevdiği halde olduğunu hatırla. Orada En Sevgili’nin en çok sevildiği hale büründüğünü bil. Kâinatın sahibinden, kalbini kudret elinde evirip çeviren Rabbinin en sıcak, en taze aferinini alıyorsun şimdi. Duyuyor musun?
Bedenini pak eyle...
Bedenini, elbiseni, namaza durduğun yeri temizle. Güzel bir kokuyu koklar gibi bedeninden sıyrıl, teninden ruhuna taşın. Mevki ve makamını yansıtan her türlü elbiseyi çıkar üzerinden. Irkınla övünmeyi bırak, kavminden ayrıl, ülkeni terket, varsa, müdürlükten istifa et. Sadece seccadenin yöneldiği yere yönel; bulunduğun yerin ihtişamından sıyrıl. Sadece yüzünün döndüğü yerde ara itibarını, kalbini Kâbe’nin eteğine bırak. Kıbleyi bulduğunda, başka türlü endişelerden yüz çevir. Her yanını saran kaygıları, korkuları, hüzünleri, abdest suyunun alıp götürmesine izin ver. Dağılan gönlünü geri topla, uçurduğun huzuru geri çağır. Gamı sil göğsünden, dünyalıkları yıka elinden, benliğini düşür yakandan. Öylece temizlen....
Ayıplarını kapat..
Her mescide gelişinde “güzel elbiselerini giyerek gel” (el-A'râf, 7/31) Ne kadar örtünürsen örtün, kendini Rabbinden gizleyemezsin. O bilir içinin içindekini. O bilir niyetini. O bilir kendine sakladığını ve kendinden sakladığını. Başkalarına görünür olmak için kılma namazını. Başkalarının gözlerinden kaç. Başkalarının takdirinden uzaklaş. Niyetinin vadisine koy kalbini. Rabbe yöneldiğin köşe, kendini başkalarından gizlediğin yerdir. Rabbine yüzünü çevirdiğin seccade, kendi kendine kaldığın demdir.
Nedir avret, ne demek avret yerini örtmek? Göründüğün gibi olamadığın kadar ayıpların var, göründüğünden geri kalan her oluş avret yerindir senin. Şimdi herkesin takdirinden uzak, tüm vitrinlerin parıltısına küs, her türlü gösterinin uzağında, seccadenin kuytusunda iken, kendi kendine sarılmışken, elini elinin üstüne koyup kendini kuşatmışken, yüzünü fanilerden dönüp sonsuza çevirmişken, diz çöküp benliğini büyüklemekten vazgeçmişken, eğilip doğru olmaya azmetmişken, secdede varlığını sıfırlayıp kendini aşmışken, avret yerlerini ört; yani, kendine sakladığın, kendinden sakladığın eksiklerini, ayıplarını, kusurlarını, herkesten gizlediğin hallerini yok et, ört. Herkesin huzurunda hesap verecek, kimseden utanmayacak bir hâl elbisesine bürün.. İki yakanı bir araya getir; olduğun hali göründüğün hale yanaştır. Söküklerini dik sözlerinin, dilini kalbine yanaştır; dilinle söylediğini kalbinle de söyle. Dikiş tutmuyorsa şayet, söylenmeyi bırak, sus, kalbinden geçmeyeni diline değdirme...
Kalbini kıbleye bırak...
Kalbini çokluğun perçemlerinden kurtar... Seni dünyaya doğru çekiştiren cezbeleri düşür yakandan. Seni yokluğun kuyusuna çeken kaygılardan uzaklaş. Seni uzaklara savuran rüzgârları sustur. Ruhunu ayrılıkların uçurumuna sürükleyen hüzünleri sil. Dünün hüzünlerinden yüz çevir. Yarının korkularını unut. An’ın içinde var et kendini yeniden. Yüzünün her noktasına her an rahmetinin güneşini değdiren Yaradan, kutlu nazarında ağırlıyor seni. Tebessümlerinin en güzel en tatlı hediye olduğunu söyleyen En Sevgili, âşinası olduğun, sıcağını özlediğin yüzlere çeviriyor yüzünü. Her şeyin alçaldığı, her işin meyvesizleştiği, her yüzün kirlendiği bu çağda, kıble kalbinin adımlayacağı kırmızı halı gibi serildi önüne. Seni özel eyleyen, seni biricik bilen Rabbinin rızasına yönel. Şehrin telaşlarını, dünyanın çekip çekiştirmelerini, günübirlik sevdalarını kıblenin kırmızı halısına adım atar atmaz uzaklara at. Kalıbını tuttuğun gibi, kalbini de tut kıblede. Her secdede Kâbe’ye değdir alnını. Yöneldiğinde, Kâbe’nin analık ettiği nurlu sütunun önünde ağırlanan aziz bir misafir bil kendini.
Vakti kaçırma...
Vakte dikkat et... Sabahın buğusunu değdir göğsüne, yapraklarında taze şebnemler ağırlayan bir gül gibi aydınlığa uyan. Göz kapaklarını araladığında seni nice aldanışlara düşüren düşlerden uyandığın gibi gönlünü de aç ki kalbinin ufkuna nice muştu güneşleri doğsun. Ellerinde dualar kelebekler gibi uçuşsun. Kimliksiz, isimsiz, önemsiz bir nutfenin ana rahmine tutunup insan olmaya yolculanması gibi, sen de var-yok arası varlığını, vefasız dudaklar arasında silinmeye ayarlı adını, bir mezar taşının insafına kalacak hatırını, Rabbinin rahmet kucağına bırak...
Dünyanın güneş gibi başına dikilip sözüm ona sahiciliğini, kalıcılığını sımsıcak kalbine düşürdüğü öğle vakitlerinde, telaşlardan sıyrıl, oyunlardan uzaklaş.. Ellerini kaldır tekbire, O’nu büyüklerken başka her şeyi küçük bil. Önemini O’na yönelmekte bil. Şimdilik burada olduğunu, ama ‘şimdilik’ olduğunu hatırla... Terkedeceğin gölgelerde, seni terkedecek gölgelerde oyalanma.. Bir tekbir ile dünyayı arkana at. Elinin tersiyle geride bırak gündelik sevdaları... “Oynamıyorum!” de. Seni herkesle ve her şeyle buluşturacak Rabbinin sılasına yönel. Yol açık, yola çık...
Gölgen uzadığında yeryüzündeki varlığının da azaldığını hatırla. Ne çok hatıran varsa, o kadar az ömrüm kalmış demektir... Gölge gibidir yaşanmışlıklar; onlar ardın sıra uzanıp çoğalırken ömürden nasibinin azaldığını haber verirler. Gölgelerin uzadığı ikindinin hüznüne, ihtiyarlığın habercisi gibi bak.. Şakaklarına kar yağan adamların toprağa yönelen yüzlerini giyin... Bedenini taşıyamayan acuzelerin kalplerine devşirdiği tesellilerin ardına düş. Hüsrana uğrayanların en sonunda yaşayacağı pişmanlığı düşür göğsüne..
Akşam vakti erişince, ufuklara kan ağlatan vedaları taşı yüreğine... varlık güneşin battığında seni sen eyleyecek yıldızlar besle namazın göğünde.. Sensiz batacak güneşleri düşün. Senin umarsızca batırdığın güneşlerin her biri, bir gün sensiz ve umarsız batacak güneşi ateşliyor gizlice.. Bunu bil ve bil ki namazını son namazınmış gibi kıl..
Yatsı vakti, suskunun üzerine çekilen yeni bir susku gibi geceyi kalbinin üstüne yayar. İçinin fısıltısına yanaştırır kulaklarını. Yüreğin boş sevdalardan boşanır. Göz kapağının tenine değdiği titrek çizgiye doğru çekilir varlığın. Sükûnetin nabzını doldurur gece. Varlığın kıpırtısı biter. Eşyanın kanı çekilir. Şehir yüzünü senden çevirir. Işığın seni uzaklara dürten cezbesi söner. Yatsı dudağını dudağına kilitler. İçinin kıpırtılarına dön yatsı vakti. Ölümün toprağı suskular çekmeden nefesine, şimdi alıp verdiğin her nefeste Rabbinin hatırını sayd