BenimBlog.com - Turkce ucretsiz blog Bedava blog hizmeti
Benimblog.com satilikir / is for sale: info@anahaber.com




BİLGİ

• 10/5/2012 - Fikirlerinde sabit olanlar ölülerle ahmaklardır.

 

                                                                    ÖZEL AÇIKLAMA.

 

Fikirlerinde sabit olanlar ölülerle ahmaklardır.

 

 

Sevgili Dostlarım,

 

Tartışmak, konuşmak, fikir beyan etmek, bilmediklerini öğrenmeye, bildiklerini paylaşmaya çalışmak güzel ama sürekli abuk sabuk yorumlar yapan, ahmakça yanıtlar veren, zekâ seviyeleri düşük insanlardan oluşan bir takım gruplara bazılarınız beni üye yapıyorsunuz sonra da o gruplarda yaptığım paylaşımlara akıl yetiremeyenler tarafından hakaretlere maruz kalıyorum.

 

Eminim ki bu zevatın hakaretlerine katılmıyorsunuz ve dostlarım olan sizler de şikâyetçisiniz.

 

Bana “Sen Müslüman mısın, itikadı görüşün nedir?” diye sorup sonra hakaret edenler ve yanıtını almaya bile yüzleri olmayanların sadece ve sadece öyle zannettiği için sanılarına (DİN) kapılan bir takım akıl fukaralarının toplandığı gruplara beni üye yaparken özellikle hepinizden rica ediyorum.

 

En az siz dostlarımın seviyende araştırmacı, soruşturmacı, bilgiyi seven, hakaretlere pirim vermeyen insanların oluşturduğu gruplarda bana yer vermenizi istirham ediyorum.

 

İşte dostlarım sizlere o tip gruplardan birinin bana sorusu ve yanıtını alamadan beni yasakladıkları grup ve yanıtım.

 

"Sen Müslüman mısın, itikadı görüşün nedir?"

 

NOT: Bu sözlerimi bu yazıyı alan, okuyan siz dostlarımı ve şimdiye kadar üyeliğimi iptal etmediğim gruplardaki insanları tenzih ederek söylendiğini sanırım ki özellikle belirtmeye gerek yoktur.

 

Her halükarda yine de bu açıklamayla siz dostlarımı ve üye olduğum grupları tenzih (ayırma) ettiğimi belirtirim.

 

Lütfen bu konulara daha duyarlı olunmasını özellikle istiyorum.

 

Fikirlerinde sabit olanlar ölülerle ahmaklardır.

 

Ne ölülerden ne de ahmaklardan asla medet ummuyorum.

 

Teşekkürler.

 

10 Mayıs 2012

 

Ahmet Dursun

 

 ***

 

Davetlisiniz tartışıyoruz. Yeni bir yönetim modeli.

Baglantı

• 10/5/2012 - Metin Akpınar Hangi Metin Akpınar?

İnternet ortamında sıkça gündem bulan bir yazı var.

 

Metin Akpınar'a ait olduğu ve sanatçı Akpınar'ın resmiyle dolaştığını görmektesiniz.

 

O halde bakalım o Metin Akpınar hangi Akpınar imiş?

Yazıyı, ilgili resmi ve ilgili başka bir yazıyı buradan paylaşalım.

A. Dursun

 

***

 

METİN AKPINAR YAZMIŞ Gösteriş düşkünlerine kovalak (govalak) denir. Trakyalılar ise...

 Metin Akpınar Hangi Metin Akpınar?

 

21 Nisan 2012

 

METİN AKPINAR YAZMIŞ

Gösteriş düşkünlerine kovalak (govalak) denir. Trakyalılar ise bunlara ‘kuvalak’ derler.



Kovalaklar sahip oldukları her şeyi hava atmak için kullanırlar.

Kısa yoldan karizmatik görünmenin peşindedirler.



Uludağ Sözlük’te bir vatandaş kovalağı bir örnekle anlatmış:

“Elektrikli süpürge kullanan cadıya kovalak denir.”

Kovalaklar iyiliği hava atmak için yaparlar. Mesela durup dururken kahvehanede ocakçıya, “bu akşam çaylar kahveler benden” deyiverirler.

Kovalakların parası çabuk tükenir, para tükenince babadan kalma tarlaları, arsaları, en son da oturdukları evi satarlar.

Kovalakların satıp dağıtırken arkadaşları çoktur. Çevreleri onlardan üç beş kuruş koparmak isteyen çıkarcılarla doludur. Bu çıkarcılar ona durmadan övgüler düzerler, ”son beş asrın en büyüğü sensin” türünden laflar ederler. Kovalaklar bu tür övgülerden çok hoşlanırlar, daha da havaya girer, daha çok dağıtırlar.

Para pul, mal mülk bittiğinde ise kovalakların çevresinde kimse kalmaz.

Kovalak biri başbakan olursa ne olur?

Kovalak birinin başbakan olması çok tehlikelidir. Çünkü kovalıklığı devletin parasıyla puluyla, malıyla mülküyle ve de sahip oldukları yetkiyle bol keseden yaparlar.

Mesela sınır boylarını sudan ucuza başka bir ülkeye kiralamaya kalkarlar.

Limanları, sigara ve içki fabrikalarını, şeker fabrikalarını yabancılara, ya da eşe dosta peşkeş çekerler.

Başka ülkelerdeki isyancıların önüne milyonlarca doları çuvallar içinde atıverirler.

Egemen ülkelerin hatırı için ülkelerine füze kalkanı konulmasına izin verir,

onlara yaranmak için, Allah korusun, komşularına savaş bile açarlar.

Yandaşlarını devlet kasasından ihya ederler.

Üretmeyi değil, satmayı düşünürler. Sattıklarını üretmiş olan atalarını az üretmiş olmakla suçlar, onlara olmadık hakaretlerde bulunurlar.

Kovalak başbakanlar satarken ve dağıtırken çok sevilirler. Ulusal ve uluslar arası basında haklarında onları göklere çıkaran yazılar çıkar. “O, bu yüzyılın en büyüğüdür” , “O, bu dünyanın en karizmatik insanıdır” türünden yazılardır bunlar.

Ülkenin satacak fazla bir şeyi kalmayınca o ülkenin kovalak başbakanının çevresinde hiç kimse kalmaz, hatta o dost bildiği yabancılar ve yandaşlar yargılanırken aleyhine tanıklık ederler.

Karizmatik başbakan sahibi olmak iyidir, ancak kovalak başbakan bir ülke için çok büyük bir risktir.

İyi ki bizim kovalak bir başbakanımız yok.

A. Metin Akpınar

***

Bu Akpınar, Almanya Tatlı Vatan, Yeşil Sermayenin Romanı, Maganda eserinin yazarı Akpınar olmasın?

Çünkü resimdeki Akpınar ile pek bağdaştırmadım desem yalan olmaz.
Ama olabilir de.

SANATÇI METİN AKPINAR’A ADAŞINDAN MEKTUP VAR
http://www.odatv.com/n.php?n=sanatci-metin-akpinara-adasindan-mektup-var-0602101200

Baglantı

• 9/5/2012 - Anadolu Alevi Kültü Ve Sol'un "Politikası "

Aleviler hakkında fetvalar


Baglantı

• 9/5/2012 - Mum söndü tarihçesi

Mum söndü tarihçesi


Reha Çamuroğlu ve İskender Pala, Mum söndü olgusunun tarihçesini anlatıyor.

Alevi dedesi Yanık şunları söyledi: “Aleviler, Hz. Ali’nin yolundan gidiyor. Bu yüzden Alevi denilmiştir. Onlar yanlış yaptıysa, o zaman Hz. Muhammed’de mi yanlış yaptı? Aleviler mürşitle- pir olarak Onların yolundan sapmadan bugünlere gelmiştir.Ama ne yazık ki; Hz. Ali’den sonra hilafeti eline alan  Muaviye,  Hz. Ali’ye, Emevi dönemi sona erene kadar hep küfür ettirmiştir. 

İşte Muaviye’den kalan küfürler Yavuz Sultan Selim  döneminde de Şeyhülislamlarının fetvalarıyla birlikte  bugünlere taşınmıştır. Oysa biz ibadetlerimizde 3 mum yakarız. Birincisi Allah’ın nuru aşkına, ikincisi  Hz. Muhammed (s.a.v ) nuru aşkına, üçüncüsü ise Hz. Ali’nin velayeti, nuru aşkına yakıyoruz. Yakıyoruz ki; karanlıklar aydınlığa dönüşsün. Bu mumları da Nur Suresi’nin 35. ve 36. Ayetlerine  göre onların hükümlerine göre yakarız.

Ama ne yazık ki; yine Nur Suresi’nin 23. ve 24. Ayeti’nde buyuruyor ki; İftira ederek, başkalarının şeref ve haysiyetleri ile oynayanlar bilmelidirler ki, bu dünya hayatında herhangi bir cezaya çaptırılmasalar bile ilahi adalet huzurunda hesap verecekler ve cezalarını çekeceklerdir. İşte o dönemlerden bugüne kadar din adamları  Kuran-ı Kerim’i okuyorlar ama gerçeklerini uygulamıyorlar. 

Biz  istiyoruz ki Alevisi-Sünnisiyle bütün 72 milleti herkes kucaklasın. Çünkü hepsi Adem’in zürriyetinden  gelmiştir. Bu kötülükler artık son bulsun istiyoruz. Herkes birbiriyle kardeş gibi yaşasın.”
http://www.kayserihaber.com.tr/giris.asp?kanal=haberler&id=13390


******************


NUR SURESİ : 23 O bir şeyden habersiz iffetli mümin kadınlara iftira atanlar, dünyada da âhirette de lanete çarptırılmışlardır. Büyük bir azap vardır onlar için.

NUR SURESİ : 24 Gün gelecek onların kendi dilleri, kendi elleri, kendi ayakları, yapıp ettikleri işler hakkında kendi aleyhlerine tanıklık edecektir.

NUR SURESİ : 35 Allah, göklerin ve yerin Nur'udur. Onun nurunun örneği, içinde çerağ bulunan bir kandile benzer. Kandil, bir sırça içerisindedir. Sırça, inciden bir yıldız gibidir ki, doğuya da batıya da nispeti olmayan bereketli bir zeytin ağacından yakılır. Bu ağacın yağı, neredeyse ateş dokunmasa bile ışık saçar. Nur üzerine nurdur o. Allah, dilediğini kendi nuruna kılavuzlar. Allah, insanlara örnekler verir. Allah herşeyi bilmektedir.

NUR SURESİ : 36 Kandil, Allah'ın yükseltilmesine ve içinde adının anılmasına izin verdiği evlerdedir. Orada sabah-akşam O'nu tespih eder.

Baglantı

• 9/5/2012 - İNANÇ ÜZERİNDEN YAPILAN BÜYÜK YOLSUZLUKLAR

İNANÇ ÜZERİNDEN YAPILAN BÜYÜK YOLSUZLUKLAR

Biri sizi bir defa aldatırsa suç onundur.
İkinci defa aldanırsanız suç sizindir.
Sarah Bernhardt
***
İNANÇ ÜZERİNDEN YAPILAN BÜYÜK YOLSUZLUKLAR 

Naci Kaptan
 
Kanal 7 camilerde para toplanarak kuruldu
RP Genel Başkanı Erbakan, 1992’de Zekeriya Karaman, Haşim Bayram, Recai Kutan ve Azmi Ateş’le televizyon konusunu görüştü. 1993’te şirketi kurdular ve Avrupa’daki Türklerden camilerde vaaz vererek para toplamaya başladılar.
 
Almanya’da karara bağlanan Deniz Feneri e.V. davasıyla gözlerin çevrildiği Kanal 7’nin kuruluşunda Almanya’daki Türk vatandaşlarının büyük katkısı bulunuyor. Kanalın bugünkü Yönetim Kurulu Başkanı Zekeriya Karaman, Kombassan Holding’in kurucusu Haşim Bayram, SP Genel Başkanı Recai Kutan’ın kuruluşunu gerçekleştirdiği kanal için, Almanya’da camilerde bile yardım toplandı. Kanal için camilerde para isteyen Haşim Bayram, cemaate, bu konunun namazdan bile önemli olduğunu anlatıyordu.

Kanal 7’nin ilginç kuruluş öyküsü şöyle:

Devamı ektedir, ekten açamıyorsanız alttaki adresten görebilir siniz.

 YOLSUZLUK VE YOKSULLUK.rar

http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?action=dlattach;topic=12435.0;attach=1360

Baglantı

• 9/5/2012 - 'Alevilik İslamdışıdır' diyenlere yanıt kitabı

'Alevilik İslamdışıdır' diyenlere yanıt kitabı

Aleviliğin Gizli Tarihi, Aleviliğin Kökleri, Kayıp Bir Alevi Efsanesi, Aleviliğin Kayıp Bin Yılı gibi kitaplarında Aleviliğin köklerinin, Hıristiyanlığın bir mezhebi olan Paulikenizm'e dayandığını iddia eden Erdoğan Çınar'a, Hamza Aksüt, Ünsal Öztürk ve Hasan Harmancı birlikte yazdıkları "Alevi Tarih Yazımında Skandal - Erdoğan Çınar Örneği" kitabıyla yanıt verdiler.

ANKA
Ankara- Yurt Yayınları'ndan çıkan kitapta Erdoğan Çınar'ın, Aleviliğin köklerine ilişkin yazdığı kitapların doğruyu yansıtmadığı ifade ediliyor. Kitabın arka kapağında şöyle deniliyor:

"Bu kitap, Alevi Tahir yazımında ortaya çıkan bir skandalı konu alıyor. Erdoğan Çınar, kitaplarında Hıristiyanlığın bir mezhebi olan Paulikenizm'i Alevilik; kiliselerini Alevi ocağı, kilise kurucularını Alevi dedesi; ilk çağın köleci 'Ma' topluluklarını Alevi, Zeus Tapınağını Hacı Bektaş Dergahı; Makedon kilisesi kurucusu Constantine'i, Pir Sultan Abdal olarak sunuyor. Tüm bunları yaparken Bizans görevlisi Peter'in; coğrafyacı Strabon'un; Anna Komenena'nın; Urfalı Mateos'un; Evliya Çelebi'nin yazdıklarını tahrif ediyor. Bu, Alevi tarih yazımında bir skandaldır."

 

"'Alevilik İslamdışıdır' diyenlerin bilinçaltına İncil'i, Tevrat'ı yerleştirme çabası"

Kitabın yazarlarından Ünsal Öztürk, Erdoğan Çınar'ın bilerek, isteyerek, taammüden kaynakları çarpıttığını ve özellikle son 3 kitabını bu şekilde oluşturduğunu savunarak "7. yüzyılda Ermenistan'da ortaya çıkan bir hareket var. Bu hareketin adına Paulikenizm hareketi deniyor. Bu hareket Hıristiyan-düalistti. Bu Hıristiyan-düalistleri Erdoğan Çınar bugünkü Alevilerin ataları olarak gösterdi. Oysa bugünkü Aleviler, Türkmenlerden, Araplardan, Kürtlerden, Zazalardan oluşuyor. Bunların bir önceki atalarının Ermeni olmalarının mümkünü yoktur. Ayrıca, 16. yüzyılda yaşamış olan Türkmen bir halk ozanı olan Pir Sultan Abdal'ı da bir Ermeni yaptı. Adını da Silvanus olarak gösterdi ve 7. yüzyılda yaşadığını söyledi. Oysa, bu Silvanus bir takma isimdi. Silvanus asıl olarak 1. yüzyılda yaşamış, Hıristiyanlığın gerçek kurucusu Saint Paul'un baş psikoposunun adıdır" diye konuştu.

Erdoğan Çınar'ın kitaplarında Silvanus'a deyişler, şiirler söylettiğini, ancak elinde bir tane şiir örneği olmadığını dile getiren Öztürk, "Kitaplarında diyor ki Pir Silvanus'un hangi dilde şiir, deyiş söylediğini bilmiyoruz diyor. Hangi dilde şiir, deyiş söylediğini bilmiyorsan demek ki elinde şiir yok. Ve onun konuştuğu dil şu anda yaşıyor mu yaşamıyor mu onu da bilmiyoruz diyor. Halbuki biz biliyoruz ki bu adam Ermeni. Ermenice hala yaşıyor. Bunları yanılgıdan dolayı söylemiyor. Bilerek ve taammüden söylüyor" dedi.

Erdoğan Çınar'ın "Bizanslı Heretiklerin Tarihi" adlı Janet Hamilton, Bernard Hamilton tarafından hazırlanmış İngilizce bir kitaptan yararlandığını, oradaki bilgileri alarak papaz gördüğü yere pir, kilise gördüğü yere Alevi ocağı, Constantine Silvanus önce Pir Silvanus yapıp sonra da Pir Sultan yaptığını kaydeden Öztürk, "Constantine Silvanus Şebinkarahisar'ın bir kasabası olan Cibesse'ye gitmişti, burayı da Sivas olarak gösterdi. Halbuki Sivas'la Şebinkarahisar arasında belki 300 kilometre var. Yani bilerek, isteyerek, yalan bir tarih koydu ortaya" dedi.

Öztürk, Erdoğan Çınar'ın yazdıklarını "yalana dayalı bir tarih" olarak niteledi ve şöyle konuştu: "Alevilik İslamdışıdır' diyen arkadaşlar var ve çok geniş, kafası çalışan, iyi duygular içinde olan arkadaşlardır bunlar. Bunların, bu duygularını istismar ediyor. Ve onların bilinçaltına İncil'i, Tevrat'ı yerleştirmeye çalışıyor. Öyle ustaca şeyler yapıyor ki, onların ruhlarını da okşuyor."

***

Aleviliğin Gizli Tarihi/ Alevi adı Hz. Ali’den gelmez

Baglantı

• 9/5/2012 - Prof. Justin McCarty: "Atatürk olmasaydı... "

Ekteki adresten Orijinal Kaynaklarıyla Atatürk araştırmaları dosyasını mutlaka indirip arşivleyiniz. Bulamayanlar benden isteyebilirler.

***

Prof. Justin McCarty: "Atatürk olmasaydı... "


Ahmet Taner Kışlalı'nın, 11.7.1997 tarihli Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan bu makalesi güncelliğini koruduğu için 21.10.2000 tarihinde bir kez daha yayımlanmıştı.


    Şu sözler daha çok yeni. Prof. Justin McCarty'ye ait:

    "...Atatürk olmasaydı, Türk belki Özbekistan'da olurdu, ama Trakya ve Anadolu'da kalmazdı. 100 yılda tüm civar büyük coğrafyadan sürülmüş ve katledilmiş Türklerin Konya Ovası'ndan sürülmeleri ve atılımları ne kadar sürerdi sanıyorsunuz?"

    Ve Amerikalı tarihçi devam ediyor:
"...Ne Türk ne de Türkiye kalırdı. Mustafa Kemal sadece ülkeyi kurtarmadı, Türk neslini de kurtardı!"

    Bu sözler İstanbul'da, Haliç Rotary Kulübü'nün düzenlediği bir toplantıda edildi. Konuşmacı somut konuştu. Rakamlar verdi. Kanıtlar gösterdi.

    Tarihin nasıl tersyüz edildiğini sergiledi.

    Ama basın, numaracı cumhuriyetçilerden esirgemediği ilgiyi, bu olaydan esirgedi.

    Prof. McCarty'ye göre, Türkler Hıristiyanları katletmedi. Tersine, Hıristiyanlar Türkleri ve Müslümanları katlettiler.

    1821'de patlak veren Yunan milliyetçiliği; bulunan, yakalanan her Türkün öldürülmesine neden olmuştu. Yunan etkisiyle, Arnavutluk ve Romanya'da da ele geçen tüm Müslümanlar katledilmişlerdi.

    O dönemde öldürülen Türklerin sayısının 25 bin dolayında olduğu tahmin ediliyordu.

    Bulgaristan'daki 1876 ayaklanmasında da Türkler kitle halinde yok edilmişlerdi. Türk köyleri yakılıp yıkılırken bir-iki kişinin kaçmasına izin veriyorlardı. Amaç, onların olanları diğer köylerde anlatmaları ve Türklerin kaçıp topraklarını terk etmelerinin sağlanmasıydı.

    Savaş bittiğinde 675 bin Türk sürgüne zorlanmış ve yüzde 17'si yollarda ölmüştü. Manastır'da ve Kavala'da yapılan katliamı, İngiliz elçileri de raporlarında doğruluyorlardı.

    Ermeni katliamını ise Fransız kaynakları belgeliyordu.

    Prof. McCarty'ye göre, Doğu Anadolu'daki nüfusun yaklaşık yüzde 7-9'u Ermenilerce öldürülmüştü.

    Amerikalı tarihçinin kanıtlara dayanarak çizdiği tablo çok açık.

    19'uncu yüzyılın başlarından 20'nci yüzyılın başlarına kadar, Balkanlar'dan Kafkaslar'a kadar 5 milyon 60 bin Türk öldürülmüş. 5 milyon 381 bini de sürgün edilmiş, yerinden yurdundan olmuş.

    Peki bu vahşet ne zaman ne kadar sürmüş?

    Yanıtını Prof. McCarty çok net veriyor:

    "...Türk bağımsızlık savaşında bir şey oldu ve plan artık yürümedi!.. Yunanlılar bozguna uğrayınca, kaçarken her yeri yaktılar, yıktılar, herkesi öldürdüler. Amerikan elçisi ve Amerikan kaynakları bu olayı doğruluyorlar... Sadece Batı'da Rumlar tarafından 1 milyonun üzerinde Türk öldürüldü, 1-2 milyonu da sürgüne zorlandı."

    Ve ekliyor:

    "...Çok kötü bir yüzyıl olmuştur. Müslüman ülkesi yok edilmiştir. 1800-1922 arasında Yunanlılar 950 bin göçmen, 320 bin ölü verdiler. Ermeniler 910 bin göçmen ve 580 bin ölü verdi. Oysa aynı dönemde 5 milyon Müslüman göç etmek zorunda kaldı, 5 milyondan fazlası da öldü."

    Sonuç?

    "...Bu ibret tablosunun karşısında, kim suçlu diye sormak gerekiyor. Mustafa Kemal'in itildiği Konya Ovası'nı gözler önüne getirin. Bir yüzyılda nereden nereye gelinmiş! Ben size diyorum ki, Atatürk olmasaydı, Türk kalmazdı... Diyebilirdi ki, ben Selanik'e kadar gidiyorum. Herkes arkasından giderdi. Hayır, büyük önder Türklerin ne kadar acı çektiğini, ne bedel ödediğini biliyordu. O tam tersine düşmanlıkları, nefreti unutmasını ulusa telkin etti. Ve sadece büyük bir insanın söyleyebileceği 'Yurtta barış, dünyada barış' dedi."

    Prof. McCarty, "Kürt sorunü'na da -alışılmış Batı'dan- farklı bir açıdan bakıyor.

    1926'dan sonra "Kürt liderler'in güçlerini korumalarına izin verilmesinin hata olduğunu söylüyor. Kürtlerin Türkiye'de cumhurbaşkanı, başbakan, bakan, general bile olabildiklerini Batı'ya anlatmak gerektiğini savunuyor.

    Ve konuşmasını noktalarken şöyle diyor:

    "...Yüzyıllık tarihte Türkler hakkındaki yalanların iki kaynağı var. Misyonerler ve İngilizler. İngilizler -propaganda büroları aracılığı ile- bugün bile inanılan yalanlar yayıyorlar... Benim söylediklerimi bir Türk söylese, kimse inanmaz. İnsanlar dışarıda Türklere karşı önyargılılar."

    Amerikalı tarihçi, Atatürk'ün diktatör olduğunu söyleyenlere de karşı çıkıyor. Ve Attilâ İlhan'ın "Hangi"li kitap dizisine bir yenisini eklemek gerektiğini düşündürüyor:

    Hangi Tarih?


    1 Eylül 2000 tarihli Müdafaa-i Hukuk gazetesinin birinci sayfasına, vaktiyle Atatürk'ün Hâkimiyeti Milliye gazetesinde neşredilen şu sözlerini koymuşlar. Atatürk diyor ki: "Hürriyet ve istiklal benim karakterimdir. Ben milletimin ve büyük ecdadımın en kıymetli mirasından olan istiklal aşkı ile yaratılmış bir adamım. Bence bir millette şerefin, haysiyetin, namusun ve insanlığın kalıcı olması, mutlaka o milletin istiklale sahip olmasıyla mümkündür. Ben şahsen bu saydığım niteliklere çok önem veririm. Ben yaşayabilmek için mutlaka bağımsız bir milletin evladı kalmalıyım. Bu sebeple milli istiklal benim için bir hayat meselesidir. Milletimin menfaatleri gerektirdiği takdirde her milletle medeni ölçüler içinde dostluk yapmaya özen gösteririm. Ancak benim milletimi esir etmek isteyen herhangi bir milletin de bu arzusundan vazgeçinceye kadar amansız düşmanı olurum."


    Necip Mirkelâmoğlu, adı geçen eserinde şu bilgileri de veriyor:

    Atatürk, henüz yirmi üç yaşında bir yüzbaşıdır, bir toplantıda arkadaşlarına, "Bu bedbaht memlekete karşı mühim vazifelerimiz vardır, onu kurtarmak yegâne hedefimizdir" sözleriyle "tarihi misyonunun" ilk işaretlerini verdikten sonra, 1907 yılında, 27 yaşında, 'kolağası' (ön yüzbaşı) rütbesinde iken "yegâne hedefimiz" dediği "misyon"un detaylarını, Bulgar Türkologu İvan Manolov'a, şu sözlerle açıklamıştı:

    "Gün gelecek, şimdi hepinizin hayal sandığınız reformları ben gerçekleştireceğim. Mensup olduğum millet bana inanacak. Sultanlık kaldırılmalıdır. Devletin yapısı mütecanis (tek türlü) bir temele dayanmalıdır. Din ve devlet birbirinden ayrılmalıdır. Doğu medeniyetinden ayrılıp Batı medeniyetine yönelmek zorundayız. Erkekle kadın arasındaki farkı kaldırmalıyız. Böylece yeni bir toplum düzeni kurmalıyız. Batı medeniyetine girmemizi zorlaştıran yazıyı kaldırmalıyız. Latin alfabesini kabul etmeliyiz. Kıyafetimize kadar her noktada Batıya yönelmeliyiz. Emin olunuz ki, bir gün, bu hedeflere ulaşacağız." (Atatürk Bir Çağın Açılışı, Prof. Dr. Sadi Irmak, s. 5.)

    1951'de Amerika'da yayımlanan Caucasus dergisinde "Hayret verici siyasi kehanetler" başlığı altında bir yazı yayımlanıyor. Bu yazı Atatürk'le General McArthur arasında 1932 yılında yapılmış olan bir konuşmayı naklediyor. Generalin sorusu üzerine Atatürk, yakın gelecekteki savaş ihtimalleri üzerine şu tahlil ve tahminlerde bulunuyor:

    "Almanya, kısa sürede büyük bir ordu meydana getirebilecek ve İngiltere ile Rusya hariç, bütün Avrupa'yı işgal edebilecek yetenektedir. Savaşın patlaması 1940-1945'ten daha sonraya kalmayacaktır. Fransa büyük bir askeri güç oluşturma yeteneğini kaybetmiştir. İngiltere artık, adalarının savunması bakımından Fransa'yı hesaba katamaz. İtalya Mussolini'nin yönetiminde şüphesiz önemli ölçüde yükselmiş ve ilerlemiştir. Mussolini, gelecek savaşa katılmaktan kaçınırsa, İtalya'nın dış görünüşündeki büyüklüğün yarattığı tehditten yararlanarak, barış konferansı masasında ana rollerden birini oynayabilir. Ama, korkarım ki, İtalya'nın bugünkü şefi, bir Sezar rolü oynamanın cazibesine dayanamayacak ve İtalya'nın bir askeri güç olma yeteneğinden uzak olduğu gerçeğini hemen ortaya koyacaktır. Amerika, tıpkı geçen savaşta olduğu gibi, tarafsız kalamayacak ve Almanya, Amerika'nın savaşa katılması sonucu yenilecektir. (...) Avrupa'da patlayacak savaşta, zafer kazanacak olan İngiltere, Fransa ve Almanya değil, fakat, Bolşevik Rusya olacaktır." (Cemal Erginsoy, Atatürk'ü Araştırma Merkezi Dergisi, sayı 2, s. 538.)

    Amerikan dergisi, bu konuşmayı "hayret verici kehanet" olarak vasıflandırıyor. Sonradan gelişen olayların, bu yorumları 'yüzde yüz' oranında doğrulamış olması karşısında, dergi, daha başka nasıl bir niteleme yapabilirdi?

    Arnold Toynnbee diyor ki:

    "Bir an için tahayyül ediniz ki: Batı dünyasındaki rönesans, reformasyon, bilim ve düşünce ihtilali, Fransız inkılabı ve sanayi devrimini, Atatürk, bir insan ömrüne sığdırmıştır." (s.559)

    Prof.Dr. Herbert Melzig diyor ki:

    "Büyük Yunan filozofu Platon'un, 'Krallar filozof olsa ve filozoflar kralların tahtında otursaydı...' şeklindeki dileği, iki bin yıllık tarihte gerçekleşmedi. Halbuki, 20. yüzyılda ilk defa olarak Atatürk'ün şahsında Platon'un istediği gibi kelimenin tam anlamıyla bunu görmekteyiz. O, dâhi bir fikir adamı olarak bir miletin, yani Türk milletinin mukadderatını ele almış ve bu milletiyle atıldığı Kurtuluş Savaşı, bu milletin medeni durumunu değiştirmiş bir inkılap ve diğer milletlerin haklarını da koruyan barış ile insanlığa muhteşem bir örnek vermiştir."

bilimbilmek

***

Orijinal Kaynaklarıyla Atatürk araştırmaları

Baglantı

• 9/5/2012 - Kürt tarihinin diyalektik özelliği.

                                          KÜRTLER TÜRK MİLLETİNİN BİR PARÇASIDIR.


KÜRTLERİN TÜRKLÜĞÜ-1
Kürt tarihinin diyalektik özelliği( DEP eski milletvekili HATİP DİCLE'nin Savunması)
http://ahmetdursun374.blogcu.com/bizzat-kurt-tarihinin-diyalektik-ozelligi/6014455


*****************


KÜRTLER TÜRK MİLLETİNİN BİR PARÇASIDIR

Türkiye Cumhuriyeti'nin birlik ve beraberliğini zor kullanarak bozmak isteyenleri, onlara yataklık edenleri, maddi yönden destekleyenleri, aynı amaçla siyasi faaliyet gösterenleri T.C vatandaşlığından çıkarmak, Kürt târîhini ders kitaplarına koymak ve Kürtlerin kökeniyle ilgili bilgi ve belgeleri halka sunmak, bu yaranın en keskin ilacıdır. Bu maksatla, aşağıdaki yazı, Kürtler hakkında bir ön bilgi edinilmesi için hazırlanmıştır.

Kürtlerin Menşei :
Kürtlerin menşei hakkında, Târîhe, İlme ve akla aykırı birçok söylentiler mevcuttur. Bu söylentilerden, Bitlis'in Kürt emiri Şeref Han'ın 1576 yılında yazdığı 'Şerefname' isimli eserinde yer alan Kürtlerin kökeniyle ilgili hususları belirtelim:

1) Kürtler, üzerlerinden perde kaldırılmış cin taifesindendirler.

2) Oğuzlar İslâm dinine girdiklerini arz etmek üzere Bağduz adlı bir Kürdü Peygamberimize yollarlar. Çok çirkin olan bu Kürt ve nesli, Peygamberimiz tarafından lânetlenir ve soyunun dağılmasını söyler; işte Kürtler bu adamın neslinden türemiştir.

3) Kral Dahhak, şeytanın tavsiyesi üzerine sırtında çıkan yaraya her gün iki insan beyin sürermiş. İnsafa gelen cellât, öldürmesi lâzım gelen gençlerden her defasında birini serbest bırakırmış; onlar da dağlara giderlermiş. İşte bu dağlarda toplananlar Kürtlerin atalarıdır. Diğer bir mesnetsiz yakıştırma da Kürtlerin MED soyundan geldiğidir. Bu yakıştırma Kürdolojinin babası sayılan Minorsky tarafından öne sürülmüş ve İslâm Ansiklopedisinin Kürtler maddesine de böylece yazılmıştır. Zamanımızın Kürtçüleri de buna ilâveten, üzerinde kartal ile taç bulunan sözde Kürt bayrağının da Medlerin bayrağı olduğunu öne sürmektedirler.


Gerçek ise şudur:
Orhun Abidelerinden daha eski bir târîhe ait olan Yenisey Abidelerinin Elegeş taşının sekizinci satırında 'Ben Kürt İlhanı Alp Urungu'yum, Altın (kemer) okluğumu bağladım belime...' yer alan bu öz Türkçe ifade, Kürtlerin öz be öz Türk olduğunu belgelemektedir. Macaristan'da yirmi beş tane Kürt isimli köy bulunmaktadır. Macar Türkoloğu Rasony, Macarca konuşan bu köylülerin Yenisey yazıtlarında bahsi geçen Kürtlerin soyundan olduklarını göstermiştir. Ayrıca Y.Blaxkoviç Çekoslovakya'da da Kürt isimli yer adlarının bulunduğunu ifade etmektedir. Demek oluyor ki bu izler: Avrupa'ya gelen Hun veya Avar Türklerinin içinde bulunan Kürt Türklerine aittir.

Hunlar Avrupa'ya geçerken Kafkaslar, Azerbaycan ve Sincar bölgesine birçok oba bırakarak ilerlemiştir. Bunlar da öz Türk olan, sarı saçlı- mavi gözlü Kürt boylarıdır. Şimdi! Med'lerin soyundan olduklarını şiddetle savunan Kürtçülere soruyorum, Macaristan’a, Çekoslovakya'ya Med'lerin gitmesi mümkün mü? Eyer Med'lerden geliyorsanız, Yenisey Abidelerinin Elegeş yazıtlarının sekizinci satırında geçen ifadeyi nasıl izah edeceksiniz. Aslında med'ler hakkında birkaç kral isminden başka elde mevcut hiçbir şey yoktur. Ufak-tefek bilgilerse komşu devletlerin belgelerinden edinilmiştir.

Bu bilgilere göre Med'ler: Asya'dan gelerek önce Hazar Denizi ile Urumiye Gölü arasındaki bölgeye yerleşen, sonra Azerbaycan bölgesinde gelişen ve buradan da Doğu ve Orta Anadolu'ya yayılan ön Türklerdir.


Prof.Dr.ŞemsettinGünaltay
bunların İskit (Saka) Türklerinden olduğunu 'İran Târîhi' isimli eserinde belirtmiştir. İşte bu Med'ler M.Ö VII. yüzyıldan başlayarak 550 yılları arsında İran toprakları üzerinde bir devlet kurmuşlar ve Kral Astiyag zamanında (M.Ö. 585 - 550) Doğu Anadolu yaylalarına hâkim olmuşlardır. Daha sonra Anadolu'ya hâkim olan Bizanslıların bunları bağırlarına bastığı söylenemez.

Çok daha sonraları başlayan Selçuklu akınları ve Malazgirt meydan Muharebesi neticesinde Güneydoğu Anadolu tamamen Artuklu Türklerinin egemenliğine geçmiştir. Hısn-Keyfâ Artukoğulları ki bunlara Sökmenliler de deniliyordu.- Mardin Artukluları ve Harput Artukluları devletlerinden başka, Bitlis'i Başkent eden Dilmaçoğulları, Diyarbakır'ı başkent eden, 'Diyarbakır Ata Bekleri' ki bunlara İnanoğulları da denilmekteydi ve Sutaylar bölgenin Türkleşmesinde önemli katkılarda bulunmuş ve yöre halkı içerisinde bunların soyu bu güne kadar devam ede gelmiştir. Ayrıca Bölgeye hâkim olan Karakoyunlu Türklerini ve Diyarbakır'ı başkent eden Uzun Hasan'ın kurduğu Akkoyunlu Türklerini de unutmamak lâzım; bu Türkmenlerin nesilleri de hâlâ, Kürtçe konuşan bölge halkının içerisinde varlıklarını sürdürmektedirler. Bütün bunlardan başka şu an Kürtçe konuşanlar arasında yer alan öz be öz Türk olan oymaklarının toplam nüfusu da oldukça fazladır.

Bu Oymaklar Şunlardır:
Celâli, Zolan, haydaran, Cibran, Sipkan, Kurt Baba Oymağı, Hormek, Çarıklı, Lolan, Badılı, Mihmatlu, kılıçlı, Dögerlü, Rişvanoğulları, Torunlu, Beritan, Çemişkezekli, Sökmenliler, Dulkadırlı, Eymür, İğirmidörtlü (yirmi dörtlü),Şeyh Hasananlar, Kureyiş, Mansur ve Karakeçeliler. Elbetteki bu oymak, bu kadar değildir, çok daha fazladır. Fakat bizim gücümüz ana kaynaklardan daha fazlasını tespit etmeye yetmedi.

Kürtçülerin kendilerinden saydıkları Zaza'lara gelince:
İslâm Ansiklopedisinin 'Kürtler' maddesini yazan Rus Kürdoloğu Minorsky,Güran ve Zaza'ların kesinlikle Kürt olmadıklarını kaydetmektedir. Konunun uzmanları olan O.Mann, Davit Mc Kenze, Hoddank ve Prof. Kojima, zaza'ların Kürt olmadıkları gibi Zazaca'nın da Kürtçenin bir lehçesi olmadığını ortaya
koymuşlardır. Zaten Zazalar da kendilerinin Kürt olmadığını söylemektedirler.

Mehmet Şerif Fırat, Mehmet Eröz ve Fahrettin Kırzıoğlu ise Zazalar'ın öz be öz Türk olduklarını delilleriyle beraber ispat etmişlerdir. Güneydoğu illerimizin nüfuslarının büyük bir ekseriyetinin Arap olduğu ise inkârı mümkün olmayan bir gerçektir. Bu Arapların birçoğunun ana dilleri Arapça olmasına rağmen, hemen hepsi, Kürtçe konuşur ve kendilerini Kürt olarak ifade ederler. Bölgede bu Araplar gibi kendilerini Kürt kabul eden Ermeniler, Asurîler, Süryaniler ve hatta Yahudiler bile mevcuttur. Irki yönden tam bir mozaiklik arz eden Kürtçe konuşan vatandaşlarımız arasında Med bulmak iğneyle kuyu kazmaktan beterdir.


Med olduklarını iddia eden Kürtçüler eyer iddialarında samimi iseler gider bir DNA testi yaptırırlar. Bu yolla, eyer Türkiye'de bir tane Med çıksın, onu biz arkeoloji müzesine koyar, kuş sütüyle besleriz. Lütfen biraz samimi olalım, dünyada Med'mi kaldı. Onların bayrağı dediğiniz kartallı bayrak, Selçuklular'ın, Artuklular'ın ve Mengücekler'in de bayrağıydı.
 
'Selçuklu kartalının Takıp kanatlarını; Uçmaya alıştırdım, akıncı atlarını' Kürtçüler, Selahaddin Eyyübi'ye de Kürt diyorlar. Târîhçi Faruk Sümer de Şah İsmâil'in Kürt olduğunu yazıyor. İşte üzerinde önemle durulması gereken nokta burasıdır. Oysaki Eyyübiler'in bir Türk hanedanı olduğu Devletin kurucusu Selahddin Eyyübi'nin kardeşlerinin isimlerinden anlaşılmaktadır.

Bu isimler şunlardır.

Turan, Tuğtekin, Börü. Ayrıca bunların yeğeni Karakuş enişteleri Muzaffereddin Gökbörü'dür.
Bir belge, bir delil de, devrin şairlerinden İbn Senaülmülk'ün Haleb'in Selahaddin Eyyubi tarafından alınması üzerine yazdığı methiyedir. Bu şiirin iki mısrasının Türkçesi aynen şöyledir: 'Arap Milleti, Türklerin devletiyle yüceldi/ Ehl-i Salip (Haçlı) dâvâsı Eyyübün oğlu tarafından perişan edildi.'

Bu durum karşısında akıl ve vicdan sahibi hiç kimsenin, Eyübiler'in Türk olduğunu inkâr etmemesi gerekir.


Büyük târîhçimiz Faruk Sümer, (Safevi Devletinin Kuruluşunda Anadolu Türkmenlerinin Rolü ) isimli kitabında ' Şah İsmail'in Fîrûz Şah adlı Sincar'lı bir Kürd'ün neslinden geldiği şüphe götürmez bir şekilde ortaya konulmuştur.' Demekte ve birçok kaynak göstermektedir.

Oysaki Şah İsmâil'in Türkçe konuştuğu, Türkçe şiirler yazdığı bilinmekte ve bu şiirleri bugün dahi türkü olarak söylenmektedir. Kürt kelimesi de Türkçe'den başka hiçbir dilde hatta Kürtçe'de bile kullanılmamaktadır. Bu nedenle, bir şahsın Kürtçe bilip-bilmediğini sorarken, aklımızda kaldığı
kadarıyla, 'Kırmançi nizanni' diye sorulmakta 'Kürtçe Nizanni' diye sorulmamaktadır. Kürt kelimesi, 'Divan-ı Lügat-ıt Türk' isimli sözlükte 'Kayın Ağacı' olarak geçmekte, Kıpçak Türkçe'sinde ise 'Ayva' anlamına gelmektedir. Anadolu Türkçe sinde de bu kelime sertleşmiş kar anlamını taşmaktadır.
O halde yukarıda da belirtildiği gibi Kürt isimli bir Türk boyu vardı ve Selahddin Eyyübi de Şah İsmâil de bu boydandı. Diğer ırklar ise gerek ekonomik, gerek siyasi yönden bu Türk boyu olan Kürtlerin etrafında
kümelenmişlerdir.

Bunun ispatı da dildir.

Petersburg Akademisinin hazırladığı Kürtçe-Rusça-Almanca lügat kitabında Kürt dili çeşitli tesirler altında kalmış bir kelimeler karışımı olarak kabul edilmiş ve buna ait bir istatistik verilmiştir. Bu istatistiğe göre,


Kürtçe şu kelimelerden meydana gelmiştir: 3080 kelime Türkçe ve eski Türkmence'den.
2000 kelime yeni Arapça'dan ( Türkçe'de de kullanılmaktadır)


1240 kelime Zend lisânından.
1030 kelime yeni Farsça'dan
370 kelime eski Pehlevice'den.
220 kelime Ermenice'den.
108 kelime Geldanice'den.


80 kelimenin ise menşei tespit edilememiştir. Hart isimli İngiliz bilginine göre: İslâmiyet'ten önceki Kürtçülüğe ait bir bilgi bulunamayıp, sonraki bilgiler de Türk idaresinden başka bir şey değildir. Siyasî ve ideolojik maksatlarla 'Kürt' adı ve milliyeti altında birleştirilmek istenen kabileler, aslında dört büyük kola ayrılmaktadır: Kurmanç'lar, Lûr'lar, Kalhur'lar ve Gûran'lar. Bu dört kabile zümresi de birbirinin konuştuğunu anlamamakta ve dört ayrı dille konuşmaktadırlar.

İşte bütün bu gerçekler:
'
Türk Milliyetçiliğinde Kürt vardır; fakat Kürt Milliyetçiliğinde Türk yoktur  ' diyen, Sayın Mehmet Gül'ün, yerden göye kadar, haklı olduğunu ortaya koymaktadır.

Baglantı

• 9/5/2012 - Sosyolog Müfid Yüksel'le Radikal İslam...

Sosyolog Müfid Yüksel'le Radikal İslam...

Sosyolog Müfid Yüksel'le Radikal İslam'ı Mercek Altına Aldık
Rebeze.com sitesinin Sosyolog Müfid Yüksel ile yapılan röportajı istifadenize sunuyoruz.

09 Ocak 2011 Pazar


Sosyolog Müfid YÜKSEL'e  sorduk oda cevapladı:İslamcıların mücadelesi sınıf atlama mücadelesiydi, milli görüş kadroları ciddi olarak bilgi ve donanımdan yoksundurlar, radikal İslamcıların en büyük sorunu selefiliktir, radikal islamcılar batı karşısındaki yenilmişliği dahada hızlandırdı, radikal İslamcı akımlar bu gün şikâyet edilen son zamanlardaki sekülerleşmeyi dahada hızlandırmışlardır.kürt sorunu modern ulus devlet bağlamından kurtularak okunmalı...
Müfid YÜKSEL' le yaptığımız ropörtajı ilginize sunuyoruz;

Yüksel ailesinin hem İslami camiada hem de Kürtler arasında çok farklı bir yeri var. Bu aile bu iki camiayı, bilgi ve aksiyon bakımından beslemiş ve bunun da ciddi bedelini ödemiş bir ailedir. Değerli bir araştırmacı-sosyolog olan Müfit Yüksel aynı zamanda HAS PARTİ’nin Kurucular Kurulu ve Genel İdare Kurulu üyesidir. Kendisi ile Fatih’in güzel bir restoranında dolu dolu bir röportaj yaptık. Müfit Hoca o kadar iştahlı idi ki çoğu zaman soru sormak istesem de konuşmasını bölemedim. Yer yer heyecanlanmasına da sebep olan bu röportaj ile rebeze.com okuyucularını buluşturmaktan dolayı çok mutluyum.
Enes Atila PAY

Rebeze: Hocam sekülerleşiyor muyuz?
M. Yüksel: Evet, sekülerleşiyoruz, hem de çok hızlı.

Rebeze: Sizin meşhur bir lavabo örneğiniz var. Oradan başlayalım.
M. Yüksel: Evet. Müslümanlar kendi lavabo kültürünü bile koruyamadılar. Alaturka yerine daha çok alafranga tuvaletlerin yaygınlaşması, dindar müteahhitlerin yaptığı binalarda bizim İslami anlamda taharet kültürümüzü koruyabilecek alaturka sistemin terk edilip alafranga lavabolara dönüştürülmesi ve çok fazla yaygınlaşmış olması bizim ne denli modernizm karşısında yenik düştüğümüzün bir göstergesidir. Dindar kesimin işlettiği otel veya diğer sosyal kurumlarda da bu durum çok daha fazla görülmektedir. Hatta yeni yapılan camilerde bile alafranganın tercih edilmeye başlanması lavabo anlamında bile kendi kültürel öğelerimizi -ki İslam’ın taharet kuralları gibi en bireysel olarak korunabilecek alanı bile- koruyamadığımıza şahit oluyoruz.

Rebeze: Taksim gibi yerlerde yapılan yılbaşı kutlamalarında başörtülü bayanlar da vardı. Malum, erkeklerin hangi camiadan olduğunu görünüşünden anlayamıyoruz. O yüzden başörtülüler açısından soruyorum. Sonra çevremizde duyuyoruz. Muhafazakârlar kutlamayı evlerine de taşıdılar. Özel hazırlıklar falan yapılıyormuş. Neler oluyor hocam?M. Yüksel: Evet. Lavabo kültürünü koruyamayan dindarlar yılbaşı kutlamalarına da entegre oldular. Yılbaşı kutlamaları ilk önce Mekke’nin Fethi’ne alternatif üretilmiş spontane bir kutlamaydı. Aynı günde bir şey kutlama ihtiyacı hisseden camiayı aynı zamanda devletin de resmi tatil vs. icraatları ile desteklemesi neticesinde bu yılbaşı gelenekselleşti. Son yirmi yıldır güç ve para ile tanışan gerek radikal İslamcı olsun gerek muhafazakâr camia olsun bu batının getirdiği medeniyet karşısında duramadılar; hatta ona eklendiler. Bu da sekülerleşmenin bir başka göstergesi tabi.

Rebeze: Peki dindarlar bunu nasıl meşrulaştırdılar?
M. Yüksel: Artık meşrulaştırma ihtiyacı bile duyulmuyor. (gülüyoruz)

Rebeze: Bu sekülerleşme sürecinde Ak Parti'nin rolü oldu mu?
M. Yüksel: Tabi oldu. Süreci hızlandırdı diyebiliriz.

Rebeze: Nasıl?
M. Yüksel: Şimdi Ak Parti belli birikimlerin neticesi idi. Bir taraftan Ak Parti, Milli Nizam Partisi, Milli Selamet Partisi, Refah Partisi geleneğinden gelen; bir taraftan da radikal İslamcı grupların oluşturduğu bir partidir. Her ikisinin koalisyonundan oluşmuş. Biraz da eski Anaplıların, Doğruyolcuların içinde yer aldığı ama ana çekirdek olarak eski milli görüş geleneğinden gelenler ile eski radikal siyasal islamcı grupların bir araya gelmesinden oluşmuş bir koalisyon hareketi oldu. Milli görüş geleneğinden gelenler, milli görüşünün doğal durumundan dolayı İran patik, pragmatik, bilgi ve donanımdan yoksun idiler.

Rebeze: Milli görüş bilgi ve donanım noktasında yetersizdi öyle mi?
M. Yüksel: Evet, milli görüş kadroları ciddi olarak bilgi ve donanımdan yoksundurlar. Kültür olarak, bilgi ve insan kalitesi açısından, donanım açısından son derece düşük seviyeli bir kadro ortaya çıktı.

Rebeze: Peki, AK PARTİ’ye geçip yönetici olanlar?M. Yüksel: Evet, oraya geleceğim. Şimdi bu kadro, 1970'li yıllardan beri teşkilat işleri ile ilgili koşturmaktan zaman bulamayan, en fazla Milli Türk Talebe Birliği’nde, Akıncılar’da ya da başka yerlerde şiir geceleri düzenleyen, Mehmet Akif’ten, Necip Fazıl’dan bir kaç şiir okuyan, üç beş ilmihal bilgisi olan, biraz fıkıh bilen, bunun ötesinde hiçbir ciddi bilgi ve donanıma sahip olmayan insanlardan oluşuyor.

Rebeze: İslami bilgiyi mi kastediyorsunuz?M. Yüksel: İslami ve diğer bilgiler, genel kültür donanımı yani seküler bilgiler açısından da yetersizdirler. Kendi alanlarında örneğin hukuk alanında ya da başka meslek disiplenleri alanında ünvan almış olanları dahi aynı şekilde değerlendirilebilir. İçlerinde belli bir donanıma sahip iki veya üç kişi bulabilirsiniz. Bu kesimin kötü niyetten değil teşkilat işleri ve başka faaliyetlerden dolayı araştırmalar yapmaya zamanları kalmıyor. Ayrıca bunların kitap okuma alışkanlıkları da yok. Bunun bir diğer sebebi de kırsal kökenli olmalarıdır ya da kırsal eşraftan oluşuyor olmalarıdır. Yani kasabalı tüccar, kasabalı esnaf...

Rebeze: Peki, radikal İslamcılar?
M. Yüksel: Evet, öbür tarafta da radikal İslamcılar vardı. Radikal İslamcılar 1970’li yılların sonlarında Milli Türk Talebe Birliği’nde ve kısmen Akıncılar içersinde yer alarak, 1979’daki İran Devrimi’nden etkilenerek aynı zamanda Müslüman Kardeşler Hareketi’nin literatürlerinden beslenen, Seyyid Kutup, Hasan el-benna, Mevdudi, Said Havva başta olmak üzere, biraz da Iran’dan gelen Ali Şeriati gibi düşünürlerin eserlerini okuyan, protest hareket edenlerden oluşmaktadırlar.

Rebeze: Biraz daha açarsanız …Bunlar kimlerden oluşuyordu? Asıl omurgasını teşkil eden sosyal tabaka hangisiydi?
M. Yüksel: Aslında tamda o dönemin antiemperyalist ideolojik hareketlere, soğuk savaş dönemi ideolojilerin konjoktörüne oturan, tam da ona tekabül eden ideolojik anlayışa sahip İslamcı öğrenci gruplarından oluşmaktaydı. Bu gruplar belli kitap evleri çevresinde kümelendi. Karton kapaklı da olsa Ali Şeriati, Seyyid Kutup, Hasan el-benna gibi belli kitapları okuyan, 90'lı yıllara doğru İnsan Yayınları bu yılların başında biraz da Murat Belge ve Birikim Dergisi çevresi, İletişim Yayınları, Bağlam Yayınları gibi yayın evlerinin eserlerini okuyan kimselerden oluşuyordu.
Bu kimseler; Milli Nizam ve Milli Selamet Partisi geleneğinden gelenlere nazaran bu anlamda çok ciddi fark attılar.
 
Rebeze: Entelektüel birikim açısından mı?
M. Yüksel: Evet, yoksa bu radikal islamcıların da çok ciddi bir donanım ve çok güçlü bir altyapıya sahip olmalarından kaynaklanmıyordu.

Rebeze: Peki bu saydığınız düşünürlerin söylemleri Türkiye konjoktörüne uygun değil miydi? Bu söylemlerin Türkiye’de bir karşılığı yok muydu? Ya da bunlar kendi ülkelerinde başarılı değiller miydi?
M. Yüksel: Hayır, bunlar kendi ülkelerinde de başarısızlardı.

Rebeze: Yani bunlar lokal çözümler mi üretiyorlardı? Evrensel çözüm önerileri yok muydu? Onu öğrenmek istiyorum...
M. Yüksel: Hayır hayır, radikal İslamcıların en büyük sorunu selefiliktir. İnanç ve itikat temelli olarak selefiliği, İbni Teymiyye, İbni Kayyim el-cevziye ekolünü benimsemiş olmalarıdır. O ekolün dışlayıcı ve tekfirci olması, nispeten bir şekilde hariciliğe atıf yapabileceğimiz temel bazı inanç öğeleri taşımalarından ileri geliyor.

Rebeze: Selefilik nasıl ortaya çıktı? Ortadoğu konjoktörü gereği miydi?
M. Yüksel: Hayır, bu Suudi Arabistan'da Hicaz’a hükmeden idarenin Vahhabi olmasından, İbni Teymiyye ve İbni Kayyim'in zihniyeti ve anlayışını esas alan bir yönetimin bu coğrafyaya hükmetmesinden dolayı ortaya çıkmıştır.
Rebeze: Ama bu dedikleriniz bulundukları çağda modern saldırılara karşı siyasal tavır geliştirmişlerdir. Bunlar aynı zamanda o dönemlerde aksiyon adamları da olmuşlardır. Müslümanları siyasal olarak örgütlemiş emperyal hareketlere karşı direnmelerini sağlamışlardır. Mesela İbni Teymiyye Moğol istilasına karşı büyük bir direniş göstermiştir.
M. Yüksel: O başka bir şey. Adamın siyasi tavrına girmiyorum. İtikadi anlayışı açısından değerlendiriyorum. Yoksa adamın siyasi tavrı çok övgülere layık olabilir. O mücadelesi bir şekilde taktir edilebilir; ama itikat anlamında ehli sünnetin Eş’ari ve Maturidi gibi ekollerine temelden çatışmacı bir yapı içerisinden olması sorundur.

Rebeze: Özelllikle Eş’arilik diyebilir miyiz? Çünkü malum, selefilikten önce Hicaz ve Dımeşk bölgelerine hükmeden itikadi ekol Eş’arilik’tir. Bunda Selahaddini Eyyubi’nin açmış olduğu Şafii medreseler de etkili olmuştur.
M. Yüksel: Evet selefilik yayılmadan yüzyıl önce Ortadoğu’nun neredeyse tamamı Eş’ari’ydi.

Rebeze: Ve İbni Teymiyye de buralarda yani Dımeşk’te yetişmiştir.
M. Yüksel: Evet ama İbni Teymiyye kendi döneminde etkili olamamıştır. İbni Teymiyye son yüzyılda etkili olmuştur.

Rebeze: Evet, neyse hocam selefilik nasıl yayılmıştı. Onu anlatır mısınız?M. Yüksel: Bu Suud hanedanının Arap yarım adasına ve Hicaz’a hakim olması ve bunun getirdiği yankılar ve sonuçlardır. Ve Irak, Suriye ve Mısır gibi İslam aleminin önemli ilim ve kültür merkezlerinde 1939-40 yıllardan itibaren İngiliz, Fransız işgalleri daha sonra da bu işgallerin ardından gelen askeri diktatörlükler bir anlamda orada bizim medeniyetimizin ilim ve kültür öğrenimi imkanlarını ortadan kaldırdı. Dolayısıyla Suriye, Mısır ve Irak’taki din, ilim ve fikir adamları orada kendileri için İslami anlamda da bir zemin ve soluk alabilecekleri bir alan bulamadıkları için Suudi Arabistan, Mekke ve Medine’ye sığınmak zorunda kaldılar. Bu ister istemez Suudi Arabistan’ın resmi ideolojisiyle zaman içerisinde bu alimlerimizin bu düşünürlerimizin bütünleşmesini ve bir şekilde bağdaşır hale gelmesini sağladı. Bunların da Suriye Irak ve Mısır’daki ilim ve din adamlarımızın, Müslüman entelektüellerimizin Suudi Arabistan’a sığınmak zorunda kalması ister istemez selefi-vahhabi anlayışın bunlar üzerinde de yayılmasını sağladı. Örgütlü bir şekilde Müslüman Kardeşler Hareketi’nin kadrolarının Mısır’dan kaçarak Suudi Arabistan’a sığınmış olmaları daha örgütlü bir şekilde yayılmasını sağlamıştır. Bu sefer İslami hareketler anti emperyalist olarak bilinen tam da soğuk savaş dönemi konjonktürüne oturan tam da o konjonktüre tekabül eden ve insanlar arasında o anlamda revaç görebilecek olan ideolojik filtreden geçmiş bir din anlayışının yaygınlaşmasına sebep oldu. Ve bu da gerek Müslüman Kardeşler Hareketi’nin Suudi Arabistan’a sığınmak zorunda kalan kadroların ve gerekse diğer fikir ve ilim adamlarının eli ile yayıldığı için bunlar üzerinden selefilik adeta İslam dünyasında İslamcılığın temel ideolojisi haline geldi.

Rebeze: Peki ya Tükiye’de durum nedir?
M. Yüksel: Türkiye’de de radikal İslamcı hareket özünde modernist eğilimleri biraz daha fazla olan selefi bir harekettir.

Rebeze: Nasıl? Aslında tersi biliniyor gibi!
M. Yüksel: Çünkü Türkiye’de Cemaleddin Afgani damarının da bir şekilde etkisi görülmektedir. Özellikle ilahiyatlar bağlamında… Çünkü 80'li yıllardan itibaren İslamcı kesimin bir çoğu aynı zamanda ilahiyat fakültelerine de gittiler. Yani İslamcı kesimin din adamları ihtiyacı ilahiyat fakültelerinde karşılandı. İlahiyat fakülteleri de daha önce Kemalist ve cumhuriyetçi tek parti dönemi resmi ideolojisine sahip öğretim üyelerinin etkisinde iken (özellikle Ankara ilahiyat) 80’li yıllardan itibaren Muhammed Abduh, Reşit Rıza ya da başka ülkelerdeki Fazlurrahman gibi modernist akımların ağır etkisi altında kaldı. Radikal İslami hareketin dini anlamdaki beslenme kaynağı da Ankara İlahiyat olduğu için bu hareket daha çok modernist bir hareket halini aldı. Müslüman Kardeşler hareketi aracılığı ile Seyyid Kutup, Mevdudi gibi kimselerin katı selefi tutumları içeren, neredeyse hariciliği ciddi anlamda çağrıştıran eser ve tutumları, özellikle Mevdudi’nin Kuran'a göre dört terim eserinde daha çıplak bir şekilde görülebilen bu katı selefiliğin Seyyid Kutup bağlamında da ideolojik filtreden geçmiş yine bu selefi anlayışın islami hareketin bu anlamda dinamiğini teşkil etmesi, bir protest hareketi oluşturdu. Radikal İslamcı akımlar da bunlardan etkilenmiştir. Ve bu radikal akımlar Türkiye’de 80'li yıllarda geleneği toptan yok sayan çoğu zaman hadislere kadar giden, peygamber sonrası dönemi adeta cahiliye çağı olarak gören ve son zaman İslamcı hareketlerini, “İslami, tevhidi aydınlama” olarak gören bir hareket olduğundan bizim batılılaşma karşısında elimizde kör topal bulunabilecek direnme araçlarını da sözde tevhide dönüş, öze dönüş adı altında bir şekilde tasfiye etti.

Rebeze: Yani "radikal İslamcılar" batı karşısındaki yenilmişliği daha da hızlandırdı öyle mi?
M. Yüksel: Öyle, açıkçası radikal İslami hareket bu hayat tarzı anlamında batı karşısında bize son dönemlerde çok daha hızlanmış bir yenilgi tattırdı. Yani radikal İslamcı akımlar bu gün şikâyet edilen son zamanlardaki sekülerleşmeyi daha da hızlandırmışlardır. Son on, on beş senedir başörtülülerin hayat tarzında da çok uç noktalara da gidebilen bu değişim ve dönüşümü batının medeniyet tarzının lehinde olacak şekilde ve bir şekilde dine ait, dinin getirdiği medeniyet ve kültürü tümü ile kazıyabilecek bir hareketin sağlayıcısı durumunda oldular. Radikal İslamcılık adeta bunun zeminini hazırlayan ve hızlandıran bir dinamo oldu.
Çünkü biraz önce de değindiğim. Ak Parti’deki radikal İslamcı unsurlar bilgi ve donanım açısından yukarda ifade ettiğim sebeplerden dolayı milli görüş ve refah partisi geleneğinden gelenlere göre çok fark attılar ve bunlar Ak Parti’nin dinamosunu teşkil ettiler. içerdeki Ak Parti beynini bunlar oluşturdular. Ve batı ile batılı sistem ile entegre olma konusunda en fazla iştahlı olanlarda bu eski radikal İslamcılar oldu.

Rebeze: Peki Recep Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül, Bülent Arınç radikal İslamcı mıydı?
M. Yüksel: Hayır değillerdi. Bunlar milli görüş geleneğinden geliyorlar. 80 öncesi radikal İslamcılarından değiller. Ama tabi bunlar da o radikal İslamcılardan etkilendiler. Radikal İslamcıların yani kitap evleri çevresinde kümelenenlerin bir kısmı MTTB ve Akıncı’lardan geliyordu. Bunlar 79'daki İran İslam devriminin verdiği heyecan ortamından ciddi olarak etkilendiler.

Rebeze: Müslüman Kardeşler ile yakınlıkları ne oranda idi?
M. Yüksel: Bunlar yoğun bir şekilde Müslüman Kardeşler literatüründen, slogan ve heyecan olarak da İran devriminden etkilendiler. Yoksa İran’dan itikad noktasında bir etkilenme yoktur. Sadece radikal İslamcılara slogan ve heyecan kattı. Ama asıl omurgayı Müslüman Kardeşler Hareketi ve bu anlayışın dayandığı ideolojik filtreden geçmiş selefi inanç oluşturdu.
Tam da soğuk savaş döneminin iki kutuplu dünya görüşüne oturan bir yönelim söz konusu. Burada radikal İslamcı harekette Marksist hareketlere ciddi bir öykünme vardır.

Rebeze: Büyük ve önemli bir iddia, biraz açar mısınız?
M. Yüksel: 70’li yılların sonuna doğru gerek Türkiye’de gerekse Müslüman dünyasının başka yerlerinde silahlı militan hareketler daha çok Marksist sol hareketlerdi. Bu Marksist sol hareketler o kadar etkili oldu ki başlarda İsrail’e karşı Filistin direnişi bile Marksist bir görünüm kazandı.

Rebeze: Bir parantez açıp soracağım. PKK'nin çıkışı da böyle bir konjonktüre denk geliyor ; o da bu şekilde ''mecburi Marksist'' bir örgüt olarak mı kuruldu.
M. Yüksel: Evet, tamamen öyle.

Rebeze: Peki devam edin lütfen.
M. Yüksel: Mesela Filipinler’deki İslami hareket bile sol soslu bir hareketti. Şimdi şöyle bir durum oldu. İslami kesim kendini ezik bir durumda hissetti. Bunlar halisane antiemperyalisttiler. Sovyetler Birliği’nin de antiemperyalist Marksist oluşu bunları yakınlaştırdı. Sovyetler de bunları desteklemeye başlayınca, bu fikir transferi de hızlanmış oldu. Sovyetler’de Marksist-Stalinist şiddet anlayışının gelişkin olmasından dolayı gerilla hareketleri daha çok sol karakterli oldu. Bu durumu ilk kıran, bunu tersine çeviren de Afganistan oldu. Afgan direnişinin Sovyetlere karşı mücadelesinde bu tersine döndü. Zaten Sovyetler’in yıkılışında Afgan direnişinin büyük yeri vardır.
Dolayısı ile bu dindar İslami kesim 70 yıllarda gerilla olmaya, militan olmaya özendiriliyordu. Yani bu yıllarda şiddet özendirilen ve ön plana alınan bir şey oldu. Bu döneme kadar Marksistler tarafından suçlanıyorlardı. “Sizin antiemperyalist çıkışınız yok, hiç bir gerilla hareketiniz yok.” diye adeta aşağılanıyorlardı. Bu da eziklik duygusuna sebep oldu. Zaman içerisinde İran Devrimi’nden sonra “Bakın bizim de bir kanlı devrimimiz oldu.”demeye başladılar. Çünkü kanlı devrimler adeta kutsanıyordu. İran Devrimi ve Afgan Direnişi müslümanları şiddetin tam ortasına koydu. Bu Marksist şiddet eğiliminden dolayı bu güne kadar şiddete hiç elini bulaştırmamış olanlar, şiddetin ortasında buldular kendilerini. Müslümanlar bu duruma adeta zorla itildiler. Bu ortama zorla itilen müslümanlar bu sefer de 90'li yıllarda terörist damgası yemeye başladı.

Rebeze: Peki, bu süreçten sonra radikal İslamcılar geleneksel Müslümanlara karşı nasıl bir posizyon aldılar?
M. Yüksel: Bunlar gelenekte kalıp geleneği benimseyen tüm muhafazakâr grupları uzlaşmacı, devletçi, İslami şuurdan yoksun olmakla suçladı. Fakat bu suçlamalar mevcut muhafazakâr cemaat ve grupları aşarak sahabe dönemine kadar gitti. Dolayısıyla bütün bir İslam tarihi ve medeniyet tarihimiz radikal İslamcı hareket tarafından toptan ve katı bir şekilde eleştirilmeye başlandı. Bunu bir taraftan selefi akımdan gelenler, bir taraftan da ilahiyat fakültelerinden gelen modernleşmeci rasyonel akımlardan ve Muhammed Abduh, Cemaleddin Afgani, Fazlurrahman gibi aydınlardan etkilenenler yaptılar. Bunlar bu etki altında bütün bir geleneği, sırtlarını modernizme ve ideolojik selefiliğe dayanarak sorguladılar ve tasfiye ettiler. Bu tasfiye hareketi modernleşmeyi, sekülerleşmeyi hızlandıran bir araç haline geldi.

Rebeze: Bir tür konformizm, öyle mi?
M. Yüksel: Evet, çünkü radikal İslamcılarda devlet talebi vardı. Yani dinsiz devlet yıkılacak yerine İslami devlet kurulacaktı. Bu iktidar talep ve istençleri bir sınıf atlama mücadelesine dönüştü ve bir şekilde iktidar ve para ile tanışmayı sağladı.

Rebeze: Yani İslamcıların mücadelesi bir sınıf atlama mücadelesi miydi?
M. Yüksel: Bu sonuç, bunun delili. Çünkü kendi medeniyet, inanç ve kutsalları ile kavga ettiler. Bunlar kutsallarını cahiliye ve şirk parantezine sokarak dövdüler. İslamın temel kutsalları “radikal İslamcı dayak” yedi sürekli. Yani bu ister istemez bir şekilde İslami hayat tarzının getirdiği unsur ve değerlere karşı radikal İslamcılarda ciddi bir yabancılaşmayı doğurdu. Bunun yerine de bir alternatif koyabilme durumları da olmadığı için batılı hayat tarzına en rahat bir şekilde uyum gösterenler radikal İslamcılar oldu. Yani eski Marksistlerin kapitalist sisteme çok rahat entegre olabilme fleksibilitesine sahip olmaları gibi radikal İslamcılar da bu mevcut kapitalist sisteme çok rahat entegre olma fleksibilitesine sahip hale geldiler.

Rebeze: Neden?
M. Yüksel: Çünkü 1990 yılına gelindiğinde soğuk savaş dönemi bitti, iki kutuplu dünya çöktü. Sovyet bloğu yıkıldı. O antiemperyalist şiddet anlayışı önemini kaybetti. Buna öykünen bu etki ve atmosfer altında ideolojik bir İslamcılık anlayışı şekillendiren radikal İslamcı akımlar çöktü.

Rebeze: Peki ya muhafazakar cemaatler?
M. Yüksel: Türkiye’deki muhafazakâr cemaatler de herhangi bir direnç göstermediler.

Rebeze: Bu cemaatler hangileri? Gülen Cemaati ya da Süleymancılar’ı mı kast ediyorsunuz?
M. Yüksel: Hayır, onlar kısmen. Daha çok kast ettiğim İskender Paşa Cemaati gibi yani Gümüşhanevi Dergahı çevresi.

Rebeze: Anladım. Buyurun devam edin.
M. Yüksel: Bunlar birincisi pragmatist tavırlarının önplana geçmesi, ikincisi muhafazakar cemaatlerin milliyetçi mukaddesatçı bir çizgi benimsemeleri bu tavırları çerçevesinde devletçi, resmi ideolojiyi bir şekilde meşrulaştırıcı bir saik ile hareket etmeleri, resmi ideolojiye karşı bir tavır sergileyememeleri, üçüncüsü kent kökenli elite sahip olmamaları, dördüncüsü Ziya Gökalp’ın medeniyet ve kültür ayırımı üzerinde bir anlayışın var olması -batının ilim ve teknolojisini alalım ama kültürünü ve inancını almayalım- gibi bir konsept belirlendiğinden batının getirdiği bilim ve fen anlayışını (buradaki bilimi ben science anlamında kullanıyorum) kutsayan bunu evrensel bir değer olarak kabul edip kutsayan bir anlayışın muhafazakar cemaatlerde de yer almasından dolayı aslında muhafazakar cemaatlerin de temelde modernist bir yapıya sahip olmaları neticesini verdi. Bunun yansımaları olarak muhafazakar cemaatlerde doktorluk ve mühendislik gibi daha çok batılı teknolojik anlayışının getirdiği konjoktörde şekillenmiş mesleklere olan aşırı eğilim hatta bu mesleklerin neredeyse tapınılacak meslekler haline gelmesinden dolayı diğer sosyal bilimler veya dini alanlarda uzman olanların doktor ve mühendisler karşısında küçümsenmesi netice verdi. Bu cemaatlerin bu konudaki yetersizlikleri bu saydığım modern mesleklerin getirdiği batı medeniyetine teslim olmayı netice verdi. Bu anlamda muhafazakâr cemaatler de kendi özel hayatlarında dine ait birçok öğeyi koruyamadılar.

Rebeze: Modernleşmenin tarihi seyrini anlattınız. Ama siz aynı zamanda HAS PARTİ kurucular kurulu ve genel idare kurulu üyesisiniz? HAS PARTİ bu sekülerleşmeye bir dur diyecek mi?
M. Yüksel: Bu konuda hiçbir garanti veremem. Henüz yeni kurulmuş bir partiyiz. Şunu yapar, bunu yapar demek için biraz erken ;ama ben kendi adıma özellikle bu konuda çalışmalar yürüteceğimi söyleyebilirim.

Rebeze: Bir partinin buna öncülük etmesi şarttır, değil mi?
M. Yüksel: Evet, kesinlikle şarttır. Bu konuda pragmatist davranmayarak idealizmi ön plana alarak ilkeleri ve idealleri ön plana alarak hareket edip bu konuda çalışmalar yapmak gerekiyor tabi.

Rebeze: HAS PARTİ’de Kürt sorunu noktasında söz hakkına sahipsiziniz. Bu konuya nasıl yaklaşacaksınız?
M. Yüksel: Evvela Kürt sorununu sadece Türkiye sınırları içersine hapis etmeyeceğiz. Yani Erbil ile Diyarbakır arasında fark gözetmeden Kürt sorununa eğileceğiz.

Rebeze: Sizce Kürt sorunu doğru okunuyor mu?
M. Yüksel: Hayır, Kürt sorunu iyi okunmuyor. Sürekli modern ulus-devlet bağlamında okunuyor. Zaten Kürt sorunun bunun dışında bir okuma biçimine ihtiyacı var. Ama anladığım kadarı ile buna izin verilmiyor. Bu konuda çok ciddi bir baskı yapılıyor.
 
Rebeze: Kim yapıyor?
M. Yüksel: Bir taraftan devlet kanadından, bir tarafta PKK ya da başka uzantılar tarafında modern ulusalcılık dışında kürt sorununun okunmasına engel olunuyor. Bir tekel söz konusudur. Ama bu sorunun daha uzun bir tarihsel süreç içerisinde okunması gerekiyor. Modern ulus-devlet bağlamında okunması bu sorunu çözmeyecek diye düşünüyorum. Kürt kimliğini de bünyesine alacak yeni bir siyasal zeminin oluşturulup Ankara merkezli okuma biçiminden vazgeçilmesi gerekiyor.

Rebeze: Açacak mısınız bu yeni okuma biçimini?
M. Yüksel: Açarım tabi. Şöyle, Fransız İhtilali ile beraber yayılan modern ulus-devlet paradigmasının getirdiği arızi bir durum var bu topraklarda. Mevcut arızi durum üzerinde kalıcı çözümler bulunmaya çalışılıyor. Bu Kürtlerin hayrına olmayacak bir durumu netice veriyor.

tarihsuuru.com

Baglantı

• 9/5/2012 - İslâm’ın Yayılma Sürecinde Kürtler

İslâm’ın Yayılma Sürecinde Kürtler

“İnsan, Toplum ve Medeniyet” Dersinin Bu Haftaki Konusu “İslâm’ın Yayılma Sürecinde Kürtler” 

2/24/2011

Üniversitemiz Edebiyat Fakültesi Antropoloji Bölüm Başkanı Yard. Doç. Dr. Ramazan Aras’ın koordinatörlüğünü yaptığı “İnsan, Toplum ve Medeniyet” dersi kapsamında 23 Şubat 2011 Çarşamba günü, “İslâm’ın Yayılma Sürecinde Kürtler” başlıklı ders işlendi.


Saat 14.00’de, Koçaklar Konferans Salonu’nda gerçekleştirilen “İnsan, Toplum ve Medeniyet” dersine bu haftaSosyolog Araştırmacı Müfid Yüksel konuşmacı olarak katıldı.


Araştırmacı Müfid Yüksel, İslamiyet öncesi kaynaklarda Kürtlerle ilgili pek kaynak bulunmadığını, İslamiyet sonrası kaynaklar incelendiğinde ise Kürtlerin İslamiyeti kabul etmelerinde ciddi savaşlar yaşanmadığını ifade etti. Yüksel, araştırmalarında Kürtlerin özellikle Emeviler döneminde İslâmiyeti kabul ettikleri belirtti. Günümüzde Kürtlerle ilgili araştırmalarda yeterli kaynaklardan yararlanılmadığını vurgulayan Müfid Yüksel, bu alanda pek çok eser olduğunu ve doğru sonuçlara varmak ve tarihi doğru yorumlamak için bu kaynaklardan yararlanılması gerektiğini belirtti.


Dersi; Üniversitemiz Rektörü Serdar Bedii Omay, Rektör Yardımcısı Mustafa Oflaz, akademisyenlerimiz ve öğrencilerimiz büyük bir zevkle dinledi. Müfid Yüksel, öğrencilerin sorularını cevaplayarak dersi sonlandırdı.

Mardin Artuklu Üniversitesi

Basın ve Halkla İlişkiler Müdürlüğü

***

Kürt Dilinde Tasavvuf
Yazan Söyleşi Mühtan Sağlam
24.06.2010

Sadık Yalsızuçanlar'la "Kürt Dilinde Tasavvuf" söyleşisi...

Kürt dilinde tasavvuf denilince ne çağrışıyor sizde?

Gerçi bilgeliğin o geleneksel ve hermetik diline ‘kuş dili’ derler, dolayısıyla, Türkçe, Kürtçe, Arapça, Farsça, Sanskritçe, Süryanice vb. hangi dille kendini ifade ederse etsin ortak bir  üst‘dil’i vardır. Ama ‘Kürt dilinde veya diliyle tasavvuf’ denildiğinde, irfanın Kürtçe dile gelmesini anlıyorum. Kürt bilgelerin İslam’ın erken dönemlerinden itibaren yazıya geçmiş verimleri çağrışıyor.
‘Kuş dili’ nedir?

O kadar güç bir soru ki! Sadece ehlinin anladığı, Bektaşi şeyhi Edip Harabi’nin deyişiyle, ‘ehline helal naehle haram olan’, ‘şarap’la da nitelenen hermetik dil. Esasen hikmetin dili sembol ve sükuttur. Dile geldiğinde ise, ehline açık olur. Naehle kapalıdır. Sırlanmıştır.

Neden şarapla niteleniyor?

Sadece şarapla nitelenmiyor. Geleneksel bilgelik edebiyatımızda iki ayrı sembolizm alanı var. Biri yüz, diğeri meyhane sembolizmi. Bu alanların kendine özgü bir (s)imge düzeneği var, bir şiirsel mantığı var. Meyhane dendiğinde dergah, tekke, medrese, zaviye, hankah anlaşılır. Alemi de meyhane olarak niteleyen sufi şairler vardır. Bu, Kürt dilinde yapılan sufi edebiyatı için de geçerlidir. Örneğin Ahmed-i Ciziri. Özellikle meyhane sembolizmini kullanır. Yüz sembolizmini de kullanır. Şarap, tabi imge olarak, sarhoşluk veren bir madde olduğu için, İlahi aşkla sermest olma halini ima eder. Doğrudan Muhammedi nur’u, yani bilgeliği besleyen kaynağı imler.

O halde Kürt tasavvuf verimlerini bu düzeneğin içinden okumak mı gerekiyor?

Böyle pek yapılmıyor ama doğrusu bu. Söz konusu Mela Ciziri, Feqiye Teyran veya Exmed-i Xani ise özellikle buna dikkat etmek gerekiyor. Kürt dergahlarında ve medreselerinde iki bilgenin de Diwan’ı okutulur. Şerh dersleri vardır. Tabi irfani olarak o havzayı besleyen temel kaynaklar bunlar. Böylesi bir sembol dünyası içinden konuşuyorlar. Yorum geleneğinde, mollalar buna dikkat ederler. O dile de vakıftırlar. Yani Kürt sufi şairi ‘şarap’ dediğinde bunun İlahi feyiz veya Muhammedi Hakikat olduğu bilinir. Saki yani içki sunucu, mürşittir, kılavuzdur. Kadeh, feyizdir, irfani içeriktir. Meyhane dediğim gibi dergahtır. Bir de yüz sembolizmi var. Mela Ciziri’nin Diwan’ında bu sembollere çok rastlarız. Bir tür bu sembollerle kurulmuştur denilebilir. Yüz, yani vecih, Zat’tır. Allah’ın doğrudan Zat’ının imgesidir. Birliktir, tevhittir. Hatta tevhid-i sırf derler, mutlak birlik yani, yüz, onun simgesidir. Örneğin saç, kesrettir, çokluktur, beş duyu ile algılanan alemdir, bu alemi oluşturan şeylerin tümüdür. Saç, küfr sözcüğüyle ifade ediliyor, Arapça kökenli bir sözcük. Kürtçe ve Farsçada başka sözcükler de ona eşlik eder. Gece demektir, siyah, karanlık, örtü…Birliği örten bir şey. Yani tevhit etmeyi, birlemeyi güçleştiren bir şey. Yanağa sarkan zülüf, birliğe gölge düşmesidir. Birliğin gölgelenmesi bir bakıma. Biz, ne nuruz ne karanlığız, biz, gölgeyiz. Dünyada olma hali. Heidegger’den ödünç alırsak, bulunma, olma durumu diyebiliriz. Kirpik yani ok, yaralayan, avlayan bir şey. Göz de öyle. Kaş ve kirpik, ok ile yay gibi Allah’ı aşkın ve içkin boyutlarıyla ima eden bir şeydir. Allah ile Muhammet’tir diyenler de var. Ağız mesela, dudaklar, mürşittir yine. Saki gibi. Kelamın mahalli çünkü. Mayalayan, dölleyen kelam oradan çıkar. Şeker dudaklı diyor Mela Ciziri örneğin. Bu, kelamın, yani insanı eğiten, olgunlaştıran, dölleyen sözün güzelliğine, tatlılığına işaret eder. Ne bileyim başka pek çok imge var. Bu sembolizm içinden konuşulduğunda yani anlam sırlandığında karşımıza çıkan dile ‘kuş dili’ deniyor. Kürt sufileri bu sözlüğe aşinadır. Burada zaten dediğim gibi bu toprakların bütün dillerinde sembolizm ve onu taşıyan anlam dünyası aynıdır. Tabi araya bazı yerel unsurlar giriyor.

Kürt tasavvuf edebiyatına ilişkin çalışmalar ne durumda? Bu tarihsel belleği nasıl öğreniyoruz?

Tabi bugün 25 milyonu aşkın insanın konuştuğu bir dil Kürtçe. Dünyanın farklı ülkelerinde Kürt Enstitüleri, dernekler, vakıflar, akademik kurumlar, okullar, medreseler ve dergahlarda kullanılıyor, çeşitli araştırmalar yapılıyor. Bilimsel çalışmalar yapılıyor. Bizde İttihatçıların ilk yasaklama döneminden itibaren belirli bir paslanmaya maruz kalmış. Ama artık bu süreci geride bırakıyoruz. Selim Temo’nun Kürt Şiiri Antolojisi, Mehmed Uzun’un Kürt Edebiyatına Giriş’i gibi son derece kapsamlı çalışmalar ortaya çıktı. Yazılı edebiyatın bilançosu bir anlamda A. Jaba tarafından ortaya konmuştu. Ama Mehmet Bayrak’ın da dikkatimizi çektiği başka bir derli toplu çalışma, Aladdin Secadi’nin Kürt Edebiyatı Tarihi’dir. Bu kapsamlı kitaptan izleyebildiğimiz kadarıyla -ki  ağırlıklı olarak Irak ve İran havzasını konu alır-, bu alandaki çalışmalar çeşitli eksiklerle, gerçekdışı ve çelişik bilgilerle, zaaflarla doludur. Buna rağmen, Kürt edebiyatı tarihinin bilinen ilk örneklerinden itibaren ve uzunca bir süre sufiliğin etkisinde gelişen tarihsel hafızası büyük oranda tasavvuf edebiyatı verimleriyle oluşmuştur. Tabi diğer dillerde olduğu gibi, Arap alfabesiyle yazılmış, önceden söylenip sonradan kayda geçirilmiş kaynak eserlerin bir kısmı kitaplıklarda, bir kısmı kişilerde bir kısmı ise kayıptır. Sufi geleneğinde, edebiyatı göz önüne alınacak olursa klasik dönem, 15. yüzyılda başlar, diyebiliriz. Bereketli bir havza olarak Cizre’yi özellikle anmak gerekir. Şeyh Exmed-i Nişani, havzanın bilinen ilk ve en büyük sufi şairidir. Sözünü ettiğim sembolizm alanlarını yoğun biçimde kullanır. Diwan’ı bilgelik açısından Kürtler’e büyük sırlar söyler. Mela Exmed-i Bate var örneğin. Efendimiz’e mevlit yazmıştır.

Mevlit türü Kürtçe’de Türkçedeki gibi ilgi görmüş müdür?

Görmez olur mu? Hem Diwan’larda Efendimiz’e naatlar yer alır hem de müstakil mevlitler vardır. Çok sayıda mevlit yazılmıştır Kürtçede. Buna ilişkin Türk dili ve edebiyatı bölümlerinde bazı yüksek lisans ve doktora tezleri yapıldı. Ama yeterli değil. Açılmasını umduğumuz Kürdoloji bölümlerinde inşallah bu kapsamlı araştırmalar yapılır. O saklı hazine ortaya çıkarılır.

Başka hangi sufiler var?

Mukuslu Mir Muhammet var örneğin. ‘Şexe Senan’ın Tarihi’ ve ‘Kara Süvari Tarihi’siyle ünlenmiş Feqiyê Teyran var. Kürt dilinin Yunus’u diyebilir miyiz bilmiyorum, doğrusunu ehli bilir. Ama Klasik Kürt edebiyatının, tasavvuf irfanının beslediği edebiyatın klasikleri bunlar.
Demin andığım isimler var. Köken olarak Hakkari’li, Ciziri Botan havzasının ve Kuzey Kurmanç lehçesinin gözkamaştırıcı örneklerini vermiş Exmed-i Xani var. Binaltıyüzelli yılında doğmuş, sanırım bin yediyüz altıda Cemal’e yürümüş. Mem u Zin’i ile Kürt tasavvuf edebiyatının doruk örneğini vermiş.  Memê Alan destanını işlemiş. Öğrencisi Beyazıtli İsmail bir çok gazel dışında Gülzar adında Arapça-Farsça manzum bir lugat ortaya koymuş. Sonraki dönemlerde bu vadide Siyapuş, Çölemerikli Şerif Han, Beyazidli Murad, Erivaslı Molla gibi kişilikler beliriyor. zikredilebilir. Aynı dönemde, Hana-ê Abadi’den söz etmeliyiz. Diğer yandan Mahzuni ile hareketlenen Gorani sufi şiir geleneği söz konusu.

Kürt tasavvuf geleneğinde Nakşibendilik mi baskındır?

Öyle denebilir. Nakşi gelenek, Kürtler arasında yaygındır. Diğer sufi geleneklere mensup Kürtler de vardır ama bu oldukça azdır, hatta istisnaidir bile diyebiliriz. Bu konuda Mele Sadreddin (Yüksel)’in oğlu Müfid Yüksel oldukça kapsamlı bilgilere, belgelere sahip. Nakşibendilik, Kürt sufi geleneğinin karakterini, doğasını da belirlemiştir. Kürt Nakşiliği, zühdü yani dinin zahiri boyutunu, dindarlığı, kulluk formlarını titiz biçimde uygulamayı; medreselerdeki dini öğretimi fazla dikkate alır. Esasen dinin zahiri boyutu dediğimiz şeriat, sadece fıkıh denilen dini hukukla, emir ve yasaklarla, şekli konularla ilgili değildir. Kürt bilgeleri bu konuda örneğin İbn Arabi’den ve onun takipçisi sufilerden de etkilenmişlerdir. Yani şeriatı, hakikatin dışsal boyutu olarak, perdesi veya örtüsü olarak görmemişler, bizatihi hakikatin kendisi olarak görmüşlerdir. Bu yüzden, marifeti elde etmek, yani Allah’ı tanıma bilgisine ulaşmanın ancak şeriate nüfuz etmekle mümkün olacağını düşünmüşlerdir. Kürt sufilerin çoğu, belki tamamına yakını medrese öğretimi de almıştır. Dini öğrenimleri son derece güçlüdür. Dergah-medrese gerilimi, Kürt coğrafyasında pek görülmez. Hem molla yani bilgin hem sufi yani bilgedirler. Nakşibendilik dışında daha heteredoksi geleneklerin örneğin Halvetilik, Kalenderilik, Celvetilik, Cerrahilik vs. yollarının Kürtler arasında pek az ilgi gördüğü söylenebilir. Ama Bektaşilik, Alevilik-Kızılbaşlık faslı başka…

Ben de onu soracaktım…

Özellikle Dersim havzası, Alevi-Bektaşi geleneğin hakim olduğu bir yerdir ama örneğin Kalenderilik gibi daha heterodoksi geleneklerin bağlılarına da burada rastlayabiliyoruz. Deyim yerindeyse merkezinde sofuluğun, zühdün olmadığı hatta yer yer hümanistik denilebilecek bir karakterde oluşumlar bunlar. Kalenderilik tabi Balkanlardada revaçta olmuştur. Ama, buralarda yüzyıllar boyu Nakşibendi geleneğin etkin olduğu görülüyor. Tabi, sonradan Büyük Kürt bilgesi Nakşibendi şeyhi Mevlana Halid’le birlikte Nakşi gövdesine Halidilik aşısı yapılır. Ve Kürtler yaygın biçimde Halidi geleneğin dairesine girer.

Mevlana Halid’e, ‘İkinci Mevlana’ da deniyor değil mi?

Evet… Asıl adı Halid Bin Ahmed. İslam dünyasında Mevlana Celaleddin-i Rumi’den sonra ‘Mevlana’ lakabıyla anılan ve bu isimle ünlenen ikinci kişi olduğuna bakılırsa etkinlik alanı anlaşılmış olur. Bir süre Bağdat’ta kaldığı için kendisine Mevlana Halid-i Bağdadî de deniyor…Esasen Mevlana Halid’le birlikte Nakşi bilgelik geleneği ile Kadiri geleneği ve diğer bazı gelenekler de birleşiyor. Halidilerin pek çok kolu, Nakşi olmalarına rağmen cehri zikir yapar, yani yüksek sesle. Nakşilerde biliyorsunuz, esas itibariyle hafi (gizli, sessiz) zikir yapılır. Halidi kolunun meclislerinin çoğu cehri zikir yapar.  İcazetnamesinde, yani diplomasında, Ebu’l-Bahâ Eşşeyh Ziyâeddin Mevlânâ Hâlid bin Ahmed bin Hüseyin eş-Şehrezûrî el-Kürdî olarak isimlendirilmiş. Caf aşiretinden…1777 yılında -bazı kaynaklarda 1778 ve 1779 olarak da geçer- Şehrezor’da dünyaya geliyor. Dönemin ünlü bilginlerinden, Muhammed Adem-i Kurdî, Salihê Kurdî, Mıstefayê Kurdî gibi Kadirî gelenekten bilgelerden icazet alıyor. Özellikle Kürt başkaldırısının büyük bir dönemine öncülük yapan Berzencî ailesinin ünlü alimlerinden Abdurrahim ve Abdulkerim Berzencî kardeşlerin yanında uzun süre kalarak Mantık ve Kelam ilimleri üzerine yoğunlaşıyor. Senendec’te Muhammed Kuseym’den matematik, geometri, mühendislik gibi bilimleri öğreniyor. Eğitimi için gittiği Bağdat’tan Süleymaniye’ye dönüyor ve Şeyh Abdulkerim Berzencî’nin ölümü üzerine genç yaşta Süleymaniye Medresesi’nin sorumluluğunu üstleniyor. Yedi yıl burada kaldıktan sonra 1805′te Hicaz’a gitmeye karar veriyor. Bilgelerin çoğu gibi bir süre Şam’da kalıyor, Medine’ye ve oradan Mekke’ye geçiyor. Hacı olduktan sonra tekrar Süleymaniye’ye dönüyor. Sinê ve Hamedan’da müderrislik yapıyor. 1809 yılında arkadaşı Mîrza Azîmabadî ile Hindistan’a gitmeye karar veriyor. İran üzerinden Hindistan’a altı ay boyunca yürüyor ve yol boyunca mollalarla sohbetler yapıyor. Bu kısa süre içerisinde 50 milyona yakın insanın Kuran’la ilgili yorumunda değişiklikler yarattığı söylenir. Cihanabad’ta Abdullah Dehlevî tarafından büyük saygıyla karşılanıyor. Burada irşad icazetini alarak 1811 yılında Kurdistan’a geri dönüyor. Bir süre yine Süleymaniye’de kaldıktan sonra Bağdat’a giderek İhsanîye Medresesi’ni açıyor. Bu medrese ilk Halidîye tekkesidir. Burada hem Kadirî hem de Nakşi şeyhi olduğu için kendisine Zülcenaheyn (iki kanatlı) ünvanı verilmiştir. Bağdat’ta bir süre kalıp Süleymaniye’ye dönüyor ve burada ikinci bir dergah açıyor. Eğittiği haleflerini Müslüman ülkelere gönderiyor. Tekrar Bağdat’a, oradan da Şam yakınlarındaki Salihiye’ye gidiyor. Orada da bir tekke açıyor. 16 Haziran 1826 tarihinde Şam’da 49 yaşında Cemal’e yürüyor.

Mezarı nerede?

Şam’ın Salihiye ilçesindeki Kasyun tepesinin eteğinde. Sultan I. Abdülhamid’in emriyle mezarının üstüne bir kümbet yaptırılmış. Farsça ve Kürtçe şiirleri de vardır. Dünyanın en kalabalık Müslüman nüfusa sahip ülkesi olan Endonezya’da çok sayıda müridi olduğu, bunların pek çoğunun Mevlana Halit’ten aldıkları ilhamla, etnik hiçbir ilişki olmamasına karşın Kürt isimlerini kullandıkları bilinmektedir. Mevlana Halid’in kişiliği ve öğretisi, Nakşibendi tarikatı içerisinde büyük değişiklikler meydana getirdi. Nakşibendi geleneğinin geçmişte de Kürtler arasında önemli bir rolü vardı. Tarikatın etkinliği, Mevlana Halit’le birlikte önemli oranda artmıştır. Osmanlılardaki Nakşibendilerin çoğu Mevlana Halid’e katılmıştır. Başta akaid ve fıkıh hakkında olmak üzere birçok konuda eserleri var.

Neler bunlar?

Mîsbahu’d-Dîvan’ı var, şiirleri. Eqîda Kurdîya (Kürtçe elyazması akide), Risaleya Rabita, Rabıta Risalesi, Mektûbat, (Öğrencilerine yazdığı Arapça, Farsça mektuplar), Adab Risalesi, Zikir Adabı Risalesi, Tarîk Risalesi, Cila’ül-ekdâr, Fera’idü’l-Fevâid, Hosînameya Mevlana Mevlana Halid’in Vasiyeti, Akd-ul Cevherî fi Farki Beyne Kesb-îl Matûrîdî, (Eşarîlerle Maturidîlerin kesb ve irade-i cüziyye konusundaki görüşlerini inceler, Abdulhamit Harputi tarafından yazılan bir şerhi vardır), Zübdetü’r-Resail Umdetü’l-Vesail, Mektubat ve diğer risalelerden alıntılar, Makamat-ı Ali-i Hariri-i Kurdî, (Cem-ul Fuad kitabı üzerine bir “haşiye”), Nîhayeyî Remelî, (Cuma bahsi, 2 cilttir), Şerha ‘Eqayida ‘Eddûdî, Şerh, (Hanefi mezhebinden Şafi’î mezhebine geçenler için bir kılavuz), Halîbet-il Ekrad fî Teqelubat-îl Emsar, Feraîl-il Fevaid, Cela-ul Ekdar we Seyf-il Bîtarî we Selewat, Rîsala Adabên Şêx û Mirîdan, (Şeyh ve Müridler için Zikir Adabı), Rîsala Zikrkirina di Tefrîka Nakşibendide, (Nakşibendi tarikatında Zikrin Kuralları hakkında risale)…

Demek ki Kürtçede kelam ve irfan kurulabiliyor?

Kürtçe, hem şiir hem de irfan açısından son derece elverişli tabi.

Başka hangi Nakşi bilgelerinden söz edebilirsiniz?

Yüzlerce alim, bilge, şair çıkmış Kürtlerden. Özellikle Güney havzasından Şeyh Maruf Nuri, Molla Halil, Molla Yahya Mizuri, Mir Kor, Evdereham Aktepi özellikle zikredilmelidir. Süleymaniye şeyhleri de anılmalı. Selim, Herik, Molla Salih, Mehri,…İran’dan Sefi Vako var mesela. Hafız gibi binlerce beyit yazmıştır. Fatih Jibaru sonra. Kürtçe, Arapça, Farsça ve Türkçe şiirler yazmıştır. Mevlevi olduğu söylenen Molla Rehim Tevagozi  sonra. Timur Kuli,Teyfur ve Derviş Newruz. Molla Velev Han,
Şah Pirto, Muhammed Ağa Caf, Salim, Mufti Zehavi, Vefayi, Evdellah Bey Mizbah, Şehrizor’lu Nadi, Hacı Kadir Koyi…Daha nice derviş ve şair var. Bunlar Kürt dilinde insanlık durumunu, insanlık bilgisini, hikmeti aktaran kişilikler. Tabi Kürt tasavvufu, şairlerden üzerinden ziyade, şeyhler dolayımından gelişmiş, yayılmıştır. Abdurrahman Taği, Kürt coğrafyasıyla sınırlı kalmayan bir kişilik örneğin. Erzincan, Bursa’dan, Edirne’Den bile halifeleri olmuş.

Tağ medreselerinden çok söz edilir…

Hizan’ın Taği köyünden Hazret. Geçen yüzyılın büyük bilgelerinden. Üstad-ı Azam ve Seyda lakabıyla da anılıyor. Köken itibariyle Siirt Şirvan’dan. Nurşin’e gelip yerleşiyorlar.Dedesi Mela Mehemmed’den tederrüs ediyor önce. Hadis, fıkıh, tefsir alanında yetkinleşiyor. Babasından Şafii fıkhına ve Arapça gramere ilişkin dersler alıyor. Bir süre yörenin büyük bilginlerinden Mela Abdussamed’in derslerinde bulunuyor. Zekası, hafızası ve seyr-i süluku Bediüzzaman’a benziyor. Çocukken örneğin yaşıtları oyun oynarken Taği, melaların dizi dibinde ezber yapıyor, ders görüyor. Mela Abdussamed Cemale gidince Mela Ziyaüddin Arvasi’nin ders halkasına katılıyor. Arvaslar biliyorsunuz, Nakşi geleneğin önemli ailelerinden. Aslında bu macerayı, Mela Sadreddin Öztoprak’ın anılarından okumak lazım.Mehmet Çağlayan’ın Şark Uleması da bu anlamda önemli bir kaynaktır. Kürt medreselerinin son yüzyıldaki hikayesinin önemli bir bölümünü anlatmıştır. Taği, Nakşi gelenekten olmakla birlikte, Ekberi irfandan da beslenmiş. Heterodoksi geleneklerdeki neşveye de sahip. Manevi etkinliği çok fazla. Yüzlerce halife yetiştirmiş. İcazet vermiş. Taği, fakr yolunun yıldızlarından aynı zamanda. Buradaki fakrı, hem adını ve benliğini aradan kaldırmak hem de yoksulluk anlamında okuyabiliriz. Dünyayı üç talakla boşamış yani.

Nasıl yani?

Hani Hz. Rabia bir gün uyarılır ya, ‘bir gönülde iki sevda olmaz’ diye. Hem dünyaya hem ahirete talip olunmaz. Hem iktidar hem sufilik istenmez. Esasen sufilik, her türden iktidarı köktenci biçimde dışlamayı öngörür. Gerçek sufiler, deyim yerindeyse anarşizan bir tutuma sahiptir. Yapısöküm gibi bir şeydir yaptıkları. Örneğin sıkı bir zahid gelip bağlanmak istediğinde, eğer zühd, onun için granit bir duvara dönüşmüşse ve seyr-i sülukunu engelliyorsa, onu yıkmak için gerekirse hata yaptırırlar. Taği, gündelik yaşamında son derece sade bir insan. Fakr hali üzre yaşıyor. Dervişlerine de bunu öğretiyor. Bazen eski Yunan düşünürleri gibi doğanın içinde ders veriyor, kırlara, dere kenarlarına götürüyor talebelerini. Nahiye müdürlüğü, kadılık resmi olarak müderrislik önerilerini geri çeviriyor. Bir süre Abdulbari Çarçahi’ye öğrenci oluyor. Hocası kendisinden oruç tutmasını, az yemek yemesini ve daha az uyumasınıı isterken, sık sık mezarlıkları ziyaret etmesi tavsiyesinde bulunuyor. Bu yüzden bazı geceler bir iki saat mezarlıkta kalıyor. Bazen orada sabahlıyor.
Bölgenin büyük alimlerinden ve sevilen simalarından Sıbgatullah Arvasî’nin yanına gidip ders alıyor. Dokuz yıl boyunca hocasının hizmetinde bulunduktan sonra, icazet alıyor.
Hicaz’a gidiyor.  Medine’de İmam Rabbani’nin Muhammed Mazhar ile görüşüp, sohbetinde bulunuyor. Hac dönüşü hocasının da tavsiyesi ile Bitlis’in Nurşin nahiyesine yerleşiyor.

Bediüzzaman Ondan söz ediyor mu eserinde?

Ediyor…Emirdağ Lahikası’nda şöyle diyor : “...nahiyemiz olan Hizan kazasına tâbi İsparit'te, birden bire, meşhur Seyda namında Şeyh Abdurrahman-ı Tâğî himmetiyle o kadar çok talebeler ve hocalar ve âlimler çıktılar ki, bütün Kürdistan onlarla iftihar eder bir şekil aldığı zaman, içlerinde münazara-i ilmiye ve pek büyük bir himmetle ve pek geniş bir daire-i ilim ve tarikat içinde öyle bir vaziyet hissediyordum ki, güya rû-yi zemini fethedecek bu hocalardır ... âlimler, ilimde, dinde büyük bir fütuhat yapmışlar gibi vaziyet alıyorlardı. Bir talebenin bir parça ziyade zekâveti olsaydı, büyük bir ehemmiyet verilirdi. Münazarada, bir meselede birisi galebe çalsa büyük bir iftihar alırdı. Ben de hayret ediyordum, o hissiyat bende de vardı. Hattâ tarikat şeyhleri ve dairelerinde medar-ı hayret bir müsabaka, hem nahiye, hem kaza, hem vilayetimizde vardı. O hâletleri başka memleketlerde o derece göremedim.” Abdurrahman Taği’nin ismi, Bediüzzaman’ın ders aldığı hocaları arasında da geçer. Yaşam öyküsünün anlatıldığı Tarihçe-i Hayat’ta şöyle bir kayıt vardır : “Molla Said Şark'ın büyük ulema ve meşâyihinden olan Seyyid Nur Mehmed, Şeyh Abdurrahman-ı Tâğî, Şeyh Fehim ve Şeyh Mehmed Küfrevî gibi zevat-ı âliyenin her birisinden ilim ve irfan hususunda ayrı ayrı derslere nail olduğundan, onları fevkalâde severdi. Ulemadan Şeyh Emin Efendi, Molla Fethullah ve Şeyh Fethullah Efendilere de ziyade muhabbeti vardı.” Öğrencileri arasında Nurs köyünden olanlar da var. “Bu Nurslu öğrencilere iyi bakın. Bunlardan biri İslâm dinine büyük hizmetler yapacak. Fakat hangisi olduğunu şimdilik bilemiyorum.” Dermiş. Nurşin’de yirmi yıl kadar kalıyor. Ölümünden önce ağır bir hastalık geçiriyor. Buna rağmen hiçbir sünnet namazını ihmal etmeden hepsini ayakta kılıyor. Gece namazlarını da bterketmiyor. 1886 yılında Nurşin’de Hakka yürüyor. Buraya gömülüyor.
Taği, Kürt tasavvufunun ve irfanının en büyük yıldızı.


Min go mahê new çaşitiyê ebrûyê yarê
Go min çi hede, şubhetê ne'lê feresim ez

Dedim: yeni ay, yârin kaşları gibisin!
Dedi: Ne haddim olur? At nalına benzerim ben

.................
Saqî ji ezel yek du qedeh bade bi min da
Hetta bi ebed mest û xumar û telesim ez

Saki, ezelde bir iki kadeh bade verdi bana
Ebediyete kadar mestim, sarhoşum, pejmürdeyim ben

...............
Cana tuyî min can, gulê bêxari gerem bî
Minnet ku ne wek bulbulê mihnet 'ebesim ez

Sed cewr û cefa dî bi me naçin ji derê te
Yekser tu nabatî(y)û li tab'ê megesim ez

Ey can, sensin benim canım, dikensiz gül olsan bana
Şükür ki boşa sıkıntı çeken bülbül gibi değilim

Yüz cevr ü cefa etsen bize, gitmeyiz senin kapından
Sen şekersin baştanbaşa, benim tabiatımsa sineğinki gibi

.......................
Ger ne teşbîhê du birhên te bitin
Me di 'îdan bi hîlalê çi xerez

Senin iki kaşına benzemiyorlarsa eğer
Bayramlarda hilali ne diye gözleyelim

Melayê Cezirî

 

Molla Ahmed-i Cezirî kimdir?


Kürtçe'de tasavvuf edebiyatının bir şaheseri sayılan Divan'ı anlamak ve ondaki derin ve lahuti mana iklimine girebilmek için sadece dili bilmek elbetteki yetmez. Çünkü geniş ve derin bir ilme, keskin bir marifete, zengin ve coşkun bir aşka sahip olan Cezirî'nin şiirlerinde tarih, felsefe, estetik, tasavvuf, belagat, nahiv (gramer), astronomi gibi fizik ve metafizik konular içiçe geçmiştir. Önemli fıkıh kaynaklarına gönderme yapması; Maruf-u Kerhî, Şiblî, Mansur ve Alaî gibi tasavvuf büyüklerini zikretmesi, Şeyh San'an gibi bir seyri süluk serüvenini şiirine konu edinmesi onun fıkıh, kelam ve tasavvuf vadisinde zengin bir birikime sahip olduğuna işaret eder. Ancak o, bütün bunları varılması ve ulaşılması gereken bir noktaya doğru yöneltir, asıl maksuduna ve matlubuna hizmet yolunda ustalıkla kullanır. Şiirinde kullandığı tüm argümanlar ilahi aşkın remizleri olarak anlaşılmalıdır. Bediüzzaman Said Nursî'nin, onun aşktaki makamını şöyle ifade ettiği rivayet edilir: "Mevlana Celaleddin-i Rumî, Molla Ahmed-i Cezirî ve Mevlana Cami'nin aşk meşrebindeki makamları birdir" O halde, Cezirî'nin divanını, onun ruh ikliminin iksirli havasını teneffüs ederek okumalıyız. Tasavvufun kendine özgü mazmunlarını ve kavramlarını ve bunlara yüklenen manaları bilmeden onun kudsî lezzetini tadamayız. Çünkü onun nazarında bütün güzellikler ilahi güzelliğin birer yansıması, birer tecellisidir.

1567/1640 yılları arasında yaşamış olan Cezirî, Kürtçe'nin yanısıra Arapça, Farsça ve Türkçe'ye de vakıftır. Maalesef hayatını aydınlatan yazılı kaynaklar yetersizdir.

Mela'nın, bir dil abidesi olan ve aruz vezniyle yazılan Divan'ının birden çok elyazması nüshaları mevcuttur. Bunlar arasında en eskisi Muhammed Tayyar Paşa-yı Amidi'nin 1131 Hicri tarihli el yazmasıdır. Bir diğer eski nüsha da Alman şarkiyatçı Martin Hartman (1851-1918) tarafından 1904 yılında Berlin'de Almanca bir önsözle birlikte tıpkıbasımı yapılan nüshadır. Değişik nüshaları bulunan Divan'ın tertip ve tanziminde farklılıklar bulunmaktadır. Bu çalışma ise mevcut nüshaların tümü gözönünde tutularak hazırlanmış ve Cezirî'nin şiirlerinde kullandığı edebi türleri göstermek için, "Kasideler, Medhiyeler, Terkipler, Gazeller, Hiciv, Rübailer, Ferdler, Müşaare" şeklinde tasnif edilmiştir.


Tatlı dilli sultanım hayırlı sabahlar sana
Ruhum ve canımsın, feda olsun bu can sana
Hayret içreyim güzelliğinin ve tatlı sıfatlarının karşısında
Ruhum ve canımsın, en tatlı şeker ve nebat tatsız kalır yanında

Hayatım ve rahatım olan sultanım hayırlı sabahlar sana
Gel ey gözümün aydınlığı seyredeyim selvi boyunu senin

Hayırlı sabahlar sana ey kadehi elinde sekranım benim
Mey düşkünü, mahmurum, son ereğim, maksudum benim
Dokuzuncu semaya çıkarsalar da beni, maksum sensin benim
İstemem gayrını, siyah yay kaşlarınla sen yetersin bana

Ey zülfünün tutsağı olduğum sultanım hayırlı sabahlar sana
Gel ey gözümün aydınlığı seyredeyim selvi boyunu senin

Özgür olmak isterim zülüflerle kaküllerinin tuzağından
Siyah gözlerinle beyaz kolların eritti beni bir mumu gibi
Dilim aşkından tutuktur şimdi eriyen bir mumum sanki
İpince hilale döndüm öten tuti kuşundan ne farkım var ki
Ey bülbülle hemferyat olduğum sultanım hayırlı sabahlar sana
Gel ey gözümün aydınlığı seyredeyim selvi boyunu senin
Gece gündüz bülbülleyim açmamış gül dalında
Yaktın beni cehennem ateşinde ay yüzlüm güneşim benim
Uzağım şimdi sevgiliden son kez görmüştüm onu surlar üstünde
Yarı nur şeklinde parlamıştı Sina dağının Eymen vadisinde

Aşkının şehidi ve müptelası olan Mela’ya bir an olsun görün
Ölmesini istemiyorsan bir kez olsun acı da yüzünü göster ona
Kılıç ve hançer darbelerine hedef seçtiğin hayranlarının
Siyah yılanların soktuğu aşk hastalarının mesihisin sen

Seyrine hayran olduğum sultanım hayırlı sabahlar sana
Gel ey gözümün aydınlığı seyredeyim selvi boyunu senin

 

Kürt edebiyatı
Ana madde: Kürt edebiyatı
Kürt edebiyatının başlangıcı tartışmalı ve muğlaktır zira İslam öncesi Kürt edebiyatına dair bilimsel bulgu ve bilgi bulunmamaktadır.[21] Bunun sebebi olarak bilim adamları çeşitli fikirler öne sürmüşlerse de kesin olarak düşünülen sebeplerden birisi Kürtlerin yaşadığı bölgenin coğrafî konumu sebebiyle Doğu ve Batı arasında kalması ve sıklıkla istilalara ve istilacılara sahne olması, birçok yıkım yaşamış olmasıdır.[21] Bununla birlikte, özellikle İslam sonrasındaki döneme dair bilgiler birçok Kürt yazarının varlığına işaret eder. Bu yazarların hepsi Kürtçe eserler vermemişlerdir; bölgenin kültürel çeşitliliğinin bir sonucu olarak diğer farklı etnik grupların yazarları gibi Farsça, Arapça ve zaman içerisinde Türkçe çeşitli eserler kaleme almışlardır.[65] Bunlara bir örnek, 13. yüzyılda yaşamış ve eserlerini Arapça kaleme almış olan Kürt tarihçi ve biyografi yazarı İbn el-Esir'dir.[21] Kürt edebiyatının erken dönemlerinde Kürtçeye ağırlık vermiş edebiyatçılara dair pek fazla bilgi bugüne ulaşmamıştır ve bu kişilere Kürtler hakkında yazılmış olan eski eserlerde pek rastlanmaz; örneğin Bitlisli Şeref Han'ın Kürt tarihini anlattığı Şerefname isimli eserinde herhangi bir Kürt şairine rastlanmaz.[66] Bazılarına göre Kürt edebiyatının ilk tanınmış şairi olan[61] ve 15. yüzyılda yaşamış olduğu düşünülen Ali Hariri'den Şerefname'de bahsedilmez; bununla birlikte 17. yüzyılda yaşamış olan tanınmış Kürt şairi Ahmed-i Hani kendisinden bahseder. Ahmed-i Hani'nin bahsetmiş olduğu diğer iki şair de Molla Ahmed-i Cezirî (Melayê Cizîrî; 1570-1640) ve Faki Tayran'dır (Feqîyê Teyran; 1590-1660) . Sufi olan Ahmed Cezirî ismini memleketi olan Cizre'den almaktadır; nitekim yıllarca Cizre'deki Kızıl Medrese'de (Medresa Sor) ders vermiştir.[65] Divanı, Dîwanî Melayê Cezîrî, bugün hâlâ okunmaktadır ve 100'den fazla şiir, birkaç tane de rubai barındırır. Bugüne ulaşmış tek eseri olan divanı, yoğun Sufi imgeler taşır ve oldukça metafiziksel bir şiir örneği sunar ki şiirleri bu tür (metafiziksel konulu) yazında ünlü olan İranlı şair Hafız'ın eserleriyle karşılaştırılmıştır.[65] Ahmed-i Hani'nin zikrettiği bir diğer isim olan Faki Tayran Ahmed Cezirî ile aynı dönemde yaşamıştır ki bu iki şairin birbirleriyle tanıştığı bilinmekte, Hakkarili olan Faki Tayran'ın Cizre'de Ahmed Cezirî'den ders aldığı düşünülmektedir.[67] Eserlerinde özellikle Kürt folkloründen öğeler ağırlıkta olan Faki Tayran'ın Qewlê Hespê Reş (Siyah Atın Ölümü) , Şêxê Senan (Senan Şeyhi) ve Qiseya Bersiyayî (Bersiyay'ın Öyküsü) adındaki eserleri en önemli yapıtlarıdır.[68] Faki Tayran'ın 17. yüzyılda Kürtler ile Safeviler arasında gerçekleşmiş olan Dimdim Savaşı'na dair eseri ise birçoğuna göre bu savaşın ilk edebî anlatısıdır ve bugün hâlen okunan epik bir eserdir.[69] Ahmed Hariri, Cezirî ve Tayran gibi isimleri, Kürt edebiyatının en ünlü eserlerinden olan,[70] Mem ü Zîn ('Mem ve Zin') isimli klasik, epik şiirinin önsözünde zikreden Ahmed-i Hani veya Ehmedê Xanî, Kürt edebiyatı açısından çok önemli bir rol oynamış ve genel kanıya göre eserlerinde Kürt bağımsızlığından bahseden ilk Kürt şairi olmuştur.[61] Şairin ünlü eseri Mem ü Zîn, Mem ile Zîn isimlerindeki iki aşığı konu eden bir mesnevidir ki Sufi öğeler de taşır.[71]


Müslüman Kürtlerin çoğunluğu Sünnidirler ve amelde Şafiidirler. Özellikle amelî mezhepleri olan Şafiilik zaman içerisinde Sünni Kürt kimliği açısından önemli bir yer edinmiştir; sonradan bölgede oluşan Osmanlı Devleti'nin Hanefi mezhebini benimsemesiyle Hanefilik bölgede yayılmış özellikle Kürt olmayan Sünni Müslümanların çoğunluğu Hanefi olmuşlardır.[87] Ayrıca Müslüman Kürtlerde tasavvuf oldukça yaygındır ve sufi kültürü ve inançları Kürtlerin dinî anlayışlarını büyük ölçüde etkilemiştir.[87] Bugün Kürtler arasındaki en yaygın tarikatlar Kadirilik ve Nakşibendiliktir. Her ne kadar birçok tarikat Kürtler arasında ve Kürtlerin yoğunlukta yaşadığı Kürdistan bölgesinde aktif olmuşlarsa da, bugün özellikle bu iki tarikat öne çıkmakta, bu iki tarikat arasında da en yaygın ve güçlü olanı Nakşibendilik olmaktadır. Kadiriliğin Kürtlerin yaşadığı topraklara oldukça eski bir zamanda, Nakşibendilikten önce, geldiği ve uzun bir süre çok güçlü kaldığı bilinmektedir. Kadiri Kürtler çileciliğe çok büyük bir önem verdikleri gibi, bu Kadiri kolu özellikle de genelin dışına çıkan ateşte yürüme, cam yeme gibi çile eylemleriyle dikkat çekmiştir.[87] Gerek Kadirilik olsun gerekse Nakşibendilik, bölgedeki diğer dinî akımlarla, örneğin ve özellikle Ehl-i Hakk ve Yezidilikle etkileşime girmiştir.[87] Nitekim Ehl-i Hakk da Yezidilik de sıkı tasavvufî köklere sahiptirler; örneğin Yezidiliğin kökeni bir sufi şeyhi olan Adi bin Misafir'e dayanır.[87] Tasavvufun Kürt toplumundaki en önemli özelliklerinden birisi de birçok önemli Kürt Sufinin aynı zamanda önemli siyasî liderler olması, ve sufi liderler ile tasavvufun bazı siyasî düşünce ve akımlarda büyük rol oynamasıdır.[87] Her ne kadar çoğunluğu Sünni de olsa Müslüman Kürtlerin içinde Şiiler de mevcuttur. Başta İran olmak üzere, Irak sınırı, Kerkük ve Erbil bölgelerinde İsnaaşeriyye kolundan Şii Kürt gruplar mevcuttur ki İsnaaşeriyye 16. yüzyıldan itibaren İran'daki resmî dinî yönelimdir.[87] Birçok bilim adamına göre Şii Kürtler dahilinde ele alınabilecek diğer iki grup da Türkiye'deki Kürt Aleviler ve Ehl-i Hak grubudur; bununla birlikte bu dinî yönelimlerin ayrı bir din mi teşkil ettiği, İslam içinde birer Şii kolu olarak ele alınıp alınamayacağı tartışmalıdır. Bu topluluklarda temel çeşitli Şii unsurlar bulunmakla birlikte, antik, İslam-öncesi inançlardan da çeşitli imge ve öğeler bulunmaktadır.[87] (15.03.2009 15:43)

Asıl adı Ehmed olan Melayê Cizîrî, Kürt tasavvuf şiirinin en önemli temsilcisidir. Onun Divan’ı geleneksel eğitim sistemi içinde temel derslerden biri olarak görülmüş, iyi şiirin standardı olarak benimsenmiş ve Mevlânâ, Hafız, gibi tasavvufçu alimlerle eşdeğerde görülmüştür. Böylece bir çok şair kuşağı tarafından rehber olarak takip edilmiştir. Hâlâ şiirleri sözlü olarak bile halkın arasında gezinmekte ve onun hayatı üzerinden efsaneler üretilmektedir. Doğum tarihi bir çok spekülasyona neden olmuştur. Bazı araştırmacılar onun 1589 yılında, bazıları ise 1570’li yıllarda doğduğunu söyler. Bu tarihi çok daha erken zamanlara çekenler de vardır. Nitekim araştırmacı Farhad Shakely “Şairin doğumu ve ölümü hakkında verilen en erken ve en geç tarihler arasında tam olarak dört buçuk yüzyıllık bir aralık vardır” demektedir. Cizîrî’nin nerede doğduğu da bir muamma olmasına rağmen onun Cizre bölgesinde yerleşik olan Botî aşiretine mensup olabileceğini söyler araştırmacılar.

Hayat hikâyesinin belirli bir kayıt altına alınmaması, onun etrafında daha da mistik bir atmosferin oluşmasına neden olmuştur. İlk eğitimini babasından alan Cizîrî, daha sonra medreselerde geleneksel dini eğitimi almak üzere yola çıkar. Diyarbakır, Hakkâri gibi yerlerde eğitimini tamamlar ve daha sonra Diyarbakır’ın Sterebas köyünde o dönemin önemli alimlerinden Molla Taha’dan dini icazetini alır. Cizîrî’nin bazı şiirleri onun daha sonra Şam’a ve Irak’a gittiğini de bize işaret eder. Cizîrî’nin hayatının kronolojisi etrafında örülen efsaneler onu Şark’ın diğer alimleriyle yan yana getirir. Önceleri Kur’an eğitimi, daha sonra geleneksel eğitim sistemi, bilgi almak için çıkılan uzun yolculuklar ve camide vaiz olarak yada saray şairi olarak yapılan görevler. Nitekim Cizîrî’nin yaşamını bu kronolojiden ayıran ve onu biraz da Mevlânâ’ya yaklaştıran en önemli benzerlik ise aşkta yatmaktadır. Mevlânâ, Şems-i Tebrizi’yle karşılaştıktan sonra aşkın çeşitli boyutlarını yaşamaya başlar ve o zamana kadar sürdürdüğü geleneksel alimliği bir kenara bırakır. Cizîrî’de de aynı durum söz konusudur. Cizîrî’nin hayatının kırılma noktası onun Hasankeyf mirinin kızı Selma’ya olan aşkıyla başlar. O döneme kadar geleneksel bir din alimi olan Cizîrî, Selma’yla karşılaştıktan sonra aşk üzerine şiirler yazmaya başlar. Selma’nın aşkını ilahi bir aşka dönüştürür. ‘Sureti öz’e yaklaştırır. Tasavvufi şiirlerinin de bu zamanda yazıldığı söylenir. Cizîrî, Divan’ında Mela, Melê ve Nişanî gibi mahlaslar kullanmıştır. Bu büyük şairin bilinen tek eseri Divan’dır. Bugüne kadar onun başka bir eserine de rastlanmamıştır. Nitekim elimizdeki Divan da çok daha sonraları başkaları tarafından derlenip yayınlanmıştır. Kendisi böyle bir derlemeye gitmemiştir. Ancak el yazmaları mevcuttur.


Aşkın çeşitli halleri


Melayê Cizîrî’nin Divan’ı ilk defa 1904 yılında Berlin’de Martin Hartman tarafından basıldı. Daha sonra ise bugüne kadar en güvenilir kaynak olarak başvurulan Kamışlı müftüsü Ahmedê Zivingî’nin bastırdığı ve derleyip toparladığı Divan basıldı. Bu Divan’da yüz yirmi şiir ve üç rubaiye forma bakılmaksızın, kafiyelerin son harfine göre alfabetik yer verildi. Bir başka önemli derleme kaynak ise Kürt şairlerinden Hejar’ın yayımladığı Divan olmuştur. Yakın zamanda ise Celalettin Yöyler’in İstanbul Kürt Enstitüsü tarafından basılan Şîroveya Diwana Melayê Cizîrî önemli bir kaynak olarak gösterilebilir. Diğer yandan şu anda elimizde bulunan ve Nûbihar yayınlarınca okuruyla buluşan Kürtçe ve Türkçe metin ise derli toplu bir şekilde Cizîrî’nin bütün şiirlerine yer vermektedir. Önemli bir başvuru kaynağı ise yine yakın zamanda Türkçeye çevrilen Melayê Cizîrî, Sevgi Ve Güzelliğin Şairi, kitabıdır. Cizîrî’nin şiirlerinde tasavvufi konular ve imgeler başattır. Ama temel teması aşktır. Aşkın çeşitli halleridir. Şiirlerin temel öğeleri belli bir ahenk çerçevesinde tema ve fikirlerle örülmüş ve sembolik olana çoklukla yer verilmiştir. Güzellik kavramı ise Cizîrî’nin şiirlerinde aşkın hemen yanıbaşında yer alır. Cizîrî’nin güzelliğe bakışı, diğer sufi düşüncelerine benzer. Cizîrî de güzelliği Tanrının sıfatlarından biri olarak tanımlar ve onu bu şekilde benimser, şiirlerinde işler. Evrenin bir ayna olduğunu ve Tanrının suretini yansıttığını belirtir. Nitekim şair evrende var olan güzelliği ilahi bir güzelliğin simgesi olarak işler. Aşkta da aynı mecrada ilerlemiş ve Selma’ya duyduğu aşk zaman içinde öz’e duyulan bir aşka dönüşmüştür. Cizîrî’nin şiirlerinde şarhoşluk imgesi de önemli bir yer tutmaktadır. Sarhoşluk ruhsal bir olgu olarak belirir şairde. Bu onun tasavvufi ve şiirsel dünyasının bir parçasıdır. Bu anlamda dönemin diğer kültürlerindeki örneğin Mevlânâ, Hafız gibi sufi şairlere benzerliği de söz konusudur. Sarhoşluğu ilahi güzelliğin bir sonucu olarak görür. Cizîrî’ye göre bu güzelliğe kavuşmanın yolu ruhsal terbiyeden geçer. Diğer yandan Cizîrî’nin gazelleri ise onun mistik olana tutkusunu, ilahi aşkı ve felsefi düşüncesini işler. Şair birçok şiirinde aşkını ve kırılganlığını dillendirmek için sevgilisine seslenir. Tanrı kavramı etrafında hiçleşme ve onunla birlik olma tarzındaki tasavvufi değerler şiirlerinde kendini okura hemen sezdirmektedir. Onun şiirlerinde aşık ve maşuk öylesine bir olmuşlardır ki (hem bedenen hem ruhen) sevilen onu kendi suretinde, aynada gördüğü gibi tanır, bilir ve sever. Şair ayrıca şiirlerinde çeşitli metaforlara da yer verir. Bu metaforlar daha çok önemli şark şairlerinde görülen metaforlardır. Kafes, yeni ay, sevgilinin kaşları gibi…Cizîrî’nin şiirlerinde aşkın dışındaki temel konular da vardır. Astronomiden, tarihe, felsefe ve fizike kadar birçok konu onun şiirlerinde yer almıştır. Cizîrî’nin, Kürtçenin bütün lehçelerinin yanı sıra Arapça, Farsça ve Türkçe de bildiği şiirlerinde belli olur. Bu dillerdeki kelimeleri şiirlerinde kullanmakta bir sakınca görmez.


Araştırmacılar Cizîrî’nin, Cizre sınırları içinde bulunan Medreseya Sor’da (Kızıl Medrese) dersler verdiğini, öğrenciler yetiştirdiğini ve orada vefat ettiğini söyler. Farhad Shakely de buna değinir: “Cizîrî’nin hayatı ve şiiri bağlamında bir diğer önemli mesele onun Kızıl Medrese, Medreseya Sor, ile olan ilişkisinde yatar. Bu yapı şairin çağdaşı olduğu sanılan Mir Şerefler’den biri tarafından inşa edilmiştir. Söylendiğine göre, uzun süre sürgünde kaldıktan sonra II. Mir Şeref Cezire’yi ele geçirmek üzere yola çıktı, Allah’a dua etti ve şehre girdiği noktada bir cami inşa edeceğine söz verdi. Böylece Kızıl Medrese ve bir de cami inşa edildi. Cizîrî’nin Kızıl Medrese’de yaşayıp ders verdiği çok sık iddia edilen bir husustur.”Melayê Cizîrî ve Divan’ı hem Kürt edebiyatı hem de dünya edebiyatı için çok önemli bir eserdir. Yüzyıllardır dilden dile dolaşan ve hiç eskimeyen şiirler onun üstün şiir kalitesini de gösterir. Estetiğe önem vermesi, aşkı yüceltmesi ve onu bütünsel bir yere taşıması, dünyadaki diğer felsefi akımlardan haberdar olup bunları şiirine konu etmesi ve daha birçok nedenden dolayı onu Mevlânâ Celaleddin-i Rumi, Hafız ve Mevlânâ Cami ile aynı merhalede görmeyi zorunlu kılar. Dîwan, Türkçe-Kürtçe çeviri, Nûbihar Yayınları.

Şîroveya Dîwana Melayê Cizîrî (Melayê Cizîrî’nin Divan’ın Yorumu), Celalettin Yöyler, İstanbul Kürt Enstitüsü Yayınları.

Melayê Cizîrî, Sevgi ve Güzelliğin Şairi, Halid Cemil Muhammed, çeviren: Ümit Demirhan, Hivda Yayınları.

sadikyalsizucanlar.net

Baglantı

• 9/5/2012 - Ekrâd Arapça bir kelime ve Kürt'ün çoğuludur.

Ekrâd Arapça bir kelime ve Kürt'ün çoğuludur.

Türklük açısından baktığımızda Akkoyunlu ve Safevi Devletleri; Osmanlılar’dan daha çok Türk’tür.

Türkler; Osmanlılar’da ‘Etrak-i bi-idrak’ (akıl ve idrak yoksunu) ikinci sınıf vatandaşlar olup, Ermeni - Rum - Yahudi - Kürt - Arap vb. unsurlar daha ön plandaydı.

…/…

Kendi ırkına ‘Etrak-i bi-idrak’ (anlamaz Türkler) diyen Türkiye eksenli Osmanlı ne kadar Türk’se, Azerbaycan eksenli Şii, Afşar ve Kaçar Devletleri de o kadar Türk’tür!

3. Her kesin bildiği gibi Fars ve Rusların türettiği uyduruk Azeri lafına neden son verilmiyor?

1055 yılında Abbasi Halifesi El-Kaim Bi-Emrillah’ın İranlı Şii mezhepli Büveyhilerin baskılarından kurtulmak ve manevi hilafet makamını korumak için, Selçuklu sultanı Tuğrul bey’den yardım talebinde bulunması, Selçuklu devletinin Bağdat’a hakim olmasına vesile olmuştur.

Bağdat’ta Cuma hutbelerinin Tuğrul Bey adına okutan Halife, onu doğu ve batının sultanı olarak tanımlamış ve dünyevi yetkilerini de ona devretmiştir. Araplar Türklere sadece Etrak (Türkler) derken bu tarihten sonra Etrak-ı Bağdat (Bağdat Türkleri) demeye başlamışlardır.

Selçuklu Türkleri artık, Sünni İslam’ı koruma ve yayma görevini üstlenmişlerdir. Bu dönemde hilafet başkenti Bağdat’ın, Selçukluların elinde kalmasıyla Türkler Irak’a gelerek büyük bir çoğunluk oluşturmaya başlamışlardır. Yine bu dönemde Musul, Erbil ve Kerkük’de Türkmen Atabeylikleri kurulmuştur.

Tamamı ekteki adreste verilmiştir.

****


Ekrâd Tabiri ve Antakya Çevresinde Yaşayan Kürd Toplulukları

Günümüz tarih metodolojisinin önemli problemlerinden birisi de, kelime ve kavramların yerli yerinde, gerçek anlamlarını verecek şekilde kullanılmamasıdır.

Geçmişte kullanılan bir kelimeye veya kavrama günümüzde farklı, kişisel anlamlar yüklendiği gibi, bazen de geçmişte kullanılmayan bir terim veya kelime, bir kavim, devlet veya müessese için kullanılabilmektedir ki bu durum tarih metodolojisi bakımından son derecede yanlış bir uygulamadır. Çünkü bir kavram geçmişte hangi anlamı ifade edecek şekilde kullanılmışsa, günümüzde de o anlamı ifade edecek şekilde kullanılmalıdır.

Türk (Etrâk) ile Kurd (Ekrâd) kelimeleri, ifade ettikleri mana itibarıyla anlaşılamamakta veya farklı anlamlarda kullanılmaktadırlar.

Fatih Kanunnamesinde “... Eğer biregü haml içse Türk veya şehirli olsa...” ifadesinde Türk kelimesi, etnik bir anlamdan çok köylü veya Yörük manalarına gelmektedir.

Yine savaşta elde edilen ve “pencik oğlanı” adı verilen esirlerden Yeniçeri Ocağı'na uygun görülenleri için: “Bunları Türk’e virelum, hem Müslüman olsunlar hem Türkçe öğrensinler ...” tabiri kullanılmıştır.

Etnik anlamda Türk adı “… Reaya ki Müslüman’dırlar ...” ifadesi içinde değerlendirilmekte, sadece sancak kanunnamelerinde geçen reaya-yı etrak ile reaya-yı zimmî tabirinin birlikte kullanıldığı zamanlarda, Etrak etnik bir anlam kazanmaktadır.

İşte bu bağlamda, “Kurd veya Ekrâd” kelimesi de, anlam itibariyle etnik değil, yaşayış tarzı ile ilgili bir terim olarak kullanılmıştır.

Mesela 1541 tarihli Çemizgezek Kanunnamesinde “vilâyet-i mezbûrede sâbıkan Ekrâd zulmünden nice reaya perakende olub...” şeklindeki ifadede geçen, “Ekrâd (Kürtler’in) zulmü” anlamından ziyade, konargöçerleri ifade etmek için kullanılmıştır.

Yine 1566 tarihli Çemişgezek Kanunnamesinde geçen “vıIâyet-i mezbûrede alınan ekrâd adedi...” tabirindeki ekrâd adedi de resm-i hâne yerine kullanılmıştır.

Nitekim Bitlis Vilâyet Kanununda; “vilâyet-i mezbûrede şimdiye değin alına gelen ekrâd adedi ki resm-i hane deyu..,” ifadesiyle bu durum açıklanmıştır.

Çemişgezek Kanunnamesinde işe; “ve vilâyet-i mezbûre şimdiye değin Kürdistan hükmünde olup defter-i ahvâlin bilmedikleri ecilden...” ifadesinde, Kürdistan hükmünde tabirinde yer alan “hükmünde” kelimesinin “idaresi altında” yerine, “biçiminde, konumunda” gibi bir manaya geldiği, dolayısıyla kelimenin “dağlık alan, devletin ulaşamadığı yer” gibi bir anlamda kullanıldığı anlaşılmaktadır (Halaçoğlu, 1996:140-141).

Belgelerde, bu cemaatlerden bahsedilirken hep Cemaat-i Ekrâd deyimi kullanılmaktadır (Bkz. Türkay, 2001:27-673).

Bununla beraber aşiret veya kendilerine bağlı oymak beyleri arasında Timurtaş Bey, Budak Bey gibi tamamen Türkçe şahıs isimleri taşıyanlara da rastlanmaktadır.

Muhtemelen, bu aşiretlerden bir kısmı zamanla Kürtleşmiştir. Bu durumdaki aşiretler içerisinde, hiç olmazsa içlerinde benliğini kaybetmemiş Türk unsurların bulunduğu aşiretler de olmalıdır.

Bir kısım Türk aşiretlerinin zamanla Kürtleştikleri, hatta Araplaştıkları karşılaşılmamış vakıalardan değildir. Bu sebeple Antakya ve çevresindeki cemaatlerin, kendilerine yakıştırılan Ekrâd sıfatına bakarak, tamamen Kurd olduklarını düşünmemek gerekir.

Kurd kelimesinin, Türkçede bir topluluk adı olmaktan ziyade, dağlı veya şehir hayatından uzak anlamlarına geldiğini, Toroslar’da göçebe bir halde yaşayan Yörüklere, yukarıda açıklanan sebepten Kurd denildiğini göz önünde bulundurmak lâzim gelir.

Üstelik Kürt kelimesini gelişi güzel kullanılmadığını unutmamak gerekir. Mesela, 1520 senesinde Diyarbekir Beylerbeyliğine bağlı sancakları ve onların beylerini gösteren bir listede, Berriyecik Sancak Beyi Akkoyunlu Tür Ali Bey dâhil Kurd olarak gösterilmektedir (Öztürk, 2004:15).

Kürdistan tabiri belgelerde, bazen “dağlık, taşlık, boş, iskân edilmeyen (fitil ve bâtil) yer” olarak da ifade edilmektedir.

Yani, Kürdistan tabiri bazen Kûhistan ve Kûtistan kelimeleriyle eş anlamlı olarak kullanılmıştır.

1576-1588 yıllarında, Bağdat’ın etrafındaki kazaların coğrafi konumları ve Bağdat’a olan uzaklıkları hakkında bilgi veren belgede; "Geylan, Kürdistan ve Kûhistandır. Rummahi’ye, livâ-i mezbûr Acem serhaddine vâki olmuştur. Kûhistan ve Kürdistandır, Bağdat’a on konaktır fitil ve bâtildir.” İfadesi, Kürdistan tabirinin dağlık, tepelik ve boş alanlar ifade ettiğini açıkça göstermektedir.

Görüldüğü gibi belgelerde kullanılan Kürdistan tabiri, Kûhışlan ve Kûtistan tabirleriyle eş anlamlı olarak, coğrafi şartları ifade eder bir anlamda kullanılmıştır (Halaçoğlu, 1996:141).

Ekrâd ve Kurd tabirlerinin her zaman için etnik bir anlam taşımadığının en güzel örneklerinden biri, 24 Oğuz Boyu’ndan birisi olan Döğerler’in, Urfa yöresinde yaşayan bir gurubunun “Ekrâd-i Döğer” olarak ifade edilmesidir.

Buradaki Ekrâd kelimesi, Etrâk kelimesinde olduğu gibi, konargoçer veya Yörük anlamında kullanılmıştır. Dülkadirli Türkmenleri’nin, Gözeciyan taifesinden olup Bertiz Aşireti’ne bağlı “Kurd Atlu Cemaati”nin isminde Kurd adı geçmekle birlikte, bu topluluğun bir Türk Aşireti olduğu ve başka etnik bir yapısının bulunmadığı kesindir. Yine Dülkadirli Türkmenleri’nden olan Dokuz (Beşanlu) taifesine bağlı “Kurd Mihmadlu Cemaati” de aynı şekildedir.

Kaynaklarda, Bozuluş Türkmenleri’nden olan ve Kethudaları İzzeddin Bey’den dolayı İzzeddinlu Cemaati adını taşıyan cemaat de, bazı yerlerde “Ekrâd-i Gzzeddinli” olarak kaydedilmiştir.

Bunun başlıca sebebi, İzzeddin Bey’in Ekrâd sancakbeyi olarak gösterilmesidir. Bu cemaatin bir kolu “Taife-i Ekrâd-i Okçu İzzeddinlu” olarak adlandırılırken, diğer taraftan Türkmen Ekrâdi biçiminde de tanımlanmıştır.

Buna benzer olarak “Kabâil-i Risvan” veya “Ekrâd-i Risvan” biçimlerinde kaydedilen ve Halep’ten Kastamonu’ya kadar olan sahada yazlayan ve kışlayan aşiret de “Türkmen Ekrâdi” şeklinde adlandırılmıştır. Burada geçen “Ekrâd” tabiri, yine etnik bir mana ifade etmemektedir.

Çünkü kaynaklarda genellikle “Türkmân Ekrâdi” tabirine rastlandığı gibi, bazen de “Ekrâd-i Türkmenân” tabirine de rastlanmaktadır (Bkz. Türkay, 2001:27-673).

Kelime karşılığı olarak “Türkmenlerin Kürtleri” veya “Kürtlerin Türkmenleri” anlamlarını ifade eden bu tabirler, bize ya Türkleşmiş Kürtleri veya Kürtleşmiş Türkler’i çağrıştırmaktadır ki, bu tür açıklama büyük yanlış olur. Dolayısıyla buradaki Ekrâd tabiri, yine konargöçer ya da dağlı anlamlarında kullanılmıştır (Öztürk, 2004:17).

Tamamı ekteki adreste verilmiştir.

***

Adreste sunulan diğer başlıklar şöyledir.

- 20. Asrın Başlarında Türkmen Edebiyatı.pdf
- 20. yy Türkmen şairleri.pdf
- Divan-ı Lügat’üt Türk’te Kürt Ülkesi.pdf
- Ekrâd Arapça bir kelime ve Kürt'ün çoğuludur.pdf
- Ekrâd Tabiri ve Antakya Çevresinde Yasayan Kürd Toplulukları.pdf
- HAZİNE-İ BÎRUN KÂTİBİ AHMED BİN MAHMUD'UN (1123 - 1711 - Prut) SEFERİNE AİT DEFTERİ.pdf
- KÂŞGARLI MAHMÛD, BALASAGUNLU YUSUF VE NİZÂMÜ’L –MÜLK’E GÖRE TÜRK ORDUSU.pdf
- Oğuz Türkleri, Oğuz – Türkmen İlişkisi.pdf
- Türk Cumhuriyetlerinde Ekonomik Gelişmeler.pdf
- Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi.pdf
- Türk Dünyası Edebiyatları.pdf
- Türk Dünyası El Kitabı.pdf
- Türk Dünyası ve Edebiyat Dergisi.pdf
- Türkmen Türkçesi.pdf
- Türkmen Türkçesinde Ünlü uyumları.pdf
- Türkmen Türkçesinde Ünlüler.pdf
- Türkmen Türkçesinde Ünsüzler.pdf
- Türkmence.pdf
- Türkmencede Hece Yutulması.pdf

Oğuz, Türkmen, Kürt, Türk tarihçesi



NOT: Adres boşa düşerse kayıtlı E-posta adreslerinizden hangi bölümü istediğinizi bildirerek o bölümü alabilir siniz.



***


Tarih, Dil, Antropoloji, Etnografya, Etnoloji, Milli Destanlar, Gelenekler ve Folklor bakımından incelemeler.

Prof Dr. Fahrettin Kırzıoğlu,1995 İstanbul

KÜRTLERİN TÜRKLÜĞÜ

***

Türkleri aşağılamak,Osmanlı ile başlıyor.

İslam'a girmeden önce Türkler

Türkler Dinsiz Ya da Tabiata Tapıcıydı

Eski Türk İnancı Şaman

Mitoloji, Efsane, Destan ve Eski Türk İnançları

DERSİM'İ ISLAH GİRİŞİMLERİ

İNGİLİZLERİN İSLAM SİYASETİ, Mustafa Kemal

12 Ocak 1920, Araptar Vakası

Atalarımız İlkel Sosyalist yahut İlkel Komünist idiler.

İNGİLTERE’NİN DOĞU (ŞARK) POLİTİKASI

PANSLAVİZM VE RUSYA

Mesele-i Şarkiye

İlk dönem tarih eserlerinde tefsir rivayetleri (es-Siretun-Nebeviyye’ye göre)

Türklerden gizlenen, Müslümanların Türk katliamları

TÜRKLERLE ÖLDÜRÜŞME; HZ. MUHAMMED'İN TÜRKLERE BAKIŞI

Kur'an değiştirilmiş, revize edilmiştir.

Kuran'ın Orijinalleri Yakıldığı İçin Şimdi Yok

Kur'anın tarihi, Muhammed Hamidullah’a Göre ilk Vahiy

İncil’deki Çelişkiler ve Hıristiyanların yeni İslam politikası

Ağrı Ayaklanması

Şeyh Sait isyanı ve Mustafa Kemal tedbiri,Takrir-i Sükun kanunu.

AKP'de Küreselci Gülenciler, Kürtçü Halidiler

TÜRK'E İLK HAKARET ÖZAL'DAN MI GELDİ?

LOZAN'IN GİZLİ PROTOKOLLERİ

İmam Hatiplinin Kürtçe İncili

EYALET YA DA BÖLGESEL KALKINMA AJANSLARI.

Baglantı

• 9/5/2012 - Bu da oldu, Kürtçe Ezan okundu.

Bu da oldu, Kürtçe Ezan okundu.

BDP İl Başkanı’ndan 'Kürtçe Ezan' itirafı





"Kürtçe ezan" haberini yalanlayan BDP Şanlıurfa İl Başkanı'nın Star Gazetesi muhabiri ile yaptığı telefon görüşmesinin kaydı ortaya çıktı.

Kürtçe ezanı itiraf eden BDP’li İl Başkanı halktan gelen tepki üzerine söylediklerini inkar etti ama ses kaydı onu yalanlıyor.

“Camilerde namaz kılmayın” çağrısı yapan BDP şimdi de ezanı Arapça yerine Kürtçe okuttu.

Şanlıurfa’nın Suruç ilçesinde BDP ilçe teşkilatının organize ettiği Demokratik Çözüm ve Barış Çadırı’nda 20 Mayıs günü Cuma namazında Kürtçe ezan okundu.

Bir süredir bölgede Kürtçe vaaz ve hutbe okunmasına alışık olan cemaat bile çadırda kılınan cumadan ve ezanın Kürtçe okunmasından rahatsız oldu.

Kürtçe ezanı doğrulayan BDP Şanlıurfa İl Başkanı Müslüm Kaplan Star’a yaptığı açıklamada bundan sonra ezanların Kürtçe okunacağını söylemişti.

Ancak Kürt halkından gelen yoğun tepki üzerine geri adım atan ve “Kürtçe ezan itirafını” inkar eden BDP Şanlıurfa İl Başkanını bu ses kaydı yalanlıyor.

İşte Star Gazetesi'nin manşetinde yayınlanan ve muhabirin BDP Şanlıurfa İl Başkanı Müslüm Kaplan ile yaptığı telefon görüşmesi...

Muhabir: Bu çadırda Kürtçe ezan okunduğu söylendi ama doğru mu yanlış mı? Sizin bir bilginiz var mı?
BDP Şanlıurfa İl Başkanı Kaplan: Siz nereden arıyorsunuz.

Muhabir: Stargazete’sinden arıyorum ben

BDP Şanlıurfa İl Başkanı Kaplan : Biliyorsunuz kürtçe Cuma namazları birçok yerde başladı. Diğer bütün ilçelerimizde devam ediyor. İbadetler Kürtçe yapılıyor. Bundan sonraki süreçte bütün dillerde okunacak şekilde eylemlerimiz devam edecek.

Muhabir: Kürtçe hutbeyi biliyorduk ama ezanı duymamıştık. Onu öğrenmek istedik.

BDP Şanlıurfa İl Başkanı Kaplan: Evet ezan Kürtçe okundu.

Muhabir: Bundan sonra hep Kürtçe mi okunacak peki?

BDP Şanlıurfa İl Başkanı Kaplan: İnsanlar hangi dili daha çok konuşuyor ve onu anlıyorlarsa o dilde ezan okunmaya devam edilecek.

Muhabir: İnsanların dili neyse o diyorsunuz yani

Muhabir: Kürtçe ezan bir kez mi okundu yoksa devam ediyor mu?

BDP Şanlıurfa İl Başkanı Kaplan : Hayır devam ediyor.

Muhabir: Cemaati yöneten imam mı okuyor ezanı?

BDP Şanlıurfa İl Başkanı Kaplan: Evet İmam okuyor Kürtçe ezanı.

dunyabulteni.net

Baglantı

• 9/5/2012 - Yıllardır neden Tanrı demeyi Türk milletine yasakladınız?

Yıllardır neden Tanrı demeyi Türk milletine yasakladınız da şimdilerde Allah (c.c) için Xwedê, Xuda, Xweda, Yezdan kelimelerine özgürlük tanıyabiliyorsunuz?
---------------
Tanrı öldü, Allah yaşıyor!

Dücane Cündioğlu

"Dine karşı asıl hürmetsizliği yapanlar, kalabalığın taptığı tanrıları tanımamazlık edenler değil, bilakis tanrılar hakkında kalabalığın inandığını tasdik edenlerdir!"

1841'de doktora tezinin girişinde Epikür'ün bu sözünü alıntılayan genç Marx'ın zihninde, hikmet'in, sürülere has bir nesne olmadığı muhakkaktı.

Hakikatin bilgisi, ister istemez, kendine has bir sıradışılığı öngörür. Hakikat talibi, hikmet mabedine girerken nalınlarını dışarıda bırakmalıdır. Takım (!) elbiseleriyle, rugan pabuçlarıyla değil, asıl yalınayak ve çıplak bir hâlde, pek tabii ki tevâzuyla adımını eşikten içeri atmalıdır.

Kalabalığın inandığı tanrılar, "müesses din"in temsilinden başka nedir ki? Müesses din, yani kitleleri uyuşturmaya yarayan yasalar manzumesi... kalabalığın gürültüsü... yığınların... yaygın olanın... genişliğin ve yaygınlığın... sıranın ve sıradanlığın...

Ama kesinlikle derinliğin ve sıradışının değil!


* * *
Marx, kendisinin, yıllar sonra, kitleleri uyuşturacak sentezlere temel teşkil edecek müesses doktrinlerin ilâhî pınarı hâline geleceğini bilebilir miydi?

Hangi namuslu Marksist, bizatihi Marksizm'in süreç içerisinde "tanrılar (msl. bilim ve felsefe) hakkında kalabalıkların inandığı" bir din hâline geldiği hakikatini inkâr edebilir?

Din ve ideoloji arasındaki 've' bağlacının anlamını yitirdiği nadir yerlerden biri de burasıdır! Yaşamın olumsuzlamasına direnebilme ve ısrarla açıklayıcılığını sürdürebilme kudreti, dinin de, ideolojinin de evrenselliğinin yegâne sınanma ölçütüdür. ('Mutlak hakikat" iddiamızı olgulara taşıyalım, bakalım hangisi ayakta duracak?)

Bilim ve ideolojinin din karşısındaki o kibirli burun kıvırıcılığının ömrü iki asır bile sürmedi!

Sesime kulak ver ey talib, ne fısıldıyorum, ne de mırıldanıyorum, bak, açıkça senin de duyabileceğin biçimde, hem de sükûnetle muradımı ifade ediyorum:

Tanrı öldü ama Allah yaşıyor!


* * *
Michaelangelo Antonioni'nin Blow-up adlı filmini hatırlamanın tam sırası. Antonioni'nin, yani Tarkovski'nin hayran olduğu -neredeyse- yegâne yönetmenin...

Tamamı...
http://yenisafak.com.tr/Yazarlar/?i=20885&y=DucaneCundioglu
Baglantı

• 9/5/2012 - Allah yerine Xwedê, Xuda, Xweda, Yezdan

Allah yerine Xwedê, Xuda, Xweda, Yezdan

 

Ahmet Bey.
Kürtçe Kur'an diye bir şey yoktur, olamaz.
Bundan sonra da asla olmayacaktır.
Kur'an sadece Arapça'dır.
 
Peki, bahsedilen şey nedir?
Bahsedilen şey "Kürtçe Kur'an Meali" dir.
Bu iki kavram arasındaki farkı lütfen, bir zahmet öğrenin ve ondan sonra bu konuda kalem oynatın.
Kur'an Meali ise zaten dünyadaki bütün dillerde vardır.
Türkçe Kur'an Meali, İngilizce Kur'an Meali, Almanca Kur'an Meali, Fransızca Kur'an Meali.
İtalyanca, İspanyolca, Çince, Japonca, Sanskritçe vs. vs. vs Kur'an mealleri vardır.
Bir de Kürtçede olmuş çok mu?
 
Hem öyle zannediyorum ki; Kürtçede de Kur'an meali daha önce mutlaka yazılmıştır.
Yani bugüne kaldığını hiç zannetmiyorum.
Bugün konuştuğumuz konu; Kürtçe Kur'an Meali'nin bir de Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından yazılacak olmasıdır.
Yoksa kürtler bugüne kadar mutlaka "Kürtçe Kur'an Meali" yazmışlardır.
 
Bütün tantana-gürültü işte bunun için koparılmaktadır.
Kenan Kilimci
------------
AMERİKAN KUR’AN’I, FURKAN

The True Furqan
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=620.0

Ebu Süfyan'ın oğlu Muaviye Mekke fethedildiği sırada Yemen’den Babası için "korkudan Müslüman oldu" der ve Yemen'den nesir biçiminde yazdığı şiirsel bir mektupla onu kınamakta ve Müslüman olduğu için babasını alaya almaktaydı.

Tıpkı şimdilerde sizlerin yaptığı gibi.

Konuyu fazla uzatmadan sadete geleyim.

Yıllardır neden Tanrı demeyi Türk milletine yasakladınız da şimdilerde Allah (c.c) için Xwedê, Xuda, Xweda, Yezdan kelimelerine özgürlük tanıyabiliyorsunuz?
Gerçi siz fetva makamı değilsiniz ancak o makamdakilerle de hiç farkınız yok.

Bakınız Fetva makamı bu konuda ne yapmış onu da sunayım da yabancı kalmayınız.



SELAMÜNALEYKÜM DEYİN:

Vehbi Koç’un 1 Ocak 1975’de yazdığı mektupta şunlara dikkat çekiliyor: "Geçen hafta Dolmabahçe camiinde Cuma namazında hatip hutbeye çıkarak bir takım Türkçe terimlerden bahsetti. Bu arada ’bazıları Tanrı diyor. Tanrı demeyin Allah deyin’ dedi. Bunu hayretle dinledim. O akşam, başka bir camiye giden bir arkadaşımla beraberdim. Onun gittiği camide hatip ’Günaydın demeyin, Selamünaleyküm deyin" demiş, arkadaşım da buna hayret etmiş. Bu bir talimatla mı oluyor, yoksa hatipler kendileri mi söylüyorlar? Büyük bir reaksiyon yaratmaktadır. Tanrı sözü çok güzel bir sözdür. Bu hususu sizin gibi geniş görüşlü bir din liderimize duyurmak için mektubumu yazıyor, saygılarımı sunuyorum."
http://www.haberler.com/vehbi-koc-diyanet-e-sordu-tanri-mi-denmeli-allah-haberi


----


Bunları ben uyduruyor olsam hadi diyeceğim haklısınız?
Yok mu, yapılmadı mı, inkar edebilirimsiniz?
O halde neden Türk milletine yıllarca zulüm yaptınız, Türk milleti ile derdiniz neydi?

Suçumuz Tanrı demek miydi?


Oysaki sizlerin de bildiği gibi tanrı, eski Türkçede tengri kelimesinin zaman içinde değişmesiyle meydana gelmiş, tengri ise eski Türkçede "gök" veya "gök tanrısı" anlamlarına kullanılmıştı.

Türklere gelince araştırmadan haklarını yiyebilen bir Müslümanlık anlayışı, nasıl oluyor da Kürtlere gelince özgürlük oluveriyor hiç düşündünüz mü?


Milletin genelde kullandığı bir deyim vardır.
"Yukarda Allah var"...
Bu yukarda Allah var deyiminin kökünü de bilmediğinizi sanmıyorum.
Yine de bahsedeyim.
Eski Türklerin ve Moğolların inançlarına göre tengricilikte gök tanrısı, ya da gök'ün yüce ruhu olarak kabul gördüğünden hala yukarda Allah var deyimi kaybolmamıştır.


İbn Fadlan’dan anladığımıza göre, Oğuz Türkleri sıkıştıklarında semaya bakarak “tengri” dedikleri nakledilmektedir.
Ayrıca, Kaşgarlı Mahmud'dan anladığımıza göre ise, döneminin İslami kesiminin de Allah anlamında “ulu tengri” dediklerini kaydediyorlar.

Peki, sizler ve benzerleriniz bu milletin Tanrı kelimesini kullanmasını neye göre yasakladınız?
Tabii ki Sayın Kilimci olarak şahsınızda bunun yanıtını tüm taifenizin bir araya gelerek düşünmesi elzemdir.


Yine de kaçamak yanıtlar vermeden evvel iyice düşünmenizi öneriyorum.
Çünkü bunun örnekleri de çoktur.Tabii ki araştırana,okuyana...Biat edene değil.

Bazı örneklere da bakalım mı?
Ahmed Yesevi, Divan-ı Hikmet'in de Hikmet adı ile derlenen yaklaşık 12 şiirinde " tengri" demektedir.

Yunus Emre, Niyazi Mısri gibi şairlerde "tengri" anlamındaki "tanrı" ve "çalab" şeklinde kullanmışlardır.


Mesela Farsçadan Türkçeye de geçen hüda anlamı vardır.
Peki, siz Allah kelimesinin hangi kökenli olduğunu biliyor musunuz da taifeniz Allah kelimesini ısrarla millete yıllarca sokuşturdunuz?

Yukarıda SELAMÜNALEYKÜM DEYİN konulu bir alıntı sunmuş idim.
Şimdi soruyorum.
SELAMÜNALEYKÜM kelimesinin kökeni nedir biliyor musunuz?

Selamun aleyküm öz olarak İbranicedir.

İsrail'de  “shalom” olarak söylenir.
Keman sanatçısı Yahudi asıllı İtzhak Perlman’ın "Sholom Aleykhem" isimli keman solosunu hiç dinlediniz mi?

Ha yeri gelmişken hatırlatayım, İsrail’de İbranice bir kelimedir.
Gerçek anlamı ve ilginç olanı ise, Abdullah ile eş anlamlı olmasıdır.
Bu isme dikkat ederseniz ABDullah'ın ne anlama geldiğini de çözersiniz.
İbraniler için de şunu söyleyeyim.
İbranioğulları'nın da daha evvel Akad dilinden gelme Sümer kökenli bir lehçe kullandıkları söyleniyor.


Ey Müslim efendiler, Ey yüce milletim.
 
Oğuzların Dede Korkut masallarında dahi tengri denmişken seni şimdilerde BOP eş başkanları ile aynı şekilde düşünmeye iten yeni yaratılmış ılımlı İslam’a doğru yönlendiğini göremiyor musun?

Sana Tanrı denmesini yasaklamaya çalışan zihniyetin şimdilerde Allah yerine; Xwedê, Xuda, Xweda, Yezdan denmesine rıza göstermesinde hiç bir şüphe duymuyor musun?

Şüphe duymayacağın yegâne şey Allahın var ve tek yaratıcı olmasıdır.


Size selam verene, dünya hayatının geçiciliğine istekli çıkarak: " Sen mü'min değilsin" demeyin. Asıl çok ganimet, Allah katındadır,(NİSA SURESİ / 94) diyor.
Ancak şüphe duyma demiyor.

Şüphe duyma demiyor.

Şüphe sizi doğruya götürecek tek gerçekliktir.

Çünkü araştıracaksınız, aklınızı kullanacak, sorgulayacaksınız.

Fazlaca uzatmadan Diyanetin artık kapatılması gerektiğine inandığımı da belirtmeden geçmeyeceğim.
Çünkü bana göre Diyanetlikten çıkmış, dinayet olmaya başlamıştır.
Bakınız Diyanet'in bir vatandaşın benzer bir sorusuna verdiği yanıttan alıntı yaparak son vereyim.

Soru:
Allah (Azze ve Celle) Yerine Tanrı Kullanmak Doğrumudur?

Yanıt:
Yanıtında Kaşgarlı Mahmud'a isnat ettiği bir kısmı vardır.
Yukarıda da işlemiştim. Bakınız Diyanet bu kısmı nasıl alıntı yolu ile yorumlamış.

Kaşgarlı Mahmud, Tanrı kelimesini şöyle açıklamıştır: "Tengri, yüce Tanrı manasına gelir. Kâfirler göğe Tengri derler. Yine bu adamlar büyük bir dağ, ulu bir ağaç gibi gözlerine ulu görünen her şeye Tengri, hakîm kişiye de Tengriken derler"
Gösterdiği kaynağı ise Divan-ı Lügâti't-Türk, Çev. Besim Atalay, Ankara 1941, s.111, 376 dır.

Saygı ile...
Ahmet Dursun

Açıklama:
Kaşgarlı Mahmut’un kim olduğu, nasıl çalıştığı ve eseri niçin yazdığı kitabın başında şöyle açıklanmaktadır:
‘‘Kendim, Türklerin en fasih konuşanlarından, en açık anlatanlarından, en doğru anlayanlarından, soy sopça en ileri bulunanlardan, en iyi kargı kullanan savaşçılardan olarak Türklerin hemen bütün beldelerini boydan boya dolaştım. Türk’ün, Türkmen’in, Oğuz’un, Cigil’in Yağma’nın, Kırgız’ın dillerini, kafiyelerini öğrenip bunlardan faydalandım. Bu kitabı, böyle uzun bir çalışmadan sonra belli bir tertip içinde ve beliğ bir üslûpla yazdım. Adımı dünyanın sonuna kadar yâd ettirmek ve Âhiret’te sonsuz nimet kazanmak için Allah’tan yardım dileyerek yazdığım bu kitaba Divân-ı Lûgati’t-Türk adını koydum.’’
**********
İşte o rapor: PKK’nın yıllık geliri 500 milyon $

http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=7107.0

Baglantı

• 9/5/2012 - Kürtçe okunacak Kur'an ile Ilımlı islam başlıyor.

Kürtçe okunacak Kur'an ile Ilımlı İslam başlıyor.

TRT'nin Kürtçe kanalının ardından Kürtçe Kuran-ı Kerim gündemde. Diyanet İşleri Yayın Kurulu Başkanı Yeprem, "Neden olmasın" derken, Başkan Yardımcısı Görmez, "Her lehçeden olabilir, sakıncası yok" dedi. Tek sıkıntı Kürt kökenli bilim adamı bulabilmek

TRT'nin "Kürtçe kanal" açılımının ardından "devlet eliyle" Kürtçe Kuran tartışması da yeniden gündeme geldi. Diyanet İşleri Başkanlığı'nın iki yetkin ismi daha önce de tartışılan "Kuran-ı Kerim'in Kürtçe Meali" projesine yeşil ışık yaktı.
http://www.trbulten.com/haber/144-islam-diyanetden-kurtce-kuran-girisimi.html

Yıllardır bu ülkede Türkçe ezan olmaz, Türkçe Kur'an okunmaz diyen ulemalar neredesiniz?
Türkçe EZAN (mp3) indiriniz.(
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=1462.0 )
Hayırlısı ile efendilerinizin yeni dinlerini millete kabul ettirdiniz.
CEMAAT VE TARİKATLAR KENDİ ÇIKARLARINA BAKIN AYETLER İLE NASIL OYNUYORLAR?
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=6763.0

Siz nasıl insanlarsınız ey Müslümanlar?
Okuduğunuzu mu anlamıyorsunuz yoksa duyduklarınızı mı?
UÇKUR TANRILARI,KUR'AN DAKİ AYRAÇ ŞERİAT.(
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=304.0)

Müstemleke valilerinin talimatları ile hutbelerde değişiklik az mı geldi?
Eric Edelman'ın isteği ile cuma hutbelerinde değişiklik.
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=6872.0

Sizlere ne dense azdır?
Adamın sırtında Allah dövmesi var diye öldürdüğünüzün hakkını nasıl ödeyeceksiniz?

Turan Dursun, Bahriye Üçok, Çetin Emeç, Uğur Mumcu ve daha onlarcası gerçekleri yazıyor söylüyor diye öldürülürken bu günleri hiç tahmin etmediniz mi?
Benim için sakıncası yok ta sizler için sakınca başlayacak.
Şimdi hangi kitaba göre, hangi efendiye göre hepsinden önemlisi de hangi lisana göre Müslüman olacaksınız, ibadetinizi hangi lisandan yapacaksınız?

Kürtçe, Türkçe, Lazca, İngilizce, Almanca vs...
Hangi dilden Allah sizi anlayacak acaba?

Erdoğan'ın bir sözünü de hatırlatmanın şimdi tam sırası. İktidara geldikleri günlerde rejim değişikliği hakkında neler yapacaklarını soran gazetecilere,"acele etmeyin sindire, sindire kabul ettireceğiz. Hazmettire, hazmettire geleceğiz demişti!"(
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=2194.0)



Ah Atatürk ah...
Bunların topunu kazıyamadan gittin ve başımızı derde soktun ya...
Ancak kabahat bizde.
Anlatamadık.
İspatlamaya çalışırken birden eğitimde bilim yok oldu.
Hurafeler dönemi başladı.
Bilimle uğraşanlarımızın yerine mollalar, ulemalar ancak bu kadar anlatabildi.
Atam kabahat sende değil.
Bizlerdedir.
Bir de şu Anayasayı koruma ve kollamak ile görevli kişi ve kurumlarda.

Anayasanın vazgeçilmezi, olmaz ise olmazlarından ve TSK’nin İç Hizmet Kanununun kendisine rejimi koruma ve kollama görevi verdiği, bu görevinden vazmı geçilmiştir?

Biliyoruz ki Anayasayı koruma görevi hepimizindir.(
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=384.0 )


Hadi yeni İslam hayırlı olsun.


A.Dursun


----------


İLKER BAĞBUĞ'UN BALANS AYARI KİME YAPILDI?


--------------


ASYA FİNANS'TAN    ASYA BANK'A DOĞRU .. ( Fethullah'ın 35 yıllık dostu Nurettin VEREN anlatıyor )


------


Geçenlerde siz de farklı içerikte ama benzer bir soruyla karşılaştınız. “Başörtüsü füruat, yani öncelikli değil” dediniz. Habertürk gazetesi yazarı Nihal Bengisu Karaca da sordu: “Madem hiç şart değildi bu başörtüsü, o zaman bizi niye yediniz, niye kandırdınız? Bıraksaydınız o zaman hepimiz Nazlı Ilıcak gibi olsaydık, derdiniz neydi?”

O yazısından sonra Nihal Bengisu Karaca"ya telefon açtım, görüştüm. “Cümlemin tamamını alsanız, size bir itirazım olmaz. "Başörtüsü füruat, yani öncelikli değil" dedikten sonra asıl olan kelime-i şehadettir demiştim ben. Dinin en önemli kısmı burasıdır. Oysa siz meselenin en önemli kısmını belirtmeden yazınca beni "başörtüsü olmasa da olur" demişim gibi bir duruma sokuyorsunuz” dedim. Hatırlarsanız, “Başörtüsü dinde öncelikli değildir, başörtüsü füruattır” lafını Hoca Efendi 28 Şubat sürecinde gerilimi azaltmak, tansiyonu düşürmek için söyledi. Yani Türkiye"de bir kavga çıkmasın, tartışma çıkmasın, okumayı tavsiye edelim. Başörtüsü mü, ilim tahsil etmek mi? Ben "iİlim tahsil etmek" derim. Ama bu insanların vicdanına kalmış bir şeydir, bunu dayatamam. Kendisine hitaben bir yazı yazdım. Ayrıca telefonda Amerika"ya gideceğimi dönüşte yüz yüze görüşebileceğimizi söyledim. Benim gibi bir insanı sanki başörtüsünü hafife alarak “başörtüsü olsa da olur olmasa da olur” gibi göstermek uygun değil.


************


Özgür bir Kürdistan tohumu ekiyorum. Onu geliştirip büyütün" Said-i Kürdi (Nursi)
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=75.msg12216#msg12216

http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=6111.0
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=537.0
http://www.toplumsalbilinc.org/forum/index.php?topic=2634.0
Baglantı

• 9/5/2012 - Kürtçe Kuran Meali'ne izin çıktı.

Kürtçe Kuran Meali'ne izin çıktı.

NTV'de Nilgün Balkaç'a özel röportaj veren Devlet Bakanı Faruk Çelik, demokratik açılımdaki gelişmeleri anlattı Manisa'da yaşanan üzücü gelişmeleri de değerlendiren Çelik, Kürtçe Kur'an konusunda da açıklama yaptı

Çelik, Diyanet'in Kürtçe Kur'an meali hazırladığını hatırlattı ve "İslam bütün insanların dini Sadece Kürtçe için değil, Kafkasya ve Balkanlarda yaşayan müslümanlar için de çalışmaları var Diyanet'in Kürtçe meal hazırlanıyor Ardından diğer diller için de çalışma yapılacak" dedi.
-------
Kürtçe Ezan'ın sözleri şu şekilde:

Xwademazıni - Allah büyüktür (4 defa)
Be vi tıXwadetınnani - O'ndan başka ilah yoktur (2 defa)
Muhammed şandiyeXwade'ye - Muhammed O'nun elçisidir (2 defa)
Varın nımejye- Haydi namaza (2 defa)
Varın rıhatiye - Haydi felaha (2 defa)
Xwademazıni - Allah büyüktür (2 defa)
Be vi tıXwadetınnani - O'ndan başka ilah yoktur (2 defa)
---------

Kürtçe Kuran Meali'ne izin çıktı

29.09.2002

Anadilde ibadet konusunda önemli bir adım atan Diyanet İşleri Başkanlığı, Kuran'ın Kürtçe mealine izin verdi. Doğu ve Güneydoğu'daki imamlar, cemaatine Kürtçe vaaz verebilecek..AB'ye uyum yasaları kapsamında Kürtçe kurs ve Kürtçe TV için hazırlıklar sürdürülürken, Diyanet İşleri Başkanlığı anadilde ibadet konusunda önemli bir adım attı. Diyanet, Kuran-ı Kerim'in Kürtçe mealine izin verdi.


Diyanet İşleri Başkanlığı, 18 Mayıs 2002 tarihinde İstanbul'da yapılan Güncel Dini Meseleler İstişare Toplantısı'nın sonuç bildirgesine dayanarak anadilde ibadete izin verdi. Diyanet'in resmi internet sitesinde de yayınlanan bildiride, sure ve ayetlerin Arapça okunacağı ancak meal ve yorumlarının anadilde yapılabileceği belirtildi. Bu çerçevede Kürtçe Kuran-ı Kerim'e de izin verildi.

İlk uygulama Doğu'da
Diyanet, Kürtçe Kuran konusunda ilk uygulamaya Güneydoğu ve Doğu Anadolu'dan başladı. Bölgelerdeki illerde görev yapan din görevlilerine gerekli görüldüğü takdirde Kürtçe meal ve yorumlarda bulunma izni veren Diyanet, Kuran-ı Kerim'in Kürtçe mealini hazırlama konusunda da harekete geçti. Diyanet İşleri yetkilileri, Kuran'ın asli lafzını okuyamayanların, öğreninceye kadar tek başına namaz kılarken mealini okumalarının da mümkün olduğunu ifade ettiler. Dua konusunu da ele alan Diyanet, kulun doğrudan yaradanına sığınıp ondan istek veya dilekte bulunması konusunda ana dilini kullanmasında herhangi bir sakınca bulunmadığını vurguladı.


Namazda anadilde dua
Bu arada 104 dil uzmanının hazırladığı Güncel Dini Meseleler Sonuç Bildirgesi'nde, Kuran-ı Kerim, dini metinlerin anlaşılması ve yorumlanmasında klasik yöntemlerin yanı sıra çağdaş yöntemlerden de yararlanılması önerildi. Bu çerçevede ibadette devrim sayılacak adımlar da atıldı. Uzmanlar, Kuran'ın değişik dillere çevrilmesinde ve anlaşılır tefsirler yapılmasında büyük eksiklikler bulunduğunu saptadılar. Uzmanlar, herhangi bir dile çevirinin Kuran kabul edilemeyeceğini de karara bağladılar. Namaz konusunda da önemli kararlar alan din adamları, namazda kıraatın (ayet okuma) kesin ve sabit bir farz olduğunu ve kendi özgün dilinde okunmasıyla yerine getirilebilecek bir ibadet olduğuna karar verdiler. Din alimleri, herkesin konuştuğu dilde sure ya da ayet okuması halinde, büyük kargaşa ve çekişmenin başlayacağı, bunun da toplumsal bütünlüğü zedeleyebileceğine dikkat çekti.


--------


Kürtçe Kur'an sürprizi
29 Kasım 2008


-------


Kürtçe Kur’an meali bir başka bahara kaldı 
Açılım kapsamında gündeme gelen “Kürtçe Kur’an Meali” çalışması rafa kaldırıldı. Projenin iptal nedeni ise Kürtçe ve Arapça bilen uzman kişilerin bulunamaması.
http://www.samanyoluhaber.com/h_395122_kurtce-kuran-meali-bir-baska-bahara-kaldi-.html

***

Ekrâd Arapça bir kelime ve Kürt'ün çoğuludur.

http://www.internethaber.com/news_detail.php?id=167803&interstitial=true
Baglantı

• 9/5/2012 - İmam Hatiplinin Kürtçe İncili

Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez, 'Kürtçe ezan' konusunda yaptığı açıklamada bunun kabul edilemez olduğunu söylemiş.

Ancak İmam Hatipliye Kürtçe İncil serbest. Garip değil mi?



Bir de utanmadan, sıkılmadan şöyle demiş.

''Ezanın herhangi bir dile ve lehçeye çevrilmesinin ezan olarak kabul edilmesi asla mümkün değildir.”
Yahu kutsal olan Ezan mı, Kur'an mı?

Sen Allah kelamı de Kur'an-ı Kerim'i Kürtçeye çevirt, Ezan denen çağrıyı daha kutsal yap başka bir dile çevrilince ezan olarak kabul olmaz de.

Şeytan bile bu kadar yapamadı, pes doğrusu pes.

Yahu akıllı Prof, Allah Türkçe, Kürtçe vs... bilmiyor mu?

İncil'i kürtçe anlayan tanrı, Kur'anı mı Kürtçe anlamayacak.
Oha desem mi demesem mi?

En iyisi soralım, Diyanet kime, hangi dine, hangi ilaha hizmetkârlık yapıyor?

Peki Bu Prof denen muhterem, Atatürk'e de dinsiz dediğinin farkında mı?

Müslümanlar bu kadar mı Atatürk düşmanı oldular?
Ya da Diyanet (aslında Dinayet oldu) halkı, inananları bu kadar mı koyun sanıyor?

A. Dursun
--------
Diyanet, Kürtçe ezan için ne diyor?

CİHAN


Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez, 'Kürtçe ezan' konusunda yaptığı açıklamada bunun kabul edilemez olduğunu söyledi.

Görmez, Kürtçe ezan için; ''Ezanın herhangi bir dile ve lehçeye çevrilmesinin ezan olarak kabul edilmesi asla mümkün değildir.” açıklamasını yaptı.

Diyanet İşleri Başkanı Görmez, Kürtçe ezan konusunda TRT Haber’in sorularını cevapladı. Başkan Görmez, ezanın farklı bir dile ve lehçeye çevrilmesinin asla kabul edilemez olduğunu ifade etti.

Ezanın bütün Müslümanları birbirine bağlayan ortak bir inancın sembolü ve özgürlüğün ve bağımsızlığın simgesi olduğunu kaydeden Başkan Görmez şöyle konuştu: “Ezan-ı Muhammedi, Sevgili Peygamberimizin ilk mescidi inşa ettiği günden bu güne kadar bütün zamanlarda, bütün coğrafyalarda, bütün Müslümanların ortak inancının sembolü ve simgesi olmuştur. Ezan-ı Muhammedi’nin her kelimesi ve cümlesi Şeair-i İslamiye’dendir. Şeair demek dünya var oldukça Müslüman olma bilincimizi ve Müslüman kalma şuurumuzu diri tutacak ve kaybolmayacak bir sembol demektir. Binaenaleyh ezanın herhangi bir dile ve lehçeye çevirisinin Müslümanların ortak inancı ve bilincini ifade eden ezan sayılması asla mümkün değildir.”
   
Şanlıurfa'nın Suruç ilçesinde 20 Mayıs Cuma günü BDP’nin sivil itaatsizlik eylemi kapsamında gerçekleştirdiği Kürtçe ezan okunmasına ilişkin bir soru üzerine Diyanet İşleri Başkanı, haberin doğruluğunu henüz teyit etmemekle birlikte farklı dile ve lehçeye çevrilen ezanı ezan olarak kabul etmenin mümkün olmadığını yineledi. Görmez, konuşmasının devamında Türk milletinin ezan konusunda tarih içerisinde acı bir tecrübe yaşadığını ve bunun toplum tarafından kabul görmediğini, bu nedenle de devletin bu hassasiyeti görerek, bu yanlıştan vazgeçtiğini aktardı.

Baglantı

• 9/5/2012 - Sen Müslüman mısın, itikadı görüşün nedir?

Face BASİRET SAHİPLERİ sayfasında Islam Misyoneri ‎rumuzlu bir şahsın sorusu ve yanıtım…

 

Soru:

 ....arkadaşım şu soruma cevap ver LÜTFEN...

sen müslümanmısın ?

itikadi görüşün nedir ?

 

***

Misyon ve misyoner kelimeleri genel olarak bütün evrensel dinler için geçerli olmakla birlikte, Hıristiyanlık söz konusu olduğunda, tarihi süreç bakımından ve organize bir Kilise faaliyeti olması bakımından daha özel bir anlama sahiptir.

 

Terim anlamı ise; Hıristiyanlığı, Hıristiyan olmayanlar arasında yayma görevidir.

 

Günümüzde ise teknik bir terim olarak misyon, Uzakdoğu ve Afrika ülkelerinin Hıristiyanlaştırılması anlamını ifade etmektedir.

 

Hıristiyan inancına göre misyonerlik, Hıristiyanlıkla birlikte ortaya çıkmıştır. Kilisenin kurucusu olan Hz. İsa aynı zamanda ilk misyonerdir.

 

Yeni Ahid’in Resullerin İşleribölümünde, aralarında bazı küçük farklılıklar olmakla birlikte açıkça ifade edilmiştir. Matta İncil’inde geçen ifadeler kilisenin temel misyonunu şöyle açıklamaktadır: “İsa yanlarına geldi ve onlara söyleyip dedi: Gökte ve yeryüzünde bütün hâkimiyet bana verildi. İmdi, siz gidip bütün milletleri şakirt edin, onları Baba, Oğul ve Kutsal Ruh adıyla vaftiz eyleyin, size emrettiğim her şeyi tutmalarını onlara öğretin ve işte ben bütün günler, dünyanın sonuna kadar sizinle beraberim.

 

Matta İncilinde yer alan bu ifadeler evrensel bir misyonerliği tarif etmektedir. Ancak yine aynı İncil’de İsa’nın mesajını sadece İsrail oğulları arasında yaymaya çalıştığını ve havarilerine de bunu tavsiye ettiğini gösteren ayetler vardır. Mesela İsa, “Ben yalnız İsrail halkının kaybolmuş koyunlarına gönderildim” demekte, başka bir ayette de “İsa on ikileri şu emirle halkın arasına gönderdi: Diğer uluslara ait yerlere gitmeyiniz. Samiriyelilere ait kentlerin hiç birisine uğramayınız. Bunun yerine İsrail halkının kaybolmuş koyunlarına gidiniz. Gittiğiniz her yerde göklerin egemenliğinin yaklaştığını duyurunuz” ifadeleri yer almaktadır.

 

Misyonerlik konusunun tartışıldığı zeminlerde bazılarının misyonerliği İslam’ın tebliğ anlayışıyla aynılaştırdıkları görülmekte, özellikle misyonerlerin kasıtlı olarak ikisini aynı göstermeye çalıştıkları bilinmektedir. Dolaysıyla burada İslam dininin tebliğ anlayışıyla misyonerliğin farkını bilmeyenlerin Müslüman’ım demeden önce bilgilerini artırmalarının gerekli olduğu kanaatindeyim.

 

 

Bir açıklama daha yapayım.

 

Sizin ağa babalarınız da kendilerinin çok bildiğini sandıklarında aklına geldikçe Sen mü'min misin diye sorarlar.

 

Misyonerliğe soyunmadan evvel mü'min nedir, Kur’an ne demiş bilmek gerek.

 

NİSA SURESİ: 94 Size selam verene, dünya hayatının geçiciliğine istekli çıkarak: " Sen mü'min değilsin" demeyin. Asıl çok ganimet, Allah katındadır.

 

Peki, siz önünüze gelene hakaret etmeden evvel, küfre sapmadan evvel bu adam ne diyor diye hiç okudunuz mu?

 

Ama “Sen Müslüman mısın, itikadı görüşün nedir?” diye sormakta bir sakınca görmezsiniz.

 

Önce hitap etmeyi öğrenin, sonra Misyoner olup olmadığınıza karar verin daha sonra bana bunu sorun.

 

Laf olsun torba dolsun diye yazacak vaktim de yok, kimseye şirin görünmeye ihtiyacım da.

 

Ağzı olan değil, beyni ve içinde bilgisi olan konuşacak.

Baglantı

• 9/5/2012 - İmam Hatip Vakfı, Misyonerlik din ve vicdan hürriyetidir.

İmam Hatip Vakfı, Misyonerlik din ve vicdan hürriyetidir.

24 Ocak 2008

Türkiye İmam Hatipliler Vakfı'nın timav.org.tr  adresli internet sitesinde bu açıklamaya yer verildi:

 

"Misyonerlik Faaliyetleri: TBMM’nin hak ve özgürlükler bağlamında başörtüsü gibi konularda gösterdiği duyarlılığı din ve vicdan hürriyeti çerçevesinde diğer konularda da göstermesinin gerekliliğine inanıyoruz.

Din ve vicdan hürriyetinin tam anlamıyla sağlanması hususunda milletimizin çoğunluğunun dini olan İslamiyet’in yanında azınlıkların mensup oldukları Hıristiyanlık, Musevilik gibi dinlerin mensuplarına da gerekli hak ve hürriyetlerin sağlanması hem devletin görevi, hem de inançları bağlamında Müslümanların da görevidir diye düşünüyoruz. Son zamanlarda etnik milliyetçililik söylemlerinin arkasına sığınan bazı grupların tahrikleri ile misyonerlik faaliyetlerinde bulunan farklı dinlerin mensupları tedirgin edilmişlerdir.

Bizim inancımızda her kim hangi dine veya görüşe sahip olursa olsun inançlarını yaşama hürriyetine ve görüşlerini ifade edebilme hürriyetine sahip olmalıdır. Bizler dinimiz olan islamın gerekliliklerini yerine getirmek ve dinimizi yaymak adına ne kadar hakka sahip ve ne kadar hak talep ediyorsak ülkemizde yaşayan diğer dinlerin mensuplarına da aynı hak ve hürriyetlerin kullandırılmasını insanlık adına önemsiyoruz.

Ülkemizde yaşayan her din mensubu, dininin gereklerini kendi yaşadığı ve yaşanmasını tavsiye ettiği gibi, başkalarına da baskı yapmadan, tehdit ve şantaja girmeden anlatma hürriyetine sahip olmalıdır. Eğer ihtiyaç varsa kendi ibadethanelerini, kilise ya da havralarını serbestçe açabilmeliler, dini yayınlarını serbestçe satıp ya da dağıtabilmelidirler diye düşünüyoruz.

Bunu demokratik bir hak olarak görüyoruz. Bu hak İslam dininin de öngördüğü bir hürriyettir.

Bu tip faaliyetlere karşı çıkan ve provake edenlerin bizzat kendi dinlerini ve demokrasiyi gereği gibi bilmedikleri için misyonerlik faaliyetlerine karşı çıktıklarını, dahası aşırı davranıp bu insanları bizzat kendi yöntemleri ile cezalandırmaya gittiklerini düşünüyoruz.Kendi dini ve inançları dışındaki din ve inançları yok sayan, onlara yaşam hakkı tanımayan bu mantık ülkemiz ve milletimiz adına tehlikeli bir mantık, bu gidiş de tehlikeli bir gidiştir.



Bunun için özellikle gençlerimize insan haklarını, din ve vicdan hürriyetini devletimiz ve sivil toplum kuruluşları acilen öğretmenin yollarını bulmalıdırlar. “Bu insanlar benim ülkeme nasıl kilise açarlar” gibi tepkisel bir yaklaşım dünyanın dört bir köşesinde cami ve mescit açan Müslüman kardeşlerimizin de benzeri tepkilere maruz kalmasına sebebiyet verebilir. Biz nasıl farklı dinlerin çoğunlukta olduğu ülkelerde cami ve mescit açıyorsak ve bunu asla gizli yapmak istemiyorsak farklı dinlerin mensuplarının da kendi ibadethanelerini rahatça ve gizleme ihtiyacı duymadan açabilmelerine en azından tahammül gösterilmelidir.



Konya’mızda bile yüzlerce gizli kilise açıldığı kulaktan kulağa dolaşmaktadır. Eğer bu insanlar farklı hesap veya hedeflerle açtıkları kiliselerini veya farklı ibadethanelerini gizliyorlarsa o farklı hesapları asla tutmayacaktır. Ancak, dinlerini, yaşamak ve anlatmak maksadı ile bu ibadethaneleri açıyorlarsa ve buna ihtiyaç duyuyorlarsa istedikleri kadar kilise açabilmelidirler.



Devletimizin de bu anlamda gerekli düzenlemeleri yapması toplum huzurumuz açısından önemsenmelidir. İlgili düzenlemelerin yapılmaması bir kısım provakatörlerin işlerini kolaylaştırmakta, bilgisiz ve bilinçsiz insanların ihkak-ı hak yapmalarının önü kapatılamamaktadır.



Ayrıca; hakkın mağdur tarafından bizzat alınması anlamına gelen ihkak-ı hakkın hem hukuken hem de dinen ne kadar yanlış bir uygulama olduğu yine özellikle gençlerimize iyi anlatılmalıdır. Anlatılmalıdır çünkü; hapishanelerimiz ihkak-ı hak yapanlarla doludur. Hak ve özgürlüklerin, barış ve huzur içerisinde yaşanabildiği daha müreffeh bir Türkiye dileklerimizle kamuoyunu saygıyla selamlarız. "

haberturk.com

***********

Otobüslerin yeni rengi belli oldu


"İstanbul halkı otobüsünün rengini seçiyor" kampanyasının sonucuna göre, İstanbul Otobüs İşletmeleri AŞ’nin sefere koyacağı yeni otobüslerin rengi, oyların yüzde 34.54’ünü alan erguvan rengi oldu.



İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş, Emirgan Korusu içindeki Beyaz Köşk’te düzenlediği basın toplantısıyla, "İstanbul halkı otobüsünün rengini seçiyor" kampanyasının sonuçlarını açıkladı.



Buna göre, internet üzerinden sürdürülen kampanya, Amerika’dan Faroe Adaları’na, Dominik Cumhuriyeti’nden Almanya’ya, Tunus’tan Portekiz’e kadar çok sayıda ülke ve Türkiye’den 44 ilden toplam 172 bin kişi katıldı. Oyların yüzde 34,54’ünü alan erguvan rengi birinci oldu.

gundem.milliyet.com.tr


                                                              ******

 

Otobüsler Erguvan renkli, Ortaçağ'ın başlarında başpiskoposlar...

 

                                                       *****


Protein ve DNA'ların saptanmasında yararlanılan boya jelinin bir parçasını oluşturdu. Perkin'in keşfi sayesinde, "gen taraması" ve bundan hareketle, kalıtıma ilişkin araştırmalar yapılmaya başladı. Yine gen çözümlemeleri sayesinde, kriminolojik araştırmalar yapılıyor ve ağır suç işleyenlerin izi sürülüyor.


Perkin'in bulduğu bu rengi, sanatçılar da çok sevdiler. Çözülmesi zor "anilin cilası", tablolarındaki mor renge inanılmaz bir parlaklık katıyordu. Eflatun, zamanla moda renkler içinde yine tartışmasız bir numaraya yükseldi. Günümüzde temsillerde, partilerde ve moda gösterilerinde, sanatçıların üzerlerini süsleyen birbirinden güzel elbiselerde mordan eflatuna kadar bütün tonları görebiliyoruz. Yaşamımızın her alanında önemli bir yere sahip: Mor kruvaze ceket, leylak rengi kayak ceketi, metalik eflatun Porche otomobil...



Eflatun rengin ulaştığı aşama, geçtiğimiz yüzyıldaki kötü imajı düşünüldüğünde oldukça etkileyici. Eflatun, uzun zaman "düş kırıklığı"nın rengi olarak görüldü; "zehir", "acı" ve "ümitsizlik" simgesi sayıldı. Ressam Wassily Kandinsky'ye göre, bu rengin hastalıklı, üzüntülü ve sonu çağrıştıran bir yönü vardı. Renkler hakkında kapsamlı yazıları olan Johann Wolfgang von Goethe, bu rengi yaşlılıkla ilişkilendirmişti. Renk testlerinin uygulandığı denekler, eflatun için "kuşkulu", "gizli", "yasak", "yozlaşmış" ve "hastalıklı" nitelendirmelerini yapıyorlardı. 1989 yılında, 14-83 yaş arası kişilerle yapılan bir anket çalışmasında mor, sevilmeyen renkler listesinde 3. sırada yer aldı.


Ama piskoposlar, bu rengi çok beğenmişlerdi. Ortaçağ'ın başlarında başpiskoposlar, kendi sınıflarına uygun olarak mor rengi seçmişlerdi, bu seçim hâlâ önemini sürdürüyor. Bunda belki de, Roma imparatorlarının, Suriye'nin antik kenti Tyrus'ta (Sur) üretilen mor ile (Tir moru) boyanmış togalar giymelerinin de etkisi vardı. Katolik kilisesinde bir din adamı, hiyerarşide ne kadar yükselirse, cüppesindeki mor tonlar ve beneklerin sayısı da artıyordu. Piskoposlar leylak rengi giyinirken, erguvan giysili kardinaller, ayrıca mor ametist taşı olan bir yüzük takıyorlardı.


Yas rengi eflatun, Katolik inancına göre, büyük perhiz sırasında ve Noel'de, tövbe ve pişmanlığı simgeliyor. Doğru yola dönüş ve pişmanlığın rengi, daha sonra kadın hareketinin de simgesi haline geldi. Kadın hareketinin üyeleri, eylemlerine kilisenin de desteğini alabilmek için ayin günlerinde eflatun bir boyun bağı ya da papazların boyun atkılarından takıyorlardı. Kilisenin dışındaysa, bu kadın hareketinin üniforması eflatun askılı pantolondu.
focusdergisi.com.tr


                                                                *******

Senfonik Mevlid, bugün görücüye çıkıyor.


19 Nisan 2011

Süleyman Çelebi’nin 1409′da yazdığı  “Mevlid” kasidesi  Besteci Selman Ada tarafından kantat formunda senfonik bir eser olarak bestelendi ve dünya prömiyerini için hazır.

452 kişilik çok sesli koroyla sahnelenecek ‘Mevlid Kantat’ 20 Nisan Çarşamba günü İstanbul Kongre Merkezi’nde dünya prömiyerini yapacak. Daha önce açıklanan etkinlik yeri Sultanahmet Meydanı, hava muhalefeti nedeniyle değiştirildi.

“Mevlid Kantat” projesinin son provası dün yapıldı ve projeyi dünya sahnesine taşıyacak olan organizatör Ahmet San prova sonrasında gazetecilerin sorularını yanıtladı. Projeyi, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Diyanet İşleri Başkanlığının da manen desteklediğini söyleyen San şöyle devam etti:  “20 Nisan çarşamba günü ilk dünya prömiyerimizi yapıyoruz. Sultanahmet Meydanı’nda yapmayı planladığımız prömiyeri, hava muhalefeti nedeniyle İstanbul Kongre Merkezi salonlarına taşıdık. Orada DVD ve CD kayıtları da yapılacak…Hedefimiz Hz. Muhammedimizin doğuşunu müjdeleyen, hayatını anlatan bu eseri dünya klasik formatında, İslam alemi haricinde bu tarz müziği sevenlere dinletmek, sevdirmek, evlerine sokmak”


Dünyaca ünlü isimlerden mevlid
Prömiyerdeki performans kayda alınacak ve bu kayıt da bütün dünyada pazara DVD olarak sunulacağını söyleyen  San projeyle ilgili önemli bir haberi de şöyle verdi: ”Bu DVD’lerde dünyaca ünlü aktörlerin şiir formatında okudukları Mevlid de yer alacak. Mevlid’i Gerard Depardieu Fransızca, Antonio Banderas İspanyolca ve Kevin Costner İngilizce seslendirecek. Böylece bu DVD ve CD’lerin daha fazla ilgi görmesinin sağlayacağız. Bu isimlerle prensip mütabakatına vardık”


Mevlid Kantat’ nerelerde sahnelenecek?‘Mevlid Kantat  Türkiye’nin 10 büyük şehrinde Eylül ayında sahnelenecek. San:  “Akabinde de  12 dünya ülkesinin başkentinde bu performansı tekrarlayacağız. Atina’da Atina Belediyegbsiyle birlikte Akropol’de, Paris’te Notre Dame Katedrali, Köln’de Köln Katedrali bunlardan bazıları. Hedef Beyaz Saray bahçesinde Antonio Banderas’lı, Depardieu’lu, Kevin’lı bir performans sergilemek. Devlet Opera ve Balesi’nin katkılarıyla kimseden 1 lira destek almadan projeyi bu noktaya getirdim. İnşallah benim projem, bizim projemiz haline gelir.”

Prova otelde
Maslak Sheraton Otel’de son provalarından birini yapan Mevlid Kantat’ın bestecisi ve orkestra şefi Selman Ada da prova yapmak için yer bulmakta zorlandıklarını söyledi ve şöyle devam etti: “Çünkü Türkiye’de salon yok, çalışma yeri yok. Devlet Operası’nın İstanbul’da yeri yok. Süreyya’ya sığmadık. Bu nedenle Ahmet hocam burayı bize kiraladı. Otelde müzik yapıyoruz. ’Her şeye rağmen iyi ki otellerimiz var ki müzik yapıyoruz’ diyorum”.

Bestecisinden yaratım süreci
Selman Ada çalışmaya 3 yıl önce başlamış, günde ortalama 8-10 saat çalışarak eseri 8 ayda bestelemiş. “Nota kağıtlarında duruyordu. 3 yıldır da kimse ilgilenmiyordu ama en sonunda çok harika bir buluşma oldu. Hem opera genel müdürü Rengim Gökmen Bey, hem Cumhurbaşkanımız Sayın Abdullah Gül gönülden büyük bir destek verdi.



En önemlisi de zaten gönülden destek vermeleri” diyen Ada, Mevlid’in 602 senedir çok güzel sesli mevlithanlar tarafından bugüne geldiğini anlatarak, “Mevlid Türkçe bir metindir, Türk metnidir, dini bir metin değildir. Sadece peygamberin doğumunu anlatır ve onu müjdeler. Onun yüceliğini anlatır. Biz bunu kendi kendimize Türkiye içerisinde yapmaktaydık. Şimdi bu formatla, yani senfonik orkestra eşliğindeki büyük koroyla beraber bütün dünyaya açılma imkanı doğmuş oldu. Bu nedenle çok gönülden bir destek bekliyoruz. Halkımızdan eleştiri yerine destek bekliyoruz.



Sanıyorum Mevlid Kantat, başka ülkelerin orkestraları ve sanatçıları tarafından da seslendirilecektir. Böylelikle biz her zaman Mozart’ın, Verdi’nin ve Bach’ın requem’lerine, pasion’larına devam edeceğiz. Onlar da bize ait olan, İslamın yüceliğini vurgulayan bu eseri seslendireceklerdir. Umarım Amerikalılar, Japonlar, Fransız, İngiliz, Alman ve İtalyanlar sık sık icra ederler, biz de burada ihya oluruz.” dedi.

Mevlid Kantat’ın dünya prömiyerinin TRT ‘nin tüm kanallarından  yayınlayacağını da belirtelim.



 
Baglantı

• 9/5/2012 - Otobüsler Erguvan renkli, Ortaçağ

Ama piskoposlar, bu rengi çok beğenmişlerdi. Ortaçağ'ın başlarında başpiskoposlar, kendi sınıflarına uygun olarak mor rengi seçmişlerdi, bu seçim hâlâ önemini sürdürüyor. Bunda belki de, Roma imparatorlarının, Suriye'nin antik kenti Tyrus'ta (Sur) üretilen mor ile (Tir moru) boyanmış togalar giymelerinin de etkisi vardı.


 

Katolik kilisesinde bir din adamı, hiyerarşide ne kadar yükselirse, cüppesindeki mor tonlar ve beneklerin sayısı da artıyordu. Piskoposlar leylak rengi giyinirken, erguvan giysili kardinaller, ayrıca mor ametist taşı olan bir yüzük takıyorlardı.

 

İmam Hatip Vakfı, Misyonerlik din ve vicdan hürriyetidir.

Baglantı

Tanıtım

Sosyal olgular,tartışmalar,yazışma arşivleri,ilmi konular,her alanda fikir alış verişi

Son yazılarım

• Fikirlerinde sabit olanlar ölülerle ahmaklardır.
• Metin Akpınar Hangi Metin Akpınar?
• Anadolu Alevi Kültü Ve Sol'un "Politikası "
• Mum söndü tarihçesi
• İNANÇ ÜZERİNDEN YAPILAN BÜYÜK YOLSUZLUKLAR
• 'Alevilik İslamdışıdır' diyenlere yanıt kitabı
• Prof. Justin McCarty: "Atatürk olmasaydı... "
• Kürt tarihinin diyalektik özelliği.
• Sosyolog Müfid Yüksel'le Radikal İslam...
• İslâm’ın Yayılma Sürecinde Kürtler
• Ekrâd Arapça bir kelime ve Kürt'ün çoğuludur.
• Bu da oldu, Kürtçe Ezan okundu.
• Yıllardır neden Tanrı demeyi Türk milletine yasakladınız?
• Allah yerine Xwedê, Xuda, Xweda, Yezdan
• Kürtçe okunacak Kur'an ile Ilımlı islam başlıyor.
• Kürtçe Kuran Meali'ne izin çıktı.
• İmam Hatiplinin Kürtçe İncili
• Sen Müslüman mısın, itikadı görüşün nedir?
• İmam Hatip Vakfı, Misyonerlik din ve vicdan hürriyetidir.
• Otobüsler Erguvan renkli, Ortaçağ
• KfW'den kredi desteği alan belediyeler.
• SOROS’UN KADIN ÖRGÜTLERİ-2
• SOROS’UN KADIN ÖRGÜTLERİ-1
• YUNANİSTAN; TÜRKİYEDEKİ RUMLARA MAAŞ ÖDÜYOR
• Almanya kimleri yemliyor ortaya bir dökülse...!
• Erdoğan'ın Yüzünün kızardığı an.
• Hz.Muhammed halakızı Zeynep’le niye evlendi?
• Taciz, Tecavüz, Ensest, ticaret dünyada yaygınlaşıyor mu?
• +18: Mc. Donald’s a ait olduğu yalanı.
• İftar vakti Türkçe Ezan ile yapılıyor.
• Mehmet Akif, Gizli celselerde
• Ezân sesi rahatsız edici mi?
• Peygamber, Benden 80 yıl sonra Hilafet yoktur demiştir.
• Beynimden adeta isyan fışkırması oldu. Metrodaki kemancı.
• TUSKON nedir?
• Dinsel simgeler ve AİHM
• Rusya, Afganistan savaşına destek vermeyi kabul etti
• DÜŞÜNCE ÖZGÜRLÜĞÜNÜN TARİHİ
• Cumhuriyet fikren, ilmen fennen bedenen kuvvetli ve yüksek karakterli muhafızlar
• Atatürk'ün sildiği cümle
• Allah’ın yolladığı sihirli hindiyi yazdı
• Giyim Kuşam Konusunda Din Referans Alınamaz!
• 35 yıl önce Afganistan
• Alevi konulu izlenceler
• Alevi Sempozyumu-İzzettin Doğan
• EINSTEIN'IN BEYNİ 240 PARÇAYA BÖLÜNEREK İNCELENDİ.
• Silivri mahkemelerinden çok önemli tahliye kararları çıkacak
• Doğan, Petrol Ofisi'ni sattı!
• TANRISAL BİR İNSAN DOĞACAK
• ATATÜRK’ÜN VASİYETİ,ANKA-HERON PROJESİ

Baglantılar

• Ana Sayfa
• Profil
• Arşiv
• Arkadaşlarım
• Bana Eposta gönder
• RSS
• Bloğum

Arkadaşlarım

7 sayfadan 1 . sayfa
geri | ileri