AYNA ÇOCUK - Vicdan Efe Öykü
Çocuk yalnızca ağzını açtı ama, açtı!
Yeşil gözlü hemşirenin kahkahası havada titreyerek kaldı. 201 numaradaki yaşlı yeni gelinin sözleri tam da şimdi aklına gelmişti.
Ellisinde evlenen Durkadın’ın, saf konuşmaları da olmasa... Arkadaşlarına yaşlı yeni gelinin, “Ne bilirdim bacım, erkek edevatının da hastalıklısı olurmuş,” demesini anlatmaya başlamışken....
Acil anons haftalardır sabırla sırtüstü yatan Salın Gelin için.
Kahkahasını ve neşesini olduğu yerde, öylece bırakarak koştu hemşire. Bu kez Salın Gelin’in yakarışları kulaklarında. Hep bu günü düşledi Salın, bu güne, geleceğine ortak etti hemşireyi. Geçmişi yoktu, anlatmadı. Sordu ara sıra yalnızca, gelen giden, arayan soran var mıydı? Hepsi bu. Hüsnü’yü ağzından kaçırmıştı bir kez. Bıçak gibi kesmişti sonra konuşmasını. Gök maviye dönmüş dudakları. Göz kapaklarında tonlarca yükü taşırcasına yumuk gözleri. Kendinden geçmiş, atıyor vücudunu bir oraya bir buraya Salın Gelin. Böyle mi düşlenmişti beklenen gün?
“Ayaklarım üşür benim ameliyathanede, çıkınca çoraplarımı giydiriver, olur mu?” derdi, neredeyse her gün. Buraya geldiğinden beri üşümesi hiç eksik olmamıştı zaten. Bebeğinin de üşüdüğünü düşünür, rengi kaçmış, düğmeleri kopmuş hırkasını karnına sarar, beline bağlardı. Salın Gelin’in yüreğindeki titrek sevgiyi ürkütmemek için cımbızla seçerdi sözcükleri hemşire. Elini Salın’ın karnında gezdirerek, “O nasıl söz, elbette, bebişine bile zıbınını kendi ellerimle giydiririm,” derdi, her defasında. Salın Gelin on yedimdeyim, diyor ama, on altısını bile doldurmamış. Kayıtlardan biliyor hemşire. Nerdeyse kızı kadar.
Ânında odaya koşan iki hastabakıcı zaptedemiyor Salın Gelini. Vücudunu kelepçelemek zorundalar. “Salın, canım, bak kendine gel, beklediğin bebek geliyor,” diyor, hemşire. Salın, çılgınca başını sallıyor. Doktorun tok bir sesle, “Morfin” demesiyle yapılan şırınga yetiyor sonra sakinleşmesine. Yeşil örtülü sedyeye kelepçeyi çözerek alıyorlar Salın Gelini. Önce gölgeler vardı. Üzerime abanan. Karanlık. Uğultu halinde sesler kulaklarımda. Gözlerimi açamıyorum. Kurşuniye dönmüş tüm renkler. Çiğ düşmüş üzerime. Üşüyorum. Günlerdir yatmaktan kaburgalarım içime geçti. Buğulu gözlerimin önünden bulanık görüntüler geçiyor. Ne derece gerçekler, bilmiyorum. Yaşlı yeni gelin Durkadın da çıkıyor odasından Salın’ı uğurlamaya. İçinde kalan tortulaşmış umutlarını, Salın’ın yaşamında tazeledi haftalardır. Şuncacık kızın çektikleri, kendi çekmediklerine değerdi belki. Her gün Salın’ın başucunda kendinde kalan son gücü, ona vermek çabasıyla oturdu. “Çok darbe almış taze, kurtulur inşallah,” diyerek fısıldadı diğer hastalara. Hangisininki iyiydi, bilemedi. Sömürülmüş bir hayatla sonunda yapayalnız kalmak mı? Yoksa yaşamın başında daha, umutsuzluğun içinde, umut yeşertebilmek mi? Kendinden umudu kesti nasılsa. Hiç kullanamadığı, özenle o önemli gün için sakladığı, onu kadın yapan uzuvları hastaydı işte. Nasıl olurdu ki? Altı ay ancak olmuştu evleneli. Doğum yaşını da geride bırakmıştı. Hastalığına bir türlü inanamıyordu. Olsa olsa kocası olacak o moruktan bulaşmıştır. Bu yaşına kadar çıkardı yoksa hastalık. Ne geldiyse başına bu yaştan sonra gördüğü, hatta doğru dürüst göremediği ‘Erkek edevatından!’ geldi!
İçindeki yılgınlığı çok konuşmaya vereli ne kadar oldu bilmiyor. Yıllardır dizginlediği düşünceleri, kendisinin de tanımadığı, hatta pek de hoş karşılamadığı sözcüklere dönüşüyor. Yanında adam kesseler konuşmayan Durkadın, ağzına ne gelirse söyler oldu. Salın yaşındayken, o da böyle ürkek kuzu gibiydi. Ufak tefek, pamuk gibi beyaz. Sonra nasıl oldu da böyle kara kuru, gözleri yüzyıllık bir geçmişten bakan biri oldu çıktı? Salın gelinin yerinde olmayı ister miydi? Bunu düşünmek bile yordu.
Salın’ın muma dönmüş yüzü ifadesiz olarak ameliyathanenin kapısından içeri süzüldüğünde, odasına dönüp beklemekten başka çare kalmadı. Saatler sonra...
Yeşil gözlü hemşire, “Çoraplarını giydirdim, bebek küvezde,” derken bakamadı Durkadın’ın yüzüne. “Arayıp soran var mı?” dedi Durkadın. “Şimdilik hayır.”
Yüreğindeki teller titriyor yaşlı yeni Gelinin. Salın’ın yerine Durkadın bekliyor kapılarda. Neyi beklediğini bilmeden. Salın’ın kocasını mı, yoksa kendisininkini mi? “Kadınların yazgısı mı bu?” diyor. Bu yaştan sonra hastalık kap adamdan, sonra da hastalıklı diye lanetlen, olacak şey mi?
Salın’ın işine ne demeli? Hemşire gözlerini boşa kaçırmadı. İnşallah iyileşir taze. Bakalım şimdiden sonra ne olacak. Bu kadar dövülür mü, gebe kadın? Yoğun bakımda da olsa görmeli onu.
Hemşirenin arkasından, cam bölmeden, usulca giriyor. Mırıldanan dudaklarından çıkan sözler anlaşılmıyor Salın’ın.
Ne kadar zaman oldu, düşünmek istemiyorum. Her geçen gün hiçlikle bağlanıyor birbirine. Umutlarımı eksiltiyor.
Geleceği anlamlı kılmak için mi bu günleri yaşıyorum? Ağzımı bile açamıyorum. Tıpkı bebeğim gibi. Bir üfürüklük canı var yavrumun.
Hüsnü hâlâ gelmedi. Bir başıma kaldım... Dünya tüm ağırlığıyla üzerime geliyor. Yalnızlığım ayrıca bir yük. Bebeğim bana yoldaş olacaktı. Ninniler söyleyecektim. Minicik elleriyle tutacaktı ellerimi...
Hüsnü Nerde kaldı? Erkek ne de olsa, kadına benzer mi? Karnında mı taşıdı, unutur gider. Unutur gider de, her şey eskisi gibi mi olur? Her şeyden önce ben olmam eskisi gibi.
Daha günüm vardı. Her tekmeleyişinde acele etmemesini söylüyordum. Korkuyor muydum doğmasından? Bu dünyaya ne kadar geç gelse o kadar iyiydi. Daha geç büyüyecek, daha geç elimden kayıp gidecekti. Öyle olmadı…
Hüsnü müydü bu kez tekme atan? Evet, o… Bebeğimiz için maya çalan! Hırıltılı soluğunu üzerime boşaltıp, koltuğumun altında deliksiz uykuya dalan. Kendi elleriyle taradığı saçlarımı kavrayarak beni uzaklara savuran. Başımın dönmesi, yere yığılmam, sonrası…
Durkadın, elini tutuyor, Salın’ın. “Canım ciğerim, çabuk iyileş, bebeğin seni bekliyor,” diyor, yavaşça. Önce Salın da buna karşılık verir gibi bir el hareketi yapıyor. Yüzündeki ifade gittikçe korkulu bir hâl alıyor. Burnundaki oksijen maskesini tuttuğu gibi fırlatıyor. “İstemiyorum, istemiyorum,” diye defalarca tekrarlayarak bağırıyor. Neyi istemediği anlaşılmıyor. Karşımda kahkaha atan kocaman burunlu kadın. Beni yutmaya hazır ağzı, bir dehliz. Her kahkahada savuruyor bir kolunu. Bilekelerinde parıldayan künyeler. Boynundaki cam kolye, Hüsnü’nün doğum günümde aldığının aynısı. Yoksa benim mi bu? Elimi atıyorum boynuma, avuçlarımda cam kırıkları. Gözlerimden de kan sızıyor. Cam parçalarını yere attırıyor sonra. Üzerlerine yalınayak çıkmamı istiyor. Bağıracağım, sesim çıkmıyor. Kahkahaları kulaklarımı yırtarcasına geçerek beynimde bomba gibi patlıyor.
Kırçıl sesiyle hafif melodili bir şarkı söylüyor:
Ben ayna doğuran kadınım. Her bakışta şekil değiştiren aynalar. Köşeli ve yuvarlaktırlar. Eciş bücüş, kara kuru, kocaman kulaklı, Simsiyah saçlı doğurduğum oğlanı görseniz. Henüz iki kilo. Aylardır gözleri kapalı. Ayna ayna güzel ayna var mı benim oğlumdan güzeli?
Tiz kahkahasını, kokmuş nefesiyle üzerime salıyor. Midem doluyor bu pis kokuyla. Çokgen bir aynadan kafası olan çocuk, ağzını açamıyor.
“Başım köşegen, başım köşegen.” Cılız, güvensiz sesiyle gözlerini açıyor Salın. Ânında müdahale eden doktorlar, sakin olmasını, her şeyin yolunda gittiğini, yakında buradan çıkacağını söylüyorlar. Maskeyi takmaya çabalayan hemşireye bir doktor, gerek olmadığını elini kaldırarak belirtiyor.
Durkadın, hemşirenin, bir bakışından anlayıp, kapıya yöneliyor.
Salın’ın yorgun sözcükleri, iniltiyle gelip arkasından yakalıyor. Bir an duraksıyor. “Çocuğum bir ayna değil, değil mi?” Sessizlik… “Çocuğum bir ayna mı yoksa?”
Durkadın, Salın için olduğu kadar kendisi için de diline gelen dualarla dışarı çıkıyor.
Doktorun bir işaretiyle yaklaşıyor hemşire. İğnenin bir anlık ürpertmesinin ardından eski sessizliğine gömülüyor Salın.
Nereye koşturuyorlar, ne bu telaş? Üşüyorum. Üzerimi örtse birisi. Köşegen camlar kesiyor yine her yanımı. Yüreğim büyüyor, sığmaz oluyor içime. Dilim büyüyor, sığmaz oluyor ağzıma.
Ağzımı açıyorum, ama yalnızca açıyorum. İçimde ne varsa bir nefeste çıkıyor. Gözlerim hep açık zaten. Çocuk da yalnızca ağzını açtı ama yalnızca açtı. Bir damla süt için. Gözleri hep kapalıydı.
Karşıyaka, Ocak 2005
Vicdan EFE (Özgür Pencere)
VİCDAN EFE
| Hayatı |
 |
Efe Vicdan, 1964’te Eskişehir’de doğdu. İlk ve orta öğrenimini Eskişehir’de tamamladı. AÜ İktisat Bölümü’nü bitirdi (1989). Dört yıl Münih’te kaldı. Halen İzmir Milli Eğitim Müdürlüğü’nde çalışmaktadır. Edebiyatı hayatı, Merhaba gazetesinde (Almanya) yayımlanan öyküsüyle başladı. Diğer öyküleri, Damar, Üçüncü Öyküler, Türk Dili Dergisi, Edebiyat Gündemi, Agora, Gediz, Kıyı, Yaba Öykü dergilerinde; Almanya’da Merhaba ve Mozaik gazetelerinde yayımlandı. Efe, 2004 Samim Kocagöz Öykü Yarışması’nda ikincilik ödülünü kazandı.
| VİCDAN EFE , Öykü Kitapları |
 |
Sen de Topla Düşlerini (Kum, Ankara 2004) |