BenimBlog.com - Turkce ucretsiz blog Bedava blog hizmeti
para kazan


ALSAH (ALİ ŞAHİN) WEB SAYFALARINA HOŞ GELDİNİZ

Alsah Blokları - Çocuk Ve Edebiyatı

• 10/5/2008 - BİZE GELEN ÇOCUK KİTAPLARI VE DERGİLERİ

Bulundugu yer: Duyuru

BİZE  GELEN ÇOCUK KİTAPLARI VE DERGİLERİ

BİZE GÖNDERİLEN ÇOCUK KİTAP VE DERGİLERİ SİTE VE BLOKLARIMIZDA TANITILACAKTIR.

TANITILMASI İSTENİLEN KİTAP VE DERGİLER İÇİN İLETİŞİM ADRESİMİZ:

ALİ ŞAHİN

PULCULAR MAHALLESİ, HALİDE EDİP ADIVAR SOKAK NO: 15-2 37400 TAŞKÖPRÜ- KASTAMONU

GSM: 0542 783 78 74

Yorumlar (0) :: Baglantı

• 28/12/2007 - Güldük, ağladık ve öğrendik

Bulundugu yer: Inceleme
Güldük, ağladık ve öğrendik

Güldük, ağladık ve öğrendik
Yılın son kitap ekinde, bu sene tanıttığım çocuk ve gençlik kitaplarından gönlümün kaydıklarını sizlerle paylaşıyorum. Sevdiklerimin hepsini sığdıramayacağım için küçük bir seçki sunuyorum

 

28/12/2007 (3 defa okundu)

 

ASLI TOHUMCU (E-mektup | Arşivi)

Yılın son ekinde, bu yıl tanıttığım çocuk ve gençlik kitaplarından gönlümün kaydıklarını sizlerle paylaşayım, bu kitapları sizlere hatırlatayım istedim. Bir yıl boyunca severek okuduğum kitapların hepsini buraya sığdırmam mümkün değil elbet.
Yılın en dokunaklı kitabı herhalde Çizgili Pijamalı Çocuk'tu. Bu İkinci Dünya Savaşı öyküsü, tel örgülerin iki tarafındaki iki oğlan çocuğunun dostluğunu, çocukların ve çocukluğun her tür ideolojinin ve savaşın ötesinde olduğunu anlatıyordu. Sarsıcı finaliyle insanın aklından günlerce çıkmayan, çok yalın ve iyi yazılmış bu roman, gençler kadar yetişkinler tarafından da okunmayı bekliyor (Babam ve Oğlum filminde olduğu gibi, Çizgili Pijamalı Çocuk'u okuyup da ağlamayacak insan yavrusu var mıdır acaba!).

Eğlencenin alası burada
Gözyaşı dökmek yerine kahkaha atmayı tercih edecekler için Pıtırcık'ın maceralarından daha güzel ne olabilir! Pıtırcık, daha önce yayımlanmamış yüze yakın öyküsüyle sevenlerine tekrar merhaba dedi bu yıl. İşi gücü şamata olan, başı sıkışınca zırlayan, iyi kalpli ama afacan Pıtırcık'a bilinmeyen bu öykülerinde yine eski dostları eşlik ediyor: Durmadan tıkınan Lüplüp, babası çok zengin olan Gümüş, çok kıyak bir düdüğü olan Sırım, tatlı Sırma (Pıtırcık ilerde onunla evlenecek), sınıf birincisi ve öğretmenin kuzusu Çarpım, sınıfın sonuncusu Dalgacı, önüne gelenin burnuna yumruk atmaya bayılan Toraman ve kara gözleriyle pek övünen gözetmen Karagöz... Pıtırcık'ın Bilinmeyen Öyküleri'nden daha şamatalı bir kitap bulup getirene benden bir fırıldak, beş misket ve iki kâğıt uçak hediye (pazarlık yapılmaz)!
Söz eğlenceden açılmışken, eğlenceyle bir arada düşünemediğimiz matematik, fen, tarih, coğrafya, arkeoloji gibi birçok konuyu komik ve esprili bir dille aktaran Eğlenceli Bilgi dizisinden bahsetmemek olmaz. "Bilim adamları ölü kuşları ne için kullanıyor? İki maymun ve bir köpek nasıl astronot oldu? Tarihin en büyük deniz savaşını kazanan, tarihimizin en önemli amirali kimdir? Üzerine yedi kez yıldırım düştüğü halde bir adam nasıl sağ kalır?" gibi soruların yanıtlarını veren diziden bugüne kadar altmış kitap yayımlandı. 11-14 yaş grubu için bilimi zor ve sıkıcı olmaktan çıkaran bu diziyle çocuklar, bildikleriyle anne babalarını geçtiler!

Çocuklara sanat sürprizi
Herhalde yılın en güzel sanat kitapları İş Kültür'den geldi: Her biri birbirinden farklı bir resim tekniğiyle yapılmış, farklı ülkelerden yirmi iki sanat eserini ve bunların yapılış yöntemlerini anlatan Sanat Hazineleri ile dünyanın en bilinen ve sevilen resimlerini bir araya getiren, ressamları ve ressamların hayatlarını, resimlerini nasıl yaptıklarını, sanatın ne olduğunu ve insanlar için önemini anlatan Benim Sanat Kitabım çocukların kendi sanatlarını yaratabilecekleri internet linkleriyle zenginleştirilmiş ve oyun oynamalarına müsait birer sanat eseri!
Julia Donaldson'ın yazdığı ve Axel Scheffler'ın resimleriyle şenlendirdiği Tostoraman, Süpürgede Yer Var Mı?, Kasabanın En Şık Devi adlı kitaplar, resimli kitapların da birer sanat eseri olduğunun bir kez daha ispatı oldu. Cin gibi bir farenin kendisini yemek isteyen baykuş, yılan ve tilkiyle başa çıkmak için uydurduğu (uydurduğunu sandığı) korkunç dişli, korkunç pençeli Tostoraman'ın, kasabanın en hırpani devi olmaktan usanan ama ne kadar çabalarsa çabalasın şık bir dev olmayı başaramayan George'un ya da mırlayan kedisiyle süpürgesine oturmuş uçan cadının maceraları, okumayı sökmeye çalışan ya da henüz sökmüş veletler için yılın keşfi olabilir.

Öğrenmenin büyüsü
Dünyanın başka yerlerinde çocukların nasıl yaşadıklarını, nasıl okullarda okuduklarını, boş zamanlarında neler yaptıklarını ya da kendi kültürlerine, kendi geleneklerine uygun biçimde nasıl dua ettiklerini, kutladıkları dini bayramları ve merasimleri, temel hak ve özgürlüklerini ne derece kullanabildiklerini öğrenmek ve dünya çocuklarıyla buluşmak isteyen çocuklar için Benim Ailem, Benim Hayatım, Benim İnancım ve Benim Okulum adlı kitaplar, Peru'dan Eritre'ye, Ürdün'den Malezya'ya beş kıtadan çocuğun hayatını, ailesini ve inancını bol dipnotlu, tekrar tekrar dönüp bakılacak birer albüm şeklinde sunuyor.

İlginç ve başarılı
Sözlükleriyle tanıdığımız Redhouse, Redhouse Kidz ile dünyanın gerçekten farklı köşelerinde üretilen çocuk edebiyatını Türkçeleştirerek belki de yılın en ilginç işlerine imza attı. 7-12 yaş grubu için İspanya'dan Uçuk Kaçık Mıstık; güç ve şiddet kullanmadan da kahraman olunabileceğini anlatan bir Etiyopya halk masalından uyarlanan Kahraman; dürüstlük, yardımseverlik ve minnettarlık temalarını işleyen yine Afrika kökenli bir halk masalından uyarlanan Bekâr Fare ile, 3-7 yaş grubu için bir Portekiz masalından uyarlanan Koş Balkabağım Koş, Afrika'dan Çikolata, yine İspanya'dan Bütün Gün Esneyen Prenses, Redhouse Kidz'in yayın çizgisinin ne kadar renkli olduğunun kuşbakışı bile fark edilmesini (umarım) sağladı.

Yeni yayınevlerinin armağanları
Güzel Kitaplar Yayınevi ve Kır Çiçeği Yayınları yılın en tatlı başlangıçları oldular. Güzel Kitaplar bebeklikten ilk gençlik çağına uzanan bir okuyucu aralığında okuyucusunu hayata hazırlamayı, kendi olmasına yardımcı olmayı hedeflerken, Kır Çiçeği Yayınları dünyadaki resimli kitap zenginliğini 0-7 yaş arası çocuklarla paylaşmayı arzuluyor. Güzel Kitaplar'dan yaşlı Pettson'la kedisi Findus'un birkaç tavukla birlikte yaşadıkları çiftlikteki maceraları anlatan Doğum Günü Pastası ve Tilki Avı, Kır Çiçeği Yayınları'ndan masallarda hep hain ve korkunç bir karakterde resmedilen kurdun bu önyargıları ortadan kaldırmaya çalışırken yaşadıklarını anlatan Karda Ayak İzleri ile çocuklara hoşgörü, barış, dayanışma gibi kavramları eğlenceli bir şekilde aktaran Elmer serisi güzel ve iyi bir yayıncılığın ipucunu veriyor.
Bir diğer başlangıç da 'çocuk yayınları ve okuma kültürüyle ilgili' oldu ve Okyanus dergisi aramıza katıldı. Yerli ve yabancı yazarlarla söyleşilerin, her yaş grubuna özel okuma listelerinin ve kitap fallarının, dünya çocuk edebiyatıyla ilgili değerlendirme ve haberlerin, yeni çıkacak kitaplardan tadımlıkların yer aldığı ve iki ayda bir yayınlanan dergi, yeni yılı üçüncü sayısıyla karşılamaya hazırlanıyor.

Korkmak da fayda var!
Büyük Korku Kitabı, Poe'dan Nerval'e Lovecraft'tan Maupassant'a edebiyat tarihinin en çarpıcı korku öykülerinden yirmi birini biraraya getiren bir kitap. Üstelik tasarımı ve resimleriyle de genç okuyucusunun nefesini kesmeyi başarıyor. Bu yılın bir diğer (hadi korku demeyelim) fantastik gerilimi de Altın Kitaplar'dan geldi: Son Kara Kedi. Batıl inançlara, önyargılara direnmek gerektiği üzerine, aslında gerilimli olduğu kadar matrak da olan bu gençlik romanının yanına Almıla Aydın'ın Gezgin Dedektifler serisini de eklersek okuma listemizi polisiyeye de tamamlamış oluruz.
Çoğunluk yabancı yazarlardan söz ettim. Oysa bu yıl Vasıf Öngören'in Masalın Aslı adlı kült kitabı yeniden yayımlandı. İnsanlık tarihini, uygarlığın ve üretimin birbirine bağlı tarihini çocuklara masallar şeklinde anlatan iki ciltlik Masalın Aslı belki de çocuklardan önce anne babaların okumaları gereken bir kitap. Köyden kente göç etmiş Ayşe üzerinden çocuklara gerçekçi ve göz ardı edilmemesi gereken bir hikâye anlatan Ayşe'nin Günleri de kaçırılmaması gereken telif romanlardan.

Alışkanlık yapan öyküler
Semih Gümüş'ün çağdaş Türk edebiyatından derlediği öyküler Ay'ı Boyamak ve Dikkat! Kırılacak Eşya sadece on iki yaş üstü gençleri değil, yetişkinleri de edebiyatımızın yetkin örnekleriyle buluşturdu. Ay'ı Boyamak'ta Türk öykücülüğünün bugününü hazırlayan, Türkiye'nin farklı dönemlerine tanıklık etmiş yirmi ustanın, Dikkat! Kırılacak Eşya'da ise öykücülüğümüzün son dönemini yansıtan yirmi yazarın yirmi öyküsünü bulmak mümkün.
Çevirmen Niran Elçi'nin okumaya yeni başlayan çocuklar için yazdığı Karaböcü dizisini de bu yılın hoşluklarına unutmadan ekleyeyim.
Yeni yılda daha güzellerini okumak dileğiyle...

Yorumlar (0) :: Baglantı

• 12/7/2007 - CHP Genel Başkanı Baykal; Türkiye Olarak Yapay Azınlık Tartışmaları Tuzağına Düşmeyeceğiz"

Bulundugu yer: Elestiri
CHP Genel Başkanı Baykal; Türkiye Olarak Yapay Azınlık Tartışmaları Tuzağına Düşmeyeceğiz 26-10-2004
-Kimsenin kimseye, hele kamunun, devletin insanlara “senin aslın ne, neslin ne, soyun ne, sülalen ne, sopun ne” diye sormaya hakkı yoktur

-Biliyoruz, köyünden göç etmiş binlerce, onbinlerce insan hâlâ köyüne, Güneydoğu Anadolu’da dönmemiştir, biliyoruz, mezhebinden dolayı baskı altına alınan insanlar, haksızlığa maruz bırakılan insanlar vardır biliyoruz; ama, sen, bu sorunları, Avrupa’dan gelen değerli kardeşim, bu sorunların içinde yaşayan insandan daha mı iyi biliyorsun da, ona “sen azınlıksın” diyorsun, o azınlık değil, sorunluyum diyor, sorunlu...

-Etnik kimliği ve mezhebi bilincin, ekonominin, sosyal sorumluluğun önüne geçirmeye hayır diyoruz. Biz, bu sorunları aştık. Irk, kafatası devleti değiliz, olmayacağız. Kimse bize etnik kimliği dayatamaz

-AKP, giderek zengin partisi haline dönüşmektedir. Bu tabloyu iftar çadırlarında zavallı, yoksul kadınların yanında çorba içerek kapatma imkanı yoktur'

-''SSK hastanelerinin Sağlık Bakanlığı'na devri girişimi ilkel, çocukça ve aldatmacaya dayalı bir girişimdir.

-Adalet Bakanı'nı, tahliyeler konusunda çifte standardı sona erdirmesi için göreve çağırıyorum''

 

 

İletişim Koordinatörlüğü (Ankara) –CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, “Türkiye olarak çekilmek istenen yapay azınlık tartışmaları tuzağına düşmeyeceğiz. Etnik kimliği ve mezhebi bilincin, ekonominin, sosyal sorumluluğun önüne geçirmeye hayır diyoruz. Biz, bu sorunları aştık. Irk, kafatası devleti değiliz, olmayacağız. Kimse bize etnik kimliği dayatamaz” dedi.

 

CHP TBMM Grubu’nda bir konuşma yapan Baykal, YTP’nin aldığı CHP’ye katılma kararını kutladı ve YTP’lilere teşekkür etti.Genel Başkan Deniz Baykal’ın CHP Grubunda yaptığı konuşma şöyle;

 

YTP’NİN CHP’YE KATILMASI, BÜTÜN TOPLUMUMUZUN ÖZLEMİ OLAN SOSYAL DEMOKRAT KESİMDEKİ BİRLEŞME, BÜTÜNLEŞME, TOPARLANMA DOĞRULTUSUNDA ATILMIŞ ÇÖK ÖNEMLİ BİR ADIMDIR.

 

Sayın Başkan, değerli milletvekilleri;

 

Cumhuriyet Halk Partisi Grubunun bu haftaki toplantısında ele alacağımız çok önemli konular var. Bu konulara geçmeden önce, Pazar günü Yeni Türkiye Partisinin kurultayını gerçekleştirerek tarihi bir karar almış olduğunu, varlığına son verip Cumhuriyet Halk Partisine katılma doğrultusunda bir kurultay kararının alınmış olduğunu bir kez daha dikkatlerinize sunmak istiyorum. Bu, gerçekten, son zamanlarda bütün toplumumuzun özlemi olan sosyal demokrat kesimdeki birleşme, bütünleşme, toparlanma doğrultusunda atılmış çok saygın bir adım olmuştur, çok değerli bir adım olmuştur. Bu girişimin saygınlığı, hiç kuşkusuz, bu kararı alan siyasî partinin, onun çok değerli Genel Başkanının, yöneticilerinin saygın kişiliklerinden aldığı kadar, bunun gerçekleştirilme biçiminden de almaktadır. Bu önemli karar, hiçbir siyasî pazarlık anlayışı içine girmeden sadece Türkiye’nin ihtiyacı budur, toplumun gereksinmesi budur, toplumun beklediği budur değerlendirmesiyle alınmış bir karardır. Bu kararı almış olan Yeni Türkiye Partisinin Genel Kurulunu, Kurultayını, kurultay delegelerini, parti yönetimini ve Değerli Genel Başkanı İsmail Cem’i bir kez daha saygıyla anmak boynumuzun borcudur. Hepsine içten, yürekten, bir kez daha, Cumhuriyet Halk Partisi Grubunda teşekkürlerimi ifade ediyorum. (Alkışlar) Bu vesileyle, Amerika’da tedavisini sürdürmekte olan Değerli İsmail Cem’e, en kısa zamanda bu tedavinin olumlu bir sonuç vermesi dileğimi, acil şifalar dileğimi bir kez daha ifade etmek istiyorum.

 

TCK DEĞİŞTİ, TAHLİYE YAPAN DA OLDU, OLMAYAN DA, TAHLİYELERDE ÇİFTE STANDART OLMAZ.

 

Değerli arkadaşlarım, geride bıraktığımız hafta, Türkiye’nin çok önemli konularla karşı karşıya kalmaya devam ettiği bir hafta oldu. Bu hafta içerisinde, hem dış sorunlarımız bakımından hem içeride ekonomi açısından önemli gelişmeler ortaya çıkmaya devam etti. Bunlarla ilgili değerlendirmelerimi kısaca size yansıtacağım. Yalnız oraya geçmeden somut bir konuyla ilgili olarak hükümetin dikkatini çekmek istiyorum. Biliyorsunuz, bir süre önce Türk Ceza Yasası Parlamentomuzda görüşülerek kabul edildi ve bunun yürürlüğü kabul tarihine değil, daha sonraki bir tarihe ertelendi, altı ay sonra yürürlüğe girmek üzere yasa kabul edildi. Yasa, bu niteliğiyle Cumhurbaşkanı tarafından imzalanıp, Resmî Gazetede yayımlandıktan sonra, uygulamada kendisini bir gelişme ortaya koymaya başladı. Bazı savcılıklar, bu yasanın yürürlüğe girmiş olduğunu düşünerek ve değerlendirerek bu yasa dolayısıyla daha önceden hükmedilmiş olan suçlarda yeni yasada öngörülen indirimleri yasa resmen yürürlüğe girmemiş olsa da, hayata geçirmeliyiz anlayışı içinde uygulamaya başladılar ve bazı illerimizde bu doğrultuda önemli adımlar atıldı. Mesela Malatya’da, Sivas’ta, Bursa’da ve Mersin’de bu doğrultuda tahliyeler yapıldı. Şimdi, Ceza Hukukunun esası objektif olmasıdır ve aynı yasanın, aynı koşullarda ilgili herkese aynı şekilde uygulanmasıdır. Bu, toplumumuzda çok büyük tereddüt yaratmıştır, pek çok ilde, bu konuda tutuklu yakınları tarafından yapılan başvurular reddedilmiştir, geri çevrilmiştir; ama, bir yandan tahliye, bir yandan bu konudaki girişimlerin reddedilmiş olması, adalete olan saygıyı, güveni çok ciddi şekilde sarsmaya başlamıştır. Bu konuda uygulamanın bütünleştirilmesi, uyumlu hale getirilmesi konusunda görev ve sorumluluk Adalet Bakanlığına düşmektedir. Adalet Bakanlığı, ya önceden tedbir alarak bu konuda gerekli girişimi sağlayıp, uygulama bütünlüğünü önceden gerçekleştirecekti ya da şimdi bunu gerçekleştirmek durumundadır. Toplumun, kamuoyunun vicdanını sarsan bu çifte standardı, bu ikili uygulamayı, aynı suçtan bazı illerde mahkumiyetini çekmekte olan insanların tahliye edilmiş olmasına rağmen, aynı cezaya hüküm giymiş olan başka bazı kişilerin mahkumiyetlerinin devam ediyor olması, gerçekten çok ciddi bir sorun ve sıkıntı yaratmıştır. Bunu hükümetin dikkatine sunuyorum. Hükümet olmak, bu tip sorunların oluşumuna fırsat vermemektir, bunun gereğini yerine getirmektir. Bu konuda çok ciddi bir ihmalin yaşandığı ve Türkiye’de çok ciddi sıkıntının ortaya çıkmaya başladığını görüyorum ve Adalet Bakanlığını göreve çağırıyorum, bir an önce bir uygulama bütünlüğünü sağlamak için gerekeni derhal yapmalıdırlar.

 

SSK’NIN DEVRİ İLKEL ÇAĞDIŞI VE ALDATMACADIR.

 

Değerli arkadaşlarım, geride bıraktığımız günlerde Sosyal Sigortalar Kurumuyla ilgili önemli bir karar alındı ve önemli bir gelişme ortaya çıktı. Özel bir yasa çıkararak, Sosyal Sigortalar Kurumunun mallarının Sağlık Bakanlığına devri öngörüldü. Bildiğiniz gibi, Sosyal Sigortalar Kurumu, işçilerin aidatlarıyla, maaşlarından kesilen primlerle, aidatlarla ve işçi adına işverenden kesilen aidatlarla finanse edilerek oluşturulmuş bir kurumdur, malî ve idari açıdan özerkliğe sahip, özel hukuk hükümlerine tabi bir kamu kurumudur. Şimdi, bu kurumun çıkarılmak istenilen yasayla, bu kuruma bağlı bütün hastanelerin, dispanserlerin, sağlık ünitelerinin ve oralarda çalışan personelinin tümünün Sağlık Bakanlığına devredilmesi istenilmektedir.

 

Değerli arkadaşlarım, bir defa şunu açıklıkla görmemiz lazım: Türkiye’de sağlık hizmetleri gerçekten hiçbir çağdaş toplumda örneği görülmeyecek kadar üzüntü verici bir düzeydedir. Sağlık sorunları, toplumumuzu en çok rahatsız eden konuların başında gelmektedir. Türkiye bu konuyu çözememiştir ve büyük sorunlar, sıkıntılar içinde Türkiye yetersiz sağlık hizmetini verme gayreti, çabası içindedir. Bu konuda ortaya çıkan kurumlaşmaların durumu, hali ortadadır, meydandadır. Türkiye’nin çok ciddi bir sağlık reformuna ve sosyal güvenlik reformuna ihtiyacı vardır. Bunun bir an önce gereklerinin düzenli bir biçimde yerine getirilmesi zorunludur. Ama, hükümetin bu konularda, sık sık örneğini gördüğümüz şekilde, iyi hazırlığı yapılmadan, altyapısı oluşturulmadan, koşulları geliştirilmeden masa başı alınan kararlarla toplumu çok yakından ilgilendiren çok önemli konularda birtakım uygulamalara yöneldiğine burada da tanık oluyoruz, bundan önceki örnekleri ve onların yol açtığı facialar hâlâ zihinlerde tazedir. Şimdi, bu alanda da yine iyi oluşturulmamış bir çabayla, bir girişimle Sosyal Sigortalar Kurumuna yönelik bir proje uygulanmak istenmektedir. Önce şunu herkesin çok iyi görmesinde yarar vardır:

 

Değerli arkadaşlarım, Sosyal Sigortalar Kurumu, Türkiye’nin iyi kötü, -bu sağlık düzeni içinde- asıl yükü çeken, toplumumuza sağlık hizmeti diye ne akla geliyorsa, aşağı yukarı onu en geniş nüfus kesimine iletmeye çalışan, büyük sıkıntılar, güçlükler içinde bu gayreti gösteren bir kurumdur; yani, Sosyal Sigortalar Kurumundan herkes şikâyetçidir, doktoru şikâyetçidir, hemşiresi şikâyetçidir, hastası şikâyetçidir, yöneticisi şikâyetçidir, iktidar şikâyetçidir; ama, vururken bir de oturup dinlemek lazımdır, bir de işin, madalyonun öbür yüzünü de görmek lazımdır. Sosyal Sigortalar Kurumu, Türkiye’nin büyük sıkıntı çeken, topluma büyük hizmetler veren, bunun için gayret gösteren önemli bir kurumudur. Düşünün, Türkiye nüfusunun yarısına Sosyal sigortalar Kurumu hizmet vermektedir ve Sosyal Sigortalar Kurumu bu hizmeti, Sağlık Bakanlığında hizmet veren hekim sayısının beşte biriyle bu hizmeti vermektedir. Sağlık Bakanlığındaki doktor, hemşire, sağlık personeli sayısının beşte biriyle Sosyal Sigortalar Kurumu, Türkiye nüfusunun yarısına hizmet vermektedir. Sağlık Bakanlığının yataklı kurum sayısının yedide biriyle, 1998 rakamlarıyla kişi başına Bağ – Kur’un yaptığı harcamanın üçte biriyle, Emekli Sandığının yaptığı harcamanın ise sekizde biri oranıyla kaynak kullanarak hizmet götürmeye çalışmaktadır. Hasta başına SSK’nın harcadığı para Bağ – Kur’un üçte biridir, hasta başına SSK’nın harcadığı para Emekli Sandığının sekizde biridir. Türkiye nüfusunun yarısına hizmet vermektedir, Türkiye nüfusunun yarısına Sosyal Sigortalar Kurumu, Sağlık Bakanlığındaki personel sayısının beşte biriyle hizmet vermektedir. Bu, gerçekten gözden kaçırılmaması gereken, bu Kuruma müdahale ederken, bu Kuruma el atarken, bu Kurumun ne ifade ettiğini, ne gibi bir anlamı, önemi olduğunun çok iyi anlaşılması bakımından büyük değer taşıyacaktır. Bundan sonra ortaya çıkacak olan düzenlemelerde bu rakamlar nasıl işleyecek, bunu hep beraber izleyeceğiz, değerlendireceğiz. Sağlık Bakanlığındaki yataklı kurum sayısının yedide biriyle çalışıyor Sosyal Sigortalar Kurumu, bu hizmeti onunla veriyor, Türkiye nüfusunun yarısına hizmet veriyor. Doktor sayısının beşte biriyle, yataklı kurum sayısının yedide biriyle Sosyal Sigortalar Kurumunun. Kişi başına düşen ilaç tüketimi Türkiye ortalamasında 54 dolardır. Sosyal Sigortalar Kurumunda bu 19,5 dolardır, SSK’da tedavi olan hastaların kişi başına tükettikleri ilaç 19,5 dolardır, Türkiye’de 54 dolar. Bağ – Kur’da 67 dolardır, Emekli Sandığında 205 dolardır. Şimdi, öyle bir kuruma müdahale edilmektedir.

 

Bu el koymanın, SSK’ya, sağlık kurumlarına, hastanelerine, dispanserlerine el koymanın tabiî hukuki problemleri vardır. Özel hukuk hükümlerine tabi bir kurum niteliğindedir SSK. Buna el koymanın, Anayasanın öngördüğü “sağlık hizmetleri tek elden yürütülür” maddesine dayanarak, SSK’ya el koymanın Anayasa açısından öngörüldüğünü düşünmek kesinlikle mümkün değildir; o,ayrı iştir, bu ayrı iştir. Ortada olan, var olan yapıları, tabi oldukları hukuk statülerini göz önünde bulundurarak tek elden yönetim yapısına kavuşturma mecburiyeti vardır. İktidar, bir yandan Anayasadaki sağlık hizmetleri tek elden götürülür maddesinin arkasına saklanarak, SSK’yı alıyorum diyor, öte yandan sağlık hizmetlerini, Cumhurbaşkanının geriye gönderdiği Kamu Reform Tasarısı çerçevesinde il özel idarelerine dağıtmayı öngörüyor, bir kısmını da yerel yönetimlere, tümü yerel yönetim zaten de, bir kısmını da belediyelere; yani, burada ciddi bir tutarsızlık var; fakat, hukuki problem ortadadır, nasıl el koyacaksınız? Şimdi, o konuda Anayasanın engelini aşmak için bazı düzenlemeler yapmaya çalışmışlar. Diyorlar ki “bedeli karşılığında bu alınacaktır.” Peki, bu bedeli kim belirliyor? Öyle bir bedel ki, tarafların mutabakatı olmadan ortaya çıkacak olan bedel. Kim belirliyor, neyle belirliyor, hangi esaslı belirliyor?.. Bedeli mukabilinde... Peki, bedel nasıl ödenecek?.. “Bedelin ödeme şartları ve zamanı Bakanlar Kurulu tarafından kararlaştırılır” deniliyor. Yüz yılda ödenir, Bakanlar Kurulu bunu da kararlaştırabilir. Bedeli Bakanlar Kurulu tek taraflı olarak belirler, yüzyılda ödenir der, Anayasadaki özel mülkiyet hakkına saygının gereği de böylece yerine getirilmiş olur. Bunu inandırıcı bulmak mümkün mü, böyle bir şey olabilir mi?!

 

Diyelim ki, SSK ile Sağlık Bakanlığı arasında bedel konusunda bir ihtilaf çıktı. Yasa diyor ki, böyle bir ihtilaf çıkarsa, tamamen tarafsız bir başka unsur devreye girer. Kimdir bu unsur; Başbakandır. SSK ile Sağlık Bakanlığı arasındaki ihtilafı Başbakan çözer...

 

Değerli arkadaşlarım, bunun hukukla, ciddiyetle, Anayasayla bağdaşır bir tarafı yoktur. Bu, demin söylediğim ciddiyetsiz, hazırlıksız, altyapısı oluşturulmadan iş tutma tarzının bir başka örneğidir. Çok ilkel aldatmacalar, çocukça aldatmacalar buraya yerleştirilmiştir. Ortada bir hak var, bir hukuk var. Bunu çözmenin başka yolları bulunabilir, onları ciddiyetle aramak lazımdır. Tek elden bir sağlık hizmeti örgütlenmesi doğrultusunda atılacak adımların çok daha ciddi atılmasına ihtiyaç vardır.

 

Değerli arkadaşlarım, hükümet, SSK hastanelerini Sağlık Bakanlığına devrederek, sağlıkta reform yapacağını söylüyor. Bu, kesinlikle doğru değildir, yanlıştır. Reform yapılacaksa, önce Türkiye’de sağlık bakımından vatandaşlar arasında var olan farklılıkları ortadan kaldıracak bir düzenlemeye ihtiyaç vardır. Bakın, bugün, sağlık alanına baktığımız zaman şöyle bir tablo görüyoruz: Türkiye’de sağlık hizmeti sunma açısından yedi sınıf yurttaş vardır. Birinci sınıf yurttaşlar milletvekilleridir, ikinci sınıf yurttaşlar çalışan memurlardır, üçüncü sınıf yurttaşlar Emekli Sandığı emeklileridir, dördüncü sınıf yurttaşlar SSK’lılardır, beşinci sınıf yurttaşlar Bağ – Kur’lulardır, altıncı sınıf yurttaşlar yeşil kartlılardır, yedinci sınıf yurttaşlar da hiçbir sosyal güvencesi olmayan; yani Allah’a emanet olanlardır. Türkiye sağlık hizmetleri bakımından böyle yedi sınıflı bir yapılanma içindedir. Peki hükümetin getirdiği anlayış, SSK hastanelerinin Sağlık Bakanlığına devredilmesiyle yurttaşlar arasındaki bu fark kaldırılacak mıdır; hayır kalkmayacaktır. Peki, o zaman bu reform neyin reformudur?!

 

REFORM YAPMANIN YOLU SAĞLIK KURUMLARINI SAĞLIK BAKANLIĞINA AKTARMAK, SAĞLIK BAKANLIĞI’NIN ŞEMSİYESİ ALTINDA BUNLARI BİRLEŞTİRMEK DEĞİLDİR.

 

Değerli arkadaşlarım, reform yapmanın yolu, sağlık kurumlarını Sağlık Bakanlığına aktarmak, Sağlık Bakanlığının şemsiyesi altında bunları birleştirmek değildir. Niçin değildir? Bugün, Bağ – Kur’lular devlet hastanesinden yararlanabiliyorlar mı; evet yararlanabiliyorlar; ama, açık ve samimi söyleyeyim, gerçekten Bağ – Kur’lular devlet hastanesinden insanca sağlık hizmeti alıyorlar diyebilir misiniz; hayır diyemeyiz. SSK hastaneleri Sağlık Bakanlığına devredildiğinde, Bağ – Kur’lu, insan onuruyla bağdaşır sağlık hizmeti alabilecek mi; hayır, çünkü, bunun olabilmesi için önce Bağ – Kur Yasasının değişmesine ihtiyaç vardır. Bugün, sağlık hizmeti kutsal bir hizmettir ve kim ne olursa olsun aynı koşullarda insan olarak tedavi görebilmelidir. Reform bunun için yapılmalıdır, yasalar bu bakış açısıyla değiştirilmelidir. Hakkâri’ye, Şırnak’a, Kahramanmaraş’a, Iğdır’a, Kars’a uzman hekim gönderemeyen bir hükümetin, “SSK hastanelerine el koydum” diyerek sağlık reformu yaptığını söylemesi mümkün değildir. Bugün 11 837 sağlık evinin yaklaşık 6 bininde ebe yok; ama, dışarıda da binlerce ebe işsiz. Bunu çözmekten bile geri kalan bir hükümetin, sağlık reformu iddiasını ciddiye almak mümkün değildir. Bugün, 11 837 sağlık ocağının 6 bininde ebe yok, pek çoğunda, maalesef, düzenli bir doktor da yok. Hastanede adam gibi tedavi olabilmek için önce muayenehaneye, sonra hastaneye gidilir Türkiye’de. Bu düzen hâlâ değişmemiştir. Sağlık Bakanlığı kurumlarında çalışan, orada tedavi görmek isteyen hastalar, önce muayenehaneye uğramak zorunluluğundan çıkmışlar mıdır ki, SSK hastaneleri Sağlık Bakanlığına bağlandığı zaman ortada bu konuda bir çözüm, bir reform ortaya çıkmış olsun?!

 

SSK hastanelerini devrettiğiniz zaman, bizim vatandaşlarımız “bıçak parası” diye bilinen bu haraçtan kurtulacaklar mıdır? Bunu da söylemek olanağı yoktur. Vatandaş ameliyat olmadan önce yine bıçak parası ödeyecektir.

 

Bugün, hasta yataklarının yüzde 39’u, hekimlerin yüzde 47’si üç büyük şehirdedir. Türkiye 81 ilden oluşuyor. Bu dengesizliği gidermeden bu sorunu çözmek olanağı yoktur.

 

Değerli arkadaşlarım, bugün, beşikte yatan çocuktan en yaşlımıza kadar tüm yurttaşlarımızı ilgilendiren, 70 milyonu yakından ilgilendiren böylesine önemli ve tartışmalara yol açacak bir düzenlemenin, toplumda anlamlı bir şekilde ele alınıp tartışılmadan, ilgili kuruluşların düşünceleri istenilmeden, onların önerileri değerlendirilmeden hükümetin “yaptım, oldu” diye bir tasarıyla ortaya çıkarak, konuyu halletmeye kalkması kadar yanlış bir yaklaşım düşünülemez. Böylesine önemli bir konu, kazanılmış haklara müdahale ediyorsunuz, Anayasaya aykırılıklar söz konusu, SSK’lıları, onun sahiplerinin elinden koparıp alıyorsunuz, getireceğiniz düzenlemenin pek çok kesimi, doktoru, hemşireyi, sağlık çalışanını, pek çok sağlık kurumunu yakından ilgilendirmesi kaçınılmaz, bunların hiçbirisiyle anlamlı bir diyalog kurmadan, hiçbirisinden görüş almadan tek taraflı bir kararla olup bittiyle “biz bu işi böyle yapıyoruz” diye ortaya çıkıyorsunuz. Yine yanlış yapıyorsunuz. Daha önce böyle olayların tümünde yanlış yaptığınız gibi, bu konuda da şimdi yeni ve büyük bir yanlışa sürükleniyorsunuz.

 

 

Değerli arkadaşlarım, Türkiye’nin Ekonomik ve Sosyal Konsey diye bir kurumu var. İşçinin, işverenin, hükümetin temsilcilerinin katıldığı ve her kesimi birden ilgilendiren konuların ele alındığı, tartışıldığı, danışma niteliğinde işlevi olan bir kuruluş var. Ekonomik ve Sosyal Konseye götürdünüz mü bunu? SSK’lıları işçilerin elinden alma girişimini Ekonomik ve Sosyal Konseye götürüp, orada tartıştınız mı; hayır, tartışmadınız.

 

Değerli arkadaşlarım, bu, bilinen tipik AKP anlayışının, zihniyetinin bir yaklaşımıdır. Bunu önümüzdeki dönemdeki gelişmeleriyle birlikte değerlendireceğiz, yakından izleyeceğiz. Şimdi, bunun genel sağlık sigortasıyla, genel sağlık sigortası çıkarılarak yeniden ele alınacağı ifade ediliyor. Değerli arkadaşlarım, genel sağlık sigortası çıkarmak, vatandaşa yeni bir sağlık vergisi salmak demektir; yani, genel sağlık sigortası, zaten parasız sağlık hizmeti vermek durumunda olan kurumların giderek daha paralı hale dönüştüğü bir ortamda ve yetersiz kaldığı bir ortamda genel sağlık sigortası diyorsanız, benim sağlık için bütün bu kurumlar aracılığıyla topladığım para yetmiyor, vatandaşa sağlık hizmeti vermek için bir ek vergiye ihtiyacım var, onu da alacağım. Onu da ben, yine Sağlık Bakanlığı aracılığıyla bunu götüreceğim, SSK’yı Sağlık Bakanlığına bağlayacağım, Sağlık Bakanlığında bütün kurumları bütünleştireceğim, genel sağlık sigortası yapıyorum deyip bir de ek vergi alacağım ve böylece sağlık sorununa da bir çözüm getireceğim demektedirler. Bu, toplumumuzda çok tartışılacak bir yaklaşımdır. Bunu önümüzdeki günlerde hep beraber yakından izleyeceğiz. Cumhuriyet Halk Partisi olarak bizim bu konuda çok geliştirilmiş, olgunlaşmış, sağlam değerlendirmelere dayalı projelerimiz, hazırlıklarımız var. Bu hazırlıklarımızın önemi, değeri bu çalışmaların ışığında daha da çok artacaktır, artmaktadır diye düşünüyorum.

 

EKONOMİK DURUM, HER ZAMAN OLDUĞU GİBİ YİNE GENİŞ HALK KİTLELERİNİN ALEYHİNE İŞLEMEYE, SONUÇ VERMEYE DEVAM EDİYOR.

 

Değerli arkadaşlarım, ekonomik durum, her zaman olduğu gibi yine geniş halk kitlelerinin aleyhine işlemeye, sonuç vermeye devam ediyor. Bu konuya toplumumuzun dikkatini bir kez daha çekmek istiyorum. Vatandaşlarımız, geniş halk kesimleri, üreticilerimiz, çiftçilerimiz, esnafımız, işçilerimiz, emeklilerimiz, gençlerimiz, işsizlerimiz, ekonomik sıkıntılarının giderek daha da artmakta olduklarına tanık oluyorlar. 2001’den bu yana izlenen ekonomik politika, çok açık bir şekilde, bütün yükü, bütün faturayı düşük gelirli kesimlere çıkarmıştır. Bu, çok açık bir gerçektir. Bugün, gerçek işsiz sayısı 8 – 9 milyon civarındadır. Elbette yoksulluk düzeyinin altında yaşayanların kapsamı bunun çok daha üzerindedir, açlık sınırı altında yaşayan insanlar da toplumumuzda giderek artmaktadır. Toplam vergilerin yüzde 73’ü, bu son bütçeyle yüzde 73,6’sı -71 idi 2004 yılında, geçen yıl- şimdi 73,6’ya çıkıyor. 73,6’sı, 74’ü dolaylı vergilerden, KDV ve ÖTV gibi vergilerden oluşturulmaktadır. Bu zengin – fakir ayırımı yapmadan vergi toplamak demektir. Halbuki Anayasamızın vergiyle ilgili temel ilkesi şudur: Herkesten malî gücüyle orantılı olarak vergi alınır, herkesten malî gücüne göre vergi alınır; ama, bu ilke, dolaylı vergilerle ortadan kaldırılmaktadır ve Türkiye’de dolaylı vergi oranı yüzde 73,6 düzeyine AKP hükümeti zamanında çıkmıştır.

 

Son dört yılda reel ücretler dörtte bir oranında gerilemiştir, Türkiye’de reel ücretler dörtte bir oranında gerilemiştir ve devlet, fakirden topladığı vergiyi, yüksek reel faiz adı altında zengine ödeyen bir transfer mekanizması işletmektedir. Bugünkü iktidar, giderek daha çok fakirden, giderek daha çok oranda aldığı daha çok vergiyi, yüksek reel faizlerle zengin kesime transfer etmektedir. Bu, AKP’nin maliye politikası halinde netleşmiştir. Diğer taraftan izlenen düşük kur politikası nedeniyle ithalat teşvik edilmekte ve o düşük kurla teşvik edilen ithalatın ceremesini de, bedelini de bir yandan borçlanan ekonomi, bir yandan da geniş halk kesimleri ödemektedir. Yani, izlenen politikanın içeriğine baktığınız zaman, kimden alıyor kime veriyor, bu politikada kim toparlanıyor, kim kaybediyor sorusunu sorduğunuz zaman -ki, bu soruyu daima sormaya ihtiyaç vardır- AKP iktidarı döneminde yoksul kesimler kaybetme süreci içindedirler. AKP bilinçli olarak, yoksul kesimleri kaybettiren bir ekonomi ve maliye politikasını sistemli, kararlı, düzenli bir şekilde uygulamaktadır ve bunun sonuçları iftar çadırlarında, giderek artan yoksul sayısında kendisini göstermektedir. Bu, AKP’nin temel maliye politikası tercihi ve uygulamasıdır. Bunun bir sürü aracı var; ama, ana tablo budur. Bir tarafta 8 – 9 milyon işsiz, çok net bir şekilde ortaya çıkmış ve giderek fakir zengin ayırımı yapmayan fakirden daha çok vergi toplamaya çalışan bir uygulama, bunun bir parçası olarak bu yılın bütçesinde şimdi Servet Vergileri ve Kurumlar Vergisi düşürülüyor, bir yandan vergiler düşürülüyor, zengin kesimin vergileri düşürülüyor, öbür taraftan Türkiye’nin yüzde 18 daha çok alacağı vergi, dolaylı vergi niteliğinde yoksul kesimlerden, orta halli kesimlerden alınıyor.

 

AKP ZENGİNLERİ KOLLAYAN, ZENGİNLERİ HİMAYE EDEN BİR PARTİ UYGULAMASI İÇİNE RESMEN GİRMİŞTİR. BAKMASINI BİLEN GÖZLER, DEĞERLENDİRMESİNİ BİLENLER, BU TABLOYU AÇIKÇA GÖRMEKTEDİR.

 

Giderek bir zengin partisi haline AKP dönüşmektedir. Zenginleri kollayan, zenginleri himaye eden bir parti uygulaması içine resmen girmiştir. Bakmasını bilen gözler, değerlendirmesini bilenler, bu tabloyu açıkça görmektedir. (Alkışlar) Bu tabloyu iftar çadırlarında, zavallı yoksul kadınların yanında çorba içerek kapatma imkânı da yoktur. (Alkışlar)

 

TARIM FACİAYI YAŞAMAYA DEVAM EDİYOR

 

Değerli arkadaşlarım, ekonomik durumun tablosu bu. Tarım, faciayı yaşamaya devam ediyor. Tarımdaki facia giderek daha netleşiyor, daha kökleşiyor ve üzüntü verici biçimde bütün ağırlığıyla kendisini hissettiriyor. Bakınız, tarımda şimdi yeni bir ekim döneminin de içindeyiz. Çiftçi perişan, çok güç bir tarım yılını arkada bıraktı. Borçlar hızla arttı, alım gücü azaldı çiftçinin. Şimdi, gübre atmak lazım, vatandaşın tarlasına gübre atacak parası yok. Gübre fiyatları son bir yılda ortalama yüzde 50 arttı; yani, Türkiye’de fiyat artışı yok deniliyor, tarımda yüzde 50 fiyatlar arttı. Son bir ayda petrolde yüzde 10 bir artış yaşandı, mazotta, motorinde, benzinde yüzde 10 bir artış yaşandı. Bu artışın vurduğu kesimlerin başında çiftçiler geliyor. Şimdi, bir yandan girdi fiyatları böyle artıyor, bir yandan çiftçi, bir yılın emeği karşılığında kendisini ayakta tutacak bir sonuç alamamanın büyük acısı, ıstırabı içinde, bir yandan gübre atması lazım, gübreler yüzde 45 – 50 artmış... Şimdi bir çareye ihtiyaç var. Önümüzdeki yılın tarımını kurtarmak için bir çareye ihtiyaç var.

 

Değerli arkadaşlarım, Türkiye’de tarımda ithal edilen gübreden yüzde 6,5 Gümrük Vergisi alınıyor ve yüzde 18 de KDV alınıyor, böylece çiftçinin aldığı gübrenin dörtte biri devlete intikal ediyor, devletin kazancı haline dönüşüyor. Şimdi, insaf ediniz, demin konuştuğumuz çiftçiyi perişan eden bu tablo karşısında devletin dörtte bir kazanç almak için üzerine yürüyeceği bir kaynak olarak gübreyi düşünmesi kadar yanlış ne olabilir!.. Yani, şurada bir ferahlık yaratılabilse, çiftçi tarlasına daha çok gübre atabilir, daha çok gübre atarsa Türkiye daha çok tarımsal üretim yapabilir, o tarımsal üretimden devlet de kazançlı çıkar, çiftçi de kazançlı çıkar, o senin alacağım dediğin o vergilerden çok daha fazlası Türkiye’nin kalkınmasına, çiftçimizin refahına ve Türkiye’nin tarımsal üretiminin artmasına yardımcı olur. Buradan, daha mevsimin başındayken yine bir uyarı yapmak istiyorum: Hükümet, buradaki bu yüzde 25’lik yükün çiftçiden alınan, çiftçinin gübresinden alınan yüzde 25’lik, dörtte birlik yükün azaltılmasını ciddiyetle düşünsün ve burada bir ferahlık getirsin, gübre fiyatlarında hafif bir fedakârlık yaparak, bir indirimi sağlasın, çiftçinin şevkini, çalışma azmini, güvenini biraz takviye etsin. Buna ciddi bir ihtiyaç olduğunu ifade etmek istiyorum.

 

Değerli arkadaşlarım, geride bıraktığımız yılda buğday üreticileri çok büyük bir sıkıntı içine girdiler, bu sıkıntı ağır bir tahribat yarattı. Geçen yıl 350 bin civarında bir fiyatla buğdayını satan çiftçilerimiz, bu sene 300 bin liranın altında 280 bin lira civarında buğday satmak durumunda kaldılar. Gübre fiyatları, ilaç fiyatları arttı, sulama maliyeti arttı, enerji maliyeti arttı, petrol ve mazot maliyeti arttı, Toprak Mahsulleri Ofisi piyasadan çekildi, Toprak Mahsulleri Ofisinin 150 alım merkezi iptal edildi, 13 bölge müdürlüğü kapatıldı, 100 kadar ajansı kapatıldı. Toprak Mahsulleri Ofisi çekildi, ithalat kapısı açıldı ve Türkiye’de çiftçi, buğday üreticisi ağır bir sıkıntıyla karşı karşıya bırakıldı. Şimdi, pamuk üreticisi bu acıyı şu anda en koyu şekilde yaşıyor. Maalesef, maliyeti kurtarmayan fiyatlarla pamuk üreticisi pamuk satmak durumunda kalmıştır. Hükümet, prim konusunu tamamen bir kenara itmiş gibi gözüküyor. Şu anda Adana’da 700 – 750 bin liraya pamuk alımı yapılıyor. Ege’de 900 bin lira civarında bir pamuk fiyatı veriliyor. Piyasada bu 850, hatta 800 bine kadar yer yer düşüyor. Geçen seçimlerden önce hükümet 30 sent prim vereceğiz diye taahhütte bulunmuştu. Bunu unuttu bile ve bir yıllık bir gecikmeyle 6 sentlik bir prim verildi. Bu pirim de, henüz her yere tam dağıtılmadı; yani, 90 bin liralık bir ek yük verildi. Şimdi, bakın, Yunanistan’da kilo başına 64 sent prim veriliyor; yani, 960 bin lira prim veriliyor. 960 bin lira, bizim Türkiye’deki pamuk üreticisinin pamuğunun aslından daha fazla, Yunanistan’ın primi, Türkiye’de en kaliteli Ege pamuğunun elde ettiği bedelden daha fazla. Bizde pamuktan kaçış yaşanıyor, Yunanistan pamuk üretimini çok ciddi bir şekilde artırıyor. Amerika’da kilo başına 35sent; yani, 525 bin lira prim veriliyor ve ayrıca pamuk ihracatı özel krediyle destekleniyor. Türkiye’de lif pamuk ithalatı son yıllarda hızla arttı, 450 bin tonu aşmış durumda ve bunun sonucu olarak da işte cari açık 10 milyar doları aşıyor; o ithal edilsin, bu ithal edilsin, pamuk ithal edilsin... İşte bunun sonucu da, maalesef, böyle ortaya çıkıyor. Şimdi böyle bir tarım tablosu.

 

Mısırda aynı şekilde. Çukurova üreticisi mısırdan çok büyük bir şikâyet içinde, çiftçimiz, mısırı tüccara 275 – 280 bin liraya satmak durumunda kalıyor. Buğdaydan zarar etti, mısırdan zarar etti, pamuktan zarar etti, ayçiçeğinden zarar etti, fındıktan zarar etti, kayısıdan zarar etti, patatesten zarar etti, soğandan zarar etti... Ayrıca, büyük bir afet yılı da yaşandı, doğal afetler yaşandı. Tabiî onun sonucunda da çok büyük zararlar ortaya çıktı. Böyle bir manzarayla Türkiye karşı karşıya. Hükümet bu tablo içinde bunlara tamamen sırtını dönmüş, bunlara karşı ilgisiz, vurdum duymaz bir yaklaşım içinde. Ne ihracatta artırmaya gayret ediyor... Şimdi, narenciye, limon perişan; yani, bir ihracat potansiyeli yaratılsa, Türkiye’de fiyatlar biraz toparlanacak, çiftçinin yüzü gülecek. Bununla hiç meşgul değiller. Bu, kendi haline, kendi kaderine teslim edilmiş durumda. Öte yandan kapılar açılmış, Türkiye ithalat yapıyor, ihracat yapmayı bırakın, Türkiye ithalat yapıyor. Teşvik etmeyi bırakın köstek yapıyor. Doğrudan gelir desteği ödemeleri dahi tamamlanmış değil, prim ödemeleri tamamlanmış değil...Çiftçinin adı yok ve çiftçi, öyle düşünüyorum ki, bu tabloyu iki yıldan beri yaşayan çiftçi, bu tabloyu önümüzdeki dönemde çok iyi değerlendirecektir. Türkiye’nin önümüzdeki dönemde atılım yapacağı çok alan var. Bu alanların başında da tarım geliyor. Türkiye tarımını derleyip toparlayıp, orada yaşayan insanların yüzünü güldürecek hale dönüştürmek zorundadır.

 

AB KONUSUNDA HÜKÜMET MAALESEF BÜYÜK YANLIŞLAR YAPTI

 

Değerli arkadaşlarım, geride bıraktığımız hafta içinde hepimizi meşgul eden önemli konu Avrupa Birliği konusu olmaya devam etti, Avrupa Birliğiyle Türkiye yakından ilgilendi. Bu konuyu bir kez daha dikkatinize sunmak istiyorum. Avrupa Birliği konusunda, maalesef, büyük yanlışlıklar yaptık; yani, yönetim yanlışlıkları, olayı taşırken, götürürken iktidar, hükümet çok büyük yanlışlıklar yaptı. Bu yanlışlıkları kısaca bir anımsatayım size.

 

Yaz ortasında, bu zina krizi Avrupa Birliği Türkiye ilişkilerini torpilleyen bir büyük yanlış oldu ve Türkiye lehine oluşturulan hava, gelmiş geçmiş parlamentoların, hükümetlerin elbirliğiyle attıkları adım sonucunda ortaya çıkan olumlu manzara, iktidarın bir büyük anlamsız yanlışı, gösteriş merakı, sonuç vermeyeceği bilinen bir beyhude gösterisi sonucunda perişan oldu, allak bullak oldu, hava değişti, artık Türkiye’yi suçlamak yaygın bir uygulama haline dönüştürüldü. Çok büyük bir yanlış yapılmıştır ve bu doğrudan doğruya hükümetin bu meseleyi götürme tarzıyla ilgilidir. Bu olduğu için, bugün bambaşka bir noktaya gelinmiştir. Eğer bu olmamış olsaydı, Türkiye’ye karşı Avrupa Birliği içinde yer alan ülkelerin tavrı, tutumu çok daha farklı olurdu. Birinci temel yanlış bu olmuştur.

 

BAŞBAKAN RAPORU HEMEN OLUMLU VE DENGELİ DİYE TANIMLADI. BU BÜYÜK BİR HATA OLDU.

 

Hükümet, yine bir büyük yanlışı Avrupa Birliğiyle ilgili komisyonun yayınladığı rapor üzerine yaptığı açıklamada ortaya koymuştur. Bu açıklama yayınlandıktan sonra hükümet, başbakan çıkmış demiştir ki “bu olumlu ve dengeli bir rapordur.” Tabiî bu, Türkiye’nin, bu raporu içine sindirdiği, bunu doğal karşıladığı izlenimini doğurmuştur ve şimdi Türkiye’nin bu raporu düzeltme doğrultusunda yapacağı çalışmanın inandırıcılığı, ciddiyeti, etkinliği ortadan kalkmıştır. Türkiye, kendi eline kendisi zarar vermiştir. Müzakere pozisyonunu bu iki büyük yanlışıyla, önce zina krizini çıkararak, arkasından da “bu olumlu ve dengeli rapor” diyerek kaybetmiştir ve bu çok ağır sonuçlar doğuracak, çok yanlış bir uygulama olmuştur.

 

Tabiî, şimdi bu manzara karşısında son zamanlardaki gelişmeler bizi iyice rahatsız etmeye başladı. Önce bir defa, bu raporun niteliğini bir kez daha hep birlikte doğru değerlendirmekte yarar var; yani, “bu rapor olumlu ve dengeli bir rapor” diyor Sayın Başbakan. Yani, bunun neresi olumlu ve dengeli, anlamak mümkün değil. Bu raporda “Türkiye ile müzakerelerin ucu açıktır” denilmesi mi olumlu ve dengeli?! Yani, bu müzakerelerin Türkiye’yi doğal olarak tam üyeliğe götüreceğine yönelik hiçbir ifade kullanılmazken, her vesileyle ucu açık olduğunun ifade edilmesi mi bu raporu olumlu ve dengeli hale getiriyor?! Yoksa, Türkiye’nin tam üyeliği değil de, özel statüye, özel statülü bir Avrupa Birliği ilişkisine götürüleceğine yönelik ifadeler mi bunu olumlu ve dengeli hale getiriyor anlamak mümkün değil.

 

Yine hatırlayacaksınız, işçilerimizin serbest dolaşımına kalıcı, sürekli, ebedî engeller getirilebileceği bu raporda öngörülmüştür.

 

Yine, on onbeş yıldan önce Türkiye’nin kesinlikle, ne yaparsa yapsın, üye olamayacağı açıkça ifade edilmiştir.

 

Diğer adaylar için öngörülmeyen güçleştirici, karmaşıklaştırıcı, engelleyici ve siyasallaştırıcı müzakere yöntemleri dayatılmıştır.

 

Yine, Dicle ve Fırat Havzasındaki suların Avrupa Birliği tarafından Ortadoğu sorunuyla ilişkili olarak yönetilebileceği, yönlendirilebileceği ifadeleri bu raporda yer almıştır. Bu mu olumludur, bu mu dengelidir anlamak mümkün değil.

 

Yine, kayıtsız, koşulsuz Ermeni sınırının açılması talebi bu raporda yer almaktadır.

 

Yine, Türkiye’nin üyeliğinin Avrupa Birliğine etkisi raporunda, bu 1915 – 1916 yıllarında yaşanan olaylarla ilgili olarak Türkiye’nin Ermenistan ile uzlaşması talep edilmektedir. Bütün bunlar, bu raporu, Sayın Başbakanın “olumlu ve dengeli bir rapor” diye nitelemesine engel olamamıştır.

 

Tabiî yanlış da buradan başlıyor. Şimdi olayı böyle gördükten sonra bir müzakere götürmeye çalışıyoruz. Ne oluyor; şimdi, biz bu süreci, raporun yayınlandığı tarihle 17 Aralığa kadar geçen süreci, bizi rahatsız eden yanlışlıkları düzeltmek için kullanma durumundayken, şimdi tam tersine bize, daha da sıkıntıcı verici, daha da güçlükler getirici talepler ortaya atılmaktadır. Türkiye’ye gelen Avrupa Parlamentosu temsilcilerinin burada yaptığı açıklamalar, Türk halkını ciddi şekilde rencide etmiştir, ciddi şekilde rahatsız etmiştir. Avrupa Parlamentosunun kurduğu bir komisyon, bir rapor hazırlamaya başlamıştı, rapor, bugün, sanıyorum müzakere ediliyor Avrupa Parlamentosunda şu saatlerde. Bu rapor, ilerleme raporunun da ötesinde, orada ima edilen pek çok unsuru daha açık şekilde ifade eden ve Türkiye’nin sıkıntılarını daha da artıran bir nitelik kazanmıştır. Yani, burada, şimdi bu raporda, müzakerelerin başlaması için Kopenhag kriterlerinin, hem teoride hem de uygulamada tamamlanması isteniyor. Hiçbir başka ülke için bu istenmemiştir.

 

RAPOR DOLAYLI VE ÜSTÜ KAPALI OLARAK BAZI ŞEYLERİ İMA ETMEKTEDİR

 

Türkiye’nin bugüne kadar yaptıklarıyla müzakere masasına oturması, böylece yeterli sayılmamaktadır ve rapor, dolaylı ve üstü kapalı biçimde bazı hususları ima etmektedir. Bunların başında Güney Kıbrıs Rum yönetiminin Türkiye tarafından tanınması, Türk askerlerinin Kıbrıs’tan çekilmesi, Ermenistan sınırının en kısa süre içinde açılması da vardır. Rapor, Heybeliada Ruhban okullarının derhal açılmasını ve Alevîlerin de Müslüman azınlık olarak tanınmasını talep ediyor, koruma altına alınmasını istiyor. Bunun dışında, ordunun siyasî gücünün kısıtlanmasını, Genelkurmay Başkanının Millî Savunma Bakanlığına bağlanmasına yönelik talepler de yer alıyor.

 

Tabiî bu rapor, Avrupa Parlamentosu içinde kamuoyu oluşturmaya yönelik ve 17 Aralıkta buluşacak olan liderlerin üzerine bir kamuoyu baskısı yapmaya yönelik bir rapordur. Bu raporun fillî bir etkinliği yoktur; ama, böyle rüzgârların esmesine fırsat verilmiş olması, gerçekten çok büyük rahatsızlık yaratmaktadır.

 

Şimdi, Avrupa Birliğinden gelen parlamenterlerin her birisi, Türkiye’de çalışmalar, temaslar yapıyor, açıklamalar yapıyor, böyle raporlar yayınlanıyor. Bu raporlar karşısında hükümet ne yapıyor? Bu değerlendirmeler karşısında hükümet, bu konularda ne söylüyor?.. Şu ana kadar toplumumuzun yüreğini ferahlatacak, hükümetin bu noktadaki kararlılığını ortaya koyacak tek ciddi bir açıklamasını duyamadık. Hükümet sıkıştığı noktada susmayı tercih ediyor. Barzani “Kerkük için gerekirse savaşırız diye demeç veriyor, bizimkilerden ses yok, tıs...

 

RAPORDA TÜRKİYE’Yİ RAHATSIZ EDECEK ÇOK ŞEY VAR, BUNA KARŞI HÜKÜMETTEN TEK SÖZ YOK.

 

Avrupa Parlamentosu rapor hazırlattırıyor. Bu raporda Türkiye’yi rahatsız edecek pek çok şey söyleniyor, buna karşı tek kelime yok.

 

İlerleme raporu yayınlanıyor, bu rapor konusunda ciddi, anlamlı bir reaksiyon, bir tepki yok.

 

İkili görüşmelerde işi halletmeye çalışıyoruz. Bu arada Türkiye’yi de çok ciddi rencide eden durumlar ortaya çıkıyor. Sayın Başbakan Fransa’ya gidiyor. Fransa’da Sayın Başbakanın muhatabı Fransız Devlet Başkanı; çünkü, icranın başı orada devlet başkanıdır Chirac, o değilse Başbakan, Fransa Başbakanı Rafferin. Chirac görüşmüyor, başbakan görüşmüyor, dışişleri bakanıyla bin bir güçlükle, özel müzakerelerle bir buluşma ayarlanıyor; ama, “gazetecilerin önüne çıkmayız” deniliyor. Şimdi, bugün, Sayın Başbakan yurtdışına gitti, orada üçlü görüşme yapılacak “bu üçlü görüşmeyle ilgili basına açıklama yapmayız, basına fotoğraf vermeyiz” sözleri ortaya atılıyor. Bunlar, hem halkımızı, hepimizi çok rencide eden hem de Avrupa Birliği konusunda büyük bir umutla, heyecanla üye olmaya hazırlanan bir ülkeyi, hak ettiği şekilde teşvik etmeyen, değerlendirmeyen, özendirmeyen bir yaklaşımın caydırıcı, kırıcı bir yaklaşımın oralarda ortaya çıkmış olduğunu bize gösteriyor. Bunlara tanık olmaktan çok büyük üzüntü duyuyorum.

 

Önümüzdeki dönemde Avrupa Birliğiyle ilişkilerimiz çok ciddi bir sorun haline gelecek; Öyle anlaşılıyor ki, Türkiye’nin iç siyaseti de, bu gelişmelerden ciddi şekilde etkilenecek.

 

Önümüzdeki dönemde Avrupa Birliğiyle ilişkilerimiz çok ciddi bir sorun haline gelecek; fakat, sadece o değil, öyle anlaşılıyor ki, Türkiye’nin iç siyaseti de, bu gelişmelerden ciddi şekilde etkilenecek ve iç siyasetimize de, Türkiye’nin iç tartışmalarına da bu konular çok önemli yansımalar taşıyacak. Son zamanlarda Türkiye’de birden bire bütün toplumu rahatsız eden tartışmalar ön plana çıkmaya başladı. Türkiye’nin temel kimliğiyle ilgili, kimlik tanımlarıyla ilgili tereddütlerin yaratılmak istendiğine tanık olmaya başladık. Durduk yerden Türkiye nasıl bir devlettir, Türk Milleti nasıl bir toplumdur, bu konuda bir tartışma hızla gelişmeye yöneldi.

 

HÜKÜMET, MAALESEF, BU GELİŞMELER KARŞISINDA SESSİZ, ACİZ VE SÜTRE GERİSİNE ÇEKİLMİŞ, MEVZİYE YATMIŞ BİR KONUMDA GÖZÜKÜYOR

 

Değerli arkadaşlarım, bu konularda, bu yapay tartışma konularında Türkiye’nin bir girdabın içine çekilmek isteniyor olması dikkatlerden kaçmıyor. Avrupa Birliğiyle ilişkilerimizin, Türkiye’nin demokratikleşmesine, insan haklarının yaygınlaşmasına, hukuk devleti anlayışının kökleşmesine katkı yapması bekleyişi hepimizin üzerindedir. Avrupa Birliğine yönelik umutlarımızın, bekleyişlerimizin altında demokratikleşme, insan hakları, hukukun üstünlüğü konularında olumlu gelişmelerin ortaya çıkması bekleyişi, umudu elbette vardır; ama, bunu, bunun ötesine doğru geçirecek arayışların, dayatmaların Türkiye’de çok ciddi sıkıntılar yaratacağını hep birlikte söylemeliyiz. Hükümet, maalesef, bu gelişmeler karşısında sessiz, aciz ve sütre gerisine çekilmiş, mevzie yatmış bir konumda gözüküyor.

 

TÜRKİYE’DE YAPAY BİR AZINLIK TARTIŞMASI AÇILMAK İSTENİYOR

 

Değerli arkadaşlarım, Türkiye’de yapay bir azınlık tartışması açılmak isteniyor. Bu azınlık tartışmasının hiçbir ciddi temeli yoktur. Yani, düşününüz ki, Türkiye’de iki önemli büyük azınlık yaratma girişimi, Alevî toplumuyla Kürt kökenli yurttaşlarımızın ayrı birer azınlık oluşturduğuna ilişkin Avrupa Birliği kaynaklı değerlendirmeler, memnuniyetle görüyoruz ki, bu toplum tarafından şiddetle reddedilmiştir. (Alkışlar) Yani, Türkiye’de Alevî kökenli vatandaşlarımız “biz, azınlık falan değiliz, biz bu memleketin özüyüz, biz bu toplumun özüyüz” diyorlar. (Alkışlar) Bunu onlar söylüyor... Sünnî vatandaşlarımız öyle söylüyor, Alevî vatandaşlarımızı, bu toplumun özü olarak kabul ettiklerini onlar ifade ediyor; ama, biz hâlâ dışarıdan demokrasi adına, insan hakları adına, ilerleme, gelişme adına “hayır siz farkında değilsiniz, siz bilinçsizsiniz, siz ne olduğunuzu anlamamışsınız, siz bir azınlıksınız”deyip, onlarda bir azınlık bilinci yaratmayı marifet zanneden bazı çevrelere alet oluyoruz. Bunu anlamak, doğal karşılamak mümkün değildir.

 

RIFAT ILGAZ ÇOCUK EDEBİYATI “ROMAN” YARIŞMASI

            Türk edebiyatının çınarı Rıfat Ilgaz’ın, Türk edebiyatına verdiği emeği, sanatçı kimliğini, özellikle çocuk-edebiyat etkileşimindeki temel sanatsal önceliklerini gelecek kuşaklara tanıtabilmek amacıyla, Çınar Yayınları tarafından Rıfat Ilgaz Çocuk Edebiyatı ‘Roman’ yarışması düzenlenmiştir.

 

“Yapıtlarda Aranacak Temel Ölçütler”

 

Dil ve anlatımın, çocuğun dil evrenine uygunluğu

 

Dil ve anlatımın, Türkçenin anlatım olanaklarını yansıtmadaki başarısı

 

Dilsel kurgunun yazınsal özgünlüğü

 

Dilsel kurgunun düzeye uygunluğu (12 – 18 yaş)

 

Dilsel kurgunun çocuğun düş kurmasına, düşünme sorumluluğu üstlenmesine katkısı

 

Kurgunun çocuğun eğlenmesine katkısı

 

Kurgudaki merak öğelerinin okuma isteği uyandırmadaki etkisi

 

Olay dizisindeki çatışmaların çocuk gerçekliğine uygunluğu

 

Olay / olayların geçtiği çevrenin çocuğun yaşama kültürüne katkısı

 

Kahramanın/kahramanların bir/birer özdeşim öğesi olarak niteliği

 

Kurgunun yapılandırılmasındaki başarı/başarısızlık (konunun yapılandırılmasını zayıflatan abartılmış merak, rastlantısallık, duygusallık vb. öğelerin yokluğu/varlığı)

 

Kitabın bir bütün olarak çocuğa göreliği.

 

SEÇİCİ KURUL                                                      DÜZENLEME KURULU

Prof. Dr. Sedat Sever                                                 Prof.Dr. Bahri Gökçebay

Doç.Dr. Selahattin Dilidüzgün                                        Sevgi Özel

Y.Doç.Dr. Necdet Neydim                                          Nilgün Ilgaz

Dr. Kemal Ateş                                                            Kadir İncesu

Zekeriya Kaya                                                            

 

Dosyaların  6 eşlem (nüsha) olarak düzenlenmesi ve  01 Nisan 2007 tarihine kadar “Başvuru Adresine” teslim edilmesi gerekmektedir.

Dosyalar iade edilmeyecektir. Seçici Kurul tarafından birinciliğe değer bulunan dosya, Çınar Yayınları tarafından yayımlanacak ve yazarına telif ücreti ödenecektir.

 

Başvuru Adresi: Çınar Yayınları – Rıfat Ilgaz Kültür Merkezi Çatalçeşme Sokak No:50 Kat:4/5 Cağaloğlu  İstanbul

İletişim

Kadir İncesu

İş: 0212 528 71 40

Fax: 0212 528 71 43

Mail:kadir.incesu@cinaryayincilik.com.tr

Cep: 0543 803 17 11

 

Çınar Yayınları – Rıfat Ilgaz Kültür Merkezi   Çatalçeşme Sok. No:50 Kat:4 – 5 Cağaloğlu /  İstanbul

 

Tel: 0-212-528 71 40   Faks: 0-212-528713  www.cinaryayincilik.com.tr - cinar@cinaryayincilik.com.tr

 

                                                                                   Rıfat Ilgaz Arşivi

Yorumlar (0) :: Baglantı

• 26/10/2006 - ÖZGÜR PENCERE EDEBİYAT VE SANAT DERNEĞİ ÇOCUK ve GENÇ KALEM ÖYKÜ YARIŞMASI

Bulundugu yer: Duyuru
ÖZGÜR PENCERE EDEBİYAT VE SANAT DERNEĞİ ÇOCUK ve GENÇ KALEM ÖYKÜ YARIŞMASI
ŞARTNAMESİ (2007)

Adana’da faaliyetini sürdürmekte olan Özgür Pencere Edebiyat ve Sanat
Derneği olarak 2007 senesinde de gelenekselleştirdiğimiz ve ulusal boyutta
yaygınlaşan Çocuk Öykü Yarışmamızı tekrarlıyoruz. Bu seneden itibaren
Çocuk Öykü Yarışmamıza ek olarak, Lise öğrencilerini de kapsayan Genç
Kalem Öykü yarışmamızı da ekliyoruz.


Bu ödüllü yarışma ile çocuklara yazmayı sevdirmek, kendilerini yazılı
olarak daha iyi ifade edebilmelerine yardımcı olabilmek ve okumaya
yönlendirmek, Türk Öykücülüğünü daha iyi tanıtıp, yetenekli çocuklarımızı
ödüllendirmeyi amaçlayarak bir yola çıktık. 12-14 ve 15-17 yaş
guruplarındaki çocukların ve gençlerin katılabileceği bu öykü yarışması
ile, öykü nedir, Türk öykücülüğünün gelişimi, öykü kavramının anlamı ve
önemini çocuklara bu yolla anlatıp, öykücülüğü sevdirirken yetenekli
çocuklarımıza yarışma sonrasında da devam edecek bir edebiyat sevgisi
kazandırmak istedik.


Bu ödüllü yarışmaya katılabilmek için:

1. 12--13-14 yaşlarında (Çocuk Öykü Yarışması için) ve 15-16-17 yaşlarında
(Genç Öykü Yarışması) için olmak,

2. Öykünün katılımcı tarafından yazılmış olması,

3. Öykülerin öğretmenler tarafından okunup, onaylanmış olması yeterlidir.

4. Öyküler en fazla 4 sayfayı geçmeyecek şekilde, bilgisayarda yazılıp,
postayla dernek iletişim adresine gönderilecektir. Bilgisayar bulunmayan
ortamlarda, okunaklı bir yazıyla yazılmış olması kabul edilebilir.

5. Yarışmada konu serbesttir. Her yarışmacı iki öyküyle yarışmaya
katılacaktır.

6. İki öyküden, her jüri üyesine ayrı ayrı gönderilmek üzere beş adet
kopya yapılacaktır.

7. Değerlendirmede öykülerin; a) Türkçe’nin dil kurallarına,
b) Yaratıcılık ve özgünlüğe uygunluğu önemlidir.

8. Her katılımcı yollayacağı zarfın içine: Bir resim, ev ve okul posta
adresleri ve telefon numaraları, varsa mail adresi, ailesinin izin belgesi
ile aşağıdaki dernek hesabına yatıracakları (fakir öğrencilere her sene
yaptığımız kırtasiye yardımında kullanılmak üzere) 5 YTL (beşmilyon
lira’nın) dekontuyla 10 Ocak 2007 tarihine kadar, Özgür Pencere Edebiyat
ve Sanat Derneği, Çınarlı Mah. 26 Sok. Altınova Apt. No 9. kat 1, Adana
adresine başvurabilir.

Eksik bilgili ve/veya bu tarihten sonraki yapılan başvurular dikkate
alınmayacaktır.

Jüri Üyelerimiz:

Gülten Dayıoğlu, Mehmet Güler, Pakize Özcan, Ayşe Çekiç Yamaç, Şebnem Sema
Tuncel



Ödüllerimiz:

Değerlendirme sonucunda dereceye giren çocuklara plaket, kitap seti ve
hediye paketi verilecektir. Gerekli görüldüğü takdirde özel ödül
verilebilir.

Yayınlanmaya değer görülen öyküler daha sonra kitap haline getirilecek ve
fakir çocuklar yararına satışa sunulacaktır.



Yarışma İletişim maili:


dergi@ozgurpencere.com

Telefon numaralarımız:
0 322 458 1358
0 535 422 1718

Özgür Pencere Edebiyat ve Sanat Derneği 1097231 posta çeki hesabı.


www.ozgurpencere.com
www.ozgurpencere.org
Yorumlar (0) :: Baglantı

Tanıtım

Çocuk Edebiyatı Üzerine Ürünler, İncelemeler, Araştırmalar ... "Öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı, yetmişinde bile mesela zeytin dikeceksin." - Nâzım Hikmet

Son yazılarım

BİZE GELEN ÇOCUK KİTAPLARI VE DERGİLERİ
Güldük, ağladık ve öğrendik
CHP Genel Başkanı Baykal; Türkiye Olarak Yapay Azınlık Tartışmaları Tuzağına Düşmeyeceğiz"
RIFAT ILGAZ ÇOCUK EDEBİYATI “ROMAN” YARIŞMASI
ÖZGÜR PENCERE EDEBİYAT VE SANAT DERNEĞİ ÇOCUK ve GENÇ KALEM ÖYKÜ YARIŞMASI
AÜ'NDE, ÇOCUK EDEBİYATI BİR SEMPOZYUMLA TARTIŞILDI
ÇOCUK VE GENÇLİK YAZINININ NERESİNDEYİZ? /M. SADIK ASLANKARA
KÜÇÜK ARKADAŞ / EMİN ARIK
ARABALAR BEŞ KURUŞA / SABAHATTİN ALİ
BİR AŞK MASALI / SABAHATTİN ALİ
DEVLERİN ÖLÜMÜ / SABAHATTİN ALİ
KOYUN MASALI / SABAHATTİN ALİ
SIRÇA KÖŞK / SABAHATTİN ALİ
BLOKLARIMIZDA HAZİRAN 2006 YAZILARI
BLOKLARIMIZDA MAYIS 2006 YAZILARI / ALİ ŞAHİN
Yine mi masa başındasın?
Fazıl Hüsnü Dağlarca Hakkında / Dağlarca'nın Çocuk Şiirleri
Çocuklara Şiirler / siir.gen.tr
Çocuk Edebiyatçıları Birliği Başkanı, Yazar Üzeyir GÜNDÜZ ile "Öykü, Masal ve Çocuk Edebiyatı"Üzerine
M e m l e k e t i n B i r i n d e / Aziz NESİN
Şarkıcı Yonca Evcimik Çocuk Kitapları Yazdı: İlki 'Bayram'
23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı Şiirleri 1
Şiirler/ Ali KÜÇÜK
BİR "ÇOCUK EDEBİYATI" SİTESİ
Türkiye'de Çocuk Kitaplarının Gelişimi/ Hulusi Geçgel
Ali ŞAHİN (alsah) ve Siteleri/ "Çocuk ve Edebiyatı"
Bir Kitap- Bir Yazar: Mavisel YENER/ Seda ÇAKIR
Sünnet Olmak İsteyen Bir Kız... / Ece Arar EMENER
"Babam ve Oğlum" ve Çağan Irmak/ Yalvaç URAL
100 Temel Eser Polemiği
Elif Öpüşebilir/ Tülay FERAH
XIX. Yüzyıl Çocuk Dergiciliği ve Eğitsel İşlevleri Üzerine/ Hüseyin ŞİMŞEK(*)
Havva Sena Yaman: Bizde Bir Çocuk Edebiyatı Var mı?
Ayna Çocuk/ Vicdan Efe
Çocuk Öykü Yarışması (2006)/ ÖZGÜR PENCERE
Kader Masalı/ Oyhan Hasan BILDIRKİ
Çocuklara Şiirler/ Rıfat ILGAZ
Barış Çocuk/ Tülay ÇELLEK
Çocuk Edebiyatı/ Derya ÖZTÜRK

Baglantılar

Ana Sayfa
Profil
Arşiv
Arkadaşlarım
Bana Eposta gönder
RSS
AliŞahin'inBloknotu'ndan
Güldeste:EnGüzelAtatürkŞiirleri/Seçki
AlsahBloklariIndexi'nden
ÖykülerÖykücüler
RomanYazıları
SarıYazma/RıfatIlgaz'ınArşivi'nden
ŞiirlerŞairler
YedinciSanat
YenidenDergi
YeniEdebiyat
EdebiyatGündemi
ÇocukVeEdebiyatı
Edebiyat
EdebiyatDünyası
Esintiler
Taşköprü'nünSesi
Gökırmak
YenidenKastamonuNet
YenidenKastamonuNet
YeniDergi
Güncem'den
Edebiyat 2005
Öykü
TaşköprüYazıhamitKöyü
Taşköprü'denEsintiler
AliŞahin'inNotDefteri
E-EdebiyatBenimBlog
AlsahBlokYazılarıSeçkisi (Turklog)
DersimizEdebiyat
SanatVeToplum
YenidenEdebiyat
AlsahEdebiyatGünlüğü
RıfatIlgaz2006 – KastamonuSempozyumu
GünDem (OnPunto)
E - Edebiyat
YenidenDergi (OnPunto)
YeniDergi (OnPunto)
AlsahBlogYazılarıSeçkisi (OnPunto)
UmudaYolculuk
CideRıfatIlgazSarıYazmaKültürVeSanatFestivali2006
SarıYazma
GerçeğinSesi
AlsahBlogosfer
YeniGündem
Taşköprü'nün taş-köprüsü
TaşköprüdenSesleniş
TaşköprüTaşköprü
ToplumVeTarih
TarihVeToplum
* EditörGirişi
DersimizEdebiyat 2
YeniDoğanGüneTürkü

Arkadaşlarım

oyhanhasan
yakamoz79
ata
video
mp3evi
aysunsay
eedebiyat
hayalimge
Muzaffererdem
8 sayfadan 1 . sayfa
geri | ileri