BenimBlog.com - Turkce ucretsiz blog Bedava blog hizmeti


AlsahBlog

Tanıtım

AlsahBlog


Baglantılarım

» Ana Sayfa
» Profil
» Arşiv
» Arkadaşlarım

KÜÇÜK ARKADAŞ / EMİN ARIK

                             KÜÇÜK ARKADAŞ

                                     EMİN ARIK

 

Şubat ayının sonlarıydı. Atatürk İlköğretim Okulu’nda denetim vardı. Sabahleyin ilk derse girilmişti. Müfettişler okula geldiklerinde, Hizmetli Mehmet kapıdaydı ve yardım istiyordu. Bir çocuktan yakınıyor, okuldan kaçmasından korkuyordu.

Müfettişlerden biri ilgilendi. Bu öğrencinin 1.B sınıfının öğrencisi olduğunu, o anda hemşire odasında bulunduğunu ve adının Julian Berk olduğunu öğrenince hizmetliye işine bakmasını, kendisinin ilgileneceğini söyledi.

Hemen, giriş kapısının sağ tarafındaki hemşire odasına girdi. Meşin muayene yatağı üzerinde, sevimli mi sevimli bir yaramaz sırt üstü yatmış, bacak bacak üstüne de atmış, hiç durumunu değiştirmeden, fıldır fıldır gözleriyle, can can bakıyordu:

- Julian, seni arıyorum, beni öğretmeninle tanıştıracakmışsın. Ama bakıyorum, sen burada yatıyorsun.

Bu sözler üzerine ufaklık yattığı yerden fırladı, müfettişin elinden tuttu, çeke çeke sınıfına götürdü. Kapıyı, yavaşça parmaklarıyla tıklatıp açtılar. Öğretmen tatlı-sert bir bakış attı. Müfettiş, öğretmenin bir şey demesine kalmadan, göz kırparak:

- Öğretmenim, özür diliyoruz. Benim yüzümden geciktik. Julian beni beklemiş, sizinle tanıştırmak istiyormuş…

Öğretmen, durumu anladı, sınıfa buyur etti. Julian da müfettişin elini bırakmamış, sınıfa girmesi için çekiştirip duruyordu:

- Dur bakalım Julian, ben senin gibi genç miyim? Yukarı çıkayım, paltomu çıkarayım, bir çay içeyim, birazcık dinleneyim, öyle geleyim. Bir yere gitme sakın, beni bekle, diyerek müdür odasına yöneldi.

2.ders saatinde sınıfa gitti. Genellikle en arka sıraya oturup, tüm öğrencileri oradan gözlemeye çalışan müfettiş, burada Julian’ın yanına oturdu. Afacan sevindi, şımarmadı. Matematik dersi işlenmekteydi. Her soruda, anında Julian’ın parmağı havaya kalkıyordu.

Bir toplama işlemi soruldu. 9 + 8 = ?.. İlk kalkan parmak yine Julian olunca, müfettiş kulağına eğilerek sessizce sordu:

- Buldun mu?

- Buldum.

- Ben bulamadım, bana da söyler misin?

Ağzının iki yanını elleriyle kapatarak müfettişin kulağına yaklaştı, olabildiğince sessiz biçimde:

- 17, dedi.

Bu arada sınıf toplamı da kalabalık olduğundan gürültü çoğaldı, karmaşa başladı. Müfettiş, zor durumda kalan öğretmene yardımcı olmak gereğini duydu:

- Öğretmenim, ben bir şarkı söylemek istiyorum. Ama çiçek olur, dinlerlerse…

Sessizlik sağlanınca:

- Sayıların ilki bir

  Ardından iki gelir

  Üç, dört, beş, altı diye

  Yaşım erdi yediye

  Sonra sekiz, dokuz, on

  Sayıya bu olmaz son.

Hoşlarına gitti. Julian başta olmak üzere hemen öğrendiler. Bir iki kez sınıfça yineledikten sonra, derse dönüldü. Müfettiş de izlemeyi sürdürdü. Biraz sonra Julian,

dirseğiyle müfettişe dokunarak, yine sessizce:

- O şarkıyı söyle, yazayım, dedi.

İlk şaşkınlığı geçince, her satırını bir kez söyledi, Julian da yazdı.

- Oldu mu?

- Oldu, ama dört yerde hata yaptın.

- Nerede, hani?

- Aradaki satırların en başlarında…

Başını sallayarak yukarıdan aşağıya ve aşağıdan yukarıya, tek hareketlerle, bu dört satırın ilk harflerini sildi, yerine büyük harflerle yeniden yazdı.

Julian’ın futbola ilgisini ve düşkünlüğünü de öğrenince, zil çalıp dersten çıktıktan sonra Beden Eğitimi Öğretmeninin yanına götürdü. Julian’ın futbolu çok sevdiğini ve oynamak istediğini, olanaklıysa küçükler futbol takımına almasını istedi. Öğretmen ‘tamam’ deyince:

- Yalnız koşulum var, annesini ve öğretmenini hiç üzmeyecek…

- Üzmeeeem…

- Takıma aldıktan sonra da üzdüğünü duyarsanız, çıkaracak, bir daha gelmemesini söyleyeceksiniz.

Bir gün sonra, 1.B Sınıfı Öğretmeni, elinde Julian’ın defteri ile müfettişi, okulun girişinde karşıladı:

- Bakar mısınız?

“ Dün

Dün müfettiş beni çok sevdi.

Derslerimi de çok sevdi.

Beni futbol kursuna yazdıracak.”

Öğleden sonra bahçede, 8.sınıflardan birinin Beden Eğitimi dersini izlerken, dersin ortasında bütün sevimliliği ile Julian, müfettişin yanında duruyordu:

- Ne işin var senin yine burada, neden sınıfında değilsin? Ne söz vermiştin hani?

- Bana ne soruyorsun, öğretmenime sorsana!

….

Gülmemek için kendini zor tutan müfettiş, öğretmeninin ne dediğini sordu:

- Sen git, biraz Beden Eğitimi dersini izle de gel.

Müfettiş bu yanıtı alınca, Beden Eğitimi Öğretmenine rica etti. Onun isteğiyle, Julian’ın da derse katılmasına izin verildi.

Aradan birkaç hafta geçtikten sonra, ilde müfettişe kargodan bir paket geldi. Üstünde Milli Eğitim Müdürlüğüne yazıyordu. İçine baktığında kendi adına yazılmış bir mektup zarfı gördü, açtı, okudu. Julian’ın annesi teşekkür mektubu yazmıştı. Olağan bir davranışının, gösterilen çok basit bir ilgi ve sevginin bu küçük afacanı okula yeniden bağladığını, öncesinden çok daha istekli olarak okula gittiğini, sabahları erkenden kalkarak “anne, çabuk ol, müfettiş amcam da gelir bugün, geç kaldım” dediğini söylüyor, minnet duygularını bildiriyor, teşekkür ediyordu. Müfettiş; bu mektubun, otuz yılı aşkın meslek yaşamı süresince aldığı en güzel, en anlamlı ödül, armağan olduğunu düşündü, duygulandı.

Bir ay kadar sonra ise, okul müdürü, telefonda müfettişe, ağlamaklı bir ses tonuyla ve zorla konuşarak, Julian’ın kaza geçirdiğini, ameliyat edildiğini, hastanede yoğun bakımda olduğunu, yaşam savaşı verdiğini söylüyordu. Nasıl kaderdi bu? Daha sekiz yaşında iki ana dili olan, dünya tatlısı Julian Berk, dünyanın pisliklerinin görmemek, onlara bulaşmamak ve yaşamamak için mi bu yolu seçmişti? Olamazdı… Annesi, babası, öğretmeni, okulun bütün öğretmenleri, çalışanları, arkadaşları, tanıyan herkes perişandı. Annesi; “Büyüyünce Atatürk olacağım” dediğini, Atatürk’ün çok büyük bir insan olduğunu söylemesi üzerine de “Olsun, Atatürk olamasam da, O’nun gibi, O’na yakın da mı olamam?” dediğini söylüyordu, gözyaşları seli arasında. Atatürk İlköğretim Okulu’nun müdür yardımcılarından biri de, Julian’ın odasına sık sık geldiğini, Atatürk fotoğrafının karşısında durarak, uzun uzun baktığını ve ‘ne büyükmüşsün’ gibi hayranlık içeren sözler söylediğini dile getiriyordu.

Bu gözyaşı selinden kaçamayan müfettiş de duyulur duyulmaz bir sesle; “Benim Küçük Arkadaşım… Julian… Gidemezsin!.. O yaramazlıklarından, yaramazlığınla bile kendini sevdiren sevimliliğinden, hiçbirimizi yoksun bırakma hakkın yok. Hem ben, bir daha hiçbir birinci sınıfta o şarkıyı söyleyemem. Eminim ki; şu anda, dünyanın çeşitli uluslarından birçok insanın bir arada yaşadığı, az bulunur yerleşim yerlerinden biri olan Marmaris’te kaç kişi varsa, seni azıcık tanımış olsalardı; hepsi de hastane kapısında sabahlara kadar nöbet tutarlar, doktor amcanın senin yaşama dönüş muştunu vermesiyle, bunu annene ulaştırmak için birbirleriyle yarışırlar, 100 metre koşucularını bile geride bırakırlardı. Dönmelisin, yaşamalısın. Bu yaşlı dünyamızın, senin gibi güzelliklere çok ama çok gereksinimi var, bekliyoruz…” dedi… Dedi, ama… 


Saat ve Tarih: 01:04 , 21/7/2006 Bulundugu yer: Oyku

<- geri | ileri ->