BenimBlog.com - Turkce ucretsiz blog Bedava blog hizmeti




AlsahBlog

Tanıtım

AlsahBlog


Baglantılarım

» Ana Sayfa
» Profil
» Arşiv
» Arkadaşlarım

Arşiv 2006 AlsahBlog/ÇocukVeEdebiyatı

AlsahBlog/ÇocukVeEdebiyatı

• Arşiv

31/1/2006: Bir Kitap- Bir Yazar: Mavisel YENER/ Seda ÇAKIR
31/1/2006: Sünnet Olmak İsteyen Bir Kız... / Ece Arar EMENER
25/1/2006: "Babam ve Oğlum" ve Çağan Irmak/ Yalvaç URAL
20/1/2006: 100 Temel Eser Polemiği
20/1/2006: Elif Öpüşebilir/ Tülay FERAH
19/1/2006: XIX. Yüzyıl Çocuk Dergiciliği ve Eğitsel İşlevleri Üzerine/ Hüseyin ŞİMŞEK(*)
19/1/2006: Havva Sena Yaman: Bizde Bir Çocuk Edebiyatı Var mı?
19/1/2006: Ayna Çocuk/ Vicdan Efe
19/1/2006: Çocuk Öykü Yarışması (2006)/ ÖZGÜR PENCERE
19/1/2006: Kader Masalı/ Oyhan Hasan BILDIRKİ
19/1/2006: Çocuklara Şiirler/ Rıfat ILGAZ
18/1/2006: Barış Çocuk/ Tülay ÇELLEK
17/1/2006: Çocuk Edebiyatı/ Derya ÖZTÜRK

2008
May 2008

2007
December 2007
July 2007

2006
October 2006
July 2006
June 2006
May 2006
April 2006
March 2006
February 2006
January 2006

Saat ve Tarih: 08:23 , 15/2/2009 Bulundugu yer: Ali Sahin (Alsah) Yazilari
Yorumlar (0) | Baglantı

BİZE GELEN ÇOCUK KİTAPLARI VE DERGİLERİ

BİZE  GELEN ÇOCUK KİTAPLARI VE DERGİLERİ

BİZE GÖNDERİLEN ÇOCUK KİTAP VE DERGİLERİ SİTE VE BLOKLARIMIZDA TANITILACAKTIR.

TANITILMASI İSTENİLEN KİTAP VE DERGİLER İÇİN İLETİŞİM ADRESİMİZ:

ALİ ŞAHİN

PULCULAR MAHALLESİ, HALİDE EDİP ADIVAR SOKAK NO: 15-2 37400 TAŞKÖPRÜ- KASTAMONU

GSM: 0542 783 78 74


Saat ve Tarih: 10:19 , 10/5/2008 Bulundugu yer: Duyuru
Yorumlar (0) | Baglantı

Güldük, ağladık ve öğrendik

Güldük, ağladık ve öğrendik

Güldük, ağladık ve öğrendik
Yılın son kitap ekinde, bu sene tanıttığım çocuk ve gençlik kitaplarından gönlümün kaydıklarını sizlerle paylaşıyorum. Sevdiklerimin hepsini sığdıramayacağım için küçük bir seçki sunuyorum

 

28/12/2007 (3 defa okundu)

 

ASLI TOHUMCU (E-mektup | Arşivi)

Yılın son ekinde, bu yıl tanıttığım çocuk ve gençlik kitaplarından gönlümün kaydıklarını sizlerle paylaşayım, bu kitapları sizlere hatırlatayım istedim. Bir yıl boyunca severek okuduğum kitapların hepsini buraya sığdırmam mümkün değil elbet.
Yılın en dokunaklı kitabı herhalde Çizgili Pijamalı Çocuk'tu. Bu İkinci Dünya Savaşı öyküsü, tel örgülerin iki tarafındaki iki oğlan çocuğunun dostluğunu, çocukların ve çocukluğun her tür ideolojinin ve savaşın ötesinde olduğunu anlatıyordu. Sarsıcı finaliyle insanın aklından günlerce çıkmayan, çok yalın ve iyi yazılmış bu roman, gençler kadar yetişkinler tarafından da okunmayı bekliyor (Babam ve Oğlum filminde olduğu gibi, Çizgili Pijamalı Çocuk'u okuyup da ağlamayacak insan yavrusu var mıdır acaba!).

Eğlencenin alası burada
Gözyaşı dökmek yerine kahkaha atmayı tercih edecekler için Pıtırcık'ın maceralarından daha güzel ne olabilir! Pıtırcık, daha önce yayımlanmamış yüze yakın öyküsüyle sevenlerine tekrar merhaba dedi bu yıl. İşi gücü şamata olan, başı sıkışınca zırlayan, iyi kalpli ama afacan Pıtırcık'a bilinmeyen bu öykülerinde yine eski dostları eşlik ediyor: Durmadan tıkınan Lüplüp, babası çok zengin olan Gümüş, çok kıyak bir düdüğü olan Sırım, tatlı Sırma (Pıtırcık ilerde onunla evlenecek), sınıf birincisi ve öğretmenin kuzusu Çarpım, sınıfın sonuncusu Dalgacı, önüne gelenin burnuna yumruk atmaya bayılan Toraman ve kara gözleriyle pek övünen gözetmen Karagöz... Pıtırcık'ın Bilinmeyen Öyküleri'nden daha şamatalı bir kitap bulup getirene benden bir fırıldak, beş misket ve iki kâğıt uçak hediye (pazarlık yapılmaz)!
Söz eğlenceden açılmışken, eğlenceyle bir arada düşünemediğimiz matematik, fen, tarih, coğrafya, arkeoloji gibi birçok konuyu komik ve esprili bir dille aktaran Eğlenceli Bilgi dizisinden bahsetmemek olmaz. "Bilim adamları ölü kuşları ne için kullanıyor? İki maymun ve bir köpek nasıl astronot oldu? Tarihin en büyük deniz savaşını kazanan, tarihimizin en önemli amirali kimdir? Üzerine yedi kez yıldırım düştüğü halde bir adam nasıl sağ kalır?" gibi soruların yanıtlarını veren diziden bugüne kadar altmış kitap yayımlandı. 11-14 yaş grubu için bilimi zor ve sıkıcı olmaktan çıkaran bu diziyle çocuklar, bildikleriyle anne babalarını geçtiler!

Çocuklara sanat sürprizi
Herhalde yılın en güzel sanat kitapları İş Kültür'den geldi: Her biri birbirinden farklı bir resim tekniğiyle yapılmış, farklı ülkelerden yirmi iki sanat eserini ve bunların yapılış yöntemlerini anlatan Sanat Hazineleri ile dünyanın en bilinen ve sevilen resimlerini bir araya getiren, ressamları ve ressamların hayatlarını, resimlerini nasıl yaptıklarını, sanatın ne olduğunu ve insanlar için önemini anlatan Benim Sanat Kitabım çocukların kendi sanatlarını yaratabilecekleri internet linkleriyle zenginleştirilmiş ve oyun oynamalarına müsait birer sanat eseri!
Julia Donaldson'ın yazdığı ve Axel Scheffler'ın resimleriyle şenlendirdiği Tostoraman, Süpürgede Yer Var Mı?, Kasabanın En Şık Devi adlı kitaplar, resimli kitapların da birer sanat eseri olduğunun bir kez daha ispatı oldu. Cin gibi bir farenin kendisini yemek isteyen baykuş, yılan ve tilkiyle başa çıkmak için uydurduğu (uydurduğunu sandığı) korkunç dişli, korkunç pençeli Tostoraman'ın, kasabanın en hırpani devi olmaktan usanan ama ne kadar çabalarsa çabalasın şık bir dev olmayı başaramayan George'un ya da mırlayan kedisiyle süpürgesine oturmuş uçan cadının maceraları, okumayı sökmeye çalışan ya da henüz sökmüş veletler için yılın keşfi olabilir.

Öğrenmenin büyüsü
Dünyanın başka yerlerinde çocukların nasıl yaşadıklarını, nasıl okullarda okuduklarını, boş zamanlarında neler yaptıklarını ya da kendi kültürlerine, kendi geleneklerine uygun biçimde nasıl dua ettiklerini, kutladıkları dini bayramları ve merasimleri, temel hak ve özgürlüklerini ne derece kullanabildiklerini öğrenmek ve dünya çocuklarıyla buluşmak isteyen çocuklar için Benim Ailem, Benim Hayatım, Benim İnancım ve Benim Okulum adlı kitaplar, Peru'dan Eritre'ye, Ürdün'den Malezya'ya beş kıtadan çocuğun hayatını, ailesini ve inancını bol dipnotlu, tekrar tekrar dönüp bakılacak birer albüm şeklinde sunuyor.

İlginç ve başarılı
Sözlükleriyle tanıdığımız Redhouse, Redhouse Kidz ile dünyanın gerçekten farklı köşelerinde üretilen çocuk edebiyatını Türkçeleştirerek belki de yılın en ilginç işlerine imza attı. 7-12 yaş grubu için İspanya'dan Uçuk Kaçık Mıstık; güç ve şiddet kullanmadan da kahraman olunabileceğini anlatan bir Etiyopya halk masalından uyarlanan Kahraman; dürüstlük, yardımseverlik ve minnettarlık temalarını işleyen yine Afrika kökenli bir halk masalından uyarlanan Bekâr Fare ile, 3-7 yaş grubu için bir Portekiz masalından uyarlanan Koş Balkabağım Koş, Afrika'dan Çikolata, yine İspanya'dan Bütün Gün Esneyen Prenses, Redhouse Kidz'in yayın çizgisinin ne kadar renkli olduğunun kuşbakışı bile fark edilmesini (umarım) sağladı.

Yeni yayınevlerinin armağanları
Güzel Kitaplar Yayınevi ve Kır Çiçeği Yayınları yılın en tatlı başlangıçları oldular. Güzel Kitaplar bebeklikten ilk gençlik çağına uzanan bir okuyucu aralığında okuyucusunu hayata hazırlamayı, kendi olmasına yardımcı olmayı hedeflerken, Kır Çiçeği Yayınları dünyadaki resimli kitap zenginliğini 0-7 yaş arası çocuklarla paylaşmayı arzuluyor. Güzel Kitaplar'dan yaşlı Pettson'la kedisi Findus'un birkaç tavukla birlikte yaşadıkları çiftlikteki maceraları anlatan Doğum Günü Pastası ve Tilki Avı, Kır Çiçeği Yayınları'ndan masallarda hep hain ve korkunç bir karakterde resmedilen kurdun bu önyargıları ortadan kaldırmaya çalışırken yaşadıklarını anlatan Karda Ayak İzleri ile çocuklara hoşgörü, barış, dayanışma gibi kavramları eğlenceli bir şekilde aktaran Elmer serisi güzel ve iyi bir yayıncılığın ipucunu veriyor.
Bir diğer başlangıç da 'çocuk yayınları ve okuma kültürüyle ilgili' oldu ve Okyanus dergisi aramıza katıldı. Yerli ve yabancı yazarlarla söyleşilerin, her yaş grubuna özel okuma listelerinin ve kitap fallarının, dünya çocuk edebiyatıyla ilgili değerlendirme ve haberlerin, yeni çıkacak kitaplardan tadımlıkların yer aldığı ve iki ayda bir yayınlanan dergi, yeni yılı üçüncü sayısıyla karşılamaya hazırlanıyor.

Korkmak da fayda var!
Büyük Korku Kitabı, Poe'dan Nerval'e Lovecraft'tan Maupassant'a edebiyat tarihinin en çarpıcı korku öykülerinden yirmi birini biraraya getiren bir kitap. Üstelik tasarımı ve resimleriyle de genç okuyucusunun nefesini kesmeyi başarıyor. Bu yılın bir diğer (hadi korku demeyelim) fantastik gerilimi de Altın Kitaplar'dan geldi: Son Kara Kedi. Batıl inançlara, önyargılara direnmek gerektiği üzerine, aslında gerilimli olduğu kadar matrak da olan bu gençlik romanının yanına Almıla Aydın'ın Gezgin Dedektifler serisini de eklersek okuma listemizi polisiyeye de tamamlamış oluruz.
Çoğunluk yabancı yazarlardan söz ettim. Oysa bu yıl Vasıf Öngören'in Masalın Aslı adlı kült kitabı yeniden yayımlandı. İnsanlık tarihini, uygarlığın ve üretimin birbirine bağlı tarihini çocuklara masallar şeklinde anlatan iki ciltlik Masalın Aslı belki de çocuklardan önce anne babaların okumaları gereken bir kitap. Köyden kente göç etmiş Ayşe üzerinden çocuklara gerçekçi ve göz ardı edilmemesi gereken bir hikâye anlatan Ayşe'nin Günleri de kaçırılmaması gereken telif romanlardan.

Alışkanlık yapan öyküler
Semih Gümüş'ün çağdaş Türk edebiyatından derlediği öyküler Ay'ı Boyamak ve Dikkat! Kırılacak Eşya sadece on iki yaş üstü gençleri değil, yetişkinleri de edebiyatımızın yetkin örnekleriyle buluşturdu. Ay'ı Boyamak'ta Türk öykücülüğünün bugününü hazırlayan, Türkiye'nin farklı dönemlerine tanıklık etmiş yirmi ustanın, Dikkat! Kırılacak Eşya'da ise öykücülüğümüzün son dönemini yansıtan yirmi yazarın yirmi öyküsünü bulmak mümkün.
Çevirmen Niran Elçi'nin okumaya yeni başlayan çocuklar için yazdığı Karaböcü dizisini de bu yılın hoşluklarına unutmadan ekleyeyim.
Yeni yılda daha güzellerini okumak dileğiyle...


Saat ve Tarih: 01:08 , 28/12/2007 Bulundugu yer: Inceleme
Yorumlar (0) | Baglantı

CHP Genel Başkanı Baykal; Türkiye Olarak Yapay Azınlık Tartışmaları Tuzağına Düşmeyeceğiz"

CHP Genel Başkanı Baykal; Türkiye Olarak Yapay Azınlık Tartışmaları Tuzağına Düşmeyeceğiz 26-10-2004
-Kimsenin kimseye, hele kamunun, devletin insanlara “senin aslın ne, neslin ne, soyun ne, sülalen ne, sopun ne” diye sormaya hakkı yoktur

-Biliyoruz, köyünden göç etmiş binlerce, onbinlerce insan hâlâ köyüne, Güneydoğu Anadolu’da dönmemiştir, biliyoruz, mezhebinden dolayı baskı altına alınan insanlar, haksızlığa maruz bırakılan insanlar vardır biliyoruz; ama, sen, bu sorunları, Avrupa’dan gelen değerli kardeşim, bu sorunların içinde yaşayan insandan daha mı iyi biliyorsun da, ona “sen azınlıksın” diyorsun, o azınlık değil, sorunluyum diyor, sorunlu...

-Etnik kimliği ve mezhebi bilincin, ekonominin, sosyal sorumluluğun önüne geçirmeye hayır diyoruz. Biz, bu sorunları aştık. Irk, kafatası devleti değiliz, olmayacağız. Kimse bize etnik kimliği dayatamaz

-AKP, giderek zengin partisi haline dönüşmektedir. Bu tabloyu iftar çadırlarında zavallı, yoksul kadınların yanında çorba içerek kapatma imkanı yoktur'

-''SSK hastanelerinin Sağlık Bakanlığı'na devri girişimi ilkel, çocukça ve aldatmacaya dayalı bir girişimdir.

-Adalet Bakanı'nı, tahliyeler konusunda çifte standardı sona erdirmesi için göreve çağırıyorum''

 

 

İletişim Koordinatörlüğü (Ankara) –CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, “Türkiye olarak çekilmek istenen yapay azınlık tartışmaları tuzağına düşmeyeceğiz. Etnik kimliği ve mezhebi bilincin, ekonominin, sosyal sorumluluğun önüne geçirmeye hayır diyoruz. Biz, bu sorunları aştık. Irk, kafatası devleti değiliz, olmayacağız. Kimse bize etnik kimliği dayatamaz” dedi.

 

CHP TBMM Grubu’nda bir konuşma yapan Baykal, YTP’nin aldığı CHP’ye katılma kararını kutladı ve YTP’lilere teşekkür etti.Genel Başkan Deniz Baykal’ın CHP Grubunda yaptığı konuşma şöyle;

 

YTP’NİN CHP’YE KATILMASI, BÜTÜN TOPLUMUMUZUN ÖZLEMİ OLAN SOSYAL DEMOKRAT KESİMDEKİ BİRLEŞME, BÜTÜNLEŞME, TOPARLANMA DOĞRULTUSUNDA ATILMIŞ ÇÖK ÖNEMLİ BİR ADIMDIR.

 

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri;

 

Cumhuriyet Halk Partisi Grubunun bu haftaki toplantısında ele alacağımız çok önemli konular var. Bu konulara geçmeden önce, Pazar günü Yeni Türkiye Partisinin kurultayını gerçekleştirerek tarihi bir karar almış olduğunu, varlığına son verip Cumhuriyet Halk Partisine katılma doğrultusunda bir kurultay kararının alınmış olduğunu bir kez daha dikkatlerinize sunmak istiyorum. Bu, gerçekten, son zamanlarda bütün toplumumuzun özlemi olan sosyal demokrat kesimdeki birleşme, bütünleşme, toparlanma doğrultusunda atılmış çok saygın bir adım olmuştur, çok değerli bir adım olmuştur. Bu girişimin saygınlığı, hiç kuşkusuz, bu kararı alan siyasî partinin, onun çok değerli Genel Başkanının, yöneticilerinin saygın kişiliklerinden aldığı kadar, bunun gerçekleştirilme biçiminden de almaktadır. Bu önemli karar, hiçbir siyasî pazarlık anlayışı içine girmeden sadece Türkiye’nin ihtiyacı budur, toplumun gereksinmesi budur, toplumun beklediği budur değerlendirmesiyle alınmış bir karardır. Bu kararı almış olan Yeni Türkiye Partisinin Genel Kurulunu, Kurultayını, kurultay delegelerini, parti yönetimini ve Değerli Genel Başkanı İsmail Cem’i bir kez daha saygıyla anmak boynumuzun borcudur. Hepsine içten, yürekten, bir kez daha, Cumhuriyet Halk Partisi Grubunda teşekkürlerimi ifade ediyorum. (Alkışlar) Bu vesileyle, Amerika’da tedavisini sürdürmekte olan Değerli İsmail Cem’e, en kısa zamanda bu tedavinin olumlu bir sonuç vermesi dileğimi, acil şifalar dileğimi bir kez daha ifade etmek istiyorum.

 

TCK DEĞİŞTİ, TAHLİYE YAPAN DA OLDU, OLMAYAN DA, TAHLİYELERDE ÇİFTE STANDART OLMAZ.

 

Değerli arkadaşlarım, geride bıraktığımız hafta, Türkiye’nin çok önemli konularla karşı karşıya kalmaya devam ettiği bir hafta oldu. Bu hafta içerisinde, hem dış sorunlarımız bakımından hem içeride ekonomi açısından önemli gelişmeler ortaya çıkmaya devam etti. Bunlarla ilgili değerlendirmelerimi kısaca size yansıtacağım. Yalnız oraya geçmeden somut bir konuyla ilgili olarak hükümetin dikkatini çekmek istiyorum. Biliyorsunuz, bir süre önce Türk Ceza Yasası Parlamentomuzda görüşülerek kabul edildi ve bunun yürürlüğü kabul tarihine değil, daha sonraki bir tarihe ertelendi, altı ay sonra yürürlüğe girmek üzere yasa kabul edildi. Yasa, bu niteliğiyle Cumhurbaşkanı tarafından imzalanıp, Resmî Gazetede yayımlandıktan sonra, uygulamada kendisini bir gelişme ortaya koymaya başladı. Bazı savcılıklar, bu yasanın yürürlüğe girmiş olduğunu düşünerek ve değerlendirerek bu yasa dolayısıyla daha önceden hükmedilmiş olan suçlarda yeni yasada öngörülen indirimleri yasa resmen yürürlüğe girmemiş olsa da, hayata geçirmeliyiz anlayışı içinde uygulamaya başladılar ve bazı illerimizde bu doğrultuda önemli adımlar atıldı. Mesela Malatya’da, Sivas’ta, Bursa’da ve Mersin’de bu doğrultuda tahliyeler yapıldı. Şimdi, Ceza Hukukunun esası objektif olmasıdır ve aynı yasanın, aynı koşullarda ilgili herkese aynı şekilde uygulanmasıdır. Bu, toplumumuzda çok büyük tereddüt yaratmıştır, pek çok ilde, bu konuda tutuklu yakınları tarafından yapılan başvurular reddedilmiştir, geri çevrilmiştir; ama, bir yandan tahliye, bir yandan bu konudaki girişimlerin reddedilmiş olması, adalete olan saygıyı, güveni çok ciddi şekilde sarsmaya başlamıştır. Bu konuda uygulamanın bütünleştirilmesi, uyumlu hale getirilmesi konusunda görev ve sorumluluk Adalet Bakanlığına düşmektedir. Adalet Bakanlığı, ya önceden tedbir alarak bu konuda gerekli girişimi sağlayıp, uygulama bütünlüğünü önceden gerçekleştirecekti ya da şimdi bunu gerçekleştirmek durumundadır. Toplumun, kamuoyunun vicdanını sarsan bu çifte standardı, bu ikili uygulamayı, aynı suçtan bazı illerde mahkumiyetini çekmekte olan insanların tahliye edilmiş olmasına rağmen, aynı cezaya hüküm giymiş olan başka bazı kişilerin mahkumiyetlerinin devam ediyor olması, gerçekten çok ciddi bir sorun ve sıkıntı yaratmıştır. Bunu hükümetin dikkatine sunuyorum. Hükümet olmak, bu tip sorunların oluşumuna fırsat vermemektir, bunun gereğini yerine getirmektir. Bu konuda çok ciddi bir ihmalin yaşandığı ve Türkiye’de çok ciddi sıkıntının ortaya çıkmaya başladığını görüyorum ve Adalet Bakanlığını göreve çağırıyorum, bir an önce bir uygulama bütünlüğünü sağlamak için gerekeni derhal yapmalıdırlar.

 

SSK’NIN DEVRİ İLKEL ÇAĞDIŞI VE ALDATMACADIR.

 

Değerli arkadaşlarım, geride bıraktığımız günlerde Sosyal Sigortalar Kurumuyla ilgili önemli bir karar alındı ve önemli bir gelişme ortaya çıktı. Özel bir yasa çıkararak, Sosyal Sigortalar Kurumunun mallarının Sağlık Bakanlığına devri öngörüldü. Bildiğiniz gibi, Sosyal Sigortalar Kurumu, işçilerin aidatlarıyla, maaşlarından kesilen primlerle, aidatlarla ve işçi adına işverenden kesilen aidatlarla finanse edilerek oluşturulmuş bir kurumdur, malî ve idari açıdan özerkliğe sahip, özel hukuk hükümlerine tabi bir kamu kurumudur. Şimdi, bu kurumun çıkarılmak istenilen yasayla, bu kuruma bağlı bütün hastanelerin, dispanserlerin, sağlık ünitelerinin ve oralarda çalışan personelinin tümünün Sağlık Bakanlığına devredilmesi istenilmektedir.

 

Değerli arkadaşlarım, bir defa şunu açıklıkla görmemiz lazım: Türkiye’de sağlık hizmetleri gerçekten hiçbir çağdaş toplumda örneği görülmeyecek kadar üzüntü verici bir düzeydedir. Sağlık sorunları, toplumumuzu en çok rahatsız eden konuların başında gelmektedir. Türkiye bu konuyu çözememiştir ve büyük sorunlar, sıkıntılar içinde Türkiye yetersiz sağlık hizmetini verme gayreti, çabası içindedir. Bu konuda ortaya çıkan kurumlaşmaların durumu, hali ortadadır, meydandadır. Türkiye’nin çok ciddi bir sağlık reformuna ve sosyal güvenlik reformuna ihtiyacı vardır. Bunun bir an önce gereklerinin düzenli bir biçimde yerine getirilmesi zorunludur. Ama, hükümetin bu konularda, sık sık örneğini gördüğümüz şekilde, iyi hazırlığı yapılmadan, altyapısı oluşturulmadan, koşulları geliştirilmeden masa başı alınan kararlarla toplumu çok yakından ilgilendiren çok önemli konularda birtakım uygulamalara yöneldiğine burada da tanık oluyoruz, bundan önceki örnekleri ve onların yol açtığı facialar hâlâ zihinlerde tazedir. Şimdi, bu alanda da yine iyi oluşturulmamış bir çabayla, bir girişimle Sosyal Sigortalar Kurumuna yönelik bir proje uygulanmak istenmektedir. Önce şunu herkesin çok iyi görmesinde yarar vardır:

 

Değerli arkadaşlarım, Sosyal Sigortalar Kurumu, Türkiye’nin iyi kötü, -bu sağlık düzeni içinde- asıl yükü çeken, toplumumuza sağlık hizmeti diye ne akla geliyorsa, aşağı yukarı onu en geniş nüfus kesimine iletmeye çalışan, büyük sıkıntılar, güçlükler içinde bu gayreti gösteren bir kurumdur; yani, Sosyal Sigortalar Kurumundan herkes şikâyetçidir, doktoru şikâyetçidir, hemşiresi şikâyetçidir, hastası şikâyetçidir, yöneticisi şikâyetçidir, iktidar şikâyetçidir; ama, vururken bir de oturup dinlemek lazımdır, bir de işin, madalyonun öbür yüzünü de görmek lazımdır. Sosyal Sigortalar Kurumu, Türkiye’nin büyük sıkıntı çeken, topluma büyük hizmetler veren, bunun için gayret gösteren önemli bir kurumudur. Düşünün, Türkiye nüfusunun yarısına Sosyal sigortalar Kurumu hizmet vermektedir ve Sosyal Sigortalar Kurumu bu hizmeti, Sağlık Bakanlığında hizmet veren hekim sayısının beşte biriyle bu hizmeti vermektedir. Sağlık Bakanlığındaki doktor, hemşire, sağlık personeli sayısının beşte biriyle Sosyal Sigortalar Kurumu, Türkiye nüfusunun yarısına hizmet vermektedir. Sağlık Bakanlığının yataklı kurum sayısının yedide biriyle, 1998 rakamlarıyla kişi başına Bağ – Kur’un yaptığı harcamanın üçte biriyle, Emekli Sandığının yaptığı harcamanın ise sekizde biri oranıyla kaynak kullanarak hizmet götürmeye çalışmaktadır. Hasta başına SSK’nın harcadığı para Bağ – Kur’un üçte biridir, hasta başına SSK’nın harcadığı para Emekli Sandığının sekizde biridir. Türkiye nüfusunun yarısına hizmet vermektedir, Türkiye nüfusunun yarısına Sosyal Sigortalar Kurumu, Sağlık Bakanlığındaki personel sayısının beşte biriyle hizmet vermektedir. Bu, gerçekten gözden kaçırılmaması gereken, bu Kuruma müdahale ederken, bu Kuruma el atarken, bu Kurumun ne ifade ettiğini, ne gibi bir anlamı, önemi olduğunun çok iyi anlaşılması bakımından büyük değer taşıyacaktır. Bundan sonra ortaya çıkacak olan düzenlemelerde bu rakamlar nasıl işleyecek, bunu hep beraber izleyeceğiz, değerlendireceğiz. Sağlık Bakanlığındaki yataklı kurum sayısının yedide biriyle çalışıyor Sosyal Sigortalar Kurumu, bu hizmeti onunla veriyor, Türkiye nüfusunun yarısına hizmet veriyor. Doktor sayısının beşte biriyle, yataklı kurum sayısının yedide biriyle Sosyal Sigortalar Kurumunun. Kişi başına düşen ilaç tüketimi Türkiye ortalamasında 54 dolardır. Sosyal Sigortalar Kurumunda bu 19,5 dolardır, SSK’da tedavi olan hastaların kişi başına tükettikleri ilaç 19,5 dolardır, Türkiye’de 54 dolar. Bağ – Kur’da 67 dolardır, Emekli Sandığında 205 dolardır. Şimdi, öyle bir kuruma müdahale edilmektedir.

 

Bu el koymanın, SSK’ya, sağlık kurumlarına, hastanelerine, dispanserlerine el koymanın tabiî hukuki problemleri vardır. Özel hukuk hükümlerine tabi bir kurum niteliğindedir SSK. Buna el koymanın, Anayasanın öngördüğü “sağlık hizmetleri tek elden yürütülür” maddesine dayanarak, SSK’ya el koymanın Anayasa açısından öngörüldüğünü düşünmek kesinlikle mümkün değildir; o,ayrı iştir, bu ayrı iştir. Ortada olan, var olan yapıları, tabi oldukları hukuk statülerini göz önünde bulundurarak tek elden yönetim yapısına kavuşturma mecburiyeti vardır. İktidar, bir yandan Anayasadaki sağlık hizmetleri tek elden götürülür maddesinin arkasına saklanarak, SSK’yı alıyorum diyor, öte yandan sağlık hizmetlerini, Cumhurbaşkanının geriye gönderdiği Kamu Reform Tasarısı çerçevesinde il özel idarelerine dağıtmayı öngörüyor, bir kısmını da yerel yönetimlere, tümü yerel yönetim zaten de, bir kısmını da belediyelere; yani, burada ciddi bir tutarsızlık var; fakat, hukuki problem ortadadır, nasıl el koyacaksınız? Şimdi, o konuda Anayasanın engelini aşmak için bazı düzenlemeler yapmaya çalışmışlar. Diyorlar ki “bedeli karşılığında bu alınacaktır.” Peki, bu bedeli kim belirliyor? Öyle bir bedel ki, tarafların mutabakatı olmadan ortaya çıkacak olan bedel. Kim belirliyor, neyle belirliyor, hangi esaslı belirliyor?.. Bedeli mukabilinde... Peki, bedel nasıl ödenecek?.. “Bedelin ödeme şartları ve zamanı Bakanlar Kurulu tarafından kararlaştırılır” deniliyor. Yüz yılda ödenir, Bakanlar Kurulu bunu da kararlaştırabilir. Bedeli Bakanlar Kurulu tek taraflı olarak belirler, yüzyılda ödenir der, Anayasadaki özel mülkiyet hakkına saygının gereği de böylece yerine getirilmiş olur. Bunu inandırıcı bulmak mümkün mü, böyle bir şey olabilir mi?!

 

Diyelim ki, SSK ile Sağlık Bakanlığı arasında bedel konusunda bir ihtilaf çıktı. Yasa diyor ki, böyle bir ihtilaf çıkarsa, tamamen tarafsız bir başka unsur devreye girer. Kimdir bu unsur; Başbakandır. SSK ile Sağlık Bakanlığı arasındaki ihtilafı Başbakan çözer...

 

Değerli arkadaşlarım, bunun hukukla, ciddiyetle, Anayasayla bağdaşır bir tarafı yoktur. Bu, demin söylediğim ciddiyetsiz, hazırlıksız, altyapısı oluşturulmadan iş tutma tarzının bir başka örneğidir. Çok ilkel aldatmacalar, çocukça aldatmacalar buraya yerleştirilmiştir. Ortada bir hak var, bir hukuk var. Bunu çözmenin başka yolları bulunabilir, onları ciddiyetle aramak lazımdır. Tek elden bir sağlık hizmeti örgütlenmesi doğrultusunda atılacak adımların çok daha ciddi atılmasına ihtiyaç vardır.

 

Değerli arkadaşlarım, hükümet, SSK hastanelerini Sağlık Bakanlığına devrederek, sağlıkta reform yapacağını söylüyor. Bu, kesinlikle doğru değildir, yanlıştır. Reform yapılacaksa, önce Türkiye’de sağlık bakımından vatandaşlar arasında var olan farklılıkları ortadan kaldıracak bir düzenlemeye ihtiyaç vardır. Bakın, bugün, sağlık alanına baktığımız zaman şöyle bir tablo görüyoruz: Türkiye’de sağlık hizmeti sunma açısından yedi sınıf yurttaş vardır. Birinci sınıf yurttaşlar milletvekilleridir, ikinci sınıf yurttaşlar çalışan memurlardır, üçüncü sınıf yurttaşlar Emekli Sandığı emeklileridir, dördüncü sınıf yurttaşlar SSK’lılardır, beşinci sınıf yurttaşlar Bağ – Kur’lulardır, altıncı sınıf yurttaşlar yeşil kartlılardır, yedinci sınıf yurttaşlar da hiçbir sosyal güvencesi olmayan; yani Allah’a emanet olanlardır. Türkiye sağlık hizmetleri bakımından böyle yedi sınıflı bir yapılanma içindedir. Peki hükümetin getirdiği anlayış, SSK hastanelerinin Sağlık Bakanlığına devredilmesiyle yurttaşlar arasındaki bu fark kaldırılacak mıdır; hayır kalkmayacaktır. Peki, o zaman bu reform neyin reformudur?!

 

REFORM YAPMANIN YOLU SAĞLIK KURUMLARINI SAĞLIK BAKANLIĞINA AKTARMAK, SAĞLIK BAKANLIĞI’NIN ŞEMSİYESİ ALTINDA BUNLARI BİRLEŞTİRMEK DEĞİLDİR.

 

Değerli arkadaşlarım, reform yapmanın yolu, sağlık kurumlarını Sağlık Bakanlığına aktarmak, Sağlık Bakanlığının şemsiyesi altında bunları birleştirmek değildir. Niçin değildir? Bugün, Bağ – Kur’lular devlet hastanesinden yararlanabiliyorlar mı; evet yararlanabiliyorlar; ama, açık ve samimi söyleyeyim, gerçekten Bağ – Kur’lular devlet hastanesinden insanca sağlık hizmeti alıyorlar diyebilir misiniz; hayır diyemeyiz. SSK hastaneleri Sağlık Bakanlığına devredildiğinde, Bağ – Kur’lu, insan onuruyla bağdaşır sağlık hizmeti alabilecek mi; hayır, çünkü, bunun olabilmesi için önce Bağ – Kur Yasasının değişmesine ihtiyaç vardır. Bugün, sağlık hizmeti kutsal bir hizmettir ve kim ne olursa olsun aynı koşullarda insan olarak tedavi görebilmelidir. Reform bunun için yapılmalıdır, yasalar bu bakış açısıyla değiştirilmelidir. Hakkâri’ye, Şırnak’a, Kahramanmaraş’a, Iğdır’a, Kars’a uzman hekim gönderemeyen bir hükümetin, “SSK hastanelerine el koydum” diyerek sağlık reformu yaptığını söylemesi mümkün değildir. Bugün 11 837 sağlık evinin yaklaşık 6 bininde ebe yok; ama, dışarıda da binlerce ebe işsiz. Bunu çözmekten bile geri kalan bir hükümetin, sağlık reformu iddiasını ciddiye almak mümkün değildir. Bugün, 11 837 sağlık ocağının 6 bininde ebe yok, pek çoğunda, maalesef, düzenli bir doktor da yok. Hastanede adam gibi tedavi olabilmek için önce muayenehaneye, sonra hastaneye gidilir Türkiye’de. Bu düzen hâlâ değişmemiştir. Sağlık Bakanlığı kurumlarında çalışan, orada tedavi görmek isteyen hastalar, önce muayenehaneye uğramak zorunluluğundan çıkmışlar mıdır ki, SSK hastaneleri Sağlık Bakanlığına bağlandığı zaman ortada bu konuda bir çözüm, bir reform ortaya çıkmış olsun?!

 

SSK hastanelerini devrettiğiniz zaman, bizim vatandaşlarımız “bıçak parası” diye bilinen bu haraçtan kurtulacaklar mıdır? Bunu da söylemek olanağı yoktur. Vatandaş ameliyat olmadan önce yine bıçak parası ödeyecektir.

 

Bugün, hasta yataklarının yüzde 39’u, hekimlerin yüzde 47’si üç büyük şehirdedir. Türkiye 81 ilden oluşuyor. Bu dengesizliği gidermeden bu sorunu çözmek olanağı yoktur.

 

Değerli arkadaşlarım, bugün, beşikte yatan çocuktan en yaşlımıza kadar tüm yurttaşlarımızı ilgilendiren, 70 milyonu yakından ilgilendiren böylesine önemli ve tartışmalara yol açacak bir düzenlemenin, toplumda anlamlı bir şekilde ele alınıp tartışılmadan, ilgili kuruluşların düşünceleri istenilmeden, onların önerileri değerlendirilmeden hükümetin “yaptım, oldu” diye bir tasarıyla ortaya çıkarak, konuyu halletmeye kalkması kadar yanlış bir yaklaşım düşünülemez. Böylesine önemli bir konu, kazanılmış haklara müdahale ediyorsunuz, Anayasaya aykırılıklar söz konusu, SSK’lıları, onun sahiplerinin elinden koparıp alıyorsunuz, getireceğiniz düzenlemenin pek çok kesimi, doktoru, hemşireyi, sağlık çalışanını, pek çok sağlık kurumunu yakından ilgilendirmesi kaçınılmaz, bunların hiçbirisiyle anlamlı bir diyalog kurmadan, hiçbirisinden görüş almadan tek taraflı bir kararla olup bittiyle “biz bu işi böyle yapıyoruz” diye ortaya çıkıyorsunuz. Yine yanlış yapıyorsunuz. Daha önce böyle olayların tümünde yanlış yaptığınız gibi, bu konuda da şimdi yeni ve büyük bir yanlışa sürükleniyorsunuz.

 

 

Değerli arkadaşlarım, Türkiye’nin Ekonomik ve Sosyal Konsey diye bir kurumu var. İşçinin, işverenin, hükümetin temsilcilerinin katıldığı ve her kesimi birden ilgilendiren konuların ele alındığı, tartışıldığı, danışma niteliğinde işlevi olan bir kuruluş var. Ekonomik ve Sosyal Konseye götürdünüz mü bunu? SSK’lıları işçilerin elinden alma girişimini Ekonomik ve Sosyal Konseye götürüp, orada tartıştınız mı; hayır, tartışmadınız.

 

Değerli arkadaşlarım, bu, bilinen tipik AKP anlayışının, zihniyetinin bir yaklaşımıdır. Bunu önümüzdeki dönemdeki gelişmeleriyle birlikte değerlendireceğiz, yakından izleyeceğiz. Şimdi, bunun genel sağlık sigortasıyla, genel sağlık sigortası çıkarılarak yeniden ele alınacağı ifade ediliyor. Değerli arkadaşlarım, genel sağlık sigortası çıkarmak, vatandaşa yeni bir sağlık vergisi salmak demektir; yani, genel sağlık sigortası, zaten parasız sağlık hizmeti vermek durumunda olan kurumların giderek daha paralı hale dönüştüğü bir ortamda ve yetersiz kaldığı bir ortamda genel sağlık sigortası diyorsanız, benim sağlık için bütün bu kurumlar aracılığıyla topladığım para yetmiyor, vatandaşa sağlık hizmeti vermek için bir ek vergiye ihtiyacım var, onu da alacağım. Onu da ben, yine Sağlık Bakanlığı aracılığıyla bunu götüreceğim, SSK’yı Sağlık Bakanlığına bağlayacağım, Sağlık Bakanlığında bütün kurumları bütünleştireceğim, genel sağlık sigortası yapıyorum deyip bir de ek vergi alacağım ve böylece sağlık sorununa da bir çözüm getireceğim demektedirler. Bu, toplumumuzda çok tartışılacak bir yaklaşımdır. Bunu önümüzdeki günlerde hep beraber yakından izleyeceğiz. Cumhuriyet Halk Partisi olarak bizim bu konuda çok geliştirilmiş, olgunlaşmış, sağlam değerlendirmelere dayalı projelerimiz, hazırlıklarımız var. Bu hazırlıklarımızın önemi, değeri bu çalışmaların ışığında daha da çok artacaktır, artmaktadır diye düşünüyorum.

 

EKONOMİK DURUM, HER ZAMAN OLDUĞU GİBİ YİNE GENİŞ HALK KİTLELERİNİN ALEYHİNE İŞLEMEYE, SONUÇ VERMEYE DEVAM EDİYOR.

 

Değerli arkadaşlarım, ekonomik durum, her zaman olduğu gibi yine geniş halk kitlelerinin aleyhine işlemeye, sonuç vermeye devam ediyor. Bu konuya toplumumuzun dikkatini bir kez daha çekmek istiyorum. Vatandaşlarımız, geniş halk kesimleri, üreticilerimiz, çiftçilerimiz, esnafımız, işçilerimiz, emeklilerimiz, gençlerimiz, işsizlerimiz, ekonomik sıkıntılarının giderek daha da artmakta olduklarına tanık oluyorlar. 2001’den bu yana izlenen ekonomik politika, çok açık bir şekilde, bütün yükü, bütün faturayı düşük gelirli kesimlere çıkarmıştır. Bu, çok açık bir gerçektir. Bugün, gerçek işsiz sayısı 8 – 9 milyon civarındadır. Elbette yoksulluk düzeyinin altında yaşayanların kapsamı bunun çok daha üzerindedir, açlık sınırı altında yaşayan insanlar da toplumumuzda giderek artmaktadır. Toplam vergilerin yüzde 73’ü, bu son bütçeyle yüzde 73,6’sı -71 idi 2004 yılında, geçen yıl- şimdi 73,6’ya çıkıyor. 73,6’sı, 74’ü dolaylı vergilerden, KDV ve ÖTV gibi vergilerden oluşturulmaktadır. Bu zengin – fakir ayırımı yapmadan vergi toplamak demektir. Halbuki Anayasamızın vergiyle ilgili temel ilkesi şudur: Herkesten malî gücüyle orantılı olarak vergi alınır, herkesten malî gücüne göre vergi alınır; ama, bu ilke, dolaylı vergilerle ortadan kaldırılmaktadır ve Türkiye’de dolaylı vergi oranı yüzde 73,6 düzeyine AKP hükümeti zamanında çıkmıştır.

 

Son dört yılda reel ücretler dörtte bir oranında gerilemiştir, Türkiye’de reel ücretler dörtte bir oranında gerilemiştir ve devlet, fakirden topladığı vergiyi, yüksek reel faiz adı altında zengine ödeyen bir transfer mekanizması işletmektedir. Bugünkü iktidar, giderek daha çok fakirden, giderek daha çok oranda aldığı daha çok vergiyi, yüksek reel faizlerle zengin kesime transfer etmektedir. Bu, AKP’nin maliye politikası halinde netleşmiştir. Diğer taraftan izlenen düşük kur politikası nedeniyle ithalat teşvik edilmekte ve o düşük kurla teşvik edilen ithalatın ceremesini de, bedelini de bir yandan borçlanan ekonomi, bir yandan da geniş halk kesimleri ödemektedir. Yani, izlenen politikanın içeriğine baktığınız zaman, kimden alıyor kime veriyor, bu politikada kim toparlanıyor, kim kaybediyor sorusunu sorduğunuz zaman -ki, bu soruyu daima sormaya ihtiyaç vardır- AKP iktidarı döneminde yoksul kesimler kaybetme süreci içindedirler. AKP bilinçli olarak, yoksul kesimleri kaybettiren bir ekonomi ve maliye politikasını sistemli, kararlı, düzenli bir şekilde uygulamaktadır ve bunun sonuçları iftar çadırlarında, giderek artan yoksul sayısında kendisini göstermektedir. Bu, AKP’nin temel maliye politikası tercihi ve uygulamasıdır. Bunun bir sürü aracı var; ama, ana tablo budur. Bir tarafta 8 – 9 milyon işsiz, çok net bir şekilde ortaya çıkmış ve giderek fakir zengin ayırımı yapmayan fakirden daha çok vergi toplamaya çalışan bir uygulama, bunun bir parçası olarak bu yılın bütçesinde şimdi Servet Vergileri ve Kurumlar Vergisi düşürülüyor, bir yandan vergiler düşürülüyor, zengin kesimin vergileri düşürülüyor, öbür taraftan Türkiye’nin yüzde 18 daha çok alacağı vergi, dolaylı vergi niteliğinde yoksul kesimlerden, orta halli kesimlerden alınıyor.

 

AKP ZENGİNLERİ KOLLAYAN, ZENGİNLERİ HİMAYE EDEN BİR PARTİ UYGULAMASI İÇİNE RESMEN GİRMİŞTİR. BAKMASINI BİLEN GÖZLER, DEĞERLENDİRMESİNİ BİLENLER, BU TABLOYU AÇIKÇA GÖRMEKTEDİR.

 

Giderek bir zengin partisi haline AKP dönüşmektedir. Zenginleri kollayan, zenginleri himaye eden bir parti uygulaması içine resmen girmiştir. Bakmasını bilen gözler, değerlendirmesini bilenler, bu tabloyu açıkça görmektedir. (Alkışlar) Bu tabloyu iftar çadırlarında, zavallı yoksul kadınların yanında çorba içerek kapatma imkânı da yoktur. (Alkışlar)

 

TARIM FACİAYI YAŞAMAYA DEVAM EDİYOR

 

Değerli arkadaşlarım, ekonomik durumun tablosu bu. Tarım, faciayı yaşamaya devam ediyor. Tarımdaki facia giderek daha netleşiyor, daha kökleşiyor ve üzüntü verici biçimde bütün ağırlığıyla kendisini hissettiriyor. Bakınız, tarımda şimdi yeni bir ekim döneminin de içindeyiz. Çiftçi perişan, çok güç bir tarım yılını arkada bıraktı. Borçlar hızla arttı, alım gücü azaldı çiftçinin. Şimdi, gübre atmak lazım, vatandaşın tarlasına gübre atacak parası yok. Gübre fiyatları son bir yılda ortalama yüzde 50 arttı; yani, Türkiye’de fiyat artışı yok deniliyor, tarımda yüzde 50 fiyatlar arttı. Son bir ayda petrolde yüzde 10 bir artış yaşandı, mazotta, motorinde, benzinde yüzde 10 bir artış yaşandı. Bu artışın vurduğu kesimlerin başında çiftçiler geliyor. Şimdi, bir yandan girdi fiyatları böyle artıyor, bir yandan çiftçi, bir yılın emeği karşılığında kendisini ayakta tutacak bir sonuç alamamanın büyük acısı, ıstırabı içinde, bir yandan gübre atması lazım, gübreler yüzde 45 – 50 artmış... Şimdi bir çareye ihtiyaç var. Önümüzdeki yılın tarımını kurtarmak için bir çareye ihtiyaç var.

 

Değerli arkadaşlarım, Türkiye’de tarımda ithal edilen gübreden yüzde 6,5 Gümrük Vergisi alınıyor ve yüzde 18 de KDV alınıyor, böylece çiftçinin aldığı gübrenin dörtte biri devlete intikal ediyor, devletin kazancı haline dönüşüyor. Şimdi, insaf ediniz, demin konuştuğumuz çiftçiyi perişan eden bu tablo karşısında devletin dörtte bir kazanç almak için üzerine yürüyeceği bir kaynak olarak gübreyi düşünmesi kadar yanlış ne olabilir!.. Yani, şurada bir ferahlık yaratılabilse, çiftçi tarlasına daha çok gübre atabilir, daha çok gübre atarsa Türkiye daha çok tarımsal üretim yapabilir, o tarımsal üretimden devlet de kazançlı çıkar, çiftçi de kazançlı çıkar, o senin alacağım dediğin o vergilerden çok daha fazlası Türkiye’nin kalkınmasına, çiftçimizin refahına ve Türkiye’nin tarımsal üretiminin artmasına yardımcı olur. Buradan, daha mevsimin başındayken yine bir uyarı yapmak istiyorum: Hükümet, buradaki bu yüzde 25’lik yükün çiftçiden alınan, çiftçinin gübresinden alınan yüzde 25’lik, dörtte birlik yükün azaltılmasını ciddiyetle düşünsün ve burada bir ferahlık getirsin, gübre fiyatlarında hafif bir fedakârlık yaparak, bir indirimi sağlasın, çiftçinin şevkini, çalışma azmini, güvenini biraz takviye etsin. Buna ciddi bir ihtiyaç olduğunu ifade etmek istiyorum.

 

Değerli arkadaşlarım, geride bıraktığımız yılda buğday üreticileri çok büyük bir sıkıntı içine girdiler, bu sıkıntı ağır bir tahribat yarattı. Geçen yıl 350 bin civarında bir fiyatla buğdayını satan çiftçilerimiz, bu sene 300 bin liranın altında 280 bin lira civarında buğday satmak durumunda kaldılar. Gübre fiyatları, ilaç fiyatları arttı, sulama maliyeti arttı, enerji maliyeti arttı, petrol ve mazot maliyeti arttı, Toprak Mahsulleri Ofisi piyasadan çekildi, Toprak Mahsulleri Ofisinin 150 alım merkezi iptal edildi, 13 bölge müdürlüğü kapatıldı, 100 kadar ajansı kapatıldı. Toprak Mahsulleri Ofisi çekildi, ithalat kapısı açıldı ve Türkiye’de çiftçi, buğday üreticisi ağır bir sıkıntıyla karşı karşıya bırakıldı. Şimdi, pamuk üreticisi bu acıyı şu anda en koyu şekilde yaşıyor. Maalesef, maliyeti kurtarmayan fiyatlarla pamuk üreticisi pamuk satmak durumunda kalmıştır. Hükümet, prim konusunu tamamen bir kenara itmiş gibi gözüküyor. Şu anda Adana’da 700 – 750 bin liraya pamuk alımı yapılıyor. Ege’de 900 bin lira civarında bir pamuk fiyatı veriliyor. Piyasada bu 850, hatta 800 bine kadar yer yer düşüyor. Geçen seçimlerden önce hükümet 30 sent prim vereceğiz diye taahhütte bulunmuştu. Bunu unuttu bile ve bir yıllık bir gecikmeyle 6 sentlik bir prim verildi. Bu pirim de, henüz her yere tam dağıtılmadı; yani, 90 bin liralık bir ek yük verildi. Şimdi, bakın, Yunanistan’da kilo başına 64 sent prim veriliyor; yani, 960 bin lira prim veriliyor. 960 bin lira, bizim Türkiye’deki pamuk üreticisinin pamuğunun aslından daha fazla, Yunanistan’ın primi, Türkiye’de en kaliteli Ege pamuğunun elde ettiği bedelden daha fazla. Bizde pamuktan kaçış yaşanıyor, Yunanistan pamuk üretimini çok ciddi bir şekilde artırıyor. Amerika’da kilo başına 35sent; yani, 525 bin lira prim veriliyor ve ayrıca pamuk ihracatı özel krediyle destekleniyor. Türkiye’de lif pamuk ithalatı son yıllarda hızla arttı, 450 bin tonu aşmış durumda ve bunun sonucu olarak da işte cari açık 10 milyar doları aşıyor; o ithal edilsin, bu ithal edilsin, pamuk ithal edilsin... İşte bunun sonucu da, maalesef, böyle ortaya çıkıyor. Şimdi böyle bir tarım tablosu.

 

Mısırda aynı şekilde. Çukurova üreticisi mısırdan çok büyük bir şikâyet içinde, çiftçimiz, mısırı tüccara 275 – 280 bin liraya satmak durumunda kalıyor. Buğdaydan zarar etti, mısırdan zarar etti, pamuktan zarar etti, ayçiçeğinden zarar etti, fındıktan zarar etti, kayısıdan zarar etti, patatesten zarar etti, soğandan zarar etti... Ayrıca, büyük bir afet yılı da yaşandı, doğal afetler yaşandı. Tabiî onun sonucunda da çok büyük zararlar ortaya çıktı. Böyle bir manzarayla Türkiye karşı karşıya. Hükümet bu tablo içinde bunlara tamamen sırtını dönmüş, bunlara karşı ilgisiz, vurdum duymaz bir yaklaşım içinde. Ne ihracatta artırmaya gayret ediyor... Şimdi, narenciye, limon perişan; yani, bir ihracat potansiyeli yaratılsa, Türkiye’de fiyatlar biraz toparlanacak, çiftçinin yüzü gülecek. Bununla hiç meşgul değiller. Bu, kendi haline, kendi kaderine teslim edilmiş durumda. Öte yandan kapılar açılmış, Türkiye ithalat yapıyor, ihracat yapmayı bırakın, Türkiye ithalat yapıyor. Teşvik etmeyi bırakın köstek yapıyor. Doğrudan gelir desteği ödemeleri dahi tamamlanmış değil, prim ödemeleri tamamlanmış değil...Çiftçinin adı yok ve çiftçi, öyle düşünüyorum ki, bu tabloyu iki yıldan beri yaşayan çiftçi, bu tabloyu önümüzdeki dönemde çok iyi değerlendirecektir. Türkiye’nin önümüzdeki dönemde atılım yapacağı çok alan var. Bu alanların başında da tarım geliyor. Türkiye tarımını derleyip toparlayıp, orada yaşayan insanların yüzünü güldürecek hale dönüştürmek zorundadır.

 

AB KONUSUNDA HÜKÜMET MAALESEF BÜYÜK YANLIŞLAR YAPTI

 

Değerli arkadaşlarım, geride bıraktığımız hafta içinde hepimizi meşgul eden önemli konu Avrupa Birliği konusu olmaya devam etti, Avrupa Birliğiyle Türkiye yakından ilgilendi. Bu konuyu bir kez daha dikkatinize sunmak istiyorum. Avrupa Birliği konusunda, maalesef, büyük yanlışlıklar yaptık; yani, yönetim yanlışlıkları, olayı taşırken, götürürken iktidar, hükümet çok büyük yanlışlıklar yaptı. Bu yanlışlıkları kısaca bir anımsatayım size.

 

Yaz ortasında, bu zina krizi Avrupa Birliği Türkiye ilişkilerini torpilleyen bir büyük yanlış oldu ve Türkiye lehine oluşturulan hava, gelmiş geçmiş parlamentoların, hükümetlerin elbirliğiyle attıkları adım sonucunda ortaya çıkan olumlu manzara, iktidarın bir büyük anlamsız yanlışı, gösteriş merakı, sonuç vermeyeceği bilinen bir beyhude gösterisi sonucunda perişan oldu, allak bullak oldu, hava değişti, artık Türkiye’yi suçlamak yaygın bir uygulama haline dönüştürüldü. Çok büyük bir yanlış yapılmıştır ve bu doğrudan doğruya hükümetin bu meseleyi götürme tarzıyla ilgilidir. Bu olduğu için, bugün bambaşka bir noktaya gelinmiştir. Eğer bu olmamış olsaydı, Türkiye’ye karşı Avrupa Birliği içinde yer alan ülkelerin tavrı, tutumu çok daha farklı olurdu. Birinci temel yanlış bu olmuştur.

 

BAŞBAKAN RAPORU HEMEN OLUMLU VE DENGELİ DİYE TANIMLADI. BU BÜYÜK BİR HATA OLDU.

 

Hükümet, yine bir büyük yanlışı Avrupa Birliğiyle ilgili komisyonun yayınladığı rapor üzerine yaptığı açıklamada ortaya koymuştur. Bu açıklama yayınlandıktan sonra hükümet, başbakan çıkmış demiştir ki “bu olumlu ve dengeli bir rapordur.” Tabiî bu, Türkiye’nin, bu raporu içine sindirdiği, bunu doğal karşıladığı izlenimini doğurmuştur ve şimdi Türkiye’nin bu raporu düzeltme doğrultusunda yapacağı çalışmanın inandırıcılığı, ciddiyeti, etkinliği ortadan kalkmıştır. Türkiye, kendi eline kendisi zarar vermiştir. Müzakere pozisyonunu bu iki büyük yanlışıyla, önce zina krizini çıkararak, arkasından da “bu olumlu ve dengeli rapor” diyerek kaybetmiştir ve bu çok ağır sonuçlar doğuracak, çok yanlış bir uygulama olmuştur.

 

Tabiî, şimdi bu manzara karşısında son zamanlardaki gelişmeler bizi iyice rahatsız etmeye başladı. Önce bir defa, bu raporun niteliğini bir kez daha hep birlikte doğru değerlendirmekte yarar var; yani, “bu rapor olumlu ve dengeli bir rapor” diyor Sayın Başbakan. Yani, bunun neresi olumlu ve dengeli, anlamak mümkün değil. Bu raporda “Türkiye ile müzakerelerin ucu açıktır” denilmesi mi olumlu ve dengeli?! Yani, bu müzakerelerin Türkiye’yi doğal olarak tam üyeliğe götüreceğine yönelik hiçbir ifade kullanılmazken, her vesileyle ucu açık olduğunun ifade edilmesi mi bu raporu olumlu ve dengeli hale getiriyor?! Yoksa, Türkiye’nin tam üyeliği değil de, özel statüye, özel statülü bir Avrupa Birliği ilişkisine götürüleceğine yönelik ifadeler mi bunu olumlu ve dengeli hale getiriyor anlamak mümkün değil.

 

Yine hatırlayacaksınız, işçilerimizin serbest dolaşımına kalıcı, sürekli, ebedî engeller getirilebileceği bu raporda öngörülmüştür.

 

Yine, on onbeş yıldan önce Türkiye’nin kesinlikle, ne yaparsa yapsın, üye olamayacağı açıkça ifade edilmiştir.

 

Diğer adaylar için öngörülmeyen güçleştirici, karmaşıklaştırıcı, engelleyici ve siyasallaştırıcı müzakere yöntemleri dayatılmıştır.

 

Yine, Dicle ve Fırat Havzasındaki suların Avrupa Birliği tarafından Ortadoğu sorunuyla ilişkili olarak yönetilebileceği, yönlendirilebileceği ifadeleri bu raporda yer almıştır. Bu mu olumludur, bu mu dengelidir anlamak mümkün değil.

 

Yine, kayıtsız, koşulsuz Ermeni sınırının açılması talebi bu raporda yer almaktadır.

 

Yine, Türkiye’nin üyeliğinin Avrupa Birliğine etkisi raporunda, bu 1915 – 1916 yıllarında yaşanan olaylarla ilgili olarak Türkiye’nin Ermenistan ile uzlaşması talep edilmektedir. Bütün bunlar, bu raporu, Sayın Başbakanın “olumlu ve dengeli bir rapor” diye nitelemesine engel olamamıştır.

 

Tabiî yanlış da buradan başlıyor. Şimdi olayı böyle gördükten sonra bir müzakere götürmeye çalışıyoruz. Ne oluyor; şimdi, biz bu süreci, raporun yayınlandığı tarihle 17 Aralığa kadar geçen süreci, bizi rahatsız eden yanlışlıkları düzeltmek için kullanma durumundayken, şimdi tam tersine bize, daha da sıkıntıcı verici, daha da güçlükler getirici talepler ortaya atılmaktadır. Türkiye’ye gelen Avrupa Parlamentosu temsilcilerinin burada yaptığı açıklamalar, Türk halkını ciddi şekilde rencide etmiştir, ciddi şekilde rahatsız etmiştir. Avrupa Parlamentosunun kurduğu bir komisyon, bir rapor hazırlamaya başlamıştı, rapor, bugün, sanıyorum müzakere ediliyor Avrupa Parlamentosunda şu saatlerde. Bu rapor, ilerleme raporunun da ötesinde, orada ima edilen pek çok unsuru daha açık şekilde ifade eden ve Türkiye’nin sıkıntılarını daha da artıran bir nitelik kazanmıştır. Yani, burada, şimdi bu raporda, müzakerelerin başlaması için Kopenhag kriterlerinin, hem teoride hem de uygulamada tamamlanması isteniyor. Hiçbir başka ülke için bu istenmemiştir.

 

RAPOR DOLAYLI VE ÜSTÜ KAPALI OLARAK BAZI ŞEYLERİ İMA ETMEKTEDİR

 

Türkiye’nin bugüne kadar yaptıklarıyla müzakere masasına oturması, böylece yeterli sayılmamaktadır ve rapor, dolaylı ve üstü kapalı biçimde bazı hususları ima etmektedir. Bunların başında Güney Kıbrıs Rum yönetiminin Türkiye tarafından tanınması, Türk askerlerinin Kıbrıs’tan çekilmesi, Ermenistan sınırının en kısa süre içinde açılması da vardır. Rapor, Heybeliada Ruhban okullarının derhal açılmasını ve Alevîlerin de Müslüman azınlık olarak tanınmasını talep ediyor, koruma altına alınmasını istiyor. Bunun dışında, ordunun siyasî gücünün kısıtlanmasını, Genelkurmay Başkanının Millî Savunma Bakanlığına bağlanmasına yönelik talepler de yer alıyor.

 

Tabiî bu rapor, Avrupa Parlamentosu içinde kamuoyu oluşturmaya yönelik ve 17 Aralıkta buluşacak olan liderlerin üzerine bir kamuoyu baskısı yapmaya yönelik bir rapordur. Bu raporun fillî bir etkinliği yoktur; ama, böyle rüzgârların esmesine fırsat verilmiş olması, gerçekten çok büyük rahatsızlık yaratmaktadır.

 

Şimdi, Avrupa Birliğinden gelen parlamenterlerin her birisi, Türkiye’de çalışmalar, temaslar yapıyor, açıklamalar yapıyor, böyle raporlar yayınlanıyor. Bu raporlar karşısında hükümet ne yapıyor? Bu değerlendirmeler karşısında hükümet, bu konularda ne söylüyor?.. Şu ana kadar toplumumuzun yüreğini ferahlatacak, hükümetin bu noktadaki kararlılığını ortaya koyacak tek ciddi bir açıklamasını duyamadık. Hükümet sıkıştığı noktada susmayı tercih ediyor. Barzani “Kerkük için gerekirse savaşırız diye demeç veriyor, bizimkilerden ses yok, tıs...

 

RAPORDA TÜRKİYE’Yİ RAHATSIZ EDECEK ÇOK ŞEY VAR, BUNA KARŞI HÜKÜMETTEN TEK SÖZ YOK.

 

Avrupa Parlamentosu rapor hazırlattırıyor. Bu raporda Türkiye’yi rahatsız edecek pek çok şey söyleniyor, buna karşı tek kelime yok.

 

İlerleme raporu yayınlanıyor, bu rapor konusunda ciddi, anlamlı bir reaksiyon, bir tepki yok.

 

İkili görüşmelerde işi halletmeye çalışıyoruz. Bu arada Türkiye’yi de çok ciddi rencide eden durumlar ortaya çıkıyor. Sayın Başbakan Fransa’ya gidiyor. Fransa’da Sayın Başbakanın muhatabı Fransız Devlet Başkanı; çünkü, icranın başı orada devlet başkanıdır Chirac, o değilse Başbakan, Fransa Başbakanı Rafferin. Chirac görüşmüyor, başbakan görüşmüyor, dışişleri bakanıyla bin bir güçlükle, özel müzakerelerle bir buluşma ayarlanıyor; ama, “gazetecilerin önüne çıkmayız” deniliyor. Şimdi, bugün, Sayın Başbakan yurtdışına gitti, orada üçlü görüşme yapılacak “bu üçlü görüşmeyle ilgili basına açıklama yapmayız, basına fotoğraf vermeyiz” sözleri ortaya atılıyor. Bunlar, hem halkımızı, hepimizi çok rencide eden hem de Avrupa Birliği konusunda büyük bir umutla, heyecanla üye olmaya hazırlanan bir ülkeyi, hak ettiği şekilde teşvik etmeyen, değerlendirmeyen, özendirmeyen bir yaklaşımın caydırıcı, kırıcı bir yaklaşımın oralarda ortaya çıkmış olduğunu bize gösteriyor. Bunlara tanık olmaktan çok büyük üzüntü duyuyorum.

 

Önümüzdeki dönemde Avrupa Birliğiyle ilişkilerimiz çok ciddi bir sorun haline gelecek; Öyle anlaşılıyor ki, Türkiye’nin iç siyaseti de, bu gelişmelerden ciddi şekilde etkilenecek.

 

Önümüzdeki dönemde Avrupa Birliğiyle ilişkilerimiz çok ciddi bir sorun haline gelecek; fakat, sadece o değil, öyle anlaşılıyor ki, Türkiye’nin iç siyaseti de, bu gelişmelerden ciddi şekilde etkilenecek ve iç siyasetimize de, Türkiye’nin iç tartışmalarına da bu konular çok önemli yansımalar taşıyacak. Son zamanlarda Türkiye’de birden bire bütün toplumu rahatsız eden tartışmalar ön plana çıkmaya başladı. Türkiye’nin temel kimliğiyle ilgili, kimlik tanımlarıyla ilgili tereddütlerin yaratılmak istendiğine tanık olmaya başladık. Durduk yerden Türkiye nasıl bir devlettir, Türk Milleti nasıl bir toplumdur, bu konuda bir tartışma hızla gelişmeye yöneldi.

 

HÜKÜMET, MAALESEF, BU GELİŞMELER KARŞISINDA SESSİZ, ACİZ VE SÜTRE GERİSİNE ÇEKİLMİŞ, MEVZİYE YATMIŞ BİR KONUMDA GÖZÜKÜYOR

 

Değerli arkadaşlarım, bu konularda, bu yapay tartışma konularında Türkiye’nin bir girdabın içine çekilmek isteniyor olması dikkatlerden kaçmıyor. Avrupa Birliğiyle ilişkilerimizin, Türkiye’nin demokratikleşmesine, insan haklarının yaygınlaşmasına, hukuk devleti anlayışının kökleşmesine katkı yapması bekleyişi hepimizin üzerindedir. Avrupa Birliğine yönelik umutlarımızın, bekleyişlerimizin altında demokratikleşme, insan hakları, hukukun üstünlüğü konularında olumlu gelişmelerin ortaya çıkması bekleyişi, umudu elbette vardır; ama, bunu, bunun ötesine doğru geçirecek arayışların, dayatmaların Türkiye’de çok ciddi sıkıntılar yaratacağını hep birlikte söylemeliyiz. Hükümet, maalesef, bu gelişmeler karşısında sessiz, aciz ve sütre gerisine çekilmiş, mevzie yatmış bir konumda gözüküyor.

 

TÜRKİYE’DE YAPAY BİR AZINLIK TARTIŞMASI AÇILMAK İSTENİYOR

 

Değerli arkadaşlarım, Türkiye’de yapay bir azınlık tartışması açılmak isteniyor. Bu azınlık tartışmasının hiçbir ciddi temeli yoktur. Yani, düşününüz ki, Türkiye’de iki önemli büyük azınlık yaratma girişimi, Alevî toplumuyla Kürt kökenli yurttaşlarımızın ayrı birer azınlık oluşturduğuna ilişkin Avrupa Birliği kaynaklı değerlendirmeler, memnuniyetle görüyoruz ki, bu toplum tarafından şiddetle reddedilmiştir. (Alkışlar) Yani, Türkiye’de Alevî kökenli vatandaşlarımız “biz, azınlık falan değiliz, biz bu memleketin özüyüz, biz bu toplumun özüyüz” diyorlar. (Alkışlar) Bunu onlar söylüyor... Sünnî vatandaşlarımız öyle söylüyor, Alevî vatandaşlarımızı, bu toplumun özü olarak kabul ettiklerini onlar ifade ediyor; ama, biz hâlâ dışarıdan demokrasi adına, insan hakları adına, ilerleme, gelişme adına “hayır siz farkında değilsiniz, siz bilinçsizsiniz, siz ne olduğunuzu anlamamışsınız, siz bir azınlıksınız”deyip, onlarda bir azınlık bilinci yaratmayı marifet zanneden bazı çevrelere alet oluyoruz. Bunu anlamak, doğal karşılamak mümkün değildir.

 


Saat ve Tarih: 05:10 , 12/7/2007 Bulundugu yer: Elestiri

Yorumlar (0) | Baglantı

RIFAT ILGAZ ÇOCUK EDEBİYATI “ROMAN” YARIŞMASI

RIFAT ILGAZ ÇOCUK EDEBİYATI “ROMAN” YARIŞMASI

            Türk edebiyatının çınarı Rıfat Ilgaz’ın, Türk edebiyatına verdiği emeği, sanatçı kimliğini, özellikle çocuk-edebiyat etkileşimindeki temel sanatsal önceliklerini gelecek kuşaklara tanıtabilmek amacıyla, Çınar Yayınları tarafından Rıfat Ilgaz Çocuk Edebiyatı ‘Roman’ yarışması düzenlenmiştir.

 

“Yapıtlarda Aranacak Temel Ölçütler”

 

Dil ve anlatımın, çocuğun dil evrenine uygunluğu

 

Dil ve anlatımın, Türkçenin anlatım olanaklarını yansıtmadaki başarısı

 

Dilsel kurgunun yazınsal özgünlüğü

 

Dilsel kurgunun düzeye uygunluğu (12 – 18 yaş)

 

Dilsel kurgunun çocuğun düş kurmasına, düşünme sorumluluğu üstlenmesine katkısı

 

Kurgunun çocuğun eğlenmesine katkısı

 

Kurgudaki merak öğelerinin okuma isteği uyandırmadaki etkisi

 

Olay dizisindeki çatışmaların çocuk gerçekliğine uygunluğu

 

Olay / olayların geçtiği çevrenin çocuğun yaşama kültürüne katkısı

 

Kahramanın/kahramanların bir/birer özdeşim öğesi olarak niteliği

 

Kurgunun yapılandırılmasındaki başarı/başarısızlık (konunun yapılandırılmasını zayıflatan abartılmış merak, rastlantısallık, duygusallık vb. öğelerin yokluğu/varlığı)

 

Kitabın bir bütün olarak çocuğa göreliği.

 

SEÇİCİ KURUL                                                      DÜZENLEME KURULU

Prof. Dr. Sedat Sever                                                 Prof.Dr. Bahri Gökçebay

Doç.Dr. Selahattin Dilidüzgün                                        Sevgi Özel

Y.Doç.Dr. Necdet Neydim                                          Nilgün Ilgaz

Dr. Kemal Ateş                                                            Kadir İncesu

Zekeriya Kaya                                                            

 

Dosyaların  6 eşlem (nüsha) olarak düzenlenmesi ve  01 Nisan 2007 tarihine kadar “Başvuru Adresine” teslim edilmesi gerekmektedir.

Dosyalar iade edilmeyecektir. Seçici Kurul tarafından birinciliğe değer bulunan dosya, Çınar Yayınları tarafından yayımlanacak ve yazarına telif ücreti ödenecektir.

 

Başvuru Adresi: Çınar Yayınları – Rıfat Ilgaz Kültür Merkezi Çatalçeşme Sokak No:50 Kat:4/5 Cağaloğlu  İstanbul

İletişim

Kadir İncesu

İş: 0212 528 71 40

Fax: 0212 528 71 43

Mail:kadir.incesu@cinaryayincilik.com.tr

Cep: 0543 803 17 11

 

Çınar Yayınları – Rıfat Ilgaz Kültür Merkezi   Çatalçeşme Sok. No:50 Kat:4 – 5 Cağaloğlu /  İstanbul

 

Tel: 0-212-528 71 40   Faks: 0-212-528713  www.cinaryayincilik.com.tr - cinar@cinaryayincilik.com.tr

 

                                                                                   Rıfat Ilgaz Arşivi


Saat ve Tarih: 09:49 , 26/10/2006 Bulundugu yer: Duyuru
Yorumlar (0) | Baglantı

ÖZGÜR PENCERE EDEBİYAT VE SANAT DERNEĞİ ÇOCUK ve GENÇ KALEM ÖYKÜ YARIŞMASI

ÖZGÜR PENCERE EDEBİYAT VE SANAT DERNEĞİ ÇOCUK ve GENÇ KALEM ÖYKÜ YARIŞMASI
ŞARTNAMESİ (2007)

Adana’da faaliyetini sürdürmekte olan Özgür Pencere Edebiyat ve Sanat
Derneği olarak 2007 senesinde de gelenekselleştirdiğimiz ve ulusal boyutta
yaygınlaşan Çocuk Öykü Yarışmamızı tekrarlıyoruz. Bu seneden itibaren
Çocuk Öykü Yarışmamıza ek olarak, Lise öğrencilerini de kapsayan Genç
Kalem Öykü yarışmamızı da ekliyoruz.


Bu ödüllü yarışma ile çocuklara yazmayı sevdirmek, kendilerini yazılı
olarak daha iyi ifade edebilmelerine yardımcı olabilmek ve okumaya
yönlendirmek, Türk Öykücülüğünü daha iyi tanıtıp, yetenekli çocuklarımızı
ödüllendirmeyi amaçlayarak bir yola çıktık. 12-14 ve 15-17 yaş
guruplarındaki çocukların ve gençlerin katılabileceği bu öykü yarışması
ile, öykü nedir, Türk öykücülüğünün gelişimi, öykü kavramının anlamı ve
önemini çocuklara bu yolla anlatıp, öykücülüğü sevdirirken yetenekli
çocuklarımıza yarışma sonrasında da devam edecek bir edebiyat sevgisi
kazandırmak istedik.


Bu ödüllü yarışmaya katılabilmek için:

1. 12--13-14 yaşlarında (Çocuk Öykü Yarışması için) ve 15-16-17 yaşlarında
(Genç Öykü Yarışması) için olmak,

2. Öykünün katılımcı tarafından yazılmış olması,

3. Öykülerin öğretmenler tarafından okunup, onaylanmış olması yeterlidir.

4. Öyküler en fazla 4 sayfayı geçmeyecek şekilde, bilgisayarda yazılıp,
postayla dernek iletişim adresine gönderilecektir. Bilgisayar bulunmayan
ortamlarda, okunaklı bir yazıyla yazılmış olması kabul edilebilir.

5. Yarışmada konu serbesttir. Her yarışmacı iki öyküyle yarışmaya
katılacaktır.

6. İki öyküden, her jüri üyesine ayrı ayrı gönderilmek üzere beş adet
kopya yapılacaktır.

7. Değerlendirmede öykülerin; a) Türkçe’nin dil kurallarına,
b) Yaratıcılık ve özgünlüğe uygunluğu önemlidir.

8. Her katılımcı yollayacağı zarfın içine: Bir resim, ev ve okul posta
adresleri ve telefon numaraları, varsa mail adresi, ailesinin izin belgesi
ile aşağıdaki dernek hesabına yatıracakları (fakir öğrencilere her sene
yaptığımız kırtasiye yardımında kullanılmak üzere) 5 YTL (beşmilyon
lira’nın) dekontuyla 10 Ocak 2007 tarihine kadar, Özgür Pencere Edebiyat
ve Sanat Derneği, Çınarlı Mah. 26 Sok. Altınova Apt. No 9. kat 1, Adana
adresine başvurabilir.

Eksik bilgili ve/veya bu tarihten sonraki yapılan başvurular dikkate
alınmayacaktır.

Jüri Üyelerimiz:

Gülten Dayıoğlu, Mehmet Güler, Pakize Özcan, Ayşe Çekiç Yamaç, Şebnem Sema
Tuncel



Ödüllerimiz:

Değerlendirme sonucunda dereceye giren çocuklara plaket, kitap seti ve
hediye paketi verilecektir. Gerekli görüldüğü takdirde özel ödül
verilebilir.

Yayınlanmaya değer görülen öyküler daha sonra kitap haline getirilecek ve
fakir çocuklar yararına satışa sunulacaktır.



Yarışma İletişim maili:


dergi@ozgurpencere.com

Telefon numaralarımız:
0 322 458 1358
0 535 422 1718

Özgür Pencere Edebiyat ve Sanat Derneği 1097231 posta çeki hesabı.


www.ozgurpencere.com
www.ozgurpencere.org

Saat ve Tarih: 08:42 , 26/10/2006 Bulundugu yer: Duyuru
Yorumlar (0) | Baglantı

AÜ'NDE, ÇOCUK EDEBİYATI BİR SEMPOZYUMLA TARTIŞILDI

EKİM '06 ETKİNLİKLERİNDEN... / Dr. HATİCE EMEL DİNSEVEN
______________________________________________

pic_0076_k.jpg

Soldan sağa: Yusuf Çotuksöken( öğretim görevlisi), Pr Dr Gönül Akçamete (AÜEğitim Bilimleri fak Dekanı)Mustafa Ruhi Şirin ( Çocuk Vakfı Başkanı) Necdet Neydim (ÇİKEDAD Başkanı Yr Doç Dr) Gülten Dayıoğlu ( Onur Yazarı) Emin Özdemir( eğitimci yazar) Pr Dr Sedat Sever(Sempozyum Düzenleme Kurulu Başkanı)

 

ÇOCUK EDEBİYATI TARTIŞILIYOR
______________________________________________
(2. Ulusal Çocuk ve Gençlik Edebiyatı Sempozyumu, pek çok uzman, yazar, akademisyen ve okuru biraraya getiriyor. Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi tarafından düzenlenen sempozyum, çocuk ve gençlik edebiyatındaki gelişmeleri, sorunları ve çözüm önerilerini tartışmayı amaçlıyor.)

Çocuk edebiyatı tartışılıyor
______________________________________________

Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi tarafından düzenlenen 2. Ulusal Çocuk ve Gençlik Edebiyatı Sempozyumu başladı. Çocuk ve gençlik edebiyatındaki gelişmeleri, sorunları ve çözüm önerilerini tartışmayı amaçlayan ve 3 gün sürecek sempozyumun açılış törenine çok sayıda akademisyen, edebiyatçı, öğrenci ve edebiyatsever katıldı.

Sempozyumun "Onur Konuğu" olan ve şiirlerinde "çocuk unsurunu en çok barındıran şair" sıfatını taşıyan Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın, sağlık sorunları nedeniyle sempozyuma katılamadığı bildirildi. Çocuk ve gençlik kitaplarıyla tanınan Yazar Gülten Dayıoğlu ise sempozyuma "Onur Yazarı" olarak katıldı. Türkiye Polifonik Korolar Derneği Çocuk Korosu'nun konseriyle başlayan sempozyumda, açılış konuşmasını yapan Sempozyum Düzenleme Kurulu Başkanı Prof. Dr. Sedat Sever, etkinliğin temelinde okuma kültürü edinmiş, düşünen bireyler yetiştirme çabasının yattığını ifade etti. Sever, "Bu sempozyum, okuru bir düşünceye, inanca tutsak etmeye çalışan güdümlü yayınların arttığı bir dönemde, bu tür yayınların çocuk doğasına aykırı olduğunu kanıtlama çabasıdır" diye konuştu.

Kitaplar çocukların dünyasına sokulmalı

Eğitim Bilimleri Fakültesi Dekanı Gönül Akçamete de, çocuk ve gençlere bilim anlatım olanaklarıyla seslenebilen eserlerin gelişimlerine katkı sağladığına dikkat çekerek, sanatsal nitelikli çocuk kitaplarının çocukların dünyasına sokulması gerektiğini belirtti. 100 Temel Eser konusunun çocukların batıl inançlarla nasıl kuşatıldığını gösterdiğini ifade eden Ankara Üniversitesi Rektör Yardımcısı Mehmet Güler ise Türkiye'de duyarlı, demokratik ve laik bireylere her zamandan çok ihtiyaç olduğunu belirterek, çocuk ve genç edebiyatının böyle bireyler yetiştirmede önemli bir araç olduğunu kaydetti.

"Türkçe'mizin Ses Bayrağı: Fazıl Hüsnü Dağlarca" ve "Düş Dünyasının Sihirli Kalemi: Gülten Dayıoğlu" adlı sinevizyon gösterimlerinin ardından, Dağlarca ve Dayıoğlu'na şükran plaketi verildi. Dağlarca'nın plaketi Adnan Binyazar tarafından alındı. 40 yılı aşkın süredir kalemini çocuk ve gençlere adadığını belirten Gülten Dayıoğlu, çocuk kitaplarının okur için anne, yaşam boyu yararlanabilecekleri güvenli harita ve yaşamla ilgili araştırma ve deney yapabilecekleri bir "laboratuvar" konumunda olduğunu kaydetti. Kitap yazarken hata yapmaktan korktuğunu dile getiren Dayıoğlu, "Çünkü, kitapta yapılan hata değiştirilemez, çocuğun benliğine işlenir" diye konuştu. Yetersiz kişiler tarafından çalakalem yazılmış kitapların çocuklara zarar verdiğini ifade eden Dayıoğlu şunları kaydetti: "Yıllardır çocuk ve gençlik kitaplarına ideoloji ve politika bulaştırılmaktadır. Kitaplarda inanca dair yüklemeler hızla artarak yayılmaktadır. Bu çocuklara yapılan bir haksızlıktır ve çocuk haklarına aykırıdır. Çocuk, salt gerçekliği öğrenme hakkına sahiptir. Böyle yaparak bu özgürlüğü kısıtlıyoruz"

Dayıoğlu, YÖK'ün bazı eğitim bilimleri fakültelerindeki çocuk edebiyatı derslerini kaldırdığını ya da kısıtladığını ifade etti. "Amacımız çağının bilincine varan ve çağa ayak uydurabilen bireyler yetiştirmek olmalı" diyen yazar Gülten Dayıoğlu, iyi ve kötüyü ayırt edebilecek düzeye gelmiş okurları hiçbir ideolojinin yönlendiremeyeceğini vurguladı.

44 oturum, 132 bildiri

II. Ulusal Çocuk ve Gençlik Edebiyatı Sempozyumu, 6 Ekim'e kadar sürecek. Çok sayıda bilim insanı, yazar ve çizerin buluşacağı sempozyumda, uzmanlar, yazar ve çizerler tarafından 132 bildiri sunulacak. Sempozyumda, okuma kültürü edindirmenin, düşünen-duyarlı birey yetiştirmenin temel bir aracı olarak çocuk ve gençlik edebiyatı birçok değişkeniyle inceleme konusu yapılacak. Paralel düzenlenecek 44 oturumda çağdaş gelişmeler ışığında, ülkemiz çocuk ve gençlik edebiyatının bugünkü durumu saptanacak, sorunları belirlenecek ve belirlenen sorunlara çözüm önerileri oluşturulacak. Oturumlarda ayrıca, çocuk ve gençlik edebiyatı, yazar ve çizerlerin bakış açılarıyla değerlendirilecek; yazar ve çizerlerimiz, çocuk ve gençlik edebiyatı odaklı bakış açılarını, savlarını, yaşantı ve deneyimlerini katılımcılarla paylaşacaklar.

(Evrensel, 05.10.2006)

 

 

mail_061009_13.jpg

aytekinkeskin_emeldinseven_leylasubasiuzun.jpg

Yrd. Doç. Dr. Aytekin Keskin,
Dr. H. Emel Dinseven, Pr. Dr.
Leyla Subaşı Uzun

ankara_cocuk_2006_ekim_0361__306_.jpg

Nur İçözü, Sevim Ak

ankara_cocuk_2006_ekim_0361__348_.jpg

Dr. Tülay Kuzu

mail_061009_10.jpg

Nilay Yılmaz, Pr. Dr. Sedat Sever

mail_061009_03.jpg

Sempozyumu izleyen AÜ öğrencilerinden bir grup...

mail_061009_05.jpg

Doç. Dr. Ahmet ÇEBİ,
Yrd. Doç. Dr. Safiye AKDENİZ,
Yrd. Doç. Dr. Necdet NEYDİM,
Yrd. Doç. Dr. Aysun EYDURAN

mail_061009_04.jpg

AÜ öğrencileri bahçede...

emeldinseven_haciangiile.jpg

Dr. H. Emel Dinseven, Hacı Angı

mail_061009_01.jpg

Doç. Dr. Gül Celkan

emeldinseven_zehraunuvarile.jpg

Dr. H. Emel Dinseven, Zehra Ünüvar

mail_061009_06.jpg

Doç. Dr. Hasan Erkek, Mavisel
Yener, Dr. H. Emel Dinseven,
Doç. Dr. Selahattin Dilidüzgün

mail_061009_07.jpg

Nilay Yılmaz, Mavisel Yener

mail_061009_08.jpg

Dr. H. Emel Dinseven, Mavisel Yener,

mail_061009_02.jpg

(.............................................)

ankara_cocuk_2006_ekim_0361__340_.jpg

mail_061009_18.jpg 

Sayfamıza fotoğraflarla katkıda
bulunan Dr. H. Emel Dinseven'e
-konu ile ilgili gözlem ve
izlenimlerini de en kısa
zamanda göndermesi dileğiyle-
teşekkür ederiz... e-edebiyat

Anasayfa

Anasite


Saat ve Tarih: 09:19 , 11/10/2006 Bulundugu yer: Haber
Yorumlar (0) | Baglantı

ÇOCUK VE GENÇLİK YAZINININ NERESİNDEYİZ? /M. SADIK ASLANKARA

M. Sadık Aslankara Kitaplar Adası

Çocuk, gençlik yazınının neresindeyiz?

Çocuk yazınına yönelik özgün çalışmaların bunca geç kalmışlığından çok, eksikliği, yetersizliği üzerinde durulmalı bence!

Köklü mü köklü geleneğe sahip, masaldan, söylenden, gülmeceden, şiirden beslenen bir çocuk yazınımız olduğu apaçık... Bunun için Dede Korkut Hikâyeleri'ni, Anadolu'da süregelen masal anlatma geleneğini, ne bileyim Eflatun Cem Güney, Oğuz Tansel, Hasan Lâtif Sarıyüce'nin tadına doyum olmaz güzellikteki masallarını anımsamak yeter...

Ne var ki, bunca köklü geleneğe sahip olduğumuz, olağanüstü birikime yaslandığımız halde bugünkü çocuk yazınımızın konumunu yeterli bulmanın da olanağı yok! Üstelik, geçmişten günümüze bu alanda göz kamaştırıcı parlaklıkta ürünler verildiği, çocuklara özgülenmiş dünyanın en eski tiyatrolarından birine sahip olunduğu halde...

Nitelikçe yüksek çocuk yazını ürünleri sayıca daha azken, yaygınlık yansıtanlar da nitelikçe yoksul nedense. Zaten, "ülkemizde yaklaşık 250 çocuk kitabı yazarı(nın) yılda yaklaşık 1000 çocuk kitabı üret"tiği göz önüne alınırsa, bunların hepsinin nitelikçe yüksek olmasını beklemek de safdilliktir herhalde yalnızca. (Serpil Ural'dan aktaran, ayrıca yararlanmak için bakılabilecek bir kaynak Vedat Yazıcı; "Çocuk, Yazında Çocuk...", Çağdaş Türk Dili, Mayıs 2004)

Kuramsal bağlamda çocuk yazınına özgülenmiş kitaplar da yok denecek kadar az! Necdet Neydim'in, Selahattin Dilidüzgün'ün, Öner Ciravoğlu'nun, A.Ferhan Oğuzkan'ın kitapları, Meral Alpay'ın, Robert Anhegger'in, İnci San'ın, Enver Naci Gökşen'in vb. kimi çalışmaları bir çırpıda anımsayıverdiklerim. Bu yönde alana katkı sağlayan yazarlar ya da bilimciler de parmakla sayılacak denli az demek ki!

Çocuk yazınının, cumhuriyetin ilk yıllarından başlayarak bir bütün halinde en azından 1970'lere dek görevci yapı taşıması, 70 ortalarından günümüze, farklı yaklaşımlarla karşılaşılsa da görevci anlayışın, en azından anadamar halinde süregelmesi olağan sayılmalı. Çocuk yazınına yönelik özgün çalışmaların bunca geç kalmışlığından çok, eksikliği, yetersizliği üzerinde durulmalı bence! Bugün ne durumda çocuk, gençlik yazınımız ya da biz neresindeyiz bunun?

İşte Bu Yayınevi'nin, çocuk ve gençlik yazını alanında tam on yıldır sürdürdüğü öykü, masal, roman yarışmaları, bu yarışmalarda ödüllendirilen onlarca yazar, kitaplaşan dosyalar, ne yalan söylemeli büyük önem taşıyor.

Bu yolda bir başka yayınevi daha katıldı alana Tudem Yayınları... Bu hafta da Tudem'in öykü, roman yarışmalarında ödüllendirdiği kitaplar üzerinde durayım istiyorum. Hangileri bunlar? Öyküde Miyase Sertbarut'un Tuna'nın Büyülü Gemisi (2003), Ferda İzbudak Akıncı'nın Kuş Kulesi (2004) adlı yapıtlarıyla romanda 2004 yayımı Mavisel Yener'in Mavi Zamanlar, Mucize Özünal'ın Kara Cümle, Özgür Kurtuluş'un Pitan / Zeytindağı'nın İzinde adlı kitapları...

ÇOCUK ÖYKÜLERİ

Ferda İzbudak Akıncı, öykü alanındaki verimiyle dikkati çekse de, üzerinde gereğince durulmamış bir yazar. Bu yazgıyı paylaşan kim bilir kaç öykücümüz var? Diyeceğim, yazarlar, hak ettikleri ilgiyi bulamadıklarında, bunu yazarlıklarıyla ilintilendirmeye kalkışmamalı! İlgi de ilgisizlik de sanat yapıtının özüne değgin hiçbir ipucu vermez çünkü.

Bunları neden söylüyorum? Ferda İzbudak Akıncı, Kuş Kulesi'nde, bize öykü sanatının birebir yansıması örnekler sunuyor da ondan... Sonuçta, diyelim dokuz yaş üzeri her yaştan insana seslenebilecek öyküler çıkarıyor yazar ortaya.

Tuna'nın Büyülü Gemisi, Miyase Sertbarut'tan okuduğum ikinci kitap. İlki gençlik romanıydı Gerçekle Büyümek, Düşlerle Yürümek (Bu, 2000). İkincisi ise çocuk romanı.

Dokuz yaşındaki Tuna'yla ablası Suna, köyde anneannelerinin yanındadır. Babaları, üç yıl önce çalışmak üzere Fransa'ya gitmiş, ama hastalığa yakalanarak ölmüştür. Anneleri de üç ay önce onları anneannelerine bırakıp kente inmiştir iş aramak üzere. Tuna, bir yandan anne özlemini gidermek, öte yandan yoksul, tekdüze yaşamını renklendirmek üzere yaptığı kâğıt geminin kaptanlığıyla bir süre avunsa da bir gün yolda bulduğu at nalı aracılığıyla şanslarının değişeceğini düşünür. Ne ki kendisi için var ettiği bu oyun, bir süre sonra gerçek bir serüvene dönüşecektir ilginç açılımlarla...

Görüldüğü gibi öykü değil, çocuk romanı bu... Bunu Sertbarut mu "çocuk öyküsü" olarak göndermiş, seçici kurul mu çocuk öyküsü biçiminde değerlendirmiş anlayamadım. Ama Miyase Sertbarut'un, son yıllarda rastlantıyla bulgulayıverdiğim, bundan da sonsuz mutluluk duyduğum yazarlardan biri olduğunu söyleyebilirim rahatlıkla...

Gerçekten de Tuna'nın Büyülü Gemisi, roman sanatının gereklerine göre yapılandırılmış, çizgisellikten alabildiğine uzak bir kitap. Gerçekle Büyümek, Düşlerle Yürümek de böyleydi. Bu nedenle Tuna, kıpır kıpır yer tutuyor insanın içinde. Onun anne özlemini, işlevsel ayrıntılarla, yan anlamlarla veriyor çünkü sürekli yazar.

Tuna'nın Büyülü Gemisi çok güzel bir film öyküsüne dönüştürülebilir ya, bakalım sinemacılar görecek mi bunu?

GENÇLİK ROMANLARI

Mavisel Yener, Mavi Zamanlar'da on dört yaş çevresinde dolanıyor. Yapıtta, örnekse Aktan'ın Sevilay'a ilgisi türünden kimi platonik aşklar, kazı başkanı Ahmet Bey'le genç arkeoloji öğrencilerinden oluşan farklı bir grup, Alyanoi'deki çevre köy yaşamından kesitler yer alıyorsa da roman evreni, "ilköğretim okulları arasında" düzenlenen (12) öykü yarışmasıyla gündeme girdiği için iş değişiyor. Roman kişisi Birce'yle, yarışmada ödül kazanan grubun bu yaş çevresinde dolanışı, sonradan bunlara aynı yaş grubundan Gilman'ın katılışı, romanın bunların gözüyle aktarılmasını getiriyor. Bu da Mavi Zamanlar'ın gençlik romanı olarak alımlanışını gölgeliyor bir ölçüde. Kurtuluş'un Pitan'ı ise tam anlamıyla bir çocuk romanı olarak alınmalı!

Mavi Zamanlar da, Pitan da ilginç örtüşmeler sunan eşzamanlı yaratılar sanki. Neler bu benzerlikler? 1. Her iki roman da, üstelik birbirine çok yakın iki yerde geçiyor. Mavi Zamanlar, Alyanoi kazı alanında (Bergama); Pitan, Zeytindağı'nda bir yaz kampında (Çandarlı) 2. Her iki romanda da kahramanları etkileyen, ötesinde yönlendiren birer kitap temele alınıyor, 3. Her iki romanın da ana kahramanları on dört yaş altında, 4. Her iki roman evrenindeki uzamda da yöneticiler kazıbilimciler.

Ancak bu örtüşmelere karşın Mavi Zamanlar için "gerçekçi", Pitan içinse "düşlemci" nitelemesi getirilebilir. Sözgelimi Pitan'da romanın önemli bölümü, kahramanlar "bir çizgi filmin içine gir(mişçesine)" geçer (83).

Kitapların, amaçladıkları görevcilik nedeniyle de örtüştükleri söylenebilir. Hele Pitan'da, romana adını da veren söylensel kadın kahraman Pitan, düşlemsel zamanda kendisiyle karşılaşan roman kişilerine şöyle der "İyilikle kötülüğün mücadelesi dünyanın sonuna kadar devam edecek. Önemli olan, biz iyilerin bu mücadeleden hiçbir zaman yılmaması. Birbirimize destek olmamız ve karşı koymamız." (203) Mavi Zamanlar'da ise Alyanoi'ye sahip çıkma bilinci yaratılmaya çalışılır.

Buna karşın roman kişileri, buluntular konusunda, istemeseler bile olumsuz davranış sergiler. Birce'yle Gilman, Mavi Zamanlar'da hem haber vermeden hem de tehlikeli biçimde yerinde çevirerek buluntunun yönünü değiştirir. Murat da Pitan'da "mumyanın üzerinden bir kumaş parçası koparmayı başar(ır)" (31).

"KARA CÜMLE"

Mucize Özünal'ın Kara Cümle adlı romanı bunların çok dışında bir yapıt. Özünal, yapıtında bir bilimcinin yaşamını aktarıyor bize Cahit Arf. Oğuz Atay'ın, hocası Mustafa İnan'a özgülediği Bir Bilim Adamının Romanı'ndan yıllar sonra, Sevgi Özel'in Uğur Mumcu'yu odakladığı 'Uğur Olsun!'un ardından Mucize Özünal'ın Kara Cümle'si de, tıpkı onlar gibi göz dolduran yapısıyla dikkati çekiyor.

Romanını ayrıntı yerleştirerek, anlatısını art alanlarla besleyerek, gerektiğinde yan anlamlar döşeyerek örüntülüyor yazar. Bu kadarcık bir veri bile, Özünal'ın Kara Cümle'yi, çocukları ya da gençleri hedefleyerek değil, roman sanatının gereklerini yerine getirerek ortaya koyduğunu gösteriyor. Bence de doğru bir tutum bu!

Özünal, Cahit Arf'ın yaşamına, belli dayanakları ölçü alarak sıçramalı bir aktarımla yaklaşıyor. Bu, romana uçucu bir hava da katıyor kuşkusuz. Ağlamalarınıza gülmelerin eşlik edeceği unutulmaz güzellikte bir roman bu.

Farklı kuşaklardan, farklı çevrelerden gelseniz de büyük tat alarak okuyabilirsiniz Kara Cümle'yi. Olağanüstü büyülü, bunu tartımıyla dengeleyip içkinleştirmiş bir yapıt. Yalnız anlatılanlarla öne çıkmıyor üstelik, hayır, bunları yerleştirme, ilişkilendirme biçimiyle, sözün kısası yapılandırma yöntemiyle de öne çıkıyor.

Kara Cümle'yi Anadolu aydınlanmasının önemli yapıtları arasında sayıyorum. Bu nedenle genç, erişkin herkes okumalı romanı!

Tudem'in yayımladığı bu kitaplarda yazarlarından kaynaklanan anlatısal, dilsel kimi yanlışlar söz konusu, ama ben onların bu yanlışlarına yer açmak yerine yayınevinin yazım kılavuzu konusunda uyarıda bulunmayı gerekli görüyorum...

Yukarıda kısa kısa ele almaya çalıştığım kitaplardaki yazım kuralları beni şaşırttı. Tudem, bu kitapları hangi yazım kılavuzuna göre dizdirip yayımlıyor bilemem. Ama selam, plan, klasik, laboratuvar, telaş, plaka, ihtilal, felaket, plak, evlat, ilaç, bela, labirent, plastik, lamba vb. Arapça, Farsça, Batı kaynaklı sözcüklerde "l" ünsüzünden sonra gelen "a" ve "u" ünlülerini gösteren harfin üzerine düzeltme imi konulmaması gerekirken Tudem bunları hep düzeltme imi kullanarak diziyor. Aynı şekilde "herhalde", "hal" sözcüklerindeki "a"ların üzerinde de düzeltme imi yer alıyor yanlış olarak.

Ama bu arada düzeltme imi kullanılması gerekirken buna yer açılamayan sözcükler de söz konusu. Örneğin kâfir, âlem, kâkül (ya da "kâhkül") vb.

Bitişik yazılması gereken kimi sözcükler ayrı gösteriliyor yapboz, kazıbilim, yeraltı, sözgelimi, arnavutkaldırımı, kentsoylu, yeniyetme, yarımada, serçeparmağı, anacadde, başucu, uğurböceği (oysa uçuç böceği doğru yazılmış [Kuş Kulesi, 58]) vb. Ama ayrı yazılması gerekirken bitişik yazılmış sözcüklere de rastlanabiliyor. Örneğin çok bilmiş...

Yayınevleri, hangi yazım kılavuzunu kullanmalı? Bana sorarsanız Türkiye'deki bütün yayınevleri Dil Derneği'nin Yazım Kılavuzu'nu almalı kendisine temel yazım kılavuzu olarak! Atatürk'ün Türk Dil Kurumu'nun gerçek ardılı bu dernek çünkü!

Tudem Yayınları'nın çocuk, gençlik yazınında bir boşluğu doldurduğu da kesin! Bize düşen de onlara destek vermek!


Saat ve Tarih: 03:41 , 28/7/2006 Bulundugu yer: Inceleme
Yorumlar (0) | Baglantı

KÜÇÜK ARKADAŞ / EMİN ARIK

                             KÜÇÜK ARKADAŞ

                                     EMİN ARIK

 

Şubat ayının sonlarıydı. Atatürk İlköğretim Okulu’nda denetim vardı. Sabahleyin ilk derse girilmişti. Müfettişler okula geldiklerinde, Hizmetli Mehmet kapıdaydı ve yardım istiyordu. Bir çocuktan yakınıyor, okuldan kaçmasından korkuyordu.

Müfettişlerden biri ilgilendi. Bu öğrencinin 1.B sınıfının öğrencisi olduğunu, o anda hemşire odasında bulunduğunu ve adının Julian Berk olduğunu öğrenince hizmetliye işine bakmasını, kendisinin ilgileneceğini söyledi.

Hemen, giriş kapısının sağ tarafındaki hemşire odasına girdi. Meşin muayene yatağı üzerinde, sevimli mi sevimli bir yaramaz sırt üstü yatmış, bacak bacak üstüne de atmış, hiç durumunu değiştirmeden, fıldır fıldır gözleriyle, can can bakıyordu:

- Julian, seni arıyorum, beni öğretmeninle tanıştıracakmışsın. Ama bakıyorum, sen burada yatıyorsun.

Bu sözler üzerine ufaklık yattığı yerden fırladı, müfettişin elinden tuttu, çeke çeke sınıfına götürdü. Kapıyı, yavaşça parmaklarıyla tıklatıp açtılar. Öğretmen tatlı-sert bir bakış attı. Müfettiş, öğretmenin bir şey demesine kalmadan, göz kırparak:

- Öğretmenim, özür diliyoruz. Benim yüzümden geciktik. Julian beni beklemiş, sizinle tanıştırmak istiyormuş…

Öğretmen, durumu anladı, sınıfa buyur etti. Julian da müfettişin elini bırakmamış, sınıfa girmesi için çekiştirip duruyordu:

- Dur bakalım Julian, ben senin gibi genç miyim? Yukarı çıkayım, paltomu çıkarayım, bir çay içeyim, birazcık dinleneyim, öyle geleyim. Bir yere gitme sakın, beni bekle, diyerek müdür odasına yöneldi.

2.ders saatinde sınıfa gitti. Genellikle en arka sıraya oturup, tüm öğrencileri oradan gözlemeye çalışan müfettiş, burada Julian’ın yanına oturdu. Afacan sevindi, şımarmadı. Matematik dersi işlenmekteydi. Her soruda, anında Julian’ın parmağı havaya kalkıyordu.

Bir toplama işlemi soruldu. 9 + 8 = ?.. İlk kalkan parmak yine Julian olunca, müfettiş kulağına eğilerek sessizce sordu:

- Buldun mu?

- Buldum.

- Ben bulamadım, bana da söyler misin?

Ağzının iki yanını elleriyle kapatarak müfettişin kulağına yaklaştı, olabildiğince sessiz biçimde:

- 17, dedi.

Bu arada sınıf toplamı da kalabalık olduğundan gürültü çoğaldı, karmaşa başladı. Müfettiş, zor durumda kalan öğretmene yardımcı olmak gereğini duydu:

- Öğretmenim, ben bir şarkı söylemek istiyorum. Ama çiçek olur, dinlerlerse…

Sessizlik sağlanınca:

- Sayıların ilki bir

  Ardından iki gelir

  Üç, dört, beş, altı diye

  Yaşım erdi yediye

  Sonra sekiz, dokuz, on

  Sayıya bu olmaz son.

Hoşlarına gitti. Julian başta olmak üzere hemen öğrendiler. Bir iki kez sınıfça yineledikten sonra, derse dönüldü. Müfettiş de izlemeyi sürdürdü. Biraz sonra Julian,

dirseğiyle müfettişe dokunarak, yine sessizce:

- O şarkıyı söyle, yazayım, dedi.

İlk şaşkınlığı geçince, her satırını bir kez söyledi, Julian da yazdı.

- Oldu mu?

- Oldu, ama dört yerde hata yaptın.

- Nerede, hani?

- Aradaki satırların en başlarında…

Başını sallayarak yukarıdan aşağıya ve aşağıdan yukarıya, tek hareketlerle, bu dört satırın ilk harflerini sildi, yerine büyük harflerle yeniden yazdı.

Julian’ın futbola ilgisini ve düşkünlüğünü de öğrenince, zil çalıp dersten çıktıktan sonra Beden Eğitimi Öğretmeninin yanına götürdü. Julian’ın futbolu çok sevdiğini ve oynamak istediğini, olanaklıysa küçükler futbol takımına almasını istedi. Öğretmen ‘tamam’ deyince:

- Yalnız koşulum var, annesini ve öğretmenini hiç üzmeyecek…

- Üzmeeeem…

- Takıma aldıktan sonra da üzdüğünü duyarsanız, çıkaracak, bir daha gelmemesini söyleyeceksiniz.

Bir gün sonra, 1.B Sınıfı Öğretmeni, elinde Julian’ın defteri ile müfettişi, okulun girişinde karşıladı:

- Bakar mısınız?

“ Dün

Dün müfettiş beni çok sevdi.

Derslerimi de çok sevdi.

Beni futbol kursuna yazdıracak.”

Öğleden sonra bahçede, 8.sınıflardan birinin Beden Eğitimi dersini izlerken, dersin ortasında bütün sevimliliği ile Julian, müfettişin yanında duruyordu:

- Ne işin var senin yine burada, neden sınıfında değilsin? Ne söz vermiştin hani?

- Bana ne soruyorsun, öğretmenime sorsana!

….

Gülmemek için kendini zor tutan müfettiş, öğretmeninin ne dediğini sordu:

- Sen git, biraz Beden Eğitimi dersini izle de gel.

Müfettiş bu yanıtı alınca, Beden Eğitimi Öğretmenine rica etti. Onun isteğiyle, Julian’ın da derse katılmasına izin verildi.

Aradan birkaç hafta geçtikten sonra, ilde müfettişe kargodan bir paket geldi. Üstünde Milli Eğitim Müdürlüğüne yazıyordu. İçine baktığında kendi adına yazılmış bir mektup zarfı gördü, açtı, okudu. Julian’ın annesi teşekkür mektubu yazmıştı. Olağan bir davranışının, gösterilen çok basit bir ilgi ve sevginin bu küçük afacanı okula yeniden bağladığını, öncesinden çok daha istekli olarak okula gittiğini, sabahları erkenden kalkarak “anne, çabuk ol, müfettiş amcam da gelir bugün, geç kaldım” dediğini söylüyor, minnet duygularını bildiriyor, teşekkür ediyordu. Müfettiş; bu mektubun, otuz yılı aşkın meslek yaşamı süresince aldığı en güzel, en anlamlı ödül, armağan olduğunu düşündü, duygulandı.

Bir ay kadar sonra ise, okul müdürü, telefonda müfettişe, ağlamaklı bir ses tonuyla ve zorla konuşarak, Julian’ın kaza geçirdiğini, ameliyat edildiğini, hastanede yoğun bakımda olduğunu, yaşam savaşı verdiğini söylüyordu. Nasıl kaderdi bu? Daha sekiz yaşında iki ana dili olan, dünya tatlısı Julian Berk, dünyanın pisliklerinin görmemek, onlara bulaşmamak ve yaşamamak için mi bu yolu seçmişti? Olamazdı… Annesi, babası, öğretmeni, okulun bütün öğretmenleri, çalışanları, arkadaşları, tanıyan herkes perişandı. Annesi; “Büyüyünce Atatürk olacağım” dediğini, Atatürk’ün çok büyük bir insan olduğunu söylemesi üzerine de “Olsun, Atatürk olamasam da, O’nun gibi, O’na yakın da mı olamam?” dediğini söylüyordu, gözyaşları seli arasında. Atatürk İlköğretim Okulu’nun müdür yardımcılarından biri de, Julian’ın odasına sık sık geldiğini, Atatürk fotoğrafının karşısında durarak, uzun uzun baktığını ve ‘ne büyükmüşsün’ gibi hayranlık içeren sözler söylediğini dile getiriyordu.

Bu gözyaşı selinden kaçamayan müfettiş de duyulur duyulmaz bir sesle; “Benim Küçük Arkadaşım… Julian… Gidemezsin!.. O yaramazlıklarından, yaramazlığınla bile kendini sevdiren sevimliliğinden, hiçbirimizi yoksun bırakma hakkın yok. Hem ben, bir daha hiçbir birinci sınıfta o şarkıyı söyleyemem. Eminim ki; şu anda, dünyanın çeşitli uluslarından birçok insanın bir arada yaşadığı, az bulunur yerleşim yerlerinden biri olan Marmaris’te kaç kişi varsa, seni azıcık tanımış olsalardı; hepsi de hastane kapısında sabahlara kadar nöbet tutarlar, doktor amcanın senin yaşama dönüş muştunu vermesiyle, bunu annene ulaştırmak için birbirleriyle yarışırlar, 100 metre koşucularını bile geride bırakırlardı. Dönmelisin, yaşamalısın. Bu yaşlı dünyamızın, senin gibi güzelliklere çok ama çok gereksinimi var, bekliyoruz…” dedi… Dedi, ama… 


Saat ve Tarih: 01:04 , 21/7/2006 Bulundugu yer: Oyku
Yorumlar (0) | Baglantı

ARABALAR BEŞ KURUŞA / SABAHATTİN ALİ

Arabalar Beş Kuruşa

 

Akşam, caddelerin kalabalık zamanında, köşe başına bir

kadınla bir çocuk gelirdi. Siyah bir çarşafa bürünen kadın elleriyle

çarşafını yüzüne kapatır, yalnız iki siyah göz, sokağın yarı

aydınlığında, parıltısız, önüne bakardı. Çocuk yanında ayakta

dururken o çömelir, küçük bir çuvaldan birtakım oyuncaklar

çıkarırdı: Bunlar bir değneğin ucuna takılmış bir çift tahta tekerlekti.

Tekerleklerin üzerinde, iki yuvarlak tahtanın arasına

çivilenmiş dört çubuktan ibaret kameriye gibi bir şey duruyor

ve tekerlekler yerde yürütülünce bu kameriye fırıl fırıl dönüyordu.

 

Oyuncaklar kadının önünde dizilince çocuk bir tanesini eline

alıyor, kaldırımda ileri geri götürerek incecik sesiyle bağırmaya

başlıyordu:

 

-Arabalar beş kuruşa... Beş kuruşa... Arabalar beş kuruşa!..-

 

Ve sokaklar tenhalaşıncaya kadar, belki üç dört saat, burada

duruyorlardı.

 

Çocuk sekiz yaşında vardı, fakat ilk görüşte altı yaşından

fazla denilemezdi. Zayıf ve minimini idi. Sonra, hiç durmadan

bağıran sesi küçük bir kızın sesi gibi ince ve titrekti. -Beş kuruşa!-

derken -ş-lere basıyor ve dudaklarının arasından onları

ezerek çıkarıyordu.

 

Kendisi de annesi gibi hep önüne bakar ve başını kaldırmazdı.

 

Bulundukları köşenin biraz ötesinde parlak vitrinli bir tuhafiye

mağazası vardı. Büyük kristallerin arkasında türlü göz

alıcı renklerde boyunbağları, şık tokalı kemerler, yün kazaklar,

eldivenler ve daha birçok, insanlara lazım olan ve olmayan şeyler,

geçenlerin yüzüne gülüyordu. Ana oğul bunların önünden

geçerken, geçtikten sonra köşelerine yerleşirken, başlarını hiç

çevirmemeye gayret ederlerdi. Eğer sokağın çamurlu kaldırımlarına

akseden ve orayı yer yer parlatan ışıklar da olmasa belki

böyle bir mağazanın bulunduğunu bile fark etmeyeceklerdi.

 

Halbuki gelip geçenlerin çoğu, bilhassa çocuklar, bu parlak

camekanların önünde durup, orada bir köşeye, ustaca bir karmakarışıklık

içinde yığılmış oyuncaklara gözlerini dikiyorlar;

sonra, mahzun bir tavırla yollarına koyulunca karşılarına çıkıveren

tahta tekerlekli arabalara dudaklarını kıvırarak ve adeta

hayallerinde vitrinden kalan güzel şekilleri bozuyormuş gibi

canları sıkılarak bakıyorlardı. Fakat küçük satıcı onların bu

isteksizliklerini fark etmez, önüne bakarak kısa aralıklarla bağırırdı:

 

-Beş kuruşa, arabalar beş kuruşa...-

 

Büyücek bir otomobil, mağazanın önünde durdu; içinden

süslü ve şişmanca bir kadınla sekiz dokuz yaşlarında, beyaz

bereli ve tozluklu, yumuşak lacivert paltolu bir çocuk indi. Beraberce

mağazaya girdiler.

 

Biraz sonra çocuk iç vitrinleri seyrede ede dışarı çıktı, sokağa

indi ve oyuncakların olduğu köşeye bakmaya başladı. Tam

bu sırada küçük satıcının sesi işitildi.

 

-Arabalar beş kuruşa!..-

 

Başını çevirip baktı, sonra koşarak o tarafa gitti, siyah çarşaflı

kadının yanındaki çocuğun elini tutarak:

 

-Aaa!- dedi, -Sen burada araba mı satıyorsun?-

 

Satıcı başını kaldırıp baktı. Hemen yüzü güldü, o da -Aaa-

dedi ve ilave etti: -Annem yalnız gelemiyor, sonra bağıramıyor

da... Onun için ben de geliyorum!..-

 

Beyaz tozluklu çocuk, yün eldivenli ellerini paltosunun cebine

sokarak küçük bir kesekağıdı çıkardı, içinden bir badem

ezmesi alıp ağzına attı, bir tane de arkadaşına verdi. Ağzını şişirerek

sordu:

 

-Derslere ne zaman çalışıyorsun?-

 

-Mektepten çıkınca... İki saat filan çalışıyorum, dersleri yapıyorum.

Ondan sonra buraya geliyoruz. Hem gece zaten çalışamam

ki. Gaz masrafı çok oluyor.-

 

-Bizim öğretmeni gördün mi? Şimdi buradan geçti!..-

 

-O benim araba sattığımı biliyor!-

 

Ve ileride birkaç çocukla bir kadının geldiğini görünce sözünü

keserek bağırdı:

 

-Arabalar beş kuruşa!..-

 

İkisi de el ele tutuşmuşlardı. Çarşaflı kadın hazin gözlerle

bunları süzüyordu. Beyaz tozluklu çocuk hesap vazifesini yapıp

yapmadığını sordu:

 

-Ben demin evde uğraştım, yapamadım, gece beybabama

soracağım!- dedi. Öteki:

 

-Nesini soracaksın, çok kolay...- dedi ve anlattı.

 

Adamakıllı lakırdıya dalmışlardı. Hatta küçük satıcı artık

-arabalar beş kuruşa- diye bağırmayı bile unutmuştu.

 

Öteki, arkadaşının kolunu sarstı ve: -Hişt!- dedi, -Benim

yanımdaki çocuğun ağzı kokuyor, ben söyleyeceğim de senin

yanında oturacağım... Hem daha iyi çalışırız!..-

 

-Benim yanımdaki kalkmaz ki; hem ben söyleyemem. Mahalle

komşumuzdur... O da bizim gibi fıkaradır...-

 

Sözüne devam etmedi. -Onu kaldırdı da yerine zengin çocuğu

oturttu derler...- diyecekti, vazgeçti.

 

Başka şeylerden bahsetmeye başladılar.

 

Fakat tam bu sırada beyaz bereli, yumuşak lacivert paltolu,

beyaz tozluklu çocuğun annesi mağazadan çıktı, iki tarafına

bakındı. Ellerinde paket vardı. Şoför koşarak onları aldı ve kendi

yanına yerleştirdi. Kadın köşeye doğru bakınca çocuğunu

gördü ve aldığı şeylerin keyfi ile gülümseyen yüzü birdenbire

sertleşti. Hızlı adımlarla o tarafa yürüdü. Çocuk, annesinin

böyle hiddetle kendisine doğru geldiğini görünce hemen susmuş,

şaşkın, fakat gülümseyen bir bakışla gözlerini ona dikmişti.

Bir an hepsi birden kımıldamadan durdular.

 

Küçük satıcının annesi başını kaldırmış, yuvarlanır gibi gelen

bu kürk mantolu ve yılan derisi iskarpinli kadına bakıyordu.

 

Kadın yaklaşınca, hala şaşkın şaşkın gülümseyen oğlunu

bileğinden yakaladı:

 

-Bu ne hal?- diye bağırdı. -Kimlerle konuşuyorsun?-

 

Ve öteki elindeki şemsiyeyi, elini hala unutarak arkadaşının

avucunda bırakan küçük satıcının omuzuna vurdu. Sonra

haykırdı:

 

-Pis, baksana, senin konuşabileceğin insan mı bu?-

 

Çocukların kolları birbirinden ayrılıp aşağı sallanıverdi. Siyah

çarşaflı kadın duvarın dibine büzülmüştü ve küçük satıcının

gözleri kolunun acısından yaşla dolmuştu.

 

Arkadaşının gözündeki yaşları gören çocuk, henüz birçok

şeyleri öğrenmediği için, ruhundan fışkıran bir isyanla:

 

-Anneciğim-, dedi, -o benim mektep arkadaşım!-

 

Kadın, yüzü kıpkırmızı kesilerek, oğlunun sözünü kesti:

 

-Ben yarın mektebinize de telefon edeceğim. Seni kendi seviyende

olmayanlarla temas ettirmeyi gösteririm!..-

 

Oğlunu kolundan çekti. Geride kalan küçük satıcı ile anasına,

yerin dibine geçirmek ister gibi tahkir edici ve ezici bakışlar

atarak yürümeye başladı. Oğlu hala dönüp geri bakıyor ve yaşlı

gözlerini başka taraflara çeviren arkadaşını görünce kendinin

de gözleri yaşarıyordu.

 

Küçük satıcı, o titrek ve ince sesiyle bağırıyordu:

 

-Beş kuruşa... Arabalar beş kuruşa!..-

 

Ayda Bir, Şubat 1936


Saat ve Tarih: 04:32 , 5/7/2006 Bulundugu yer: Oyku
Yorumlar (0) | Baglantı

BİR AŞK MASALI / SABAHATTİN ALİ

Bir Aşk Masalı

 

Bir zamanlar bir kadın hükümdar tarafından idare edilen

bir memleket varmış. Halk burada melikesinden son derece

memnunmuş. Çünkü bu genç ve çok güzel kadının, yurdunun

insanlarını bahtiyar etmekten başka bir düşüncesi yokmuş. Sarayında

kapanıp oturacağı ve kendine eş olmak isteyecek yakışıklı

şehzadeler bekleyeceği yerde, kış demez, yaz demez,

memleketin dört bucağını dolaşır, yüzünde keder, halinde durgunluk

gördüğü her vatandaşın gamına ortak, derdine derman

olurmuş. Çalışamayacak halde oldukları için zarurete düşenlere

hazinesi, dermansız illetlere tutulanlara yüreği her zaman

açıkmış. Yurdun her yanına dağılmış olan memurların başlıca

vazifesi, bulundukları yerde hayatından hoşnut olmayan kimse

bırakmamakmış. Buna kendi güçleri yetmezse, hiç vakit geçirmeden

melikeye bildirirler, o da her işini bırakıp oraya yetişirmiş.

Bunun için o memlekette yüzü gülmeyen insan yokmuş.

 

Ama günün birinde melikenin sarayının tam karşısında

genç bir derviş peyda olmuş. Sabahtan akşama kadar orada hiç

ağzını açmadan bekler, ortalık kararınca çekilip gidermiş. Kumral,

hafif dalgalı bir sakalın çevrelediği soluk yüzünde öyle dokunaklı

bir ifade, derin kara gözlerinde öyle içe işleyen bir hal

varmış ki, yoldan geçenler onun önüne bakır, hatta gümüş paralar

atmaktan çekinirler, yere sessizce birer altın bırakıp giderlermiş.

 

Her zamanki seyahatlerinden birinden dönen melike, sarayının

önünde bu garip dervişi görünce, yüzüne şöyle bir bakmış,

gözleri onun gözlerine ilişmiş, sarayına girerken başmabeyincisine:

 

-Bu adamın bir derdi var, sorun bakalım nedir!- demiş.

 

Başmabeyinci hemen dervişin yanına sokulmuş, o memlekette

insanları bir sözle bile incitmeye izin olmadığı için, tatlı

bir sesle:

 

-Derviş, duruşun, bakışın gamlı; içinde sakladığın bir kederin

mi var?- diye sormuş.

 

Derviş gözlerini yere çevirmiş:

 

-Hayır!- diye mırıldanmış.

 

-Peki, öyleyse neden yüzün gülmüyor, neden burada bütün

gün durup bekliyorsun? Bilirsin ki, melikemiz yurdunda

dertli insan bulundukça, kendi de dertlenir, içi rahat etmez.

İstediğin neyse söyle, çaresini ararız!-

 

-Hiçbir derdim, hiçbir isteğim yoktur. Melikemiz üzülmesin!- demiş.

 

Başmabeyinci saraya dönüp bunları hanımına anlatmış,

sonra:

 

-Bilmem ama efendimiz- demiş, -sesi hafif ve gamlı, gülümsemesi

acıydı.-

 

Melike:

 

-Olmaz- demiş, -onun bir derdi olduğu her halinden belli.

Ne kadar acı güldüğünü ben sarayımın pencerelerinden gördüm.

Belki derdinin büyüklüğü onun nutkunu tutuyor. Ama

ben hiçbir vatandaşımın rahatsız edildiğini istemem, bırakın

durduğu yerde dursun. Yalnız bu akşam arkasından gidin bakın,

onulmaz illetlere tutulmuş bir hastası mı var, para yetiştiremediği

bir sevgilisi mi?-

 

Derviş o akşam da önüne bir yığın halinde biriken altınları

toplayıp, alacakaranlığa gömülen sokaklara dalmış, yürümüş,

yürümüş, şehrin kenar semtlerine gelince, altınları avuç avuç

torbasından çıkararak, buralarda oturan ve halleri vakitleri başka

hemşerilerinden biraz daha düşük olan kimselere dağıtmış,

sonra şehrin kenarındaki küçük, taş bir kulübeye girerek çorbasını

pişirmiş, sırtını duvara verip kalmış. Kulübenin penceresinde

gün ağarıncaya kadar onu gözetleyen başmabeyinci,

uyuyor mu, yoksa uyumayıp düşünüyor mu, anlayamamış.

 

Melike bunları duyunca büsbütün kederlenmiş. -Memleketimde

dertli bir insan var da, ben ona derman olamıyorum-

düşüncesi içini bir kurt gibi kemirmeye başlamış. Kimseyi zorlamak,

kimsenin yaptığına ettiğine karışıp tedirgin etmek şanından

olmadığı için, dervişin sarayın karşısında durmasına

ses çıkarmamış, ama onun günden güne sararıp solduğunu,

gözlerinin daha derine kaçtığını gördükçe, kendisi de eriyip süzülmüş.

Kendisi de artık sarayının penceresinden ayrılmaz, tül

perdelerin ardında bütün gün dervişi seyreder, -Onun içini kemiren

dert nedir acaba?- diye kendini yermiş.

 

Bir gün yine böyle perdelerin arkasından bakarken, dervişin

siyah, derin gözleri pencereye çevrilmiş. Bu gözlerdeki bitip

tükenmez hasreti fark eden melike, dervişin içini yakan

derdi sezer gibi olmuş, yerinden fırlayıp başmabeyincisini çağırtarak:

 

-Bu dervişi sarayıma getirin, derdini kendim soracağım-

demiş.

 

Derviş, melikenin huzuruna çıkınca büsbütün sararmış.

Gözlerini yerden kaldıramamış. Derdi sorulunca, duyulur duyulmaz

bir sesle:

 

-Hiçbir derdim, hiçbir dileğim yoktur!- deyip susmuş.

 

Ama melike bu kısa cevapla yetinmemiş. Yumuşak, tatlı,

adeta yalvarır gibi:

 

-Nasıl olur derviş?- demiş. -İnsanın içini bir dert kemirmeyince

yüzü böyle solar, gözleri böyle dalar mı? Belki gönlündeki

dilek sana pek büyük, pek erişilmez göründüğü için söylemekten

kaçınıyorsun. Ama bilirsin ki, benim yurdumdaki insanları

bahtiyar görmekten başka hiçbir arzum yoktur. Haydi,

çekinmeden ne istediğini söyle. Dilediğin, fakat elde edilmez

sandığın şey, uçsuz bucaksız bir zenginlik midir? Her gün önüne

yığılan altınları arzularına göre çok küçük bulduğun için mi

azımsayıp dağıtıyorsun? Eğer böyleyse söyle, sana bitip tükenmez

hazinelerimin yarısını, hayır, hepsini vereyim.-

 

Derviş başını kaldırmadan, sallayıp cevap vermiş:

 

-Hayır melikem, hayır; benim böyle bir derdim, böyle bir

dileğim yoktur.-

 

Melike soluk yüzünde dolaşıp koyu kahverengi gözlerinde

biriken bir kederle tekrar sormuş:

 

-Yoksa bir kadının idare ettiği bir memlekette yaşamak sana

ağır geliyor da, kendin mi bir devletin başına geçmek istiyorsun?

Eğer böyleyse, başına geçtiğin devleti benim kadar,

belki benden daha fazla şefkatle, dirayetle idare edeceğini biliyorum.

Söyle, memalikimin (ülke) yarısı, hayır, hepsi senin olsun!-

 

Derviş başını kaldırmış, ama gözleri hep yerde cevap vermiş:

 

-Hayır, melikem, hayır, benim böyle bir derdim, böyle bir

dileğim de yoktur.-

 

Melike al dudakları solup titreyerek yerinden kalkmış, bir

adım yürümüş:

 

-Peki, nedir istediğin derviş?- demiş. -Gençsin, güzelsin,

gözlerinde doymamış bir hasretin ateşli bulutları dolaşıyor.

Kendine layık gördüğün bir eş mi bulamadın? Memleketin en

güzel kızları benim sarayımdadır. Söyle, bütün cariyelerimi

karşına dizeyim, en sevimlisini, hayır, hepsini al!-

 

Bunun üzerine derviş gözlerini kaldırıp sonsuz bir hüzün

içinde melikeye bakmış, bakmış, sonra sesi titreyerek:

 

-Hayır, melikem hayır...- diyebilmiş, ama sesi boğazında

düğümlenip kalmış.

 

O zaman melike, dervişin yüzüne uzun uzun bakmış, baktıkça

soluk yanakları al al, renksiz dudakları nar gibi olmuş.

Koyu kahverengi gözlerini bir ışık sarmış. Dervişin de yüzü kızardıkça

kızarır, gözleri yandıkça yanarmış. Bu sefer genç kadın

gözlerini yere çevirmiş, hafif, titrek bir sesle:

 

-Anladım derviş- demiş, -içini yakan derdi, yüreğini saran

hasreti anladım. Ne istediğini biliyorum. Söyle, o da senin olacak!-

 

Derviş bunu duyunca, yeniden sapsarı kesilmiş, sonra yine

kıpkırmızı olmuş, birkaç kere bir şey söylemek ister gibi dudakları

titremiş, en sonunda ta yüreğinin içinden derin, uzun

bir -Aaah!- çekerek olduğu yere düşmüş, kalmış.

 

Etraftan koşan mabeyinciler eğilip bakınca onun ölmüş olduğunu

görmüşler. Dervişin yüzünde, dille tarifi imkansız,

baktıkça gün ışığı gibi insanın yüzüne vuran bir saadet varmış.

 

Başmabeyinci esefle başını sallayıp:

 

-Ne talihsiz adam!- demiş. -Tam muradına ereceği anda öldü!-

 

Gözlerini dervişin yüzünden ayırmayan melike:

 

-Sus!- demiş. -Ondan daha talihli insan var mı? Asıl bahtiyar,

bir ömür boyunca hasretini çektiği şeye kavuşan değil, ona

erişeceğini anladığı anda, saadetinin en yüksek noktasında bir

'Ah!' diyerek düşüp ölebilendir.-

 

1946


Saat ve Tarih: 04:02 , 5/7/2006 Bulundugu yer: Masal
Yorumlar (0) | Baglantı

DEVLERİN ÖLÜMÜ / SABAHATTİN ALİ

Devlerin Ölümü

 

Çok, çok eski zamanlarda, bundan yüz milyonlarca yıl evvel,

dünyamız henüz bilginlerin -İkinci devir- adını verdikleri

çağlardayken, yeryüzünde birtakım kocaman, korkunç devler

yaşamaktaydı. Bugün bildiğimiz hayvanların çoğu o zamanlar

daha ortada yoktu. Canlı yaratık olarak denizlerdeki balıklar,

birçok kuşlar, pek küçük bazı memeli hayvanlar ve kurbağalar

vardı. Bir de bu söylediğimiz devler. Bunlar da çeşit çeşitti.

Boyları sekiz on metreden tut da, yirmi beş metreye kadar olurdu.

Kimisinin kalın, pul pul, sırtı dikenli derileri, küçük bir oda

büyüklüğünde başları, bir adam boyu dişleri ve boynuzları, kimisinin

dört beş metre uzunluğunda bir boynun ucunda küçücük

başları vardı. Hemen hepsinin kuyrukları uzun, pençeleri

tırnaklıydı. Sürüngen hayvanlar soyundan olan ve damarlarında

sıcak kan dolaşmayan bu devler loş ormanlarda, sulak, bataklık

yerlerde yaşarlar, ot, et, ne bulurlarsa yerlerdi. Tembel

oldukları için çok kere karınlarını ormanlarda, sularda, su kenarlarında

ölüp kalmış hayvanların leşleriyle doyururlardı. O zamanlar

çoğu ağaçlarda yaşayan memelileri yakalayabilmek için

arka ayaklarının üzerinde doğrulurlar, uzun boyunlarını dalların

arasına uzatırlardı. Onlara kaygısız ve rahat yaşamak imkanını

veren ne cesaretleri, ne de zekalarıydı. Sadece dev yaradılışlarına

dayanarak etraflarını kasıp kavuruyorlardı. Bir yerde

göründükleri zaman bütün canlılar ordan kaçışır, balıklar suyun

derinlerine, kuşlar göğün maviliklerine, öteki hayvanlar

ağaç kovuklarına, inlere dalarlardı. İlk bakışta yeryüzünün bu

tembel fakat doymak bilmez, bu aptal fakat kuvvetli, bu korkak

fakat zalim devlerden kurtulacağı akla bile gelmezdi. Sular onların,

karalar onlarındı. İlerde zeka ve bilgisiyle bütün varlıklara

hükmünü yürütecek olan insan, henüz yapraklar arasında

ürkek ürkek dolaşan ve yere çekine çekine inen avuç içi kadar

bir memelinin cevherinde saklıydı. Rakipsiz ve kaygısız sahip

oldukları bu dünya üzerinde battal vücutlarıyla ağır ağır dolaşan,

ara sıra bir leşi paylaşmak yüzünden birbirleriyle boğuşan,

yirmi tonluk gövdelerini doyurup beslemekten gayri dertleri

olmayan bu mahlukların ne günlerinden, ne geleceklerinden

korkuları vardı. Dünya onları beslemek, onların rahat ömür

sürmelerini sağlamak için kurulmuştu.

 

Ama yeryüzünde, hiçbir şey, ne kadar uzun ömürlü olursa

olsun, sonsuz değildir. Milyonlarca sene ortalığı kasıp kavuran,

uçsuz bucaksız dünyaya kayıtsız hükmeden devlerin de sonu

göründü. Tabiat ve hayat şartları, önüne geçilmez sebeplerle

değişmeye başladı. Bu birdenbire olmadı. Belli belirsiz kendini

gösteren bir kuraklık, yine insan aklının zor kavrayacağı kadar

uzun yıllarda, bu devlerin rahat, yumuşak yurtları olan bataklıkları,

sulak yerleri kuruttu. Bol yapraklı loş ormanlar seyrekleşti.

Yeni şartlara uymasını bilen, yaradılışları buna müsait

olan mahluklar yeni yeni gelişmelerle çeşitlenirler, ürerlerken,

bu canavarlar, dev vücutlarının aradığı bol rutubeti bulamayarak

birer birer kırıldılar. Kuru çöllerde, bir yudum yaşlığa kavuşmak

için dolaştılar, koştular, süründüler; ellerine geçirebildikleri

hayvanların sıcak, kırmızı kanlarını, kendi aralarında

boğazlaşıp birbirlerinin damarlarındaki renksiz, soğuk, koyu

ıslaklığı içtiler. Zayıflıklarını hissettikçe, eski saltanatlarının

yıkılmaya, ömürlerinin sona ermeye yüz tutuğunu anladıkça

vahşilikleri arttı. Kendi yumurtalarını, kendi yavrularını bile

parçalayıp yediler. Kokmuş, çamurlaşmış su birikintilerinin başında,

birbirleriyle boğuşup, yüzlercesi birden öldüler.

 

Ama hayat durmadan akışına devam etti, yeryüzünden izleri

bile silinen devlerin bir zamanlar hüküm yürüttükleri yerlerde

yeni canlılar türedi, o minimini memeliler gelişti, hele onların

vücutlarındaki küçücük, yumuşacık bir parça, beyin dedikleri

beyaz bir yığın, gitgide kudretini artırdı. O devlerle kıyaslanınca

bir solucan kadar küçük kalan bir mahluk dünyaya

pençeleri, dişleriyle değil, kafasıyla hakim oldu. Bulanık hatıraları,

çeşitli mahlukların on binlerce nesillik değişmelere rağmen,

bilinmeyen yollardan bize kadar ulaşan bu devlerin varlıklarını

bile o meydana çıkardı. Uçsuz bucaksız bir araştırma,

bilme isteğiyle her yerleri kurcalayıp eşelerken, o devlerin nasılsa

çürüyüp yok olmamış kalıntılarını buldu. Hayalinde onların

şekillerini canlandırdı. Onlara çeşit çeşit isimler taktı. Şurdan

burdan topladığı kemikleri oyuncak gibi bir araya getirdi

ve seyretti.

 

İşte böylece, bir zamanlar kudretlerine son yokmuş gibi görünen,

yeryüzünden silinip gidecekleri akla bile gelmeyen bu

devlerin şimdi sadece bataklıklarda tek tük kemikleri, müzelerde

iskeletleri ve masallarda korkunç, fakat zararsız hatıraları

kaldı.

 

Çünkü hayatın durdurulmaz akışı bunu böyle istiyordu.

 

1946


Saat ve Tarih: 03:58 , 5/7/2006 Bulundugu yer: Masal
Yorumlar (0) | Baglantı

KOYUN MASALI / SABAHATTİN ALİ

Koyun Masalı

 

Bir zamanlar iri ağaçlı, uçsuz bucaksız bir ormanın kenarındaki

çayırlıkta, başında çobanı ve köpekleriyle, bir koyun

sürüsü yaşıyordu.

 

Çayırın otu her zaman bol ve taze, kenardan akan derenin

suyu bol ve temizdi; yazın gölgesine yatacak birkaç gür yapraklı

ağaç, kışın soğuktan kaçıp barınacak kuytu bir mağara,

sürünün rahatını tamamlıyordu.

 

Ama koyunların keyfi yolunda değildi. Çobandan şikayetleri

vardı. Sakalına kır düşmeye başlayan bu adam, sabahtan

akşama kadar bayırda uzanıp uyuklar, arada bir kavalını üfler,

köpeklere bağırır, yine uykusuna dalardı. Koyunların sütünü

sağıp içebildiğini içer, içemediğini satar, canı istedikçe bir kuzu

kesip kebap eder, yahut bir koyun boğazlayıp kışa kavurma hazırlar;

iki üç haftada bir gelen celebe en yağlı koyunları, kuzuları

satar, sonra yine yatıp uykusuna bakardı. Hepsi bir tarafa,

bu celebin eline düşenlerin eninde sonunda kasaba varacaklarını

bilen koyunlar, kanlı gözlü herif her göründükte korkudan

titreşirler, birbirlerine sokuluşurlar, karşı koymayı akıl edemezlerdi.

Ne yapsınlar? Bu dünyanın düzeni böyleydi.

 

Ama koyunların arasında bu işe bir türlü aklı ermeyenler,

günün birinde bıçak altına yatmak korkusuyla yaşamaktansa,

bu işi bir kökünden halletmek isteyenler türemişti, günden güne

de bunların sayısı çoğalıyordu. Mesela, bütün sürü kendi

halinde otlar görünürken aralarından gözü kızmış bir koç fırlıyor,

çobanın kaba etine bir boynuz yapıştırıyordu. Çoban onun

peşini kovalayıp köpeklerin yardımı ile yakalasa, bir ağaca sımsıkı

bağlayıp ilk gelen celebe bu hayvanı teslim etse bile, bu hal

öbürlerini yıldırmaya yetmiyor, -Sonu kasaba gitmek olduktan

sonra, bugün de bir, yarın da bir!- deyip boynuz savuran koyunların

sayısı günden güne artıyordu.

 

Eh, koyun deyip geçmeyelim. Onların içinde de ne koçlar,

ne yiğitler vardır. Dünya kuruldu kurulalı bütün koyunlar çobanla,

köpekle yaşamadılar ya! Onlar da bir zamanlar kasaptan,

celepten, çobandan, köpekten habersiz, yiyeceklerini kendileri

arayıp bulurlar, düşmanlarını kendi sert boynuzları ile

yıldırıp kaçırırlardı.

 

Ama onların yağlı etlerine göz dikenler, sütünden yağ ile

peynir, derisinden kürk ile çarık yapanlar, her şeyden önce koyunları,

çobansız kalırlarsa kurdun kuşun şikarı (av) olacaklarına,

kendi başlarına açlıktan öleceklerine inandırdılar. Bu böyle sürüp

gittikçe koyunlar da kendilerine inanamaz, kuvvetlerine

güvenemez oldular. Sandılar ki, çobanın onları canavardan koruması,

önlerine bir tutam ot atması, yumuşak etleri için değil,

kara gözleri içindir.

 

Ama dediğimiz gibi, yavaş yavaş koyunların aklı başına

gelmeye başladı. Çobanlar da günden güne kötüleşmişlerdi.

Hele bu sonuncusu iyice dalgacıydı. Keyfinden, rahatından

başka bir şey düşünmez, sürüye canavarlar saldırınca, eski çobanlar

gibi sopasını kapıp köpekleri peşine katarak onlara karşı

koyacağı yerde, birkaç koyun, kuzu atıp başından savmaya bakardı.

 

Günün birinde bitişik ormandaki yabani hayvanlar, canavarlar

birbirine girdiler. Çünkü o sene kış sert olmuş, kurtlar,

ayılar yiyecek bulamayınca azmışlardı. Onların ulumaları, kükremeleri

sürünün bulunduğu çayıra kadar gelince koyunlarla

beraber çoban da tir tir titriyordu. Bu aralık, ormandaki kavgadan

yaralanıp kaçan, yahut açlıktan pek zebun düştükleri için

kavgaya katılamayan birkaç sıska kurt, ormanın kenarına sığınmışlardı.

Korkudan şaşırmış koyunları görünce: -İşte dişimize

göre düşman!- diyerek ileriye atıldılar. Ama canavarların kıpkırmızı

açılan ağızlarıyla iri dişlerini görünce koyunlar işin şakaya

gelmeyeceğini anladılar. Köpekler de, koyunlar elden gidince

kendilerinin aç kalacaklarını düşünüp gayrete geldiler;

hep beraber bu sıska kurtlara saldırdılar. Koçlar başlarını öne

eğip iri boynuzlarıyla canavarların üstüne yürürlerken, köpekler

de bir hayli havlayıp gürültü ettiler. Zaten dermansızlıktan

dört ayakları üzerinde zor duran aç kurtların birkaçı gerisingeriye

ormana kaçtı, öbürleri cansız yere serildi.

 

Bu sırada saklandığı yerden çıkan çoban, sopasını savura

savura tekrar sürünün başına geçmek isteyince, koyunlar akıllarını

başlarına topladılar. Kasabı, celebi hatırladılar. Köpekler

de onun sopasından kurtulmanın ve koyunlarla baş başa kalmanın

sırası geldiğine hükmettiler. Hep birlikte çobanın üstüne

yürüdüler. Ödlek çoban kaçıp canını zor kurtardı, bir daha da

ortada görünmedi.

 

Bu kavgadan en karlı çıkan köpekler olmuştu. Hem çayırdaki

kurt leşlerini, hem de onlarla dövüşürken ölen beş on koyunu

yiyip iyice doymuşlardı. Kuyruklarını keyifli keyifli sallayıp

uzun, kırmızı dilleriyle yalanarak ortalıkta dolaşmaya,

-Gördünüz ya, sizi kurtlardan da, çobandan da kurtardık!- diye

koyunlara caka satmaya başladılar. Aradan zaman geçtikçe

daha da burunları büyüdü; meğer köpekleri köpekleten çoban

korkusuymuş, çobansız kalınca ondan beter oldular. Havladıkça

kendi seslerine hayran oluyorlar, -Koyunları gayrete getiren,

kurtları korkutup kaçıran bu sestir!- diye ulumalarını yükselttikçe

yükseltiyorlardı. Üstelik içlerine bir de büyüklük kurdu

düşmüştü: yaralı, sakat birkaç canavarı havlayıp kaçırdıklarını

sandıkları için, kendilerinin öyle rastgele köpeklerden olmadıklarına

inanıyorlar, -Köpek ne demek? Bizim de aslımız kurt değil mi?-

diye övünüyorlardı.

 

Yavaş yavaş bu kuruntu hepsini zihnini sardı. Koyunlara

tepeden bakmaya başladılar. Onların bir kere tadını aldıkları,

etlerini unutamadıkları için; kenarda köşede yakaladıkları kuzuları

parçalayıp yemeye, hatta biraz sürüden ayrılan iri koyunlara

bile saldırmaya kalktılar. -Bizim gibi soyu ormanlara

hükmetmiş kahramanların miskin miskin koyun bekçiliği etmesi

ne demek?- diye aralarında hayıflanıyorlar, tekrar vahşi

ormanlardaki saltanatlı günlere dönmek istiyorlardı.

 

Kendi gözlerinde büyüdükçe, koyunları daha da küçük

görmeye başlamışlardı. Onlar sadece etleri yenecek, sütleri sağılacak

mahluklardı:

 

-Biz havlayıp gayrete getirmesek bu sersemler boynuzlarını

bile kullanamazlardı- diyorlardı. -Yanı başımızdaki kocaman

ormanda bizim soyumuzdan kurtlar, hatta şu kırtıpil çakallar

hüküm yürütür, ortalığı kasıp kavururken, bizim bu çayırda

kuzu gibi yaşamamız ayıp, çok ayıp...-

 

Köpeklerden kurtulmak çobandan kurtulmak kadar kolay

değildi. Bunların hem sayısı çok, hem dişleri keskindi. Üstelik

bir niza çıksa fırsat bilip üç beş koyunu paralayıveriyorlardı.

Bunun için koyunlar, işin sonu neye varacak? diye telaş içinde

bekleşiyorlar, çobanı kovdukları gibi bu köpekleri de defetmeyi

bir türlü gözlerine kestiremiyorlardı. Ama köpekler en sonunda

hem kendilerinin, hem de koyunların başını nara yaktılar;

bir gün, daha fazla sabredemeyip, ormanı zapt etmeye karar

verdiler. Bu işi kendi başlarına yapamayacaklarını bildikleri

için koyunları da önlerine kattılar:

 

-Siz boynuzlarınızla yol açar, karşınıza çıkanları tepelersiniz,

biz de etrafınızda bağrışır, size cesaret verir, düşmanları

yıldırırız!- dediler. Bu seferin sonu hayıra varmayacağını ileri

sürerek katılmak istemeyenleri, -Alçak, korkak, miskin, hain!

Sen bizim gibi damarlarında asil kurt kanı taşıyan köpeklerle

bir arada yaşamaya layık değilsin!- diye parçaladılar ve... iştahla

yediler.

 

Ama daha ormanın kenarındaki çalılıklarda, dört taraftan

üzerlerine saldıran kurtlar, ayılar, parslar, hatta sırtlanlar ve

çakallar, sürüyü kısa zamanda perişan ettiler. Köpeklerin havlaması

ağaçların tepelerine varmadan boğuldu, koyunların sıcak

kanı yerdeki kuru yaprakların arasında çabucak kayboldu.

 

Hasta, yahut ihtiyar oldukları için bu sefere katılamayan

dört beş koyunla bir hayli körpe kuzu, çayırın kenarındaki mağarada

birbirlerine sokulmuşlar, ormandan gelen acı sesleri;

yürek paralayan melemeleri, ümitsiz havlamaları dinliyorlar,

korkudan titreşiyorlardı. Sesler kesilince birbirlerinin yüzüne

baktılar, ormanı zapt etmeye giden köpeklerle onların zorla sürükledikleri

koyunların başına geleni anladılar. Aralarındaki iki

ihtiyar koç, ağır ağır mağaranın kapısına doğru yürüdüler, kendilerini

beklemek üzere orada kalmış olan iki sakat köpeğe

yaklaştıkları, henüz kuvvetini büsbütün kaybetmemiş olan

boynuzlarını, şimdi karşılarında şaşkın şaşkın uluyan itlerin

karınlarına geçirdikleri gibi, ta ilerdeki dereye kadar fırlattılar.

Sonra mağaradaki kuzulara dönüp şöyle dediler:

 

-Bu dünyada çobansız da, köpeksiz de yaşanabilirmiş.

Ama bunu anlamak için her defasında bu kadar kanlı kurbanlar

verecek olursak pek çabuk neslimiz kurur. Bari siz gözünüzü

açın da, ilerde başınıza yeniden itler, hele kendilerini kurt

sanan palavracı itler musallat olursa, sürüyü canavarlara paralatmadan

onları defetmeye bakın!-

 

1946


Saat ve Tarih: 03:43 , 5/7/2006 Bulundugu yer: Masal
Yorumlar (0) | Baglantı

SIRÇA KÖŞK / SABAHATTİN ALİ

Sırça Köşk

 

Bir zamanlar boş gezmeyi iş yapmaktan çok seven üç arkadaş

varmış. Bugünden yarına geçinmek, gittikleri yerlerin birinden

yüz bulsalar, beşinden kovulmak canlarına tak demiş.

Alın teriyle kazanıp gönül rahatlığıyla yemeyi de gözlerine

kestiremezlermiş, çünkü elleri işe yatkın değilmiş. Bir gün,

uzun bir yolculuktan sonra, yüksekçe bir tepede oturup aşağıdaki

ovada yayılan büyük bir şehre garip garip bakarlar, acaba

bu bilmediğimiz yerde nasıl karşılanacağız, diye acı acı düşünürlerken,

içlerinden birinin aklına yaman bir fikir gelmiş, hemen

yerinden fırlayıp:

 

-Gelin benimle beraber, bu şehirde sırça köşk yapalım; ömrümüzün

sonuna kadar bolluk içinde, rahat yaşarız!- demiş.

 

Ötekiler:

 

-Bu sırça köşk de nedir?- diye sormuşlar, beriki:

 

-Durmayın, vakit kaybetmeyelim, yolda anlatırım!- diye

onları peşine takmış, bayırdan aşağı kuş gibi hızla inmeye başlamışlar.

 

Elebaşı yolda üç beş sözle arkadaşlarına şehire varınca nasıl

davranacaklarını öğretmiş.

 

İndikleri şehir, o memleketin başşehri imiş. Bu memlekette

bütün millet çalışır, herkes elinden gelen işi yapar, kendi başına

buyruk, beyler gibi yaşarmış. Tarlalarda, dükkanlarda insanlar

arı gibi çalışır, kazanan kazanamayana destek olur, malını lüzumuna

göre başkasıyla değişir, kavgasız dövüşsüz, efendisiz

uşaksız, ömrünün sonunu bulurmuş. Gündelik işlerini gördürmek,

nizalarını yatıştırmak için aralarından seçtikleri adamlar

hemşerilerine hizmet etmekten başka şey düşünmez, zorbalığı

akıllarından bile geçirmezlermiş.

 

Bizim üç ahbap geldikleri sırada şehrin pazarıymış. Sokaklarda

ekinler, yemişler, dokumalar, kumaşlar, demirler, kömürler

küme küme durur, alıcı ile verici aracısız iş görürmüş.

 

Ahbaplar, önceden aralarında sözbirliği ettikleri üzere, sokaklarda

aylak aylak dolaşıp etraflarına bakarlar, başlarını sallayıp,

yanlarından geçenlere duyuracak şekilde:

 

-Allah allah... Amma da acayip memleket ha!..- diye söylenirlermiş.

 

Bir sokak gitmişler, öbür sokağa varmışlar; ondan çıkıp

başkasına dalmışlar, ama hep şaşkın şaşkın aynı sözleri tekrarlamışlar.

Gitgide arkalarına bir sürü meraklı takılmış, bu yabancılar

memleketin nesini acayip buldular acaba? diye aralarında

soruşturmaya başlamış. Nihayet birisi dayanamayıp yabancılara sormuş:

 

-Neye şaşırıyorsunuz Allah aşkına?-

 

Ahbapların elebaşısı:

 

-Yahu, sizin memleketin sırça köşkü nerede?- diye öğrenmek istemiş.

 

-Ne sırça köşkü?-

 

-Nasıl? Sizin sırça köşkünüz yok mu?-

 

-O da neymiş?-

 

Elebaşı yanındaki dostlarına dönüp:

 

-Aman yarabbi, daha sırça köşkün ne olduğunu bilmiyorlar.

Böyle memlekette durulmaz, hemen yolumuza gidelim!- demiş.

 

Şehir halkını daha çok merak sarmış. Ahbapların peşini bırakmamışlar.

Beş on adım sonra önleyip tekrar sormuşlar:

 

-Canım, neymiş şu sırça köşk? Anlatın bakalım, pek lüzumlu

bir şeyse belki biz de yaparız!-

 

-Lüzumlu ne demek? Sırça köşkü olmayan şehir, sırça köşke

bağlanmayan memleket olur mu?.. Haydi dostlar gidelim!..-

 

Halk, aralarında ayaküstü bir danışmışlar, sonra yabancıların

yanına sokulup:

 

-Bizim başka şehirlerden ne diye noksanımız olsun? Mademki

bu kadar lazımmış, hadi hep beraber şu sırça köşkü yapıverelim!-

demişler.

 

Yabancıların elebaşısı:

 

-Olmaz... Olmaz... Sırça köşkü yapmak o kadar kolay değil...

Masraf ister, malzeme ister, işçi ister. Bırakın bizi de sırça

köşkü olan şehire gidelim!- demiş. Ama halk bırakmamış, -Ne

lazımsa verelim, kimselerin memleketinden aşağı kalmak istemeyiz!-

diye direnmiş.

 

Oturup hesabını yapmışlar, hemen işe başlamışlar. Üç ahbap

sırça köşkün mimarlığını üstüne almış, halk aralarından işçi

seçmiş, arabacı ayırmış, şehrin en büyük meydanına kum taşımaya,

kömür getirmeye başlamış. Bir kısmı da bu işte çalışanlara

yiyecek, içecek getirir, giyim eşyası tedarik edermiş. Nihayet

camlar eritilmiş, sırça duvarlar yükselmiş, bir kat tamam

olunca, üç ahbap içine yerleşmişler, halka demişler ki:

 

-İşte, sırça köşk oldu demektir. Daha tamam değil, memleketinizin

şanına layık büyüklükte değil ama, o da olur. Şimdi

bunu iyi muhafaza etmek lazım, büyütmek lazım, adam ayırın,

yiyeceği içeceği artırın, aranızdan seçtiğiniz adamları da dağıtın,

biz her işinize bakarız...-

 

Halk, artık bir sırça köşkümüz var, diye sevinmiş, kendi

yediğinden, giydiğinden kesip sırça köşkte oturanlarla onların

hizmetine ayrılanlara vermeye başlamış. Az sonra sırça köşkten

emir çıkmış:

 

-Bir kat daha çıkmak lazım. Burası hem bize; hem hizmetimize

bakanlara dar geliyor.-

 

Arabalar yeniden kum taşımış, sırça köşkün efendileriyle

onlara hizmet edenlere, yapıda çalışanlara davarlarla koyun,

çuvallarla ekin, küfelerle yemiş getirmiş. İkinci kat tamam

olunca, üç ahbap oraya da halk arasından kendi işlerine yarayabilecek

olanları seçip yerleştirmişler. Onlar da burada ekmek

elden su gölden yaşamanın tadını alınca, sırça köşkün çok lüzumlu

bir şey olduğuna inanmışlar, hemşerilerini de inandırmak

için gayrette kusur etmemişler.

 

Bu yolda sırça köşk yükseldikçe yükselmiş, kat üstüne kat

binmiş. İçi oldukça dolmuş, sırça köşke girmenin kolayını bulan

ordan çıkmak istemez, bunun tersine dışarda kalanlar yolunu

bulup içerde bir yer kapmaya uğraşırmış. Ama sırça köşkte

oturanlarla onlara hizmet edenleri beslemek de halkın belini

pek bükmüş. Aralarında homurdananlar türemiş. Bir aralık:

 

-Sırça köşk lazım, anladık, ama bu kadar çok odaya, bu kadar

hazır yiyiciye ne lüzum var?- diye şöyle bir görünecek olmuşlar.

Üç ahbabın elebaşısı onlara her odanın vazifesini iyice

anlatmış:

 

-İşte- demiş, -şu odada ben otururum, sırça köşkün başında

ben varım, bensiz bu iş yürür mü? Ben olmasam sırça köşkünüz

olur muydu?.. Şu odalarsa baş yardımcılarımızın... Ta

gurbet ellerden gelip sizi sırça köşke kavuşturduk, biz idare etmesek

ne köşk kalır, ne siz kalırsınız!-

 

Halk:

 

-Pekala- demiş, -ama bir sürü aylakçının ne lüzumu var?

Mesela şu odadaki ne iş görür?-

 

-O mu? Ne diyorsunuz? Sırça köşke giren malların hesabına

o bakar; bu malları toplayanların başıdır. O olmasa, hiçbiriniz

verdiğinizin nereye gittiğini bilemezsiniz. Buna gönlünüz

razı olur mu?-

 

-Eee... şu odadaki?-

 

-Sırça köşke zamanında mal göndermeyenleri, noksan mal

gönderenleri, sırça köşkün kadrini bilmek istemeyip ona kastedenleri

arar bulur... Öyle sütü bozukları başıboş bırakmak olur mu?-

 

-Peki, ya şurdaki?-

 

-Sırça köşke girip çıkanların defterini tutar.-

 

-Bunu da anladık, ya bu odadaki?-

 

-Sırça köşkün odalarını süpürtür...-

 

Halk ne sorduysa cevabını almış, bütün odalarla bu odalarda

aylak oturan insanların pek lüzumlu olduğuna inanmış;

çünkü bunların kimi sırça köşkün ışıkçı başısı, kimi döşekçi başısı,

kimi onun yamağı, kimi yamağının yamağı imiş. Eh, artık

bir sırça köşk olduktan sonra, onun hizmetine bakanlar, sonra

bu hizmete bakanların hizmetine bakanlar elbette olacakmış.

Ama sırça köşktekiler arttıkça, halkta onları doyuracak takat

kalmamış. O zaman sırça köşkün adamları gelip herkesin yiyeceğini,

giyeceğini zorla almışlar. Ayak direyenleri götürüp sırça

köşkün bodrumuna kapamışlar. Halk, başına kendi sardırdığı

bu beladan kurtulmaya kalkışamazmış; çünkü sırça köşkün

adamları, gezdikleri, dolaştıkları yerde, onun hiçbir kuvvetin

yıkamayacağı kadar sağlam olduğunu söyler, saf kimseleri buna

inandırır, inanmayanları ise bin bir zulüm, bin bir hile ile

sustururlarmış. Sırça köşkün de gözü doymak bilmez, istedikçe

istermiş. Baştakiler doğuştan tembel oldukları, sonradan yanaşanlar

da çalışmayı çoktan unuttukları için, kendilerini besleyenlere,

buna karşılık bir şeyler borçlu olduklarını akıllarına bile

getirmezler, yalnız birbirlerinin hizmetine bakarlar, memleketin

halkına, bir köylünün inekleriyle köpeklerine baktığı kadar

bile göz kulak olmazlarmış. Ama halkın gözü yıldığı için

elindekini avucundakini vermiş. Artık bir gün verecek bir şeyi

kalmamış, çünkü sırça köşkten çıkan bir emirle herkes elindeki

son koyunu da vermeye çağrılmış. Getirmişler, teslim etmişler,

söve saya dağılmaya başlamışlar. Onların böyle homurdandığını,

artık verecek bir şeyleri kalmadığı için korkacak bir şeyleri

de olmadığını fark eden bizim ahbapların elebaşısı sırça köşkün

balkonuna çıkmış, sesini tatlılaştırıp onlara demiş ki:

 

-Ey millet, birçok şeyler verdiniz, büyük sıkıntılara katlandınız,

ama dostun düşmanın hayran olduğu bir sırça köşk elde

ettiniz. Onun azameti, onun parlaklığı yanında üç beş çuval

ekin, dört beş davar nedir ki?.. Biz sizin şanınız, şerefiniz için

çalışıyoruz, sizin iyiliğinizden başka bir şey düşünmüyoruz.

Bakın, bugün getirip bıraktığınız koyunların bile hepsini yemedik,

boğazımızdan kestik, bir kısmını size geri vereceğiz. Bütün

koyunların kelleleri halka dağıtılsın!-

 

Sırça köşkten çıkan birçok hizmetkar, biraz önce oraya canlı

olarak giren, şimdi kesilip, yüzülüp kebap edilmeye başlanan

koyunların kafalarını halka dağıtmışlar.

 

Kelleyi alanlar dağılmak üzereyken içlerinden biri elindeki

başa bakarak hayretle bağırmış:

 

-İyi ama bu başın beynini almışlar!-

 

Elebaşı balkondan seslenmiş:

 

-Öyle... Fakat siz beyni ne yapacaksınız? Pişirmesini bilmez,

ziyan edersiniz!-

 

Başka biri:

 

-Peki, ya bu başların dili de yok!- diye haykırmış. Elebaşı

aşağıya doğru eğilmiş:

 

-Canım, dilin size lüzumu yok! Yemesini beceremezsiniz!-

 

Bir üçüncüsü:

 

-Yahu, bu kellelerin gözlerini de çıkarmışlar!-

 

Elebaşı ona da cevap vermiş:

 

-Siz o gözün de nasıl kullanılacağını bilemezsiniz, vazgeçin

ondan da...-

 

Bunun üzerine halk, beyinsiz, dilsiz, gözsüz kelleleriyle dağılmak

üzereyken, aralarında canından bezmiş biri:

 

-Böyle başın da bana lüzumu yok!- diyerek, boynuzundan

tuttuğu kelleyi fırlatıvermiş. İşte o zaman herkesin şaştığı bir

şey olmuş; hızla gidip sırça köşke çarpan kelle orada -Şangır!..-

diye koskocaman bir gedik açmış. Halk her şeyden sağlam, hiçbir

zaman yıkılmaz, kırılmaz bildiği o koskoca sırça köşkün bu

kadar çürük olduğunu görünce, elindeki kelleleri birbiri arkasına

ona fırlatmaya başlamış, göz açıp kapayıncaya kadar tuzla

buz olan sırça köşk çökmüş, yıkılmış, içindekilerin çoğu cam

kırıklarının altında ezilmiş, kapıya yakın yerlerdeki beş on kişi

zor kurtulmuş...

 

Halk sırça köşkün enkazını çabuk temizlemiş, dünyada onsuz

da yaşanabileceğini anlayarak eski hayatına dönmüş, işini

yine arasından seçtiği adamlara gördürmüş, ama sırça köşkün

kötü hatırasını uzun zaman zihninden çıkaramamış. İhtiyarlar

çocuklarına ondan bahsederlerken, şu nasi


Saat ve Tarih: 03:41 , 5/7/2006 Bulundugu yer: Masal
Yorumlar (0) | Baglantı

BLOKLARIMIZDA HAZİRAN 2006 YAZILARI

Anasayfa  

Rıfat Ilgaz Arşivi   Taşköprü'den Bakış   

Kastamonu Net (Blogcu)    Şiir Sayfası   Öykü   

Sinema   Atatürk  Edebiyat   Roman Yazıları 

alsah / blog yazıları İndexi

 

 "Alsah" Blogları İndexi

29/6/2006: Yürekli Devrim Kadınlarımız (Kahraman Kadınlarımız) / Ahmet Miskioğlu
29/6/2006: DEVRİM KADINLARI DİRENİN / MEHRİZAT
24/6/2006: Yunus Nadi 2006 'Karikatür' Ödülü: Muammer Olcay
24/6/2006: Yunus Nadi 2006 'Sosyal Bilimler' ödülü: Zeki Sarıhan İle Esra Yakut
24/6/2006: Yunus Nadi 2006 'Şiir' Ödülü: Ruşen Hakkı
24/6/2006: Yunus Nadi 2006 'Roman' Ödülü: Yiğit Okur
24/6/2006: Yunus Nadi 2006 'Öykü' Ödülü: Sezer Ateş Ayvaz
24/6/2006: 60. YIL YUNUS NADİ ÖDÜLLERİ 2006 AÇIKLANDI
23/6/2006: RIFAT ILGAZ ŞİİRİNE BİR YAKLAŞIM / BİLDİRGE ÖZETİ / AYTEN MUTLU
21/6/2006: SEÇİLMİŞ ŞİİRLER 2 / ÖZGÜR BOZ
21/6/2006: SEÇİLMİŞ ŞİİRLER 1 / ÖZGÜR BOZ
18/6/2006: FREUD: "OZANLARLA FİLOZOFLAR, BİLİNÇDIŞINI BENDEN ÇOK DAHA ÖNCE AÇIĞA ÇIKARDI!"
16/6/2006: ŞİİR HARCI / OZAN OZANOĞLU
16/6/2006: YENİDEN İMECE-11 ÇIKTI / YENİDENDERGİ
15/6/2006: I. OĞUZ ATAY ÖYKÜ ÖDÜLÜ ŞARTNAMESİ
14/6/2006: 7 TEMMUZ 1993 RIFAT ILGAZ'I ÖLÜMÜNÜN 10. YILINDA BİR KEZ DAHA ANARKEN / ALİ KAYA
14/6/2006: ORHAN KEMAL'İN OYUN YAZARLIĞI / ASIM BEZİRCİ
14/6/2006: ÜMİT KAFTANCIOĞLU 2007 ÖYKÜ ÖDÜLLERİ BAŞVURULARI
13/6/2006: EDEBİYATIMIZDA KADIN SORUNU VE AYRIMCILIK / MİNE ERGEN
13/6/2006: 23 NİSAN ULUSAL EGEMENLİK VE ÇOCUK BAYRAMI - SEÇME ŞİİRLER -
13/6/2006: TARİHÇESİ, DOĞAL YAPISI, SANAYİSİ VE KÜLTÜR - SANATIYLA KASTAMONU
13/6/2006: 19 MAYIS ATATÜRK'Ü ANMA, GENÇLİK VE SPOR BAYRAMI -ŞİİRLER-
13/6/2006: EĞİTİM KONUSUNDA VASİYETİMDİR - l / Aziz NESİN
11/6/2006: TÜRKAN SAYLAN'LA 'ÇAĞDAŞ İNSAN SÖYLEŞİLERİ' ÜZERİNE
5/6/2006: KÖY EBSTİTÜLERİNE SELAM / SABAHATTİN EYÜBOĞLU
4/6/2006: ANADOLUNUN YATILI UMUTLARI: YİBOLAR 05 / EBRU TOKTAR
4/6/2006: ANADOLUNUN YATILI UMUTLARI: YİBOLAR 04 / EBRU TOKTAR
4/6/2006: ANADOLUNUN YATILI UMUTLARI: YİBOLAR 03 / EBRU TOKTAR
4/6/2006: ANADOLUNUN YATILI UMUTLARI: YİBOLAR 02 - İNEBOLU AZİZE ANA YİBO - / EBRU TOKTAR
4/6/2006: ANADOLUNUN YATILI UMUTLARI: YİBOLAR 01 - DEVREKANİ ŞENLİK YİBO - / EBRU TOKTAR
4/6/2006: "YENİDENDERGİ" GÜNCELLENDİ
4/6/2006: KÖY EKMEĞİ / OZAN OZANOĞLU
1/6/2006: • KASTAMONU VALİLİĞİ & İLÇE KAYMAKAMLIKLARI LİNKLERİ & DİĞER LİNKLER
1/6/2006: KASTAMONU VALİLİĞİ VE İLÇE KAYMAKAMLIKLARI LİNKLERİ
1/6/2006: ANLADIM / YILMAZ ERDOĞAN
1/6/2006: HAZİRANDA ÖLMEK ZOR / HASAN HÜSEYİN
1/6/2006: ŞARKI SÖZLERİ... ŞİİRLER... / AHMET KAYA
1/6/2006: NETTE 2. YILA BAŞLARKEN / BLOKLARIMIZDA MAYIS 2006 YAZILARI
1/6/2006: ÖYKÜ DERGİLERİ / MUSTAFA ŞERİF ONARAN
1/6/2006: ATAOL BEHRAMOĞLUNUN YAPITLARI / SEDAT İMZA
1/6/2006: AHMET YILDIZ'IN 2006 EDEBİYAT YILLIĞI / ÜMİT SARIASLAN
1/6/2006: ÜŞÜDÜM GÜNEŞİ TUTMAKTAN / ALİ KÜÇÜK

 

Ali Şahin'in Bloknotu


2006-6-30: Kenan Harun'dan Birkaç Şiir / İKİ YAZI / AHMET MİSKİOĞLU
2006-6-30: ... KİTAP... KİTAP... KİTAP...
2006-6-25: PYŞKİN'İ DÜŞÜNEREK / ATAOL BEHRAMOĞLU
2006-6-22: DÜZMECE ÖZGÜRLÜKLER, DÜZMECE DEVRİM 1, 2 / AHMET CEMAL
2006-6-22: 60. YIL YUNUS NADİ ÖDÜLLERİ 2006 AÇIKLANDI
2006-6-21: ORHAN KEMAL'İN OYUNLARI / NİHAT TAYDAŞ
2006-6-21: FETHİ NACİ VE ROMANCILIĞIMIZ / ADNAN ÖZYALÇINER
2006-6-21: OSMAN ŞAHİN'LE ÖYKÜCÜLÜĞÜMÜZ / FERİDUN ANDAÇ
2006-6-21: MEHMET SAYDUR'DAN "BİZ DE YAŞADIK" -BİR RIFAT ILGAZ GÜNCESİ- / M. EMİN DEĞER
2006-6-18: Prof. Dr. HAKKI KESKİN: "AB TÜRKİYE'YE İKİYÜZLÜ / SÖYLEŞİ / LEYLA TAVŞANOĞLU
2006-6-17: İLK OSMANLILARDA İNANÇ / ERDOĞAN AYDIN
2006-6-14: KARGAT'TA YIL SONU 'KARGAŞA'SI VE İBRAHİM ÇİFTÇİOĞLU iİLE RÖPORTAJ / EZGİ TEMUÇİN
2006-6-13: FATİH İSLAMİ ŞEHİR İSTEMEDİ / ERDOĞAN AYDIN (Hafta Sonu 10.06.2006)
2006-6-4: KÖY PORNOSU MODASI! PORNOGRAFİK ŞARKI SÖZLERİ PİYASADA TUTTU
2006-6-4: CENNETTEN KOVULAN ADEM VE HAVVA'NIN YAŞADIĞI YER TÜRKİYE'DE
2006-6-1: BLOKLARIMIZDA MAYIS 2006 YAZILARI
2006-6-1: 10. YILINDA ULUSLARARASI ANKARA ÖYKÜ GÜNLERİ: 01- 05 HAZİRAN 2006'DA

 

Güldeste/ En Güzel Atatürk Şiirleri/ Seçki

20/6/2006: Kaç kişiyiz biz? / Kerimcan Kamal
17/6/2006: CUMOK KASTAMONU KONFERANSI İZLENİMLERİ / ALİ ŞAHİN
3/6/2006: ANILARLA ATATÜRK / ATATÜRK KÜTÜPHANESİ'NDEN- BİLFEN OKULLARI
2/6/2006: ATATÜRK'ÜN İNEBOLU NUTKU
1/6/2006: BLOKLARIMIZDA MAYIS 2006 YAZILARI

 

Kastamonu Net (Blogcu)

 

28/6/2006: AĞLI KALE ŞENLİKLERİ 7-9 TEMMUZ'DA YAPILACAK
28/6/2006: HACIBEKİR ŞEKERCİLER-PASTACILAR VE YAYLA KÜLTÜRÜ FESTİVALİ
26/6/2006: 11. CİDE RIFAT ILGAZ SARI YAZMA KÜLTÜR VE SANAT FESTİVALİ (7-9 TEMMUZ 2006) PROĞRAMI BELLİ OLDU
24/6/2006: İNEBOLU'DA TURİZM ATAĞI / HAKAN GENCE
20/6/2006: KAS-DER-FED İLK GENEL KURULUNU YAPTI... VE DİĞER KAS-DER-FED HABERLERİ...
16/6/2006: 22.ABANA KÜLTÜR SANAT VE DENİZ ŞENLİKLERİ / PROĞRAMIN TAMAMI
16/6/2006: FESTİVAL HABERLERİ: 1- ABANA / ARAÇ / CİDE
14/6/2006: METEF'DE MUCİTLERİN GÖSTERİSİ
14/6/2006: GÖLKÖYLÜLER, BU YIL 24 HAZİRANDA BARTIN'DA BULUŞACAK
13/6/2006: ARAÇ FESTİVALİ 30 HAZİRAN - 02 TEMMUZ 2006'DA
13/6/2006: KASTAMONU VE İLÇELERİNDE 2006 YILI FESTİVALLER-FUARLAR VE YEREL ETKİNLİKLER
12/6/2006: KISAPARMAK VE TEPE ARAÇ'A GELİYOR
12/6/2006: KUTSAL KİTAPLARA GÖRE ZİNA II HIRİSTİYANLIK VE İNCİL’DE ZİNA 1- 2 / ALİ DUMAN
12/6/2006: HAVAALANI DİYE YAPILDI DÜĞÜN SALONU OLDU
12/6/2006: TÜRKİYE / BATI KARADENİZ / ...VE KASTAMONU SAHİLLERİMİZ... / UZUN İNCE BİR YOL
12/6/2006: KASTAMONULU ŞAİRLER / ŞENPAZAR'IN SESİ GAZETESİ
12/6/2006: ŞİMDİ DE KASTAMONU'DAN KÜLTÜR SANAT ETKİNLİK HABERLERİNİ VERİYORUZ...
4/6/2006: ANADOLUNUN YATILI UMUTLARI: YİBOLAR - DEVREKANİ ŞENLİK VE İNEBOLU AZİZE ANA / DİZİ YAZI / 01 - 02 / EBRU TOKTAR
3/6/2006: GİDİYORUM / UTKU ERİŞİK
2/6/2006: ARAÇ'TAN HABERLER: "BİZİM ARAÇ" TAN...
2/6/2006: ARAÇ'TAN HABERLER: "ARAÇ HABER" DEN...
2/6/2006: ... TAŞKÖPRÜ'DEN ... KASTAMONU'DAN HABER... KASTAMONU'DAN... TAŞKÖPRÜ'DEN...
2/6/2006: RESİMLERLE DOĞANYURT
2/6/2006: HANÖNÜ'DEN FOTOĞRAFLAR
2/6/2006: ATATÜRK'ÜN İNEBOLU NUTKU
1/6/2006: BLOKLARIMIZDA MAYIS 2006 YAZILARI

 

Öyküler & Öykücüler

 

26/6/2006: 23 EYLÜL 1999 Füruzan / AYFER TUNÇ
26/6/2006: 07 EKİM 1999: Faruk Duman, genç bir hikâyeci / FETHİ NACİ
26/6/2006: Birinci sınıf aydın ve eylem adamıydı
26/6/2006: peyami safa'nın fatih harbiye romanı incelemesi / fethi naci
26/6/2006: SİZ ORADA MISINIZ? / GÜNİL ÖZLEM AYAYDIN CEBE
26/6/2006: OĞUZ ATAY: YAŞAMI - SANATI - YAPITLARI
26/6/2006: OĞUZ ATAY: DEMİRYOLU HİKÂYECİLERİ - BİR RÜYA
24/6/2006: KOMİKLİK - I968 / IŞIL ÖZGENTÜRK
24/6/2006: ASLI TOHUMCU 'YOK BANA SENSİZ HAYAT' ÜZERİNE / ALİ ALKAN ALKAN
24/6/2006: EDEBİYATIMIZIN 'SALİM AMCA'SINI BİR YIL ÖNCE YİTİRMİŞTİK / ÇİĞDEM ÜLKER
23/6/2006: AYŞE KULİN'DEN GÜLAY'IN HİKAYESİ / UNİCEF
22/6/2006: RAYLARDA MAKAS / SEZER ATEŞ AYVAZ
19/6/2006: ABDULLAH BAŞTÜRK İŞÇİ ÖYKÜLERİ ÖDÜLÜ
15/6/2006: DUR GİTME / İSA ÇELİK/ ÖYKÜLER / 2006/ Hülya SOYŞEKERCİ
13/6/2006: ATLIKARINCA / ÖYKÜ / ŞANSIN TÜZÜN
11/6/2006: RIZA KIRAÇ İLE "ARAF'TA BİR MELEK"İ KONUŞTUK / Erdem ÖZTOP
11/6/2006: Zamanın gizlerini İnci Aral'ın öykülerinde aramak / Mustafa Şerif ONARAN
1/6/2006: BLOKLARIMIZDA MAYIS 2006 YAZILARI

 

Şiirler & Şairler

 

26/6/2006: TAHSİN SARAÇ / YAŞAMI- YAPITLARI VE ŞİİRLERİNDEN ÖRNEKLER
24/6/2006: Filistin Şiirleri / Cevat ÇAPAN
24/6/2006: Yücel Kayıran'dan 'Çalgın' / Şiirler-2006 / Cihan OĞUZ
22/6/2006: ÇOK GÜZEL ŞEY / MELİH CEVDET ANDAY
19/6/2006: YENİDEN / GÜLTEN AKIN
19/6/2006: GÖRÜŞ GÜNÜ ENVER GÖKÇE
19/6/2006: EROS / ERCÜMENT BEHZAT LAV
19/6/2006: KAPANA / EGEMEN BERKÖZ
19/6/2006: HİKÂYE / CAHİT KÜLEBİ
19/6/2006: SONLUDUR AŞK DA / METİN ALTIOK
19/6/2006: BEN SANA TEŞEKKÜR EDERİM / ÜLKÜ TAMER
19/6/2006: SANA YARAŞAN / TURGAY FİŞEKÇİ
19/6/2006: GRAVÜR / SALİH BOLAT
19/6/2006: TELEFON / OKTAY RİFAT
19/6/2006: HÜCREMDE AYIŞIĞI / REFİK DURBAŞ
19/6/2006: SAVRULMUŞ BİR ÖMRÜN GÜNLERİNDEN / NİHAT BEHRAM
19/6/2006: ŞİİRLER 1 / NÂZIM HİKMET
19/6/2006: SİZİN HİÇ BABANIZ ÖLDÜ MÜ? / CEMAL SÜREYA
19/6/2006: ENSTRUMENTAL / BIRHAN KESKIN
19/6/2006: KANLI ZAMBAK / BEHÇET AYSAN
19/6/2006: "KEŞKE" VE SEÇME ŞİİRLER / AYTEN MUTLU
19/6/2006: DUVAR / ATTİLA İLHAN
19/6/2006: AYRILIK / AYDIN HATİPOĞLU
19/6/2006: BİR GÜN MUTLAKA / ATAOL BEHRAMOĞLU
19/6/2006: HİSSEN YOK BU AKŞAMDA SENİN / ARİF DAMAR
19/6/2006: ŞAFAK TÜRKÜSÜ / NEVZAT ÇELİK
18/6/2006: EDİP CANSEVER: 'BEN NEDEN bBİR OTEL KATİBİYİM?' / HASAN ALİ TOPTAŞ
15/6/2006: Fikret Demirağ - Ahmet Ada - Saniye Gündüz Yıldırım - BEHÇET AYSAN ŞİİR ÖDÜLÜ
11/6/2006: AYIN ŞİİRİ - HAZİRAN 2006 / ARİF DAMAR
1/6/2006: BLOKLARIMIZDA MAYIS 2006 YAZILARI

 

 

Rıfat Ilgaz Arşivi

 

30/6/2006: "Rıfat Ilgaz'ın Şiirinde Mizah Öğeleri" / Ali NAZLI
29/6/2006: TÜRKÇEMİZ / ŞİİR / RIFAT ILGAZ / ( "NURSENCE"DEN )
26/6/2006: 11. CİDE RIFAT ILGAZ SARI YAZMA KÜLTÜR VE SANAT FESTİVALİ (7-9 TEMMUZ 2006) PROĞRAMI BELLİ OLDU
25/6/2006: RIFAT ILGAZ'IN EVİ ONARILIYOR / DENİZ N. AKBAL
25/6/2006: "SUÇLU" AYDINLARIN ÖYKÜSÜ / CELAL BAŞLANGIÇ
25/6/2006: ŞİİRİNDE MİZAH MİZAHINDA ŞİİR OLAN BİR YAZAR: RIFAT ILGAZ / ADNAN ÖZYALÇINER
25/6/2006: HABABAM'IN ANNESİNE VEDA ( ESKİ- ARŞİV'DEN)
22/6/2006: RIFAT ILGAZ’IN ROMANINDAN ANADOLU PANORAMASINA 1 / H. EMEL DİNSEVEN
22/6/2006: RIFAT ILGAZ’IN ROMANINDAN ANADOLU PANORAMASINA 2 / H. EMEL DİNSEVEN
20/6/2006: RIFAT ILGAZ SEMPOZYUMU - KASTAMONU / M. Nejat GACAR
20/6/2006: İLKLERİN KENTİ KASTAMONU / SAVAŞ ÜNLÜ
20/6/2006: RIFAT ILGAZ SICAKLIĞI. / ALİ ŞAHİN
20/6/2006: RIFAT ILGAZ SEMPOZYUMU / H. İHSAN SÖNMEZ
20/6/2006: TARIK AKAN; "ANNEM KASTAMONULU"
20/6/2006: YILMAZ'LA ÖZ'ÜN GENÇLİK SIRRI / ZEKİ COŞKUN
20/6/2006: İNEK ŞABAN VE GÜDÜK NECMİ KİMDİ?
20/6/2006: ILGAZ'IN ZİRVESİNDE / HASAN BARIŞCAN
20/6/2006: KASTAMONU'DA RIFAT ILGAZ ŞÖLENİ / Doğan HIZLAN
20/6/2006: KORKULUK OLMAK DA MI ZOR/ SÖZÜM KİME Mİ? / M.Emin DEĞER
13/6/2006: CİDE FESTİVALİ 2005'TEN: YER YERİNDEN OYNADI
11/6/2006: MEHMET SAYDUR'LA 'RIFAT IlLGAZ'LI YILLAR'I KONUŞTUK / UTKU ERİŞİK
3/6/2006: (BAŞLANGIÇTAN 1988'E KADAR) RIFAT ILGAZ KAYNAKÇASI / ASIM BEZİRCİ
1/6/2006: BLOKLARIMIZDA MAYIS 2006 YAZILARI

 

 

Roman Yazıları

 

30/6/2006: ZAMANYA / ROMAN-2006 / ERKAN CANAN
25/6/2006: YAMAN KORAY: BÜYÜK ORFOZ ROMAN- 1979 / A. ÖMER TÜRKEŞ
25/6/2006: .... ROMAM... ROMAN... ROMAN.... / A. ÖMER TÜRKEŞ
25/6/2006: .... ROMAM... ROMAN... ROMAN.... / A. ÖMER TÜRKEŞ
25/6/2006: UMUTTAN YALNIZLIĞA TİP / ARTUN ÜNSAL
25/6/2006: ERDAL AĞBİi'Lİ (ÖZ) ZAMANLAR / SEMİH GÜMÜŞ
25/6/2006: 2006'NIN YAKIN TARİH ROMANLARI / A. ÖMER TÜRKEŞ
25/6/2006: HAKAN YEL'İN rOMANI: LOKANTA - 2006 / A. ÖMER TÜRKEŞ
25/6/2006: İLK MEKTUP VE KUTSAL MEZAR / A. ÖMER TÜRKEŞ
25/6/2006: ATİLLA AKAR: KAMİKAZE OPERASYONU / ROMAN- 2006 / NEDİM H. CANERSEN
25/6/2006: 12 MART ROMANLARINDAN: FÜRUZAN'IN "47'LİLER"İ / A. ÖMER TÜRKEŞ
25/6/2006: RIZA KIRAÇ: ARAF'TA BİR MELEK ROMAN- 2006 / ABİDİN PARILTI
24/6/2006: YÜKSEKLERDE / OSMAN AKALIN'IN rROMANI-2006 / Asuman KAFAOĞLU-BÜKE
24/6/2006: NESLİHAN ACU: 'NE GÜZEL BİR HİÇLİKTİ AŞK' (ROMAN-2006) / Erdem ÖZTOP
24/6/2006: LEYLA'NIN EVİ (ÖMER ZÜLFÜ LİVANELİ'NİN ROMANI- 2006) / Metin CELAL
20/6/2006: “ GÜVEN ”, ÖRGÜTLENME VE UMUT / FATİH POLAT
15/6/2006: Atilla Keskin 'Çiçekler Susunca'yı anlatıyor / Erdoğan AYDIN
12/6/2006: ROMAN... ROMAN.... ROMAN... / A. ÖMER TÜRKEŞ
11/6/2006: ERDAL BALCI'NIN "HARUN" ROMANI / A. ÖMER TÜRKEŞ
11/6/2006: Ayla Kutlu'dan 'Ateş Üstünde Yürümek' / Türey KÖSE
11/6/2006: Piraye Şengel'den polisiye kurguya devam / Başak ÜMİT
2/6/2006: YAKUP KADRİ KARAOSMANOĞLU VE "YABAN" ROMANI ÜZERİNE
2/6/2006: YAKUP KADRİ KARAOSMANOĞLU VE "KİRALIK KONAK" ROMANI ÜZERİNE
2/6/2006: YAKUP KADRİ KARAOSMANOĞLU VE "ANKARA" ROMANI ÜZERİNE
1/6/2006: FARUK DUMAN / KIRK / ROMAN, 2006
1/6/2006: YAZILARI... BLOKLARIMIZDA MAYIS 2006 YAZILARI... BLOKLARIMIZDA MAYIS 2006 YAZILARI... BLOKLARIMIZDA...

 

Taşköprü'den Bakış

 

29/6/2006: CARTCURT VADİSİ - TAŞKÖPRÜ MİSALİ - CHP TAŞKÖPRÜ İLÇE BAŞKANI MEHMET ÜNAL'LA GÖRÜŞME / MELİH AŞIK
28/6/2006: HACIBEKİR ŞEKERCİLER- PASTACILAR VE YAYLA KÜLTÜRÜ FESTİVALİ / 30 HAZİRAN- 2 TEMMUZ 2006 /ARAÇ / KASTAMONU
24/6/2006: AŞK BUNALIMDA: "Kadın ve erkek arası ndaki gizler ortadan kalkınca duygusallık yerini cinselliğe bıraktı "
24/6/2006: OSMANLI'NIN TÜRKLÜĞÜ / ERDOĞAN AYDIN
22/6/2006: Tehlikenin Farkındayız! / SEVGİ ÖZEL
21/6/2006: ANKARA T.C.D.D SANAT GALERİSİNDE 16-30 HAZİRAN 2006 TARİHLERİ ARASINDA DÜZENLENEN KARMA SERGİ'DEN GÖRÜNTÜLER
17/6/2006: 28-30 TEMMUZ 2006'DA 22.Sİ GERÇEKLEŞTİRİLECEK OLAN ABANA KÜLTÜR SANAT VE DENİZ ŞENLİKLERİ PROĞRAMI BELLİ OLDU
3/6/2006: TÜRKİYE TÜRKLÜĞÜNÜ PARÇALAMAK 1 - 2 - 3 / ATAOL BEHRAMOĞLU
3/6/2006: CHP'NİN SAĞA AÇILIMI / ATAOL BEHRAMOĞLU
2/6/2006: TAŞKÖPRÜ'DEN HABER... TAŞKÖPRÜ'DEN... KASTAMONU'DAN HABER... KASTAMONU'DAN...
2/6/2006: KASTAMONU: 5 TAŞKÖPRÜ: 1 / UTKU ERİŞİK
1/6/2006: SEMİH GÜMÜŞ / 2003 MART'INDAN BU YANA RADİKAL KİTAP'TA 40 YAZI
1/6/2006: BLOKLARIMIZDA MAYIS 2006 YAZILARI

 

Yedinci Sanat

 

25/6/2006: "KORKUYORUM ANNE" VE "BEŞ VAKİT"LE REHA ERDEM
24/6/2006: Sinan Çetin, meslektaşlarına ve yeni telif yasasına acımasız eleştiriler yöneltirken özeleştiri de yapıyor / GAMZE AKDEMİR
15/6/2006: 43. Altın Portakal'a doğru / ASLI SELÇUK
13/6/2006: EROL GÜNAYDIN: "İYİ Kİ ARTİST OLMUŞUM" / PELİN KARA
13/6/2006: ADANA ALTIN KOZA 2006'DA / EN İYİ FİLM: "BEŞ VAKİT"
12/6/2006: Herkesin kendi 12 Eylül'ü var... / Özlem Altunok (Cumhuriyet Dergi 11.06.2006)
1/6/2006: BLOKLARIMIZDA MAYIS 2006 YAZILARI

 

Yeni Edebiyat (Blogcu)

 

2006-06-26: TÜRK EDEBİYATI VE FOLKLOR İLİŞKİSİ / OSMAN ŞAHİN
2006-06-26: CEMAL SÜREYA / FERİDUN ANDAÇ
2006-06-26: CUMHURİYET DÖNEMİ TÜRK EDEBİYATI-TEMEL ESERLERİMİZ / HASAN BÜLENT KAHRAMAN
2006-06-18: EDEBİYAT VE SANAT ÖDÜLLERİ TAKVİMİ 2
2006-06-11: FETHİ NACİ ÖLDÜ MÜ? / M. Sadık ASLANKARA
2006-06-01: MAYIS 2006 YAZILARI... BLOKLARIMIZDA MAYIS 2006 YAZILARI


Saat ve Tarih: 10:47 , 3/7/2006 Bulundugu yer: Haber
Yorumlar (0) | Baglantı

BLOKLARIMIZDA MAYIS 2006 YAZILARI / ALİ ŞAHİN

BLOKLARIMIZDA MAYIS 2006 YAZILARI

AlsahBloklarıİndexi

30/5/2006: "YENİ ÇERNOBİLLER İSTEMİYORUZ" / EMİNE ÖZCAN
28/5/2006: KÜLTÜR, SANAT VE EDEBİYAT DERGİLERİ / WEB SAYFALARI İNDEXİ
28/5/2006: CİDE VE BİR CİDE'Lİ: RIFAT ILGAZ... Nasrullah Gazetesi Haber Arşivi'nden
27/5/2006: 27 MAYIS DERSLERİ / MÜMTAZ SOYSAL
27/5/2006: CAĞALOĞLU'NA AĞIT / MEHMET GÜLER
27/5/2006: RADİKAL KİTAP 26.05.2006 SAYISI'NDA A. ÖMER TÜRKEŞ YAKIN TARIH ROMANLARINA BAKIYOR
26/5/2006: 2000’DE TÜRK SİNEMASI / CUMHURİYET-KÜLTÜR SERVİSİ
26/5/2006: 1998'DE TÜRK SİNEMASI / TURHAN GÜRKAN
25/5/2006: TÜRK SİNEMASI / NEJAT ULUSAY
25/5/2006: OSMAN ŞAHİN VE MAHŞER / FECİR ALPTEKİN
25/5/2006: RIFAT ILGAZ’IN ROMANINDAN ANADOLU PANORAMASINA / BİLDİRİ ÖZETİ / H. EMEL DİNSEVEN
25/5/2006: 2006 SAİT FAİK ÖDÜLÜ (ARMAĞANI) VE ÖNCEKİLER
25/5/2006: EN SEVİLEN TÜRK FİLMLERİ 14-12-2005
25/5/2006: TÜRK SİNEMASI ALANINDA ÖNEMLİ BİR SİTE: "http://www.turksinemasi.com"
25/5/2006: BAŞLANGICINDAN BUGÜNE "ALTIN PORTALAL'IN EN İYİLERİ / Ali ŞAHİN
25/5/2006: "YEDİNCİSANAT"TAN TÜRK SİNEMASI ÜZERİNE YAZILAR SEÇKİSİ / ALİ ŞAHİN
25/5/2006: RIFAT ILGAZIN ŞİİRİ'NE KISA BİR YOLCULUK / BİLDİRİ ÖZETİ / MEHMET AYDIN
25/5/2006: RIFAT ILGAZ 2006- KASTAMONU SEMPOZYUMU'NDAN İZLENİMLER / ALİ ŞAHİN
25/5/2006: RIFAT ILGAZ SICAKLIĞI... / İZLENİMLER / BARIŞ CANOĞUL
25/5/2006: RIFAT ILGAZ 2006- KASTAMONU SEMPOZYUMU'NDAN İZLENİMLER / BARIŞ CANOĞUL
4/5/2006: ALİ ŞAHİN SİTE & BLOK & WEB SAYFALARI / ALSAH
4/5/2006: ERMENİ İDDİALARININ HUKİKİ TEMELİ YOK / CUMHURİYET STRATEJİ EKİ
3/5/2006: AYDINLANMA YOLUNDA 80 YIL: VECİHİ TİMUROĞLU / DUYURU

A. Şahin'in Bloknotu

2006-5-30: CAN’IN CANI ERDAL ÖZ / Tülay ÇELLEK
2006-5-29: RÖNESANSÇI FATİH / Yüksel PAZARKAYA
2006-5-27: 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat Koşulları, Yapılışları ve Sonuçları Aynı Değildir / Alev COŞKUN
2006-5-18: ‘’Senin en değerli hazinen nedir, ey geleceklerin çocuğu? Senin en değerli hazinen bağımsızlığındır: Türk bağımsızlığı. Bu bağımsızlığa gelişmenin, sonsuzluğun temellerini atan: Çağdaş devletindir, Cumhuriyet’tir, çağdaşlaşma devrimindir
2006-5-18: ‘’Senin en değerli hazinen nedir, ey geleceklerin çocuğu? Senin en değerli hazinen bağımsızlığındır: Türk bağımsızlığı. Bu bağımsızlığa gelişmenin, sonsuzluğun temellerini atan: Çağdaş devletindir, Cumhuriyet’tir, çağdaşlaşma devrimindir
2006-5-18: “Anılarda Gazi Üniversitesi” toplantısına katılan eski Gazililer, Gazi Üniversitesi’nde bulunmanın heyecanını yaşadı
2006-5-18: Cumhuriyet 60 Yıldan Beri Bombalanıyor / Prof. Dr. COŞKUN ÖZDEMİR
2006-5-14: TEHLİKENİN FARKINDA MISINIZ?
2006-5-7: Erdal Öz , 26 Mart 1935- 6 Mayıs 2006
2006-5-7: Şiir Defteri / Selma Ağabeyoğlu
2006-5-6: Üç Kişilik Ordu!.. Deniz'ler Anılıyor
2006-5-5: KÖY ENSTİTÜLERİNDEN KENT ENSTİTÜLERİNE…
2006-5-4: Akıl kaçıyor çünkü bir yere gidiyor
2006-5-4: İki kadın, iki roman
2006-5-4: 50 yazardan 2005'in en iyi 10 kitabı
2006-5-3: ANKARA'DA "AYDINLANMA YOLUNDA 80 YIL: VECİHİ TİMUROĞLU"
2006-5-3: Sevinç Eratalay, Dünden yarına bir selam / HATİCE TUNCER
2006-5-2: ALİ ŞAHİN SİTE & BLOK & WEB SAYFALARI

 

A. Şahin'in Not Defteri

4/29/2006: EĞİTİM KONUSUNDA VASİYETİMDİR - l / Aziz NESİN
4/18/2006: 19 MAYIS ATATÜRK'Ü ANMA, GENÇLİK VE SPOR BAYRAMI -ŞİİRLER-
4/18/2006: 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı Şiirleri
4/13/2006: Bendeki Rıfat Ilgaz / Ali ŞAHİN

 

Çocuk ve Edebiyatı

  • Yine mi masa başındasın?
  • Fazıl Hüsnü Dağlarca Hakkında / Dağlarca'nın Çocuk Şiirleri
  • Çocuklara Şiirler / siir.gen.tr
  • Çocuk Edebiyatçıları Birliği Başkanı, Yazar

     

    Güldeste/ En Güzel Atatürk Şiirleri/ Seçki

    19/5/2006: Allah'ın Askeri!.. / İlhan SELÇUK
    13/5/2006: TEHLİKENİN FARKINDA MISINIZ?
    1/5/2006: Manisa ADD Sitesi'nden... Sitesi Olan ADD Şubelerimiz

     

    Kastamonu Net (Blogcu)

    29/5/2006: ABANA'DA " BİR BAHAR AKŞAMI " ŞİİR DİNLETİSİ / SOL YANIM (ŞİİR) - BEDİRHAN GÖKÇE
    20/5/2006: ŞİMDİ BİR FİLM ATIF YILMAZ'I ANLATMALI.../ ERTEKİN AKPINAR
    20/5/2006: Herkes ne zaman ölür? Elbet gülünün solduğu akşam
    19/5/2006: KASTAMONU 2006 RIFAT ILGAZ ŞÖLENİ'NDEN TÜM FOTOĞRAFLAR VE YANKILARI...
    17/5/2006: BİR KENTE GİTMEK: KASTAMONU / Osman NAMDAR
    10/5/2006: - RIFAT ILGAZ SEMPOZYUMU (10 MAYIS 2006) 1. GÜNDEN GÖRÜNTÜLER
    10/5/2006: KASTAMONU'DA RIFAT ILGAZ ŞÖLENİ / Doğan HIZLAN
    9/5/2006: SON FİLMİ 'EĞRETİ GELİN'İ KASTAMONU'DA ÇEKMİŞTİ
    9/5/2006: 'ŞEKER FABRİKAMIZI SATTIRMAYIZ' DİYE HAYKIRDILAR
    8/5/2006: RIFAT ILGAZ SEMPOZYUMU PROGRAMI 10-11-12 MAYIS 2006'DA KASTAMONU'DA (3. GÜN)
    8/5/2006: RIFAT ILGAZ SEMPOZYUMU PROGRAMI 10-11-12 MAYIS 2006'DA KASTAMONU'DA (2. GÜN)
    8/5/2006: RIFAT ILGAZ SEMPOZYUMU PROGRAMI 10-11-12 MAYIS 2006'DA KASTAMONU'DA (1. GÜN)
    6/5/2006: "HUZUR" ARAYANA TAZE 'NEFES' : KASTAMONU...
    6/5/2006: Yüksel GÜLTEKİN* FETHİYE İLÇE MİLLİ EĞİTİM MÜDÜRÜ OLDU
    5/5/2006: PİRAYE'NİN PORTRELERİ
    5/5/2006: Azdavay Zümrüt Köyü / Cumhuriyet 05.05.2006
    3/5/2006: 'Çevre Yasası'nda Sinop, Bodrum! / Oktay EKİNCİ
    3/5/2006: "Yeni Çernobiller İstemiyoruz"

     

    Öyküler & Öykücüler

    14/5/2006: 42. Sait Faik Hikâye Ödülü’ne “Saat Kulesi / Kısa Metinler ve Hikâyeler” isimli kitabıyla Dr. Refik Algan değer görüldü. Algan, edebiyata 20 yıl ara vermişti
    13/5/2006: Çatışma / Öykü / Sait Faik ABASIYANIK
    7/5/2006: Erdal Öz (26 Mart 1935- 6 Mayıs 2006) / Sular Ne Güzelse
    6/5/2006: ÖYKÜ / İstanbul Gözlerin Kara 'Sevaçya İstanbul' /KARİN KARAKAŞLI
    1/5/2006: Sevim Burak Yazarlığını Anlatıyor

     

  • Rıfat Ilgaz Arşivi

  • 18/5/2006: RIFAT ILGAZ SICAKLIĞI... / BARIŞ CANOĞUL
    15/5/2006: ÇİLELİ BİR YAŞAMIN GÖRGÜ TANIKLIĞI / Ülkü TAMER
    15/5/2006: RIFAT ILGAZIN ŞİİRİ'NE KISA BİR YOLCULUK / MEHMET AYDIN
    12/5/2006: RIFAT ILGAZ SEMPOZYUMU (12 MAYIS 2006) 3. GÜNDEN GÖRÜNTÜLER
    12/5/2006: RIFAT ILGAZ SEMPOZYUMU (11 MAYIS 2006) 2. GÜNDEN GÖRÜNTÜLER
    10/5/2006: RIFAT ILGAZ SEMPOZYUMU (10 MAYIS 2006) 1. GÜNDEN GÖRÜNTÜLER
    10/5/2006: RIFAT ILGAZ ARŞİVİ- YAZI BAŞLIKLARINA GÖRE ALFABETİK DİZİN
    9/5/2006: RIFAT ILGAZ SEMPOZYUMU PROGRAMI 10-11-12 MAYIS 2006'DA KASTAMONU'DA / POSTER BİLDİRİLER
    9/5/2006: RIFAT ILGAZ SEMPOZYUMU PROGRAMI 10-11-12 MAYIS 2006'DA KASTAMONU'DA (1. GÜN)
    9/5/2006: RIFAT ILGAZ SEMPOZYUMU PROGRAMI 10-11-12 MAYIS 2006'DA KASTAMONU'DA (2. GÜN)
    9/5/2006: RIFAT ILGAZ SEMPOZYUMU PROGRAMI 10-11-12 MAYIS 2006'DA KASTAMONU'DA (3. GÜN)
    3/5/2006: RIFAT ILGAZ'IN ŞİİRİ / SERVER TANİLLİ

  •  

  • RIFAT ILGAZ 2006 - KASTAMONU SEMPOZYUMU*

  •  (Seçme... ... Şiirler) (Sempozyum 1. Gün... ...2. Gün... ...3. Gün) (Sempozyum Foto Albüm 1... ...Albüm 2... ...Albüm 3... ...Albüm 4... ...Albüm 5) Basında Yankıları 1 Yankı 2 Yankı 3 Yankı 4 Yankı 5 Yankı 6 Katılanlar 1 Katılanlar 2 Bildiri Yazarları (Alfabetik) Festival 2005'ten...

     

     

  • Roman Yazıları

    21/5/2006: Orhan Kemal'in Cemile'si öldü
    14/5/2006: YENİ KİTAPLARIYLA ALTIN PORTAKALLI ŞAİRLER YÜCEL KAYIRAN VE BİRHAN KESKİN...
    14/5/2006: Perihan Mağden: "KİTAP FETİŞİSTİ DEĞİLİM!"
    8/5/2006: 2003 ROMANLARI- Asuman Kafaoğlu BÜKE (E dergisi Ocak 2004)
    8/5/2006: ROMAN DEĞERLENDİRMESİ 3 (1999 YILI ROMANLARI) / (NAZİR AKALIN)
    8/5/2006: ROMAN DEĞERLENDİRMESİ 2 (1999 YILI ROMANLARI) / (NAZİR AKALIN)
    8/5/2006: ROMAN DEĞERLENDİRMESİ 1 (1999 YILI ROMANLARI) / (NAZİR AKALIN)

     

    Şiirler & Şairler

    25/5/2006: Kaderin Dudağındaki Şehvet / Ümit Zeynep KAYABAŞ
    14/5/2006: EDEBİYAT ÇEVRELERİ, ŞİİRDE UMUT VAAT EDEN BİR HAREKETLİLİK OLDUĞU GÖRÜŞÜNDE.
    14/5/2006: MEHMET TANER UZUN YILLAR SUSSA DA HİÇBİR ZAMAN YİTMEMİŞTİR!
    14/5/2006: O Bir Anne Şairi
    5/5/2006: Yaşar Kemal
    5/5/2006: ŞİİR ÜSTÜNE DÜŞÜNCELER
    5/5/2006: Fotoğrafları
    5/5/2006: YAPITLARI
    3/5/2006: Çocuklara Şiirler / siir.gen.tr

     

    Taşköprü'den Bakış

    29/5/2006: Yanlış Adamlar Doğru Yerlerde / Eray KARINCA
    19/5/2006: RIFAT ILGAZ 2006 - KASTAMONU SEMPOZYUMU 2
    19/5/2006: RIFAT ILGAZ 2006 - KASTAMONU SEMPOZYUMU 1
    14/5/2006: Çocuklar hakkında ilginç inanışlar...
    14/5/2006: Reha Oğuz Türkkan
    6/5/2006: 'Kemalizm'i Sorgulayanlar, Bu Yazıları Okusun:
    3/5/2006: BİR SANATÇININ ANI DEFTERİNDEN
    3/5/2006: 5 YILDIR ÜZERİNDE ÇALIŞILAN 'CUMHURBAŞKANLIĞI TARİHİ' YAYIMLANDI
    3/5/2006: Türkiye'mizin Laik Düzeni Saptırılamaz / Prof. Dr. Türkan SAYLAN ÇYDD Genel Merkezi

     

    Yedinci Sanat

    31/5/2006: Dizi dizi filmler Dizi dizi filmler
    31/5/2006: Dopdolu Bir Altın Koza 17-05-2006
    29/5/2006: ŞİMDİ BİR FİLM ATIF YILMAZ'I ANLATMALI.../ ERTEKİN AKPINAR
    7/5/2006: BİR BAŞKADIR ONUN (ATIF YILMAZ'IN) KADINLARI / UĞUR VARDAN
    6/5/2006: TÜRK SİNEMASI YASTA: ATIF YILMAZ'I KAYBETTİK
    3/5/2006: SEZEN AKSU'YLA 30 YIL
    3/5/2006: Bu yıl Türk sinemasında 12 Mart dönemini sorgulayan filmlerle 'küçük dünyalar' beyazperdede
    1/5/2006: "Okul" Filmine Konu Olan Roman: "Hayalet Kitap" (Doğu YÜCEL)

     

    Yeni Edebiyat (Blogcu)

    2006-05-22: edebiyat ve sanat ödülleri
    2006-05-19: ERKAN ÖZYÜREKLİ'DEN HÜSEYİN CONTÜRK ÜZERİNE GÜZEL BİR SAYFA
    2006-05-15: Şiir Eleştirisi Üzerine
    2006-05-15: Bir Sanatçıya Saygı... / Ahmet ÖZER
    2006-05-07: Yazarların ilk heyecanları
    2006-05-07: Sait Faik Ödülü 'Saat Kulesi, Kısa Metinler ve Hikâyeler' adlı kitabıyla Refik Algan'ın
    2006-05-07: Güller hep 6 Mayıs'ta mı solar?
    2006-05-07: Erdal Öz'ü kaybettik
    2006-05-07: Atıf Yılmaz'ın ardından...
    2006-05-07: İsmini Atatürk'ün koyduğu Cumhuriyet gazetesi, 83 yıldır laik ve demokratik çizgisinden ödün vermedi
    2006-05-06: Aydın Şimşek'ten "Yaratıcı Yazarlık ve Deneysel Düşünme "
    2006-05-06: Üç Kitap/ Üç Yazar
    2006-05-05: KENDİ PORTRELERİ
    2006-05-03: BLOGLARIM / ALİ ŞAHİN
    2006-05-03: Kuşadası'nda / TURGAY FİŞEKÇİ- Sunullah Arısoy Şiir ödülü Fişekçi'nin oldu


  • Saat ve Tarih: 08:35 , 1/6/2006 Bulundugu yer: Inceleme
    Yorumlar (0) | Baglantı

    Yine mi masa başındasın?


    Yine mi masa başındasın?

    Emel ARMUTÇU

     

    Farklı kökenlerden ve hayatlardan gelen sekiz kadın, yazar olmayı tartıştı.

    Biri Osmanlı paşazadelerinin bolca olduğu aristokrat bir aileden geliyor. Diğeri okula babasından gizli olarak annesi tarafından gönderilmiş, devrimci kocasından yıllarca dayak yemiş bir solcu. Bir başkası eski operacı. Güneydoğuda doğup yaşamanın hayatına kattığı tüm acıları, aykırı bir kadın olmakla göğüslemeye çalışan bir Diyarbakırlı da aralarında; yazarlarla dolu bir ailenin Sorbonne'da okuyan kızı da. Ve bir başkası Köy Enstitüleri bilinciyle yetişmiş, yılların eğitimcisi... Çok farklı yerlerden gelmiş görünseler de ortak

    bir noktaları var. Onlar Türkiye'nin yazar kadınları. Geçtiğimiz hafta İstanbul Haliç'teki Kadın Eserleri Kütüphanesi'nde, okurlarıyla birlikte bir atölye çalışması yaptılar ve Türkiye'de kadın yazar olmanın ne anlama geldiğini konuştular. Genç kuşak yazarlardan Müge İplikçi ve Ümran Kartal'ın organize ettiği çalışmada, ortaya birbirinden hem çok farklı, hem de tıpkısının aynısı öyküler çıktı. Tabii bu arada, gerek sevgili/koca, gerek yazar/okur ve özellikle yayıncı olarak erkeklerin bol bol kulakları çınladı.

     

    İNCİ ARAL

    Galiba yazarım

     

    O yazar olduğuna daha yeni karar vermiş; son zamanlarda daha fazla röportaj önerisi gelince! Oysa uzun yıllar kendini marangozdan, ayakkabıcıdan farklı görmemiş. ‘‘Ben de sözcüklerin ustasıyım’’ diye düşünmüş. Hele yerleri silerken, duvar boyarken, pazar torbalarını taşırken yazar olduğu hiç mi hiç aklıma gelmemiş. Yazmadığı zaman, niye yazamıyorum diye bir şey problem de yaşamamış. Söyleyecek sözüm yok. diye düşünmüş. Mesela son birbuçuk yıldır yazmıyor ve 'kadınlık' günlerini yaşıyor. Bu da çok muhteşem bir şey, ona göre: Bir evle uğraşmak, havluları düzgün bir şekilde dolaba sıralamak, sabun kokusu duymak... Öyle ki kendi evi bittiğinde oğlunun evine gidiyor!

    ‘‘Birşey’’ yapmak istediği, ama bunun ne olduğunu bilmediği bir zaman, iki oğlunu eşine bırakmış ve ayrılmış. Sonradan ortaya çıkmış, yapmak istediği şeyin yazmak olduğu. Şimdi kadınların, ya geç evlenerek ya da evlenip herşeyi yoluna koyduktan sonra yazmaya başladığını düşünüyor. Hepsini birden yapabilen az örnek var çünkü... Yazmaya başladığında net bir politik bakışı yokmuş. Ama Gazi Eğitim'de öğretmenlik yaparken, her sustuğunda sınıfın iki ayrı tarafında oturan sağcılar ve solcuların diş gıcırtılarını duyarmış. Zamanla ‘‘neyin ne olduğunu’’ kavradığını ve Maraş'a ‘‘meraktan’’ gittiğini söylüyor. Kahramanmaraş olaylarını anlattığı ‘‘Kıran Resimleri’’, bu merakın bir ürünü. ‘‘Ölü Erkek Kuşlar’’ da öyle; bir aşk romanı gibi, ama yazarına göre arka planda 12 Eylül var. O şimdi, kadın olarak yazmayı, görmezlikten gelinmeyi, aile sorunlarını aşmış; ‘‘yazarlık huzuru’’ yaşıyor. Kadın yazar denmesinden de nefret ediyor. Çünkü ona göre o yazar!

     

    SUZAN SAMANCI

    Korku ve başkaldırı

     

    Sarışın, modern giyimli bir Kürt kadını. Diyarbakır doğumlu. Babası köyünün ilk okuyup öğretmen olan insanı. Ama öğretmenlik yapması, Türkiye'nin çeşitli yerlerinde sürgün hayatı yaşamak anlamına geldiği için, bu yıllardan kızı da fazlasıyla almış nasibini. Sürekli Kürtleri aşağılayan atasözleri duyup, şivesi bozuk diye dışlandığından, çocukluğundan en net olarak Nevşehirliler gibi konuşmaya çalışmasını hatırlıyor. Bir de gizli gizli günlük tuttuğunu. Gençlik yılları ise Diyarbakır'da, yaşıtı hemcinsleri kadınlığını bastırıp parka giyerken Simone de Beauvoir okuyup kendi olmaya çalışmakla geçmiş.

    Sonrası, komşuların garip bakmalarına, erkeklerin ‘‘böyle hırslara kapılma’’ uyarılarına kulak asmama günleri... Çocuğu uyuduğunda bütün işleri bırakıp, okuyup yazmalar. Kendi imkanlarıyla bastırdığı ilk kitabı ‘‘Eriyip Gidiyor Gecede’’, daha çok geleneksel kadın olmakla, çağdaş kadın olmak arasındaki gelgitleri anlatıyor. Aslında doğduğu ve yaşadığı yerde olan biteni anlatmak istiyor; ama korkuyor. Çünkü sıkıyönetime doğmuş ve hálá sıkıyönetim var. Herkes gergin, ağıtlar yakılıyor, akşam beşten sonra kimse sokağa çıkmıyor, köşe başlarında silahlı timler, ürperti... Hem bunlardan; hem de bunları yazarken politik tuzaklara düşmekten korkuyor.

    Sonra insanı başkaldırıya iten nedenler olduğuna karar veriyor ve kendi başkaldırısını edebiyatla yapmaya çalışıyor. Kitaplarının fonunda acılı bir bölgenin insanları olsa da estetik kaygının ağırlıkta olduğu meslektaşlarının gözünden kaçmıyor: Böyle zor bir ortamda yaşarken bile estetik kaygı olmalı mı? ‘‘Evet’’ diyor. ‘‘Edebiyat direkt olarak insan ruhuna hitap eder. Duyguların örgütlenme biçimidir, akıl biraz geri planda kalmalı.’’ İnci Aral'ın, yazarken o bölgenin sorunlarını yeterince yansıtmadığı eleştirisine de cevabı şu: Son kitabını yayıncılar basmıyor!

     

    Ayten Mutlu

    İntiharın eşiğinden

     

    Söz sırası kendisine gelene kadar yazar kimliğiyle nasıl tanıştığını düşünüyor; bir köyde buluyor kendini. İlkokuldan sonra babasının zoruyla kuran kursu, iki kez hatim indirme, sokakta ne zaman formalı bir öğrenci görse kendini yerlere atarak ağlama, sonra cesur annesi tarafından gizlice okula yazdırılması... Kasabaya ‘terfi’ ettiklerinde, bir yerel gazetede her gün örülmüş saçlı fotoğrafıyla yarım sayfayı dolduran, şiir yarışmalarında hep ilk üçü alan liseli kız artık.

    Sonra hayatı boyunca üstlendiği roller geliyor aklına: köy/kasaba kızı, silahlı külahlı devrimci, evlilik ve ev kadınlığı, bankacı olarak devlet memurluğu, boşanmış kadın! Şimdilerde ‘‘emekli’’ kimliğiyle boğuşurken, taa çocukluğundan bu yana onu hiç bırakmayan vefalı bir dostu olduğunu düşünüyor: Yazmak. İlk gençlikte pohpohlamalarla karşılanan, sonra kocası tarafından küçümsendiği için uzun bir ara verilen yazma eylemi. Sabahlara kadar kafası duvarlara vurularak süren, hálá kırık izlerini taşıdığı evliliği bittiğinde; bu kez karda düştüğü için kırılan bir yerleri nedeniyle evde üç gün aç kaldığında; intiharlara kalkıştığında eline geçen bir kitap. Aldığı ödüllerden biri: Ömer Hayyam'dan Rubailer. İnanılmaz birşey, tıpkı hayat gibi, o kitap çekip çıkarıyor onu bunalımdan. Şiir yazmaya başlıyor, başlayış o başlayış...

    Şimdi, içine girdiği ‘‘erkek egemen’’ şiir ortamında, önce kadın olarak görülmekten, zamanla ürettikleriyle ‘‘kabul edilmekten’’, ama yine de ‘‘kadınların şair olamadığını’’ dinlemekten bıkkın. Bu yüzden, Dünya Şair Kadınlar Antolojisi'ni çeviriyor şu günlerde. Dünyanın ilk şairinin bir kral kızı, rahibe olduğunu öğrendiği, bu kadının milattan bilmem kaç yıl önce, ‘‘Söyle o aydaki şarkıcı yankıya/tekrarlasın benim şarkımı sana’’ dediğini, yüzlerine fırlatmak istediği erkekler var. Ve kadınlara bir sözü: Şiir kadının diline en yatkın araç, yazmaktan korkmayın.

     

    PINAR KÜR

    Dünyaya ve yazmaya küs

     

    Yazarlığı ondan habersiz çıkmış ortaya. Daha okuma yazma bilmeden! Çünkü annesi, kendisi de önemli bir yazar olan İsmet Kür, her ‘‘Anne sana bir şiir söyleyeceğim’’ dediğinde, başından savacağına oturup yazmış şiirlerini. Yetinmemiş, kalkıp bir de Doğan Kardeş'e göndermiş. İlk şiiri Dalgalar yayımlandığında dört yaşındaymış. İlk kitabı ‘‘Yarın Yarın’’ın erkek karakteri Selim'i o. Bir erkek olarak yazması hep soru olarak çıkıyor karşısına. O ise şöyle düşünüyor: ‘‘Bu acaba Tolstoy'a soruldu mu, sen nereden kalkıyorsun da bir kadının kalbini bu kadar açıyorsun, diye? Onlara sorulmaz, çünkü onlar biliyor!’’ Türk edebiyatında da erkekler yıllarca, kadınları sadece kendi gördükleri, görmek istedikleri gibi anlatmadılar mı? Mesela Reşat Nuri, o zavallı Çalıkuşu'nu, bütün Anadolu'da dolaştırıp, evlendirip, ama bakire bırakmadı mı, Kamuran'a temiz dönsün diye? Şimdilerde kadın yazarların daha çok okunmasını, erkeklerin kadınları artık anlamaya çalışmalarına bağlıyor; ‘‘Çünkü adam tanımamış, ne anasını, ne karısını, okuyup öğrenmek istiyor.’’

    Neyse... Artık çocukluğundan itibaren kendisinden beklenen birşey olduğundan mıdır nedir, yazmayı düşünmediği dönem olmadığını söylüyor Pınar Kür. Ama yazmadığı dönemler olmuş. Son dönem, şimdi. Yazmaya küs şu sıralar; dünyayla küs olduğu için; bu kadar çirkinlik olduğu için. Yazar olmak zaten zor, Türkiye'de yazar olmak daha da zor, Türkiye'de kadın yazar olmak ise en zoru olduğu için.

     

    Tansu Bele

    Annesi kızıyor

     

    Onun yazarlığını keşfetmesi, kadınlığını keşfetmesiyle birlikte olmuş. Paşa dedelerin bolca olduğu köklü İstanbul ailesinde kendisine verilen role, ‘‘cici kız’’lığa isyanla başlamış hayatı. Erkekler güzel diye peşinde koşarken ‘‘Benim aklım yok mu?’’ diye sorarmış hep. Şansı, ona kız çocuğu muamelesi yapmayan tek kişi, babasıymış; kitap okumayı, edebiyatı onunla öğrenmiş. Kurtuluşu kitap okumakta bulmuş, sonradan da yazmakta... 68 olayları sırasında, mitinglerde neden hep erkeklerin önde olduğunu soran; Deniz Gezmişler'i seven ama aynı zamanda da maço bulan genç kız.

    ‘‘Dengi dengine’’ bir aileden olan kocasıyla anlı şanlı düğünleri, onun kendini sorgulamasını engellememiş. ‘‘Ben kadınlığımı seviyorum, çocuk seviyorum, ev seviyorum, aşk, cinsellik seviyorum. Ama adam bana aşk vermiyor. Benden yemek yapmamı bekliyor. Ben aşksız cinsellik istemiyorum. O zaman anladım ki, ben kadınlığımı ruhumda, bedenimde yaşadığımda kafam yerine geliyor. O zaman yazmak kafamı zorluyor. Kapımı çalıyor.’’ 50 yaşında, Kadın Sorunları Araştırma ve Uygulama Merkezi'nde master yapmaya başlıyor. Bitirme tezinin konusu, Erkek Yazınında Kadın. Çocukken yazdığı şiirleri, öyküleri saklarmış, annesi 87 yaşında, hálá kızıyor ona, yazar oldu diye.

     

    PERİHAN ERGUN

    Torun bakmayınca

     

    O ise Kuvayı Milliye'ye şehitler vermiş bir ailenin, Türkiye'nin ilk sendika kurucularından olan bir kadının kızı. Yavru Türkler, Afacanlar, Cahit Uçuklar, Köy Enstitüleri devrinde büyümüş. Üniversitede Ahmet Hamdi Tanpınar'ın asistanı; ondan ‘‘çok renklendiriyorsun dünyayı, yaz’’ sözünü duymuş biri. Ama Bedri Rahmi, Yahya Kemal gibileri karşısında görüp dinleyince cesaret edememiş pek. Küçük küçük yazılar, izlenimler yazarken, daha çok araştırmaya yönelmiş ama uzun süre değil. Neden? ‘‘Eş baskısıyla asistanlıktan ayrılıp, çocuk yaptığı için!’’ Ama aynı okuldan eşini mezun etmeyi bilmiş; onun tezini de yazarak... İki kez mezun olmuş yani. Sonrasında kocasının karşı çıkmasına rağmen, öğretmenliğe başlayışı var. Kocasından ayrılamayışının nedeni, eh koskoca emniyet müdürü, silahı alıp kapıya dayanmış, bir de üç oğlu çıkmışlar karşısına. ‘‘Sonra hastalandı ve kaybettim. Aslında şair ruhluydu, Nazım'ı ezbere bilirdi, yüreği iyi ama muamelesi iyi değildi adamın.’’ İşte o gittikten sonra yazabilmiş kitaplarını. Ama belli ki oğulları hálá karşısında, belki ‘‘torun bakmadığı’’ için, yazarlığını, ‘‘Ne o, yine mi masa başındasın!’’ diye karşılıyorlar.

     

    MÜGE İPLİKÇİ

    Artık kazanalım

     

    Genç bir kadın yazar olmayı, engebeli bir arazide (Ki bu Türkiye) her gün ölmeye, her gün dirilmeye benzetiyor. ‘‘Bu bozuk, çarpık düzene kadın ve göreceli anlamda bir genç, çiçeği burnunda bir yazar olarak sunabileceğim tek yanıt yazmaktır’’ diyor: ‘‘Bana öyle geliyor ki genç arkadaşlar, önceki kuşaklar ve okurlarla daha çok bir araya gelir, birbirimize karşı daha dürüst ve içten olabilirsek, aldığımız derin yaraları hafifletebilir ve sorunlarımızı yöneltmek istediklerimize doğru daha keskinleştirebilir ve netleştirebiliriz. Bizleri oradan oraya savuran her yaptırımın, her daim kazanmasından bıktım artık.’’

    Hürriyet,  04 Aralık 1999

    Saat ve Tarih: 06:33 , 17/5/2006 Bulundugu yer: Haber
    Yorumlar (0) | Baglantı

    Fazıl Hüsnü Dağlarca Hakkında / Dağlarca'nın Çocuk Şiirleri

    Fazıl Hüsnü Dağlarca Hakkında
    Dağlarca'nın Çocuk Şiirleri
    Konur Ertop

    Daha "Çocuk ve Allah"ta çocuğun dünyası geniş yer tutuyordu. Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın şiirinin bu parlak başlangıcında çocuk dünyayı sorguluyor, kavramaya çalışıyordu. Korkular duyuyordu. Dünyanın ve fizikötesinin sorunları çocuğun bakış açısından ele alınıyordu. Sık sık çocukluk anıları sergileniyordu. Çocuğun duyguları, duyarlığı yetişkin insanın içinde sürüp gidiyordu: "Ki hala yaşarım bir ayrılıkta o hayreti".

    Bu şiirler elbette çocuklar için yazılmamıştı. Ama belki çocukken okul kitabından "Ağır Hasta" şiirini okuyan bugünkü yetişkinler, kendilerini o çocuğun yerine koymuşlar, onunla birlikte ürpermiş, hastalanınca onun duyamsadıklarını yaşamışlardır:

    Üfleme bana anneciğim korkuyorum
    Dua edip, geceleri,
    Hastayım ama ne kadar güzel
    Gidiyor yüzer gibi,
    vücudumun bir yeri.

    Niçin böyle örtmüşler üstümü
    Çok muntazam, ki bana hüzün verir.
    Ağarırken uzak rüzgârlar içinde
    Oyuncaklar gibi şehir.

    Gözlerim örtük fakat yüzümle görüyorum
    Ağlıyorsun, nur gibi.
    Beraber duyuyoruz yavaş ve tenha
    Duvardaki resimlerle, nasibi.

    Anneciğim, büyüyorum ben şimdi,
    Büyüyor göllerde kamış,
    Fakat değnekten atım nerde
    Kardeşim su versin ona, susamış.

    Dağlarca, şiir serüvenini özetleyen bir konuşmasında şu açıklamayı yapar: "İkinci yapıtımın (Çocuk ve Allah'ın) daha adında bile çocuklara dönük olduğumu açıklamışımdır. Çocukluk benim kimliğimdir."

    Başka yerlerde söyledikleri arasında konuyla ilgili olarak şunlar da göze çarpar: "Çocuk konusu, benim hep içimde sıcaklığını duyduğum en büyük konudur... Kalemi elime aldığım günden beri, her zaman çocuğa dönük bir adamım. Karşımda her zaman bir çocuk var gibi... Kendimi her zaman biraz çocuk görmüşümdür. O çocuk duyarlığı içinde kalmışımdır... Çocuk şiiri yazarken gülümsüyorum ve daha başka bir sevinç duyuyorum. Çocuk şiiri olabilir mi? Olabilir. Çocuk şiiri şudur: Çocuk şiirinde yapıyı, nesnelliği, konuları, onun açısına göre daha ince seçmek, ilk duyarlılar, ilk özgürlükler, ilk ölçüler içinde yazmak gereklidir."

    Bütün bu birikim ve bu görüşler bir yandan onun şiirinde derin izleklerden birini oluşturmuş öte yandan doğrudan doğruya çocuk okurlara seslenen bir dizi yapıt doğurmuştur.

    Ozanın toplu yapıtları arasındaki "Çocuklarda Dizisi"nde (Tüm Zamanlar Yayıncılık) şu kitaplar yer almaktadır: "Kuş Ayak" (İlk basımlar: 1967), "Yazıları Seven Ayı" (1977), "Balina ile Mandalina" (1977), "Yaramaz Sözcükler" (1977), "İlkokul 1'deki" (1993), "Şeker Yiyen Resimler" (1980), "Göz Masalı" (1979), "İlkokul 2'deki" (1981), "Güneşi Doğduran" (1981), "Arkaüstü" (1974).

    Listeden ozanın çocuklara yönelik kitaplarının 1967'de başladığını, konuyla ilgili çalışmalarının 1977 -1981 yıllarında yoğunlaştığını, günümüzde de sürdüğünü anlıyoruz.

    Kitaplardan bazıları türlü konularda şiirlerin derlemesidir, bazılarında ise şiirler anı, öykü, masal, oyun gibi türleri oluşturacak yolda birleşir.

    Çocukların kural tanımaz, renkli, şaşırtıcı dünyasıdır canlandırılan. Hiçbir şey gerçekte olduğu gibi yani sıkıcı, tekdüze değildir. Olması gerektiği gibidir! Sevinç, umut doludur.

    Çocuğun dünyasında yeri olan şeylerdir anlatılan: Ana başta gelmek üzere aile bireyleri, okul -öğretmen, oyuncaklar, yiyecekler, ağaçlar, hayvanlar, ev, doğa, gemiler, uçaklar, renkler, sayılar, uyku, düş, gökyüzü, bulutlar... Çocuğun görebildiklerini yetişkinler göremez, çocuk kimsenin içinden çıkamayacağı sorular sorar. Dağlarca'nın vazgeçilmez zamanı gece sık sık kendini gösterir. Bir yönüyle karanlık ve korkutucudur o, öte yandan zengin düşlerin, verimli düşüncelerin beşiğidir. Uçsuz bucaksız.

    Anıları -şiir türlerindeki yapıtlardan "Göz Masalı", çocuk Fazıl Hüsnü'nün 6 yaşlarında Konya'da sessiz sinema izlediği günlerin anılarını dile getirmektedir. Sapsarı beş kardeşin "Kara yılan" dediği çocuk, afacanlıklar eder, bir yaramazlığı yüzünden bir süre sinemaya gitmesi yasaklanır, sonunda beklediği izin çıkar: Gösteri o zamanki tatil günü olan cumalarıdır. Çocuk gözü sinemayı bir yandan kocaman bir karpuzun içi gibi görür bir yandan da insanın kendi içine benzetir! Salonda kadınlarla erkekler perdeyle bölünmüş yerlerde ayrı oturur. Börekler, köfteler çıkar ortaya. Gür sesli sinemacı perdede olup bitenleri açıklar. Arada da kimselerin dinlemediği öğütler sıralar. Film kopunca kimi zaman görüntüler tersinden izlenir. Bütün gördükleri, sonraki gösteriye kadar çocuğun düşlerini dolduracaktır...

    Canlandırılan hayvanlar bizim birer benzerimizdir: "Yazılan Seven Ayı"nın kahramanı ayıcık, kendini okuma -yazma sevdasına kaptırmıştır. Aralarına yaklaştığı insanlardan kötülük görür, bir sirke satılır. Kudurdu diye vurulacağı sırada ona yardım eden daha bozulup kötüleşmemiş bir insanoğlu, bir çocuk olur. "Balina ile Mandalina" yalnızlığın ve sevginin öyküsüdür. Güçlü ile zayıf, en büyükle en küçük arasında arkadaşlığı, yardımlaşmayı anlatır. Ama iyilerin karşısına cana kasteden acımasız denizkurtları da çıkmakta gecikmez. "Arkaüstü" bir düştür: Çocuk uykusunda, doğa kurallarının değişiverdiğini algılar. Yerçekimi yoktur artık! Boşluğun içinde su gibi akar gider, arkaüstü. Evlerin, yolların, ağaçların üstünde kuş gibi uçar. Gökyüzünü terlik gibi ayağına giyer. Başka gezegenleri dolaşır. Eşyanın düzeni altüst olmuştur. Sular gökyüzünü içer: giysiler, evler, taşıtlar, coğrafya değişmiştir. Sesler boyanır, renkler öter, gökler yeşerir... Barışın kardeşliğin, mutluluğun yaşandığı bir öte dünya canlandırılır. Bir oyun olan "Yaramaz Sözcükler"de, yalnız yaşayan emekli öğretmen anılarını yazmaya girişmiştir. Ancak sözcükler ona oyun oynamaya koyulur. Gündüz yazdıkları geceleyin değişmekte, orasına burasına gelen sözcükler bambaşka anlamlar çıkarmaktadır ortaya. Ozanın "gerçek bir öykü" diye anlattığı olay sanki dizgi yanlışlarından, çevirilerdeki anlam değişmelerinden bir yakınmasıdır. Nitekim,

    Ne olur
    Bir dizesi
    Bir dizesine uysa
    Bozulmasa yazdıklarımdaki anlam

    diyen kahramanımız Dağlarca'nın gerçekteki yayımcılarından, çevirmenlerinden yardım umar. Ama sözcüklerin anlam değiştiren oyunu sürüp gider. Bu arada sözcüklerin yeni sıralanışlarında zengin, şaşırtıcı imgeler, taze anlamlar yaratması hoş bir cümbüştür. Bir derstir yaramaz sözcüklerin vermeye çalıştığı: Daha doğru, daha güzel, daha aydınlık yazmaya, sözcükleri yerlerine daha yürekten koymaya çağırır uğraşanları.

    Yalnızlık sık sık ortaya çıkan bir izlektir. "Şeker Yiyen Resimler"deki yaşlı kadın, çocukları ve torunları yurt dışında yaşayan biridir. Onun gözündeki gerçek başkalarının gördüklerine pek uymaz. Yüreğini dolduransa uçsuz bucaksız sevgidir.

    "İlkokul l'deki", "2'deki" dizisi çocuğun yaşamında bir gün evin yerini alıveren okulu, ana -babanın yerine geçen öğretmeni, oyunun yerine geçen dersleri konu edinir. "Çocuk şiirleri yazıyorum; yarınki okuyucularımı yetiştirmek için" diyen ozan, yetişkinlerin karşısında canlandırdığı dünyanın, tartıştığı sorunların ipuçlarını çocuklarla birlikte ele almaya girişir. Atatürk sevgisi, Atatürk'ün eylemi, önemi, bu yapıtlardan birini baştan başa doldurur. "Güneşi Doğduran" yurt sevgisine, yurdu geliştirmeye, ilerletmeye bir çağrıdır. Dayanışmayı, imeceyi öğretmek ister.

    Dağlarca'nın çocuk şiirleri bir ozanın çocuklar düzeyine eğilip onlar için yazdıkları değildir yalnızca. Yetişkinin içindeki çocuğu sergileyen, insanoğlunu daha yakından tanımamızı, daha iyi kavramamızı sağlayan ipuçlarıdır.

    Bir eğitimci bu yapıtları okuyan çocukları bize anlatsa, Dağlarca'nın çocuk okurlarını konuştursa ne ilginç olur...


    * Konur Ertop tarafından kaleme alınan bu yazı 01 Eylül 1994 tarihli Milliyet Sanat dergisinden alındı.


    Saat ve Tarih: 05:17 , 14/5/2006 Bulundugu yer: Elestiri
    Yorumlar (0) | Baglantı

    Çocuklara Şiirler / siir.gen.tr

     

    Melahat UĞURKAN

    . Anneciğim

    Rıfat ILGAZ

    . Yıkanma

    Halim YAĞCIOĞLU

    . Ağaç Diyor ki

    Tahsin SARAÇ

    . Ana Öğüdü

    Coşkun ERTEPINAR

    . Annem

    Nâzım HİKMET

    . Annen
    . Benim Oğlan Fotoğraflarda Büyüyor
    . Bir Kız Vardı Japonya'da
    . Çınarı Yıkmak İçin Baltayı Köküne Vururlar
    . Doğum
    . Dünyayı Verelim Çocuklara
    . Kızçocuğu
    . Memleketimden İnsan Manzaraları'ndan
    . Merhaba Çocuklar
    . Neyi Bildirir Sayılar
    . Postacı
    . Trafik Memurları
    . Yine Yağmur Üstüne

    Ceyhun Atuf KANSU

    . Arılar
    . Uyuyan Güzel Anneye

    Orhan Veli

    . Bayram
    . Bir İş Var
    . Dalgacı Mahmut
    . Gözlerim
    . İçerde
    . İnsanlar
    . Kızılcık
    . Ne Kadar Güzel
    . Pırpırlı Şiir
    . Rüya
    . Saka Kuşu

    Melih Cevdet ANDAY

    . Ağaçların Yukardaki Yaprakları
    . Alışamadım
    . Bir İlkbahar Şiirine Başlangıç
    . Bir Misafirliğe
    . Bu Gelen Gün
    . Ellerimiz Gibi
    . Gökyüzü Haritası
    . Serçe

    Fazıl Hüsnü DAĞLARCA

    . Çocuk Kuş
    . Kitabım
    . Sincap

    Aziz NESİN

    . Çocuklarıma

    Ahmet Muhip DRANAS

    . Testi

    Cahit Sıtkı TARANCI

    . Çocukluğum
     

    H. Tuğrul ATASOY

    . Yeni Yetenlere
     

    Halit Fahri OZANSOY

    . Kedim

    Tevfik FİKRET

    . Kuşlarla

    İsmail UYAROĞLU

    . Oyun

    Abdülkadir BULUT

    . Oyuncakçı Amca

    Oktay RİFAT

    . Pencere
    . Ekmek Ve Yıldızlar
    . İskele
    . Manzara
    . Ölümsüz
    . Uçaklar
    . Yıldızlar

    Necati CUMALI

    . Serçe Kuşu
     

    Mustafa İlhan GEÇER

    . Yeşil Çağ

    Cahit KÜLEBİ

    . Otobüs
    . Sonbahar Geliyor
    . Uçak Yolculuğu
    . Yağmur
     

    Ülkü TAMER

    . Uyku

    Behçet NECATİGİL

    . Fıkra
    . Yıldızlarda Uyku

    Ali YÜCE

    . Anamı Düşünüyorum
    . Aşece
    . Aydede-Aynene
    . Azık
    . Bin Başlı Boğa
    . Çoban Meryem
    . Doğa Adında Bir Ermiş
    . Evrensel Kardeş
    . Kitap Uludur
    . Kuşatma
    . Olmaca
    . Perili Dere
    . Sakla Beni Anne
    . Serçecik
    . Tarhana
    . Vitrindeki Bebek

    Bülent ÖZCAN

    . Anka Kuşu
    . Canım Annem
    . Çocuk Nazlı Bir Çiçek
    . Karınca
    . Körebe
    . Okumak Gerek

     

    KAYNAK:

    http://www.siir.gen.tr/


    Saat ve Tarih: 08:03 , 3/5/2006 Bulundugu yer: Siir
    Yorumlar (0) | Baglantı

    Çocuk Edebiyatçıları Birliği Başkanı, Yazar Üzeyir GÜNDÜZ ile "Öykü, Masal ve Çocuk Edebiyatı"Üzerine

    Çocuk Edebiyatçıları Birliği Başkanı, Yazar Üzeyir GÜNDÜZ ile "Öykü, Masal ve Çocuk Edebiyatı"Üzerine



    Ali KARAÇALI-Selahattin ARSLAN-Hakkı USLU

    - Sayın Gündüz, önce şuradan başlayalım isterseniz; Neden çocuk, neden çocuklar için yazıyorsunuz? Yazar olarak, çocuk edebiyatını seçmenizin özel bir anısı var mı?

    - Çocuk ruhumun derinliklerine sinmiş, bilinçaltıma yön veren, son derece duygusal bir anım var ki, hiç unutamıyorum:Temmuz sıcağı... Tandır evinin gölgeliğinde, babaannemin dizlerine oturmuş hıçkırıyorum. Babaannem, çok uzaklardaki bir pancar tarlasının ortasında gezinen kadın silüetine el ederek sesleniyor:

    “Gel Üzeyir’in anası geeel!... Geeel!...”

    Babaannem, beni avutmaya çalışıyor. Oysa ben biliyorum ki, o kadın benim annem değil. Kemik veremine yakalanan annemi, uzak bir yere (Eğirdir Kemik Hastanesine) götürdüklerini biliyordum.Evdekiler, annem söz konusu olduğunda fısıtlıyla konuşuyorlardı. Onlar fısıldadıkça, içimdeki hasret daha da büyüyor, hıçkırıklarımın ardı arkası kesilmiyordu.

    Bir gece annemle ilgili rüyalar gördüm:Gökyüzünün mavi derinliklerinde iniltiyle uçan bir uçağa el salladım. Bütün köy çocuklarının yaptığı gibi, o günün diliyle; “Tayyare... Tayyare... Anama selâm söyle!...” diye bağırdım.

    Annemin hastaneden döndüğü gün ise acısı sevincinden daha ağır basan tuhaf bir duygu yoğunluğu yaşadım:Annemin boynuna sarılamadım. O da çok arzu ettiği hâlde bana sarılamadı. Çünkü annemin karyolasıyla benim aramda babaannem oturuyordu. Yöremize özgü tuhaf bir töre, bize engel oluyordu. Çünkü gelinler, kayın valide ve kayın pederlerinin yanında çocuklarını öpemez, kucaklayamaz, sarılamazdı. Ayıptı.

    İşte, bilinçaltıma saplanan bu ayıbın öyküsünü anne hasreti çeken bütün çocuklar adına yazmak istedim ve yazdım. Anneler ve Kuzular adını taşıyan bu hikâyem, aynı zamanda bir kitabımın da adı oldu. O gün bu gündür yazıyorum.

    -Çocuk Üzeyir’i iyi bir okur sayıyor musunuz?

    -Çocuk Üzeyir, tuhaf törelerin kol gezdiği bir Türkmen coğrafyasında anne hasreti çekti ama kitap okuma konusunda kendi yaşıtlarına göre daha şanslıydı. Çünkü onun babası bir eğitimciydi. Önceleri ablası okudu, Üzeyir dinledi. Daha sonra kendisi bir okuma tutkunu oldu. Bu kez, o okudu arkadaşları dinledi. Düşünsenize; radyonun bile henüz girmediği bir köy yerinde, her kitap ayrı bir dünyaydı. Hatta öbür dünyaydı. Çünkü, dinsel içerikli öykülerin edebî haz içeren kitaplarını da bu kitaplıktan okuma fırsatı buldu:Ahmediye, Muhammediye, Seyit Battal Gazi, Kerem ile Aslı, Hz.Ali’nin soluk kesen cenk hikâyeleri... Dahası; Anadolu Türkmen kültürüyle yoğrulmuş onlarca kitabı okudu, okudu... Eğer çocuk Üzeyir, bugün çocuklar için yazıyorsa o günkü okumalarının yüzü suyu hürmetinedir diyorum.

    - Dilerseniz biraz da “Çocuklar için yazma” üzerinde duralım. Sizce, çocuklar için yazan bir çocuk edebiyatçısının donanımı ne olmalıdır?Çocuk yazarlığının diğer yazarlık biçimi ve tutumundan farklı bir yönü, bir ön koşulu var mıdır?

    - Bana göre var. Genel geçer bir kural olmamakla birlikte, “çocuklar için yazma” işine soyunanların bilinçaltında biraz çocukluk bulunmalıdır. Çeşitli konularda binlerce sayfa yazı yazmış bir kimsenin, “Haydi bugün de çocuklar için yazayım.” demesiyle olmuyor bu iş. Çocuk duyarlığını yakalamak gerek. Bunun için de içinizdeki çocuğun size kopya vermesi gerek. Çocuk nelere güler, nelerle duygulanır, nelerle ağlamaklı olur?Çocuğun duygularını harekete geçiren sözcükler ve kavramlar nelerdir?Bir çocuk yazarının veya “çocuklar için edebiyat” yapan birinin bunları kavramadan yola çıkması düşünülemez.Daha önce de bir söyleşide ifade ettiğim gibi; yüksek edebiyata mâl olmuş bazı ahlâk ve öğüt kitaplarını basite indirgenmiş kelime kadrosuyla özetlemek, “çocuk edebiyatı” olarak nitelendirilemez.

    Bir şeye açıklık getirmek gerek: Hep söylenir; bir sanat eserinde üç amaç göze çarpar diye... Hedef kitleyi bilgilendirmek, yönlendirmek ve etkilemek. Bana göre, bilgilendirmek ve yönlendirmek, çocuk edebiyatının öncelikli amacı değildir. Olmamalıdır. Çünkü edebî zevkin, pedagojik kaygısını düşünmek son derece yersizdir. Zaten çocuğun da böyle bir beklentisi yoktur. O, sadece okuduğu serüvenin tadını kaçırmayan, insan yüreğinde şiirsel bir haz bırakan, son derece kıvrak ve lirik bir anlatımın büyüsüne kaptırır kendini.

    Örneğin “Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellâl iken, sıçanlar berber iken...” diye başlayan bir masal girizgâhının, bilgi donanımı açısından mantıksal bir açıklaması var mı?Ama çocuk bundan hoşlanıyor. Çünkü onun yaratılış hamurunda güzel ve estetik olandan haz alma eğilimi vardır. İşte, “çocuklar için edebiyat” yapan kişinin bu eğilimi bilmesi, ışık tutması ve onu geliştirmesi gerekiyor. Çocuk yazarı olma konusunda bugün geldiğim nokta bu.

    - Sizce çocuk kitaplarında gülmece ögesinin yeri nedir?Bunu, öykülerinizde bu ögelerle sık sık karşılaştığımız için soruyoruz. Gülmeceye özellikle mi başvuruyorsunuz?

    - Sanırım hepimiz, çevremizde güler yüzlü çocuklar isteriz.Ağlayan bebekten çok, gülen bebekleri tercih ederiz. Hatta bebekleri güldürmek için gıdıklarız. Onlar katıla katıla gülerken biz de mutlu oluruz. O nedenle okuma çağındaki çocukların da kitapla gıdıklanması gerektiğine inanıyorum. Ayrıca çocuk, tekdüzelikten hoşlanmaz. Değişiklik ister. Nasıl ki anlatım güzelliği ve akıcı bir üslûp, çocuğun kitaba bağlanması için bir ön koşul ise, anlatımı tekdüzelikten kurtarmanın yolu da belki, mizahtır. Ama bu mizah, kaba saba, zorlamayla olmamalı. Örneğin Pinokyo, Güliver’in Gezileri, Tom Sawyer,Don Kişot gibi ünlü klâsiklerde gülmece ögesi ince bir üslûpla kullanılmıştır. Ben de, mizah unsurunun çocuk dünyasına bir renk, bir değişiklik kazandıracağına inandığım için mizaha hikâye ve romanlarımda zaman zaman başvuruyorum. Dahası, bir çocuk kitabını şenlendirmek için ne gerekiyorsa yapılmalı diyorum.

    - Çocuğa güler yüzle yaklaşmak, eğitim biliminin de vaz geçilmez bir ögesi, değil mi?

    - Kuşkusuz öyle... Her şeyden önce ben de bir eğitimciyim. Klâsik pedagojinin bazı gereksiz ve çağdışı formatlarını tartışmaya açabiliriz. Ama “çocuğa güler yüzle yaklaşılması” ilkesini tartışmam. Çocuğa güler yüzle yaklaşmak, eğitimin özüdür. İşte ben, bu özü kitaplarıma da taşıyorum. Eğer bir çocuk yazarının, aynı zamanda, eğitsel bildirileri varsa, bunu ancak güler yüzlü bir kitapla sunabilir. Öğütçü, kural düşkünü, asık suratlı ve “sınav” yaptırımıyla antipatik bir görünüm sergileyen ders kitaplarının hakkından, güler yüzlü bir öykü veya masal kitabı gelebilir. Ölçü şu:Tatlı ve sürükleyici bir öykü, sihirli, akıcı bir dil ve metne serpiştirilmiş dolaylı bildiri.

    - Çocuk edebiyatımız, uzun yıllar çeviri kitapların etkisinde kaldı. Bildiğimiz kadarıyla sizin de çeviri çocuk kitaplarınız var. Bu durumun, size göre olumlu ve olumsuz yanları nelerdir?

    - Bildiğiniz gibi bizim öteden beri doğru dürüst bir çocuk politikamız yok. (Çocuk felsefemiz desem daha uygun olacak.) Hâl böyle olunca; bu konudaki belirleyici merkez de yine “Batı” olmuş. Onların çocuklar için uygun gördükleri, bizim de “çocuklar için uygun gördüklerimiz” hâline gelmiş. Bunun doğal sonucu olarak; Batı’dan tercüme edilmiş çocuk kitaplarıyla tanışmışız. Bunun uzun yıllar etkisi devam etmiş. Çünkü onun yerine konulacak seçenekler üretememişiz. Büyükler için kalem oynatan aydınlar, çocuklar için yazmayı “çocukça bir iş” olarak görmüşler. Nitekim bir iki eğitimcinin dışında da konuyu ciddîye alan olmamış.

    Tercüme çocuk kitaplarının yararsız olduğunu söylemek biraz insafsızlık olur. Bu çalışmalar her şeyden önce, “çocuk merkezli bir edebiyat”ın oluşturulması gerektiği fikrini uyandırmıştır.Çocuk klâsikleri adıyla anılan tercüme kitaplar, her ne kadar, çocukları amaçlayarak yazılmış olmasalar bile, çocuk merakını uyandırdıkları için önem kazanmıştır.Dahası, çocuğu gündeme taşımıştır.

    Jules Vernes’in kendi kurguladığı bilim kurgu türü macera romanlarının yanı sıra, Grim kardeşlerin masal analarından derledikleri hayâl ve fantezi kokan (cin peri) masalları da çocuklar tarafından çok sevilmiştir. Bu iki türün oluşturduğu tiplemeler bizde de yankı bulmuş ve yerli yazarlarımız, özgün macera kitaplarıyla, kendi kültürümüze ait halk masallarını derleyerek çocuk boyutuna taşıyan eserler oluşturmuşlardır. Bu çalışmalar yeterli ve bilinçli olmamakla birlikte, önemli bir adımdır. Bu nedenle tercüme çocuk kitaplarını, ulusal bilinci harekete geçiren bir etmen olarak görüyorum.

    Tercüme çocuk kitaplarının ulusal kültürü dejenere ettiği ve yozlaşmaya yol açtığı tezine katılsak bile (ben kişisel olarak katılmıyorum), özgün eserler üretme sürecini hızlandırmadığımız takdirde, çocuklarımız yine de bu beğenmediğimiz seçenekle karşı karşıya kalacaklardır.

    Şunu asla unutmayalım:Çocuklar, kültür çatışmalarında taraf olmayı bilmezler. Onlar, doğalarının gerektirdiği yere yönelirler.Eğer sizin kitap kültürünüzde  çocuklara fındık, fıstık, oyuncak dağıtan, iyi yürekli, sevecen bir Hızır Dede’niz yoksa; onlar Noel Baba adındaki al yanaklı, şirin ve tombul bir ihtiyarı seveceklerdir. Çocuğun doğasını değiştiremeyeceğimize göre, çocuğa yaklaşmayı denemek zorundayız.

    - Peki, söz ulusal kültürden açılmışken şunu da soralım. Örneğin Keloğlan ve Dede Korkut gibi masallar, sizce hiçbir yoruma uğramadan günümüz çocuklarına sunulabilir mi?

    -Efendim, siz de bilirsiniz ki masal türünün doğasında zaman ve mekân kavramlarının akılcı bir mantığı yoktur. Gizemli güçler sayesinde, her an yeni bir sürprizle karşılaşabilirsiniz. Küçücük bir tılsımla sevimli Keloğlan’ı 2003’e taşımanız mümkün. Burada önemli olan, Keloğlan’a yüklediğimiz özgün kimliğin korunmasıdır:Tembel ve sünepe görüntüsünün altında son derece akıllı, kurnaz, haksızlığa karşı çıkan, haklının yanında olan, her problemi şiddete başvurmadan, kendine özgü bir kurnazlıkla çözebilen bir kahramanımız var... Masal atmosferi içinde, Keloğlan’ın yaşadığı çağ veya kullandığı objeler o kadar önemli değil. Dün sihirli tokmağını veya tılsımlı aynasını kullanan Keloğlan’ı, günümüz çocuklarının kullandığı dijital oyuncaklarla tanıştırıp o oyuncakların soğuk ve ruhsuz yanlarına birazcık “insanîlik” ilâve edebiliriz. Öyle de yapmalıyız.

    Dede Korkut türü bir masala (destan desek, belki daha doğru) gelince; bence bunların (anlatım biçimi ve dili olarak) tarihî dokusunu bozmak uygun olmaz kanısındayım.Çünkü Dede Korkutta o dönemin edebî zevkine tanıklık eden özel bir lirizm, bir şiirsel haz vardır. Belki aynı konu, günümüz çocuklarının anlayabileceği bir dille (olay bazında) yeniden yazılabilir.

    - Ülkemizde son yıllarda çocuk edebiyatına yoğun bir yöneliş var. Çocuklar için çok sayıda masal, hikâye, roman ve şiir yazılıyor. Bunu nasıl yorumluyorsunuz?

    - Hiç kuşkusuz, bu ilgiyi sevindirici buluyorum. Her şeyden önce, çocuğun gündem oluşturması bakımından önemli. Ancak, yazılıp çizilenlerin tümünü birden “çocuk edebiyatı” tahtına oturtmayı uygun bulmuyorum. Çocuk kitabı yayınlamak başka şey, çocuğa edebî zevki kazandırmak kaygısıyla oluşturulan düzeyli eserler üretmek başka şey.

    Çocuğu “kolay bir tüketici” olarak gören ticarî anlayışı asla onaylamıyorum. Nüfusunun üçte birini çocukların oluşturduğu bir ülkede, ister istemez, bu alanda da bir sektör oluşacak. Bunu yadırgamıyorum. Ama çocuklarımıza edebî zevkten yoksun, kaba ve sıradan şeyler okutmaya da hakkımız yok. Piyasadaki çocuk kitaplarını eleştirel bir gözle inceleyecek olursanız, dünya çocuk klâsiklerinin bile tadının kaçtığını göreceksiniz.Çünkü; önüne gelen herkes bir yayın evi kuruyor; telif kaygısı gütmeden, son derece bozuk bir Türkçe ile, sınırsız ve sorumsuz bir anlayışla “Çocuk Klâsikleri” yayımlıyor.Zavallı “Kırmızı Başlıklı Kız” da kendisini tanıyamaz oldu. Önceleri, büyük annesine kurabiye götürürken ormanda yolunu kaybetmişti; şimdilerde ise sorumsuz yayıncılar yüzünden kişiliğini kaybetti.

    Yazarlık bilincine erişmiş aydınlarımızın “çocuk edebiyatı” ile ilgilenmenin çocukça bir iş olmadığını kavrayarak bu işe eğilmelerini, piyasa işi çocuk kitapları yayınlayanların da çocuğu bu kadar hafife almamalarını temenni ederim.

    - Sizce çocuk edebiyatı, yalnızca çocuğa seslenen bir edebiyat mıdır? Ne dersiniz?

    - Özellikle vurgu yaptığınıza göre, sorunuzun ikinci kısmına katıldığımı söylemem daha doğru olacak. Çünkü ben, içinde “edebîlik” taşıyan lirik ve şiirsel haz bırakan güzel bir metnin -yaş sınırı tanımadan- herkes tarafından zevkle okunabileceğine inanıyorum. Ben henüz sekiz yaşlarında bir çocukken, babamın dolabında ilginç bir kitap vardı:“Âdem ile Havva ve Cennet-i Âlâ”. Bu kitabın giriş bölümünde, secîli* nesirle yazılmış bir cennet tasviri yer alıyordu. Birkaç paragrafı geçmeyen bu bölümü, ablama ısrarla okutur okutur dinlerdim. İnanın, çoğu sözcükleri anlamazdım bile... Ama beni o kitaba bağlayan şey, anlatımın güzelliğiydi. Ablam kitabı okurken, ben de ilginç hayâller kurardım. Belki de “edebîlik”le “çocukça”lığın bir arada olması buydu. Oysa bu kitap, çocuklar için kaleme alınmamıştı. Tabiî bugün, kum saati ters döndü:Şu anda 53 yaşındayım ve ben çocuklar için yazılmış güzel masalları okuyorum. Ama ölçü aynı:Edebî haz.

    - Genelde çok okumayan bir toplum olduğumuz söylenir. Okuma alışkanlığının kazanılmasında çocuk edebiyatının yeri nedir?

    - Sanırım bu şikâyet, bizim toplumumuzun ana dertlerinden biri. Yeterince okuyamıyoruz. Yıllardan beri bu hep söylenir. Tahmin ediyorum, okuma yoksunluğundan şikâyet edenlerle, okumayı önemsemeyenler, sosyo-ekonomik plâtformun ayrı kulvarlarında koştukları sürece bu yakınma hep sürecek. Yani, ekonomik kaygı, kültürel kaygının birkaç adım önünde gidiyor. Dolayısıyla da “az okuyan bir toplumuz” sorunu, ülke nüfusunun ancak yüzde yirmisini ilgilendiriyor. Çünkü geriye kalan yüzde seksen, “okumuşluk” sözünden diploma sahibi olmayı anlıyor. Hâl böyle olunca, yapılacak tek şey var:“Okuma bilinci”ni “diplomalılık” algısının önüne geçirmek. İşte burada, çocuklar için yapılan edebiyatın önemi ortaya çıkıyor.Eğer okuma çağındaki çocuklarımıza, zevkle ve heyecanla okuyabilecekleri, düzeyli ve seçkin kitaplar sunabilirsek, okuma bir tutkuya dönüşecektir. Bilinçaltının bir parçası hâline gelecektir. İleriki yaşlarda, ekonomik kaygı sarmalına yakalansalar bile, bu tutku onları yalnız bırakmayacaktır. Belki o zaman, “okuma”nın, bir diploma yakalama sürecinin ötesinde bir şey olduğu anlaşılacaktır.

    - Peki, söz buraya gelmişken önemli bulduğumuz bir konuyu daha sormak istiyoruz: Ülkemizdeki çocuk edebiyatı çalışmalarını değerlendirirken resmî kurumların bu alandaki çalışmalarını yeterli buluyor musunuz?

    - Dilerseniz bu sorunuzu şöyle bir girişle cevaplayayım: Çocuklara öğüt niteliği taşıyan kitapları bir yana bırakırsanız, yukarıda genel çerçevesini çizdiğimiz “çocuk edebiyatı” kavramının tarihi o kadar eski değil. Tıpkı Batı ülkelerinde olduğu gibi, ülkemizdeki çocuk edebiyatı da çocuk psikolojisinin bizdeki tarihiyle eş zamanlı olarak ortaya çıkmıştır. İbrahim Alaaddin Gövsa’dan Enver Naci Gökşen’e kadar uzanan çizgide, odak noktasını çocuk psikolojisinin oluşturduğu, fakat yine de öğretmen merkezli, güdüleyici ve iyi vatandaş yetiştirme kaygılarıyla örülmüş metinler, çocuk edebiyatının amaca uygun türleri olarak değerlendirilmiştir. Yani, bir taraftan çocuğun kendisine özgü bir psikolojisinin varlığından söz edilirken, diğer taraftan, çocuğun öz itişli, özgür ve özgün duyarlığı gözardı edilmiştir. Bana göre bu süreç, resmî kurumlarda hâlâ devam ediyor.Çünkü resmî örgün eğitimin merkezi (bilerek veya bilmeyerek) mutlu çocuk yerine, iyi vatandaş görüntüsüyle donatılmış adamcıklar bekliyor.

    Örneğin; “Ağustos Böceği ile Karınca” masalını (fablını) okuyan çocuktan, karıncanın tarafını tutması bekleniyor. Oysa çocuk, doğasındaki acıma duygusunun bir sonucu olarak ağustos böceğinden yana olabilir. Ama eğitsel (!)olarak buna hakkı yoktur. Çünkü ağustos böceği gibi tembel değil, karınca gibi çalışkan çocuk görüntüsü vermelidir.

    Onun içindir ki 7-9 yaş grubunu ilgilendiren öğretim programında, Hayat Bilgisi “Hayatın Bilgisi”, mihver (merkez) derstir. Türkçe dersinde yer alacak yazıların da onu destekleyen didaktik (öğretici)metinler olması istenir. Hayâl, fantezi, şiirsel haz ve çocuk duyarlığı önem taşımaz. Oysa çocuk edebiyatının bel kemiği bunlardır.

    Bizim beklentimiz, Millî Eğitim ve Kültür Bakanlığı gibi eğitim ve kültür amaçlı devlet kuruluşlarının, kaliteli çocuk yayıncılığını ilke edinmeleridir. Ne yazık ki, bugüne kadar, her iki bakanlığın da çocuklara yönelik uzun soluklu bir dergileri bile olmamıştır. Dönem dönem ortaya çıkan çocuk dergilerinin ise bir edebiyat dergisinden çok oyun, eğlence ağırlıklı yayınlar olduğu görülmüştür. Bu bakanlıkların yıl içerisinde yayımladıkları birkaç çocuk kitabı da ihtiyaca cevap verecek yoğunlukta değil. Dahası, yayımlanan çocuk kitapları, editöryal bir yaklaşımla ele alınmıyor. Yaş grubu, konu tasnifi, dizi mantığı, boy ve sayfa standardı gibi esaslara dikkat edilmiyor. Oysa Milli Eğitim Bakanlığı’nın, çocuk kitabı yayınlayan diğer kurumlara öncülük edecek örnek çalışmaları olması gerekir.

    Son günlerde, “Bilim ve Aklın Aydınlığında Eğitim” dergisinin Elma Şekeri adlı çocuk ekini gördüm, sevindim. Bir formalık şirin bir dergi... İleride daha boyutlu, edebî yoğunluğu artmış, bağımsız bir çocuk dergisi olur diye umuyorum. Bu konuda bizler, Çocuk Edebiyatçıları Birliği olarak bu dergiye veya Millî Eğitim Bakanlığının çocuk kitaplarıyla ilgili çalışmalarına katkıda bulunmaya hazırız.Umarım, yetkililer bizim bu çağrımıza ilgi ve ihtiyaç duyarlar. Bu mesajımızı da buradan sizin aracılığınızla iletmiş oluyorum.

    -Dileriz dediğiniz gibi olur... Bize zaman ayırdığınız için teşekkür ederiz.

    -Biz de teşekkür ederiz.

    ÜZEYİR GÜNDÜZ

    1950’de Kırşehir Mucur’da doğdu. İlk öğrenimini Mucur’da, orta öğrenimini Kayseri’de, yüksek öğrenimini ise Kayseri Erciyes Üniversitesi İlâhiyat Fakültesinde tamamladı. Çeşitli okullarda öğretmenlik ve idarecilik yaptı. 1988 yılında, Millî Eğitim Bakanlığı Türkçe Eğitimi Geliştirme Merkezi (TEGEM)’de görevlendirildi. Bakanlıkça hazırlanan ilköğretim Türkçe kitaplarında metin yazarı ve çocuk edebiyatçısı olarak çalıştı. 1990 yılında Film-Radyo-TV. ile Eğitim Merkezi (FRTEM) ne atandı. Bu kurumda sırasıyla; müdür yardımcılığı, medya danışmanlığı ve basılı eğitim araçları uzmanlığı yaptı.

    Yazı hayatına lise yıllarında başladı. İlk yazısı 1968 yılında Okul-Aile Birlikleri dergisinde çıktı. Üniversite yıllarında çocuk edebiyatına ilgi duydu. Çeşitli çocuk dergilerinde ve değişik gazetelerin çocuk sayfalarında çocuk edebiyatına ilişkin yazıları yayımlandı. Çağdaş çocuk edebiyatının önde gelen yabancı yazarlarından çeviriler yaptı. 1987 yılında, Tek Kanatlı Güvercin adlı kitabıyla Kültür Bakanlığı’nın, 1998 yılında da Yeni Kervan dergisinin Çocuk Edebiyatı ödüllerini kazandı. Türkiye Yazarlar Birliğince 2000 yılının çocuk edebiyatçısı seçilen yazarın Milli Eğitim Bakanlığı, Kültür Bakanlığı, Çocuk Vakfı, Diyanet İşleri Başkanlığı ve özel sektöre ait değişik yayın evlerince basılan telif ve tercüme olmak üzere 40’a yakın çocuk kitabı bulunmaktadır.

    Evli ve 3 çocuk babası olan Gündüz, hâlen Çocuk Edebiyatçıları Birliği’nin başkanlığını yürütüyor. 


    Saat ve Tarih: 06:25 , 3/5/2006 Bulundugu yer: Soylesi
    Yorumlar (0) | Baglantı

    M e m l e k e t i n B i r i n d e / Aziz NESİN

     

    Anasayfa  

    Rıfat Ilgaz Arşivi   Taşköprü'den Bakış   

    Kastamonu Net (Blogcu)    Şiir Sayfası   Öykü   

    Sinema   Atatürk  Edebiyat   Roman Yazıları 

    alsah / blog yazıları İndexi

     

     M e m l e k e t i n   B i r i n d e

    AZİZ NESİN VE HALK MASALLARI



        Ünlü yazar Aziz Nesin, bir süredir mizah hikayelerinde olduğu kadar oyunlarında da masal motiflerini, anlatım tekniğini kullanıyor. Çok yazmak zorunda oluşu, onu, sürekli olarak yeni temalara götürünce, elbette eski halk masallarının ve hikayelerinin gür kaynağını da yoklamadan edemeyecekti. Kendi mizah ölçüleri ile dil anlayışı kadar "toplumcu öğreti" amaçları da onu "masal ve halk hikayeleri"ndeki uygun anlatıma iteliyordu. Bundan dolayıdır ki, 1958 yılından sonra "büyükler için masallar" yolunu denedi. Halk masallarını henüz gerektiği ölçüde derlememiş, yeteri kadar araştırıp tanımlamasını yapmamış bir ülkede, onun, masalı yenileyerek, gittikçe daralan kendi hikayecilik yolunu açabilecek bir denemeye girişmesi, ilgi çeken bir yenilik olarak beliriyordu. Bizde masallar, bölgelerde aldıkları düzenle, motif sıraları, biçimleri iyice bozulmuş söyleyişler halinde not ediliyor, radyolarda ise eski profesyonel masalcılara has tekerlemelere boğularak karıştırılıyor, motif sıraları, temel biçimlerindeki yalın anlatım güzelliğinin farkına bile varılmadan, çocukları oyalayan bir gevezelik seviyesine indiriliyordu. Aynı şey çocuklar için çıkartılan dergi ve kitaplarda da yürüyüp gidiyordu. Varyantların karşılaştırılmasıyla, temel düzendeki "anlatım ve motif sırasının yeniden kurulmasına giden Grimm Kardeşler'in "Urform - Temel düzen" anlayışına gidilmiyor; Andersen'in ise masallarını çocuklar için yazdığı sanılıyor, çok zarif bir anlatımının altına sakladığı o belli belirsiz "ironi ve toplum eleştirisinin" farkına bile varılmıyordu. Aziz Nesin, geçim derdiyle çalakalem yazmak zorunda kaldığı mizah hikayeleri çıkmazından, bu sefer de ağzı kalabalık, çenesi düşük "masalcı baba" tekerlemelerinin çıkmazına düşebilirdi. Ama düşmedi. Halk masalları, fıkraları, meddah hikayelerinin temaları kadar, anlatım tekniklerini de, çözümleyici bir dikkatle yapılarından iyice ayırarak, kendi kurduğu bu yeni anlatım düzeninde kullanmaya yöneldi. Masalı şiirde kullanınca, ne motiflerinde, ne temalarında aslındaki masal şiirinden kopmak mümkün olamadığı halde, Aziz Nesin, bu masallarına aldığı unsurları asılları tanınmayacak ölçüde yeniden işleyerek kullanmış.
        Aziz Nesin, 38 kitabına dağılmış olan mizah hikayeleri ve romanlarında, yer yer, "masal ve halk hikayeleri" temalan, motifleri, anlatım teknikleri, formüllü deyiş ve tekerlemeleri geniş ölçüde kullanmış, kendi hikaye anlatım dilinde, halk hikayeciliğinden geniş ölçüde yararlanmıştı. Bu konuşmada onun yalnız son iki kitabına derlediği masallar üzerinde durulacaktır.     Memleketin Birinde (1958) adındaki ilk mizah masalları kitabında başlıca iki anlatım tekniği kullandı. Bunlardan ilki, kitabının büyük bir bölümünü kaplayan, masal düzeninde anlatılmış, hepsi de günümüzün toplum ve politika sorunlarına, yüze gelen kişilere değinen hikayelerinde görülür. Amaçları ve alegorileri iyice belirlenmiş olan bu hikayelerine, aslında masaldan çok "meddah anlatımı" demek gerekiyor. Üstelik yazarın hikayeciliğinde, oldum olası, sözlü halk hikayeciliğindeki anlatım şekillerinin büyük etkisi olduğundan, bu yeni hikayelerinde "meddah anlatımına" iyice kayması onu yadırgatmamış. Giriş, geçiş ve bitiriş formüllerinde, masaldan iyice uzaklaşan, üstü iyice açılmış ironili taşlamalarla sert bir toplumcu gerçekçiliğe bağlanan bu hikayelerinde, bizdeki eski meddahların, dinleyicilerine göre zaman zaman kullandıkları, o kesin, hızlı ve sert anlatımla vurucu bir etkilemeye ulaşmak istediği görülüyor. Aziz Nesin, "faydacı sezgisi"yle, masallardaki hayal unsurları ve motif sıralamaları, formüllü deyişlerin altında saklanmış kapalı düşüncelerin çıkmazına düşmemiş, halk hikayeciliğinin gerçekçiliğe en yakın bir koluna aşılanmaya çalışmış, yer yer kullandığı masal unsurlarının üstlerini, halkın anlaması için, iyice açarak belirlemiş "toplumcu öğreti" amacını daha etkili hale getirmiş.
        Bu kitabında denediği ikinci yol da eski hayvan hikayelerini (fable) yenileştirerek yazmasıdır. Yazar, bu hayvan hikayelerini yazarken, eski toplumlardaki kullanılış düzeninin de farkına varmış görünüyor. Bunlardaki "saldırı ve satır" gücünün yanında "politik öğreti" gücünün de, iç içe oluşunu iyi anlamış. Eski toplumlar, çeşitli kaynaklardan gelen karmaşık baskılar altında, halka ulaşan politika tartışmasının yoksunluğunu, bu soy hayvan hikayeleriyle kapatmak yolunu tutmuşlardı. Eski toplumlarda olduğu kadar, bugünkü köylüler arasında da, hayvan hikayeleri, toplum çatışmalarını ifade etmede kullanılıyor. Aziz Nesin, bu türün etkileyici gücünü henüz yeteri ölçüde hikayelerinde kullanmadığı halde, tek perdelik bir komedisinde başarıyla denedi: Bu yıl içinde Sermet Çağan'ın sahneye koyduğu Ah Biz Eşekler, Kastamonu'dan derlenmiş bir hayvan hikayesine dayanıyordu.
        Bu kitabın ikinci bölümünde, ilk bölümde yaptığı gibi, çağımızın şartlarına uygun yeni meddah hikayeleri kurma yoluna girmiyor. Burada eski halk hikayelerini, gerçekçi özlerinden yararlanarak, yeniden işleme yoluna gidiyor. "Merhumun Vasiyeti", "Tamburanın Teli", "Pırtlı Masal" gibi örneklere bakılınca, bunların masallardan çok, eski halk hikayelerine bağlanabileceği görülüyor. Bütün bunlar, Aziz Nesin'in, kendi anlatım yoluna yatkın temleri araştırırken, rasgele bir beğeninin peşine takılmadığını göstermektedir.
        Bu alanda ikinci kitabı Hoptirinam (1960) ile, masal anlatımı yoluna yerleşeceği, eski halk hikayeleri malzemesini keyfince kullanacağı artık iyice anlaşılmaktadır. Aziz Nesin, bu örneklerde, aslında "formüllü ve kalıplı" bir anlatım düzeni olan halk hikayeciliğinin yerleşmiş kural ve ölçülerini hayli aşıyor, masal ve halk hikayelerinden aktardığı unsurları kendi anlatımında baştanbaşa değiştirerek özgürce kullanıyor. Ünlü bir masal giriş formülünü şöyle değiştiriyor: "Bir varmış, iki yokmuş... Eski günlerde yeryüzünün bir ülkesinde hiçbişey yokmuş. Hiçbişeyi olmayan bu ülkenin bir padişahı varmış", "bir varmış, bir yokmuş... Kiminde az olan, kiminde çokmuş. Karnı tok olanın gözü aç, gözü aç olanın karnı tokmuş. Vur vuranın, kır kıranın, Ali kıran baş kesenin çok olduğu bir yerde, bir zamanda bir ülke varmış". Burada hem formül düzenini, hem de özü ve kullanış şeklini değiştiriyor. Masalın başında giriş olarak kullanılan bu çeşit formüller, dinleyiciyi hazırlar, gündelik ilgilerden uzaklaştırır, oyunlu bir başka dünyanın gerçekdışı havasına götürür, masalcının gerekli gördüğü "büyülenme"yi sağlardı. Burada ise, uzak bir teknik yansımayla, giriş formülü, uyancı, düşündürücü bir yönde kullanılıyor. Formülün masaldaki özünde, anlatılanın "yalan" olduğunu, "belli olmayan bir zamanda, bilinmeyen bir ülkede" geçtiğini anlatma, temel ilke olduğu halde, Aziz Nesin, bu işlerin çağımızda, hem de aramızda olup bittiğini daha işe girişirken haber veriyor. Masal anlatım tekniğinden aldığı bu unsuru kullanıştaki özgürlüğü, Aziz Nesin'in masallardan, öze, yapıya bağlı kalmadan, yalnız anlatım tekniklerindeki ve dillerindeki güçlü anlam zenginliklerinden yararlanmaktan ileri geçmek istemediğini gösteriyor. Bundan dolayıdır ki, onun masallarını, halk ve hayvan hikayelerini doğrudan doğruya belirli örneklere bağlamanın imkanı yoktur. Varsa da, bunların sayılan pek azdır. Bu yeni hikayelerinin bir iki yerine serpiştirilmiş bir iki motif, masallık deyimler, yeniden biçime sokulmuş tekerleme ve formülleri kullandıktan sonra, Aziz Nesin, alabildiğine hızlı tempolu bir anlatıma geçiyor, ama arada sırada da masal yazdığını ansıyor, meddahlığa girişiyor. Bu düzende, onun, kendi eski mizah hikayesiyle halk hikayesi anlatım düzenlerini karıştırarak aşılamaya, yeni bir bileşim yapmaya giriştiği görülmektedir.
        Onun mizah hikayeciliği ile halka yönelişindeki amaçla, eski hikayecilerin hem teknikleri, hem de amaçlan bakımından uygunluk derecesine varan bir yakınlık bulunduğu anlaşılıyor. Eski hikayeciler de, tıpkı onun yaptığı gibi, fırsat buldukça halk karşısında, hem de uygun yerlerde, çağlarının yüze çıkan sorunlarını, göze batan kişilikleri, azgın tutkuları "lisan-ı münasiple" yerdikleri ve taşladıkları, becerebildikleri ve dinleyicilerinin anlayışlarının mümkün kıldığı ölçüde de, sert taşlamalardan toplum eleştirmelerine kadar uzandıkları oluyordu. Halk diline ve geniş okuyucu kitlelerine bağlanma zorunluluğu, Aziz Nesin'i, bu içe yarar ve etkili yolu bulmaya götürmüştür kanısındayım.
        Yazımın bundan sonrası, Aziz Nesin'le, 13 Mart 1966 pazar günü yaptığım bir konuşmaya ayrılmıştır. Burada onunla, masalı nasıl, neden kullandığı üzerinde konuştuk. Bu konuşmaların yukarıdaki görüşleri desteklediği görülecektir.

        T. ALANGU - Çocukluğunuzda çok masal dinlediniz miydi?
        AZİZ NESİN - Bizim kuşaktan bir Türk yazan masal dinlememiş olsun?.. Bu mümkün müdür acaba? Ben "masal -edebiyat" ilişkileri üzerinde şöyle düşünüyorum: Masaldan esinlenerek masal yazılmalıdır. Benim için olumlu ve yararlı etki, masalın bir yazan, dolaylı yoldan etkilemesidir. Okuduğumuz yazarı, ya da masalı ele alarak yazarsak bu taklit olur. Bize batı etkisi hep bu taklit yolunda gelmiştir, hala da sürüp gidiyor. Biz batıda yaşadığımız için aslında taklit de mümkün değil. 0 zaman ezici ve kişiliği yitirici "baskı - etkilenme" altında kalıyoruz. Oysa biz hala dil ve hikaye anlayışımızla "masal ve meddah" geleneğinin sürekli "havası içinde" yaşıyoruz, bu ortamdan çıkmadık hala. Bir Türk yazarı masal dinlememiş ve okumamış da olsa, yine de bu ortamın dolaylı etkileri altında eserlerini meydana getirir. Oysa bir batı yazarından, ancak "taklit" yolu ile yararlanmak mümkündür. Onun ortamında değiliz ki, olumlu etkisi olsun. Etki aslında dolaylı yoldan olmalıdır. Bundan dolayıdır ki, bütün Türk yazarları, az veya çok, masalın etkisindedirler. Bizim bütün masallarımız birçok bakımlardan batıdakilerine benzemez. Bundan dolayı gerçeğe dayanır. Masal yaratan kafa gerçekleri gereksiniyorsa, fantazi yapamaz. Dışarıdan nakletse bile gerçeğe indirgemek zorundadır. Masal bu anlamda, bir fantazi olarak, ucu ekmeğe dayanan politika sorunları içinde çalkalanan, bunların baskısı altında bulunan insanlar için mümkün değildir. Halk başkaldırmıyorsa, hakkını gerektiği kadar arayamıyorsa, bu durumuna ancak bir edebi kılık veriyor. Bu anlamda, biz de masalı kullanırken gerçekçi kalıyoruz, bununla çağımızı anlatıyoruz.
        (Burada açıkça, Aziz Nesin'in kendi masal anlayışını görüyoruz. Bu anlayış bütün masalları içine alan, türlerine göre belirlemelere yönelen, bilimsel bir anlayış değil elbette. Örneğin Türk masallarındaki fantezi unsurunu reddedişi yanlış bir belirleme. Ama onun masal anlayışını, kendi anlamında kullandığı masal unsurları açısından alırsak, söyledikleri ile yaptıkları arasında tam bir uygunluk olduğu görülüyor. O, masalı, kendi işine yarayan yanı ile alıyor, işe yarar oluşları bakımından değerlendiriyor.)
        T. ALANGU - Mizah hikayelerinizin ve başka yapıtlarınızın hangilerinde masalın motif, tem ve unsurlarını kullandınız?
        AZİZ NESİN - Özellikle iki kitabımda, biri Memleketin Birinde, öteki de Hoptirinam adındaki kitaplarımda kullandım. Öteki kitaplarımda ise dağınık olarak var. Bazısında masalı yalnız biçim olarak aldım. Bazılarında ise motif olarak aldım. Yeşil Renkli Namus Gazı'ndaki (1965) "Bizim Köyün Delileri Balladı" parçası, muhtelif masallardan derlenmiş motiflere dayanır. Memleketin Birinde kitabının sonunda motif olarak aldıklarımdan birkaç tane var. Biraz Gelir misiniz? (1958) adındaki oyunda "ölümsüzlük ülkelerine kaçma" motifini kullandım. Bunu nereden aldığımı bilmiyorum. Edebiyatımızda o kadar yaygın bir motif ki... Birkaç masalın bende kalmış tortusu olarak kabul ediyorum. "Ölümsüz ülke"yi, insanoğlunun yaratıcılığında, işe koşulurken eline verilen zamanın sınırlı oluşu ile çatışmasını ifade etmede kullandım. Rus yazarlarından S. Sçedrin'in Bakanlık Klasikleri arasında çıkan modern masalları beni çok etkilemişti.
        T. ALANGU - Çocukluğunuzda aile, ya da yakın çevrenizde masal anlatılır mıydı, bunlar sizin üzerinizde nasıl bir etki bıraktı?
        AZİZ NESİN - Bunu ben kendi otobiyografyamda yazdımdı: Böyle Gelmiş Böyle Gitmez (1966). Aradan uzun yıllar geçtikten sonra, şimdi anlıyorum ki, on yaşına kadar dinlediğim masallar, bana "hayal etme" olanağını vermiş. Bunu ancak yeni yeni anlıyorum. Annemin anlattığı bir "Topal Leylek" masalı vardı, hala ansarım. Süleymaniye'de Şeyhülislamlığın arkasındaki dar sokakta otururduk. Mezarlığın bitişiğindeydi. Her odasında bir kiracı aile vardı. Büyük bir ahşap evdi. Karşı odada Şıracı Recep Ağa'nın kansı Emine Hanım vardı. O durmadan, fakirliğin artırdığı özlemli bir tutku içinde, hazineler, yarılan duvarlar, dökülen altınları anlatırdı. Evin altındaki boş odaların duvarlarından altınların dökülmesini beklerdim. Babam define peşinde sık sık ortalıktan kaybolur, giderdi. Yoksa, bu kadın bana, babamın işini mi dokunduruyordu dersin? Yahu, şimdi aklıma geldi, bu kadın definecinin oğluna, en uygun düşecek şey define masallarıdır diye mi bana bunları anlatmıştı!.. Ben de bunları, sonradan kendi çocuklarıma masallar uydururken anlattım, öyle ya, onlar da definecinin torunlarıydı. Bak sen hele, nereden nereye!.. On yaşından sonra masalla doğrudan doğruya karşılaşmadım. Okullarda da masal okumadım. Ama hapishanelerde, ayrı ayrı, parayla masal anlatanlara rastladım. Bunlar romanları bile masallaştırarak anlatırlardı.
        T. ALANGU - Bir yazar olarak masallara yönelmenin gereğini neden duydunuz?
        AZİZ NESİN - Ben halkı masallarında ve hikayelerinde, fıkralarında, "baskıya karşı direnme" eğilimi gördüm. Bu masal alışkanlığından yararlanarak kanunlu, yada kanunsuz baskıya karşı "bilinçli" olarak, o iki kitabımı yazdım. Onları o günlerde halkın bildiği masal biçiminde vermek gereğini duydum. Aslında onlar hikayeydi. Oysa masalda "öğretici bir yorumlama" var. Halk, masalı dinleyince, yada okuyunca, "lafı ne demeye getirmiş?" diye düşünüyor. Sözün açıkça, dobra dobra kullanılmadığını kendi alışkanlığından biliyor. Her yerde bu, "ne demeye getirmiş?" sorusunu sorma gereğini duyuyor. Bizde söz ve yazının doğrudan bişey demek için değil, erbabına malum olacak şekilde anlamın üstünü örtmekte kullanıldığını çok iyi biliyor halk. Ama hikayede böyle bir temsile gitme yoktur. "Kargaların Seçtiği Padişah" bir masal esinlemesidir, ama, benim söylemek istediğim başkadır. Masalın,mizah hikayelerinden daha çok düşündürdüğünü anladım. Ben, bir tarihlerde "Karagöz" dergisini çıkardım. Ramiz de resimlerini yapardı. Ben, o zaman bakkal dükkanı işletiyordum. Halk bunu okur, Ramiz'in resimlerini uzun uzadıya seyreder, ayrıntılarından yorum yoluyla anlamlar çıkarırdı. Masalda bir soyutlama hali var, anlam derinleşiyor, ama bu soyutlamada büyük gerçeklik var. O zaman, birçok şeyleri, halkı etkileyerek anlatma gücünü buluyoruz. Soyutlamada "absurde" olana karşıyım ben. Ama halk soyutlamayı ve "absurde"ü bir fantezi olarak değil gerçeklerin ve kendi direnmesinin etkili bir ifade aracı olarak kullanıyor. Halk oyunda, hikaye ve masalda soyutlamayı, belli koşullar altında, ya baskıdan kurtulmak, yada genellemeye yönelmek için yapıyor.
        T. ALANGU - Sözünü ettiğiniz kitaplarınızda masal, meddah hikayesi, fıkraları birbirlerinden ayırarak mı kullanıyorsunuz?
        AZİZ NESİN - Meddah hikayelerini ve anlatım şekillerini okurla birleştirmek için kullanıyorum. Bunların yalnız anlatımlarını aldım. Bunlar benim kolay anlaşılır hikayelerimdir. Meddahların tekniğini, "çok kolay ve soyutlama"nın gerektirdiği yerlerde aldım. Bu meddah hikayelerinde zihni çalışma yoktur, herşeyi sergiler. Masallarda ise soyutlama yolları açılıyor. Meddah hikayelerinde dinleyici ile profesyonel ilgi birleşmesi vardır. Masal böyle değildir. Bir meddah hikayelerinde dinleyici ile profesyonel ilgi birleşmesi vardır. Masal böyle değildir. Bir meddah hikayesini ancak bir iki kere dinlersin. Oysa masallarda, sürekli soyutlama, alegori ve semboller var. Bundan dolayıdır ki, masallardaki yenilik bitmez tükenmez. Her durumda yeniden bir başka açıdan alıp dinlemek mümkündür.
        T. ALANGU - Edebiyatımızda masal ve halk hikayesi türlerini başarılı olarak kullanmış kimleri tanıyorsunuz?
        AZİZ NESİN - Nazım Hikmet, Güngör Dilmen, Haldun Taner kullandılar. Herbiri halk hikayesi türlerinden birini kullandı. Güngör Dilmen, Midas'ın Kulakları'nda, bilinen eski bir efsaneyi, sonunda olumlu bir biçimde değiştirmiş, Nazım Hikmet ise Ferhad ile Şirin'de, bilinen türkülü halk hikayesini, toplumcu bir amaçla kullanmış. Haldun Taner ise, ünlü Abdere lejandını, pek değiştirmeden çağımıza uygulamış. Ben masaldan, bu anlamda yararlanmadım. Onları, yapısını bozmadan, doğrudan doğruya işlemedim. Ben ancak masaldan etkilendim.
        T. ALANGU - Okuyucularınızdan hiç kimse, iki kitabınızdaki masalları beğendiğini size duyurdu mu, öteki kitaplarınızdan farklı olarak bunlar başarı sağladılar mı sizce?
        AZİZ NESİN - "Masalda zihin çalıştırması var, okuru zorlama var," dedim. Bu yüzden bikaç defa okunabilir, yada dinlenebilir. îçindeki alegorileri gittikçe anlaşılmaya başlar. Bu yüzden bunlar, öteki hikayelerim kadar etki bırakmadı. Bu anlamdaki "modern masal" için okuyucuya bir hazırlık gerekirdi. Bu masallarda, hikayelerdeki kadar "direk ilişki" kurulamıyor. Ama bu masallar aydınlar arasında ilgi gördü, sevildi. Örneğin köylerde benim hikayelerimi anlıyorlardı, doğrudan doğruya bir ilişkisi oluyordu. Masalda bu olmadı, okurun zihnini zorlayan bir yan var.
        T. ALANGU - O halde "halkçı ve toplumcu" bir yazar için masala yönelmek ve onu kullanmak, halka ulaşmada bir engel olmuyor mu? Bu yeni anlatım aracım kullanırken, daha vurucu, daha etkin bir biçim aranıyor. Halbuki alınan sonuç ters oluyor. Bu konuda neler düşünüyorsunuz? Bu işin sonunda "halk için yazmıyor" durumuna düşmüş olmuyor musunuz?
        AZİZ NESİN - Burada halk kavramını iyice tanımlamadan hareket etmiş oluyoruz. Halk homogen bir bütün olsaydı, o zaman ondan dışa düşmüş olurdum. Oysa bence ortaokul bitirmişlerin, teknisyenlerin tümü halktır. İşte benim masallarım bunlara ulaşıyor. Ayrıca Türkiye'de "halk" çok karışık. Bölgeler, gelenek ve görenekler, iklimler, din ve mezhep, tarih birikimleri ile karışık. Hepsini bir yere koymak yanlış. Burada hangi halk, bunların hangi katı için yazıyorum sorunu ortaya çıkıyor.
        T. ALANGU - O halde eski mizah hikayelerinizle kimlere, masallarınızla kimlere yöneliyorsunuz?
        AZİZ NESİN - Bütün hikayelerimi aynı kategoriye sokmak doğru değil. Ama masallarımı belli bir kategori için yazıyorum. Hikayelerimin publikumu elbette daha geniş. Sonra halkın anlamadığı sanat eseri, hakim sınıfı "tedirgin etmek, gıdıklamak" için yazılıyorsa ve bu işi de görüyorsa, dolaylı olarak halk için yazılmış demektir. Halkı bir bütün, somut bir bütün, somut bir kitle, hepsini aynı nitelikte saymıyorum. İstanbul'daki mahalle bekçisi, büyük bir fabrikadaki marangoz, güneydeki ırgat aynı şey değildir. Halkın tiyatroya gelemediği bir ülkede "halk için tiyatro" olmaz.
        T. ALANGU - Masal kitaplarını okur musunuz?
        AZİZ NESİN - Yanlış anlaşılmasın. Ben folklor dergilerini, masal kitaplarını, hele Pertev Naili'nin kitaplarını okurum. Dolaylı etkiyi anlatmak için yukarda öyle söyledim.
        T. ALANGU - Bundan sonra yazacağınız eserlerde de, masalı, kendi açınız ve anlayışınızla kullanmayı düşünüyor musunuz? Bu konuda belli bir hazırlığınız var mı?
        AZİZ NESİN - Benim bir masallar dosyam var. Onlar üzerinde çalışıyorum. Kendimce bir "modern masallar kitabı" tasarlıyorum. Halk, baskıya karşı başkaldırmadığı için, içini masal yolu ile boşaltmış, bence. Bir Doğu Anadolu masalı var. Kadının kocasını askere almışlar. Aç kalmış, birkaç çocuğu var. Mevsim kış, çaresiz kalınca, ağanın kapısına gidiyor. "Ne olur, bana, kocam gelesiye tahıl ver," diyor. Herif de, "Tarla yok, tokat yok. Ne ile denkleştirip vereceksiniz? Hele soyun, §u merdivenden çık. Sana üç ölçek buğday vereyim," diyor. Çocuklar aç, sızlanırlar. Kadın, çaresiz soyunup merdivenden çıkarken, herif aşağıdan ağzını şaplatarak seyredermiş. Kadın, "Dilerim Tanrıdan böyle kalasın," diyor. Herif de hemen oracıkta kaza dönüyor. Hayvan hikayelerinin ve halk fıkralarının, lejantlarının hepsinin böyle baskı altında kalmışlardan gelen bir kaynağı var. Ben yeni kitabımda bunları kullanacağım. Bu toplumdan gelen bir yaratma kaynağıdır. Bunları oluş ve çıkış yerlerini, zamanlarını bilsek, tarihi oluşum şartlarını ve iddialarımızı rahatça ortaya koyabilirdik. Bu soy yaratışlar, ahlakın iyice rezilleştiği, baskının alabildiğine arttığı ve yayıldığı yerlerde görülür, bence.
        T. ALANGU - O halde sizin iki masal kitabınız da, buna benzer toplum şartlan altında yazılmış olmalıdır, değil mi?
        AZİZ NESİN - Evet, tamamen böyledir. Yaşadığımız son dönemin en zorlu günlerinde yazılmıştı bunlar. Kitapların tarihlerinden önce yazılmıştı. 1958-1960 döneminde. Önce dergilerde çıkmıştı. Böylece köylü kendi direnmesini, hangi koşullar altında, nasıl anlatmışsa, ben de o günlerde aynı durumdaydım. Sabahattin Ali de Sırça Köşk'ündeki (1947) masalları böyle dar bir yerde yazmıştı. Böyle belirli şartların yazarları, belirli ifade şekillerine ve edebiyat türlerine zorladığını, itelediğini anlatmak istiyorum. Türlerin çıkışını, gelişmelerini, evrimlerini, kullanılmalarını buna bağlayabiliriz. Sabahattin Ali de masallarını 1947'lerde yazmıştı. Biçimsel demokrasinin geldiği, tek parti idaresi alışkanlıklarının sürüp gittiği bir buhranlı devirdi.
        T. ALANGU - Genç kuşak yazarlarının batıyı ve batı örneklerini tek ve yeterli kaynak olarak almalarına, bu konuşmalar açısından nasıl bir anlam veriyorsunuz?
        AZİZ NESİN - Türkiye'de yetişmiş bir aydın, bir sanatçı, batıyı tek kaynak olarak alamaz. insan kendinden kurtulamaz. Batıyı tek kaynak olarak saymak ne mümkün, ne de yararlıdır. Ben şekil olarak halk kaynaklarına dönmeyi kabul etmiyorum. Aldığımız her konu, her etki, kendinden önceki zincirin halkalarını içinde taşıyordur. Bunda Türklerin de yerleri olmalıdır, eğer varsa. Ben, eski halkalara dönüp yeniden bağlanmayı düşünüyorum. Aslında yazarlar, yalnız kendi çağlarını, kendi yerlerini değil, binlerce yılı ve yeri yazıyorlar. Masallara ve halk kaynaklarına dönüşü bir geriye dönüş olarak almıyorum. Sosyalist eser yazayım diye sosyalist, gerçekçi eser yazayım diye gerçekçi eser yazılmış olmaz. Yazar eğer masal dünyasının içindeyse, ondan tüm kopmamışsa, çaresiz bu kaynaktan yararlanacaktır. Bilinçli, ya da bilinçsiz buna gidecektir. Bizim yazarımızın başka türlü edememesi gereklidir. Yazar gerçekçi olursa, içtihadı ne olursa olsun, karşı olduğu insanı bile gerçek boyutları ile anlatır. Masal için de durum böyledir. Kişiliğinizde, dünyanızda masal değerleri yoksa, kalıntılar, birikmeler, tortular, esinlemeler yoluyla rahatça kaleminize gelip oturmuyorsa, zorlamakla elde edilmez. Varsa bile yine zorlamayın, onlar size gelecek, kaleminize oturacaktır.
        T. ALANGU - Yazı yoluna yeni girmiş, henüz kişiliğini bulamamış, arama ve deneme aşamasında olanlar için de ayrı sözleri söylemek mümkün mü? Önlerinde eleştiri, ya da örnekler yolundan bir rehberlik olsa, uyarma değeri taşımaz mı? Masal birikiminden yoksun bir insan - bugünün gençleri için bu mümkündür - masal dünyasına kitaplar yolu ile girerse, bir zorlama sayılabilir mi? Böyle bir yönelme yadırganacak ters bir iş midir?
        AZİZ NESİN - İnsanoğlunun kulağı yalnız alabileceği sesleri alıyor. Yüz çeşit ses çıkıyor, bizim kulağımız bunların içinden üç tonu seçip alıyorsa, öbürlerine sağır kalıyoruz. Hepimiz öyleyiz. Ben geçen yıl Çiçu diye bir oyun yazdım. Yeni bir eser yazdım diye seviniyordum. Dosyalarımı karıştırırken dehşetli bişey oldu. 1948'de Çiçu'nun taslağını hapishanede yazmışım. Unutmuş kalmışım, ama bilinçaltında oturmuş. Demek ki bende sesi kalmış. Yeni yazdığım şeyleri, onbeş yıl önce yazdığımı, zaman zaman anlıyorum. Demek ki, biz belli sesler üzerinde çalışıyoruz, yalnız kulağımızın aldığı. Bir oyun, bir roman okurken, biz, ondan kendi seslerimizi alırız, öbürlerine sağırız. Genç sanatçının kulağı da kendi kişiliğinin elverdiği seslere açıktır. Eğer sağır değilse, etkilenecektir. Bu alanda yayınlar yapmak, özel sayılar hazırlamak, araştırmalara yönelmek elbette yararlıdır. Zira o sesleri alabilecek olanlara ulaşır, onları besler. Alabilecek olan insana malzeme verilmelidir.

        TAHİR ALANGU Yeni Dergi,
        "Masal Özel Sayısı",
        Ağustos 1966, sayı 23

     

    **************************************************************

     

    HAZİNEDEKİ PASLI TENEKE



        Bir yokmuş, iki yokmuş, üç yokmuş... Eski günlerde yeryüzünün bir ülkesinde hiçbişey yokmuş. Hiçbişeyi olmayan bir ülkenin bir padişahı varmış. Bu padişahın da bir hazinesi varmış. Bu hazinede o ulusun en değerli bir emaneti korunurmuş. Atalardan kalan bu emanetle o ulus övünürmüş. "Hiçbişeyimiz yoksa da, atalarımızdan bize böyle bir emanet kaldı" diye avunurlar, yoksunluklarını, yoksulluklarını unuturlarmış.
        Atalardan kalan emanet, bir kişinin, iki kişinin değil, bütün ulusun olduğundan,. herkes bu değerli emanetten kendine övünme payı çıkarırmış. Onun korunmasına canla, başla çalışırlarmış.
        Bütün ulusun malı olan emaneti korumak için en uygun yer padişahın hazinesi olduğundan, bu emanet de hazinede saklı dururmuş. Hazineyi, gözlerini kırpmadan silahlı nöbetçiler beklermiş. Hazinenin olduğu yerde kuş bile uçurtmazlarmış.
        Padişah, sadrazam, vezirler, sarayın bütün ileri gelenleri, her yılın bir günü, atalardan kalan kutsal emaneti koruyacaklarına namusları üzerine yemin ederlermiş.
        Gel zaman git zaman, günlerden bigün padişahın içine, ulusun canları, kanları yoluna korudukları bu emanetin ne olduğunu anlamak isteği düşmüş. Padişah, bu emanet kutusunun içindekini görmek için yanıp tutuşurmuş. Sonunda bu isteğini yenememiş, bigün hazine dairesine girmiş. Nöbetçiler padişaha da yasak diyecek değiller ya... Sarayın hazinesine padişah, sadrazam, vezirler her zaman ellerini kollarını sallayarak özgürce girerler, emanetin yerinde durup durmadığına bakarlarmış. Padişah da böyle yapmış. Bu emanet, oda oda içinde, oda oda içinde kırk odadan geçtikten sonra kırkbirinci odanın içinde dururmuş. 0 odanın içinde de kutu kutu içinde, kutu kutu içinde, kırkbirinci kutunun içindeymiş.
        Padişah kırk odanın kapısını açmış. Kırkbirinci odaya girmiş. Sonra kırk kutu açmış. Kırkbirinci kutuyu açarken heyecandan yüreği küt küt çarpıyormuş. "Bunca yıldır koruduğumuz emanet ne ola?" diye büyük bir merak içindeymiş.
        Bir de kırkbirinci kutuyu açıp baksın ki, ne görsün: Yeryüzünde o zamana kadar görülmemiş bir mücevher. Bir alev gibi yanıp duruyor. Altın desen altın değil, platin desen platin değil, gümüş hiç değil... Padişah kendini tutamamış, içinden, "Atalardan kalan bu kutsal emaneti ben kendime alırım. Benim olur. Kim nereden bilecek?" diye geçirmiş.
        Güneşten koparılmış bir parça gibi ışıl ışıl yanan kutsal emaneti kutusundan çıkarıp, cebine atmış. Atmış ama, "Ya benim çaldığım anlaşılırsa..." diye de içine bir korku düşmüş. O zaman, "Ben bu pınl pırıl yanan şeyi alır, onun yerine üstü yakut, sedef, zümrüt, inci, elmasla süslü bir platin koyarım, hiç kimse bu emaneti görmediğine göre, günün birinde kutuyu açarlarsa, kutsal emanetin çalındığını anlayamazlar..." diye düşünmüş. Dediği gibi de yapmış. Sonra kırkbir kutuyu içiçe, onun üstüne de, kırkbir odanın kapısını da üst üste kilitleyip hazineden çıkmış arna, yaptığı düzen anlaşılacak diye de ödü kopuyormuş. Hiç kimsenin, kutsal emaneti çaldığını anlamaması için, o zamana kadar yılda bir kutsal emanet üzerine ant içilirken, padişah bu andı yılda ikiye çıkarmış. Her yıl iki kez, alanlarda toplanırlar, padişah da, başkaları da, bütün ulus, atalardan kalan kutsal emaneti kanları ile, canlan ile koruyacaklarına ant içerlermiş.
        Sadrazam kurnaz bir kişiymiş. "Eskiden yılda bir kez emaneti korumak için ant içilirken, şimdi neden padişah bunu ikiye çıkardı?.." diye sadrazamın içine bir kuşku düşmüş. "Yıllardan beri koruduğumuz bu emanet ne ola?" diye o da bigün hazineye girmiş. Kırkbir odadan geçip, Kırkbir kutuyu açıp emaneti görmüş. Ne de olsa padişah, dalaveresi çakılmasın diye, çaldığı emanetin yerine en değerli taşlarla süslü koca bir altın koyduğundan, bu güzel şey karşısında sadrazam şaşkına dönmüş. "Ben bu emaneti alır, yerine üstü renkli, parlak taşlarla süslü bir altın koyarım. Nasıl olsa, hiç kimse, emanetin ne olduğunu bilmediğinden, günün birinde kutuyu açarlarsa, kutsal emanetin bu olduğunu sanırlar..." diye düşünmüş. Dediği gibi de yapmış. Ama içinde, yaptığı iş anlaşılacak diye bir korku olduğundan, padişahın yılda ikiye çıkardığı ant içme törenini, yaz, kış ve baharlarda olmak üzere yılda dörde çıkarmış.
        Gelgelelim vezirlerden biri kurnaz bir kişiymiş. "Şimdiyedek, yılda iki ant içilirken neden dörde çıkarıldı?.." diye içine bir kuşku girmiş. O da, kimseye danışmadan hazineye girebildiğinden, bigün, hazineye girmiş, kırkbir odadan geçmiş, kırkbir kutuyu açmış. Kırkbirinci kutudan çıkan üstü parlak taşlarla süslü altını görünce, sevinçten gözleri parlamış. "Ben bunu alır yerine bir gümüş koyarım. Kim nerden bilecek?.." diye düşünmüş. Düşündüğü gibi de yapmış. Yapmış ama içinde öyle bir korku varmış ki, hırsızlığı belli olmasın diye, ulusa kutsal emaneti ne kadar iyi koruduğunu anlatmak için, yılda dört kez yapılan ant içme törenini her ay yaptırmaya başlamış. Ulus, her ay alanlarda toplanıp, son kişide son damla kan kalana kadar kutsal emaneti koruyacağına ant içermiş.
        Saray nazırı kurnaz bir kişiymiş. Ant içmenin ayda bire çıkmasından işkillenmiş. "Bunda bir iş olacak, bir gidip şu emaneti göreyim..." demiş. Kırkbir odadan geçip, kırkbir kutuyu açıp emaneti görmüş. Atalardan kalan kutsal emanet o kadar hoşuna gitmiş ki, "Ben bunu alıp yerine bir bakır koysam, kim nereden anlayacak?.." diye düşünmüş. Düşündüğü gibi de yapmış. Yapmış ama, içinde hırsızlığı anlaşılacak diye bir korku olduğundan, emaneti ne kadar titizlikle koruduğunu halka göstermek için ayda bir yapılan ant içme törenini, haftada bire indirmiş.
        Gelgelelim, hazineyi koruyan subaşı, kurnaz bir adammış. içinden, "Ne oluyor böyle?.. Haftada bir ant içiyoruz! Şu kutsal emaneti bir gidip görsem..." demiş. O da öbürleri gibi kırkbir odadan geçip, kırkbir kutuyu açmış. Parlak bakın görünce çok sevinmiş. "Ben bunu alır, yerine demir koyarım, kim nerden bilecek?.." demiş. Dediği gibi de yapmış. Ama yaptığı iş, içine sinmediğinden, emaneti korumakta ne kadar canla başla çalıştığını herkese anlatmak için gösterişe başlamış. Her gün, atalardan kalan kutsal emaneti, ölümü bile göze alarak koruyacağına ant içermiş.
        Gel zaman git zaman, ulusun içinden bir kişi çıkmış.
        - Bütün ulus yıllardan beri atalardan kalan emaneti canımızla, kanımızla koruyacağımıza her gün ant içip duruyoruz. Doğrusu bu emaneti hazinede çok iyi saklıyor, koruyoruz. Peki ama bu emanet nedir? Biz emanetçi değiliz ya... Şu odaları, kutuları açalım da, atalarımızdan kalan kutsal emanetin ne olduğunu, neyi koruduğumuzu bir öğrenelim!.. demiş.
        Bu sözler bomba etkisi yaratmış. Başta padişah olmak üzere, emanete hıyanet edenlerin hepsi birden, hırsızlıkları anlaşılacak korkusuyla, bu dileği ortaya atan kişinin üstüne çullanmışlar. Gerçek emaneti aşırıp onun yerine sırasıyla sahtesini koyanlar, bu katakulliyi yalnız kendilerinin yaptığını sandıklarından ve birbirlerinin oyununu bilmediklerinden, hırsızlıkları ortaya çıkacak diye ödleri kopuyormuş. "Koruduğumuz emanetin ne olduğunu görelim!.." diyen kişiyi,
        - Vay hain!.. Atalarımızdan kalan öyle kutsal, öyle değerli bir emaneti, sen kim olasın da göresin... diyerek, o kişiyi, kutsal emaneti küçümsemek, aşağılamakla suçlandırmışlar. Bütün ulusu da kandırdıklarından, kendileriyle birlik edip, bunu söyleyenin üstüne yürümüşler.
    Zavallı az kalsın linç edilecekmiş. Sonra padişah,
        - Biz bunu öldüreceksek yasaya uygun öldürelim!.. demiş.
        Bu kişiyi öldürmek için önce bir yasa yazıp, sonra özel bir mahkeme yargısı ile öldürmüşler.
        Gelgelelim, öldürmekle iş bitmemiş. Çünkü, ölen kişinin sözleri ağızdan ağıza yayılmış. O düşünce bir çığ gibi gittikçe büyümüş. Günün birinde halkın içinden biri, "Ölümü göze alarak koruduğumuz emanetin ne olduğunu, neden ölümü göze alarak gidip görmeyelim?.." diye düşünmüş. Ama kendisinden öncekinin başına gelenleri bildiğinden bu düşüncesini hiç kimseye açmamış. Gizlice hazineye girip, kutsal emanete bakmayı kafasına koymuş. Ama padişah, sadrazam, vezirler, bütün emanet hırsızları, çaldıkları belli olmasın, kimse anlamasın diye, atalardan kalan kutsal emaneti, daha doğrusu onun yerine koydukları şeyi, eskisinden daha sıkı koruyorlarmış. İşte bu yüzden de hazineye gizlice girmeyi başaran kişi, kutsal emaneti alıp, bütün ulusa göstermek için dışarı çıkarken, hazineyi koruyanların eline düşmüş. Adamın elinde, emaneti en son çalanın, onun yerine koyduğu bir paslı teneke varmış. Subaşı, adamın elinde tenekeyi görünce,
        -Kutsal emanet bu değil!.. diye bağırmış.
        Saray Nazırı,
        - Bu değil!.. demiş.
        Vezir de,
        -Bu değil!.. demiş.
        Sonra sırasıyla padişaha kadar hepsi,
        -Bu değil, bu değil!.. demişler.
        O zaman, elinde paslı tenekeyi tutan adam,
        -Kutsal emanetin bu olmadığım siz nerden biliyorsunuz? Bu değilse, ya hangisi?.. diye sormuş.
        Bu soruyu oradakilerin hiçbiri yanıtlayamamış. Çünkü hepsi de emanetin yerine koydukları şeyin sonradan çalındığını anlamışlar. Yakalanan kişiyi hemen orada boğdurup işini bitirdikten sonra paslı tenekeyi kutuya koymuşlar. Kutu kutu içine kırkbir kutuya, onu da kırkbir oda içine gizlemişler. Ama içleri bitürlü rahat olmadığından, kutsal emaneti korumak için bir yasa çıkarmışlar. Bu yasaya göre, sabah, öğle, akşam, günde üç öğün, bütün ulus, atalardan kalan emaneti koruyacaklarına ant içmek zorundaymış. Bu andı içenlerin hiçbiri, korudukları kutsal emanetin çalına çalına, en sonunda bir paslı teneke olduğunu hiçbir zaman bilememiş.

     

    PADİŞAHA GİREN KAZIK



        Raviyan-ı ahbar ve nakılan-ı asar ve muhaddisan-ı rüzigar o güna rivayet ve bu tarz üzre hikayet ederler ki, çook eski zamanlarda, yeryüzünün bilinmedik bir yerinde, suları bol, dört yanı yol, kişileri erimli, toprağı verimli, halkı erdemli, yazarları görkemli bir ülke vardı. O ülkede her kişi salt kendi çıkarında olup, "gemisini kurtaran kaptan, sen çuval giy ben kılaptan" diyerek, kimse kimseyi düşünmezdi. Her koyun kendi bacağından asılır, her eşek kendi ayağından nallanır, "bana ne gerek, baklava börek" deyip, her kişi karnı tok, sırtı pek olunca, herkesleri de kendi gibi sanırdı.
        Günlerden bigün bir kişi ortaya çıkıp,
        - Ey aman, bana kazık giriyor, kazık giriyoooor!.. diye bir sözü yerde, bir sözü gökte, haykırmaya başlayınca, önceleri hiç kimse aldırmayıp,
        - Ele giren kazıktan benim neme gerek... Tanrıya bin şükürler olsun, bana kazık, mazık girdiği yoktur!.. diye bu sese kulak asmadı. Ama gel gör ki, adamın,
        - Kazık giriyoooor!.. diye bağırması öyle arttı ki, bağırtısından o ülkede yaşayanlar tedirgin olup kayguya düştüler.
        Kentin düzenini koruyan kolcular, subaşılar, hiç durmadan bağıran adamı yakalayıp her yanına iyice baktılarsa da, hiçbir yerine giren kazık görmediler.
        - Bu herif yalancıdır, bağırır, çağırır, herkesi tedirgin eder!.. diyerek o kişiyi kentten uzak bir yere sürüp bir mağaraya kapadılar.
        Gel zaman git zaman, günlerden bigün, "kazık giriyor!" diye bağıran kişiyi çalyaka edip getiren kolcularla subaşı da,
        - Kazık giriyooor!.. diye bağırmaya başladılar. Gürültülerinden yer yerinden oynadı. Subaşını, kolcuları dertop yakalayıp Kadıya çıkardılar. Kadı da onları bir iyice elden geçirip,
        - Kazık mazık girdiği yoktur. Kazık girse görünür. Siz boş yere kenti ayağa kaldırırsınız!.. diyerek, bir kesin yargıya bağlayıp o kişileri, ayaklarına zincir vurup zindana attırdı.
        Aradan gün geçti, ay geçti, bigün Kadı da cüppesinin etekleri havada uçuşup, sarığı, kavuğu rüzgarda savrulup, sokağa uğradı.
        - Kazık giriyooor, aman!.. diye bağırmaya başladı. Kadı'nın bağırtısı, yüceliğince yüksek olduğundan, padişahın kulağına kadar gitti. Padişah bu olan işlere çokça şaşıp,
        - Bu iş ne iştir, Kadıya bile kazık girer. Bir iyice bakın bakalım. Kadıya gerçekten kazık girer mi?.. diye buyrultu verdi.
        Hekimbaşı, yanına varıp, Kadıyı evirdi, çevirdi, Kadı'nın her yanına baktıysa da, hiçbir giren kazık görmedi. Sonunda, "Kadıya kazık girmeyip, ancak kendüye kazık girmiş sanarak, hepimizi huylandırmakta, kenti ayağa kaldırmaktadır. Aklından zoru olduğundan tımarhaneye kapamak doğru olur..." diye rapor verdi. Hemen Kadıyı tımarhaneye kapadılar.
        Bir zaman sonra, Kadıya giren kazığı görmeyen Hekimbaşı,
        - Ey amaan, bana da şimdi kazık giriyooor!.. diye gündoğumunda sıcak döşeğinden sokaklara uğradı. Hekimbaşıyı böyle görenler, ellerini dizlerine vura vura, kahkahadan iki büklüm olup,
        - Vay hele, Hekimbaşı da mı delirmiş?.. Koca Hekimbaşı kendüya kazık girmiş sanır... diyerek Hekimbaşıyı alaya aldılar. Tenekeler çalarak kentin çocukları ardına düşüp, Hekimbaşıya, "Yuuu!.." çektiler.
        Hekimbaşı,
        - Bu dertten bir anlayan yok mu, ey yurttaşlarım!.. Bana giren kıymık değil, kazıktır. Ben bu dertten onmam, ölürüm!.. diye veryansın bağırıyordu.
        Padişah da kızdı,
        - Bunlar işi azıttı artık. Kendileri, kazık girer der, ama, hiç kimse giren kazığı görmez. Bilirkişiler gelip baksın. Onların bilim gücü vardır, biz görmeyiz de onlar görürler... buyurdu.
        En büyük medreseden üç müderris, bilirkişi seçilip, Hekimbaşıya baştan ayağa bir, bir daha baktılar. Hiçbir giren kazık görmediler.
        - Giren çıkan kazık yoktur. Koskoca Hekimbaşı hiç utanmadan bizi kandırmaya çalışır. Boş yere halkı ayaklandırır!.. dedikte, Hekimbaşıyı, ellerini ayaklarını bağlayıp uzak bir yere sürdüler. Aradan çok geçmeden, bilirkişi olan üç müderris de bigün,
        - Ey aman din kardeşleri, kazık giriyor!.. diye sesleri çıktığınca haykırmaya başladılar. Şeyhülislam olsun, reis-ül küttap olsun, sadrazam olsun, hepsi de müderrislere bakıp,
        - Boş yere yaygara edersiniz, kazık mazık girdiği yoktur!.. dedikçe, müderrisler de,
        - Bir gözü gören kul yok mu ey din kardeşleri! İşte kazık giriyor!.. diye çığlığı bastıklarından onlar da zindanlara atıldılar.
        Gün erişip, bir zaman geldi, şeyhülislam ile bütün vezirler, reis-ül-küttap, sadrazam da,
        - Vay amaan, bu kazık ne kazıktır, Şimdi de bize girer!.. diye, bir feryad ü figan eylediler ki tabir olunamaz!
        Padişah,
        - Ortada kazık yoktur. Olsa görünür. Yalan söylersiniz!.. dedi.
        Amma gel gör, gitgide o ülkede yediden yetmişe, genci yaşlısı, bir zaman geldi,
        - Kazık giriyooor!.. diye bağırmaya başladı. Padişah da,
        - Kendilerine kazık girmeyenler, kazık giriyor, diye bağıranlara baksın. Bakalım, dedikleri doğru mudur?.. dedi.
        Kendilerine kazık girmeyenler, kazık giriyor, diye bağıranlara iyiden iyiye baktılarsa da hiçbir giren kazık görmediler.
        - Padişahım çok yaşa!.. Sayende hiçbir kazık mazık girmeyip, bunlar bozgunculuk etmektedirler... dediler.
        Böylece bir zaman daha geçtikten sonra, o ülkede herkes bağırmaya, kendine kazık girdiğini söylemeye başladı. Padişah da,
        - Herkes birbirine baksın, gerçekten kazık girer mi?.. dedi. Herkes birbirine baktı. Ama hiçbiri, öbürüne giren kazığı görmedi. Herkes birbirine,
        - Yalancı, sana giren kazık yoktur. Kazık yalnız bana girmektedir. Senin yaygarandan benim sesime kulak asan olmuyor!.. diye bağırıp hepsi birbirlerine düştüler.
        Gel zaman git zaman, hiç kimse, "Kazık giriyor!" diye bağırmaz oldu. Artık kazığa alışmışlardı. Hiçbir ses çıkmadı. Her ne olduysa, ilk bağıranlara olmuştu.
        Bir gece yansı saraydan bir ses yükseldi ki, o sesle yer yerinden oynayıp, herkes yatağından fırladı. Padişah don gömlek kendini sokağa atıp,
        - Aman ey benim sevgili kullarım, yetişin! Bana da kazık giriyooor!.. diye durmadan bağırmaya başladı.
        0 kentin kişileri,
        - Padişahtır, yalan söylemez. Elbet kazık girdiği doğrudur. Bizden çok bağırması da, herkese, rütbesine göre büyüklükte kazığın girmesindendir. Padişaha giren kazık sultani olmak gerek... dediler.
        Padişah yeri göğü inleterek,
        - Ne durursunuz, gelip kazığı çıkarsanız ya... diye yalvardı.
        Padişahın çevresindekiler,
        - Ey sultanım, nasıl çıkaralım, bu kazık başka kazıklara benzemez. Gözle görülmez. Elle tutulmaz. Acısını da kazığı yiyenden başkası duymaz. Az daha sık dişini, bir zaman sonra bizim gibi sen de kazığa alışır, rahata kavuşursun!.. dediler.


    Saat ve Tarih: 12:19 , 29/4/2006 Bulundugu yer: Masal
    Yorumlar (0) | Baglantı

    Şarkıcı Yonca Evcimik Çocuk Kitapları Yazdı: İlki 'Bayram'

    Anasayfa  

    Rıfat Ilgaz Arşivi   Taşköprü'den Bakış   

    Kastamonu Net (Blogcu)    Şiir Sayfası   Öykü   

    Sinema   Atatürk  Edebiyat   Roman Yazıları 

    alsah / blog yazıları İndexi

     

     Tanıdık bir karakter

    Tanıdık bir karakter
    Şarkıcı Yonca Evcimik kendisini bir rol modele dönüştürerek çocuk kitapları yazdı. Serinin ilk kitabı 'Bayram'

    Radikal Kitap, 21/04/2006

     

    ECE ARAR EMENER (Arşivi)

     

    Çıtı pıtı oluşu, renkli kıyafetleri ve "Aboneyim Abone" diyen haliyle Yonca Evcimik... Onu çoğu çocuğun sevdiği tartışılmaz bir gerçek; o da çocuklara aynı değeri veriyor olmalı ki artık bir kitap dizisiyle karşımızda.
    "Merhaba ben Yoncimik! Annem, babam, ablam, küçük köpeğim Çipo, kocaman köpeğim ve beyaz kedim Mikmik ile birlikte yaşıyorum. Büyük ve mutlu bir aileyiz. Ben ailenin en küçüğü ve galiba en yaramazıyım! Babam ve annem ablamla beni çok severler. Canım ablam ise her zaman, her konuda bana destek olur. İlkokula gidiyorum. Okulumu ve dersleri çok severim. Notlarım da iyi. Tabii bazen öğretmenimi deli edebiliyorum! Ama onu çok seviyorum. Birçok arkadaşım var. Hepsiyle tanıştıracağım sizi. Şimdi 23 Nisan Bayramı konulu ilk kitabın ardından çeşitli konularda hep birlikte birçok şey öğrenip bir yandan eğleneceğiz."
    Ve karşınızda Yonca Evcimik'in yazdığı Bayram isimli ilk kitap. Yoncimik kitapta dördüncü sınıfta. Geçmişe dönerek her bayramı ve bayramlarda giydiği kostümleri anlatıyor önce bize. Okulun ilk yılında tombul haliyle balerin, daha sonra hiç istemediği halde bir cadı olan Yoncimik için başarılı olmak, en önde olmak, en iyi olmak önemli...
    Bu yüzden de üçüncü sınıfta yavrukurt olmaya karar veriyor, üstelik bayrağı da o taşıyacak. Ne oluyor dersiniz? Upuzun bir yolu bayrakla kat eden kahramanımız, en önemli anda bayrağını düşürüveriyor... Yine de onu teselli eden, yaptığı her şeyin, her halinin iyi olduğunu söyleyen bir ailesi var...
    Sıra bu yılın seçiminde. Ancak Yoncimik'in dört yılda öğrendiği bir şey var... Bakın ne diyor Yoncimik bu yıl; "Dünya üzerinde kutlanan tek çocuk bayramı! Tüm dünyadan çocuklar ülkemize gelip kutlamalara katılıyorlar. Bunu bile bu yıl fark ettim. Bundan önceki bayramlarda "Ben bu bayram ne olacağım" diye düşünmekten hiçbir şeyin farkına varmamışım. Ne kötü! O halde sadece okumak yetmiyor. Düşünmek de gerekiyor. Önemli şeyler için kutlama yapılır. Kutlamayı neden yaptığımızı bilmezsek önemini kaybeder. Yaşanılanlar benim bundan önce yaşadıklarım gibi sadece gereksiz ağlamalar ve kıyafet balosundan ibaret kalır. O halde araştırmalı, okumalı, öğrenmeli ve bilmeliyiz."
    Evet; mesaj veriyor gibi, onu okuyacak olan ilkokul çocuklarına doğru yolu göstermek için çaba sarf ediyor gibi... Her ne kadar çocuklar böylesi tümcelere pas vermiyor gibi görünseler de, şunu söylemekte fayda var; bir kere Yonca Evcimik'te şeytan tüyü var, bu yazdıklarında bile hissediliyor, ayrıca kitabı bitirdiğinizde size kalan 'öğretici bir tavır' değil de, sahiden çocuksu bir bayram heyecanı oluyor...
    Yonca Evcimik, basın bülteninde de belirtildiği gibi çocuklar için bir 'rol model'. Zaten dizi de psikologlara, psikiyatrlara danışılarak hazırlanmış. Doğum, ölüm, gözlüklü olmak gibi hakikaten anne babaların kimi zaman anlatmakta yetersiz kaldığı, kimi zaman çare bulamadıkları sorunlara bu dizide değinilecekmiş. Dizinin ilk kitabı Bayram, bakalım sırada neler var....


  • YONCİMİK'İN MACERALARI 1 Bayram
    Yonca Evcimik, Resimleyen: Gözde Koçak, Okuyan Us Çocuk, 2006, 16 sayfa, 3.5 YTL.

  • Saat ve Tarih: 09:05 , 20/4/2006 Bulundugu yer: Inceleme
    Yorumlar (0) | Baglantı

    23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı Şiirleri 1

    Anasayfa  

    Rıfat Ilgaz Arşivi   Taşköprü'den Bakış   

    Kastamonu Net (Blogcu)    Şiir Sayfası   Öykü   

    Sinema   Atatürk  Edebiyat   Roman Yazıları 

    alsah / blog yazıları İndexi

     

     23 Nisan

     

    Sana armağan etti,
    Ata bu güzel günü,
    23 Nisan bugün,
    Çocuk Bayramı günü.

    Sevin, oyna, gez, dolaş,
    Senin bayramın bugün.
    Bayrağı sev arkadaş.
    Dalgalandıkça öğün.

    R.Gökalp ARKIN

     

     

    23 Nisan

     

    Baharın mutlu günü
    Yurdumun kutlu günü
    Neşelerin düğünü
    Güzel 23 Nisan

    İnanarak yürekten
    Hız aldık Atatürk’ten
    Bizi ona yükselten
    Bir el 23 Nisan

     

     

    23 Nisan

     

    Bugün 23 Nisan
    Atatürk’ten armağan
    Sevinelim coşalım
    Neşelenip taşalım.

    Kağıt fener yapalım
    Sınıflara asalım
    Süsleyerek her yanı
    Kutlayalım bayramı

     

    23 Nisan

     

    Nasıl sevinmez insan?
    Bugün 23 Nisan.
    Bak süslenmiş dört bir yan
    Yaşasın 23 Nisan.

    Millet meclisi kurduk
    Düşmanı yurttan kovduk
    Özgürlüğe kavuştuk
    Yaşasın 23 Nisan.

    Egemenlik ulusun
    Sen bir Türk oğlusun.
    Yurdumuzu korursun
    Yaşasın 23 Nisan.

    Bugün gençlik günüdür.
    Türklerin düğünüdür.
    Ulusumuzun ünüdür
    Yaşasın 23 Nisan.

    Sami TUNCA

     

     

    23 Nisan

     

    Bugün sen de bayrağım,
    Daha şanlı dalgalan.
    Bugün büyük bayramım
    Bugün 23 Nisan.

    Bugün başta talihim
    Ve milletim uyandı
    Ankara’nın bağrında
    Bir sönmez ateş yandı.

    Aydınlattı yurdumu
    Dağıldı alev alev
    Bugün kalktı ayağa
    Uyuklayan koca dev.

    Bugün bana Ata’mdan
    En büyük bir armağan.
    Bugün büyük bayramım
    Bugün 23 Nisan...

    İ.Hakkı TALAS

     

     

    23 Nisan

     

    23 Nisan geldi,
    Dalgalansın bayraklar.
    Bayramı ağaç bildi,
    Kıpırdadı yapraklar.

    Hakkındır güzel çocuk,
    Oyna, sevin, hiç durma.
    Şenlensin dört bir bucak
    Çalınsın davul, zurna.

    Tutuşalım el ele,
    Bir yere toplanalım.
    Ata’mızı bak hele,
    Tekrar, tekrar analım.

    Kıymetini kim bilmez
    Eşsiz, güzel vatanın.
    Ruhuna leke gelmez,
    Bu toprakta yatanın.

    Okulumuz süslensin,
    Bayrağımız yükselsin.
    Kore’deki şehitler,
    Bugün bayrama gelsin.

    Bakma küçük çağına,
    Sen, kahraman bir ersin.
    Tanrı, Türk çocuğuna
    Çok bayramlar göstersin.

    İbrahim CESUR

     

     

    23 Nisan

     

    Egemenlik bizimdir,
    Düğün şenlik bizimdir,
    Bu esenlik bizimdir,
    Geldi 23 Nisan

    Coşalım, sevinelim,
    Süslenip giyinelim,
    Coşkuyla övünelim,
    Geldi 23 Nisan

    Bayrakları alalım,
    Alanlara dalalım,
    Hepimiz bir olalım,
    Geldi 23 Nisan.

    Hadi BESLEYİCİ

     

     

    23 Nisan

     

    23 Nisan...
    Yurdu koruyan,
    Yarını kuran,
    Sen ol çocuğum.

    Eskiyi unut,
    Yeni yolu tut,
    Türklüğe umut,
    Sen ol çocuğum.

    Bizi kurtaran,
    Öndere inan,
    Sözünü tutan,
    Sen ol çocuğum.

    Küçüksün bugün,
    Yarın büyürsün
    Her işte üstün
    Sen ol çocuğum.

    Çalışıp öğren,
    Her şeyi bilen
    Yurduna güven
    Sen ol çocuğum.

    Hasan Ali YÜCEL

     

     

    23 Nisan

     

    Vatan tehlikedeydi; Atatürk karar verdi:
    «Vatan kurtaracak yine millettir» dedi.
    Ankara'da bir Meclis toplayıp kurmak için,
    Günlerce, haftalarca, çalıştı, için için.
    İşte bugün kuruldu Büyük Millet Meclisi,
    Ankara'dan yükseldi Türk'ün gürleyen sesi.
    Çocuklar! bayram yapın, sevinin ve haykırın,
    Engel denen her şeyi gücünüzle siz kırın!
    Çocuklar bilin ki siz koca bir cihansınız.
    Vatanın her yerinden fışkıran volkansınız.
    Doğan güneş sizindir yıldızla ay sizindir,
    Artık vatan sizindir, artık saray sizindir.
    Ey gül yüzlü çocuklar, gülün, koşun, ileri,
    Hayatta durak yoktur; ya ileri ya geri.
    Coşkun bir rüzgar gibi ufukları aşınız!
    Göğsünüz kanasa da akmasın göz yaşınız!
    Temiz olsun kalbiniz, çelik olsun kolunuz!...
    Şen olsun bayramınız, aydın olsun yolunuz!...
    Neşenizle bu yurdu aydınlatın her zaman,
    Sizindir bu ünlü gün, ünlü 23 Nisan.

     

     

    23 Nisan

     

    Biz dünyaya gelmeden
    Her yeri düşman almış.
    Atatürk düşmanları,
    Yurdumuzdan çıkarmış

    23 Nisan günü
    Meclis kuruldu diye,
    Büyük bayram verilmiş
    Çocuklara hediye.

    Gülelim eğlenelim
    Kutlayalım bayramı
    Verelim hep el ele
    Yükseltelim vatanı.

    Melahat UĞURKAN

     

     

    23 Nisan

     

    23 Nisan’ı biz,
    Sevinçle bekleriz.
    Bayrak, zincir, fenerle,
    Sınıfları süsleriz.

    Okullar tabur tabur,
    Törenlere giderler.
    Trampetler çalarak,
    Yavrukurtlar geçerler.

    Müsamere, oyunlar,
    Şenletir bu haftayı.
    Unutmayız hiçbir gün,
    Şanlı büyük Ata’yı

    Melahat UĞURKAN

     

     

    23 Nisan Söyledi

     

    Bu yurdun, bu devletin,
    Yüce Cumhuriyetin
    Sahibiyiz çocuklar!

    Bunları koruyacak
    Bu ülkeye uyacak,
    Yine biziz çocuklar!

    Yirmi Üç Nisanların
    Zevki çok, fakat yarın
    Güç işimiz çocuklar!

    Bu göklerin, bu yerin,
    Kutlu emanetlerin,
    Bekçisiyiz çocuklar!

    Atalardan şan alan,
    Böyle temiz kan alan,
    Yalnız biziz çocuklar!

    Türk’üz, ne mutlu bize!
    Bu bayram kutlu bize!
    Eğleniniz çocuklar!

    Rakım ÇALAPALA

     

     

    ATATÜRK'TEN HEDİYE

     

    Çocuk bayramı bize,
    Atatürk’ten hediye.
    Şenolsun hepimize,
    Meclis açıldı diye.

    Haydi, koşun çocuklar,
    Bayrakları asmaya.
    Birazdan çıkacaklar,
    Al bayraklar semaya.

    Unutmadık biz dünü,
    Yarınlar umut dolu.
    Atam seçti bu günü,
    Herkese olsun kutlu.

    Bizlere iyi bakın,
    Atatürk’ün gözüyle.
    Birer meşale yakın,
    Buluşturun iziyle.

    Kasım KAPLAN

     

     

    BANA ONU ANLATIN

     

    Yirmi üç nisan bugün,
    Atatürk’ü anlatın.
    Neler olmuştu o gün,
    Bana onu anlatın.

    Masmavi gözlerini,
    Muhteşem sözlerini,
    Gösterin izlerini,
    Bana onu anlatın.

    Gecesi, gündüzünü,
    Gülümseyen yüzünü,
    Onun cevher özünü,
    Bana onu anlatın.

    Başlattığı ilkleri,
    Kovduğu ülkeleri,
    Koyduğu ilkeleri,
    Bana onu anlatın.

    Düşüncesi, fikriyle,
    Ölümsüz eseriyle,
    Dünya'ya tesiriyle,
    Bana onu anlatın.

    Kasım KAPLAN

     

     

    Benim Bayramım

     

    İşte benim bayramım,
    Sevinçten uçuyorum.
    Sabah erkenden kalkıp
    Okula koşuyorum.

    Bak elimde bayrağım
    Alana yürüyorum.
    Sevinçten uçacağım.
    Kendimi kutluyorum.

    Sevinçten uçacağım,
    Boşlukta duruyorum.
    Hep onu anacağım,
    Atama yürüyorum.

    Hakkı ÇEBİ

     

     

    Bizim Bayramımız

     

    Bu gelen bizim bayram,
    Yükseldi bak ünümüz.
    Yirmi Üç Nisan bizim
    En şerefli günümüz!

    Al bayrağı açalım,
    Gel, gidelim törene.
    Bin teşekkür, bizlere
    Bugünleri verene.

    Bizim için harcanan
    Boşa gitmez bu emek.
    Çünkü her Türk çocuğu
    Yirmi Üç Nisan demek.

    İ.Hakkı TALAS

     

     

    BUGÜN BİZİM GÜNÜMÜZ

     

    Bugün bizim günümüz,
    Gülelim eğlenelim.
    Nasıl bitti dünümüz,
    Birazda düşünelim.

    Kurtulmuştu ülkemiz,
    Şehir şehir sırayla.
    O Kutsal Meclisimiz,
    Açılmıştı duayla.

    Bu günde duyulmuştu,
    Özgürlüğün gür sesi.
    Bugünde açılmıştı,
    Büyük Millet Meclisi.

    Çocuklara Atamız,
    Çokça kıymet verince…
    İzinden ayrılmayız,
    Bizlerde büyüyünce.

    Bu çocuk bayramımız,
    Kutlu olsun her Türk’e.
    Bu güzel vatanımız,
    Minnettar Atatürk’e

    Kasım KAPLAN

     

     

    ÇOCUĞUM HİÇ SORDUN MU?

     

    Bu yirmi üç nisanda.
    Neler oldu cihanda.
    Ne değişti bir anda,
    Çocuğum hiç sordun mu?
    Oturup okudun mu?

    Neden bayramdır bugün,
    Nasıl kayboldu hüzün,
    Neler olmuştu ki dün,
    Kimselere sordun mu?
    Oturup okudun mu?

    Kimlerle savaşıldı,
    Zorluk nasıl aşıldı,
    Meclis nasıl açıldı,
    Bilenlere sordun mu?
    Oturup okudun mu?

    Neden mutlu bugün Türk,
    Kimselere sordun mu?
    Neler yaptı Atatürk,
    Oturup okudun mu?

    Kasım KAPLAN

     

     

    Çocuk

     

    Annesi gül koklasa,ağzı gül kokan çocuk;
    Ağaç içinde ağaç geliştiren tomurcuk...

    Çocukta,uçurtmayla göğe çıkmaya gayret;
    Karıncaya göz atsa 'niçin,nasıl?' ve hayret...

    Fatihlik nimetinden yüzü bir nurlu mühür;
    Biz akıl tutsağıyız,çocuktur ki asıl hür.

    Allah diyor ki:'Geçti gazabımı rahmetim!'
    Bir merhamet heykeli mahzun bakışlı yetim...

    Bugün ağla çocuğum,yarın ağlayamazsın!
    Şimdi anladığını,sonra anlayamazsın!

    İnsanlık zincirinin ebediyet halkası;
    Çocukların kalbinde işler zaman rakkası...

    Necip Fazıl Kısakurek

     

     

    Çocuk Bayramı

     

    Yirmi Üç Nisan bugün,
    Çocuklara mutlu gün,
    Sevinin, koşun, gülün,
    Yirmi Üç Nisan bugün...

    Tanrı seni korusun,
    Yiğit Türk çocuğusun,
    Ne hakan var, ne sultan,
    Egemenlik ulusun...

    Cana taze can katan,
    Şirin yurdun hür vatan,
    Dünya durdukça koru,
    Damarında soylu kan...

    Yurt çalışmak bekliyor,
    Bilgi, âhlak bekliyor,
    Şeref burcunda bizi,
    Şanlı bayrak bekliyor...

    Rifat GÖKÇEN

     

     

    Çocuk Bayramı

     

    Gelin çocuklar gelin!
    Bayramımız var bugün.
    23 Nisan için,
    Kuralım şenlik, düğün...

    El ele tutuşarak,
    Şarkılar söyleyelim,
    Ellerimizde bayrak,
    Sokak sokak gezelim.

    Bugün çocuk bayramı
    Bizlere değer veren.
    Kurulacak yarını
    Bugündür müjdeleyen.

    Çocuklarıyız, yarının
    Büyük insanlarıyız,
    Üstünde bu vatanın
    Hür, mesut ve kaygısız
    Daima yaşayacağız.

    Ali PÜSKÜLLÜOĞLU

     

     

    Çocuk nazlı bir çiçek

     

    Kızınca üzülecek,
    Kırılıp incinecek,
    Sevilince gülecek,
    Çocuk nazlı bir çiçek...

    Çocuklar ilgi ister,
    Dosdoğru bilgi ister,
    Çoçuğu sevgi besler,
    Çocuk nazlı bir çiçek...

    Onlarındır bal-petek,
    Onlarındır gelecek,
    Zamanla büyüyecek,
    Çocuk nazlı bir çiçek...

     

     

    Çocuk Resimleri

     

    Güneşi çocuklardan öğrenin
    Ağzı, burnu, kaşı, gözü
    Güler hep dağ doruklarında
    Kuşları çocuklardan sorun
    Her biri güneşten daha kocaman

    Yerle gök yer değiştirir bazen
    Tüm yapraklar gül pembesi boyanır
    Yeşil atlar koşar güneşe doğru
    Sevinçler hep portakal rengidir

    Birden bir çocuk resmiyle kanatır yüreğimi
    Kuşlar uçmayı bilmez güneş kör olmuş
    Yağmur tedirginliği bütün renklerde
    Anlarım bu çocuğun eline
    Hiç portakal verilmemiş

     

     

    Çocuklar Ağlamasın

     

    Çocuklar Ağlamasın
    Hiç ağlamasın
    Güneşte yunmuş bir damla su.
    Ama siz ağlayın payınıza düşeni
    Bilerek, ederek
    Ve de hiç hak geçirmeden
    Şu perişan rahatlığınıza
    Ne hale getirdiğiniz bu dünyaya
    Namusluca, utanarak ağlayın
    Ama çocuklar ağlamasın
    Hiç ağlamasın

     

     

    Çocuklar Kardeş Oldu mu...

     

    Daha bir ballanır uyku
    Çocuklar kardeş oldu mu.
    Barışır artık kurt, kuzu
    Çocuklar kardeş oldu mu.

    Düşler denizine doğru
    Mutluluk, bir yelken açar.
    Her yürek bir altın pınar,
    Çocuklar kardeş oldu mu.

    Dah bir ışıldar akarsu
    Çocuklar kardeş oldu mu.
    Kucaklaşır batıyla doğu,
    Çocuklar kardeş oldu mu.

    Ne açlık kalır, ne korku,
    Korudaki fidanlar gibi,
    Sevip sevip birbirini
    Çocuklar kardeş oldu mu.

    Tahsin SARAÇ

     

     

    Dünya Çocuk Bayramı

     

    Kiminin saçı siyah,
    Kiminin saçı sarı...
    Ankara’da buluştu,
    Dünyanın çocukları.

    Her Yirmi Üç Nisan’da
    Tekrarlanır bu olay.
    Buluşma nedenini,
    Açıklamak çok kolay.

    Bu kocaman dünyada
    Ülke sayısı çoktur.
    Oysa ki hiç birinin
    Çocuk Bayramı yoktur.

    Dünyanın çocukları
    Yurdumuza koşuyor,
    Her Yirmi Üç Nisan’da
    Cıvıldaşıp coşuyor.

    Türkiye konuklarla,
    Kalpler sevgiyle dolsun.
    Dünya Çocuk Bayramı
    Herkese mutlu olsun!

    Altan ÖZYÜREK

     

     

    Egemenliğin Tadı

     

    Bundan yıllar önce,
    Talihimiz ters dönünce;
    Soldurdular yurdumuzda
    Açan bütün çiçekleri;
    Önümüzde, ardımızda,
    Uçan ölüm böcekleri.

    Kan rengindeydi ilkbahar,
    Bal yapamadı arılar.
    Kuş seslerinin yerine
    Top sesiyle yankılandı
    Yaslı bağlar, sisli dağlar.

    İşte böyle bir sırada,
    Atatürk’üm Ankara’da
    Kurdu yeni bir hükümet.
    Egemenliğin tadını,
    Tattı o günden bu yana,
    Tarihlerin ay yıldızı.

    Al bayrağında parlayan
    Düşmanın bile övdüğü,
    Türk adlı büyük millet.

    M.Necati ÖNGAY

     

     

    Egemenlik Bayramı

     

    Egemen bir milletin,
    Coştuğu bir gündür bu.
    Yurduma hürriyetin,
    Koştuğu bir gündür bu...

    Başımızda Atatürk,
    Ülkümüz yüce Türklük,
    Milletimin en büyük,
    Sevdiği bir gündür bu...

    Bugünleri gösteren,
    23 Nisan'ı veren,
    Büyük Atam diyor ki:
    "Türk, çalış öğün, güven..."

    Ali PÜSKÜLLÜOĞLU

     

     

    Hoşgeldin 23 Nisan

     

    Günlerdir yolunu bekledik durduk.
    Sen geleceksin diye çiçek açtı,
    Bahçelerdeki bütün ağaçlar.

    Leylekler yuvalarına döndü
    Toprak ısındı, uyandı karıncalar.
    Çoluk çocuk yollara döküldü.

    Bugün sevinç içindeyiz hepimiz,
    Bayraklarla süsleniyor balkonlar.
    Caddelere taklar kuruluyor,
    Bizim marşı çalıyor bandolar.
    Nasıl sevinmeyelim geldiğine?
    Okulda bayram, evde bayram,
    Sokakta bayram...

    Hoş geldin, 23 Nisan!
    Sana gözlerimizden sevinç,
    Bahçelerimizden bahar getirdik
    Bari hemen bitivermese bu yolculuk.
    Seni kucaklamaya geliyor bugün,
    Köyler, şehirler dolusu çocuk.

    Ş. Enis REGÜ

     

     

    Türk Çocuğu Diyor ki

     

    Seneler kutlu bana,
    Aylar umutlu bana.
    Her an haykırıyorum :
    Türk'üm ne mutlu bana.

    Cesaretim candadır.
    Şöhretim dört yandadır,
    Benim bütün cevherim,
    Nabzımdaki kandadır.

    Tarihten eski yaşım,
    Harpte eğilmez başım,
    Toplar can yoldaşımdır,
    Silahlar arkadaşım.

    İzmir benim, Van benim
    Şeref benim, şan benim,
    Kars, Erzurum, Erzincan,
    Konya Ardahan benim.

    Yurda nasıl doyarım?
    Uğruna can koyarım,
    Ona, bir yan bakanın,
    Gözlerini oyarım.

    Türk, dünyada bir tektir,
    Milletlere örnektir,
    Türklüğün meşalesi
    Asla sönmeyecektir.

    Halil SOYUER


    Saat ve Tarih: 12:15 , 19/4/2006 Bulundugu yer: Siir
    Yorumlar (0) | Baglantı

    Şiirler/ Ali KÜÇÜK

    ali.fotojpg.jpgÇOCUKÇA

     

    Küçücük yüreklerimizde

    On yüz insan

    Bin yüz insan

    Çok çok yüz insan

    Sevgisi taşırız

    Çomaktan atlara bineriz

    Evler-kaleler yaparız çamurdan-kumdan

    Kelebekleri kovalarız

    Okşamaya çalışırız kedi yavrusunu

    Yemek dökeriz üstümüze

    Ellerimiz kirlenir

    Dondurma yapışır dudaklarımıza

    Sek sek

    Hop hop

    Top top derken

    Çocuğuz ya

    Silahta verirler elimize

    Oyuncaktır diye

    Kimimiz doğarken

    Kimimiz yaşarken ölür...

     

    Kuzu otlatırız otlaklarda

    Ayakkabı boyar

    Bicon sıkarız arabalarda

    Emeğimizi - tere

    Sevgimizi  zamana katar

    Okulda

    öğretmenimizle harmanlarız

    Yurtta barış

    Dünyada  barıştır  şarkımız !

     

    Sevgimizin binde biri

    sığabilse yüreklerinize

    barışı kucaklarız...

     

                 Ali KÜÇÜK

     

    ÜZGÜNÜM ÇOCUKLAR

                  ÖĞRETMEN OLAMADIMali_kucuk.jpg

     

    Bir zamandı

    Dün gibi inanın

    Bin dokuz yüz altmışlar işte.

    Tek öğretmen, yüzün üstünde öğrenci

    Bezden dikili çanta elimde, koltuğumda odun...

    Babamın, sözü varmış babasına

    Öğretmen yapacakmış beni.

    Sözü, sözümdür dedim babamın,

    Öğretmen olacağım!

    Yüklendim yarınları, çıktım yola

    Dokunmadan radyoya,

    Üflemeden mikrofona,

    Hiç binmeden bisiklete,

    Topa vurmadan ayağımı,

    Üç kap yemek görmeden sofrada,

    Ağzıma sürmeden baklavayı,

    Soğan-ekmekle

    Sevdalandım ,Türkiye’me-insanıma-Atatürk’e...

    Adımlar yetmiyordu çocuklar

    Maratonları kazanmalıydık!

    Bizimle koşacaktı ülke,

    Ve koşuyorduk çocuklar...

    Kurtuluş savaşının bağımsızlık ateşi

    Daha iyiye, daha iyiye diyordu.

    Yetmiş-seksen-doksan

    Yeni çağlar aşıyorduk ardarda.

    Çanakkale Türküsü’nün oturmuşluğu  yüreğimizde,

    Onuncu Yıl Marşı’nın kanatlarıyla dilimizde!

    Mum ışığından, galaksilere...

    Babama verdiğim söz

    Zonkluyor şakaklarımda,

    Öğretmen olacağım!

    Öğretmenlerim var, Mühendislerim, boşta gezenim, serserilerim

    İşte, meydanda ürünlerim...

    Anamı, hala alamadım omuzlarıma,

    Kızlarımız, kamyon kamyon ırgat yollarında.

    Güneşin altında bile eşiyle yanyana olamıyor kadınlarımız!

    Yine öküze destek, yine eksik etek...

    Bilgi-üretim çağındayken ikibinlerde,

    Umutlarım kırık, korkularım uyanıyor...

    Hani yoktu çalmak, hak etmediğin lokmayı yutmak,

    Kırmıştık silahları, ölümü öldürmüş-yaşamı seçmiştik,

    Ölü beyinlerden bile atmıştık cehaleti,

    Tam sevgilerimizle büyütürken sizleri!

    Tutacakken gün ışığında yıldızları...

    İnanın, Kocatepe’ye bakamıyorum!

    Dağ başını duman alır mı bilmem,

    Yemen Türküsü’nden

    İzmir Marşı’na karışıyorum...

    Ancak,  Babam  çok mutlu inanın,

    Oğlum, öğretmen diyor...

    Oysa;ben sözümü tutamadım

    Üzgünüm, üzgünüm çocuklar.

    Öğretmen OLAMADIM...

     

                                Ali KÜÇÜK

     

    ali_kucuk.jpgÇOCUĞUM

     

    Yalanı ez çocuğum,

    Doğru insan ol.

    Kötülük, kötünün işidir

    İyi insan ol.

     

    Ektiğini biçersin,

    Unutma bunu sakın,

    Işık olacaksan çocuğum

    Önünde olmalısın çağın.

     

    Bilimle kur özgürlüğü,

    Kurtarmaya çalışma günü.

    Söyleme emi çocuğum

    Geri alacağın sözü.

     

    Çıkarını değil çocuğum,

    İnsanlığı düşün önce.

    Dünya daha güzelleşecek

    Sevgiler yeşerince…

     

                       Ali KÜÇÜK

     

    dsc00466.jpg

     

    DÜNYA  ÇOCUKLARINA ÇAĞRI

     

    Bizler

    Ezildik, horlandık.

    Savaştık, ağladık.

    Kin doldu yüreğimiz

    Sevgi koyamadık.

    N’olur sizler

    Sizler açın yüreğinizi

    Sevgiye, barışa,

    Kardeşliğe!

    Öyle geniş olsun ki çocuklarım;

    Bizleri de alarak,

    Kinlerimiz le boğsun içinde.

    Yok edin silahları,

    Son bulsun savaşlar.

    Her yan açlık, ölüm dolu.

    Bizler bozamadık,

    Sizler bozun bu oyunu.

    Yoksa

    Gelmez savaşların sonu.

    Siyah, Beyaz, Sarı,

    Nasıl olursa olsun rengi,

    Sevin birbirinizi

    Anlamasanız da dillerinizi.

    Bügünkü size bağlı,

    Yarınki yarınlar…

    Kurtarın dünyayı çocuklarım

    Güzelliğiniz,

    Sevginiz, bilginizle…

    Akıl işi mi savaşmak,

    Ağlamak, yok olmak…

    Bu kadar güzelken yaşamak!

     

                              Ali KÜÇÜK

     

    dsc_1480.jpgYAŞAMADIĞIM ÇOCUKLUĞUM

     

    Öyle büzüştürme gözlerini çocuk,

    elimdeki oyuncaklar benim işte.

    Bilyelerimiz

    gözlerine benzerdi mavi mavi.

    topacı bilir misin sen?

    sopanın ucundaki iple çevirdiğimiz

    sineklerin kanatlarını yalardı dönerken...

    Işıklı botlarımız yoktu,

    lastik çizmelerle bölerdik çamurları.

    robot, atari bilmezdik,

    üç taş, dokuz taş, seksek, çelik çomak,

    satrancı öğrettiler de oynamadık mı?

    Boyalı kalemler, boy boy defter,

    dergi kitap neredeee,

    üçüncü el kitabı bulduk mu

    kaçar mıydı bilgiler

    yutardık be yutardık.

    Bakma öyle

    bakma öyle yumuşuk yumuşuk,

    biliyorum taktın elimdeki sindi bebeğe

    darbukalı maymunu da alacağım,

    pilli treni de oynayacağım işte.

    Haydi gel yanıma

    bak çikolata sürülmüş yanaklarına

    çok yeme dişlerin çürür sonra

    öbür çikolatayı ver deve yapayım sana...

    Olmadı

    anlamıştı çocuk, çocuklaştığımı.

    arkasına sakladı elini

    biraz daha sokuldu annesine...

    Denizin meltemi getirdiği akşamdı,

    çocuk;

    eli annesinde,

    yüreği gözlerimde uzaklaştı...

    Ne zaman oyuncak ve çocuk görsem,

    durur izlerim.

    Tozlu köy yollarında,

    yaşamadığım çocukluğuma dönerim.

     

    Ali KÜÇÜK

     

    KİŞİ

     

    Sevgisi kadar mutlu

     Bilgisi kadar kararlı

      Ürettiği kadar onurlu

       Paylaştığı kadar büyük

          Merhameti kadar saygın

          Dürüstlüğü kadar

                        İNSANDIR

     

                                     Ali KÜÇÜK

     

    ŞAİRLE İLGİLİ LİNKLERİMİZ:
    ================

    KASTAMONU NET (BLOGCU)

    YAZIHAMİT KÖYÜ SİTESİ

    YENİDEN DERGİ (TURKLOG)


    Saat ve Tarih: 12:05 , 15/3/2006 Bulundugu yer: Siir
    Yorumlar (3) | Baglantı

    BİR "ÇOCUK EDEBİYATI" SİTESİ

    ÇOCUK EDEBİYATI

     

    2-14 yaş çocuklarının hayali duygu ve düşüncelerine yönelik sözlü ve yazılı tüm eserleri içine alır.

    Okul öncesi dönem çocuk edebiyatının genel hedefleri

    1. Çocukların ruhsal ihtiyaçlarını karşılamak, boşanma, güven, sevgi, sevilme, sevme, öğrenme, bir gruba ait olma, oyun, değişiklik ve estetiklik gibi ruhsal ihtiyaçlar

    2. Çocukların değişik yaşlarda ilgi duydukları konuları göz önüne almak

    3. Çocukların alıcı ve ifade edici dil gelişimlerine katkıda bulunmak

    4. Çocuğun algı gelişimini desteklemek (görsel,işitsel ,dokunsal algı )

    5. Sosyal ve duygusal gelişimlerini desteklemek

    6. Çocuğun zihinsel gelişimini katkıda bulunurken kavram gelişimini desteklemek

    7. Çocuğa ilk kitap sevgisini aşılamak

    8. Çocuğa ilk edebi ve estetik değerleri vermek

    9. Çocukların gelişmekte olan iç ve dış dünyalarına katkıda bulunmak

    10. Çocukları yaşam gerçeklerine hazırlamak

    11. Çocukların yaratıcı güçlerini ,harekete geçirmek

    12. Dinleme yeteneğini geliştirmek

    13. Eleştiri yeteneğini geliştirmek

    14. Kitabın eğlence ve bilgi kaynağı olduğunu öğretebilmek

    15. İyi çocuk kitabı kavramını verilen uygun örneklerle kazandırmak

    16. Çocuk kitaplarının türlerini tanıtmak

    17. Çocuklara uygun fiziksel özelliklerde kitaplar sunmak

    18. Hikaye ve masalları, kitap,renkli resimler,kukla, gölge oyunu, pandomim, çubuk figürler sembolleri gibi yöntemlerle anlatabilmek

    19. Çocuklara uygulanan eğitim programlarını destekleyici özelliklere sahip kitaplar verebilmek

    Çocuk edebiyatının çocuğa kazandırdıkları :

    1. Basit eğlence için,

    2. Mevcut durumlardan kaçmak için,

    3. Hayal gücünü harekete geçirmek için,

    4. Kendilerini anlamalarını sağlamak için,

    5. Diğerlerini anlamalarını sağlamak için,

    6. Dilinin doğasını anlamalarını sağlamak için,

    - Dil gelişimini 2’ye ayırıyoruz. Alıcı ve ifade edici dil gelişimi .Çocuğun alıcı ve ifade edici dil gelişimi desteklenir,kelime haznesi zenginleşir.-

    7. Diğer zamanları ve yerleri öğrenmek,

    8. Bilgiyi araştırmak için,

     

    Çocuk edebiyatı hakkındaki yanlış düşünceler:

    1. Çocukluk döneminin insan yaşamında kısa bir yer tuttuğu bu nedenle de çocukluk tecrübelerinin önemsiz olduğu düşünülmüştür. Oysa bugün çeşitli etki ve biçimlendirmelere en yatkın olan bu devrenin kısalığından ötürü kötü eserlerle kaydedilmemesi gereken bir dönem olduğu bilinmektedir.

    2. Bazı yetişkinler çocuk kitabını yetişkinlere hitap eden temanın basit biçimde ele alınmış baskısı olması gerektiğine inanırlar. Bu görüş çocuğu kendine özgü dünyası olan bir varlıktan çok minik bir yetişkin olarak kabul eder.

    3. Çocuk edebiyatının yetişkin edebiyatından farklı olduğu düşünülmektedir. Onlara göre kitabın edebi yanından çok ahlaki ve eğitici yönü önemlidir. Halbuki çocuk edebiyatı diğer edebiyat türlerinden ayrılamaz . Aynı değer yargılarından geçer. İyi bir çocuk kitabının sadece eğitici ve ahlaki değerler vermesi yeterli değildir. Edebi temelleri oluşturması da beklenir.

    Demek ki iyi bir çocuk kitabı çocuğun ilgi ve ruhsal ihtiyaçlarını karşılayan fakat her şeyden önce çocuğun zevkle okuduğu eserdir.

    1932 yılında Paul Hazard iyi bir çocuk kitabının nasıl olacağı hakkında bazı prensipler ileri sürmüştür.

    1. İyi bir eser sanatını ruhuna sadık kalmalı bilgileri doğru vermeli ,sade olmalıdır. Çocuklarda hayat boyu sürecek okuma arzusu uyandırmalıdır.

    2. İyi bir kitabın çocukların seveceği biçimde resimleri bulunmalı, resimler çocuklara huzur ve mutluluk vermelidir.

    3. İyi eserler çocuklara aşırı duyarlı değil ,hassas ve uyanık yapmalıdır. İyi eserler çocuklara doğada ve insanlarda var olan hiçbir şeyi küçümsememeyi öğretir.

    4. İyi eserler oyununun yüksek değerine saygı gösteren eserlerdir. Bilgi veren kitaplar örtbas edilmeye çalışılmış ,gramer ya da fen kitapları olmamalıdır. Tersine bu bilgileri açıkça çocuğun ruhuna akıtacak , ileride gelişecek tohumu ekecek eserler olmalıdır.

    5. İyi eserler gerçek ahlak kurallarını taşırlar. Fedakarlık, sadakat dolu bir sevginin sonunda ödülünü aldığı kıskançlık, çekememezlik ve aç gözlülüğün ne kadar çirkin ve değersiz olduğunu gösterirler.

    Çocuk edebiyatında çeşitlilik:

    1. Tür bakımından

    2. Biçim bakımından

    3. Konu bakımından

    4. Okuyucu bakımından

    Tür bakımından;

    a)masallar
    b)biyografiler
    c)müracaat eserleri
    d)şiirler ve fen kitapları
    e)roman ve hikayeler
    f)tiyatro eserleri
    g)çizgi romanlar
    h)resimli kitaplar

    Biçim bakımından; Her kitabın kendine özgü bir biçimi vardır. Her kitap türünün özelliğine, okuyucunun düzeyine göre farklılık gösterebilir. Kitaplardaki biçim yönünden farklılıklar boy ,şekil ve resimlendirme özellikleridir. Kitaplar dikdörtgen, küçük ,kare,minyatür,iki kucak boyunda olurlar. Resimleri renkli veya siyah beyazdır. Bazıları fotoğraflıdır.

    Konu bakımından: Çocuğun doğumundan ölümüne kadar her türlü konuyu kapsıyor. Sevgi,ölüm,doğum , fedakarlık gibi.

    Hatice Topaç

    ÇOCUK EDEBİYATININ TARİHÇESİ

     

    Dünyada Çocuk Edebiyatının Tarihçesi:

     

    Batı dünyasında çocuk edebiyatı ninniler ve büyükler tarafından anlatılan masallarla başlar. Eski zamanlarda hiç kitap yoktu. Kabilelerdeki hikaye anlatıcıları kültürün, adetlerin, değerlerin ve tarihin birer koruyucusuydular. Hikaye anlatma asırlar boyunca bir nesilden diğerine bir toplumun geleneklerini ve inanışlarını aktarmanın temel yöntemi olmuştur. O devirlerde anlatılan hikayeler aslında büyükler içindi. Ama çocuklar da bunları dinleyip kendilerine uygun olanları benimserlerdi.

    Daha sonraları halk ozanları bu hikayeleri derleyip, toplumdan topluma taşıdılar. Balat yani şarkıyla hikaye anlatma, destan, epik gibi halk masalı türleri de böyle oluşmuştur. 15. yüzyılda İngiliz matbacı Caxton ilk defa büyükler için küçük cep masalları basmıştır. Heyecan ve macera içeren bu kitapları İngiliz toplumunun halk tabakası okumaktaydı. Üst kesim ise Horn Book adı verilen ve boynuzdan yapılmış koruyucuların içine yerleştirilmiş bakır levhalardan oluşan kitapları okuyorlardı.

    18. yüzyıla gelinceye kadar İngiltere'de aşırı dinci bir akım olan Quakerizm vardı. Bu akım çocukların son derece sıkı bir disiplinle yetişmesini savunuyordu. Çocuklar için hazırlanmış kitaplar daha çok İncil'den kaynaklanan kitaplardı ve hikayelerin sonu hep ölümle bitiyordu. Bu çocuk kitapları karamsarlık ve dindarlık aşılıyordu.

    Bu sıralarda Fransa'da Charles Pearault 14. Lui döneminde çocuk kitaplarının babası olarak anılmaktaydı. Halk ağzında dolaşan masalları toplayıp, kısaltarak çocuklar için 1697 yılında basmıştır. Bunların içinde "Kül Kedisi", "Parmak Çocuk", "Mavi Sakal", "Kırmızı Başlıklı Kız", "Çizmeli Kedi", Uyuyan Güzel" gibi eserler vardır. Böylece ilk kez Fransız çocukların kendilerine ait kitapları olmuştur.

    Bu kitaplar önce İngiltere'de sonra da Almanya'da basıldılar. İngiltere'de bunları John Newberry İngilizce'ye çevirip , 1727 yılında "Tales of Matter Goose" adı altında yayınladı. Gerek İngiltere'de gerekse Fransa'da çocuklar için yazılan kitaplar bu dönemden sonra artış gösterdi.

    Daha sonra kitaplar bildiğimiz gibi basılmaya ve ciltlenmeye başlamıştır. Çocuklar Daniel Defoe'nun Robinson Crusoe'su ve Jonathan Swift"in Gulliver'in Gezileri gibi yetişkin kitaplarını benimsemişlerdir. 1744 yılına kadar John Newbery"nin "A little Pretty Pocket book" isimli kitabı yayınlandı (Küçük Şirin Cep Kitabı). 18. yüzyılın ikinci yarısında Sarah Trimer ve diğer yazarlar başlamış olan bu öğretici, eğitici geleneği sürdürdüler.

    Çocuk kitapları sözel geleneklerden beslenen ve derlenerek bir araya getirilen hikayelerdir. Ayrıca Joseph Jacobs tarafından kayda geçirilerek korunan İngiliz masallarının yanısıra Grimm Kardeşler tarafından derlenmiş olan Alman hikayeleri de mevcuttur. 19. yüzyılda İngiliz Edward Lear tekerleme türü şiirlerden oluşan "Book of Non Sense" isimli bir kitap yazdı. Çocuk edebiyatına neşe ve yaşama sevinci getiren bu kitap çok tutulmuştur.

    Çocuk kitaplarındaki gelişme 19. yüzyıla kadar yavaş olmuştur. Bu dönemde düşünceleri yaygınlaşan J.J Rousseau'nun eğitim teorisi yanlış anlaşılmış ve pek çok didaktik içerikli eser ortaya çıkmıştır. 19 yüzyılda çocuk kitaplarının konuları genişletilmiştir. Loise May Alcott'un "Küçük Kadınlar"ı aile hikayelerini popüler hale getirmiştir. Robert Louisse Stevenson'un "Define Adası" da aynı etkiyi macera hikayeleri açısından yaratmıştır. 20 yüzyılın başlamasından hemen önceleri Anna Swell'in "Siyah İnci" gibi hayvan hikayeleri ve Lewis Carroll'un "Alice Harikalar Diyarında" gibi fantazileri o güne değin varolan kitap türlerini genişletmiştir.

    19. yüzyıl sonlarına doğru özellikle küçük çocuklar için yazılan dergiler ortaya çıkmaya başladı. Çocuklar için yazılanların öğretici olmak zorunda olmadığına inanan Mary Mapes Dadge "St Nicholas" isimli derginin editörlüğünü yapmıştır. 20. yüzyıl başlarında Lucy Sprague Mitchell'in "The Here and Now Story Book" isimli kitabı ile yetişkinler ilk defa çocukların küçük yetişkinler değil başka varlıklar olduğu fikriyle karşılaştılar. Bu dönemde çocuk edebiyatındaki çeşitlilik genişlemeye devam etmistir. Bu yüzyılın başlarında C.B Falls'un ABC isimli kitabının resimleri kaliteli ağaç oyma tekniğinin örneklerini içeriyordu ve yeni gelişen teknoloji olanaklar resimli kitaplara yönelişi kolaylaştırıyordu.

    Rudyard Kipling çocuklar için mizahın önemli olduğunu düşünüyordu. 1902'de yayınlanan "Just so Stories" adli kitabı bugün de popülerdir. Beatrice Potter aynı yıl "The Story of Petter Rabbit" isimli kitabıyla edebiyata hayvan öykülerini sokmuştur. O zamandan itibaren de hayvan hikayeleri çocuklarin en sevdigi tür olmuştur. Daha sonra dünyanın tüm ülkelerinde çocuk edebiyatı örnekleri her gün biraz daha gelişerek ve artarak yayınlanmaya başlamıştır.

    Hatice Topaç'tan Alıntılanmıştır.

     

    ÇOCUK EDEBİYATININ TARİHÇESİ

     

    Türkiye'de Çocuk Edebiyatının Tarihçesi

     

    Türkiye'de çocuk edebiyatının gelişimi, dünyadaki edebiyatın gelişimiyle yakından ilgilidir. Tanzimat dönemi Türk çocuk edebiyatının da başlangıcı sayılabilir (1839). Tanzimat'tan önce sözlü edebiyat türü hakimdi. Bunlardan masal, bilmece, tekerleme, atasözleri, Nasreddin Hoca fıkraları daha çok evlerde, Karagöz ve Meddah biçimleri de kamusal alanlarda çocukların eğitim ve eğlencesine sunulurdu.

    Tanzimat döneminde Kayserili Dr. Rüştü'nün 1859 yılında yazmış olduğu "Nuhbe-tül Etfal" isimli Arapça alfabe kitabının arkasında çocukları eğlendirmek amacıyla yazılmış olan çocuk hikayeleri, fabl çevirileri, kısa hayvan öyküleri vardı. 1869 yılında Mümeyyiz adlı derginin her sayısı ayrı renk kağıt üzerine basılmıştır. Bu dergide çocuklar için bilmeceler ve dizi romanlar mevcuttu.

    Ahmet Mithat'ın "Hace-i Evvel" ve "Kıssadan Hisse" isimli kitaplarını bazılari ilk çocuk kitapları sayarlar (1871). Bu kitaplar çocukları eğlendirmek amacıyla yazılmıştır. 1883'de Çaylak Tevfik Nasreddin Hoca fıkralarını toplamıştır. Ne var ki o dönemde yazılı çocuk edebiyatı olarak fazla bir şey yoktu. Sair Nebi'nin "Hayriyye" ve Sümbülzade Vehbi'nin "Lütfiyye" isimli eserleri tamamiyle didaktik biçimde ve şiir şeklindeydiler. Bu eserler büyüklere göre olduğu için çocuk edebiyatına girmemişlerdir.

    Türkiye'nin ilk çocuk kitapları Tanzimat dönemi yazarlarından Şinasi, Recaizade Ekrem ve Ahmet Mithat tarafından Fransızcadan çevrilen kısa şiirler ve hayvan hikayeleridir. Ziya Pasa J.J.Roussea'niu "Emile" isimli eserini çocuklar için tercüme etmiştir. Bu arada Recaizade Ekrem ve Muallim Naci sırasıyla "Tefekkür" ve "Ömer'in Çocukluğu" isimli özgün eserleri çocuklar için yayınlamışlardır. Yusuf Kamil Paşa Fenelon'dan yaptığı çevirileri "Tercüme-i Telemak" (1862) isimli eserinde yayınlarken, Vakanuvis Lütfü Daniel Defoe'nun "Robinson Crusoe" isimli eserini, Mahmut Nedim Jonathan Swift'in "Gulliver'in Gezileri" adlı kitapları ve Mehmet Emin de Jules Verne'in "Merkezi Arza Seyahat" ve "Balonda Beş Hafta Seyahat" adlı romanlarını çevirmiştir.

    Bütün bu yapıtlar 9 yaş ve üzeri çocuklar için yazılmıştır. Daha sonra pek çok yazar ve şair de çocuklar için kitap yazmaya başladılar. Bunlar arasında Ahmet Rasim, Ahmet Mithat, Ziya Gökalp, Ömer Seyfettin, Tevfik Fikret, Ali Ekrem Bolayır, İbrahim Alaattin Gövsa, Ali Ulvi Elöve ve Aka Gündüz sayılabilir. Cumhuriyetin ilanından sonra harf devrimi ile yeni bir dönem başlamış ve kitaplar yeni harfler ile tekrar basılmıştır. Çocuk kitaplarında önde gelen isimler Reşat Nuri Gültekin, Mahmut Yesari, Peyami Safa, Abdullah Ziya Kazanoğlu, Ragıp Çalapala, Kemalettin Tuğcu gibi yazarlardır.

    Tanzimattan 1940 yılına kadar çocuk kitapları sayısında fazla bir artış görülmez. Çocuk Esirgeme Kurumu 1943-46 yılları arasında çoğu çeviri olmak üzere yüzden fazla değişik kitap bastırtmıştır. 1952'den sonra yazılan eserlerde toplumsal içerikli hikaye ve romanların yer aldığı görülür. 1950 yılından itibaren bazı okul ve kütüphanelerde çocuk kitabı haftaları ve sergiler düzenlenmeye başlandı. Eflatun Cem Güney "Açıl Sofram Açıl" ve "Dede Korkut Masalları" ile çeşitli ödüller almıştır. 1964 yılında Vala Nurettin ve Nihal Karamanagralı'nın yazdığı "Korkusuz Murat" Doğan Kardeş Ödülü almıştır. Aynı dönemde Orhan Veli Kanık La Fontaine çevirileri ve Nasreddin hoca fıkralarını akıcı bir dille kaleme alır. Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın şiir kitabı "Çocuk ve Allah" "Açıl Sofram Açıl", "Balina ile Mandalina", "Okumayı Seven Ayı" ve "Yaramaz Sözcükler"i, Aziz Nesin'in "Şimdiki Çocuklar Harika", "Üç Karagöz Oyunu", "Pıtlatan Bal" adlı eserleri çocuklara hitap eden ve bu dönemde yazılmış eserlerdir. Cahit Uçuk "Kırmızı Mantarlar "(1943), "Üç Masal" (1944), "Türk Çocuğuna Masallar" (1946), "Ateş Gözlü Dev" (1946) ve "Kurnaz Tilki "(1946), adlı eserleri yazmış ve "Türk İkizleri "(1958) adlı eseri ile Hans Christian Andersen ödülü almıştır. Mümtaz Zeki Taşkın tiyatro eserlerinin yanısıra "Çocuklarımıza Resimli Şiirler" (1959), "Çitlenbik Kız" (1975) ve "Çocuklara Kahramanlık Hikayeleri" (1978) adlı eserleri yayınlanmıştır.

    1960 yılında TDK ve Kültür Bakanlığı çeşitli yarışmalar düzenledi. Rıfat Ilgaz "Hababam Sınıfı", "Küçük Çekmece Okyanusu" ve "Cankurtaran Yılmaz"ı yazmıştır. Mehmet Seyda roman ve hikaye türünde "Bir gün Büyüyeceksin", "Şeytan Çekiçleri", "Çikolata" ve "Düşleme Oyunu"nu yazmıştır.

    Yazarlarımız bu yıllarda çocuk kitapları alanına önem verip, öykü, roman, şiir yazmaya başlamışlarsa da pek azı başarılı olmuştur. 1966'dan başlayarak çocuk kitaplarında gelişme görülür. Talip Apaydın "Toprağa Basınca", "Dağdaki Kaynak", "Elif Kızın Elleri", Gülten Dayıoğlu "Fadiş", "Dört Kardeştiler", "Suna'nın Serçeleri" ve "Yurdumu Özledim"i yazmıştır. 1970'lerden sonra çocuk edebiyatı hareketlenmiş ve çeviriler artmıştır.

    1966-67 yıllarında "Ayşegül ve Ayşecik" dizisi Türkiye'ye gelene kadar resimli kitap hiç yoktu. Sadece Amerikan Board Neşriyat Dairesi (Red House) 1961 yayınları ile bu türde eserler veriyordu. İçerik açısından başarılı olanlar fiziksel ve resimleme yönünden başarılı olamıyorlardı. Bu tercümelerin çoğu toplumumuza uymuyordu. Can Göknil'in "Kirpi Masalı" ilk resimli çocuk kitabımızdır.

    Hatice Topaç'tan Alıntılanmıştır.

    JEAN DE LA FONTAINE

     

    La Fontaine, tam adıyla Jean De La Fontaine, 1621 ile 1695 yılları arasında yaşamış bir Fransız yazarıdır. Masalları dilden dile dolaşan bu ünlü yazar, uzun yıllar ormanlık bir bölgede yaşamış. La Fontaine'nin masallarında anlattığı hayvanlar onun için çok önemli olsa gerek... Masallarına konu olan hayvanlar, konuşuyorlar. Bu tür, hayvanların ağzından anlatılan masallara FABL adı verilir. Olaylar şiirsel bir dille anlatılır. Çok etkileyicidirler, öyle ki, sadece çocuklar değil büyükler de severek dinler bu masalları...
    Kurnaz tilkiler, kibirli arslanlar, çalışkan karıncılar ve bir dolu sevimli hayvancık La Fontaine'in masallarından bize seslenirler. Onların öykülerinden her zana kendimize uygun dersler çıkarabiliriz. En güzeli de bunu yaparken çok eğleniyor olmak...

    Aşağıda, La Fontain'in masallrından seçmeler var. Eğer hala okumadıysanız, bulduklarınızı hemen okumanızı öneririz. :))

    1. Ağustosböceği ile Karınca
    2. Karga ile Tilki
    3. Kurt ile Kuzu
    4. Tavşanla Kaplumbağa
    5. Kurt ile Köpek
    6. Tilki ile Leylek
    7. Horoz ile Tilki
    8. Kedi ile Fareler
    9. Kurt ile Leylek
    10. Tarla Faresi ile Kent Faresi
    11. Kurbağa ile Korkak Tavşan
    12. Güvercin ile Karınca
    13. Değirmenci Oğlu ile Eşeği
    14. Ayının Dostluğu
    15. Altın Yumurtlayan Tavuk
    17. Tilki, Horoz ve Karga
    18. Fino ile Eşek
    19. Yarasa ile Gelincikler
    20. Aslan ile Sinek
    21. Horoz ile İnci

     

                                                          http://www.lfmasalevi.com/content/turkish/genel/


    Saat ve Tarih: 09:55 , 17/2/2006 Bulundugu yer: Elestiri
    Yorumlar (0) | Baglantı

    Türkiye'de Çocuk Kitaplarının Gelişimi/ Hulusi Geçgel

    Türkiye'de Çocuk Kitaplarının Gelişimi
    Hulusi Geçgel


    Türkiye'de çocuk kitaplarının gelişimi üzerine kısa bir tarihçe



    :BJDF: TÜRKİYE’DE ÇOCUK EDEBİYATININ GELİŞİMİ
    Türkiye’de Cumhuriyet öncesi dönemde çocuklar için özel olarak yazılmış edebiyat eserleri yok denecek kadar azdı. Bu alandaki ilk kıpırtılar Tanzimat döneminde yapılan çevirilerle başlar. Meşrutiyet’in ilânından sonra öğretmen okullarının açılmasıyla, daha çok “çocukların şivelerini düzeltmek ve onları eğitmede işe yarayabilecek manzumeler hazırlamak” amacıyla çocuk kitapları hazırlanır.
    Edebiyatımızda çocukla ilgili ilk eserler arasında Nabi (1642-1712)’nin oğluna öğütler vermek amacıyla kaleme aldığı “Hayriyye” ve yine Divan şairlerinden Sümbülzâde Vehbi (1718-1809)’nin oğluna ahlâk ve görgü dersleri vermek için yazdığı “Lûtfiye-i Vehbî” adlı mesneviler gösterilir. Yazıldıkları çağlardaki Türk-İslâm toplumunda geçerli davranış kurallarını ve ahlâk ilkelerini öğrenmek bakımından değer taşıyan bu eserler; dil, konu ve psikoloji bakımından çocuklara hitap etmediklerinden, çocuk edebiyatıyla ilişkilendirilmeleri doğru değildir.
    Çocukların okuma becerileri ve özel ilgileri göz önünde tutularak onlar için birtakım kitaplar hazırlanması konusu, ancak Tanzimat’tan sonra ele alınmıştır. Kayserili Doktor Rüştü’nün 1859’da “Nuhbetül Etfal (Çocuklar İçin Seçki)” adıyla yayımlanan ilk Türkçe alfabe kitabı, içinde fabller ve hikâyecikler bulunması nedeniyle önemli sayılabilir.
    İlk çocuk kitapları Tanzimat dönemi yazarlarından Şinasi, Recaizâde Mahmut Ekrem ve Ahmet Mithat Efendi’nin Fransızca’dan dilimize çevirdikleri kısa şiirler ve fabllerdir. Bu ilk çeviri örneklerden sonra, Şinasi, Ahmet Midhat Efendi ve Muallim Naci gibi sanatçılarımız da, dönemin çok ilerisinde oldukça sade bir yazı diliyle manzum fabller yazmışlardır. Ziya Paşa, J. J. Rousseau’nun “Emile” adlı eserini, çocuklar için çevirmiştir. Recaizade Mahmut Ekrem’in “Tefekkür” adlı eserinde çocukluk anılarına ayırdığı bölüm ve Muallim Naci’nin sekiz yaşına kadarki çocukluk anılarını kapsayan “Ömer’in Çocukluğu (1899)” kitabı da o dönem çocuklarının okudukları eserler arasındadır. Bu eserlerden seçilmiş yazılar, dönemin ilk ve ortaokul ders kitaplarına da alınmıştır.
    Tanzimat döneminde dünya çocuk klasikleri arasında yer alan bazı eserler, dilimize çevrilmeye başlanmıştır. Yusuf Kamil Paşa’nın Fenelon’dan yaptığı Telemak” çevirisi (1862) ilk örnektir. Ağır bir dille çevrilen bu eserin çocuklara hitap ettiğini söylemek çok güçtür. “Robenson Crusoe” (çev. Vakanüvis Lütfi, 1864”; “Güliver’in Seyahatnamesi” (Mahmut Nedim, 1872”; “Merkez-i Arza Seyahat” (çev. Mehmet Emin, 1883) ve “Beş Haftada Balonla Seyahat” (çev. Mehmet Emin, 1887) çocuk edebiyatı alanında görülen diğer ilk yabancı eserlerdir. Dil ve üslûp bakımından çocukların dil becerilerinin çok üstünde olan bu çevirilerin de çocuklar tarafından kolayca okundukları söylenemez.
    Tanzimat döneminin bu ilk çocuk edebiyatı çevirmenleri arasında Ahmet İhsan’ın adını özellikle anmak gerekir. Sanatçı, Jules Verne’den çevirdiği “Gizli Ada” ve “80 Günde Devriâlem (1880)” adlı kitaplarında çocukların kolayca anlayabilecekleri bir dil kullanmıştır.
    Çocuk edebiyatımızda şiir türünde 1911’de başlayan olumlu gelişmelere karşın, diğer türlerde bir kıpırdanış bile söz konusu değildi. Türk çocukları okuma gereksinimlerini çok sınırlı sayıda çevrilmiş çocuk hikâye ve romanlarından ya da yetişkinler için yazılmış kitapların dil ve konu bakımından kendilerine uygun olanlarından karşılamaya çalışıyorlardı. Bu dönemde çocuklar arasında en çok sevilen yazarlar Ömer Seyfettin, Ahmet Hikmet ve Hüseyin Rahmi idi.
    Cumhuriyet döneminin ilk yıllarında, eğitime verilen önemle birlikte okur-yazar oranının ve öğrenci sayısının hızla artmasına karşın, çocuk edebiyatı alanında büyük bir atılımın gerçekleştiği söylenemez. Çocuk edebiyatının ayrı bir uzmanlık alanı olduğu ve bu alanın gereklerine uygun donanımda sanatçıların yetişmesi gerektiği bilinci hâlâ oluşmamıştı. Türkiye’de çocuklar, bu yeni dönemin başlarında da yine yetişkinlerin kitaplarından yararlanarak edebiyat gereksinimlerini gidermeye çalışmışlardır. Bunlar, daha çok Halide Edip Adıvar, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Reşat Nuri Güntekin, Aka Gündüz, Mahmut Yesari gibi sanatçıların eserleridir. Bu arada Abdullah Ziya Kozanoğlu; Kızıltuğ (1923), Atlı Han (1924), Türk Korsanları (1926) ve Gültekin (1928) adlı, doğrudan doğruya çocukların ilgisini ve beğenisini çekecek nitelikte tarihî romanlar yayımlamıştır.
    1928’de yeni Türk harflerinin kabulüyle birlikte, kültür hayatımızda önemli atılımlar olmuştur. Millet Mektepleri’nin açılması, Cumhuriyetimizin kurucusu Büyük Önder Atatürk’ün bu kez “Başöğretmen” göreviyle okuma-yazma seferberliğini başlatması, okur-yazar oranındaki patlamayla birlikte basın-yayın alanına da canlılık getirmiştir. Bütün bunların bir sonucu olarak, 1928’den sonra her yaştan insanımıza seslenen telif, çeviri ve uyarlama kitap sayısında büyük artışlar olmuştur. Böyle bir kültür ikliminden çocuk edebiyatımızda fazlasıyla etkilenmiş, gelişimini hızla sürdürmüştür.
    1930’lardan sonra yazarlarımızın çocuk romanı yazmaya karşı ilgili ve istekli oldukları görülür. Bu eserlerden bazıları şunlardır: Bağrıyanık Ömer (Mahmut Yesari, 1930), 87 Oğuz (Nimet Rakım Çalapala, 1933), Köprü Altı Çocukları (Huriye Öniz, 1936), Tahtları Deviren Çocuk (İskender Fahrettin Sertelli, 1936), Türk İkizleri (Cahit Uçuk, 1937).
    Cumhuriyet’in ilânıyla birlikte, güzel sanatlar akademisi öğrencilerinin yurt dışında eğitimlerini tamamlayarak ülkemize dönmelerinden sonra, küçük çocukların algılama biçimine uygun tasarımlarda da artış olmuştur. 1940’lardan sonra bazı yazarlarımız, daha önce Ziya Gökalp’in de denediği, masal ve halk hikâyelerini çocuklar için yeniden değerlendirme çabasına girmişlerdir. Yazarlarımızın çocuklar için masal türüne eğilmeleri, çocuk edebiyatımızın gelişimi açısından çok yararlı olmuştur. Naki Tezel’in 1943’te yayımlanan halk öyküleri ve masalları resim ve içerik bakımından örnek verebileceğimiz ilk çalışmadır.
    Eflatun Cem Güney’in halk hikâye, masal ve efsanelerini yapı ve havalarını bozmadan bir edebi eser düzeyine çıkarma çalışmaları önemlidir. Böyle bir anlayışla, ilk masal kitabı “Dertli Kaval”ı 1945’te yayımladı. Daha sonra “Nar Tanesi” (1946), “En Güzel Türk Masalları” (1948), Nasreddin Hoca Fıkraları” (1957), “Evvel Zaman İçinde” (1957), “Bir Varmış Bir Yokmuş” (1956), “Dede Korkut Masalları” (1958), “Gökten Üç Elma Düştü” (1960), “Az Gittim Uz Gittim” (1961) adlı eserleri basılmıştır. Güney, masalları yalnızca sözden yazıya geçirmekle yani derlemekle kalmamış; onları edebî eser düzeyine çıkararak yeniden değerlendirmiştir. Danimarka’daki “Hans Christian Andersen Medal Kurumu”, Eflatun Cem Güney’in “Açıl Sofram Açıl” kitabındaki masallarını, 55 ulusun çağdaş masal yazarları arasından seçerek onur listesine aldığı 11 eser arasında en mükemmeli kabul etmiş ve Güney’e, Andersen Pâyesi Şeref Diploması ve Dünya Çocuk Edebiyatı Sertifikası vermiştir (1956). Eflatun Cem Güney, aynı armağanı “Dede Korkut Masalları” adlı eseriyle 1960’ta ikinci kez almıştır.
    Orhan Veli Kanık, La Fontaine’nin 49 fablını nazım biçiminde Türkçe’ye çevirerek 1943’te “La Fontaine’nin Masalları” adıyla iki cilt halinde yayımlamıştır. Nasrettin Hoca fıkralarını akıcı bir dille manzum olarak yazmıştır. Sanatçı, aynı şekilde 72 adet Nasrettin Hoca fıkrasını da “Nasrettin Hoca Hikâyeleri” (1949) adıyla manzum olarak yayımlamıştır.
    Fazıl Hüsnü Dağlarca çocuklar için şiirler yazmış ve bu alanda ilk kitabı “Açıl Susam Açıl”ı, 1967’de yayımlamıştır. Bu eserini, “Kuş Ayak” (1971), “Arkaüstü” (1974), “Yeryüzü Çocukları” (1974), “Yanık Çocuklar Koçaklaması” (1976), “Balina ile Mandalina” (1977), “Yaramaz Sözcükler” (1979), “Göz Masalı” (1979), “Şeker Yiyen Resimler” (1980), “Yazıları Seven Ayı” (1980), “Cinoğlan” (1981), “Hin ile Hincik” (1981), “Güneş Doğduran” (1981), “Kaçan Ayılar Ülkesinde (1982) kitapları izledi.
    Çocuklar için şiir ve masallar yazan Mehmet Necati Öngay’ın bu alandaki başlıca eserleri arasında “Çocuk Şiirleri” (1942), “Çocuklara Sevgi Şiirleri” (1945) ve “Sevgi Bahçesi” (1963) sayılabilir.
    Mümtaz Zeki Taşkın da, birçoğu sahnelenmiş çocuk oyunları yanında “Çocuklarımıza Resimli Şiirler” (1959), “Çitlembik Kız” (1975), “Çocuklara Kahramanlık Hikâyeleri” (1978) ve “Uykucu Mahmut” (1979), “Ülkü Öğretmen”, “Balık Çocuk” ve “Beş Çocuk Kayıp” adlı eserleriyle çocuk edebiyatımıza katkıda bulunmuş şairlerimizdendir.
    Cahit Uçuk, çocuk edebiyatımıza “Kırmızı Mantarlar” (1943), “Üç Masal” (1944), “Türk Çocuğuna Masallar” (1946), “Ateş Gözlü Dev” (1946) ve “Kurnaz Tilki” (1946) adlı eserleri kazandırmıştır. 1937’de yayımladığı “Türk İkizleri” adlı eseri çok sayıda baskı yapmış, İngilizce’den Japonca’ya kadar birçok dile çevrilmiştir. Uçuk, “Türk İkizleri” adlı eseriyle 1958’de, Uluslararası Çocuk Kitapları Birliği’nin Hans Christian Andersen Yarışması’nda Onur Armağanı almıştır.
    Masal derlemeleriyle tanınan Oğuz Tansel, bu alandaki çalışmalarını “Altı Kardeşler” (1959), “Yedi Devler” (1960), “Üç Kızlar” (1963), “Mavi Gelin” (1966) ve “Allı ile Fırfırı” (1976) adlı kitaplarında toplamıştır. Yazar, “Allı ile Fırfırı” adlı eseriyle 1977’de Türk Dil Kurumu Çocuk yazını Ödülü’nü kazanmıştır.
    Aziz Nesin “Köylerin En İyisi Bizim Köy” ve “Kar Baba”, “Şimdiki Çocuklar Harika” (1967), “Üç Karagöz Oyunu” (1968) ve “Pırtlayan Bal” (1974) adlı eserleriyle çocuklara hitap etmiştir.
    Mizahî öykü türünün başarılı isimlerinden biri olan Muzaffer İzgü’nün de çocuk edebiyatı alanında verdiği çok sayıda eseri vardır: “Ekmek Parası” (1979), “Bülbül Düdük” (1980), “Çizmeli Osman” (1980), “Pazar Kuşları” (1980), “Uçtu Uçtu Ali Uçtu” (1980), “Yumurtadan Çıkan Öğretmen” (1981), “Güldüren Uçurtma” (1983). Sanatçı, “Bülbül Düdük” adlı çocuk romanıyla, Bulgaristan Altın Kirpi Ödülü’nü kazanmıştır.
    İsmail Uyaroğlu, çocuklar için yazdığı şiirlerini “Gül Sağnağı” (1976) ve “Çocuk ve Şiir” (1977) adlı kitaplarında toplamıştır. Sanatçı, “Çocuk ve Şiir” kitabıyla 1978 Türk Dil Kurumu Çocuk Yazını Ödülü’nü, “Bir Liranın İki Günü” romanıyla da Yunus Nadi Armağanı Yarışması’nın “En Güzel Çocuk Romanı” ödülünü kazandı.
    Mehmet Seyda, “Bir Gün Büyüyeceksin” (1956) adlı eseriyle 1964 yılında Doğan Kardeş Çocuk Romanı Armağanı’nda birincilik kazandı. Sanatçının çocuk edebiyatı alanında yayımladığı diğer eserleri şunlardır: “Cumhuriyet Öncesi Yazarlardan Çocuklara Hikâyeler” (1978), “Düşleme Oyunu” (1979), “Bastıbacak Ermiş” (1979), “Deli Ali” (1980).
    Edebiyatın hemen her türünde yetkin eserler veren Rıfat Ilgaz, eğitimci kişiliğinin rolüyle çocuklar için eserler de kaleme almıştır. “Halime Kaptan” (1972), “Kumdan Betona” (1976), “Öksüz Civciv” (1979), “Bacaksız Sigara Kaçakçısı” (1980), “Bacaksız Okulda” (1980), “Bacaksız Paralı Atlet” (1981), “Bacaksız Kamyon sürücüsü” (1983), “Cankurtaran Yılmaz” (1983), “Küçükçekmece Okyanusu” (1983).
    Öykü ve romanlarının konularını köy ve kasaba yaşamından seçen Talip Apaydın, çocuklara hitap eden eserler de yazmıştır. 1966’da yayımladığı “Toprağa Basınca” adlı romanıyla Doğan Kardeş Çocuk Romanı Armağanı’nda üçüncülük kazandı. Çocuklar için yazdığı öyküleri “O Güzel İnsanlar” (1978) ve “Yangın” (1981) kitaplarında topladı.
    Öykü ve roman yazarı Hakkı Özkan, çocuk edebiyatı alanında eserler de vermiştir. “Taş” adlı çocuk romanını 1972’de yayımlamış, “Her Çocuğun Kanadı Vardır” adlı eseriyle de 1984 yılında Sıtkı Dost Çocuk Edebiyatı birincilik ödülünü kazanmıştır.
    Yazı hayatına çocuk edebiyatıyla başlayan Işıl Özgentürk, çocuk hikâye, roman ve oyunları yazmıştır. “Keloğlan’ın Tembelliği” (1975) ve “Dünyayı Tanıyorum” (1977) adlı çocuk oyunları İstanbul Şehir Tiyatroları’nda oynanmıştır. Yayımladığı çocuk kitapları arasında “Kuş Ne Yana Öter” (1976) adlı romanı, “Hayat Okulu” (1978) adlı hikâye kitabı ve “Dünyaya Masallar” (1979) adlı masal kitabı bulunmaktadır. Yazar, “Hayat Okulu” adlı hikâye kitabıyla 1979 yılında Türk Dil Kurumu Çocuk Yazını Ödülü’nü almıştır.
    Türk edebiyatında şiirleri ve dil üzerine çalışmalarıyla tanınan Ali Püsküllüoğlu, çocuklara yazdığı şiirlerini “Çocuklara Şakacı Şiirler”(1977) kitabında toplamış, “Nasrettin Hoca” kitabıyla 1981 Türk Dil Kurumu Çocuk Yazını Ödülü’nü kazanmıştır.
    Öğretmen yazarlarımızdan biri olan Ümit Kaftancıoğlu, “Çocuk ve Kent” hikâyeleriyle 1980’de Başkent Ödülü üçüncülüğünü kazanmıştır. “Kekeme Tavşan” (1974), “Altın Ekin” (1979), “Dört Boynuzlu Koç” (1979), “Çizmelerim Keçeden” (1980), “Hınzır Paşa” (1980), “Çoban Geçmez” (1980), “Kan Kardeşim Dorutay” (1980), “Şülgür Deresi” (1981) çocuklar için yazmış olduğu eserlerdir.
    Çocuk edebiyatının en verimli kalemlerinin başında Gülten Dayıoğlu gelmektedir. Cumhuriyet gazetesinin açtığı bir yarışmada “Döl” adlı hikâyesiyle ikincilik ödülü kazandı. Bu ödülün özendirmesiyle yoğun olarak çocuk edebiyatına yöneldi. Çeşitli hikâyeler ve radyo-TV oyunları kaleme aldı. Çocuklar için gezi kitapları başta olmak üzere kısa hikâyeleri kitap dizileri halinde basılmaktadır. 1987'de Aile Sağlığı ve Planlama Vakfı Ödülü'nü, aynı yıl Kültür Bakanlığı Çocuk Edebiyatı Ödülü'nü, 1989 yılında İzmir Büyükşehir Belediyesi Çocuk Romanı Ödülü’nü ve 1990 yılında Altın Kitap Ödülü'nü kazandı.
    Dayıoğlu, 1961-1966 yılları arasında çocuklar için birer hikâyelik otuz kitap yayımlamıştır. “Fadiş” (1970), “Dört Kardeştiler” (1971), “Yurdumu Özledim” (1977), “Dünya Çocukların Olsa” (1981), “Yeşil Kiraz” (2000) adlı romanları ve “Suna’nın Serçeleri” (1974) adlı öykü kitabı bu alanda en çok tanınan eserler arasındadır. “Akıllı Pireler” (1982) ve “Işın Çağı İnsanları” (1984) bilimkurgu türünde yazılmış eserleridir. “Tomurcuk Dizisi” adıyla 1984-1985 yılları arasında uzun hikâyeler yayımlamıştır. Dizi içinde yer alan öyküler “Azat Kuşu”, “Şenlik Günü”, “Kır Gezisi”, “Uçan Motor”, “Deli Bey”, “Sıcak Ekmek”, “Uçurtma”, “Kumluktaki Yavru Martı” adlarını taşımaktadır. “Ayşegül (Caroline)” adlı çocuk kitapları dizisinin on altı kitabını Türkçeye uyarlamıştır.
    Yazarın uzak diyarların doğal güzelliklerini, insanını ve kültürünü tanıttığı gezi yazısı kitapları da vardır. Bunlar arasında “Hindistan’a Yolculuk ve Nepal Gezisi” (2000), Kangurular Ülkesi Avustralya’ya Yolculuk” (1994), “Mısır’a Yolculuk” (1994) vb. sayılabilir.
    1950 yılından itibaren İstanbul’daki okullarda ve çeşitli kütüphanelerde “Çocuk Kitapları Haftası” ve sergiler düzenlemeye başlanmıştır. Türkçe ve yabancı çalışmalar arasındaki yetersizlikler bu sergilerde ortaya çıkar.
    Türkiye’de resimli öykü kitabı alanı, 1970’lerdeki ekonomik kriz nedeniyle gelişememiştir. İlk resimli öykü kitabı, Can Göknil tarafından 1974 yılında hazırlanan “Bir Kirpi Masalı” adlı eserdir. Daha sonraki yıllarda hareketlenme artmış ve çeviriler başlamıştır. Ayşegül ve Ayşecik dizisi çevrilmiş, Amerikan Board Neşriyat Dairesi bu türde eserler vermiştir. Bunlar içerik yönünden başarılı olmasına karşın, fiziksel açıdan başarısızdırlar.
    1975’te Devlet Güzel Sanatlar Akademisi tarafından “Güzel Kitaplar Sergisi” yapılmış ve Türkçe çocuk kitaplarına olan ilgi büyük ölçüde canlandırılmıştır. Seçilmiş elli Türkçe kitap ve poster yarışmasına gazeteler ve yayıncılar tarafından gösterilen yakın ilgi bu sergiden kaynaklanmaktadır. Sergide Türkçe kitapların kapak ve ciltlenme konusundaki kazançları ortaya çıkarılmıştır.
    Çocuk edebiyatında önemli bir boşluğu dolduran ilk biyografik romanlar bu yıllarda yayımlanmıştır. Bunlardan biri Rakım Çalapala’nın “Mustafa Atatürk’ün Romanı” (1944), diğeri Hayrettin Ziya Taluy’un “Bir Avuç Askerle Tiryaki Hasan Paşa” (1945) adlı eserleridir. Yine bu türde daha sonraki yıllarda iki kitap yazılmıştır: Babamız Atatürk (Falih Rıfkı Atay, 1955), Onlar da Çocuktu (Şükrü Enis Regü, 1972).
    Edebiyatımızda çocuklar için anı türünde yazılmış eserlerin sayıca azlığı dikkati çekmektedir. Halide Nusret Zorlutuna’nın “Benim Küçük Dostlarım” ve Nahit Nafiz Edgüer’in “Atatürk’ten Anılar” (1963) adlı kitapları bu türe örnek olarak gösterilebilir.
    Ülkemizde çocuk edebiyatının gelişebilmesi için yalnız sanatçılara ve yayınevlerine değil; çeşitli resmî ya da özel kurumlara da görevler düşmektedir. Bu konuda önemli katkılar sağlayan kurumların başında Türk Dil Kurumu gelmektedir. TDK, ülkemizdeki bilim ve sanat çalışmalarını özendirmek amacıyla, 1955 yılından itibaren her yıl 26 Eylül Dil Bayramı’nda verilmek üzere Bilim ve Sanat Ödülü koymuştur. Şiir, roman, hikâye, oyun, çeviri, deneme-eleştiri-gezi türlerinde verilen ödüllere 1977’de “çocuk yazını” türü de eklenmiş, ödüllerin sona erdiği 1983 yılına kadar devam etmiştir. Türk Dil Kurumu Çocuk Yazını Ödülü’nü kazanan sanatçılar ve eserleri şunlardır: 1977 - Oğuz Tansel (Allı ile Fırfırı), 1978 - İsmail Uyaroğlu (Çocuk ve Şiir), 1979 - Işıl Özgentürk (Hayat Okulu), 1980 - Vedat Dalokay (Kolo), 1981 - Ali Püsküllüoğlu (Nasrettin Hoca), 1982 - Abdülkadir Budak (Bir Gül Çocuk).
    Türkiye’de çocuk kitaplarının resimlendirme çalışmalarındaki gelişmeler, edebiyatımızla yakından ilgilidir. İslamiyet ve Batı uygarlığı etkisinde kalan edebiyatımız gibi çocuk kitapları da kendilerine düşen payı almıştır. Minyatürde rastladığımız ilk resim çalışmalarını resimlendirmelere başlangıç kabul edecek olursak, bunların çok ince çalışmalar olduğunu göreceğiz.
    Kurtuluş Savaşı’ndan çıkan sanatçılarımız bu dönemde çocukları ihmal etmek zorunda kalmışlardır. Avrupa’da devam eden teknik ilerlemeler 1950’li yıllarla birlikte ülkemizde de görülür.
    Kitap resimlemede 1950’de oturmaya başlayan özgün tasarımlara örnek olan sanatçılarımızdan Abidin Dino’yu ve Sait Maden’i büyük ustalar olarak gösterebiliriz. Abidin Dino, eserlerinde teknik olarak çizgiden yararlanmıştır ve pek çok özgün teknik arayışına girmiştir. Bu nedenle, her tekniğin kendisine özgü üslûp özelliklerinden yararlanmıştır. Daha çok siyah-beyaz tasarımları tercih etmiştir.

    Çocuk Şiirleri
    Türkiye’de çocuk edebiyatının ilk temelleri bilinçli olarak İstanbul Darülmuallimini (Erkek Öğretmen Okulu) Müdürü Sâtı Bey ve onun çağrısına uyan şairlerce atılmıştır denebilir (Özkırımlı, 1990: 330). 1910’da, Maarif Nezareti tarafından yayımlanmaya başlayan Tedrisât-ı İptidaîye Mecmuası’nın ilk sayısında Sâtı Bey, çocuk şiirlerine ve şarkılarına gereksinim olduğunu belirterek şairlerimizi göreve çağırmıştır. Kısa bir sürede İbrahim Alâattin Gövsa’nın “Çocuk Şiirleri (1911)”, Ali Ulvi Elöve’nin “Çocuklarımıza Neşideler (1912)” ve Tevfik Fikret’in “Şermin (1914)” adlı kitapları yayımlanmıştır. Bu kitaplarda yer alan, çoğu doğal ve duru bir Türkçeyle yazılan şiirlerde genel olarak iyilik, doğruluk, güzellik, yiğitlik, insanseverlik ve yurtseverlik gibi değerler ve davranışlar kazandırılmak isteniyordu. Bu ilk çocuk şiirleri biçim, anlatım ve düşünce özellikleri bakımından daha sonraki yıllarda çocuk şiiri yazmak isteyenlere örnek olmuştur.
    Çocuk edebiyatımızın ilk örneklerini veren İbrahim Alâattin Gövsa, 1910’da Mekteb-i Hukuk’u bitirmiş, 1911’de Darülfünun’da açılan bir sınavı kazanarak öğretmenliği seçmiştir. Edebiyatımızda şairliğinden çok, daha sonraki yıllarda yöneldiği edebiyat tarihi alanında yaptığı çalışmalarla tanınır. Çocuklar için yazdığı eğitici şiirler, estetik ilkelerin göz ardı etmemesi gerektiğini gösteren doğru ve güzel örneklerdir. “Çocuk Şiirleri (1911)” adlı kitabında topladığı bu şiirlerde, doğrudan öğütler ve ahlâk dersleri vermek yerine, estetik yapıyı korumaya çalışmış; vermek istediği mesajları şiir içinde eriterek çocukların bulmasını istemiştir. Din, yurt, ulus, ahlâk, çalışma, büyükleri sevip sayma, doğa gibi konuları işleyen bu şiirlerin çoğunu hece ölçüsüyle yazmakla birlikte, aruzu kullandığı da olmuştur.
    Şair ve dilci Ali Ulvi Elöve, “Çocuklarımıza Neşideler (1912)” adlı kitabında topladığı yetmişi aşkın şiirinde, çocukların dünyasını ve duygularını dile getirmiştir. Meşrutiyet’ten sonra İstanbul, Adana, Bursa öğretmen okullarında, Gazi Eğitim Enstitüsü’nde Türkçe - Edebiyat öğretmenliklerinde bulunmuştur. Sanatçı bu kitabındaki şiirleri, İstanbul Darülmuallimini Tatbikat Mektebi’nde öğretmenlik yaparken yazmıştır.
    Dönemin üçüncü çocuk şiirleri kitabını, 1914’te yayımladığı “Şermin” adlı yapıtıyla Tevfik Fikret vermiştir. Çocuk şiirini bir eğlence aracı değil, bir eğitim aracı olarak gören Tevfik Fikret, kitabındaki şiirleri bu düşünceden yola çıkarak yazmıştır. Şermin’den önceki tüm şiirlerini Osmanlıca’yla ve aruz vezniyle yazan şair; “büyüklere saygılı olma, doğayı sevme ve koruma, hurafelere inanmama, cinlerden perilerden korkmama vb.” temalarını işlediği Şermin’deki şiirlerini, çocukların kavrayabilecekleri bir dille ve hece ölçüsüyle yazmıştır. Fikret, sanat ilkelerini bir yana bırakarak Osmanlıca’nın ve aruz ölçüsünün dışına ilk kez, çocuklara seslendiği bu şiirlerde çıkmıştır. Bu da, bir eğitimci olan Fikret’in, çocuklar için şiir yazmanın koşullarını dikkate aldığını göstermektedir.
    Cumhuriyet’in ilânından hemen önceki dönemde, “Millî Edebiyat” akımı sürecinde çocuk şiirleriyle ilgilenen birçok şairimiz olmuştur. Millî Edebiyat akımının kurucularından Ziya Gökalp; “Kızıl Elma (1915)”, “Yeni Hayat (1918)” ve “Altın Işık (1923)” adlı kitaplarıyla; Sıracettin Hasırcıoğlu, La Fontaine’den yaptığı birtakım fabl çevirileriyle; Ali Ekrem Bolayır, “Çocuk Şiirleri (1917)” ve “Şiir Demeti (1923)” adlı eserleriyle; Fuad Köprülü, “Mektep Şiirleri (1918)” adlı eseriyle çocuk edebiyatı alanında başlayan bu olumlu gelişmelere katkıda bulunmuşlardır. Ayrıca, Mehmet Emin Yurdakul, İsmail Hikmet Ertaylan, Fazıl Ahmet Aykaç, Aka Gündüz, Ahmet Cevat Emre ve Kâzım Nami Duru gibi sanatçılar da, çeşitli dergilerde yayımlanan şiirleriyle bu alana katkı sağlamışlardır.
    Usta şairlerimizden bir bölümünün 1930’lardan sonra özellikle çocuklar için yazmaya yönelmeleri çocuk şiiri bakımından bir kazanç olmuştur. Akıncı Türküleri (1938) ile Faruk Nafiz Çamlıbel, Kuş Cıvıltıları (1938) ile Yusuf Ziya Ortaç ve Sizin İçin (1938) ile Hasan Âli Yücel çocuk edebiyatına doğrudan katkıda bulunan şairler arasında yer alırlar. Şiirleri, çocuklar için düzenlenen çeşitli antolojilerde sık sık yayımlanan öteki şairlerimiz de şunlardır: Necmettin Halil Onan, Ömer Bedrettin Uşaklı, Orhan Şaik Gökyay, Ahmet Kutsi Tecer, Halide Nusret Zorlutuna, Kemalettin Kamu, Vasfi Mahir Kocatürk, Yaşar Nabi, İlhami Bekir Tez, Ceyhun Atuf Kansu, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Cahit Külebi, Behçet Necatigil ve İbrahim Zeki Burdurlu.
    Bu adları sayılan şairler dışında çocuk şiirine karşı sürekli bir ilgi gösteren ve yalnız çocuk şiirlerinden oluşan eserler yayımlayan şairlerimiz de vardır. Bunlar arasında Elma Ağacı (1971) adlı eseriyle Şükrü Enis Regü; Sonbahar (1962) ve Sevgi Bahçesi (1963) adlı kitaplarıyla Mehmet Necati Öngay; Açıl Susam Açıl (1967), Kuş Ayak (1971) ve Balina ile Mandalina (1976) adını taşıyan eserleriyle Fazıl Hüsnü Dağlarca gerek biçim ve söyleyiş gerek hayl, duygu ve düşünce yönlerinden çocuk şiirimize belli bir düzey ve içerik kazandırmışlardır (Özkırımlı, 1990).
    İlk Çocuk Gazete ve Dergileri
    Çocuk edebiyatımızın gelişmesinde, çocuklar için çıkarılan gazete ve dergilerin de çok büyük katkısı olmuştur. Yurdumuzda yayımlanan ilk çocuk gazetesi, 1869 – 1870 yılları arsında çıkarılan “Çocuklar İçin Mümeyyiz”dir. Bu haftalık gazete, dili ve küçük çocukları ilgilendiren çeşitli yazılarıyla alanında öncülük görevini başarıyla yerine getirmiştir. Bu gazeteyi “Sadakat (1875)” ve onun bir devamı olan “Etfal (1875)” gazeteleri izlemiştir. “Tercüman-ı Hakikat” gazetesinin 1878 – 1922 yılları arasında rüştiye öğrencileri için verdiği haftalık ek de ilk çocuk gazetelerinden biri sayılabilir (Özkırımlı, 1990).
         Bu ilk girişimlerden sonra haftalık ve on beş günlük çocuk gazete ve dergilerinin sayısında bir artış görülür. Ülkemizde İkinci Meşrutiyet’e kadar çıkan çocuk gazete ve dergileri şunlardır: Bahçe (1880), Çocuklara Kıraat (1881-1882), Vasıta-i Terakki (1882), Çocuklara Arkadaş (1882-1883), Çocuklara Talim (1887-1888), Çocuklara Rehber (1897-1901), Çocuklara Mahsus Gazete (1896-1903), Haftalık Çocuklara Rehber (Selânik, 1896), Çocuk Bahçesi (Selânik, 1904).
         İkinci Meşrutiyet döneminde yayımlanan çocuk gazete ve dergilerinde çocukların ilgi ve meraklarını karşılayan nitelikli yazılara, resim ve karikatürlere yer verilmiştir. Örnek olarak, 43 sayı çıkan Çocuk Bahçesi, çocuk edebiyatının gelişmesinde özel bir yere sahiptir. Çocuk eğitiminin amaçlandığı bu haftalık dergi, Selânik’te yayımlandı. Sahibi, Necip Necati; sorumlu müdürü, A. Medhi’ydi. Çocuğa göre şiirler, anılar, öyküler, masallar ve eğitici yazıların yer aldığı dergide Mehmet Rauf, Rıza Tevfik Bölükbaşı, Hüseyin Cahit Yalçın ve Mehmet Emin Yurdakul gibi dönemin ünlü sanatçılarının adları yer aldı.
         Ancak, bu dönemde çıkan gazete ve dergiler de pek uzun ömürlü olamamışlardır. Meşrutiyet yıllarında çoğu İstanbul’da çıkan başlıca çocuk gazete ve dergileri şunlardır: Talebe (İzmir, 1911-1912), Çocuk Bahçesi (1913), Çocuk Duygusu (1913-1914), Çocuk Yurdu (1913), Çocuk Dünyası (1913-1914), Talebe Defteri (1913-1919), Çocuk Dostu (1914).
    Cumhuriyet döneminin hemen başlarında çocuklar, “Talebe Mecmuası (1923)”, “Çocuk Dünyası (1926-1927)” ve “Çocuk Yıldızı (İzmir, 1923)” dergilerinde çıkan yazıları okumakla yetiniyorlardı.
    1928’de yeni Türk harflerinin kabulüyle başlayan okuma-yazma seferberliği, çocuk gazete ve dergilerinde de bir artış ve canlılık sağlamıştır. Bu yıllarda çıkan çocuk dergileri arasında Çocuk Sesi (1928-1948), Mektepli, Arkadaş ve Çocuk (Ankara, 1936-1948) dergilerinin ayrı bir önemi vardır. Bu dergiler, ülkemizde çocuk kitaplarının pek yeterli olmadığı yıllarda çocuklara bir yandan yeni bilgiler kazandırırken, bir yandan da onları okumaya, düşünmeye ve yaratmaya teşvik etmişlerdir. Genç kuşaklara aşılanmak istenilen birçok yeni görüşlerin ve değerlerin benimsetilmesinde bu çocuk dergilerinin büyük hizmeti dokunmuştur (Özkırımlı, 1990).
     

    Saat ve Tarih: 10:45 , 8/2/2006 Bulundugu yer: Inceleme
    Yorumlar (1) | Baglantı

    Ali ŞAHİN (alsah) ve Siteleri/ "Çocuk ve Edebiyatı"

    Ali Şahin Web Sayfaları, Blokları, Siteleri ve Bağlantı Linkleri

    ==============================================

    dcam5882.jpgAli ŞAHİN: Kastamonu- Taşköprü Yazıhamit Köyü (02.02.1952); Yazıhamit Köyü İlkokulu (1964); Taşköprü Ortaokulu (1967); Çorum Öğretmen Okulu (1970); Ankara GEE Türkçe Bölümü (1975- 1978 Mektupla Öğretim); Eskişehir AÜAÖF' nde TDE Lisans tamamlama (1992 Dışardan); Tosya Gökçeöz Köyü (1970-1974); Taşköprü Kızılcaören Köyü İlkokul Öğretmenliği (1974-1980) ve Taşköprü Sevim Tokatlı Kız Meslek Lisesi TDE Öğretmenliği ve Müdür Yardımcılığı (1980-1998); İl Milli Eğitim Müdürlüğünde Tedviren Şube Müdürlüğü (1998); Devrekani İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü (1998-2003) ve Tokat- Pazar İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü (2003- 2004) Emeklilik (17.02.2004- ?)

     

              ALİ ŞAHİN/ SİTE HARİTASI

              A. Taşköprü'den Bakış (Anasite)

                   http://www.blogcu.com/alisahin37

    1. Gökırmak

    http://gokirmak37.sitemynet.com/

    2. Taşköprü'den Esintiler

    http://alisahin37.sitemynet.com/alsah/

    3. Taşköprü'den Esintiler 2

    http://taskoprudenesintiler.sitemynet.com/

    4. Taşköprü'nün Sesi

    http://taskoprununsesi.sitemynet.com

    5. Yazıhamit Köyü

    http://yazihamit.sitemynet.com/

              B. Kastamonu Net (Blogcu) (Anasite)

                   http://www.blogcu.com/kastamonunet/

    1. Kastamonu Net

    http://kastamonunet.sitemynet.com/

              C. A.Şahin'in Bloknotu  (Anasite)

                   http://www.blogcu.com/alsah 

    1. Gerçeğin Sesi

    http://bariscanogul.sitemynet.com/

    2.Güncemden:  Kişisal Sitem

    http://alisahin_37.sitemynet.com

              Ç. Yeni Edebiyat (Blogcu)  (Anasite)

                    http://www.blogcu.com/yeniedebiyat/

    1. edebiy@t

    http://a.alisahin.sitemynet.com/

    2. Edebiyat Dünyası

    http://alsah.sitemynet.com/index/

    3. Edebiyat  2005

    http://alisahin37edebiyat2005.sitemynet.com/

    4. Yeni Dergi

    http://yenidergi.turklog.com/

    5. Yeniden Dergi

    http://yenidendergi.sitemynet.com/

    6. Yeni Edebiyat

    http://yeniedebiyat.sitemynet.com/alsah/

    7. Şairler & Şiirler

    http://www.blogcu.com/siirlersairler/

    8. Roman Yazıları

    http://www.blogcu.com/romanyazilari/

              D.Öyküler & Öykücüler (Anasite)

                  http://www.blogcu.com/oykuleroykuculer/

    1. Öykü

    http://aliaydin.sahin.sitemynet.com/oyku/index.htm

              E.Yedinci Sanat (Anasite)

    http://www.blogcu.com/yedincisanat/

              F.Güldeste (Anasite)

                  http://www.blogcu.com/Guldeste/

              G. Kişisel Sayfalarım ve Bağlantılarım

    1 Radikal Ali ŞAHİN Kişisel Sayfası

    http://www.radikal.com.tr/uyelik/ozel_sayfa.php?uye=67367

    2. Radikal A. Ali ŞAHİN Kişisel Sayfası

    http://www.radikal.com.tr/uyelik/ozel_sayfa.php?uye=98435&tam_liste=1

    3. Amatörce Edebiyat

    http://www.amatorceedebiyat.com/eserler.asp?id=3562

    4. e-Kastamonu.NET

    http://www.e-kastamonu.net/modules.php?name=makale&op=all_makkales

    5. Hayrabolu 59 (Erdal CEYLAN)

    http://hayrabolu59.tripod.com/id7.html

    6. Önsöz Gibi (Oyhan Hasan BILDIRKİ...)

    http://oyhanhasan.sitemynet.com/oyhanhasanbildirki/index.htm

    7. Yazıedebiyat (Oyhan Hasan BILDIRKİ...)

    http://oyhanhasan.sitemynet.com/yaziedebiyat/

    8. Genç Edebiyat  (Oyhan Hasan BILDIRKİ...)

    http://oyhanhasanbildirki.blogspot.com/2006/01/ali-ahin-en-iyi-derleyici.html

    9. Merihli...

    http://www.merihli.com/

     

    ******************************************

     

     2006 SİTELERİM

     

    Yeniden Dergi (Turklog) 

    http://yenidendergi.turklog.com/

    Rıfat Ilgaz Arşivi

    http://www.blogcu.com/cideli/

    Çocuk ve Edebiyatı

    http://www.benimblog.com/alisahin/

     

     

    ******************************************


    Saat ve Tarih: 06:24 , 2/2/2006 Bulundugu yer: Duyuru
    Yorumlar (1) | Baglantı

    Bir Kitap- Bir Yazar: Mavisel YENER/ Seda ÇAKIR

     
    "Kızlar Sünnet Olur Mu?"

    Çocukların merak ettiği pek çok sorunun yanıtını, birbirinden güzel öykülerin yer aldığı "Kızlar Sünnet Olur Mu?" isimli kitabında toplayan Mavisel Yener, "Çocuklarla bilim adamlarının önemli bir ortak noktası vardır: Merak!" diyor. Yener, çocukların merakını ders havasında değil, edebiyat tadını hissettirerek, eğlendirerek gideriyor.

    Mavisel Yener, çocuklar için eğlendirirken öğreten bir kitap yazdı. Dokuz öyküden oluşan 35'inci çocuk kitabını çıkaran Yener, şunları söylüyor: "Çocuklara, yetişkinlerin didaktik tercihleriyle değil, onların sıkıntılarından ve yaşantılarından yola çıkarak yazıyorum. Kitaptaki dokuz öyküde de çocukların kafalarını taktıkları konulara ağırlık vermeyi yeğledim. Örneğin; kitaba adını veren öyküde, sünnet düğünü olayını kız çocuğunun bakış açısıyla, gülmecenin penceresinden yansıttım. 'Yaramaz Kim' adlı öyküde de az gelişmişliğin en belirgin öğelerinden biri olan 'önyargı' kavramını, birbirini ilk kez tanıyacak olan iki çocuğun çekingenliğini yenmeye çalıştığı bir tanışma ortamında ele aldım." "Kızlar sünnet olur mu?, Uzaylılar eve gelir mi?, Dişim düştü, yaşlandım mı?, Çilli oğlanlar mı yoksa gözlüklü kızlar mı daha yaramazdır?, Sizin de bir çorap canavarınız var mı?" gibi, çocukların en çok merak ettikleri sorulara yeni kitabıyla cevap veren Mavisel Yener; çocukların öyküleri okuyarak, farkında olmadan merak ettikleri şeyleri öğreneceğini söylüyor.

    YANITLAR SATIR ARALARINDA GİZLİ
    Yener, çocuklarla bilim adamlarının tek bir ortak noktası olduğunu belirterek, sözlerini şöyle sürdürüyor: "Çocuklar da bilim adamları da 'merak' ederler. Bu merak, araştırmayı ve gözlem yapmayı da getirir beraberinde. Kitabımda çocukların merak ettikleri konulardan yola çıktım, ancak yanıtları satır aralarına gizledim. Öğretici metinler çocuğu kitaptan ve okumaktan soğutur. Bu nedenle onlara edebiyat tadını duyumsatarak seslenmek gerek..." Anne ve babaların çocuklarının merak ettiği konuları onun yaş grubuna uygun bir dille anlatabileceğini ve çocuklarla pek çok bilinmezi paylaşabileceklerini belirten Yener, paylaşımın en önemli öğesinin 'dil' olduğunu söylüyor. Yener, ebeveynlerin çocuğun sözcük dağarcığını bilerek, yalın, anlaşılır bir dil kullanarak onun merakını giderebileceklerini dile getiriyor.

    ÇOCUĞU KİTAPTAN SOĞUTMAMALI
    Türkiye'de çocuklarının okuma kültürüne katkısı olabilen aile sayısının oldukça az olduğunu anlatan Yener; şöyle diyor: "Gerek eğitim sistemimizde gerekse aile kültürümüzde çocuğa kitabı sevdirmek adına yapılanlar çocuğu kitaplardan soğutmak için planlanmış gibi. Kendi kitabını seçme özgürlüğü tanınmayan bir çocuk bu yetiyi nasıl kazanacak? İlerinin iyi okuru nasıl olacak? Ben bir yazar olarak ve bir anne olarak çocuklarımın okuyacağı kitapları asla seçmedim, bu seçimi kendilerine bıraktım. Yardımcı olma konusunda 'dayatmacı' değil 'yol gösterici' olmaya özen gösterdim. İkisi de iyi birer okur oldular. Anne, baba ve öğretmenler de 'dayatmacı' değil 'yol gösterici' olmalı."

    SEDA ÇAKIR

     

    Aldığı Ödüller:

    * Yeni Asır- İçimizdeki Köşe Yazarları Ödülü (1998)

    * Tömer- Anadili Masal Yarışması Ödülü (Evinden Kaçan Masal, 1999)

    * Tömer- Anadili 2000'e Öyküler Yarışması Ödülü (Su Yeşili, 2000)

    * BU Yayınevi Çocuk Mizahı Öyküleri üçüncülük ödülü /Üşengeç / (2000)

    * BU Yayınevi Çocuk Romanı Yarışması birincilik ödülü / Kayıp Seslerin İzinde/ (2001)

    * 2002 Samim Kocagöz Öykü birincilik ödülü

    * 2002 Ömer Seyfettin Öykü birincilik ödülü

    * TUDEM Yayınları Çocuk Romanı Yarışması birincilik ödülü /Mavi Zamanlar/ 2003

    * Çocuk Edebiyatçıları Birliği Yılın Çocuk Şiiri Kitabı ödülü-2004/ Mavi Ay (Aytul Akal ile birlikte)

     

    Mavisel Yener kimdir?

    Mavisel Yener, 1962'de Ankara'da doğdu. 1984'te Ege Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi'nden mezun oldu. Yayımlanmış, otuzun üstünde çocuk kitabı var. İki yıl süreyle Gazete Ege'de çocuk sayfası hazırlayan Yener, halen Haber Ekspres gazetesi çocuk sayfası köşe yazarı. 1980 yılından bu yana öykü, masal, eleştiri yazılarını yayınlayan Yener'in, kendi yazdığı tiyatro oyunları da bulunuyor. Çocuk yazını ile ilgili pek çok söyleşiye, atölye çalışmasına ve konferansa katılan Yener, diş hekimliğini ve yazarlığı birlikte sürdürüyor.


    Saat ve Tarih: 09:38 , 31/1/2006 Bulundugu yer: Inceleme
    Yorumlar (0) | Baglantı

    Sünnet Olmak İsteyen Bir Kız... / Ece Arar EMENER


    Sünnet olmak isteyen bir kız...

    Sünnet olmak isteyen bir kız...
    Mavisel Yener'in öykülerinde sıcak aile ilişkileri, tatlı çekişmeler, kardeşler arası diyaloglar, okul maceraları, düşler ve gerçekler var

    Radikal Kitap, 17/12/2004

     

    ECE ARAR EMENER (E-mektup | Arşivi)

     

    KIZLAR SÜNNET OLUR MU?
    Mavisel Yener, resimleyen: Murat Sayın, Bilgi Yayınevi, 2004, 80 sayfa, 6 milyon lira.


    Mavisel Yener'in dokuz öyküden oluşan kitabı 'Kızlar Sünnet Olur Mu?' aynı isimli öyküyle başlıyor. İkinci sınıfta okuyan kahramanımız, sınıfından Mehmetcan'ın sünnet olacak olmasına hayli içerliyor. Ne de olsa sünnet olmak birçok eğlenceyi de beraberinde getiriyor; sünnet olan çocuk ata binme şansını bile elde edebiliyor. Gelecek olan hediyeler de cabası... Ailesine kendisinin de sünnet olmak istediğini söyleyen kızımızın bu isteğinden nasıl vazgeçtiğini bulmak da yedi yaş ve üstündeki okuyuculara düşüyor....
    'Yaramaz Kim?', tadı damaklarda kalan bir öykü. Kahramanımızın evine bir çocuk misafir gelecek; ama onun kaygıları var; "İlk kez gördüğüm bir çocuğu yatak odama götürüp oyuncaklarımı ona göstermek zorunda mıyım? Büyükler yeni tanıştıkları insanları yatak odalarına alıp çekmecelerini, dolaplarını gösteriyorlar mı?" diye soruyor (s. 13). Hepimizin çocukken hissettiği bir duygu değil mi bu; anne ve babalarımızın zoruyla odamızı karıştırmalarına izin vermek zorunda kaldığımız çocuklara en az kitap kahramanı kadar kızmadık mı bizde? Mavisel Yener 'Yaramaz Kim?'de, bu duyguyu çok iyi yansıtmış okurlara.
    Her çocuğun 'evet, aynen öyle' diyeceği ve sonunda kahramanı ya da misafiri kendine benzeteceği bir öykü bu.
    'Parmak Hesabı', hâlâ matematik hesaplarıyla boğuşan çocukları konu edinirken, 'Dişini Arayan Çocuk' yedi yaşına gelindiğinde süt dişlerine ne olduğu sorusuna yanıt buluyor, yeni çıkacak dişler hakkında bilgi veriyor. 'Uzaylılar Bize Geldi', Jules Verne'in uzaylılar tarafından dünyaya 'uzay yolculukları yapabileceklerini düşündürmek' için gönderildiğini söylerken, 'Balık Evi' çocukları balıklar ve akvaryum konusunda bilgilendiriyor, bir yandan da evde bir hayvanın sorumluluğunu almanın zevkini aşılamaya çalışıyor. 'Çorap Canavarı' ise kaybolan çoraplarla ilgili. Kahramanımız, "Sizin evde de çoraplar kayboluyorsa önerilerinizi bana yazın. Kayıp çorapların gizini çözeceğimize inanıyorum. (s. 65)" diyor. 'Prenses', insanların çalışmasının gerekmediği bir dünyayı konu ediniyor. Kızımızın her işini yapan bir robot var; sevmediği pırasayı yiyen, ödevlerini yapan, onun yerine çizgi film seyreden, uyuyan, onun yerine arkadaşlarıyla oyun oynayan... E tabii prensesimiz de bir süre sonra tembellikten sıkılıyor. 'Prenses', her çocuğun düşlediği bir durumun aslında nasıl sıkıcı olabileceğiyle ilgili.
    Ve 'Çikolata Tavşan'. Bir haftalığına Türkiye'ye gelen dayıya olan özlem; sıcak aile ilişkileri, yenmemesi gereken ama her gece bir kulağı, bacağı gizlice yenen bir çikolata tavşanın öyküsü bu...
    Mavisel Yener'in bu kitaptaki öykülerinde hep sıcak aile ilişkileri, tatlı çekişmeler, kardeşler arası diyaloglar, okul maceraları, düşler, istekler, gerçekler var. Tam yedi yaş çocuklarına uygun öyküler bunlar. En son Çocuk Edebiyatçıları Birliği Yılın Çocuk Şiiri Kitabı Ödülü'nü, 'Mavi Ay' isimli kitaplarıyla Aytül Akal ile birlikte alan Mavisel Yener'in Bilgi Yayınevi'nce yetişkinler için yazdığı 'Derin Yırtmaç' isimli kitabı da yeni yayımlandı. 'Kızlar Sünnet Olur Mu?', onun çocuklar için yazdığı otuzun üstündeki kitaptan yalnızca bir tanesi. Tüm çocuklara iyi okumalar...

    Radikal Kitap 


    Vampirli bir öykü

    Vampirli bir öykü
    Mavisel Yener'in yeni kitabı 'Vampir Öyküsü'ünde birbirinden keyifli öyküler var. Yazar, kitaba adını veren 'Vampir Öyküsü'nü ise sona saklamış

    30/12/2005

    ECE ARAR EMENER (Arşivi)

    Mavisel Yener'den yeni bir öykü kitabı... Ama çocuklar kitaba adını veren 'Vampir Öyküsü'nü çok merak etseler de biraz bekleyecekler; çünkü bu öykü en sonda... Aslında kapağa bir göz atınca biraz ipucu bulmak olası. Kapakta Mavisel Yener ne yapacağını şaşırmış bir hâlde... Kapı bir yandan çalmakta, cep telefonları susmuyor; iki kızı okuldan gelmiş belli, onların da telefonla işi var; komşular rahat vermezken yemek hazırlama telaşı bir tarafta... Kapakta bir tane de yarasa gülümseyip durmakta...
    Yedi yaş ve üstü çocuklar için yazılmış öykülerden ilki 'Güneş Hep Oradaydı'. Kahramanımız bir anneanne. Anneanne öykü anlatmayı seviyor; eh böyle bir anneanneleri olduğu için çocuklar şanslılar, onlar da anneannelerini dinlemeyi seviyorlar. Yoksa artık büyüdüklerini düşünüp bu 'öğütlü öyküler'i artık dinlemek istemiyorlar mı?
    "Kaç öykü dinlemiştim kimbilir. O kadar sıkılmıştım ki artık buharlaşmak üzereydim. Anneannem diş macununu kazaklarımın arasında bulunca öğütlü bir öykü anlatmaya koyuldu yine... Macunun duygularını anlatan, göz yaşartıcı bir öyküydü! Yaramaz çocuk öykünün sonunda macun tüpünün önünde diz çöküp özür dileyince kahkahalarımı tutamadım artık Anneannem güldüğümü görünce gücendi bana." (s.9)
    Eee, insan büyüdüğünü fark edince, anneanne öykülerini küçümsüyor tabii. Ama büyüklerin her masalında, öyküsünde hep bize ait bir şeyler var; dolayısıyla büyüklerini küçümseyen çocuklar, bu öyküyü okuduktan sonra öyküdeki gibi belki yeniden anneanneleri yeni bir şeyler anlatsın diye gidip onların dizlerinin dibine oturacaklar. 'Mars'a İlk Ayak Basan Kim?', sevimli bir mücadelenin öyküsüyken; 'Sihirli Kekik Çayı'nda da bu kez bir babaanne macerası var. 'Bebek'; eve gelen kardeşi paylaşamayan iki kız kardeşi anlatırken; kitaba adını veren son öykü yazarın hayatından bir kesit sunuyor.
    Benim en çok ilgimi çeken öykü de bu son öykü oldu. Yazarın yazma mücadelesini eğlenceli bir dille küçük okuyucularla paylaşmasını sevinçle karşıladım. Yazmanın aslında nasıl bir özveri gerektirdiğini anlatan yazar; başka işlerle uğraşırken bir yandan da minik okuyuculara öykü yetiştirmenin ne zor olduğunu anlatıyor öyküsünde. Mavisel Yener'in mavi dünyasını seven çocukların da bu vampirli öyküden çok hoşlanacaklarına eminim ben.

  • VAMPİR ÖYKÜSÜ
    Mavisel Yener, Resimleyen: Murat Sayın, Bilgi Yayınevi, 2005, 67 sayfa, 6 YTL.

  • Bir işe yaramak lazım!

    Bir işe yaramak lazım!
    Gülsüm Cengiz'in, doğada herkesin bir işe yaradığını öğrenen, iki küçük sincabı anlattığı öyküleri hayli sevimli

    Radikal Kitap, 19/11/2004

    ECE ARAR EMENER (E-mektup | Arşivi)

  • HERKESİN BİR İŞİ VAR
    Gülsüm Cengiz, resimleyen: Emine Bora, Say Yayınları, 48 sayfa, 3 milyon lira.


    Gülsüm Cengiz kitabın başında kendini tanıtıyor; "Eğitimci, şair - yazar, gazeteci... Ansiklopedi editörlüğü, çocuk yayınları yönetmenliği, çocuk dizisi editörlüğü, radyo programcılığı ve sunuculuğu yaptı. Halen serbest yazarlık yapmakta, köşe yazarlığını sürdürmekte..."
    Yazar; kendisini tanıttığı yazının son paragrafında; "Evet... Şimdi merak etme sırası bende" diyor; "Acaba kitabımı sevecek misin? Bunu ancak, anlattığım öykü ve masalları okuduktan sonra, bana yazarsan öğrenebilirim." diyor ve adresini veriyor. Aslında sevimli bir yöntem; kitap okuyan kimi çocuk mektup yazmayı da seviyordur herhalde; ancak tabii, Gülsüm Cengiz bir de elektronik posta adresi ekleseydi sayfasına; eminim, günümüz çocukları için daha anlamlı olurdu.
    Yazarın kendini anlattığı sayfadan hemen sonra birbiriyle ilintili yedi öykü başlıyor; bu öykülerin toplamı da aslında küçücük bir romanı oluşturuyor. Yazarın hikâyesini bölümler halinde okuyucusuna ulaştırması güzel; bir bölümün ardından, durup düşünmeye, ara vermeye uygun.

    Kırmızı Sincap hayata atılıyor
    Öykü güneşli bir sonbahar gününde başlıyor. Küçük Kırmızı Sincap için olağandışı bir gün bugün; çünkü annesi ona ilk kez kahvaltı için kendine ceviz aramasını söylüyor. Küçük Kırmızı Sincap bundan böyle hem kendi yiyeceğini arayacak hem de aileye katkıda bulunacak! Arkadaşı Tombul Sincap'ı da yanına alan Küçük Kırmızı Sincap; o gün birçok hayvanla, birçok olayla karşılaşıyor. Kargalar, ağaçkakan ve solucanın ardından, bir de küçük bir kızla tanışırlar. Küçük kız ailesiyle birlikte tarlada çalışmakta ve otları ayıklamaktadır. Sincaplar; "Bu işi yapmasan olmaz mı?" derler; küçük kız da "Olmaz. Çünkü bu zararlı otlar, sebzelerin büyümesini ve gelişmesini engellerler. Onun için ayıklanmaları gerek." der. (s. 32)
    Sincapların o gün öğrendikleri şey, "herkesin bir işi olduğu"dur. "Ağaçlar meyve veriyor, arılar bal yapıyor. Rüzgar çiçek tozlarını taşıyor, yağmur bitkileri suluyor. Solucan toprağı kabartıyor, ağaçkakan ağaçları kurtlardan temizliyor." (s. 40) Yeni öğrendikleri bilgilerden hayli hoşnut olan iki sincap, o gün bir başka bilgi daha öğrenirler; çalışmayan insanlara (ve hayvanlara) asalak denmektedir ve bu insanlar bencil, mutsuz ve arkadaşsızdırlar... Kanımca; hayli sevimli giden öyküde 'asalak' kavramı kullanılmasa da olurdu. Herkesin bir işi var fikri zaten güzelce işleniyor; bıraksaydık da iş yapmayanlara notu çocuklar kendileri verseydiler. Bu 'asalak' sözcüğü böylesi bir çocuk kitabında, şirin sincaplardan falan bahsederken tuhaf kaçıyor çünkü. Şimdi ders çalışmayan bir çocuk da bunu üstüne alınabilir ve kendini 'asalak' olarak görebilir; tabii yazarın seçimi bu; diyeceğim o ki, kişisel olarak ben, bu şekilde sonlandırmazdım bu kitabı...
    Bu arada; Emine Bora'nın çizimlerini hiç beğenmediğimi de söylemeliyim. Şirin sincaplar korkutucu, küçük bir kız olduğu söylenen şahıs, yaşlı bir teyze gibi. Kitapları daha fazla okunur kılabilmek için, daha özenli çizimlere ihtiyacımız var...

    Radikal Kitap 


    Bu canavar çok komik

    Bu canavar çok komik
    Aytül Akal, ne işe yaradığını bilmediği için kitap yiyen canavarın hikâyesiyle okumanın yaşamı nasıl güzelleştirdiğini anlatıyor

    Radikal Kitap, 10/12/2004

    ECE ARAR EMENER (E-mektup | Arşivi)

  • KİTAP CANAVARI
    Aytül Akal, resimleyen: Hülya Delibaş Ceylan, Uçanbalık Yayınları, 2004, 16 sayfa


    Aytül Akal çocuklar için şimdiye dek yüze yakın kitap yazmış. İlk kitabı 'Kent Duygusu' 1981 yılında okuyucusuyla buluşan Akal, çocuklar için yazmaya ise seksenli yılların sonunda başlamış. İlk masal kitabı 'Geceyi Sevmeyen Çocuk', 1991 yılında yayımlanmış. 1995'te iki yazar arkadaşı, Aysel Gürmen ve Ayla Çınaroğlu ile birlikte Uçanbalık Yayınları'nı kuran Akal; Türk çocuklarına kendi deyimiyle o günden beri 'nitelikli kitaplar sunmayı' sürdürüyor. Bana öyle geliyor ki; çocuk kitapları yazma işi önce yakın çevreye anlatılan masallarla, öykülerle başlıyor. Bir tür; kendini keşfetme dönemi bu. Ardından biriken bu masal ve öykülerin bir çocuk odasının duvarları arasında kaybolup gitmesine izin vermiyor yetenekli yazarlar. Bütün bunları başka okuyucularla, başka çocuklarla paylaşma isteği; gün geliyor bastırılamaz bir duygu haline geliyor. Aytül Akal da bir anne. Evren ve Alper'in annesi ve şimdi görülüyor ki binlerce çocuğu var. En son; savaşta zarar gören Iraklı çocukların eğitimi ve desteklenmesi amacıyla İngiltere'de geliştirilen bir projenin sonucu olarak, 'Lines In The Sand' (Kumdaki Çizgiler) adlı 2003 yılı antolojisinde, 'The Quarrelsome Trees' (Kavgacı Ağaçlar) adlı masalı ile yer alan Aytül Akal'ın üç kitaplık 'En Matrak Canavar Öyküleri' dizisinden çıkan 'Kitap Canavarı'nı bu hafta Radikal Kitap'a konuk etmek istedim. 6 - 9 yaş arası çocuklar için önerilen canavarlar dizinde üç kitap var. 'Kitap Canavarı'nın başında "Bazı canavarlar aramızda yaşar. Onları hemen fark ederiz. Çocukların saçlarını çeker, kalemlerini kırar, kitaplarını yırtarlar. Çevreye dehşet saçan bu korkunç canavarların anneleri, onlara çocukken hiç masal okumamış mı yoksa?" diye soruyor Aytül Akal. Sanırım sözü çocuklara olduğu kadar büyüklere de...
    Kitap Canavarı, kitap yiyerek besleniyor. Herkesi korkutuyor; evlere, arabalara zarar veriyor. Bir gün Kitap Canavarı'nı psikologa götüren büyükler bu sayede onun kitapların ne işe yaradığını bilmediğini, bu yüzden de onları yediğini öğreniyorlar. Ülke halkı her gün, her dakika canavara kitap okumaya başlıyor bundan sonra. Tabii; çocuk kitaplarını zevkle dinleyen canavarın keyfine diyecek yok. Ama tabii halk kitap okumaktan yorgun. Yapılacak tek bir şey var; herkesin yapması gereken bir şey hem de... Okuma yazmayı öğrenmek... On altı sayfalık renkli, kuşe kağıtlı kitabın ikinci baskısı bu. İlkinden ayrı bir formatta basılan kitabın bu hali daha sevimli. Aytül Akal'ın güzel öyküsü Hülya Delibaş Ceylan'ın resimleriyle birleşince ortaya nefis bir kitap çıkmış. Her yaş grubu için kitapları olan Aytül Akal canavar öykülerinde okurlarına 'Görünenin ardındaki gerçekleri keşfetmenin tadını verirken, sorunlu ortamları güzelliklerle dolu ve yaşanır kılmanın yolunu, bilinmeyeni tanımada ve anlamada' arıyor. Tüm çocuklara iyi okumalar...


    Yeni çıkanlar

    Eski dostum oyuncak ayı

  • SEVİMLİ AYICIK ÖYKÜLERİ
    Derleyen: Ronne Randall, resimleyen: Peter Stevenson, çeviri: Aslı Kurtsoy Hısım, Remzi Kitabevi, 2004, 45 sayfa, 12 milyon 500 bin lira.

    Her çocuğun mutlaka bir oyuncak ayısı olmuştur. Oyuncak ayıların çocukların dünyasında ayrı bir yeri vardır üstelik. Ayıcıklar çocuklara hem güven verir hem de onlarla arkadaşlık eder. Tüm çocukların hayalinde, her ayıcık kendine özgü bir kişiliktir. 'Sevimli Ayıcık Öyküleri' de, bir sürü oyuncak ayının öykülerinden oluşuyor. Kitapta, oyuncak ayıların katıldığı bir partiye, lunaparka eğlenmeye giden bir oyuncak ayı, Topaç ve Cingöz'ün arkadaşlığı gibi birçok hikâye bulunuyor. Çocuklara büyülü bir dünyanın kapılarını açacak olan kitap, renkli resimleriyle çocukların ilgisini çekeceğe benziyor.

    Ejderhaların dünyası

  • ATEŞ VE BUZ EJDERLERİ
    Ekrem Akdoğan, Ceylan Yayınları, 2004, 46 sayfa, 2 milyon lira.

    'Ateş ve Buz Ejderleri', gencecik bir yazarın, on bir yaşında bir çocuğun yazdığı bir kitap. Çok eski çağlarda ağızlarından ateş ve buz püskürten ejderhalar yaşardı. Bulutları delip geçen şatoda yaşayan ejderhalardan halk çok ama çok korkuyordu. Ejderhaların her birinin boyu elli metre, ağırlıkları ise yüz ton civarındaydı. Beslenmek için uçarak kasabaya iniyor, halkın malına ve canına zarar veriyorlardı. Krallar halkı umursamağı gibi canlarını kurtarmak için halkı yem olarak kullanıyordu. Bir şeyler yapılmalıydı ama nasıl? Bir çocuk yazarın hayal dünyasından ejderhaları okumak isteyen miniklere duyurulur.

    Gizemli bir annenin peşinde

  • GİZEMLİ ANNE
    Erol Büyükmeriç, Kaynak Yayınları, 2004, 53 sayfa, 4 milyon lira.

    Erol Büyükmeriç 'Gizemli Anne'de, kimsesiz çocuklar yuvası öğrencisi Deniz'in hikâyesini anlatıyor. Deniz, yaşamadığı bir duygunun peşine düşüyor. Olağanüstü hayal gücüyle yaşamındaki gizi ortaya çıkarmaya çalışıyor. Yazar, sevgi ile ördüğü hikâyede; toplumsal bir olguyu duyarlılık ve büyük bir incelikle ele alarak başka bir dünyanın kapısını aralıyor. Gizemli olduğu kadar duygusal olan bu hikâye çocukları bekliyor.


  • Yeni çıkanlar

    Çocuklar için Hititler

  • HİTİTLER
    Çiğdem Maner, resimleyen: Ceren Aykut, Epsilon Yayınları, 2004, 44 sayfa, 6 milyon 500 bin lira.


    Çiğdem Maner'in kaleme aldığı 'Hititler', çocukları tarihi bir yolculuğa götürüyor. Hititli rehber Hupaşiyaş, çocukları Hitit başkenti Hattuşa'da öğretici bir tura çıkarır. Ve bu turda, Hititler'in şehirleri, yapıları, kralları, tanrıları, orduları, günlük hayatları, çizimler ve fotoğraflar eşliğinde birbiri ardına gözlerimizin önüne serilir. 'Hititler', çocukları tarih konusunda meraklandırmak, özendirmek için örnek bir kitap. Kitabın sonunda yer alan 'Tarihi Eserleri Korumak İçin Ne Yapmalı?' bölümünde ise çocuklara altı maddede özetle tarihi eserleri korumaları için neler yapmaları gerektiği anlatılıyor.

    Bir yazarın çocukluk anıları

  • ANNE DERSİM BİTMEDİ
    Muzaffer İzgü, resimleyen: Nilgün Bayraktaroğlu, Bilgi Yayınevi, 2004, 96 sayfa, 6 milyon lira.


    'Anne Dersim Bitmedi', çocukların çok sevdiği yazar Muzaffer İzgü'nün kendi çocukluğunu ve anılarını anlattığı 'Ben Çocukken' dizisinin üçüncü kitabı.
    Okulda faaliyet kollarının seçimleri ne eğlencelidir değil mi... Kitaplık kolunda görev almak isteyen çocuğun heyecanını pek çoğunuz yaşamışsınızdır. Peki, bir atın dostluğunu, savaş yıllarının yokluğuna rağmen büyüyen yaşama sevincini ya da kardeşinizle aynı okula gitme coşkusunu yaşadınız mı? Tüm bunları 'Anne Dersim Bitmedi'de tekrar bulabilirsiniz. Şimdi kitaplarını okuduğunuz bir yazarın çocukluk anılarını merak ediyorsanız 'Anne Dersim Bitmedi'yi mutlaka okumalısınız.

    Çikolata, evcilik ve Emir

  • HARÇLIK
    Gülay Oktar, resimleyen: Nazmiye Sayın Nar, Bu Yayınevi, 2004, 87 sayfa, 4 milyon 500 bin lira.


    Gülay Oktar 'Harçlık'ta, çocuklara birbirinden güzel öyküler anlatıyor. Bir milyon yüz bin liraya sahip Barış ve Alp bakkaldan gönüllerine göre bir şeyler almaya çalışıyorlar. Ama paraları bir türlü yetmiyor. Bakalım Barış ve Alp ne yapacak? İki kız, iki erkek, toplam dört çocuk bir odada toplanmış. Kızlar, erkekleri evcilik oynamaya ikna etmeye çalışıyor. Kim anne, kim avukat olacak? Çocuklar rolleri nasıl paylaşacak? Mahallenin kibirli kızı Selma, diğer çocuklar gibi kendisine ilgi göstermediği için Emir'e sinir oluyor ve oyunlarda onu oynatmıyor. Emir, bu duruma çok üzülüyor. Bir gece Selma ile karşılaşıyor ve ona hesap soruyor. Bakalım Emir, Selma'ya neler söyleyecek?
    Gülay Oktar, öykülerinde çocukların renkli yaşantılarını, sıkı dostluklarını ve küçük çekişmelerini anlatıyor.

    Bir Blyton klasiği

  • EN YARAMAZ KIZ OKULDA,
    Enid Blyton, çeviren: Dilek Akdemir/Amy Spangler, Çitlembik Yayınları, 2004, 229 sayfa, 9 milyon lira.


    'En Yaramaz Kız Okulda', gelmiş geçmiş en önemli çocuk yazarlarından Enid Blyton'ın 'En Yaramaz Kız' serisinin ilk kitabı. Zengin bir ailenin tek kızı Elizabeth Allen, mürebbiyelerle büyümüştür. Ancak yaramazlığı iyice kontrolden çıkınca ailesi onu yatılı okula göndermeye karar verir. Elizabeth de okuldan atılmayı kafasına koyar, fakat oradaki düzen çok farklıdır. Acaba Elizabeth, kuralları öğrencilerin koyduğu bu okulda ne yapacak?

  • Saat ve Tarih: 06:31 , 31/1/2006 Bulundugu yer: Inceleme
    Yorumlar (0) | Baglantı

    "Babam ve Oğlum" ve Çağan Irmak/ Yalvaç URAL

    "Babam ve Oğlum" ve Çağan Irmak


    yural@milliyet.com.tr

    Bu, aslında geç kalmış bir yazıdır. Üstelik de yaptığı çalışmaları, yazdığı senaryoları, yazıp yönettiği filmleri severek izlediğim biri için geç kalmış bir yazı. Elbette ben bir film eleştirmeni değilim. Bu konuda kendimi yetkin de görmüyorum. Ama bir gün "Babam ve Oğlum" filmiyle karşıma dikilip, "Ben sizlerle büyüdüm, sizlerle aydınlandım," diyen genç bir adamın karşısında ne yapacağını ve ne söyleyeceğini bilmeyen biriyim. Çağan Irmak, çevresinde hep güzel sözlerle anılan, özgün çalışmalara imza atmış, yaşama kendi kuşaklarından çok farklı gözlerle bakan biri. 11 Kasım 2005 tarihli Radikal Kitap ekinde, onun Samed Behrengi'nin "Küçük Kara Balık"ı üzerine yazdığı otobiyografik bir yazısını okumuştum. Çağan bu yazıda, "Küçük Kara Balık"tan yola çıkarak, kendi çocukluk serüvenini ve onun kendi yaşamındaki yerini anlatıyordu. Yanılmıyorsam "Küçük Kara Balık"ın ilk baskısını 1978 yılında Cem Yayınları yapmıştı. Biz yazarlar da çocuk okurlarla birlikte ilk kez Samed Behrengi ve pek çok dünya yazarını 1979 yılı çalışmaları çerçevesinde tanıdık. Yayıncı kitabın kapağına, yazarın İranlı fakir bir ailenin çocuğu olduğunu, aslında Azerbaycan'da doğduğunu ve köylerinde öğretmenlik yaptığını, ayrıca onun Şah yönetimince zararlı bulunup öldürüldüğünü, günler sonra da Aras Nehri kıyısında cesedinin bulunduğunu yazmıştı. (Bir yazar ve yayıncı olarak çocuk kitaplarının arkasına bu tür bilgilerin yazılmasını hiçbir zamandoğru bulmamışımdır.) Elbette bu, çocuklar kadar bizleri de çok etkileyen bir nottu. Behrengi'yi, usta bir çocuk yazarı olmasının dışında, inançları uğruna ölmüş aydın bir öğretmen olarak biz de farklı bir yere koymuştuk yüreğimizde. Çağan da öyle yapmış.
    * * *
    1979 yılı tüm dünyada Çocuk Kitapları Yılı olarak kutlandı. Sanki bütün yazarlarımız, yayınevlerimiz çocuk yazınındaki eksikliğimizin farkına o yıl varmışlar gibi kitap yazıyorlar, kitaplar yayınlıyorlardı. Öylesine bir coşku sarmıştı ki her yanı, çevirmenler harıl harıl dünya çocuk yazınının en özgün yazar ve yapıtlarını dilimize kazandırıyorlardı. Banka dergilerini saymazsak iki tane haftalık çocuk dergisi vardı yayın dünyasında: Biri, "Milliyet Çocuk Dergisi", öteki de Tercüman gazetesinin çıkardığı "Tercüman Çocuk".
    * * *
    Çağan 1970 doğumlu. Dünya Çocuk Kitapları Yılı'nda 9 yaşında. O dönemler Milliyet Çocuk Dergisi'nin her zaman olduğu gibi en etkin yılları. Ülkü Tamer öylesine bir içerik yapısı oluşturmuştu ki, her hafta derginin ortasında 32 sayfalık siyah-beyaz bir dünya klasiğini çizgi roman olarak yayınlıyorduk. Amaç, bir yılda 52, iki yılda 104 dünya klasiğini çocuklara okutmak ve onları edebiyattan mezun etmekti. Başarılı da olduk. Haftada 100 bin satan derginin ortalama aylık satışı 350 binin üzerindeydi. Bu kadar çok çocuğu olan bir ülke için, elbette yine de az bir satıştı bu. Ama etkili ve okurunu, yazarını, çizerini aydınlatan bir dergiydi Milliyet Çocuk. Öylesine güzel insanlar yetiştirdi ki, hiç unutulmadı ve hep sevgiyle anıldı. Yalnızca akıllarda değil elbet, kitaplıklarda da evden çıkarılmayan, kimselere verilmeyen ciltler arasında yerini aldı.
    * * *
    Tam dolu dolu üç kuşak yetiştirdi. Hiçbir okuru onu terk etmedi. Bugün çocukları, torunları olan okurları var onun. Ama hiçbir okuru dergisine Çağan gibi sahip çıkmadı. O, filminin bir köşesine, belki de 10 yaşındayken aldığı bir Milliyet Çocuk Dergisi'nin eski bir sayısını kurmalı bir kamera altına sıkıştırarak, incelikli bir biçimde teşekkür etti dergisine. Kim bilir belki de selam gönderdi bazı çocukluk arkadaşlarına. O sayılara emeği geçmiş bir yazar olarak filmi izlerken onun özverili okur davranışından onur duydum.
    * * *
    Bu bir baba-oğulun filmi değil. Bu bütün baba ve oğulların öyküsü. Birileri belki yadırgayabilir, ama bu, çocukluk yıllarının ve günümüzün tanığı olan bir çocuğun, ellerimizin arasından kayıp giden yaşamımızın öyküsü. Ağlamak için değil, değişen dünyamıza, çocuklarımıza ve kendimize yeniden sevgi dolu gözlerle bakabilmek için izlemeliyiz bu filmi. Çağan, çocuklara alınan bir derginin, bir kitabın onların yaşamında ne denli önemli olduğunu bize anlatmaya çalışırken, geçmiş bir dönemin acıklı öyküsünü de beraberinde getirmiş.
    * * *
    Sevgili Çağan, Milliyet Çocuk Dergisi'ni unutmadığın, emeklerimizin boşa gitmediğini böylesine açık ve sevgi dolu gösterdiğin için sana çok teşekkür ediyor ve Milliyet Çocuk Dergisi okuru olduğun için de seninle onur duyuyoruz.

    Milliyet, 22.01.2006

    Saat ve Tarih: 06:36 , 25/1/2006 Bulundugu yer: Inceleme
    Yorumlar (0) | Baglantı

    100 Temel Eser Polemiği

    100 Temel Eser Polemiği  27.06.2005 

     

    Milli Eğitim Bakanlığı'nın her uygulaması polemik konusu. Şimdi de ilköğretim öğrencileri için belirlenen 100 temel eser tartışmaların odağında.

    Milli Eğitim Bakanlığı’nın (MEB), ilköğretim öğrencileri için tavsiye ettiği “100 Temel Eser”e yaşayan hiçbir yazarın kitabının dahil edilmemesi, çocuk edebiyatı uzmanları ve yazarlarının tepkisini çekti.

    MEB Müsteşarı Necat Birinci’nin “polemik konusu olmaması” için yaşayan yazarların eserlerine listede yer verilmediğini açıklaması ayrı bir polemiği de gündeme getirdi. Çocuk edebiyatçıları, uygulamanın mantığını izah edemediklerini belirterek, seçilen kitapların bugünün çocuklarına seslenmekten uzak olduğu noktasında birleşiyor ve uygulamanın ülkemizde yeni filizlenen çocuk edebiyatını yoksullaştıracağını düşünüyorlar.

    Çocuk kitapları yazarı Aytül Akal listede adı geçen Pertev Naili Boratav, Tahir Alangu, Kemalettin Tuğcu gibi isimlerin çocukları tek kanatlı bırakacağı görüşünde: “Bundan elli yıl önceki ortamdaki çocuklarla günümüz ortamında büyüyen çocuğa ancak günümüz çocuk edebiyatı yazar ve şairleri seslenebilir. 50 ya da 300 yıl önceki çocukların beklentileriyle şimdiki çocukları koşut tutmak, çocuğu tanımak adına bilgisizliktir.”

    Çocukların genel kültürünü, düşünce yapısını geliştirmek, onları iyi okur yapmak maksadıyla hazırlanan listeye tepki gösterenler, listedeki kitapların çoğunun günümüz çocuklarına seslenmediği konusunda hemfikir. Çocuk kitapları yazarı Aytül Akal listede adı geçen Pertev Naili Boratav, Tahir Alangu, Kemalettin Tuğcu gibi isimlerin çocukları ‘tek kanatlı’ bırakacağı görüşünde. “Bundan elli yıl önceki ortamdaki çocuklarla günümüz ortamında büyüyen çocuğa ancak günümüz çocuk edebiyatı yazar ve şairleri seslenebilir. 50 ya da 300 yıl önceki çocukların beklentileriyle şimdiki çocukları koşut tutmak, çocuğu tanımak adına bilgisizliktir.” diyen Akal, klasik ve ölmüş yazarlarla çocuğa okuma kültürü vermenin mümkün olmadığını savunuyor.

    Çocuk edebiyatımızın zaten yeni bir edebiyat olduğuna dikkat çeken çocuk kitapları yazarı Hasan Latif Sarıyüce ise gençleri okumaya alıştırmak için yeni isimlerin listeye alınması gerektiğini ifade ediyor. MEB’in listesini kısmen savunan Refik Durbaş ise “Yaşayan ya da ölmüş önemli değil, edebiyat tadını, lezzetini çocuğa veren yazarlar seçilmeli.” diyor.

    Çocuk edebiyatı uzmanlarına göre, ilköğretim öğrencileri için hazırlanan ve 70 yerli 30 yabancı yazarın bulunduğu listenin akla getirdiği sorular şunlar: Günümüz çocuklarına tavsiye edilecek kitapları belirlemek için oluşturulan kurulun aylardır süren çalışması bu liste ile rafa mı kaldırılmış oldu? Çocuklar Fazıl Hüsnü Dağlarca, Gülten Dayıoğlu, M. Ruhi Şirin, Ayla Çınaroğlu, H. Latif Sarıyüce, Süreyya Berfe, Mevlana İdris, Ülkü Tamer, Yalvaç Ural, Fatih Erdoğan, Sevim Ak, Nezihe Meriç gibi çocuk edebiyatını omuzlayan yazar ve şairlerden neden mahrum kalmalı?

    “Karar çocuk edebiyatına darbedir”

    Yard. Doç. Dr. Necdet Neydim: “İlköğretim öğrencileri için ölmüş yazarlardan kitap seçmek gelişen çocuk edebiyatına darbedir. Bu, kurulun çocuk edebiyatını bilmediğini gösterir. Bizde çocuk edebiyatı son 25 yılda gelişti, toplasan 100 yazar zaten çıkmaz. Bundan öncekiler uyarlama ve çeviridir. Tahir Alangu derleyendir mesela, nasıl yazar oluyor? Ölmüş yazarlardan 100 yazar nasıl çıkar, onu da anlamış değilim.”

    “Çocuk edebiyatı yoksullaştırılıyor”

    Şair Fazıl Hüsnü Dağlarca: “MEB, listesine yaşayan bir tek yazarı bile eklemediğine göre, yaşayanları yazar olarak kabul etmiyor demektir. Bu da bir kasıt bulunduğunu gösterir. Sanıyorum güdülen amaç çocuklarımızı çağdaş yazarlardan yoksun bırakmaktır. Ölü doğmuş fikirler ve kimselerle nasıl tartışabilirsiniz ki? Bu kararla zaten dar olan çocuk edebiyatı böylece daha da yoksullaştırılmaktadır. Acırım o kimseye ki Türkçeyi yetersiz bulur, kendini yetersiz bulmadan.”

    “Kitapların dil gelişimine hiç katkısı yok”

    Çocuk kitapları yazarı Yalvaç Ural: “Benim okul kitaplarında şiirlerim var. Yugoslavya’da yardımcı ders kitabı olarak okutulan kitaplarım var. Talim Terbiye’den geçmiş 15-20 kitabım var. Şimdi ölmem mi lazım? Polemik her zaman olur. MEB listesindeki kitapların çocuğun dil gelişimine hiçbir katkısı yok. Bu totaliter bir bakıştır, bunu geçmişte sol yapardı. Karamanoğlu Mehmet Bey, boşuna bağırmış o zaman.”

     

    -----------------------------------------------------------

     

    18 Temmuz 2005 Kadrini Seng-i Musallada Bilmek

     

    Ünlü Divan şairimiz Baki, Şeyhülislâm olmak istedi ama bu isteğine ulaşamadan öldü. «Şairler Sultanı» diye anılan Baki'nin cenazesine bütün devlet büyükleri, tanınmış adamlar katıldı. Şeyhülislâm Sunullah Efendi'nin, musalla taşında şairin tabutunun önünde onun şu dizelerini söylediği anlatılır:

    «Kadrini sengi musallada bilüp ey Baki

    Durup el bağlayalar karşında yaran saf saf»

    (Ey Baki! Dostların senin değerini [ancak] musalla taşında anladılar ve karşında sıra sıra el bağladılar).

    Günümüzde halen yaşama gafletinde bulunan dünyada da ünlenmiş, dışarıda ünlendiği ile doğru orantılı olarak içerde karalanmaya çalışılmış bir çok ozan ve yazarımız, MEB tarafında ozan ve yazar olarak Hüsn-ü kabul görmüyor; bunların yapıtları da MEB Temel Eserleri arasına giremiyor.(ad verip polemik yaratmak istemiyorum.)

    Demek ki bunların da kadri “Taht misali O musalla taşında bir namazlık saltanat”tan sonra anlaşılacak. Hoş o zaman da değeri anlaşılamayanlar az değil ama.

    Ali ŞAHİN

     

    100 Temel Eser'in Tam Listesi

     

    Milli Eğitim Bakanımız Sayın Doç. Dr. Hüseyin Çelik tarafından açıklanan ilköğretim öğrencileri için “100 Temel Eser” ve yazarları şöyle:

    1. Dede Korkut Hikayeleri (İlköğretim İçin Uyarlama)

    2. Mevlana'nın Mesnevisinden Seçme Hikayeler (İlköğretim Çocukları İçin Seçme Hikayeler)

    3. Karagöz ile Hacivat (İlköğretim İçin Seçme Hikayeler)

    4. Vatan Yahut Silistre (Namık Kemal)

    5. Ömer'in Çocukluğu (Muallim Naci)

    6. Gulyabani (Hüseyin Rahmi Gürpınar)

    7. Şermin (Tevfik Fikret)

    8. Altın Işık (Ziya Gökalp)

    9. Yalnız Efe (Ömer Seyrettin)

    10. Çocuk Şiirleri (İbrahim Alaaddin Gövsa)

    11. Hep O Şarkı (Yakup Kadri Karaosmanoğlu)

    12. Peri Kızı ile Çoban Hikayesi (Orhan Seyfi Orhon)

    13. Uluç Reis (Halikarnas Balıkçısı-Cevat Şakir Kabaağaçlı)

    14. Damla Damla (Ruşen Eşref Ünaydın)

    15. Bağrıyanık Ömer (Mahmut Yesari)

    16. Domaniç Dağlarının Yolcusu (Şukufe Nihai)

    17. Evvel Zaman İçinde (Eflatun Cem Güney)

    18. Cumhuriyet Öncesi Yazarlardan Çocuklara Hikayeler (Mehmet Seyda)

    19. Gururlu Peri (Mehmet Seyda)

    20. Akın (Faruk Nafiz Çamlıbel)

    21. Havaya Uçan At (Peyami Safa)

    22. Benim Küçük Dostlarım (Halide Nusret Zorlutuna)

    23. Sevdalı Bulut (Nazım Hikmet)

    24. Kuklacı (Kemalettin Tuğcu)

    25. Yer Altında Bir Şehir (Kemalettin Tuğcu)

    26. Arif Nihat Asya'dan Seçme Şiirler (Arif Nihat Asya)

    27. Sait Faik Abasıyanık'tan Seçme Hikayeler (Sait Faik Abasıyanık)

    28. Koçyiğit Köroğlu (Ahmet Kutsi Tecer)

    29. Az Gittik Uz Gittik (Pertev Naili Boratav)

    30. Aritmetik İyi Kuşlar Pekiyi (Cemal Süreya)

    31. Çocuklara Şiirler (Vehbi Cem Aşkun)

    32. 87 Oğuz (Rakım Çalapala)

    33. Yonca Kız (Kemal Bilbaşar)

    34. Bitmeyen Gece (Mithat Enç)

    35. Halime Kaptan (Rıfat Ilgaz)

    36. Gümüş Kanat (Cahit Uçuk)

    37. Vatan Toprağı (Mükerrem Kamil Su)

    38. Barbaros Hayrettin Geliyor (Feridun Fazıl Tülbentçi)

    39. Eşref Saati (Şevket Rado)

    40. Nasreddin Hoca Hikayeleri (Orhan Veli)

    41. İnci'nin Maceraları (Orhan Kemal)

    42. Allı ile Fırfırı (Oğuz Tansel)

    43. Tiryaki Sözleri (Cenap Şahabettin)

    44. Keloğlan Masalları (Tahir Alangu)

    45. Billur Köşk Masalları (Tahir Alangu)

    46. Osmancık (Tarık Buğra)

    47. Balım Kız Dalım Oğul (Ceyhun Atuf Kansu)

    48. Falaka (Ahmet Rasim)

    49. Bir Gemi Yelken Açtı (Ali Mümtaz Arolat)

    50. Üç Minik Serçem (Necati Cumalı)

    51. Memleket Şiirleri Antolojisi (Osman Atilla)

    52. Ülkemin Efsaneleri (İbrahim Zeki Burdurlu)

    53. Anılarda Öyküler (İbrahim Zeki Burdurlu)

    54. Aldı Sözü Anadolu (Mehmet Önder)

    55. Göl Çocukları (İbrahim Örs)

    56. Miskinler Tekkesi (Reşat Nuri Güntekin)

    57. Tanrı Misafiri (Reşat Nuri Güntekin)

    58. Ötleğen Kuşu (Halil Karagöz)

    59. Arılar Ordusu (Bekir Yıldız)

    60. Yankılı Kayalar (Yılmaz Boyunağa)

    61. Yürekdede ile Padişah (Cahit Zarifoğlu)

    62. Serçe Kuş (Cahit Zarifoğlu)

    63. Bir Küçük Osmancık Vardı (Hasan Nail Canat)

    - HAZIRLATILACAK ESERLER-

    64. Tekerlemeler

    65. Türkçede Deyimler

    66. Türk Atasözlerinden Seçmeler

    67. Türk Bilmecelerinden Seçmeler

    68. Türk Ninnilerinden Seçmeler

    69. Türkülerden Seçmeler

    70. Türk Manilerinden Seçmeler

    - DÜNYA EDEBİYATI-

    71. Küçük Prens (A. de Exupery)

    72. Şeker PortakaIı (Jose Mauro de Vasconcelos)

    73. 0liver Twist (Charles Dickens)

    74. Alice Harikalar Ülkesinde (Lewis Carrol)

    75. Gülliver'in Gezileri (Swift)

    76. Define Adası (Robert Louis Stevenson)

    77. Robin Hood (Howard Pyle)

    78. Tom Sawyer (Mark Twain)

    79. Ezop Masalları

    80. Andersen Masalları I-II

    81. Üç Silahşörler (Alexander Dumas)

    82. La Fontaine'den Seçmeler (La Fontaine)

    83. Pinokyo (Carlo Collodi)

    84. 80 Günde Devr-i Alem (Jules Verne)

    85. İnci (John Steinbeck)

    86. Beyaz Yele (Rene Guillot)

    87. Peter Pan (James Matthew Barrie)

    88. Uçan Sınıf (Erich Kastner)

    89. Yağmur Yağdıran Kedi (Marcel Ayme)

    90. Ölümsüz Aile (Natalie Babbitt)

    91. Yaşlı Adam ve Deniz (Ernest Hemingway)

    92. Mutlu Prens (Oscar Wilde)

    93. Şamatalı Köy (Astrid Lindgren)

    94. Momo (Michael Ende)

    95. Heidi (Johanna Styri)

    96. İnsan Ne ile Yaşar (Leo Tolstoy)

    97. Sol Ayağım (Christy Brown)

    98. Hikayeler (Anton Çehov)

    99. Değirmenimden Mektuplar (Alfonse Daudet)

    100. Pollyanna (Elaanor Porter)

     

     http://forum.memurlar.net


    Saat ve Tarih: 04:21 , 20/1/2006 Bulundugu yer: Elestiri
    Yorumlar (0) | Baglantı

    Elif Öpüşebilir/ Tülay FERAH

    Elif Öpüşebilir/ Öykü

    Tülay Ferah

     

    Kimi insanlar doğuştan yetenekli olurlar. Elleri her işe yatkındır. Elif de böyle biridir...

    Beş yaşında eline renkli kalemler verilmiştir ve yaptığı bir resim özel bir kulübün açtığı yarışmada birincilik kazanmıştır. Ailesi onu bir deha gibi görmüştür ama ödül töreninde annesi, babası, ablası tarafından o denli çok çekip çekiştirilmiştir ki, o günden sonra eline boya almamıştır. Bu durum ilkokula başladığında sorun yaratmıştır. Öğretmeni resim yapmazsa ailesine haber vereceğini söylemiştir. Ama o sorunu hemen çözüp öğretmenini mutlu etmek için resim defterine öğretmenini hayran bıraktıracak resimler yapmıştır.

    Elif altı yaşında piyano çalan bir çocuktur... Ona, evi terk edip gittikten bir yıl sonra evlenen babası tarafından bir piyano alınmıştır. Piyano annesinin istemiyle salonun baş köşesine konmuştur. Oysa Elif piyanonun kendi odasına konmasını annesinden rica etmiştir, ama kadın gözlerini açarak kızım sen ne saçmalıyorsun, baban bu piyanoya kaç para verdi senin haberin var mı der gibi bakıp Elif’in ricasını kulak ardı etmiştir. Böylece Elif kendisini hiçbir zaman rahat hissetmediği, dokunulmasına izin verilmeyen yığınla kırılacak eşyanın arasında duran piyanoya darbukadan daha az değer vermiştir, ilk derste değer verilmeyen piyanonun başına geçip notalara "doğru" basmıştır. Öğretmen o gün o denli sinirlenmiştir ki, kapıyı vurup çıkmıştır. Bir hafta sonra öğretmen geç kalmıştır. Anne telaş içinde öğretmeni arayıp buyurgan bir ses tonuyla nerede kaldığını sormuştur. Özgüveni tümden sarsılmış olan öğretmen ısrara dayanamayıp derse gelmiştir. Elif piyanoyla doğmuş gibi tuşlara basmıştır.

    iki ay sonra öğretmen:

    "Kızınıza öğreteceğim bir şey kalmadı, artık gelmeyeceğim!" demiştir. Elif o günden sonra piyanonun başına geçmemiştir. Piyano evde konuklara gösterilen gösteriş nesnesine dönüşmüştür. Elif’in annesi piyanonun başına geçip, ders alsam ne parçalar çalardım diye iç geçirmiştir. Kimi günler de iç geçirmelerini kızıyla paylaşıp gel anneciğine bir şeyler çal demiştir, ama Elif annesini duymazlıktan gelmiştir. Annesi de kızını iyilik bilmezlikle suçlamıştır.

    Elif on iki yaşında regl olmuştur. Donundaki kan beklediği bir şeydir. Kanı görünce bir eczaneden pet alıp gerekli yere koymuştur. Gece yatağında kasıklarındaki ağrı onu rahatsız etmiştir. Yataktan çıkıp bir ağrı kesici yutarak yatağına dönmüştür. Yorganı bacaklarının arasına sıkıştırıp genç kızlığa adım attığını düşünmüştür.

    Adım atacağı bir uzaklık gerçeği ilk kez kafasını karıştırmıştır, ilk kez o gece geleceğe, olacaklara, bilinmeyene yelken açıp, yorgun düşmüştür. Sabah asık suratla annesine,

    "Günaydın," demiştir.

    Annesi sormuştur:

    "Neyin var?"

    "Dün regl oldum."

    "Dün?"

    "Evet dün."

    "Niye bana söylemedin?"

    "Önemli mi?"

    "Tabii ki önemli. Özel günlerini benimle paylaşmanı isterim."

    "Anne, regl olmak özel bir şey değildir."

    "Ben özel diyorsam özeldir!.. Ablan regl olduğu zaman hemen yanıma koşmuştu. Tabii o zaman baban bu evde yaşıyordu. Babanın gidişiyle bu evdeki ciddiyet yok oldu!"

    Tartışma kısa sürmüştür.

    Elif aptalca şeyler üstüne tartışmayı sevmediğinden, konuyu kısa kesmek için annesini öpüp özür dilemiştir.

    Elif on dört yaşında mantı yapan bir çocuktur... Kadınların gözünü korkutan mantı yemeği Elif için çocuk oyuncağı gibi bir şeydir. Çocuk olmasına karşın bebeklerle oynamaktan daha kolaydır. Mantı onun için üç sözcükten ibarettir. Un, su, kıyma. Bu yemeği yapmak için çabalayan annesini seyretmiş, kadının çöküntüye girmek olduğu sezmiş gibi annesini kenara itip yarım saat içinde bir tencere mantıyı hazır etmiştir. O gün annesinin moralini bozup bir annenin nefret ettiği kızına dönüşeceği an, mutfaktan çıkıp o mutfağa da bir daha girmemiştir. O günden sonra da ağzına mantı koymamıştır. Mantı diye bir yemek belleğinin karanlıklarında yok olup gitmiştir.

    Okulda nasıl bir öğrenci olduğunu kestirmek güç değildir. O liseyi bitirene değin her yıl takdirname alıp, karnesini annesine uzatmış, annesi de her yıl karneyi eline alınca gözyaşlarına boğulup kızını öpücükleriyle yıkamıştır. Elif de annesine boş gözlerle bakıp başka ne olmasını bekliyordu ki, diye düşünmüştür...

    Elif’in ele geçiremediği tek gerçek gelecek olmuştur. Bu konuya bir gençle tanıştığı zaman epeyce akıl yormuştur. Lise diplomasını aldığı zaman o genç için uyuyup uyanmış, giyinmiş, kirpiklerine rimel sürmüştür. O genç için soluk alıp vermiştir. O gençle öpüşmeye bayılmıştır. Genç ondan bir tek şey istemiştir, evlenmek. Elif’in üniversite tutkusunu abartılı bulup ailesinin parasının ikisine de ölünceye dek yeteceğinden söz etmiştir. Elif biricik aşkının evlenme istemini odasındaki kitaplara bakarak düşünmüştür. Raflardaki kitaplara bakıp okumanın para kazanmak için olup olmadığına karar vermeye çalışmıştır. Üniversite sınavına girdiği zaman yüksek puan alacağına, istediği üniversiteye gideceğine adı gibi emindir. Bunlar bildiği şeylerdir. Bunlar gelecekle ilgili olsa da, kolayca yapabileceği sıradan işlerdir. Bunlar için kafa yormaya bile değmez. Sınav öncesi annesine üniversite sınavına girmeyeceğini, âşık olduğu erkekle evleneceğini söylemiştir. Âşık olduğu erkek varsıldır. Yaşamı boyunca para sıkıntısı çekmeyecektir. Annesi gözlerini piyanoya dikip bir erkek için geleceğini çöplüğe atacağını söylemiştir. Bir celsede boşandığı kocası da ona aynı şeyleri söylemiştir. Erkeklerin bir gün aşk kapısından kolayca girdiğini, arkasında ne varsa silip süpürdüğünü anlatmıştır. Elif de geleceğin bilinmediğini söyleyip cepten aşkını arayıp, evlenmeye hazır               olduğunu söylemiştir.

    Elif gelinliğini diken modacıya öyle akıllar vermiştir ki, modacı kadın ona iş önerisinde bulunmuştur; ama Elif küçümseyen bir gülümsemeyle öneriyi kabul etmemiştir.

    "Çalışmayı düşünseydim üniversite sınavlarına girerdim,"    gibi bir şeyler mırıldanmıştır.

    Modacı kadın, düğün günü,   iş önerisinde ciddi olduğunu, düğünden sonra   beklediğini söylemiştir. Elif her ayrıntısında kendi önerisi olan   gelinliğini giyip    geleceğine doğru koşmuştur.

    Lüks otellerden birinde nikâh memuruna: " Evet," demiştir. Sevdiği   erkek, "Evet," derken salon yıkılmıştır.

    Annesi gözyaşlarını silerken nedense aklına bir türlü çalınamayan piyano gelmiştir. Ardından piyanoyu kızına verip kurtulmayı düşünmüştür. Bu düşünceyle üstünden bir yük kalkmıştır. Yapmayı isteyip yapamadığı şeyleri anımsatan baş belasından sonunda kurtulacaktır. Kurtulma duygusu onda ilk kez kızının evlenerek iyi bir iş yaptığını da düşündürmüştür. Kızı elini öpüp balayına giderken, kızına her zamankinden daha büyük bir coşkuyla sarılmıştır. Elif de bir yere kaybolmadığını, yalnızca evlendiğini söylemiştir.

    Elif kocasının kollarında otel odasına girmiştir. Aşkı ona aşk sözcükleri fısıldamıştır. Aşkı onu yatağa yatırmıştır. Soymuştur. Öpmüştür. Okşamıştır. Elif de onu izlemiştir. Elif aşkını şaşkınlıkla izlemiştir. O âna değin her işini kolayca kendi başına yaptığı için, bir erkeğin hem bedeniyle hem ruhuyla bir oyuncakla oynar gibi oynamasından rahatsız olmuştur. Artık aşkı değil de herhangi bir erkek olarak gördüğü kocasına bir yabancı gibi bakmaya başlamıştır. Sormuştur içinden:

    " Gelecek bu mu?.. Bir daha kesinlikle kendim olamayacağım. Bunun için mi evlendim?.. Ben okumak istiyorum!"

    Elif kocasının şaşkın bakışları altında kot pantolon, bir gömlek giyip oteli terk etmiştir. Bu durum iki aile arasında oldukça büyük duygusal gerilimlere neden olmuştur, ama Elife bir şey olmamıştır. İki ay içinde boşanıp üniversite sınavına gireceği günü düşünmeye başlamıştır. Annesi de piyanoyu yok pahasına satmıştır.

    Üniversite son sınıfta okuyan büyük kızı akşam eve gelince piyanoyu sormuştur. Satıldığını duyunca:

    "Üniversiteyi bitirince ders alıp çalacaktım," demiştir. Babam bu evden gittiğinden beri  herkes aklına eseni yapıyor!"

    Elif üniversiteyi adı gazetelere geçecek bir puanla kazanmıştır. Tek başınadır. Güçlüdür. Bu dünyada yapamayacağı bir şey yoktur. Ama ne zaman aklına seks gelse, bir erkeğin bedeniyle oyuncak gibi oynadığı gelmektedir. Bu durumu çözecek bir donanımı yoktur. Seksle ilgili bir gelecek alacakaranlık kuşağından ona sırıtıp durmaktadır. Elif de sıkıntıyla iç geçirip öpüşmeyi bildiğini düşünmektedir.

    Türk Dili Dergisi


    Saat ve Tarih: 01:24 , 20/1/2006 Bulundugu yer: Oyku
    Yorumlar (0) | Baglantı

    XIX. Yüzyıl Çocuk Dergiciliği ve Eğitsel İşlevleri Üzerine/ Hüseyin ŞİMŞEK(*)

    XIX. Yüzyıl Çocuk Dergiciliği ve Eğitsel İşlevleri Üzerine

    Hüseyin ŞİMŞEK(*)

    Çocuk dergiciliğinin ortaya çıkışı, basın tarihçesi içerisinde ele alınabilir. Genel olarak "basın" kavramıyla ifade edilen kitle iletişim araçlarının, insanlar arasında bilgi akışını , (Information) düşüncenin, yorumların ve fikirlerin toplum içerisinde dolaşımını sağlamak gibi temel işlevleri bulunmaktadır. Bu temel işlevlerin yanında basının,  insanları eğitmek ve eğlendirmek, bireysel ve toplumsal sorunlara ilgi çekmek, yaşam koşullarının iyileştirilme çabalarına katkıda bulunmak gibi  yararlarından da söz edilebilir. Kitle iletişim araçları, toplumsal yaşamın belirli  alanlarında olduğu gibi, eğitim alanında da çok önemli bir işleve sahiptir.

    Dünyada 17. yüzyılda ortaya çıkan basın (1), Osmanlı İmparatorluğunda yaklaşık iki yüzyıllık gecikmeyle gündeme gelmiştir. Osmanlı basını, ilk önce yabancıların çıkardıkları gazetelerle başlamıştır. Ancak Türk basının (gazete ve dergiciliğinin) gelişmesi ve yaygınlaşması, 19. yüzyılın ikinci yarısında Şinasi ile Agah Efendi’nin birlikte çıkardıkları ilk özel gazete Tercüman-i Ahval (1860) ile mümkün olabilmiştir.

    Matbaanın kullanımında olduğu gibi basının gelişmesinde de Avrupa’nın öncülüğü yine karşımıza çıkmaktadır. Basının önemli bir bölümünü oluşturan dergiciliğin  ortaya çıkışı ve gelişmesi, sosyal bilimlerin doğuşuyla yakından ilgilidir. Sosyal bilimlerin ortaya çıkışı ve bilginin topluma arzı, bilgiyi aktaracak araçların doğuşunu hazırlamıştır. Bu araçlar içerisinde en etkili ve kalıcı olanları, uzun süre saklanabilen, çok sayıda bireye ulaşma imkânı olan yazılı kaynaklardır. Ayrıca güncel bilginin kamuya arzı ihtiyacı da periyodik olarak bu işlevi görecek araçların arayışını başlatmıştır. İşte dergicilik böyle bir gereksinimin doğal sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Dergilerin yayınlanmasıyla, daha önce bir ölçüde bilgi aktarım işlevi  görmekte olan gazetelerden, içerik olarak farklı bir  iletişim aracı ortaya çıkmış oldu.

    Dergiciliğin tarihi, basın tarihi içerisinde ayrı bir yere sahiptir. Çünkü basın denilince öncelikle gazeteler akla  gelmektedir. Gazetelerin tarihi ise dergilerin tarihinden daha eskidir. Dergiler, gazetelerin ortaya çıkışından sonra gelişen ayrı bir iletişim alanıdır. Dünyada dergilerin ortaya çıkışı XVII. yüzyıla rastlar. Dergilerin ortaya çıkışı bir dizi sosyal, kültürel  ve bilimsel gelişmenin sonucudur. Batıda XVII. yüzyıldan itibaren kurulmaya başlayan ve XVIII. asırda parlak  dönemini yaşayan ilmî cemiyetler, bir yandan bilimin ilerlemesi ve  yaygınlaşmasını sağlamak ve diğer yandan bilim adamları arasındaki iletişimi temin edebilmek için süreli yayınları kullanmaya başlamışlardır. Bu amaçla geliştirilen ilk süreli yayınlar, hem bilim adamları arasındaki iletişimi sağlamış hem de  bilimsel tartışmalara sayfalarını açmışlardır.

    Bu anlamda dergiciliğin tarihi, bilim cemiyetlerinin tarihiyle iç içedir. Çünkü batıda ilk yayınlanan dergiler, bilimsel amaçlı dergilerdir. İlk dergi, 1665 yılında "Jornal de Scavant" adıyla Fransa’da yayınlanmıştır (2). Bu dergiyi 1682 yılında Leipzig’de  Latince  olarak  yayınlanan  " Acta Eruditorum "  takip etmiştir. İlk sayısı 1 Ocak 1682 tarihinde yayınlanan Acta Eruditorum’da matematik ve fen dallarında çeşitli makalelere yer verilmiştir (3).

    1688 yılında " Monatsunterredungen des Thomasius " dergisi, Almanca olarak yayınlanır. İlk yayınlanan dergiler öğretici (didaktik) karekterde olup, değişik şehirlerdeki bilim adamları arasında ilişki kurmayı amaçlamışlardır. Daha sonraki tarihlerde politik, tarihî ve ilmî dergiler yayınlanmaya devam etmiştir.

    Osmanlı’da ise batı kültürü ve bilimi ile kurulan ilk temas, Tanzimat öncesinde XVIII. asrın sonlarında, devlet adamları aracılığıyladır. Modernleşme çabalarının bir parçası olarak, batı kaynaklı bir çok yenilik gibi bilim alanındaki cemiyetleşme hareketi de Osmanlıya bu yolla girmiştir. 

    Türkiye’de  Dergiciliğin Tarihi

    Türk dergicilik tarihindeki ilk girişimlerin yaşandığı dönem, Tanzimat Dönemidir. XIX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren günlük gazetelerle birlikte haftalık, 15 günlük ve aylık dergilerin yayımlanmaya başladığı bu dönem, Türk dergiciliği açısından önemlidir. İlk Türk dergileri tıpkı Avrupada olduğu gibi ilmî cemiyetlerin yayın organı olarak ortaya çıkmışlardır. Bu anlamda Türk dergiciliği bilim dergiciliği olarak gelişmeye başlar. Şu ana kadar yapılan araştırmalar Osmanlı’da ilk derginin  1862 yılında çıkarılan Mecmua-i Fünun (4) adlı dergi olduğunu göstermektedir.  Dergi, sahibi olan Münif Paşa’nın, Cemiyet-i İlmiye-i Osmaniye adıyla kumuş olduğu bir derneğin yayın organı olarak neşredilmeye başlanır. Fizik, kimya, felsefe, ruh bilim, sosyoloji, tarih ve coğrafya gibi ilmî konulara ilişkin makalelerin yer verildiği dergi, iki yıl boyunca 50 sayı kadar çıktıktan sonra, İstanbul’u kasıp kavuran büyük kolera salgını yüzünden yayınını durdurmak zorunda kalmıştır. Münif Paşa, dergiyi 1866 yılında yeniden yayımlamaya başlamış, fakat uzun süre devam ettirememiştir. 1869’da ise hem cemiyet hem de dergi kapanmıştır. Dergi üçüncü defa aynı zat tarafından yayımlanmaya başlanmışsa da bir süre sonra dergiye ilgi azalmış ve kendiliğinden kapanmıştır (5). 

    Bu tarihten itibaren değişik alanlara ilişkin dergiler yayınlanmaya başlamıştır. Her biri farklı alanlara yönelik olarak yayınlanmaya başlayan dergiler, çocuk dergileri, mizah dergileri, kadın dergileri, ilmî dergiler, edebiyat dergileri, ve meslekî dergiler olmak üzere oldukça geniş yelpaze oluşturmuşlardır.

    Cemiyet-i İlmiye-i Osmaniye’nin yenilikçi ekibi tarafından yayınlanan Mecmua-i Fünun’la rekabet etmek amacıyla, Bab-ı Ali katiplerinden oluşan bir gurup, Cemiyet-i Küttap adıyla örgütlenirler. Bu cemiyet tarafından Mecmua-i Fünun’a karşı Mecmua-i İbritname adıyla bir dergi çıkarmışlardır (6).

    Türk dergiciliğinin ilk örneklerinden birisi de Mecmua-i Fünun’un yayınlandığı yıl çıkarılan ve ilk resimli Türk dergisi ünvanına sahip Mirat adlı dergidir. Mustafa Refik tarafından ancak üç nüsha neşredilebilen dergi, kısa ömürlü dergiler arasında yerini almıştır (7).

    Musiki-i Osmani, 1863 yılında yayınlanan müzik dergisidir. İlk Türk müzik dergisi ünvanına sahip olan dergi ancak on sayı yayımlanabilmiştir (8).

    Türk dergiciliğindeki diğer bir ilk örnek ise resmî olarak yayınlanan Ceride-i Askeriye adlı dergidir. Harbiye Nezareti tarafından 1864 yılında neşredilmeye başlanan dergi, Fuat Paşanın çabalarıyla yayınlanmıştır. Derginin idaresinde Ahmet Mithat’ta bulunmaktadır (9).

    Türk dergiciliğinde bir ilk olan diğer girişim ise 1869 yılında Mümmeyyiz’in çıkarılmasıdır. Aynı adla bir gazetenin haftalık eki olarak yayınlanan Mümmeyyiz, ilk çocuk dergisi ünvanına sahiptir. Yayıncısı Sıtkı tarafından 49 sayı yayınlanan bu dergi, çocuk dergileri içerisinde en çok  beğenilenlerdendir (10).

    Diyojen adlı dergi, 1869 yılında Teodor Kasap tarafından çıkarılan ilk müstakil mizah dergisidir. Dergi, daha önce Rumca ve Fransızca çıkarılan dergilerin Türkçesidir.

    Hadika, Mecmua-i Fünun’dan sonra çıkan ilmî ve teknik süreli yayınlardandır. Dergide endüstri konularına ilişkin ilmî yazılara yer verilmiştir. Hükûmet tarafından, beğenilmeyen bir yazısı nedeniyle kısa süre kapatılan dergi, daha sonra tekrar yayınlanmaya başlar ve gazete hüviyetine bürünür (11).

    Dünyada Çocuk Dergiciliğinin Tarihçesi

    Çocuk süreli yayınlarını (dergileri) genel basın tarihi gelişiminden ayırmak mümkün değildir. Başlangıçta toplumun belirli kesimlerine hitap eden basın, zaman içerisinde, toplumun tüm kesimlerine hitap etme arayışına girmiştir. Basının kitleselleşmesi sonucunu doğuran bu arayış, zaman içerisinde cinsiyet, ilgi ve meslekî farklılıklara dayalı yeni haberleşme ürünlerinin doğmasına neden olmuştur. Artık toplumun tamamına yönelik bir haberleşme aracı yerine kadınlara, çocuklara, gençlere, değişik ilgi ve meslek guruplarına yönelik gazeteler ve dergiler çıkarılmaya başlanmıştır. İşte çocuk süreli yayınları da bu ayrışmanın bir sonucu olarak ortaya çıkar ve gelişir. Bu gelişme, basında gazete ve dergi terimlerinin de doğmasına neden olur. Artık geniş kitlelere ulaşmaya çalışan aktüel ve günlük gazeteler yerine, periyodik aralıklarla belirli bir kitleye, spesifik konularla ilgili, daha detaylı bilgi, fikir incelemeleri, görece daha kapsamlı olarak sunulabilen süreli yayınlar ortaya çıkmıştır. Bu bağlamda kadın dergileri, gençlik dergileri, çocuk dergileri, moda dergileri, bilim dergileri, spor dergileri gibi yeni süreli yayınlar çıkmaya başlamıştır.

    Avrupa’da çocuk dergileri, dergiciliğin ortaya çıkışından (1672) yaklaşık yüzyıl sonra başlayabilmiştir. Çocuk dergiciliğinin başlangıcını ahlâkî dergiler (Moralische Wochenschrift) oluşturmaktadır. İlk yayınlanan çocuk dergileri, birtakım ahlâkî değerleri içermekteydi. Bu dergilerde ebeveynlere ve çocuklara yönelik ahlâkî öğütler yer almaktaydı.

    1722 yılında Leipzig’de yayınlanan "Leipziger Wochenblatt für Kinder " çocuk dergiciliğinin ilk örneği olarak kabul edilir. Bu ilk derginin içeriğini hikâyeler, fabller, tabiat bilgisi konuları, mektuplar ve birtakım temsiller oluşturmaktaydı (12).  Yine aynı yıl bu dergiye rakip olarak " Nidergaschisches Wochenblatt für Kinder " adıyla ikinci çocuk dergisi yayınlanmıştır. Önemli bir okuyucu kitlesi bulan bu derginin içeriği de benzer konulardan oluşmaktaydı (13). 

    Daha sonra sırasıyla Moralische Wochenschrift (1724) , Patriot (1724-1726) yayın alanına girer. 1725 yılında yayınlanan "Vernüftiger Tadlerin" çocuk terbiyesini esas alan bir yayın politikası izlemiştir.  1759-1763  yılları  arasında  Berlin’de   yayınlanan "  Wocehenblatt zum Besten der Kinder " (Çocukların Yararına Haftalık dergi) ile, 1771 yılında Stutgart’ta yayınlanan " Wochenschrift zum Besten der Erziehung der Jugend " (Gençlerin Eğitimi Yararına Haftalık Mecmua) adlı dergiler yayınlanır. 1775 yılında "Kinderfreund " (Çocuklara Arkadaş) dergisi yayınlanır. Bu dergide sohbetler, sanatçılar hakkında bilgiler, bilmeceler, fabller ve şarkılar yayınlanır (14). 1784 yılında yayınlanan "Kinder Akademie" nin konuları ise coğrafya, tarih ve sanat üzerinde yoğunlaşmıştır (15).

    İngiltere’de ise ilk çocuk dergisi XVIII. yüzyılın sonunda (1788’de) "Juveile Magazina" adıyla yayınlanır. Bunu "The Chılders Magazine" (1799) takip eder. Her iki dergi de iyi şöhret yapmalarına rağmen kısa ömürlü olmuşlardır (16). İngiltere’de yayınlanan diğer çocuk dergileri Children’s Friends, Infant’s Magazine, The Charm (1852-1854) ve The Boy’s Own Magazine (1855-1874) adlı dergilerdir.

    1824’te The Chıld’s Companion adıyla yayınlanan çocuk dergisi XIX. yüzyılın ilk çocuk dergisi olması yanında en uzun süre yayınlanan dergi unvanına sahiptir. Bu dergi, yaklaşık yüz yıl süreyle yayınlanmıştır. XIX. yüzyılda Amerika Birleşik Devletlerinde yayınlanan önemli çocuk dergileri ise 1826’da yayınlanan The Jeveile Miscellany ve  1829’da yayınlanan The Chılders Magazine adlı dergileridir (17). Aynı dönem Fransa’da ise Le Musse de Familles ve Magazine de’ Education et de Rec’re’atıon (18) adlı dergiler yayınlanmıştır.

    Bu dergiler, çocukların eğitimi için çok az sayıda eserin bulunduğu, yazılan eserlerin ise daha çok aileler ve eğitimcilere yönelik olduğu ve bunların da gençler için yetersiz kaldığı gerçeğinden hareketle, amaçlarını çocuklar ve gençler için en iyisini yapmak biçiminde belirlemişlerdir. Dergilerdeki konular çocukların ve gençlerin beğenecekleri tarzda yazılmıştır.

    Türkiye’de Çocuk  Yazının Gelişmesi ve Çocuk Dergiciliğinin Doğuşu

    XIX. yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıkan Türk çocuk dergiciliğinin tam olarak anlaşılabilmesi için bu dönemin kısa bir analizini de yapmak gerekir. Bilindiği gibi XIX. yüzyılın ikinci yarısı, Osmanlı Devletinin gerileme ve çöküş dönemi olarak nitelendirilmektedir. Gerileme ve çöküşü askerî alandaki yenilgiler ve toprak kayıpları olarak yaşayan Osmanlı Devleti, ekonomik alanda da giderek güçsüzleşmektedir. Osmanlı Devleti, sanayi devrimini gerçekleştirmiş Avrupa karşısında, tarıma dayalı ekonomik yapısıyla, belirgin bir gerileme içerisinde bulunduğunu kısa sürede görmüş ve bu gerilemenin durdurulabilmesi için önce askerî alanda sonra da eğitim alanında birtakım düzenlemeler yapma gereği duymuştur. 1773’te açılan Mühendishane-i Bahr-i Hümayun (Askeri Deniz Mühendislik Okulu) ’dan yaklaşık elli yıl sonra, bu kez batılı tarzdaki sivil eğitim kurumları (Rüşdiyeler) açılmaya başlanmıştır. XIX. Yüzyılın ilk çeyreğinde açılan Rüşdiyeler ve bu yüzyılın ortalarında açılan öğretmen okulları (Darulmuallimin 1848’de ve Darulmuallimat 1868’de), Osmanlı devletinin gerilemeyi ve çöküşü eğitimle aşmayı plânladığını göstermektedir. XIX. Yüzyılın ikinci yarısı, devlet eliyle açılan eğitim kurumlarının yaygınlaştırılmasıyla birlikte, toplumun değişim taraftarı kesimlerinin batılılaşma çabalarına tanık olmuştur.

    XVIII. yüzyılın son çeyreğinde başlayan ve kimilerine göre batılılaşma, kimilerine göre de modernleşme diye adlandırılan bu süreç, çok yönlü sosyal değişimlerin (Transformatıon) de ilk adımı olmuştur.  Osmanlı Devletinin gerileme ve hatta çöküş yaşadığı bir dönemde başlayan bu süreç, kültürel, teknik ve eğitim alanlarında kendini göstermiş ve bu değişim sürecinin en etkili vasıtalarından birisi iletişim araçları olmuştur. İletişim araçlarının bu değişim sürecindeki en önemli işlevi ise bilgilendirme ( Informatıon) olanağı sunması biçiminde ortaya çıkmıştır. Devletin resmî yayın organı olan Takvim-i Vekayi bile sayfalarında batı kültürünü, tekniğini ve batıdaki politik gelişmeleri haber veren çok sayıda haber ve yoruma yer vermiştir.

    XIX. yüzyılın ortalarından itibaren iletişim araçlarının özel şahıslar eliyle yürütülmeye başlanması, batıyı tanımaya yönelik bilgilendirme sürecini büsbütün hızlandırmıştır. Batının her alanda tanıtımına ağırlık veren basın sayesinde batıdaki modern gelişmelere ve sosyal değişmelere açık bir toplum kitlesi oluşmaya başlamıştır. Bunun önemli yansımalarından birisi, edebiyat alanında görülmüştür. Yeni edebiyat ürünleri batıyı yakından tanıma fırsatı da vermiştir. Çünkü yeni edebiyat eserlerinde, batı ailesi batı kültürü ve batıdaki sosyal ilişkiler konusu ele alınmıştır.

    Çocuk edebiyatının doğuşu, yenileşme düşüncesi ve batıya açılmayla  yakından ilişkilidir.  Bilindiği gibi Osmanlı döneminde başlatılan yenileşme hareketleri, öncelikle eğitim alanında kendini göstermiştir. Batılı anlamda öğretim yapmak üzere kurulan okullarda okutulacak kimi eserlerin (bilim ve teknik kitaplarının) yayınlanması ve basılması, eğitimle basın arasında sıkı bir ilişki olduğunu göstermiştir. Yenileşme döneminin eğitim uygulamaları da ilk önce yayınlar yoluyla halka duyurulmuştur. Ancak bu dönemde çocuklara yönelik olarak yayınlanan ilk eserler geleneksel anlayışı yansıtan eserlerdir. Çocuk yazınıyla ilgili ilk eserler arasında şair Nabi’nin (1642-1712) oğlu için yazdığı öğüt kitabı Hayriyye ve Sümbülzade Vehbi’nin ( ?- 1809) oğluna yazdığı Lütfiye-i Vehbi adlı mesnevileri (19) gösterilmektedir. Bunların yanında Tuhfe-i Vehbi, Nuhbe-i Vehbi ve Subha-i Sıbyan gibi eserler de çocuk yazını içerisinde sayılmaktadır. Bu eserler geleneksel Müslüman Türk toplumunun ahlâkî, sosyal ve bireysel değerlerini öğretici nitelik taşımaktadırlar.

    XIX. yüzyılın sonlarında meydana gelen siyasal ve kültürel değişikliklerle birlikte, yazın alanında da önemli gelişmeler dikkat çekicidir. Osmanlı Dönemi’nde gerçek anlamda çocuk edebiyatının ortaya çıkışı, Tanzimat Dönemi’ne rastlamaktadır.

    Çocukların okuma becerileri ve özel ilgileri dikkate alınarak, onlar için kitaplar hazırlanması XIX. yüzyılın ikinci yarısında görülür. Kayserili eğitimci Doktor Rüştü’nün Nuhbet’ül Etfal (1859) adıyla yayınlanan ilk Türkçe Alfabe kitabı, önemli bir yere sahiptir. Bu kitapta çocuklar için hazırlanmış bir takım fabller ve küçük hikâyelere yer verilmiştir.

    Öte yandan Şinasi’nin çabaları modern edebiyatın ve bu arada çocuk edebiyatının gelişmesinde büyük rol oynamıştır. Çocuk yazınına ilişkin önemli bir eser 1869 yılında yayınlanmıştır. Ethem Paşa tarafından Türkçe olarak kaleme alınan Terbiye-i Etfal adlı kitap, Takvim-i Vekayi’de tanıtılmış ve çocuklara tavsiye edilmiştir. Kitabın birtakım nasihatler ve yararlı bilgileri ihtiva ettiği, Türkçe tahsil yapacaklar  ve  özellikle de çocuklar için yararlı olduğu belirtilmiştir (20).

    Bu yıllarda yazılan bir diğer eser ise Beylerbeyi Rüşdiye muallimlerinden Osman Hayri’nin kaleme aldığı Terbiyet’ül Ezhan ve Teshil’ül Efkar adlı kitabıdır. Düşünce ve zihin eğitimi konularını içeren kitap, öğretmen ve öğrenciler için tavsiye edilmiştir.

    Çocuk yazının gelişmesi modern Türk edebiyatının gelişmesiyle de doğrudan ilişkilidir. XVIII. yüzyıldan başlayarak şekillenen Türk edebiyatı, Tanzimat döneminde, büyük hız kazanmıştır. Bu dönemde, toplumsal ve ona bağlı olarak estetik bilinçte de esaslı değişiklikler görülür. Batıyla temasların yoğunlaştığı XIX. yüzyılın son otuz yılında  Türk edebiyat ve sanat düşüncesi, toplumda gelişmekte olan sosyal ve ideolojik değişiklikleri yansıtma aracı olmuştur (21).

    Türk edebiyatının gelişmesi, genellikle bir değişim ve kriz dönemiyle başlatılır. Osmanlı imparatorluğunun, geleneksel İslam düşüncesine dayalı, siyasal ve kültürel yapısının, modern batılı düşünceye doğru evrilmesi ile başlayan bu dönem, bütün alanlarda bir hareketlenmeye neden olmuş ve bu arada edebiyat alanını da doğrudan etkilemiştir. Modern Türk edebiyatının, bir uygarlık kriziyle başladığını ileri süren Tanpınar şu görüşleri savunur. " Bu edebiyatın bir uygarlık değişmesinin sonucu olarak doğduğunu göz önünde tutmak gerekir. 1826 da yeniçerilerin ortadan kaldırılmasıyla başlayan ve 1839’da Tanzimat Fermanıyla devlet kurumlarının ve toplum yapısının yavaş yavaş Avrupalılaşmasına varan ve sırasıyla 1876’da I. Meşrutiyet, 1908’de II. Meşrutiyet devrimlerini kapayan bu uygarlık krizi 1923’te Cumhuriyet’in ilânı, Ankara’nın Başkent oluşu, Atatürk devrimleri gibi kesin görünümlü aşamalarla Türk toplumunu bugünkü durumuna kadar getirir." (22).

    Türk toplumunun batıdan etkilenmesindeki gecikmenin temel nedeninin, kendine güven ve üstünlük duygusundan kaynaklandığı ileri sürülür. Ancak XVII. yüzyıldan başlayarak hızlanan gerileme, yönetim, siyaset ve askerî alanlarda çare arayışlarını da hızlandırmıştır. III. Selim döneminde, Yeniçeri Ocağının kaldırılıp yerine Nizam-ı Cedid’in kurulması, batılı tarzda yeni okulların ( mühendishaneler ve daha sonra rüştiyeler) açılması, gazete çıkarılması, Avrupa’ya öğrenci gönderilmesi, yeni kıyafetlerin giyilmeye başlanması (şalvar yerine setre pantolon, kavuk yerine fes vb.), siyasal, sosyal ve askerî alanlardaki batıya doğru değişimin hızlandığını göstermiştir. Bu değişimleri perçinleyen 1839 tarihli Tanzimat Fermanı’yla, özellikle kültürel alanda bir çok yenilik yaşama geçirilmiştir.

    Batılılaşma olarak da nitelenen bu yeni dönemde, batılı tarzda okullar açılmış ve batılı tarzda gazete ve dergiler yayımlanmıştır. Bu iki gelişme, aynı zamanda kültürel hayatın değişmesine de yol açmıştır. Çünkü yeni açılan okul programlarında, daha fazla batı kaynaklı bilgi, yeni yayınlanan gazete ve dergilerde, daha fazla batı orijinli haber, hikâye ve düşüncelere yer verilmeye başlanmıştır. Büyük bir kısmı tercüme yoluyla yazın hayatına giren batılı ürünler, Türk edebiyatını da derinden etkilmiştir. " Batı kültürüyle yetişen yeni kuşaklar eski edebiyatın yeni hayatı anlatmaya elverişsiz olduğunu görmüşler, batı edebiyatı yolunda yeni bir edebiyat çığırı açmaya girişmişlerdir." (23).

    Tanzimat  Edebiyatı olarak da anılan batı edebiyatına geçiş dönemi, Tercüman-ı Ahval gazetesinin çıkışından (1860) Edebiyat-ı Cedide’nin yayın organı olan Servet-i Fünun dergisinin hükûmetçe kapatılışına (1901) kadar geçen 41 yıllık bir süreyi kapsar. Bu süre içerisinde, modern batı edebiyatının, hemen hemen bütün türleri ( şiir, hikâye, roman, tarih, anı, makale, deneme, eleştiri v.b ) yeni Türk edebiyatına girer.

    Tanzimat edebiyatının kurucusu sayılan Şinasi (1826-1871), birkaç batılı şairden çevirdiği şiirlerini, 1859 yılında Terceme-i Manzume adıyla bastırmış, Türk edebiyatında batı tiyatrosu yolunda yazılmış ilk oyun Şair Evlenmesi de yine aynı yıl yazılmıştır. Aynı yıl Türk edebiyatında roman türünün ilk örneği sayılan Terceme-i Telemek, Fransız yazar Fenelon’dan çevrilmiştir. Bu dönem, aynı zamanda geleneksel Türk edebiyatı (Divan Edebiyatı)‘ından uzaklaşma dönemidir. Divan edebiyatında bulunmayan makale, tiyatro, hikâye, roman, anı ve eleştiri gibi kavramlar yeni edebiyat ürünlerine girmiştir. Yeni edebiyat ürünlerinde içerik olarak da değişimler görülür. Eski edebiyatta bulunmayan millet, hürriyet, hak, adalet, kanun, meşrutiyet, bilim, fen, sosyal yaşam gibi konular yeni edebiyatta ağırlıkla işlenir. Toplum için sanat anlayışını benimseyen bu dönem edebiyatçıları, batıdan çok etkilenirler. Yeni edebiyatçıların bir çoğu  belirli süre batıda kalmışlardır. Tanzimat edebiyatının batıya yönelimini gösteren diğer bir özellik ise, batıda revaçta olan çeşitli akımların Türk edebiyatı ürünlerine de yansımış olmasıdır. Bu dönemde romantizim, naturalizm, klasisisizm ve realizm gibi akımlar Türk edebiyatçılarını etkiler. Tanzimat edebiyatçıları, seçkinci anlayışa karşı olduklarından, biçimden çok içerik (mesaj) üzerinde durmuşlardır (24). 

    Tanzimat edebiyatçıları çocuklar için eser vermeyi ihmal etmemişlerdir. Tanzimat yazarlarından Şinasi, Recaizade Ekrem ve Ahmet Mithat Efendi çocuklar için Fransızca’dan Türk diline kısa manzumeler ve fabller çevirmişlerdir. Ayrıca bu dönemde Şinasi, Ahmet Mithat ve Muallim Naci’nin oldukça sade bir dille fabl türünde yazdıkları şiirler, çocuklar tarafından zevkle okunmuştur. Ziya Paşa’nın J.J. Rousseau’dan yaptığı Emile çevirisine yazdığı önsöz, Recaizade Ekrem’in Tefekkür adlı eserinde çocukluk anılarına ayırdığı bölüm ve Naci’nin sekiz yaşına kadarki çocukluk anılarını kapsayan Ömerin Çocukluğu (1889) adlı kitabı, Tanzimat dönemi çocuk yazını ürünlerindendir. Bir bölümü ilk ve ortaokul kitaplarına da alınan bu eserler çocuklar tarafından ilgiyle okunmuştur.

    Türk çocuk yazınının önemli bir bölümünü ise dünya çocuk klâsiklerinin çevirileri oluşturmaktadır. Çocuklar için yapılan çevirilerden birisi, Yusuf Kamil Paşanın Fenelon’dan çevirdiği Terceme-i Temelak (1862) adlı kitaptır. Bundan başka Vakanüvis Lütfi’nin Defoe’den çevirdiği Tercüme-i Hikaye-i Robinson (1864), Mahmut Nedim’in Johnathan Swift’ten  çevirdiği Guliverin Seyahatnamesi (1872), Mehmet Emin’in Jules Verne’den çevirdiği Merkez-i Arza Seyahat (1883) ve Beş Haftada Balonla Seyahat (1887) gibi kitaplar çocuk yazını alanındaki ilk yabancı eserlerdir (25).

    Modern Türk çocuk yazınının gelişme sürecinde önemli etkileri olan bu tür eserler, dil bakımından istenilen sadelikte değildir. Çocuk yazınının gelişmesinde çeviri eserlerin ve kitaplar yanında bu yıllarda yayımlanmaya başlayan çocuk dergilerinin de önemli katkısı olmuştur.

    Çocuk dergiciliğinin doğuşu Tanzimatla birlikte hız kazanan sosyal değişimin bir devamıdır. Çünkü iletişim araçları ve edebiyat yoluyla sosyal değişmeye aracılık eden elit kitle, değişimin sağlıklı biçimde sürmesi ve kalıcı olabilmesi için toplumun en dinamik kesimi olan genç kuşaklara yönelme ihtiyacı duymuşlardır. Çünkü genç jenerasyon değişime en açık kitle olarak görülmüştür. Bu düşünce, çocuklara daha iyi ulaşma yolarının arayışına götürmüştür. Başlangıçta çeşitli edebiyat eserleri yayınlanmış, basında da çocuklara yönelik sınırlı yazılar yayınlanmıştır. Ancak doğrudan çocuklara yönelik ürünlerin ortaya çıkması XIX. yüzyılın ikinci yarısında mümkün olabilmiştir.

    İlk çocuk dergileri  günlük gazete ekleri olarak neşredilmiştir. Ancak Tanzimat dönemi çocuk dergileri uzun ömürlü olamamıştır. Bu dönem çocuk dergileri zorluklar içerisinde var olmaya çalışmışlardır. Tanzimat dönemi çocuk dergilerinden en uzun ömürlüsü ilk çocuk dergisi unvanına da sahip olan Mümeyyiz  (26)dergisidir. 1869 yılında Sıtkı Efendi adlı yayıncının, aynı adlı günlük gazetenin  çocuklar için haftada bir neşrettiği Mümeyyiz’in her sayısı ayrı bir renkte çıkarılmıştır. Çocuk eğitimi üzerinde yoğunlaşan, eğitim ve öğretim yazılarını içeren ve sekiz sayfa olarak basılan bu özel sayı (Mümeyyiz), Türk basın tarihinde ilk çocuk ve eğitim dergisi olarak değerlendirilebilir.

    İkinci çocuk dergisi, üzerinde basım yılı bulunmayan, ancak yayınladığı ilânlardan, dolaylı olarak yapılan çıkarımlarla, muhtemelen 1873 veya 1874 yılında yayınlanan diğer bir çocuk dergisi Hazine-i Etfal adlı dergidir(27).

    1875 yılında Mehmet Efendi adlı yayıncının çıkardığı Sadakat adlı günlük gazetenin, aynı adla haftalık eki olarak yayınladığı dergi Sadakat, Tanzimat döneminin diğer bir çocuk dergisidir. İlk altı sayısı büyük bir ilgi gören Sadakat yedinci sayısından itibaren Etfal adıyla devam etmiştir (28). 23 Mayıs 1875 tarihinde yayınlanan Etfal dergisi, ancak 16 sayı çıkabilmiştir.

    Hem kadınlara hem de çocuklara hitap eden Ayine Tanzimat dönemi dergilerindendir. Derginin ilk sayısı 14 Kasım 1875’te yayınlanır. Selanik’te 41 sayı yayınlanan dergi İstanbul dışında yayınlanan ilk çocuk dergisidir (29).

    XIX. yüzyılın önde gelen çocuk edebiyatçılarından, Mehmet Şemseddin tarafından yayınlanan Arkadaş (1876) dergisi, Tanzimat döneminin son çocuk dergilerindendir. 13 sayı yayınlanabilen Arkadaş, batılı tarz çocuk dergilerinin başında gelir.

    Çocuk dergiciliğinin gelişme dönemi Mutlakıyet dönemidir. Mutlakıyet dönemi çocuk dergilerinin başında Tercüman-i Hakikat gelmektedir. Aynı adlı günlük gazetenin daha çok orta okul öğrencileri için neşrettiği haftalık ek olan Tercüman-ı Hakikat adlı dergi 1880 yılında yayımlanır. Derginin 26 sayısı yayımlanmıştır.

    Mutlakıyet dönemi çocuk dergilerinden sayılan Aile, Şemseddin Sami tarafından yayımlanmıştır. Kadın ve eğitim yazılarına yer verilen derginin kütüphanelerde ancak üç sayısı bulunabilmiştir.

    1880 yılında toplam 40 sayı yayımlanabilen bir başka çocuk dergisi ise Bahçe dergisidir. Kemal Efendi tarafından çıkarılan dergide batı dillerinden tercüme edilen hikâyeler yayımlanmıştır (30).

    Mecmua-i Nevresidegan Mutlakıyet dönemi çocuk dergilerinden bir diğeridir. Ancak dört nüshası bulunan ve Tarih, Coğrafya ve Matematik konularına ait yazıların yer aldığı dergi, bir okul dergisi görünümündedir. Yayımlanma yılı 1881’dir.

    1881 yılında yayın hayatına başlayan iki çocuk dergisi daha bulunmaktadır. Bunlardan ilki Çocuklara Arkadaş diğeri ise Çocuklara Kıraat adlı dergilerdir.

    Ahmet Mithat tarafından 1897 başlarında yayınlanmaya başlayan Çocuklara Rehber dergisi, Osmanlı dönemi çocuk dergileri içerisinde en uzun süreli ikinci dergi olma özelliğine sahiptir. Toplam 166 sayı yayımlanmayı başaran dergi aynı zamanda XIX. yüzyılda yayınlanan son çocuk dergisidir. Derginin diğer bir özelliği ise İstanbul dışında yayınlanan çocuk dergisi olmasıdır.  Dergi Selanik’te yayımlanmıştır.

    Mutlakıyet dönemi çocuk dergilerinin sonuncusu ise Selanik’te yayınlanan Çocuk Bahçesi adlı dergidir.

    Çocuk Dergilerinin Eğitsel İşlevi

    Basının önemli bir görevinin eğitim olduğuna işaret edilmiştir. İçel, basının toplumsal fonksiyonları arasında eğitim fonksiyonu da saymıştır. İçel’e göre basının toplumsal görevleri şöyle sıralanabilir (31). 

    a- Eğitim aracı olmak

    b- Öğretici fonksiyonu yerine getirmek

    c- Eğlendirici olmak

    d- Günlük yaşamda karşılaşılan problemlerin çözümüne yardımcı olmak

    Eğitsel açıdan bakıldığında süreli yayınlar, okul ve meslek yaşamında öğrenilenlere ilâve olarak bunları tamamlayıcı bilgiler vermek, eğlendirmek gibi fonksiyonlara sahiptir.

    Çocuk süreli yayınlarının eğitimle ilişkisi tartışma götürmeyecek kadar açıktır.* Çocuk süreli yayınlarının gelişimine bakıldığında, ilk yayımlanan dergilerin eğitim amaçlı dergiler olduğu görülmektedir. Çocuk dergiciliğinin öncülüğünü yapan ilk çocuk dergisi    "Leipziger Wochenblatt für Kinder" ‘in içeriği çocuklar için hikâyeler, fabller, tabiat bilgileri, mektuplar ve temsillerden oluşmaktadır. Bu dergiden sonra yayınlanan dergilerde de eğitim konusu ağırlıklı bir yer işgal etmiştir. Batıda yayımlanan ilk çocuk dergileri, amaçlarını, örf ve âdetlerin korunması, faziletli, iyi ahlaklı vatandaşların yetişmesine yardımcı olmak biçiminde belirlemişlerdir. İlk çocuk dergileri, öğretmenlerin iyi bir eğitim görmesi, kızların eğitimine özen gösterilmesi gibi konuları ön plâna çıkarmışlardır. Türkler tarafından yayınlanan çocuk dergileri de benzer içeriğe sahiptir. İlk Türk çocuk dergisi Mümeyyiz’de eğitim ağırlıklı makaleler, eğitsel amaçlı hikâyeler, eğitimle ilgili haberler, çeşitli eğitim sorunları, eğlenceli fıkralar, öğrenciler için düzenlenmiş yardım kampanyaları gibi eğitimle doğrudan ilişkili konulara yer verilmiştir. Diğer çocuk dergileri de bu yolu izlemişlerdir.

    Batıda yayınlanan ilk çocuk dergilerinde savunulan temel ilkeler şunlardır  (32);

    a- Çocuk ve gençler için sınırlı bir ebeveyn otoritesi,

    b- Çocukların yapısına ve ruhsal durumuna uygun bir eğitim uygulanması,

    c- Çocukların oyun oynama ihtiyacını karşılayacak kadar zaman bırakılabilen bir eğitim sistemi,

    d- Çocuklar ve gençlerin zevkle ve severek öğrenebilecekleri bir müfredat,

    e- Çocukların ve gençlerin vücut gelişimlerine yardımcı olacak spor derslerinin programlara alınması.

    Bu temel ilkeler XIX. yüzyıl Türk çocuk dergiciliğinde de savunulmuştur. Bu ilkelerin ilk maddesi hariç, diğerlerinin tamamı, gerek Tanzimat dönemi ve gerekse Mutlakıyet dönemi çocuk dergilerinde savunulan ana ilkeler olarak karşımıza çıkar.

    Çocuk dergilerinin işlevlerinin anlaşılması için içeriklerine bakmak gerekir. Çünkü dergiler, amaçlarıyla bütünleşen bir yayın politikası izlemeye çaba göstermişlerdir. Dergiler bu amaçlara uygun içerikleriyle de önemli bir işlevi yerine getirmişlerdir. Her şeyden önce çocuk dergileri, ilköğretim çağında bulunan ve okula devam eden öğrencilere yönelik olarak çıkarılmış dergilerdir. Dergiler, amaçlarını, hedef kitle olarak seçtikleri ilköğretim öğrencilerinin eğitimleri ve eğlenmelerine odaklamışlardır.

    Çocuk dergilerine bakıldığında, eğitime ilişkin yazılar ve yorumlar, çeşitli hikâye, masal, öykü ve roman tefrikaları, okul müfredatına uygun öğretim konuları ve bunlara ilişkin sorular, bilmeceler, çocuk oyunları ve eğlence konuları, kitap ve diğer tanıtımlar gibi çok zengin bir içerikle karşılaşılır.

    Çocuk dergilerini eğitim konusunda değerli kılan taraflarından birisi, çocukların ilgisini çekecek görsel malzeme kullanmalarıdır. Çocuklara yönelik yayınlar içerisinde resimli olarak yayınlanan ilk eğitim aracı çocuk dergileri değildir. Çünkü ilk çocuk dergileri olan Mümeyyiz, Hazine-i Etfal ve Sadakat dergilerinde görsel malzeme kullanılmamıştır. Kronolojik olarak dördüncü  çocuk dergisi olan Etfal (1875) resim yayınlayan ilk çocuk dergisi unvanına sahiptir. Ancak bu derginin tarihi görsel malzemenin kullanıldığı ilk resimli Elifbanın yayınlanmasından sonradır. Halbuki Hafız Refi’nin 1874’te (H.1291) yayınlamış olduğu Resimli Elifbay-ı Osmani adlı kitap, tespit edilebilen ilk resimli kitap olma özelliğine sahiptir. Galatasaray öğretmenlerinden olan Hafız Refi bu resimli Elifbadan önce de resimsiz olarak bir Elifba yayınlamıştır. Galtada Neologos Matbaasında basılan kitap 96 sayfadan oluşmaktadır (33). 

    Kitap, hayvanlarla ilgili okuma parçalarıyla doludur. Öğrencilerin ilgisini çekecek tarzda hazırlanmış kitapta, 31 adet gravür biçiminde yapılmış hayvan resmi bulunmaktadır. Batı dillerinde basılmış kitaplardan alıntı olduğu tahmin edilen resimler,  vahşi hayvanlardan (Aslan, timsah, kurt, yılan, gergedan, kartal ve vaşak gibi) ve evcil hayvanlardan ( papağan, güvercin, horoz, koyun, köpek ve kedi gibi) oluşmaktadır. (34)  

    Görsel malzeme kullanan ilk çocuk kitabıyla başlayan bu gelenek, daha sonra yayınlanan çocuk dergileri tarafından takip edilir. Çocuk dergilerinde kullanılan görsel malzemeler içerisinde resimler önemli bir yer tutar. Çocuk dergileri, yayınladıkları resimlerle okuyucu kitlesine, albenisi yüksek ve onların ilgilerini çekecek görsel malzeme sunmuşlardır. Çocuk dergilerinde yayınlanan resimler dört gurupta toplanabilir.

    Birinci grup resimler, doğal ve vahşi yaşama ilişkin resimlerdir. Doğal yaşamı anlatan resimler içerisinde, bitki resimleri, hayvan resimleri ve  manzara resimleri yer almaktadır.  Hayvan resimleri içerisinde ise vahşi hayvanlar ağırlıktadır.

    İkinci grup resimler, teknik ve bilimsel gelişmeleri anlatan resimlerdir. Çocuk dergileri yayınlandıkları dönemdeki teknolojik gelişmeleri anlatan resimlere (tren, vapur, bisiklet, mikroskop, telgraf vb.) büyük ilgi göstermişlerdir. Bilimsel konularda kullanılan resimler ise çeşitli doğa olaylarını anlatan resimler (fırtına, kar, yağmur, yanardağın lav püskürtmesi vb.) coğrafya konularına ilişkin resimler (gece ve gündüzün oluşması, mevsimlerin oluşması, dünyanın yuvarlak oluşu, suyun kaynaması, gaz basıncı vb.) gibi öğretim amaçlı resimlerdir. 

    Üçüncü grup resimler, hikâyeleri anlatan resimlerdir. Üç- beş kareyi geçmeyen ve çoğunlukla tek kareden oluşan bu tür resimler, çok önemli görülen bir estentaneyi anlatan türdeki resimlerdir.

    Dördüncü grup resimler ise eğlendirici resimlerdir. Çocuk dergilerinde, dört-beş kareden oluşan çeşitli karikatürler ve eğlenceli bir olayı anlatan çizgi film türü resimler yayınlanmıştır.

    Dört grup altında toplanabilen bu resimler, eğitim ve öğretim bakımından oldukça önemlidir. Hey şeyden önce bu resimler, çocuklar için zaman ve mekân kavramlarını geliştirici, ufuk açıcı, ilginç araç ve makinaları tanıtıcı ve eğlenceli bir dünya sunmaktadırlar. Dergilerde yayınlanan teknik ve teknolojik gelişmeleri ifade eden bu tür resimler, aynı zamanda öğretici özelliğe de sahiptir. Bu resimler, sözlü anlatıma dayalı bir öğretim geleneğinde  önemli bir değişimi ifade etmektedir. Bu değişim, eğitim sürecindeki yenileşmenin bir parçası olarak kabul edilebilir.


    (*) Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Araştırma Görevlisi.

    (1)Gazeteciliğin tarihine ilişkin çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Ancak ilk defa gazete adının kullanılması 16. yüzyıla rastlamaktadır. İlk defa gazete adı 1536’da Venedik’te, bir paraya verilmiştir. Venedik’teki uygulamaya göre, basılan bir gazetenin değeri, bu sikkeye eşit olduğundan, bu paraya gazete adı verilmiştir. Bugünkü anlamda gazete adı, kâğıt ve matbaanın icadıyla ancak 17. yüzyılda başlar. (Bkz. EnverBehnan Şapolyo, Türk Gazetecilik Tarihi ve Her Yönüyle Basın, Ankara, 1971, s.1).

    (2)Pross Herry, Moral der Massenmedien, Köln, 1967, s.47.

    (3)Seniha Şahinbay, Yazılı Alman Basını İçinde Gençlik Basını, 1991, s.9.

    (4)Hasan Refik Ertuğ, Basın ve Yayın Hareketleri Tarihi, Birinci Cilt, İstanbul Üniversitesi Yayını, Yayın No:1492, 1970, s.186.

    (5)Ertuğ, a.g.e., 1970, s.187-188.

    (6) Türker Parlak, Yeni Asrın Selanik Yılları, İzmir, 1968, s.130.

    (7) Ertuğ, a.g.e., 1970, s.188.

    (8)Fuat Süreyya Oral, Türk Basın Tarihi, Adım Matbaası,Ankara, 1967, s.101.

    (9) Ertuğ, a.g.e., 1970, s.189.

    (10) Ertuğ, a.g.e., 1970, s.212.

    (11) Ertuğ, a.g.e., 1970, s.214.

    (12)Şahinbaş, a.g.e., 1991, s.77.

    (13) Şahinbaş, a.g.e., 1991, s.77.

    (14)Şahinbaş, a.g.e., 1991, s.79.

    (15) Şahinbaş, a.g.e., 1991, s.79.

    (16)A.FerhanOğuzkan, “Dünya Çocuk Edebiyatının Ana Çizgileri” Çocuk Edebiyatı Yıllığı, İstanbul, 1987, s.25.

    (17)Oğuzkan, a.g.y., 1987, s.26.

    (18)Oğuzkan, a.g.y,, 1987, s.27.

    (19) “Çocuk Edebiyatı”,Türk Edebiyatı Ansiklopedisi,Cem Yayınevi,C.II, s.327.

    (20) Takvim-i Vekayi, 4 Cemaziyelahir 1285, s.4.

    (21)  Svetlana Uturgauri, Türk Edebiyatı Üzerine, (Çev. Atilla Özkırımlı) İstanbul, 1989, s.10.

    (22)  A.Hamdi Tanpınar, Edebiyat Üzerine Makaleler, İstanbul, 1969, s. 102.

    (23)  Cevdet Kudret, Edebiyat Kapısı, İstanbul, 1997, s. 376.

    (24)  Kudret, a.g.e., 1997,  s. 377-380.

    (25) Çocuk Edebiyatı, Türk Edebiyatı Ansiklopedisi, Cem Yayınevi, C. II, s. 329-330.

    (26) M. Nuri İnuğur, Basın ve Yayın Tarihi, İstanbul, 1993,  s. 243.

    (27) Atatürk Üniversitesi Seyfettin Özege Kütüphanesi’nde 972 numarasıyla kayıtlı olan Hazine-i Etfal’in  tek nüshası mevcuttur.

    (28) İnuğur, a.g.e, 1993, s. 249.

    (29) Dergi Hakkı Tarık Us Kütüphanesinde BC. 76 numarasıyla kayıtlıdır.

    (30) Milli Kütüphane’de 1956 SB 124 numarasıyla kayıtlıdır.

    (31) Kayıhan İçel, Kitle Haberleşme Hukuku, İstanbul, 1977, s. 79.

    * Prof. Dr. Yahya Akyüz danışmanlığında, “Tanzimat ve Mutlakıyet Dönemi Çocuk Dergilerinde Muhteva Analizi” konulu doktora araştırması makalenin yazarı tarafından yapılmaktadır.

    (32) Şahinbaş, a.g.e, 1991,  s. 78.

    (33) Yahya Akyüz, “Resimli İlk Türkçe Alfabe ve Okuma Kitabımız ve Türk Eğitim Tarihindeki Önemi”, Millî Eğitim Dergisi, Temmuz, Ağustos, Eylül 2000, Sayı 147, s. 4.

    (34) Akyüz, a.g.m., 2000, s. 4

     

    MİLLİ EĞİTİM DERGİSİ

    Sayı 151  Temmuz, Ağustos, Eylül 2001

     

    Sayı 151


    Saat ve Tarih: 06:44 , 19/1/2006 Bulundugu yer: Inceleme
    Yorumlar (0) | Baglantı

    Havva Sena Yaman: Bizde Bir Çocuk Edebiyatı Var mı?

    Bizde Bir Çocuk Edebiyatı Var mı?

    Havva Sena Yaman, Yeni Türk Edebiyatı araştırmacısı. İlgi alanlarından biri de çocuk edebiyatı... Kendisiyle, başta çocuk edebiyatı olmak üzere çeşitli konularda söyleştik. İlgiyle okuyacağınızı umarız.

    Öncelikle okuma ve yazma serüveninizden bahsedelim istiyorum. Edebiyat sizin için ne ifade ediyor? Bir meslek olmanın ötesinde? Okumayla ve yazmayla ilişkinizin akademisyenliğinizden önceki/dışındaki yeri... (Çünkü bana, edebiyat-bilimcilerinin içinde hep gizli bir yazar yaşıyor gibi gelir. Mehmet Tekin'le yapığım söyleşi de delilim.)

    Edebiyat kültüre dahil bir olgudur ve edebiyatta bir üretim söz konusu ise de, bu, edebiyatın temelde meslek olarak alınmasını haklı gösterecek bir üretim değildir. Yani edebiyatla ve güzel sanatların diğer dallarıyla bilinçli olarak uğraşan bir kimsenin ilk kaygısı meslek edinmek değildir. Edebiyat, kısaca söylemek gerekirse; dünyayı, olayları ve davranışları algılayışı farklılaştırır ve bu yönüyle insanın kendini tanımasına, keşfetmesine yardımcı olur. Okumak sayesinde edebiyatın gücünü kavrayan bir beynin, "el"i harekete geçirmemesi mümkün değildir. Fakat edebiyat, şu anda kimliğini hatırlayamadığım bir edebiyatçının dediği gibi, şairin en kıskanç sevgilisidir, kendisinden başka bir gözdeyi asla kabullenmez. Yalnızca kendisi için yaşanmasını ister, hatta diretir. Kendisini edebiyata adayamayanlar için amatör bir uğraş olmanın ötesine geçemez. Böyleleri için yapılacak en iyi şey, ortaya konan güzel eserleri fark etmek ve alkışlamaktır.

    Bizde bir çocuk edebiyatından bahsedilebilir mi? Çocuk edebiyatı alanında kalem oynatan/oynatmış bu kadar yazar, şair var. Acaba problem/yetersizlik teorik sahada mı?

    Bizde çocuk edebiyatına verilen önemin belirlenmesinde bakılacak ilk kaynak, çocuk yayınlarıdır. Nicelik artışı beraberinde nitelik artışını da getirmelidir. Çocuk duyarlığı yeterince gözetilmelidir. Bilinen çocuk klasiklerinin hâlâ en çok okunanlar arasında yer alması ve klasikler arasına katılan yeni eserlerin yokluğu bu noktada tam bir belirleyici olarak alınamayacaksa da, bir ipucu verebilir sanıyorum. Teorik alandaki yetersizlik de elbette etkilidir. Fakat edebiyat teorisinin edebiyatın oluşumundan sonra gerçekleştiği de unutulmamalıdır. Olmayan bir şey üzerine teori üretilemez.

    Çocuk edebiyatı ya da gençlik edebiyatı gibi bir ayrımı neye göre yapmalıyız? Böyle bir ayrım gerçekten var mı? Bu ayrımların ülkemizde yeterince anlaşıldığını, kabul gördüğünü söyleyebilir miyiz? "Çocuk edebiyatı" tamlamasında bile içkinleşmiş bir hafifseme var gibi sanki...

    Çocuk ve gençlik edebiyatının geçiş edebiyatı özelliği vardır. Bu, çocukluk ve gençliğin yetişkinliğe bir geçiş aşaması olmasıyla da yakından ilgilidir. Dolayısıyla bu gibi bir ayırım, çocuk ve gencin gelişme dönemlerine göre, yani yaşa bağlı olarak yapılmaktadır. Okul öncesi edebiyat, çocuk edebiyatı (7-12) ve ilk gençlik edebiyatı ya da sadece gençlik edebiyatı (13-18). Bu tür edebiyatların edebiyat araştırmalarında genellikle "hedef grup edebiyatı" olarak tanımlanması da bundandır. Yani yaşa ve gelişime bağlı olarak beliren ilgi ve ihtiyaçlardan kaynaklanmasındandır. Dolayısıyla çocuk edebiyatı, eğitimcilerce ve psikologlarca elbette bağımsız bir alan olarak algılanmaktadır. Başlı başına çocuk kitaplarına yönelmeyen fakat eserleri içinde çocuk kitapları da bulunan yazarlarla edebiyat araştırmacıları ise çocuklara yönelik kitapları genel edebiyat içinde, kendi yazış tarzı ve özellikleri bulunan özel bir alan olarak saymaktadırlar. Bağımsızlığı kabul edilsin ya da edilmesin, çocuklara yönelik, çocukları hedef alan kitapların birtakım özellikleri olduğu ve bunların göz ardı edilmeyeceği herkesin kabulüdür. Çocuk edebiyatını genel edebiyattan ayıran temel belirleyici de dil ve anlatımdır. İşlenen konunun, çocuğun ve gencin dünyasıyla ilgili olması da çocuk edebiyatının, özelliklerindendir. Çocuk okuduğu kitapta merak, ilgi, beklenti ve hayallerine kavuştuğu oranda onu kendisine mal eder, onunla özdeşleşir. Aslında çocuklar düşünülerek kaleme alınmış olmayan kimi eserlerin (Robinson Crusoe, Paul ve Virginie, Gulliver'in Seyahatleri...) çocuklarca benimsenmesi, çocuklar için ilgi çekici olmasındandır. Çocuk sonsuz bir merak ve macera duygusuyla doludur. Yukarıda adı geçen eserlerde çocuk bu duygusunu tatmin edebilmektedir. Bütün bunlar, çocuklar için yazan yazarın kendini edebiyatçı ya da çocuk edebiyatçısı olarak tanımlamasının ötesinde, bu tür edebiyatın kurallarına göre yazmanın önemli olduğunu göstermektedir.

    Ülkemizde, bu ayırımların -terimsel anlamdan önce çocuklara okutulacak kitapların niteliği konusundaki ayırım- yeterince önemsenmemesi, çocuğun önemsenmesiyle ilgilidir. Çocuk edebiyatına yönelik olarak hissedilen hafifseme, çocuk edebiyatının gelişmesine en büyük darbeyi vuran -geçmişte ve kısmen şu anda- tavırdır. Fakat çocuk edebiyatı alanında, Batı'da olduğu gibi bizde de, çocukluk çağlarına yönelik edebiyat ve yayın anlayışının oluşmaya başlaması, bu tür edebiyatın giderek geliştiğinin belirtisidir. Bu bağlamda, Satı Bey'in yüz yıl önceki yakınmasının (çocuklar için yazmanın yazarlarca alçaltıcı sayılması), giderek geçerliliğini yitirdiği söylenmelidir. Artık, alanı çocuk edebiyatı olmasa bile, bazı yazarların eserleri arasında çocuk kitaplarının da bulunması önemlidir. Fakat bunların çocuklara ulaşması da önemli bir sorundur ve yana yakıla şikâyet ettiğimiz okuma alışkanlığının ülkemizdeki seviyesinin düşüklüğünde, birincil amacı çocuğa okuma alışkanlığı ve edebiyat zevki kazandırmak olan geçiş edebiyatlarının "geçiştirilmesi" en büyük sebeptir.

    Çocuk edebiyatının bizdeki gelişiminden bahsedebilir miyiz biraz da? Ve bu bağlamda tezinizden?..

    Toplum olarak, uzun süreden beri yüksek evrensel değerleri on yıllarca geriden takip ettiğimiz bir gerçektir. Çocuk edebiyatının bizdeki varlığı da bu duruma paralel bir çizgidedir. Fakat burada can alıcı nokta, bu tür edebiyatın Batı'da da gecikmiş olarak doğduğudur. Bu yüzden, çocuk edebiyatının bizdeki serüvenine eğilmeden, ilk kaynağına dönmek yerinde olacaktır. Batı'da çocuk edebiyatı, "insan"ın önem kazanmaya başlamasıyla gelişen bir süreçtir. Batı'da çağlar boyunca, dünyaya günahkâr geldiğine inanılan ve "küçük adam", "eksik yetişkin" olarak bakılan, yedinci yaşında, kendisinden bir büyük adam gibi iş beklenen çocuğun "çocuk" olarak algılanmaya başlaması, 18. yüzyıl Aydınlanma'sına kadar uzanır. Kişiler arasındaki ayırımın çocuk - yetişkin olmak üzere yaşa bağlı olarak değil de, sosyal sınıflara bağlı olarak şekillendiği dönemlerde çocuklar da "halk"la birlikte, masal, efsane, halk hikâyesi dinleyerek büyümüşlerdir. Bu döneme kadar yetişkinle çocuk yaşamı birbirinden ayrı düşünülemez. Çocuk kıyafetleri bile büyüklerin giydiklerinin küçültülmüş hâlidir, çocuklara özgü çizgiler yoktur. Zaten, "çocuklara özgü" diye bir kavramdan da söz edilemez. Hem insana bakışın ve bununla birlikte çocuğa bakışın dönüşüme uğraması, hem de matbaanın icadıyla birlikte "enformasyon"un yaygınlaşması dolayısıyla çocukların okuyacak kitaba ihtiyaç duymaları bu alana gelişme ortamı hazırlamıştır. Bugün çocuk klasikleri arasında yer alan birçok kitabın büyükler için yazıldığı hâlde, çocuk kitaplarında bulunması gereken birçok ögeyi içermeleri sebebiyle çocuklar tarafından "benimsenmesi", çocuk edebiyatının, aslında her alanda olduğu gibi, bir ihtiyaca binaen oluştuğunun belirtisidir. Sonrasını tamamlamak için uzun açıklamalara gerek yoktur sanıyorum.

    Bizde ilk öğretimin, kız ve erkek çocuklar için resmî olarak zorunluluğu, birçok Avrupa ülkesiyle yakın tarihlere rastladığı hâlde, (1869 Maarif-i Umumiye Nizamnamesi ile) çocuk edebiyatı alanında Batı ile aramızda yaklaşık bir asırlık bir zaman sekmesi vardır. Sadi'nin Bostan ve Gülistan'ı, okullarda uzun süre kıraat kitabı olarak okutulmuştur. Nabi'nin Hayriyye'si ile Sümbülzade Vehbi'nin Lütfiyye'si ve bunlara benzer örnekler, ahlâkî ve terbiyevî öğütler içeren basit eğitim kitaplarıdır. "Edebiyat"a yaklaşan tarafları olmaması yüzünden çocuk edebiyatına dâhil edilemezler. Bizdeki bu, sınırlı, plansız "kendiliğinden" varlığının yanı sıra, Batı'dan ilhamla oluşan modern anlamda çocuk edebiyatı, Tanzimat'la birlikte gündeme gelmiş, II. Meşrutiyet'le yetkin ürünler verilmeye başlamıştır. Modern edebiyatımızda olduğu gibi, çocuk edebiyatı da dergi ve gazetelerde doğmuştur. İlk çocuk dergisi, 1869'da aynı adlı siyasî gazetenin haftalık çocuk eki olarak verilen "Mümeyyiz"dir. 49 sayı sürmüştür. Bu tarihten harf inkılâbına kadar elliden fazla çocuk dergisi çıkmıştır. Çoğu uzun süreli olamamıştır. 1896'dan 1908'e kadar yayınına devam eden Çocuklara Mahsus Gazete ise 627 sayı devam etmiştir. Ondan sonra gelen Çocuklara Rehber bile 166. sayıda kalmıştır. Fakat çocuk edebiyatına yaptığı katkılar bakımından en dolgun çocuk dergisidir. Sahibi Ahmet Midhat'tır. Bu bakımdan, ilk çocuk şiirleri, hikâyeleri, tiyatroları vs. çocuk dergilerinde yer almıştır. Bizim çalıştığımız derginin önemi, çocuk edebiyatının kuruluş aşamasında hem en uzun süre yayın yapmış olmasıyla yakaladığı profesyonel çizgi, hem de çocuk edebiyatına, telif ve tercüme olarak yaptığı büyük katkılar bakımındandır. Masal ve masalsı ürünler dışında, çocuklara yönelik her tür esere yer verilmiştir. On iki yıl aralıksız yayınlanan dergi bu süre içinde kendini oldukça geliştirmiş ve Avrupa standartlarında bir çocuk dergisi olmayı başarmıştır. Bu yönüyle diğer çocuk dergilerine de örnek olmuştur. Özellikle altıncı yıldan sonra çeviri ürünlerin büyük bir ağırlık kazanması, buna karşılılık edebî seviyenin yükselmesi dikkate değerdir. Bizdeki yetersizlik, çeviriler yoluyla giderilmiştir. Tür açısından ilk yıllardaki şiirin ağırlığı, yedinci yılla birlikte tamamen ortadan silinmiş ve yerini çeviri hikâyelere bırakmıştır. Resimli romanlara ise ilk yıldan itibaren rastlanmaktadır. Şiirlerin çoğunluğu dergi dışından isimlere aittir ve bunlar da genelde lise seviyesinde öğrenim gören öğrencilerdir. Yani çocuk edebiyatı başlangıçta fazla önemsenmemiştir. Bu dergi, gerek çocuk edebiyatına, gerekse çocuk dergiciliğine katkıları açısından diğer dergilere örnek olmuş, içeriğindeki zenginlikle çocukların kültürel ve edebî gelişimine önemli hizmetlerde bulunmuştur.

    Kitap olarak basılan ilk çocuk edebiyatı ürünü ise, 1859 tarihli, Kayserili Doktor Rüştü'ye ait Nuhbetü'l- Etfal'dir. Bu kitap alfabe kitabıdır ve içinde fabllar ve kısa hikâyeler bulunmaktadır. Çocuk edebiyatının yazılı ürünlerini bu eserden önceye taşıyanların yanıldıkları nokta, oldukça genel bir yaklaşımla, çocuktan bahseden her kitabı çocuk edebiyatına dahil etmeleridir. Bundan önce Tanzimat döneminde Şinasi, Muallim Naci, Recaizade Mahmut Ekrem gibi edebiyatçıların çevirdikleri ve kendi yazdıkları fabllar yanında Robinson Crusoe, Gulliver'in Seyahatleri ile Jules Verne'in gezi nitelikli romanları ilk çeviriler olarak önemlidir.

    Çocuk edebiyatını bir kenara bırakırsak, günümüz edebiyatında eleştirisizlikten bu kadar çok yakınılırken, üniversitelerimizdeki "yeni türk edebiyatı" kürsülerine çok iş düştüğünü sanıyorum. Zaman zaman mezkur kürsülerin bu sebeple eleştirildiği de oluyor. Edebiyat bölümleri, çağdaş edebiyatımızı irdeleyecek bir görev yüklenmek zorunda değil mi?

    Edebiyat eleştirisi iki yolda ilerlemektedir: İçeriden ve dışarıdan. Edebiyat âlemindeki eleştirmenlerin çoğu aynı zamanda edebiyatçı da oldukları için, daha doğru bir ifadeyle edebiyat dünyasının içinde bulundukları için, içeridekiler tabiriyle onlar kastedilmektedir. İçeriden eleştiri daha çok güncele yöneliktir ve edebiyat ortamının oluşmasında etkilidir, bu, birincil işlevidir. Bilimsel eleştirinin işlevi ise edebiyat gündemi oluşturmak değil, varlığı kesinleşmiş edebiyatın konumunu genişliğine ve derinliğine belirlemektir. Dolayısıyla "müdahale" konumu içeriden eleştiriye düşmektedir. Bilimsel eleştiri zaman faktörünü, yani eleştirmen ve bir anlamda eleştirmenin yönlendirdiği okuyucu faktörünü de göz önünde bulundurmak durumundadır. Bu bağlamda, bilimsel eleştirinin çıkış noktası çoğu zaman içerden eleştirilerdir. Bilimsel eleştiricinin, ya da edebiyat araştırmacısının, yaptığı işten sorumluluğu vardır. Bu, eleştirmen için görece bir sorumluluktur, bu yüzden söylediklerinin "doğru"luğu tartışmaya açıktır. Oysa akademisyen, sadece "doğru"ları bulmak ve dile getirmekle yükümlüdür. Ve görüşünü ispatlamak zorundadır. Akademisyen de elbette, eleştirmenlerin yaptığı işe soyunabilir ve kültürel dergilerde yazılar yazabilir. Fakat sorun yazının yayınlandığı yer değildir, yazının niteliğidir ve bir akademisyenin "hakemli" olmayan dergilerde yayınladığı yazılar, bilimsel kriterlere göre amatör uğraş olarak görülmektedir. Akademisyen, yazısının şeklini bile (punto, yazı stili vesaire...) belirlenen kriterlere uydurmak durumundadır. Eleştirmenlerin kişisel üslûplarına karşılık akademik üslûbun ortaklığı da aradaki farkı ortaya koymada önemli bir göstergedir. Edebiyatın şekillenmesindeki bu dışarıdan tavır, akademisyenlerin, "kendi işlerini" yapmakla yetinmeleriyle ilgilidir sanıyorum.

    Kırkikindi'ye konuk olmuş yazarlara sıklıkla sorduğumuz sorulardan birini size de sormak istiyorum: Teknolojinin, kitabı daha doğrusu kağıdı yok edeceğinden, bildiğimiz anlamıyla kitabın, derginin, gazetenin, kütüphanenin yok olacağından bahsedilmesi, sanal olanın bu kadar ileri boyutta bir anlam ifade etmeye başlaması, şu söyleşinin de ennihayetinde sanal ortamda gerçekleştirilmesi ve sanal bir dergide yayınlanacak olması... Hasılı "yazı"nın değilse bile alıştığımız halleriyle kültürel aygıtların belki de tamamen ortadan kalkacak olmaları... Siz bütün bu durum karşısında neler hissediyorsunuz?

    Teknolojinin o kadar da abartılacak bir tarafı yok bence. Ben, bundan yaklaşık 6-7 yıl önce, 2025 yılında, bir dilden bir dile kendiliğinden çeviri yapacak aygıt üretilecek diye bir haber duyduğumda çok şaşırmıştım. Öyle bir makine hâlâ yok muymuş; teknoloji bu kadar geri miymiş? diye. Bunu bile üretememişse, insanlar niye "Teknoloji teknoloji" diye hop oturup hop kalkıyorlar diye. İnsanoğlu büyük bir "kanıksama" edimi içinde sürdürür yaşamını. Yaşanırken kanıksanacak bir hadise için şimdiden endişelenmenin bence bir anlamı yok. Daha doğrusu endişelenmeye gerek yok. Okullarımızda yazı hâlâ "kalem"le öğretiliyor. Yazının icadından beri olageldiği şekliyle. Yüzlerce yıllık bir "tavır"ı, 20-25 yıllık bir makine elbette yok edemez. Çevresi ne denli "kuşatılmış" olursa olsun, insan, "doğası"na dönmeyi her zaman bilmiştir. Teknoloji insan hayatını kolaylaştırır, fakat onu doğasından ayıramaz, kısa süreli uzaklaştırabilir. Bir zamanlar da, "çet" yoluyla roman yazmak fikri düşmüştü bir romancının kafasına. Bu yalnızca bir fantezi olarak algılanabilir. İnsan gibi doğa ve dünya da değişimlere karşı koyamaz; fakat yapay bir yaşam da söz konusu olamaz.

    Son bir soru: Türk romanından, Türk şiirinden "sevdiğiniz", "tuttuğunuz" yazarlar, şairler kimler? Dünden ya da bugünden... Dolayısıyla nasıl bir edebiyat yaklaşımını kendinize daha yakın buluyorsunuz? Edebiyatımızın "postmodern"in kıyılarında dolaştığı şu günlerde...

    Her insan edebiyatta, az çok kendinden bir şeyler bulmak ister. Başka hayatlara duyulan merak, kanaatimce bunun önüne geçemez. Güzel yazılmış eserler içinden bu türde olanlar okuyucuya daha sıcak gelir. Fakat önemli olan, estetik değeri olan eserler içinden bir seçme yapabilmektir. "Yazış" ve "duyuruş" bakımından ilk dile getirilmesi gereken isimler olarak Attilâ İlhan, Hilmi Yavuz ve Lâle Müldür aklıma geliyor. İkinci Yeni'yi ise Türk şiirinin çok önemli bir aşaması olarak görüyorum. Roman ve hikâyede ise, yukarıda bahsettiğimiz kendini bulmak istemek bilinçsiz tercihinden kaynaklanmak üzere kadın yazarlar öne çıkıyor. Fakat bu alanda yazarlardan çok eserler önem kazanmaktadır.

    Röportaj: Abdullah Harmancı


    Saat ve Tarih: 06:33 , 19/1/2006 Bulundugu yer: Soylesi
    Yorumlar (0) | Baglantı

    Ayna Çocuk/ Vicdan Efe

    AYNA ÇOCUK - Vicdan Efe
    Öykü

     

    Çocuk yalnızca ağzını açtı ama, açtı!

    Yeşil gözlü hemşirenin kahkahası havada titreyerek kaldı. 201 numaradaki yaşlı yeni gelinin sözleri tam da şimdi aklına gelmişti.

    Ellisinde evlenen Durkadın’ın, saf konuşmaları da olmasa... Arkadaşlarına yaşlı yeni gelinin, “Ne bilirdim bacım, erkek edevatının da hastalıklısı olurmuş,” demesini anlatmaya başlamışken....

    Acil anons haftalardır sabırla sırtüstü yatan Salın Gelin için.

    Kahkahasını ve neşesini olduğu yerde, öylece bırakarak koştu hemşire. Bu kez Salın Gelin’in yakarışları kulaklarında. Hep bu günü düşledi Salın, bu güne, geleceğine ortak etti hemşireyi. Geçmişi yoktu, anlatmadı. Sordu ara sıra yalnızca, gelen giden, arayan soran var mıydı? Hepsi bu. Hüsnü’yü ağzından kaçırmıştı bir kez. Bıçak gibi kesmişti sonra konuşmasını. Gök maviye dönmüş dudakları. Göz kapaklarında tonlarca yükü taşırcasına yumuk gözleri. Kendinden geçmiş, atıyor vücudunu bir oraya bir buraya Salın Gelin. Böyle mi düşlenmişti beklenen gün?

    “Ayaklarım üşür benim ameliyathanede, çıkınca çoraplarımı giydiriver, olur mu?” derdi, neredeyse her gün. Buraya geldiğinden beri üşümesi hiç eksik olmamıştı zaten. Bebeğinin de üşüdüğünü düşünür, rengi kaçmış, düğmeleri kopmuş hırkasını karnına sarar, beline bağlardı. Salın Gelin’in yüreğindeki titrek sevgiyi ürkütmemek için cımbızla seçerdi sözcükleri hemşire. Elini Salın’ın karnında gezdirerek, “O nasıl söz, elbette, bebişine bile zıbınını kendi ellerimle giydiririm,” derdi, her defasında. Salın Gelin on yedimdeyim, diyor ama, on altısını bile doldurmamış. Kayıtlardan biliyor hemşire. Nerdeyse kızı kadar.

    Ânında odaya koşan iki hastabakıcı zaptedemiyor Salın Gelini. Vücudunu kelepçelemek zorundalar. “Salın, canım, bak kendine gel, beklediğin bebek geliyor,” diyor, hemşire. Salın, çılgınca başını sallıyor. Doktorun tok bir sesle, “Morfin” demesiyle yapılan şırınga yetiyor sonra sakinleşmesine. Yeşil örtülü sedyeye kelepçeyi çözerek alıyorlar Salın Gelini. Önce gölgeler vardı. Üzerime abanan. Karanlık. Uğultu halinde sesler kulaklarımda. Gözlerimi açamıyorum. Kurşuniye dönmüş tüm renkler. Çiğ düşmüş üzerime. Üşüyorum. Günlerdir yatmaktan kaburgalarım içime geçti. Buğulu gözlerimin önünden bulanık görüntüler geçiyor. Ne derece gerçekler, bilmiyorum. Yaşlı yeni gelin Durkadın da çıkıyor odasından Salın’ı uğurlamaya. İçinde kalan tortulaşmış umutlarını, Salın’ın yaşamında tazeledi haftalardır. Şuncacık kızın çektikleri, kendi çekmediklerine değerdi belki. Her gün Salın’ın başucunda kendinde kalan son gücü, ona vermek çabasıyla oturdu. “Çok darbe almış taze, kurtulur inşallah,” diyerek fısıldadı diğer hastalara. Hangisininki iyiydi, bilemedi. Sömürülmüş bir hayatla sonunda yapayalnız kalmak mı? Yoksa yaşamın başında daha, umutsuzluğun içinde, umut yeşertebilmek mi? Kendinden umudu kesti nasılsa. Hiç kullanamadığı, özenle o önemli gün için sakladığı, onu kadın yapan uzuvları hastaydı işte. Nasıl olurdu ki? Altı ay ancak olmuştu evleneli. Doğum yaşını da geride bırakmıştı. Hastalığına bir türlü inanamıyordu. Olsa olsa kocası olacak o moruktan bulaşmıştır. Bu yaşına kadar çıkardı yoksa hastalık. Ne geldiyse başına bu yaştan sonra gördüğü, hatta doğru dürüst göremediği ‘Erkek edevatından!’ geldi!

    İçindeki yılgınlığı çok konuşmaya vereli ne kadar oldu bilmiyor. Yıllardır dizginlediği düşünceleri, kendisinin de tanımadığı, hatta pek de hoş karşılamadığı sözcüklere dönüşüyor. Yanında adam kesseler konuşmayan Durkadın, ağzına ne gelirse söyler oldu. Salın yaşındayken, o da böyle ürkek kuzu gibiydi. Ufak tefek, pamuk gibi beyaz. Sonra nasıl oldu da böyle kara kuru, gözleri yüzyıllık bir geçmişten bakan biri oldu çıktı? Salın gelinin yerinde olmayı ister miydi? Bunu düşünmek bile yordu.

    Salın’ın muma dönmüş yüzü ifadesiz olarak ameliyathanenin kapısından içeri süzüldüğünde, odasına dönüp beklemekten başka çare kalmadı. Saatler sonra...

    Yeşil gözlü hemşire, “Çoraplarını giydirdim, bebek küvezde,” derken bakamadı Durkadın’ın yüzüne. “Arayıp soran var mı?” dedi Durkadın.
    “Şimdilik hayır.”

    Yüreğindeki teller titriyor yaşlı yeni Gelinin. Salın’ın yerine Durkadın bekliyor kapılarda. Neyi beklediğini bilmeden. Salın’ın kocasını mı, yoksa kendisininkini mi? “Kadınların yazgısı mı bu?” diyor. Bu yaştan sonra hastalık kap adamdan, sonra da hastalıklı diye lanetlen, olacak şey mi?

    Salın’ın işine ne demeli? Hemşire gözlerini boşa kaçırmadı. İnşallah iyileşir taze. Bakalım şimdiden sonra ne olacak. Bu kadar dövülür mü, gebe kadın? Yoğun bakımda da olsa görmeli onu.

    Hemşirenin arkasından, cam bölmeden, usulca giriyor. Mırıldanan dudaklarından çıkan sözler anlaşılmıyor Salın’ın.

    Ne kadar zaman oldu, düşünmek istemiyorum. Her geçen gün hiçlikle bağlanıyor birbirine. Umutlarımı eksiltiyor.

    Geleceği anlamlı kılmak için mi bu günleri yaşıyorum? Ağzımı bile açamıyorum. Tıpkı bebeğim gibi. Bir üfürüklük canı var yavrumun.

    Hüsnü hâlâ gelmedi. Bir başıma kaldım... Dünya tüm ağırlığıyla üzerime geliyor. Yalnızlığım ayrıca bir yük. Bebeğim bana yoldaş olacaktı. Ninniler söyleyecektim. Minicik elleriyle tutacaktı ellerimi...

    Hüsnü Nerde kaldı? Erkek ne de olsa, kadına benzer mi? Karnında mı taşıdı, unutur gider. Unutur gider de, her şey eskisi gibi mi olur? Her şeyden önce ben olmam eskisi gibi.

    Daha günüm vardı. Her tekmeleyişinde acele etmemesini söylüyordum. Korkuyor muydum doğmasından? Bu dünyaya ne kadar geç gelse o kadar iyiydi. Daha geç büyüyecek, daha geç elimden kayıp gidecekti. Öyle olmadı…

    Hüsnü müydü bu kez tekme atan? Evet, o… Bebeğimiz için maya çalan! Hırıltılı soluğunu üzerime boşaltıp, koltuğumun altında deliksiz uykuya dalan. Kendi elleriyle taradığı saçlarımı kavrayarak beni uzaklara savuran. Başımın dönmesi, yere yığılmam, sonrası…

    Durkadın, elini tutuyor, Salın’ın. “Canım ciğerim, çabuk iyileş, bebeğin seni bekliyor,” diyor, yavaşça. Önce Salın da buna karşılık verir gibi bir el hareketi yapıyor. Yüzündeki ifade gittikçe korkulu bir hâl alıyor. Burnundaki oksijen maskesini tuttuğu gibi fırlatıyor. “İstemiyorum, istemiyorum,” diye defalarca tekrarlayarak bağırıyor. Neyi istemediği anlaşılmıyor. Karşımda kahkaha atan kocaman burunlu kadın. Beni yutmaya hazır ağzı, bir dehliz. Her kahkahada savuruyor bir kolunu. Bilekelerinde parıldayan künyeler. Boynundaki cam kolye, Hüsnü’nün doğum günümde aldığının aynısı. Yoksa benim mi bu? Elimi atıyorum boynuma, avuçlarımda cam kırıkları. Gözlerimden de kan sızıyor. Cam parçalarını yere attırıyor sonra. Üzerlerine yalınayak çıkmamı istiyor. Bağıracağım, sesim çıkmıyor. Kahkahaları kulaklarımı yırtarcasına geçerek beynimde bomba gibi patlıyor.

    Kırçıl sesiyle hafif melodili bir şarkı söylüyor:

    Ben ayna doğuran kadınım.
    Her bakışta şekil değiştiren aynalar.
    Köşeli ve yuvarlaktırlar.
    Eciş bücüş, kara kuru, kocaman kulaklı,
    Simsiyah saçlı doğurduğum oğlanı görseniz.
    Henüz iki kilo. Aylardır gözleri kapalı.
    Ayna ayna güzel ayna var mı benim oğlumdan güzeli?

    Tiz kahkahasını, kokmuş nefesiyle üzerime salıyor. Midem doluyor bu pis kokuyla. Çokgen bir aynadan kafası olan çocuk, ağzını açamıyor.

    “Başım köşegen, başım köşegen.” Cılız, güvensiz sesiyle gözlerini açıyor Salın. Ânında müdahale eden doktorlar, sakin olmasını, her şeyin yolunda gittiğini, yakında buradan çıkacağını söylüyorlar. Maskeyi takmaya çabalayan hemşireye bir doktor, gerek olmadığını elini kaldırarak belirtiyor.

    Durkadın, hemşirenin, bir bakışından anlayıp, kapıya yöneliyor.

    Salın’ın yorgun sözcükleri, iniltiyle gelip arkasından yakalıyor. Bir an duraksıyor.
    “Çocuğum bir ayna değil, değil mi?”
    Sessizlik… “Çocuğum bir ayna mı yoksa?”

    Durkadın, Salın için olduğu kadar kendisi için de diline gelen dualarla dışarı çıkıyor.

    Doktorun bir işaretiyle yaklaşıyor hemşire. İğnenin bir anlık ürpertmesinin ardından eski sessizliğine gömülüyor Salın.

    Nereye koşturuyorlar, ne bu telaş? Üşüyorum. Üzerimi örtse birisi. Köşegen camlar kesiyor yine her yanımı. Yüreğim büyüyor, sığmaz oluyor içime. Dilim büyüyor, sığmaz oluyor ağzıma.

    Ağzımı açıyorum, ama yalnızca açıyorum.
    İçimde ne varsa bir nefeste çıkıyor.
    Gözlerim hep açık zaten.
    Çocuk da yalnızca ağzını açtı ama yalnızca açtı. Bir damla süt için. Gözleri hep kapalıydı.

    Karşıyaka, Ocak 2005

    Vicdan EFE  (Özgür Pencere) 

     

    VİCDAN EFE


    Hayatı

    Efe Vicdan, 1964’te Eskişehir’de doğdu. İlk ve orta öğrenimini Eskişehir’de tamamladı. AÜ İktisat Bölümü’nü bitirdi (1989). Dört yıl Münih’te kaldı. Halen İzmir Milli Eğitim Müdürlüğü’nde çalışmaktadır. Edebiyatı hayatı, Merhaba gazetesinde (Almanya) yayımlanan öyküsüyle başladı. Diğer öyküleri, Damar, Üçüncü Öyküler, Türk Dili Dergisi, Edebiyat Gündemi, Agora, Gediz, Kıyı, Yaba Öykü dergilerinde; Almanya’da Merhaba ve Mozaik gazetelerinde yayımlandı. Efe, 2004 Samim Kocagöz Öykü Yarışması’nda ikincilik ödülünü kazandı.

    VİCDAN EFE , Öykü Kitapları


    Sen de Topla Düşlerini (Kum, Ankara 2004)

    Saat ve Tarih: 03:43 , 19/1/2006 Bulundugu yer: Oyku
    Yorumlar (0) | Baglantı

    Çocuk Öykü Yarışması (2006)/ ÖZGÜR PENCERE

     

    Anasayfa  

    Rıfat Ilgaz Arşivi   Taşköprü'den Bakış   

    Kastamonu Net (Blogcu)    Şiir Sayfası   Öykü   

    Sinema   Atatürk  Edebiyat   Roman Yazıları 

    alsah / blog yazıları İndexi

     

     
    Welcome to ::..OZGUR PENCERE..::::..OZGUR PENCERE..::ÖZGÜR PENCERE EDEBİYAT VE SANAT DERNEĞİ

    ÇOCUK ÖYKÜ YARIŞMASI (2006)



    Özgür Pencere Edebiyat ve Sanat Derneği olarak, çocuklara yazmayı sevdirmek, kendilerini yazılı olarak daha iyi ifade edebilmelerine yardımcı olabilmek ve Türk Öykücülüğünü daha iyi tanıtıp, yetenekli çocuklarımızı ödüllendirmeyi amaçlayarak bir yola çıktık. 11-15 yaş arası çocukların katılabileceği bu öykü yarışması ile, öykü nedir, Türk öykücülüğünün gelişimi, öykü kavramının anlamı ve önemini çocuklara bu yolla anlatıp, öykücülüğü sevdirirken yetenekli çocuklarımıza yarışma sonrasında da devam edecek bir edebiyat sevgisi kazandırmak istedik.

    Bu ödüllü yarışmaya katılabilmek için:


    1. 11-15 yaşları arasında olmak,
    2. Öykünün katılımcı tarafından yazılmış olması,
    3. Öykülerin katılımcı çocuğun öğretmeni tarafından okunup, onaylanmış olması yeterlidir.
    4. Öyküler en fazla 4 sayfayı geçmeyecek şekilde, bilgisayarda yazılıp, postayla veya maille dernek iletişim adresine gönderilecektir. Bilgisayar bulunmayan ortamlarda, okunaklı bir yazıyla yazılmış olması kabul edilebilir.
    5. Yarışmada konu serbesttir. Her yarışmacı iki öyküyle yarışmaya katılacaktır.
    6. İki öyküden, her jüri üyesine ayrı ayrı gönderilmek üzere beş adet kopya
    yapılacaktır.
    7. Değerlendirmede öykülerin; a) Türkçe’nin dil kurallarına,
    b) Yaratıcılık ve özgünlüğe uygunluğu önemlidir.

    8. Her katılımcı yollayacağı zarfın içine şunları koyacaktır:
    Bir resim, ev ve okul posta adresleri ve telefon numaraları, varsa mail adresi, ailesinin izin belgesi ile aşağıdaki dernek hesabına yatıracakları (fakir öğrencilere her sene yaptığımız kırtasiye yardımında kullanılmak üzere) 5 YTL (beşmilyon lira’nın) dekontuyla birlikte 06.Şubat. 2006 tarihine kadar, Özgür Pencere Edebiyat ve Sanat Derneği, Çınarlı Mah. 26 Sok. Altınova Apt. No 9. kat 1, Adana adresine başvurabilir.


    Eksik bilgili ve/veya bu tarihten sonraki yapılan başvurular dikkate alınmayacaktır.

    Jüri Üyelerimiz:

    Gülten Dayıoğlu
    Saba Kırer
    Şebnem Sema Tuncel
    Ece Koçak (öğrenci)
    Çisil Güngör (öğrenci)


    Ödüllerimiz:

    Değerlendirme sonucunda dereceye giren çocuklara plaket, kitap seti ve hediye paketi verilecektir. Gerekli görüldüğü takdirde özel ödül verilebilir.

    Yayınlanmaya değer görülen öyküler daha sonra kitap haline getirilecek ve fakir çocuklar yararına satışa sunulacaktır.

    Özgür Pencere Edebiyat ve Sanat Derneği 1097231 posta çeki hesabı.

    Yarışma İletişim maili:
    dergi@ozgurpencere.com

    Telefon numaralarımız:
    0 322 458 1358
    0 535 422 1718


    www.ozgurpencere.com
    www.ozgurpencere.org



    Özgür Pencere Yönetim Kurulu

     

     

    ÖZGÜR PENCERE EDEBİYAT VE SANAT DERNEĞİ

    ŞİİR YARIŞMASI (2006)


    Özgür Pencere Edebiyat ve Sanat Derneği olarak, gençlere yönelik bir şiir yarışması düzenledik.16 yaş üzeri bütün gençleri kapsayan ödüllü yarışmamızda konu “SEN”.

    Bu ödüllü yarışmaya katılabilmek için:


    1. 16 yaş üzeri olmak,
    2. En az 5 şiirle katılmak,
    3. Her şiirden 5 jüriye gönderilmek üzere ayrı ayrı dosya hazırlamak,
    4. Şiirlerin ve dosyanın üzerinde kesinlikle isim bulunmaması, “rumuz” ile şiirlerin gönderilmesi gerekmektedir.

    Her katılımcı üzerinde kullandığı rumuz yazılı olan bir de zarf hazırlayacaktır. Bu zarfın içine şunları koyacaktır:

    Bir resim, posta adresi ve telefon numaraları, mail adresi, aşağıdaki dernek hesabına yatıracakları (fakir öğrencilere her sene yaptığımız kırtasiye yardımında kullanılmak üzere) 5 YTL (beşmilyon lira’nın) dekontuyla birlikte 15.Şubat.2006 tarihine kadar, Özgür Pencere Edebiyat ve Sanat Derneği, Çınarlı Mah. 26 Sok. Altınova Apt. No 9. kat 1, Adana adresine başvurabilir.


    Eksik bilgili ve/veya bu tarihten sonraki yapılan başvurular dikkate alınmayacaktır. Sonuçlar 19 Mayıs. 2006 tarihinde sitemizden açıklanacaktır.

    Jüri Üyelerimiz:

    Cezmi Ersöz
    Yelda Karataş
    Şaban Öztürk
    Ve
    Bir lise öğrencisi, bir de üniversite öğrencisi (okul isimleri özellikle belirtilmemiştir)



    Ödüllerimiz:

    Değerlendirme sonucunda dereceye girenlere plaket, kitap seti ve hediye paketi verilecektir. Gerekli görüldüğü takdirde özel ödül verilebilir.

    Yayınlanmaya değer görülen şiirlerin daha sonra kitap haline getirilmesi düşünülmektedir. Kitaplaşması halinde, şiir kitabı fakir çocuklar yararına satışa sunulacaktır.

    Özgür Pencere Edebiyat ve Sanat Derneği 1097231 posta çeki hesabı.

    Yarışma İletişim maili:
    dergi@ozgurpencere.com

    Telefon numaralarımız:
    0 322 458 1358

    www.ozgurpencere.com
    www.ozgurpencere.org



    Özgür Pencere Yönetim Kurulu


    Saat ve Tarih: 03:34 , 19/1/2006 Bulundugu yer: Duyuru
    Yorumlar (0) | Baglantı

    Kader Masalı/ Oyhan Hasan BILDIRKİ

    photoÜÇ ELMADAN BİRİ SANA

    Anasayfa  

    Rıfat Ilgaz Arşivi   Taşköprü'den Bakış   

    Kastamonu Net (Blogcu)    Şiir Sayfası   Öykü   

    Sinema   Atatürk  Edebiyat   Roman Yazıları 

    alsah / blog yazıları İndexi

     

     

    KADER MASALI

    “Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde!” dedikleri bir günde, memleketin birinde, insanın da kıt olduğu bir yerde; develer tellâl iken, pireler berber iken, ben evimizin ortacığına oturmuş, bir anamın, bir de babamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, anam kaptı maşayı, babam kaptı dolmayı. Baktım maşa yakacak, dolma da saçmalayacak, korktum kaçtım. Kaçtım kaçmasına ya, bir de baktım ki ancak bir arpa boyu yol gitmişim. İşte o zaman önüme üç dükkân çıktı. Birinin çatısı, birinin kapısı, birinin de duvarı yok. Hiç durmadım, hemen çatısı olmayan dükkâna girdim. Duvarda asılı üç tüfek gördüm. Birinin mermisi yok, biri kırık, biri sağlam. Hemen mermisi olmayanını aldım, dışarı çıktım. Az gittim, uz gittim. Yol üstünde üç tavşan gördüm: Birinin canı yok, birinin bacağı kırık, birinin canı var. Son ikisine kıyamadım, gittim ölü tavşanı vurdum. Onu aldım, hemen heybeme koydum. Hiç durmadım, az gittim, uz gittim. Yol üstünde üç derecik gördüm. Birinin suyu yok, birisi kupkuru, biri de yamyaş. Suyu olmayanında tavşanı yüzdüm, ayıkladım, temizledim, bir güzelce de yıkadım. Orada durmadım, gittim. Yol üstünde önüme üç tencerecik geldi. Birinin dibi yok, birinin dibi delik, birisi de eh, şöyle böyle sağlam. Dibi olmayan tencerede tavşanımı bir güzel pişirdim. Tabak sıyırmacasına yedim, yedim. Karnım doydu doymasına ama, gözüm aç. Yaladım yuladım. Dipsiz tencereye yeniden büyük bir iştahla saldırdım. Saldırdım ya, dudaklarımda hâlâ bir lokmacığın izi yok. Orada da durmadım. Az gittim, uz gittim. Dere tepe düz gittim. Yol üstünde üç adam gördüm: Biri görür ama, topal. Biri görmez ama, sağlam. Birinde ise ne göz kalmış, ne ayak.

    İşte öyle bir zamanda; iyiye tuzak kurulup da kötünün ele geçirildiği bir eski zamanda; bir köyde kendi yağıyla kavrulan bir aile yaşıyormuş. Bir adamla karısı ve iki de kız çocukları. Ne olmuş, nasıl olmuşsa bu adamın karısı ölmüş. İki yavrusuyla yalnız kalan adam, önü sonu[1] hesaplamış, sonra yeniden bir daha evlenmiş. İlk günlerin iyiliği de çabucak geçip tükenmiş. Üvey ana, bu kızları artık istemez olmuş. Kocasına sırtarmış, bu kızların evden atılmasını istemiş.
    Çaresiz kalan adam, düşünmüş taşınmış. Aklına gelen fikirleri ölçüp biçmiş. En güzel yolu bulduğuna inanarak, daha henüz akşam alacası dağların ulu doruklarına bile düşmeden yatmışlar.
    Sabah olmuş.
    Adam, sabah erkenden çocuklarını da yanına alarak sözüm ona dağa çalışmaya gitmiş. Bu dağ senin, bu bağ benim diye diye, var güçleriyle çalışmışlar.
    İyice yorulan çocuklar, babalarına;
    - Karnımız aç! Biz acıktık, demişler.
    Bu sözler üzerine babaları, bindiği ağacın dalından yere inmiş. Hemen çocuklarının yanına gelmiş. Onların karınlarını iyice doyurmuş. Çocuklar, yemeklerini yedikten sonra, hararetlenmişler.
    - Biz susadık baba! demişler.
    Babaları da, aşağıda şırıl şırıl kendi halinde akıp giden küçük dereyi göstermiş.
    - İki kardeş, birlik olun! Bir koşuda oradan su içip de gelin, demiş.
    Çocuklar, aşağıda kendi halinde şırıl şırıl akan küçük dereye su içmeye gidince, babaları da; “Zaman, bu zamandır!” diyerek, elindeki su kabağını armudun dalına astıktan sonra, durmamış, oradan kaçmış.
    Rüzgâr estikçe, su kabağı dallara takılıyor; takır tukur takırdıyormuş. Geri dönerken, yollarını şaşıran çocuklar; “Ha babamız burda! Ha babamız şurda!” diyerek, koca dağda ayak basmadık yer bırakmamışlar. Köşe bucak her tarafta, babalarını aramışlar. Ne ettiler, ne yaptılarsa, üstelik hangi kayanın ardına baktılarsa da, bir türlü babalarını bulamamışlar.
    Akşam gelip çatmış, karanlık da alçalmaya başlamış. Birbirlerine iyice sokulup sarılan iki küçük kız kardeş, var güçleriyle de, korkunun yaman atlarıyla başa çıkmak için, ulu orta bağırmışlar;
    - Tın tın kabacık, bizi aldatan babacık!
    Karşı kayalardan da kendi seslerine karşılık verilmiş:
    - Tın tın kabacık, bizi aldatan babacık!
    Sesler, sesleri kovalamış. İki küçük kız kardeş, yalnız olmadıklarını sanarak, durumlarının kendileriyle aynı olduğuna inandıkları diğer seslerin sahiplerini de bulabilmek umuduyla dolaşıyorlarmış.
    Az gidip, uz gitmişler... Altı ay, bir güz gitmişler... Böyle böyle dolaşırlarken, bir tepeye varmışlar. Bu tepeye çıkıp etrafa bakınca, aşağıda bir köy görmüşler. O köyün içinde bir yerde duman tütüyor, bir tarafta da köpek havlıyormuş. Biri, ötekine bakarak, sığınılacak yer bulma umudu ile sormuş;
    - Nereye gidelim, kardeşim? demiş.
    Küçüğü;
    - Köpek havlayan yere gidersek, köpek bizi ısırır. İyisi mi biz, duman tüten yere gidelim. Daha iyi, demiş.
    Kendi aralarında böyle konuşa konuşa, tepeden aşağıya inmişler. Duman tüten yere gelip kapısını çalmışlar. Kapıyı, teni gülden beyaz, yüzü aydan daha parlak gencecik bir kız açmış. Onları hemen içeriye alıp konuk etmiş. Çok sevip kaynaştığı bu iki kız kardeşe, sihir yapmasını öğretmiş. Çeşitli oyunlar oynamışlar, yorulmuşlar. Uykunun kurşun gibi ağır askerleri, göz kapaklarına gelip kurulmuş. Bir ara, konuk kaldıkları evin sahibi, teni gülden daha beyaz, yüzü aydan daha parlak olan gencecik kız, dile gelip söylemiş:
    - Benim annem bir devdir. Sizi burada görürse, sağ bırakmaz, ikinizi de yer, demiş.
    İki kız kardeş, sıkıntının telgraf tellerine takılıp çok korkmuşlar, sakır sakır sakramışlar. Teni gülden daha beyaz, yüzü aydan daha parlar olan genç dev kızı, onları bir yere saklamış. Biraz sonra dev gelmiş. Araştıran gözlerle etrafı taramış. Odaya girince;
    - Burada et kokuyor, demiş.
    Teni gülden daha beyaz, yüzü aydan daha parlak olan kızı;
    - Sana yemin ederim ki anne, evde gizli saklı hiçbir şey yok, demiş.
    Bunun üzerine dev;
    - Ben dişlerimi törpüleyip de geleyim. Sen, konuklarımızı pişire koy. Yoksa seni yerim, demiş.
    Teni gülden daha beyaz, yüzü aydan daha parlak olan gencecik dev kızı, bakmış olacak gibi değil, işin kurtuluş yolu da yok; iki kardeşi, bulundukları yerden çıkarıp pişirmeye karar vermiş. İki kardeşi, sakladığı yerden çıkarmış. Onları bir köşeye oturtmuş. Çocuklara;
    - Gelin bitinize bakıvereyim, demiş.
    İki küçük kız kardeş, saklandıkları yerde, dev ana ile dev kızının konuşmalarını duydukları için;
    - Eğil! Biz senin bitine bakıverelim, demişler.
    Devin kızı, bitine baktırmak için başını eğmiş. Teni gülden daha beyaz, yüzü aydan daha parlak olan gencecik dev kızı, başını öne eğince, iki küçük kız kardeş de zaman bu zamandır diyerek, hemen dev kızının başını kesmişler. Kardeşlerden küçüğü, bu durum anlaşılmasın diyerekten, saklıca evden kaçmış. Dev kızının yerine geçen büyüğü, dev ana gelince, kızının etini pişirip yemesi için önüne çıkaracakmış.
    Dev ana nerdeyse, gelmiş. İki kız kardeşten büyüğü, pişirdiği eti çabucak devin önüne getirmiş. Fakat bu devin âdeti kızıyla beraber sofraya oturmak, bulunanı birlikte yemekmiş.
    Kızına;
    - Haydi gel, sen de birkaç lokma ye! demiş.
    Kız;
    - Ben onu pişirirken duramadım da, ucundan kulağından yedim, demiş.
    Dev anası, bu olayda bir bit yeniği olduğunu anlamış. Kızın üstüne yürümüş. Sihir yapmayı, devin kızından öğrenen iki küçük kız kardeşten büyüğü, ortaya bir tarak atmış, koskoca orman olmuş. Bir de sabun atmış, her taraf yere çakılı keskin taşlarla dolmuş. Dev ananın önüne orman çıkmış, dikilmiş. Ayaklarını yere çakılı keskin taşlar, dilim dilim kesmiş. Sonunda büyü yapan iki küçük kız kardeşten büyüğü, devin elinden kurtulmuş. Kurtulmuş ama, yine de korkusundan olmalı ki, şimdiye kadar hiçbir kimsenin tehlikeyi göze alıp da çıkamadığı, ulu bir kavağın başına tırmanmış. Bu ağacın yanında, ulu dallarının altında gürül gürül kaynayan, içinde de periler oynayan bir pınar varmış.
    Günlerden bir gün bu pınara, o yörenin ünlü zenginlerinden Beyoğlu’nun bedeli, beyinin atını sulamak için gelmiş. Nedense, ne edip yaptıysa, Beyoğlu’nun atı, bu pınardan bir türlü su içmemiş. Bu olayı garipseyen, ama bir türlü düşünüp de çözemeyen Beyoğlu’nun bedeli, atı alıp beyinin yanına gelmiş.
    Beyoğlu’na;
    - Atın huysuzlandı. Pınarın suyuna düşen güzelliğimi görünce de, eğilip de bir yudum bile su içmedi, demiş.
    - Hey gidi yüzü küllü, aklı hepten kilitli bedelim! Hiç aynaya bakmadın mı? Senin neren güzel? diyen Beyoğlu, bedeline çıkışmış.
    Çıkışmış ya, kendi kendine de; “Bu işte bir iş var, ama ne? Varıp da yerinden öğrenmeli!” diye düşünmüş. Hiç durmayıp, ikisi birlikte yola çıkmışlar. Dere tepe düz gitmişler. Altı ay, bir güz gitmişler.
    Sonra Beyoğlu ile bedeli, ulu ağacın altındaki gürül gürül kaynayan, içinde güzel periler oynayan pınarın yanına gelmişler. Ata, yine su içirmek istemişler ama, Beyoğlu’nun atı bu defa da su içmemiş.
    Beyoğlu, eğilip pınar suyuna bakmış. Aynalaşan suyun yüzünde, gelip giden bir hayâlin dolaştığını anlamış. Başını kaldırıp da dört bir yana dal budak salmış ulu ağaca bakınca, kocamış dallarının arasında ay gibi parlayan güzel bir kızın oturduğunu görmüş. Ona türlü türlü diller dökmüş, gönlünü açmış. Üstelik, perilerden daha da güzel olan bu kıza, evlenmeleri teklifinde de bulunmuş. Dahası, suya vuran gölgesiyle Beyoğlu’nun atını bile ürküten genç kız, kendisine yapılan evlenme teklifine de kulak asmamış. Ağaçtan da yere inmeye yanaşmamış.
    Beyoğlu’nun gönlünde sevdanın türlü kuşları cıvıl cıvıl ötüşmeye, yeni ufuklara doğru da kanat çırpmaya başlamış. Gönlünün sesini bastıramayan Beyoğlu, ülkesinin her tarafına tellâllar çıkarmış, usta dülgerler aramış. Aradıklarını bulunca, hiç beklememiş, yanına kırk kölesini de alarak, işinin ustası olan dülgerlere ulu ağacı kestirmek istemiş. Günlerce uğraşmışlar, didinmişler. Ulu ağacı bir türlü kesememişler. Tam ağacın kesim işi bitecekken, kocamış dallarının arasında oturan ay gibi parlayan güzel kız, yukarıdan dilini çıkarınca, her tarafından ustaca biçilen ulu ağaç, yeniden eski durumunu alıyormuş. Ne kadar parçalansa da, yeniden büsbütün oluyormuş. Bu durum, günlerce sürmüş. Ne edip yaptılarsa da hiçbir usta dülger, ulu ağacı kesememiş.
    - “Öyleyken böyle!” diye düşünmüş Beyoğlu. Derdinin ilâcını aramak için, yeniden yollara düşmüş. Sonunda da bir kocakarıya rastlamış. Ona gidip derdini açmış, çaresini sormuş.
    Kocakarı da;
    - İstediklerimi bulup getirirseniz, o peri kızını bulunduğu yerden kolayca indirebilirim, demiş.
    Aman zaman demeden Beyoğlu, kocakarıya kendisinden istediklerinin ne olduğunu bir kere daha sormuş. O da istediklerinin adını koymuş.
    - Hamur teknesi, un, tuz, sacayağı, sac... Bir de çevirgeçle ısıran unutulmamalı, yastıgeç
    [2] de mutlak bulunmalı, demiş.
    Beyoğlu, kocakarıya ne istediyse vermiş; yoksa, aratıp buldurmuş, hepsini de bir güzelce tamam etmiş.
    Kocakarı, bunların hepsini sırtına sarınmış, tek başına yola çıkmış. Ulu kavak ağacının yanına gelince, ulu ağacın kocamış dalları arasında oturan, parlak aydan daha güzel olan kızı görmüyormuş gibi davranmış, sanki orada soluklanıp dinlenecekmiş gibi yapmış.
    Kendi kendine konuşmaya başlamış.
    - Ani
    [3], ne kadar güzel gölgelik bir yer. Karnım da acıktı. Ani, şurada da pınar var. Ulu ağacın gölgesinde, bir güzel ekmek pişirip de yiyeyim bari, demiş.
    Durmamış, çalı çırpı toplamaya başlamış, çorak bir köşede ateş yakmış. Bir yandan da sırtında getirdiği araçları teker teker çıkarmaya başlamış. Pınardan su getirmiş, teknede hamur tutmuş
    [4], ısıranla kopardığı hamur parçalarını, üstüne un serpelediği yastıgece alıp bazlama yapmak için yepelemeye başlamış. Yanan ateş tam kıvamına gelince, mahsustan[5] harlı ateşin[6] üstüne sacayağını ters kapatmış.
    Olan biteni, baştan sona, sessizce bulunduğu yerden gözleyen, aydan daha parlak olan genç kız, kendini tutamayıp söylemiş:
    - A nene, sacayağını ters koydun, tersine çevir!
    Kocakarı, kurnazlık oyunu oynamış.
    - Böyle mi a kızım, şöyle mi a kızım? İhtiyarlık işte, gözlerim de görmüyor. Ters mers, çaresi yok; bazlamayı pişirip yiyeceğim. Bekâra karı boşamak kolay! Orada oturup da bana sadece akıl vereceğine, azcık aşağıya iniver de, benim gibi bir ihtiyara yardım et. Haydi güzelim, bulunduğun yerden iniver de, sacayağı nasıl konurmuş göster! Nerdeyse hamurum taşacak, bütün emeklerim yabana gidecek
    [7]. Haydi, aşağıya iniver de, şu ekmekleri beraberce pişirip de yiyelim!
    Ulu kavak ağacının kocamış dalları arasında oturan, parlak aydan daha güzel olan kız da; ağaçla konuşmaya başlamış.
    - “Yasıl
    [8] kavak, yasıl!” deyince, ulu kavak ağacı yasılmış, parlak aydan daha güzel olan genç kız da, aşağıya inmiş. Ateşe ters konan sacayağını düze çevirmiş, üstüne de sacı koymuş. Kocakarının kendisine uzattığı bazlamaları, sacın üstüne bırakarak, bir yüzü piştikçe, çevirgeçle öbür yüzünü çevirip pişirmiş. Birlikte yaptıkları sıcak bazlamayla da karınlarını bir güzelce doyurmuşlar.
    Nice sonra genç kız; “Yasıl kavak, yasıl!” deyip de, tam ağaca tırmanacağı sırada, gizlenmiş olduğu yerden aniden ortaya çıkan Beyoğlu, bu kızı kıskıvrak yakalamış, atının terkisine almış ve doğruca evine götürmüş. Beyoğlu’nun akıllı biri olduğunu anlayan genç kız, onun aşkına karşılık vermiş vermesine ya, ille de küçük kız kardeşinin bulunmasını da evlenebilmelerinin biricik şartı olarak öne sürmüş. Aranmış taranmış, yöre baştan uca arşınlanmış, sonunda küçük kardeş bulunmuş.
    Daha sonra, şimdiye kadar görülmedik bir düğündür başlamış. Hemen bütün herkesin katıldığı bu görkemli düğün, tamam kırk gün, kırk gece sürmüş. Beyoğlu’yla karısı, kendi evlerine, bulunan küçük kız kardeşi de alarak, aynı konakta birlikte yaşamaya başlamışlar.
    Her gün akşam, el ayak çekilince ortaya çıkan küçük kız kardeş, Beyoğlu ile ablasının odasına gelip;
    - “Bu ablamın ayağı, bu da eniştemin ayağı!” diyormuş.
    Bir gün bu kızın ablasıyla eniştesi, biraz gezip dolaşıp açılmak için deniz kenarına gezmeye gitmişler. Beyoğlu’nun hizmetçilerinden, onda da gözü olan biri, hasedinden olacak, küçük kızın ablasını denize atmış. Kendisi de bir güzelce elbise değiştirip onun yerine geçmiş.
    Yine o akşam, el ayak çekildiği saatlerde ortaya çıkan küçük kız, dile gelmiş:
    - “Bu eniştemin ayağı, bu ablamın ayağı değil!” demiş.
    Beyoğlu, bu sözün altında yatan gerçeği öğrenmek için, durumu bir hocaya danışmış. Hoca da ona, karısının denize atıldığını söylemiş. Onu bulunduğu yerden kurtarmak için de, deniz kenarına kırk ayar buğday dökülmesi gerektiğini bildirmiş. Beyoğlu bu, durur mu hiç? Hemen denileni yapmış, deniz kenarına kırk ayar değil, yüz kırk ayar buğday döktürmüş. Denizin bütün balıkları, buğday kokusunu alıp kıyıya yanaşmışlar. Bu buğday tanelerini, birer birer gelen balık da yemiş, duyan balık da gelmiş yemiş. En sonunda büyük bir balık da kıyıya gelip, buğday tanelerinden yemiş. Beyoğlu, garip bulduğu bu balığı yakalamış, adamlarına karnını da bir güzelce yardırtmış. Bu balığın içinden, Beyoğlu’nun hanımı, kucağında çocuğuyla dışarı çıkmış.
    Foyası meydana çıkan hizmetçiye, Beyoğlu sormuş:
    - Kırk katır mı istersin, yoksa kırk satır mı?
    Hizmetçi;
    - Ani, kırk satırı alıp da ne edeyim? Kırk katırı alırım da, bari onlarla odun çekerim, demiş.
    Beyoğlu da ona, bütün istediklerini verdirmiş. Ancak katırlar yola çıkmadan önce, en yaşlı olan katırın kulağına usulca seslenmiş;
    - Bunun bir parçasını bana getirmenizi isterim!
    Usta katırlar yola çıkınca, şimşek gibi bir hızla dağ demeyip taş demeyip, tozu dumana katarak koşmuşlar, foyası meydana çıkan hizmetçiyi de parça parça etmişler. Sonra da bir parçasını yanlarına alarak, Beyoğlu’na getirmişler.
    Günler günleri kovalamış. Ay, yıl derken; günün birinde sırtında gece kuşu derisi bulunan küçük kız kardeş, pınarda yıkanıyormuş. Bu sırada parmağındaki sihirli yüksüğünü çıkarıp, dışarda bir kenara koymuş. Tam bu sırada bir avcı da oradan geçiyormuş. Kenarda bulduğu yüksüğü almış, az öteye gitmiş. Kız, pınarda yıkanıp çıktıktan sonra, öteye bakmış, beriye bakmış yüksük yok. Çaresiz;
    - Yüksüğümü kim aldıysa getirsin, hemen onunla evlenirim, demiş.
    Ötede bekleyen avcı;
    - Ben aldım, demiş.
    Bu kızla da kurnaz avcı, o saat düğün dernek kurdurup, davul zurna çaldırıp evlenmişler. Düğün bitiminde avcının anasının evine gelmişler.
    Avcının anası, kuş telekli gelin kızı görünce; oğluna, kavurgadaki mısır gibi patır patır patlayıp, çıkışmış;
    - Emdirdiğim sütlerim haram olsun! Gidip bulup da bu çirkin kızı mı aldın?
    O zaman karısının sırtında, gece kuşu derisinden yapılma elbisesi varmış. Yine günlerden bir gün avcı, bu kıza;
    - Bugün derini çıkar da, anneme öyle gidelim, demiş.
    Kız, derisinden soyunmuş. Avcının anasının kapısının önüne geldikleri sırada, evin horozu şakımış:
    - Üüürüüü üüü! Kocakarı, kocakarı! Kapıya çık, bak. Senin beğenmediğin gelinin gelip geli.
    Kadın, kapıya çıkıp bakmış; bir daha bakmış, gözlerine inanamamış. Çok güzel bir kız, dünyalar güzeli bir gelin karşısında durmuş. Gelinini bu sefer
    [9] çok iyi ağırlamış. Gelin kaynana baş başa verip konuşurlarken, avcı hemen kendi evine dönmüş. Kızın, kuş teleğinden olma derisini, ocağa atıp yakıvermiş. Kokuyu alan kız, derhal evine dönmüş. Elbisesini kurtarmak amacıyla, tez ocağın içine atlayıp, derisiyle birlikte yanmış.
    Avcı, ah edip vah deyip, çok ağlamış. Yaptığına pişman da olmuş ama ne fayda? İyiyi olurundan yakalamak için tuzak kurmuş ama, bahtına kötü düşmüş, ne çare? Bir daha o civarda, iki kız kardeşin küçüğü olan kuş telekli kızı, hiç kimse de görmemiş.

    Ben de, sözlerimde yalan varsa; anlatanın yalancısıyım. Anlatıcı da böyle demiş, masalcı da böyle söylemiş, derleyici de böyle derlemiş. Sonunda da mavi gökten yere, üç altın elma düşmüş. Biri anlatana, biri masalcıya, birisi de derleyiciye.

    Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine.

    Oyhan Hasan BILDIRKİ

    [1] Geçmişi ve geleceği.
    [2] Hamur tahtası.
    [3] İşte, şaşılacak derecede olan şey.
    [4] Hamur yoğurmak.
    [5] Yalancıktan.
    [6] Alevli
    [7] Boşa gitmek, telef olmak, yazık olmak.
    [8] Eğil.
    [9] Defa, kere, kez.

     
    Kaynak: GÖKTEN ÜÇ ELMA DÜŞTÜ

    Saat ve Tarih: 03:17 , 19/1/2006 Bulundugu yer: Masal
    Yorumlar (0) | Baglantı

    Çocuklara Şiirler/ Rıfat ILGAZ

     

    Anasayfa  

    Rıfat Ilgaz Arşivi   Taşköprü'den Bakış   

    Kastamonu Net (Blogcu)    Şiir Sayfası   Öykü   

    Sinema   Atatürk  Edebiyat   Roman Yazıları 

    alsah / blog yazıları İndexi

     

     

    BENİM GÜZEL YAVRUM
    Ondan sonra, benim güzel yavrum,
    Bir de oğlu varmış padişahın.
    Senin gibi akıllı,
    Senin gibi yürekli
    Başı dik
    Gözü pek,
    Babasından daha güçlü,
    Senin gibi…
     
    Bakmış ki padişah,
    Oğlu gün günden büyüyor,
    Büyüyüp gelişiyor.
    Şunu demek istiyorum,
    Oğlu babasını geçiyor.
     
    Padişah bu,
    Bizim gibi sıradan baba değil ki
    Anladın gerisini değil mi,
    "Cellat!" demiş padişah,
    "Uçurun başını!"
    Demiş ama, benim güzel yavrum,
    Dediğiylen kalmış!
     
    (1981)
    Kulağımız Kirişte  adlı şiir kitabından 1983
    Bütün Şiirleri 1927-1991(Çınar Yayınları)
     
    Rıfat ILGAZ
     
     
    NE KUŞ, NE BÖCEK
     
    Kuşsunuz diyorlar, çocuklarım,
    Bir kuşsunuz diyorlar size
    Sığınacak kol arayan
    Konacak dal arayan
    Bir yavru kuş, türkülerde.
    Telgrafın tellerine konarsınız
    Ezgilere uymak için
    Avcılar vurur sizi.
    Yeşil başlı ördek olur
    Kalırsınız çöllerde
    Böyle bir kuş işte!..
     
    Kuş değil ya çocuklarım,
    Böcek bile olamazsınız!
    Bunca yük, bunca borç
    Omuzlarınıza vurulmuşken
    Hem de doğar doğmaz…
    Kanatlanamazsınız!
    Uç uç böceğim deseler de
    Annenizin alacağı pabuçları
    Peşin peşin giydirseler de
    Uçamazsınız, çocuklarım,
    Bu gidişle!
     
    (1981)
    Kulağımız Kirişte  adlı şiir kitabından 1983
    Bütün Şiirleri 1927-1991(Çınar Yayınları)
     
    Rıfat ILGAZ
     
     
    OKULLAR DİNLENCEDE
    Ağıldaydınız sanki çocuklar,
    Yaz geldi mi açılacak kapılar,
    Dağlara, bayırlara, kıyılara
    Köylere, pınarbaşlarına,
    Bir avuç darı gibi dağılacaksınız!
     
    Ama nerelerdesiniz kuzucuklarım,
    Hangi yangın yerinde?
    Ne oldu o tatlı dilli,
    Güler yüzlü öğretmenler,
    Onlar da mı dinlencede
    Oh, oh, ne güzel!
     
    Ama bu işportacı da kim?
    Bu simit tablası da ne?
    Nerden çıktı bu boya sandığı?
    "Hani ya demli çaydan içen!"
    "Taze simit, gevrek simit!.."
    "Bayanlar, buyrun!
    Sutyenler, don lastikleri,
    Çengelli iğneler, yorgan iğneleri!"
     
    "On halka yüz lira,
    Şansınızı deneyin!"
    "Taze ayran, soğuk gazoz!
    Buyrun baylar,
    Salonumuz da var yukarıda!
    Buyrun öğretmenim!"
     
     
    Ocak Katırı Alagöz  adlı şiir kitabından 1987
    Bütün Şiirleri 1927-1991(Çınar Yayınları)
     
     
    Rıfat ILGAZ
     
     
    TÜRKÇE'MİZ
     
    Annenden öğrendiğinle yetinme
    Çocuğum, Türkçe'ni geliştir.
    Dilimiz öylesine güzel ki
    Durgun göllerimizce duru,
    Akar sularımızca coşkulu…
    Ne var ki çocuğum,
    Güzellik de bakım ister!
     
    Önce türkülerimizi öğren,
    Seni büyüten ninnilerimizi belle,
    Gidenlere yakılan ağıtları…
    Her sözün en güzeli Türkçe'mizde,
    Diline takılanları ayıkla,
    Yabancı sözcükleri at!
     
    Bak, devrim ne güzel!
    Barış, ne güzel!
    Dayanışma, özgürlük…
    Hele bağımsızlık!
    En güzeli, sevgi!
    Sev Türkçe'ni, çocuğum,
    Dilini sevenleri sev!
    Ocak Katırı Alagöz  adlı şiir kitabından 1987
    Bütün Şiirleri 1927-1991(Çınar Yayınları)
     
    Rıfat ILGAZ
     
     
    UÇURTMA
     
    Çocuklarımız neleri sevmiyorlar ki…
    Uçurtmayı seviyorlar sözgelişi,
    Bir havalandı mı uçurtmaları
    Daha da güzelleşiyorlar.
    Maviliklerde gözleri
    Özgürlüğü yaşıyorlar
    Uçurtmalarla birlikte.
     
    Koparıp da iplerini hele
    Bir kurtuldular mı ellerinden,
    Öylesine seviniyorlar ki,
    Gidiş o gidiş, bile bile…
     
    Kızalım mı umursamayışlarına?
    Kendi yaşamlarını izliyorlar boşlukta.
    Onlar da birer uçurtma değil mi?
     
    Bizim de ne süslü uçurtmalarımız vardı,
    Alıp başlarını gitmediler mi?
    Gözümüzden bile esirgedik
    Hangi birinin ipi kaldı elimizde?
     
    (1981)
    Kulağımız Kirişte  adlı şiir kitabından 1983
    Bütün Şiirleri 1927-1991(Çınar Yayınları)
     
    Rıfat ILGAZ
     
     
     
    YIKANMA
    Leğene girdi mi Mine
    Kendini ördek sanır
    Annesi verir süngeri eline
    Hiç ağlamadan yıkanır.
     
    Her yıkanışında Mine
    Biraz daha küçülür leğen
    Leğen mi küçülür dersiniz
    Yoksa Mine mi büyür?
     
     
    Rıfat ILGAZ
     

    Saat ve Tarih: 03:40 , 19/1/2006 Bulundugu yer: Siir
    Yorumlar (0) | Baglantı

    Barış Çocuk/ Tülay ÇELLEK

      Mavi bir günaydın yolluyorum sabahına
    Yüreğimin sıcaklığını da gününe...
     Tülay ÇELLEK

    Anasayfa  

    Rıfat Ilgaz Arşivi   Taşköprü'den Bakış   

    Kastamonu Net (Blogcu)    Şiir Sayfası   Öykü   

    Sinema   Atatürk  Edebiyat   Roman Yazıları 

    alsah / blog yazıları İndexi

     

     

    BARIŞ ÇOCUK



    Adına BARIŞ koydular
    Yaşamla BARIŞIK olsun diye…

    Adına Barış koydular
    Savaşa karşı dursun diye…

    Adına Barış koydular
    Barışta çiçeklensin,
    Yazsın, çizsin diye…

    Adına Barış koydular
    Savaşta ölmesin diye…

    Adına Barış koydular
    Dünyaya barışı yaysın diye…

    Ben Barış’ım dedi,
    Savaşı durdurmaya gitti.

    Barış çocuk
    Savaşın kurşunlarıyla
    Dünyayı savaşsız göremeden
    Toprağa düştü…

    Yeşerdi, düştüğü yerde
    Ağaç oldu zamanla…

    Ve ağaca da BARIŞ adı verildi

    Adına savaş koyanlar,
    Barış çocuk gibi
    Ağacın dallarını da kırdılar.

    Ama yine de
    Barış fikrini yok edemediler.

    Barış çocuk yaşadı
    Sonsuza dek,
    Barış ağaçlarına can vererek
    Yeni doğanlara
    BARIŞ adı verdirerek
    Barış adına bir çok insanı birleştirerek…

    13 – 1 - 2006 / İSTANBUL

    Tülay ÇELLEK


    Saat ve Tarih: 06:24 , 18/1/2006 Bulundugu yer: Siir
    Yorumlar (0) | Baglantı

    Çocuk Edebiyatı/ Derya ÖZTÜRK

    Anasayfa  

    Rıfat Ilgaz Arşivi   Taşköprü'den Bakış   

    Kastamonu Net (Blogcu)    Şiir Sayfası   Öykü   

    Sinema   Atatürk  Edebiyat   Roman Yazıları 

    alsah / blog yazıları İndexi

     

     

    Çocuk Edebiyatı

    Derya ÖZTÜRK *

    Henüz yetişkin olmayan ve eğitilmesi gereken
    toplumumuzun en genç üyelerinin düşünce dünyasına
    seslenebilecek sözlü ve yazılı ürünlerin tümüne ‘çocuk
    edebiyatı’ adı verilir.

    Çocuk Edebiyatı’nın amacı:

    • Bilgilendirme,
    • Zevk verme,
    • Çocuğa yaşamı tanıtmadır.

    Önemi:

    • Eğlendirici bir öneme sahiptir.
    • Onlara yaşama sevinci aşılayacak bir değeri vardır.
    • Hayatı ve yakın çevrelerini tanımaya yöneltir, çocuk
      gelişiminde önemlidir.
    • Çocuğun diğer davranışlarını da etkiler.
    • Yaratıcı etkinliklerde bulunması için altyapı
      hazırlar.
    • Dil gelişimine yardımcı olur.

    Niteliği:

    • Çocuğun düzeyine uygun olmalı,
    • Eğitici olmalı,
    • Çocuğu araştırmaya ve incelemeye yöneltmeli,
    • Yaşama sevincini ve iyimserliği işlemeli ama günün
      gerçeklerini de yansıtmalı.

    1979 ‘un UNESCO tarafından Birleşmiş Milletler Dünya Çocuk Hakları Bildirgesi’nin yayımlanışının 20. yıldönümü dolayısıyla ‘Dünya Çocuk Yılı’ ilan edilmesi, bu alandaki yayın ve etkinliklerin kapsamını genişletir.
    Toplumların temelini oluşturan çocukların eğitilmesi gereği açıktır. Bu gereklilik tüm dünya ülkelerinde kabul görmektedir. Çocuk, yaşadığı çağda ve içinde bulunduğu toplumda bir yere sahip olacağını bu eğitim ve uygulanacak edebiyat aracılığıyla anlayabilecektir. Ülkemiz, çocuk edebiyatı adına zengin bir mirasa sahiptir. Dede Korkut hikâyeleri, Nasreddin Hoca fıkraları, Karagöz-Hacivat. Ama hızla gelişen görsel medya karşısında olması gereken yerde değildir. Tanzimat’tan 2.Meşrutiyet’e, 2.Meşrutiyet’ten (Tevfik Fikret; Şermin...) Cumhuriyet’e kadar elbette gelişmeler olmuştur. Çocuk Edebiyatı’na emek veren pek çok nitelikli yazarımız da mevcut. Kitabevlerinde, kırtasiyelerde çocuk edebiyatı bölümüne geniş yer verildiğini görebiliriz. Elbette bunlar önemli adımlar; ancak yeterli mi? Bu eserler çocuklarımıza ne kadar hitap ediyor,ulaşabiliyor? Lütfen, kendinize sorar mısınız? Bugüne kadar kaç tane çocuk edebiyatı eseri okudunuz? Kaç tane çocuk edebiyatı yazarı biliyorsunuz? Hep ‘okuyan bir toplum’ olmadığımızdan yakınırız. Bunun temellerini çocukluğumuzda aramamızın pek de yanlış olmayacağını sanıyorum. Çocuğu önemseyen, yapıcı seneçekler sunarak üreticiliği hedef alan bir kültür oluşturma yolunda yazarlara, yayıncılara, anne-babalara görevler düşüyor. Unutmayalım onlar, bizim geleceğimiz...

    * Maltepe Şubesi, Marmara Üniversitesi Türkçe Öğretmenliği bölümü öğrencisi


    Saat ve Tarih: 02:35 , 17/1/2006 Bulundugu yer: Inceleme
    Yorumlar (0) | Baglantı