Köyüme dönüyorum. Anadolu yolları uzun mu, uzun. Haziran güneşi yakıyor. Yol boyunca telgraf direkleri ve tellerde tüneyen tembel kuşlar? Yolun iki yanında tarlalar, sararmış ekinler. Rüzgâr, ılık ılık esmesine rağmen, “başakların türküsü”nü söylüyor. Ulubat Gölü’nde balıkçı kayıkları? Ve sonra yollar, yollar! Dokuz numaralı koltukta oturuyorum. Düşünceler yakamı bırakmıyor. Beynim, sanki bir arı kovanı gibi. Oğul vermek, düşüncelerden kurtulmak, biraz olsun kendi hayatımı yaşamak istiyorum. Ama, gel gör ki, olmuyor. Haziran güneşi amansız. İnsanlar, kadınlı erkekli ekin biçiyorlar. Altın sarısı ekinler? Anadolu çiftçisinin göz nuru, alın teri. Ve bir adam şarkı söylüyor. Öyle neşeli olduğundan falan değil. Sıcak beynine vuruyor adamın. Adam çaresiz, bezgin. Şarkı söylemesin de ne yapsın? Gözlerim ekin biçenlerde. Tuttum bir sigara yaktım. Öndeki bayan arkaya baktı. Belli ki sigara dumanından rahatsız oluyordu. Varsın olsun, aldırmadım! Dert değil a!.. Yeter canım. Camı açarsın, hanfendi rüzgârdan rahatsız olur, kaparsın, sıcaktan şikâyetçi olur. Ne olursa, olsun. Vız gelir? Sigara tükendi. Ama dertler, benim insanımın dertleri başladı. Yüreğim köz köz. Arkadaşıma baktım, uyur uyanık bir hâlde. İyi giyimli. Sordum: - Nereye? Elleri ile gözlerini ovdu. Baktı, baktı ve; - İzmir’e, dedi, biraz sertçe. Ondan hoşlandım. Konuşmak, dertleşmek istiyordum. Uzun uzun konuştuk. Talebe imiş? Sözümün sonunda; - Anadolu’da her şey saftır, dedim. Bilir misin? Anadolu insanı temizdir, yapmacıksızdır, samimidir? Ya onun karanlıkta kalmasına ne dersin? Onun bize verdiklerine karşı, biz ne yaptık, ne verdik? Söyler misin?.. - Hiiç! dedi ve sustu. Çantasından börek çıkardı, bana da verdi. Aldım, teşekkür ettim. Araba hızla yol alıyordu. Ama daha yolu yarılayamamıştık. Yol kenarına bir sıra çocuk dizilmiş, sağlı sollu. Çocukların; - Gazteee! diye bağrışmaları, beni yaraladı. Dünya nimetlerinden yoksun kişilere acıdım. İri kıyım, şişmanca bir adam, elindeki gazeteyi pencereden sarkıttı. Okuduğuna ihtimal vermediğim küçük bir kız, arabanın önüne koştu. Şoför, frene uzandı. Acı bir fren sesi ve yerinden oynayan insanlar. Şoför, iri kıyım adama kızdı, demediğini de bırakmadı. Oysa küçük kız, hiçbir şeyin farkında değildi. Yolun üstünde uçuşan gazeteyi aldı, sevinçle kıyıya çekildi. İri kıyım adam, şoföre; - Bilir miydim böyle olacağını? dedi. Radyoda trafik saati vardı. Spiker, “yol kenarlarındaki çocuklara gazete, dergi, vesaire atmayın” diyordu. İçim sızladı, yanaklarımda iki damla gözyaşının acı izini duydum. Anadolu insanı okumak, öğrenmek istiyordu. Anadolu insanı aç, aç!
2. KAHVEDE
Akşama yakın evden çıktım. Köyümde olmanın, baba ocağında bulunmanın huzuru içindeyim. Sokakta çelik oynayan köylü çocukları? Saçları “kırklık”la tıraşlı. Kızlar, seksek oynamaktalar. Çelik oynayanlar beni görünce, yol açtılar. Daha büyükler, akşam vakti işlerinin telâşı içindeydiler. Ötelerden sığırtmacın çaldığı kavalın sesi geliyordu. Ne de güzel çalardı Rıdvan. Ayakları sakattı, kol değnekleriyle gezerdi. Köylüler onun için “kafasında dokuz tilki dolaşır, yine de kuyrukları birbirine değmez”derlerdi. Akıllıydı? Her bir şeyi anlardı. Güneş soldu, kahveye girdim. Üç beş kişi, bir köşeye toplanmış, radyodan haberleri dinliyorlardı. Selâm verdim. Hoşbeşten sonra; - Yalan, dedi Koca Mehmet. Yalan? Hiç aya çıkılır mı? Allah'ın işine karışılır mı? Yanacaklar! - Yok canım! dedi Hüseyin Emmi. Nam için yapıyorlar. Yiğit adından bilinir. - Öyle, dedi Koca Mehmet. Aya gidiyorlar ama, Kennedy’nin katillerini bulamadılar daha, ne haber? - Orasını bilmem, dedim. Ama Allah?la ayın ne ilgisi var, anlayamadım. Aya çıktılar, yürüdüler. Daha niçin inanmazsınız? Anadolu insanı bu! Saf, temiz? Öyle birdenbire inanamaz. Bu adamların çoğu; "Alaman bozgunu"nu görmüşler, pişmişlerdir. Aylarca yaya veya kağnı ile gittikleri kasabaya, otobüsle gitmişlerdir. Ama yine de, öyle birdenbire inanmazlar, inanamazlar. - Ay göğe yapışık değil mi? Ayda ateş yok mu? - Hayır, dedim. Onlara gerçeği söyledim. Şüphe dolu gözlerle baktılar bana ve dillerinin ucuna geleni söyleyemediler. Biliyorum: “Allah’sızın teki” diyecekler bana. Başka ne desinler? Onlara ne verdik ki? Aydın kişiler olarak, hep onlardan aldık, aldık. İliklerine kadar sömürdük onları. Sonra da yukarıdan baktık hep. Karşımızda ezilip büzülmelerine, bıyık altından gülüp geçtik. Ve şimdi onlar, ne deseler, nasıl düşünseler haklı değiller mi? Hacı Abdurahman, tespihini yana düşürdü. Derinden bir: “La havle” çekti. Küçümseyen gözlerle gülümsedi. Müezzin ezan okuyordu. Hacı, şahadet parmağını oynattı; - Dini bütünler olmasa, kıyamet kopar gayrı, dedi. Yerinden kalktı, camiye doğru yola koyuldu. Kopar mı, kopar! Bizler, yani aydın geçinen kişiler, onları anlayamaz, hor görmeye devam edersek, canlarına tak der ve işte o zaman “kızılca kıyamet” kopar. Sesler gürleşti. Masalara kumarbazlar çöreklendi. Yorgundum. Eve döndüm!
3. LİLİYAR
- Muallim bey, muallim bey! dedi Kezban. Yanıma geldi. Soluk soluğa idi. Ellerinde şeytan kınası vardı. Alnında, başlığındaki “yirmilik” altınlar parıl parıl yanıyordu. Ona takılmaktan hoşlanırdım. Hep bir arada büyüdük. Beraber oynadık, ilk mektebe birlikte gittik. - Liliyar’dan geliyom, dedi. Sana selâmı var da. Pınarda seni bekliyo. Çok özlemiş? Gülümsedim. - Essah diyom, vallahi. Bir ceylan çevikliğiyle koşarak yanımdan ayrıldı, gitti. Çoban Rıdvan, yeni bir türküye başladı. Besbelli, “Liliyar”ı çalıyordu. İçim burkuldu, kalbim bir hoş oldu. Dere boyunda kır çiçekleri vardı. Kuşlar civelek, şakrak sesleriyle mutluluğuma katılıyorlar. Ötede, bir zeytin dalına konan keklik, tatlı tatlı şakıdı. Çoban Rıdvan, beni görünce durdu. Doğruldu. Eliyle Küçük Tepe’deki armutluğu işaret etti. - Seninki, dedi. Liliyar, orda? Armutlar henüz kızarmıştılar. Ortalığı mis gibi bir koku sarmıştı. Liliyar’ın babası hem muhtar ve hem de köyün hatırı sayılır bir ağası idi. Dediği dedik, astığı astık. Üstelik biraz zalimce.. Çocukluğumda tarlalarında çok çalıştım. Çapa yaptım, pamuk suladım. Sevmezdim onu. Ama, ekmek parası derdi bir başka idi. “Bal tutan, parmağını yalar.” derdi anam. Öyle ya, çalışan kazanır. Liliyar, benim çocukluk aşkım? Aynı okulda okuduk. Aynı sıralarda oturduk. Liseden sonra ayrıldık. Bana içli mektuplar yazardı. “Seninle olmak isterim.” derdi. “Ruhumsun, canımsın, ilk göz ağrım, büyük aşkımsın.” - “Büyük aşkımsın!” Ben turnaları, üveyikleri, martıları onunla sevmeye başladım. Onunla yaşamak, en büyük arzumdu. Fakat korkuyorum. Liliyar bir ağa kızı. Bense garip, fakir, öksüz büyüdüm. Babamı hiç tanımam. Ben çok küçükken ölmüş? Muhtar Haydar Ağa, her zaman şehre gelirdi, kızını görmeye. Ona çeşitli hediyeler, kocaman kocaman yeni defterler, kitaplar, kalemler getirirdi. Ya benim anam?.. Ancak ayda bir gelebilirdi. Ya somun ekmeği, ya bazlama, biraz da çökelek peyniri getirirdi. Haydar Ağa, her gelişinde kapıdan beni çağırtırdı. Hoş, zaten onun geliş günlerini de kollardım. Arada sırada, bir iki buçukluk verirdi bana. Bayram ederdim. Sonra Liliyar gelir, hediyelerin bir kısmını da bana verirdi. Ona karşı kanım kaynar oldu. Okulun en güzel kızlarındandı. Bir gün nasılsa açıldım: - Seni seviyorum, Liliyar! dedim. Önüne baktı. Gözlerini kaçırdı benden. Kendimden utandım. Durgunlaştım. - Nen var Kerim? dedi. N’oldun böyle? Omuzlarımı çektim. - Hiiç!.. dedim. Garibin nesi olur? - Haydar babam duymasın. Seni öldürür. Aynı acıyı ben de duyuyorum. Kalbimde bir ateş yanıyor. Sevda adına, senin adına Kerim. Ama babam, Haydar babam? Haydar Ağa, duymuştu nasılsa aramızdakini. Beni odaya çağırdılar, kırbaçladılar? Sonra Kezban girdi araya. Ondan bana geldi, benden ona gitti. Aldı, getirdi. Getirdi, götürdü. Bugün de öyle olmuştu. Armutluğa girdim. Kulaklarımda çobanın kavalından dökülen “Liliyar” türküsü, kalbimde adını bilmediğim bir heyecanla karışık korkular? Ya Haydar Ağa duyarsa?.. Beni sağ komaz, öldürür. -Türkünün sözlerini sen yazmışsın, dedi Liliyar. Yanaşmamız Çoban Rıdvan da bestelemiş. Dinleyince bir hoş oluyorum. Ama ayrılık kokuyor değil mi? Örgülü saçlarını çözdü, uçlarını parmaklarına doladı. - Al götür beni çok uzaklara. - Haydar baban komaz, dedim. - N’olursun? - Hayır! Ağladı. Başını göğsüme dayadı. Saçlarını okşadım. Doya doya kokladım. - Haftaya düğünüm var, dedi. Ölürüm de varmam, dedim. Ayak direttim. Olmadı Kerim. Beni? Gerisini işitmedim. İşitmek de istemiyordum. Beynim zonkluyordu. "Şefik diye biri..." diyordu. “Şehirden. Zaman zaman beni takip ederdi.” diyor. “Avukatmış.” diyor. “Söz kestik. Nikahlısıyım? Al kaçır beni, götür.” - Hayır Liliyar, hayır! Haydar baban? Sözümü kesti, haykırdı: - Korkuyorsun, korkak? - Ölümden mi? Hayır? Ama sana bir şey olmasını istemem. Elden ne gelir? Sadece; - Git, git artık! diyebildi. Aşağılarda Çoban Rıdvan, kavalıyla üst üste “Liliyar”ı çalıyordu. Sonra davullar dövüldü. İçim kan ağlıyor. Öldürmek geliyor içimden. Şefik, tıfılın biri. Onu boğasım geliyor içime, öldüresim. Davullar dövülüyor. Hayır! Dövülen davullar değil, aşkım öldürülüyor. Beni köyden çıkardılar? Yollara adam koydular. Liliyar’ı alıp gittiler. Liliyar’ımı? Liliyar!
4. ÇOBAN RIDVAN
Tedirginim, yüreğimde tarifsiz acılar. Bitkinim, göz kapaklarım ha kapandı, ha kapanacak. Güneşe bakamıyorum. Ter ve kan içindeyim. Çoban Rıdvan’ın kavalından ve “Liliyar”dan uzak. Yollar tükenmiyor. Yollar uzun mu, uzun. Ayrılık ölümden beter. Biliyorum, artık Liliyar yok. Onu bir daha göremeyeceğim. Ama benim günahım ne? Neden çakır dikenleri ayaklarıma dolanıyor, yolumu kesiyor? Ya bu silâh sesleri? Hayır! Kimseden korkum yok benim. Köyüme dönmeliyim. Haydar Ağa vız gelir bana. Haydar Ağa kan mı istiyor? Gelsin? Geleceği varsa, göreceği de olur elbet. Beni, Liliyar’ımdan etti, canımdan edemez. Off, Allah’ım! Nedir bu başıma gelen? Kurtar beni, kurtar? Uyuyakalmışım. Gözlerimi ateş böcekleriyle açtım. Turnalar sakin, yuvalarına çekilmiştiler. İleride bir gürültüdür aldı, yürüdü. Sağımda, solumda silâhlı adamlar belirdiler. Çıra alevlerinin aydınlattığı gözlerinden intikam fışkırıyordu. Silâhlı adamlar yaklaştılar. Haydar Ağa’yı görür gibi oldum. Elinde kırbacı, yanaşmalarından birine; - Git len, Hüseyin. Bak bakalım, Kerim mi orda yatan? dedi. Hüseyin çocukluk arkadaşlarımdan. Yaklaştı, yaklaştı. Karanlığı yıldız yıldız delen acı bir ıslık sesi duydum ve bir namlunun ağzından püsküren alevi görebildim. Gerisini bilmiyorum. Ama Liliyar’ı gördüm rüyâmda. Güller içinde idi. Bana; “Gel!” diyordu. “Hadisene, çabuk ol.” diyordu. Gidemiyordum. Bütün gözler beni sarıyordu. Silâhlı adamlar da beni arıyordu. Gözler, gözler? Hüseyin’in gözleri? Yok, yok! Hüseyin?in gözleri, aman Allah’ım yok. Hüseyin’ - Hüseyiiin? - Hüseyin’in gözleri, Hüseyin’in gözleri yok! - Liliyar yok. Liliyar gel diyor. N’olur salın, bırakın. Çırpınışlarım boşuna idi. Yanımda iki polis belirdi. Sonra bir üçüncü sivil şahıs geldi. Dostça gülümsedi. Tuttu bir sigara verdi bana. Yazısını güçlükle okuyabildim; “Yenice”. Adam, elini omzuma koydu. - İşimizi zorlaştırmazsın ya? dedi. Zaten her şeyi biliyoruz. - Ne işi? Neyi biliyorsunuz? diye haykırdım. İki memur beni güçlükle oturtabildiler. Adamın yüzündeki dostluk izi, birdenbire siliniverdi. - Bilirim, dedi. Hep böyle dersiniz. Önce Liliyar’ı öldürdün. Sonra Hüseyin’i? - Hüseyin’i mi? Beynimde bir ateş yandı, yüreğime köz düştü. “Hayır!” dedim, “yalan” dedim, bana kulak asmadılar. Üstesine de sille tokat, itiraf ettirdiler. Gözler, Hüseyin’in gözleri? Liliyar, güller içinde. Güller kırmızı, kan! “Ölümün elimden olacak Haydar babam. Yedin, yaktın beni. Ama seni de yakacağım. Ocağına incir dikeceğim. Kurda kuşa yem olacaksın. Yaktın, yaktın beni.” Artık her şey bitti! Savcı, idamımı istedi. Gelin alayı giderken Liliyar’ı, sonra da Hüseyin’i öldürdüğümü söyledi. Çaresiz boyun eğdim. Liliyar’dan sonra yaşamak da, benim işim değildi. Bunu biliyorum. Hücrenin demir kilidi öttü. Kapı, yüzüme doğru açıldı. Yine o iki polis ve bir gardiyan Allah’sız gardiyan içeri girdiler. Kollarımda kelepçe, yürüdüm. İçimde tuhaf bir duygu var. Sanki Liliyar gelecekmiş gibi. Güneş öylesine güzel ki? Oh, Allah’ım!.. Dünyama doyamadım. Yoksa, ölümden mi korkuyorum acaba? Yoo, hayır! Kulaklarıma inanamadım. Çoban Rıdvan, bitkin bir hâlde, bir şeyler söylüyordu, anlayamıyordum. - Onu ben öldürdüm, diyordu. Kimseye yar olmasın diye. Bir kavalımı, bir de Liliyar’ı severdim deli gibi. Kerim de severdi onu. Aşkımı sineye çektim. Kerim, onu mesut eder dedim. Ama Şefik, Haydar Ağa? Asla? Sonra tetik düştü, biliyorsunuz. Şaşırmıştım. Haydar Ağa’yı getirdiler yaka-paça. Baş, bağır açık. Hiç itiraz etmedi. - Bir kazadır oldu, dedi. Hüseyin’i ben öldürdüm. Titreyen elinin işaret parmağını bana doğrulttu: - Aha bunu Allah korudu! dedi. Pişmanım? Beni bağışla Kerim. Yaktım sizi, beni bağışla. Gökyüzü çın çın ötüyor: “Yaktım sizi, beni bağışla!” Gözyaşlarım yumruk yumruk oldu? Yüreğime çöktü, mıhlandı. Hiçbir şey diyemedim. Yoksa rüyâ mı görüyordum? Çoban Rıdvan, Liliyar, Haydar Ağa, Hüseyin! Yollara düştüm. Yollar uzadıkça uzadı. Gurbet içimde düğüm düğüm oldu. Kuşlar, Haziran şarkılarına başladılar. Turnalar, Liliyar’ı söylediler. Kan ve barut kokusundan arındım. Yeni bir hayata başlayacağım. Ama Liliyar’sız, ne anlamı var?
Oyhan Hasan Bıldırki
Saat ve Tarih:
10:02
,
14/10/2009
Yazar:
Oyhan Hasan Bıldırki
Hava kapalı. Arada bir gidip gelen yağmur yeniden başlayacak. İşte başladı bile. Saçaklar çeşme oldu, ip gibi sular yere iniyor. Bahçede horozlarla tavuklar panikte. Hepsi sanki ağız birliği etmişler, kapısı açık kümese doğru koşuyorlar.
- Coşkun kalk, kıpırda biraz! Avluda semer ıslanıyor.
- İzzet, sen de fırla! Danaları dama koy.
Emredici olan sesler, yeniden bastıran yağmurun sesiyle ezildi, tavsadı. Yağmur, karşı yamaçtaki ağaç dallarında sanki mıhlanmış gibi duran yapraklarla oynaşıyor. Yapraklar yıkandıkça, yeşilin en güzel tonları ortaya çıkıyor. Yamacınucunu yalayan bulutlar, ardı sıra akıyor, besbelli birbirleriyle yarışıyorlar. Havada gök gürlemesi yok. Bu müthiş yağmur, az sonra duracak, dinecek.
Danaları dama yerleştirdikten sonra dönen İzzet'in üstü başı tenine yapışmış. Sahanlıktan içeri gireceği sırada durdu, dönüp avluya baktı. Islanan semere koştu. Yüklendi, zar zor semeri kaldırdı. Aldı, merdiven altına koydu. Yukarı çıktı.
Anası seslendi:
- Üstün başın yapış yapış olmuş. Çabuk elbiselerini değiştir!
Yağmur, bıçak gibi kesildi. Rüzgâr, ıslak dallarla oynaşmaya başladı. İlkin horozlar kümesten dışarı fırladı. Peşi sıra tavuklarla piliçler ortaya çıktı. Bahçe kapısında bir taksi belirdi. Herkes pencereye koşuştu. Merak içinde taksiden inecek olana baktılar. Arabanın iki kapısı açıldı. Askerliğini bitiren Fatih, evine döndü.
Endişeler bitti. Bütün yüreklerde sevinçlerin harmanı başladı. Bahçede yakalanan horozlardan biri kesildi. Bir parmak sıcak kanı, Fatih'in alnına sürüldü.
İleride bulutlar, birbirleriyle yarışıyor. Dağların zirveleri bulutlara karışmış. Merdmenbaşı Tepesi, bulutların ocağı. Tepenin en uç noktası baca kesilmiş, bütün bulutlar oradan yükseliyor, gökyüzünde bilinen yerlerini alıyorlar. Bahçeye sınır olan derenin öbür kıyısına kadar inen orman, bıraksalar o dakikada bu tarafa atlayacak. Birbirine salkım saçak giren ağaçların üstünde bir şahin kanada kalkmış, belki de avına doğru uçuyor. Gökyüzünde hiçbir mavi nokta yok. Bacadan göğe yükselen bulutlar, grileşip kurşun gibi ağırlaşıyorlar. Aşağılarda dal uçlarında, sayısız yapraklarda yer yer güneş lekecikleri görülüyor. Kanada kalkan şahin, aradığını bulmuş olmalı. Kanat çırpmayı bırakmış, ayaklarını salmış, ok gibi avını izliyor. Nefes nefese bir serçe, kurtulmanın umuduyla sağa sola kanat çırpıyor.
Çerçevesine güneş ışığı düşen pencereden seslenip, şahini ürküttüler. Avını kovalamayı bırakan şahin, kanat çırptı, başka bir yöne doğru havalandı. Yorgun serçe su birikintisine indi. Ürkek, şaşkın ama biraz da yüreği tarifsiz sevinçle dolu olduğu halde suya yöneldi. Kızılcık doruğunda beyazlı sarılı iki kelebek uçuştu. Bu defa sahilde bereket yüklü bulutlar harekete geçtiler.
O gece sofralar kuruldu. Allah ne verdiyse yenildi, içildi. Fatih'in askerlik fotoğraflarına tek tek baktılar. Besbelli Fatih, bazı resimlerle ilgili bilgiler verirken kışlada geçirdiği günlerini yeniden yaşadı. Arkadaşlarını, komutanlarını düşündü. Zaman oldu gülümsedi, zaman geldi gözleri buğulandı. Evde ise şenlik vardı. Konuştukça hatıralar canlandı. Evin bütün duvarları birlikte yaşanılan günlerin heyecanıyla ışıklandı.
İlk horoz ötüşüyle birlikte bütün ışıklar söndü. Herkes odasına çekildi.
Dışarıda köpek ulumaları. Köpekler bütün gece sağa sola seğirttiler, olanca güçleriyle de belirli bir hedefe doğru havladılar, havladılar.
Gökyüzünde sayısız yıldızlar... Sanki yere ağmışlar, kimisi dağların zirvesine değecek gibi, kimisi de dal uçlarına gelip tahtlarını kurmuşlar. Onlar zifiri karanlığı yıldız yıldız deliyorlar.
Fındıklıkta gençten bir adam, sayvana çıkmış, domuz bekliyor. Geç adamın köpekleri de rahatsız. Onlar da zıpkın gibi sağa sola koşuşturdular, bütün gece boyu havladılar. Genç adam; "Hoşt!" dedi, "höst!" dediyse de olmadı. Köpekleri sayvan altında tutmak mümkün değil.
Yıldızlar birer birer söndükçe, sabah alacası başladı. Gittikçe saydamlaşan bir aydınlık, fındık dallarını yaladı. Çaldibi yolu seçilir oldu. Bütün gece uluyan, sağa sola koşuşturan köpekler geri döndü. Sanki bir düşmanla, bir kurt veya bir azılı domuzla boğuşmuş gibiydiler.
Sabahla birlikte ortalığa iri sesler düştü. Evlerinin sergilerine çıkanlar, birbirlerine seslendiler:
- Hu komşu! Olanı duydun mu? Kel Ağa'nın eşeğini ayı yemiş.
- Essah mı?
- Essah ya!
- Geçen akşam da Çamur'un ineğini parçalamış diyorlar.
- Komşu, bu ayı da nereden çıktı?
- Bilmem! Yalnız geçende konuşuyorlardı, duydum. Av yasağı mı koymuşlar, ne? Yazıda yabanda ayı vuran, şu kadar liralık bedeli hükümete ödeyecekmiş.
- İyi de, çoğalan ayılar bize zarar verirse ne olacak? Hükümet buna ne diyecek?
- Orasını düşünen mi var? İşte ayılar da köylüye zarar vermeye başladılar. Eşektir, inektir derken, bize de zararları dokunacak.
Derenin öte yanında bir feryat:
- Yetişin komşular, harmanda ayı var! Kan uykusuna mı yattınız? Korkup köşe bucak bir yerlere mi sindiniz? Danaları da dışarıya çıkarmıştım.
- Ayı mı var dedin Zehra Ebe?
- He ya! Ayı var!
- Kör olasıca, edepsiz şey! Köpeksiz köy bulunca değneksiz geziyor.
Islıklar çalındı. Tasmalı köpekler salındı. Derenin öte yanına bir akındır başladı. Korku bilmez çocuklarla köpekler, harmandaki ayıyı çembere aldılar. Kocaman bir ayı... Yanında iki yavrusu ile birlikte, gelenlere meydan okuyor. Ani karşılaşma, şaşkınlık yaratmış. Köpeklerin en acarları, en gözü pekleri bile oldukları yere mıhlanmış gibi duruyorlar. Koca ayı da, kendisine sokulan yavrularına homurdanıyor. Köpekler birbirlerine bakıyor, geride duran sahiplerinin verecekleri emri bekliyorlar. Bütün gözler harmandaki ayı ve yavrularında.
Meraklılardan Güdük Osman, gürledi:
- Kör olasıca! dedi. Nasıl da tafra yapıyor? Çoğumuzda yürek Selânik! Hayvan, bunun farkında. Köpekleri üstüne salsak olmaz. Zavallılardan bazılarını pençeler, sık boğaz eder.
Zehra Ebe çıkıştı:
- Doğru dersin Güdük Emmi! Doğru dersin de, çaresiz bekleyelim de, ele geçirdiğimiz koca ayı, danalarıma zarar mı versin?
- Benim demem o değil.
- Ya ne demek istersin? Açık söyle!
- Söylemesi kolay. Lâkin yapması zor.
- Neymiş o zor olan?
- Bir tuzak kurmalı. Ama nereye? Birincisi ayı kısmı ha dediğin yere gitmez. İkincisi, ben tuzak kurmayı bilmem. Gençliğimde bir iki kurulu tuzak görmüştüm ama meraklısı da olmadığımdan ilgilenmemiştim.
Küçük İzzet, bu konuşmadan etkilendi. Kendi kendine düşündü, kurdu. Askerden evine dönen ağabeyi Fatih, ne güne duruyordu? Gitmeli, ona haber etmeliydi. Komando Fatih, mutlaka bu işin üstesinden gelir, zor olan düğümü kolayca çözerdi.
Durmadı, kıpır sapır etmedi, doğruca eve koştu. Olanı biteni, bütün gördüklerini, tek tek Fatih'e anlattı.
Beklemediler. Alacaklarını yanlarına alıp yola çıktılar. Derenin kıyısına, Büyük Gedik'in başına gittiler. Fatih'e kalırsa, işler umdukları gibi akkın giderse, ayı belasından kolayca kurtulmak mümkündü. Fakat ya bir terslik olursa?..
- Olursa? Sebepsiz yere canlar yanar be İzzet!
- Ne olursa ağabey? Delirdin mi sen? Kendi kendine söyleniyorsun!
- Delirdiğim falan yok. Daha yaşın küçük. Bu yüzden yakınımızda dolaşan tehlikeyi göremiyorsun. Hoş, sana göre tehlike mehlike yok. Harmanda bir ayı ve iki yavrusu var. Etraflarında da ebelerle bebeler, amcalarla dayılar halka olmuşlar. Önlerinde azgın köpekleri, verecekleri emirleri almak için hazır bekliyorlar.
- Beklesinler! Bize ne?
- Peki oğlanım, niye koştun, onca yolu aşıp geldin de beni çağırdın?
- Tuzak kurasın diye.
- Niçin?
- Ayıdan kurtulmak için.
- Ya hesaplarımız tutmazsa?
- Tutar, tutar!
- Öyleyse bu kadar şamata yeter! Haydi, elimizi çabuk tutalım. İri cevizin dalına tırmanabilir misin?
- Elbette!
- Daha duruyorsun, fırla! Şu ipin ucunu, doruktaki eğik dala sıkıca bağla. Gözün kesmiyorsa, bırak ben çıkayım.
Sözün sonu bitmeden Küçük İzzet iri cevize çıkmış, doruktaki eğik dala erişmişti bile. Ağacın üstünde Fatih'in dediklerini bir bir uyguladı, ipin ucunu sıkıca bağladı. Durmadı, bir gelincik çabukluğuyla daldan dala geçerek yere indi. İpin diğer ucu da bir başka ağacın kalın gövdesine kolayca boşalacak şekilde dolandı. İş bitmiş, tuzak demirleri gerilmiş, Büyük Gedik'in ağzı da tutulmuştu.
Fatih'le İzzet harmana, ayı ve yavrularının olduğu yere doğru koştular. Harmandaki meraklıların sayısı da çoğalmıştı. Fakat bu kalabalık tutulacak yolun kestirmeden bulunmasına yetmiyordu. Her kafadan bir ses çıkıyor, dakika dakika alınan kararlar birbirini tutmuyordu. "Şöyle olsunlar", "yok böyle olsunlar"la karşılanıyor, tutulacak yolun ucu bir türlü aydınlığa çıkmıyordu.
Acar köpeklerden bazılarının burunları yerde. Sanki uzaklardan, daha ötelerden sökün edecek bir tehlikenin kokusunu alıyorlar. İçlerinde hınçla bastıkları toprağı pençeleyip yırtanları var. Yavru ayılar analarının eteklerine sımsıkı yapışmışlar. Koca ayı iki arada bir derede kalmış. Besbelli eteğini tutanlar olmasa, şu koca meydanı, etrafında halka olanlara dar edecek. Fakat o da analık duygusuyla hareket ediyor, çaresiz yavrularına kanat geriyor.
Fırsatı ganimet bilen Zehra Ebe, başıboş danalarını topladı, dama koydu. Damın kapısını kilitlemekle yetinmedi, eline geçirdiği telle sıkıca bağladı. Olacakları daha iyi görebilmek için evinin ön sergisine çıktı, kanepesine kuruldu.
- Şükürler olsun! dedi kendi kendine. Danaları bugün ayıya kaptırmadık. Komşular olmasa kadın başıma ne ederdim ben? Herife neyi, nasıl anlatırdım? Güzel Allah'ıma şükürler olsun!
Şahine durmak olur mu? Gökyüzünden süzüldü geldi. Kümesin önünde gezinen piliçlerin anasını kaptı gitti.
Feryat figân.
- Tutun! Yakalayın!
- Bu edepsiz şahin de nereden çıktı?
Harmanda ilk cümleyi kendilerine verilmiş emir sanan köpekler, ok gibi ileri atıldılar. Hepsi sağanak sağanak koca ayıya doğru koştular. Koca ayı sadece etrafında dört dönüyor, akının en zayıf olduğu noktadaki köpekleri bekliyordu. Köpeklerden en küçükleri olan Pamuk, gözü dönmüş bir şekilde ileri çıktı, koca ayıya saldırdı. Koca ayı, yavrularını arkasına aldı, dikeldi. Kendisine top gibi gelen Pamuk'u tokatladı. Bu hareket, bütün köpekleri bulundukları noktalarda mıhladı. Havlamalar, ulumalar...
Ötede Acıarmut Tepesi'nde fındık kadar beyaz bir bulut belirdi. Fındık kadar beyaz bulut hareketlendi, çözüldü. El kadar oldu. Açıldıkça büyüdü, karardı. Mavi gök yüzü grileşti. Rüzgâr, dal uçlarıyla oynamaya başladı. Ormanda milyonlarca yaprak birbirine karıştı. Birkaç avare kuş havada döndüler. Uçsuz bucaksız orman uğulduyor.
Harmanda sesler yeniden yükseldi:
- Pamuk yaralanmış! Hayvanın boynu kanıyor!
- Ulan, ayıdaki cesarete bak! Onca insan, bunca köpek koca herife vız geliyor. Köpeği amma tokatladı ha!
- Bütün köpekleri bırakalım. Yeniden yüklenelim.
- Çemberi daraltsak olmaz mı?
- Daraltmak olmaz! Bu, darda kalan hayvanı bunaltır. Kuduran hayvan, birkaçımıza zarar verir.
- Fatih! Sen misin oğlanım? Ne zaman geldin?
- Dün geldim.
- Geçmiş olsun! Teskereye mi geldin?
- Öyle!
Öteden Deli Çavuş parladı:
- Geçmiş olsun, oğlanım!
- Sağ ol!
- Sağ olalım da, baksana koca ayının ocağına düştük. Çaresizlik belimizi büküyor. Üstelik, Güdük Osman da tuzak kurmayı bilmiyor.
- Tuzak işi tamam!
- Tamam mı? Duydunuz mu komşular? Tuzak işi tamammış. Aha şu gördüğünüz Fatih oğlan var ya, tuzak kurmuş.
- Tuzak nerede?
- Büyük Gedik'in ağzında.
Rıza Bey sordu:
- Acar bir tuzak mı oğlanım?
Koca ayı hareketlendi. İki yavrusu peşinde, ilkin çapı küçük bir daire çizdiler, giderek dolaştıkları çemberi büyüttüler. Köpeklerin akınları sonuç vermiyor. Herkes merak içinde. Önceleri köpeklerle birlikte atağa kalkan çocuklar, nedense bu defa hız kestiler. Harmanda herkese meydan okuyan koca ayı ve yavruları, kımıldayan, yer değiştiren her davranışa karşı dikkat kesilmiştiler.
Hava, aniden karardı. Dağları doruklarından aşağılara doğru sisler inmeye başladı. Dal uçlarında tutunan yapraklardaki sayısız ve doyumsuz yeşil, daha göz alıcı bir şekilde ortaya çıktı.
Eski muhtar, harmandakileri uyardı;
- Acıarmut Tepesi kararınca durmak olmaz, dedi. Atalardan işitmişliğimiz ve de sınamışlığımız var. Daha ne duruyorsunuz? Görmüyor musunuz? Çok kuvvetli bir yağmur gelecek.
Birdenbire gökyüzünün bütün çeşmeleri açılıverdi. Bardaktan boşanır gibi bir yağmur bastırdı. Kalabalık panikte. Köpekler hangi hedefe yöneleceklerinin şaşkınlığını yaşıyorlar. Bazıları bütün güçleriyle havlayıp son bir gayretle ayı ve yavrularına doğru saldırıya geçerken, bazıları da yağmurdan kaçan sahiplerinin önüne geçtiler. Yağmur damlaları sanki yerden toprak koparıyor. Rüzgâr, tufan! Ağaç dalları birbirine karıştı. Zayıf yapraklar havada uçuşuyor. Çatı olukları boşaldı. Koca ayı ve yavruları bile yağmura direnemediler. Peşlerine düşen köpekler de geri döndüler. Sisler, harman yerini içindekilerle birlikte yalayıp yuttu. Göz gözü görmez oldu.
Koca ayı, yavruları peşinde derenin kenarını tuttu. Dere yatağında sular bulandı. Az sonra sular kabaracak, belki de içinde sele kapılan kütükler oynaşacaktı. Harmanda bir iki köpek, tek düze avare avare havlıyor. Evlerde akan tavan altlarına kap kaçak konuyor. Yağmur, felâket! Damlalar kurşun gibi. Sis kâh açılıyor, kâh kapanıyor. Bir bakıyorsunuz harmanda toprak seçilirken, dere kenarındaki ağaçların bir tekini bile göremiyorsunuz. Bastıran sis, deniz dalgası gibi yayılıyor, alçalıyor, yer yer açılıyor, zaman zaman da önünde ne bulduysa yutuyor, yükseliyor, Merdmenbaşı Tepesi'nden Acıarmut Tepesi'ne doğru keyfince geziniyor.
Koca ayı ve iki yavrusu, duman duman. İri vücutlarını kaplayan tüyleri ıpıslak, yapış yapış. Koca ayı arada bir durup bekliyor, harmana doğru bakıyor. Yağmur, olanca şiddetiyle devam ediyor. Güneşi görmek, nokta kadar ışığını yakalamak ne mümkün? Islak vücutlar üşüyor. Rüzgâr ıslak tene değdikçe yakıyor. Yavru ayılar homur homur. Koca ayı tedirgin. Ayak bağları olmasa, çoktan derenin öte yakasına geçecek, hür dağların yolunu tutacaktı. Ancak analık duygusu, hür dağlara giden bütün yol başlarını kapatıyor.
Yağmur, felâket! Yağdıkça bastırıyor. Sanki gökler yarılmış. Dere yatağında sular kabarıyor. Beride zayıf bile olsalar ses çıkaran yüzlerce düşman var. Derenin öte yakasında hürriyet, uçsuz bucaksız dağlara doğru kucağını açmış, bekliyor.
Ayı ve iki yavrusu, Büyük Gedik'in orada durdular. Gittikçe yükselen suları bir geçebilirlerse, iki adım ötesi hürriyet! Koca ayı durmadı, iki yavrusunu, iki omzuna oturtup, suya girdi. Yosunlanmış bir taşa basınca ayağı kaydı, sendeledi. Düşe kalka, bata çıka derenin karşı kıyısına yaklaştı. Yavru ayılar zıplayıp karşıya geçtiler. Fakat ne olduysa, bu sırada oldu. Tuzak çalıştı, boşandı. Koca ayı tuzakta!
Feryat, figân!
Acı iniltiler, homurtular ufku tuttu. Sanki Büyük Gedik'in ağzında kıyamet kopuyor! Yavrular çaresiz. Bağırıp çağırmalar, inleyip homurdanmalar! Yağmur da bastırdıkça bastırıyor. Sis dolaştıkça dolaşıyor. Sular gittikçe yükseliyor, azgınlaşıyor. Koca ayı var gücünü toplayıp son bir gayretle çırpındı.
Tuzaktan kurtulmak ne mümkün?
Binlerce köpek, Büyük Gedik'e hücum ediyor. Binlerce düşman göz, tuzaktaki koca ayıda odaklanıyor. Çaresiz yavrular, uçsuz bucaksız dağların yolunu tuttular.
Uçsuz bucaksız hür dağların yolunda, bağırış çağırış gidiyorlar.
Yüreklerinde ölümün soğuk yüzü yanıyor, yanıyor. Dağılır gibi olan, açılıp kapanan, yükselip alçalan sis, hemen her şeyi yeniden yutuyor.
Yeniden yutuyor!
14 Ağustos 1997, Cide
Oyhan Hasan BILDIRKİ
Saat ve Tarih:
11:32
,
16/3/2009
Yazar:
Oyhan Hasan Bıldırki
Şenpazar Kuztekke Ortaokulu mezunları buluştu.
Şenpazar Kuztekke Ortaokulu1975-76 yılı mezunları 23 Kasım2008 Pazar günü buluştular.Toplantıya 8 arkadaş katıldı. Saat 14.30’da bir araya gelen Mehmet Sökmen, Billur Öztürk, Muzaffer Erdem, Aysel Gündüz(Şahmar), Niyazi Gündüz, Mehmet Kılıç,Abdullah Sargın ve Ömer Tekin özlem giderdiler. Toplantı sırasında öğretmenlerimiz Fikri Yıldırım ve O.Hasan Bıldırki ile tek tek telefon görüşmesi yapılması, hem bizleri, hem de öğretmenlerimizi duygulandırdı. Çok keyifli saatler su gibi akıp gitti. Bazı arkadaşlarımız bir birlerini tanımaktazorlandı. Eski günlerden günümüze kadar uzanan sohbetler, arkadaşlarımız için yaşamlarında unutulmaz bir gün olarak yerini aldı. İkinci toplantıyı şimdiden dört gözle bekleyeceklerini dile getiren arkadaşlarımız yüzlerindeki mutluluk görülmeye değerdi. Toplantıya katılan tüm arkadaşlarıma sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum.
Muzaffer Erdem
Saat ve Tarih:
11:29
,
25/11/2008
Yazar:
Muzaffer Erdem
Hiçbir damda, çatıda, renkli renksiz bütün binalarda bir damlacık bile olsun, güneş lekesi yok. Hava kapatmış, gökyüzünde iri, ağır, kurşunî bulutlar. Hepside hareketsiz, durgun. Dallar ölmüş mü, ne? Birbirleriyle dedikodu yapmaz olmuşlar. Her tarafta derin bir sessizlik. Kuşlar bile ötmüyor. Kanat çırpmayı bırakmışlar, saçaktan saçağa uçuşmuyorlar. Dağlarda büyük, sarı lekeler. Demek ki çimenler tükeniyor.
Yalnız, ortalığı huzursuz eden bir şey var: Kulübe bozması, kerpiç duvarlı, üstü kiremit döşeli dükkâna sığmayan, yankılandıkça ortalığa dökülen, demirci örsünde çınlayan çekiç sesleri.
- Tın-tin!
- Tın-tin!
Bu sesler, bir türlü dinmek bilmiyor. Üstelik, araya biley taşının sesleri de karışıyor.
Rüzgâr çıktı. Dal uçlarında dedikodular başladı. Bulutlar hareketlendi. Çiftçilerde bir telaş. Elde kürek, kazma koşturuyorlar. Besbelli birazdan hava boşanacak, açılacak.
“Yaz yağmurudur gelir, geçer!” derler. Doğru. Çünkü bize göre hava hoş. Ya çiftçiler? Neden böyle seğirtiyorlar? Korktukları ne ki? Tecrübe.
Batı yakasında, dağların kesişir gibi olduğu ufukta, beyaz bir sistir belirdi. Bizim oralarda bu olaya “kör duman” der geçerler. Beyaz, kir kaldırmaz. Kendisini hemen ele verir. Fakat bu sis, başka! Yükselip, genişleyip yayıldıkça, önüne çıkan her şeyi yutar. Lacivert dağlar, belli belirsiz bir çizgiye dönüşür, önünüzdeki ağaçlar, geniş, ekili tarlalar birdenbire kaybolur. Yanınızda parça parça yürüyen, zaman zaman koşan kör duman. Atılır, geri çekilir, cümle yaratıklarla oynaşır. Artık hiçbir şeyi, hatta burnunuzun ucunu bile göremezsiniz. Çiçeklerinin verdiği yükle dal uçları yere dönük iğdeler, parlak, canlı beyazlığını koruyamaz olurlar. Yalnız, gelincikler bayram ediyor. Hem ekinlerle yarışıyorlar, hem de böyle havalarda biraz daha alımlı çalımlı bir canlılık kazanıyorlar.
Kol değneklerinin yardımıyla yürüyen, sakat ayağının ucuyla irimin kumlarını savura savura ağır aksak ilerleyen Topal Selim, birdenbire durdu. Mendilini çıkardı. Alnında biriken terleri sildi. Etrafına bakındı. Belki oturacak, soluklanacak yer aradı. Vazgeçti. Kör duman, onun da canını sıkıyor olmalıydı. Biraz önce, güç bela, buğday tarlasına açılan büyük gediği kapatmış, yorulmuştu. Nedense bu adam, çalışmaktan yılmıyordu. Gedik başında onu görseniz, acırdınız. Bucağın büyüklerine, ilçedeki ilgililere kaç defadır dilekçe vermiş olmasına rağmen, “Sapdere” diye bilinen, sergerde, avare çayın, bir yataktan akıtılmasını sağlayamamıştı. Ona göre devlet, bir büyük ağayla baş edememişti. “Vatan, millet, yardım” deyince, sadece gürleyen, fakat bir türlü yağmak bilmeyen Çakır Ağa, Sapdere’nin geniş yatağını iç etmiş, kendi tarlasının bir parçası haline getirmiş, üzerinde onca meyve ağacı yetiştirmişti. Fakat bu meyvelerin ne sapından, ne de çöpünden yararlanılırdı. Gölgelerinin uzandığı yerlere serinlemek amacıyla gelseniz, derhal kovulurdunuz. Hoş, zaten iri, kara çoban köpekleri, sizi böyle bir işe bırakmazdı.
Kör duman dağılır, savrulur gibi oldu. Topal Selim, çekiç seslerine kulak verdi, yürüdü. Kendi kendine söylendi:
- Maşallah! Şu Kerim’in Allah’ı var, dedi. Akranları oynaşta. Yazıda yabanda köpek taşlar. O, vakitli vakitsiz demez, çekicin sapına yapışır.
Çekiç sesleri yakınlaştı:
- Tın-tin!
- Tın-tin!
Bir ses, ansızın gürledi:
- Kolay gele, dayım!
Demirci Kerim boş bulundu, irkildi. Örsü döven çekici bıraktı. Yana, sese döndü.
- Sağ ol! Gel, buyur! Biraz laflayalım dayı.
Topal Selim, tekrar havaya baktı. Ortalık aydınlanır gibi olmuştu. O, bu durumu hayra yormadı.
- Eğlenmeyeyim, baksana, hava ağır!
- Varsın, olsun!
- Öyle ya, yağmurla zorun mu var? Ne çekicin, ne örsün ıslanır değil mi?
Kerim, bir sandalye çekti. Dükkânın önüne attı.
Topal Selim:
- Üsteleme, dedi, varıp gideyim. Şimdi hayvanlar da döner. Bizimkiler onlarla baş edemez. Yardımım olmasa bile, başlarında olayım. Hiç olmazsa gölge ederim.
Kerim boynunu büktü, omuzlarını çekti.
- Sen bilirsin, dedi.
Rüzgâr hızını artırdı. Kör dumanı önüne kattı, sürüp çıkardı. Ortalık ışıdı. Yağmur başladı. Toprak kokusu duyuldu. Fidelerin üstleri kapandı. Sığırtmaçtaki sığırlar döndü. Her evin avlusunda, hemen herkeste bir telaş! Kim bilir tecrübenin kaçıncı çemberinden geçmekteler, pişmekteler?
Topal Selim, geniş avludan içeri girdi. Buzağılar, ineklere karışmıştı. Çoluğu çocuğu bu duruma aldırmıyor, karısı, kime söylediği belli değil, bağırıp çağırıyordu. Yağmur hızlandı. Çocuklardan büyükleri, saçak altlarına sığındı. Henüz dillenmeye başlayan en küçük oğlu, yalınayak, başıkabak, ellerini birbirine çarparak, yağmur altında koşuyordu. Karabaş da onunla birlikte bir o yana, bir bu yana gidip geliyordu. Yağmur, kiremit-kum karışımı bir maddeden yapılı fırını etkiledi. Fırın suya doydu. “Gürp!” diye bir ses çıkararak, çöktü. Bu sesle, ilkin, Karabaş irkildi. Baktı, kapıda sahibini gördü. Silkelendi. Ona doğru geldi. Arkasından küçük oğlu koştu. Babasının kol değneklerine yapıştı.
Yarı anlaşılır bir dille:
- Baba, motor alacak mıyız? Dedi.
Topal Selim cevapladı:
- Motorun tam sırası ya, oğlum!
Beriki, ıslak yere oturdu, tepindi. Babasına olan tepkisinin sonucunu görmek istiyordu.
- Kalk ordan! Belli, canın dayak istiyor olmalı.
Oğlan, isteksizce kalktı. Öfke dolu gözleriyle, çatılmış kaşlarının altından babasına baktı. Topal Selim yürüdü. Tek odalı evinin “hayat”ına geçti. Karısına seslendi.
- Davran be, kadın! Haydi, çabuk sofrayı kur. Açlıktan, yorgunluktan yüreğim bayılıyor. Zaten olan olmuş. Ko buzağıları, gönüllerince emsinler.
- Ya süt tutarsa?
- Tutmaz.
Karısı geldi. Gözle kaş arasında sofrayı kurdu. Yeyip içtiler. Yalnız, en küçük oğlu nazlandı. Mırın kırın etti. Önüne sürülenlere burun kıvırdı.
Yukarıda, çatıyı durmaksızın döven yağmur sesleri arttı. Kiremitler kırılacak gibi oldu. Hava, doluya çevirdi. Bereket dolu geldi, geçti. Öyle uzun sürmedi. Fakat Topal Selim’in yüreğinde, kaygılar yumak bağladı. Aradığını bulamayan küçük oğul, sofranın az ötesine serildi, uyudu kaldı.
- Gedik patlamazsa, dedi Topal selim, elbette bir traktör alacağım. Çift parası vere vere bıkıp usandım. Kazancımız boğazımıza yetmiyor. Yetse bile, onu da zamanında alamıyoruz. Alsak, sürücülere kaptırıyoruz.
Karısı, karşı çıktı.
- Herif, aklını başına al! Haydi traktör aldık diyelim. Kim kullanacak onu?
Topal Selim, sadece uyuyan küçük oğlunu işaret etmekle yetindi. Sonra, çatıdaki seslere kulak verdi. Sesler dinmiş, kesilmişti. Karısı, sofrayı toparladı. Dışardan seslendi:
- Hava açmış! Allah’ın işlerine akıl, sır ermez. Olanlara kendini kaptırıp üzülme!
Topal Selim davrandı, hayata çıktı. Abdestlikte elini, ağzını yıkadı. Kızının uzattığı havluyla kurulandı. Bakışları, gökyüzüne kaydı. Yürüyen bulutların bıraktığı aralıklardan süzülen yıldızları gördü. Az sonra bulutlar temelli dağıldı. Gökyüzü çakır yıldızlarla doluverdi. Ortalık aydınlanmaya başladı. Karısından el fenerini istedi. Besbelli, yüreğindeki kederlerin yükünden kurtulmayı düşünüyordu. Ağır aksak, sulara bata çıka, irim yoluna düştü.
Kendi kendine:
- Sular kabarmış! Hayra alâmet değil bu, dedi.
Büyük gediğin kenarına geldi. Az süren dolu, buğdayları sağa sola yatırmıştı. Sapdere’ye açılan, sağından, solundan tutulan irim, başıboş suların saldırısına uğramış, dudak dudağa şişmeye başlamıştı. Sapdere, önü kapatıldığı için sularını barındıramaz olmuş, bucakla ilçeyi birbirine bağlayan asfalt yolu kırk parçaya bölmüştü. Zaten yağışlı geçen her yıl böyle olurdu. Devlet, Sapdere’nin yatağını açacağına, yolu yamar dururdu.
Ay yükseldi, sonra tepelerin ardında kayboldu. Dağların koyu gölgeleri ortalığı kararttı. Topal Selim, el fenerinin düğmesine dokundu. Işığı sağa sola gezdirdi. Sanki bir şırıltı duydu. Sesin geldiği yöne doğru gitti. Göremedi. El yordamıyla gediğin sağını solunu yokladı. Parmaklarında bir ıslaklık hissetti. Elini yumruk yaptı. Islanmış, su sızdıran seti yumrukladı. Küreğini aradı, buldu. Toprak attı.
- Allah’ım, dedi, halime acı. Bana değilse bile, çocuklarıma acı. Onları, ele güne muhtaç etme. Bizi, el yüzüne baktırma. Umudumu buğdaylarıma bağladım. Vay geldi başıma sele kaptırırsam.
Şırıltı kesildi. Karabaş çıkageldi. Topal Selim’in kol değneklerine dolandı. Öteden bir harlama, kalabalık bir topluluğun çıkardığı sesler duyuldu. Şişen su, birdenbire iniverdi.
İleriden biri bağırdı:
- Bu tarafa gelin, koşun! Yalnız başıma başa çıkamıyorum. Bana yardım edin. Eyvah, küreğimi de su aldı.
Bunlar, Çakır Ağa’nın adamları olmalıydı. Bu yakınlarda başkasının ekini, ekilisi yoktu. İlk sesi, diğerleri kovaladı.
- Önüne geril, set ol!
- Biraz dayan, geliyoruz!
Topal Selim:
- Oh! dedi.
Ne de olsa, yüreğindeki yükten kurtulmuştu. Tanyerinde güneşin ilk ışıkları oynaşıyordu. Kuşlar cıvıl cıvıl ötüşüyor, yeni, güzel bir günü karşılamaya çalışıyorlardı. Gökyüzünde beyaz bir leke bile yoktu. Sabah ayazı esiyor, Topal selim’in terlerini kurutuyordu. İleriye, yardıma gitmeyi düşündü. Kol değnekleri çamura battı. Karabaş, ayağına dolandı. Vazgeçti. Geri döndü.
Güneş yükseldi. Ortalık yandı.
Günler sonra, ekinler harman edildi. Topal Selim’in yüzü güldü. Geniş avlusuna pırıl pırıl, gelin gibi bir traktör girdi. Küçük oğul, bayram etti.
Oyhan Hasan BILDIRKİ
Saat ve Tarih:
12:19
,
13/11/2008
Yazar:
Oyhan Hasan Bıldırki
GECE birdenbire çökmüştü. Kara Avni, henüz evine gelmemişti. Zeynep Gelin kibriti çaktı, gaz lâmbasına götürdü. Lâmba camı, "çat" diye çatladı. - Hay Allah, dedi Zeynep Gelin. Nedir bu başıma gelen? Hacer Ana, saçından çıkardığı tırkısını, lâmba camının başına iliştirdi. Sonra; - Ah, bu yeni yetmeler! diye söylendi. - Ana, dedi Zeynep Gelin. - Ne var gelinim? - İçimde bir sıkkınlık var. Avni'm bu kadar gecikmezdi. - Alışırsın, dedi Hacer Ana. Duvarda asılı koyun postundan pöstekiyi kıbleye doğru yazdı ve akşam namazına durdu. Zeynep Gelin dışarı çıktı. İki çocuğunun elini, ayağını iyice yıkadı. Ama, aklı hep Kara Avni'sindeydi. Yoksa bir şey mi geldi başına? Kaç kere söylemişti erkeğine: "N'olursun Avni'm, göl kıyısındaki Aynalı Tülü Kayalığı'na gitme. Cinler varmış orda, seni Çarparlar." Avni'si de her zaman: "Olur kadınım." derdi. "Gitmem..." Ya gittiyse? Ya cinler çarptıysa erkeğini? Bayırdamı'ndan Hacıların Ali'sini cinler çarpmıştı orada. Ya kendi köylerinden Hüseyin, aklını çıvdırmamış mıydı Aynalı Tülü'de? İçinden içinden ağlıyordu. İçerden, Hacer Ana'nın sesini duydu: - Gelin, dışarda durmayın öyle. Çocukları içeri al. Zeynep Gelin, çocuklarıyla birlikte içeri girdi. Hacer Ana, baş köşedeki mindere oturmuş, başını bir tülbentle sıkıca bağlamıştı. Ali, ninesine koştu. "Ninem benim!" diye boynuna sarıldı. Ayşe ağlamaya başladı. Ağabeyini kıskandığı besbelli. Hacer Ana, Ayşe'ye; - Gelsin benim kınalım, dedi. Kızların alâsı, mis kokulusu, tontonum... Ayşe, ninesine koştu. Bir dizine oturdu. Hacer Ana, Ali'yi ve Ayşe'yi birbirlerinden ayrı tutmazdı. Kim bilir hangi ziyaretinden kalan bir şeker çıkardı koynundan. Dişiyle ikiye böldü, bir parçasını Ali'ye, diğer parçasını da Ayşe'ye verdi. Öptü, kokladı yavrularını. - Ben acıktım nine, dedi Ali. Zeynep Gelin: - Baban gelmedi daha, dedi. Ayıp... Hacer Ana, gelinini şakacıktan payladı. - Sofrayı yaz, dedi. Çocuklarım acıkmıştır. Ali'm, akşama kadar sığır güttü dağda, bayırda. Fındık kadar çocuk. Acıkır elbet. Allah'ın günü uzun. Geceleri de öyle... Avni, varsın sonra yesin yemeğini. - Olur mu kız ana? - Hadi, dediğimi yap. - Peki anam... Zeynep Gelin, çabucak yer sofrasını kurdu. Somun ekmeğini dilim dilim doğradı, sofraya koydu. Yemeğe başladılar. Ali, ellerini çırparak; - Oh, be! dedi. Güzel anam, fasulye pişirmiş. Zeynep Gelin, nedense pek de iştahlı değildi. Bu hâl, Hacer Ana'nın gözünden kaçmadı. - Imsık ımsık durma gelinim, çal kaşığı. Avni gelir biraz sonra... - Ben, onu beklesem, dedi Zeynep Gelin ve sofradan çekildi. Hacer Ana, aldırmadı. Bir bakıma iyi idi bu. Öyle ya, sofrada Avni'ye kim yoldaşlık edecekti? Hacer Ana, çocuklarını bir güzelce doyurdu. Vakit epey ilerlemiş, Kara Avni henüz dönmemişti. Zeynep Gelin çocuklarını yatırdı. Örgüsünü eline aldı. Gelen mevsim kıştı. Kara kış çok soğuk geçer buralarda. Bir geldi mi, gitmek bilmez. Anasıyla kendisine birer yün palto, çocuklarına da birer kazak örmüştü. Kocasına bir yelek örecekti. Onu örmeye başladı. Hacer Ana köşesinde kendi kendine düşünüyor, bir karardan diğerine rüzgâr gibi uçuyordu: - "Yeni yetmeler neden böyle sabırsızdı? Avni, nasıl olsa, biraz sonra dönerdi. Geceyi dışarıda geçirecek değildi ya?.. Hem ördek dediğin, öyle erken erken inmezdi göle." Dışarıda Akkuş'un havlaması duyuldu. Zeynep Gelin kapıya koşarken; - Başına üslük al, dedi Hacer Ana. Olur ya, gelen Avni değil, bir başkası olur. Kadın kısmı örtüsüz çıkmaz ele güne karşı. Zeynep Gelin duymadı bile. Biraz sonra Kara Avni önde, kendisi arkada içeri girdiler. Kara Avni, anasına selâm verdi, çiftesini duvara astı, çocuklara baktı. Hacer Ana'nın yanı başına oturdu. Zeynep Gelin, elinde kanadı kırık bir gövel ördek yavrusu tutuyordu. Av torbasında da birkaç ördek vardı. - Biraz geciktim ana, dedi Kara Avni. Ördek, alay alay indi bu akşam. Bu yüzden geciktim. - Yok zarar oğul... Acıkmışsındır. - Öyle. Çocuklar ne zaman uyudu? - Biraz önce. Kara Avni, hiç olmazsa Ali'nin uyanık olmasını istemişti. Gövel ördeği onun için getirmişti. Yoksa avcılık töresine göre, yaralı av bırakılmaz, hemen boynu kesilirdi. Ama Kara Avni, Ali'ye adamıştı onu. Oğlu için, avcılık töresini tanımamıştı. Gövel ördek, yarım ağızla öttü. Zeynep Gelin: - Koyuverelim gitsin, Kara'm! dedi. Uğursuzluk getirir. Başımıza iş açar. Ali oynarken boğar onu. - Olmaz kadınım. Kanadını sarar anam, iyileşince de Ali'me yoldaş olur. Kışta, kıyamette çocuk yalnız. - Mektebe vermeyecek misin onu? - Hele bir okullar açılsın... Zeynep Gelin gülümsedi. Ali de okula gidecekti. Boşnakların Hasan gibi, büyük şehirlerde okuyacaktı. Okuyup memur olacak, çobanlıktan da kurtulacaktı. Zeynep Gelin, her şeye katlanırdı. Tek Ali'si okusun, büyük adam olsun, çobanlıktan kurtulsun. Bu kurtuluş, onlara da yeni, hem de büyük büyük kapılar açtırsın... Boşnakların Hanife kadar olamaz mıydı Zeynep Gelin? O da turp otu satar, Ali'sine para yollardı. Ah, Ali'si bir okula başlasa...
BİRKAÇ GÜN SONRA gövel ördek iyileşti. Ali, onu yanından hiç ayırmaz olmuştu. Ekmekten, sudan kesilmişti. Kendi kendine gövel ördekle konuşur, sığırların peşine onunla giderdi. Zeynep Gelin, Ali'den yana endişelenmeye başladı. Gövel ördeğin gelişiyle, Ali yeni huylar edinmişti. Ayşe'yi de kıskanır olmuştu. Ayşe, ördeğe yaklaşacak, okşayacak olsa, Ali hemen yetişip, kardeşini döverdi. Zeynep Gelin durumu Kara Avni'ye anlattı. - Bırakılım şu gövel ördeği, dedi. Gitsin... Kara Avni, Zeynep Gelin'in bu sözlerine kulak asmadı. İlk defa, farkında olmaksızın kadınını kırıyordu. - Ali çocuktur, oynasın, gönlünü eğlendirsin. - Yani Ayşe'yi hep dövsün, ha? - Erkek değil mi? Dövsün, terbiye etmeye alışır. Zeynep Gelin'in yüreğine bir acı oturdu. Gözyaşlarını içine döktü. Yoksa Kara Avni, kızını sevmiyor muydu? Ayşe ondan bir parça değil miydi? Derdini Hacer Ana'ya dökmeye karar verdi. Tarlada çalışırlarken anasına durumu bir bir anlattı. Hacer Ana da, Ali'deki değişmeyi biliyordu. Artık ona da eskisi gibi "ninem" demez olmuştu. Hacer Ana da bu yüzden dertliydi. Çocuklarını birlikte okşayamamanın üzüntüsünü yaşıyordu. Çocukların arasında huzur kalmamıştı. Ali, Ayşe'ye düşman gözüyle bakıyordu. Akşam eve döndüklerinde, Ayşe'yi avluda ağlar buldular. Ayşe için için ağlıyordu. - N'oldu yavrum? dedi Zeynep Gelin. Ayşe'yi bağrına bastı. Onunla ağladı. - Ağam dövdü beni gene. Hem de çok dövdü. Sopa ile vurdu. Hacer Ana, içeri seslendi: - Ali, gel bakayım buraya! Ali ok gibi fırladı içerden ve bitişikteki dağa doğru kaçtı, gitti. Hacer Ana arkasından, biraz da Ayşe'nin gönlünü almak, Ali'yi korkutmak için; - Akşam baban gelince gösterir sana, dedi.
KARA AVNİ, harım içindeki dikilitaşın yanında pusuya yatmış, çoktandır koyunlarına dadanan sırtlanı bekliyordu. Yezit hayvan, bıldır bahardan beri, on koyun telef etmişti. Bu gidişle sürüyü tüketecekti besbelli. Kara Avni bu, sırtlana post bırakır mı? Dişlerini gıcırdatıyor, rüzgârın sesine kulak kabartıyor, içinden: "Hele bir elime geçsin namussuz... Alnı çatına basacağım kurşunu. Sonra çentik çentik edeceğim, kuşbaşı kuşbaşı doğrayacağım yezidi." diye geçiriyordu. Bu düşünceler içinde kendinden geçmiş, dalgınlaşmıştı. Havada sıkıcı bir ağırlık vardı. - Yarın Ali'yi okula vereceğim, dedi kendi kendine. Öğretmen gelmiş geçen gün... Hem Ali de yaramazlaştı bu sıra. Onun yüzünden anam olsun, kadınım olsun gönül kor oldular bana. Gövel ördeği koyuvermeli bu akşam. Çeksin gitsin... Bir ses duydu. Sesin geldiği tarafta sırtlanın karaltısını görür gibi oldu. "Bismillah" dedi. Namlusunu doğrultu, tetiğe dokundu. Kurşun sesi, havanın sessizliğini bozdu. "Anam!" diye bir ses duydu Kara Avni. Kulaklarına inanamadı. Hedefe doğru koştu, koştu... Sabahın erken saatlerinde köye jandarmalar damladı. Köylüler: "Avni oğlunu vurmuş..." diye fısıldaşıyorlardı. Kara Avni'nin evinde bir büyük kalabalık vardı. Hacer Ana dövünüyor, Zeynep Gelin'in ağzını bıçak açmıyordu. Konu komşu hep karalar giymişler, Hacer Ana ile Zeynep Gelin'in yasına katılıyorlardı. Kara Avni erimiş, solmuş, sararmıştı. Küçüldükçe küçülmüş, tanınmaz hâle gelmişti. Üstelik bütün köylüye rezil olmuş, elin diline, evlât katili olarak düşmüştü. Ağlamak istiyor, ağlayamıyordu. - Asın beni, diyordu, asın beni! Bu leke ile yaşayamam. N'olur götürün, asın beni! Bir sırtlanla oğulu ayıramamak görülmüş şey mi? Kara Avni'nin kollarına kelepçe taktılar. Hacer Ana ve Zeynep Gelin ile helâlleşti. Oğlu Ali'nin suyu ısınırken, Kara Avni yolun sonunda kayboldu.
ZEYNEP GELİN, oğluna mı yansın, erkeğine mi ağlasın, anlayamadı. Aynalı Tülü Kayalıkları'nda gövel ördeğin başını ezdi. Kâh: "Ali'm..." diye inledi, kâh: "Kara'm, erkeğim..." diye ağladı. Hiç kimse ile konuşmaz oldu. Ekmekten, sudan kesildi. Bir akşam eve dönmedi. Hacer Ana bağırdı, çağırdı. Muhtara haber iletti. Köylüler, gece Zeynep Gelin'i aramaya çıktılar. Aynalı Tülü'nün aranmadık hiçbir yerini bırakmadılar. Zeynep Gelin yok olmuştu. Yer yarılmış, yerin altına girmişti sanki. Hacer Ana, Ayşe ile yalnız kaldı evde, yapayalnız... Sonra bir haber çalkaladı köyü: Kara Avni, hapisten kaçarken vurulmuş... Hep köylüler üzüldüler. Ama Hacer Ana, artık üzülmüyordu. Bu, gün görmüş kadın, iyi biliyordu ki, gidenle gidilmez, ölenle ölünmez! Yavrularından arda kalan, tek yadigârları Ayşe için yaşayacaktı şimdi. Bir ayağının çukurda olduğu şu günlerde, Allah'ına durmadan yalvarıp yakarıyordu. Ama evin düzeni, dirliği dağılmıştı. Hayvanların kimisi açlıktan, kimisi hastalıktan kırıldılar. Hacer Ana, kadın başıyla da, topraklarını sürüp, işleyemez oldu. Günler geçti, yıllar geçti... Ayşe büyüyüp serpildi, oldukça güzelleşti. Hacer Ana, her gün kapılara baktı. Acaba Ayşe'yi isteyen olur mu, diye! Bir ayağının çukurda olduğu şu günlerde, bütün emeli Ayşe'sini baş göz edebilmek, baba ocağındaki dumanın tüttüğünü görerek, gönül rahatlığı ile ölebilmekti. Ayşe, köyün diğer kızları gibi sandıklar dolusu çeyiz işledi. Gönlü "bir yâr" hasretiyle yandı, durdu. Diğer köy kızları gibi hoppa değildi. Okuyamamış, cahil kalmıştı. Anası, babası, kardeşi için türküler yakmış, hep onları söylemişti çeşme başlarında, tarlada. Sevda türkülerine de gönlü kapalıydı önceleri. Kezban'dan, Cemile'den bu türküleri, hatta en yeni çıkmış olanlarını bile dinlerdi ama, pek bir şey anlayamazdı. Onun dünyası, sade, basit ve ufacıktı. Bu dünyanın kahramanları, iki büklüm olan ak saçlı Hacer Nine'si, artık yüzlerini hatırlayamaz olduğu anası, babası ve kardeşi idi. O günlerde ne olmuş, hiç hatırlamıyordu. Beyninin içinde bir boşluk vardı. Boşnakların kızları Kezban ve Cemile, onu hiç boş bırakmıyorlardı. Ayşe'yi kendilerinden sayıyorlar, diğer köy kızları gibi ondan kaçmıyorlardı. Oysa Hacı Ali Ağa'nın Zeliha'sı, Gacarların Nejla'sı, Limoncuların Fadime'si ondan bucak bucak kaçarlar, geldiği yerde, uğursuzluk getirecek diye, bir saniye bile durmazlardı. Bu yüzden Ayşe, genç kızlığını gönlünce yaşayamamıştı. Köy düğünlerine gidemiyordu. Ayşe'nin yüreği ezikti. Hacer Ana hep bunları biliyor, ama kaderine lânet etmiyordu. - Allah'tan ümit kesilmez kızım, diyordu. Yaradan Allah'a şükret... Bir gün kısmetin de çıkar, iyi bir yerden. Daha henüz erken, yaşın ne, başın ne ki? - Ne zaman? diyordu Ayşe ve susuyordu. Hacer Ana da üzülmüyor değildi. Dostları, onu da terk etmişlerdi. Evine uğramaz olmuşlardı. Hacer Ana, alışmıştı bütün bunlara. Ayşe de öyle... Ama Ayşe, gençti. Önünde uzun yıllar vardı. Uzun yıllar, yıllar, tükenmeyen, bitmeyen yıllar!
HACER ANA biraz keyifsizleşmişti. Bugün Ayşe, tarlaya yalnız gidecekti. Sabah erken kalktı. Yayık dövdü, yoğurttan tereyağını ayırdı. Bulaşıkları yıkadı. Evin içini sildi, süpürdü. Kuşluk vakti yola koyuldu. Ortalık günlük güneşlik. Her tarafta bahar çiçekleri açmış, kuşlar cıvıl cıvıl ötüşüyorlardı. Toprak tatlı tatlı kokuyor. Erikler, bademler, böğürtlenler meyveye bürünmüşlerdi. Ayşe irimdeki izlere baktı. İzler, hep çift çiftti. Arabaların tekerlekleri bile hep çift izler bırakmış, kumsal toprağı yara yara ilerlemiş gitmişti önü sıra. Tarla komşuları Osman, çift sürüyordu. Kendi kendine bir türkü söylüyordu. "Kara bahtım, kem talihim." diyordu. "Taşa bassam iz olur." "Kara bahtım, kem talihim, taşa bassam iz olur!" Osman yakışıklıydı, civan gibi bir delikanlıydı. Ayşe, Kezban'ın; "Osman, sana gönül vermiş." dediğini hatırladı. Yanından sessizce geçip gitmek istedi. Olmadı. - Kolay gele Osman, dedi. Osman, türküyü birdenbire kesti. Sesin geldiği yana baktı, Ayşe'yi gördü. Yüreğinde bir ılıklık hissetti. Sıcak bir şey yürüyordu damarlarında. Ne diyeceğini de şaşırdı. Ayşe'yi seviyordu. Ama bunu, kendisine nasıl anlatmalı? Sonra köylü ne derdi bu işe? - Adam sen de... dedi kendi kendine. Köylü bana vız gelir. Ne derlerse desinler. Ayşe güzel kız, kınalı yapıncak gibi. Hacer Ana ne der acaba? Sabana koşulu öküzleri durdurdu. - Biraz konuşalım, dedi Ayşe'ye. Ayşe utandı, kaçmak istedi. Osman, hemen önüne geçti. Gözlerinde, "Anla beni Ayşe'm!" der gibi bir ifade vardı. Kuşlar ötüşüyor, karasabanın yardığı toprak üzerinde oynaşıyorlardı. - Biraz konuşalım, diye tekrarladı Osman. - Ne gibi? - Hiiç... Sana haber ilettim, almadın mı? - Kezban demişti. - Eee, ne diyorsun? - Bilmem ki. - Bana gönlün yok mu? - ? Ayşe karşılık vermedi. Osman boynunu eğdi. İçinden kendi kendine sövdü. Çıkmasaydım karşısına diye düşündü. Kanının kaynadığını hissetti. Öküzlerinin yanına doğru gitti. Üvendireği eline aldı, toprağı yarmaya başladı. Ayşe uzun zaman baktı kaldı Osman'a. Osman, ondan yana bakmıyor, bir uçtan bir uca gidip geliyordu. "Demek beni seviyor." diye düşünüyordu Ayşe. Kendi tarlalarına geçti. Bir sürü işi vardı. Biber, patlıcan fidanlarını ot bürümüştü. Onları çapalayacak, sulayacaktı. Akşama kadar anca biterdi işi. Ah, Osman... Neden yoluna çıktı ki? İkide bir Osman'a bakmadan edemiyordu. Osman, öküzleri zorluyor, işini tez vakitte bitirip gitmek, Ayşe'den kaçmak istiyordu. Bir sigara yaktı. Dumanını derin derin çekti ciğerlerine. Öküzler terlemişti. Onları boyunduruktan serbest bıraktı. Öküzler "an"a doğru gittiler. Osman, sürülmüş toprağın üstünde oturup kaldı. Ayşe ile evlendiğini kurdu. Dedeköy'den Zurnacı Halil'in takımını getirmişlerdi düğünlerine. Bu Zurnacı Halil, nam salmıştı bütün yörede. "Yörük Kızı" havasını çalarken, zurnası dillenirdi. "Köroğlu" oyunu, onun bulunduğu düğünlerde bir başka oynanırdı. Köy yiğitleri coştukça coşarlardı. Altıpatlarlar öter, binlerce mermi yakılırdı. Az sonra Ayşe'nin kendisine doğru geldiğini gördü. Yerinden kalkmayıp, öylece bekledi. - Karnın aç mı? dedi Ayşe. Çardakta katık var. Gel, hem karnımızı doyuralım, hem konuşalım. Osman, önce kayıtsız kaldı. Sonra, Ayşe'nin kendisine karşı ilgisiz olmadığını anlayınca sevindi. Ayşe'nin davetine gitmeli miydi? Ya ikisini birlikte bir gören olursa? Ayşe önden, Osman arkada çardağa doğru yürüdüler. Sevda üzerine konuşulurken vakit ne çabuk geçiyordu?.. Sanki daha hiçbir şey konuşmamışlar, birbirlerine doyamamışlardı. Osman, Ayşe'nin pembe yanaklarından defalarca öptü. Ayşe, yepyeni heyecanlar içindeydi. Damarlarına bir ateş bürümüş, başı dönüyor, gönlü bulanıyordu. - Beni gerçekten seviyorsun, değil mi? diyordu. - Sevmesem, yanında olur muyum? - Hemen düğün yapacak mıyız? - Hemen kınalım, Hacer Ana'ya gönderirim bizimkileri. Ne der, Hacer Ana'n? - Beni, sana verir. - Ya vermezse? - Alır götürürsün beni dağlara. - Olmaz kınalım, düğün dernek isterim ben. Zurnacı Halil, benim düğünümde de söylemeli "Yörük Kızı"nı. - Başka? - Sağdıçlarım "Köroğlu"nu oynamalı. - Daha başka? - Telinle, duvağınla gelmelisin bana. Sonra seviştiler, dudak dudağa verdiler. Et, kemik oldular. Artık kuşların sesini duymuyorlardı. Hani zaman sonra, kavuşan güneşin farkına vardılar. Tarla sürülmeden, biber, patlıcan fidanları çapalanmadan kaldılar. Akşam evde; - Geciktin ya kızım, kınalım! dedi Hacer Ana. Ayşe, bu "kızım" sözünün üzerinde durdu. Ona nasıl söyleyecekti; artık ben, kız değilim, kadınım diye? - İşi yarıladın mı, bari? - Eh, şöyle böyle! Ayşe, Osman'ı bir türlü aklından çıkaramıyordu. Osman civandı, candı, sıcaktı, yiğitti. Ateş gibiydi. Acaba şimdi ne yapıyordu? Neredeydi? - Geçmiş olsuna Satı'lar geldi bugün. Seni sordular. Tarlada dedim. Onların Osman da çiftteymiş. Gördün mü onu? - Gördüm. Niye sordular beni? - İkiniz için konuştuk... Büyüdün artık, salındın. Seni, Osman'la baş göz edelim, diye düşündük. Ne dersin? Ayşe, ninesinin boynuna sarılmak, iki yanağından öpmekle yetindi. Her ikisinin de gözlerinde yaşlar belirdi. Gözyaşları... saadet, sevinç yaşları! Ayşe, davulların dövüldüğünü, zurnaların "Yörük Kızı"na başlar gibi olduklarını duydu. Hacer Ana'nın aklına gövel ördek düştü. Uğursuz ördek... Yuvasını yıkan, civan oğlunu, biricik gelinini, fidan gibi torununu alıp giden ördek. Zalım ördek... [1]
OYHAN HASAN BILDIRKİ
[1] YENİSÖKE Gazetesi, Yıl: 5 Sayı: 1181-1186 / 19 Şubat 1998 - 25 Şubat 1998
Saat ve Tarih:
11:47
,
29/8/2008
Yazar:
Oyhan Hasan Bıldırki
Şafak hemen hemen sökmek üzere... Karanlığın içinde, farlarıyla yolunu aydınlatan küçük bir minibüs ilerliyor, "büyük kent"e Aydın'a doğru yol alıyordu. İçerisinde düşüncelerinin akınında dalgın, sportmen giyimli, geniş omuzlu ve siyah saçlı bir adamla beş kişi daha var.
Genç adamın adı Doğan'dı. Öteki beş kişi de onun ortağı ve yol arkadaşları. Küçük bir çiftliğin sahipleri. Beraber çalışıyor, birbirlerine arka çıkıyorlardı.
Minibüs hırlıyor, sanki tanyerindeki hafif kızıllığa meydan okuyordu.
Adamlardan biri:
- Ağalar, dedi. Bu koker midir, poker midir; bizi batıracak bu sene.
Murat Ağa atıldı, sordu:
- Neden emmioğlu? Ne var ki?
- Bilmem. Okka basmaz diyorlar. Daha şimdiden piyasası da düşükmüş.
Arkada oturanlardan biri daha söze karıştı:
- Öyle ya emmi! İki buçuğa bir okka çekirdeği al, yüz yetmiş beşe pamuğunu sat. Battık gitti vallaha!
Minibüs, yoluna devam ediyordu. Doğan, bu konuşmalara ilgisizdi. Tuttu bir sigara yaktı, içini çekti. Onun derdi başkaydı. Varsın sıfıra kadar insindi servetleri. Hiç umurunda değil. Doğan'ın bu halini anlamakta gecikmeyen Murat Ağa, yekten ona seslendi:
- Senden ne haber Doğan? Batıyoruz, kılın bile kıpırdamıyor. Ne dersin, ne yapalım? Tahsilde bizden öndesin. Az buçuk okumuşluğun var. Bize akıl ver.
Doğan sigarasından son bir nefes daha çekti. Önündeki kül tablasında söndürdü, camı araladı ve izmaritini karanlığa doğru fırlattı.
- Ne diyeyim ağalar? Yazımız bu. Yeme içme, dişinden tırnağından artır, doldurma akıl ipine çare diye tutun ve bir çiftlik al. Sonra da koker ek, bat.
En gençleri konuştu:
- Öyle Doğan! Kadersizmişiz.
Minibüsün sesi yükseldi. Sanki daha hızlıca hırladı. Durdu. Yolcular inmeye, öteye beriye dağılmaya başladı.
Doğan'la Turan, Kâzım Karabekir Caddesi'nden yukarıya doğru gittiler.
Doğan'ın sevgilisi, bu kenteydi.
Turan, onun ağzını aradı, sordu:
- Doğan, çok mu seviyorsun onu?
Doğan, karşılık vermedi. Daha doğrusu bu soruyu yersiz buldu. Bilineni tellala vermek, matah bir şey miydi sanki? Üstelik, Doğan'ın sevgilisinin sokağına gelmişlerdi.
Turan, doğru ne ise onu yaptı.
- Güle güle Doğan. Şansın açık olsun!
- Senin de Turan.
Doğan, bir evin kapısı önünde durdu. Vakti anlamak için, tasarlayıp düşünmeden güneşe baktı.
Kırmızı alev topu, iki mızrak boyu yükselmişti. Sokakta kimsecikler yok. Sokak oldukça sesiz, uykuda ve inadına yaşanası sabah mahmurluğunun keyfinde.
- Melek! Melek!
Kızın ismi Melek'ti. O da Doğan'ı çok seviyordu. Ezelden tanışıktılar ve üstelik aile dostuydular.
Her ikisinin de büyükleri, aralarındaki sevdayı bilmezden geliyorlardı. Belki böyle bir şeyi de önemsemiyorlardı.
Doğan'ın gelişini, aralık bıraktığı yeşil perdeli odasının camından gören Melek, kapıya koştu. Heyecanlanmıştı. Bilmezden gelip sordu:
- Doğan, sen misin? İçeri geçsene.
Doğan, elindeki kırmızı karanfilleri kıza uzattı. İçinden hemen ona sarılmak, her şeyi oracıkta olduğu gibi açığa vurmak geçiyordu.
Melek, evde yalnızdı. Ailesi, İzmir'e gitmişti.
İçeri girdiler. Melek, dağınık yatağını düzeltti. Beklemedi Doğan'ın altına minder verdi.
Neler geçiyordu içinden kim bilir?
Bakıştılar... Göz göze geldiler bir zaman. İkisi de birbirlerinin gözlerine tutsaktı. Gözbebeklerine on milyonlarca hayâllerini sığdırmışlardı. Gelecek günlerini, alınyazımız dedikleri kaderlerini.
- Melek, dedi Doğan. Bugün seni daha güzel buldum. Özlemden midir, nedir?
Melek gülümsedi, utandı. Nasıl olduysa oldu, birden kendini Doğan'ın kollarına bırakıverdi. Sevginin kor ateşleriyle tutuştular.
- Doğan, dünür gönderip istetsene beni. Sensiz edemiyorum, biliyorsun. Üstelik korkuyorum da...
Doğan, Melek'in bahar kokulu saçlarını okşadı. Başını bağrına bastı. Aslında o da korkuyordu. Kaynağı nedir bilmese de, içinde bir his vardı apacı. Kalbine doğanlar, diline döküldü.
- Hele biraz daha sabırlı ol bir tanem, pamuk bozumu bir gelsin.
Doğan, sustu. İki genç kız yanaştı pencereye. Gölge gibi yapıştılar. Melek oralı bile olmadı, istifini bozmadı. Varsın görsünlerdi. Varsın bilsinlerdi. Ne çıkar bundan? Doğan'ı da seviyordu. Bunu da hiç kimseden saklamayacaktı artık.
Kızlar bir Doğan'a, bir Melek'e baktılar şaşırmış gibi. Belki de mutluluklarını kıskandılar. İki kız baş başa verdiler, iyice cama yapıştılar.
Kızlardan çukur yanaklı, esmeri Gülçin, gördüğü tehlikeyi dillendirdi:
- Annen geliyor Melek, dedi.
Doğan'la Melek derhal süt dökmüş kediler gibi birer köşeye oturdular, kızlarla görüşüyorlarmış gibi davrandılar.
Melek'in annesi Suzan Hanım, çok iyi bir kadındı.
- Kızlar, içeri geçsenize, diye seslendi.
Kızlarla birlikte, içeri girdi. Melek kapıya koştu, annesini karşıladı.
- Babam nerde anne?
- Dökümhaneye gitmiştir kızım.
Babası demirciydi Melek'in. Kendi dökümhanesinde işinden başka bir şey düşünmüyor. Kızların ağız boşluğu yapıp araya girmesiyle konu hafiften hafiften açıldı. Kuşluk kahvesini komşusunda içmeye gelen Sevim Hanım da çıktı geldi. Annesi, verimkârdı kızını. Gel gelelim babası. Gönül rızasıyla vermezdi kızını Doğan'a. Boşuna okutmamıştı Melek'i. Gözü ilerdeydi onun. Belki de zenginlerde.
Sevim Hanım;
- Doğan, dedi. Var git kendi yoluna. Melek'i hiç tanımamış ol. Üstelik aynı boydan da değilmişsiniz. Babasını bilirsin. Vermez onu sana.
Doğan'ın bağrında binlerce hançer; biri iniyor, öteki çıkıyor. Yüzlerce yanardağın sıcaklığı yürüyor damarlarında. Sendeledi, yıkılacak gibi oldu. Bunalmıştı. Hemen her gece birer birer gecenin sayısız yıldızına işlediği ümitleri söndü. Duygularını tutamadı, yatağına sığmaz deli çaylar gibi taştı:
- Boymuş, soymuş... Benim neyim eksik ki? Ona bakacak olan ben değil miydim? Söyler misin Sevim teyze, ben değil miyim?
- Sana güvenim var oğlum. Fakat çaresiz elden ne gelir, bana söyler misin Doğan? Babası senin için söyleyin Doğan'a, kızımın önüne çıkmasın. Töremiz ne ise gereğini işlerim ben. Kızımı Doğan'a asla vermem. Uygun bir dille bunu ona anlatın demiş.
Doğan sağlı sollu bütün yönlerden esen rüzgârın önünde ezilmiş yaprağa dönmüş bir halde gözyaşı dökmeyi unutmuş donuk gözlerle Melek'e baktı ve sordu:
- Öyle mi?
- ?
Melek, soruyu karşılamadı. Olanca gücüyle hıçkırıklarını bırakıverdi. Doğan'ın dizlerine kapandı.
Muhteşem bir rüyâ görmüşlerdi demek. Sihirli rüyâ perdesi kapanmış, her şeyin sonu gelmişti.
Sondu artık.
Sondu.
Doğan, bitkin bir durumda doğruldu. Elbiselerini derleyip toparladı, kırmızı karanfilleri de bırakmadı, valizine koydu. Kalktı, kapıya çıktı. Erkekliğin verdiği gururdan mıdır nedir, göz pınarlarından sicim sicim dökülecek olanı, yüreğine gömdü.
- Elveda Melek, dedi, elveda! Seni asla unutamam. Bunu da kalbinin bir köşesine yaz.
Birden bire sokakta kayboldu, gitti.
Melek, yeşil perde çekili pencere aralığından haykırdı:
- Doğan! Doğan!
Doğan gitmişti. Ne Melek'in haykırışını duydu, ne de gözyaşlarını gördü.
Yalnız bu çok sevdiği sokakta bir şarkı dokunuyordu mısra mısra:
- Elbet bir gün buluşacağız, bu böyle yarım kalmayacak!
Hiçbir şeyi, hiçbir sözü kulakları duymuyordu Doğan'ın. Bir uğultu çağlayanı kulaklarını tutsak etmişti.
Deli gibi yürüdü, köprüyü geçti.
Bir ara, bir sarı taksinin acı fren sesleri duldu. Caddedeki insanlar o yana koştu. Bir genç, üstelik gepegenç bir delikanlı, sarı taksinin altında kalmıştı. Doğan.
Tesadüf bu ya Turan ve Demirci de orada bulunuyorlardı.
- Doğan, diye haykırdı Turan. Böyle bir şeyi bekliyordum deli oğlan, biliyordum böyle yapacağını.
Hiç beklemedi. Kardeşini kolları arasına aldı. Elinde yüzünde kan izleri vardı. Sanki nefes almıyordu. Sanki Melek'ten vazgeçmiş, dünyasından da habersizdi.
Arkadan gelen başka bir sarı taksiyle hastaneye gittiler.
Demirci, yaralı gencin Doğan olduğunu anlamış, olayı da görmüştü.
- Böylesi iyi oldu, dedi. Uzun zaman kendine gelemez. Kızı bir başkasıyla baş göz ederim, fırsat bu fırsat diye.
Olaya karışan sarı taksinin şoförü polisi aradı, haber verdi.
Çok sonra Turan, akıl yitimine uğramış Doğan'ı aldı köyüne götürdü.
Doğan'da film kopmuş, geçen hayatına dair hiçbir iz kalmamıştı aklında.
Sadece kökü toprakta bir ağaç gibi ayakta ölüp gitmişti.
Kader, geride kalanların başına gelenleri de gösterdi aynasında birer birer.
Beş adam sessizce oturuyordu Ali Baba Kahvesi'nin önünde. Ruh gibiydiler. Dalgın gözlerle geçmiş günlerini arıyorlardı sanki. Keyifsiz, çaylarını yudumluyorlar. Tükenmiştiler. Turan çay bardağında kalan son yudumu da içti. Bir daha dudaklarına götürdü bardağı, çay bitmişti.
- Zavallı, dedi Turan. Melek de çekip gitmiş.
Murat Ağa, ilk defa başını kaldırdı, sordu?
- Ne dedin sen Turan Ağa? Nasıl çekip gitmiş?
- Babası kızını bir başkasına vermiş. Kız ağlamış, ayak diremiş. "Ne olur babacığım! Acı bir darbeyle sarsıldığım an, bırakın evlenmeyi, mutlu olacağımı sanıyorsanız, aldanıyorsunuz." demiş. Sözünü kimselere dinletememiş. Düğün gecesi fırsat kollamış, zorla evlendirildiği kocasını bırakıp duvağıyla Doğan'ın yoluna düşmüş.
- Eee! Sonra ne olmuş Turan?
- Köşe bucak aramış, bulamamış. O gün bu gündür, gurbetin kahrını çekiyormuş. Ötesi mi? Bilemem!
Tam bu sırada Kahya Sarı Ağa da kahveye girdi, etrafına bakındı. Beşlilerin olduğu masaya yürüdü.
- Ağalar, dedi. Haciz memurları geldi, sizi beklerler.
Kalktılar, gittiler.
Gerçekten öyle oldu. Tutanaklar tutuldu, yeni senetler imzalandı, devirler yapıldı. Koker pamuğu batırdı hepsini. O sene pamuklarını yüz yetmiş beşe değil, doksana bile satamadılar.
Hacizcileri uğurladılar. Sabah haberlerinde bu memurları taşıyan minibüsün Tekin köyünden geçerken kale duvarlarına tosladığını da ertesi gün dinlediler.
Ağlamakla gülmek arası bir havada yeniden kahveye döndüler.
O da ne?
Doğan, yanında yardımcısı falan olmadan tek başına kahveye geliyordu.
Üstelik, arkadaşlarını da tanımış gibiydi. Uzaktan gülümsüyordu.
Siyah beyaz televizyonda sanat müziği programı vardı.
Zeki Müren en güzel şarkılarından birini söylüyordu.
- Elbet bir gün buluşacağız, bu böyle yarım kalmayacak!
Doğan'ın gözlerinde iki damla yaş, dudaklarından da aynı şarkı dökülüyordu:
- Elbet bir gün buluşacağız, bu böyle yarım kalmayacak!
Sonra gelin gibi süslenmiş bir sarı taksi, tozu dumana katarak geldi, kahvenin önünde durdu.
Saçlarına aklar düşmüş Melek, indi.
Doğan, canlandı, kendine geldi. Beklemedi, koştu.
- Biliyordum, dedi. Biliyordum, Kafdağı'nın ardından çıkıp çekip geleceğini.
Kucaklaştılar.
Kahvede şenlik başladı. Akşam alacasıyla birlikte dağların doruklarında yükselen dolunayın yüzünde gülücükler! Raks eden yıldızlar, yıldızlar.
Yıldızlar!
Oyhan Hasan BILDIRKİ
Saat ve Tarih:
07:42
,
11/8/2008
Yazar:
Oyhan Hasan Bıldırki
Bir şiire takılmışım, peşi sıra sürükleniyorum. Gönlüm ve kafam, saç tellerimin en ucundan, ayak parmaklarımda biten bütün kılcal damarlarıma kadar bir tek hücremi atlamaksızın, o şiirin büyüleyici etkisiyle sarmaş dolaş. Dopdoluyum. Bıraksalar, taşacağım. Bu şiire, nerede, nasıl takıldım, bilmiyorum.
Hiçbir şeye aldırmadan, sahil boyunca yürüyorum. Hava ılık. Maviliklerin son ucunda yükselen güneş, yakıcı da değil. Bir iş için Kervansaray'a gidecektim, vazgeçtim. O şiirin büyüleyici etkisinden sıyrılıp çıkmak, kalabalıklara karışmak istemiyordum. Yüreğimde seller gibi coşan, kabaran tarifsiz duygular, beni yedeğine almış, götürüyor. Beton zemini döven ayak seslerini duyuyorum. Yürümeli, daha da yürümeli, o şiirin büyüleyici eleğim sağmasını yakalamalıyım. Gönlümde kımıl kımıl duygular, oğul verecek.
Kirli yeşil, dalgasız denize baktım. Suda oynaşan bir alay balık, pul pul. Adlarını çıkaramadım. Hoş, benim derdim bu değil. Fakat onların birlikteliğine tutuldum. Ansızın yer değiştiriyorlar, kâh beride, kâh ötede görünüyorlar. Besbelli, tükenmez umutlarının peşinde koşuyorlar. Suya gölgem vurdukça, iri, yosun tutmuş kayalar arasında gizleniyorlar. Onları kendi hallerinde bırakmalıydım. Varsın oynaşsınlar, kirli yeşil, dalgasız denizin tadını çıkarsınlar. Ege'nin sularında, bütün tuzaklardan uzak, yaşasınlar.
Yorulmuşum. Güvercinada'yı gören bir kafeteryanın denize bakan masalarından birinin plâstik sandalyesine çöktüm. Karşıda, limana demir atmış "Maksim Gorki" gemisi. Rıhtıma çıkan, kum gibi kaynayan insanlar, bu tarafa gelebilmenin telâşını yaşıyorlar. Koşuşturan boyacılar, müşteri bağlamaya çalışan rehberler. Suya pike dalış yapan, yere düşürülmüş beyaz mendil gibi duruveren martılar. Bağlı bağsız tekneler, kayıklar. Okul kaçkını, beyaz gömlekli, kırmızı kravatlı bir çocuk, yanımdan hızla geçti, sahile indi. Topuklarından destek alarak pabuçlarını çıkardı, çoraplarını da sıyırıp attı. Gömleğinin kollarını, dirseklerine kadar çemeledi. Kırmızı kravatını gevşetti. Beraberinde getirdiği çantasından olta takımlarını da çıkardı, ayarladı, denize bıraktı. Döndü, beni gördü. Yüzüme hayretle baktı, gülümsedi de. Sonra, kendisine yüz vermeyişimden olmalı, kumsala çöktü, durgun suda çırpınan mantarlarına baktı.
Dirseklerim masanın üstünde, kafam, ellerimin arasında, öylece durdum, kendime kızdım, öfkelendim. Bir yerlerden tanır gibi olduğum bu çocuğa, bir gülümseyişi bile çok görmüştüm. Üzüldüm. Sesleneyim, kendisiyle konuşayım istedim. Tam da "hışt!" demeye hazırlanacağım sıra, kanada kalkan güvercinlere takıldım. Yüzlerce, binlerce güvercin, göğün maviliklerine doğru süzülüyor. "Acaba benim eleğim sağmama doğru mu uçacaklar?" derken, dalmışım. Aklımın en ince noktalarından boşanan sayısız atlar, bir büyünün etkisine kapılmış gibi, çatlarcasına yarışıyorlar. Onların peşinden koştum, koştum.
Arabı, dorusu, kırı... binlerce, yüz binlerce at, kişniyor, şahlanıyor, durmaksızın koşuyor. Nal seslerinde yaşanmış nice zamanların başkaldıran, sevinen, öne çıkan, geri çekilen, üzülen ya da üzen, küstürüp barıştıran, ayırıp kavuşturan izleri yankılanıyor. Beynimde çakıp sönen şimşekler, yıldırımlar, tufanlar kol geziyor, nal seslerini bastırmaya çalışıyor. Yedi rengin verdiği zevki, doya doya, içime sindire sindire yaşıyorum. Kırmızıdan turuncuya, lacivertten griye, maviden yeşile geçiyorum. Yanımda bana, "Affan Dede" olduğunu söyleyen, ak saçlı fakat dinçliğinden hiçbir şey kaybetmemiş bir ihtiyarla birlikte, sayısız atların peşinde, Kafdağı'nın ardına düşürüyoruz. İnsanı saran, kuşatan güzelliklerin ortasındayız.
Affan Dede, sırtımı sıvazlıyor.
- Beraberliğimiz buraya kadar, diyor. Kalan yolu, yalnız, tek başına aşmalısın. Böylece bir işi başarabilmenin, zorlukları devirebilmenin de zevkini tadacaksın. Yürü, korkma!
İrkiliyorum, tarifsiz korkulara kapılıyorum.
Yürüdükçe açıldım, kendime geldim.
Elleri belinde, ansızın karşımda duran anamı gördüm.
- Kör olasıca! Adı kara yere batasıca seni! Yine hangi cehenneme gittin? Nerelerde köpek taşladın da, sığırlara, buzağılara bakmadın? Sergilerde ne incir kalmış, ne hurda. Buzağılar, analarını da emmiş.
- Görmüyor musun? diye çıkıştım. Azmakta balık tuttum.
- Balığı batası! Ben sana, bir daha o azmağa gitmeyeceksin demedim mi? Yanında kim vardı?
- Kan kardeşim Mustafa!
- Başka?
- Ali'yle Selim.
- Sigara içmişsiniz. Ağzın leş gibi kokuyor.
İçmedim desem de, anamı inandıramadım. O, yaşları bizden hayli önde olan Ali ve Selim ile arkadaşlık yapmamızı, birlikte gezip tozmamızı istemiyordu.
Elimdeki hevengi aldı.
- Çabuk, dedi, sığırları sergiden çıkar! Buzağıları dama kapat! Harıma git. Sarımsak yol, ağzını temizle. Susam gümelerine de bak. Devrilen varsa, kaldır. Yemek yok bugün, sana!
Çaresiz boyun eğdim. Azardan, dayaktan kurtulmak, denilenleri eksiksiz yapmak için, yıldırım gibi koştum. Harımda, tek kalan sigaramı da bitirdim. Verilen emirlerden sonuncusunu tamamlamaya soyundum. Sayısız susam gümelerini de gözden geçirdim. Devrileni mevrileni yoktu. Sevindim. Sarımsaklara yasıldım, yoldum. Tozunu alıp geçtiğim taze yapraklarını çiğnedim. Dilimi, genzimi yakan acısını tükürdüm. Acıkmıştım. Lop incire tırmandım. Çatallaşmış gövdelerinden birine, sırtımı verdim. İri incirlerden tıka basa yedim. Çatal gövdelerden ikincisine, koyu, iri yaprakları arasında beni gizleyecek olanına geçtim. Arka cebimden aynamı, tarağımı çıkardım. Altı çıkmış sepetle, azmakta balık avlarken ıslanan, kıvrılan saçlarımı düzelttim, taradım. Yakışıklı biri miydim, ne? Yüz çizgilerimi, kaşımı, gözlerimi, yanaklarımda terlemeye henüz başlayan ayva tüylerini, aynamda uzun uzun inceledim. Hayâller kurdum.
Aynamda ışıklar yandı, söndü. Kürlerin sağını solunu tuttuğu, koyu gölgelerle örtülen dar irimden, omzunda testisi, eteğini çekiştiren küçük kızıyla birlikte, Ganime Abla geçiyor. Besbelli, Kocapınar'dan dönüyordu.
Kızı;
- Anne, ben orda yılan gördüm! dedi. Olduğu yerde, mıhlanıp kaldı. Ganime Abla, sendeledi. Neredeyse dolu testiyi omzundan atacaktı. Kızının, henüz yılan nedir bilmediğini düşününce, ferahladı. Sesini yumuşattı, tatlılaştırdı.
- Nerde?
- Aha, işte orda!
- Küçük mü?
- Küçük.
- Rengi ne?
- Kırmızı.
- Sen, yılan ne, biliyor musun? İlk defa nerde gördün?
Küçük kız yatıştı. Kendisine korku verecek sebepler, annesinin sorularıyla eridi. Mıh, çözüldü. Omuzdaki testi, yeni baştan düzeltildi. Yürüdüler, gittiler.
Benim yüreğimde, kor ateşler. Heyecanlandım. Ganime Abla'ya diğer akranlarım gibi, fakat onlardan daha saf duygularla tutkundum. Kocasına rağmen, gerekirse onu, zorla da olsa, güzellikle de olsa, büyüdüğüm zaman, kendime kaçıracaktım. Onu, nerede görsem utanır, gözlerimi, gözlerinden uzaklaştırmaya çalışırdım. Aslında o da, benim niyetimi biliyor, bize gelip gittikçe, büyüklerimin yanında bile, bana takılıyordu. Bana duyduğu yakınlığını da açıkça söylüyordu. Yalnız, ilkinde olduğu gibi, daha sonraki evliliklerinde cahil kocaya varmayacağını ekliyordu. Okursam, bana varabileceğini de bildiriyordu.
Şimdi de, yüzümü ateşler bastı. Kanım kaynadı. Lop incirin yerden ve irimden görülebilecek dallarından birine, adını adımla beraber, ağzı barut gibi keskin çakımla kazıdım. Yaşlı incirin gövdesi, düşündüğümün tersine, oldukça sert çıktı. Yılmadım. Zor da olsa, gövdeyi kuşatan kabuklarını, çakımın keskin ucuyla ince ince, dilim dilim çizerek kazıdım. Çakımın ince ucu işledikçe, gövdeden dışarıya, gözyaşları gibi kabarıp incileşen sütler aktı. Sanki ağaç, ağlıyordu. Acımakla yazmak arasında bocalar gibi oldum. Ağacın ağlamasının önemli olmadığına karar verdim. Akan sütler, sakızlaştı, ulaşabildiği noktaların rengini kararttı. Bastığım bir dalın çatırdadığını fark edince, tutunabileceğim başka birini aradım. Geç kalmıştım. İnen dalla birlikte, yere düştüm. Nefesimin kesildiğini, gözlerimin önünde binlerce yıldızın kaynaştığını biliyorum. Sonrası karanlık...
Güneş, dağların ardında, iri, turuncu bir tepsiye dönüşmüş. Dağların bu yüzündeki gölgeler uzamış. Arkada, çok uzaklarda, yükselen dağların gökle birleşen sırtlarında, uzayıp giden bir kuşak gibi, batan güneşin son ışıkları parlıyor. Lop incirin dibinde kırılmış, kocaman bir dal duruyor. Uzayan gölgeler ve son ışıklar, gelen akşamın yaklaştığını anlatıyordu. Yemişlerin sergilenmesine, sığırların tokatlanmasına, buzağıların damlarına yerleştirilmesine geç kalmıştım. Toparlandım, oturduğum yerden kalktım. Sağ ayağımın altında gıcırdayıp patlayan sesler. Solum, aksıyor. Baktım, cep aynam da kırılmış. Üzülmeye zamanım yok. Kırık dalı sürükledim, kesiğe attım. Harım kapısını dayakladım. Eve doğru koşmaya başladım.
kırdım. Köpekler havladı, bahçe kapısına doğru yöneldi. Uzaktan duyulan nal seslerine, at kişnemesi karıştı. Köpekler, hız kesti. Babamla birlikte döndüler. Kır atı yedekledim, terini soğuttum, ahıra götürdüm, yem torbasını başına geçirdim.
Merak ediyordum: Anam, babama hakkımda neler diyecekti? Babam, yılanbalıklarını nasıl bulacaktı? Bana çıkışacak, azarlayıp paylayacak mıydı? Beklediklerimin hiçbiri olmadı.
Ninem;
- Bu haylazın işi ne yolda, damat? dedi.
- Oldu gibi.
- Nasıl?
- Şehirde okutacağım keratayı!
- Hangi şehirde?
- Aydın'da.
- Söke'nin suyu mu çıktı?
- Boğulacaksa, büyük denizde boğulsun.
Ninem, babam, anam, dayım, ağabeyim ve kardeşlerim, benim düşüncemi almadan, aralarında uzun uzun tartıştılar. Arada ninemin, bazen babamın sesi yükseldi. Babam, dediğinden dönmedi. Anam, ipek tülbendinin ucuyla, gözyaşlarını sildi. Sanırım, gurbete gideceğime üzülüyordu. Onun yanında, daha parmak kadar çocuktum. Adını duyduğum, fakat kendisini hiç görmediğim o koca şehirde, nasıl okuyacaktım, nerede kalacaktım?
Babam;
- Hepsini ayarladım, dedi. Yarın, kaydını yaptırmak için Aydın'a gideceğiz. Erken yatalım.
O gece uyudum mu? Nasıl uyudum? Bunları bilemiyorum. Yatağımda dönüp durduğumu hatırlıyorum. Okursam, almaları için sıkıştırdığım filân markalı saate, daha çabuk kavuşacağımı düşündüm. Ya, Ganime Abla ne olacak? Bağrımdaki yaraya tuz basacak, onu unutacaktım. Şehirde kim bilir ne güzellerle karşılaşacaktım?
Okullar açıldı. Zille birlikte, ilk ders başladı. Bu dersleri, sonsuz dersler izledi. Yeni şeyler öğreniyor, öğrendikçe de zevk alıyordum. Yakamı, yeni sevdalara kaptırdım. Kim olduğumu, ne durumda bulunduğumu anlıyor, toplumda yaşadığım yerin sınırlarını çiziyordum.
Dairemin halkaları genişledi, büyüdü. Özlemlerimi, sevdalarımı şiirlere döktüm. Gramofondu, radyoydu derken, sinemayla, tiyatroyla tanıştım. Yeni arkadaşlarım oldu. Geride, köyde bıraktıklarımı da unutmaya başladım. Fakat sebebini yıllar sonra öğrendiğim, üç ünlü devlet adamımızın darağacında sallandırılışlarının ıstırabını da yaşadım. Hatıra defterleri tuttum. Aralarında pembe güller, kırmızı karanfiller kuruttum. Rüyâlarım tükendikçe, düşüncelerim vaktinden evvel olgunlaştı. Yıllar, yıllara eklendi. Bir kahve taşımı gibi aktı, geçti. Bütün sevdalarımı döke yıka, geride bıraktım. Eşimi, Kafdağları'nın burcunda tanıdım. Evlendik. Çoluk çocuğa karıştık. Şimdi yavrularım, boyumla birlikteler.
Bu zamansız fırtına, nereden koptu? Bu doludizgin atlar, nereye koşuyor? Kanada kalkmış sayısız güvercinler, ne tarafa uçuyor? Ben, yüzme de bilmem. Bu dalgalı denizin kenarında ne işim var? Ya şu, bana doğru yaklaşan ihtiyar da kim? Bir felâket habercisi mi? Suratı niye eğik?
Yanılmışım. Ak sakallı ihtiyar, eğik suratını doğrulttu, bana gülümsedi. Bu gülümseyişle birlikte, ufukta yarım çember gibi yükselen eleğim sağmanın yedi rengi ortaya çıktı. Ne muhteşem renkler, Yarabbi? Yeşili, mavisi, sarısıyla çalım satıyor, utancından mı nedir, kararıyor, turuncuya kapılar açarken, ansızın beyazlaşıyor. Güvecinler de yarışta. Doludizgin atlar, birbirine girmiş. Çıkardıkları toz bulutu, perde perde yayılıyor. Suda atık mendiller gibi duran martılar, bir şeyden ürkmüş olmalılar, kanatlandılar, sağa sola dağıldılar. Tekneler, kayıklar hareketlendi. Ötelerde de som beyaz yelkenliler. Dalgalar çoğalmış.
Affan Dede, gülücüklerini noktaladı.
- Kampanayı duyuyor musun? dedi.
"Maksim Gorki" gemisinin bacasından yükselen koyu, kirli dumanları gördüm. Kırmızı kravatlı çocuğun hevengi, çeşitli balıklarla dolmuş.
Yanımda, bir ses patladı.
- İçecek bir şeyler alır mıydınız? Çay, bira, kola...
Kahveyi saymadığını fark ettim.
- Acı kahve, dedim.
Tiril tiril garson, uzaklaştı.
Kırmızı kravatlı çocuk, takımlarını toplamaya başladı. Neyi düşündü bilmem, vazgeçti. Bana döndü, yeniden gülümsedi. Ona, kanım kaynadı. Ben de gülümsedim. O da , yüz bulmanın rahatlığıyla, gülücüklerine gülücükler kondurdu.
- Zamanın varsa, gel! Lâflayalım.
Sözümü ikiletmedi, geldi ve karşımdaki sandalyelerden birine kuruldu. Sırtı, denize dönüktü. Güvercinada'yı, koca gemileri, onca tekneleri arkasında bırakmıştı. Takımları, olduğu yerde duruyordu. Ona kim olduğunu, nerede doğduğunu sormadım. O da bana, sormadı. Söze dümdüz girdik, konuştuk.
- Kan kardeşin var mı?
- Yok?
- Olmaz ya! Olsa, şaşardım. Aidis belâsından korkuyorsun değil mi? Bunun için kan kardeşin yok. Balıklarını ne yapacaksın, kime götüreceksin? Denizi bildiğin kadar, dağları, ovaları tanıyor musun? Hiç çardakta uyudun mu? Dam, ahır, sergi nedir bilir misin? Bir gün bile olsa, sığırtmaçlık yaptın mı? Susayınca, at izlerinden su içtin mi? Akşam üzeri telâşlarını yaşadın mı? Radyolu, gramofonlu çağın üstadı Hafız Burhan'ı, Münir Nurettin'i, Safiye Ayla'yı dinledin mi?
- Şiir gibi konuşuyorsun.
- Sen, şiir bilir misin? Ezberinde sevda şiirleri var mı?
- Biraz.
- Bak, bu iyi değil işte. Tekerleme, manî, masaldan nasibini aldın mı?
- Bir şiir okusam...
- Gece çeliği oynadın mı? Uzuneşek atladın mı?
- Bir şiir okusam?
- Hangi şiiri? Senin devrinde şiir mi kaldı? Doğuda batıda, güneyde kuzeyde patlayan bombalar, nükleer artık sızdıran santrallar, çiğnenen insan hakları varken, şiir mi kalır? Öyle ya, bizim zamanımızda sadece komşu hakkı vardı. Onu bilir, onu tanırdık. Aramızdaki dostluklar, böyle pekişirdi. Şimdi şimdi, bu insan hakları denilen nesne çıktı. Gelip, hayatımızın tamamına kuruldu. Kuruldu ya, insanlık da bozuldu.
- Bir şiir okusam...
- Yeniden başa döndürme beni. Hangi şiiri okuyacaksın? Sen televizyonun, bilgisayarın, dijitallerin, tavernaların, bar sokaklarının şiirinden başka, hangi şiiri bilirsin? Leylâ'ların vefâsızlığını tattın mı? Şirin, sana da dağlar devirtti mi? Han Aslı, küllerini süpürdü mü? Sen, hangi şiiri bilirsin? Biz, yufkadır, bazlamadır derken, has ekmeğe kadar çıktık. Senin ekmeğin küçüldü, pizzalaştı, hamburgere döndü. Dostluklar da soğudu, çıkar elbiselerine büründü. Çıkarın bittiği yerde, işte görüyorsun, düşmanlıklar başladı. Sen, o sonsuz, yeşil kırlarda, dilediğince koşturabildin mi? Kargıdan veya ırmak kenarlarındaki söğüt dallarından yaptığın atlara bindin mi? Sabah akşam, ağaç dalları arasına gizlenmiş, bin türlü ses çıkaran, Tanrı'nın çalar saatlerini işittin mi? Bülbülün güle hasretini, kumruların yağ dökme hikâyesini duydun mu? Sen, kendi oyuncağını, hiç kendin yapabildin mi? Apartman çocuğu, görüyorum, ille şiir okuma sevdasındasın. Hangi şiiri, neyin şiirini okuyacaksın?
- Dinle öyleyse.
- Boşuna yorma beni.
- Daha başlamadım ki... Hep sen konuştun. Bana fırsat bile vermedin. Bencil birine de benzemiyorsun. Fakat neyi, nasıl anlatacağını biliyorsun. Okumuş adamın hâli, bir başka olurmuş. Sen de, onlara benziyorsun. Bana gelince, ne dağların, ne de kırların şiirini yazdım. Benim karışanım, girişenim çok. Yasakların çemberine tutulmuş, durmaksızın dönüyorum. Sanki bir dolap beygiri gibiyim. Bizi, sağ olsun büyüklerimiz, yarış atına çevirdiler. Dokunma, yapma, konuşma, bulaşma emirleriyle büyüyüp gidiyoruz işte. Sözlüğümüzde, sevdanın adı yok. Sevgililer "çeşit"leşti. Hırgür huyumuz oldu. Çağımızın beraberinde getirdiği diken tarlalarında yaşıyoruz. Her yerde, bütün çocuklar, yok yere öldürülüyor. Karşı çıkamıyoruz da. Sadece üzülüyoruz, o kadar. Ele alınacak, anlatılacak hatıralarımız yok. Biz aslında, her şeyin öksüzüyüz. Bıraksalar, bütün bunların üstesinden gelebiliriz.
- Bırakmıyorlar mı?
- Bırakmıyorlar.
- Bana bir şiir okuyacaktın?
- Unuttum!
Tam bu sırada, kampana bir kere daha vurdu. Sayısız Güvercinler kanada kalktı. Martılar denizin dalgalarına yapıştı. Milyonlarca at, şahlandı. Arabı, dorusu, kırıyla birlikte, yeni şafaklara koştular, kişnediler. "Maksim Gorki", demir aldı. Dubalardaki kalın, ağır halatlar çözüldü. Güneş de, turuncuya döndü. Koca bir tepsi gibi, ufukta, denizin gökle birleştiği noktada, suya dalmaya hazırlandı.
Kırmızı kravatlı çocuk, telâşlandı. İzin bile almadan, hızla yanımdan ayrıldı. Olta takımlarının bulunduğu yere gitti. Acelesi vardı. Bir yerlere yetişmek istiyordu. Martı, güvercin, at, güneş derken dalmışım. Koca geminin bacasında kirli, koyu dumanlar. Baktım, Affan Dede, kırmızı kravatlı çocukla, dumanların arasında dolaşıyor. Eleğim sağmalar, gittikçe daralan yarım çemberleriyle, arka arkaya sıralandılar.
Zaman, dondu!
Bakalım, bildiği şiiri unutan kırmızı kravatlı çocuk, dönüşünde, hangi hatıralarını beraberinde getirecek?
Oyhan Hasan BILDIRKİ
Saat ve Tarih:
10:55
,
20/5/2008
Yazar:
Oyhan Hasan Bıldırki
Vali Nurullah ÇAKIR koordinesinde yürütülmekte olan Atatürk ve İstiklal Yolu Projesinin ilk levhası İnebolu Türk Ocağının önüne konuldu.
Üç etapta yürütülen projenin etüt, güzergah belirleme ve işaretleme çalışmaları yapıldıktan sonra, 3. aşaması olan levhaların konulması etabı 24 Nisan 2008 günü İnebolu'da yapılan tören ile başladı.
İlk olarak, Türk Ocağı Binası Konferans Salonunda, Proje Sorumlularından Ersin DEMİREL tarafından projenin tanıtımı, yapılan çalışmalar ve bundan sonra yapılması gerekenler hakkında bilgi verildi.
Sonra, Vali Nurullah ÇAKIR, Atatürk ve İstiklal Yolu Projesinin İlimiz ve İlçemizin turizmine yapacağı katkının önemli olduğunu, bu yolun korunması ve tanıtılması için herkese görev düştüğünü, ilk adımın bugün atıldığını, gerekli işaretleme ve levhalama çalışmaları tamamlandıktan sonra İnebolu 9 Haziran Şeref ve Kahramanlık Günü Etkinlikleri kapsamında 8 Haziran'da bu yolda bir yürüyüş gerçekleştireceklerini, Projenin gerçekleştirilmesinde emeği geçen ve katkıda bulunanları tebrik ettiğini ifade etti.
Daha sonra, Atatürk ve İstiklal Yolu Projesinin ilk levhası İnebolu Türk Ocağı Binasının önüne dikildi.
2 nci levha için Taşoluk Köyüne giden Vali Nurullah ÇAKIR, burada Köy Muhtarı ve köylülerle sohbet ederek, Atatürk ve İstiklal Yolu Projesinin güzergahında yer alan köylerde ve yerleşim birimlerinde yerel rehberlik yapacak kişiler yetiştirilmesi gerektiğini, ev pansiyonculuğu ve dinlenme yerleri oluşturulması için çalışma yapılması gerektiğini belirtti.
Vali Nurullah ÇAKIR, tarafından Taşoluk Köyündeki çocuklara çeşitli hediyeler verildi.
"Batı Karadeniz’de Kültür Turizmi" Konulu Sempozyuma Kastamonu Ev Sahipliği Yapıyor.
Türkiye Seyahat Acentaları Birliği TÜRSAB’ın düzenlediği 6. Kültür Turizmi Sempozyumu, “Batı Karadeniz’de Kültür Turizmi” başlığı altında 3 Mayıs Cumartesi günü Kastamonu Valiliği’nin işbirliği ile Kastamonu ev sahipliğinde yapılıyor.
İlki 2007 Eylül ayında İstanbul’da düzenlenen ve daha sonra Kapadokya, Kuşadası, Urfa ve Mersin’de bölgesel olarak yapılan sempozyumların altıncısı, Düzce ve Bolu’dan başlayarak Sinop’a kadar uzanan Batı Karadeniz bölgesini kapsayacak..
TÜRSAB Kültür Turizmi Komitesi’nin konseptini oluşturduğu ve organizasyonunu üstlendiği bu sempozyumlarda, “kültür turizmi” kavramını yerel boyutta gündeme getirmek, tanıtmak ve bölgesel olanakları değerlendirip, yerel sorunları tartışmak temel alınıyor..
Kum-deniz-güneş turizminin getirileri yanında götürülerinin de olduğu düşüncesinden yola çıkılarak, katma değeri yüksek olan ve hiçbir zaman tükenmeyecek bir kaynak olarak görülen “kültür turizmi”, Türkiye’nin birçok bölgesinde “sürdürülebilir gelişme” için bir kurtarıcı olma, yerel kültürü, tarihsel ve kültürel değerleri zedelemeden, yerel ekonomileri güçlendirme potansiyelini taşıyor. .
Bu çerçevede, Batı Karadeniz bölgesi de, özellikle bozulmamış doğal değerleri, renkli folklorü ve henüz yeterince tanınmayan tarihsel dokusuyla, kültür turizminde değerlendirilmeyi bekleyen zengin bir potansiyel içeriyor. Bu potansiyelin ortaya çıkarılma ve işlenme olanaklarının enine boyuna tartışılacağı bu toplantıya, kapsama alanındaki bölgenin, başta valileri olmak üzere, birçok kamu yöneticisi, yerel yöneticileri, kültür ve turizmle ilgili kurum ve kuruluşların temsilcileri, sektör temsilcileri ve TÜRSAB’a bağlı seyahat acentaları katılacak. Bölgenin özellikle Ankara ve İstanbul’a yakınlığı nedeniyle, öncelikle bu illerin seyahat acentalarının toplantıya ilgi göstermesi bekleniyor..
Üç gün sürecek olan organizasyon, 2 Mayıs Cuma günü seyahat acentalarının ve davetli basın mensuplarının Kastamonu ilçeleri gezisiyle başlayacak. 3 Mayıs’ta Kastamonu Üniversitesi yerleşkesinde yapılacak olan sempozyumun ardından, Kastamonu tarihi kent gezisiyle devam edecek ve 4 Mayıs günü bölgenin önemli bir kültür turizmi merkezi olan Safranbolu’da yapılacak incelemelerle sona erecek. .
Moderatörlüğünü TÜRSAB Kültür Turizmi Komitesi Sekreteri Gülsen KIRBAŞ’ın üstlendiği sempozyuma konuşmacı olarak katılacak isimler ise şöyle: Kültür ve Turizm Bakanlığı Tanıtma Genel Müdürlüğü Kontrolörü Onur GÖZET, Ekonomist Mustafa SÖNMEZ, Gazeteci ve TV Program Yapımcısı Coşkun ARAL, VASCO Turizm Genel Müdürü Yusuf ÖRNEK ve Karabük Üniversitesi Öğretim Görevlisi Nuray TÜRKER.
Sempozyum sonucunda ortaya çıkacak görüşler doğrultusunda, bölgesel olarak değerlendirmeler yapılması, kültür turizmi için yeni politikalar belirlenmesi ve bölgesel programlar hazırlanması bekleniyor.
PROGRAM
3 Mayıs 2008 Cumartesi
Moderatör: Gülsen KIRBAŞ (TÜRSAB Kültür Turizmi Komitesi Sekreteri)
09.30 – 10.15
Açılış Konuşmaları
Başaran ULUSOY - TÜRSAB Başkanı
Selçuk ARSLAN - Kastamonu Ticaret ve Sanayi Odası Meclis Başkanı
Prof. Dr. Bahri GÖKÇEBAY - Kastamonu Üniversitesi Rektörü
Turhan TOPÇUOĞLU - Kastamonu Belediye Başkanı
Nurullah ÇAKIR - Kastamonu Valisi
10.15 – 10.30
Batı Karadeniz’deki tarihi, arkeolojik ve kültürel değerlerin kısa görsel sunumu (Kastamonu Valiliği İl Özel İdaresi’nden Arkeolog Murat KARASALİHOĞLU)
10.30 – 10.45
Onur GÖZET (Kültür ve Turizm Bakanlığı Tanıtma Genel Müdürlüğü Kontrolörü)
Bakanlığın Kültür Turizmi Politikaları ve Batı Karadeniz Destinasyonu.
10.45 – 11.05
Mustafa SÖNMEZ (Ekonomist)
Türkiye Turizm Ekonomisiyle İlgili Genel Değerlendirme, Kültür Turizminin Payı, Batı Karadeniz’le İlgili Rakamlar.
11.05 – 11.30
Kahve Arası
11.30 – 11.50
Yard. Doç. Dr. Nuray TÜRKER (Karabük Üni. Öğ. Gör.)
Batı Karadeniz Bölgesinde Ekoturizm Kaynaklarının Belirlenmesi.
11.50 – 12.05
Dr. Yusuf ÖRNEK (VASCO Turizm Genel Müdürü)
Dünyada ve Türkiye’de Kültür Turizmi (Örneklerle), “Koruyarak Turizm” Nasıl Yapılmalı.
12.05 – 12.20
Coşkun ARAL (Gazeteci ve TV Program Yapımcısı)
Medya Bakış Açısından Batı Karadeniz Kültürel Turizm Değerleri.
12.20 – 13.20
Soru-Cevap/Görüşler (Sayın Bölge İlleri Valileri ve Belediye Başkanlarının Konuşmaları)
13.20 – 13.30
Kapanış Konuşmaları
13.30 – 15.00
Öğle Yemeği Kastamonu Üniversitesi Kafeteryası
15.00 – 18.00
Tarihi Kent Gezisi
YER: Kastamonu Üniversitesi 3 Mart Konferans Salonu Kastamonu Üniversitesi Yerleşkesi, KASTAMONU
Türk kültür mirasına hizmet ve sivil mimarinin korunması amacı ile 1976 yılında kurulan Türkiye Tarihi Evleri Koruma Derneği; geçmiş kültürümüzün simgesi, sosyal yaşamın belgesi olan geleneksel sivil mimarimizin korunması, doğru ve kalıcı nitelikte tanıtılması, yaşatılarak gelecek kuşaklara aktarılması gereğine inanarak bu yönde öncü rolü üstlenmiştir.
Bu yıl düzenlenecek olan 26. Tarihi Türk Evleri Haftası’nda Valiliğimizce yapılan işbirliği ile Kastamonu Evleri ele alınmıştır. İki aşamalı olarak düzenlenecek tanıtım haftasının ilki 5 Mayıs 2008 tarihinde İstanbul’da, ikincisi ise 20 Mayıs’ta 2008 tarihinde Kastamonu’da gerçekleştirilecektir.
5 Mayıs 2008 tarihinde saat 10.30’da İstanbul’da Mimarlar Odası Büyükkent Şubesi’nde düzenlenecek olan haftanın açılışı Türkiye Tarihi Evleri Koruma Derneği Başkanı Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Cengiz ERUZUN tarafından yapılacaktır. Kastamonu Belediye Başkanı Turhan TOPÇUOĞLU, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Dr. Kadir TOPBAŞ, Kastamonu Valisi Nurullah ÇAKIR, İstanbul Valisi Muammer GÜLER ve ÇEKÜL Vakfı Başkanı Prof. Dr. Metin SÖZEN’in konuşmalarının ardından Yıldız Teknik Üniversitesi Sanat ve Tasarım Fakültesi Öğretim Görevlisi olan Solist Özer ÖZEL’in dinletisi yer alacaktır. Ayrıca 26. Tarihi Türk Evleri Haftası etkinliği çerçevesinde, Atatürk ve İstiklal Yolu’na yönelik bir tanıtım gösterisi de yer alacaktır.
Programın öğleden sonraki bölümünde Kastamonu ve çevresini tanıtan dia gösterisinin ardından Prof. Dr. Metin SÖZEN başkanlığında yürütülecek olan Büyük, Orta ve Küçük Yerleşimlerin Koruma Sorunları ve Kastamonu konulu Panele; Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Öğretim Görevlisi Y.Mimar Oktay EKİNCİ, Tarihçi Yazar Necdet SAKAOĞLU, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Suphi SAATÇİ, İstanbul Vali Yardımcısı Feyzullah ÖZCAN, İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. K. Kutgün EYÜPGİLLER ve Kastamonu İlimizden Y.Mimar Halime Nilgül ŞENER ve Mimar Ahmet SEVGİLİOĞLU konuşmacı olarak katılacaklardır.
20 Mayıs 2008 tarihinde Kastamonu’da saat 13.30’da Rıfat Ilgaz Kültür Merkezi’nde tertiplenen ikinci aşamasında Kastamonu Valisi Nurullah ÇAKIR, Kastamonu Belediye Başkanı Turhan TOPÇUOĞLU, ÇEKÜL Vakfı Başkanı Prof. Dr. Metin SÖZEN ve MSGSÜ öğretim Üyesi ve TÜRKEV Başkanı Prof. Dr. Cengiz ERUZUN’un konuşmaları yer alacaktır. Panel süresince Kastamonu Evleri temalı resim sergisi sunumu da yapılacaktır.
CANDAROĞULLARI BAŞKENTİ, “Bir Kasaba –Bir Köy” konulu Panel, yine Kastamonu ve çevresini tanıtan dia gösterisi akabinde, Prof. Dr. Metin SÖZEN başkanlığında başlayacaktır. Tarihçi Yazar (TÜRKEV Yön.Krl.Üyesi) Necdet SAKAOĞLU, Vali Danıştay Üyesi Muzaffer DİLEK, Vali Danıştay Üyesi Temel KOÇAKLAR, Gazi Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Arkeoloji ve Sanat Tarihi Bölümü Öğretim Görevlisi Prof Dr. Halit Çal, İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. K. Kutgün EYÜPGİLLER, Kastamonu İlimizden Kültür ve Turizm Bakanlığı E.Halk Kültürlerini Araştırma Genel Müdürü Nail TAN, Y.Mimar Halime Nilgül ŞENER ve Mimar Ahmet SEVGİLİOĞLU panelist olarak katılacaklardır.
İlimizde üç gün sürecek olan 26. Tarihi Türk Evleri Haftası etkinliği kapsamında; 21 Mayıs 2008 Çarşamba günü Kastamonu Tarihi Kent Gezisi ve Cumhuriyet Meydanında Forum düzenlenecektir. 22 Mayıs 2008 Perşembe günü; Erken Osmanlı Dönemi mimarisini yansıtan külliyesiyle, somut ve somut olmayan kültürel dokusuyla özgün ve tarihi önem taşıyan Taşköprü-Abdalhasan Köyü’ne bir gezi planlanmaktadır. Program “Köy Meydanı”nda yapılacak toplantı ile sona erecektir.
PROGRAM
05 Mayıs 2008 Pazartesi
Saat: 10.30 Haftanın Açılışı Yer: TMMOB İstanbul Büyükkent Şubesi, Yıldız Sarayı Dış Karakol Binası, Barbaros Bulvarı Beşiktaş/İSTANBUL
Saygı Duruşu
İstiklâl Marşı
Açılış Konuşmaları:
Prof. Dr. Cengiz ERUZUN Türkiye Tarihi Evleri Koruma Derneği (TÜRKEV) Başkanı MSGSÜ.Ögr.Üyesi
Turhan TOPÇUOĞLU Kastamonu Belediye Başkanı
Y.Mimar Dr. Kadir TOPBAŞ İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı
Nurullah ÇAKIR Kastamonu Valisi
Muammer GÜLER İstanbul Valisi
Prof. Dr. Metin SÖZEN ÇEKÜL Vakfı Başkanı
Açılış Dinletisi:
Solist: Özer ÖZEL YTÜ. Sanat ve Tasarım Fak. Öğretim Görevlisi
Saat : 12.30 Ara
Dia Gösterisi: KASTAMONU VE ÇEVRESİ
Panel: BÜYÜK, ORTA VE KÜÇÜK YERLEŞİMLERİN KORUMA SORUNLARI VE KASTAMONU
Yöneten: Prof. Dr. Metin SÖZEN ÇEKÜL Vakfı Başkanı
Y. Mimar Oktay EKİNCİ Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Şehir ve Bölge Planlama Bölümü Öğretim Görevlisi
Necdet SAKAOĞLU Tarihci Yazar ve Türkiye Tarihi Evleri Koruma Derneği Y.K.Üyesi
Prof.Dr.Suphi SAATÇİ Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Öğretim Üyesi, Türkiye Tarihi Evleri Koruma Derneği Y.K.Üyesi
Feyzullah ÖZCAN İstanbul Vali Yardımcısı
Prof. Dr. K. Kutgün EYÜPGİLLER İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Anabilim Dalı Öğretim Görevlisi
Halime Nilgül ŞENER Yüksek Mimar
Ahmet SEVGİLİOĞLU Mimar
KASTAMONU PROGRAMI
19 Mayıs 2008 Pazartesi:
Kastamonu ‘ya Hareket
20 Mayıs 2008 Salı
Saat: 13.30 Haftanın Açılışı
Yer: Rıfat Ilgaz Kültür Merkezi Toplantı Salonu
Saygı Duruşu
İstiklal Marşı
Açılış Konuşmaları:
Turhan TOPÇUOĞLU Kastamonu Belediye Başkanı
Prof. Dr. Cengiz ERUZUN Türkiye Tarihi Evleri Koruma Derneği ( TÜRKEV ) Başkanı, MSGSÜ.Ögr.Üyesi
Prof. Dr. Metin SÖZEN Çekül Vakfı Başkanı
Nurullah ÇAKIR Kastamonu Valisi
Panel:
CANDAROĞULLARI BAŞKENTİ KASTAMONU‘’ BİR KASABA – BİR KÖY ‘’
Yöneten: Prof. Dr. Metin SÖZEN Çekül Vakfı Başkanı
Necdet SAKAOĞLU Tarihçi -Yazar TÜRKEV Yön. Kurulu Üyesi
Muzaffer DİLEK Vali-Danıştay Üyesi
Temel KOÇAKLAR Vali -Danıştay Üyesi
Prof Dr. Halit ÇAL Gazi Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Arkeoloji ve Sanat Tarihi Bölümü Öğ.Gör.
Prof. Dr. K.Kutgün EYÜPGİLLER İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Anabilim Dalı Öğ. Gör.
Nail TAN Kültür ve Turizm Bakanlığı E.Halk Kültürlerini Araştırma Genel Müdürü
Ahmet SEVGİLİOĞLU Mimar
Halime Nilgül ŞENER Yüksek Mimar
21 Mayıs 2008 Çarşamba
Kastamonu Tarihi Kent Gezisi ve Cumhuriyet Meydanında Forum
22 Mayıs 2008 Perşembe
Taşköprü -Abdalhasan Köyü Gezisi ve Köy Meydanında Toplantı ve İstanbul’a Dönüş
Ekleyen : Editör
Tarih : 1 Mayıs 2008 Saat:17:44
kaynak:www.kastamonu.org
Saat ve Tarih:
10:10
,
4/5/2008
Yazar:
Muzaffer Erdem
I. Atmışlı yıllardan sonra, tek tük de olsa, sokaklarımızda veya caddelerimizde onlara rastlamaya başladık. Heybetli görünmelerine rağmen, hem utangaç, hem sıkılgandılar. Bu yüzden olmalı, sanki ışıktan, ulu orta meydanlardan kaçar gibiydiler. Yeni elbiselerinin üzerinde, iğreti duran şapkaları, boyunlarında da, bıraksan kaçıverecek gibi olan kravatları, papyonları vardı. Tıraş olmayı sevdiklerinden midir nedir, yüzleri ayna gibi parlıyordu. Yalnız bu aynada palabıyıklar, birer leke gibi duruyordu. Doğudan gelen trenlerden birer birer indiler. Çok geçmedi, her yanı, bütün sokakları, güzelim caddeleri, ulu orta meydanları doldurdular. Fakat onca çokluklarına karşılık, yine ürkektiler, çekingendiler. Kızlarımızın davetlerini, geri çeviriyorlar, erkeklerimizle bile arkadaşlık kuramıyorlardı. Son yıllara kadar, yalanım yok, güldüklerini, neşeli olduklarını görmedim. Üstelik fazla konuşkan da değiller. Tezgâh başında olsun, cadde kenarında olsun, daima suratlarını asarlar, arada bir; "Oh! Of!" diyerek, bağırlarını döverler. Ben, Albert Klaus... Nedense bu adamları sevemedim. Komşularımız da öyle. Onlar gelmeden önce her şeyimiz apaçıktı. Gizlimiz kapaklımız yoktu. Ama onlar gelince, işler karıştı. Hep birlikte gizlenme, saklanma, huylarımızı değiştirme ihtiyacını duyar olduk. Onlarla bizim aramızda saydam, ses geçirmez, sevgiye fırsat vermez, soğuk, sağır bir duvar uzadıkça, uzadı. Ben, Albert Klaus... bu adamları, dedemden çok dinlemiştim. Dedem, Çanakkale'de, Yemen'de, Gazze'de bulunmuş. O anlatır, ben devler, perilerle dolu bir dünyanın hayâl mi, gerçek mi olduğunu bir türlü kavrayamadığım sihirli ufuklarında, korkuyla dolaşırdım. Dedem, onları yakından tanımış, evlerinde görmüştü. Onların dostluklarına, cesaretlerine, her insana aynı gözle bakmalarına, sofralarındakini başkalarıyla paylaşmalarına, fedakârlıklarına tutkundu. Savaştan nefret etmesine rağmen, bu iyi savaşçıları çok severdi. "Onlarla" derdi, "Biz, bugün ayaktayız! Çünkü, yüzyıllar önce burnumuzun dibine geldiler, bizi kamçıladılar. Kamçıyı sırtımızda hissettikçe uyandık, güçlendik. Sonra aynı cephede silah arkadaşlığı yaptık. Onlar bize de, bir avuç cesaretle, ordular bozmayı, sarmayı, yarmayı öğrettiler. Ama, ah şu siyaset?.." Dedem sustu! Rehberimiz kargalar oldu.
A Ben, Aydınlı Poyraz'ım... Doğduğum, şirin, küçük, bereketli topraklara sahip kasabamda, nedense "Foyraz" derler bana. "Ülen, bu adı nerden buldun?" diye takılırlar. Neşeliysem, güler geçerim. Azıcık sıkıntım varsa, dardaysam, burnumdan öfke solur, takılanlara kızar, esip yağarım. Babamın himmetiyle, "Çok Yönlü Kalkınma Kooperatifi'ne üye olmuştum. Üç beş delibozuk, ağız birliği yaptık. Almanya'ya yazıldık. Bu iş, sonraları, bir sevda oldu, yüreğime oturdu. Düğün dernek neymiş, hepsini unuttuk. Gözlerimiz yolda, umudumuz postacının çantasında, bekledik. Bir gün; "Kâğıtların gelmiş!" dediler. Koştum. Göz aydıncılara ikrâmda bulundum. Elime tutuşturulan zarfın üzerindeki yazıyı çatpat okudum: "Foyraz Yürekli." Güldüm. Sordular: - "Hayrola, ne var?" - "Yok bir şey!" - "Canım, niye gülüyorsun öyleyse? Ortada açık bir şey mi gördün?" - "Yoo!" - "Eee?" - "E'si, bunlar bizden olmalı. Baksanıza, onlar da adımı Foyraz diye bellemişler." Kahkahalar arasında, eksik evraklarım tamamlandı. Yolculuk, ayrılık, gurbet telâşına düştüm. Çünkü bizim, asker ocağından başka, bilip gördüğümüz, tanıdığımız gurbet mi var?
II. Adı, Poyraz Yürekli. Benim bahçıvanım. Geleli birkaç gün oluyor. İşine düşkün, çalışkan. O da, diğerleri gibi her gün tıraş oluyor, kokular sürünüyor, bıyık bırakıyor. Fakat, onlardan farklı bir tarafı var. İşçi tulumunu giyince hüzünleniyor, olanca gücünü işine veriyor. Besbelli, hüznünü, iç sıkıntısını unutmak istiyor. İşini bitirip, sırtından tulumunu çıkarınca, hürriyetine henüz kavuşmuş olanların sevincini yaşıyor. Yalanım yok! Gözüm hem kendini, hem işini tuttu. İşinin ehli, hünerli. Ufak tefek hediyelerimi, hele birayı, geri çevirmiyor. Yalnız! Ne yalnızı? Hangi yalnız? Yalnızlar, saymakla tükenmez! Dul hemşireme yüz vermiyormuş. Komşu kızlarına aldırmıyormuş. Karımın komplimanlarına ses çıkarmıyormuş. Arada bir, geceleri, eve geç dönüyormuş. Dilimizi de sevmiyormuş. Anlayacağınız, kabahati çok. Hele, hele? Kiliseye hiç gittiği yok!
B Delinin zoruna bak... Adamın işi, gücü yok. Kalıbı, ensesi, keyfi yerinde. Hani zamandır dinime, imanıma karışır oldu. Sağda solda beni kolluyor. İnancımı yaşamalıymışım. Elbette! Ama nasıl? Bir yabancı toprağa düşmüşüm. Yönümü kestirmem, kıbleyi bulmam güç. Yakınımda, yamacımda bir tanıdık da yok. Yüzümü yere eğip, gâvura mı sorayım? Onu da denedim. Bir ikisi, kem küm etti. Anladı veya anlamadı. Her biri, bir başka yönü gösterdi. Şaşırdım, kaldım. Allah büyüktür, bağışlar. Bu umutla yaşıyorum. Buna yaşamak denirse, tabii? Şu süsenler, niye solmuş öyle? Sarmaşıklar da sarı lekeler... Madam Klaus değil de, herifin arsız kardeşi bayan Maria var ya, bu süsenlere, sarı lekeciklere bayılıyor. Varıp altlarını bellemeli, suya doyurmalı onları. Toprak altüst olunca, kana kana suya doyunca, süsenler ayılır, sarı lekecikler kaybolur. Bayan Maria, kızarmış!.. Varsın, kızsın. Umurumda mı? Cümle kapısı açıldı. Bayan Maria, balkondan sesleniyor: - "Az içeri gelsene Foyraz." Gittim. Evde kimsecikler yok! Salonda in-cin top oynuyor. Yan odanın yarı açık kapısından, hafif bir müzik sesi geliyor. Bayan Maria, saçlarıyla oynuyor. Tarak olmuş parmaklar, sarı saçları yol yol açıyor. Ortalıkta, adamın gönlünü çelen, aldatıverecek gibi olan lavanta kokuları. Barda biri dolu, iki kadeh duruyor. Fakat ben, inanır mısınız bilmem, bütün renklerden değil de, ille sarıdan, sarışından nefret ederim. Nasıl oldu bilmem, bayan Maria, saçlarıyla oynamayı bıraktı. Bana doğru uzandı, silkindi. Dizbağlarım çözüldü. Acaba yanlış mı görüyorum? Rüyada mıyım. Taş gibi, çırılçıplak bir kadın, işte karşımda duruyor. Gözlerinde manalı gülücükler... Fakat ben, sarışınlardan nef... Dudaklarım alev alev yandı. Kalbim, demirci körüğü gibi çalışıyor. Poyraz, amansız bir kasırganın avcına düşmüş. Yan odaya geçemedim. Daha doğrusu, bir tuzağa sürüklenirken, ayıldım. Bayan Maria'nın suratında patlayan tokat sesine, kapı zili karıştı. Kapıda Albert ve çocukları. Bozum oldum. Utandım. Kulaklarımda bayan Maria'nın sözleri: - "Ne pahasına olursa olsun ben, bunu sana ödetirim Foyraz." Süsenlerle, sarmaşıklarla birlikte, yerin dibine geçtim! Ben, Poyraz Yürekli. Ama, ne yürekli?
III. Bilmez miyim, kabahat bizim yosmada. Fakat karıma, çocuklarıma ne demeliyim? Hemşirem, basılmanın etkisinden olacak, odasına kapandı. Uzun zaman dışarı çıkmadı. Sonra gözlerine kan oturmuş, salona döndü. Hiç birimizle konuşmadı. Aklı, fikri Poyraz'da olmalı, bahçeyi gözleriyle taradı. Poyraz yoktu. Biz, cümle aile suskunduk! Belki de katılıp kalmıştık. Aldırmadık. Hemşirem, umudunu kesmiş olmalı ki, hıçkırıklarını koyuverdi. Bağıra, öğüre ağladı. Doğrusu, içim parçalandı. İlktir, onun hakkında kötü düşündüm. - "Alacağın olsun Poyraz!" dedim. Hemşiremin neşesi yerine geldi. Sabahı, ailenin büyükleri, karım, ben ve hemşirem birlikte toplandık. Durumu görüşüp, bir karara varacaktık. Teklif, Maria'dan gelmişti. Başını alıp giden Poyraz, ne bütün gece, ne de şu vakte kadar eve döndü. Besbelli, gizli bir köşede, utancının azabını yaşıyordu. Durumunu kavrar gibi oldum. Artık, ondan bize fayda yoktu. O, dönüşü olmayan bir yolu, henüz adımlamaya başlamıştı. Belki bana kızıyor, üstüne çullanmadığım, onlarca uygun olan davranışta bulunmadığım için de sövüp sayıyordu. Maria, hazırladığı oyunu, başarıyla sürdürememiş, tuzağının kelepçesini boş bırakmıştı. Bu yüzden de, oldukça üzgün görünüyordu. Bekledim. Konuyu, o açsın, istedim. Karım, aradan sıyrıldı. - "Ben" dedi, "bu konuda kararsızım. Siz, iki kardeş, neyi arzularsanız, ben de o yolda, size katılırım. İzninizle!" Gönlüm karardı. Fakat, salon genişledi, ağır kapı üstümüze kapandı. Ben, Maria'ya baktım. O da, bana! Olacak gibi değil. Öksürüp, aksırdım. Söze başladım. - "Görüyorsun!" dedim, "Poyraz, yok artık!" - "Öyle!" - "Ne düşünüyorsun?" - "Gururumu!" - "Bunu, önceden düşünseydin..." - "O zaman aklım başımda değildi. Foyraz'dan ümitlenmiştim. Duruşunun, çalımının, sakinliğinin, sihirli gözlerinin esiri olmuştum. Kadınsızlığını kamçılayıp, onu elde edebileceğimi sanmıştım. Ne yazık ki, yanılmışım!" - "Öyle görünüyor." - "Evet, öyle." - "Nasıl bir çıkış yolu düşünüyorsun?" - "Önce, işten atalım. Başka işyerlerine, bana yaptıklarını anlatalım. Burnu sürtülsün. Pes etsin, ayağıma düşsün. Özür dilerse, gelip buyursun, evimin direği olsun." - "Peki. Ya gelmezse?" - "Az da olsa, ümidim var." - "Haydi, hayırlısı!" Alınan kararı, hemen uyguladık. Poyraz'ı, dört yanından sardık. Elini, kolunu böğründe bıraktık. Tam ayrılacaktım, Maria seslendi: - "Albert!" dedi. "Bir mesele daha var. Bütün gece, huzursuzdum. Çekirgelerin akınına uğradım. Sanki hepsi, Foyraz olup oturmuşlardı. Beni, seni, bayan Klaus'u, çocuklarınızı, hemen herkesi, her şeyi, iliklerimize kadar sömürüyorlardı. Kaçmak için, köşe bucak aradım, bulamadım. Bütün her şeyi doldurmuşlardı. Binlercesi uçuşuyor, konacak, sömürecek bir şey arıyorlardı. Bu korkunç çekirgelerin akını, sabaha kadar sürdü. Uyanmasam, devam edip gidecekti. Ne dersin?" - "Çok ilgi çekici!" dedim. Dedim ya, Maria'nın "çekirgeler akını" sözüne tutuldum. Onlar, gerçekten çekirge gibiydiler. Bizi, dört yanımızdan sarıp kuşatmışlar, inançlarımızı, sevgilerimizi, göreneklerimizi, medeniliğimizi, elimizdeki ekmeğimizi dipten doruğa, kemiriyor, kemiriyorlardı. Onlara, adı ister Poyraz olsun, ister Foyraz, hemen hepsiyle de, bütün varlığımızla baş etmeğe çalışmalıydık. Yoksa, bu akın, bir tufana dönüşecek, ayağımızın altındaki toprakları, ansızın çekip alacaklardı. Karım, ben ve Maria, savaş bayrağını açtık. Kalabalıklar, umulmadık bir sayıda, sokağa döküldü. Büyüdük, herkesin dikkatini çektik. Tehlikeyi haykırdık! - "Türkler, dışarı!"
C Sözüm ona, medeni dünyada yaşıyorum. Az buçuk, ben de uygar sayılırım. Ülkemde, Avrupa'ya, bu medenî dünyaya en yakın uçta yaşamıyor muyum? Çalışmakmış! Fazlasını verdim, köle oldum. Bir Maria'nın gönlünü almadım diye, barbarlara karıştım. İşimi de kaybettim. Medenî yürüyüşmüş! Hak aramakmış, ha? İçine tüküreyim. Çekirgeler gibi sokakları dolduracaksın. Ulu orta konuşacaksın. Bunca adamı tedirgin edeceksin, korkutup ürküteceksin. Olmazsa, kapı dışarı edeceksin! - "Bütün Türkler, dışarı!" Oh, ne âlâ! İşsizlik, canıma tak etti. Hangi kapıyı çaldımsa, ellerim boş, çevrildim. Çeşitli hakaretlere katlandım. Niçin? Hepsi yalan! Bunca tuzaklar birer masal! Bizi, körpe yaşta çektiler buraya. Aklımızdan, gücümüzden, işimizden faydalandılar. Alın terimizin karşılığını bile, on-ların kasasında sakladık. Uzaktaki ülkemizden gelen seslere aldırmadık. Daha çok kazanabilmek hırsına kapıldık. Sonuç? Sonuç ortada. Geride kalan posamızı ne yapacaklar? Elbette, cadde-sokak, çarşı-dükkân, okul-ev, şehir-köy, ulu orta meydan meydan haykıracaklar: - "Türkler, dışarı!" Karşı koyacağız. - "Karşı koyacağız da, ne olacak?" Kendi payıma ben, bıktım, sıkıldım, tükendim. En iyisi, yurda dönmek değil mi?
IV. Öncüler, dönmeye başladı. Çekirgelerin akını kırıldı.
Ç Çekirgelerden kurtuldum. Artık, memleketimdeyim. Çok şükür!
Oyhan Hasan BILDIRKİ
Saat ve Tarih:
11:35
,
22/4/2008
Yazar:
Oyhan Hasan Bıldırki
The rebirth of the Italian cities attracted visitors from all over western Europe. Merchants and bankers hoped to make their fortunes in the Italian city-states. Artists and students sought knowledge and fame. When these travelers returned home, they brought Renaissance ideas with them. In time, the ideas of the Renaissance influenced people far from the Italian peninsula.
William Shakespeare is the best-known writer of the Renaissance. His plays mixed humor with drama, and showed the strengths and weaknesses of people. Audiences flocked to see his presentations of Roman emperors, British kings and queens, and Italian teenagers.
Pieter Bruegel was a Dutch painter who wanted to show people as they really were. Breugal studied Italian art, but he developed his own style. Many of his paintings show peasants working, dancing, and eating.
The Renaissance patrons wanted art that showed joy in human beauty and life’s pleasures. Renaissance art is more lifelike than in the art of the Middle Ages. Renaissance artists studied perspective, or the differences in the way things look when they are close to something or far away. The artists painted in a way that showed these differences. As a result, their paintings seem to have depth.
An artist from Florence named Giotto was one of the first to paint in this new style. Giotto lived more than a century before the beginning of the Renaissance, but his paintings show real emotion. The bodies look solid, and the background of his paintings shows perspective. The art produced during the Renaissance would build upon Giotto’s style.
Leonardo da Vinci was born in 1452 in the village of Vinci. His name means Leonardo of Vinci. Leonardo began his career working for a master painter in Florence. By 1478, Leonardo left his master and set up his own workshop. People have been trying to guess the secret behind the smile of his Mona Lisa ever since he painted it around 1505. His Last Supper shows clearly the different feelings of Jesus and his followers.
Leonardo’s fame grew—but not just for his painting. Leonardo was truly a “Renaissance Man,” skilled in many fields. He was a scientist and an inventor as well as an artist. He made notes and drawings of everything he saw. Leonardo invented clever machines, and even designed imitation wings that he hoped would let a person fly like a bird.
Michelangelo Buonarroti of Florence was one of the greatest artists of all time. Like Leonardo, Michelangelo was a “Renaissance Man” of many talents. He was a sculptor, a painter, and an architect. When Michelangelo carved a statue of Moses, he included veins and muscles in the arms and legs.
Even condemnations of an "unspeakable," "unnatural vice" gave it a discursive existence and spread intimations of what was erotically possible. Attempted censorship increased the piquancy and desirability of overtly sexual imagery.
The issue is not so much the quantity of evidence as the types, and the ways in which it is read for sexual content. Besides straightforwardly positive or negative representations of same-sex activity, scholars are beginning to notice such modalities as satire, burlesque, irony, nuance, and equivocation.
Whether or not various documented practices began in the Renaissance, new kinds of evidence survive. The advent of print culture codified and disseminated forms of oral culture, such as sexual invective, pasquinades (or lampoons), and obscene jokes. Print technology also enabled the wider marketing of erotic imagery, which in turn increased demand. The Reformation sharpened polemic accusing opponents of same-sex sins.
Homoeroticism is also evident in artists' writings, including poetry by Michelangelo and Bronzino. Cellini's autobiography, written during house arrest for sodomy, noted sexual encounters with women and, less explicitly, erotic attraction to youths. Offices established to regulate sexual activities received denunciations of artists for sodomy with apprentices or models (Leonardo in 1476, Botticelli in 1502, and Cellini in 1523 and 1557, for example).
Conditions of production in a workshop system favored all-male sociability and erotic contact. Trainees were advised to avoid women; many artists did not marry. Several anecdotes record Donatello's erotic relations with apprentices. A succession of attractive models and pupils enthralled Leonardo. For twenty-six years he endured the antics of his favorite (suo creato) "Salai" ("Satan") who entered his service as a ten year old in 1490 and was his model for depictions of youthful, curly-headed male beauty.
Botticelli, described by Vasari as "extraordinarily fond of those he knew to be students of the arts," was renowned for having nightmares about being married. A poet described the married Giovanni Bellini in bed with a boy. Married with two children, the painter Sodoma nevertheless openly adopted the daring nickname by which he is still known. Cellini pled guilty to the charge of keeping an apprentice for five years "as though he were a wife" (a common expression).
Social gatherings in workshops provided sexual opportunities, and such occasions multiplied in the sixteenth century when artist clubs staged fancy-dress parties or theatrical entertainments. Cellini described a Roman dinner party for artists that was attended by female prostitutes and a seductively cross-dressed youth.
Official disapproval and punitive measures co-existed with a fair degree of tolerance among many patrons and humanists. Bonds between patrons and dependent artists were sometimes eroticized. Particularly in restricted circles, such as a poetic coterie, a courtly elite, or a so-called academy (reading group), homoerotic imagery and wit was appreciated.
Bronzino's double-sided painting of the front and rear of a naked dwarf in the Medici court, for instance, makes several homoerotic allusions. The humanist Willibald Pirckheimer wrote a Greek in ion on his portrait sketched by his friend Dürer: "With erect penis, into the man's rectum."
The interests of certain collectors are telling. For example, Antonio Pèrez, Philip II's Secretary of State until accused of sodomy in 1579, owned Correggio's Ganymede and Parmigianino's Cupid carving his bow.
The Baroque period is one of the biggest chapters inside the Art World. Not only is an artistic style, but also a way of life.
By the end of 16th Century and specially in Italy, Renaissance was ending and developping to Mannerism. Italy walked by new ways again. Europe had a lot of problems in 16th Century. A change was necessary. The consecuences of Luther´s thesis and the end of Counter-Reformation in Trento Council brought a revolution. After Trento, catholic church refused protestant nations and started a very heavy discipline. Catholicism wants to express the idea of truth, this is why a new iconography is developped in picture and sculture.
Velazquez, The maids of honour, 1656-57,
Oil on canvas,
3,18 x 2,76 m.
The word "Baroque" was created in 19th Century. This word comes from berueco that means "irregular pearl". At the beginning, the Baroque period was considered like a bridge between Renaissance and Neoclassicism. However, this is a bad interpretation, baroque art is more than that. If classical art promotes human reason, Baroque prefers information about feelings and human sensitive. This way will be continued in Rococo and increased in Romanticism. Eventually, in 20th century, Dadaism and Abstraccion got success at feelings definitively.
Turkish
Barok resim sanatı da gerek duvar gerek tuval resminde Rönesans üslubundan önemli farklarla ayrılır. Yüksek Rönesans döneminde Michelangelo’nun Sistine şapeli tavanına yaptığı zengin kompozisyonda tavanın düz tonozu, gerçek mimari organlar etkisi uyandıran bölmelere ayrılmış ve bunların içine sayısız figürler yerleştirilmişti. Bunlar devingen figürler olmasına karışn, tavan yüzeyi açıkça algılanabiliyordu. Barok üsluptaki tavan resimlerinde de mimari çizimler söz konusudur. Ancak bunlar derinlik etkisi uyandıracak biçimde eğrilip bükülerek kaçış noktasına doğru yükselmekte, ortadaki hareketli figürler ise sanki gök boıluğunda uçuşmaktadır. Seyirci artık tavan yüzeyini farketmemekte, kapalı bir mekan içinde bulunduğunu unutmaktadır. Barok resmin duvar yüzeyini görünmez kılan, onları gökyüzünün sonsuzluğuna açan bu dönüştürümüne örnek olarak Roma’daki San Ignazio Kilisesi’nin orta mekanının tavanı gösterilebilir. Mimari çizimlerdeki kuvvetli perspektifle oluşan orta bölüm, kenarlarda uçuşan figürlerle birlikte bakışımızı derinliklere çekip götürmektedir.
Barok resmin doğuşunda Maniyerizm’in katkısını açıklayan bir örnek de Maniyerist sanatçı Tintoretto’nun Venedik’teki Son Akşam Yemeği (San Giorgio Maggiore) adlı resmidir. Leonardo da Vinci’nin Milano’daki aynı konulu yapıtından farklı özellikler taşır. Vinci’nin yapıtında yemek masası duvar düzlemine paralel olarak konulmuş, figürler ortada ısa, iki yanında eşit sayıda azizle sıkı bir simetri içine alınmıştı. Tintoretto’nun resminde ise diyagonal bir düzenleme söz konusudur. Gözümüz bu diyagonali izleyerek gerilere, ısa’nın ışıldayan haleli başına doğru kaymaktadır. Güçlü gölge-ışık karıştlığı içinde figürlerin konturları eriyip hareket bağıntılarıyla sağlanan dinamik bir bütünlük oluşmakta, güçlü bir dramatik etki seyirciyi bir anda kavramaktadır. Bütün bu özellikler Barok resmin de başlıca özellikleridir.
Sanat tarihçileri 16. yüzyılın sonunda ün kazanan Caravaggio’yu Barok resmin babası sayarlar. Caravaggio kısa yaşamına sığdırdığı birbirinden başarılı yapıtlarla bu tanımı hak etmiştir. ısa’nın Mezara Konuluşu (Vatikan) adlı yapıtında sağda ellerini acıyla kaldırmış azizeden başlayarak sola doğru kademeli olarak sıralanıp eğilen figürlerin hareketi, ısa’nın sarkan koluyla mezar taşına ulaşmaktadır. Hareket hem acıyı hem mezara konuluşu ifade etmekte, gerek ortadaki kırmızı şal gerek ustalıklı gölge-ışık kullanımı dramatik bir etki oluşturmaktadır. Caravaggio gerçekçi bir ressamdır. Çoğu birer işçi olan azizleri nasırlı ellerle ve çamurlu ayaklarla resimlemekten çekinmemiştir. Bu yüzden kiliseyle sık sık anlaşmazlığa düştüğü bilinir. Sanatçı Golyat’ın Başını Kesen Genç Davud (Gallerie Borghese, Roma) adlı resminde ise uyumlu hareketler, etkileyici yüz ifadeleri ve başarılı gölge-ışık kullanımıyla seyirciyi ürperten güçlü bir dramatik görünüm yaratmayı başarmıştır.
Caravaggio’nun etkisi kısa zamanda tüm Avrupa’ya yayılmıştı. ıtalya’da eğitim gören pek çok sanatçı onun yolunu seçmiştir. Bunlara “Caravaggistler” denir. Avrupalı sanatçılar, ustanın az sayıda yapıtını göremese de dört bir yana yayılan Caravaggistler onun üslubunu tanıtıyorlardı. Fransız sanatçısı Georges de la Tour da bunlardan biridir. Aziz Sebastion’a Yas Tutan Azize Irene (Staatliches Museum, Berlin) adlı yapıtında Caravaggio’nun etkileri kolayca görülür. Tüm sahne azizenin tuttuğu çırayla aydınlatılmış bu yolla güçlü bir gölge-ışık karıştlığı yaratılmıştır. Figürlerin sağdan sola doğru kademeli olarak alçalışı da Caravaggio’nun ısa’nın Mezara Konuluşu adlı resmini anımsatmaktadır. Ne var ki, her güçlü sanatçı gibi Georges de la Tour da bu etkileri kendi ulusal ve kişisel sanat dünyası içinde eritip özümsemeyi bilmiş ve çok özgün yapıtlar ortaya koymuştur. De la Tour bir taşra sanatçısıydı, oyya yurttaşı Poussin ıtalya’da eğitim görmüş, Paris’te yaşamıştır. Sanatçı Aziz Erasmus’un şehit Edilişi (Vatikan Pinakothek) adlı yapıtında daha kalabalık bir kompozisyon içinde Caravaggio’nun bir başka özelliğinden, dramatik anlatım gücünden yararlanmıştır. Olayın en trajik anını işlemiş, ama bunu yüzde yüz kendine özgü bir üslupla yapmıştır.
Michelangelo Merisi da Caravaggio
17. yüzyıl ıspanyol Baroğu’nun en ünlü ustası ise bir saray ressamı olan Velazquez’dir. Çağdaşları tarafından “büyücü” diye adlandırılan sanatçının tablolarına yakından bakınca kalın renk lekelerinden başka bir şey görülmüyordu. Ama tablodan üç adım uzaklaşıldığında her şey belirginlik kazanıyor, figür bu teknikle sağlanan büyüleyici bir renk ve ışık titreşimiyle canlanıyor, sanki soluk almaya başlıyordu. Bu özelliği en iyi gösteren örneklerden biri de Kralişe Mariana’nın Portresi’dir (Louvre, Paris).
Ribera, Martyrdom of St Felipe, 1639,
(known as of St. Bartholomew)
oil on canvas, 2,34 x 2,34 m,
Museo del Prado, Madrid.
Zurbaran, Zurbaran, St. Casilda,
1638-42, 1,84 x 0,90 m.,
Oil on canvas, Museo del Prado, Madrid.
Murillo, The Holy Family of the Little Bird, 1650
1,44 X 1,88 m., Oil on canvas, Museo del Prado.
Rembrandt, Artemisia1634,
1,42 x 1,53 m.
Frans Hals, A member of the Haarlem guard,
c.1636, oil on canvas,
Andrew, W. Mellon Collection.
Vermeer de Delft, Girl with a pearl earring, 1665,
The Mague, Mauritshuis, 47 x 40 cm.
Rubens, The three Graces
0,87 X 1,236 m, Prado museum, Madrid.
Van Dyck, Self-portrait, 1630, oil on
canvas, Galleria degli Uffizi, Florence.
Annibale Carracci, Venus, Adonis and Cupid,
c.1590-1595, Prado Museum, Madrid.
Guido Reni, Atalanta and Hipomenes,c.1612,
oil on canvas, 206 x 297 cm, Prado Museum, Madrid.
A. Gentileschi, Autorretrato como
alegoría de la pintura, c.1630,
óleo sobre lienzo, Palacio de Kensignton.
Pietro da Cortona, The Golden Age, 1641-1646,
fresco, Sala della Stufa, Palazzo Pitti, Florence.
YAĞMUR yağıyor... O eski, bildik yağmurlar. Eski bir şarkıya başladılar. Eski... ince, derin ve yüreğimi burkan bir şarkı, bu! Pencereler buğuluydu. Gözlerimde eski günlerimin, çocukluğumun, ilk delikanlılık çağımın hüznü var.
Ve yağmur...
Dışarıda yağmur, yüreğimde hep o eski şarkı. O eski yara...
Karıma kalırsa, "Rahatımız beyde yok!". Yok ama?.. "Teh! Yok içmemeliymişim. Akşamları da eve erken dönmeliymişim." Hep aynı dındın! Senelerdir ne karım söylemekten bıktı, ne ben dinlemekten. Zaman zaman kızmıyor da değilim. Kendime kızıyorum. Ağzı açılmadık küfürler gelip geçiyor aklımdan...
Ama şu yağmur?
Hep, ama hep de delikanlılık çağımın hüznünü söyler.
Düşünmeden, hiç utanmadan "ZEHRA" diye yazıyorum buğulu camlardan birine. Vatan Caddesi'ne bakanına. Cadde öylesine kalabalık ki, yağmura aldıran yok. Yoksa o eski şarkıyı unuttular mı? Bildiklerini unuttu mu, bunca insan? Oysa ben, şu garip posta dağıtıcısı, unutamadım. O şarkının ilk sözlerini yazdım camlara, caddedeki bunca insan görsün, okusun, bilsin.
Karıma baktım. Kaşları çatık, ellerini birbirine kavuşturmuş. Camdaki yazıyı okuduğu belliydi. Her zaman kaşlarını çattığı için, şimdiki durumuna bir anlam veremedim. Zaman zaman acırdım ona. Sessizce ağladığı da olurdu. Hocalara, hacılara giderdi. "Sıcaklık" yaptırırdı. Hatta, dün gibi aklımda, ilk evlendiğimiz günlerde, kanım kaynardı. Evde onunla oturmaktan da sıkılırdım. Kahveye gider, ya pişpirik oynardım, ya...
Karım çok kızardı. Dönüşümde de hep kaşlarını çatılmış görürdüm. Oysa, o gün bir başkaydı. Hareketleri yapmacık olsa bile, gözlerinde saf bir tebessüm vardı. İşkillendim.
Yorgundum. Divana uzanmış, eski bir şarkıya başlamıştım. Selma radyoyu açtı, geldi yanıma oturdu, kuzu kuzu. Ürkek, saf!
Dikkatle baktım yüzüne, gözlerinin içine.
Hoş kadındı karım. Beni severdi.
- Hep böyle erken dönsen!
- Sana da şarkılar söylesem, dedim sözünü keserek. Yok, hanım! Ben, dibek taşı olamam. Adam dediğin dışarda belli olur. Arkadaşlar arasında ben de boy göstermeliyim. Ne derler sonra?
- ?..
Susmuştu, ağlıyordu. Hiçbir şey konuşmuyordu. Gözlerinden yanaklarına düşen, gözyaşlarını sildim. Gülümsedi. Bir ceylan çevikliğiyle kalktı, yan odaya geçti.
Kalbime ılık bir şey aktı. Pişmanlık duydum. Ona karşı, bu kadar kırıcı, kıyıcı olmamalıydım. Öyle ya, cevizin çetini bile, ne yaparsa kendine yapar. Zaman geçer, için için çürür.
Kalktım, radyoyu kapattım. Karım elinde tepsi, içeri girdi. Bana kahve yapmıştı. Endişeliydi... Gözlerine baktım. Korkuyordu, elleri titriyordu. Hızla yan odaya geçtim. Cezvenin yanında ıslak bir kağıt buldum. Üzerine eciş bücüş harflerle bir şeyler karalanmış. Karıma gösterdim, sesini çıkarmadı. Yeniden ağlamaya başladı.
Yine ağlıyordu şimdi. Elinde bir bez, buğulu camları siliyordu. Caddede sesler, yavaş yavaş eriyor. Yağmur biraz hafifledi. Uzaktan, Vardar Camisi'nin müezzini yine kim bilir kaçıncı defadır, akşam ezanını okuyor.
Kim bilir? Belki Selma da isterdi benim de namaza gitmemi. Yaşım ilerlemişti. Emekliliğime az kalmıştı. Ama ben, hâlâ o eski günlerimdeki posta dağıtıcısı Ömer! Hâlâ yüreğimde o eski şarkı! Hatta şimdi eskisinden daha delişmen, daha çekilmez biri olup çıktım.
Selma, yazılı camı da sildi... Ama yüreğimdeki duygularımı, asla!
ZEHRA küçük, tatlı bir kızdı. İkinci büyük harp yıllarındaydı. Hatta ondan öncesini de anlatmam gerek. Savaş henüz başlamamıştı. Ufukta kara bulutlar vardı, ama bizim umurumuzda yoktu dünya!
O zamanki küçük aklımız, kan, ateş ve barut üçlemesinden habersizdi. Kan, ateş ve barutun arkasından kıtlık gelirmiş, açlık ve ölüm gelirmiş, bilmezdik.
İşte o günlerde Zehra ile tanıştım. Osman Dayı'nın kızı. Osman Dayı, Sülükler Köyü'ndendi. Birkaç dönüm tarlası, bir avlu içi bağı ve de birkaç baş sığırı vardı. Toprağını karasabanla sürerdi.
Osman Dayı, savaş görmüş adam. Bilir girdisini, çıktısını. Aslında bütün köy halkı bilir bunu. Yalnız bir çocuklar bilmez. Bir de yeni yetmeler. Osman Dayı, toprağını karasabanla sürerdi. Sürerdi ya... İlk dünya savaşının sonucuydu bu. Hep o savaş yıktı bütün milleti. Osman Dayı'nın ağası, babası gittiler Yemen ellerine ve bir daha geri dönmediler.
Yaban ellerinde kaldılar.
Mezar taşları var mıydı, kim bilir?
Bir gün bizim avluda, evcilik oynuyorduk Zehra ile. Çocuk kalbim, onunla olmak isterdi. Zehra yanımdayken, benimle evcilik oynarken, ağası Hikmet'e bile kafa tutardım. Zehra'nın yanında bir şey diyemezdi bana. Ama o gitti mi, alır tutar, tuşa getirirdi beni. Benden iriydi, gücü kuvveti yerindeydi.
Son oyunumuzda, Zehra; bana gelin olmuştu. Ellerine şeytan kınası yakmıştı. Yüzüne allık sürmüş. Gözleri, ah gözleri, öyle güzeldi ki!.. Sonra için için ağlamıştı. Oyun arkadaşlarımız ona sormuşlardı:
- Neden ağlarsın Zehra?
Zehra'm, büyük insanlara has bir söyleyişle;
- Size ne? demişti. Hem ağlarım, hem giderim.
Oysa, olmadı. Zehra'm, benim gelinim, kadınım olamadı. Ağası geldi. Çocuklar kaçıştılar. Hikmet Ağa'yla biz ikimiz, yalnız kaldık. İyice dövdü beni. Zehra benden yana arka çıktı. Ama Hikmet?..
SONRA, savaş çıktı dediler.
- "Savaş çıktı!"
Sanki düğüne gider gibi yollara düştüler.
Duyduk. Alamanlar, Moskoflara saldırmış. İngilizler de bizi savaşa zorlamışlar. Hatta Hitler bile... Ağam, babam, Osman Dayı, Sülükler Köyü'nün eli silâh tutanları gittiler, gittiler.
Açlık başladı. Bağır, baş açık, çıplak kaldık. Hayvanlarımız öldü. Toprak, çatlak çatlak oldu. Bombalar atarmış düşmanlar, atom!
O günlerde Osman Dayı'dan mektup geldi. Köylüler, Rüstem Ağa'nın kahvesinde okumuşlar. Osman Dayı, birinci savaşta yitirdiği kardeşlerinden birini bulmuş. Kasabadaki bu kardeşi, iyice zenginmiş. Hikmet ve Zehra'yı, kasabaya getirsin diyormuş, kolcu Apo'ya.
Duydum, deli oldum. Günlerdir Zehra'mı görememiştim. Bize gelmez olmuştu. Belli, ağası salmıyordu onu, bize. Küçücük dünyam altüst oldu.
Sülükler'den ayrıldılar!
Koştum, koştum. Ama yetişemedim.
Yollar da bir uzaktı ki!..
BOZKIRDA güneş henüz doğmuştu. Dört bir yana da altın ışıklarını saçıyordu. Tanyerinde bir renk cümbüşüdür başlamıştı. Kızıldan mora, sonra eflatundan bal sarısına geçen bir çizgi belirdi, açık mavide durdu.
Bozkırda yeni bir gün başlamıştı.
Kolcu Apo, kır ata binmiş. Kır at, zaman zaman şaha kalkıyor, doğan güneşe karşı cilve yapıyordu. Kâh kişniyor, kâh kulaklarını dikiyordu. Uzaklardan da bir kaval sesi geliyordu. Daha ileride yer yer konuk, kara kıldan yapılmış Yörük çadırları görünüyordu. Çadırların etrafında dolaşan telâşlı insanlar var. Herkes; neyi var, neyi yok, onlarla birlikte yeni güne hazırlanıyor.
Toprak çatlak, çatlaktı. Bozkırda yaşamak zordu.
Zehra ile Hikmet, kağnıya koşulu öküzleri hoydahlıyorlardı. Kağnı tekerlerinin çıkardığı gıcırtılarda, yıllar öncesinin uygarlık ezgileri duyulur gibi oluyordu.
Kağnı tekerleri gacır gucur! Kağnı tekerleri hasret yüklü!
Güneş, iki mızrak boyu yükseldi. Kolcu Apo, tabakasından bir tütün sardı. Kavla yaktı. Dumanını derin derin çekti.
- Biraz konaklasak çocuklar, dedi. Çadır halkından da gidip katık alıp geleyim.
At sürdü, doludizgin çadırlara doğru. Kır at, çadırlara yaklaştıkça, çoban köpeklerinin ulumaları duyuldu.
Zehra'nın gözleri, hüzün türkülerine dalmıştı. Uzaktan duyulan kaval sesi, yakından geliyordu şimdi. Besbelli, bir ayrılık ezgisine başlamıştı. Zehra'nın yüreği "hop etti". Gözleri, yükseklere doğru uçan bir üveyike takıldı. Üveyik, kurşunî göğe doğru yükseldi, yükseldi ve gözden kayboldu.
Bunaltıcı bozkır güneşi, Zehra'ya da yaramamıştı. Kasabada günlerce hasta yattı. Yemeden içmeden kesildi. Günler geçtikçe eridi. Bir gün, güneşle birlikte, batı yakasındaki renk cümbüşleri sonucu, soldu.
KARIM SELMA, akşam yemeğini hazırlamış, küçük çilingir soframı da, Vatan Caddesi'ne bakan, Zehra'mın adını yazdığım pencerenin yanına kurmuştu. Boşalmıştım. O eski şarkıdan kurtulur gibi olmuştum.
Selma, için için ağlıyordu. Bir yandan da, gözyaşlarını bana göstermemenin sıkıntısını yeniden yaşıyordu. Artık ona dönmeliydim. Yıllardır boşladığım karıma dönmeliydim. Ne kadar acı çektiğini anlamalıydım artık. Bana, daha çok bir anne şefkatiyle bağlanmış olan bu kadını, üzmemeliydim. Radyoda mutluluk adına bir şarkı söyleniyordu. Demek benim bilmediğim ya da hep kendilerinden kaçmak zorunda kaldığım, mutlu kişilerin arasında yaşıyordum. İnsanın savaşı, mutluluk adınaydı. Her tarafta mutluluk adına şimşekler çakıyordu. Ben, posta dağıtıcısı Ömer, beni de saran bu mutluluk çemberinin dışında kalmakta neden direneyim? Deli miyim, zırdeli miyim ne? Sonra, bu kadar direnmekle nereye varacağım? Hangi zorlu dağları aşacağım? Aşıp da ne yapacağım?
Aşıp da ne yapacağım?
Çilingir sofrasındaki rakı şişesini ve kadehi, bir yana ittim.
Yıllardır karımla aynı sofrada yemeğe oturmamıştım. Onu yanıma çağırdım. Gözlerindeki tebessüm beni etkiledi. Samimiydi, sımsıcaktı. Yanıma geldi.
Kararlıydım.
Bundan böyle, yeni bir güne başlayacaktım.
Delikanlılık çağımın hüznünü de yaşamaktan sıkıldım. Artık ben de herkes gibi bütün baharları, ayaklanan, uyanan ve şahlanan filizlerinden yakalamak niyetindeyim. Bütün eski şarkıların canı cehenneme!
Kararlıydım.
Bundan böyle, yeni bir güne başlayacaktım.
Yağmurun dinmesiyle birlikte, o eski şarkı da bitti.
O eski şarkı, bitti! 7 Ocak 1969 BURSA
Oyhan Hasan BILDIRKİ
Saat ve Tarih:
05:41
,
14/3/2008
Yazar:
Oyhan Hasan Bıldırki
sahaya terminal yapılması düşüncesi vardı.Ancak şimdi sıra buna geldi.Günümüz İhtiyaçlarına yeterince cevap veremeyen şu anki terminalimizin yerine Avara Mahallesi altında 9 Haziran Stadının karşısında yapılması için 25 Ocak 2008 günü Belediye Binasında yapıldı. İhale sonucunun bu hafta içerisinde açıklanması bekleniyordu.
İhaleye Kastamonu’ dan gelen 3 firma katılım gösterdi. Daha sonra İhale PEHLİVANOĞLU Firmasına 487.000 YTL+KDV bedelle verildi. İlçemizin modern bir terminal binasına kavuşması hedefleniyor. Maketlerde görüldüğü gibi İlçemizin Tarihi yapısına uygun bir proje olacak.
İnebolu’da yapılan geleceğe yönelik çalışma halkalarından birisi olan yeni terminal binasında Mescit, Şadırvan, W.C., Kafeterya,Berber,Büfe,Taksi, Yazıhane gibi birimlerden oluşacak.İller Bankasından 200.000 YTL’lik kredi sağlandı. Terminalimizin İşletme Belgeside Ulaştırma Bakanlığımızdan alındı.Yeni Terminal binasının firma ile yapılacak sözleşme tarihinden itibaren 120 sonra anahtar teslimi olarak bitirilmesi hedefleniyor.
fakazli.com
Saat ve Tarih:
11:12
,
29/1/2008
Yazar:
Muzaffer Erdem
Doğanyurt, Şenpazar ve Ortalıca belediyeleri kapatılacak mı?
Doğanyurt, Şenpazar ve Ortalıca belediyeleri kapatılacak mı?
Başbakan Erdoğan MYK`da talimatı verdi. Sayımında nüfusu 2 binin altına düşen belediyeler kapatılacak. Kapatılacak olan belediyeler İl Özel İdare`ye şube olarak katılacak.
2007 nüfus sayımında nüfusu bin 328’te kalan Doğanyurt’un Belediyesi Başbakan’ın talimatı yerine getirilirse kapatılacak. Konu ile ilgili açıklama yapan AKP Grup Başkanvekili Nihat Ergün, Mart ayı sonuna kadar yasa değişikliğini TBMM`den çıkartacaklarını söyledi.
VATAN`a konuşan Ergün, "Önümüzdeki seçimde (Mart 2009) bu belediyelerin seçime girmesini engelleyeceğiz" dedi. Ergün, Köydes ve Beldes projelerinden bu belediyelere daha fazla kaynak aktarılacağını bildirerek, "Buralarda yaşayan vatandaşlarımız `Biz 25 yılda almadığımız hizmeti 2008`de aldık` diyecekler" bilgisini verdi.
Saat ve Tarih:
11:05
,
29/1/2008
Yazar:
Muzaffer Erdem
Gâvurköy düzlüklerinde karanlık kıpırdanıyor. Güneş, doğum sancıları içinde, kıvranıyor. Birçok yerde sabah, henüz başlamadı. Fakat yediden yetmişe, bütün Gâvurköylüler ayakta. Umudun kim bilir kaçıncı ilmeğinde, kaderlerini dokuyorlar. Fideler büyüdü, tarlalara döşendi. Susuz fakat bol güneşli tarlalarda boy attı, kırılacak hâle geldi. Artık tütüncüye, dur durak yok. Hiç durmaksızın süren bir çabanın, aile boyu dökülen terin karşılığı alınacak, kızlar gelin, delikanlılar damat olacak. Eve yeni eşyalar girecek, sırtlar da urbalarla süslenecek.
Akranlarının en güzeli olan Gülfidan da, bu sene çırak çıkacak, gelin gidecek. Babasıyla annesi, baş başa vermişler, kendi çektikleri eziyetlere kızları da katlanmasın diye, onu, bir şehirliye vermişler, bıldır yıl söz kesmişlerdi. Düğün, bu bozukta yapılacak, Gülfidan, şehre gelin gönderilecek, yazın güneşinden, kışın ayazından, tütünün acı ziftinden kurtulacaktı. Sondur diye, bu mevsim, tütüne olanca gücünü verdi. Fide yetiştirmedir, sulayıp gübrelemedir, dikimdir, çapadır derken, işte kırım zamanı gelmişti. Bu, aynı zamanda Gülfidan'ın düğününe az kaldığının işaretiydi. Az kalmıştı ya, dün akşam, istemeden kulak misafiri olarak dinlediği konuşmalar, nedense, Gülfidan’ın canını sıkmıştı.
Babası, anasına dert yanıyordu:
- Kenarda toplu beş kuruşumuz yok. Onca yıldır sadece karnımızı doyurabildik. Bir de düğün dernek işini sardık başımıza. Bakalım, altından nasıl kalkacağız?
- Bilmez miyim? dedi anası. Kazanç yok tütünde. Varsa, bir karın tokluğu var, bildiğin gibi. İnşâllah, hükümet merhamete gelir de, tütüncüyü kollar, kızı baş göz ederiz.
- İnşâllah! Ya birterslik çıkarsa?
- Orasını, güzelAllah’ım bilir.
- Doğru. Lâkin: “Gün çarığı sıkmış, çarık da ayağı sıkmış.” derler. Biz de, sözün gereğini işleriz. Düğünü erteleriz.
Gülfidan, gerisini dinlememişti. Yüreğinde yeni tutuşmuş yangınlar, çardaktan usulca inmiş, tarlanın alt başına gitmiş, ağlamış, ağlamıştı. Henüz tanıdığı şehirli delikanlıya ısınmasına rağmen, kendini gün doğmadan başlayan zorlu günlere adamıştı. Sabah ayazı, yüzünü yalayınca kendine gelir gibi oldu. Ağlamayı bıraktı. Yemenisinin ucuyla yaşlı gözlerini sildi. Yeni doğan güneşin pembe ışıklarıyla avundu. Çardağa döndü, uyuyanları uyardı. Bugün, ilk kırıma başlayacaklardı.
Uyandılar. Kolları sıvayıp, tarlanın yolunu tuttular.
Tarlalarda neş’e, kıyamet! Bütün köylü, kırıma yasılmış, keletirler doldu, dolacak. Gülfidan’ın ağabeyi, küçük kardeşi, anası, babası, bir de kendisi; kızıl öğle sıcağı bastırana kadar bıkıp usanmadan, az soluklanmadan çalıştılar. Çünkü tarlanın alt başına vardıklarında Gülfidan seslendi:
- Baba bak, çiçek başlamış! Tütünümüz şimdiden çiçeklenirse, yandık. Seneye ekmek yok demektir.
Tutulan beline, eliyle destek olan babası, çiçeği görünce, derinden bir “Oh!” çekti. Sonra, büyük oğluna döndü.
- İşte bak, Ahmet! dedi. Bu işler, Ziraat Mektebi’nde okumaya pek benzemez. Tütün, çocuk gibidir. Hep bakıma muhtaçtır. Büyüdükten sonra da kendine sahip çıkamaz. Haziran’da az soluklandık. Temmuz’un başında, işte kırıma başladık. Daha bunun dizimi, kurutması, tavlaması, denklemesi var. Kör olası çiçek, nasıl açmış?
- Bilmem!
- Zaten bildiğin ne ki?
- Hiiç!
- Hiç olduğunu bilirim de... Benimkisi gevezelik işte.
- Yalnız, astarı yüzünden pahalı gibime geliyor.
- Öyle görünüyor.
- Ağzından yel alsın!
- Neden?
- Gülfidan ne olacak?
Gülfidan, ipin ucunun yine kendisinde düğümlendiğini fark edince, okşar gibi davrandığı tütün çiçeğini parmaklarının arasında hışımla ezdi. Nemlenen, zifte bulanan parmaklarından iğrendi. Konuşmalara kulak kabartsa, ayıp olacak. Al al olup kızaran yüzünü, kafesinden çıkmak için çırpınan yüreğinin atışlarını gizlemek amacıyla, parmaklarını hızla oynattı, herkesten ileri geçti.
İsmail Ağa, bir zaman, “Gülfidan ne olacak?” sorusuna takıldı,kaldı. Ölçtü, biçti, içinden çıkamadı.
- Bilirsin! dedi. Her gecenin bir sabahı vardır. Hele hele, toprağa düşen tükrük, ağza alınmaz. Bir yola girmiştik. Zar da olsa, zor da olsa, Gülfidan’ı çırak çıkaracağız. Çıkaracağız ya, sonrası, bizim için zor olacak galiba.
Güneş yükseldi. Çardaklara çekildiler. Tütün zehirine kana kana, acıkan, homurdanan karınlarını doyurdular. Terleri kurumadan, dizim işine giriştiler. Kırımla, dizimle, çiçekle uzun bir yarışa tutuştular. Günleri birbirine eklediler.
Nihayet yarış bitti. Beklenen gün, geldi çattı. Denklenmiş tütünler, görücüye çıktı. Umuttur, düğün derneğe hazırlıktır derken, başta bakkal olmak üzere, bezaza, mobilyacıya, boncukçuya borçlanıldı. İmzalanan senetler tomar oldu. Üstesine, kör boğaz uğruna, ona buna da elden borçlanıldı.
Bu sene “başfiyat” Gâvurköy’de açıklanacak. İktidarıyla, muhalefetiyle bölge milletvekilleri, bir iki, köye damladılar. Her tarafta bir şenlik! Kuzular kesildi, sofralar donatıldı, davullar meydan meydan dövülmeye başlandı. Ortalık, ana baba gününe döndü. Öğle üzeri son misafirler, aralarında Tekel Bakanı da olduğu hâlde, “Tütüncüler Kahvehanesi”ne indiler. Yeyip içtiler.
Yemek boyu, nedense Bakan Bey, sıkıntılı görünüyordu. Havayı sezenler, bu durumu, Bakan Bey’in toyluğuna, gençliğine, sıkılganlığına verdiler.
Akşam alacasıyla birlikte Bakan Bey, kürsüye çıktı. İktidar milletvekillerinin ve taraftarlarının alkışları arasında, beklenen konuşmasını yaptı. Konuşma uzadıkça, alkışlarda azalma görüldü. Bakan Bey’in ağzında, kelimeler yuvarlandı. Kem küm sonucu, baş fiyat açıklandı. Herkes, bozum oldu.
İsmail Ağa, oturduğu sandalyeye yasıldı kaldı. Gözlerinin önünde senetler uçuyor, rakamlar hızla dönüyor, balyalar eriyor, evdeki hesap çarşıdakini tutmuyordu. Başı döndü, midesi bulandı. Oturduğu yerden kalkmak istedi, başaramadı. Arkadaşları, konu-komşu, koluna girdiler. İsmail Ağa’yı güç belâ evine sürüklediler. Bıraksalar, İsmail Ağa konuşacak, içindeki zehri kusacaktı. Niçin, neden, nasıl diyecekti, hesapladınız mı diye soracaktı. Olmadı. Hiçbirini diyemedi. Yüreğinde kabaran zehirle yataklara serildi. Yorgan döşek yattı. Eksperler, balyaları deşti. Kalite tespiti yapıldı. Alınan netice, İsmail Ağa’dan saklandı.
Gülfidan’ın göğsü daraldı. Beyninde bütün olumsuzluklar çiçek açtı: Kör olası çiçek, uçları düğümlü ipler, denklenmiş, görücüye çıkmış tütünler, başfiyat, iktidar, muhalefet, eriyen balyalar, yasılıp kalan İsmail Ağa, eksperler, serilen yorganlar, döşekler... Üstesine üstlük, evin dolup dolup boşalması, gelenler gidenler. Artık her yeni şey, Gülfidan’a batıyor, yanaklarının alını silip yutuyordu. Gülfidan, erim erim eriyordu.
İsmail Ağa ağırlaştı, gittikçe kötüledi. Şehre haber salındı. Dünürcüler acabalı, ikircimli koşup geldiler. Hastanın başucunda yapılan yarım konuşmalar sonuçlandı.
Damat olacak Fikret’in dayısı:
- Allah’tan ümit kesilmez, dedi. Her şey olacağına varır. Elbette olacakla, öleceğin önüne geçemeyiz. Lâkin biz, söz verilen zamanda derneğin kurulmasını, düğün davullarının dövülmesini isteriz. Buna gücün var mı? Ne dersin İsmail Ağa?
Yorgan döşek yatan İsmail Ağa, doğrulmak istedi.
- Kendini zorlama Ağa’m! dediler.
- Sen keyfine bak!
- Aman, yardım edin!
Beriki, sinirli sinirli söylendi:
- Rahat bırakın beni! Bilirsiniz, acı patlıcanı kırağı çalmaz. Biz ne vartalar atlattık. Bizimki kocalık, ihtiyarlık. Elbette düğün dernek, zamanında yapılacak. “Gücün var mı?” deyişine içerledim, Hüseyin. Söyler misin, biz kaçın kurasıyız?
- Ağam, bizimkisi sözün gelişi... Durumu öğrenmek, merakımızı yenmek istedik. Hep biliriz; “Kız evi, naz evi!” derler. Hani sizden alacağımız cevap, dobra olmalı. Biz de hazırlıklarımızı ona göre yapmalıyız.
Gülfidan’ın anası atıldı:
- Elbette hazırlıklarınızı yapınız. Fakat boylu boyunca uzanmış yatan hastamızı, ağamızı, evimizin direğini, düğün dernek olacak diye, orta yerde mi bırakalım? Hem biliyorsunuz, bu sene tütünden bir kazancımız yok. Hükümetin merhametine sığındık. Nedense umduğumuzu bulamadık. Şükür, yalnız karnımız doydu, sırtımız çıplak kalmadı. Şükür Allah’ımıza, çer-çeyizimiz var. Üstü, size ve zamana kalmış Hüseyin.
Hüseyin;
- Gereken ne ise, zamanında yapılacaktır, deyip kestirip attı.
Dünürcüler şehre döndüler.
Gülfidan, karmakarışık duygular içinde. Acaba elinin kınası zamanında yakılacak, kendisi Fikret’e varacak, köyüne ziyaret için döndüğünde, şehirli gelin diye anılacak mıydı? Akranları arasında onun düğünü de, dillerde çerez olup, söylene eklene, şekilden şekle sokularak destanlaşacak mıydı? Onun da boy boy, kızlı erkekli çocukları olacak mıydı?
Bütün bu duygular, Gülfidan’ı hem korkutuyor, hem sevince boğuyordu. Gülfidan nasıl, neden korkmasın? Ya ihtiyar, kocamış babası ölüverirse? O zaman, Gülfidan’ın dünyası kararmaz mı? Tütüne zamansız düşen çiçeklerin doğurduğu uğursuzluk, bütün ömrü boyunca sürüp gitmez miydi? Gülfidan, böyle bir durumdan çekiniyor, korkuyor, buna katlanamayacağını düşünüyor. Geceler boyu, uyur uyanık, Yaradan’a sığınıyor, yalvarıyor:
- Allah’ım! Ne olur, bana acı, bahtımı kara çıkarma!
İsmail Ağa iyileşir gibi oldu. Hatta son bir iki gündür çarşıya, kahveye başkasının yardımına ihtiyaç duymadan çıkmaya başladı. Çarşıya veya kahveye çıkmasının tek sebebi, biraz olsun evden uzaklaşmak, Gülfidan’la ilgili endişelerini unutmaktı. Çünkü, bu konuyu salim kafa ile İsmail Ağa, ne zaman düşünürse düşünsün, evdeki hesabın çarşıdakine uymadığını apaçık olarak görüyordu. Bunca yıldır, ilk defa, verdiği sözü yerine getiremeyeceğinin ıstırabını, kimseye hissettirmeden, bir başına yaşıyordu. Bu, neresinden bakarsanız bakınız, İsmail Ağa için yıkım demekti. Bu yüzden üzülüyor, sıkıntılarını içine atıyordu. Belki üzüntülerini, sıkıntılarını, bütün bunların sebebi olarak gördüğü biricik kızı Gülfidan’la bölüşmek istemiş olacak;
Yaz sonu, kuşluk güneşinin henüz yeni yeni yakmaya başlayan ışığı altında, yola çıktılar. Masmavi gökte, sarı bir nokta gibi duran güneşe, çıplak gözle bakmak mümkün değil. Arada bir evden kahveye çıkan İsmail Ağa, gözleriyle sarı noktayı taradı. Sarı nokta, İsmail Ağa’nın gözlerini kamaştırdı, kaşlarını ağırlaştırdı. Gülfidan, koluna taktığı sepeti düzeltti. Zira sepetin içine koyduğu yemek tenceresi, eğilen sepetle birlikte, onun girdiği durumu alacak, yemek yağının dökülmesi kolaylaşacaktı.
Etrafı zincanlarla çevrili, bol topraklı, kızgın kumlu yolu geçtiler. Tarlaya vardılar. Yarıntı’ya doğru uzayıp giden tarlanın sağında, bir baştan diğer uca kadar sıralanan karaağaçlarla, solundaki söğütler, rüzgâra uymuşlar, öne arkaya, sağa sola eğilip duruyorlar. Arada bir kuvvetlenen rüzgâr, dal uçlarındaki yapraklarla hoyratça oynuyor, bazılarını önüne katıp, sürükleyip götürüyordu. Elindeki sepeti, ilk karaağacın çotağına yerleştiriveren Gülfidan, Yarıntı’ya doğru giden babasına yetişti.
İsmail Ağa, ayak seslerine döndü:
- Gülfidan’ım, dedi, hâlimizi biliyorsun. Bu sene iki türlü kötülük geldi, yakamıza yapıştı. Peşimizi bırakacağı da yok. Bu hastalık beni tüketti. Yedi, bitirdi. Sakın bu sözlerimden paniğe kapılıp umutsuzluğa düşme. Bunları sana, çocuklarımın en anlayışlısı olduğun için anlatıyorum. Hayat, çok gaddar, yavrum. Onun insana yüklediği yükü, ne sen, ne ben, yalnız başımıza çekeriz. İşin özü, zorlukları paylaşmak için, dertleşmeliyiz. Seninkiler, bizi iyi sıkıştırdılar. İlle de düğün dernek diyorlar. İlle de hemen diyorlar. Ya İsmail Ağa, elinde avucunda ne var, ne yok? Sen, bu işe katlanabilecek misin? demiyorlar.
Gülfidan, hemen her şeyi anlamıştı. Babasının sözünü kesti.
- Babacığım, dedi, ne olursa olsun, bana güven. Ben, sizin çizdiğiniz çizgiden bir adım bile çıkmam. Kaçsam, alıp başımı gitsem, şehirde yol, iz bilmem. Kaçırmaya gelseler, öldür Allah, onlara uymam.
- Biliyorum kızım. Bu yüzden de sana güvenim sonsuzdur. Lâkin...
- Ne?
- Hani, köylü bu işe ne der?
- Ne derse, desin! Umur etmeyiz. Sonra, elin ağzı torba değil ki, isteyince büzelim.
Gökyüzündeki sarı lekenin feri, azaldı. Apansızın ortaya çıkıveren sonbaharın ilk bulutları, salkım saçakken, açıldılar, sağa sola gittiler, birleşip tekleştiler. Sarı leke kayboldu. Ortalık karardı.
Kararmanın arkası, yağmur demekti. Nitekim az sonra, inceden inceye bir yağmurdur başladı. Bu yağmur, uzun süre altında kalınmazsa, insanı ıslatmazdı.
Gülfidan:
- Baba, dedi, koca gediğin yanına, büyük söğüdün altına gidelim. Bilirsin orası, kuvvetli yağmurlarda bile çok kere bize sığınak oldu. Hem yorulmuşsundur, az dinleniriz. Getirdiğim azığı da yeriz. Ne dersin?
- Sen bilirsin.
- Haydi öyleyse.
Öyle yaptılar. Koca gediğin yanına gittiler. Yemekler yendi. Rüzgâr, hafif yağmur bulutlarını kattı önüne, aldı götürdü. Hava açtı. Toprak, mis gibi koktu.
İsmail Ağa, yeniden tasarladı, ölçüp biçti. Kendisine kalırsa, bu sene, bir karışlık toprağına bile tütün dikmeyecekti. Her şeyi ile insan sağlığına zarar olan bu meretten, şimdiye kadar kazandıkları neydi ki? Elde ne vardı? Hiç!
Yağmur dinince, köye, eve döndüler. Dönüşte İsmail Ağa, ayaklarını yere daha sağlamca basıyor, adımlarını daha güvenle atıyordu. Yüreğini kızına açmış olmanın verdiği rahatlığı yaşıyor, bütün organlarının az da olsa, hafiflediğini görüyordu. Gülfidan, öyle mi ya? O, babasının aksine, sıkılan, daralan, gittikçe ağırlaşan bir yüreğin sahibi olup çıkmıştı. Yer yer, yol kenarlarını süsleyen, doğruldukları yerden korka korka baş veren sonbahar çiçeklerine aldırmıyordu. Yağmurla ıslanan toprak, ayaklarına yapışıyor. Her ikisi de, ikide bir, ayaklarını kuvvetlice yere vurarak, pabuçlarındaki tozu, toprağı atmaya çalışıyorlardı.
- Sen meraklanıp, kendini boş yere üzme baba. Düğün, bir yıl geri kalsa, ne çıkar?
- Fakat bunu onlara nasıl anlatmalı? Nasıl bir mazeret uydurmalı ki, geri kalsın? Biliyorsun biz, son sözümüzü söylemiştik. Dünürler de hazırlıklarını buna göre yaptılar. Hoş, altındır, bileziktir, küpedir, bunlar henüz ortalıkta gözükmüyor.
- Bozmaktan kaçınıyorlarmış.
- Anan mı dedi?
- Kim derse desin. Bundan güzel mazeret bulunur mu?
Baba kız, buldukları son çareye sımsıkı sarıldılar. Biraz olsun ferahlamıştılar. Eve varınca, konuyu Gülfidan’ın anasına açacaklar, onun aracılığıyla konu komşuya danışacaklar, bir bakıma olayı onlara da duyuracaklardı.
Sonunda haber, dünürcülere de ulaştırıldı. Onlar pür telâş, İsmail Ağa’ya geldiler. Havadan sudan, dereden tepeden, hiç oralı değilmiş gibi konuştular, sözü düğüne getirdiler.
İsmail Ağa:
- Konuyu, dedi, daima siz, sıcak tutuyorsunuz. Düğün tarihi üzerinde kaç defa durduk, söz kestik. Lâkin bir türlü sizdeki endişeyi gideremedik. İşte, bozuk da geldi çattı. Hâlâ düğün tarihi üzerinde duruyoruz. Bir bakıma biz, dediklerimizi bir bir yerine getirdik. Fakat siz, hâlâ da altınları bozdurup, getiremediniz. Kızım, işte burada. Söz, onun sözüdür: Altınsız, takısız, şuradan şuraya, bir adım atmam, diyor. Varın, kendisiyle görüşün.
Dünürcülerden Hüseyin:
- Takıları elbette alacağız İsmail Ağa, dedi. Ama, düğün gününü kesin olarak bağlamalıyız.
- Bu, mümkün değil Hüseyin.
- Niçin?
- Az önce söyledim. Takılar ve diğer eksikler tamamlanmadan, şu eşikten içeri girmeden, Gülfidan tarafından görülmeden, düğün gününü belirlemişiz, ne fayda?
- İsmail Ağa! Kıza bu kadar yüz verme. Ağız tadıyla bu iş bitsin.
- Bitmesine bitsin. Fakat, dediğimiz yere bir türlü gelmiyorsunuz. Önden söyledim, şimdi de söylüyorum. Oğlunuzla geçinecek olan ben değilim. Bu yüzden Gülfidan’la konuşun. Onun isteklerine, diyeceklerine kulak verin. Biz, nasıl olsa anlaşır gideriz.
Dünürcülerden Hüseyin’in hatırlatmasıyla, Gülfidan’ı çağırdılar. Gülfidan, ne yaptılar, ne ettilerse de, takı konusunda diretti.
- Eliniz dardaysa, çeyiz pazarında işiniz neydi? dedi. Bozuk bozuk deyip duruyorsunuz. Allah’ın bozuklarına kıran mı girdi? Düğün bu bozukta olmazsa, bir başka bozukta elbette olur.
- Hangi bozukta?
- Kısmet.
Araya giren olmadığından mıdır, nedir, beklenen anlaşma olmadı. Dünürcüler ters yüz, asık suratlarıyla geriye döndüler. İsmail Ağa buruk, üzgün. Gönlünde endişelerin bin bir yumağı. İçinde bir his var. Sanki Gülfidan’ın düğününü asla görmeyecek! Beklenen, bolluk dolu bozuk, bir türlü çıkıp gelmeyecek. Gülfidan toy, acemi. Diretmese, o kadar üstelemese, babası bu defa razı olacak, düğün gününü mutlaka verecekti. Bu iş uzamayacak, mutluluğa giden yolun başında hem Gülfidan, hem Fikret, yeni umutlara doğru yol alacaklardı.
Kısmet değilmiş.
Arası geçmedi. Yağmurlu bir gecenin sonunda İsmail Ağa öldü. İki kadın, bir çocuk, köylülerin de yardımıyla, cenazeyi kaldırdılar. İsmail Ağa’nın ne kadar da çok seveni varmış? Cümle alem, bütün köylü, törene katıldı. Fakat Ahmet, çok yakında olmasına rağmen, çıkıp, çekip gelmedi. Kardeşleriyle anasını, bir başlarına, yapayalnız bıraktı. Sonra sonra, köye haberi geldi. Şehirden, yüksek sosyeteden zengince birinin kızıyla evlenmiş. Karısı istemediği için, doğduğu yeri, yurdu unutmuş.
Yıllar, yılları kovaladı. Beklenen, bolluk dolu bozuk, bir türlü görünmedi. Babasının sağlığında, kim bilir, belki de ona güvendiğinden olacak, herkese kafa tutan Gülfidan, evde kaldı gitti. Yalnız evde kalsa, ne iyi. Ne zaman sokağa çıksa, konu komşuyu ziyarete hazırlansa, iki omzunda iki çocuk. Bu çocuklar da kimin, diyeceksiniz. Kimin olacak? Süleyman’ın.
Gülfidan’ın saçlarında aklar, ellerinde kınalar!
Gülfidan’ın yüreğinde kımıl kımıl duygular: Nasıl olsa, bir gün gelecek, şu garip omuzlarında kendi çocuklarını da taşıyacak!
Kınalı Gülfidan! Nazlı Gülfidan!
Yüreği bin bir okla yaralı, Gülfidan!
Herkes yolunda gitti. Olan sana mı oldu?
Omzundakiler yetmiyor gibi, peşindeki bu çocuklar da ne?
Bak, nasıl da uzun dilliler?
- Gülfidan abla, kız Gülfidan abla! Bize söyler misin, düğün ne zaman?
- Bozukta!
- Hangi bozukta?
Oyhan Hasan BILDIRKİ
Saat ve Tarih:
09:11
,
28/12/2007
Yazar:
Oyhan Hasan Bıldırki
tulumbası bozuk
boş bir kuyu şimdi kelimeler
her seferinde tekler
ayarı bozuk düzensiz
tiz sesler
iki damla akıtınca
şanzıman ayarı gevşer
sesler vokal/isttirler
çıkrığın yerini aldığı günden beri
tulumbayı yağlar
yağdanlığı tutan eller
aysunsay
İÇ SESİMDE UMUT
Ey Had ;
Nadiren de olsa geldiğim şu kapına
İki kanat boyu saldığım nefsim ile
bir yudum umut alıp gitmektir niyetim
vicdan yarasıdır sözüm iç sesime
şu gök kubbede bir çığlık gibi inler
yaralarımın her biri iliklerimde
zehirli bir engerektir, titrer
kul olmasını bilemedim amma
insanlığım bileklerimi kitler
namlunun ucunda sözlerim
yaşlarla dolu yine gözlerim
ya al bu canı tez elden, kirlenmeden
ya da unut beni ,
Filistin'li bir çocuk yüzünde
AysunSay
BİR YANIM HEP YAKINDIR ÖLÜME !...
Ay/sunar raksını
Ufukta
gözlerden uzak
gizlice öpünce denizi,
sarı saçlı güneşin
kızıl ateşi söner
Kısılan gözbebekleri büyür
Ay/sunar kendini dolu bir geceye
aşkla raks eder
geceden heceye..
Kırılganlıklar taşar içinden
diline ulaşır sümüksü iyot tadı.
Sarhoşluğuna dokunur
Suma ve anason tohumuna
karışınca rafine beyaz şeker,
kırk beş derecede,aslanı sütlü
Tekirdağ karşıda
köpüklü Marmara’ya eş.
Dibince düşer ay/suya sek.
Yıl: 1928... Türkiye Cumhuriyeti henüz 5 yaşında... Dünyaya meydan okuyan lider... Yeni Türkiye Cumhuriyeti'ni saygın bir devlet
olarak kabul ettirmesinin haklı gururunu yaşıyor o anda... Çünkü bu masadakiler O'nun ve Türkiye'nin gücü karşısında saygı
duymaktan başka birşey yapamayan dünya liderleri... Bu masada... Yani Atatürk'ün masasında o anda tam 32 kral ve 62
cumhurbaşkanı var...
Düşmana diz çöktüren lider... ''Milletin Efendisidir dediği'' köylülerle birlikte memleket meselelerini konuşuyor... Onlardan biri gibi...
Onların yanıbaşında... Bir taşın üstünde dikkatle dinliyor onları... Ve bir milleti uyandıran lider, o milletle birlikte yürüyor atiye...
1930'un Kasımında çekilmiş bu o an... Sivas'ta bir genç bir sorununu paylaşıyor Ata'sıyla... Bir dilekçe yazmış ''O bizim liderimiz...
Bir çözüm bulur'' diyerek hemen yanına koşmuş... Ve işte o lider... Milletin... Halkın lideri... Çok önemsiyor bu genci... Dilekçesini
inceliyor ve yakından ilgileniyor...
O sadece bir asker... Bir devlet adamı değildi... O her anlamda bir öğretmendi... Matematik... Geometri... Tarih bilgisiyle yeni nesli Yeni
Türkiye Cumhuriyeti'ne yetiştirdi... İzmir Atatürk Lisesi'nde bir Şubat 1931'de öğrencilerle matematik dersindeydi... Kendine
güvenen... Kendinden emin duruşuyla tam bir başöğretmendi...
1929'un 15 Eylül günüydü... Mustafa Kemal ve arkadaşları Yalova'daydı... Atatürk yolda gördüğü 9 yaşlarındaki bir çocuğa yolu
sordu... İşte o çocuk Sığırtmaç Mustafa'ydı... Birgün sonra Mustafa'yı tekrar buldu ve himayesine aldı... Okuttu... Her iki Mustafa
takım elbiseleriyle 15 haziran 1930'da sohbet ederken böyle yansıdı o an'a...
Manevi çocuklarından biri de Afet İnan'dı Atatürk'ün... Ekim 1925'te izmir'e geldiği günlerde bir ilkokulda karşılaşmıştı Afet
Hanım'la... Afet İnan'ın isteği, öğrenimini sürdürmek ve yabancı dil öğrenmekti... Atatürk de O'nu İsviçre'ye gönderdi... Bu fotoğraf
da 27 Ağustos 1934'te İzmir Vapuru'nda çekilmiş... Modern... Çağdaş Türkiye'nin lideri Afet Hanım'la dans ederken...
Her zaman çağdaş... Her zaman şık ve karizmatikti... Ama o hep bizden biriydi... Samimiydi... Cumhuriyet'in 10'uncu yılı kutlamaları
için sunulan sayfalar dolusu sloğanı okumuş ve birinin altını çizmişti... ''Bunu beğendim'' demişti. . O slogan şöyleydi: ''Atatürk,
içimizden biri... ''İşte içimizden biri Atatürk o anda Kızılcahamam'da yere bağdaş kurmuş dinleniyordu...
Cumhuriyeti kuran... Devrimleri yapan ve Türk halkının yönünü çağdaş dünyaya çeviren Atatürk sık sık yurt gezileri yapardı... İşte o
gezilerden birinde çekilmiş bu o an... Türk kadınına hak ettiği çağdaş değerini kazandıran Atatürk'ün çevresi yine o çağdaş türk
kadınlarıyla çevrelenmiş...
Ölümünden önceki yıllardı... Hastaydı... Ama durup dinlenmeden çalışmaya devam ediyordu... Türkiye Cumhuriyeti'nin geldiği yeri
yeterli bulmuyor... Çağdaş medeniyet seviyesinin üstüne çıkarmak istiyordu... Yorgundu... Ama biliyordu... Bu işte yorulmak yoktu...
Zira O'nun yolundan devam edecek bir nesil düşlüyordu... Siyah-beyaz bir ülkeyi... Karanlıklar içindeki bir ulusu işte böyle renkli bir
hale getirmişti... Yola devam etmek gerekirdi...
Yıl: 1928... Türkiye Cumhuriyeti henüz 5 yaşında... Dünyaya meydan okuyan lider... Yeni Türkiye Cumhuriyeti'ni saygın bir devlet
olarak kabul ettirmesinin haklı gururunu yaşıyor o anda... Çünkü bu masadakiler O'nun ve Türkiye'nin gücü karşısında saygı
duymaktan başka birşey yapamayan dünya liderleri... Bu masada... Yani Atatürk'ün masasında o anda tam 32 kral ve 62
cumhurbaşkanı var...
Düşmana diz çöktüren lider... ''Milletin Efendisidir dediği'' köylülerle birlikte memleket meselelerini konuşuyor... Onlardan biri gibi...
Onların yanıbaşında... Bir taşın üstünde dikkatle dinliyor onları... Ve bir milleti uyandıran lider, o milletle birlikte yürüyor atiye...
1930'un Kasımında çekilmiş bu o an... Sivas'ta bir genç bir sorununu paylaşıyor Ata'sıyla... Bir dilekçe yazmış ''O bizim liderimiz...
Bir çözüm bulur'' diyerek hemen yanına koşmuş... Ve işte o lider... Milletin... Halkın lideri... Çok önemsiyor bu genci... Dilekçesini
inceliyor ve yakından ilgileniyor...
O sadece bir asker... Bir devlet adamı değildi... O her anlamda bir öğretmendi... Matematik... Geometri... Tarih bilgisiyle yeni nesli Yeni
Türkiye Cumhuriyeti'ne yetiştirdi... İzmir Atatürk Lisesi'nde bir Şubat 1931'de öğrencilerle matematik dersindeydi... Kendine
güvenen... Kendinden emin duruşuyla tam bir başöğretmendi...
1929'un 15 Eylül günüydü... Mustafa Kemal ve arkadaşları Yalova'daydı... Atatürk yolda gördüğü 9 yaşlarındaki bir çocuğa yolu
sordu... İşte o çocuk Sığırtmaç Mustafa'ydı... Birgün sonra Mustafa'yı tekrar buldu ve himayesine aldı... Okuttu... Her iki Mustafa
takım elbiseleriyle 15 haziran 1930'da sohbet ederken böyle yansıdı o an'a...
Manevi çocuklarından biri de Afet İnan'dı Atatürk'ün... Ekim 1925'te izmir'e geldiği günlerde bir ilkokulda karşılaşmıştı Afet
Hanım'la... Afet İnan'ın isteği, öğrenimini sürdürmek ve yabancı dil öğrenmekti... Atatürk de O'nu İsviçre'ye gönderdi... Bu fotoğraf
da 27 Ağustos 1934'te İzmir Vapuru'nda çekilmiş... Modern... Çağdaş Türkiye'nin lideri Afet Hanım'la dans ederken...
Her zaman çağdaş... Her zaman şık ve karizmatikti... Ama o hep bizden biriydi... Samimiydi... Cumhuriyet'in 10'uncu yılı kutlamaları
için sunulan sayfalar dolusu sloğanı okumuş ve birinin altını çizmişti... ''Bunu beğendim'' demişti. . O slogan şöyleydi: ''Atatürk,
içimizden biri... ''İşte içimizden biri Atatürk o anda Kızılcahamam'da yere bağdaş kurmuş dinleniyordu...
Cumhuriyeti kuran... Devrimleri yapan ve Türk halkının yönünü çağdaş dünyaya çeviren Atatürk sık sık yurt gezileri yapardı... İşte o
gezilerden birinde çekilmiş bu o an... Türk kadınına hak ettiği çağdaş değerini kazandıran Atatürk'ün çevresi yine o çağdaş türk
kadınlarıyla çevrelenmiş...
Ölümünden önceki yıllardı... Hastaydı... Ama durup dinlenmeden çalışmaya devam ediyordu... Türkiye Cumhuriyeti'nin geldiği yeri
yeterli bulmuyor... Çağdaş medeniyet seviyesinin üstüne çıkarmak istiyordu... Yorgundu... Ama biliyordu... Bu işte yorulmak yoktu...
Zira O'nun yolundan devam edecek bir nesil düşlüyordu... Siyah-beyaz bir ülkeyi... Karanlıklar içindeki bir ulusu işte böyle renkli bir
hale getirmişti... Yola devam etmek gerekirdi...
Yıl: 1928... Türkiye Cumhuriyeti henüz 5 yaşında... Dünyaya meydan okuyan lider... Yeni Türkiye Cumhuriyeti'ni saygın bir devlet
olarak kabul ettirmesinin haklı gururunu yaşıyor o anda... Çünkü bu masadakiler O'nun ve Türkiye'nin gücü karşısında saygı
duymaktan başka birşey yapamayan dünya liderleri... Bu masada... Yani Atatürk'ün masasında o anda tam 32 kral ve 62
cumhurbaşkanı var...
Düşmana diz çöktüren lider... ''Milletin Efendisidir dediği'' köylülerle birlikte memleket meselelerini konuşuyor... Onlardan biri gibi...
Onların yanıbaşında... Bir taşın üstünde dikkatle dinliyor onları... Ve bir milleti uyandıran lider, o milletle birlikte yürüyor atiye...
1930'un Kasımında çekilmiş bu o an... Sivas'ta bir genç bir sorununu paylaşıyor Ata'sıyla... Bir dilekçe yazmış ''O bizim liderimiz...
Bir çözüm bulur'' diyerek hemen yanına koşmuş... Ve işte o lider... Milletin... Halkın lideri... Çok önemsiyor bu genci... Dilekçesini
inceliyor ve yakından ilgileniyor...
O sadece bir asker... Bir devlet adamı değildi... O her anlamda bir öğretmendi... Matematik... Geometri... Tarih bilgisiyle yeni nesli Yeni
Türkiye Cumhuriyeti'ne yetiştirdi... İzmir Atatürk Lisesi'nde bir Şubat 1931'de öğrencilerle matematik dersindeydi... Kendine
güvenen... Kendinden emin duruşuyla tam bir başöğretmendi...
1929'un 15 Eylül günüydü... Mustafa Kemal ve arkadaşları Yalova'daydı... Atatürk yolda gördüğü 9 yaşlarındaki bir çocuğa yolu
sordu... İşte o çocuk Sığırtmaç Mustafa'ydı... Birgün sonra Mustafa'yı tekrar buldu ve himayesine aldı... Okuttu... Her iki Mustafa
takım elbiseleriyle 15 haziran 1930'da sohbet ederken böyle yansıdı o an'a...
Manevi çocuklarından biri de Afet İnan'dı Atatürk'ün... Ekim 1925'te izmir'e geldiği günlerde bir ilkokulda karşılaşmıştı Afet
Hanım'la... Afet İnan'ın isteği, öğrenimini sürdürmek ve yabancı dil öğrenmekti... Atatürk de O'nu İsviçre'ye gönderdi... Bu fotoğraf
da 27 Ağustos 1934'te İzmir Vapuru'nda çekilmiş... Modern... Çağdaş Türkiye'nin lideri Afet Hanım'la dans ederken...
Her zaman çağdaş... Her zaman şık ve karizmatikti... Ama o hep bizden biriydi... Samimiydi... Cumhuriyet'in 10'uncu yılı kutlamaları
için sunulan sayfalar dolusu sloğanı okumuş ve birinin altını çizmişti... ''Bunu beğendim'' demişti. . O slogan şöyleydi: ''Atatürk,
içimizden biri... ''İşte içimizden biri Atatürk o anda Kızılcahamam'da yere bağdaş kurmuş dinleniyordu...
Cumhuriyeti kuran... Devrimleri yapan ve Türk halkının yönünü çağdaş dünyaya çeviren Atatürk sık sık yurt gezileri yapardı... İşte o
gezilerden birinde çekilmiş bu o an... Türk kadınına hak ettiği çağdaş değerini kazandıran Atatürk'ün çevresi yine o çağdaş türk
kadınlarıyla çevrelenmiş...
Ölümünden önceki yıllardı... Hastaydı... Ama durup dinlenmeden çalışmaya devam ediyordu... Türkiye Cumhuriyeti'nin geldiği yeri
yeterli bulmuyor... Çağdaş medeniyet seviyesinin üstüne çıkarmak istiyordu... Yorgundu... Ama biliyordu... Bu işte yorulmak yoktu...
Zira O'nun yolundan devam edecek bir nesil düşlüyordu... Siyah-beyaz bir ülkeyi... Karanlıklar içindeki bir ulusu işte böyle renkli bir
hale getirmişti... Yola devam etmek gerekirdi...
Yıl: 1928... Türkiye Cumhuriyeti henüz 5 yaşında... Dünyaya meydan okuyan lider... Yeni Türkiye Cumhuriyeti'ni saygın bir devlet
olarak kabul ettirmesinin haklı gururunu yaşıyor o anda... Çünkü bu masadakiler O'nun ve Türkiye'nin gücü karşısında saygı
duymaktan başka birşey yapamayan dünya liderleri... Bu masada... Yani Atatürk'ün masasında o anda tam 32 kral ve 62
cumhurbaşkanı var...
Düşmana diz çöktüren lider... ''Milletin Efendisidir dediği'' köylülerle birlikte memleket meselelerini konuşuyor... Onlardan biri gibi...
Onların yanıbaşında... Bir taşın üstünde dikkatle dinliyor onları... Ve bir milleti uyandıran lider, o milletle birlikte yürüyor atiye...
1930'un Kasımında çekilmiş bu o an... Sivas'ta bir genç bir sorununu paylaşıyor Ata'sıyla... Bir dilekçe yazmış ''O bizim liderimiz...
Bir çözüm bulur'' diyerek hemen yanına koşmuş... Ve işte o lider... Milletin... Halkın lideri... Çok önemsiyor bu genci... Dilekçesini
inceliyor ve yakından ilgileniyor...
O sadece bir asker... Bir devlet adamı değildi... O her anlamda bir öğretmendi... Matematik... Geometri... Tarih bilgisiyle yeni nesli Yeni
Türkiye Cumhuriyeti'ne yetiştirdi... İzmir Atatürk Lisesi'nde bir Şubat 1931'de öğrencilerle matematik dersindeydi... Kendine
güvenen... Kendinden emin duruşuyla tam bir başöğretmendi...
1929'un 15 Eylül günüydü... Mustafa Kemal ve arkadaşları Yalova'daydı... Atatürk yolda gördüğü 9 yaşlarındaki bir çocuğa yolu
sordu... İşte o çocuk Sığırtmaç Mustafa'ydı... Birgün sonra Mustafa'yı tekrar buldu ve himayesine aldı... Okuttu... Her iki Mustafa
takım elbiseleriyle 15 haziran 1930'da sohbet ederken böyle yansıdı o an'a...
Manevi çocuklarından biri de Afet İnan'dı Atatürk'ün... Ekim 1925'te izmir'e geldiği günlerde bir ilkokulda karşılaşmıştı Afet
Hanım'la... Afet İnan'ın isteği, öğrenimini sürdürmek ve yabancı dil öğrenmekti... Atatürk de O'nu İsviçre'ye gönderdi... Bu fotoğraf
da 27 Ağustos 1934'te İzmir Vapuru'nda çekilmiş... Modern... Çağdaş Türkiye'nin lideri Afet Hanım'la dans ederken...
Her zaman çağdaş... Her zaman şık ve karizmatikti... Ama o hep bizden biriydi... Samimiydi... Cumhuriyet'in 10'uncu yılı kutlamaları
için sunulan sayfalar dolusu sloğanı okumuş ve birinin altını çizmişti... ''Bunu beğendim'' demişti. . O slogan şöyleydi: ''Atatürk,
içimizden biri... ''İşte içimizden biri Atatürk o anda Kızılcahamam'da yere bağdaş kurmuş dinleniyordu...
Cumhuriyeti kuran... Devrimleri yapan ve Türk halkının yönünü çağdaş dünyaya çeviren Atatürk sık sık yurt gezileri yapardı... İşte o
gezilerden birinde çekilmiş bu o an... Türk kadınına hak ettiği çağdaş değerini kazandıran Atatürk'ün çevresi yine o çağdaş türk
kadınlarıyla çevrelenmiş...
Ölümünden önceki yıllardı... Hastaydı... Ama durup dinlenmeden çalışmaya devam ediyordu... Türkiye Cumhuriyeti'nin geldiği yeri
yeterli bulmuyor... Çağdaş medeniyet seviyesinin üstüne çıkarmak istiyordu... Yorgundu... Ama biliyordu... Bu işte yorulmak yoktu...
Zira O'nun yolundan devam edecek bir nesil düşlüyordu... Siyah-beyaz bir ülkeyi... Karanlıklar içindeki bir ulusu işte böyle renkli bir
hale getirmişti... Yola devam etmek gerekirdi...
Yıl: 1928... Türkiye Cumhuriyeti henüz 5 yaşında... Dünyaya meydan okuyan lider... Yeni Türkiye Cumhuriyeti'ni saygın bir devlet
olarak kabul ettirmesinin haklı gururunu yaşıyor o anda... Çünkü bu masadakiler O'nun ve Türkiye'nin gücü karşısında saygı
duymaktan başka birşey yapamayan dünya liderleri... Bu masada... Yani Atatürk'ün masasında o anda tam 32 kral ve 62
cumhurbaşkanı var...
Düşmana diz çöktüren lider... ''Milletin Efendisidir dediği'' köylülerle birlikte memleket meselelerini konuşuyor... Onlardan biri gibi...
Onların yanıbaşında... Bir taşın üstünde dikkatle dinliyor onları... Ve bir milleti uyandıran lider, o milletle birlikte yürüyor atiye...
1930'un Kasımında çekilmiş bu o an... Sivas'ta bir genç bir sorununu paylaşıyor Ata'sıyla... Bir dilekçe yazmış ''O bizim liderimiz...
Bir çözüm bulur'' diyerek hemen yanına koşmuş... Ve işte o lider... Milletin... Halkın lideri... Çok önemsiyor bu genci... Dilekçesini
inceliyor ve yakından ilgileniyor...
O sadece bir asker... Bir devlet adamı değildi... O her anlamda bir öğretmendi... Matematik... Geometri... Tarih bilgisiyle yeni nesli Yeni
Türkiye Cumhuriyeti'ne yetiştirdi... İzmir Atatürk Lisesi'nde bir Şubat 1931'de öğrencilerle matematik dersindeydi... Kendine
güvenen... Kendinden emin duruşuyla tam bir başöğretmendi...
1929'un 15 Eylül günüydü... Mustafa Kemal ve arkadaşları Yalova'daydı... Atatürk yolda gördüğü 9 yaşlarındaki bir çocuğa yolu
sordu... İşte o çocuk Sığırtmaç Mustafa'ydı... Birgün sonra Mustafa'yı tekrar buldu ve himayesine aldı... Okuttu... Her iki Mustafa
takım elbiseleriyle 15 haziran 1930'da sohbet ederken böyle yansıdı o an'a...
Manevi çocuklarından biri de Afet İnan'dı Atatürk'ün... Ekim 1925'te izmir'e geldiği günlerde bir ilkokulda karşılaşmıştı Afet
Hanım'la... Afet İnan'ın isteği, öğrenimini sürdürmek ve yabancı dil öğrenmekti... Atatürk de O'nu İsviçre'ye gönderdi... Bu fotoğraf
da 27 Ağustos 1934'te İzmir Vapuru'nda çekilmiş... Modern... Çağdaş Türkiye'nin lideri Afet Hanım'la dans ederken...
Her zaman çağdaş... Her zaman şık ve karizmatikti... Ama o hep bizden biriydi... Samimiydi... Cumhuriyet'in 10'uncu yılı kutlamaları
için sunulan sayfalar dolusu sloğanı okumuş ve birinin altını çizmişti... ''Bunu beğendim'' demişti. . O slogan şöyleydi: ''Atatürk,
içimizden biri... ''İşte içimizden biri Atatürk o anda Kızılcahamam'da yere bağdaş kurmuş dinleniyordu...
Cumhuriyeti kuran... Devrimleri yapan ve Türk halkının yönünü çağdaş dünyaya çeviren Atatürk sık sık yurt gezileri yapardı... İşte o
gezilerden birinde çekilmiş bu o an... Türk kadınına hak ettiği çağdaş değerini kazandıran Atatürk'ün çevresi yine o çağdaş türk
I
Hayatın orta tonları
mil çekerken gözlerime
son bir nur düşer
gözlerimden sözlerine…
ıslık çalar uğultusuna sevi rüzgarları,
servimi yontar, çakı gibi her acı
kurur suyu, her bataklığın,
kökleri saklı, kökleri yaşlı…
II
Üç nasihat verir hayat !..
Varlığına, sarılı bir hırkadır beden.
Tokluğuna, bir dilim somun yeter.
Yokluğuna, bir kara toprak düşer.
AysunSay
Kökleri saklı yaşlarım
Bil ki; bataklığım artık kuru
Bir gün çalarsa kalbini mazinin rüzgarı
yüzüne ve tüm evrene düşen yağmurlarda
damla damla ben varım.
Ben varım, Hayat. Varlığına ve yokluğuna.
Kasım çocukları..
hüznümün diğer adı…
Hiçbir sürgün böyle kahır olmadı.
Ne yürekler kondu bileklerin damalarına,
alnımız ak, yüzümüz pak.
İnce bir ar akar, yokluğunuzda
Alı al, akı hep ak.
Uçar, yedi iklim kuşları.
Kaç pusulasız yolculuk vardır,
tek yönü gösteren.
Ve..
hep aynı, son durakta biten.
Alı al, akı hep ak.
Uçar, yedi iklim kuşları.
Kelepçe vurulmadan düşer eller.
ne kamiller tanıdım ben,
ne alimler..
Kasım aylarında çekip gittiler.
Alı al, akı hep ak.
Uçar, yedi iklim kuşları.
Bilirim, bir gün …
Beni de götürecekler.
AysunSay
Sevgili Atam'a, Ecevit 'e ve Erdal İnönü'ye
Her Kasım'da şiirlerle anmak sizleri.
Teşekkürler.Kasım çocukları.Kasımpatı Mevsimleri.
Kaç kuşak geçti istiklal bağından, solukları hürriyet kokan.
Her nefesi aldık alabildiğine ciğerlerimize de, şükür etmeyi bilemedik.
Kaç döl yetim geldi hayata, özlemle bekledi, şefkatle saçlarını okşayan bir eli.
Bir nefeste, bir an tereddüt etmeden düşerken bedenleri .Düşman üstüne yağmur gibi indiler.Allah sesleriyle şahadet ederek, bir küçük orduyla bize bugünleri armağan ettiler.
Bir asır bile geçmeden teslim olmak, kadere kaldıysa eğer.Ne halifelikler geldi geçti de, bir Cumhuriyet kıymeti bilinmedi.
Mirasını paylaşamayan evlatlar gibi, bencil bir topluma gözyaşı dökerken nice analar,babalar.
Sızım sızım, sızlıyor. Vatan toprağına savrulmuş kollar ve bacaklar.
Kastamonu'nun İnebolu ilçesinden 1916 yılında ailesi İstanbul'a göç eden Hasan Çolakoğlu, ''dolar milyarderi'' olarak ziyaret ettiği baba ocağında sahibi olduğu bankanın şubelerini açtı.
Metalürji ve finans sektöründe faaliyet gösteren Çolakoğlu Şirketler Grubu'nun başkanı Hasan Çolakoğlu, İnebolu'dan 91 yıl önce İstanbul'a göç eden, ticaretle uğraşan bir ailenin çocuğu olarak 1956 yılında dünyaya geldi. İnebolu'nun köylerinden aldığı mısır ve buğdayı, değirmenlerde öğütüp un haline getirdikten sonra köylülere satarak ticaret yapan Hasan Çolakoğlu'nun dedesi Nuri Çolakoğlu, 1916 yılında ailesiyle birlikte İstanbul'a göç etti.
İstanbul'da da ticarete devam eden Nuri Çolakoğlu'nun ölümünden sonra işin başına babasıyla birlikte 6 yaşındayken İnebolu'dan göç eden Mehmet Çolakoğlu geçti. Demir ticaretine başlayan ve Çolakoğlu Metalurji Şirketi'ni kuran Mehmet Çolakoğlu, kurduğu şirketin yönetimini daha sonra oğulları Nuri ve Hasan Çolakoğlu'na devretti. Nuri ve Hasan Çolakoğlu kardeşler, 1982 yılında metalürjinin yanı sıra Türk Ekonomi Bankası'nı satın alarak finans sektörüne girdiler. Nuri Çolakoğlu, Çolakoğlu Metalürjinin, Hasan Çolakoğlu ise Türk Ekonomi Bankası'nın başına geçti. Babaları Mehmet Çolakoğlu, 2000 yılında vefat etti.
BABA OCAĞINA İLK GELİŞ
Forbes Dergisi'nin araştırmasına göre 1 milyar dolarlık servetiyle Türkiye'nin zenginleri liginde 23. sırada yer alan Türk Ekonomi Bankası (TEB) Mali Yatırımlar AŞ Yönetim Kurulu Başkanı Hasan Çolakoğlu, 24 yaşındaki oğlu Haydar Çolakoğlu ile birlikte ailesinin 91 yıl önce göç ettiği İnebolu'ya ilk kez geldi.
Kaymakam İlhan Karakoyun ve Belediye Başkanı İdris Güleç tarafından karşılanan Hasan Çolakoğlu, TEB İş Geliştirme Bölümü Başkanı oğlu Haydar Çolakoğlu ile birlikte Karaca Mahallesi'ndeki aile mezarlığını ziyaret etti. Hasan Çolakoğlu dedesi Nuri Çolakoğlu'nun mezarı başında dua ederken duygulu anlar yaşadı. Akrabalarının kabristandaki mezar taşlarını tek tek okuyan Hasan Çolakoğlu, daha sonra ailesinin yıllar önce oturduğu evi, Türk Ocağı binası ile Nezihe Battal Kültürevi'ni gezdi.
Hasan Çolakoğlu, ziyareti sırasında, baba ocağına ilk kez gelmenin heyecanını yaşadığını ifade eden Çolakoğlu, ''ben ve oğlum kısa süre için de olsa İnebolu'ya gelmekten, memleketimizi görmekten büyük mutluluk duyduk. Baba ocağında kendi evimde gibiyim. İnşallah bundan sonra sık sık geleceğiz'' dedi.
MEMLEKETİNE BANKASININ ŞUBELERİYLE DÖNDÜ
Hasan Çolakoğlu, dedesinin küçük bir esnaf olarak ticaret yaptığı İnebolu ziyaretinin ardından Kastamonu'da TEB'in iki şubesini birden açtı. Kastamonu Cumhuriyet Caddesi ile Barutçuoğlu İş Merkezi'nde bankasının şubelerinin açılışına katılan Çolakoğlu, yıllar önce ayrıldığı memleketine bankasının 2 şubesini birden açmanın sevincini yaşadığını kaydetti.
AA
Yayın Tarihi : 29 Kasım 2007 Perşembe
Saat ve Tarih:
01:31
,
1/12/2007
Yazar:
Muzaffer Erdem
Çan sesleri yükselir
Balat’tan fener yolu boyunca
Çınar altında kanatlanır, yiğit nağmeleri
Arkasında sahaflar
efsanesi gizli
Asmalı mescide bir su yolu
Gezmişi gezmemişi hepsi Deniz
Eski Cezayir, bir çıkmaz sokak.
Tünelin sonunda bir ışık
Hürriyeti kucaklar istiklal
Ana kuzuları karanfil kokar,
makberlerin gün görmemiş evlatları..
Bak haykırıyor dillerde
Şahadetin ve ezan seslerin.
İki medeniyetli yedi tepenin.
Hür doğmuş milletimin
geçmişinde kalmış
Kostantinepolis
AysunSay
Bir avuç orduyla destan yazmış bir Milletin asil evlatları
Ruhunuz Şad olsun.
Yaşasın Cumhuriyet.Altı oktur bildiğim.Yıldızlar ha elli ha beş olsa ne yazar.
Sevgili Erdal İnönü’ye, Deniz Gezmiş’e ve tüm Şehitlerime Say/ gıyla.
Mevsimlerden sonbahardı. Eylül yaprakları düşüyordu dallardan… Çiçekler daha bir alımlıydı ve gökyüzü her zaman mavi değildi.
Eylül’de başka bir tat, yüreğimde başka bir burukluk vardı. Eylül yağmurlarına ne kaldı? Geldi gelecek ve geçip gidecek! Öyledir gerçekten, gelen kalır biraz, sonra da ama acı, ama tatlı, yığınla anılar bırakır geride. Anılarla yanmamak elimizde midir?
Mevsimlerden sonbahardı onu tanıdığımda. Bir alımlı, bir çalımlıydı görmeli. Bir şeyler yapmak, ona yaklaşabilmek duygusu talan ederdi beni. Seviyordum onu. Bu, ateşle oynamaktı biraz ama insan hayâl ve ümitle yaşar.
Günlerdir, gelip gittikçe onu görür, bir hoş olurum. Bilmem bu sır yaradılışımızda mı gizlidir? Oysa bizim orda ihtiyarlar:
- Kavak yelleri esmeye görsün, derlerdi böyle günlerde.
O günler anlamazdık. “Ferman padişahınsa, dağlar bizimdir.” der, sokak sokak koştururduk. Çelik çomak, zıpçıktı oynar, sarmaş dolaş, iç içe kaynaşırdık kızlı erkekli…
- Kavak yeli mi? derdim usulca. Nedir o?
- Essin de görürsün.
- Görürsün ya!
İşte, mevsim sonbahar! Çiftinde, çubuğunda herkes. Hafiften yağmur çiselese bile aldıran yok. Gelir, geçer. Bacalardan duman tüter, yükselir gökyüzüne. Tezek yanar bu havalarda… Karasabanın yardığı toprak bir hoş kokar, koyun-kuzu meleşir, çoban kavalını daha bir başka çalar.
Hava soğudu, bozacak… Sökün başlar bağlardan, bahçelerden evlere. Kimi öküzünü yedekler, kimi Tanrı’ya şükreder, kimi habire çalışır, toprağı yarar. Bir inançtır bu, yağmur yağarken kaçılmaz, işlenen iş bırakılmaz. Öyle ya, Tanrı gücenir sonra. Yağmur başlar. Biri diğerine:
- Hâlâ mı Hüseyin? Ko, gitsin be. Gençsin. Sonra sızlanırsın bu kış, kıyamet gününde! diye seslenir.
- Haklısın emmi. Haklısın!
Ve kağnılar, ıslak, nemli toprağı yara yara ilerler. Hava birden soğur, nefesler buğulanır. Hoş! Küçükler de kaçamak yapmaz değil hani? Uçlandıkları “kaçak”ları, derin derin içlerine çekerler. Haz duydukları, hoşlandıkları yüzlerinden belli. Bu arada, birbirlerine büyüklük taslarlar.
Böyle kış günlerinde kahvelerde olsun, evlerde olsun ihtiyarlar, savaş hikâyeleri anlatırlar. Ocakta patlatılan mısır, bu sohbetlere renk katar. Kızlar işlerini, çevrelerini, yaşmaklarını işlerler nazlı nazlı. Henüz başlarında kavak yelleri esen gençler, Karacaoğlan’ı, Âşık Garip’i okurlar ve köyün çobanı da, dertli dertli kaval çalar. Koyunlar meleşir. Yağmurda yalınayak gezen, sular girip çıkan çocukların, şen, neşeli haykırışları duyulur. Bu haykırışlarda, bir vurdumduymazlık gizlidir. Ne hasta olmak düşüncesi, ne soğuk almak korkusu!
Hani sonra yağmurlar diner. Yağmur sonu bir hoş kokar toprak. Ümitler yeniden tazelenir, güneş ışıdıkça ışır. Karşı dağlarda kar görülür. Ayaz çıksa da, yağmur sonu aldıran olmaz. Herkes kendi işine koyulur. Yine bir canlılık başlar. Karasaban, toprağı yarar, yeni yeni çiçekler fışkırır. Kuşlar, bir başka türküler tuttururlar: Hayat güzeldir
N’olur yaşamaya bakın.
Yıllar geçiyor diye
Ürpermeyin sakın! Evet, hayat güzeldir! Hoş, güzel olsa da, olmasa da taşıyacağız bu yükü. Yılların geçip gitmesi umurumuzda mı sanki?
Karasaban bir yarar toprağı, öküzleri haydahlayan çiftçinin yüzünde mutluluk okunur. Evlek evlek sürüp sürmelediği bu toprak, ilkbaharda yeşerecek, yeşerecek. Eğer Tanrı verirse, güz mahsulünü alacaklar, bu didinen, uğraşan insanlar!
Bu havalarda göçmen kuşlar, yavaş yavaş kaybolur. İnsan bazen farkında olur, bazen de farkına varamaz bu göçün. Çünkü bu an, ya işinin başındadır, ya aylak aylak gezmektedir. Aylak gezmek hürlükten ileri gelse de, kişinin geleceğini düşünmemesi demek olmaz mı, bu?
Bir yandan evlerde kadınlar, çekek çeker, bulgur yararlar, kuskus hazırlar, yufka yazar, tarhana kararlar, kışa hazırlık yaparlar. Nineler yün çorap veya kazak örerler, allı pullu!
Artık, kışın yaklaşması korkutmaz kişileri. Karınca kararınca hazırlık yapılmıştır. Odunu olmayan tezek yapıştırır, hayvanı olmayan kırlara çıkar, tezek devşirir, çalı-çırpı taşır. Böylece yakacak ve kış yiyecekleri denklenmiş olur.
Yavaş yavaş çekilir sonbahar. Gökler maviliğini kaybeder, toprak yeşillenir. Yağmur da olur, kar da olur gelen mevsimde. Ama devran döner, gelen geçip gider.
Anadolu köylerinde hayat böyledir.
Adam, yaz dönemi, alnının terini alır almaz, gökler kararır, maviliğini kaybeder, yağmur başlar, soğuk kuzey rüzgârları eser. Havanın kuru olduğu günler, adamın iliklerine iliklerine işler.
O zaman iş, tezeğe, oduna, çalıya, çırpıya düşer. Halk ya bir kuytu yer arar, güneş gören yahut evinde ocağının başında halkalanır. Sebepsiz tasa başlar yüzlerde, yürekte bir burukluk duyulur. Karşı dağlara kar yağar. Gökler maviliğini kaybeder, ümitler bahara kalır. Bu mevsimde hareket kazanır tabiat! Sonbaharın son çiçekleri bir iştâhla açar, bir güzel olurlar. Ekinler yavaş yavaş fışkırır topraktan. Yazın kuruyan dağlar yeşerir, dereler çağlar, etraf bir hoş kokar. Sonbahar şölenidir bu! Anıları olsun, acıları olsun, ilkbahar şölenine kadar sürer.
Şölen sonu en çok sevinen köylerin çobanlarıyla, kaygıdan uzak çocukları olur. Onlar, bu iki şöleni sevinçle bekler. Sonbahar şöleni çoban için, yemyeşil otlar, çimenler hazırlar. Koyunlar kuzular, kocabaş hayvanlar bayram eder. Hoş, çocuklar için, yalınayak, başı açık, yağan yağmurların altında veya yağmur sonraları, sulara girip çıkmak, koşuşmak, bağrışmak da bir bayram değil midir?
Mevsim sonbahardı onu tanıdığımda. Rüzgâr bir başka eserdi o zaman, inan duygularımı alıp götürmezdi. Böylesine derbeder değildim. Oturup ağlamazdım günaşırı. Ümidim, umudum hepsi şuracıkta, bu köyde idi. Ama şimdi dağların ardında kaldı.
Aylardan eylüldü… O, beni sever miydi, bilmem! Yalnız bir gülüşü vardı her sabah, her günaydın sonu. Beni, deli ederdi. Başımda bir yel eserdi. İhtiyarların “kavak yelleri” dedikleri yeldi, bu!
Lodos çıkmıştır şimdi. Alır götürür duygularımı, karlı dağların ardına. Gökler, yavaş yavaş maviliğini kaybeder. Sonra bir yağmur başlar çisem çisem, ne duyguları kor, ne beni kor ıslamadık. Bizde buna ahmakıslatan derler. Bakarsın havada güneş vardır. Işık ışıktır etraf. Ama yağmur yağar. Zaman olur yaza kavuştuk der adam. Kış ortasında sıcak günler gelir çatar. Ardından verir veriştirir kuzey rüzgârları. Duygular sarar adamı yolda.
- Ne o Halil, şehre gitmiyor musun?
- Ben de onu soracaktım. Hani zamandır gazete bile okuyamadım.
- Zaten nice zamandır gazete gelmiyor ki.
- Niye o?
- Yollar kapalı. Tutuklar yarılandan bu yana, Burunköy’ü görme, deniz olmuş. Sanki Menderes’le birleşmiş.
- Biliyorum! Biliyorum!
- Öyleyse?
- Gazetenin gelmeyişiyle ilgisi ne? Bunu öğrenmek istiyorum.
- İlgisi şu ki…
- Ne ki?
- Dur canım. Lâfı ortasından bölüp durma.
- Böldüğümüz yok. Anlat hele.
- Geçende diyordum ya, oluyor bir hafta. Gazete yüklü kayıkta, yaşlıca, fakat biraz korkak bir kadın da bulunuyormuş. Kayıkçının sırığına yapışmış, suyun en akkın yerinde. Ne yapsalar, nafile! Koyvermemiş bir türlü. Havada poyraz da varmış. Alabora olmuşlar. Kadını boğulmaktan güç belâ kurtarmışlar. Kayıkçının keyfi bozulmuş, yüreği yanmış. Şanına hâlel gelmiş. Gazeteciye olan borcu da, işe tuz biber ekmiş. Gazeteciyi bilirsin. Ters herifin birisi. Kara gözlüklerinin arkasında gizlemiş öfkesini. Anlamam demiş, zararım şu kadar. Öde!..
- Eee, sonra?
- Sonrasını biliyorsun. O günden sonra bucağa gazete mi geliyor?
- Kayıkçı çalışmıyor mu, kayıkçı?
- Çalışmıyormuş!
- Şehre gitmek istiyorum. O yüzden sormuştum sana biraz önce. Okullar açıldı ya! Biliyorsun, bizimkiyle ancak böyle buluşabiliyoruz. Gidelim. Bana arkadaşlık et, olur mu?
- Olur. Gidelim!
İki yeni yetme, tuttuk birer cigara yaktık. Dumanı göğe savurmuş olmanın zevkini tattık. O gün, umudun en yeşilini yaşadım. Halil’le birlikte, bir bahane uydurup, evdekilerden izin alacak, şehre gidecektik. O, şarabı çok severdi. Şehrin ucuz meyhanelerinden birinde demlenecekti. Bense, sevdiğimle buluşacak, hasret giderecek, geleceğimizi konuşacaktım.
Her şey, kararlaştırdığımız gibi oldu.
İri yarı, kara yağız kayıkçı, karşıya geçecekleri dikkatlice süzdü. Besbelli, adam seçiyordu. Seçtiği yolcuların arasına bizi de koymuştu. Hâlbuki sular biraz azalmış, bana göre korkulacak bir durum yoktu. Yerlerimizi aldık. Yol aldıkça, iki yana dizili evlerin duvarlarında, boşanan suların bıraktığı izleri gördük. Aşağı yukarı su, bir metreye yakın düşmüştü. Karşıda şehre giden, bunca akkına rağmen ayakta kalabilen yol görünmüştü. Pırıl pırıl bir güneş! Sıra sıra dolmuşlar…
Gözüm kararır gibi oldu. Halil’le birlikte üç beş kişinin ayağa kalktığını görür gibi oldum. Kara yağız kayıkçının sırığı çatırdadı. Kayığın dengesi bozuldu. Bağırmalar, çağırmalar. Gerisini hatırlamıyorum.
Gözlerimi açtığım zaman, iki kolumun da sargılar içinde olduğunu gördüm. Sonradan öğrendim. Uzun zaman komada kalmışım. Sargılar bugün açılacakmış, yolun setine hızla çarpan kayıkla set arasında kalmış kollarım. Birkaç basit sıyrık varmış. Hepsi o kadar!
Hemşire Hanım’ın gözlerinde acabalı bakışlar? Yüreğimde kıvrım kıvrım uzayıp giden sorular var. O’na, günaydınlı buluşmalarda mutluluğumuzu paylaştığımız sevdiğime, bu durumda nasıl çıkacaktım? Sargılarım, dikkatlice çözüldü. Ellerimi tanıyamadım. Yüreğimde tarifsiz acılarla ilâç kokusu dolu koridorları geride bıraktım.
Hemen köyüme dönmeyi düşündüysem de, gönlümdeki umudu bastıramadım. Ayaklarım, beni okula götürdü. Herhalde teneffüs saati miydi, ne? Okul bahçesi cıvıl cıvıl seslerle inliyordu. Girişle ilgili işlemleri çabucak bitirdim. Tanıdık yüzlerle selamlaştım. Meral’i gördüm bir köşede. Umutsuz bir bekleyiş içinde olmalıydı ki, ilkten beni gördüğüne inanamadı. Ellerime sarıldı, irkilir gibi oldu.
- Ne oldu? Söyler misin? dedi.
- Önemi yok!
- Hiç önemi olmaz mı?
- Olur mu?
- Olur ya! Seni, ben ellerinin güzelliği için sevmiştim. Anlıyor musun bunu? O, güzelim parmaklarına ne olmuş öyle?
- Ciddi misin?
- Elbette.
Yüreğimde umutlarım dondu. Meral, içinden geldiği gibi konuşuyordu. Bunu biliyordum. Demek, ellerim yüzünden sevgisini kaybedecektim. Bu duruma kolayca boyun eğmemeliydim.
Ders ziliyle birlikte içeri giren Meral, bana hiçbir şey söylemedi. Besbelli, bu buluşmamız onu üzmüştü.
Omuzlarımda bir ağırlık. Ellerimi ilk defa ceplerime sokarak okuldan ayrıldım. Yolda, bir yandan duygu, bir yandan da düşünce sellerine kapıldım. Çırpındım. Kurtuluş çareleri aradım.
Bulmuştum.
Buluşum, beni etkiledi. Sürükleyip gitti, kaderimin akkınına! Anacığımın, kardeşlerimin, zavallı babacığımın “dur!” diyen hayâllerine aldırmadım. Açık bulduğum ilk kapıdan içeriye daldım. Yoluma kimsecikler çıkmadı. Bir odanın kapısı gıcırdadı. Açılan kapıdan içeriye bir genç kadın süzüldü. Ağlayan yavrusunun sesine koştu.
Heyecanlı, fakat korkusuzdum. Derhal mutfağa geçtim. Parlayan bir bıçak, ilgimi çekti. Aldım. Her şeyimle körleştiğimi hissetmeye başladıysam da, aldırmadım. Bıçak elimde, öteyi beriyi dolaştım. Yükte hafif, pahada ağır bir şey arıyordum. Bulamadım.
Az sonra, duyduğum ninni sesine doğru gittim. Genç anne, odaya girdiğimin farkında bile olmadı. Hareketlerini kolladım. Kollarını dolduran bileziklerini gördüm. Sevindim. Onlardan bir kısmına sahip olmakla, ellerimin çaresine bakabileceğimi düşündüm. Güzellikle veya zorla, bileziklerden birkaçını alır, çeker gider, izimi kaybettirirdim. Sonra da bir estetikçiye görünürdüm. Ellerimin ağırlığını giderir, Meral’in sevgisini yeniden kazanırdım.
İşini bitiren, yavrusunu sarıp sarmalayan genç anne doğruldu, geri döndü. Dönmesiyle beni görmesi, donması bir oldu.
- Ay!.. diye haykırdı.
Bıçakla tehdit ettim. Konuşmasına fırsat vermedim.
- Beni dinle, bacım! dedim. Olanı biteni bir solukta anlattım ona. Bileziklerinden birkaçını istedim. Vermezse, çocuğuna kıyabileceğimi söyledim.
Direnmedi. Kolundan sıyırdığı bilezikleri uzattı.
- Al! dedi.
Umudun en yeşiline uzattım ellerimi. Bileziklerin sıcaklığını duydum avuçlarımda. Meral’i düşündüm. O’nun için nelere katlandığımı haykırmak istedim. Vazgeçtim.
Ellerimde bıçak, geriye döndüm. Odadan çıkıp, tabana kuvvet kaçacaktım. Tam bu sırada kapı zili acı acı öttü. Bütün vücudumdan sıcak terler boşandı. Genç anneye mi sığınmalıydım, ne? Kararsız bir şekilde koridora çıktım. Açık pencereden olanca gücümle bahçeye attım kendimi. Genç annenin ilk defa bağırdığını duydum.
- Ne olur, tutun, kaçmasın! Soyulduk!
Bu çığlığa, yeni sesler eklendi. Arkamda koşuşanlar arttı.
- İkinci dönemeci dönebilsem! diye düşündüm. Kurtuluş orda!
Dönemeci dönmemle, kuvvetli bir elin, kolumdan tuttuğunu, beni yere çaldığını gördüm. Dengemi kaybetmiştim. Acemice tuttuğum bıçağın kurbanı olabilirdim. Koşuşanlar yetiştiler. Kalabalık bir meraklı halkasının ortasında kalakaldım.
İnkâr, faydasız bir çıkış olacaktı. Her şey, açık seçik biliniyordu. Hakkımda yapılacak işlemler hızla sürdü. Ne olduğumu anlayamadan, kalın parmaklıklı, dar, karanlık pencereleri olan bir dünyada buldum kendimi. Mavi gökler, umut dolu yeşiller, hepsi, her şey gerilerde kaldı. Ne Meral, ne Halil? Arayıp soranım da olmadı.
Bir ziyaret günüydü. İçimde sıkıntılar… Tel örgülü avluda volta attıkça, sıkıntılarım çoğalıyor, dolaşan yumak bir türlü açılmak bilmiyor.
Gardiyanın sesine kulak kabarttım. Beni çağırdı.
Gittim.
Heyecanlıydım!
Anamı gördüm. Ağlıyordu.
Bir şeyler söylemek istiyor. Fakat sözleri, belki katı bir lokma gibi, boğazında kalıyordu.
Baktı. Baktı!
Ne diyebilirdi?
- Yazıklar olsun! dedi.
- Yazıklar olsun!
Oyhan Hasan BILDIRKİ
Saat ve Tarih:
09:36
,
13/10/2007
Yazar:
Oyhan Hasan Bıldırki
Şenpazar Kaymakamlığı,Köylere Hizmet Götürme Birliği 2007-2008 yılı Kar mücadelesi sezonuna yeni aldığı Fatih 220-26 Kar Bıçaklı Damperli Kamyon`la daha güçlü giriyor.
Makina Parkına katılan Kar mücadele aracının Kaymakamlığımıza,ilçe halkımıza hayırlı olmasını diler,kazasız bir sezon geçirmelerini dileriz.
Cebrail KELEŞ
Kastamonu Postası
09.10.2007 11:24:25
Saat ve Tarih:
12:59
,
11/10/2007
Yazar:
Muzaffer Erdem
” O kadar yabancı dil merakı aldı yürüdü ki yazarlarımızın cümle yapıları bile çeviri dile uygun bir hal aldı, sağ kulağı sol elle göstermeler mi dersiniz, şiirde anlaşılmaz bir dil..! Sanki şiiri şiir yapan bu?”
”Ben yeraltı ile ilgilenmiyorum ve de okumuyorum o tür şeyleri… Ben, hâlâ Nazımları, Ahmet Arifleri Enver Gökçeleri, Hasan Hüseyinleri okuyorum arkadaş!…”
Selamlar, Ali ŞAHİN… Öncelikle röportaj teklifimi kabul ettiğiniz için teşekkür ederim… Emekli bir edebiyat öğretmeni, Kastamonu âşığı bir eğitimci olduğunuzu ben biliyorum… Okurlarımızın sizi tanıması açısından kısa bir özgeçmiş alabilir miyiz?
Selamlar, sana ve okurlarına… 1952 yılının Şubat ayında Kastamonu’nun Taşköprü ilçesi Yazıhamit köyünde doğmuşum. Köyde ilkokul, ilçede ortaokul; sonra ilçede lise olmadığından girdiğim öğretmenokulu sınavlarını kazanarak Çorum Erkek İlköğretmen okuluna başladım. 1969-70 döneminde mezun oldum. Girdiğim Bursa Eğitim Enstitüsü sınavlarını- aldığım bir ceza yüzünden daha doğrusu- kazanamayınca yine Kastamonu Tosya Gökçeöz köyünde İlkokul öğretmenliğine başladım, 4 yıl sonra Taşköprü Kızılcaören Köyüne atandım. Bu arada Ankara Gazi Eğitim Enstitüsünü bitirerek aynı ilçenin Kız Meslek Lisesinde Türkçe/ Edebiyat öğretmenliğine başladım. Sonra da Milli eğitimin çeşitli kademelerinde yöneticiliklerde bulunarak 2004 yılının Şubat ayında Tokat Pazar İlçe Milli Eğitim Müdürlüğünden 34 yıllık meslek yaşamımı noktalayarak emekliye ayrıldım. Mesleki kısmı böyle… Ana hatlarıyla…
Gerçekten dolu dolu geçmiş ve başarılı bir eğitim yaşantınız var… Genellikle Kastamonu ve çevresinde geçmiş mesleki yaşantınız… Karşılaştığınız zorluklar mutlaka ki vardır… Bunlar nelerdir? …Ve en önemlisi bu yıllar içinde hiç ” Anlaşılmadım! ” dediğiniz noktalar var mı?
Alışamadığım ve bana zor gelen İlkokul öğretmenliği oldu biraz. Çünkü edebiyata merakım yüzünden kendimi hep Eğitim Enstitüsünü kazanıp Türkçe öğretmeni olmaya koşullandırmıştım. Bu merakım izin alamadığımız için yatılı okulda etüt sonrası kaçak olarak izlemeye gittiğim bir konferans nedeniyle 15 günlük okuldan uzaklaştırma cezası yüzünden sekteye uğradı. Sonunda 1975′te Mektupla öğretime başvurarak 1978′de dışardan tamamladım o eğitimi. Politika ve politikacıya alışamadım, tek ayak üzerinde fırıldaklık işim olmadı. Bunun bazı sıkıntılarını çektim kimi zaman. Türkiye’de her 10 yılda bir, bir şeyler olurdu ya hep ben de bir alanda sıkıldıkça yeni bir alana geçtim yaklaşık her 10 yılda bir; 10 yıl ilkokul, 10 yıl lise öğretmenliği, son 10 yıl da çeşitli yöneticilikler benim hayata yeniden daha bir hevesle sarılmamı sağladı. Zorluklara gelince ülkemin içinde bulunduğu sosyo-ekonomik koşullar ve çevrede gördüğüm imkansızlıklar beni de eğitimi de olumsuz etkiledi elbette zaman zaman. Araştırma okuma ilgi ve merakım, tam teşekküllü kitaplıklardan uzak, sosyal etkinliklerden ırakta oluşum beni hep sıkıntıya soktu ama bunu emeklilikte biraz da olsa atlattım. Kendimi sanal ortamda ve çeşitli etkinliklerde sık sık izleyici olarak görmeye başladım.
Evet, anlayabiliyorum… Ben yeğeniniz olarak, ki bu yüzden kendimi çok şanslı hissettim her zaman… Sizi ‘devrimci’ kişiliğiniz ile tanıdım çocukluğumdan bu yana… Sanal ortamda ki çalışmalarınızı da takip ediyorum… Beni blok olayına alıştıran da sizdiniz… Yani okurlarım beni sizin sayenizde tanıdı, ve dört yıldır okuyor, diyeyim (Gülerek)… Blok içerikleriniz dâhi hep Kastamonu, Taşköprü ve çevre köyler üzerine… Kastamonu ve çevresi üzerine yaptığınız bu fedâkar çalışmalar yüzünden iyi ya da kötü tepkiler aldınız mı bugüne dek? Çalışmalarınızı merak eden Paranteziçi Hayatlar okurları için kısaca bir adres de verebilirsiniz…
Tepkiler hep olumlu oldu. olumsuz pek bir şeyle karşılaşmadım desem yalan olmaz ama binde bir de olsa üzücü durum oluyor. Bunların içinde bence en önemlisi, blok alanı veren birkaç yerin hiç habersiz kapanması oldu. Bir arsaya gecekondu kuruyorsunuz, sonra kilit değişiyor, bir de bakıyorsunuz anahtar elinizde kalmış, İkinci olay da Hacker denen o canavarlar, ne isterlerse anlamam mümkün değil benim: Dolu dolu 5-10 tane site- blok heder oldu gitti bu yüzden… Ben, Paranteziçinde ki çalışmalarını birazda alttan alta gurur duyarak izliyorum. Boynuzun kulağı geçtiğine çok ama çok seviniyorum. Kıskançlık duymuyorum; bunda benim de özendirmem var diye. Tek bir sayfamı vermek isterim okurlarınıza, orda herkesin kendine uyacak bir şeyler bulması olanağı var, hem kendi site ve bloknotlarımın olduğu hem de dostların adreslerinin bulunduğu. ”Esintiler” http://alisahin37.sitemynet.com/alsah/ Bunun bir özelliği de benim yaptığım ilk site olması. Geçen yılın Ekim ayında mynetten aldığım bir yazı biraz leyleğin kuşa dönüştürülmesi olayı gibi oldu ama, yazılarımızı toplu durumdan biraz daha dağınık duruma getirdi. Beğeni izleyenlerin. diyorum ben: Ustamın adı Hıdır/ Elinden gelen budur.
Emekli olduktan sonra siz de var olan blok merakı üzerine de birkaç anektod düşerseniz seviniriz… Nasıl başladı, nasıl gelişti, ve şu an ne nokta da?
Emeklilik zor bir zanaat gerçekten… Bunu zaman zaman çeşitli boyutlarıyla yaşayan kişilerde görürüz. Günde 8 saatlik çalışma düzeninden kopunca insan kendini büyük bir boşlukta hissediyor, ben bunu atlatabilmek için bir Bilgisayar aldım, lokallerde sigara dumanı altında kendimi harap edene kadar gazete - dergi okur inceleme - araştırma yapar, 34 yıllık mesleki deneyimimizi dostlarla paylaşırım diye düşündüm ilk anda. Beni zorlayan bilgisayara sıfırdan başlamam oldu. Her şeyi sınama- yanılma yöntemiyle kendi kendime yapmaya çalıştım. 1 yıl içinde arşivim o kadar doldu ki, bunu nasıl paylaşırım diye düşünmeye başladım. Elimde olan bazı malzemeleri benim çeşitli olanaksızlıklarım yüzünden tamamlamam imkansızdı, kilitli sandıklarda durana kadar paylaşayım meraklıları da geliştirsinler istedim. Amacım öğrencilerle de iletişim kurarak bir çeşit öğretmenlikten uzaklaşmamaktı. Bunu da başardım sanıyorum.
Benimle iletişim kuran ilkokuldan mastır öğrencilerine kadar herkese elimden gelen yardımı esirgememeye çalışıyorum. Ama öğrenciler beni üzüyor çoğu zaman. Neden mi? O benim özene bezene yaptığım çeşitli seçkilerin altına yazdıkları yorumlarda kullandıkları Türkçe dışında her şeye benzeyen dil yüzünden. Bir çoğunu bu yüzden onaylamıyorum. Kültür- sanat, edebiyat konularına öteden beri ilgiliyimdir, kendi yaratımım olmasa da önemli gördüğüm çalışmaları bir seçki şeklinde paylaşıyorum, bütünleştiriyorum blok ve sitelerimde. Bunda da Nazım’ın bir dizesi -ki bloklarımın başına da aldım bana mesnet oluyor:"Öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı, yetmişinde bile mesela zeytin dikeceksin" diyor, usta. Ben de Atatürk’ten roman, öykü, şiir, sinema ve çocuk edebiyatına; Köyümden ilçeme, ilime, bölgeme, ülkeme ve dünyaya bir pencere açmaya çalışıyorum.
Bu alanda dostlardan büyük bir destek ve iteklendirme gördüm. Hepsini saymam olanaksız ama bu arada 3 emekli edebiyat öğretmeni abim beni çok heveslendirdiler bu konuda.. Başta Mizah yazarı Esen Yel, Oyhan Hasan Bıldırki ve Nuri Öcal Altanay olmak üzere. Öğrenci, öğretmen herkesten destek gördüm ama hep bir şeyler yapılmasını istiyorlar çeşitli konularda,fakat hepsini benden bekliyorlar.. O da ayrı bir sorun. Konuyu dağıtıyorum bazen. Şu anda aklıma ilginç bir anekdot gelmiyor ama çok ilginç şeyler yaşanıyor elbette…Benim için ilginç olan Rıfat Ilgaz / 2006 Kastamonu Sempozyumu ve ve İzmir’de 6. İzmir Öykü Günleri’nde yüzlerce sanatçı, yazar, şair ve bilim insanı ile karşılaşıp onları izlemekti son iki yılda.
Evet, bu arada yeri gelmişken söylemek istiyorum… Esen YEL ve Oyhan Hasan BILDIRKİ biz, edebiyat meraklısı gençler için her zaman bir yol gösterici olmuştur… Çalışmalarını severek takip ediyoruz… Soruma cevap verirken tam kanayan bir yaraya parmak bastınız: ‘Gençlerin kullandığı ve Türkçe haricinde her şeye benzeyen dil!…’ Bunun sorumlusu ne olabilir sizce? Bu gidişat nereye kadar… Bir sonu var mıdır, yoksa Türkçe’nin sonu mu yakın?!… Gençlere ‘Yeraltı edebiyatı’ adı altında sunulan yeni akımın bunda payı var mıdır? Hani şu sürekli bir karamsarlık, kan, intihar, bunalım, depresyon içeren yeni akım… Tanınan isimlerden Altay ÖKTEM buna ön ayak olan ve tanıdığımız isimlerden birisi meselâ… Edebiyattan çok bir özgürlük merakı… ‘İstediğim gibi ve istediğimi yazarım!’ halleri… Edebiyatı kurallardan soyutlamak ne kadar doğru sizce… Edepli, adaplı ve Türkçe’nin doğru kullanıldığı edebiyatı ‘kısıtlayıcı’ bir etken olarak görmek doğru mudur?
Bunda herkesin ve her şeyin biraz payı var bana göre. Politikacısından tutun da yazar-çizerine kadar bir aşure dil meraklısı doldurdu her yanı, işyeri adlarından tutun da çeşitli yerlerde yazılan yabancı sözcük merakı iyiye alamet değil. Kültür emperyalizmi ulusları yutmaya dilden başlıyor ki kimse kimseyi anlayamayacak… Bu soru biraz zor oldu. uzun uzun yazmak gerek. Bir sinemada yangın çıksa vatandaş ‘Exit ne?!’ diye bakıp kalacak, yangın çıkışını bulamayacak. Bunda msn ve internetteki yazışmaların da payı çok büyük. O kısaltmalar, işaretler.. Bir de ne bileyim sanki ayrı bir yazışma dili gelişiyor, herkes de ben başkalarından geri kalmayayım diye o dilsizlikte yarışıyor birbirleri ile.
Edebiyat yapıtlarında kullanılan dil de ona keza.. O kadar yabancı dil merakı aldı yürüdü ki yazarlarımızın cümle yapıları bile çeviri dile uygun bir hal aldı, sağ kulağı sol elle göstermeler mi dersiniz, şiirde anlaşılmaz bir dil sanki şiiri şiir yapan bu? Ben hala Nazımları, Ahmet Arifleri Enver Gökçeleri, Hasan Hüseyinleri okuyorum arkadaş. Elbette yeni akıma da söyleyeyim birkaç kısa şey… Ben yeraltı ile ilgilenmiyorum ve de okumuyorum o tür şeyleri.. Yapıt sözcüğünü özellikle kullanmadım. Herkes okumazsa sorun çözülür.
Evet… Gelelim sizin için önemli bir yeri olan ve Cide’de gerçekleşen Rıfat ILGAZ Kültür ve Sanat Festivaline… Bloklarınız da, makaleleriniz de, gezi ve gözlem yazılarınız da bu festivale ayrı bir ilgi gösterdiğiniz göze çarpıyor… Festivale yerli halkın ve dışardan gelenlerin gösterdiği ilgi ne düzeyde? Memnun olduğunuz ve sizi rahatsız eden anektodlar nelerdir bu festivalle ilgili?
İlimizdeki festivaller içinde kültür-sanat ağırlığı yönünden Cide’dekinin önemi daha büyük. Bunda Rıfat Ilgaz’ın da anılması ayrı bir önem kazandırıyor. Buna ek olarak adına düzenlenen ödüller, 2006 Mayıs’ında Kastamonu Meslek Yüksek Okulunda yapılan Sempozyum benim için olduğu kadar ilde yaşayanlar için de çok değişik bir şey oldu. Tabii bu tür çalışmalar çok büyük bir katılımcı kitlesi ile yapıldığı için, ili canlandırıyor; bunun yanında yerel halktan katılım ve ilgini az olması böylesine bir konuda okulların öğrencileri için katılımı planlamaması üzüyor insanı. Bir diğer üzüntü de yüze yakın bildirinin sunulduğu sempozyumun -aradan geçen 16 aya karşın- hala kitaplaşamaması… Yerel basının ilgisi güzeldi. Benim için önemli olan bir konu da değerli araştırmacı yazar Rasuh Nuri İleri ile bir öğle yemeği sonrası baş başa benim arabada yaptığımız özel sohbetti. Kameramı açmadığıma pişman oldum ama öylesi daha güzel oldu daha içten daha doğaldı. Bu konudaki dökümanları bir sitede topladım. Çok da beğeni topladı. http://gokirmak37.sitemynet.com/Festval2006/ Hacklenen Rıfat Ilgaz Arşivim yerine konuyla ilgilenenler duyurabileceğimiz Sarı Yazma- Rıfat Ilgaz Arşivi- http://sariyazma.blogcu.com/ bayağı yol aldı sayılır.
Peki, gelelim sizin de yaşadığınız, sevimli bir Kastamonu kasabası olan Taşköprü’ye… Ben de yaz tatillerimi orada geçiriyorum… Bu yıl geldiğimde durum içler acısıydı maalesef… Tam bir tarih turizmi cenneti olabilecekken o, güzelim tarihi evlerin bir bir yok olduğuna, azaldığına, yerlerine hep taş binaların geldiğine şahit oldum… Restore projelerinin gerçekleşmemesinde en büyük etken halkın da vurdum duymazlığı… Sanki o yorgun evlerin sesini kimse duymuyor gibi… Olsa da olmasa da halk için pek bir önem arz etmiyor, gördüğüm kadarıyla… Siz bu konuda neler söylemek istersiniz? Mutlaka ki bizi Taşköprülü hemşehrilerimizden de okuyanlar olacaktır… Belki halkın biraz da olsa bilinçlenmesine vesile oluruz…
Önce kasaba sözünü düzeltelim, ne de olsa bende tam Taşköprülülük var senin gibi Yarı Taşköprü yarı Yozgatlı değilim. Taşköprü Bir ilçe merkezi.. Konuya gelirsek, o konu bana göre daha derin boyutlu bir konu, varlıklı kesim o tür evleri zamanında yıkıp yerlerine apartmanlar, dükkanlar, hanlar hamamlar yaptı o tarihsel doku ile istediği kadar oynadı; Garibanların tek barınağı olan evler kaldı sit alanı kapsamında. Yıksa yıkamaz, yapsa yapamaz, restore edemez. Yapsatçıya verip bir kaç daire bir kaç dükkan alsa alamıyor, eve devlet ve kurumlar sahip çıkmıyor, çıksa da değerini vermiyor, acayip bir durum. Tıpkı Nasrettin Hoca fıkrasındaki gibi: Hani oğlan demiş ya, “baba ben bir hırsız yakaladım”, “al gel oğlum” demiş Hoca. “Gelmiyor baba”.. “Bırak gitsin oğlum”, demiş… “Gitmiyor baba”, demiş… O konuda kimin kimi yakaladığı belli değil… O yapıların sahiplerini durumları da çok zor aslında. Kat kat, koca koca beton yapılar arasında bir kaç garibanın bir kaç tarihi koruma altındaki mal varlığı, tek sermayesi, başını soktuğu evi, o da dökülüyor, nerdeyse başına yıkılacak… Bu da olayın başka bir cepheden görünüşü tabii ki…
Umarım bu konuda gereken adımlar bir an önce yapılır… Ben gerçekten o evler olmadan Taşköprü’yü düşünemiyorum… O evleri gezmek, incelemek, hele ki fotoğraflarını çekebilmek ayrı bir yaşam gibi benim için… Gerçekten eğer böyle çarpık bir düzende giderse o evler kalmayacak ve oraya dışardan bir gezgin / tatilci olarak gelmek içinde bir sebep kalmayacak… Tabii yeğen olarak her zaman bir sebep var ( Gülerek )… Neyse, bu güzel ve sıcak sohbet için çok teşekkür ediyorum, kendim ve okurlarım adına… Sizin gibi memleket sevdalısı, yaşadığı toprakları sahiplenen ve seven edebiyatcı, eğitimcilere her zaman ihtiyacımız var…
Ben de teşekkür ediyorum… Çalışmalarını beğeni içinde izliyorum, hayatta da başarılarının devamını diliyorum…
Röportajını keyifle okudum. Bizler röportaj dendiği zaman hep ünlü isimler flaş isimler anlarız. Ama senin röportajların bu kalıpları yıkıyor. Tanınmış isimlerin yanında hiç tanımadığımız, kim bilir bize uzak hangi şehirlerde yaşayan ve hiç görmediğimiz insanlarda getiriyorsun buraya. Ali ŞAHİN’den de çok şey öğrendim sayende. Çok uyumlu ve şeker bir dayı & yeğensiniz. İkinizede teşekkür ediyorum.
Edebiyat sanatı insanlardaki ruh inceliğini ortaya çıkarır.Ali beyde bu fazlasıyla görülüyor.Memleketi adına yaptığı şeyler çok güzel.Elinden gelen neyse onu yapıyor.Keşke herkes böyle duyarlı olsa çevresine karşı.
Güzel bir röportaj olmuş. Hocamız soruları samimiyetle cevaplamış ama bişey dikkatimi çekti tam devrimci tipi var vallahi elinde gazete olan ilk fotoğrafta. ilk bakışta anladım
İlk başta şunu söylemek istiyorum…Hep memleketi için çalışan bir eğitimci çarptı gözüme.Bunu herkes yapamıyor.Bu bir ayrıcalıktır.Birde şu konuda çok haklıydınız.Biri alıoyr mesela yazınızı forum sitesinde paylaşm olarak veriyor. Alta yazılan yorumlar gerçekten iç acıtıcı oluyor…Son olarak;Cihan çok başarılı bir çalışma olmuş tebrik ederim:=)
Güzel bir çalışma çok hoş.Türkçe konusunda sayın Şahin’e aynen katılıyorum.Ama edebyat konusunda katılmadığım noktalar.Ben de bir insanın istediği gibi yazmasından yanayım..
Böyle bir insanın yeğeni olmak güzeldir, eminim. Söyleşi her zamanki gibi, oldukça güzel ve doyurucu…
Artık izleyeceğimiz pek çok blog doğdu, bir o kadar da incelenecek arşivimiz oldu. Ali Şahin’e buradan tüm paylaşımları için teşekkürler.
Ali Şahin gibi vatandaşlarımızın, arkadaşlarımızın, dostlarımızın ülkemizde ve Kastamonu’da çoğalmasını dilerim. Bu ülkenin şarlatanlara değil, sorumluluk duyan, kendini olumlu yönde geliştiren kişilikli insanlara çok gereksinimi var. Ancak ülkemizdeki mevcut sistem insanlarımızı sadece kısa mesafeli şahsi çıkarlarını gören sürülere dönüştürüyor. Devrim kelimesini unutturmaya çalışan inkilap diyen bu sisteme karşı, daha insanca yaşamak için, daha uygar bir Türkiye için, daha özgür bir dünya için inadına DEVRİM. Bireysel kurtuluş peşinde olmak yozlaşmak, toplumsal kurtuluş peşinde olmak güzelliktir. Türkiye’de de dünyada da hızlı bir yozlaşma söz konusu Ali ŞAHİN gibi dostlar bize bu dünyada yalnız olmadığımızı hatırlatıyor. Belki de herşeye rağmen bizim topraklarımızda daha insanca bir yaşam kurulabileceğini müjdeliyor. Önemli olan gönül yaşıdır. Okuduğum, araştırdığım, dağlara tırmandığım, insanlarımı sevdiğim, yozluklara karşı mücadelemi sürdürdüğüm müddetçe kendimi hep 19 yaşımda görüyorum. Ali ŞAHİN şu an üniversitelerimizde okuyan ve sürüye katılmış, yozlaşmış, bencil ve hazır yiyici öğrencilerden çok daha delikanlıdır. Daha gençtir.
cihan harikalar yaratmışsınız inan bana çok güzel olmuş ikinizlede gurur duydum.malum babam hep gururumdu ama
sen harikalar yaratmışsın halacıgım tebrikler.
sevgili Ali Şahin’i gözlerim dolarak okudum. kendini tamamen mesleğine, öğrencilerine, yaşadığı yere adamak öyle kolay bir şey değil. insan içinden gelerek , yürekten yapar ancak bu kadar ard arda sıralı başarıları, güzellikleri, fedakarlıkları. ben tanıdığım bir kaç (üçü beşi geçmez ama) öğretmen tanıyorum ki ders bittiği anda bırakın okulda durup öğrencilerine yardımcı olmayı, bulunduğu şehirde dahi durmazlardı. en son düzenlenen Haldun Taner öykü ödülünü küçük bir köyde görev yapan bir ilkokul öğretmeni kazanmıştı. o geldi birden aklıma, hem öğrencilerini ihmal etmeden mesleğini yapıp hem de küçücük odasında yazılarını kaleme almıştı. öğretmenlik ve edebiyat ayrı bir aşk bence.ilkokul öğretmenliği - edebiyat, bayıla bayıla gıptayla imrendiğim iki güzel meslek ve sanat dalı. yıllardır haldun taner öykü ödülü için yazar dururum ama nafile. dayı - yeğen, sizleri inanın içtenlikle tebrik ediyorum, dayını tüm yaşamı içine hep başarı sığdırdığı için, seni de öyle yavan, saçma sapan gençlik akımlarına uymadan böylesine güzel bir blog yaşattığın için…
sevgiler
tamda bugün kültürel yozlaşma,dilimizi koruyalım konulu konferanstan geldim..
Senin bu röportajınıda keyifle okudum..Evet hepimiz türkçeyi bozuk kullanıyoruz..Ben yok kullanmıyorum falan deme ayrıcalığına sahip değilim.Farkında olmadan ne çok yabancı dili türçemiz gibi kullanıyormuşuzz bugün birdaha anladım..
Bunları yavaş yavaş yüklemişler beyinlerimize…
Bunu yapmak kolaymı aslında düşününce çok zor değil..
Ama fast food ‘da yemek yiyoruz,center’lerde alışveriş yapıyoruz,hospitallerde tedavi oluyoruzz…Peki bunların arasında nasıl düzelticeğiz türkçemizi?
Dedim ya bende Türkçemi hakkıyla kullanan biri değilim..Ama çabalamanın gereğini anladım bugün bir daha..Öz benliğimize sahip çıkmalıyız..
aman çok uzatmışım farkında olmadan:)
hemen araya yabancı bir kelime kullanıp kaçayım:D:D
bye;Ppp
Bu dayın Rapunzel’in saçlarını kestim yazında anlattığın dayın (: Okur okumaz anladım.. Gerçekten yazdığın kadar varmış.. Olmasa sen yazmazdın ya zaten (:
Gerçekten başarılı bir röportaj olmuş tebrik ederim. Ali Bey gerçekten çok hoşuma gitti. Kendisi babamla yaşıt. Çok sevdim. Ama ne yazık ki onun gibi insanların nesli tükeniyor. Çok üzülüyorum. Herkes aykırı olma derdinde. Ülkesinden sürekli şikayetci ve her şeyi sürekli devletten bekliyor. Oysa Ali Bey ne güzel… Yaşadığı ilçe dahilinde elinden geleni yapıyor. Hepimiz böyle olsaydık sanırım devlete pek iş düşmezdi. Ellerinizden öpüyorum, saygı ile. Ve yeğeninizi tebrik ediyorum. Tek başına böyle dolu içerikli bir siteye imza attığı için. Gerçekte her yazısının altına attığı fiyakalı imzanın hakkını veriyor. Severek izliyoruz.
Merhaba sevgili Cihan, Seni kutluyorum yaptığın bu güzel röportaj için. Ali Şahin edebiyat öykü ve edebiyat faaliyetleri konusunda yaptığı değerli çalışmalar duyurularla herkese ulaşan çalışkan değerli bir öğretmenimiz. Yüreği hep edebiyat için çarpan bir gönüllü edebiyat elçisi. Aslında onun çok da güzel yazıları, denemeleri öyküleri var. Güzel yaşanmışlık öyküleri özellikle de Taşköprü’nün o güzelişm eskiş zamanlarında geçen… Umarım onları bir gün kitaplaştırır. Belki de editörü sen olursun. Tekrar kutluyorum. ezgi umut
Adı, soyadı açılır parantez
Doğduğu yıl, çizgi, öldüğü yıl, bitti
Kapanır, parantez..
O şimdi kitaplarda bir isim, bir soyadı
Bir parantez içinde doğum, ölüm yılları.
Ya sayfa altında, ya da az ilerde
Eserleri, ne zaman basıldıkları
Kısa, uzun bir liste.
Kitap adları
Can çekişen kuşlar gibi elinizde.
Parantezin içindeki çizgi
Ne varsa orda
Ümidi, korkusu, gözyaşı, sevinci
Ne varsa orda.
O şimdi kitaplarda
Bir çizgilik yerde hapis,
Hâlâ mı yaşıyor, korunamaz ki,
Öldürebilirsiniz.
Tahir Erdal Kimdir 1970 Zara doğumlu. Uludağ Üniversitesi
Eğitim Fakültesi Resim Bölümü Grafik ASD dan 1991 de mezun oldu.
1992 de Siirt in Baykan İlçesinde 1995 de de Gebze de öğretmenlik görevini
yaptı.
1997 den bu yana Kocaeli Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi
Fotoğraf ve Grafik Sanatlar bölümünde Öğretim Görevlisi olarak
çalışmalarına devam etmektedir..
Daha çok Tiopgrafi-Kurum Kimliği ve İllüstrasyon alanlarında çalışmalar
yapmakla birlikte resim çalışmalarını da sürdürmektedir.
Çalışmalarında sürrealist yaklaşımlar, mekansal algılamada illüzyonlar ve
sembolik sorgulamalara yer vermektedir.
Çalışmaları yoğunlukla yağlıboya ve akrilik olmakla beraber tuval üzerine farklı teknik uygulamalar ve denemeler de yapmaktadır.
En son katıldığı sergiler:
2003 6. Uluslararası TÜRKSAV Karma Resim Sergisi/Cemal Reşit Rey
Sergi Salonu İST.
2004 7. Uluslararası TÜRKSAV Karma Resim Sergisi/Zafer Çarşısı
Sanat Galerisi Ankara
2004 6. Türkiye Jokey Kulübü Yarışma Sergisi / Deniz Müzesi İST.
EMANET BİR GECE
Sallanıp duruyor boş bir tekne,
Eylül sonlarında lodosa teslim
İstanbul akşamları gibi…
El ayak çekilmiş
bu koca şehir de,
yıldızsız, ıssız bir gece.
Ucuna ulaşır,
yüksek ökçe yankısı,
Arnavut kaldırımılı boş sokağın,
tek figüranlarıyız,
şefkat için ayak bileklerime sürtünen
tekir ve ben.
Dönüp arkama bakıyorum,
yokuş aşağı,
bir köşede bıraktığım,
hayallerimi son kez anarak
derin bir iç çekiyorum.
Eski bir cumbanın altından geçerken,
çatlamış oluklardan bir damla düşüyor
göz yaşım/mış gibi yanağıma.
Genç kızlığımdan devr aldığım
bir kadınım, yaşlılığıma emanetim.
Yıldızsız, ıssız bir gece
üstüm de mahya ışıkları
makam_ı ilahi bir seda
doluyor kulaklarıma. Avuçlarıma seni sürüyor
dilime seni sarıyorum.
Biraz da ha üşümekte nefesim
ve yalnızlıktan titremekte, bedenim.
Şırnak'ın Beytüşşebap ilçesinde güvenlik güçlerince sürdürülen operasyon sırasında şehit olan Komando Astsubay Çavuş Hüseyin Ateş'in cenazesi, Kastamonu'nun Taşköprü ilçesinde düzenlenen törenle toprağa verildi.
Beytüşşebap'ın İncebel Dağı bölgesinde güvenlik güçlerince sürdürülen operasyon sırasında çıkan çatışmada şehit olan Ateş'in cenazesi, görev yaptığı Bolu'daki birliğinde düzenlenen törenin ardından, askeri araçla Taşköprü Devlet Hastanesine getirildi.
Taşköprü Devlet Hastanesine şehit Ateş'in cenazesini almaya gelen babası Metin Ateş, ağlayarak ABD ve terörün destekçilerini sevindirmek istemediğini söyledi. Anne Türkan Ateş ise Başbakan Erdoğan'dan, terörü durdurmasını istedi.
Hastaneden alınan cenaze, daha sonra kortej eşliğinde Cumhuriyet Meydanı'ndaki tören alanına getirildi.
Burada düzenlenen törene, şehit Ateş'in babası Metin, annesi Türkan Ateş, Zonguldak Karaelmas Üniversitesi Sosyal Bilgiler Öğretmenliği son sınıfta okuyan kız kardeşi Hülya Ateş ile yakınları, Devlet Bakanı Murat Başesgioğlu, Kastamonu milletvekilleri Hakkı Köylü, Musa Sıvacıoğlu ve Mehmet Serdaroğlu, Kastamonu Valisi Mustafa Kara, Kastamonu Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Bahri Gökçebay, Kastamonu Garnizon Komutanı Jandarma Kurmay Albay Zeki Es, İl Jandarma Alay Komutanı Albay Ufuk Özsoy, Taşköprü Kaymakamı Ayhan Kartlı, Belediye Başkanı Mustafa Günay ve öteki yetkililerle çok sayıda vatandaş katıldı.
Kastamonu Müftüsü Fuat Altundaş'ın kıldırdığı cenaze namazının ardından konuşan Jandarma Bölge Komutanlığı Kurmay Başkanı Kurmay Albay Mustafa Koç, terörle mücadelenin son teröristin de etkisiz hale getirilinceye kadar devam edeceğini söyledi.
Şehit babası Metin Ateş, “Bu iş siyaset işiyse çocuğumuzun kanını siyasiler temizlesin, yok eğer siyasiler yapamıyorsa bu kanı bırakın biz temizleyelim” dedi. Törenin ardından şehit Hüseyin Ateş'in cenazesi, Taşköprü'ye bağlı Vakıfbelören köyünde toprağa verildi.
Devlet Bakanı Başesgioğlu, şehit Ateş'in ailesine başsağlığı dileyerek, acılarını paylaştıklarını ve ailenin acısının tüm ülkenin acısı olduğunu söyledi.
Törene katılan çok sayıda vatandaş, terör örgütü aleyhine çeşitli sloganlar attı.
AA
Yayın Tarihi : 26 Eylül 2007 Çarşamba
Saat ve Tarih:
03:21
,
1/10/2007
Yazar:
Muzaffer Erdem
Gönlünün güzelliklerini, yüreğinin atışlarını toprağın her yerine serpmiş bir insanın, Selahattin Tan’ın hikayesi. Çocuklarına, torunlarına ve tüm insanlara sadece bir bahçe değil biraz ölümsüzlük bırakabilmiş birisinin hikayesi…
Gönlünün güzelliklerini, yüreğinin atışlarını toprağın her yerine serpmiş bir insanın, Selahattin Tan’ın hikayesi.
Çocuklarına, torunlarına ve tüm insanlara sadece bir bahçe değil biraz ölümsüzlük bırakabilmiş birisinin hikayesi…
Başka bahçeler de var. Mesela Babil’in asma bahçeleri: Kral II.Nebukadnezar`in milattan önce 600`lü yıllarda karısı için yaptırdığı söylenen dünyanın yedi harikasından biridir. Eski çağın yazarlarına göre Fırat`tan pompalanan sularla yeşillendirilmiş bu bahçeler, güzellik ve ihtişamlarıyla görenleri hayrete düşürüyormuş.
Bahçeler, cennetin yeryüzündeki yaratılma çabalarıdır, görebilene. Bu yüzden önemlidirler.
Güzellik ve ihtişamı ile görenleri hayrete düşüren bir başka harika ise İnebolu’nun limana bakan tepesinde bulunuyor. İşte bu hikayenin konusu olan bahçe bu. Dünya’nın yedi harikası arasında yer almasa da daha şimdiden gönüllerin ve İnebolu’nun harikası olmuş gibi görünüyor. Bizim harikamız, İnebolu’nun Pembe Köşkü olarak anılıyor.
Pembe Köşk; İnebolu’nun köklü ailelerinden Tan ailesi tarafından, 1983 yılında aile ve memleket sevdası nedeniyle satın alınmış. Ailenin ataları 1910 yılında milli mücadele dönemi ile birlikte, Karadeniz sahili boyunca sandal ile kürek çekerek İstanbul’a gitmiş ve yerleşmişler.Bir kaç kuşak sonrası İstanbul’da demir döküm işine girişmişler. Ancak ailenin memleket sevdası hiç bitmemiş. Geçtiğimiz Ağustos ayının son haftasında Tan ailesi bizleri konuk etti. Böylece pembe köşk’ün ve Tan ailesinin hikayesini ilk elden öğrenme şansını yakaladık.
Pembe Köşk, İnebolu’da görmek istediğimiz yerler arasındaydı, tepeyi tırmandık ve bahçeye bir göz atmak istedik.Tan ailesi, kendileri evde olmasalar da herkesin bahçeyi gezmesine imkan tanımak için kapıları açık bırakırlarmış. Ancak biz gittiğimizde evdelerdi ve biz öncelikle izin almak, biraz da bir önceki bahçeyi ziyaretimiz sırasında oldukça etkilenmiş olduğumuz için teşekkür etmek için kapıyı çaldık.
Kapıyı, Selahattin Tan’ın torunu Betül Tan açtı bize. Ve bahçeyi gezmeye başladık, sonra da harika bir sohbete davet edildik ve aile bireyleriyle tanışmaya başladık. Aslında tanışıyorduk ya sanki daha öncelerden, kimbilir.
Selahattin Tan’ın oğlu Mehmet Tan anlattı biz dinledik…1983 yılına gelindiğinde, ailenin reisi merhum Selahattin Tan bakımsız ve yıkık görünümdeki tarihi bir İnebolu evini restore etmek üzere satın almış.
Şimdilerin Pembe Köşkü’nün tarihi, İnebolu evlerinin mimari tarihi kadar eski olduğu sanılıyor. Tarihi kesin olarak bilinmesede en azından son bir asır biliniyor. Zira restorasyon sırasında, evin bazı bölümlerinde açık denizden yapılan top atışının kalıntıları olduğu sanılan şarapnel parçalarına rastlanmış.
Restorasyonun tamamlanmasını takiben aile bireyleri, her yaz İnebolu’da toplanmaya başlamış. Gelinler, damatlar, çocuklar
ve torunlar senede bir kez, bir kaç ayda olsa, Türk ailesinin bir arada olma kültürünü aileleri için yaşatır olmuşlar. Sonrasında, Selahattin Tan’ın aile ve memleket sevdası ile başlattığı bu oluşum; çocuklarının, gelinlerinin ve damatlarının; şimdi ise torunlarının katkısıyla mücizeye dönüşmüş. Tüm aile el birliği ile Babil’in asma bahçelerini andırır nitelikteki köşk ve bahçesini birlikte yaratmışlar.
Bahçe önceleri harapmış, ama yavaş yavaş, emek emek tamamlanmış. İnebolu Belediyesi, yıkılmak üzere olan tarihi İnebolu evini onarıp köşk haline getirenTan ailesine birde şilt vermiş. Hatta Selahattin Tan örnek vatandaş ilan edilmiş.
Selahattin Tan’ın örnek vatandaş ilan edilmesi diğer vatandaşlara örnek oldu mu bilmiyoruz.
Ancak çevrede onarılmayı ve canlandırılmayı bekleyen bir çok tarihi İnebolu evi olduğunu görüyoruz. Yapılar; ağaç, taş ve kiremit yığını olmaktan öteyedir. Her bir ustanın alınterini, duygularını taşır. Tarihe tanıklık etmiştir onlar. Kimi şarapnel parçası kimi gözyaşlarını saklamıştır derinlerde bir yerlerde.Sevinçler, hüzünler yaşanmıştır dört duvar aralarında. Kısacası yapılar içinde yaşandığı sürece canlıdırlar.
Pembe Köşk bir sürü yazıya ve şiire de konu olmuş.
Sevda Bahçesi
Düztarla’dan aşağı sarp bir yamaç inerdi
Karadeniz’e karşı biraz inat ederdi
Dört mevsimin üçünde göğüs verir rüzgara
Kaybetmez neşhesini bakardı ufuklara
Dalgalar hayatının ayrılmaz parçasıydı
Uzaklardan ona hep vefa ile bakardı
Bir kaç haşmetli çamın uğultusu içinden
Bin tebessüm gelirdi orda ahşap bir evden
Yıllar geçmiş oradan güzelliği değişmiş
Yeniden buralara pek cömert bir el gelmiş
Yabanın kürüzleri birden çekilip gitmiş
Öyle büyük bir ilgi buraya sevgi ekmiş
Geçmişin dikenleri cennet bahçesi olmuş
Çiçekli yamaçlarda masal alemi doğmuş
Yeşil dallar burada sanki deniz aşığı
Pembenin en güzeli burada sevda ışığı
Deniz de kıskanmıştır belki bu çiçeğini
Onun için çılgındır böyle yıllardan beri
Doğa da özenmiş böyle pek güzel yaratmış
Göğün Süreyya’sını sanki buraya salmış
Doymak mümkün değil hiç bu ilahi tabloya
Görmek için düşmeli bütün gurbet yollara
Varmalı çeşmesinden bir yudum su almalı
İneboluyu buradan kutlayıp yaşamalı
Burası rüya gibi yıllanmış şarap gibi
Bitmeden karanlıklar son bir damla aşk gibi
Bir mehtaplı gecesi nice bir ömre yeter
Bu büyülü alemde hayat her şeye değer
Sakın solma pembe köşk hep böyle gururla bak
Gönülden gönüllere böyle sevdalara ak...
Sema Cebecioğlu
İşte böyle, şairin de dediği gibi Karadeniz’in fakirliğine meydan okumuş bu bahçe. Yatırım yapılmayan, devamlı göç veren, gidenin unuttuğu bu diyarda, bu Gönül Bahçesi daha da bir ışıldamış.
Tan ailesi bahçeyi düğünlere, toplantılara hiç ücret talep etmeden açmış bir süre herkese, sonra düğün salonlarından tepki almış. Bazen bahçeyi gezenler, ailenin oturduğu bahçe teraslarını bir işletme sanıp, “burada çay yok mu?” diye seslenebiliyorlar. Belki de acı olan, cömertçe açılan bahçedeki çiçeklerin sökülüp dalların meyve toplarken hoyratça kırılması. Bunlara rağmen, bahçe Tanrı misafirlerine kapanmamış hiç.
Biz ziyaret ettiğimizde Selahattin Tan Bey’in kardeşi, ailenin büyük amcası Halil Tan Bey’in iki gün önce vefat ettiğini öğreniyoruz, böyle acılı bir günde belki de kendisine rahmet dilemek için buraya gelmiş olduğumuzu düşünüp kendisini sevgi ile anıyoruz.
Ailenin büyük annesi Fatma Tan Hanım’ın İstanbul’daki mütevazi evinde aileyi bir araya toplamaya devam ettiğini öğreniyoruz ve her yaz, bazen de kış aylarında İnebolu’yu unutmadan gelen aile bireyleri bizlere bazı değerlere sahip çıkmamız gerektiğini bir kez daha hatırlatıyorlar.
Mucize yaratmanın imkansız olmadığını görüp Tan ailesi ile vedalaşıp yolumuza devam ediyoruz.
Hazırlayanlar : Elif Ergöz / Levent Zihnioğlu
Kastamonu Postası
26.09.2007 22:28:26
Saat ve Tarih:
09:35
,
28/9/2007
Yazar:
Muzaffer Erdem
Tunceli`de meydana gelen patlamada şehit olan Jandarma er Murat Yıldız`ın cenazesi ile, Şırnak`ın Beytüşşebap ilçesinde güvenlik güçlerince sürdürülen operasyon sırasında şehit olan Komando Astsubay Çavuş Hüseyin Ateş`in cenazesi düzenlenen törenlerle toprağa verildi.
GÜMÜŞHANE 41. ŞEHİDİNİ VERDİ İki cenazede de gözyaşı hakimdi. Şehit jandarma er Yıldız için memleketi Gümüşhane`de Zafer Meydanı`nda düzenlenen törene, ailesi, yakınları ve askeri ve mülki erkan ile vatandaşlar katıldı. Vali Salihoğlu, törende yaptığı konuşmada, jandarma er Yıldız`ın, Gümüşhane`nin verdiği 41`inci şehit olduğunu belirterek, "Şehitlerimiz hepimizin kalbine gömüldü. Gümüşhane halkının, Türk halkının kalbine gömüldü`` dedi. Bundan sonra yeni şehitlerin olmamasını dileyen Vali Salihoğlu, şöyle konuştu: "`bu ülkenin bedeli kandır`, bundan sonra da gerektiğinde kan vermeye devam edeceğiz."
ÇOCUĞUMUN KANINI SİYASİLER TEMİZLESİN
Şırnak`ın Beytüşşebap ilçesinde güvenlik güçlerince sürdürülen operasyon sırasında şehit olan Komando Astsubay Çavuş Hüseyin Ateş`in cenazesi ise, Kastamonu`nun Taşköprü ilçesinde düzenlenen törenle toprağa verildi.
Yine yoğun bir kalabalığın uğurladığı Ateş`in cenazesinde konuşan baba Metin Ateş, ``Bu iş siyaset işiyse çocuğumuzun kanını siyasiler temizlesin, yok eğer siyasiler yapamıyorsa bu kanı bırakın biz temizleyelim`` dedi.
Törenin ardından şehit Hüseyin Ateş`in cenazesi, Taşköprü`ye bağlı Vakıfbelören köyünde toprağa verildi.
internethaber.com
26.09.2007 16:55:39
Saat ve Tarih:
09:32
,
28/9/2007
Yazar:
Muzaffer Erdem
Şırnak`ın Beytüşşebap ilçesinde sürdürülen operasyonlarda şehit olan Astsubay Hüseyin Ateş`in, Kastamonu`nun Taşköprü ilçesindeki ailesi yasa boğuldu.
İncebel Dağı bölgesinde güvenlik güçlerince sürdürülen operasyonlarsırasında bir grup teröristle çıkan çatışmada şehit olan Ateş`in Taşköprü`deki ailesinin evinde hüzün hakim. Ateş`in, haberi alan yakınları, Taşköprü`de ailenin evinde toplandı.Görevine 2 yıl önce başladığı belirtilen Ateş`in cenazesinin yarın sabah Taşköprü`ye getirileceği bildirildi.
haberler.com
25.09.2007 13:50:25
Saat ve Tarih:
04:05
,
25/9/2007
Yazar:
Muzaffer Erdem
Orman, uçurum ve deniz... Gideros Koyu, 12 kilometre uzunluğundaki el değmemiş kumsal.. Kastamonu'nun sarıyazmalarıyla usta yazara roman konusu olmuş, edebiyatımızın dev çınarını yetiştiren ilçesi Cide. 'Sarıyazma' , 'Hababam Sınıfı' , 'Sınıf' , 'Karayel' in yazarı Rıfat Ilgaz' ın dostları, geçen hafta 'Cide
Rıfat Ilgaz Sarıyazma Kültür ve Sanat Festivali' nde buluştular.
Dostlarının gözünden 12 Eylül 1980 darbesinden 2 yıl sonra evinden gözaltına alındığında gözleri bağlı, elleri arkadan kelepçeli olduğu halde stadyuma kadar yürütülmüştü. ''Cide'nin papazı yakalandı'' diyen yobazlar bile çıkmıştı. Ilgaz ile 11 yıl aynı apartmanda oturan komşusu M.
Mesut Yılmazer , Cide halkının da Ilgaz'a sahip çıkmadığını ifade ederken ''Rıfat Hoca'ya komşuları 'komünist' diye evinin duvarlarına yazı yazıyorlardı. Evinden çıkamadığı günler oldu. Bizler onun değerini çok geç anladık'' diye yakınıyor. Cideliler ve dostları, 1993 yılında kaybettiğimiz yazarı, 1995'ten bu yana düzenledikleri festivalde gözleri kapalı geçtiği yolda yürüyerek anıyorlar.
Batı Karadeniz'in incisinde 1911 yılında doğup büyüyen, öğretmen olduktan sonra çeşitli illeri
gezen Rıfat Ilgaz'ın memleketinde, edebiyatçı dostları ''Rıfat Hoca'' larını anlattılar.
Rıfat Ilgazile Yeni Gazete'de birlikte çalışan
yazar Erol Şadi Erdinç , Ilgaz'ın Demokrat Parti hükümetinden çok baskı gördüğünü belirterek ''Rıfat Hoca ile
lise son sınıftayken tanıştım. Zaman zaman Sirkeci'deki Meserret Kıraathanesi'nde buluşur, sohbetler ederdik. Rıfat Hoca, değişik dergilerde takma isimler kullanarak, hükümeti mizah yoluyla eleştirirerek yıldırırdı'' diyor. 12 Eylül döneminde
Rıfat Ilgaz ile birlikte tutuklanan Cideli emekli öğretmen
Ramazan Tuğtepe 'nin anısı da hüzün yüklüydü: ''Rıfat Hoca öğretmenlik mesleğinden de men edilmişti. Şenpazar'a geldiğinde Ilgaz soyadlı ve farklı siyasi görüşleri olan bir Türkçe öğretmeni ona iki derse girme fırsatı verdi.
12 Temmuz 2005. cumhuriyet
Saat ve Tarih:
11:34
,
25/9/2007
Yazar:
Muzaffer Erdem
Yıldızlar gibi dağılırdı gök yüzüne,
Pervane gibi, döne döne.
Kah, kendi dünyaya ters düşerdi,
Kah, dünya kendine !
Hepsi birden görülmezdi,
Genelde bakılırdı birine.
Ormanda ağaçlar gibi,
Toplumda açlar gibi,
Unutulmuş yalvaçlar gibi,
Kayıp, her biri.
İradesi dışında,
Taklalar attırılan,
Hayatın her anında,
Her acı tattırılan,
Takla güvercinlerim.
Hayatı tepe taklak,
Ölümü tepe taklak,
Mecburiyetleri yaşayan,
Taklalar atarak.
Bir avuç yeme,
Bir yudum suya,
Bir ömür boyu,
Taklalar attırılan,
Takla güvercinlerim benim.
Her birini tek tek gördüğüm,
Her birine değer verdiğim,
Her birini çok sevdiğim,
Ak paçalı, takla güvercinlerim benim.
Şenpazar’ın orman denizinde,
Kimsenin bilmediği,
Televizyoncuların gelmediği,
Yetkililerin - sorumluların ilgilenmediği,
Kayıp köyünde,
-Taş döşeli kaldırımdaki yarıklar arasından,
Amaçsız, çaresiz,kimsesiz,
Yeşerip boy veren incir fidanı gibi -yükselen,
Sarı saçlı, mavi gözlü,
Buğday tenli kadersizim !
Aşı, ekmeği, suyu Mevla’dan,
Yaratılıştan, huyu Mevla’dan,
Fakirin düğünü, toyu Mevla’dan,
Niye geldiğini bilmeden, dünyaya,
Eller, dünyayı taşıyorken aya,
En güvenli taşıt :Katır,
En tehlikeli silah:Satır,
En saygıdeğer ölü:Yatır,
Onun dünyasında..!
Ne demişti Hayyam:
“Ne mutlu doğmayana”
Madende şehit olmuş, garip Ali’nin,
Beş yetimini bekler,
Yirmi beş yaşında dul !
Gülden’im,
Ak paçalı, kadersiz, takla güvercinim benim.
Umut dağlar gibi büyük.
Umut, erkeğin sırtında yük.
Umut, hazine gömülü höyük.
Umut Almanya,
Hollanda, Danimarka,
Umut, uzaktaki her yer.
Umut acı,
Umut, gurbet.
Umut, gavur ellerinde,
Boyuna beraber pislik.
Çöplerini toplamak,
Sokaklarını süpürmek,
Emredileni yapmak,
Koyunlarına girmek.
Umut, bu kara dinlilere hizmet etmek.
“Bizimki son peygamber,
En son din bizimki” diyerek.
O acı ekmeği toplamak için,
Yurdundan yuvasından,
Dağından, ovasından,
Aşkından, sevdasından kopup,
Yemeyen, biriktiren,
Fotr şapka, atlas gravat,
Çanta radyoyla köye dönen,
Memedim, Hasanım, Hüseyinim,
Döviz darpanelerim benim..!
“Benim işçim, benim köylüm”
Ak paçalı, kara bıyıklı,
Takla güvercinlerim benim.
*
Kafam kıyak abi,
Çekmişim baliyi ki, uçuyorum.
Hava soğukmuş,
Kar yağıyormuş, ne gam.!
Her yer benim abi,
Ne yurdum var, ne yuvam.!
Apartman girişleri, ne de olsa,
Sıcak oluyor sokaktan.
Bir de karton atarsan altına,
Yumuşaktır, kuş tüyü yataktan.
On, on beşimiz bir arada,
Sokak köpeklerine sarılır yatarız,
Buz gibi betonlarda.
Sokak çocuğu diyorlar bize.
Sanki kendimiz geldik dünyaya,
Kendi kendimize.
Annemiz anne, babamız baba olsaydı,
Kara itler gülmezdi halimize.
Bizim için, nutuklar atılıyor,
Yazılar yazılıyor,
Programlar yapılıyor,
Yurtlar-yuvalar kuruluyor.
Bu yurtlarda ,
Tecavüze uğruyor kardeşlerimiz.
Ah, o şerefsiz köpekler..!
Sokaklar yurtlardan daha emin.
Daha güvenli.
Hiç olmazsa “diğerleri”,
Aramıza giremezler.
Hangi birini söyleyim size,
Hangi acımı anlatayım?
Hem anlatsam ne değişecek ki?
Sonuç, üç beş resim,
Üç beş satır yazı,
Yirmi dakkalık bir program.
Sonra, herkes sıcak yuvasında,
Çoluk-çocuğuyla,
Tok karına,
Tertemiz pijamalarla,
Oturup bizi seyrediyor,
Okuyor,
Dinliyor.
Hani vicdan?
Hani insan?
Hani iman?
Dünya halen nasıl dönüyor?
Nasıl? Kıyamet kopmadan!
Bilmiyorum abi..!
Babamın boynuna sarılmak,
Annemin dizinde uyumak,
Kardeşlerimle top oynamak,
Tertemiz bir yatakta,
Sıcacık bir odada,
Bekçi düdüğü,
Sapık korkusu olmadan,
Saatin ziliyle uyanmak,
Yeni bir güne başlamak,
Kim bilir ne kadar güzeldir.
Benim, doğduğuna pişman,
Kendine düşman,
Çaresizlerim,
Kadersizlerim,
Uçmayı öğrenmeden, yuvadan atılmış,
Ak paçalı, yavru takla güvercinlerim..!
“Arkadaş”.
Ne güzel sözcük.
Anlamlı, sıcak, samimi.
Nereden bilebilirdim ki,
En yakınımdaki arkadaşımın,
En büyük düşmanım olduğunu?
Arkadaşıma uydum,
Bir oğlanla tanıştırdı beni,
Şirin, yakışıklı.
Bilgili, akıllı.
O her şeyi biliyordu.
Hayrandım ona.
Kendimi çok mutlu hissederdim,
Girince onun koluna.
Öyle sıkı sarılırdım ki,
Kolunun kanı kesilirdi belki.
Onda kaybolmak isterdim adeta.
Onun bir parçasıydım sanki.
Annem, babam, ailem yoktu gözümde.
Benim için her şeyi yapmalarına rağmen,
Sevmiyordum onları.
Doğru, yanlış, her söylediklerine kızıyordum.
Beni kurtarmaya yetmedi çabaları.
Arkadaşımla birlikte,
Duman altı oluyorduk,
Çirkin davranışlarımız yüzünden,
Parklardan, sinemalardan kovuluyorduk.
Olsun, O vardı ya, yeter. !
O her şeydi benim için.
“Hayata yüz vermeyecektik.”
Hem zaten, biz evlenecektik.
Beynim zonkluyor,
Kafatasım çatlayacak gibi ağrıyordu.
Dünya, etrafımda hızla dönüyor,
Midemde ne varsa çıkmak istiyordu.
Soğuk ve pis kokulu bir otel odasında,
Yapayalnız ve çırılçıplak.
Tek başımaydım.
Kirli, pis, kan revan içinde,
Bir başıma.
O yoktu şimdi yanımda.
Bir daha görmedim O’nu.
O, beş bin dolarını almış,
Yeni avlar bulmak için,
Topluma karışmıştı çoktan.
Ben ise bunları hiç tanımıyordum.
Senetler, dayaklar, imzalar,
Uyuşturucular,
Senaryosuz filmler,
Şerefsizler, alçaklar, adiler.
Dünyamı onlar dolduruyordu artık.
Köleydim ben,
İnsan kopyalarken insanlık.
Annem, babam, kardeşlerim,
Per perişanlar evde.
Oyuncak bebeklerim mahzun,
Bomboş odamda,
Beyaz gelinliklerse vitrinde.!
Pis bir hayatı yaşamak için,
Hayat süren leşler,
Şeytanın çocukları,
Kalleşler,
Bizi harcadılar, yok ettiler.
Birileri ise onları korudular,
Bana da –belge- verdiler.
Dünya neden döner hala,
Niçin atomlarına ayrılıp,
Dağılmaz, kaybolmaz uzayda?
Bu düzen devam ediyor,
Kör tuttuğunu bırakmıyor, ne fayda.!
Ana, baba, kardeş, arkadaş,
Kendiyle savaşın kurbanı,
Gülbeden’im.
Alın yazısı kara,
Gönlü ak,
Ak paçalı, lekeli takla güvercinim benim.
Yıldızlar üşürken,
Bembeyaz kara bakarak,
Yıldızlarla üşüdün.
Isınmaya çalıştın bazen,
Bir sigara yakarak.
Onu da öyle içtin.!
Komutan görecek diye ,
Korkarak.!
El rahat uyudu,
Sen uyanıktın.
El kapkara oldu,
Sen kardan aktın.
El sıcak yatağında rahat,
Sen yuvandan uzaktın.
Tüfeğine sarıldın ,
Yavukluna sarılır gibi.
Kalleşçe vuruldun,
Hesabı sorulur gibi.
Toprağa serildin,
Kıymetin bilinir gibi.
Bizlere kırıldın,
Vefa, bulunur gibi.!
Boğazda rakılar içildi,
Dolarlar havaya saçıldı.
Eskiler tekrar seçildi.
Doğruluktan vaz geçildi.
Vatan yad ele açıldı.
Varlığı ele saçıldı.
Devlet iyice küçüldü.
Hırsızlar semirdi, seçildi.
Sen nöbette üşüyorken,
Topraklara düşüyorken,
Olanlara şaşıyorken,
Şehidini taşıyorken:
“Bir dağın sırtında ,
Dağ varmış gibi”
Mehmedim.
Vatan kutsaldı,
Nöbet kutsaldı,
Şehit kutsaldı,
Yüz bininiz Sarıkamış’ta,
İki yüzünüz Çanakkale’de,
Taş bile dikemedik,
De ki elde ne kaldı?
Ak güvercinler kadar ak,
Sonsuzluğa uçtunuz,
Taklalar atarak.
Ak paçalarınız ,
Kızıl kan oldu.
Yiğitçe düştünüz toprağa,
Yaranız kanayarak.
“Şehitler için ölü demeyiniz...”
Ayetini anlayarak.
Bize düşen ise,
Sizlere layık olmak.
Taşsız mezarlarınızdan,
Ağsanız gök yüzüne,
Ak güvercinler gibi,
Kaplarsınız da gök yüzünü,
Bu yurda güneş düşmez.
Yiğitlerim, abilerim, kardeşlerim.
Hasan’larım, Ali’lerim, Mehmet’lerim.
Ak paçaları kızıl kanlı,
Takla güvercinlerim benim.
Bu devlete şeref, şanla,
Hizmet ederken imanla,
Devletin gücünü ardına alıp,
Zalimleşmeyen,
Milletine sahip çıkıp,
Ayrı düşmeyen,
Milletine hizmeti şeref bilerek,
Milleti uğruna her gün ölerek,
Ölüme kucak açan,
Daim gülerek,
Yaptığıyla övünmeyen,
Kayıbıyla dövünmeyen,
Milletine görünmeyen
Her savaşa önce giden,
Yiğit mi yiğit, sahiden,
Kartal pençeli,
Keskin gözlü,
Şeffaf takla güvercinlerim benim.
Statlar insan havuzu,
Denizde balık,
Stadyumda insan.
Yeşil saha, meşin top,
Koşan bir avuç adam.
Kupalar, transferler,
Paralar, mankenler,
Tapılacak renkler,
Rüyalara giren yıldızlar,
Kendinden vazgeçmeye razı kızlar.
Büyünün malzemesi bunlar.
Bunlarla yapılırmış bu büyü.
Ekonomi, siyaset,
İthalat-İhracat,
Milli gelir, adalet, müsavat.!
Bunları konuşan, bir avuç zevat.
Hey benim garip gençliğim,
Milyonları, meşin topun kölesi,
Bir o kadar, bilardosu, ”cafe”si,
Çoğunun açlıktan kokar nefesi.
Gelecek, sizlerle nasıl kurulur?
Dünyanın önünde nasıl durulur?
Elbette denize düşen,
Yılana sarılır.
Gençliğim, harcanan zamana eyvah.!
Boşuna harcanan,
Gümana eyvah.
Vatan yangın yeri,
Dumana eyvah.
Bu yurt,
Sen var olursan vardır.
Sen bitmişsen, bize;
Dünyalar dardır.
Şehitler hakkını unutmak ardır.
Cümlesi, göz bayıcı,
Bakarken baydılar bizi.
“Koyun olduk da meleştik,
Sürüye saydılar bizi.”
Allah, peygamber, din deyip,
Bir güzel soydular bizi.
Veletlerini okutup,
Kıyıya koydular bizi.
Her biri usta oymacı,
Oydukça oydular bizi.
“Ey insanlar; “Bizi ,
Davar sürüsünü güder gibi
Güt” demeyin” diyor ayet,
Gençlik bunu, Arapça kurandan ,
Seksen yılda, zor da olsa,
Söküyor, nihayet.
Yüz yılarca uyutuldun,
Yeni değil bu uyku.
Kuran bu yüzden Arapça,
Simsarlarda bu korku.
Öğrenirsen dini sen,
Senden olmaz bir farkı.
Din bedava sermaye,
Yok ki Allah’tan korku.
Uyan,gençliğim uyan.
Fikri hür, vicdanı hür,
İlmi hür, irfanı hür.
Bir nesil yetiştir ki
Bitsin bu çile.
Geleceğim, benim neslim,
Siz bensiniz, ben sizdenim.
Ak paçalı, zavallı takla güvercinlerim benim
Ben Muzaffer Erdem 1960 Kastamonu Şenpazar doğumluyum. Şenpazar'ın Sesi Gazetesi imtiyaz sahibiyim.Bu site bana özeldir. 06.11.2005_008.jpg ... muzaffererdem.sitemynet.com/ - 20k - Önbellek - Benzer sayfalar
Şenpazar'ın Sesi Gazetesi, Sahibi ve Genel Yayın Yönetmeni: Muzaffer Erdem. Burada Kastamonu'muzla ilgili bir çok şeyi siz dostlarla paylaşmak istedim. ... muzaffererdem.blogcu.com/ - 95k - Önbellek - Benzer sayfalar
Yetkili kişi: Muzaffer ALTIN TEL :0 366 866 3143 Adres :Kasaba Mah. Fatin Bey Cad. No:7 Cide KASTAMONU 24 ODA+48 yataklı+Wc-Duş 24 Saat Sıcak su ... muzaffererdem.azbuz.com/ - 59k - Önbellek - Benzer sayfalar
Ben Muzaffer Erdem, Şenpazar'ın Sesi Gazetesi imtiyaz sahibi ve Genel Yayın Yönetmeniyim. Bu sitede bulabileceğiniz bazı konular; Kastamonu ile ilgili gezi, ... www.benimblog.com/muzaffererdem - 95k - Önbellek - Benzer sayfalar
Fotoğrafçılığa ilgi duyan herkesin fotoğraflarını paylaşabileceği, eleştiri yazabileceği, favorilerine ekleyebileceği, arkadaş edinebileceği, bir fotoğraf ... www.negatif.com/kullanici/fotolar/gazeteci - 14k - Önbellek - Benzer sayfalar
Foto Yolla web sitesinde muzaffererdem isimli üyenin Muzaffer Erdem Özel başlıklı fotoğraf albümü. www.fotoyolla.com/uye/muzaffererdem/album/84 - 6k - Önbellek - Benzer sayfalar
Şenpazarın Sesi Muzaffer (Muzaffer Erdem). 47 Türkiye | İstanbul | Bahçelievler Yayıncılık | Lise Şenpazar İlköğretim Okulu · Kastamonu Göl Öğretmen Lisesi ... www.azbuz.com/viewProfile.jsp?userId=143631 - 175k - Önbellek - Benzer sayfalar
Karadeniz bölgesi, Kastamonu, Muzaffer Erdem, Şenpazar, Gezi. Eski Yazılar. Biyografi: YILMAZ GÜNEY · Yılmaz Güney / Sinepotre · Yılmaz Güney ... www.internet.com.tr/muzaffererdem/ - 207k - Önbellek - Benzer sayfalar
Şenpazarın Sesi Muzaffer (Muzaffer Erdem). Erdem Ailesi. Erdem ve Erdoğan ailesi. Fatoş ve annesi, Ekin,Tahsin Erdoğan ve Özge Murat ve Nuriye ... muzaffererdem.azbuz.com/readArticle.jsp?objectID=5000000000512535 - 48k - Önbellek - Benzer sayfalar
Şenpazar’ın Sesi Gazetesi İmtiyaz Sahibi Muzaffer ERDEM, Kastamonu Devlet Hastanesi’nde 29 Haziran 2007 Cuma günü başarılı bir ameliyat geçirerek, ... blog.mynet.com/muzaffererdem?e=haber - 13k - Önbellek - Benzer sayfalar
Kastamonu'muzun şirin ilçesi Şenpazar ve köylerinin Muzaffer Erdem'in objektifinden seyretmek bir başka güzel. Etiketler: manzara ... www.vidsm.com/membersm/muzaffererdem.html - 16k - Önbellek - Benzer sayfalar
... Kastamonu Postasi · Kastamonu Valiliğ. www.eklesene.net, www.eklesene.net - sitene radyo ekle. Şenpazarın Sesi Gazetesi/Muzaffer Erdem... senpazarinsesi.blogcu.com/ - 37k - Önbellek - Benzer sayfalar
Muzaffer ERDEM İmtiyaz Sahibi ve Genel Yayın Yönetmeni Tel:0532.554 06 97 - 0544.328 81 80. Şenpazar -Mayıs 2006 Foto:Muzaffer Erdem. flowerbar.gif ... senpazarinsesi.sitemynet.com/ - 83k - Önbellek - Benzer sayfalar
muzaffer erdem istanbul, 24 Mayıs 2007 tarihinden beri negatif.com'da ... Ben Muzaffer Erdem. 1960 Kastamonu-Şenpazar doğumluyum. İstanbul'da yaşıyorum ve ... www.negatif.com/kullanici/gazeteci - 10k - Önbellek - Benzer sayfalar
Dağlı Köyü Foto:Muzaffer Erdem. Dağlı. Muzaffer Erdem. Gürpelit Köyü. uluyaz_.jpg ... Not: Fotoğraflar Muzaffer Erdem tarafından çekilmiştir. ... blog.mynet.com/senpazarinsesi - 88k - Önbellek - Benzer sayfalar
Şenpazar’ın Sesi Gazetesi’
Şenpazar’ın Çevrik mahallesinden, eski muhtar Nail Özkan‘ın torunu, yeni muhtar, Murat Ünlü’ nün de yeğeni . O, Şenpazar’ı çok seviyor ve fırsat buldukça ... www.senpazarinsesi.com/ - 76k - Önbellek - Benzer sayfalar
Rengin bütün güzelliği ile fotoğraf çekmek - Şenpazar'lı Muzo - Blogcu ...Şenpazar'lı Muzo. • 22/6/2006 - Rengin bütün güzelliği ile fotoğraf çekmek ... senpazarlimuzo.blogcu.com/733398/ - 33k - Önbellek - Benzer sayfalar
Çevre ve Orman Bakanlığı Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED ) ve Planlama Genel Müdürlüğü `nce iki yıldan bu yana sürdürülen çalışmalar, 10 planlama bölgesinde yapıldı.
Bu bölgelerde doğal, fiziki, sosyal, kültürel ve ekonomik sektörlerin ayrıntılı analizleri çıkarıldı . Üç aşamalı çalışmanın sonucunda sanayi, konut, tarım ve doğal alanlar tespit edildi. Verimli tarım arazileri ve su kaynaklarının korunması planlandı. Uydu görüntüleriyle hazırlanan proje, hizmet alım usulüyle yapıldı. Bakanlık çalışmalar için 14 milyon YTL ayırırken, Manisa , Kütahya , İzmir , Zonguldak , Bartın , Karabük , Aydın , Muğla , Denizli , Sinop , Kastamonu , Çankırı , Antalya , Burdur , Konya , Isparta , Kırşehir , Nevşehir , Niğde ve Aksaray `ın planlamaları için şu ana kadar 7 milyon YTL harcandı. Çevre düzeni planlarında, Devlet Planlama Teşkilatı `nın (DPT ) Düzey-II istatistiki bölgeleme çalışmaları göz önüne alındı. Planlarla gelişme potansiyeli yüksek, yoğun ekonomik aktivitelerin yaşandığı, çevre problemlerinin ortaya çıktığı bölgeler için çözümlerin üretilmesi amaçlanıyor. Planlar, muhtemel çevre problemlerinin oluşmadan önlenebilmesi, yerel potansiyeller kullanılarak bölgesel kalkınmayı sağlayıcı dinamiklerin oluşturulması, böylece bölgeler arası ve bölge içi dengesizliklerin giderilmesi, sağlıklı, güvenli ve yaşanabilir şehir gelişme alanlarının tespiti, korunması gerekli doğal ve kültürel değerlerin mutlaka korunmasına ilişkin kararları, stratejileri ve politikaları da içeriyor.
Yatırım adı altında gelişigüzel tesis açılamayacak
İzmir , Manisa ve Kütahya `nın, çevre anayasası olarak kabul edilen çevre düzeni planlamasına itiraz süresi doldu. İzmir İl Çevre ve Orman Müdürü Osman Tatar , çevre düzeni planlarının konut, sanayi, tarım , turizm, ulaşım gibi yerleşim ve arazi kullanım kararlarını belirlediğini ifade etti. İzmir `in şehir bütününü içine alan bir çevre düzeni planının şimdiye kadar yapılmadığına dikkat çeken Tatar , bakanlığın iki yıl önce başlattığı çalışmalarla İzmir , Manisa ve Kütahya `nın havza bazında çevre düzeni planlamasının oluşturulduğunu, bu sayede herkesin yatırım adı altında gelişigüzel tesis açamayacağını kaydetti.
zaman
24.09.2007 07:27:57
Saat ve Tarih:
10:06
,
25/9/2007
Yazar:
Muzaffer Erdem
Kastamonu Üniversitesi` nde son kayıtlarla birlikte 7 bin 500`e yakı öğrenci eğitim-öğretim görecek
Bu yıl 7 bin 500`e yakın öğrencinin eğitim-öğretim göreceği Kastamonu Üniversitesi’nde yeni akademik yıl bugün başlıyor.
TÖREN 22 EKİM`DE
Kastamonu Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Bahri Gökçebay, Akade¬mik Yıl`ın başla¬yacağı bugün tören düzenlenmeyeceğini, yeni akademik yıl töreninin ise 22 Ekim Pazartesi günü yapılacağım ifade etti. 22 Ekim`de gerçekleştirilecek törenin YÖK`e bildirildiği öğrenildi.
Nasrullah Gazetesi
24.09.2007 15:54:51
Saat ve Tarih:
10:01
,
25/9/2007
Yazar:
Muzaffer Erdem
Akmescit Mahallesinde bulunan ve sahibi Yavuz Ballık tarafından restore ettirilen Ballık Konağı, Vali Mustafa Kara`yı kendisine hayran bıraktı. Restorasyon projesi Mimar Ahmet Sevgilioğlu tarafından gerçekleştirilen Ballık Konağı, Kastamonu turizmine "butik otel" olarak katkı sağlayacak. Konağın işletmeciliğini, otel olarak hizmet vermeye başlayacak Kurşunlu Han`ı da çalıştıracak olan Karadeniz Otelcilik ve Seyahat Şirketi tarafından işletilecek.
Konağı ziyaret eden Vali Mustafa Kara, Kastamonu`daki en güzel konağın burası olduğunu söyledi.
Vali Kara", "Restorasyonlarla tarihi yapılarımızı bir bir kazanıyoruz. Bu konak gerçekten muhteşem. Restorasyonu da çok güzel olmuş. Yavuz Ballık`ı tebrik ediyorum. Yavuz Ballık bu konağı onarmakla Kastamonu kültürüne hizmet etmiştir. Bu resmi kurumların kendilerine ait olan konakları onarmasından daha da önemli. Çünkü vatandaşın buna önem göstermesi gerekir. Bu yapılan çalışma herkese örnek olacaktır" dedi.
GELİRİ EĞİTİM İÇİN KULLANILACAK
Yaklaşık 120 yıllık bir geçmişi olan Ballık Konağı`nın sahipleri Yavuz Ballık ve Yücel Ballık`ın varisleri Tolga, Beyhan, Ceren Ballık ve Elif Büyükyüksel, kendi imkânlarıyla restore ettirdikleri konağı otel olarak işletmeye H açtıktan sonra elde edilecek olan gelirle bir vakıf kurmayı amaçlıyorlar. Yavuz Ballık, "Konak otel olarak hizmete girdikten sonra elde edilecek olan gelirle bir vakıf kuracağım. Bu vakıf özellikle Abdurrahmanpaşa Lisesi`nden mezun olan öğrencilere ve üniversite öğrencilerine burs verecek" dedi.
RESTORASYON HAKKINDA BİLGİ
Konağın restorasyonunu gerçekleştiren Ahmet Sevgilioğlu, Üç kat ve bir bodrumdan oluşan konak hakkında bilgi verirken, "Restorasyon sırasında binanın ahşap kaplamaları elden geçirildi. Deformasyonlar düzeltildi. Binaya sonradan yapılan ve orijinal olmayan birçok ek unsur kaldırıldı. En üst kattaki sofa ve bir odada bulunan tavan yapısı Kastamonu`da sadece bir iki konakta mevcut. Bu anlamda ilimizin ender konaklarından bir tanesi. 2006 yılının Ağustos ayında başladığımız restore çalışmaları 2007 yılının temmuz ayında tamamlandı İnce işçilik çok olduğu için süre biraz uzadı" diye konuştu. Konağın Butik Otel olarak işletmeciliğini devralan Karadeniz Otelcilik ve Seyahat şirketinin ortaklarından Kemal Çiçek, konağı otel olarak yılbaşında Kurşunlu Han ile birlikte açmayı hedeflediklerini söyledi. Çiçek, "Konak 10 odadan oluştuğu için 23 yatak kapasiteli olacak. Her odada duş ve WC bulunacak. Restoran kısmı olmadığı için oda kahvaltı sisteminde çalışmayı düşünüyoruz. Restoran eksikliğini ise Kurşunlu Han ile kapatacağız" dedi.
Kastamonu Gazetesi
24.09.2007 18:04:49
Saat ve Tarih:
09:59
,
25/9/2007
Yazar:
Muzaffer Erdem
Eski bir yerleşim merkezi olan Kastamonu il merkezi ve ilçelerinde bir çok eski eser ziyarete açıktır. Belli başlıları Araç, Taşköprü, Küre, Abana ilçeleri sit alanı kapsamındadır. Taşköprü'de Zımbıllı Tepe (Pompeipolis), İnebolu'da Abeş Kalesi, Geriş Tepesi, Çatalzeytin'de Ginolu Koyu, Cide İlçesinde Gideros Koyu arkeolojik sit alanıdır.
İLÇELER:
Kastamonu ilinin ilçeleri; Abana, Ağlı, Araç, Azdavay, Bozkurt, Cide, Çatalzeytin, Daday, Devrekani, Doğanyurt, Hanönü, İhsangazi, İnebolu, Küre, Pınarbaşı, Seydiler, Şenpazar, Taşköprü ve Tosya'dır.
Araç: İl merkezine 44 km uzaklıkta bulunan ilçe Kastamonu - Karabük karayolu üzerindedir.
Cide: İl merkezine uzaklığı 146 km.dir. 12 km kumsalı olan Cide, konumu gereği tarih boyunca İpek Yolu üzerinde önemli bir liman olma özelliğini sürdürmüştür.
Daday: İl merkezine uzaklığı 32 km. dir. Atatürk 23 - 31 Ağustos 1925'te "Şapka ve Kıyafet İnkılabı" dolayısıyla Kastamonu'ya geldiğinde ilçeyi ziyaret etmiş ve Köpekçioğlu Konağında misafir edilmiştir.
Devrekani: İl merkezine uzaklığı 29 km.dir. Eski bir yerleşim merkezi olan Devrekani höyük ve harabeleri, çeşme ve camileri ile arkeolojik yönden zengindir. 23 - 31 Ağustos 1925 Kastamonu ziyaretlerinde Atatürk 28 Ağustosta ilçeyi ziyaret etmiş, Bozkocatepe - Kurukavak Köyünde ormanlık bir alanda bulunan Müftüoğlu Mehmet Bey'in çiftliğinde misafir edilmiştir.
Hanönü: İl merkezine uzaklığı 69 km. dir. Kastamonu' nun en önemli yatırlarından, türbesi şehir merkezinde bulunan Şeyh Şaban-ı Veli İlçenin Çındar Köyünde M.1471 yılında doğmuştur. İlçede Mayıs ayı ilk haftasında "Şeyh Şaban-ı Veli Anma Haftası" Ekim ayının ilk haftası Panayır düzenlenmektedir.
İhsangazi: İl merkezine uzaklığı 37 km. dir. İlçenin İsalar Mahallesinde bulunan Haraçoğlu Camii ve Türbesi tarihi ziyaret yeridir.
İnebolu: İl merkezine 97 km uzaklıktadır. İlçe merkezi kentsel sit alanıdır. 347 tescilli yapı bulunmaktadır. Abeş Tepesi ve Geriş Tepesi Arkeolojik Sit Alanı olarak tescillidir.
Küre: İl merkezine uzaklığı 61 km.dir. İlçede bulunan Doğanlar Kalesi M.Ö. 1700 - 1100 yıllarında yapılmıştır. Küre orman içi yayla turizmi için elverişli ve tabii güzellikleri olan bir ilçedir. Yaralıgöz Dağı eteklerindeki kanyon görülmeye değerdir.
Pınarbaşı: İl merkezine 92 km uzaklıktadır. Ilıca köyünde bulunan Roma Dönemi "Ayazma" da ılık su hala mevcuttur. Aynı köyde Devrekani Çayı üzerinde şelale görülmeye değer yerlerdir. İlçenin Sümenler Köyü sınırları içinde Sorkun yaylası yakınında bulunan dağlık alanda Ilgarini Mağarası turizm için önemli bir potansiyel arz etmektedir.
Müzeler ve Örenyerleri
Müzeler
Arkeoloji Müzesi
Adres: İsfendiyarbey Mah. Cumhuriyet Cad. No:6 - Kastamonu
Tel: (366) 214 54 56
Etnografya Müzesi
Adres: Hepkebirler Mah. Sakarya Cad. - Kastamonu
Tel: (366) 214 01 49
Cami ve Külliyeler
Atabey Camisi
Kent merkezindeki bu cami, 1273'te Candaroğulları döneminde yapılmıştır. Kapıdan mihraba doğru uzanan ahşap sütunlar nedeniyle halk arasında 140 direkli diye bilinen yapının kesme taştan kısa minaresi Selçuk dönemi özelliklerini taşımaktadır.
İbni Neccar Camisi
Kent merkezinde bulunan bu cami 1353 yılında yaptırılmıştır ve çeşitli onarım ve eklerle günümüze gelmiştir. Sivri kemer içindeki kapısı ahşap oymacılığının güzel örneklerindendir.
Mahmut Bey Camisi
Kent merkezinin 20 km. kuzeybatısında Kasaba Köyündedir. Selçuklu ve Beylikler dönemi ahşap camiler geleneğinin güzel örneklerindendir. 1388'de Candaroğlu Mahmut Bey tarafından yaptırılmıştır. Ahşap kapı kanatları eski yazı ve bitkisel motiflerle süslüdür. Düz ahşap üzerine renkli boya ile yapılan kalem işleri de çok başarılıdır.
İsmail Bey Külliyesi
Candaroğlu İsmail Bey (1443-1480) Kastamonu'da 1451 yılında cami, türbe, hamam, medrese, imaretten oluşan bir külliye yaptırmıştır. Türbenin ön yüzündeki taş işçiliği ilginçtir.
Kastamonu Kalesi
Kentin görkemli anıtlarından olan Kalenin ilk kez Bizans döneminde yapıldığı düşünülmektedir. Sağlam olan iç kalenin temel kısmı Bizans, üst bölüm Candaroğulları dönemine aittir.
Kastamonu Evleri
İl merkezinin Akmescit, Hepkebirler, Atabey ve İsmailbey mahallelerinde özgünlüğünü yitirmemiş, geleneksel Türk evi ve yakın dönem Osmanlı sivil mimarisi örnekleri bulunmaktadır.Bu tür geleneksel evleri, il merkezindeki kadar yoğun olmamakla birlikte, Taşköprü, Küre, İnebolu, Araç ve Abana gibi ilçelerin eski mahallelerinde de görmek mümkündür.
Yaylalar
Kastamonu'nun Araç İlçesinde Munay, Fındıklı, Sıragömü,Kirazlı, Başköy Yaylaları; Daday İlçesinde Oluklu Yaylası; Azdavay İlçesinde Suğla yaylası; Küre İlçesinde, Belören yaylası; Tosya İlçesinde Kösem yaylası, Dipsizgöl, Yeşil göl, Sekiler Yaylası bulunmaktadır.
Kastamonu Mağaraları
Ilgarini (Ilvarini) Mağarası
Yeri: Kastamonu, Pınarbaşı İlçesi
Özellikleri: Mağara iki bölümden meydana gelmiştir. Canlı bir mağara olup, sarkıt ve dikit hareketliliğinin devam ettiği görülmüş ve bu mağarada ibadethane (şapel) ve mezarlıklara rastlanılmıştır.
Orman Bakanlığı ile Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı ve FAO tarafından Kastamonu İli Varla Kanyonu, Ilgarini Mağarası ve çevresi örnek proje alanı seçilmiştir. FAO tarafından Ilgarini Mağarası dünyanın 4. büyük mağarası ve doğa ve dünya ölçeğinde bulunmuştur.
Sarpunalınca Mağarası
Yeri: Kastamonu, Küre İçesi
Küre yakınlarındaki Devrekani'ye bağlı Şenlik Köyü Sarpunalınca Mahallesinde yer almaktadır. Mağaraya Küre-Sarpunalınca orman yoluyla ulaşılmaktadır.
Özellikleri: Tamamen yatay ve aktif mağara tipindedir. 662 m uzunluğundaki mağara Sarpunalınca bölgesinde toplanan suları drene etmektedir.
Mağara içerisinde sular bir çatlak boyunca, kaya blokları arasından ilerlemekte, çıkıştaki 3.5 m.lik küçük bir sifonla, kaynak şeklinde boşalmaktadır. Mağara oluşum yönünden fazla zengin değildir. Giriş ağzı ve kaynak çıkış ağzı çok güzel bir doğaya sahiptir. Mağara ağzı düz çimenle kaplı olduğundan, rahatça kamp kurulabilmektedir. Kaynak çıkış ağzında bulunan ve sifona kadar uzanan nane tarlası geziye ayrı bir güzellik katar.
Kuyluç Mağarası
Yeri: Kastamonu, Şenpazar İlçesi
Şenpazar İlçesi sınırlarındaki mağara Şehriban Çayına 3 km., Devrekani Çayına 4 km. uzaklıktadır.
Özellikleri: Dağlı Kuyluca da denilmektedir. Mağaranın ağzı Türkiye'nin en derin noktası Çukurpınar Düdeni'nin (-1190 m.) ağzından daha geniştir. Mağara girişinde iki akarsu birleşerek cadı kazanları oluşturup ilerleyen bir kol şeklinde devam etmektedir. Bu kol 40-50 metrede muhtemelen mağarayla birleşmektedir. Mağara içinde yaklaşık 100 m.de bir şelale vardır, şelale yönünde rüzgar esintisi hissedilmektedir. Hava sıcaklığı 10-20 arasında değişmektedir.
Kastamonu - Ilgaz Dağı Milli Parkı
Yeri: Batı Karadeniz Bölgesinde, Çankırı ve Kastamonu il sınırları içerisinde yer almaktadır.
Ulaşım: Milli Park alanına Çankırı-Kastamonu Devlet Karayolu ile ulaşım sağlanmakta olup saha Kastamonu'ya 45 km.,Ankara'ya 200 km. uzaklıktadır.
Özelliği: Orta Anadolu'dan Kuzey Anadolu'ya geçiş kuşağında yükselen Ilgaz Dağlık yöresinin arazi yapısı genellikle serpantinler,şistler ve volkanik kayaçlardan meydana gelir. Sahada yer yapısı kadar dağ oluşum hareketleri yönünden de ilgi çekici örnekler bulunmaktadır. Ülkemizin en uzun ve en hareketli kırık hattı olan kuzey Anadolu fayı,Ilgaz Dağının güney eteklerinden geçer. Ayrıca saha değişik karakterde vadiler sırtlar ve doruklardan meydana gelir, üstün peyzaj güzellikleri sunan jeomorfolojik yapıya sahiptir.
Ilgaz Dağının eteklerinden doruklarına doğru gelişen karaçam, sarıçam, göknar hakim ağaç türlerinden meydana gelen bitki örtüsü, zengin ormanaltı topluluğu ile desteklenmektedir. Bol ve bütün yıl akışlı akarsuları ile zengin bitki örtüsünün oluşturduğu şartlar karaca, geyik, yaban domuzu, kurt, ayı, tilki gibi yaban hayatı türlerine uygun yaşama ortamı sunmaktadır.
Milli Parkın diğer önemli bir kaynağı da kış sporları imkanıdır. Ilgaz Dağının bu doğal ve rekreasyonel kaynakları ana özelliğini oluşturur.
Görülebilecek Yerler: Ilgaz Dağının yer yapısı ve dağ oluşumu hareketlerinin ilginç ve ilgi çekici örnekleri ziyaretçileri çeker özelliktedir. Ayrıca Milli Park sahası içerisindeki değişik bitki zenginliği ve peyzaj değerlerini sunan vadiler ve sırtlar mutlak görülmesi gerekli yerlerdir. Milli Parkın kayak sporu yapma imkanı sunan Ankara Konağı da önemli bir değer noktasıdır.
Mevcut Hizmetler ve Konaklama: Ankara il merkezine en yakın kayak sporu merkezi bu Milli Park içerisindedir. Ayrıca sahada ziyaretçilerin doğal yürüyüş,çadırla ve karavanla kamp yapma olanağı ile günübirlik aktiviteleri için uygun olanaklar mevcuttur.
Milli Park sınırları içindeki Baldıran vadisinde alabalık üretme istasyonu ve avlanma göletleri hizmete açıktır. 15 Haziran-15 Eylül tarihleri arasında ziyaretçiler bu sahada sportif olta balıkçılığı yapabilecekleri gibi isteklerine göre üretim istasyonundan balık alma imkanına sahiptirler.
Milli Parka gelen ziyaretçilerin yeme-içme ve konaklama ihtiyaçlarını karşılamak üzere park içinde bir otel ,idari müze ve Köy Hizmetleri Genel Müdürlüğü'ne ait eğitim tesisleri bulunmakta, ayrıca Milli Parkta kış sporları için Beden Terbiyesi Genel Müdürlüğü'nün Tele-Sandalye Tesisi bulunmaktadır.
YAPMADAN DÖNME
Arkeoloji ve Etnoğrafya Müzesi ve Kale'yi gezmeden,
Hükümet Konağı, Zınbıllı Tepe, Nasrullah Kadı Külliyesi, Yakup Ağa Külliyesi, İsmail Bey Külliyesi, Dokuma Atölyesi ve El Sanatları Atölyesi'ni görmeden,
Yöresel Dokuma ve Yöresel El Sanatları Ürünleri'nden almadan,
23 - 31 Ağustos Şapka ve Kıyafet İnkılabı Etkinlikleri, Mayıs ayı ilk haftası "Şeyh Şaban-ı Veli ve Kastamonu Evliyalarını Anma Haftası" ve İlçe Panayırları etkinliklerine katılmamadan,
...Dönmeyin.
İLGİ ÇEKİCİ DİĞER YERLER:
Tarihi diğer Yerler : Zımbıllı Tepe Höyüğü (Pompeipolis), Ev Kaya Mezarı
Plajlar : Kastamonu'da arkeolojik ve tabii sit alanı doğal güzelliğe sahip Cide Gideros Koyu, Cide İlçesi Plajı, Merkez, Kumluca, Akbayır Köyü Kumsalı , Doğanyurt'da Kadınlar Plajı, İnebolu'da Boyranaltı Plajı, Gemiciler Köyü Plajı, Bozkurt'da, Yakaören (İlişi) Köyü Plajı, Abana'da Halk Plajı, Tatil Köyü Plajı ve Çatalzeytin'de Ginolu Plajı Tabii Sit Alanı bulunmaktadır.
Milli Parklar ve Koruma Alanları : Küre Dağları Milli Parkı,Kastamonu Tabiat Anıtları
Kuş Gözlem Alanı :
Ilgaz Dağlar'ıhdaki Kuş Türleri : Sakallı Akbaba (2 çift), kızıl akbaba ve küçük kartal (5 çift) popülasyonlarıyla önemli kuş alanları statüsü kazanır.
Kayak Merkezi : Kastamonu ve Çankırı il sınırlarında kalan Ilgaz Dağında kayak tesisleri bulunmaktadır.
KÜLTÜR MERKEZLERİ : Tiyatro, konferans gibi etkinliklerine yönelik 200 kişilik Salon
170 m²'lik Sergi Salonu 3 adet Sanat İşliği
Yazışma Adresi: Cebrail Mah. 2. Hükümet Cad. No:2 - Kastamonu
Tel: (366) 261 60 23 Faks: (366) 212 44 05
ÖNEMLi GÜNLER :
Mahalli Kutlama Günleri : İnebolu Şeref Kahramanlık Günü İnebolu 9-11 Haziran
Kabotaj ve Denizcilik Bayramı İnebolu 1 Temmuz
Geleneksel Pilav Bayramı ve Şöleni Bozkurt Ramazan ve Kurban Bayramlarının 3. Günleri
Yakaören (İlişi) Deniz Bayramı Bozkurt Temmuz İlk Pazar
Zafer Kupası At Yarışalrı Daday 30 Ağustos
Atatürk'ün Seydiler İlçesini Ziyareti Kutlamaları Seydiler 25 Ağustos
Atatürk'ün Küre İlçesini Ziyareti Kutlamaları Küre 25 Ağustos
Atatürk'ün İnebolu İlçesini Ziyareti Kutlamaları İnebolu 25-27 Ağustos
Atatürk'ün Taşköprü İlçesini Ziyareti Kutlamaları Taşköprü 29 Ağustos
Atatürk'ün Devrekani İlçesini Ziyareti Kutlamaları Devrekani 28 Ağustos
Atatürk'ün Daday İlçesini Ziyareti Kutlamaları Daday 30 Ağustos
Festivaller : Uluslararası Kültür- Sarımsak ve Kendir Festivali Taşköprü 7-11 Eylül
Sarı Yazma Kültür ve Sanat Festivali Cide
Ginolu Gümüşbalık Festivali Çatalzeytin 15-17 Temmuz
Uluslararası Kültür- Sanat Pirinç Festivali Tosya 25-28 Eylül
Deniz Şenlikleri Kültür ve Sanat Festivali Abana 25-27 Temmuz
Panayırlar : Ağlı Panayırı Ağlı Eylül Ayının İlk Çarşamba Günü Başlar
Hanönü (Gökağaç) Panayırı Hanönü 7-11 Ekim
Önemli Haftalar : Atatürk'ün Kastamonu'ya Gelişleri Şapka ve Kıyafet İnk. Kutlamaları
Kastamonu 23-31 Ağustos
Eski bir yerlesim merkezi olan Kastamonu il merkezi ve ilçelerinde bir çok eski eser ziyarete açiktir. Belli baslilari Araç, Tasköprü, Küre, Abana ilçeleri sit alani kapsamindadir. Tasköprü'de Zimbilli Tepe (Pompeipolis), Inebolu'da Abes Kalesi, Geris Tepesi, Çatalzeytin'de Ginolu Koyu, Cide Ilçesinde Gideros Koyu arkeolojik sit alanidir. ILGI ÇEKICI YERLER:
Tarihi Yerler : Kastamonu Kalesi, Zimbilli Tepe Höyügü (Pompeipolis), Ev Kaya Mezari
MÜZELER : Arkeoloji Müzesi Adres: Isfendiyarbey Mah. Cumhuriyet Cad. No:6 - Kastamonu Tel: (366) 214 54 56
Etnografya Müzesi Detayli Bilgi Adres: Hepkebirler Mah. Sakarya Cad. - Kastamonu
Tel: (366) 214 01 49
75. Yil Cumhuriyet Evi Müze Tel: (366) 214 41 61
Ziyaret Saatleri: 08.30-12.30 / 13.30-17.30 (Her gün açiktir)
Cami ve Külliyeler : Atabey Camisi, Ibni Neccar Camisi, Mahmut Bey Camisi, Ismail Bey Külliyesi
Hanlar : Ismail Bey Hani, Deve Hani, Urgan Hani, Gökçeagaç Hani
Plajlar : Kastamonu'da arkeolojik ve tabii sit alani dogal güzellige sahip Cide Gideros Koyu, Cide Ilçesi Plaji, Merkez, Kumluca, Akbayir Köyü Kumsali , Doganyurt'da Kadinlar Plaji, Inebolu'da Boyranalti Plaji, Gemiciler Köyü Plaji, Bozkurt'da, Yakaören (Ilisi) Köyü Plaji, Abana'da Halk Plaji, Tatil Köyü Plaji ve Çatalzeytin'de Ginolu Plaji Tabii Sit Alani bulunmaktadir.
Milli Parklar ve Koruma Alanlari : Ilgaz Dagi Milli Parki,Küre Daglari Milli Parki
Kastamonu Tabiat Anitlari Magaralar : Ilgarini (ilvarini) Magarasi, Sarpunalinca Magarasi, Kuyluç Magarasi
Yaylalar : Kastamonu'nun Araç Ilçesinde Munay, Findikli, Siragömü,Kirazli, Basköy Yaylalari;Daday Ilçesinde Oluklu Yaylasi; Azdavay Ilçesinde Sugla yaylasi; Küre Ilçesinde, Belören yaylasi; Tosya Ilçesinde Kösem yaylasi, Dipsizgöl, Yesil göl, Sekiler Yaylasi bulunmaktadir.
Kus Gözlem Alani :
Ilgaz Daglar'ihdaki Kus Türleri : Sakalli Akbaba (2 çift), kizil akbaba ve küçük kartal (5 çift) popülasyonlariyla önemli kus alanlari statüsü kazanir.
Kayak Merkezi : Kastamonu ve Çankiri il sinirlarinda kalan Ilgaz Daginda kayak tesisleri bulunmaktadir.
KÜLTÜR MERKEZLERI : Tiyatro, konferans gibi etkinliklerine yönelik 200 kisilik Salon
170 m²'lik Sergi Salonu 3 adet Sanat Isligi
Yazisma Adresi: Cebrail Mah. 2. Hükümet Cad. No:2 - Kastamonu
Tel: (366) 261 60 23 Faks: (366) 212 44 05 ÖNEMLi GÜNLER :
Mahalli Kutlama Günleri : Inebolu Seref Kahramanlik Günü Inebolu 9-11 Haziran
Kabotaj ve Denizcilik Bayrami Inebolu 1 Temmuz
Geleneksel Pilav Bayrami ve Söleni Bozkurt Ramazan ve Kurban Bayramlarinin 3. Günleri
Yakaören (Ilisi) Deniz Bayrami Bozkurt Temmuz Ilk Pazar
Zafer Kupasi At Yarisalri Daday 30 Agustos
Atatürk'ün Seydiler Ilçesini Ziyareti Kutlamalari Seydiler 25 Agustos
Atatürk'ün Küre Ilçesini Ziyareti Kutlamalari Küre 25 Agustos
Atatürk'ün Inebolu Ilçesini Ziyareti Kutlamalari Inebolu 25-27 Agustos
Atatürk'ün Tasköprü Ilçesini Ziyareti Kutlamalari Tasköprü 29 Agustos
Atatürk'ün Devrekani Ilçesini Ziyareti Kutlamalari Devrekani 28 Agustos
Atatürk'ün Daday Ilçesini Ziyareti Kutlamalari Daday 30 Agustos Festivaller : Uluslararasi Kültür- Sarimsak ve Kendir Festivali Tasköprü 7-11 Eylül
Sari Yazma Kültür ve Sanat Festivali Cide
Ginolu Gümüsbalik Festivali Çatalzeytin 15-17 Temmuz
Uluslararasi Kültür- Sanat Pirinç Festivali Tosya 25-28 Eylül
Deniz Senlikleri Kültür ve Sanat Festivali Abana 25-27 Temmuz Panayirlar : Agli Panayiri Agli Eylül Ayinin Ilk Çarsamba Günü Baslar
Hanönü (Gökagaç) Panayiri Hanönü 7-11 Ekim Önemli Haftalar : Atatürk'ün Kastamonu'ya Gelisleri Sapka ve Kiyafet Ink. Kutlamalari
Kastamonu 23-31 Agustos Devlet Güzel Sanatlar Galerisi Müdürlügü : (Tel)214 32 33 - (Fax) 214 32 33
İşte, güzel bir yazı .Bu yazının devamını www.istanbıl.edu.tr dan bulabilirsiniz.
Ünsal Yücel Anısına Saygıyla.
BAROK SANAT
Ünsal Yücel
17. yüzyılın başında Avrupa’da yepyeni bir sanat üslubunun doğduğuna tanık olunur. Bu yeni üslup, Rönesans üslubundan ayrı, hatta ona tümüyle karışt bir sanat üslubudur. Sanat tarihçileri, yalnız resim, heykel ve mimarlığı değil, öteki sanat dallarını da kapsayan, temelde Rönesans’tan farklı, yeni bir dünya görüşüne dayanan bu üsluba “Barok Sanat” adını vermişlerdir. Barok sözcüğü, Portekizce “Barucca” sözünden gelir. Portekizce’de garip biçimli, eğri-büğrü incilere verilen bu küçültücü ad, aradan yüzyıl geçtiği halde Rönesans ilkelerine bağlılıkta direnen tutucu kişilerce konulmuştu. Batı sanatında her büyük akım, başlangıçta sert tepkilerle karışlaşmış, adlarını da çok kez böyle aşağılatıcı tanımlardan almıştır.
16. yüzyılın ikinci yarısına ortaya çıkan Maniyerizm, 250 yıllık Rönesans sanatına karış uyanan bir tepkinin sonucuydu. Maniyerizm, Rönesans’ın insanı ön plana alan, sıkı bir geometriye dayanan akılcı tutumuna karış çıkış, katılaşmaya yüz tutmuş kalıpları yıkmak eylemiydi. Barok sanatın oluşumunda Maniyerist tepkinin katkıları da yadsınamaz. Rönesans gibi bir Yeniçağ sanatı olan Barok sanatın da temel amacı görüneni gerçekte olduğu gibi inandırıcı bir biçimde vermekti. Natüralizm denilen bu tutumda amaç aynıydı, ama Barok sanatçı bu amacına Rönesans sanatçısından çok ayrı yollardan varmayı başarmıştır.
Rönesans mimarlığı ile Barok mimarlık arasındaki farları daha iyi kavrayabilmek için bir karışlaştırma yapmak yerinde olur. rönesans döneminin ünlü yapılarından Ruccelai Sarayı (Floransa) ile Barok saray mimarisinin tanınmış örneklerinden biri olan Viyana’daki Schönbrun Sarayı, iki üslubun farklarını belirgin bir biçimde göz önüne seren örneklerdir. Üç katlı bir yapı olan Ruccelai Sarayı’nın cephesinde ilk bakışta kavranabilen bir yatay-dikey düzeni söz konusudur. Saçağın ve katları ayıran silmelerin yatay düzenlenişi ile pencerelerin arasında yer alan ve yerden çatıya kadar uzanan yalancı sütunların dikey oluşu, yapının cephesinde bir yatay-dikey karıştlığı meydana getirmiştir. Alt katta kare, üst katlarda dikdörtgen biçimli pencereler ve yuvarlak kemerli alınlıklar birbirinin tekrarıdır. Avusturyalı mimar Fischer von Erlach’ın 17. yüzyılın ikinci yarısında yaptığı Viyana’daki Schönbrun Sarayı’nın cephesi simetrik bir düzen göstermekle birlikte, yan kanatların kademeli olarak öne alınışı ile cepheye Rönesans saraylarında görülmeyen bir hareket ve derinlik kazandırılmıştır.
Aynı mimarın Salzburg’da yaptığı bir başka kilisede ise içbükey bir cephe tasarlanmış, iki yana kabarık yatay silmeli kuleler eklenmiştir. ıtalyan mimarı Borromini’nin iki yanı revaklarla çevrili bir avluya bakan San Ivo Kilisesi (Roma) de bu konuda bir başka ilginç örnektir. Cephenin ilk iki katı içbükey, üst katı ise yapının oval planına uygun olarak dışbükey tasarlanmıştır. Böylece Rönesans’ın dörtgen plan şemasının yerini oval mekan şeması almış olmaktadır. Yine Borromini’nin Roma’da Dört Çeşme Kavşağı’nda bulunan oval planlı San Carlo Kilisesi’nin iki katlı cephesi ise günün her saatinde değişik gölge-ışık oyunlarına olanak verecek biçimde hareketli bir düzene sahiptir. Mimar bununla yetinmeyerek, yapının sol köşesini dar bir cephe haline getirmiş, alt kısma bir çeşme, üste ise yine hareketli bir kule yerleştirmiştir. Bu asimetrik dış görünümden yapının oval iç mekanını anlamak olanaksızdır.
Barok yapıların ceplerinde tanık olunan çabuk kavranamayan hareketli düzenlemeler, yapıların iç mekanlarında da görülür. Bohemyalı mimar Neumann’ın Würzburg Piskoposluk Sarayı’nın tören merdivenleri bunun en karakteristik örneklerinden biridir. Dörtgen iç mekan iki yandan diyagonal olarak yükselen merdivenlerle tavan ise boılukta yüzen figürlerin oluşturduğu bir dekorla farkedilmez hale getirilmiştir.
Rönesans’ın tek kubbeli, merkezi planlı yapı tipi de Barok dönemde önemli bir değişime uğramıştır. Dört cepheli, haç planlı Rönesans formu, Venedik’in ünlü kilisesi Santa Maria della Salute’de çok cepheli bir görünüm kazanmış, Barok mimar Longhena bu cephelerin her birini bir başka biçimde düzenlerken, kubbeye geçişteki spiral volütlerle Rönesans’ın sert çizgilerini kırmayı amaçlamıştır.
Borromini’nin Roma’daki San Agnese Kilisesi tipik bir Barok kilisedir. Önündeki kalabalık heykel grubundan oluşan çeşme ise ünlü heykelci Berninin’nin yapıtıdır. Sanatçı Dört Nehir Çeşmesi adını taşıyan bu yapıtını küçük kaya parçalarının ortasına yerleştirilmiş eski bir Mısır obeliskinin çevresinde geliştirmiştir. Kaya yarıklarından dünyanın dört kıtasını simgeleyen dört nehrin, Tuna (Avrupa), Nil (Afrika), Ganj (Asya) ve Rio’nun (Amerika) suları fışkırır. Her nehrin alegorik figürlerle temsil edildiğini yapıtı kavramak için seyircinin dört bir yanı dolaşması gerekir. Barok sanatçılar kendi üsluplarını yalnız görkemli yapılarla değil, Roma kentinin çeşitli meydanlarına serpiştirdikleri bu tip çeşmelerle de yaygınlaştırmışlardır.
Barok çağın en ünlü heykelcisi Bernini’dir. Roma meydanlarını süsleyen çeşmelerinde hareketli figür gruplarını etkili biçimde düzenlemekte üstüne yoktur. Ama yalnız çeşme yapımında değil, kiliselerin mihrap kompozisyonlarında olduğu gibi, tek ve ikili heykel yapımında da başarılı bir ustaydı. Sanatçı Roma’daki Santa Maria della Vittoria Kilisesi’nin mihrap nişinde yer alan ünlü kompozisyonunda Azize Theresa’nın dinsel duygular içinde kendinden geçişi konusunu işlemiştir. Azize ve melek figürleri bulutlar üzerinde durmaktadırlar. Melek elindeki oku azizenin göğsüne saplamak üzereyken yukarıdan üzerlerine tanrısal ışık demeti bir altın yağmuru gibi dökülmektedir. Burada tanrısal bir aşkın, azizenin Tanrı ile bütünleştiği mutlu anın o zamana kadar görülmedik canlı ve etkileyici bir sahne halinde verilişine tanık olunur. Zengin giysi kıvrımları göz alıcı bir dekor oluşturur ama bu ayrıntılar, figürlerin yüzlerindeki çarpıcı ifadenin ön plana geçmesine engel değildir.
Berrini 1616 tarihli Daphne ve Apollon Heykeli’nde (Galleria Borghese, Roma) ise Yunan mitolojisindeki ilginç bir konuyu ele almıştır. Bu yapıtta Daphne ile Apollon arasındaki serüvenin en dramatik anı verilmiştir. Efsaneye göre Daphne dayanılmaz güzellikte bir bakireydi. Kendisini Tanrıça Gaia’ya adadığı için erkeklerden kaçan kızla karışlaşan Apollon, ona bir anda vurulmuş ve peşine düşmüştür. Ama kızı yakaladığı sırada Daphne bir ağaça dönüşmüştür. Bu, bilinen defne ağacıdır. Çaresiz kalan Apollon defne ağacından dallar koparıp bir çelenk yapmış ve onu başından hiç çıkarmamıştır. Bu grup kompozisyonu Barok heykel sanatının en başarılı ürünlerinden biridir. Figürler arası bağlantılar, hareketlerdeki incelik ve uyum, heyecanlara eşlik eden soldan sağa yükseliş, heykelin başarısın sağlayan özelliklerdir. Bernini kırılgan taşı, süt beyaz mermeri inanılmaz bir beceriyle dantel gibi işlemiştir. Ama bu sadece el hünerine dayanan cansız bir tasvir değildir, mermer figürler sanki soluk alıp vermekte, olayın en heyecanlı anını seyirciye paylaşarak yaşamaktadırlar. Bu yapıtta Barok heykelin bir başka özelliği görülür: Artık heykel tek noktadan bakılarak değil, çevresinde dönüp dolaşılarak kavranan bir çok yönlülük de kazanmıştır.
Bernini grup kompozisyonlarında olduğu kadar büst yapımında da ustaydı. 1651 yılında yaptığı I. Francesco’nun Portre Büstü’nde bu soylu kişiyi zengin dökümlü giysisi ve lüleli peruğuyla görkemli bir biçimde betimlemiştir. Öte yandan Francesco’nun yüzünün onun kişiliğini yansıtan bir gerçekçilikle işlendiği görülür. Bu yapıtta ince işçilik ile ifade gücünün tam bir uyumu söz konusudur. Bernini’nin büyüklüğü de buradadır.
Barok heykel sanatına bir başka örnek de Alman heykelci Andreas Schlüter’in atlı anıtıdır. Bu yapıt, Berlin Krallık Sarayı’nın önüne konulmak için yapılan, ama ıimdi Charlottenburg Sarayı’nda bulunan Büyük Elektör Anıtı’dır. Anıt, Rönesans sanatçıları Donatello ve Verrocchio’nun atlı heykelleri ile karışlaştırılırsa bazı önemli ayrılıklar gösterir. Hepsi de görkemli yapıtlardır ama Rönesans’ın statik anıtsallığı burada dinamik bir görünüme dönüşmüştür. Atın yeleleri ve elektörün bol giysileri rüzgarla uçuşmakta, daha canlı bir görünüm yaratmaktadır. Anıtın kaidesine de Rönesans’ın sade anlatımından farklı olarak hareketli figür grupları yerleştirilmiş, dinamik etki bir kat daha güçlendirilmiştir.
Barok resim sanatı da gerek duvar gerek tuval resminde Rönesans üslubundan önemli farklarla ayrılır. Yüksek Rönesans döneminde Michelangelo’nun Sistine şapeli tavanına yaptığı zengin kompozisyonda tavanın düz tonozu, gerçek mimari organlar etkisi uyandıran bölmelere ayrılmış ve bunların içine sayısız figürler yerleştirilmişti. Bunlar devingen figürler olmasına karışn, tavan yüzeyi açıkça algılanabiliyordu. Barok üsluptaki tavan resimlerinde de mimari çizimler söz konusudur. Ancak bunlar derinlik etkisi uyandıracak biçimde eğrilip bükülerek kaçış noktasına doğru yükselmekte, ortadaki hareketli figürler ise sanki gök boıluğunda uçuşmaktadır. Seyirci artık tavan yüzeyini farketmemekte, kapalı bir mekan içinde bulunduğunu unutmaktadır. Barok resmin duvar yüzeyini görünmez kılan, onları gökyüzünün sonsuzluğuna açan bu dönüştürümüne örnek olarak Roma’daki San Ignazio Kilisesi’nin orta mekanının tavanı gösterilebilir. Mimari çizimlerdeki kuvvetli perspektifle oluşan orta bölüm, kenarlarda uçuşan figürlerle birlikte bakışımızı derinliklere çekip götürmektedir.
Barok resmin doğuşunda Maniyerizm’in katkısını açıklayan bir örnek de Maniyerist sanatçı Tintoretto’nun Venedik’teki Son Akşam Yemeği (San Giorgio Maggiore) adlı resmidir. Leonardo da Vinci’nin Milano’daki aynı konulu yapıtından farklı özellikler taşır. Vinci’nin yapıtında yemek masası duvar düzlemine paralel olarak konulmuş, figürler ortada ısa, iki yanında eşit sayıda azizle sıkı bir simetri içine alınmıştı. Tintoretto’nun resminde ise diyagonal bir düzenleme söz konusudur. Gözümüz bu diyagonali izleyerek gerilere, ısa’nın ışıldayan haleli başına doğru kaymaktadır. Güçlü gölge-ışık karıştlığı içinde figürlerin konturları eriyip hareket bağıntılarıyla sağlanan dinamik bir bütünlük oluşmakta, güçlü bir dramatik etki seyirciyi bir anda kavramaktadır. Bütün bu özellikler Barok resmin de başlıca özellikleridir.
Sanat tarihçileri 16. yüzyılın sonunda ün kazanan Caravaggio’yu Barok resmin babası sayarlar. Caravaggio kısa yaşamına sığdırdığı birbirinden başarılı yapıtlarla bu tanımı hak etmiştir. ısa’nın Mezara Konuluşu (Vatikan) adlı yapıtında sağda ellerini acıyla kaldırmış azizeden başlayarak sola doğru kademeli olarak sıralanıp eğilen figürlerin hareketi, ısa’nın sarkan koluyla mezar taşına ulaşmaktadır. Hareket hem acıyı hem mezara konuluşu ifade etmekte, gerek ortadaki kırmızı şal gerek ustalıklı gölge-ışık kullanımı dramatik bir etki oluşturmaktadır. Caravaggio gerçekçi bir ressamdır. Çoğu birer işçi olan azizleri nasırlı ellerle ve çamurlu ayaklarla resimlemekten çekinmemiştir. Bu yüzden kiliseyle sık sık anlaşmazlığa düştüğü bilinir. Sanatçı Golyat’ın Başını Kesen Genç Davud (Gallerie Borghese, Roma) adlı resminde ise uyumlu hareketler, etkileyici yüz ifadeleri ve başarılı gölge-ışık kullanımıyla seyirciyi ürperten güçlü bir dramatik görünüm yaratmayı başarmıştır.
Caravaggio’nun etkisi kısa zamanda tüm Avrupa’ya yayılmıştı. ıtalya’da eğitim gören pek çok sanatçı onun yolunu seçmiştir. Bunlara “Caravaggistler” denir. Avrupalı sanatçılar, ustanın az sayıda yapıtını göremese de dört bir yana yayılan Caravaggistler onun üslubunu tanıtıyorlardı. Fransız sanatçısı Georges de la Tour da bunlardan biridir. Aziz Sebastion’a Yas Tutan Azize Irene (Staatliches Museum, Berlin) adlı yapıtında Caravaggio’nun etkileri kolayca görülür. Tüm sahne azizenin tuttuğu çırayla aydınlatılmış bu yolla güçlü bir gölge-ışık karıştlığı yaratılmıştır. Figürlerin sağdan sola doğru kademeli olarak alçalışı da Caravaggio’nun ısa’nın Mezara Konuluşu adlı resmini anımsatmaktadır. Ne var ki, her güçlü sanatçı gibi Georges de la Tour da bu etkileri kendi ulusal ve kişisel sanat dünyası içinde eritip özümsemeyi bilmiş ve çok özgün yapıtlar ortaya koymuştur. De la Tour bir taşra sanatçısıydı, oyya yurttaşı Poussin ıtalya’da eğitim görmüş, Paris’te yaşamıştır. Sanatçı Aziz Erasmus’un şehit Edilişi (Vatikan Pinakothek) adlı yapıtında daha kalabalık bir kompozisyon içinde Caravaggio’nun bir başka özelliğinden, dramatik anlatım gücünden yararlanmıştır. Olayın en trajik anını işlemiş, ama bunu yüzde yüz kendine özgü bir üslupla yapmıştır.
17. yüzyıl ıspanyol Baroğu’nun en ünlü ustası ise bir saray ressamı olan Velazquez’dir. Çağdaşları tarafından “büyücü” diye adlandırılan sanatçının tablolarına yakından bakınca kalın renk lekelerinden başka bir şey görülmüyordu. Ama tablodan üç adım uzaklaşıldığında her şey belirginlik kazanıyor, figür bu teknikle sağlanan büyüleyici bir renk ve ışık titreşimiyle canlanıyor, sanki soluk almaya başlıyordu. Bu özelliği en iyi gösteren örneklerden biri de Kralişe Mariana’nın Portresi’dir (Louvre, Paris).
Rubens de Barok çağın uluslararası üne sahip ressamlarının başında gelir. Yaşamı boyunca oradan oraya çağrılmış, ıspanya sarayından Anvers sarayına, oradan Fransa sarayına koımuş durmuştur. Binlerce yapıt vermiş verimli bir sanatçı olan Rubens, atölyesinde zamanın ünlü ustalarını çalıştırırdı. Taslakları kendi hazırlayıp gerisini onlara bırakır, sonunda bir kaç düzeltme yapıp imzasını atmaktan çekinmezdi. Anvers Katedrali için hazırladığı ısa’nın Çarmıhtan ındirilişi en tanınmış yapıtlarından biridir. ısa’nın aşağı doğru kayan vücudu onun anatomi bilgisini açıkça gösterir. Kalabalık kompozisyon, ışığın ustalıklı kullanımı ve başarılı hareket bağlantılarıyla organik bir bütünlüğe ulaşmakta, amaçlanan dramatik etki sağlanmaktadır. ıbrahim Peygamber’in Oğlunu Kurban Edişi adlı yapıtında ise figürlerin aşağıdan görünüşü seyircide şaşırtıcı bir etki uyandırır. Figürler sanki yanlardan ortaya doğru hızla dönen bir burgaç hareketinin içinde dönüp savrulmaktadır. Yine Rubens’in bir başka görkemli yapıtı ise Lanetlilerin Cehenneme Düşüşü’dür (Alte Pinakothek, Munich). Büyük kompozisyonların ressamı olan Rubens, ustalığını ve hayal gücünün zenginliğini en çok bu tip kompozisyonlarında dile getiriyordu. Bu yapıtında alevlerin kızıllaştırdığı ürpertici bir ortamda sayısız figürün salkım salkım cehennem kuyusuna yuvarlanışına tanık olunur. Değişik durumdaki her bir figür, ustanın insan anatomisini resmetmekteki başarısının bir başka belgesi gibidir.
17. yüzyıl Hollandası’nda resim sanatı altın çağını yaşamaktaydı. Deniz ticareti ile zenginleşen Protestan Hollanda’da sanat koruyuculuğu saray ve kilisenin egemenliğinden çıkmış, burjuva sınıfına kaymıştı. Aşırı zenginleşen tüccarlar soylulara özenip konaklarını tablolarla süslüyorlardı. Ama sanat eğitimleri düşük olduğu için daha çok konularla ilgileniyorlardı. Kimi çiçek resmi, kimi meyva resmi istiyordu. Toprak sahipleri köy manzaralarından, deniz tacirleri deniz manzaralarından hoılanıyorlardı. Sakin aile yaşamını yansıtan sahneler de en çok aranan konulardandı. Böylece değişik istekleri karışlayan, her konuda ayrı ayrı uzmanlaşan pekçok ressam ortaya çıkmıştı. Bu uzmanlık dallarının arasında portreciliğin özel bir yeri vardı. Burjuva insanı da soylular gibi portrelerini yaptırarak geleceğe kalmak hevesine kapılmıştı. Frans Hals bu dalda çalüşan ressamların başında gelir. Sanatçı Velazquez gibi kalın fırça vuruşlarıyla çalışır. Böylece resimlediği portreler sanki canlışmış gibi kıpırdanıp titreşirler. Bu dönemde bazı dernek yöneticileri de grup portreleri yaptırıyorlardı. Frans Hals bu konuda da uzmandı. Öksüzler Yurdu Kadın Yöneticileri (Frans Hals Museum, Haarlem) adlı yapıtı, onun grup portreciliğindeki başarısını gözler önüne serer.
17. yüzyıl Hollanda resim sanatının en ünlü sanatçısı olan Rembrandt’ın herkesçe bilinen Anatomi Dersi (Mauritshuis, The Hague) adlı yapıtı da aslında bir dersi değil, Amsterdam’ın Cerrahlar Loncası üyelerini göstermektedir. Sanatçının Gece Devriyesi (Rijksmuseum, Amsterdam) adlı yapıtı da yanlış tanımlanmış, tablo zamanla karardığı için bir gece resmi sanılmıştır. Oysa yapıt kenti koruyan milis birliği üyelerini gündüz gözüyle betimleyen bir grup portresidir. Rembrandt yaşadığı burjuva çevresinin beğenisine kendini kaptırmamış, belli bir uzmanlık dalıyla kendini sınırlamaya razı olmamıştır. Son yıllarını yoksulluk içinde geçirmek pahasına piyasa ressamı olmaya yanaşmamıştır. Az sayıdaki dostları da daha çok açık görüşlü din adamlarıyla klasik kültürü özümsemiş hümanistlerdi. Sanatçının yapıtlarında dini konular ağır basar. Tevrat’tan ve ıncil’den alınmış sahneleri derin bir dini duyarlık, insancıl bir sıcaklık ve şefkatle işlemiştir. Sevgi konusunu da kutsal bağlılık inancıyla ele almıştır. Peygamber Yakub’un Yusuf’un Oğullarını Kutsayışı (Staatliche Kunstsammlungen, Kassel) adlı yapıtında da aynı inanç sıcaklığını duyurmak istemiştir.
Rembrandt renkten çok bir ışık ressamıdır. Birkaç rengin, kırmızı, sarı ve kahverenginin değişik tonlarıyla yetinmiştir. Kutsal Kitap’ta yer alan parasını har vurup harman savuran Müsrif Oğulun Baba Ocağına Dönüşü’nü (Hermitage, Leningrad) gösteren resminde, ailenin şefkatlı havası daha çok ışığın ve hareketin ifadeci kullanımıyla sağlanmıştır. Rembrandt’ın bir başka özelliği de dramatik olayları Caravaggio gibi en ıiddetli anında ele alıp ani bir etki sağlamaktan kaçınmasıdır. Peygamber Musa’nın Tanrı’dan aldığı on emri taşıyan tabletleri yere çalmak için kaldırışını gösteren resmi (Gemaldegalerie, Berlin) bu özelliği açıkça vurgular. ınançla dönen Musa’nın kavmini altın buzağıya tapınırken buluşu, onu büyük bir öfkeye ve umutsuzluğa düşürmüştü. Sanatçı burada öfkenin ıiddetinden çok umutsuzluğun içe işleyen acısını vermek istemiş, kalıcı etkiyi yeğlemiştir.
Rembrandt aynı zamanda, belki de öncelikle erişilmez bir portre ressamıydı. Ünlü yapıtı Miğferli Adam’da* (Dahlem Gallery, Berlin) model olarak kardeşini resmetmişti. Ama bu sıradan bir asker portresinden öte, türlü deneyimlerle iç dünyasını zenginleştirmiş bir kişinin düşünceli anlatımı düzeyine ulaşmış bir portredir. Çelik yakalık ve miğferdeki altın yaldızın ışıltıları bu iç anlatıma daha bir güç katmaktadır. Rembrandt gençliğinden beri sık sık kendi portresini de yapmıştır. Bunların sayısı elli kadardır. Kendisini neden bu kadar çok betimlediği ve neyi amaçladığı sorularının yanıtı yanılmıyorsak ıudur: kendini arıyordu Rembrandt. Yıl yıl, dönem dönem kendi iç dünyasını tanımaya, iç yaşamının bir çeşit günlüğünü tutmaya çalışıyordu anlaşılan...
September 13th, 2007
Röportajını keyifle okudum. Bizler röportaj dendiği zaman hep ünlü isimler flaş isimler anlarız. Ama senin röportajların bu kalıpları yıkıyor. Tanınmış isimlerin yanında hiç tanımadığımız, kim bilir bize uzak hangi şehirlerde yaşayan ve hiç görmediğimiz insanlarda getiriyorsun buraya. Ali ŞAHİN’den de çok şey öğrendim sayende. Çok uyumlu ve şeker bir dayı & yeğensiniz. İkinizede teşekkür ediyorum.
September 13th, 2007
Edebiyat sanatı insanlardaki ruh inceliğini ortaya çıkarır.Ali beyde bu fazlasıyla görülüyor.Memleketi adına yaptığı şeyler çok güzel.Elinden gelen neyse onu yapıyor.Keşke herkes böyle duyarlı olsa çevresine karşı.
September 13th, 2007
Ellerinize, Yüreğinize Sağlık. Çok Güzel Röportaj Olmuş…Dayınıda Daha Yakından Tanımış Olduk… En Azından böyle çınarlarında hala varolduğunu öğrendik.
September 13th, 2007
Güzel bir röportaj olmuş. Hocamız soruları samimiyetle cevaplamış ama bişey dikkatimi çekti tam devrimci tipi var vallahi
elinde gazete olan ilk fotoğrafta. ilk bakışta anladım 
September 13th, 2007
cihan kardeşim bu güzel roportaj için teşekkür ederim, inşallah bu saygı ve sevgi dolu sitenle yaşamındada hep boyle ilkeli ve saygılı devam edersin.
September 13th, 2007
gzl olmuş
September 13th, 2007
İlk başta şunu söylemek istiyorum…Hep memleketi için çalışan bir eğitimci çarptı gözüme.Bunu herkes yapamıyor.Bu bir ayrıcalıktır.Birde şu konuda çok haklıydınız.Biri alıoyr mesela yazınızı forum sitesinde paylaşm olarak veriyor. Alta yazılan yorumlar gerçekten iç acıtıcı oluyor…Son olarak;Cihan çok başarılı bir çalışma olmuş tebrik ederim:=)
September 13th, 2007
Güzel bir çalışma çok hoş.Türkçe konusunda sayın Şahin’e aynen katılıyorum.Ama edebyat konusunda katılmadığım noktalar.Ben de bir insanın istediği gibi yazmasından yanayım..
Sevgilerle…
September 13th, 2007
Böyle bir insanın yeğeni olmak güzeldir, eminim. Söyleşi her zamanki gibi, oldukça güzel ve doyurucu…
Artık izleyeceğimiz pek çok blog doğdu, bir o kadar da incelenecek arşivimiz oldu. Ali Şahin’e buradan tüm paylaşımları için teşekkürler.
September 13th, 2007
Ali Şahin gibi vatandaşlarımızın, arkadaşlarımızın, dostlarımızın ülkemizde ve Kastamonu’da çoğalmasını dilerim. Bu ülkenin şarlatanlara değil, sorumluluk duyan, kendini olumlu yönde geliştiren kişilikli insanlara çok gereksinimi var. Ancak ülkemizdeki mevcut sistem insanlarımızı sadece kısa mesafeli şahsi çıkarlarını gören sürülere dönüştürüyor. Devrim kelimesini unutturmaya çalışan inkilap diyen bu sisteme karşı, daha insanca yaşamak için, daha uygar bir Türkiye için, daha özgür bir dünya için inadına DEVRİM. Bireysel kurtuluş peşinde olmak yozlaşmak, toplumsal kurtuluş peşinde olmak güzelliktir. Türkiye’de de dünyada da hızlı bir yozlaşma söz konusu Ali ŞAHİN gibi dostlar bize bu dünyada yalnız olmadığımızı hatırlatıyor. Belki de herşeye rağmen bizim topraklarımızda daha insanca bir yaşam kurulabileceğini müjdeliyor. Önemli olan gönül yaşıdır. Okuduğum, araştırdığım, dağlara tırmandığım, insanlarımı sevdiğim, yozluklara karşı mücadelemi sürdürdüğüm müddetçe kendimi hep 19 yaşımda görüyorum. Ali ŞAHİN şu an üniversitelerimizde okuyan ve sürüye katılmış, yozlaşmış, bencil ve hazır yiyici öğrencilerden çok daha delikanlıdır. Daha gençtir.
September 13th, 2007
cihan harikalar yaratmışsınız inan bana çok güzel olmuş ikinizlede gurur duydum.malum babam hep gururumdu ama
sen harikalar yaratmışsın halacıgım tebrikler.
September 13th, 2007
sevgili Ali Şahin’i gözlerim dolarak okudum. kendini tamamen mesleğine, öğrencilerine, yaşadığı yere adamak öyle kolay bir şey değil. insan içinden gelerek , yürekten yapar ancak bu kadar ard arda sıralı başarıları, güzellikleri, fedakarlıkları. ben tanıdığım bir kaç (üçü beşi geçmez ama) öğretmen tanıyorum ki ders bittiği anda bırakın okulda durup öğrencilerine yardımcı olmayı, bulunduğu şehirde dahi durmazlardı. en son düzenlenen Haldun Taner öykü ödülünü küçük bir köyde görev yapan bir ilkokul öğretmeni kazanmıştı. o geldi birden aklıma, hem öğrencilerini ihmal etmeden mesleğini yapıp hem de küçücük odasında yazılarını kaleme almıştı. öğretmenlik ve edebiyat ayrı bir aşk bence.ilkokul öğretmenliği - edebiyat, bayıla bayıla gıptayla imrendiğim iki güzel meslek ve sanat dalı. yıllardır haldun taner öykü ödülü için yazar dururum ama nafile. dayı - yeğen, sizleri inanın içtenlikle tebrik ediyorum, dayını tüm yaşamı içine hep başarı sığdırdığı için, seni de öyle yavan, saçma sapan gençlik akımlarına uymadan böylesine güzel bir blog yaşattığın için…
sevgiler
September 13th, 2007
tamda bugün kültürel yozlaşma,dilimizi koruyalım konulu konferanstan geldim..
Senin bu röportajınıda keyifle okudum..Evet hepimiz türkçeyi bozuk kullanıyoruz..Ben yok kullanmıyorum falan deme ayrıcalığına sahip değilim.Farkında olmadan ne çok yabancı dili türçemiz gibi kullanıyormuşuzz bugün birdaha anladım..
Bunları yavaş yavaş yüklemişler beyinlerimize…
Bunu yapmak kolaymı aslında düşününce çok zor değil..
Ama fast food ‘da yemek yiyoruz,center’lerde alışveriş yapıyoruz,hospitallerde tedavi oluyoruzz…Peki bunların arasında nasıl düzelticeğiz türkçemizi?
Dedim ya bende Türkçemi hakkıyla kullanan biri değilim..Ama çabalamanın gereğini anladım bugün bir daha..Öz benliğimize sahip çıkmalıyız..
aman çok uzatmışım farkında olmadan:)
hemen araya yabancı bir kelime kullanıp kaçayım:D:D
bye;Ppp
September 14th, 2007
Bu dayın Rapunzel’in saçlarını kestim yazında anlattığın dayın (: Okur okumaz anladım.. Gerçekten yazdığın kadar varmış.. Olmasa sen yazmazdın ya zaten (:
September 24th, 2007
N efis bir çalışma olmuş
çok keyifle okudum.Elinize kaleminize yüreginize sağlık.
September 25th, 2007
Gerçekten başarılı bir röportaj olmuş tebrik ederim. Ali Bey gerçekten çok hoşuma gitti. Kendisi babamla yaşıt. Çok sevdim. Ama ne yazık ki onun gibi insanların nesli tükeniyor. Çok üzülüyorum. Herkes aykırı olma derdinde. Ülkesinden sürekli şikayetci ve her şeyi sürekli devletten bekliyor. Oysa Ali Bey ne güzel… Yaşadığı ilçe dahilinde elinden geleni yapıyor. Hepimiz böyle olsaydık sanırım devlete pek iş düşmezdi. Ellerinizden öpüyorum, saygı ile. Ve yeğeninizi tebrik ediyorum. Tek başına böyle dolu içerikli bir siteye imza attığı için. Gerçekte her yazısının altına attığı fiyakalı imzanın hakkını veriyor. Severek izliyoruz.
September 27th, 2007
Merhaba sevgili Cihan, Seni kutluyorum yaptığın bu güzel röportaj için. Ali Şahin edebiyat öykü ve edebiyat faaliyetleri konusunda yaptığı değerli çalışmalar duyurularla herkese ulaşan çalışkan değerli bir öğretmenimiz. Yüreği hep edebiyat için çarpan bir gönüllü edebiyat elçisi. Aslında onun çok da güzel yazıları, denemeleri öyküleri var. Güzel yaşanmışlık öyküleri özellikle de Taşköprü’nün o güzelişm eskiş zamanlarında geçen… Umarım onları bir gün kitaplaştırır. Belki de editörü sen olursun. Tekrar kutluyorum. ezgi umut
September 30th, 2007
KİTAPLARDA ÖLMEK
Adı, soyadı açılır parantez
Doğduğu yıl, çizgi, öldüğü yıl, bitti
Kapanır, parantez..
O şimdi kitaplarda bir isim, bir soyadı
Bir parantez içinde doğum, ölüm yılları.
Ya sayfa altında, ya da az ilerde
Eserleri, ne zaman basıldıkları
Kısa, uzun bir liste.
Kitap adları
Can çekişen kuşlar gibi elinizde.
Parantezin içindeki çizgi
Ne varsa orda
Ümidi, korkusu, gözyaşı, sevinci
Ne varsa orda.
O şimdi kitaplarda
Bir çizgilik yerde hapis,
Hâlâ mı yaşıyor, korunamaz ki,
Öldürebilirsiniz.
Behçet NECATİGİL