BenimBlog.com - Turkce ucretsiz blog Bedava blog hizmeti


AlsahBlog

Tanıtım

AlsahBlog


Baglantılarım

» Ana Sayfa
» Profil
» Arşiv
» Arkadaşlarım

Arşiv 2006 AlsahBlog/ÇocukVeEdebiyatı

AlsahBlog/ÇocukVeEdebiyatı

• Arşiv

31/1/2006: Bir Kitap- Bir Yazar: Mavisel YENER/ Seda ÇAKIR
31/1/2006: Sünnet Olmak İsteyen Bir Kız... / Ece Arar EMENER
25/1/2006: "Babam ve Oğlum" ve Çağan Irmak/ Yalvaç URAL
20/1/2006: 100 Temel Eser Polemiği
20/1/2006: Elif Öpüşebilir/ Tülay FERAH
19/1/2006: XIX. Yüzyıl Çocuk Dergiciliği ve Eğitsel İşlevleri Üzerine/ Hüseyin ŞİMŞEK(*)
19/1/2006: Havva Sena Yaman: Bizde Bir Çocuk Edebiyatı Var mı?
19/1/2006: Ayna Çocuk/ Vicdan Efe
19/1/2006: Çocuk Öykü Yarışması (2006)/ ÖZGÜR PENCERE
19/1/2006: Kader Masalı/ Oyhan Hasan BILDIRKİ
19/1/2006: Çocuklara Şiirler/ Rıfat ILGAZ
18/1/2006: Barış Çocuk/ Tülay ÇELLEK
17/1/2006: Çocuk Edebiyatı/ Derya ÖZTÜRK

2008
May 2008

2007
December 2007
July 2007

2006
October 2006
July 2006
June 2006
May 2006
April 2006
March 2006
February 2006
January 2006

Saat ve Tarih: 08:23 , 15/2/2009 Bulundugu yer: Ali Sahin (Alsah) Yazilari
Yorumlar (0) | Baglantı

BİZE GELEN ÇOCUK KİTAPLARI VE DERGİLERİ

BİZE  GELEN ÇOCUK KİTAPLARI VE DERGİLERİ

BİZE GÖNDERİLEN ÇOCUK KİTAP VE DERGİLERİ SİTE VE BLOKLARIMIZDA TANITILACAKTIR.

TANITILMASI İSTENİLEN KİTAP VE DERGİLER İÇİN İLETİŞİM ADRESİMİZ:

ALİ ŞAHİN

PULCULAR MAHALLESİ, HALİDE EDİP ADIVAR SOKAK NO: 15-2 37400 TAŞKÖPRÜ- KASTAMONU

GSM: 0542 783 78 74


Saat ve Tarih: 10:19 , 10/5/2008 Bulundugu yer: Duyuru
Yorumlar (0) | Baglantı

Güldük, ağladık ve öğrendik

Güldük, ağladık ve öğrendik

Güldük, ağladık ve öğrendik
Yılın son kitap ekinde, bu sene tanıttığım çocuk ve gençlik kitaplarından gönlümün kaydıklarını sizlerle paylaşıyorum. Sevdiklerimin hepsini sığdıramayacağım için küçük bir seçki sunuyorum

 

28/12/2007 (3 defa okundu)

 

ASLI TOHUMCU (E-mektup | Arşivi)

Yılın son ekinde, bu yıl tanıttığım çocuk ve gençlik kitaplarından gönlümün kaydıklarını sizlerle paylaşayım, bu kitapları sizlere hatırlatayım istedim. Bir yıl boyunca severek okuduğum kitapların hepsini buraya sığdırmam mümkün değil elbet.
Yılın en dokunaklı kitabı herhalde Çizgili Pijamalı Çocuk'tu. Bu İkinci Dünya Savaşı öyküsü, tel örgülerin iki tarafındaki iki oğlan çocuğunun dostluğunu, çocukların ve çocukluğun her tür ideolojinin ve savaşın ötesinde olduğunu anlatıyordu. Sarsıcı finaliyle insanın aklından günlerce çıkmayan, çok yalın ve iyi yazılmış bu roman, gençler kadar yetişkinler tarafından da okunmayı bekliyor (Babam ve Oğlum filminde olduğu gibi, Çizgili Pijamalı Çocuk'u okuyup da ağlamayacak insan yavrusu var mıdır acaba!).

Eğlencenin alası burada
Gözyaşı dökmek yerine kahkaha atmayı tercih edecekler için Pıtırcık'ın maceralarından daha güzel ne olabilir! Pıtırcık, daha önce yayımlanmamış yüze yakın öyküsüyle sevenlerine tekrar merhaba dedi bu yıl. İşi gücü şamata olan, başı sıkışınca zırlayan, iyi kalpli ama afacan Pıtırcık'a bilinmeyen bu öykülerinde yine eski dostları eşlik ediyor: Durmadan tıkınan Lüplüp, babası çok zengin olan Gümüş, çok kıyak bir düdüğü olan Sırım, tatlı Sırma (Pıtırcık ilerde onunla evlenecek), sınıf birincisi ve öğretmenin kuzusu Çarpım, sınıfın sonuncusu Dalgacı, önüne gelenin burnuna yumruk atmaya bayılan Toraman ve kara gözleriyle pek övünen gözetmen Karagöz... Pıtırcık'ın Bilinmeyen Öyküleri'nden daha şamatalı bir kitap bulup getirene benden bir fırıldak, beş misket ve iki kâğıt uçak hediye (pazarlık yapılmaz)!
Söz eğlenceden açılmışken, eğlenceyle bir arada düşünemediğimiz matematik, fen, tarih, coğrafya, arkeoloji gibi birçok konuyu komik ve esprili bir dille aktaran Eğlenceli Bilgi dizisinden bahsetmemek olmaz. "Bilim adamları ölü kuşları ne için kullanıyor? İki maymun ve bir köpek nasıl astronot oldu? Tarihin en büyük deniz savaşını kazanan, tarihimizin en önemli amirali kimdir? Üzerine yedi kez yıldırım düştüğü halde bir adam nasıl sağ kalır?" gibi soruların yanıtlarını veren diziden bugüne kadar altmış kitap yayımlandı. 11-14 yaş grubu için bilimi zor ve sıkıcı olmaktan çıkaran bu diziyle çocuklar, bildikleriyle anne babalarını geçtiler!

Çocuklara sanat sürprizi
Herhalde yılın en güzel sanat kitapları İş Kültür'den geldi: Her biri birbirinden farklı bir resim tekniğiyle yapılmış, farklı ülkelerden yirmi iki sanat eserini ve bunların yapılış yöntemlerini anlatan Sanat Hazineleri ile dünyanın en bilinen ve sevilen resimlerini bir araya getiren, ressamları ve ressamların hayatlarını, resimlerini nasıl yaptıklarını, sanatın ne olduğunu ve insanlar için önemini anlatan Benim Sanat Kitabım çocukların kendi sanatlarını yaratabilecekleri internet linkleriyle zenginleştirilmiş ve oyun oynamalarına müsait birer sanat eseri!
Julia Donaldson'ın yazdığı ve Axel Scheffler'ın resimleriyle şenlendirdiği Tostoraman, Süpürgede Yer Var Mı?, Kasabanın En Şık Devi adlı kitaplar, resimli kitapların da birer sanat eseri olduğunun bir kez daha ispatı oldu. Cin gibi bir farenin kendisini yemek isteyen baykuş, yılan ve tilkiyle başa çıkmak için uydurduğu (uydurduğunu sandığı) korkunç dişli, korkunç pençeli Tostoraman'ın, kasabanın en hırpani devi olmaktan usanan ama ne kadar çabalarsa çabalasın şık bir dev olmayı başaramayan George'un ya da mırlayan kedisiyle süpürgesine oturmuş uçan cadının maceraları, okumayı sökmeye çalışan ya da henüz sökmüş veletler için yılın keşfi olabilir.

Öğrenmenin büyüsü
Dünyanın başka yerlerinde çocukların nasıl yaşadıklarını, nasıl okullarda okuduklarını, boş zamanlarında neler yaptıklarını ya da kendi kültürlerine, kendi geleneklerine uygun biçimde nasıl dua ettiklerini, kutladıkları dini bayramları ve merasimleri, temel hak ve özgürlüklerini ne derece kullanabildiklerini öğrenmek ve dünya çocuklarıyla buluşmak isteyen çocuklar için Benim Ailem, Benim Hayatım, Benim İnancım ve Benim Okulum adlı kitaplar, Peru'dan Eritre'ye, Ürdün'den Malezya'ya beş kıtadan çocuğun hayatını, ailesini ve inancını bol dipnotlu, tekrar tekrar dönüp bakılacak birer albüm şeklinde sunuyor.

İlginç ve başarılı
Sözlükleriyle tanıdığımız Redhouse, Redhouse Kidz ile dünyanın gerçekten farklı köşelerinde üretilen çocuk edebiyatını Türkçeleştirerek belki de yılın en ilginç işlerine imza attı. 7-12 yaş grubu için İspanya'dan Uçuk Kaçık Mıstık; güç ve şiddet kullanmadan da kahraman olunabileceğini anlatan bir Etiyopya halk masalından uyarlanan Kahraman; dürüstlük, yardımseverlik ve minnettarlık temalarını işleyen yine Afrika kökenli bir halk masalından uyarlanan Bekâr Fare ile, 3-7 yaş grubu için bir Portekiz masalından uyarlanan Koş Balkabağım Koş, Afrika'dan Çikolata, yine İspanya'dan Bütün Gün Esneyen Prenses, Redhouse Kidz'in yayın çizgisinin ne kadar renkli olduğunun kuşbakışı bile fark edilmesini (umarım) sağladı.

Yeni yayınevlerinin armağanları
Güzel Kitaplar Yayınevi ve Kır Çiçeği Yayınları yılın en tatlı başlangıçları oldular. Güzel Kitaplar bebeklikten ilk gençlik çağına uzanan bir okuyucu aralığında okuyucusunu hayata hazırlamayı, kendi olmasına yardımcı olmayı hedeflerken, Kır Çiçeği Yayınları dünyadaki resimli kitap zenginliğini 0-7 yaş arası çocuklarla paylaşmayı arzuluyor. Güzel Kitaplar'dan yaşlı Pettson'la kedisi Findus'un birkaç tavukla birlikte yaşadıkları çiftlikteki maceraları anlatan Doğum Günü Pastası ve Tilki Avı, Kır Çiçeği Yayınları'ndan masallarda hep hain ve korkunç bir karakterde resmedilen kurdun bu önyargıları ortadan kaldırmaya çalışırken yaşadıklarını anlatan Karda Ayak İzleri ile çocuklara hoşgörü, barış, dayanışma gibi kavramları eğlenceli bir şekilde aktaran Elmer serisi güzel ve iyi bir yayıncılığın ipucunu veriyor.
Bir diğer başlangıç da 'çocuk yayınları ve okuma kültürüyle ilgili' oldu ve Okyanus dergisi aramıza katıldı. Yerli ve yabancı yazarlarla söyleşilerin, her yaş grubuna özel okuma listelerinin ve kitap fallarının, dünya çocuk edebiyatıyla ilgili değerlendirme ve haberlerin, yeni çıkacak kitaplardan tadımlıkların yer aldığı ve iki ayda bir yayınlanan dergi, yeni yılı üçüncü sayısıyla karşılamaya hazırlanıyor.

Korkmak da fayda var!
Büyük Korku Kitabı, Poe'dan Nerval'e Lovecraft'tan Maupassant'a edebiyat tarihinin en çarpıcı korku öykülerinden yirmi birini biraraya getiren bir kitap. Üstelik tasarımı ve resimleriyle de genç okuyucusunun nefesini kesmeyi başarıyor. Bu yılın bir diğer (hadi korku demeyelim) fantastik gerilimi de Altın Kitaplar'dan geldi: Son Kara Kedi. Batıl inançlara, önyargılara direnmek gerektiği üzerine, aslında gerilimli olduğu kadar matrak da olan bu gençlik romanının yanına Almıla Aydın'ın Gezgin Dedektifler serisini de eklersek okuma listemizi polisiyeye de tamamlamış oluruz.
Çoğunluk yabancı yazarlardan söz ettim. Oysa bu yıl Vasıf Öngören'in Masalın Aslı adlı kült kitabı yeniden yayımlandı. İnsanlık tarihini, uygarlığın ve üretimin birbirine bağlı tarihini çocuklara masallar şeklinde anlatan iki ciltlik Masalın Aslı belki de çocuklardan önce anne babaların okumaları gereken bir kitap. Köyden kente göç etmiş Ayşe üzerinden çocuklara gerçekçi ve göz ardı edilmemesi gereken bir hikâye anlatan Ayşe'nin Günleri de kaçırılmaması gereken telif romanlardan.

Alışkanlık yapan öyküler
Semih Gümüş'ün çağdaş Türk edebiyatından derlediği öyküler Ay'ı Boyamak ve Dikkat! Kırılacak Eşya sadece on iki yaş üstü gençleri değil, yetişkinleri de edebiyatımızın yetkin örnekleriyle buluşturdu. Ay'ı Boyamak'ta Türk öykücülüğünün bugününü hazırlayan, Türkiye'nin farklı dönemlerine tanıklık etmiş yirmi ustanın, Dikkat! Kırılacak Eşya'da ise öykücülüğümüzün son dönemini yansıtan yirmi yazarın yirmi öyküsünü bulmak mümkün.
Çevirmen Niran Elçi'nin okumaya yeni başlayan çocuklar için yazdığı Karaböcü dizisini de bu yılın hoşluklarına unutmadan ekleyeyim.
Yeni yılda daha güzellerini okumak dileğiyle...


Saat ve Tarih: 01:08 , 28/12/2007 Bulundugu yer: Inceleme
Yorumlar (0) | Baglantı

CHP Genel Başkanı Baykal; Türkiye Olarak Yapay Azınlık Tartışmaları Tuzağına Düşmeyeceğiz"

CHP Genel Başkanı Baykal; Türkiye Olarak Yapay Azınlık Tartışmaları Tuzağına Düşmeyeceğiz 26-10-2004
-Kimsenin kimseye, hele kamunun, devletin insanlara “senin aslın ne, neslin ne, soyun ne, sülalen ne, sopun ne” diye sormaya hakkı yoktur

-Biliyoruz, köyünden göç etmiş binlerce, onbinlerce insan hâlâ köyüne, Güneydoğu Anadolu’da dönmemiştir, biliyoruz, mezhebinden dolayı baskı altına alınan insanlar, haksızlığa maruz bırakılan insanlar vardır biliyoruz; ama, sen, bu sorunları, Avrupa’dan gelen değerli kardeşim, bu sorunların içinde yaşayan insandan daha mı iyi biliyorsun da, ona “sen azınlıksın” diyorsun, o azınlık değil, sorunluyum diyor, sorunlu...

-Etnik kimliği ve mezhebi bilincin, ekonominin, sosyal sorumluluğun önüne geçirmeye hayır diyoruz. Biz, bu sorunları aştık. Irk, kafatası devleti değiliz, olmayacağız. Kimse bize etnik kimliği dayatamaz

-AKP, giderek zengin partisi haline dönüşmektedir. Bu tabloyu iftar çadırlarında zavallı, yoksul kadınların yanında çorba içerek kapatma imkanı yoktur'

-''SSK hastanelerinin Sağlık Bakanlığı'na devri girişimi ilkel, çocukça ve aldatmacaya dayalı bir girişimdir.

-Adalet Bakanı'nı, tahliyeler konusunda çifte standardı sona erdirmesi için göreve çağırıyorum''

 

 

İletişim Koordinatörlüğü (Ankara) –CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, “Türkiye olarak çekilmek istenen yapay azınlık tartışmaları tuzağına düşmeyeceğiz. Etnik kimliği ve mezhebi bilincin, ekonominin, sosyal sorumluluğun önüne geçirmeye hayır diyoruz. Biz, bu sorunları aştık. Irk, kafatası devleti değiliz, olmayacağız. Kimse bize etnik kimliği dayatamaz” dedi.

 

CHP TBMM Grubu’nda bir konuşma yapan Baykal, YTP’nin aldığı CHP’ye katılma kararını kutladı ve YTP’lilere teşekkür etti.Genel Başkan Deniz Baykal’ın CHP Grubunda yaptığı konuşma şöyle;

 

YTP’NİN CHP’YE KATILMASI, BÜTÜN TOPLUMUMUZUN ÖZLEMİ OLAN SOSYAL DEMOKRAT KESİMDEKİ BİRLEŞME, BÜTÜNLEŞME, TOPARLANMA DOĞRULTUSUNDA ATILMIŞ ÇÖK ÖNEMLİ BİR ADIMDIR.

 

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri;

 

Cumhuriyet Halk Partisi Grubunun bu haftaki toplantısında ele alacağımız çok önemli konular var. Bu konulara geçmeden önce, Pazar günü Yeni Türkiye Partisinin kurultayını gerçekleştirerek tarihi bir karar almış olduğunu, varlığına son verip Cumhuriyet Halk Partisine katılma doğrultusunda bir kurultay kararının alınmış olduğunu bir kez daha dikkatlerinize sunmak istiyorum. Bu, gerçekten, son zamanlarda bütün toplumumuzun özlemi olan sosyal demokrat kesimdeki birleşme, bütünleşme, toparlanma doğrultusunda atılmış çok saygın bir adım olmuştur, çok değerli bir adım olmuştur. Bu girişimin saygınlığı, hiç kuşkusuz, bu kararı alan siyasî partinin, onun çok değerli Genel Başkanının, yöneticilerinin saygın kişiliklerinden aldığı kadar, bunun gerçekleştirilme biçiminden de almaktadır. Bu önemli karar, hiçbir siyasî pazarlık anlayışı içine girmeden sadece Türkiye’nin ihtiyacı budur, toplumun gereksinmesi budur, toplumun beklediği budur değerlendirmesiyle alınmış bir karardır. Bu kararı almış olan Yeni Türkiye Partisinin Genel Kurulunu, Kurultayını, kurultay delegelerini, parti yönetimini ve Değerli Genel Başkanı İsmail Cem’i bir kez daha saygıyla anmak boynumuzun borcudur. Hepsine içten, yürekten, bir kez daha, Cumhuriyet Halk Partisi Grubunda teşekkürlerimi ifade ediyorum. (Alkışlar) Bu vesileyle, Amerika’da tedavisini sürdürmekte olan Değerli İsmail Cem’e, en kısa zamanda bu tedavinin olumlu bir sonuç vermesi dileğimi, acil şifalar dileğimi bir kez daha ifade etmek istiyorum.

 

TCK DEĞİŞTİ, TAHLİYE YAPAN DA OLDU, OLMAYAN DA, TAHLİYELERDE ÇİFTE STANDART OLMAZ.

 

Değerli arkadaşlarım, geride bıraktığımız hafta, Türkiye’nin çok önemli konularla karşı karşıya kalmaya devam ettiği bir hafta oldu. Bu hafta içerisinde, hem dış sorunlarımız bakımından hem içeride ekonomi açısından önemli gelişmeler ortaya çıkmaya devam etti. Bunlarla ilgili değerlendirmelerimi kısaca size yansıtacağım. Yalnız oraya geçmeden somut bir konuyla ilgili olarak hükümetin dikkatini çekmek istiyorum. Biliyorsunuz, bir süre önce Türk Ceza Yasası Parlamentomuzda görüşülerek kabul edildi ve bunun yürürlüğü kabul tarihine değil, daha sonraki bir tarihe ertelendi, altı ay sonra yürürlüğe girmek üzere yasa kabul edildi. Yasa, bu niteliğiyle Cumhurbaşkanı tarafından imzalanıp, Resmî Gazetede yayımlandıktan sonra, uygulamada kendisini bir gelişme ortaya koymaya başladı. Bazı savcılıklar, bu yasanın yürürlüğe girmiş olduğunu düşünerek ve değerlendirerek bu yasa dolayısıyla daha önceden hükmedilmiş olan suçlarda yeni yasada öngörülen indirimleri yasa resmen yürürlüğe girmemiş olsa da, hayata geçirmeliyiz anlayışı içinde uygulamaya başladılar ve bazı illerimizde bu doğrultuda önemli adımlar atıldı. Mesela Malatya’da, Sivas’ta, Bursa’da ve Mersin’de bu doğrultuda tahliyeler yapıldı. Şimdi, Ceza Hukukunun esası objektif olmasıdır ve aynı yasanın, aynı koşullarda ilgili herkese aynı şekilde uygulanmasıdır. Bu, toplumumuzda çok büyük tereddüt yaratmıştır, pek çok ilde, bu konuda tutuklu yakınları tarafından yapılan başvurular reddedilmiştir, geri çevrilmiştir; ama, bir yandan tahliye, bir yandan bu konudaki girişimlerin reddedilmiş olması, adalete olan saygıyı, güveni çok ciddi şekilde sarsmaya başlamıştır. Bu konuda uygulamanın bütünleştirilmesi, uyumlu hale getirilmesi konusunda görev ve sorumluluk Adalet Bakanlığına düşmektedir. Adalet Bakanlığı, ya önceden tedbir alarak bu konuda gerekli girişimi sağlayıp, uygulama bütünlüğünü önceden gerçekleştirecekti ya da şimdi bunu gerçekleştirmek durumundadır. Toplumun, kamuoyunun vicdanını sarsan bu çifte standardı, bu ikili uygulamayı, aynı suçtan bazı illerde mahkumiyetini çekmekte olan insanların tahliye edilmiş olmasına rağmen, aynı cezaya hüküm giymiş olan başka bazı kişilerin mahkumiyetlerinin devam ediyor olması, gerçekten çok ciddi bir sorun ve sıkıntı yaratmıştır. Bunu hükümetin dikkatine sunuyorum. Hükümet olmak, bu tip sorunların oluşumuna fırsat vermemektir, bunun gereğini yerine getirmektir. Bu konuda çok ciddi bir ihmalin yaşandığı ve Türkiye’de çok ciddi sıkıntının ortaya çıkmaya başladığını görüyorum ve Adalet Bakanlığını göreve çağırıyorum, bir an önce bir uygulama bütünlüğünü sağlamak için gerekeni derhal yapmalıdırlar.

 

SSK’NIN DEVRİ İLKEL ÇAĞDIŞI VE ALDATMACADIR.

 

Değerli arkadaşlarım, geride bıraktığımız günlerde Sosyal Sigortalar Kurumuyla ilgili önemli bir karar alındı ve önemli bir gelişme ortaya çıktı. Özel bir yasa çıkararak, Sosyal Sigortalar Kurumunun mallarının Sağlık Bakanlığına devri öngörüldü. Bildiğiniz gibi, Sosyal Sigortalar Kurumu, işçilerin aidatlarıyla, maaşlarından kesilen primlerle, aidatlarla ve işçi adına işverenden kesilen aidatlarla finanse edilerek oluşturulmuş bir kurumdur, malî ve idari açıdan özerkliğe sahip, özel hukuk hükümlerine tabi bir kamu kurumudur. Şimdi, bu kurumun çıkarılmak istenilen yasayla, bu kuruma bağlı bütün hastanelerin, dispanserlerin, sağlık ünitelerinin ve oralarda çalışan personelinin tümünün Sağlık Bakanlığına devredilmesi istenilmektedir.

 

Değerli arkadaşlarım, bir defa şunu açıklıkla görmemiz lazım: Türkiye’de sağlık hizmetleri gerçekten hiçbir çağdaş toplumda örneği görülmeyecek kadar üzüntü verici bir düzeydedir. Sağlık sorunları, toplumumuzu en çok rahatsız eden konuların başında gelmektedir. Türkiye bu konuyu çözememiştir ve büyük sorunlar, sıkıntılar içinde Türkiye yetersiz sağlık hizmetini verme gayreti, çabası içindedir. Bu konuda ortaya çıkan kurumlaşmaların durumu, hali ortadadır, meydandadır. Türkiye’nin çok ciddi bir sağlık reformuna ve sosyal güvenlik reformuna ihtiyacı vardır. Bunun bir an önce gereklerinin düzenli bir biçimde yerine getirilmesi zorunludur. Ama, hükümetin bu konularda, sık sık örneğini gördüğümüz şekilde, iyi hazırlığı yapılmadan, altyapısı oluşturulmadan, koşulları geliştirilmeden masa başı alınan kararlarla toplumu çok yakından ilgilendiren çok önemli konularda birtakım uygulamalara yöneldiğine burada da tanık oluyoruz, bundan önceki örnekleri ve onların yol açtığı facialar hâlâ zihinlerde tazedir. Şimdi, bu alanda da yine iyi oluşturulmamış bir çabayla, bir girişimle Sosyal Sigortalar Kurumuna yönelik bir proje uygulanmak istenmektedir. Önce şunu herkesin çok iyi görmesinde yarar vardır:

 

Değerli arkadaşlarım, Sosyal Sigortalar Kurumu, Türkiye’nin iyi kötü, -bu sağlık düzeni içinde- asıl yükü çeken, toplumumuza sağlık hizmeti diye ne akla geliyorsa, aşağı yukarı onu en geniş nüfus kesimine iletmeye çalışan, büyük sıkıntılar, güçlükler içinde bu gayreti gösteren bir kurumdur; yani, Sosyal Sigortalar Kurumundan herkes şikâyetçidir, doktoru şikâyetçidir, hemşiresi şikâyetçidir, hastası şikâyetçidir, yöneticisi şikâyetçidir, iktidar şikâyetçidir; ama, vururken bir de oturup dinlemek lazımdır, bir de işin, madalyonun öbür yüzünü de görmek lazımdır. Sosyal Sigortalar Kurumu, Türkiye’nin büyük sıkıntı çeken, topluma büyük hizmetler veren, bunun için gayret gösteren önemli bir kurumudur. Düşünün, Türkiye nüfusunun yarısına Sosyal sigortalar Kurumu hizmet vermektedir ve Sosyal Sigortalar Kurumu bu hizmeti, Sağlık Bakanlığında hizmet veren hekim sayısının beşte biriyle bu hizmeti vermektedir. Sağlık Bakanlığındaki doktor, hemşire, sağlık personeli sayısının beşte biriyle Sosyal Sigortalar Kurumu, Türkiye nüfusunun yarısına hizmet vermektedir. Sağlık Bakanlığının yataklı kurum sayısının yedide biriyle, 1998 rakamlarıyla kişi başına Bağ – Kur’un yaptığı harcamanın üçte biriyle, Emekli Sandığının yaptığı harcamanın ise sekizde biri oranıyla kaynak kullanarak hizmet götürmeye çalışmaktadır. Hasta başına SSK’nın harcadığı para Bağ – Kur’un üçte biridir, hasta başına SSK’nın harcadığı para Emekli Sandığının sekizde biridir. Türkiye nüfusunun yarısına hizmet vermektedir, Türkiye nüfusunun yarısına Sosyal Sigortalar Kurumu, Sağlık Bakanlığındaki personel sayısının beşte biriyle hizmet vermektedir. Bu, gerçekten gözden kaçırılmaması gereken, bu Kuruma müdahale ederken, bu Kuruma el atarken, bu Kurumun ne ifade ettiğini, ne gibi bir anlamı, önemi olduğunun çok iyi anlaşılması bakımından büyük değer taşıyacaktır. Bundan sonra ortaya çıkacak olan düzenlemelerde bu rakamlar nasıl işleyecek, bunu hep beraber izleyeceğiz, değerlendireceğiz. Sağlık Bakanlığındaki yataklı kurum sayısının yedide biriyle çalışıyor Sosyal Sigortalar Kurumu, bu hizmeti onunla veriyor, Türkiye nüfusunun yarısına hizmet veriyor. Doktor sayısının beşte biriyle, yataklı kurum sayısının yedide biriyle Sosyal Sigortalar Kurumunun. Kişi başına düşen ilaç tüketimi Türkiye ortalamasında 54 dolardır. Sosyal Sigortalar Kurumunda bu 19,5 dolardır, SSK’da tedavi olan hastaların kişi başına tükettikleri ilaç 19,5 dolardır, Türkiye’de 54 dolar. Bağ – Kur’da 67 dolardır, Emekli Sandığında 205 dolardır. Şimdi, öyle bir kuruma müdahale edilmektedir.

 

Bu el koymanın, SSK’ya, sağlık kurumlarına, hastanelerine, dispanserlerine el koymanın tabiî hukuki problemleri vardır. Özel hukuk hükümlerine tabi bir kurum niteliğindedir SSK. Buna el koymanın, Anayasanın öngördüğü “sağlık hizmetleri tek elden yürütülür” maddesine dayanarak, SSK’ya el koymanın Anayasa açısından öngörüldüğünü düşünmek kesinlikle mümkün değildir; o,ayrı iştir, bu ayrı iştir. Ortada olan, var olan yapıları, tabi oldukları hukuk statülerini göz önünde bulundurarak tek elden yönetim yapısına kavuşturma mecburiyeti vardır. İktidar, bir yandan Anayasadaki sağlık hizmetleri tek elden götürülür maddesinin arkasına saklanarak, SSK’yı alıyorum diyor, öte yandan sağlık hizmetlerini, Cumhurbaşkanının geriye gönderdiği Kamu Reform Tasarısı çerçevesinde il özel idarelerine dağıtmayı öngörüyor, bir kısmını da yerel yönetimlere, tümü yerel yönetim zaten de, bir kısmını da belediyelere; yani, burada ciddi bir tutarsızlık var; fakat, hukuki problem ortadadır, nasıl el koyacaksınız? Şimdi, o konuda Anayasanın engelini aşmak için bazı düzenlemeler yapmaya çalışmışlar. Diyorlar ki “bedeli karşılığında bu alınacaktır.” Peki, bu bedeli kim belirliyor? Öyle bir bedel ki, tarafların mutabakatı olmadan ortaya çıkacak olan bedel. Kim belirliyor, neyle belirliyor, hangi esaslı belirliyor?.. Bedeli mukabilinde... Peki, bedel nasıl ödenecek?.. “Bedelin ödeme şartları ve zamanı Bakanlar Kurulu tarafından kararlaştırılır” deniliyor. Yüz yılda ödenir, Bakanlar Kurulu bunu da kararlaştırabilir. Bedeli Bakanlar Kurulu tek taraflı olarak belirler, yüzyılda ödenir der, Anayasadaki özel mülkiyet hakkına saygının gereği de böylece yerine getirilmiş olur. Bunu inandırıcı bulmak mümkün mü, böyle bir şey olabilir mi?!

 

Diyelim ki, SSK ile Sağlık Bakanlığı arasında bedel konusunda bir ihtilaf çıktı. Yasa diyor ki, böyle bir ihtilaf çıkarsa, tamamen tarafsız bir başka unsur devreye girer. Kimdir bu unsur; Başbakandır. SSK ile Sağlık Bakanlığı arasındaki ihtilafı Başbakan çözer...

 

Değerli arkadaşlarım, bunun hukukla, ciddiyetle, Anayasayla bağdaşır bir tarafı yoktur. Bu, demin söylediğim ciddiyetsiz, hazırlıksız, altyapısı oluşturulmadan iş tutma tarzının bir başka örneğidir. Çok ilkel aldatmacalar, çocukça aldatmacalar buraya yerleştirilmiştir. Ortada bir hak var, bir hukuk var. Bunu çözmenin başka yolları bulunabilir, onları ciddiyetle aramak lazımdır. Tek elden bir sağlık hizmeti örgütlenmesi doğrultusunda atılacak adımların çok daha ciddi atılmasına ihtiyaç vardır.

 

Değerli arkadaşlarım, hükümet, SSK hastanelerini Sağlık Bakanlığına devrederek, sağlıkta reform yapacağını söylüyor. Bu, kesinlikle doğru değildir, yanlıştır. Reform yapılacaksa, önce Türkiye’de sağlık bakımından vatandaşlar arasında var olan farklılıkları ortadan kaldıracak bir düzenlemeye ihtiyaç vardır. Bakın, bugün, sağlık alanına baktığımız zaman şöyle bir tablo görüyoruz: Türkiye’de sağlık hizmeti sunma açısından yedi sınıf yurttaş vardır. Birinci sınıf yurttaşlar milletvekilleridir, ikinci sınıf yurttaşlar çalışan memurlardır, üçüncü sınıf yurttaşlar Emekli Sandığı emeklileridir, dördüncü sınıf yurttaşlar SSK’lılardır, beşinci sınıf yurttaşlar Bağ – Kur’lulardır, altıncı sınıf yurttaşlar yeşil kartlılardır, yedinci sınıf yurttaşlar da hiçbir sosyal güvencesi olmayan; yani Allah’a emanet olanlardır. Türkiye sağlık hizmetleri bakımından böyle yedi sınıflı bir yapılanma içindedir. Peki hükümetin getirdiği anlayış, SSK hastanelerinin Sağlık Bakanlığına devredilmesiyle yurttaşlar arasındaki bu fark kaldırılacak mıdır; hayır kalkmayacaktır. Peki, o zaman bu reform neyin reformudur?!

 

REFORM YAPMANIN YOLU SAĞLIK KURUMLARINI SAĞLIK BAKANLIĞINA AKTARMAK, SAĞLIK BAKANLIĞI’NIN ŞEMSİYESİ ALTINDA BUNLARI BİRLEŞTİRMEK DEĞİLDİR.

 

Değerli arkadaşlarım, reform yapmanın yolu, sağlık kurumlarını Sağlık Bakanlığına aktarmak, Sağlık Bakanlığının şemsiyesi altında bunları birleştirmek değildir. Niçin değildir? Bugün, Bağ – Kur’lular devlet hastanesinden yararlanabiliyorlar mı; evet yararlanabiliyorlar; ama, açık ve samimi söyleyeyim, gerçekten Bağ – Kur’lular devlet hastanesinden insanca sağlık hizmeti alıyorlar diyebilir misiniz; hayır diyemeyiz. SSK hastaneleri Sağlık Bakanlığına devredildiğinde, Bağ – Kur’lu, insan onuruyla bağdaşır sağlık hizmeti alabilecek mi; hayır, çünkü, bunun olabilmesi için önce Bağ – Kur Yasasının değişmesine ihtiyaç vardır. Bugün, sağlık hizmeti kutsal bir hizmettir ve kim ne olursa olsun aynı koşullarda insan olarak tedavi görebilmelidir. Reform bunun için yapılmalıdır, yasalar bu bakış açısıyla değiştirilmelidir. Hakkâri’ye, Şırnak’a, Kahramanmaraş’a, Iğdır’a, Kars’a uzman hekim gönderemeyen bir hükümetin, “SSK hastanelerine el koydum” diyerek sağlık reformu yaptığını söylemesi mümkün değildir. Bugün 11 837 sağlık evinin yaklaşık 6 bininde ebe yok; ama, dışarıda da binlerce ebe işsiz. Bunu çözmekten bile geri kalan bir hükümetin, sağlık reformu iddiasını ciddiye almak mümkün değildir. Bugün, 11 837 sağlık ocağının 6 bininde ebe yok, pek çoğunda, maalesef, düzenli bir doktor da yok. Hastanede adam gibi tedavi olabilmek için önce muayenehaneye, sonra hastaneye gidilir Türkiye’de. Bu düzen hâlâ değişmemiştir. Sağlık Bakanlığı kurumlarında çalışan, orada tedavi görmek isteyen hastalar, önce muayenehaneye uğramak zorunluluğundan çıkmışlar mıdır ki, SSK hastaneleri Sağlık Bakanlığına bağlandığı zaman ortada bu konuda bir çözüm, bir reform ortaya çıkmış olsun?!

 

SSK hastanelerini devrettiğiniz zaman, bizim vatandaşlarımız “bıçak parası” diye bilinen bu haraçtan kurtulacaklar mıdır? Bunu da söylemek olanağı yoktur. Vatandaş ameliyat olmadan önce yine bıçak parası ödeyecektir.

 

Bugün, hasta yataklarının yüzde 39’u, hekimlerin yüzde 47’si üç büyük şehirdedir. Türkiye 81 ilden oluşuyor. Bu dengesizliği gidermeden bu sorunu çözmek olanağı yoktur.

 

Değerli arkadaşlarım, bugün, beşikte yatan çocuktan en yaşlımıza kadar tüm yurttaşlarımızı ilgilendiren, 70 milyonu yakından ilgilendiren böylesine önemli ve tartışmalara yol açacak bir düzenlemenin, toplumda anlamlı bir şekilde ele alınıp tartışılmadan, ilgili kuruluşların düşünceleri istenilmeden, onların önerileri değerlendirilmeden hükümetin “yaptım, oldu” diye bir tasarıyla ortaya çıkarak, konuyu halletmeye kalkması kadar yanlış bir yaklaşım düşünülemez. Böylesine önemli bir konu, kazanılmış haklara müdahale ediyorsunuz, Anayasaya aykırılıklar söz konusu, SSK’lıları, onun sahiplerinin elinden koparıp alıyorsunuz, getireceğiniz düzenlemenin pek çok kesimi, doktoru, hemşireyi, sağlık çalışanını, pek çok sağlık kurumunu yakından ilgilendirmesi kaçınılmaz, bunların hiçbirisiyle anlamlı bir diyalog kurmadan, hiçbirisinden görüş almadan tek taraflı bir kararla olup bittiyle “biz bu işi böyle yapıyoruz” diye ortaya çıkıyorsunuz. Yine yanlış yapıyorsunuz. Daha önce böyle olayların tümünde yanlış yaptığınız gibi, bu konuda da şimdi yeni ve büyük bir yanlışa sürükleniyorsunuz.

 

 

Değerli arkadaşlarım, Türkiye’nin Ekonomik ve Sosyal Konsey diye bir kurumu var. İşçinin, işverenin, hükümetin temsilcilerinin katıldığı ve her kesimi birden ilgilendiren konuların ele alındığı, tartışıldığı, danışma niteliğinde işlevi olan bir kuruluş var. Ekonomik ve Sosyal Konseye götürdünüz mü bunu? SSK’lıları işçilerin elinden alma girişimini Ekonomik ve Sosyal Konseye götürüp, orada tartıştınız mı; hayır, tartışmadınız.

 

Değerli arkadaşlarım, bu, bilinen tipik AKP anlayışının, zihniyetinin bir yaklaşımıdır. Bunu önümüzdeki dönemdeki gelişmeleriyle birlikte değerlendireceğiz, yakından izleyeceğiz. Şimdi, bunun genel sağlık sigortasıyla, genel sağlık sigortası çıkarılarak yeniden ele alınacağı ifade ediliyor. Değerli arkadaşlarım, genel sağlık sigortası çıkarmak, vatandaşa yeni bir sağlık vergisi salmak demektir; yani, genel sağlık sigortası, zaten parasız sağlık hizmeti vermek durumunda olan kurumların giderek daha paralı hale dönüştüğü bir ortamda ve yetersiz kaldığı bir ortamda genel sağlık sigortası diyorsanız, benim sağlık için bütün bu kurumlar aracılığıyla topladığım para yetmiyor, vatandaşa sağlık hizmeti vermek için bir ek vergiye ihtiyacım var, onu da alacağım. Onu da ben, yine Sağlık Bakanlığı aracılığıyla bunu götüreceğim, SSK’yı Sağlık Bakanlığına bağlayacağım, Sağlık Bakanlığında bütün kurumları bütünleştireceğim, genel sağlık sigortası yapıyorum deyip bir de ek vergi alacağım ve böylece sağlık sorununa da bir çözüm getireceğim demektedirler. Bu, toplumumuzda çok tartışılacak bir yaklaşımdır. Bunu önümüzdeki günlerde hep beraber yakından izleyeceğiz. Cumhuriyet Halk Partisi olarak bizim bu konuda çok geliştirilmiş, olgunlaşmış, sağlam değerlendirmelere dayalı projelerimiz, hazırlıklarımız var. Bu hazırlıklarımızın önemi, değeri bu çalışmaların ışığında daha da çok artacaktır, artmaktadır diye düşünüyorum.

 

EKONOMİK DURUM, HER ZAMAN OLDUĞU GİBİ YİNE GENİŞ HALK KİTLELERİNİN ALEYHİNE İŞLEMEYE, SONUÇ VERMEYE DEVAM EDİYOR.

 

Değerli arkadaşlarım, ekonomik durum, her zaman olduğu gibi yine geniş halk kitlelerinin aleyhine işlemeye, sonuç vermeye devam ediyor. Bu konuya toplumumuzun dikkatini bir kez daha çekmek istiyorum. Vatandaşlarımız, geniş halk kesimleri, üreticilerimiz, çiftçilerimiz, esnafımız, işçilerimiz, emeklilerimiz, gençlerimiz, işsizlerimiz, ekonomik sıkıntılarının giderek daha da artmakta olduklarına tanık oluyorlar. 2001’den bu yana izlenen ekonomik politika, çok açık bir şekilde, bütün yükü, bütün faturayı düşük gelirli kesimlere çıkarmıştır. Bu, çok açık bir gerçektir. Bugün, gerçek işsiz sayısı 8 – 9 milyon civarındadır. Elbette yoksulluk düzeyinin altında yaşayanların kapsamı bunun çok daha üzerindedir, açlık sınırı altında yaşayan insanlar da toplumumuzda giderek artmaktadır. Toplam vergilerin yüzde 73’ü, bu son bütçeyle yüzde 73,6’sı -71 idi 2004 yılında, geçen yıl- şimdi 73,6’ya çıkıyor. 73,6’sı, 74’ü dolaylı vergilerden, KDV ve ÖTV gibi vergilerden oluşturulmaktadır. Bu zengin – fakir ayırımı yapmadan vergi toplamak demektir. Halbuki Anayasamızın vergiyle ilgili temel ilkesi şudur: Herkesten malî gücüyle orantılı olarak vergi alınır, herkesten malî gücüne göre vergi alınır; ama, bu ilke, dolaylı vergilerle ortadan kaldırılmaktadır ve Türkiye’de dolaylı vergi oranı yüzde 73,6 düzeyine AKP hükümeti zamanında çıkmıştır.

 

Son dört yılda reel ücretler dörtte bir oranında gerilemiştir, Türkiye’de reel ücretler dörtte bir oranında gerilemiştir ve devlet, fakirden topladığı vergiyi, yüksek reel faiz adı altında zengine ödeyen bir transfer mekanizması işletmektedir. Bugünkü iktidar, giderek daha çok fakirden, giderek daha çok oranda aldığı daha çok vergiyi, yüksek reel faizlerle zengin kesime transfer etmektedir. Bu, AKP’nin maliye politikası halinde netleşmiştir. Diğer taraftan izlenen düşük kur politikası nedeniyle ithalat teşvik edilmekte ve o düşük kurla teşvik edilen ithalatın ceremesini de, bedelini de bir yandan borçlanan ekonomi, bir yandan da geniş halk kesimleri ödemektedir. Yani, izlenen politikanın içeriğine baktığınız zaman, kimden alıyor kime veriyor, bu politikada kim toparlanıyor, kim kaybediyor sorusunu sorduğunuz zaman -ki, bu soruyu daima sormaya ihtiyaç vardır- AKP iktidarı döneminde yoksul kesimler kaybetme süreci içindedirler. AKP bilinçli olarak, yoksul kesimleri kaybettiren bir ekonomi ve maliye politikasını sistemli, kararlı, düzenli bir şekilde uygulamaktadır ve bunun sonuçları iftar çadırlarında, giderek artan yoksul sayısında kendisini göstermektedir. Bu, AKP’nin temel maliye politikası tercihi ve uygulamasıdır. Bunun bir sürü aracı var; ama, ana tablo budur. Bir tarafta 8 – 9 milyon işsiz, çok net bir şekilde ortaya çıkmış ve giderek fakir zengin ayırımı yapmayan fakirden daha çok vergi toplamaya çalışan bir uygulama, bunun bir parçası olarak bu yılın bütçesinde şimdi Servet Vergileri ve Kurumlar Vergisi düşürülüyor, bir yandan vergiler düşürülüyor, zengin kesimin vergileri düşürülüyor, öbür taraftan Türkiye’nin yüzde 18 daha çok alacağı vergi, dolaylı vergi niteliğinde yoksul kesimlerden, orta halli kesimlerden alınıyor.

 

AKP ZENGİNLERİ KOLLAYAN, ZENGİNLERİ HİMAYE EDEN BİR PARTİ UYGULAMASI İÇİNE RESMEN GİRMİŞTİR. BAKMASINI BİLEN GÖZLER, DEĞERLENDİRMESİNİ BİLENLER, BU TABLOYU AÇIKÇA GÖRMEKTEDİR.

 

Giderek bir zengin partisi haline AKP dönüşmektedir. Zenginleri kollayan, zenginleri himaye eden bir parti uygulaması içine resmen girmiştir. Bakmasını bilen gözler, değerlendirmesini bilenler, bu tabloyu açıkça görmektedir. (Alkışlar) Bu tabloyu iftar çadırlarında, zavallı yoksul kadınların yanında çorba içerek kapatma imkânı da yoktur. (Alkışlar)

 

TARIM FACİAYI YAŞAMAYA DEVAM EDİYOR

 

Değerli arkadaşlarım, ekonomik durumun tablosu bu. Tarım, faciayı yaşamaya devam ediyor. Tarımdaki facia giderek daha netleşiyor, daha kökleşiyor ve üzüntü verici biçimde bütün ağırlığıyla kendisini hissettiriyor. Bakınız, tarımda şimdi yeni bir ekim döneminin de içindeyiz. Çiftçi perişan, çok güç bir tarım yılını arkada bıraktı. Borçlar hızla arttı, alım gücü azaldı çiftçinin. Şimdi, gübre atmak lazım, vatandaşın tarlasına gübre atacak parası yok. Gübre fiyatları son bir yılda ortalama yüzde 50 arttı; yani, Türkiye’de fiyat artışı yok deniliyor, tarımda yüzde 50 fiyatlar arttı. Son bir ayda petrolde yüzde 10 bir artış yaşandı, mazotta, motorinde, benzinde yüzde 10 bir artış yaşandı. Bu artışın vurduğu kesimlerin başında çiftçiler geliyor. Şimdi, bir yandan girdi fiyatları böyle artıyor, bir yandan çiftçi, bir yılın emeği karşılığında kendisini ayakta tutacak bir sonuç alamamanın büyük acısı, ıstırabı içinde, bir yandan gübre atması lazım, gübreler yüzde 45 – 50 artmış... Şimdi bir çareye ihtiyaç var. Önümüzdeki yılın tarımını kurtarmak için bir çareye ihtiyaç var.

 

Değerli arkadaşlarım, Türkiye’de tarımda ithal edilen gübreden yüzde 6,5 Gümrük Vergisi alınıyor ve yüzde 18 de KDV alınıyor, böylece çiftçinin aldığı gübrenin dörtte biri devlete intikal ediyor, devletin kazancı haline dönüşüyor. Şimdi, insaf ediniz, demin konuştuğumuz çiftçiyi perişan eden bu tablo karşısında devletin dörtte bir kazanç almak için üzerine yürüyeceği bir kaynak olarak gübreyi düşünmesi kadar yanlış ne olabilir!.. Yani, şurada bir ferahlık yaratılabilse, çiftçi tarlasına daha çok gübre atabilir, daha çok gübre atarsa Türkiye daha çok tarımsal üretim yapabilir, o tarımsal üretimden devlet de kazançlı çıkar, çiftçi de kazançlı çıkar, o senin alacağım dediğin o vergilerden çok daha fazlası Türkiye’nin kalkınmasına, çiftçimizin refahına ve Türkiye’nin tarımsal üretiminin artmasına yardımcı olur. Buradan, daha mevsimin başındayken yine bir uyarı yapmak istiyorum: Hükümet, buradaki bu yüzde 25’lik yükün çiftçiden alınan, çiftçinin gübresinden alınan yüzde 25’lik, dörtte birlik yükün azaltılmasını ciddiyetle düşünsün ve burada bir ferahlık getirsin, gübre fiyatlarında hafif bir fedakârlık yaparak, bir indirimi sağlasın, çiftçinin şevkini, çalışma azmini, güvenini biraz takviye etsin. Buna ciddi bir ihtiyaç olduğunu ifade etmek istiyorum.

 

Değerli arkadaşlarım, geride bıraktığımız yılda buğday üreticileri çok büyük bir sıkıntı içine girdiler, bu sıkıntı ağır bir tahribat yarattı. Geçen yıl 350 bin civarında bir fiyatla buğdayını satan çiftçilerimiz, bu sene 300 bin liranın altında 280 bin lira civarında buğday satmak durumunda kaldılar. Gübre fiyatları, ilaç fiyatları arttı, sulama maliyeti arttı, enerji maliyeti arttı, petrol ve mazot maliyeti arttı, Toprak Mahsulleri Ofisi piyasadan çekildi, Toprak Mahsulleri Ofisinin 150 alım merkezi iptal edildi, 13 bölge müdürlüğü kapatıldı, 100 kadar ajansı kapatıldı. Toprak Mahsulleri Ofisi çekildi, ithalat kapısı açıldı ve Türkiye’de çiftçi, buğday üreticisi ağır bir sıkıntıyla karşı karşıya bırakıldı. Şimdi, pamuk üreticisi bu acıyı şu anda en koyu şekilde yaşıyor. Maalesef, maliyeti kurtarmayan fiyatlarla pamuk üreticisi pamuk satmak durumunda kalmıştır. Hükümet, prim konusunu tamamen bir kenara itmiş gibi gözüküyor. Şu anda Adana’da 700 – 750 bin liraya pamuk alımı yapılıyor. Ege’de 900 bin lira civarında bir pamuk fiyatı veriliyor. Piyasada bu 850, hatta 800 bine kadar yer yer düşüyor. Geçen seçimlerden önce hükümet 30 sent prim vereceğiz diye taahhütte bulunmuştu. Bunu unuttu bile ve bir yıllık bir gecikmeyle 6 sentlik bir prim verildi. Bu pirim de, henüz her yere tam dağıtılmadı; yani, 90 bin liralık bir ek yük verildi. Şimdi, bakın, Yunanistan’da kilo başına 64 sent prim veriliyor; yani, 960 bin lira prim veriliyor. 960 bin lira, bizim Türkiye’deki pamuk üreticisinin pamuğunun aslından daha fazla, Yunanistan’ın primi, Türkiye’de en kaliteli Ege pamuğunun elde ettiği bedelden daha fazla. Bizde pamuktan kaçış yaşanıyor, Yunanistan pamuk üretimini çok ciddi bir şekilde artırıyor. Amerika’da kilo başına 35sent; yani, 525 bin lira prim veriliyor ve ayrıca pamuk ihracatı özel krediyle destekleniyor. Türkiye’de lif pamuk ithalatı son yıllarda hızla arttı, 450 bin tonu aşmış durumda ve bunun sonucu olarak da işte cari açık 10 milyar doları aşıyor; o ithal edilsin, bu ithal edilsin, pamuk ithal edilsin... İşte bunun sonucu da, maalesef, böyle ortaya çıkıyor. Şimdi böyle bir tarım tablosu.

 

Mısırda aynı şekilde. Çukurova üreticisi mısırdan çok büyük bir şikâyet içinde, çiftçimiz, mısırı tüccara 275 – 280 bin liraya satmak durumunda kalıyor. Buğdaydan zarar etti, mısırdan zarar etti, pamuktan zarar etti, ayçiçeğinden zarar etti, fındıktan zarar etti, kayısıdan zarar etti, patatesten zarar etti, soğandan zarar etti... Ayrıca, büyük bir afet yılı da yaşandı, doğal afetler yaşandı. Tabiî onun sonucunda da çok büyük zararlar ortaya çıktı. Böyle bir manzarayla Türkiye karşı karşıya. Hükümet bu tablo içinde bunlara tamamen sırtını dönmüş, bunlara karşı ilgisiz, vurdum duymaz bir yaklaşım içinde. Ne ihracatta artırmaya gayret ediyor... Şimdi, narenciye, limon perişan; yani, bir ihracat potansiyeli yaratılsa, Türkiye’de fiyatlar biraz toparlanacak, çiftçinin yüzü gülecek. Bununla hiç meşgul değiller. Bu, kendi haline, kendi kaderine teslim edilmiş durumda. Öte yandan kapılar açılmış, Türkiye ithalat yapıyor, ihracat yapmayı bırakın, Türkiye ithalat yapıyor. Teşvik etmeyi bırakın köstek yapıyor. Doğrudan gelir desteği ödemeleri dahi tamamlanmış değil, prim ödemeleri tamamlanmış değil...Çiftçinin adı yok ve çiftçi, öyle düşünüyorum ki, bu tabloyu iki yıldan beri yaşayan çiftçi, bu tabloyu önümüzdeki dönemde çok iyi değerlendirecektir. Türkiye’nin önümüzdeki dönemde atılım yapacağı çok alan var. Bu alanların başında da tarım geliyor. Türkiye tarımını derleyip toparlayıp, orada yaşayan insanların yüzünü güldürecek hale dönüştürmek zorundadır.

 

AB KONUSUNDA HÜKÜMET MAALESEF BÜYÜK YANLIŞLAR YAPTI

 

Değerli arkadaşlarım, geride bıraktığımız hafta içinde hepimizi meşgul eden önemli konu Avrupa Birliği konusu olmaya devam etti, Avrupa Birliğiyle Türkiye yakından ilgilendi. Bu konuyu bir kez daha dikkatinize sunmak istiyorum. Avrupa Birliği konusunda, maalesef, büyük yanlışlıklar yaptık; yani, yönetim yanlışlıkları, olayı taşırken, götürürken iktidar, hükümet çok büyük yanlışlıklar yaptı. Bu yanlışlıkları kısaca bir anımsatayım size.

 

Yaz ortasında, bu zina krizi Avrupa Birliği Türkiye ilişkilerini torpilleyen bir büyük yanlış oldu ve Türkiye lehine oluşturulan hava, gelmiş geçmiş parlamentoların, hükümetlerin elbirliğiyle attıkları adım sonucunda ortaya çıkan olumlu manzara, iktidarın bir büyük anlamsız yanlışı, gösteriş merakı, sonuç vermeyeceği bilinen bir beyhude gösterisi sonucunda perişan oldu, allak bullak oldu, hava değişti, artık Türkiye’yi suçlamak yaygın bir uygulama haline dönüştürüldü. Çok büyük bir yanlış yapılmıştır ve bu doğrudan doğruya hükümetin bu meseleyi götürme tarzıyla ilgilidir. Bu olduğu için, bugün bambaşka bir noktaya gelinmiştir. Eğer bu olmamış olsaydı, Türkiye’ye karşı Avrupa Birliği içinde yer alan ülkelerin tavrı, tutumu çok daha farklı olurdu. Birinci temel yanlış bu olmuştur.

 

BAŞBAKAN RAPORU HEMEN OLUMLU VE DENGELİ DİYE TANIMLADI. BU BÜYÜK BİR HATA OLDU.

 

Hükümet, yine bir büyük yanlışı Avrupa Birliğiyle ilgili komisyonun yayınladığı rapor üzerine yaptığı açıklamada ortaya koymuştur. Bu açıklama yayınlandıktan sonra hükümet, başbakan çıkmış demiştir ki “bu olumlu ve dengeli bir rapordur.” Tabiî bu, Türkiye’nin, bu raporu içine sindirdiği, bunu doğal karşıladığı izlenimini doğurmuştur ve şimdi Türkiye’nin bu raporu düzeltme doğrultusunda yapacağı çalışmanın inandırıcılığı, ciddiyeti, etkinliği ortadan kalkmıştır. Türkiye, kendi eline kendisi zarar vermiştir. Müzakere pozisyonunu bu iki büyük yanlışıyla, önce zina krizini çıkararak, arkasından da “bu olumlu ve dengeli rapor” diyerek kaybetmiştir ve bu çok ağır sonuçlar doğuracak, çok yanlış bir uygulama olmuştur.

 

Tabiî, şimdi bu manzara karşısında son zamanlardaki gelişmeler bizi iyice rahatsız etmeye başladı. Önce bir defa, bu raporun niteliğini bir kez daha hep birlikte doğru değerlendirmekte yarar var; yani, “bu rapor olumlu ve dengeli bir rapor” diyor Sayın Başbakan. Yani, bunun neresi olumlu ve dengeli, anlamak mümkün değil. Bu raporda “Türkiye ile müzakerelerin ucu açıktır” denilmesi mi olumlu ve dengeli?! Yani, bu müzakerelerin Türkiye’yi doğal olarak tam üyeliğe götüreceğine yönelik hiçbir ifade kullanılmazken, her vesileyle ucu açık olduğunun ifade edilmesi mi bu raporu olumlu ve dengeli hale getiriyor?! Yoksa, Türkiye’nin tam üyeliği değil de, özel statüye, özel statülü bir Avrupa Birliği ilişkisine götürüleceğine yönelik ifadeler mi bunu olumlu ve dengeli hale getiriyor anlamak mümkün değil.

 

Yine hatırlayacaksınız, işçilerimizin serbest dolaşımına kalıcı, sürekli, ebedî engeller getirilebileceği bu raporda öngörülmüştür.

 

Yine, on onbeş yıldan önce Türkiye’nin kesinlikle, ne yaparsa yapsın, üye olamayacağı açıkça ifade edilmiştir.

 

Diğer adaylar için öngörülmeyen güçleştirici, karmaşıklaştırıcı, engelleyici ve siyasallaştırıcı müzakere yöntemleri dayatılmıştır.

 

Yine, Dicle ve Fırat Havzasındaki suların Avrupa Birliği tarafından Ortadoğu sorunuyla ilişkili olarak yönetilebileceği, yönlendirilebileceği ifadeleri bu raporda yer almıştır. Bu mu olumludur, bu mu dengelidir anlamak mümkün değil.

 

Yine, kayıtsız, koşulsuz Ermeni sınırının açılması talebi bu raporda yer almaktadır.

 

Yine, Türkiye’nin üyeliğinin Avrupa Birliğine etkisi raporunda, bu 1915 – 1916 yıllarında yaşanan olaylarla ilgili olarak Türkiye’nin Ermenistan ile uzlaşması talep edilmektedir. Bütün bunlar, bu raporu, Sayın Başbakanın “olumlu ve dengeli bir rapor” diye nitelemesine engel olamamıştır.

 

Tabiî yanlış da buradan başlıyor. Şimdi olayı böyle gördükten sonra bir müzakere götürmeye çalışıyoruz. Ne oluyor; şimdi, biz bu süreci, raporun yayınlandığı tarihle 17 Aralığa kadar geçen süreci, bizi rahatsız eden yanlışlıkları düzeltmek için kullanma durumundayken, şimdi tam tersine bize, daha da sıkıntıcı verici, daha da güçlükler getirici talepler ortaya atılmaktadır. Türkiye’ye gelen Avrupa Parlamentosu temsilcilerinin burada yaptığı açıklamalar, Türk halkını ciddi şekilde rencide etmiştir, ciddi şekilde rahatsız etmiştir. Avrupa Parlamentosunun kurduğu bir komisyon, bir rapor hazırlamaya başlamıştı, rapor, bugün, sanıyorum müzakere ediliyor Avrupa Parlamentosunda şu saatlerde. Bu rapor, ilerleme raporunun da ötesinde, orada ima edilen pek çok unsuru daha açık şekilde ifade eden ve Türkiye’nin sıkıntılarını daha da artıran bir nitelik kazanmıştır. Yani, burada, şimdi bu raporda, müzakerelerin başlaması için Kopenhag kriterlerinin, hem teoride hem de uygulamada tamamlanması isteniyor. Hiçbir başka ülke için bu istenmemiştir.

 

RAPOR DOLAYLI VE ÜSTÜ KAPALI OLARAK BAZI ŞEYLERİ İMA ETMEKTEDİR

 

Türkiye’nin bugüne kadar yaptıklarıyla müzakere masasına oturması, böylece yeterli sayılmamaktadır ve rapor, dolaylı ve üstü kapalı biçimde bazı hususları ima etmektedir. Bunların başında Güney Kıbrıs Rum yönetiminin Türkiye tarafından tanınması, Türk askerlerinin Kıbrıs’tan çekilmesi, Ermenistan sınırının en kısa süre içinde açılması da vardır. Rapor, Heybeliada Ruhban okullarının derhal açılmasını ve Alevîlerin de Müslüman azınlık olarak tanınmasını talep ediyor, koruma altına alınmasını istiyor. Bunun dışında, ordunun siyasî gücünün kısıtlanmasını, Genelkurmay Başkanının Millî Savunma Bakanlığına bağlanmasına yönelik talepler de yer alıyor.

 

Tabiî bu rapor, Avrupa Parlamentosu içinde kamuoyu oluşturmaya yönelik ve 17 Aralıkta buluşacak olan liderlerin üzerine bir kamuoyu baskısı yapmaya yönelik bir rapordur. Bu raporun fillî bir etkinliği yoktur; ama, böyle rüzgârların esmesine fırsat verilmiş olması, gerçekten çok büyük rahatsızlık yaratmaktadır.

 

Şimdi, Avrupa Birliğinden gelen parlamenterlerin her birisi, Türkiye’de çalışmalar, temaslar yapıyor, açıklamalar yapıyor, böyle raporlar yayınlanıyor. Bu raporlar karşısında hükümet ne yapıyor? Bu değerlendirmeler karşısında hükümet, bu konularda ne söylüyor?.. Şu ana kadar toplumumuzun yüreğini ferahlatacak, hükümetin bu noktadaki kararlılığını ortaya koyacak tek ciddi bir açıklamasını duyamadık. Hükümet sıkıştığı noktada susmayı tercih ediyor. Barzani “Kerkük için gerekirse savaşırız diye demeç veriyor, bizimkilerden ses yok, tıs...

 

RAPORDA TÜRKİYE’Yİ RAHATSIZ EDECEK ÇOK ŞEY VAR, BUNA KARŞI HÜKÜMETTEN TEK SÖZ YOK.

 

Avrupa Parlamentosu rapor hazırlattırıyor. Bu raporda Türkiye’yi rahatsız edecek pek çok şey söyleniyor, buna karşı tek kelime yok.

 

İlerleme raporu yayınlanıyor, bu rapor konusunda ciddi, anlamlı bir reaksiyon, bir tepki yok.

 

İkili görüşmelerde işi halletmeye çalışıyoruz. Bu arada Türkiye’yi de çok ciddi rencide eden durumlar ortaya çıkıyor. Sayın Başbakan Fransa’ya gidiyor. Fransa’da Sayın Başbakanın muhatabı Fransız Devlet Başkanı; çünkü, icranın başı orada devlet başkanıdır Chirac, o değilse Başbakan, Fransa Başbakanı Rafferin. Chirac görüşmüyor, başbakan görüşmüyor, dışişleri bakanıyla bin bir güçlükle, özel müzakerelerle bir buluşma ayarlanıyor; ama, “gazetecilerin önüne çıkmayız” deniliyor. Şimdi, bugün, Sayın Başbakan yurtdışına gitti, orada üçlü görüşme yapılacak “bu üçlü görüşmeyle ilgili basına açıklama yapmayız, basına fotoğraf vermeyiz” sözleri ortaya atılıyor. Bunlar, hem halkımızı, hepimizi çok rencide eden hem de Avrupa Birliği konusunda büyük bir umutla, heyecanla üye olmaya hazırlanan bir ülkeyi, hak ettiği şekilde teşvik etmeyen, değerlendirmeyen, özendirmeyen bir yaklaşımın caydırıcı, kırıcı bir yaklaşımın oralarda ortaya çıkmış olduğunu bize gösteriyor. Bunlara tanık olmaktan çok büyük üzüntü duyuyorum.

 

Önümüzdeki dönemde Avrupa Birliğiyle ilişkilerimiz çok ciddi bir sorun haline gelecek; Öyle anlaşılıyor ki, Türkiye’nin iç siyaseti de, bu gelişmelerden ciddi şekilde etkilenecek.

 

Önümüzdeki dönemde Avrupa Birliğiyle ilişkilerimiz çok ciddi bir sorun haline gelecek; fakat, sadece o değil, öyle anlaşılıyor ki, Türkiye’nin iç siyaseti de, bu gelişmelerden ciddi şekilde etkilenecek ve iç siyasetimize de, Türkiye’nin iç tartışmalarına da bu konular çok önemli yansımalar taşıyacak. Son zamanlarda Türkiye’de birden bire bütün toplumu rahatsız eden tartışmalar ön plana çıkmaya başladı. Türkiye’nin temel kimliğiyle ilgili, kimlik tanımlarıyla ilgili tereddütlerin yaratılmak istendiğine tanık olmaya başladık. Durduk yerden Türkiye nasıl bir devlettir, Türk Milleti nasıl bir toplumdur, bu konuda bir tartışma hızla gelişmeye yöneldi.

 

HÜKÜMET, MAALESEF, BU GELİŞMELER KARŞISINDA SESSİZ, ACİZ VE SÜTRE GERİSİNE ÇEKİLMİŞ, MEVZİYE YATMIŞ BİR KONUMDA GÖZÜKÜYOR

 

Değerli arkadaşlarım, bu konularda, bu yapay tartışma konularında Türkiye’nin bir girdabın içine çekilmek isteniyor olması dikkatlerden kaçmıyor. Avrupa Birliğiyle ilişkilerimizin, Türkiye’nin demokratikleşmesine, insan haklarının yaygınlaşmasına, hukuk devleti anlayışının kökleşmesine katkı yapması bekleyişi hepimizin üzerindedir. Avrupa Birliğine yönelik umutlarımızın, bekleyişlerimizin altında demokratikleşme, insan hakları, hukukun üstünlüğü konularında olumlu gelişmelerin ortaya çıkması bekleyişi, umudu elbette vardır; ama, bunu, bunun ötesine doğru geçirecek arayışların, dayatmaların Türkiye’de çok ciddi sıkıntılar yaratacağını hep birlikte söylemeliyiz. Hükümet, maalesef, bu gelişmeler karşısında sessiz, aciz ve sütre gerisine çekilmiş, mevzie yatmış bir konumda gözüküyor.

 

TÜRKİYE’DE YAPAY BİR AZINLIK TARTIŞMASI AÇILMAK İSTENİYOR

 

Değerli arkadaşlarım, Türkiye’de yapay bir azınlık tartışması açılmak isteniyor. Bu azınlık tartışmasının hiçbir ciddi temeli yoktur. Yani, düşününüz ki, Türkiye’de iki önemli büyük azınlık yaratma girişimi, Alevî toplumuyla Kürt kökenli yurttaşlarımızın ayrı birer azınlık oluşturduğuna ilişkin Avrupa Birliği kaynaklı değerlendirmeler, memnuniyetle görüyoruz ki, bu toplum tarafından şiddetle reddedilmiştir. (Alkışlar) Yani, Türkiye’de Alevî kökenli vatandaşlarımız “biz, azınlık falan değiliz, biz bu memleketin özüyüz, biz bu toplumun özüyüz” diyorlar. (Alkışlar) Bunu onlar söylüyor... Sünnî vatandaşlarımız öyle söylüyor, Alevî vatandaşlarımızı, bu toplumun özü olarak kabul ettiklerini onlar ifade ediyor; ama, biz hâlâ dışarıdan demokrasi adına, insan hakları adına, ilerleme, gelişme adına “hayır siz farkında değilsiniz, siz bilinçsizsiniz, siz ne olduğunuzu anlamamışsınız, siz bir azınlıksınız”deyip, onlarda bir azınlık bilinci yaratmayı marifet zanneden bazı çevrelere alet oluyoruz. Bunu anlamak, doğal karşılamak mümkün değildir.

 


Saat ve Tarih: 05:10 , 12/7/2007 Bulundugu yer: Elestiri

Yorumlar (0) | Baglantı

RIFAT ILGAZ ÇOCUK EDEBİYATI “ROMAN” YARIŞMASI

RIFAT ILGAZ ÇOCUK EDEBİYATI “ROMAN” YARIŞMASI

            Türk edebiyatının çınarı Rıfat Ilgaz’ın, Türk edebiyatına verdiği emeği, sanatçı kimliğini, özellikle çocuk-edebiyat etkileşimindeki temel sanatsal önceliklerini gelecek kuşaklara tanıtabilmek amacıyla, Çınar Yayınları tarafından Rıfat Ilgaz Çocuk Edebiyatı ‘Roman’ yarışması düzenlenmiştir.

 

“Yapıtlarda Aranacak Temel Ölçütler”

 

Dil ve anlatımın, çocuğun dil evrenine uygunluğu

 

Dil ve anlatımın, Türkçenin anlatım olanaklarını yansıtmadaki başarısı

 

Dilsel kurgunun yazınsal özgünlüğü

 

Dilsel kurgunun düzeye uygunluğu (12 – 18 yaş)

 

Dilsel kurgunun çocuğun düş kurmasına, düşünme sorumluluğu üstlenmesine katkısı

 

Kurgunun çocuğun eğlenmesine katkısı

 

Kurgudaki merak öğelerinin okuma isteği uyandırmadaki etkisi

 

Olay dizisindeki çatışmaların çocuk gerçekliğine uygunluğu

 

Olay / olayların geçtiği çevrenin çocuğun yaşama kültürüne katkısı

 

Kahramanın/kahramanların bir/birer özdeşim öğesi olarak niteliği

 

Kurgunun yapılandırılmasındaki başarı/başarısızlık (konunun yapılandırılmasını zayıflatan abartılmış merak, rastlantısallık, duygusallık vb. öğelerin yokluğu/varlığı)

 

Kitabın bir bütün olarak çocuğa göreliği.

 

SEÇİCİ KURUL                                                      DÜZENLEME KURULU

Prof. Dr. Sedat Sever                                                 Prof.Dr. Bahri Gökçebay

Doç.Dr. Selahattin Dilidüzgün                                        Sevgi Özel

Y.Doç.Dr. Necdet Neydim                                          Nilgün Ilgaz

Dr. Kemal Ateş                                                            Kadir İncesu

Zekeriya Kaya                                                            

 

Dosyaların  6 eşlem (nüsha) olarak düzenlenmesi ve  01 Nisan 2007 tarihine kadar “Başvuru Adresine” teslim edilmesi gerekmektedir.

Dosyalar iade edilmeyecektir. Seçici Kurul tarafından birinciliğe değer bulunan dosya, Çınar Yayınları tarafından yayımlanacak ve yazarına telif ücreti ödenecektir.

 

Başvuru Adresi: Çınar Yayınları – Rıfat Ilgaz Kültür Merkezi Çatalçeşme Sokak No:50 Kat:4/5 Cağaloğlu  İstanbul

İletişim

Kadir İncesu

İş: 0212 528 71 40

Fax: 0212 528 71 43

Mail:kadir.incesu@cinaryayincilik.com.tr

Cep: 0543 803 17 11

 

Çınar Yayınları – Rıfat Ilgaz Kültür Merkezi   Çatalçeşme Sok. No:50 Kat:4 – 5 Cağaloğlu /  İstanbul

 

Tel: 0-212-528 71 40   Faks: 0-212-528713  www.cinaryayincilik.com.tr - cinar@cinaryayincilik.com.tr

 

                                                                                   Rıfat Ilgaz Arşivi


Saat ve Tarih: 09:49 , 26/10/2006 Bulundugu yer: Duyuru
Yorumlar (0) | Baglantı

ÖZGÜR PENCERE EDEBİYAT VE SANAT DERNEĞİ ÇOCUK ve GENÇ KALEM ÖYKÜ YARIŞMASI

ÖZGÜR PENCERE EDEBİYAT VE SANAT DERNEĞİ ÇOCUK ve GENÇ KALEM ÖYKÜ YARIŞMASI
ŞARTNAMESİ (2007)

Adana’da faaliyetini sürdürmekte olan Özgür Pencere Edebiyat ve Sanat
Derneği olarak 2007 senesinde de gelenekselleştirdiğimiz ve ulusal boyutta
yaygınlaşan Çocuk Öykü Yarışmamızı tekrarlıyoruz. Bu seneden itibaren
Çocuk Öykü Yarışmamıza ek olarak, Lise öğrencilerini de kapsayan Genç
Kalem Öykü yarışmamızı da ekliyoruz.


Bu ödüllü yarışma ile çocuklara yazmayı sevdirmek, kendilerini yazılı
olarak daha iyi ifade edebilmelerine yardımcı olabilmek ve okumaya
yönlendirmek, Türk Öykücülüğünü daha iyi tanıtıp, yetenekli çocuklarımızı
ödüllendirmeyi amaçlayarak bir yola çıktık. 12-14 ve 15-17 yaş
guruplarındaki çocukların ve gençlerin katılabileceği bu öykü yarışması
ile, öykü nedir, Türk öykücülüğünün gelişimi, öykü kavramının anlamı ve
önemini çocuklara bu yolla anlatıp, öykücülüğü sevdirirken yetenekli
çocuklarımıza yarışma sonrasında da devam edecek bir edebiyat sevgisi
kazandırmak istedik.


Bu ödüllü yarışmaya katılabilmek için:

1. 12--13-14 yaşlarında (Çocuk Öykü Yarışması için) ve 15-16-17 yaşlarında
(Genç Öykü Yarışması) için olmak,

2. Öykünün katılımcı tarafından yazılmış olması,

3. Öykülerin öğretmenler tarafından okunup, onaylanmış olması yeterlidir.

4. Öyküler en fazla 4 sayfayı geçmeyecek şekilde, bilgisayarda yazılıp,
postayla dernek iletişim adresine gönderilecektir. Bilgisayar bulunmayan
ortamlarda, okunaklı bir yazıyla yazılmış olması kabul edilebilir.

5. Yarışmada konu serbesttir. Her yarışmacı iki öyküyle yarışmaya
katılacaktır.

6. İki öyküden, her jüri üyesine ayrı ayrı gönderilmek üzere beş adet
kopya yapılacaktır.

7. Değerlendirmede öykülerin; a) Türkçe’nin dil kurallarına,
b) Yaratıcılık ve özgünlüğe uygunluğu önemlidir.

8. Her katılımcı yollayacağı zarfın içine: Bir resim, ev ve okul posta
adresleri ve telefon numaraları, varsa mail adresi, ailesinin izin belgesi
ile aşağıdaki dernek hesabına yatıracakları (fakir öğrencilere her sene
yaptığımız kırtasiye yardımında kullanılmak üzere) 5 YTL (beşmilyon
lira’nın) dekontuyla 10 Ocak 2007 tarihine kadar, Özgür Pencere Edebiyat
ve Sanat Derneği, Çınarlı Mah. 26 Sok. Altınova Apt. No 9. kat 1, Adana
adresine başvurabilir.

Eksik bilgili ve/veya bu tarihten sonraki yapılan başvurular dikkate
alınmayacaktır.

Jüri Üyelerimiz:

Gülten Dayıoğlu, Mehmet Güler, Pakize Özcan, Ayşe Çekiç Yamaç, Şebnem Sema
Tuncel



Ödüllerimiz:

Değerlendirme sonucunda dereceye giren çocuklara plaket, kitap seti ve
hediye paketi verilecektir. Gerekli görüldüğü takdirde özel ödül
verilebilir.

Yayınlanmaya değer görülen öyküler daha sonra kitap haline getirilecek ve
fakir çocuklar yararına satışa sunulacaktır.



Yarışma İletişim maili:


dergi@ozgurpencere.com

Telefon numaralarımız:
0 322 458 1358
0 535 422 1718

Özgür Pencere Edebiyat ve Sanat Derneği 1097231 posta çeki hesabı.


www.ozgurpencere.com
www.ozgurpencere.org

Saat ve Tarih: 08:42 , 26/10/2006 Bulundugu yer: Duyuru
Yorumlar (0) | Baglantı

AÜ'NDE, ÇOCUK EDEBİYATI BİR SEMPOZYUMLA TARTIŞILDI

EKİM '06 ETKİNLİKLERİNDEN... / Dr. HATİCE EMEL DİNSEVEN
______________________________________________

pic_0076_k.jpg

Soldan sağa: Yusuf Çotuksöken( öğretim görevlisi), Pr Dr Gönül Akçamete (AÜEğitim Bilimleri fak Dekanı)Mustafa Ruhi Şirin ( Çocuk Vakfı Başkanı) Necdet Neydim (ÇİKEDAD Başkanı Yr Doç Dr) Gülten Dayıoğlu ( Onur Yazarı) Emin Özdemir( eğitimci yazar) Pr Dr Sedat Sever(Sempozyum Düzenleme Kurulu Başkanı)

 

ÇOCUK EDEBİYATI TARTIŞILIYOR
______________________________________________
(2. Ulusal Çocuk ve Gençlik Edebiyatı Sempozyumu, pek çok uzman, yazar, akademisyen ve okuru biraraya getiriyor. Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi tarafından düzenlenen sempozyum, çocuk ve gençlik edebiyatındaki gelişmeleri, sorunları ve çözüm önerilerini tartışmayı amaçlıyor.)

Çocuk edebiyatı tartışılıyor
______________________________________________

Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi tarafından düzenlenen 2. Ulusal Çocuk ve Gençlik Edebiyatı Sempozyumu başladı. Çocuk ve gençlik edebiyatındaki gelişmeleri, sorunları ve çözüm önerilerini tartışmayı amaçlayan ve 3 gün sürecek sempozyumun açılış törenine çok sayıda akademisyen, edebiyatçı, öğrenci ve edebiyatsever katıldı.

Sempozyumun "Onur Konuğu" olan ve şiirlerinde "çocuk unsurunu en çok barındıran şair" sıfatını taşıyan Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın, sağlık sorunları nedeniyle sempozyuma katılamadığı bildirildi. Çocuk ve gençlik kitaplarıyla tanınan Yazar Gülten Dayıoğlu ise sempozyuma "Onur Yazarı" olarak katıldı. Türkiye Polifonik Korolar Derneği Çocuk Korosu'nun konseriyle başlayan sempozyumda, açılış konuşmasını yapan Sempozyum Düzenleme Kurulu Başkanı Prof. Dr. Sedat Sever, etkinliğin temelinde okuma kültürü edinmiş, düşünen bireyler yetiştirme çabasının yattığını ifade etti. Sever, "Bu sempozyum, okuru bir düşünceye, inanca tutsak etmeye çalışan güdümlü yayınların arttığı bir dönemde, bu tür yayınların çocuk doğasına aykırı olduğunu kanıtlama çabasıdır" diye konuştu.

Kitaplar çocukların dünyasına sokulmalı

Eğitim Bilimleri Fakültesi Dekanı Gönül Akçamete de, çocuk ve gençlere bilim anlatım olanaklarıyla seslenebilen eserlerin gelişimlerine katkı sağladığına dikkat çekerek, sanatsal nitelikli çocuk kitaplarının çocukların dünyasına sokulması gerektiğini belirtti. 100 Temel Eser konusunun çocukların batıl inançlarla nasıl kuşatıldığını gösterdiğini ifade eden Ankara Üniversitesi Rektör Yardımcısı Mehmet Güler ise Türkiye'de duyarlı, demokratik ve laik bireylere her zamandan çok ihtiyaç olduğunu belirterek, çocuk ve genç edebiyatının böyle bireyler yetiştirmede önemli bir araç olduğunu kaydetti.

"Türkçe'mizin Ses Bayrağı: Fazıl Hüsnü Dağlarca" ve "Düş Dünyasının Sihirli Kalemi: Gülten Dayıoğlu" adlı sinevizyon gösterimlerinin ardından, Dağlarca ve Dayıoğlu'na şükran plaketi verildi. Dağlarca'nın plaketi Adnan Binyazar tarafından alındı. 40 yılı aşkın süredir kalemini çocuk ve gençlere adadığını belirten Gülten Dayıoğlu, çocuk kitaplarının okur için anne, yaşam boyu yararlanabilecekleri güvenli harita ve yaşamla ilgili araştırma ve deney yapabilecekleri bir "laboratuvar" konumunda olduğunu kaydetti. Kitap yazarken hata yapmaktan korktuğunu dile getiren Dayıoğlu, "Çünkü, kitapta yapılan hata değiştirilemez, çocuğun benliğine işlenir" diye konuştu. Yetersiz kişiler tarafından çalakalem yazılmış kitapların çocuklara zarar verdiğini ifade eden Dayıoğlu şunları kaydetti: "Yıllardır çocuk ve gençlik kitaplarına ideoloji ve politika bulaştırılmaktadır. Kitaplarda inanca dair yüklemeler hızla artarak yayılmaktadır. Bu çocuklara yapılan bir haksızlıktır ve çocuk haklarına aykırıdır. Çocuk, salt gerçekliği öğrenme hakkına sahiptir. Böyle yaparak bu özgürlüğü kısıtlıyoruz"

Dayıoğlu, YÖK'ün bazı eğitim bilimleri fakültelerindeki çocuk edebiyatı derslerini kaldırdığını ya da kısıtladığını ifade etti. "Amacımız çağının bilincine varan ve çağa ayak uydurabilen bireyler yetiştirmek olmalı" diyen yazar Gülten Dayıoğlu, iyi ve kötüyü ayırt edebilecek düzeye gelmiş okurları hiçbir ideolojinin yönlendiremeyeceğini vurguladı.

44 oturum, 132 bildiri

II. Ulusal Çocuk ve Gençlik Edebiyatı Sempozyumu, 6 Ekim'e kadar sürecek. Çok sayıda bilim insanı, yazar ve çizerin buluşacağı sempozyumda, uzmanlar, yazar ve çizerler tarafından 132 bildiri sunulacak. Sempozyumda, okuma kültürü edindirmenin, düşünen-duyarlı birey yetiştirmenin temel bir aracı olarak çocuk ve gençlik edebiyatı birçok değişkeniyle inceleme konusu yapılacak. Paralel düzenlenecek 44 oturumda çağdaş gelişmeler ışığında, ülkemiz çocuk ve gençlik edebiyatının bugünkü durumu saptanacak, sorunları belirlenecek ve belirlenen sorunlara çözüm önerileri oluşturulacak. Oturumlarda ayrıca, çocuk ve gençlik edebiyatı, yazar ve çizerlerin bakış açılarıyla değerlendirilecek; yazar ve çizerlerimiz, çocuk ve gençlik edebiyatı odaklı bakış açılarını, savlarını, yaşantı ve deneyimlerini katılımcılarla paylaşacaklar.

(Evrensel, 05.10.2006)

 

 

mail_061009_13.jpg

aytekinkeskin_emeldinseven_leylasubasiuzun.jpg

Yrd. Doç. Dr. Aytekin Keskin,
Dr. H. Emel Dinseven, Pr. Dr.
Leyla Subaşı Uzun

ankara_cocuk_2006_ekim_0361__306_.jpg

Nur İçözü, Sevim Ak

ankara_cocuk_2006_ekim_0361__348_.jpg

Dr. Tülay Kuzu

mail_061009_10.jpg

Nilay Yılmaz, Pr. Dr. Sedat Sever

mail_061009_03.jpg

Sempozyumu izleyen AÜ öğrencilerinden bir grup...

mail_061009_05.jpg

Doç. Dr. Ahmet ÇEBİ,
Yrd. Doç. Dr. Safiye AKDENİZ,
Yrd. Doç. Dr. Necdet NEYDİM,
Yrd. Doç. Dr. Aysun EYDURAN

mail_061009_04.jpg

AÜ öğrencileri bahçede...

emeldinseven_haciangiile.jpg

Dr. H. Emel Dinseven, Hacı Angı

mail_061009_01.jpg

Doç. Dr. Gül Celkan

emeldinseven_zehraunuvarile.jpg

Dr. H. Emel Dinseven, Zehra Ünüvar

mail_061009_06.jpg

Doç. Dr. Hasan Erkek, Mavisel
Yener, Dr. H. Emel Dinseven,
Doç. Dr. Selahattin Dilidüzgün

mail_061009_07.jpg

Nilay Yılmaz, Mavisel Yener

mail_061009_08.jpg

Dr. H. Emel Dinseven, Mavisel Yener,

mail_061009_02.jpg

(.............................................)

ankara_cocuk_2006_ekim_0361__340_.jpg

mail_061009_18.jpg 

Sayfamıza fotoğraflarla katkıda
bulunan Dr. H. Emel Dinseven'e
-konu ile ilgili gözlem ve
izlenimlerini de en kısa
zamanda göndermesi dileğiyle-
teşekkür ederiz... e-edebiyat

Anasayfa

Anasite


Saat ve Tarih: 09:19 , 11/10/2006 Bulundugu yer: Haber
Yorumlar (0) | Baglantı

ÇOCUK VE GENÇLİK YAZINININ NERESİNDEYİZ? /M. SADIK ASLANKARA

M. Sadık Aslankara Kitaplar Adası

Çocuk, gençlik yazınının neresindeyiz?

Çocuk yazınına yönelik özgün çalışmaların bunca geç kalmışlığından çok, eksikliği, yetersizliği üzerinde durulmalı bence!

Köklü mü köklü geleneğe sahip, masaldan, söylenden, gülmeceden, şiirden beslenen bir çocuk yazınımız olduğu apaçık... Bunun için Dede Korkut Hikâyeleri'ni, Anadolu'da süregelen masal anlatma geleneğini, ne bileyim Eflatun Cem Güney, Oğuz Tansel, Hasan Lâtif Sarıyüce'nin tadına doyum olmaz güzellikteki masallarını anımsamak yeter...

Ne var ki, bunca köklü geleneğe sahip olduğumuz, olağanüstü birikime yaslandığımız halde bugünkü çocuk yazınımızın konumunu yeterli bulmanın da olanağı yok! Üstelik, geçmişten günümüze bu alanda göz kamaştırıcı parlaklıkta ürünler verildiği, çocuklara özgülenmiş dünyanın en eski tiyatrolarından birine sahip olunduğu halde...

Nitelikçe yüksek çocuk yazını ürünleri sayıca daha azken, yaygınlık yansıtanlar da nitelikçe yoksul nedense. Zaten, "ülkemizde yaklaşık 250 çocuk kitabı yazarı(nın) yılda yaklaşık 1000 çocuk kitabı üret"tiği göz önüne alınırsa, bunların hepsinin nitelikçe yüksek olmasını beklemek de safdilliktir herhalde yalnızca. (Serpil Ural'dan aktaran, ayrıca yararlanmak için bakılabilecek bir kaynak Vedat Yazıcı; "Çocuk, Yazında Çocuk...", Çağdaş Türk Dili, Mayıs 2004)

Kuramsal bağlamda çocuk yazınına özgülenmiş kitaplar da yok denecek kadar az! Necdet Neydim'in, Selahattin Dilidüzgün'ün, Öner Ciravoğlu'nun, A.Ferhan Oğuzkan'ın kitapları, Meral Alpay'ın, Robert Anhegger'in, İnci San'ın, Enver Naci Gökşen'in vb. kimi çalışmaları bir çırpıda anımsayıverdiklerim. Bu yönde alana katkı sağlayan yazarlar ya da bilimciler de parmakla sayılacak denli az demek ki!

Çocuk yazınının, cumhuriyetin ilk yıllarından başlayarak bir bütün halinde en azından 1970'lere dek görevci yapı taşıması, 70 ortalarından günümüze, farklı yaklaşımlarla karşılaşılsa da görevci anlayışın, en azından anadamar halinde süregelmesi olağan sayılmalı. Çocuk yazınına yönelik özgün çalışmaların bunca geç kalmışlığından çok, eksikliği, yetersizliği üzerinde durulmalı bence! Bugün ne durumda çocuk, gençlik yazınımız ya da biz neresindeyiz bunun?

İşte Bu Yayınevi'nin, çocuk ve gençlik yazını alanında tam on yıldır sürdürdüğü öykü, masal, roman yarışmaları, bu yarışmalarda ödüllendirilen onlarca yazar, kitaplaşan dosyalar, ne yalan söylemeli büyük önem taşıyor.

Bu yolda bir başka yayınevi daha katıldı alana Tudem Yayınları... Bu hafta da Tudem'in öykü, roman yarışmalarında ödüllendirdiği kitaplar üzerinde durayım istiyorum. Hangileri bunlar? Öyküde Miyase Sertbarut'un Tuna'nın Büyülü Gemisi (2003), Ferda İzbudak Akıncı'nın Kuş Kulesi (2004) adlı yapıtlarıyla romanda 2004 yayımı Mavisel Yener'in Mavi Zamanlar, Mucize Özünal'ın Kara Cümle, Özgür Kurtuluş'un Pitan / Zeytindağı'nın İzinde adlı kitapları...

ÇOCUK ÖYKÜLERİ

Ferda İzbudak Akıncı, öykü alanındaki verimiyle dikkati çekse de, üzerinde gereğince durulmamış bir yazar. Bu yazgıyı paylaşan kim bilir kaç öykücümüz var? Diyeceğim, yazarlar, hak ettikleri ilgiyi bulamadıklarında, bunu yazarlıklarıyla ilintilendirmeye kalkışmamalı! İlgi de ilgisizlik de sanat yapıtının özüne değgin hiçbir ipucu vermez çünkü.

Bunları neden söylüyorum? Ferda İzbudak Akıncı, Kuş Kulesi'nde, bize öykü sanatının birebir yansıması örnekler sunuyor da ondan... Sonuçta, diyelim dokuz yaş üzeri her yaştan insana seslenebilecek öyküler çıkarıyor yazar ortaya.

Tuna'nın Büyülü Gemisi, Miyase Sertbarut'tan okuduğum ikinci kitap. İlki gençlik romanıydı Gerçekle Büyümek, Düşlerle Yürümek (Bu, 2000). İkincisi ise çocuk romanı.

Dokuz yaşındaki Tuna'yla ablası Suna, köyde anneannelerinin yanındadır. Babaları, üç yıl önce çalışmak üzere Fransa'ya gitmiş, ama hastalığa yakalanarak ölmüştür. Anneleri de üç ay önce onları anneannelerine bırakıp kente inmiştir iş aramak üzere. Tuna, bir yandan anne özlemini gidermek, öte yandan yoksul, tekdüze yaşamını renklendirmek üzere yaptığı kâğıt geminin kaptanlığıyla bir süre avunsa da bir gün yolda bulduğu at nalı aracılığıyla şanslarının değişeceğini düşünür. Ne ki kendisi için var ettiği bu oyun, bir süre sonra gerçek bir serüvene dönüşecektir ilginç açılımlarla...

Görüldüğü gibi öykü değil, çocuk romanı bu... Bunu Sertbarut mu "çocuk öyküsü" olarak göndermiş, seçici kurul mu çocuk öyküsü biçiminde değerlendirmiş anlayamadım. Ama Miyase Sertbarut'un, son yıllarda rastlantıyla bulgulayıverdiğim, bundan da sonsuz mutluluk duyduğum yazarlardan biri olduğunu söyleyebilirim rahatlıkla...

Gerçekten de Tuna'nın Büyülü Gemisi, roman sanatının gereklerine göre yapılandırılmış, çizgisellikten alabildiğine uzak bir kitap. Gerçekle Büyümek, Düşlerle Yürümek de böyleydi. Bu nedenle Tuna, kıpır kıpır yer tutuyor insanın içinde. Onun anne özlemini, işlevsel ayrıntılarla, yan anlamlarla veriyor çünkü sürekli yazar.

Tuna'nın Büyülü Gemisi çok güzel bir film öyküsüne dönüştürülebilir ya, bakalım sinemacılar görecek mi bunu?

GENÇLİK ROMANLARI

Mavisel Yener, Mavi Zamanlar'da on dört yaş çevresinde dolanıyor. Yapıtta, örnekse Aktan'ın Sevilay'a ilgisi türünden kimi platonik aşklar, kazı başkanı Ahmet Bey'le genç arkeoloji öğrencilerinden oluşan farklı bir grup, Alyanoi'deki çevre köy yaşamından kesitler yer alıyorsa da roman evreni, "ilköğretim okulları arasında" düzenlenen (12) öykü yarışmasıyla gündeme girdiği için iş değişiyor. Roman kişisi Birce'yle, yarışmada ödül kazanan grubun bu yaş çevresinde dolanışı, sonradan bunlara aynı yaş grubundan Gilman'ın katılışı, romanın bunların gözüyle aktarılmasını getiriyor. Bu da Mavi Zamanlar'ın gençlik romanı olarak alımlanışını gölgeliyor bir ölçüde. Kurtuluş'un Pitan'ı ise tam anlamıyla bir çocuk romanı olarak alınmalı!

Mavi Zamanlar da, Pitan da ilginç örtüşmeler sunan eşzamanlı yaratılar sanki. Neler bu benzerlikler? 1. Her iki roman da, üstelik birbirine çok yakın iki yerde geçiyor. Mavi Zamanlar, Alyanoi kazı alanında (Bergama); Pitan, Zeytindağı'nda bir yaz kampında (Çandarlı) 2. Her iki romanda da kahramanları etkileyen, ötesinde yönlendiren birer kitap temele alınıyor, 3. Her iki romanın da ana kahramanları on dört yaş altında, 4. Her iki roman evrenindeki uzamda da yöneticiler kazıbilimciler.

Ancak bu örtüşmelere karşın Mavi Zamanlar için "gerçekçi", Pitan içinse "düşlemci" nitelemesi getirilebilir. Sözgelimi Pitan'da romanın önemli bölümü, kahramanlar "bir çizgi filmin içine gir(mişçesine)" geçer (83).

Kitapların, amaçladıkları görevcilik nedeniyle de örtüştükleri söylenebilir. Hele Pitan'da, romana adını da veren söylensel kadın kahraman Pitan, düşlemsel zamanda kendisiyle karşılaşan roman kişilerine şöyle der "İyilikle kötülüğün mücadelesi dünyanın sonuna kadar devam edecek. Önemli olan, biz iyilerin bu mücadeleden hiçbir zaman yılmaması. Birbirimize destek olmamız ve karşı koymamız." (203) Mavi Zamanlar'da ise Alyanoi'ye sahip çıkma bilinci yaratılmaya çalışılır.

Buna karşın roman kişileri, buluntular konusunda, istemeseler bile olumsuz davranış sergiler. Birce'yle Gilman, Mavi Zamanlar'da hem haber vermeden hem de tehlikeli biçimde yerinde çevirerek buluntunun yönünü değiştirir. Murat da Pitan'da "mumyanın üzerinden bir kumaş parçası koparmayı başar(ır)" (31).

"KARA CÜMLE"

Mucize Özünal'ın Kara Cümle adlı romanı bunların çok dışında bir yapıt. Özünal, yapıtında bir bilimcinin yaşamını aktarıyor bize Cahit Arf. Oğuz Atay'ın, hocası Mustafa İnan'a özgülediği Bir Bilim Adamının Romanı'ndan yıllar sonra, Sevgi Özel'in Uğur Mumcu'yu odakladığı 'Uğur Olsun!'un ardından Mucize Özünal'ın Kara Cümle'si de, tıpkı onlar gibi göz dolduran yapısıyla dikkati çekiyor.

Romanını ayrıntı yerleştirerek, anlatısını art alanlarla besleyerek, gerektiğinde yan anlamlar döşeyerek örüntülüyor yazar. Bu kadarcık bir veri bile, Özünal'ın Kara Cümle'yi, çocukları ya da gençleri hedefleyerek değil, roman sanatının gereklerini yerine getirerek ortaya koyduğunu gösteriyor. Bence de doğru bir tutum bu!

Özünal, Cahit Arf'ın yaşamına, belli dayanakları ölçü alarak sıçramalı bir aktarımla yaklaşıyor. Bu, romana uçucu bir hava da katıyor kuşkusuz. Ağlamalarınıza gülmelerin eşlik edeceği unutulmaz güzellikte bir roman bu.

Farklı kuşaklardan, farklı çevrelerden gelseniz de büyük tat alarak okuyabilirsiniz Kara Cümle'yi. Olağanüstü büyülü, bunu tartımıyla dengeleyip içkinleştirmiş bir yapıt. Yalnız anlatılanlarla öne çıkmıyor üstelik, hayır, bunları yerleştirme, ilişkilendirme biçimiyle, sözün kısası yapılandırma yöntemiyle de öne çıkıyor.

Kara Cümle'yi Anadolu aydınlanmasının önemli yapıtları arasında sayıyorum. Bu nedenle genç, erişkin herkes okumalı romanı!

Tudem'in yayımladığı bu kitaplarda yazarlarından kaynaklanan anlatısal, dilsel kimi yanlışlar söz konusu, ama ben onların bu yanlışlarına yer açmak yerine yayınevinin yazım kılavuzu konusunda uyarıda bulunmayı gerekli görüyorum...

Yukarıda kısa kısa ele almaya çalıştığım kitaplardaki yazım kuralları beni şaşırttı. Tudem, bu kitapları hangi yazım kılavuzuna göre dizdirip yayımlıyor bilemem. Ama selam, plan, klasik, laboratuvar, telaş, plaka, ihtilal, felaket, plak, evlat, ilaç, bela, labirent, plastik, lamba vb. Arapça, Farsça, Batı kaynaklı sözcüklerde "l" ünsüzünden sonra gelen "a" ve "u" ünlülerini gösteren harfin üzerine düzeltme imi konulmaması gerekirken Tudem bunları hep düzeltme imi kullanarak diziyor. Aynı şekilde "herhalde", "hal" sözcüklerindeki "a"ların üzerinde de düzeltme imi yer alıyor yanlış olarak.

Ama bu arada düzeltme imi kullanılması gerekirken buna yer açılamayan sözcükler de söz konusu. Örneğin kâfir, âlem, kâkül (ya da "kâhkül") vb.

Bitişik yazılması gereken kimi sözcükler ayrı gösteriliyor yapboz, kazıbilim, yeraltı, sözgelimi, arnavutkaldırımı, kentsoylu, yeniyetme, yarımada, serçeparmağı, anacadde, başucu, uğurböceği (oysa uçuç böceği doğru yazılmış [Kuş Kulesi, 58]) vb. Ama ayrı yazılması gerekirken bitişik yazılmış sözcüklere de rastlanabiliyor. Örneğin çok bilmiş...

Yayınevleri, hangi yazım kılavuzunu kullanmalı? Bana sorarsanız Türkiye'deki bütün yayınevleri Dil Derneği'nin Yazım Kılavuzu'nu almalı kendisine temel yazım kılavuzu olarak! Atatürk'ün Türk Dil Kurumu'nun gerçek ardılı bu dernek çünkü!

Tudem Yayınları'nın çocuk, gençlik yazınında bir boşluğu doldurduğu da kesin! Bize düşen de onlara destek vermek!


Saat ve Tarih: 03:41 , 28/7/2006 Bulundugu yer: Inceleme
Yorumlar (0) | Baglantı

KÜÇÜK ARKADAŞ / EMİN ARIK

                             KÜÇÜK ARKADAŞ

                                     EMİN ARIK

 

Şubat ayının sonlarıydı. Atatürk İlköğretim Okulu’nda denetim vardı. Sabahleyin ilk derse girilmişti. Müfettişler okula geldiklerinde, Hizmetli Mehmet kapıdaydı ve yardım istiyordu. Bir çocuktan yakınıyor, okuldan kaçmasından korkuyordu.

Müfettişlerden biri ilgilendi. Bu öğrencinin 1.B sınıfının öğrencisi olduğunu, o anda hemşire odasında bulunduğunu ve adının Julian Berk olduğunu öğrenince hizmetliye işine bakmasını, kendisinin ilgileneceğini söyledi.

Hemen, giriş kapısının sağ tarafındaki hemşire odasına girdi. Meşin muayene yatağı üzerinde, sevimli mi sevimli bir yaramaz sırt üstü yatmış, bacak bacak üstüne de atmış, hiç durumunu değiştirmeden, fıldır fıldır gözleriyle, can can bakıyordu:

- Julian, seni arıyorum, beni öğretmeninle tanıştıracakmışsın. Ama bakıyorum, sen burada yatıyorsun.

Bu sözler üzerine ufaklık yattığı yerden fırladı, müfettişin elinden tuttu, çeke çeke sınıfına götürdü. Kapıyı, yavaşça parmaklarıyla tıklatıp açtılar. Öğretmen tatlı-sert bir bakış attı. Müfettiş, öğretmenin bir şey demesine kalmadan, göz kırparak:

- Öğretmenim, özür diliyoruz. Benim yüzümden geciktik. Julian beni beklemiş, sizinle tanıştırmak istiyormuş…

Öğretmen, durumu anladı, sınıfa buyur etti. Julian da müfettişin elini bırakmamış, sınıfa girmesi için çekiştirip duruyordu:

- Dur bakalım Julian, ben senin gibi genç miyim? Yukarı çıkayım, paltomu çıkarayım, bir çay içeyim, birazcık dinleneyim, öyle geleyim. Bir yere gitme sakın, beni bekle, diyerek müdür odasına yöneldi.

2.ders saatinde sınıfa gitti. Genellikle en arka sıraya oturup, tüm öğrencileri oradan gözlemeye çalışan müfettiş, burada Julian’ın yanına oturdu. Afacan sevindi, şımarmadı. Matematik dersi işlenmekteydi. Her soruda, anında Julian’ın parmağı havaya kalkıyordu.

Bir toplama işlemi soruldu. 9 + 8 = ?.. İlk kalkan parmak yine Julian olunca, müfettiş kulağına eğilerek sessizce sordu:

- Buldun mu?

- Buldum.

- Ben bulamadım, bana da söyler misin?

Ağzının iki yanını elleriyle kapatarak müfettişin kulağına yaklaştı, olabildiğince sessiz biçimde:

- 17, dedi.

Bu arada sınıf toplamı da kalabalık olduğundan gürültü çoğaldı, karmaşa başladı. Müfettiş, zor durumda kalan öğretmene yardımcı olmak gereğini duydu:

- Öğretmenim, ben bir şarkı söylemek istiyorum. Ama çiçek olur, dinlerlerse…

Sessizlik sağlanınca:

- Sayıların ilki bir

  Ardından iki gelir

  Üç, dört, beş, altı diye

  Yaşım erdi yediye

  Sonra sekiz, dokuz, on

  Sayıya bu olmaz son.

Hoşlarına gitti. Julian başta olmak üzere hemen öğrendiler. Bir iki kez sınıfça yineledikten sonra, derse dönüldü. Müfettiş de izlemeyi sürdürdü. Biraz sonra Julian,

dirseğiyle müfettişe dokunarak, yine sessizce:

- O şarkıyı söyle, yazayım, dedi.

İlk şaşkınlığı geçince, her satırını bir kez söyledi, Julian da yazdı.

- Oldu mu?

- Oldu, ama dört yerde hata yaptın.

- Nerede, hani?

- Aradaki satırların en başlarında…

Başını sallayarak yukarıdan aşağıya ve aşağıdan yukarıya, tek hareketlerle, bu dört satırın ilk harflerini sildi, yerine büyük harflerle yeniden yazdı.

Julian’ın futbola ilgisini ve düşkünlüğünü de öğrenince, zil çalıp dersten çıktıktan sonra Beden Eğitimi Öğretmeninin yanına götürdü. Julian’ın futbolu çok sevdiğini ve oynamak istediğini, olanaklıysa küçükler futbol takımına almasını istedi. Öğretmen ‘tamam’ deyince:

- Yalnız koşulum var, annesini ve öğretmenini hiç üzmeyecek…

- Üzmeeeem…

- Takıma aldıktan sonra da üzdüğünü duyarsanız, çıkaracak, bir daha gelmemesini söyleyeceksiniz.

Bir gün sonra, 1.B Sınıfı Öğretmeni, elinde Julian’ın defteri ile müfettişi, okulun girişinde karşıladı:

- Bakar mısınız?

“ Dün

Dün müfettiş beni çok sevdi.

Derslerimi de çok sevdi.

Beni futbol kursuna yazdıracak.”

Öğleden sonra bahçede, 8.sınıflardan birinin Beden Eğitimi dersini izlerken, dersin ortasında bütün sevimliliği ile Julian, müfettişin yanında duruyordu:

- Ne işin var senin yine burada, neden sınıfında değilsin? Ne söz vermiştin hani?

- Bana ne soruyorsun, öğretmenime sorsana!

….

Gülmemek için kendini zor tutan müfettiş, öğretmeninin ne dediğini sordu:

- Sen git, biraz Beden Eğitimi dersini izle de gel.

Müfettiş bu yanıtı alınca, Beden Eğitimi Öğretmenine rica etti. Onun isteğiyle, Julian’ın da derse katılmasına izin verildi.

Aradan birkaç hafta geçtikten sonra, ilde müfettişe kargodan bir paket geldi. Üstünde Milli Eğitim Müdürlüğüne yazıyordu. İçine baktığında kendi adına yazılmış bir mektup zarfı gördü, açtı, okudu. Julian’ın annesi teşekkür mektubu yazmıştı. Olağan bir davranışının, gösterilen çok basit bir ilgi ve sevginin bu küçük afacanı okula yeniden bağladığını, öncesinden çok daha istekli olarak okula gittiğini, sabahları erkenden kalkarak “anne, çabuk ol, müfettiş amcam da gelir bugün, geç kaldım” dediğini söylüyor, minnet duygularını bildiriyor, teşekkür ediyordu. Müfettiş; bu mektubun, otuz yılı aşkın meslek yaşamı süresince aldığı en güzel, en anlamlı ödül, armağan olduğunu düşündü, duygulandı.

Bir ay kadar sonra ise, okul müdürü, telefonda müfettişe, ağlamaklı bir ses tonuyla ve zorla konuşarak, Julian’ın kaza geçirdiğini, ameliyat edildiğini, hastanede yoğun bakımda olduğunu, yaşam savaşı verdiğini söylüyordu. Nasıl kaderdi bu? Daha sekiz yaşında iki ana dili olan, dünya tatlısı Julian Berk, dünyanın pisliklerinin görmemek, onlara bulaşmamak ve yaşamamak için mi bu yolu seçmişti? Olamazdı… Annesi, babası, öğretmeni, okulun bütün öğretmenleri, çalışanları, arkadaşları, tanıyan herkes perişandı. Annesi; “Büyüyünce Atatürk olacağım” dediğini, Atatürk’ün çok büyük bir insan olduğunu söylemesi üzerine de “Olsun, Atatürk olamasam da, O’nun gibi, O’na yakın da mı olamam?” dediğini söylüyordu, gözyaşları seli arasında. Atatürk İlköğretim Okulu’nun müdür yardımcılarından biri de, Julian’ın odasına sık sık geldiğini, Atatürk fotoğrafının karşısında durarak, uzun uzun baktığını ve ‘ne büyükmüşsün’ gibi hayranlık içeren sözler söylediğini dile getiriyordu.

Bu gözyaşı selinden kaçamayan müfettiş de duyulur duyulmaz bir sesle; “Benim Küçük Arkadaşım… Julian… Gidemezsin!.. O yaramazlıklarından, yaramazlığınla bile kendini sevdiren sevimliliğinden, hiçbirimizi yoksun bırakma hakkın yok. Hem ben, bir daha hiçbir birinci sınıfta o şarkıyı söyleyemem. Eminim ki; şu anda, dünyanın çeşitli uluslarından birçok insanın bir arada yaşadığı, az bulunur yerleşim yerlerinden biri olan Marmaris’te kaç kişi varsa, seni azıcık tanımış olsalardı; hepsi de hastane kapısında sabahlara kadar nöbet tutarlar, doktor amcanın senin yaşama dönüş muştunu vermesiyle, bunu annene ulaştırmak için birbirleriyle yarışırlar, 100 metre koşucularını bile geride bırakırlardı. Dönmelisin, yaşamalısın. Bu yaşlı dünyamızın, senin gibi güzelliklere çok ama çok gereksinimi var, bekliyoruz…” dedi… Dedi, ama… 


Saat ve Tarih: 01:04 , 21/7/2006 Bulundugu yer: Oyku
Yorumlar (0) | Baglantı

ARABALAR BEŞ KURUŞA / SABAHATTİN ALİ

Arabalar Beş Kuruşa

 

Akşam, caddelerin kalabalık zamanında, köşe başına bir

kadınla bir çocuk gelirdi. Siyah bir çarşafa bürünen kadın elleriyle

çarşafını yüzüne kapatır, yalnız iki siyah göz, sokağın yarı

aydınlığında, parıltısız, önüne bakardı. Çocuk yanında ayakta

dururken o çömelir, küçük bir çuvaldan birtakım oyuncaklar

çıkarırdı: Bunlar bir değneğin ucuna takılmış bir çift tahta tekerlekti.

Tekerleklerin üzerinde, iki yuvarlak tahtanın arasına

çivilenmiş dört çubuktan ibaret kameriye gibi bir şey duruyor

ve tekerlekler yerde yürütülünce bu kameriye fırıl fırıl dönüyordu.

 

Oyuncaklar kadının önünde dizilince çocuk bir tanesini eline

alıyor, kaldırımda ileri geri götürerek incecik sesiyle bağırmaya

başlıyordu:

 

-Arabalar beş kuruşa... Beş kuruşa... Arabalar beş kuruşa!..-

 

Ve sokaklar tenhalaşıncaya kadar, belki üç dört saat, burada

duruyorlardı.

 

Çocuk sekiz yaşında vardı, fakat ilk görüşte altı yaşından

fazla denilemezdi. Zayıf ve minimini idi. Sonra, hiç durmadan

bağıran sesi küçük bir kızın sesi gibi ince ve titrekti. -Beş kuruşa!-

derken -ş-lere basıyor ve dudaklarının arasından onları

ezerek çıkarıyordu.

 

Kendisi de annesi gibi hep önüne bakar ve başını kaldırmazdı.

 

Bulundukları köşenin biraz ötesinde parlak vitrinli bir tuhafiye

mağazası vardı. Büyük kristallerin arkasında türlü göz

alıcı renklerde boyunbağları, şık tokalı kemerler, yün kazaklar,

eldivenler ve daha birçok, insanlara lazım olan ve olmayan şeyler,

geçenlerin yüzüne gülüyordu. Ana oğul bunların önünden

geçerken, geçtikten sonra köşelerine yerleşirken, başlarını hiç

çevirmemeye gayret ederlerdi. Eğer sokağın çamurlu kaldırımlarına

akseden ve orayı yer yer parlatan ışıklar da olmasa belki

böyle bir mağazanın bulunduğunu bile fark etmeyeceklerdi.

 

Halbuki gelip geçenlerin çoğu, bilhassa çocuklar, bu parlak

camekanların önünde durup, orada bir köşeye, ustaca bir karmakarışıklık

içinde yığılmış oyuncaklara gözlerini dikiyorlar;

sonra, mahzun bir tavırla yollarına koyulunca karşılarına çıkıveren

tahta tekerlekli arabalara dudaklarını kıvırarak ve adeta

hayallerinde vitrinden kalan güzel şekilleri bozuyormuş gibi

canları sıkılarak bakıyorlardı. Fakat küçük satıcı onların bu

isteksizliklerini fark etmez, önüne bakarak kısa aralıklarla bağırırdı:

 

-Beş kuruşa, arabalar beş kuruşa...-

 

Büyücek bir otomobil, mağazanın önünde durdu; içinden

süslü ve şişmanca bir kadınla sekiz dokuz yaşlarında, beyaz

bereli ve tozluklu, yumuşak lacivert paltolu bir çocuk indi. Beraberce

mağazaya girdiler.

 

Biraz sonra çocuk iç vitrinleri seyrede ede dışarı çıktı, sokağa

indi ve oyuncakların olduğu köşeye bakmaya başladı. Tam

bu sırada küçük satıcının sesi işitildi.

 

-Arabalar beş kuruşa!..-

 

Başını çevirip baktı, sonra koşarak o tarafa gitti, siyah çarşaflı

kadının yanındaki çocuğun elini tutarak:

 

-Aaa!- dedi, -Sen burada araba mı satıyorsun?-

 

Satıcı başını kaldırıp baktı. Hemen yüzü güldü, o da -Aaa-

dedi ve ilave etti: -Annem yalnız gelemiyor, sonra bağıramıyor

da... Onun için ben de geliyorum!..-

 

Beyaz tozluklu çocuk, yün eldivenli ellerini paltosunun cebine

sokarak küçük bir kesekağıdı çıkardı, içinden bir badem

ezmesi alıp ağzına attı, bir tane de arkadaşına verdi. Ağzını şişirerek

sordu:

 

-Derslere ne zaman çalışıyorsun?-

 

-Mektepten çıkınca... İki saat filan çalışıyorum, dersleri yapıyorum.

Ondan sonra buraya geliyoruz. Hem gece zaten çalışamam

ki. Gaz masrafı çok oluyor.-

 

-Bizim öğretmeni gördün mi? Şimdi buradan geçti!..-

 

-O benim araba sattığımı biliyor!-

 

Ve ileride birkaç çocukla bir kadının geldiğini görünce sözünü

keserek bağırdı:

 

-Arabalar beş kuruşa!..-

 

İkisi de el ele tutuşmuşlardı. Çarşaflı kadın hazin gözlerle

bunları süzüyordu. Beyaz tozluklu çocuk hesap vazifesini yapıp

yapmadığını sordu:

 

-Ben demin evde uğraştım, yapamadım, gece beybabama

soracağım!- dedi. Öteki:

 

-Nesini soracaksın, çok kolay...- dedi ve anlattı.

 

Adamakıllı lakırdıya dalmışlardı. Hatta küçük satıcı artık

-arabalar beş kuruşa- diye bağırmayı bile unutmuştu.

 

Öteki, arkadaşının kolunu sarstı ve: -Hişt!- dedi, -Benim

yanımdaki çocuğun ağzı kokuyor, ben söyleyeceğim de senin

yanında oturacağım... Hem daha iyi çalışırız!..-

 

-Benim yanımdaki kalkmaz ki; hem ben söyleyemem. Mahalle

komşumuzdur... O da bizim gibi fıkaradır...-

 

Sözüne devam etmedi. -Onu kaldırdı da yerine zengin çocuğu

oturttu derler...- diyecekti, vazgeçti.

 

Başka şeylerden bahsetmeye başladılar.

 

Fakat tam bu sırada beyaz bereli, yumuşak lacivert paltolu,

beyaz tozluklu çocuğun annesi mağazadan çıktı, iki tarafına

bakındı. Ellerinde paket vardı. Şoför koşarak onları aldı ve kendi

yanına yerleştirdi. Kadın köşeye doğru bakınca çocuğunu

gördü ve aldığı şeylerin keyfi ile gülümseyen yüzü birdenbire

sertleşti. Hızlı adımlarla o tarafa yürüdü. Çocuk, annesinin

böyle hiddetle kendisine doğru geldiğini görünce hemen susmuş,

şaşkın, fakat gülümseyen bir bakışla gözlerini ona dikmişti.

Bir an hepsi birden kımıldamadan durdular.

 

Küçük satıcının annesi başını kaldırmış, yuvarlanır gibi gelen

bu kürk mantolu ve yılan derisi iskarpinli kadına bakıyordu.

 

Kadın yaklaşınca, hala şaşkın şaşkın gülümseyen oğlunu

bileğinden yakaladı:

 

-Bu ne hal?- diye bağırdı. -Kimlerle konuşuyorsun?-

 

Ve öteki elindeki şemsiyeyi, elini hala unutarak arkadaşının

avucunda bırakan küçük satıcının omuzuna vurdu. Sonra

haykırdı:

 

-Pis, baksana, senin konuşabileceğin insan mı bu?-

 

Çocukların kolları birbirinden ayrılıp aşağı sallanıverdi. Siyah

çarşaflı kadın duvarın dibine büzülmüştü ve küçük satıcının

gözleri kolunun acısından yaşla dolmuştu.

 

Arkadaşının gözündeki yaşları gören çocuk, henüz birçok

şeyleri öğrenmediği için, ruhundan fışkıran bir isyanla:

 

-Anneciğim-, dedi, -o benim mektep arkadaşım!-

 

Kadın, yüzü kıpkırmızı kesilerek, oğlunun sözünü kesti:

 

-Ben yarın mektebinize de telefon edeceğim. Seni kendi seviyende

olmayanlarla temas ettirmeyi gösteririm!..-

 

Oğlunu kolundan çekti. Geride kalan küçük satıcı ile anasına,

yerin dibine geçirmek ister gibi tahkir edici ve ezici bakışlar

atarak yürümeye başladı. Oğlu hala dönüp geri bakıyor ve yaşlı

gözlerini başka taraflara çeviren arkadaşını görünce kendinin

de gözleri yaşarıyordu.

 

Küçük satıcı, o titrek ve ince sesiyle bağırıyordu:

 

-Beş kuruşa... Arabalar beş kuruşa!..-

 

Ayda Bir, Şubat 1936


Saat ve Tarih: 04:32 , 5/7/2006 Bulundugu yer: Oyku
Yorumlar (0) | Baglantı

BİR AŞK MASALI / SABAHATTİN ALİ

Bir Aşk Masalı

 

Bir zamanlar bir kadın hükümdar tarafından idare edilen

bir memleket varmış. Halk burada melikesinden son derece

memnunmuş. Çünkü bu genç ve çok güzel kadının, yurdunun

insanlarını bahtiyar etmekten başka bir düşüncesi yokmuş. Sarayında

kapanıp oturacağı ve kendine eş olmak isteyecek yakışıklı

şehzadeler bekleyeceği yerde, kış demez, yaz demez,

memleketin dört bucağını dolaşır, yüzünde keder, halinde durgunluk

gördüğü her vatandaşın gamına ortak, derdine derman

olurmuş. Çalışamayacak halde oldukları için zarurete düşenlere

hazinesi, dermansız illetlere tutulanlara yüreği her zaman

açıkmış. Yurdun her yanına dağılmış olan memurların başlıca

vazifesi, bulundukları yerde hayatından hoşnut olmayan kimse

bırakmamakmış. Buna kendi güçleri yetmezse, hiç vakit geçirmeden

melikeye bildirirler, o da her işini bırakıp oraya yetişirmiş.

Bunun için o memlekette yüzü gülmeyen insan yokmuş.

 

Ama günün birinde melikenin sarayının tam karşısında

genç bir derviş peyda olmuş. Sabahtan akşama kadar orada hiç

ağzını açmadan bekler, ortalık kararınca çekilip gidermiş. Kumral,

hafif dalgalı bir sakalın çevrelediği soluk yüzünde öyle dokunaklı

bir ifade, derin kara gözlerinde öyle içe işleyen bir hal

varmış ki, yoldan geçenler onun önüne bakır, hatta gümüş paralar

atmaktan çekinirler, yere sessizce birer altın bırakıp giderlermiş.

 

Her zamanki seyahatlerinden birinden dönen melike, sarayının

önünde bu garip dervişi görünce, yüzüne şöyle bir bakmış,

gözleri onun gözlerine ilişmiş, sarayına girerken başmabeyincisine:

 

-Bu adamın bir derdi var, sorun bakalım nedir!- demiş.

 

Başmabeyinci hemen dervişin yanına sokulmuş, o memlekette

insanları bir sözle bile incitmeye izin olmadığı için, tatlı

bir sesle:

 

-Derviş, duruşun, bakışın gamlı; içinde sakladığın bir kederin

mi var?- diye sormuş.

 

Derviş gözlerini yere çevirmiş:

 

-Hayır!- diye mırıldanmış.

 

-Peki, öyleyse neden yüzün gülmüyor, neden burada bütün

gün durup bekliyorsun? Bilirsin ki, melikemiz yurdunda

dertli insan bulundukça, kendi de dertlenir, içi rahat etmez.

İstediğin neyse söyle, çaresini ararız!-

 

-Hiçbir derdim, hiçbir isteğim yoktur. Melikemiz üzülmesin!- demiş.

 

Başmabeyinci saraya dönüp bunları hanımına anlatmış,

sonra:

 

-Bilmem ama efendimiz- demiş, -sesi hafif ve gamlı, gülümsemesi

acıydı.-

 

Melike:

 

-Olmaz- demiş, -onun bir derdi olduğu her halinden belli.

Ne kadar acı güldüğünü ben sarayımın pencerelerinden gördüm.

Belki derdinin büyüklüğü onun nutkunu tutuyor. Ama

ben hiçbir vatandaşımın rahatsız edildiğini istemem, bırakın

durduğu yerde dursun. Yalnız bu akşam arkasından gidin bakın,

onulmaz illetlere tutulmuş bir hastası mı var, para yetiştiremediği

bir sevgilisi mi?-

 

Derviş o akşam da önüne bir yığın halinde biriken altınları

toplayıp, alacakaranlığa gömülen sokaklara dalmış, yürümüş,

yürümüş, şehrin kenar semtlerine gelince, altınları avuç avuç

torbasından çıkararak, buralarda oturan ve halleri vakitleri başka

hemşerilerinden biraz daha düşük olan kimselere dağıtmış,

sonra şehrin kenarındaki küçük, taş bir kulübeye girerek çorbasını

pişirmiş, sırtını duvara verip kalmış. Kulübenin penceresinde

gün ağarıncaya kadar onu gözetleyen başmabeyinci,

uyuyor mu, yoksa uyumayıp düşünüyor mu, anlayamamış.

 

Melike bunları duyunca büsbütün kederlenmiş. -Memleketimde

dertli bir insan var da, ben ona derman olamıyorum-

düşüncesi içini bir kurt gibi kemirmeye başlamış. Kimseyi zorlamak,

kimsenin yaptığına ettiğine karışıp tedirgin etmek şanından

olmadığı için, dervişin sarayın karşısında durmasına

ses çıkarmamış, ama onun günden güne sararıp solduğunu,

gözlerinin daha derine kaçtığını gördükçe, kendisi de eriyip süzülmüş.

Kendisi de artık sarayının penceresinden ayrılmaz, tül

perdelerin ardında bütün gün dervişi seyreder, -Onun içini kemiren

dert nedir acaba?- diye kendini yermiş.

 

Bir gün yine böyle perdelerin arkasından bakarken, dervişin

siyah, derin gözleri pencereye çevrilmiş. Bu gözlerdeki bitip

tükenmez hasreti fark eden melike, dervişin içini yakan

derdi sezer gibi olmuş, yerinden fırlayıp başmabeyincisini çağırtarak:

 

-Bu dervişi sarayıma getirin, derdini kendim soracağım-

demiş.

 

Derviş, melikenin huzuruna çıkınca büsbütün sararmış.

Gözlerini yerden kaldıramamış. Derdi sorulunca, duyulur duyulmaz

bir sesle:

 

-Hiçbir derdim, hiçbir dileğim yoktur!- deyip susmuş.

 

Ama melike bu kısa cevapla yetinmemiş. Yumuşak, tatlı,

adeta yalvarır gibi:

 

-Nasıl olur derviş?- demiş. -İnsanın içini bir dert kemirmeyince

yüzü böyle solar, gözleri böyle dalar mı? Belki gönlündeki

dilek sana pek büyük, pek erişilmez göründüğü için söylemekten

kaçınıyorsun. Ama bilirsin ki, benim yurdumdaki insanları

bahtiyar görmekten başka hiçbir arzum yoktur. Haydi,

çekinmeden ne istediğini söyle. Dilediğin, fakat elde edilmez

sandığın şey, uçsuz bucaksız bir zenginlik midir? Her gün önüne

yığılan altınları arzularına göre çok küçük bulduğun için mi

azımsayıp dağıtıyorsun? Eğer böyleyse söyle, sana bitip tükenmez

hazinelerimin yarısını, hayır, hepsini vereyim.-

 

Derviş başını kaldırmadan, sallayıp cevap vermiş:

 

-Hayır melikem, hayır; benim böyle bir derdim, böyle bir

dileğim yoktur.-

 

Melike soluk yüzünde dolaşıp koyu kahverengi gözlerinde

biriken bir kederle tekrar sormuş:

 

-Yoksa bir kadının idare ettiği bir memlekette yaşamak sana

ağır geliyor da, kendin mi bir devletin başına geçmek istiyorsun?

Eğer böyleyse, başına geçtiğin devleti benim kadar,

belki benden daha fazla şefkatle, dirayetle idare edeceğini biliyorum.

Söyle, memalikimin (ülke) yarısı, hayır, hepsi senin olsun!-

 

Derviş başını kaldırmış, ama gözleri hep yerde cevap vermiş:

 

-Hayır, melikem, hayır, benim böyle bir derdim, böyle bir

dileğim de yoktur.-

 

Melike al dudakları solup titreyerek yerinden kalkmış, bir

adım yürümüş:

 

-Peki, nedir istediğin derviş?- demiş. -Gençsin, güzelsin,

gözlerinde doymamış bir hasretin ateşli bulutları dolaşıyor.

Kendine layık gördüğün bir eş mi bulamadın? Memleketin en

güzel kızları benim sarayımdadır. Söyle, bütün cariyelerimi

karşına dizeyim, en sevimlisini, hayır, hepsini al!-

 

Bunun üzerine derviş gözlerini kaldırıp sonsuz bir hüzün

içinde melikeye bakmış, bakmış, sonra sesi titreyerek:

 

-Hayır, melikem hayır...- diyebilmiş, ama sesi boğazında

düğümlenip kalmış.

 

O zaman melike, dervişin yüzüne uzun uzun bakmış, baktıkça

soluk yanakları al al, renksiz dudakları nar gibi olmuş.

Koyu kahverengi gözlerini bir ışık sarmış. Dervişin de yüzü kızardıkça

kızarır, gözleri yandıkça yanarmış. Bu sefer genç kadın

gözlerini yere çevirmiş, hafif, titrek bir sesle:

 

-Anladım derviş- demiş, -içini yakan derdi, yüreğini saran

hasreti anladım. Ne istediğini biliyorum. Söyle, o da senin olacak!-

 

Derviş bunu duyunca, yeniden sapsarı kesilmiş, sonra yine

kıpkırmızı olmuş, birkaç kere bir şey söylemek ister gibi dudakları

titremiş, en sonunda ta yüreğinin içinden derin, uzun

bir -Aaah!- çekerek olduğu yere düşmüş, kalmış.

 

Etraftan koşan mabeyinciler eğilip bakınca onun ölmüş olduğunu

görmüşler. Dervişin yüzünde, dille tarifi imkansız,

baktıkça gün ışığı gibi insanın yüzüne vuran bir saadet varmış.

 

Başmabeyinci esefle başını sallayıp:

 

-Ne talihsiz adam!- demiş. -Tam muradına ereceği anda öldü!-

 

Gözlerini dervişin yüzünden ayırmayan melike:

 

-Sus!- demiş. -Ondan daha talihli insan var mı? Asıl bahtiyar,

bir ömür boyunca hasretini çektiği şeye kavuşan değil, ona

erişeceğini anladığı anda, saadetinin en yüksek noktasında bir

'Ah!' diyerek düşüp ölebilendir.-

 

1946


Saat ve Tarih: 04:02 , 5/7/2006 Bulundugu yer: Masal
Yorumlar (0) | Baglantı

DEVLERİN ÖLÜMÜ / SABAHATTİN ALİ

Devlerin Ölümü

 

Çok, çok eski zamanlarda, bundan yüz milyonlarca yıl evvel,

dünyamız henüz bilginlerin -İkinci devir- adını verdikleri

çağlardayken, yeryüzünde birtakım kocaman, korkunç devler

yaşamaktaydı. Bugün bildiğimiz hayvanların çoğu o zamanlar

daha ortada yoktu. Canlı yaratık olarak denizlerdeki balıklar,

birçok kuşlar, pek küçük bazı memeli hayvanlar ve kurbağalar

vardı. Bir de bu söylediğimiz devler. Bunlar da çeşit çeşitti.

Boyları sekiz on metreden tut da, yirmi beş metreye kadar olurdu.

Kimisinin kalın, pul pul, sırtı dikenli derileri, küçük bir oda

büyüklüğünde başları, bir adam boyu dişleri ve boynuzları, kimisinin

dört beş metre uzunluğunda bir boynun ucunda küçücük

başları vardı. Hemen hepsinin kuyrukları uzun, pençeleri

tırnaklıydı. Sürüngen hayvanlar soyundan olan ve damarlarında

sıcak kan dolaşmayan bu devler loş ormanlarda, sulak, bataklık

yerlerde yaşarlar, ot, et, ne bulurlarsa yerlerdi. Tembel

oldukları için çok kere karınlarını ormanlarda, sularda, su kenarlarında

ölüp kalmış hayvanların leşleriyle doyururlardı. O zamanlar

çoğu ağaçlarda yaşayan memelileri yakalayabilmek için

arka ayaklarının üzerinde doğrulurlar, uzun boyunlarını dalların

arasına uzatırlardı. Onlara kaygısız ve rahat yaşamak imkanını

veren ne cesaretleri, ne de zekalarıydı. Sadece dev yaradılışlarına

dayanarak etraflarını kasıp kavuruyorlardı. Bir yerde

göründükleri zaman bütün canlılar ordan kaçışır, balıklar suyun

derinlerine, kuşlar göğün maviliklerine, öteki hayvanlar

ağaç kovuklarına, inlere dalarlardı. İlk bakışta yeryüzünün bu

tembel fakat doymak bilmez, bu aptal fakat kuvvetli, bu korkak

fakat zalim devlerden kurtulacağı akla bile gelmezdi. Sular onların,

karalar onlarındı. İlerde zeka ve bilgisiyle bütün varlıklara

hükmünü yürütecek olan insan, henüz yapraklar arasında

ürkek ürkek dolaşan ve yere çekine çekine inen avuç içi kadar

bir memelinin cevherinde saklıydı. Rakipsiz ve kaygısız sahip

oldukları bu dünya üzerinde battal vücutlarıyla ağır ağır dolaşan,

ara sıra bir leşi paylaşmak yüzünden birbirleriyle boğuşan,

yirmi tonluk gövdelerini doyurup beslemekten gayri dertleri

olmayan bu mahlukların ne günlerinden, ne geleceklerinden

korkuları vardı. Dünya onları beslemek, onların rahat ömür

sürmelerini sağlamak için kurulmuştu.

 

Ama yeryüzünde, hiçbir şey, ne kadar uzun ömürlü olursa

olsun, sonsuz değildir. Milyonlarca sene ortalığı kasıp kavuran,

uçsuz bucaksız dünyaya kayıtsız hükmeden devlerin de sonu

göründü. Tabiat ve hayat şartları, önüne geçilmez sebeplerle

değişmeye başladı. Bu birdenbire olmadı. Belli belirsiz kendini

gösteren bir kuraklık, yine insan aklının zor kavrayacağı kadar

uzun yıllarda, bu devlerin rahat, yumuşak yurtları olan bataklıkları,

sulak yerleri kuruttu. Bol yapraklı loş ormanlar seyrekleşti.

Yeni şartlara uymasını bilen, yaradılışları buna müsait

olan mahluklar yeni yeni gelişmelerle çeşitlenirler, ürerlerken,

bu canavarlar, dev vücutlarının aradığı bol rutubeti bulamayarak

birer birer kırıldılar. Kuru çöllerde, bir yudum yaşlığa kavuşmak

için dolaştılar, koştular, süründüler; ellerine geçirebildikleri

hayvanların sıcak, kırmızı kanlarını, kendi aralarında

boğazlaşıp birbirlerinin damarlarındaki renksiz, soğuk, koyu

ıslaklığı içtiler. Zayıflıklarını hissettikçe, eski saltanatlarının

yıkılmaya, ömürlerinin sona ermeye yüz tutuğunu anladıkça

vahşilikleri arttı. Kendi yumurtalarını, kendi yavrularını bile

parçalayıp yediler. Kokmuş, çamurlaşmış su birikintilerinin başında,

birbirleriyle boğuşup, yüzlercesi birden öldüler.

 

Ama hayat durmadan akışına devam etti, yeryüzünden izleri

bile silinen devlerin bir zamanlar hüküm yürüttükleri yerlerde

yeni canlılar türedi, o minimini memeliler gelişti, hele onların

vücutlarındaki küçücük, yumuşacık bir parça, beyin dedikleri

beyaz bir yığın, gitgide kudretini artırdı. O devlerle kıyaslanınca

bir solucan kadar küçük kalan bir mahluk dünyaya

pençeleri, dişleriyle değil, kafasıyla hakim oldu. Bulanık hatıraları,

çeşitli mahlukların on binlerce nesillik değişmelere rağmen,

bilinmeyen yollardan bize kadar ulaşan bu devlerin varlıklarını

bile o meydana çıkardı. Uçsuz bucaksız bir araştırma,

bilme isteğiyle her yerleri kurcalayıp eşelerken, o devlerin nasılsa

çürüyüp yok olmamış kalıntılarını buldu. Hayalinde onların

şekillerini canlandırdı. Onlara çeşit çeşit isimler taktı. Şurdan

burdan topladığı kemikleri oyuncak gibi bir araya getirdi

ve seyretti.

 

İşte böylece, bir zamanlar kudretlerine son yokmuş gibi görünen,

yeryüzünden silinip gidecekleri akla bile gelmeyen bu

devlerin şimdi sadece bataklıklarda tek tük kemikleri, müzelerde

iskeletleri ve masallarda korkunç, fakat zararsız hatıraları

kaldı.

 

Çünkü hayatın durdurulmaz akışı bunu böyle istiyordu.

 

1946


Saat ve Tarih: 03:58 , 5/7/2006 Bulundugu yer: Masal
Yorumlar (0) | Baglantı

KOYUN MASALI / SABAHATTİN ALİ

Koyun Masalı

 

Bir zamanlar iri ağaçlı, uçsuz bucaksız bir ormanın kenarındaki

çayırlıkta, başında çobanı ve köpekleriyle, bir koyun

sürüsü yaşıyordu.

 

Çayırın otu her zaman bol ve taze, kenardan akan derenin

suyu bol ve temizdi; yazın gölgesine yatacak birkaç gür yapraklı

ağaç, kışın soğuktan kaçıp barınacak kuytu bir mağara,

sürünün rahatını tamamlıyordu.

 

Ama koyunların keyfi yolunda değildi. Çobandan şikayetleri

vardı. Sakalına kır düşmeye başlayan bu adam, sabahtan

akşama kadar bayırda uzanıp uyuklar, arada bir kavalını üfler,

köpeklere bağırır, yine uykusuna dalardı. Koyunların sütünü

sağıp içebildiğini içer, içemediğini satar, canı istedikçe bir kuzu

kesip kebap eder, yahut bir koyun boğazlayıp kışa kavurma hazırlar;

iki üç haftada bir gelen celebe en yağlı koyunları, kuzuları

satar, sonra yine yatıp uykusuna bakardı. Hepsi bir tarafa,

bu celebin eline düşenlerin eninde sonunda kasaba varacaklarını

bilen koyunlar, kanlı gözlü herif her göründükte korkudan

titreşirler, birbirlerine sokuluşurlar, karşı koymayı akıl edemezlerdi.

Ne yapsınlar? Bu dünyanın düzeni böyleydi.

 

Ama koyunların arasında bu işe bir türlü aklı ermeyenler,

günün birinde bıçak altına yatmak korkusuyla yaşamaktansa,

bu işi bir kökünden halletmek isteyenler türemişti, günden güne

de bunların sayısı çoğalıyordu. Mesela, bütün sürü kendi

halinde otlar görünürken aralarından gözü kızmış bir koç fırlıyor,

çobanın kaba etine bir boynuz yapıştırıyordu. Çoban onun

peşini kovalayıp köpeklerin yardımı ile yakalasa, bir ağaca sımsıkı

bağlayıp ilk gelen celebe bu hayvanı teslim etse bile, bu hal

öbürlerini yıldırmaya yetmiyor, -Sonu kasaba gitmek olduktan

sonra, bugün de bir, yarın da bir!- deyip boynuz savuran koyunların

sayısı günden güne artıyordu.

 

Eh, koyun deyip geçmeyelim. Onların içinde de ne koçlar,

ne yiğitler vardır. Dünya kuruldu kurulalı bütün koyunlar çobanla,

köpekle yaşamadılar ya! Onlar da bir zamanlar kasaptan,

celepten, çobandan, köpekten habersiz, yiyeceklerini kendileri

arayıp bulurlar, düşmanlarını kendi sert boynuzları ile

yıldırıp kaçırırlardı.

 

Ama onların yağlı etlerine göz dikenler, sütünden yağ ile

peynir, derisinden kürk ile çarık yapanlar, her şeyden önce koyunları,

çobansız kalırlarsa kurdun kuşun şikarı (av) olacaklarına,

kendi başlarına açlıktan öleceklerine inandırdılar. Bu böyle sürüp

gittikçe koyunlar da kendilerine inanamaz, kuvvetlerine

güvenemez oldular. Sandılar ki, çobanın onları canavardan koruması,

önlerine bir tutam ot atması, yumuşak etleri için değil,

kara gözleri içindir.

 

Ama dediğimiz gibi, yavaş yavaş koyunların aklı başına

gelmeye başladı. Çobanlar da günden güne kötüleşmişlerdi.

Hele bu sonuncusu iyice dalgacıydı. Keyfinden, rahatından

başka bir şey düşünmez, sürüye canavarlar saldırınca, eski çobanlar

gibi sopasını kapıp köpekleri peşine katarak onlara karşı

koyacağı yerde, birkaç koyun, kuzu atıp başından savmaya bakardı.

 

Günün birinde bitişik ormandaki yabani hayvanlar, canavarlar

birbirine girdiler. Çünkü o sene kış sert olmuş, kurtlar,

ayılar yiyecek bulamayınca azmışlardı. Onların ulumaları, kükremeleri

sürünün bulunduğu çayıra kadar gelince koyunlarla

beraber çoban da tir tir titriyordu. Bu aralık, ormandaki kavgadan

yaralanıp kaçan, yahut açlıktan pek zebun düştükleri için

kavgaya katılamayan birkaç sıska kurt, ormanın kenarına sığınmışlardı.

Korkudan şaşırmış koyunları görünce: -İşte dişimize

göre düşman!- diyerek ileriye atıldılar. Ama canavarların kıpkırmızı

açılan ağızlarıyla iri dişlerini görünce koyunlar işin şakaya

gelmeyeceğini anladılar. Köpekler de, koyunlar elden gidince

kendilerinin aç kalacaklarını düşünüp gayrete geldiler;

hep beraber bu sıska kurtlara saldırdılar. Koçlar başlarını öne

eğip iri boynuzlarıyla canavarların üstüne yürürlerken, köpekler

de bir hayli havlayıp gürültü ettiler. Zaten dermansızlıktan

dört ayakları üzerinde zor duran aç kurtların birkaçı gerisingeriye

ormana kaçtı, öbürleri cansız yere serildi.

 

Bu sırada saklandığı yerden çıkan çoban, sopasını savura

savura tekrar sürünün başına geçmek isteyince, koyunlar akıllarını

başlarına topladılar. Kasabı, celebi hatırladılar. Köpekler

de onun sopasından kurtulmanın ve koyunlarla baş başa kalmanın

sırası geldiğine hükmettiler. Hep birlikte çobanın üstüne

yürüdüler. Ödlek çoban kaçıp canını zor kurtardı, bir daha da

ortada görünmedi.

 

Bu kavgadan en karlı çıkan köpekler olmuştu. Hem çayırdaki

kurt leşlerini, hem de onlarla dövüşürken ölen beş on koyunu

yiyip iyice doymuşlardı. Kuyruklarını keyifli keyifli sallayıp

uzun, kırmızı dilleriyle yalanarak ortalıkta dolaşmaya,

-Gördünüz ya, sizi kurtlardan da, çobandan da kurtardık!- diye

koyunlara caka satmaya başladılar. Aradan zaman geçtikçe

daha da burunları büyüdü; meğer köpekleri köpekleten çoban

korkusuymuş, çobansız kalınca ondan beter oldular. Havladıkça

kendi seslerine hayran oluyorlar, -Koyunları gayrete getiren,

kurtları korkutup kaçıran bu sestir!- diye ulumalarını yükselttikçe

yükseltiyorlardı. Üstelik içlerine bir de büyüklük kurdu

düşmüştü: yaralı, sakat birkaç canavarı havlayıp kaçırdıklarını

sandıkları için, kendilerinin öyle rastgele köpeklerden olmadıklarına

inanıyorlar, -Köpek ne demek? Bizim de aslımız kurt değil mi?-

diye övünüyorlardı.

 

Yavaş yavaş bu kuruntu hepsini zihnini sardı. Koyunlara

tepeden bakmaya başladılar. Onların bir kere tadını aldıkları,

etlerini unutamadıkları için; kenarda köşede yakaladıkları kuzuları

parçalayıp yemeye, hatta biraz sürüden ayrılan iri koyunlara

bile saldırmaya kalktılar. -Bizim gibi soyu ormanlara

hükmetmiş kahramanların miskin miskin koyun bekçiliği etmesi

ne demek?- diye aralarında hayıflanıyorlar, tekrar vahşi

ormanlardaki saltanatlı günlere dönmek istiyorlardı.

 

Kendi gözlerinde büyüdükçe, koyunları daha da küçük

görmeye başlamışlardı. Onlar sadece etleri yenecek, sütleri sağılacak

mahluklardı:

 

-Biz havlayıp gayrete getirmesek bu sersemler boynuzlarını

bile kullanamazlardı- diyorlardı. -Yanı başımızdaki kocaman

ormanda bizim soyumuzdan kurtlar, hatta şu kırtıpil çakallar

hüküm yürütür, ortalığı kasıp kavururken, bizim bu çayırda

kuzu gibi yaşamamız ayıp, çok ayıp...-

 

Köpeklerden kurtulmak çobandan kurtulmak kadar kolay

değildi. Bunların hem sayısı çok, hem dişleri keskindi. Üstelik

bir niza çıksa fırsat bilip üç beş koyunu paralayıveriyorlardı.

Bunun için koyunlar, işin sonu neye varacak? diye telaş içinde

bekleşiyorlar, çobanı kovdukları gibi bu köpekleri de defetmeyi

bir türlü gözlerine kestiremiyorlardı. Ama köpekler en sonunda

hem kendilerinin, hem de koyunların başını nara yaktılar;

bir gün, daha fazla sabredemeyip, ormanı zapt etmeye karar

verdiler. Bu işi kendi başlarına yapamayacaklarını bildikleri

için koyunları da önlerine kattılar:

 

-Siz boynuzlarınızla yol açar, karşınıza çıkanları tepelersiniz,

biz de etrafınızda bağrışır, size cesaret verir, düşmanları

yıldırırız!- dediler. Bu seferin sonu hayıra varmayacağını ileri

sürerek katılmak istemeyenleri, -Alçak, korkak, miskin, hain!

Sen bizim gibi damarlarında asil kurt kanı taşıyan köpeklerle

bir arada yaşamaya layık değilsin!- diye parçaladılar ve... iştahla

yediler.

 

Ama daha ormanın kenarındaki çalılıklarda, dört taraftan

üzerlerine saldıran kurtlar, ayılar, parslar, hatta sırtlanlar ve

çakallar, sürüyü kısa zamanda perişan ettiler. Köpeklerin havlaması

ağaçların tepelerine varmadan boğuldu, koyunların sıcak

kanı yerdeki kuru yaprakların arasında çabucak kayboldu.

 

Hasta, yahut ihtiyar oldukları için bu sefere katılamayan

dört beş koyunla bir hayli körpe kuzu, çayırın kenarındaki mağarada

birbirlerine sokulmuşlar, ormandan gelen acı sesleri;

yürek paralayan melemeleri, ümitsiz havlamaları dinliyorlar,

korkudan titreşiyorlardı. Sesler kesilince birbirlerinin yüzüne

baktılar, ormanı zapt etmeye giden köpeklerle onların zorla sürükledikleri

koyunların başına geleni anladılar. Aralarındaki iki

ihtiyar koç, ağır ağır mağaranın kapısına doğru yürüdüler, kendilerini

beklemek üzere orada kalmış olan iki sakat köpeğe

yaklaştıkları, henüz kuvvetini büsbütün kaybetmemiş olan

boynuzlarını, şimdi karşılarında şaşkın şaşkın uluyan itlerin

karınlarına geçirdikleri gibi, ta ilerdeki dereye kadar fırlattılar.

Sonra mağaradaki kuzulara dönüp şöyle dediler:

 

-Bu dünyada çobansız da, köpeksiz de yaşanabilirmiş.

Ama bunu anlamak için her defasında bu kadar kanlı kurbanlar

verecek olursak pek çabuk neslimiz kurur. Bari siz gözünüzü

açın da, ilerde başınıza yeniden itler, hele kendilerini kurt

sanan palavracı itler musallat olursa, sürüyü canavarlara paralatmadan

onları defetmeye bakın!-

 

1946


Saat ve Tarih: 03:43 , 5/7/2006 Bulundugu yer: Masal
Yorumlar (0) | Baglantı

SIRÇA KÖŞK / SABAHATTİN ALİ

Sırça Köşk

 

Bir zamanlar boş gezmeyi iş yapmaktan çok seven üç arkadaş

varmış. Bugünden yarına geçinmek, gittikleri yerlerin birinden

yüz bulsalar, beşinden kovulmak canlarına tak demiş.

Alın teriyle kazanıp gönül rahatlığıyla yemeyi de gözlerine

kestiremezlermiş, çünkü elleri işe yatkın değilmiş. Bir gün,

uzun bir yolculuktan sonra, yüksekçe bir tepede oturup aşağıdaki

ovada yayılan büyük bir şehre garip garip bakarlar, acaba

bu bilmediğimiz yerde nasıl karşılanacağız, diye acı acı düşünürlerken,

içlerinden birinin aklına yaman bir fikir gelmiş, hemen

yerinden fırlayıp:

 

-Gelin benimle beraber, bu şehirde sırça köşk yapalım; ömrümüzün

sonuna kadar bolluk içinde, rahat yaşarız!- demiş.

 

Ötekiler:

 

-Bu sırça köşk de nedir?- diye sormuşlar, beriki:

 

-Durmayın, vakit kaybetmeyelim, yolda anlatırım!- diye

onları peşine takmış, bayırdan aşağı kuş gibi hızla inmeye başlamışlar.

 

Elebaşı yolda üç beş sözle arkadaşlarına şehire varınca nasıl

davranacaklarını öğretmiş.

 

İndikleri şehir, o memleketin başşehri imiş. Bu memlekette

bütün millet çalışır, herkes elinden gelen işi yapar, kendi başına

buyruk, beyler gibi yaşarmış. Tarlalarda, dükkanlarda insanlar

arı gibi çalışır, kazanan kazanamayana destek olur, malını lüzumuna

göre başkasıyla değişir, kavgasız dövüşsüz, efendisiz

uşaksız, ömrünün sonunu bulurmuş. Gündelik işlerini gördürmek,

nizalarını yatıştırmak için aralarından seçtikleri adamlar

hemşerilerine hizmet etmekten başka şey düşünmez, zorbalığı

akıllarından bile geçirmezlermiş.

 

Bizim üç ahbap geldikleri sırada şehrin pazarıymış. Sokaklarda

ekinler, yemişler, dokumalar, kumaşlar, demirler, kömürler

küme küme durur, alıcı ile verici aracısız iş görürmüş.

 

Ahbaplar, önceden aralarında sözbirliği ettikleri üzere, sokaklarda

aylak aylak dolaşıp etraflarına bakarlar, başlarını sallayıp,

yanlarından geçenlere duyuracak şekilde:

 

-Allah allah... Amma da acayip memleket ha!..- diye söylenirlermiş.

 

Bir sokak gitmişler, öbür sokağa varmışlar; ondan çıkıp

başkasına dalmışlar, ama hep şaşkın şaşkın aynı sözleri tekrarlamışlar.

Gitgide arkalarına bir sürü meraklı takılmış, bu yabancılar

memleketin nesini acayip buldular acaba? diye aralarında

soruşturmaya başlamış. Nihayet birisi dayanamayıp yabancılara sormuş:

 

-Neye şaşırıyorsunuz Allah aşkına?-

 

Ahbapların elebaşısı:

 

-Yahu, sizin memleketin sırça köşkü nerede?- diye öğrenmek istemiş.

 

-Ne sırça köşkü?-

 

-Nasıl? Sizin sırça köşkünüz yok mu?-

 

-O da neymiş?-

 

Elebaşı yanındaki dostlarına dönüp:

 

-Aman yarabbi, daha sırça köşkün ne olduğunu bilmiyorlar.

Böyle memlekette durulmaz, hemen yolumuza gidelim!- demiş.

 

Şehir halkını daha çok merak sarmış. Ahbapların peşini bırakmamışlar.

Beş on adım sonra önleyip tekrar sormuşlar:

 

-Canım, neymiş şu sırça köşk? Anlatın bakalım, pek lüzumlu

bir şeyse belki biz de yaparız!-

 

-Lüzumlu ne demek? Sırça köşkü olmayan şehir, sırça köşke

bağlanmayan memleket olur mu?.. Haydi dostlar gidelim!..-

 

Halk, aralarında ayaküstü bir danışmışlar, sonra yabancıların

yanına sokulup:

 

-Bizim başka şehirlerden ne diye noksanımız olsun? Mademki

bu kadar lazımmış, hadi hep beraber şu sırça köşkü yapıverelim!-

demişler.

 

Yabancıların elebaşısı:

 

-Olmaz... Olmaz... Sırça köşkü yapmak o kadar kolay değil...

Masraf ister, malzeme ister, işçi ister. Bırakın bizi de sırça

köşkü olan şehire gidelim!- demiş. Ama halk bırakmamış, -Ne

lazımsa verelim, kimselerin memleketinden aşağı kalmak istemeyiz!-

diye direnmiş.

 

Oturup hesabını yapmışlar, hemen işe başlamışlar. Üç ahbap

sırça köşkün mimarlığını üstüne almış, halk aralarından işçi

seçmiş, arabacı ayırmış, şehrin en büyük meydanına kum taşımaya,

kömür getirmeye başlamış. Bir kısmı da bu işte çalışanlara

yiyecek, içecek getirir, giyim eşyası tedarik edermiş. Nihayet

camlar eritilmiş, sırça duvarlar yükselmiş, bir kat tamam

olunca, üç ahbap içine yerleşmişler, halka demişler ki:

 

-İşte, sırça köşk oldu demektir. Daha tamam değil, memleketinizin

şanına layık büyüklükte değil ama, o da olur. Şimdi

bunu iyi muhafaza etmek lazım, büyütmek lazım, adam ayırın,

yiyeceği içeceği artırın, aranızdan seçtiğiniz adamları da dağıtın,

biz her işinize bakarız...-

 

Halk, artık bir sırça köşkümüz var, diye sevinmiş, kendi

yediğinden, giydiğinden kesip sırça köşkte oturanlarla onların

hizmetine ayrılanlara vermeye başlamış. Az sonra sırça köşkten

emir çıkmış:

 

-Bir kat daha çıkmak lazım. Burası hem bize; hem hizmetimize

bakanlara dar geliyor.-

 

Arabalar yeniden kum taşımış, sırça köşkün efendileriyle

onlara hizmet edenlere, yapıda çalışanlara davarlarla koyun,

çuvallarla ekin, küfelerle yemiş getirmiş. İkinci kat tamam

olunca, üç ahbap oraya da halk arasından kendi işlerine yarayabilecek

olanları seçip yerleştirmişler. Onlar da burada ekmek

elden su gölden yaşamanın tadını alınca, sırça köşkün çok lüzumlu

bir şey olduğuna inanmışlar, hemşerilerini de inandırmak

için gayrette kusur etmemişler.

 

Bu yolda sırça köşk yükseldikçe yükselmiş, kat üstüne kat

binmiş. İçi oldukça dolmuş, sırça köşke girmenin kolayını bulan

ordan çıkmak istemez, bunun tersine dışarda kalanlar yolunu

bulup içerde bir yer kapmaya uğraşırmış. Ama sırça köşkte

oturanlarla onlara hizmet edenleri beslemek de halkın belini

pek bükmüş. Aralarında homurdananlar türemiş. Bir aralık:

 

-Sırça köşk lazım, anladık, ama bu kadar çok odaya, bu kadar

hazır yiyiciye ne lüzum var?- diye şöyle bir görünecek olmuşlar.

Üç ahbabın elebaşısı onlara her odanın vazifesini iyice

anlatmış:

 

-İşte- demiş, -şu odada ben otururum, sırça köşkün başında

ben varım, bensiz bu iş yürür mü? Ben olmasam sırça köşkünüz

olur muydu?.. Şu odalarsa baş yardımcılarımızın... Ta

gurbet ellerden gelip sizi sırça köşke kavuşturduk, biz idare etmesek

ne köşk kalır, ne siz kalırsınız!-

 

Halk:

 

-Pekala- demiş, -ama bir sürü aylakçının ne lüzumu var?

Mesela şu odadaki ne iş görür?-

 

-O mu? Ne diyorsunuz? Sırça köşke giren malların hesabına

o bakar; bu malları toplayanların başıdır. O olmasa, hiçbiriniz

verdiğinizin nereye gittiğini bilemezsiniz. Buna gönlünüz

razı olur mu?-

 

-Eee... şu odadaki?-

 

-Sırça köşke zamanında mal göndermeyenleri, noksan mal

gönderenleri, sırça köşkün kadrini bilmek istemeyip ona kastedenleri

arar bulur... Öyle sütü bozukları başıboş bırakmak olur mu?-

 

-Peki, ya şurdaki?-

 

-Sırça köşke girip çıkanların defterini tutar.-

 

-Bunu da anladık, ya bu odadaki?-

 

-Sırça köşkün odalarını süpürtür...-

 

Halk ne sorduysa cevabını almış, bütün odalarla bu odalarda

aylak oturan insanların pek lüzumlu olduğuna inanmış;

çünkü bunların kimi sırça köşkün ışıkçı başısı, kimi döşekçi başısı,

kimi onun yamağı, kimi yamağının yamağı imiş. Eh, artık

bir sırça köşk olduktan sonra, onun hizmetine bakanlar, sonra

bu hizmete bakanların hizmetine bakanlar elbette olacakmış.

Ama sırça köşktekiler arttıkça, halkta onları doyuracak takat

kalmamış. O zaman sırça köşkün adamları gelip herkesin yiyeceğini,

giyeceğini zorla almışlar. Ayak direyenleri götürüp sırça

köşkün bodrumuna kapamışlar. Halk, başına kendi sardırdığı

bu beladan kurtulmaya kalkışamazmış; çünkü sırça köşkün

adamları, gezdikleri, dolaştıkları yerde, onun hiçbir kuvvetin

yıkamayacağı kadar sağlam olduğunu söyler, saf kimseleri buna

inandırır, inanmayanları ise bin bir zulüm, bin bir hile ile

sustururlarmış. Sırça köşkün de gözü doymak bilmez, istedikçe

istermiş. Baştakiler doğuştan tembel oldukları, sonradan yanaşanlar

da çalışmayı çoktan unuttukları için, kendilerini besleyenlere,

buna karşılık bir şeyler borçlu olduklarını akıllarına bile

getirmezler, yalnız birbirlerinin hizmetine bakarlar, memleketin

halkına, bir köylünün inekleriyle köpeklerine baktığı kadar

bile göz kulak olmazlarmış. Ama halkın gözü yıldığı için

elindekini avucundakini vermiş. Artık bir gün verecek bir şeyi

kalmamış, çünkü sırça köşkten çıkan bir emirle herkes elindeki

son koyunu da vermeye çağrılmış. Getirmişler, teslim etmişler,

söve saya dağılmaya başlamışlar. Onların böyle homurdandığını,

artık verecek bir şeyleri kalmadığı için korkacak bir şeyleri

de olmadığını fark eden bizim ahbapların elebaşısı sırça köşkün

balkonuna çıkmış, sesini tatlılaştırıp onlara demiş ki:

 

-Ey millet, birçok şeyler verdiniz, büyük sıkıntılara katlandınız,

ama dostun düşmanın hayran olduğu bir sırça köşk elde

ettiniz. Onun azameti, onun parlaklığı yanında üç beş çuval

ekin, dört beş davar nedir ki?.. Biz sizin şanınız, şerefiniz için

çalışıyoruz, sizin iyiliğinizden başka bir şey düşünmüyoruz.

Bakın, bugün getirip bıraktığınız koyunların bile hepsini yemedik,

boğazımızdan kestik, bir kısmını size geri vereceğiz. Bütün

koyunların kelleleri halka dağıtılsın!-

 

Sırça köşkten çıkan birçok hizmetkar, biraz önce oraya canlı

olarak giren, şimdi kesilip, yüzülüp kebap edilmeye başlanan

koyunların kafalarını halka dağıtmışlar.

 

Kelleyi alanlar dağılmak üzereyken içlerinden biri elindeki

başa bakarak hayretle bağırmış:

 

-İyi ama bu başın beynini almışlar!-

 

Elebaşı balkondan seslenmiş:

 

-Öyle... Fakat siz beyni ne yapacaksınız? Pişirmesini bilmez,

ziyan edersiniz!-

 

Başka biri:

 

-Peki, ya bu başların dili de yok!- diye haykırmış. Elebaşı

aşağıya doğru eğilmiş:

 

-Canım, dilin size lüzumu yok! Yemesini beceremezsiniz!-

 

Bir üçüncüsü:

 

-Yahu, bu kellelerin gözlerini de çıkarmışlar!-

 

Elebaşı ona da cevap vermiş:

 

-Siz o gözün de nasıl kullanılacağını bilemezsiniz, vazgeçin

ondan da...-

 

Bunun üzerine halk, beyinsiz, dilsiz, gözsüz kelleleriyle dağılmak

üzereyken, aralarında canından bezmiş biri:

 

-Böyle başın da bana lüzumu yok!- diyerek, boynuzundan

tuttuğu kelleyi fırlatıvermiş. İşte o zaman herkesin şaştığı bir

şey olmuş; hızla gidip sırça köşke çarpan kelle orada -Şangır!..-

diye koskocaman bir gedik açmış. Halk her şeyden sağlam, hiçbir

zaman yıkılmaz, kırılmaz bildiği o koskoca sırça köşkün bu

kadar çürük olduğunu görünce, elindeki kelleleri birbiri arkasına

ona fırlatmaya başlamış, göz açıp kapayıncaya kadar tuzla

buz olan sırça köşk çökmüş, yıkılmış, içindekilerin çoğu cam

kırıklarının altında ezilmiş, kapıya yakın yerlerdeki beş on kişi

zor kurtulmuş...

 

Halk sırça köşkün enkazını çabuk temizlemiş, dünyada onsuz

da yaşanabileceğini anlayarak eski hayatına dönmüş, işini

yine arasından seçtiği adamlara gördürmüş, ama sırça köşkün

kötü hatırasını uzun zaman zihninden çıkaramamış. İhtiyarlar

çocuklarına ondan bahsederlerken, şu nasi


Saat ve Tarih: 03:41 , 5/7/2006 Bulundugu yer: Masal
Yorumlar (0) | Baglantı

BLOKLARIMIZDA HAZİRAN 2006 YAZILARI

Anasayfa  

Rıfat Ilgaz Arşivi   Taşköprü'den Bakış   

Kastamonu Net (Blogcu)    Şiir Sayfası   Öykü   

Sinema   Atatürk  Edebiyat   Roman Yazıları 

alsah / blog yazıları İndexi

 

 "Alsah" Blogları İndexi

29/6/2006: Yürekli Devrim Kadınlarımız (Kahraman Kadınlarımız) / Ahmet Miskioğlu
29/6/2006: DEVRİM KADINLARI DİRENİN / MEHRİZAT
24/6/2006: Yunus Nadi 2006 'Karikatür' Ödülü: Muammer Olcay
24/6/2006: Yunus Nadi 2006 'Sosyal Bilimler' ödülü: Zeki Sarıhan İle Esra Yakut
24/6/2006: Yunus Nadi 2006 'Şiir' Ödülü: Ruşen Hakkı
24/6/2006: Yunus Nadi 2006 'Roman' Ödülü: Yiğit Okur
24/6/2006: Yunus Nadi 2006 'Öykü' Ödülü: Sezer Ateş Ayvaz
24/6/2006: 60. YIL YUNUS NADİ ÖDÜLLERİ 2006 AÇIKLANDI
23/6/2006: RIFAT ILGAZ ŞİİRİNE BİR YAKLAŞIM / BİLDİRGE ÖZETİ / AYTEN MUTLU
21/6/2006: SEÇİLMİŞ ŞİİRLER 2 / ÖZGÜR BOZ
21/6/2006: SEÇİLMİŞ ŞİİRLER 1 / ÖZGÜR BOZ
18/6/2006: FREUD: "OZANLARLA FİLOZOFLAR, BİLİNÇDIŞINI BENDEN ÇOK DAHA ÖNCE AÇIĞA ÇIKARDI!"
16/6/2006: ŞİİR HARCI / OZAN OZANOĞLU
16/6/2006: YENİDEN İMECE-11 ÇIKTI / YENİDENDERGİ
15/6/2006: I. OĞUZ ATAY ÖYKÜ ÖDÜLÜ ŞARTNAMESİ
14/6/2006: 7 TEMMUZ 1993 RIFAT ILGAZ'I ÖLÜMÜNÜN 10. YILINDA BİR KEZ DAHA ANARKEN / ALİ KAYA
14/6/2006: ORHAN KEMAL'İN OYUN YAZARLIĞI / ASIM BEZİRCİ
14/6/2006: ÜMİT KAFTANCIOĞLU 2007 ÖYKÜ ÖDÜLLERİ BAŞVURULARI
13/6/2006: EDEBİYATIMIZDA KADIN SORUNU VE AYRIMCILIK / MİNE ERGEN
13/6/2006: 23 NİSAN ULUSAL EGEMENLİK VE ÇOCUK BAYRAMI - SEÇME ŞİİRLER -
13/6/2006: TARİHÇESİ, DOĞAL YAPISI, SANAYİSİ VE KÜLTÜR - SANATIYLA KASTAMONU
13/6/2006: 19 MAYIS ATATÜRK'Ü ANMA, GENÇLİK VE SPOR BAYRAMI -ŞİİRLER-
13/6/2006: EĞİTİM KONUSUNDA VASİYETİMDİR - l / Aziz NESİN
11/6/2006: TÜRKAN SAYLAN'LA 'ÇAĞDAŞ İNSAN SÖYLEŞİLERİ' ÜZERİNE
5/6/2006: KÖY EBSTİTÜLERİNE SELAM / SABAHATTİN EYÜBOĞLU
4/6/2006: ANADOLUNUN YATILI UMUTLARI: YİBOLAR 05 / EBRU TOKTAR
4/6/2006: ANADOLUNUN YATILI UMUTLARI: YİBOLAR 04 / EBRU TOKTAR
4/6/2006: ANADOLUNUN YATILI UMUTLARI: YİBOLAR 03 / EBRU TOKTAR
4/6/2006: ANADOLUNUN YATILI UMUTLARI: YİBOLAR 02 - İNEBOLU AZİZE ANA YİBO - / EBRU TOKTAR
4/6/2006: ANADOLUNUN YATILI UMUTLARI: YİBOLAR 01 - DEVREKANİ ŞENLİK YİBO - / EBRU TOKTAR
4/6/2006: "YENİDENDERGİ" GÜNCELLENDİ
4/6/2006: KÖY EKMEĞİ / OZAN OZANOĞLU
1/6/2006: • KASTAMONU VALİLİĞİ & İLÇE KAYMAKAMLIKLARI LİNKLERİ & DİĞER LİNKLER
1/6/2006: KASTAMONU VALİLİĞİ VE İLÇE KAYMAKAMLIKLARI LİNKLERİ
1/6/2006: ANLADIM / YILMAZ ERDOĞAN
1/6/2006: HAZİRANDA ÖLMEK ZOR / HASAN HÜSEYİN
1/6/2006: ŞARKI SÖZLERİ... ŞİİRLER... / AHMET KAYA
1/6/2006: NETTE 2. YILA BAŞLARKEN / BLOKLARIMIZDA MAYIS 2006 YAZILARI
1/6/2006: ÖYKÜ DERGİLERİ / MUSTAFA ŞERİF ONARAN
1/6/2006: ATAOL BEHRAMOĞLUNUN YAPITLARI / SEDAT İMZA
1/6/2006: AHMET YILDIZ'IN 2006 EDEBİYAT YILLIĞI / ÜMİT SARIASLAN
1/6/2006: ÜŞÜDÜM GÜNEŞİ TUTMAKTAN / ALİ KÜÇÜK

 

Ali Şahin'in Bloknotu


2006-6-30: Kenan Harun'dan Birkaç Şiir / İKİ YAZI / AHMET MİSKİOĞLU
2006-6-30: ... KİTAP... KİTAP... KİTAP...
2006-6-25: PYŞKİN'İ DÜŞÜNEREK / ATAOL BEHRAMOĞLU
2006-6-22: DÜZMECE ÖZGÜRLÜKLER, DÜZMECE DEVRİM 1, 2 / AHMET CEMAL
2006-6-22: 60. YIL YUNUS NADİ ÖDÜLLERİ 2006 AÇIKLANDI
2006-6-21: ORHAN KEMAL'İN OYUNLARI / NİHAT TAYDAŞ
2006-6-21: FETHİ NACİ VE ROMANCILIĞIMIZ / ADNAN ÖZYALÇINER
2006-6-21: OSMAN ŞAHİN'LE ÖYKÜCÜLÜĞÜMÜZ / FERİDUN ANDAÇ
2006-6-21: MEHMET SAYDUR'DAN "BİZ DE YAŞADIK" -BİR RIFAT ILGAZ GÜNCESİ- / M. EMİN DEĞER
2006-6-18: Prof. Dr. HAKKI KESKİN: "AB TÜRKİYE'YE İKİYÜZLÜ / SÖYLEŞİ / LEYLA TAVŞANOĞLU
2006-6-17: İLK OSMANLILARDA İNANÇ / ERDOĞAN AYDIN
2006-6-14: KARGAT'TA YIL SONU 'KARGAŞA'SI VE İBRAHİM ÇİFTÇİOĞLU iİLE RÖPORTAJ / EZGİ TEMUÇİN
2006-6-13: FATİH İSLAMİ ŞEHİR İSTEMEDİ / ERDOĞAN AYDIN (Hafta Sonu 10.06.2006)
2006-6-4: KÖY PORNOSU MODASI! PORNOGRAFİK ŞARKI SÖZLERİ PİYASADA TUTTU
2006-6-4: CENNETTEN KOVULAN ADEM VE HAVVA'NIN YAŞADIĞI YER TÜRKİYE'DE
2006-6-1: BLOKLARIMIZDA MAYIS 2006 YAZILARI
2006-6-1: 10. YILINDA ULUSLARARASI ANKARA ÖYKÜ GÜNLERİ: 01- 05 HAZİRAN 2006'DA

 

Güldeste/ En Güzel Atatürk Şiirleri/ Seçki

20/6/2006: Kaç kişiyiz biz? / Kerimcan Kamal
17/6/2006: CUMOK KASTAMONU KONFERANSI İZLENİMLERİ / ALİ ŞAHİN
3/6/2006: ANILARLA ATATÜRK / ATATÜRK KÜTÜPHANESİ'NDEN- BİLFEN OKULLARI
2/6/2006: ATATÜRK'ÜN İNEBOLU NUTKU
1/6/2006: BLOKLARIMIZDA MAYIS 2006 YAZILARI

 

Kastamonu Net (Blogcu)

 

28/6/2006: AĞLI KALE ŞENLİKLERİ 7-9 TEMMUZ'DA YAPILACAK
28/6/2006: HACIBEKİR ŞEKERCİLER-PASTACILAR VE YAYLA KÜLTÜRÜ FESTİVALİ
26/6/2006: 11. CİDE RIFAT ILGAZ SARI YAZMA KÜLTÜR VE SANAT FESTİVALİ (7-9 TEMMUZ 2006) PROĞRAMI BELLİ OLDU
24/6/2006: İNEBOLU'DA TURİZM ATAĞI / HAKAN GENCE
20/6/2006: KAS-DER-FED İLK GENEL KURULUNU YAPTI... VE DİĞER KAS-DER-FED HABERLERİ...
16/6/2006: 22.ABANA KÜLTÜR SANAT VE DENİZ ŞENLİKLERİ / PROĞRAMIN TAMAMI
16/6/2006: FESTİVAL HABERLERİ: 1- ABANA / ARAÇ / CİDE
14/6/2006: METEF'DE MUCİTLERİN GÖSTERİSİ
14/6/2006: GÖLKÖYLÜLER, BU YIL 24 HAZİRANDA BARTIN'DA BULUŞACAK
13/6/2006: ARAÇ FESTİVALİ 30 HAZİRAN - 02 TEMMUZ 2006'DA
13/6/2006: KASTAMONU VE İLÇELERİNDE 2006 YILI FESTİVALLER-FUARLAR VE YEREL ETKİNLİKLER
12/6/2006: KISAPARMAK VE TEPE ARAÇ'A GELİYOR
12/6/2006: KUTSAL KİTAPLARA GÖRE ZİNA II HIRİSTİYANLIK VE İNCİL’DE ZİNA 1- 2 / ALİ DUMAN
12/6/2006: HAVAALANI DİYE YAPILDI DÜĞÜN SALONU OLDU
12/6/2006: TÜRKİYE / BATI KARADENİZ / ...VE KASTAMONU SAHİLLERİMİZ... / UZUN İNCE BİR YOL
12/6/2006: KASTAMONULU ŞAİRLER / ŞENPAZAR'IN SESİ GAZETESİ
12/6/2006: ŞİMDİ DE KASTAMONU'DAN KÜLTÜR SANAT ETKİNLİK HABERLERİNİ VERİYORUZ...
4/6/2006: ANADOLUNUN YATILI UMUTLARI: YİBOLAR - DEVREKANİ ŞENLİK VE İNEBOLU AZİZE ANA / DİZİ YAZI / 01 - 02 / EBRU TOKTAR
3/6/2006: GİDİYORUM / UTKU ERİŞİK
2/6/2006: ARAÇ'TAN HABERLER: "BİZİM ARAÇ" TAN...
2/6/2006: ARAÇ'TAN HABERLER: "ARAÇ HABER" DEN...
2/6/2006: ... TAŞKÖPRÜ'DEN ... KASTAMONU'DAN HABER... KASTAMONU'DAN... TAŞKÖPRÜ'DEN...
2/6/2006: RESİMLERLE DOĞANYURT
2/6/2006: HANÖNÜ'DEN FOTOĞRAFLAR
2/6/2006: ATATÜRK'ÜN İNEBOLU NUTKU
1/6/2006: BLOKLARIMIZDA MAYIS 2006 YAZILARI

 

Öyküler & Öykücüler

 

26/6/2006: 23 EYLÜL 1999 Füruzan / AYFER TUNÇ
26/6/2006: 07 EKİM 1999: Faruk Duman, genç bir hikâyeci / FETHİ NACİ
26/6/2006: Birinci sınıf aydın ve eylem adamıydı
26/6/2006: peyami safa'nın fatih harbiye romanı incelemesi / fethi naci
26/6/2006: SİZ ORADA MISINIZ? / GÜNİL ÖZLEM AYAYDIN CEBE
26/6/2006: OĞUZ ATAY: YAŞAMI - SANATI - YAPITLARI
26/6/2006: OĞUZ ATAY: DEMİRYOLU HİKÂYECİLERİ - BİR RÜYA
24/6/2006: KOMİKLİK - I968 / IŞIL ÖZGENTÜRK
24/6/2006: ASLI TOHUMCU 'YOK BANA SENSİZ HAYAT' ÜZERİNE / ALİ ALKAN ALKAN
24/6/2006: EDEBİYATIMIZIN 'SALİM AMCA'SINI BİR YIL ÖNCE YİTİRMİŞTİK / ÇİĞDEM ÜLKER
23/6/2006: AYŞE KULİN'DEN GÜLAY'IN HİKAYESİ / UNİCEF
22/6/2006: RAYLARDA MAKAS / SEZER ATEŞ AYVAZ
19/6/2006: ABDULLAH BAŞTÜRK İŞÇİ ÖYKÜLERİ ÖDÜLÜ
15/6/2006: DUR GİTME / İSA ÇELİK/ ÖYKÜLER / 2006/ Hülya SOYŞEKERCİ
13/6/2006: ATLIKARINCA / ÖYKÜ / ŞANSIN TÜZÜN
11/6/2006: RIZA KIRAÇ İLE "ARAF'TA BİR MELEK"İ KONUŞTUK / Erdem ÖZTOP
11/6/2006: Zamanın gizlerini İnci Aral'ın öykülerinde aramak / Mustafa Şerif ONARAN
1/6/2006: BLOKLARIMIZDA MAYIS 2006 YAZILARI

 

Şiirler & Şairler

 

26/6/2006: TAHSİN SARAÇ / YAŞAMI- YAPITLARI VE ŞİİRLERİNDEN ÖRNEKLER
24/6/2006: Filistin Şiirleri / Cevat ÇAPAN
24/6/2006: Yücel Kayıran'dan 'Çalgın' / Şiirler-2006 / Cihan OĞUZ
22/6/2006: ÇOK GÜZEL ŞEY / MELİH CEVDET ANDAY
19/6/2006: YENİDEN / GÜLTEN AKIN
19/6/2006: GÖRÜŞ GÜNÜ ENVER GÖKÇE
19/6/2006: EROS / ERCÜMENT BEHZAT LAV
19/6/2006: KAPANA / EGEMEN BERKÖZ
19/6/2006: HİKÂYE / CAHİT KÜLEBİ
19/6/2006: SONLUDUR AŞK DA / METİN ALTIOK
19/6/2006: BEN SANA TEŞEKKÜR EDERİM / ÜLKÜ TAMER
19/6/2006: SANA YARAŞAN / TURGAY FİŞEKÇİ
19/6/2006: GRAVÜR / SALİH BOLAT
19/6/2006: TELEFON / OKTAY RİFAT
19/6/2006: HÜCREMDE AYIŞIĞI / REFİK DURBAŞ
19/6/2006: SAVRULMUŞ BİR ÖMRÜN GÜNLERİNDEN / NİHAT BEHRAM
19/6/2006: ŞİİRLER 1 / NÂZIM HİKMET
19/6/2006: SİZİN HİÇ BABANIZ ÖLDÜ MÜ? / CEMAL SÜREYA
19/6/2006: ENSTRUMENTAL / BIRHAN KESKIN
19/6/2006: KANLI ZAMBAK / BEHÇET AYSAN
19/6/2006: "KEŞKE" VE SEÇME ŞİİRLER / AYTEN MUTLU
19/6/2006: DUVAR / ATTİLA İLHAN
19/6/2006: AYRILIK / AYDIN HATİPOĞLU
19/6/2006: BİR GÜN MUTLAKA / ATAOL BEHRAMOĞLU
19/6/2006: HİSSEN YOK BU AKŞAMDA SENİN / ARİF DAMAR
19/6/2006: ŞAFAK TÜRKÜSÜ / NEVZAT ÇELİK
18/6/2006: EDİP CANSEVER: 'BEN NEDEN bBİR OTEL KATİBİYİM?' / HASAN ALİ TOPTAŞ
15/6/2006: Fikret Demirağ - Ahmet Ada - Saniye Gündüz Yıldırım - BEHÇET AYSAN ŞİİR ÖDÜLÜ
11/6/2006: AYIN ŞİİRİ - HAZİRAN 2006 / ARİF DAMAR
1/6/2006: BLOKLARIMIZDA MAYIS 2006 YAZILARI

 

 

Rıfat Ilgaz Arşivi

 

30/6/2006: "Rıfat Ilgaz'ın Şiirinde Mizah Öğeleri" / Ali NAZLI
29/6/2006: TÜRKÇEMİZ / ŞİİR / RIFAT ILGAZ / ( "NURSENCE"DEN )
26/6/2006: 11. CİDE RIFAT ILGAZ SARI YAZMA KÜLTÜR VE SANAT FESTİVALİ (7-9 TEMMUZ 2006) PROĞRAMI BELLİ OLDU
25/6/2006: RIFAT ILGAZ'IN EVİ ONARILIYOR / DENİZ N. AKBAL
25/6/2006: "SUÇLU" AYDINLARIN ÖYKÜSÜ / CELAL BAŞLANGIÇ
25/6/2006: ŞİİRİNDE MİZAH MİZAHINDA ŞİİR OLAN BİR YAZAR: RIFAT ILGAZ / ADNAN ÖZYALÇINER
25/6/2006: HABABAM'IN ANNESİNE VEDA ( ESKİ- ARŞİV'DEN)
22/6/2006: RIFAT ILGAZ’IN ROMANINDAN ANADOLU PANORAMASINA 1 / H. EMEL DİNSEVEN
22/6/2006: RIFAT ILGAZ’IN ROMANINDAN ANADOLU PANORAMASINA 2 / H. EMEL DİNSEVEN
20/6/2006: RIFAT ILGAZ SEMPOZYUMU - KASTAMONU / M. Nejat GACAR
20/6/2006: İLKLERİN KENTİ KASTAMONU / SAVAŞ ÜNLÜ
20/6/2006: RIFAT ILGAZ SICAKLIĞI. / ALİ ŞAHİN
20/6/2006: RIFAT ILGAZ SEMPOZYUMU / H. İHSAN SÖNMEZ
20/6/2006: TARIK AKAN; "ANNEM KASTAMONULU"
20/6/2006: YILMAZ'LA ÖZ'ÜN GENÇLİK SIRRI / ZEKİ COŞKUN
20/6/2006: İNEK ŞABAN VE GÜDÜK NECMİ KİMDİ?
20/6/2006: ILGAZ'IN ZİRVESİNDE / HASAN BARIŞCAN
20/6/2006: KASTAMONU'DA RIFAT ILGAZ ŞÖLENİ / Doğan HIZLAN
20/6/2006: KORKULUK OLMAK DA MI ZOR/ SÖZÜM KİME Mİ? / M.Emin DEĞER
13/6/2006: CİDE FESTİVALİ 2005'TEN: YER YERİNDEN OYNADI
11/6/2006: MEHMET SAYDUR'LA 'RIFAT IlLGAZ'LI YILLAR'I KONUŞTUK / UTKU ERİŞİK
3/6/2006: (BAŞLANGIÇTAN 1988'E KADAR) RIFAT ILGAZ KAYNAKÇASI / ASIM BEZİRCİ
1/6/2006: BLOKLARIMIZDA MAYIS 2006 YAZILARI

 

 

Roman Yazıları

 

30/6/2006: ZAMANYA / ROMAN-2006 / ERKAN CANAN
25/6/2006: YAMAN KORAY: BÜYÜK ORFOZ ROMAN- 1979 / A. ÖMER TÜRKEŞ
25/6/2006: .... ROMAM... ROMAN... ROMAN.... / A. ÖMER TÜRKEŞ
25/6/2006: .... ROMAM... ROMAN... ROMAN.... / A. ÖMER TÜRKEŞ
25/6/2006: UMUTTAN YALNIZLIĞA TİP / ARTUN ÜNSAL
25/6/2006: ERDAL AĞBİi'Lİ (ÖZ) ZAMANLAR / SEMİH GÜMÜŞ
25/6/2006: 2006'NIN YAKIN TARİH ROMANLARI / A. ÖMER TÜRKEŞ
25/6/2006: HAKAN YEL'İN rOMANI: LOKANTA - 2006 / A. ÖMER TÜRKEŞ
25/6/2006: İLK MEKTUP VE KUTSAL MEZAR / A. ÖMER TÜRKEŞ
25/6/2006: ATİLLA AKAR: KAMİKAZE OPERASYONU / ROMAN- 2006 / NEDİM H. CANERSEN
25/6/2006: 12 MART ROMANLARINDAN: FÜRUZAN'IN "47'LİLER"İ / A. ÖMER TÜRKEŞ
25/6/2006: RIZA KIRAÇ: ARAF'TA BİR MELEK ROMAN- 2006 / ABİDİN PARILTI
24/6/2006: YÜKSEKLERDE / OSMAN AKALIN'IN rROMANI-2006 / Asuman KAFAOĞLU-BÜKE
24/6/2006: NESLİHAN ACU: 'NE GÜZEL BİR HİÇLİKTİ AŞK' (ROMAN-2006) / Erdem ÖZTOP
24/6/2006: LEYLA'NIN EVİ (ÖMER ZÜLFÜ LİVANELİ'NİN ROMANI- 2006) / Metin CELAL
20/6/2006: “ GÜVEN ”, ÖRGÜTLENME VE UMUT / FATİH POLAT
15/6/2006: Atilla Keskin 'Çiçekler Susunca'yı anlatıyor / Erdoğan AYDIN
12/6/2006: ROMAN... ROMAN.... ROMAN... / A. ÖMER TÜRKEŞ
11/6/2006: ERDAL BALCI'NIN "HARUN" ROMANI / A. ÖMER TÜRKEŞ
11/6/2006: Ayla Kutlu'dan 'Ateş Üstünde Yürümek' / Türey KÖSE
11/6/2006: Piraye Şengel'den polisiye kurguya devam / Başak ÜMİT
2/6/2006: YAKUP KADRİ KARAOSMANOĞLU VE "YABAN" ROMANI ÜZERİNE
2/6/2006: YAKUP KADRİ KARAOSMANOĞLU VE "KİRALIK KONAK" ROMANI ÜZERİNE
2/6/2006: YAKUP KADRİ KARAOSMANOĞLU VE "ANKARA" ROMANI ÜZERİNE
1/6/2006: FARUK DUMAN / KIRK / ROMAN, 2006
1/6/2006: YAZILARI... BLOKLARIMIZDA MAYIS 2006 YAZILARI... BLOKLARIMIZDA MAYIS 2006 YAZILARI... BLOKLARIMIZDA...

 

Taşköprü'den Bakış

 

29/6/2006: CARTCURT VADİSİ - TAŞKÖPRÜ MİSALİ - CHP TAŞKÖPRÜ İLÇE BAŞKANI MEHMET ÜNAL'LA GÖRÜŞME / MELİH AŞIK
28/6/2006: HACIBEKİR ŞEKERCİLER- PASTACILAR VE YAYLA KÜLTÜRÜ FESTİVALİ / 30 HAZİRAN- 2 TEMMUZ 2006 /ARAÇ / KASTAMONU
24/6/2006: AŞK BUNALIMDA: "Kadın ve erkek arası ndaki gizler ortadan kalkınca duygusallık yerini cinselliğe bıraktı "
24/6/2006: OSMANLI'NIN TÜRKLÜĞÜ / ERDOĞAN AYDIN
22/6/2006: Tehlikenin Farkındayız! / SEVGİ ÖZEL
21/6/2006: ANKARA T.C.D.D SANAT GALERİSİNDE 16-30 HAZİRAN 2006 TARİHLERİ ARASINDA DÜZENLENEN KARMA SERGİ'DEN GÖRÜNTÜLER
17/6/2006: 28-30 TEMMUZ 2006'DA 22.Sİ GERÇEKLEŞTİRİLECEK OLAN ABANA KÜLTÜR SANAT VE DENİZ ŞENLİKLERİ PROĞRAMI BELLİ OLDU
3/6/2006: TÜRKİYE TÜRKLÜĞÜNÜ PARÇALAMAK 1 - 2 - 3 / ATAOL BEHRAMOĞLU
3/6/2006: CHP'NİN SAĞA AÇILIMI / ATAOL BEHRAMOĞLU
2/6/2006: TAŞKÖPRÜ'DEN HABER... TAŞKÖPRÜ'DEN... KASTAMONU'DAN HABER... KASTAMONU'DAN...
2/6/2006: KASTAMONU: 5 TAŞKÖPRÜ: 1 / UTKU ERİŞİK
1/6/2006: SEMİH GÜMÜŞ / 2003 MART'INDAN BU YANA RADİKAL KİTAP'TA 40 YAZI
1/6/2006: BLOKLARIMIZDA MAYIS 2006 YAZILARI

 

Yedinci Sanat

 

25/6/2006: "KORKUYORUM ANNE" VE "BEŞ VAKİT"LE REHA ERDEM
24/6/2006: Sinan Çetin, meslektaşlarına ve yeni telif yasasına acımasız eleştiriler yöneltirken özeleştiri de yapıyor / GAMZE AKDEMİR
15/6/2006: 43. Altın Portakal'a doğru / ASLI SELÇUK
13/6/2006: EROL GÜNAYDIN: "İYİ Kİ ARTİST OLMUŞUM" / PELİN KARA
13/6/2006: ADANA ALTIN KOZA 2006'DA / EN İYİ FİLM: "BEŞ VAKİT"
12/6/2006: Herkesin kendi 12 Eylül'ü var... / Özlem Altunok (Cumhuriyet Dergi 11.06.2006)
1/6/2006: BLOKLARIMIZDA MAYIS 2006 YAZILARI

 

Yeni Edebiyat (Blogcu)

 

2006-06-26: TÜRK EDEBİYATI VE FOLKLOR İLİŞKİSİ / OSMAN ŞAHİN
2006-06-26: CEMAL SÜREYA / FERİDUN ANDAÇ
2006-06-26: CUMHURİYET DÖNEMİ TÜRK EDEBİYATI-TEMEL ESERLERİMİZ / HASAN BÜLENT KAHRAMAN
2006-06-18: EDEBİYAT VE SANAT ÖDÜLLERİ TAKVİMİ 2
2006-06-11: FETHİ NACİ ÖLDÜ MÜ? / M. Sadık ASLANKARA
2006-06-01: MAYIS 2006 YAZILARI... BLOKLARIMIZDA MAYIS 2006 YAZILARI


Saat ve Tarih: 10:47 , 3/7/2006 Bulundugu yer: Haber
Yorumlar (0) | Baglantı

BLOKLARIMIZDA MAYIS 2006 YAZILARI / ALİ ŞAHİN

BLOKLARIMIZDA MAYIS 2006 YAZILARI

AlsahBloklarıİndexi

30/5/2006: "YENİ ÇERNOBİLLER İSTEMİYORUZ" / EMİNE ÖZCAN
28/5/2006: KÜLTÜR, SANAT VE EDEBİYAT DERGİLERİ / WEB SAYFALARI İNDEXİ
28/5/2006: CİDE VE BİR CİDE'Lİ: RIFAT ILGAZ... Nasrullah Gazetesi Haber Arşivi'nden
27/5/2006: 27 MAYIS DERSLERİ / MÜMTAZ SOYSAL
27/5/2006: CAĞALOĞLU'NA AĞIT / MEHMET GÜLER
27/5/2006: RADİKAL KİTAP 26.05.2006 SAYISI'NDA A. ÖMER TÜRKEŞ YAKIN TARIH ROMANLARINA BAKIYOR
26/5/2006: 2000’DE TÜRK SİNEMASI / CUMHURİYET-KÜLTÜR SERVİSİ
26/5/2006: 1998'DE TÜRK SİNEMASI / TURHAN GÜRKAN
25/5/2006: TÜRK SİNEMASI / NEJAT ULUSAY
25/5/2006: OSMAN ŞAHİN VE MAHŞER / FECİR ALPTEKİN
25/5/2006: RIFAT ILGAZ’IN ROMANINDAN ANADOLU PANORAMASINA / BİLDİRİ ÖZETİ / H. EMEL DİNSEVEN
25/5/2006: 2006 SAİT FAİK ÖDÜLÜ (ARMAĞANI) VE ÖNCEKİLER
25/5/2006: EN SEVİLEN TÜRK FİLMLERİ 14-12-2005
25/5/2006: TÜRK SİNEMASI ALANINDA ÖNEMLİ BİR SİTE: "http://www.turksinemasi.com"
25/5/2006: BAŞLANGICINDAN BUGÜNE "ALTIN PORTALAL'IN EN İYİLERİ / Ali ŞAHİN
25/5/2006: "YEDİNCİSANAT"TAN TÜRK SİNEMASI ÜZERİNE YAZILAR SEÇKİSİ / ALİ ŞAHİN
25/5/2006: RIFAT ILGAZIN ŞİİRİ'NE KISA BİR YOLCULUK / BİLDİRİ ÖZETİ / MEHMET AYDIN
25/5/2006: RIFAT ILGAZ 2006- KASTAMONU SEMPOZYUMU'NDAN İZLENİMLER / ALİ ŞAHİN
25/5/2006: RIFAT ILGAZ SICAKLIĞI... / İZLENİMLER / BARIŞ CANOĞUL
25/5/2006: RIFAT ILGAZ 2006- KASTAMONU SEMPOZYUMU'NDAN İZLENİMLER / BARIŞ CANOĞUL
4/5/2006: ALİ ŞAHİN SİTE & BLOK & WEB SAYFALARI / ALSAH
4/5/2006: ERMENİ İDDİALARININ HUKİKİ TEMELİ YOK / CUMHURİYET STRATEJİ EKİ
3/5/2006: AYDINLANMA YOLUNDA 80 YIL: VECİHİ TİMUROĞLU / DUYURU

A. Şahin'in Bloknotu

2006-5-30: CAN’IN CANI ERDAL ÖZ / Tülay ÇELLEK
2006-5-29: RÖNESANSÇI FATİH / Yüksel PAZARKAYA
2006-5-27: 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat Koşulları, Yapılışları ve Sonuçları Aynı Değildir / Alev COŞKUN
2006-5-18: ‘’Senin en değerli hazinen nedir, ey geleceklerin çocuğu? Senin en değerli hazinen bağımsızlığındır: Türk bağımsızlığı. Bu bağımsızlığa gelişmenin, sonsuzluğun temellerini atan: Çağdaş devletindir, Cumhuriyet’tir, çağdaşlaşma devrimindir
2006-5-18: ‘’Senin en değerli hazinen nedir, ey geleceklerin çocuğu? Senin en değerli hazinen bağımsızlığındır: Türk bağımsızlığı. Bu bağımsızlığa gelişmenin, sonsuzluğun temellerini atan: Çağdaş devletindir, Cumhuriyet’tir, çağdaşlaşma devrimindir
2006-5-18: “Anılarda Gazi Üniversitesi” toplantısına katılan eski Gazililer, Gazi Üniversitesi’nde bulunmanın heyecanını yaşadı
2006-5-18: Cumhuriyet 60 Yıldan Beri Bombalanıyor / Prof. Dr. COŞKUN ÖZDEMİR
2006-5-14: TEHLİKENİN FARKINDA MISINIZ?
2006-5-7: Erdal Öz , 26 Mart 1935- 6 Mayıs 2006
2006-5-7: Şiir Defteri / Selma Ağabeyoğlu
2006-5-6: Üç Kişilik Ordu!.. Deniz'ler Anılıyor
2006-5-5: KÖY ENSTİTÜLERİNDEN KENT ENSTİTÜLERİNE…
2006-5-4: Akıl kaçıyor çünkü bir yere gidiyor
2006-5-4: İki kadın, iki roman
2006-5-4: 50 yazardan 2005'in en iyi 10 kitabı
2006-5-3: ANKARA'DA "AYDINLANMA YOLUNDA 80 YIL: VECİHİ TİMUROĞLU"
2006-5-3: Sevinç Eratalay, Dünden yarına bir selam / HATİCE TUNCER
2006-5-2: ALİ ŞAHİN SİTE & BLOK & WEB SAYFALARI

 

A. Şahin'in Not Defteri

4/29/2006: EĞİTİM KONUSUNDA VASİYETİMDİR - l / Aziz NESİN
4/18/2006: 19 MAYIS ATATÜRK'Ü ANMA, GENÇLİK VE SPOR BAYRAMI -ŞİİRLER-
4/18/2006: 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı Şiirleri
4/13/2006: Bendeki Rıfat Ilgaz / Ali ŞAHİN

 

Çocuk ve Edebiyatı

  • Yine mi masa başındasın?
  • Fazıl Hüsnü Dağlarca Hakkında / Dağlarca'nın Çocuk Şiirleri
  • Çocuklara Şiirler / siir.gen.tr
  • Çocuk Edebiyatçıları Birliği Başkanı, Yazar

     

    Güldeste/ En Güzel Atatürk Şiirleri/ Seçki

    19/5/2006: Allah'ın Askeri!.. / İlhan SELÇUK
    13/5/2006: TEHLİKENİN FARKINDA MISINIZ?
    1/5/2006: Manisa ADD Sitesi'nden... Sitesi Olan ADD Şubelerimiz

     

    Kastamonu Net (Blogcu)

    29/5/2006: ABANA'DA " BİR BAHAR AKŞAMI " ŞİİR DİNLETİSİ / SOL YANIM (ŞİİR) - BEDİRHAN GÖKÇE
    20/5/2006: ŞİMDİ BİR FİLM ATIF YILMAZ'I ANLATMALI.../ ERTEKİN AKPINAR
    20/5/2006: Herkes ne zaman ölür? Elbet gülünün solduğu akşam
    19/5/2006: KASTAMONU 2006 RIFAT ILGAZ ŞÖLENİ'NDEN TÜM FOTOĞRAFLAR VE YANKILARI...
    17/5/2006: BİR KENTE GİTMEK: KASTAMONU / Osman NAMDAR
    10/5/2006: - RIFAT ILGAZ SEMPOZYUMU (10 MAYIS 2006) 1. GÜNDEN GÖRÜNTÜLER
    10/5/2006: KASTAMONU'DA RIFAT ILGAZ ŞÖLENİ / Doğan HIZLAN
    9/5/2006: SON FİLMİ 'EĞRETİ GELİN'İ KASTAMONU'DA ÇEKMİŞTİ
    9/5/2006: 'ŞEKER FABRİKAMIZI SATTIRMAYIZ' DİYE HAYKIRDILAR
    8/5/2006: RIFAT ILGAZ SEMPOZYUMU PROGRAMI 10-11-12 MAYIS 2006'DA KASTAMONU'DA (3. GÜN)
    8/5/2006: RIFAT ILGAZ SEMPOZYUMU PROGRAMI 10-11-12 MAYIS 2006'DA KASTAMONU'DA (2. GÜN)
    8/5/2006: RIFAT ILGAZ SEMPOZYUMU PROGRAMI 10-11-12 MAYIS 2006'DA KASTAMONU'DA (1. GÜN)
    6/5/2006: "HUZUR" ARAYANA TAZE 'NEFES' : KASTAMONU...
    6/5/2006: Yüksel GÜLTEKİN* FETHİYE İLÇE MİLLİ EĞİTİM MÜDÜRÜ OLDU
    5/5/2006: PİRAYE'NİN PORTRELERİ
    5/5/2006: Azdavay Zümrüt Köyü / Cumhuriyet 05.05.2006
    3/5/2006: 'Çevre Yasası'nda Sinop, Bodrum! / Oktay EKİNCİ
    3/5/2006: "Yeni Çernobiller İstemiyoruz"

     

    Öyküler & Öykücüler

    14/5/2006: 42. Sait Faik Hikâye Ödülü’ne “Saat Kulesi / Kısa Metinler ve Hikâyeler” isimli kitabıyla Dr. Refik Algan değer görüldü. Algan, edebiyata 20 yıl ara vermişti
    13/5/2006: Çatışma / Öykü / Sait Faik ABASIYANIK
    7/5/2006: Erdal Öz (26 Mart 1935- 6 Mayıs 2006) / Sular Ne Güzelse
    6/5/2006: ÖYKÜ / İstanbul Gözlerin Kara 'Sevaçya İstanbul' /KARİN KARAKAŞLI
    1/5/2006: Sevim Burak Yazarlığını Anlatıyor

     

  • Rıfat Ilgaz Arşivi

  • 18/5/2006: RIFAT ILGAZ SICAKLIĞI... / BARIŞ CANOĞUL
    15/5/2006: ÇİLELİ BİR YAŞAMIN GÖRGÜ TANIKLIĞI / Ülkü TAMER
    15/5/2006: RIFAT ILGAZIN ŞİİRİ'NE KISA BİR YOLCULUK / MEHMET AYDIN
    12/5/2006: RIFAT ILGAZ SEMPOZYUMU (12 MAYIS 2006) 3. GÜNDEN GÖRÜNTÜLER
    12/5/2006: RIFAT ILGAZ SEMPOZYUMU (11 MAYIS 2006) 2. GÜNDEN GÖRÜNTÜLER
    10/5/2006: RIFAT ILGAZ SEMPOZYUMU (10 MAYIS 2006) 1. GÜNDEN GÖRÜNTÜLER
    10/5/2006: RIFAT ILGAZ ARŞİVİ- YAZI BAŞLIKLARINA GÖRE ALFABETİK DİZİN
    9/5/2006: RIFAT ILGAZ SEMPOZYUMU PROGRAMI 10-11-12 MAYIS 2006'DA KASTAMONU'DA / POSTER BİLDİRİLER
    9/5/2006: RIFAT ILGAZ SEMPOZYUMU PROGRAMI 10-11-12 MAYIS 2006'DA KASTAMONU'DA (1. GÜN)
    9/5/2006: RIFAT ILGAZ SEMPOZYUMU PROGRAMI 10-11-12 MAYIS 2006'DA KASTAMONU'DA (2. GÜN)
    9/5/2006: RIFAT ILGAZ SEMPOZYUMU PROGRAMI 10-11-12 MAYIS 2006'DA KASTAMONU'DA (3. GÜN)
    3/5/2006: RIFAT ILGAZ'IN ŞİİRİ / SERVER TANİLLİ

  •  

  • RIFAT ILGAZ 2006 - KASTAMONU SEMPOZYUMU*

  •  (Seçme... ... Şiirler) (Sempozyum 1. Gün... ...2. Gün... ...3. Gün) (Sempozyum Foto Albüm 1... ...Albüm 2... ...Albüm 3... ...Albüm 4... ...Albüm 5) Basında Yankıları 1 Yankı 2 Yankı 3 Yankı 4 Yankı 5 Yankı 6 Katılanlar 1 Katılanlar 2 Bildiri Yazarları (Alfabetik) Festival 2005'ten...

     

     

  • Roman Yazıları

    21/5/2006: Orhan Kemal'in Cemile'si öldü
    14/5/2006: YENİ KİTAPLARIYLA ALTIN PORTAKALLI ŞAİRLER YÜCEL KAYIRAN VE BİRHAN KESKİN...
    14/5/2006: Perihan Mağden: "KİTAP FETİŞİSTİ DEĞİLİM!"
    8/5/2006: 2003 ROMANLARI- Asuman Kafaoğlu BÜKE (E dergisi Ocak 2004)
    8/5/2006: ROMAN DEĞERLENDİRMESİ 3 (1999 YILI ROMANLARI) / (NAZİR AKALIN)
    8/5/2006: ROMAN DEĞERLENDİRMESİ 2 (1999 YILI ROMANLARI) / (NAZİR AKALIN)
    8/5/2006: ROMAN DEĞERLENDİRMESİ 1 (1999 YILI ROMANLARI) / (NAZİR AKALIN)

     

    Şiirler & Şairler

    25/5/2006: Kaderin Dudağındaki Şehvet / Ümit Zeynep KAYABAŞ
    14/5/2006: EDEBİYAT ÇEVRELERİ, ŞİİRDE UMUT VAAT EDEN BİR HAREKETLİLİK OLDUĞU GÖRÜŞÜNDE.
    14/5/2006: MEHMET TANER UZUN YILLAR SUSSA DA HİÇBİR ZAMAN YİTMEMİŞTİR!
    14/5/2006: O Bir Anne Şairi
    5/5/2006: Yaşar Kemal
    5/5/2006: ŞİİR ÜSTÜNE DÜŞÜNCELER
    5/5/2006: Fotoğrafları
    5/5/2006: YAPITLARI
    3/5/2006: Çocuklara Şiirler / siir.gen.tr

     

    Taşköprü'den Bakış

    29/5/2006: Yanlış Adamlar Doğru Yerlerde / Eray KARINCA
    19/5/2006: RIFAT ILGAZ 2006 - KASTAMONU SEMPOZYUMU 2
    19/5/2006: RIFAT ILGAZ 2006 - KASTAMONU SEMPOZYUMU 1
    14/5/2006: Çocuklar hakkında ilginç inanışlar...
    14/5/2006: Reha Oğuz Türkkan
    6/5/2006: 'Kemalizm'i Sorgulayanlar, Bu Yazıları Okusun:
    3/5/2006: BİR SANATÇININ ANI DEFTERİNDEN
    3/5/2006: 5 YILDIR ÜZERİNDE ÇALIŞILAN 'CUMHURBAŞKANLIĞI TARİHİ' YAYIMLANDI
    3/5/2006: Türkiye'mizin Laik Düzeni Saptırılamaz / Prof. Dr. Türkan SAYLAN ÇYDD Genel Merkezi

     

    Yedinci Sanat

    31/5/2006: Dizi dizi filmler Dizi dizi filmler
    31/5/2006: Dopdolu Bir Altın Koza 17-05-2006
    29/5/2006: ŞİMDİ BİR FİLM ATIF YILMAZ'I ANLATMALI.../ ERTEKİN AKPINAR
    7/5/2006: BİR BAŞKADIR ONUN (ATIF YILMAZ'IN) KADINLARI / UĞUR VARDAN
    6/5/2006: TÜRK SİNEMASI YASTA: ATIF YILMAZ'I KAYBETTİK
    3/5/2006: SEZEN AKSU'YLA 30 YIL
    3/5/2006: Bu yıl Türk sinemasında 12 Mart dönemini sorgulayan filmlerle 'küçük dünyalar' beyazperdede
    1/5/2006: "Okul" Filmine Konu Olan Roman: "Hayalet Kitap" (Doğu YÜCEL)

     

    Yeni Edebiyat (Blogcu)

    2006-05-22: edebiyat ve sanat ödülleri
    2006-05-19: ERKAN ÖZYÜREKLİ'DEN HÜSEYİN CONTÜRK ÜZERİNE GÜZEL BİR SAYFA
    2006-05-15: Şiir Eleştirisi Üzerine
    2006-05-15: Bir Sanatçıya Saygı... / Ahmet ÖZER
    2006-05-07: Yazarların ilk heyecanları
    2006-05-07: Sait Faik Ödülü 'Saat Kulesi, Kısa Metinler ve Hikâyeler' adlı kitabıyla Refik Algan'ın
    2006-05-07: Güller hep 6 Mayıs'ta mı solar?
    2006-05-07: Erdal Öz'ü kaybettik
    2006-05-07: Atıf Yılmaz'ın ardından...
    2006-05-07: İsmini Atatürk'ün koyduğu Cumhuriyet gazetesi, 83 yıldır laik ve demokratik çizgisinden ödün vermedi
    2006-05-06: Aydın Şimşek'ten "Yaratıcı Yazarlık ve Deneysel Düşünme "
    2006-05-06: Üç Kitap/ Üç Yazar
    2006-05-05: KENDİ PORTRELERİ
    2006-05-03: BLOGLARIM / ALİ ŞAHİN
    2006-05-03: Kuşadası'nda / TURGAY FİŞEKÇİ- Sunullah Arısoy Şiir ödülü Fişekçi'nin oldu


  • Saat ve Tarih: 08:35 , 1/6/2006 Bulundugu yer: Inceleme
    Yorumlar (0) | Baglantı

    Yine mi masa başındasın?


    Yine mi masa başındasın?

    Emel ARMUTÇU

     

    Farklı kökenlerden ve hayatlardan gelen sekiz kadın, yazar olmayı tartıştı.

    Biri Osmanlı paşazadelerinin bolca olduğu aristokrat bir aileden geliyor. Diğeri okula babasından gizli olarak annesi tarafından gönderilmiş, devrimci kocasından yıllarca dayak yemiş bir solcu. Bir başkası eski operacı. Güneydoğuda doğup yaşamanın hayatına kattığı tüm acıları, aykırı bir kadın olmakla göğüslemeye çalışan bir Diyarbakırlı da aralarında; yazarlarla dolu bir ailenin Sorbonne'da okuyan kızı da. Ve bir başkası Köy Enstitüleri bilinciyle yetişmiş, yılların eğitimcisi... Çok farklı yerlerden gelmiş görünseler de ortak

    bir noktaları var. Onlar Türkiye'nin yazar kadınları. Geçtiğimiz hafta İstanbul Haliç'teki Kadın Eserleri Kütüphanesi'nde, okurlarıyla birlikte bir atölye çalışması yaptılar ve Türkiye'de kadın yazar olmanın ne anlama geldiğini konuştular. Genç kuşak yazarlardan Müge İplikçi ve Ümran Kartal'ın organize ettiği çalışmada, ortaya birbirinden hem çok farklı, hem de tıpkısının aynısı öyküler çıktı. Tabii bu arada, gerek sevgili/koca, gerek yazar/okur ve özellikle yayıncı olarak erkeklerin bol bol kulakları çınladı.

     

    İNCİ ARAL

    Galiba yazarım

     

    O yazar olduğuna daha yeni karar vermiş; son zamanlarda daha fazla röportaj önerisi gelince! Oysa uzun yıllar kendini marangozdan, ayakkabıcıdan farklı görmemiş. ‘‘Ben de sözcüklerin ustasıyım’’ diye düşünmüş. Hele yerleri silerken, duvar boyarken, pazar torbalarını taşırken yazar olduğu hiç mi hiç aklıma gelmemiş. Yazmadığı zaman, niye yazamıyorum diye bir şey problem de yaşamamış. Söyleyecek sözüm yok. diye düşünmüş. Mesela son birbuçuk yıldır yazmıyor ve 'kadınlık' günlerini yaşıyor. Bu da çok muhteşem bir şey, ona göre: Bir evle uğraşmak, havluları düzgün bir şekilde dolaba sıralamak, sabun kokusu duymak... Öyle ki kendi evi bittiğinde oğlunun evine gidiyor!

    ‘‘Birşey’’ yapmak istediği, ama bunun ne olduğunu bilmediği bir zaman, iki oğlunu eşine bırakmış ve ayrılmış. Sonradan ortaya çıkmış, yapmak istediği şeyin yazmak olduğu. Şimdi kadınların, ya geç evlenerek ya da evlenip herşeyi yoluna koyduktan sonra yazmaya başladığını düşünüyor. Hepsini birden yapabilen az örnek var çünkü... Yazmaya başladığında net bir politik bakışı yokmuş. Ama Gazi Eğitim'de öğretmenlik yaparken, her sustuğunda sınıfın iki ayrı tarafında oturan sağcılar ve solcuların diş gıcırtılarını duyarmış. Zamanla ‘‘neyin ne olduğunu’’ kavradığını ve Maraş'a ‘‘meraktan’’ gittiğini söylüyor. Kahramanmaraş olaylarını anlattığı ‘‘Kıran Resimleri’’, bu merakın bir ürünü. ‘‘Ölü Erkek Kuşlar’’ da öyle; bir aşk romanı gibi, ama yazarına göre arka planda 12 Eylül var. O şimdi, kadın olarak yazmayı, görmezlikten gelinmeyi, aile sorunlarını aşmış; ‘‘yazarlık huzuru’’ yaşıyor. Kadın yazar denmesinden de nefret ediyor. Çünkü ona göre o yazar!

     

    SUZAN SAMANCI

    Korku ve başkaldırı

     

    Sarışın, modern giyimli bir Kürt kadını. Diyarbakır doğumlu. Babası köyünün ilk okuyup öğretmen olan insanı. Ama öğretmenlik yapması, Türkiye'nin çeşitli yerlerinde sürgün hayatı yaşamak anlamına geldiği için, bu yıllardan kızı da fazlasıyla almış nasibini. Sürekli Kürtleri aşağılayan atasözleri duyup, şivesi bozuk diye dışlandığından, çocukluğundan en net olarak Nevşehirliler gibi konuşmaya çalışmasını hatırlıyor. Bir de gizli gizli günlük tuttuğunu. Gençlik yılları ise Diyarbakır'da, yaşıtı hemcinsleri kadınlığını bastırıp parka giyerken Simone de Beauvoir okuyup kendi olmaya çalışmakla geçmiş.

    Sonrası, komşuların garip bakmalarına, erkeklerin ‘‘böyle hırslara kapılma’’ uyarılarına kulak asmama günleri... Çocuğu uyuduğunda bütün işleri bırakıp, okuyup yazmalar. Kendi imkanlarıyla bastırdığı ilk kitabı ‘‘Eriyip Gidiyor Gecede’’, daha çok geleneksel kadın olmakla, çağdaş kadın olmak arasındaki gelgitleri anlatıyor. Aslında doğduğu ve yaşadığı yerde olan biteni anlatmak istiyor; ama korkuyor. Çünkü sıkıyönetime doğmuş ve hálá sıkıyönetim var. Herkes gergin, ağıtlar yakılıyor, akşam beşten sonra kimse sokağa çıkmıyor, köşe başlarında silahlı timler, ürperti... Hem bunlardan; hem de bunları yazarken politik tuzaklara düşmekten korkuyor.

    Sonra insanı başkaldırıya iten nedenler olduğuna karar veriyor ve kendi başkaldırısını edebiyatla yapmaya çalışıyor. Kitaplarının fonunda acılı bir bölgenin insanları olsa da estetik kaygının ağırlıkta olduğu meslektaşlarının gözünden kaçmıyor: Böyle zor bir ortamda yaşarken bile estetik kaygı olmalı mı? ‘‘Evet’’ diyor. ‘‘Edebiyat direkt olarak insan ruhuna hitap eder. Duyguların örgütlenme biçimidir, akıl biraz geri planda kalmalı.’’ İnci Aral'ın, yazarken o bölgenin sorunlarını yeterince yansıtmadığı eleştirisine de cevabı şu: Son kitabını yayıncılar basmıyor!

     

    Ayten Mutlu

    İntiharın eşiğinden

     

    Söz sırası kendisine gelene kadar yazar kimliğiyle nasıl tanıştığını düşünüyor; bir köyde buluyor kendini. İlkokuldan sonra babasının zoruyla kuran kursu, iki kez hatim indirme, sokakta ne zaman formalı bir öğrenci görse kendini yerlere atarak ağlama, sonra cesur annesi tarafından gizlice okula yazdırılması... Kasabaya ‘terfi’ ettiklerinde, bir yerel gazetede her gün örülmüş saçlı fotoğrafıyla yarım sayfayı dolduran, şiir yarışmalarında hep ilk üçü alan liseli kız artık.

    Sonra hayatı boyunca üstlendiği roller geliyor aklına: köy/kasaba kızı, silahlı külahlı devrimci, evlilik ve ev kadınlığı, bankacı olarak devlet memurluğu, boşanmış kadın! Şimdilerde ‘‘emekli’’ kimliğiyle boğuşurken, taa çocukluğundan bu yana onu hiç bırakmayan vefalı bir dostu olduğunu düşünüyor: Yazmak. İlk gençlikte pohpohlamalarla karşılanan, sonra kocası tarafından küçümsendiği için uzun bir ara verilen yazma eylemi. Sabahlara kadar kafası duvarlara vurularak süren, hálá kırık izlerini taşıdığı evliliği bittiğinde; bu kez karda düştüğü için kırılan bir yerleri nedeniyle evde üç gün aç kaldığında; intiharlara kalkıştığında eline geçen bir kitap. Aldığı ödüllerden biri: Ömer Hayyam'dan Rubailer. İnanılmaz birşey, tıpkı hayat gibi, o kitap çekip çıkarıyor onu bunalımdan. Şiir yazmaya başlıyor, başlayış o başlayış...

    Şimdi, içine girdiği ‘‘erkek egemen’’ şiir ortamında, önce kadın olarak görülmekten, zamanla ürettikleriyle ‘‘kabul edilmekten’’, ama yine de ‘‘kadınların şair olamadığını’’ dinlemekten bıkkın. Bu yüzden, Dünya Şair Kadınlar Antolojisi'ni çeviriyor şu günlerde. Dünyanın ilk şairinin bir kral kızı, rahibe olduğunu öğrendiği, bu kadının milattan bilmem kaç yıl önce, ‘‘Söyle o aydaki şarkıcı yankıya/tekrarlasın benim şarkımı sana’’ dediğini, yüzlerine fırlatmak istediği erkekler var. Ve kadınlara bir sözü: Şiir kadının diline en yatkın araç, yazmaktan korkmayın.

     

    PINAR KÜR

    Dünyaya ve yazmaya küs

     

    Yazarlığı ondan habersiz çıkmış ortaya. Daha okuma yazma bilmeden! Çünkü annesi, kendisi de önemli bir yazar olan İsmet Kür, her ‘‘Anne sana bir şiir söyleyeceğim’’ dediğinde, başından savacağına oturup yazmış şiirlerini. Yetinmemiş, kalkıp bir de Doğan Kardeş'e göndermiş. İlk şiiri Dalgalar yayımlandığında dört yaşındaymış. İlk kitabı ‘‘Yarın Yarın’’ın erkek karakteri Selim'i o. Bir erkek olarak yazması hep soru olarak çıkıyor karşısına. O ise şöyle düşünüyor: ‘‘Bu acaba Tolstoy'a soruldu mu, sen nereden kalkıyorsun da bir kadının kalbini bu kadar açıyorsun, diye? Onlara sorulmaz, çünkü onlar biliyor!’’ Türk edebiyatında da erkekler yıllarca, kadınları sadece kendi gördükleri, görmek istedikleri gibi anlatmadılar mı? Mesela Reşat Nuri, o zavallı Çalıkuşu'nu, bütün Anadolu'da dolaştırıp, evlendirip, ama bakire bırakmadı mı, Kamuran'a temiz dönsün diye? Şimdilerde kadın yazarların daha çok okunmasını, erkeklerin kadınları artık anlamaya çalışmalarına bağlıyor; ‘‘Çünkü adam tanımamış, ne anasını, ne karısını, okuyup öğrenmek istiyor.’’

    Neyse... Artık çocukluğundan itibaren kendisinden beklenen birşey olduğundan mıdır nedir, yazmayı düşünmediği dönem olmadığını söylüyor Pınar Kür. Ama yazmadığı dönemler olmuş. Son dönem, şimdi. Yazmaya küs şu sıralar; dünyayla küs olduğu için; bu kadar çirkinlik olduğu için. Yazar olmak zaten zor, Türkiye'de yazar olmak daha da zor, Türkiye'de kadın yazar olmak ise en zoru olduğu için.

     

    Tansu Bele

    Annesi kızıyor

     

    Onun yazarlığını keşfetmesi, kadınlığını keşfetmesiyle birlikte olmuş. Paşa dedelerin bolca olduğu köklü İstanbul ailesinde kendisine verilen role, ‘‘cici kız’’lığa isyanla başlamış hayatı. Erkekler güzel diye peşinde koşarken ‘‘Benim aklım yok mu?’’ diye sorarmış hep. Şansı, ona kız çocuğu muamelesi yapmayan tek kişi, babasıymış; kitap okumayı, edebiyatı onunla öğrenmiş. Kurtuluşu kitap okumakta bulmuş, sonradan da yazmakta... 68 olayları sırasında, mitinglerde neden hep erkeklerin önde olduğunu soran; Deniz Gezmişler'i seven ama aynı zamanda da maço bulan genç kız.

    ‘‘Dengi dengine’’ bir aileden olan kocasıyla anlı şanlı düğünleri, onun kendini sorgulamasını engellememiş. ‘‘Ben kadınlığımı seviyorum, çocuk seviyorum, ev seviyorum, aşk, cinsellik seviyorum. Ama adam bana aşk vermiyor. Benden yemek yapmamı bekliyor. Ben aşksız cinsellik istemiyorum. O zaman anladım ki, ben kadınlığımı ruhumda, bedenimde yaşadığımda kafam yerine geliyor. O zaman yazmak kafamı zorluyor. Kapımı çalıyor.’’ 50 yaşında, Kadın Sorunları Araştırma ve Uygulama Merkezi'nde master yapmaya başlıyor. Bitirme tezinin konusu, Erkek Yazınında Kadın. Çocukken yazdığı şiirleri, öyküleri saklarmış, annesi 87 yaşında, hálá kızıyor ona, yazar oldu diye.

     

    PERİHAN ERGUN

    Torun bakmayınca

     

    O ise Kuvayı Milliye'ye şehitler vermiş bir ailenin, Türkiye'nin ilk sendika kurucularından olan bir kadının kızı. Yavru Türkler, Afacanlar, Cahit Uçuklar, Köy Enstitüleri devrinde büyümüş. Üniversitede Ahmet Hamdi Tanpınar'ın asistanı; ondan ‘‘çok renklendiriyorsun dünyayı, yaz’’ sözünü duymuş biri. Ama Bedri Rahmi, Yahya Kemal gibileri karşısında görüp dinleyince cesaret edememiş pek. Küçük küçük yazılar, izlenimler yazarken, daha çok araştırmaya yönelmiş ama uzun süre değil. Neden? ‘‘Eş baskısıyla asistanlıktan ayrılıp, çocuk yaptığı için!’’ Ama aynı okuldan eşini mezun etmeyi bilmiş; onun tezini de yazarak... İki kez mezun olmuş yani. Sonrasında kocasının karşı çıkmasına rağmen, öğretmenliğe başlayışı var. Kocasından ayrılamayışının nedeni, eh koskoca emniyet müdürü, silahı alıp kapıya dayanmış, bir de üç oğlu çıkmışlar karşısına. ‘‘Sonra hastalandı ve kaybettim. Aslında şair ruhluydu, Nazım'ı ezbere bilirdi, yüreği iyi ama muamelesi iyi değildi adamın.’’ İşte o gittikten sonra yazabilmiş kitaplarını. Ama belli ki oğulları hálá karşısında, belki ‘‘torun bakmadığı’’ için, yazarlığını, ‘‘Ne o, yine mi masa başındasın!’’ diye karşılıyorlar.

     

    MÜGE İPLİKÇİ

    Artık kazanalım

     

    Genç bir kadın yazar olmayı, engebeli bir arazide (Ki bu Türkiye) her gün ölmeye, her gün dirilmeye benzetiyor. ‘‘Bu bozuk, çarpık düzene kadın ve göreceli anlamda bir genç, çiçeği burnunda bir yazar olarak sunabileceğim tek yanıt yazmaktır’’ diyor: ‘‘Bana öyle geliyor ki genç arkadaşlar, önceki kuşaklar ve okurlarla daha çok bir araya gelir, birbirimize karşı daha dürüst ve içten olabilirsek, aldığımız derin yaraları hafifletebilir ve sorunlarımızı yöneltmek istediklerimize doğru daha keskinleştirebilir ve netleştirebiliriz. Bizleri oradan oraya savuran her yaptırımın, her daim kazanmasından bıktım artık.’’

    Hürriyet,  04 Aralık 1999

    Saat ve Tarih: 06:33 , 17/5/2006 Bulundugu yer: Haber
    Yorumlar (0) | Baglantı

    Fazıl Hüsnü Dağlarca Hakkında / Dağlarca'nın Çocuk Şiirleri

    Fazıl Hüsnü Dağlarca Hakkında
    Dağlarca'nın Çocuk Şiirleri
    Konur Ertop

    Daha "Çocuk ve Allah"ta çocuğun dünyası geniş yer tutuyordu. Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın şiirinin bu parlak başlangıcında çocuk dünyayı sorguluyor, kavramaya çalışıyordu. Korkular duyuyordu. Dünyanın ve fizikötesinin sorunları çocuğun bakış açısından ele alınıyordu. Sık sık çocukluk anıları sergileniyordu. Çocuğun duyguları, duyarlığı yetişkin insanın içinde sürüp gidiyordu: "Ki hala yaşarım bir ayrılıkta o hayreti".

    Bu şiirler elbette çocuklar için yazılmamıştı. Ama belki çocukken okul kitabından "Ağır Hasta" şiirini okuyan bugünkü yetişkinler, kendilerini o çocuğun yerine koymuşlar, onunla birlikte ürpermiş, hastalanınca onun duyamsadıklarını yaşamışlardır:

    Üfleme bana anneciğim korkuyorum
    Dua edip, geceleri,
    Hastayım ama ne kadar güzel
    Gidiyor yüzer gibi,
    vücudumun bir yeri.

    Niçin böyle örtmüşler üstümü
    Çok muntazam, ki bana hüzün verir.
    Ağarırken uzak rüzgârlar içinde
    Oyuncaklar gibi şehir.

    Gözlerim örtük fakat yüzümle görüyorum
    Ağlıyorsun, nur gibi.
    Beraber duyuyoruz yavaş ve tenha
    Duvardaki resimlerle, nasibi.

    Anneciğim, büyüyorum ben şimdi,
    Büyüyor göllerde kamış,
    Fakat değnekten atım nerde
    Kardeşim su versin ona, susamış.

    Dağlarca, şiir serüvenini özetleyen bir konuşmasında şu açıklamayı yapar: "İkinci yapıtımın (Çocuk ve Allah'ın) daha adında bile çocuklara dönük olduğumu açıklamışımdır. Çocukluk benim kimliğimdir."

    Başka yerlerde söyledikleri arasında konuyla ilgili olarak şunlar da göze çarpar: "Çocuk konusu, benim hep içimde sıcaklığını duyduğum en büyük konudur... Kalemi elime aldığım günden beri, her zaman çocuğa dönük bir adamım. Karşımda her zaman bir çocuk var gibi... Kendimi her zaman biraz çocuk görmüşümdür. O çocuk duyarlığı içinde kalmışımdır... Çocuk şiiri yazarken gülümsüyorum ve daha başka bir sevinç duyuyorum. Çocuk şiiri olabilir mi? Olabilir. Çocuk şiiri şudur: Çocuk şiirinde yapıyı, nesnelliği, konuları, onun açısına göre daha ince seçmek, ilk duyarlılar, ilk özgürlükler, ilk ölçüler içinde yazmak gereklidir."

    Bütün bu birikim ve bu görüşler bir yandan onun şiirinde derin izleklerden birini oluşturmuş öte yandan doğrudan doğruya çocuk okurlara seslenen bir dizi yapıt doğurmuştur.

    Ozanın toplu yapıtları arasındaki "Çocuklarda Dizisi"nde (Tüm Zamanlar Yayıncılık) şu kitaplar yer almaktadır: "Kuş Ayak" (İlk basımlar: 1967), "Yazıları Seven Ayı" (1977), "Balina ile Mandalina" (1977), "Yaramaz Sözcükler" (1977), "İlkokul 1'deki" (1993), "Şeker Yiyen Resimler" (1980), "Göz Masalı" (1979), "İlkokul 2'deki" (1981), "Güneşi Doğduran" (1981), "Arkaüstü" (1974).

    Listeden ozanın çocuklara yönelik kitaplarının 1967'de başladığını, konuyla ilgili çalışmalarının 1977 -1981 yıllarında yoğunlaştığını, günümüzde de sürdüğünü anlıyoruz.

    Kitaplardan bazıları türlü konularda şiirlerin derlemesidir, bazılarında ise şiirler anı, öykü, masal, oyun gibi türleri oluşturacak yolda birleşir.

    Çocukların kural tanımaz, renkli, şaşırtıcı dünyasıdır canlandırılan. Hiçbir şey gerçekte olduğu gibi yani sıkıcı, tekdüze değildir. Olması gerektiği gibidir! Sevinç, umut doludur.

    Çocuğun dünyasında yeri olan şeylerdir anlatılan: Ana başta gelmek üzere aile bireyleri, okul -öğretmen, oyuncaklar, yiyecekler, ağaçlar, hayvanlar, ev, doğa, gemiler, uçaklar, renkler, sayılar, uyku, düş, gökyüzü, bulutlar... Çocuğun görebildiklerini yetişkinler göremez, çocuk kimsenin içinden çıkamayacağı sorular sorar. Dağlarca'nın vazgeçilmez zamanı gece sık sık kendini gösterir. Bir yönüyle karanlık ve korkutucudur o, öte yandan zengin düşlerin, verimli düşüncelerin beşiğidir. Uçsuz bucaksız.

    Anıları -şiir türlerindeki yapıtlardan "Göz Masalı", çocuk Fazıl Hüsnü'nün 6 yaşlarında Konya'da sessiz sinema izlediği günlerin anılarını dile getirmektedir. Sapsarı beş kardeşin "Kara yılan" dediği çocuk, afacanlıklar eder, bir yaramazlığı yüzünden bir süre sinemaya gitmesi yasaklanır, sonunda beklediği izin çıkar: Gösteri o zamanki tatil günü olan cumalarıdır. Çocuk gözü sinemayı bir yandan kocaman bir karpuzun içi gibi görür bir yandan da insanın kendi içine benzetir! Salonda kadınlarla erkekler perdeyle bölünmüş yerlerde ayrı oturur. Börekler, köfteler çıkar ortaya. Gür sesli sinemacı perdede olup bitenleri açıklar. Arada da kimselerin dinlemediği öğütler sıralar. Film kopunca kimi zaman görüntüler tersinden izlenir. Bütün gördükleri, sonraki gösteriye kadar çocuğun düşlerini dolduracaktır...

    Canlandırılan hayvanlar bizim birer benzerimizdir: "Yazılan Seven Ayı"nın kahramanı ayıcık, kendini okuma -yazma sevdasına kaptırmıştır. Aralarına yaklaştığı insanlardan kötülük görür, bir sirke satılır. Kudurdu diye vurulacağı sırada ona yardım eden daha bozulup kötüleşmemiş bir insanoğlu, bir çocuk olur. "Balina ile Mandalina" yalnızlığın ve sevginin öyküsüdür. Güçlü ile zayıf, en büyükle en küçük arasında arkadaşlığı, yardımlaşmayı anlatır. Ama iyilerin karşısına cana kasteden acımasız denizkurtları da çıkmakta gecikmez. "Arkaüstü" bir düştür: Çocuk uykusunda, doğa kurallarının değişiverdiğini algılar. Yerçekimi yoktur artık! Boşluğun içinde su gibi akar gider, arkaüstü. Evlerin, yolların, ağaçların üstünde kuş gibi uçar. Gökyüzünü terlik gibi ayağına giyer. Başka gezegenleri dolaşır. Eşyanın düzeni altüst olmuştur. Sular gökyüzünü içer: giysiler, evler, taşıtlar, coğrafya değişmiştir. Sesler boyanır, renkler öter, gökler yeşerir... Barışın kardeşliğin, mutluluğun yaşandığı bir öte dünya canlandırılır. Bir oyun olan "Yaramaz Sözcükler"de, yalnız yaşayan emekli öğretmen anılarını yazmaya girişmiştir. Ancak sözcükler ona oyun oynamaya koyulur. Gündüz yazdıkları geceleyin değişmekte, orasına burasına gelen sözcükler bambaşka anlamlar çıkarmaktadır ortaya. Ozanın "gerçek bir öykü" diye anlattığı olay sanki dizgi yanlışlarından, çevirilerdeki anlam değişmelerinden bir yakınmasıdır. Nitekim,

    Ne olur
    Bir dizesi
    Bir dizesine uysa
    Bozulmasa yazdıklarımdaki anlam

    diyen kahramanımız Dağlarca'nın gerçekteki yayımcılarından, çevirmenlerinden yardım umar. Ama sözcüklerin anlam değiştiren oyunu sürüp gider. Bu arada sözcüklerin yeni sıralanışlarında zengin, şaşırtıcı imgeler, taze anlamlar yaratması hoş bir cümbüştür. Bir derstir yaramaz sözcüklerin vermeye çalıştığı: Daha doğru, daha güzel, daha aydınlık yazmaya, sözcükleri yerlerine daha yürekten koymaya çağırır uğraşanları.

    Yalnızlık sık sık ortaya çıkan bir izlektir. "Şeker Yiyen Resimler"deki yaşlı kadın, çocukları ve torunları yurt dışında yaşayan biridir. Onun gözündeki gerçek başkalarının gördüklerine pek uymaz. Yüreğini dolduransa uçsuz bucaksız sevgidir.

    "İlkokul l'deki", "2'deki" dizisi çocuğun yaşamında bir gün evin yerini alıveren okulu, ana -babanın yerine geçen öğretmeni, oyunun yerine geçen dersleri konu edinir. "Çocuk şiirleri yazıyorum; yarınki okuyucularımı yetiştirmek için" diyen ozan, yetişkinlerin karşısında canlandırdığı dünyanın, tartıştığı sorunların ipuçlarını çocuklarla birlikte ele almaya girişir. Atatürk sevgisi, Atatürk'ün eylemi, önemi, bu yapıtlardan birini baştan başa doldurur. "Güneşi Doğduran" yurt sevgisine, yurdu geliştirmeye, ilerletmeye bir çağrıdır. Dayanışmayı, imeceyi öğretmek ister.

    Dağlarca'nın çocuk şiirleri bir ozanın çocuklar düzeyine eğilip onlar için yazdıkları değildir yalnızca. Yetişkinin içindeki çocuğu sergileyen, insanoğlunu daha yakından tanımamızı, daha iyi kavramamızı sağlayan ipuçlarıdır.

    Bir eğitimci bu yapıtları okuyan çocukları bize anlatsa, Dağlarca'nın çocuk okurlarını konuştursa ne ilginç olur...


    * Konur Ertop tarafından kaleme alınan bu yazı 01 Eylül 1994 tarihli Milliyet Sanat dergisinden alındı.


    Saat ve Tarih: 05:17 , 14/5/2006 Bulundugu yer: Elestiri
    Yorumlar (0) | Baglantı

    Çocuklara Şiirler / siir.gen.tr

     

    Melahat UĞURKAN

    . Anneciğim

    Rıfat ILGAZ

    . Yıkanma

    Halim YAĞCIOĞLU

    . Ağaç Diyor ki

    Tahsin SARAÇ

    . Ana Öğüdü

    Coşkun ERTEPINAR

    . Annem

    Nâzım HİKMET

    . Annen
    . Benim Oğlan Fotoğraflarda Büyüyor
    . Bir Kız Vardı Japonya'da
    . Çınarı Yıkmak İçin Baltayı Köküne Vururlar
    . Doğum
    . Dünyayı Verelim Çocuklara
    . Kızçocuğu
    . Memleketimden İnsan Manzaraları'ndan
    . Merhaba Çocuklar
    . Neyi Bildirir Sayılar
    . Postacı
    . Trafik Memurları
    . Yine Yağmur Üstüne

    Ceyhun Atuf KANSU

    . Arılar
    . Uyuyan Güzel Anneye

    Orhan Veli

    . Bayram
    . Bir İş Var
    . Dalgacı Mahmut
    . Gözlerim
    . İçerde
    . İnsanlar
    . Kızılcık
    . Ne Kadar Güzel
    . Pırpırlı Şiir
    . Rüya
    . Saka Kuşu

    Melih Cevdet ANDAY

    . Ağaçların Yukardaki Yaprakları
    . Alışamadım
    . Bir İlkbahar Şiirine Başlangıç
    . Bir Misafirliğe
    . Bu Gelen Gün
    . Ellerimiz Gibi
    . Gökyüzü Haritası
    . Serçe

    Fazıl Hüsnü DAĞLARCA

    . Çocuk Kuş
    . Kitabım
    . Sincap

    Aziz NESİN

    . Çocuklarıma

    Ahmet Muhip DRANAS

    . Testi

    Cahit Sıtkı TARANCI

    . Çocukluğum
     

    H. Tuğrul ATASOY

    . Yeni Yetenlere
     

    Halit Fahri OZANSOY

    . Kedim

    Tevfik FİKRET

    . Kuşlarla

    İsmail UYAROĞLU

    . Oyun

    Abdülkadir BULUT

    . Oyuncakçı Amca

    Oktay RİFAT

    . Pencere
    . Ekmek Ve Yıldızlar
    . İskele
    . Manzara
    . Ölümsüz
    . Uçaklar
    . Yıldızlar

    Necati CUMALI

    . Serçe Kuşu
     

    Mustafa İlhan GEÇER

    . Yeşil Çağ

    Cahit KÜLEBİ

    . Otobüs
    . Sonbahar Geliyor
    . Uçak Yolculuğu
    . Yağmur
     

    Ülkü TAMER

    . Uyku

    Behçet NECATİGİL

    . Fıkra
    . Yıldızlarda Uyku

    Ali YÜCE

    . Anamı Düşünüyorum
    . Aşece
    . Aydede-Aynene
    . Azık
    . Bin Başlı Boğa
    . Çoban Meryem
    . Doğa Adında Bir Ermiş
    . Evrensel Kardeş
    . Kitap Uludur
    . Kuşatma
    . Olmaca
    . Perili Dere
    . Sakla Beni Anne
    . Serçecik
    . Tarhana
    . Vitrindeki Bebek

    Bülent ÖZCAN

    . Anka Kuşu
    . Canım Annem
    . Çocuk Nazlı Bir Çiçek
    . Karınca
    . Körebe
    . Okumak Gerek

     

    KAYNAK:

    http://www.siir.gen.tr/


    Saat ve Tarih: 08:03 , 3/5/2006 Bulundugu yer: Siir
    Yorumlar (0) | Baglantı

    Çocuk Edebiyatçıları Birliği Başkanı, Yazar Üzeyir GÜNDÜZ ile "Öykü, Masal ve Çocuk Edebiyatı"Üzerine

    Çocuk Edebiyatçıları Birliği Başkanı, Yazar Üzeyir GÜNDÜZ ile "Öykü, Masal ve Çocuk Edebiyatı"Üzerine



    Ali KARAÇALI-Selahattin ARSLAN-Hakkı USLU

    - Sayın Gündüz, önce şuradan başlayalım isterseniz; Neden çocuk, neden çocuklar için yazıyorsunuz? Yazar olarak, çocuk edebiyatını seçmenizin özel bir anısı var mı?

    - Çocuk ruhumun derinliklerine sinmiş, bilinçaltıma yön veren, son derece duygusal bir anım var ki, hiç unutamıyorum:Temmuz sıcağı... Tandır evinin gölgeliğinde, babaannemin dizlerine oturmuş hıçkırıyorum. Babaannem, çok uzaklardaki bir pancar tarlasının ortasında gezinen kadın silüetine el ederek sesleniyor:

    “Gel Üzeyir’in anası geeel!... Geeel!...”

    Babaannem, beni avutmaya çalışıyor. Oysa ben biliyorum ki, o kadın benim annem değil. Kemik veremine yakalanan annemi, uzak bir yere (Eğirdir Kemik Hastanesine) götürdüklerini biliyordum.Evdekiler, annem söz konusu olduğunda fısıtlıyla konuşuyorlardı. Onlar fısıldadıkça, içimdeki hasret daha da büyüyor, hıçkırıklarımın ardı arkası kesilmiyordu.

    Bir gece annemle ilgili rüyalar gördüm:Gökyüzünün mavi derinliklerinde iniltiyle uçan bir uçağa el salladım. Bütün köy çocuklarının yaptığı gibi, o günün diliyle; “Tayyare... Tayyare... Anama selâm söyle!...” diye bağırdım.

    Annemin hastaneden döndüğü gün ise acısı sevincinden daha ağır basan tuhaf bir duygu yoğunluğu yaşadım:Annemin boynuna sarılamadım. O da çok arzu ettiği hâlde bana sarılamadı. Çünkü annemin karyolasıyla benim aramda babaannem oturuyordu. Yöremize özgü tuhaf bir töre, bize engel oluyordu. Çünkü gelinler, kayın valide ve kayın pederlerinin yanında çocuklarını öpemez, kucaklayamaz, sarılamazdı. Ayıptı.

    İşte, bilinçaltıma saplanan bu ayıbın öyküsünü anne hasreti çeken bütün çocuklar adına yazmak istedim ve yazdım. Anneler ve Kuzular adını taşıyan bu hikâyem, aynı zamanda bir kitabımın da adı oldu. O gün bu gündür yazıyorum.

    -Çocuk Üzeyir’i iyi bir okur sayıyor musunuz?

    -Çocuk Üzeyir, tuhaf törelerin kol gezdiği bir Türkmen coğrafyasında anne hasreti çekti ama kitap okuma konusunda kendi yaşıtlarına göre daha şanslıydı. Çünkü onun babası bir eğitimciydi. Önceleri ablası okudu, Üzeyir dinledi. Daha sonra kendisi bir okuma tutkunu oldu. Bu kez, o okudu arkadaşları dinledi. Düşünsenize; radyonun bile henüz girmediği bir köy yerinde, her kitap ayrı bir dünyaydı. Hatta öbür dünyaydı. Çünkü, dinsel içerikli öykülerin edebî haz içeren kitaplarını da bu kitaplıktan okuma fırsatı buldu:Ahmediye, Muhammediye, Seyit Battal Gazi, Kerem ile Aslı, Hz.Ali’nin soluk kesen cenk hikâyeleri... Dahası; Anadolu Türkmen kültürüyle yoğrulmuş onlarca kitabı okudu, okudu... Eğer çocuk Üzeyir, bugün çocuklar için yazıyorsa o günkü okumalarının yüzü suyu hürmetinedir diyorum.

    - Dilerseniz biraz da “Çocuklar için yazma” üzerinde duralım. Sizce, çocuklar için yazan bir çocuk edebiyatçısının donanımı ne olmalıdır?Çocuk yazarlığının diğer yazarlık biçimi ve tutumundan farklı bir yönü, bir ön koşulu var mıdır?

    - Bana göre var. Genel geçer bir kural olmamakla birlikte, “çocuklar için yazma” işine soyunanların bilinçaltında biraz çocukluk bulunmalıdır. Çeşitli konularda binlerce sayfa yazı yazmış bir kimsenin, “Haydi bugün de çocuklar için yazayım.” demesiyle olmuyor bu iş. Çocuk duyarlığını yakalamak gerek. Bunun için de içinizdeki çocuğun size kopya vermesi gerek. Çocuk nelere güler, nelerle duygulanır, nelerle ağlamaklı olur?Çocuğun duygularını harekete geçiren sözcükler ve kavramlar nelerdir?Bir çocuk yazarının veya “çocuklar için edebiyat” yapan birinin bunları kavramadan yola çıkması düşünülemez.Daha önce de bir söyleşide ifade ettiğim gibi; yüksek edebiyata mâl olmuş bazı ahlâk ve öğüt kitaplarını basite indirgenmiş kelime kadrosuyla özetlemek, “çocuk edebiyatı” olarak nitelendirilemez.

    Bir şeye açıklık getirmek gerek: Hep söylenir; bir sanat eserinde üç amaç göze çarpar diye... Hedef kitleyi bilgilendirmek, yönlendirmek ve etkilemek. Bana göre, bilgilendirmek ve yönlendirmek, çocuk edebiyatının öncelikli amacı değildir. Olmamalıdır. Çünkü edebî zevkin, pedagojik kaygısını düşünmek son derece yersizdir. Zaten çocuğun da böyle bir beklentisi yoktur. O, sadece okuduğu serüvenin tadını kaçırmayan, insan yüreğinde şiirsel bir haz bırakan, son derece kıvrak ve lirik bir anlatımın büyüsüne kaptırır kendini.

    Örneğin “Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellâl iken, sıçanlar berber iken...” diye başlayan bir masal girizgâhının, bilgi donanımı açısından mantıksal bir açıklaması var mı?Ama çocuk bundan hoşlanıyor. Çünkü onun yaratılış hamurunda güzel ve estetik olandan haz alma eğilimi vardır. İşte, “çocuklar için edebiyat” yapan kişinin bu eğilimi bilmesi, ışık tutması ve onu geliştirmesi gerekiyor. Çocuk yazarı olma konusunda bugün geldiğim nokta bu.

    - Sizce çocuk kitaplarında gülmece ögesinin yeri nedir?Bunu, öykülerinizde bu ögelerle sık sık karşılaştığımız için soruyoruz. Gülmeceye özellikle mi başvuruyorsunuz?

    - Sanırım hepimiz, çevremizde güler yüzlü çocuklar isteriz.Ağlayan bebekten çok, gülen bebekleri tercih ederiz. Hatta bebekleri güldürmek için gıdıklarız. Onlar katıla katıla gülerken biz de mutlu oluruz. O nedenle okuma çağındaki çocukların da kitapla gıdıklanması gerektiğine inanıyorum. Ayrıca çocuk, tekdüzelikten hoşlanmaz. Değişiklik ister. Nasıl ki anlatım güzelliği ve akıcı bir üslûp, çocuğun kitaba bağlanması için bir ön koşul ise, anlatımı tekdüzelikten kurtarmanın yolu da belki, mizahtır. Ama bu mizah, kaba saba, zorlamayla olmamalı. Örneğin Pinokyo, Güliver’in Gezileri, Tom Sawyer,Don Kişot gibi ünlü klâsiklerde gülmece ögesi ince bir üslûpla kullanılmıştır. Ben de, mizah unsurunun çocuk dünyasına bir renk, bir değişiklik kazandıracağına inandığım için mizaha hikâye ve romanlarımda zaman zaman başvuruyorum. Dahası, bir çocuk kitabını şenlendirmek için ne gerekiyorsa yapılmalı diyorum.

    - Çocuğa güler yüzle yaklaşmak, eğitim biliminin de vaz geçilmez bir ögesi, değil mi?

    - Kuşkusuz öyle... Her şeyden önce ben de bir eğitimciyim. Klâsik pedagojinin bazı gereksiz ve çağdışı formatlarını tartışmaya açabiliriz. Ama “çocuğa güler yüzle yaklaşılması” ilkesini tartışmam. Çocuğa güler yüzle yaklaşmak, eğitimin özüdür. İşte ben, bu özü kitaplarıma da taşıyorum. Eğer bir çocuk yazarının, aynı zamanda, eğitsel bildirileri varsa, bunu ancak güler yüzlü bir kitapla sunabilir. Öğütçü, kural düşkünü, asık suratlı ve “sınav” yaptırımıyla antipatik bir görünüm sergileyen ders kitaplarının hakkından, güler yüzlü bir öykü veya masal kitabı gelebilir. Ölçü şu:Tatlı ve sürükleyici bir öykü, sihirli, akıcı bir dil ve metne serpiştirilmiş dolaylı bildiri.

    - Çocuk edebiyatımız, uzun yıllar çeviri kitapların etkisinde kaldı. Bildiğimiz kadarıyla sizin de çeviri çocuk kitaplarınız var. Bu durumun, size göre olumlu ve olumsuz yanları nelerdir?

    - Bildiğiniz gibi bizim öteden beri doğru dürüst bir çocuk politikamız yok. (Çocuk felsefemiz desem daha uygun olacak.) Hâl böyle olunca; bu konudaki belirleyici merkez de yine “Batı” olmuş. Onların çocuklar için uygun gördükleri, bizim de “çocuklar için uygun gördüklerimiz” hâline gelmiş. Bunun doğal sonucu olarak; Batı’dan tercüme edilmiş çocuk kitaplarıyla tanışmışız. Bunun uzun yıllar etkisi devam etmiş. Çünkü onun yerine konulacak seçenekler üretememişiz. Büyükler için kalem oynatan aydınlar, çocuklar için yazmayı “çocukça bir iş” olarak görmüşler. Nitekim bir iki eğitimcinin dışında da konuyu ciddîye alan olmamış.

    Tercüme çocuk kitaplarının yararsız olduğunu söylemek biraz insafsızlık olur. Bu çalışmalar her şeyden önce, “çocuk merkezli bir edebiyat”ın oluşturulması gerektiği fikrini uyandırmıştır.Çocuk klâsikleri adıyla anılan tercüme kitaplar, her ne kadar, çocukları amaçlayarak yazılmış olmasalar bile, çocuk merakını uyandırdıkları için önem kazanmıştır.Dahası, çocuğu gündeme taşımıştır.

    Jules Vernes’in kendi kurguladığı bilim kurgu türü macera romanlarının yanı sıra, Grim kardeşlerin masal analarından derledikleri hayâl ve fantezi kokan (cin peri) masalları da çocuklar tarafından çok sevilmiştir. Bu iki türün oluşturduğu tiplemeler bizde de yankı bulmuş ve yerli yazarlarımız, özgün macera kitaplarıyla, kendi kültürümüze ait halk masallarını derleyerek çocuk boyutuna taşıyan eserler oluşturmuşlardır. Bu çalışmalar yeterli ve bilinçli olmamakla birlikte, önemli bir adımdır. Bu nedenle tercüme çocuk kitaplarını, ulusal bilinci harekete geçiren bir etmen olarak görüyorum.

    Tercüme çocuk kitaplarının ulusal kültürü dejenere ettiği ve yozlaşmaya yol açtığı tezine katılsak bile (ben kişisel olarak katılmıyorum), özgün eserler üretme sürecini hızlandırmadığımız takdirde, çocuklarımız yine de bu beğenmediğimiz seçenekle karşı karşıya kalacaklardır.

    Şunu asla unutmayalım:Çocuklar, kültür çatışmalarında taraf olmayı bilmezler. Onlar, doğalarının gerektirdiği yere yönelirler.Eğer sizin kitap kültürünüzde  çocuklara fındık, fıstık, oyuncak dağıtan, iyi yürekli, sevecen bir Hızır Dede’niz yoksa; onlar Noel Baba adındaki al yanaklı, şirin ve tombul bir ihtiyarı seveceklerdir. Çocuğun doğasını değiştiremeyeceğimize göre, çocuğa yaklaşmayı denemek zorundayız.

    - Peki, söz ulusal kültürden açılmışken şunu da soralım. Örneğin Keloğlan ve Dede Korkut gibi masallar, sizce hiçbir yoruma uğramadan günümüz çocuklarına sunulabilir mi?

    -Efendim, siz de bilirsiniz ki masal türünün doğasında zaman ve mekân kavramlarının akılcı bir mantığı yoktur. Gizemli güçler sayesinde, her an yeni bir sürprizle karşılaşabilirsiniz. Küçücük bir tılsımla sevimli Keloğlan’ı 2003’e taşımanız mümkün. Burada önemli olan, Keloğlan’a yüklediğimiz özgün kimliğin korunmasıdır:Tembel ve sünepe görüntüsünün altında son derece akıllı, kurnaz, haksızlığa karşı çıkan, haklının yanında olan, her problemi şiddete başvurmadan, kendine özgü bir kurnazlıkla çözebilen bir kahramanımız var... Masal atmosferi içinde, Keloğlan’ın yaşadığı çağ veya kullandığı objeler o kadar önemli değil. Dün sihirli tokmağını veya tılsımlı aynasını kullanan Keloğlan’ı, günümüz çocuklarının kullandığı dijital oyuncaklarla tanıştırıp o oyuncakların soğuk ve ruhsuz yanlarına birazcık “insanîlik” ilâve edebiliriz. Öyle de yapmalıyız.

    Dede Korkut türü bir masala (destan desek, belki daha doğru) gelince; bence bunların (anlatım biçimi ve dili olarak) tarihî dokusunu bozmak uygun olmaz kanısındayım.Çünkü Dede Korkutta o dönemin edebî zevkine tanıklık eden özel bir lirizm, bir şiirsel haz vardır. Belki aynı konu, günümüz çocuklarının anlayabileceği bir dille (olay bazında) yeniden yazılabilir.

    - Ülkemizde son yıllarda çocuk edebiyatına yoğun bir yöneliş var. Çocuklar için çok sayıda masal, hikâye, roman ve şiir yazılıyor. Bunu nasıl yorumluyorsunuz?

    - Hiç kuşkusuz, bu ilgiyi sevindirici buluyorum. Her şeyden önce, çocuğun gündem oluşturması bakımından önemli. Ancak, yazılıp çizilenlerin tümünü birden “çocuk edebiyatı” tahtına oturtmayı uygun bulmuyorum. Çocuk kitabı yayınlamak başka şey, çocuğa edebî zevki kazandırmak kaygısıyla oluşturulan düzeyli eserler üretmek başka şey.

    Çocuğu “kolay bir tüketici” olarak gören ticarî anlayışı asla onaylamıyorum. Nüfusunun üçte birini çocukların oluşturduğu bir ülkede, ister istemez, bu alanda da bir sektör oluşacak. Bunu yadırgamıyorum. Ama çocuklarımıza edebî zevkten yoksun, kaba ve sıradan şeyler okutmaya da hakkımız yok. Piyasadaki çocuk kitaplarını eleştirel bir gözle inceleyecek olursanız, dünya çocuk klâsiklerinin bile tadının kaçtığını göreceksiniz.Çünkü; önüne gelen herkes bir yayın evi kuruyor; telif kaygısı gütmeden, son derece bozuk bir Türkçe ile, sınırsız ve sorumsuz bir anlayışla “Çocuk Klâsikleri” yayımlıyor.Zavallı “Kırmızı Başlıklı Kız” da kendisini tanıyamaz oldu. Önceleri, büyük annesine kurabiye götürürken ormanda yolunu kaybetmişti; şimdilerde ise sorumsuz yayıncılar yüzünden kişiliğini kaybetti.

    Yazarlık bilincine erişmiş aydınlarımızın “çocuk edebiyatı” ile ilgilenmenin çocukça bir iş olmadığını kavrayarak bu işe eğilmelerini, piyasa işi çocuk kitapları yayınlayanların da çocuğu bu kadar hafife almamalarını temenni ederim.

    - Sizce çocuk edebiyatı, yalnızca çocuğa seslenen bir edebiyat mıdır? Ne dersiniz?

    - Özellikle vurgu yaptığınıza göre, sorunuzun ikinci kısmına katıldığımı söylemem daha doğru olacak. Çünkü ben, içinde “edebîlik” taşıyan lirik ve şiirsel haz bırakan güzel bir metnin -yaş sınırı tanımadan- herkes tarafından zevkle okunabileceğine inanıyorum. Ben henüz sekiz yaşlarında bir çocukken, babamın dolabında ilginç bir kitap vardı:“Âdem ile Havva ve Cennet-i Âlâ”. Bu kitabın giriş bölümünde, secîli* nesirle yazılmış bir cennet tasviri yer alıyordu. Birkaç paragrafı geçmeyen bu bölümü, ablama ısrarla okutur okutur dinlerdim. İnanın, çoğu sözcükleri anlamazdım bile... Ama beni o kitaba bağlayan şey, anlatımın güzelliğiydi. Ablam kitabı okurken, ben de ilginç hayâller kurardım. Belki de “edebîlik”le “çocukça”lığın bir arada olması buydu. Oysa bu kitap, çocuklar için kaleme alınmamıştı. Tabiî bugün, kum saati ters döndü:Şu anda 53 yaşındayım ve ben çocuklar için yazılmış güzel masalları okuyorum. Ama ölçü aynı:Edebî haz.

    - Genelde çok okumayan bir toplum olduğumuz söylenir. Okuma alışkanlığının kazanılmasında çocuk edebiyatının yeri nedir?

    - Sanırım bu şikâyet, bizim toplumumuzun ana dertlerinden biri. Yeterince okuyamıyoruz. Yıllardan beri bu hep söylenir. Tahmin ediyorum, okuma yoksunluğundan şikâyet edenlerle, okumayı önemsemeyenler, sosyo-ekonomik plâtformun ayrı kulvarlarında koştukları sürece bu yakınma hep sürecek. Yani, ekonomik kaygı, kültürel kaygının birkaç adım önünde gidiyor. Dolayısıyla da “az okuyan bir toplumuz” sorunu, ülke nüfusunun ancak yüzde yirmisini ilgilendiriyor. Çünkü geriye kalan yüzde seksen, “okumuşluk” sözünden diploma sahibi olmayı anlıyor. Hâl böyle olunca, yapılacak tek şey var:“Okuma bilinci”ni “diplomalılık” algısının önüne geçirmek. İşte burada, çocuklar için yapılan edebiyatın önemi ortaya çıkıyor.Eğer okuma çağındaki çocuklarımıza, zevkle ve heyecanla okuyabilecekleri, düzeyli ve seçkin kitaplar sunabilirsek, okuma bir tutkuya dönüşecektir. Bilinçaltının bir parçası hâline gelecektir. İleriki yaşlarda, ekonomik kaygı sarmalına yakalansalar bile, bu tutku onları yalnız bırakmayacaktır. Belki o zaman, “okuma”nın, bir diploma yakalama sürecinin ötesinde bir şey olduğu anlaşılacaktır.

    - Peki, söz buraya gelmişken önemli bulduğumuz bir konuyu daha sormak istiyoruz: Ülkemizdeki çocuk edebiyatı çalışmalarını değerlendirirken resmî kurumların bu alandaki çalışmalarını yeterli buluyor musunuz?

    - Dilerseniz bu sorunuzu şöyle bir girişle cevaplayayım: Çocuklara öğüt niteliği taşıyan kitapları bir yana bırakırsanız, yukarıda genel çerçevesini çizdiğimiz “çocuk edebiyatı” kavramının tarihi o kadar eski değil. Tıpkı Batı ülkelerinde olduğu gibi, ülkemizdeki çocuk edebiyatı da çocuk psikolojisinin bizdeki tarihiyle eş zamanlı olarak ortaya çıkmıştır. İbrahim Alaaddin Gövsa’dan Enver Naci Gökşen’e kadar uzanan çizgide, odak noktasını çocuk psikolojisinin oluşturduğu, fakat yine de öğretmen merkezli, güdüleyici ve iyi vatandaş yetiştirme kaygılarıyla örülmüş metinler, çocuk edebiyatının amaca uygun türleri olarak değerlendirilmiştir. Yani, bir taraftan çocuğun kendisine özgü bir psikolojisinin varlığından söz edilirken, diğer taraftan, çocuğun öz itişli, özgür ve özgün duyarlığı gözardı edilmiştir. Bana göre bu süreç, resmî kurumlarda hâlâ devam ediyor.Çünkü resmî örgün eğitimin merkezi (bilerek veya bilmeyerek) mutlu çocuk yerine, iyi vatandaş görüntüsüyle donatılmış adamcıklar bekliyor.

    Örneğin; “Ağustos Böceği ile Karınca” masalını (fablını) okuyan çocuktan, karıncanın tarafını tutması bekleniyor. Oysa çocuk, doğasındaki acıma duygusunun bir sonucu olarak ağustos böceğinden yana olabilir. Ama eğitsel (!)olarak buna hakkı yoktur. Çünkü ağustos böceği gibi tembel değil, karınca gibi çalışkan çocuk görüntüsü vermelidir.

    Onun içindir ki 7-9 yaş grubunu ilgilendiren öğretim programında, Hayat Bilgisi “Hayatın Bilgisi”, mihver (merkez) derstir. Türkçe dersinde yer alacak yazıların da onu destekleyen didaktik (öğretici)metinler olması istenir. Hayâl, fantezi, şiirsel haz ve çocuk duyarlığı önem taşımaz. Oysa çocuk edebiyatının bel kemiği bunlardır.

    Bizim beklentimiz, Millî Eğitim ve Kültür Bakanlığı gibi eğitim ve kültür amaçlı devlet kuruluşlarının, kaliteli çocuk yayıncılığını ilke edinmeleridir. Ne yazık ki, bugüne kadar, her iki bakanlığın da çocuklara yönelik uzun soluklu bir dergileri bile olmamıştır. Dönem dönem ortaya çıkan çocuk dergilerinin ise bir edebiyat dergisinden çok oyun, eğlence ağırlıklı yayınlar olduğu görülmüştür. Bu bakanlıkların yıl içerisinde yayımladıkları birkaç çocuk kitabı da ihtiyaca cevap verecek yoğunlukta değil. Dahası, yayımlanan çocuk kitapları, editöryal bir yaklaşımla ele alınmıyor. Yaş grubu, konu tasnifi, dizi mantığı, boy ve sayfa standardı gibi esaslara dikkat edilmiyor. Oysa Milli Eğitim Bakanlığı’nın, çocuk kitabı yayınlayan diğer kurumlara öncülük edecek örnek çalışmaları olması gerekir.

    Son günlerde, “Bilim ve Aklın Aydınlığında Eğitim” dergisinin Elma Şekeri adlı çocuk ekini gördüm, sevindim. Bir formalık şirin bir dergi... İleride daha boyutlu, edebî yoğunluğu artmış, bağımsız bir çocuk dergisi olur diye umuyorum. Bu konuda bizler, Çocuk Edebiyatçıları Birliği olarak bu dergiye veya Millî Eğitim Bakanlığının çocuk kitaplarıyla ilgili çalışmalarına katkıda bulunmaya hazırız.Umarım, yetkililer bizim bu çağrımıza ilgi ve ihtiyaç duyarlar. Bu mesajımızı da buradan sizin aracılığınızla iletmiş oluyorum.

    -Dileriz dediğiniz gibi olur... Bize zaman ayırdığınız için teşekkür ederiz.

    -Biz de teşekkür ederiz.

    ÜZEYİR GÜNDÜZ

    1950’de Kırşehir Mucur’da doğdu. İlk öğrenimini Mucur’da, orta öğrenimini Kayseri’de, yüksek öğrenimini ise Kayseri Erciyes Üniversitesi İlâhiyat Fakültesinde tamamladı. Çeşitli okullarda öğretmenlik ve idarecilik yaptı. 1988 yılında, Millî Eğitim Bakanlığı Türkçe Eğitimi Geliştirme Merkezi (TEGEM)’de görevlendirildi. Bakanlıkça hazırlanan ilköğretim Türkçe kitaplarında metin yazarı ve çocuk edebiyatçısı olarak çalıştı. 1990 yılında Film-Radyo-TV. ile Eğitim Merkezi (FRTEM) ne atandı. Bu kurumda sırasıyla; müdür yardımcılığı, medya danışmanlığı ve basılı eğitim araçları uzmanlığı yaptı.

    Yazı hayatına lise yıllarında başladı. İlk yazısı 1968 yılında Okul-Aile Birlikleri dergisinde çıktı. Üniversite yıllarında çocuk edebiyatına ilgi duydu. Çeşitli çocuk dergilerinde ve değişik gazetelerin çocuk sayfalarında çocuk edebiyatına ilişkin yazıları yayımlandı. Çağdaş çocuk edebiyatının önde gelen yabancı yazarlarından çeviriler yaptı. 1987 yılında, Tek Kanatlı Güvercin adlı kitabıyla Kültür Bakanlığı’nın, 1998 yılında da Yeni Kervan dergisinin Çocuk Edebiyatı ödüllerini kazandı. Türkiye Yazarlar Birliğince 2000 yılının çocuk edebiyatçısı seçilen yazarın Milli Eğitim Bakanlığı, Kültür Bakanlığı, Çocuk Vakfı, Diyanet İşleri Başkanlığı ve özel sektöre ait değişik yayın evlerince basılan telif ve tercüme olmak üzere 40’a yakın çocuk kitabı bulunmaktadır.

    Evli ve 3 çocuk babası olan Gündüz, hâlen Çocuk Edebiyatçıları Birliği’nin başkanlığını yürütüyor. 


    Saat ve Tarih: 06:25 , 3/5/2006 Bulundugu yer: Soylesi
    Yorumlar (0) | Baglantı

    M e m l e k e t i n B i r i n d e / Aziz NESİN

     

    Anasayfa  

    Rıfat Ilgaz Arşivi   Taşköprü'den Bakış   

    Kastamonu Net (Blogcu)    Şiir Sayfası   Öykü   

    Sinema   Atatürk  Edebiyat   Roman Yazıları 

    alsah / blog yazıları İndexi

     

     M e m l e k e t i n   B i r i n d e

    AZİZ NESİN VE HALK MASALLARI



        Ünlü yazar Aziz Nesin, bir süredir mizah hikayelerinde olduğu kadar oyunlarında da masal motiflerini, anlatım tekniğini kullanıyor. Çok yazmak zorunda oluşu, onu, sürekli olarak yeni temalara götürünce, elbette eski halk masallarının ve hikayelerinin gür kaynağını da yoklamadan edemeyecekti. Kendi mizah ölçüleri ile dil anlayışı kadar "toplumcu öğreti" amaçları da onu "masal ve halk hikayeleri"ndeki uygun anlatıma iteliyordu. Bundan dolayıdır ki, 1958 yılından sonra "büyükler için masallar" yolunu denedi. Halk masallarını henüz gerektiği ölçüde derlememiş, yeteri kadar araştırıp tanımlamasını yapmamış bir ülkede, onun, masalı yenileyerek, gittikçe daralan kendi hikayecilik yolunu açabilecek bir denemeye girişmesi, ilgi çeken bir yenilik olarak beliriyordu. Bizde masallar, bölgelerde aldıkları düzenle, motif sıraları, biçimleri iyice bozulmuş söyleyişler halinde not ediliyor, radyolarda ise eski profesyonel masalcılara has tekerlemelere boğularak karıştırılıyor, motif sıraları, temel biçimlerindeki yalın anlatım güzelliğinin farkına bile varılmadan, çocukları oyalayan bir gevezelik seviyesine indiriliyordu. Aynı şey çocuklar için çıkartılan dergi ve kitaplarda da yürüyüp gidiyordu. Varyantların karşılaştırılmasıyla, temel düzendeki "anlatım ve motif sırasının yeniden kurulmasına giden Grimm Kardeşler'in "Urform - Temel düzen" anlayışına gidilmiyor; Andersen'in ise masallarını çocuklar için yazdığı sanılıyor, çok zarif bir anlatımının altına sakladığı o belli belirsiz "ironi ve toplum eleştirisinin" farkına bile varılmıyordu. Aziz Nesin, geçim derdiyle çalakalem yazmak zorunda kaldığı mizah hikayeleri çıkmazından, bu sefer de ağzı kalabalık, çenesi düşük "masalcı baba" tekerlemelerinin çıkmazına düşebilirdi. Ama düşmedi. Halk masalları, fıkraları, meddah hikayelerinin temaları kadar, anlatım tekniklerini de, çözümleyici bir dikkatle yapılarından iyice ayırarak, kendi kurduğu bu yeni anlatım düzeninde kullanmaya yöneldi. Masalı şiirde kullanınca, ne motiflerinde, ne temalarında aslındaki masal şiirinden kopmak mümkün olamadığı halde, Aziz Nesin, bu masallarına aldığı unsurları asılları tanınmayacak ölçüde yeniden işleyerek kullanmış.
        Aziz Nesin, 38 kitabına dağılmış olan mizah hikayeleri ve romanlarında, yer yer, "masal ve halk hikayeleri" temalan, motifleri, anlatım teknikleri, formüllü deyiş ve tekerlemeleri geniş ölçüde kullanmış, kendi hikaye anlatım dilinde, halk hikayeciliğinden geniş ölçüde yararlanmıştı. Bu konuşmada onun yalnız son iki kitabına derlediği masallar üzerinde durulacaktır.     Memleketin Birinde (1958) adındaki ilk mizah masalları kitabında başlıca iki anlatım tekniği kullandı. Bunlardan ilki, kitabının büyük bir bölümünü kaplayan, masal düzeninde anlatılmış, hepsi de günümüzün toplum ve politika sorunlarına, yüze gelen kişilere değinen hikayelerinde görülür. Amaçları ve alegorileri iyice belirlenmiş olan bu hikayelerine, aslında masaldan çok "meddah anlatımı" demek gerekiyor. Üstelik yazarın hikayeciliğinde, oldum olası, sözlü halk hikayeciliğindeki anlatım şekillerinin büyük etkisi olduğundan, bu yeni hikayelerinde "meddah anlatımına" iyice kayması onu yadırgatmamış. Giriş, geçiş ve bitiriş formüllerinde, masaldan iyice uzaklaşan, üstü iyice açılmış ironili taşlamalarla sert bir toplumcu gerçekçiliğe bağlanan bu hikayelerinde, bizdeki eski meddahların, dinleyicilerine göre zaman zaman kullandıkları, o kesin, hızlı ve sert anlatımla vurucu bir etkilemeye ulaşmak istediği görülüyor. Aziz Nesin, "faydacı sezgisi"yle, masallardaki hayal unsurları ve motif sıralamaları, formüllü deyişlerin altında saklanmış kapalı düşüncelerin çıkmazına düşmemiş, halk hikayeciliğinin gerçekçiliğe en yakın bir koluna aşılanmaya çalışmış, yer yer kullandığı masal unsurlarının üstlerini, halkın anlaması için, iyice açarak belirlemiş "toplumcu öğreti" amacını daha etkili hale getirmiş.
        Bu kitabında denediği ikinci yol da eski hayvan hikayelerini (fable) yenileştirerek yazmasıdır. Yazar, bu hayvan hikayelerini yazarken, eski toplumlardaki kullanılış düzeninin de farkına varmış görünüyor. Bunlardaki "saldırı ve satır" gücünün yanında "politik öğreti" gücünün de, iç içe oluşunu iyi anlamış. Eski toplumlar, çeşitli kaynaklardan gelen karmaşık baskılar altında, halka ulaşan politika tartışmasının yoksunluğunu, bu soy hayvan hikayeleriyle kapatmak yolunu tutmuşlardı. Eski toplumlarda olduğu kadar, bugünkü köylüler arasında da, hayvan hikayeleri, toplum çatışmalarını ifade etmede kullanılıyor. Aziz Nesin, bu türün etkileyici gücünü henüz yeteri ölçüde hikayelerinde kullanmadığı halde, tek perdelik bir komedisinde başarıyla denedi: Bu yıl içinde Sermet Çağan'ın sahneye koyduğu Ah Biz Eşekler, Kastamonu'dan derlenmiş bir hayvan hikayesine dayanıyordu.
        Bu kitabın ikinci bölümünde, ilk bölümde yaptığı gibi, çağımızın şartlarına uygun yeni meddah hikayeleri kurma yoluna girmiyor. Burada eski halk hikayelerini, gerçekçi özlerinden yararlanarak, yeniden işleme yoluna gidiyor. "Merhumun Vasiyeti", "Tamburanın Teli", "Pırtlı Masal" gibi örneklere bakılınca, bunların masallardan çok, eski halk hikayelerine bağlanabileceği görülüyor. Bütün bunlar, Aziz Nesin'in, kendi anlatım yoluna yatkın temleri araştırırken, rasgele bir beğeninin peşine takılmadığını göstermektedir.
        Bu alanda ikinci kitabı Hoptirinam (1960) ile, masal anlatımı yoluna yerleşeceği, eski halk hikayeleri malzemesini keyfince kullanacağı artık iyice anlaşılmaktadır. Aziz Nesin, bu örneklerde, aslında "formüllü ve kalıplı" bir anlatım düzeni olan halk hikayeciliğinin yerleşmiş kural ve ölçülerini hayli aşıyor, masal ve halk hikayelerinden aktardığı unsurları kendi anlatımında baştanbaşa değiştirerek özgürce kullanıyor. Ünlü bir masal giriş formülünü şöyle değiştiriyor: "Bir varmış, iki yokmuş... Eski günlerde yeryüzünün bir ülkesinde hiçbişey yokmuş. Hiçbişeyi olmayan bu ülkenin bir padişahı varmış", "bir varmış, bir yokmuş... Kiminde az olan, kiminde çokmuş. Karnı tok olanın gözü aç, gözü aç olanın karnı tokmuş. Vur vuranın, kır kıranın, Ali kıran baş kesenin çok olduğu bir yerde, bir zamanda bir ülke varmış". Burada hem formül düzenini, hem de özü ve kullanış şeklini değiştiriyor. Masalın başında giriş olarak kullanılan bu çeşit formüller, dinleyiciyi hazırlar, gündelik ilgilerden uzaklaştırır, oyunlu bir başka dünyanın gerçekdışı havasına götürür, masalcının gerekli gördüğü "büyülenme"yi sağlardı. Burada ise, uzak bir teknik yansımayla, giriş formülü, uyancı, düşündürücü bir yönde kullanılıyor. Formülün masaldaki özünde, anlatılanın "yalan" olduğunu, "belli olmayan bir zamanda, bilinmeyen bir ülkede" geçtiğini anlatma, temel ilke olduğu halde, Aziz Nesin, bu işlerin çağımızda, hem de aramızda olup bittiğini daha işe girişirken haber veriyor. Masal anlatım tekniğinden aldığı bu unsuru kullanıştaki özgürlüğü, Aziz Nesin'in masallardan, öze, yapıya bağlı kalmadan, yalnız anlatım tekniklerindeki ve dillerindeki güçlü anlam zenginliklerinden yararlanmaktan ileri geçmek istemediğini gösteriyor. Bundan dolayıdır ki, onun masallarını, halk ve hayvan hikayelerini doğrudan doğruya belirli örneklere bağlamanın imkanı yoktur. Varsa da, bunların sayılan pek azdır. Bu yeni hikayelerinin bir iki yerine serpiştirilmiş bir iki motif, masallık deyimler, yeniden biçime sokulmuş tekerleme ve formülleri kullandıktan sonra, Aziz Nesin, alabildiğine hızlı tempolu bir anlatıma geçiyor, ama arada sırada da masal yazdığını ansıyor, meddahlığa girişiyor. Bu düzende, onun, kendi eski mizah hikayesiyle halk hikayesi anlatım düzenlerini karıştırarak aşılamaya, yeni bir bileşim yapmaya giriştiği görülmektedir.
        Onun mizah hikayeciliği ile halka yönelişindeki amaçla, eski hikayecilerin hem teknikleri, hem de amaçlan bakımından uygunluk derecesine varan bir yakınlık bulunduğu anlaşılıyor. Eski hikayeciler de, tıpkı onun yaptığı gibi, fırsat buldukça halk karşısında, hem de uygun yerlerde, çağlarının yüze çıkan sorunlarını, göze batan kişilikleri, azgın tutkuları "lisan-ı münasiple" yerdikleri ve taşladıkları, becerebildikleri ve dinleyicilerinin anlayışlarının mümkün kıldığı ölçüde de, sert taşlamalardan toplum eleştirmelerine kadar uzandıkları oluyordu. Halk diline ve geniş okuyucu kitlelerine bağlanma zorunluluğu, Aziz Nesin'i, bu içe yarar ve etkili yolu bulmaya götürmüştür kanıs