Myspace Layouts by the Original Myspace Pimper
Myspacepimper.com Free Layouts for Myspace and Teenchill.com


BenimBlog.com - Turkce ucretsiz blog Bedava blog hizmeti
Benimblog.com satilikir / is for sale: info@anahaber.com




ÇEŞİTLİ KONULAR

ÇEŞİTLİ KONULAR

• 14/9/2006 - böyle bir yere askerimiz gitti,ALLAH KORUSUN..

İsrailli subaydan korkunç itiraf  

 Mynet Haber

İsrail ordusunun Lübnan'daki roket birimlerinden birinin sorumlusu, atılan misket bombalarını ve fosforlu mermileri kastederek, "Yaptığımız çok korkunç ve anlamsızdı. Bütün kentleri misket bombalarıyla doldurduk" dedi.

Ha'aretz gazetesinin, adını vermediği subayın açıklamalarına dayanarak verdiği haberde, İsrail ordusunun savaş süresince Lübnan'daki kentlere 1800 misket bombası attığı bildirildi.

Haberde, İsrail ordusu topçularının da ordunun uluslararası yasalarca yasaklanmış fosforlu mermiler kullandığını söylediğine dikkat çekildi. Halen Lübnan'da patlamaya hazır 500 bin dolayında cephane bulunduğu bildiriliyor.
Baglantı

• 13/9/2006 - Fazlalıkları ortadan kaldırın

Fazlalıkları ortadan kaldırın


Kullanmadığınız eşyalar evinizde göze hoş görünmeyen büyük bir kalabalığa neden oluyor. Bu eşyaları kutulara ya da küçük yüklüklere yerleştirmeyi düşünüyorsunuz fakat bu sefer de hangi büyüklükte ve kaç tane kutu alacağınıza bir türlü karar veremiyorsunuz. Size bu konuda yardımcı olmamızı ister misiniz? Depolama sürecinde yapılması gerekenler: - Evinizde kargaşaya neden olan eşyaların içinden ihtiyacınız olanları ayırın. - Yüklük ve kutu alışverişine çıkmadan önce evinizde bunları koymanız için yeterli bir alan olduğundan emin olun. Bu

kutuları koyabileceğiniz en uygun yerler genelde dolapların en üst rafıyla tavan arasında bulunan boşluklardır.

- Alışverişe çıkmadan önce hangi boyutta kaç kutuya ihtiyacınız olduğunu saptamak için bu kutuları koyacağınız alanı ölçün. Şimdi yaptığınız bu planla ve almanız gereken yüklük ve kutuların ayrıntılarını içeren listenizle alışverişe çıkmaya hazırsınız.

Depolama sürecinde yapılmaması gerekenler

- Kutulara koymak istedikleriniz ileride bir şeyler daha eklenebilecek türden eşyalarsa (örneğin eski fotoğraf albümleri) o zaman bunları saklamak için canlı renklerde ve sıra dışı şekillerde kutular seçmekten kaçının. Bu tarz trend kutular satışa çıktığı sezon tüketilir. Dolayısıyla siz ileride fotoğraf albümlerinizi koyacak benzer kutular aradığınızda karşınıza farklı renkte ve tarzda kutular çıkacak ve evinizdeki karışıklığa bir de renk cümbüşü eklemiş olacaksınız.

- Dükkanlarda gördüğünüz kutular ne kadar renkli, göz alıcı ve çekici olsa da sakın ihtiyacınız olandan fazlasını eve sokmaya çalışmayın. Alacağınız her ekstra kutu ya da yüklük evinizdeki kalabalıklığın daha da artmasına neden olacaktır.

- Kafanızda özel bir ‘lüzumsuz eşya depolama’ projesi olmadan sakın vitrin gezmeyin. Tüketicinin aklını başından alan renkli kutularla bezenmiş vitrinleri gördüğünüzde ‘bir gün ihtiyacım olur’ diyerek bir sürü kutuyla eve dönebilirsiniz.
 

 

Baglantı

• 13/9/2006 - ibret verici hikayeler

Bir gün bir mümine şöyle dediler: “Senin dostun ve kardeşin iyi hallerini bırakıp kötülüklere saplandı. Neden onunla dostluğunu ve arkadaşlığını kesmiyorsun?” O mümin şöyle cevap verdi: Onun asıl şimdi, bir kardeşe ve dosta ihtiyacı vardır. Bu düşkün halinde onu nasıl terk ederim? Aksine, bütün gayretimle eline yapışacağım ve ateşten kurtarmaya çalışacağım.

 

 

İhtiyar piri fani bir zat bahçesine meyve ağacı dikiyordu. Oradan geçen bir genç baktı ve gülerek dedi ki, “dede bu yemiş ağaçlarını kimin için dikiyorsun? Kaç günlük ömrün var ki?” Dede: “Yavrum bu meyveler bana yetişmezse torunuma yetişir ya diyerek gence cevap verdi”. Zaten insanın dünyaya gelişi şu üç gaye içindir. Birincisi, halife olarak gönderilmiştir, yani insan, yeryüzünde Allah'ın vekilidir. İkincisi, ibadet için gönderilmiştir. Üçüncüsü, dünyayı ziğnetlendirmek için, gelecek nesillere bir şeyler bırakmak, böylece de ölünce bıraktığı hayır müesseselerinden dolayı rahmet almak içindir. İhtiyar da bu niyetle ağaç diktiğini vurguladı.

  

Yavuz Sultan Selim, Mısır yolunda, “Ordu-yu Hümayun” saatlerce Kocaeli’nin bağ ve bahçelerinden geçer. Yavuzun içinde bir endişe:

“-Acaba asker izinsiz bir tek elma koparmış mıdır?” Bir müddet sonra ordusunu durdurur. Yeniçeri ağasını yanına çağırarak bütün askerin heybelerinin aranmasını emir verir. Arattığı şey tek bir elmadır. Fakat yok. Yarım elma bile çıkmaz heybelerden. Yavuz sevinçlidir:

“-Eğer bir askerin üstünde halkın bahçesinden koparılmış tek elma çıksaydı, Mısır seferinden vazgeçecektim. Şükür Allah'ıma” der.

Tarih gösteriyor ki; gerçek “ZAFER”ler yalnız kılıçların ucunda değil, üstün ahlak anlayışının ve  faziletlerin burcundadır.

 

Baglantı

• 12/9/2006 - mardin el sanatları

Image Hosted by ImageShack.us

Baglantı

• 12/9/2006 - İki farklı cenaze fotoğrafı

İki farklı cenaze fotoğrafı

Fatih İsmail Ağa Camii'nde cemaat üyelerinden Mustafa Erdal tarafından bıçaklanan Nakşibendi tarikatının İsmail Ağa kolunun önde gelen isimlerinden imam Bayram Ali Öztürk, dün cemaat düzeni altında binlerce kişinin katıldığı cenaze namazıyla toprağa verildi. Öztürk'ü öldürdükten sonra cemaat tarafından linç edilen Mustafa Erdal da 2 cami dolaştıktan sonra geleneklerin dışına çıkılarak öğle ile ikindi arasında bir zamanda, mezarı başında kılınan cenaze namazının ardından defnedildi. Erdal'dan "helallik" de alınmadı.
İmam Öztürk'ün Fatih Camii'ndeki ikindi namazını müteakip kılınan cenaze namazına yaklaşık 10 bin kişi katıldı.

Güvenlikçi 'çavuş'lar
Saadet Partisi lideri Recai Kutan, AKP'li Fatih Belediye Mustafa Demir ile Eyüp Belediye Başkanı Ahmet Genç cenaze töreninde hazır bulundu. Polis geniş güvenlik önlemleri alırken, şüpheli görülen 13 kişi gözaltına alındı. Cemaat mensubu yaklaşık 300 kişi de "güvenliği sağlamak üzere" çalıştı. Bu kişiler kollarına "görevli" yazılı bantlar takarken, bir kısmının kolunda da "uzman çavuş" yazılı bantlar dikkat çekti.

Camide mikrofonlardan sık sık 'slogan atılmaması', 'bayrak açılmaması', 'tekbir getirilmemesi' ve 'polis ve gazetecilere nazik davranılması' konularında uyarılar yapıldı.

Cenaze namazını cemaatin önde gelen isimlerinden Mustafa Bilici kıldırdı. Cenazeyi taşımak için de cemaat üyelerinden 25 kişilik bir grup oluşturuldu. Bu arada, tabutun başına 'alimlik' işareti olarak bir sarık konuldu. Cenaze daha sonra Edirnekapı Sakızağacı Mezarlığı'nda toprağa verildi.
Rahatsızlığı nedeniyle cenazeye katılamayan cemaatin lideri Mahmut Ustaosmanoğlu'nun amcasının oğlu Abdullah Ustaosmanoğlu, "İyi bilsinler ki, bunlar herşeye boyun eğer demesinler. Kimsenin lehinde ve aleyhinde değiliz" dedi.


Farklı cenaze
Öztürk'ü bıçakladıktan sonra linç edilen Erdal'ın cenazesi de dün 13.00'te Bağcılar Kirazlı Mahallesi Orta Camii'ne getirildi. Erdal'ın yakınları, cenazeyi özel bir minibüsün içine koyarak, Küçükçekmece Mezarlıklar Müdürlüğü'ne götürdü. Cenaze, Küçükçekmece Fatih Camii'ne gönderildi. Burada gasilhaneye alınan ancak 45 dakika bekletilen cenaze, Kayabaşı Köyü Mezarlığı'na götürüldü. Erdal'ın yakınları burada ikindi namazını beklemeden saf tutup tabutun başında cenaze namazı kıldılar. İmamın, "Hakkınızı helal ediyor musunuz" diye sormaması dikkat çekti. Erdal, namazın ardından toprağa verildi.

Baglantı

• 12/9/2006 - HANGİ CEMAAT HANGİ BÖLGE VE CAMİYİ KONTROL EDİYOR?

HANGİ CEMAAT HANGİ BÖLGE VE CAMİYİ KONTROL EDİYOR? 
Hangi Cemaat hangi camide etkin? 

 İsmail Ağa Camii'ndeki cinayet ve linç olayı, İstanbul'un dört bir yanındaki tarikat ve cemaatlerin kontrolü altında bulunan camileri yeniden gündeme getirdi
 

--------------------------------------------------------------------------------


Fatih'te İsmail Ağa Camii'nde yaşanan cinayet ve linç olayı gözleri tarikat camilerine çevirdi. İstanbul'un dört bir yanı tarikatlar ve mesken tuttukları camilerle dolu. Üyelerinin yoğunlukta olduğu semtlerde dergâhları olan tarikatlar, çoğunlukla kendi yaptırdığı camileri kullanıyor.
İstanbul'da Erenköy, İsmailağa ve Gümüşhanevi dergâhları ile Nurcular, Süleymancılar ve Işıkçılar cemaatlerinin güçlü olduğu biliniyor. İslami tarikat, cemaat, grup ve oluşumların etkili olduğu ilçeler şöyle:
Güngören, Beyoğlu, Bağcılar, Esenler, Küçükçekmece, Avcılar, Gaziosmanpaşa, Eyüp, Bayrampaşa, Sarıyer, Fatih, Zeytinburnu, Kâğıthane, Tuzla, Pendik, Sultanbeyli, Kartal, Maltepe, Beykoz, Üsküdar, Kadıköy, Şile.


Fatih'te, geçen hafta sonu bir cinayet, bir de lince sahne olan İsmail Ağa Camii'ndeki olayların ardından Milliyet'e konuşan İstanbul Müftüsü Mustafa Çağrıcı, "Çalışmalarımızda tarikat ya da mezhep ayrımı yapılmaz. Bazı camilerimizin cemaati, bazı mezhebe daha yakın olabilir. Ama biz, dini hizmet verir, tümünü kucaklarız" dedi. Bütün camilerin Diyanet'in yönetiminde olduğunu belirten Çağrıcı, "Tarikat camisi bizim mevzuatımızda yoktur. Bu sosyolojik bir konudur. Dini bir konu da değildir" diye konuştu.
İsmail Ağa Camii'ne gelenlerin kılık kıyafet kanununa uymamasıyla ilgili eleştirilere yanıt veren Çağrıcı şöyle konuştu:

'Yetkimiz yok'

"Camiye gelenlerin kılık kıyafetlerini düzenlemek gibi ne yasal ne de dini olarak yetkimiz vardır. Bize ait olan, camiye gelenlerin kıyafetinin namazın geçerliliğine zarar verip vermeyeceğidir. Diyanet'in bir caminin kapısına belli adamları koyup, 'Takke, sarık uygun değildir, cüppe giyemezsiniz' deyip camiye giriş engelleyebilir mi? İsmail Ağa Camii de, Diyanet tarafından yönetilen, atadığımız görevlilerin çalıştığı, herkesin özgürce gidip ibadet edebileceği bir camidir." İsmail Ağa'nın bir tarikat camisi olmadığını söyleyen Çağrıcı, "O çevredeki toplumun yaşam tarzının farklılığı, caminin bir tarikat merkezi olduğunu göstermez" diye konuştu.

'Hassas camiler var' demişti

İstanbul Müftüsü Çağrıcı, camilerle ilgili olarak geçen günlerde de bir açıklama yapmıştı. Salı günkü Milliyet'te yer alan açıklamasında, cemaatlerin bazı camileri kontrol altında tuttuğunu kabul etmeyen Çağrıcı, "Bazı hassas camiler olabilir tabii çevrenin özelliği gereği" demişti. Çağrıcı, hassas camilerin hangileri olduğuna yönelik soruya da, "O tarafın üzerine gitmeyin, farazi söyledim" yanıtını vermişti.

Tarikat ve camilerin etkili olduğu bölgeler

İşte tarikat ve cemaatlerin mesken tuttukları camilerle ilgili bilgiler:
# Erenköy dergâhı, Kadıköy'deki Zihnipaşa Camii etrafında şekillendi. Mahmut Ramazanoğlu'nun bir araya getirdiği cemaat, Nakşi tekkesi olan Kelami dergâhına bağlı.
# Halvetiye tarikatına dayanan Cerrahiler, Fatih Karagümrük'te bulunan Kethüde Canfeda Hatun Camii bitişiğindeki dergâhta buluşuyorlar. Zikirlerinde, müzik ve ibadet dışında hiçbir şey konuşulmuyor.
# Fatih İskenderpaşa Camii çevresi, Nakşibendilerin Halidiye Kolu'nun etkinliğinde. Türkiye ve yurtdışında kabul görmüş en yaygın ve en etkili dergâh olarak biliniyor.
# Işık Grubu, Eyüp'teki Kaşgari Tekkesi'nde kuruldu ve Abdülhakim Arsavi'nin ölümünden sonra müritlerden Hüseyin Hilmi Işık tarafından devam ettirildi.
# Bayrampaşa'daki Yeşil Camii'nin Nakşibendi tarikatının etkisi altında olduğu iddia ediliyor. Camiye bağlı Kuran kursunda da medrese tarzı Arapça eğitim veriliyor.
# Yine Nakşibendilerin etkisi altında olan Gaziosmanpaşa Taşoluk beldesindeki görkemli Yeşil Camii Külliyesi ibadete açıldığı gibi çocuklara da Kuran kursu veriliyor.
# Tuzla'da Nakşibendi Menzil Şeyhi Seyyit Muhammet'in vasiyetiyle yapıldığı iddia edilen külliye bulunuyor.
# Esentepe Külliyesi, helikopter pisti olarak 40 bin 363 metrekarelik alana inşa edildi. Külliyede çocuklara Kuran kursu veriliyor.
# Gaziosmanpaşa Kâzım Karabekir Mahallesi'nde, belediye hizmet alanı olarak ayrılan 3 bin metrekarelik arazi üzerinde de Evliya Çelebi Külliyesi inşa edildi. Vatandaşlar, binanın kız Kuran kursu olarak kullanıldığını iddia ediyor.
# Geçen hafta bir cinayet, bir de lince sahne olan Fatih Çarşamba'daki İsmail Ağa Camii'nin cemaati, Nakşibendi şeyhi Mahmut Ustaosmanoğlu'na bağlı.
# Bağcılar Ebubekir Camii, Nakşibendi tarikatı etkisinde.
# Habibler'de Mescit-i Selam Camii, Pakistan'da etkili olan tebliğciler tarikatınca kullanılıyor.

ŞÜKRAN PAKKAN/MİLLİYET
 

 

Baglantı

• 12/9/2006 - ismailağa camii.

  
 
 
KODLAR ÇÖZÜLÜYOR CİNAYET CEMAATE ''CAMİDEN UZAKLAŞIN'' MESAJI MI? 

75 yaşındaki Mahmut Ustaosmanoğlu’nun lideri olduğu İsmailağa cemaati, Nakşibendi Tarikatı’nın en radikal kesimi olarak biliniyor. Çarşamba’daki yaklaşık 30 binlik nüfusun neredeyse yarısını bu cemaat oluşturuyor. Cemaatin erkekleri cübbe, şalvar ve takke, kadınları ise sıklıkla çarşaf ya da vücut hatlarını belli etmeyen elbiseler giyiyor. 8 yıl arayla işlenen bu cinayetlerin, tarikatın kalbinde yani İsmail Ağa Camii’nde meydana gelmesi, cemaat üyeleri tarafından ’camiden uzaklaşın’mesajı olarak algılanıyor. 

--------------------------------------------------------------------------------
Nakşibendiler'in İsmailağa kolu ikinci kez esrarengiz bir cinayetle sarsıldı. İmam camide öldürüldü, katil linç edildi

İstanbul’un en tutucu semti Fatih Çarşamba’daki İsmailağa Camii’nde, her pazar sabahı, namaz sonrasında, cemaat lideri Mahmut Ustaosmanoğlu tarafından vaaz veriliyordu. Ancak dünkü vaazı, Mahmut Hoca’nın, “Sen benim ayaklı kütüphanemsin. Keşke senin gibi iki adamım daha olsa” dediği sağ kolu Bayram Ali Öztürk verdi. Mahmut Hoca’nın ölümünden sonra yerine geçeceği söylenen 54 yaşındaki emekli imam Öztürk, vaazında peygamberlere ve evliyalara yönelik saldırılardan, kötü davranışlardan söz etti. Ardından duaya başladı. Kısa bir süre sonra, dördüncü sıradan kalkan Mustafa Erdal isimli bir kişi, “Ben de dua istiyorum” diyerek, elinde kağıtla Öztürk’e yaklaştı.

ALLAH DİYE BAĞIRDI
Saldırgan, bu sırada, “Allah” diye bağırarak, cübbesinin içinden çıkarttığı bıçağı Bayram Ali Öztürk’ün kalbine sapladı. Mustafa Erdal, bıçağı bir kez daha saplamaya fırsat bulamadan, camii içerisinde bulunan cemaat üyeleri üzerine çullandı. Fatih’teki Medical Park Hastanesi’ne kaldırılan İmam Öztürk de katil Erdal da hayatını kaybetti.

MİHRABA VURDU
Olay sırasında camide bulunanlar, katilin linç edilidiğini söyledi. Hatta bazı cemaat üyeleri Mustafa Erdal’ın yanında olan iki kişinin saldırının ardından “Öldürün onu” diye bağırıp cemaati galeyana getirerek linç edilmesini sağladığını öne sürdü ve “Saldırı planıydı. Beraberindekiler, saldırganın ölmesini sağlayarak, yakalanıp sorgulanmasını engelledi” iddiasında bulundu. Ancak İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah’ın, 30 Ağustos törenleri sırasında Lübnan’a asker gönderilmesini protesto eden gençlere yönelik linç girişimini, “Vatandaş iyi yapmış” diye nitelemesinin ardından temkinli davranan İstanbul Emniyeti, zanlının kafasını mihraba vurarak kendini öldürdüğünü söyledi. Mahmut Hoca’nın damadı Hızır Ali Muratoğlu da, 17 Mayıs 1998’de aynı camiide kurşunlanarak öldürülmüştü. Saldırgan Ufuk Salih Hantal, son olayda olduğu gibi sohbet sırasında, cübbesinin altından çıkardığı silahla Hızır Ali Muratoğlu’nu öldürmüş, yalınayak kaçmıştı. Ustaosmanoğlu, kendisinden sonra cemaate liderlik için 2 isim seçmişti. Biri damadı Muratoğlu, diğeri de Cüppeli Ahmet Hoca olarak bilinen Ahmet Mahmut Ünlü’ydü... Muradoğlu öldü, Cüppeli Ahmet de “17 Ağustos Depremi’nin, günahkarlara Allah tarafından verilen bir ceza olduğunu” söyleyince 2 yıl 7 ay 3 gün hapis cezasına çarptırıldı. Cüppeli’nin böylesine deşifre olmasıyla da Mahmut hoca kendisine dün öldürülen İmam Öztürk’ü veliaht seçti.

BOĞULMUŞTUR
Olayın duyulmasının ardından yüzlerce cemaat üyesi, Medical Park Hastanesi önüne akın etti. Tekbir getiren kalabalığı Mahmut Hoca’nın amcasının oğlu Abdullah Ustaosmanoğlu yatıştırdı. Gazetecilere de açıklamayı Ustaosmanoğlu yaptı: “Sabah namazından sonraki sohbet sırasında cemaat içerisinden bir kişi hocayı bıçaklamış. Cemaat de daha fazla bıçak darbesi vurmasını engellemek için saldırganı engellemeye çalışmış. Çıkan kargaşada saldırgan da ölmüş. Sanırım kalabalıktan boğularak öldü. Saldırganı tanıyan yok. Fakat, daha önce buralarda geziyormuş. Emniyetten böyle bilgi geldi.” İsmailağa Cemaati, İmam Öztürk’ün cenaze namazının öldürüldüğü camide kılınmasını istedi. Ancak İstanbul Emniyeti, “provokasyon olur” düşencesiyle buna karşı çıktı ve törenin Adapazarı’nda yapılmasını önerdi. Cemaat de bunu reddetti. Sonunda, cenaze namazının yarın Fatih Camii’nde kılınmasında uzlaşıldı.

İsmailağa koluna ‘uzaklaş’ mesajı mı?
75 yaşındaki Mahmut Ustaosmanoğlu’nun lideri olduğu İsmailağa cemaati, Nakşibendi Tarikatı’nın en radikal kesimi olarak biliniyor. Çarşamba’daki yaklaşık 30 binlik nüfusun neredeyse yarısını bu cemaat oluşturuyor. Cemaatin erkekleri cübbe, şalvar ve takke, kadınları ise sıklıkla çarşaf ya da vücut hatlarını belli etmeyen elbiseler giyiyor. 8 yıl arayla işlenen bu cinayetlerin, tarikatın kalbinde yani İsmail Ağa Camii’nde meydana gelmesi, cemaat üyeleri tarafından ’camiden uzaklaşın’mesajı olarak algılanıyor. Zira, İsmailağa Cemaati’nin, diğer tarikatlardan ayrıldığı en önemli nokta, “ders” adı verilen vaazların, toplantıların evlerde değil, halka açık camide yapılması. Bu da, toplantılara dışardan katılımı da sağlıyor. Mürit olmayanlar, sadece merakla bile olsa sohbetleri izleyebiliyor. Böylece cemaatin genişlemesi kolaylaşıyor. Camideki cinayet; bu hızlı yayılımın durması için, “Kamuoyuna rahat ulaşacak bu kanalı kapatın. Gidin evlerde toplanın” şeklinde yorumlanıyor.

Cemaata ‘Cinayet aydınlanır’ sözü
Çok sayıda Çevik Kuvvet polisi de hastane çevresinde yoğun güvenlik önlemi aldı. Cemaat üyeleri, hastaneye gelen İstanbul Emniyet Müdürü Celaleddin Cerrah’tan, olayın aydınlatılmasını ve arkasındaki güçlerin ortaya çıkartılmasını istediler. Gazetecilere bir açıklama yapmayan Cerrah, hastane önündeki cemaat üyelerine, bu olayın mutlaka aydınlatılacağı sözünü verdi.

VATAN
 
 
 
 
 
 

Baglantı

• 12/9/2006 - Zübeyir Somuncu

 

Zübeyir Somuncu
zemcizubeyr@yahoo.com


Türkiye’de Bebekleri CANLI GÖMEN TARİKATÇILAR

ürkiye’de Bebekleri CANLI GÖMEN

TARİKATÇILAR

Nicedir insanların derinliklerinde kopan fırtınanın şiddetinden kaçıyorum. Zira vicdan denen; “Muhasebenin mihenk taşı” yerinden oynamış. Babamın deyimi ile “Dünyanın Çivisi Çıkmış.”

İnsanlardan korkar oldum. Gençliğimin ilk yıllarında herkesi evliya, nefsimi eşkıya bilirdim. Şimdi bakıyorum da herkes eşkıya. Ortalık insanlıktan nasibini almamış, suret-i âdeme benzer hilkat garibeleri ile kaynıyor. Kimi yamyam, kimi Hindu, kimi bilmem ne bela.

Doğalı henüz 2 saat olmuş bir bebeği çöp bidonuna koyarak çöpe atılmasına müsaade eden vicdan neyin eseri ve bağlısıdır.

Bu çocuğun babası belli olmadığı için mi çöpe atılmıştır. Ensest bir ilişkiden mi peydahlanmıştır. Yoksa bebeğin sahibi yakın bir akrabanın tecavüzüne, kandırmasına mı maruz kalmıştır.

Ya da DALLAS vari gençlik flörtlerinin kurbanı olarak yaşadığı evlilik dışı ilişkinin bir meyvesi midir?.

Nasıl bir toplumsal buhrandır ki, yukarıda zikredilen şartlar çerçevesinde hamile kalınan bebek dünyaya geldiğinde çöp bidonuna atılabiliyor.

Nasıl bir vicdandır bu Ya HU!

Bunların gidişatını durduracak bir Eman kapısı yok mudur?

Annesini – babasını dövenler, kaynanasını, görümcesini evinden atan gelinler; yaşlı ebeveynlerine bir tas su vermekten çekinen evlatlar. Kocası ya da hanımı istemiyor diye akrabası ile tüm irtibatı kopartan “Sahtekâr” çekirdek aile tutkunları.

Bir bilezik uğruna hamile kadınları kesen cani hırsızlar. Cep telefonunu almak için gencecik delikanlıyı ölümüne bıçaklayan kapkaççılar. Kendisine yol vermeyen araba şoförünü ensesinden kurşunlayanlar.

Isparta’da çöp bidonunda bulunan 2 saatlik bebek polisler tarafından hastaneye götürülerek kuvöze konmuş,

Kalemin ABS freni, tuşların SRS’si yok. Yazacam yazmasına da…

Tarikat yol demek. Ama yol bu değil. İnanın bana. Toplumumuz zorlu bir süreçten geçiyor. Ve ben, bu dünyadan alıp başımı gitmek istiyorum. Rahmetli Ahmet Kaya’nın da dediği gibi “Kafama sıkıp giderim” diyebilmek istiyorum. Ama bu vatanın, ülkemin ve dahi dünyanın ölmeye hazır olanlara değil, ölümle birlikte yaşayarak sorumlulukları üstlenecek insanlara ihtiyacı var.

Türkiye’de Bebekleri canlı canlı GÖMEN, annesini babasını evden atan, kayın validesi ve kayın pederini istemeyen toplumun özünü teşkil eden milli değerlerimizi yıkan aynı yolun yolcusu TARİKATÇILAR’ın beslendiği kaynakları kurutacak insanlara ihtiyaç var. Cumhuriyetimizin bizlere ihtiyacı var.


http://www.netpano.com/

Baglantı

• 12/9/2006 - resim

Image Hosted by ImageShack.us

Baglantı

• 11/9/2006 - Arap dünyası Lübnan’ı dinliyor

Arap dünyası Lübnan’ı dinliyor

 

Arap gençleri, kulaklarına gelen Beyrut nağmelerini bombardıman haberlerine tercih ediyor. Lübnan’lı şarkıcıları dinleyip eğlenmeye devam ediyor.
  

 

‘Um-kul-tum willa Feyrûz?’ diye sordu satıcı Arap. Karşısındaki orta yaşın üzerindeki Mısırlı olsa olsa Arap müziğinin bu duayenlerinden birini dinler diye düşünmüştü; Ümmü Gülsüm veya Feyrûz... Müşteri, üzerinde alımlı çehrelerle gülümseyen sanatçı resimleri bulunan CD’lerden birini gösterdi. ‘Min feynha? Irâgi?’ Hayır, dedi satıcı, Lübnan’dan... Lübnan, kara bir mizah gibi saplandı adamın göğsüne. ‘Nancy Ecram’ diye heceledi sanatçının ismini adam. Acep Lübnan’da hâlâ böyle gülümseyen kadınlar var mıdır?

On üçüncü yüzyılda Mısır’ı ziyaret eden İbn Haldun, bu sıcak ülkenin kanı kaynayan insanları için, “Allah’tan cennete gireceklerinin garantisini almış gibi bir halleri vardır. Kısacık bir ıslıkla ritim tutmaya görün, etrafınızda bir Mısırlıyı dans ederken bulursunuz.” diye yazar. Yedi asır sonra Arap dünyasında çok az şey değişti. Dünya Lübnan için ağlarken bile Araplar müziğin, eğlencenin, tavernanın rutinini terk etmediler. Güney Beyrut bombalanırken, Kuzey’de gece hayatı devam ediyordu. Mısır’ın turizm kenti Sharm El Sheikh’de bütün eğlence merkezleri ve mağazalar müziğin sesini açarak bombaların sesini bastırmaya çalışıyordu. Uzak değil… Bağdat bombalanırken de Kahire’de müzik, boş vermişliğin sarhoş edici güftesini mırıldanıyordu. Hem de Lübnanlı sanatçıların ağzından...

Haftalarca bombalar altında inlerken kimsenin kulak kabartmaya, yanında durmaya cesaret edemediği ya da sıkıntılarını dinlemek istemediği Lübnan, müzik söz konusu olduğunda her mekâna konuk olabiliyor. Arapça konuşulan yirmi kadar ülkede ortak yayın yapan Mazzika adlı televizyon kanalı da hiç çekinmeden ekrana Lübnanlı şarkıcıların eğlence ve şımarıklık kokan kliplerini getiriyor. Mazzika’yı izleyen seyirciler de en çok bu şarkıcılara oy veriyor ya da melodilerini cep telefonlarına indiriyor... Mazzika’nın ardı ardına ekrana getirdiği Nancy Ajram, Nawal Al Zoghbi, Haifa Wehbe ve Diana Haddad’ın her biri kısa film kıvamındaki video-klipleri ile büyülenen kitleler ibretlik manzaralar oluşturmaya devam ediyor. Reklam arasında da Lübnanlı şarkıcıların kaset ya da CD reklamı yayınlanırken spiker anonsu yapılmadan eğlence devam ediyor Mazzika kanalında. Belki bir spiker olsa, nefes almak için kanal değiştirecek izleyici ve görecek mavi emzikli bebeği ya da 10 günlük Vaad’i... Sözlerin kifayetsiz kaldığı zamanı bekleyen gözyaşları ile izleyecek haberin geri kalanını.

Lübnanlı şarkıcıların hayranları kadar kendileri de sınav verdi bombalar ardı ardına patladıkça. Hatta bombalar dindikten sonra da yeni bir sınav başladı hepsi için. Bombalar inerken albümünün reklamını yayınlatan yapımcıya karşı çıktı kimisi. Belki toplumda kötü imaj bırakıp hayranlarını kaybetmemek için böyle bir telaşa girdi Nawal Al Zoghby ya da diğerleri. Belki de samimi duygularla. Sadece şarkıcılar değil elbette. Lübnanlı sanatçıların hepsi sığınaklarda yaşama tutunmaya çalışan vatandaşların yanında görünmeye çalışıyor bugünlerde. Nancy Ajram, yeni albümünün tanıtım partilerini iptal edip Lübnanlı çocukların yanına koşuyor, diğerleri gıda yardımı yapan organizasyonlara dahil olma gayretine giriyor.

Henüz 23 yaşında olan Nancy Ajram’ın kaset ve CD’leri arz-ı endam ediyor tüm Arap ülkelerinin çarşılarında. 12 yaşındayken katıldığı bir televizyon yarışmasını kazanmasıyla müzikal kariyeri başlayan Ajram’ın korsana düşen son albümü kapış kapış gidiyor. Lübnan’ın en iyi müzik hocalarından ders alan ve henüz on sekizine gelmeden profesyonel sanatçılar arasında kendine yer bulan Ajram, komşu ülkelerin hepsinde müzik listelerini altüst edip üst sıralarda sabit bir yer edinmiş. 1998’de ilk, 2001’de ikinci albümünü çıkaran Ajram’ın bugünkü ünü yakalayıp tüm Ortadoğu’yu kasıp kavurması ise 2005’te çıkan son albümü “Ah w Noss” sayesinde olmuş. Bir işkolik olduğunu itiraf eden Nancy, her şey mükemmel olsun diye saatlerce stüdyoyu terk etmeyen yeni nesil şarkıcılardan aynı zamanda. İsrail’in Lübnan’a girdiği günlerde tüm konserlerini erteleyerek ülkesi böyle bir saldırı altındayken şarkı söyleyemeyeceğini açıklamış Nancy, ne olursa olsun ülkesini asla terk etmeyeceğini de dile getirerek.

Beyrut’ta doğan bir başka müzisyen Nawal Al Zoghbi. 34 yaşındaki Nawal, Lübnan’da iç savaşın en çetin günleri yaşanırken atıldı en büyük hayali olan müziğe. Şarkı söylemeye başladığında özgür bir kelebeğe dönüştüğünü söyleyen Zoghbi için en büyük ödül dinleyicilerinin yüzlerine yansıyan mutluluğu görmek. Büyük başarı kazanan “Wehyati Andak” isimli ilk albümü 1992’de yayınlanan sanatçı, dinleyenlerin hislerine tercüman olan şarkılar söylüyor. Kendi ülkesi Lübnan’dan sonra en çok dinleyiciye sahip olduğu ülke Mısır. O da Mısır’a ve Mısır halkına ayrı bir yakınlık duyuyor. Etkilendiği müzisyenler arasında Celine Dion ve Whitney Houston gibi Batılı isimleri zikreden Nawal, sahne performansı ve eğlendirme becerileri için Feyrûz gibi kendi köklerinden gelenleri örnek almak yerine MTV’yi zapt edenlere hayranlık duyuyor. Bombardıman sürerken albümü piyasaya çıkan Nawal, hayranlarından gördüğü tepki karşısında zamanlama hatası nedeniyle yapımcısını suçlayıp vicdanını rahatlatmaya çalışıyor…

Ne Nancy Ajram, ne Nawal Al Zoghby ne de babası Lübnanlı olan Shakira’nın İsrail saldırıları boyunca toplum önünde iyi bir sınav veremediği bir gerçek. Milyonlarca hayran kitlesini etkileme şansı varken İsrail ve destekçilerine karşı sessiz kalıp herhangi bir yardım kampanyasının lokomotifi olmak için de çaba göstermediler. Mevcut yardım organizasyonlarının yanında poz vermekle yetinen Lübnanlı şarkıcıları eğlence sarhoşluğu içindeki Arap hayranları kısa zamanda unutacak olsa da tercih ettikleri yaşam biçimiyle şimdiden tarihe geçtiler…


http://www.aksiyon.com.tr/index.php

Baglantı

• 11/9/2006 - lübnan....

Image Hosted by ImageShack.us

 

 

 

 

 

 

Baglantı

• 11/9/2006 - bir bebek o savaşı ne bilsin ..yıkıntılarda...zalimler bunun hesabını verecek birgün..

Image Hosted by ImageShack.us

 

Çocuk ve Savaş

 

“Artık havalar iyice soğudu. Kuş sesleri duyulmaz oldu. Şimdi yalnızca, anasını ya da babasını, kardeşini yitiren çocukların ağlamaları duyulabiliyor.
Bizler, bir ülkesi ve umudu olmayan çocuklarız.-Dunja, 14”
 

Bu sözler Eski Yugoslavya’da savaşı yaşamış, son on - onbeş yılda savaş yüzünden yaşamını, sağlığını, anne / babasını ve umudunu yitirmiş milyonlarca çocuktan birine ait. Çocuklar savaşın ve şiddetin en masum kurbanlarından biridir ve her dönemde savaştan etkilenmişlerdir. Bu derlemenin amacı, savaşın çocuk sağlığı üzerine olan etkilerini ortaya koymak ve sağlığın savaş ve barış arasında bir köprü olması  olgusu üzerinden çocukların savaştan korunması için geliştirilecek yanıtları tartışmaktır.

Tanımlar

Tıp literatüründe savaş yerine çatışma sözcüğünün tercih edildiği gözlenmektedir. Yine Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) çalışmalarında savaş/çatışma olgusu, karmaşık olağan dışı durumlar başlığı altında incelenmektedir (Galli G.;1997) Buna göre, karmaşık olağan dışı durumlar, neden olan olgunun ve yardımların ağırlıklı olarak politik etmenlere bağlı olduğu durumlardır. Karmaşık olağan dışı durumların başlıca özelliklerinden biri, genel bir şiddeti içermesidir ve bu şiddetin, insanlara, çevreye, alt yapıya ve mülkiyete yönelik olabilmesidir(TTB).

Çatışmalar çeşitli sınıflamalara ayrılarak çatışmanın doğasına ilişkin çıkarımlar yapmak olasıdır. Çatışmanın tanımı; ‘barışçı hedefler veya güç kullanımı dahil, farklı gruplar tarafından üzerinde uyuşulamayan amaçların peşine düşülmesi’ olarak yapılmaktadır. “Silahlı çatışma” daha dar bir çerçevede, tarafların güç kullanımına başvurdukları çatışmadır. “Savaş” genel anlamda daha kesin bir ifade olup,  çarpışmalarla devam eden, merkezi olarak organize olmuş savaşçıları ve muharebeleri içeren, güç ve toprak ile ilgili açık silahlı çatışmadır. Bu tanım daha doğru bir tanım olmasına rağmen, çağdaş dünyada şiddet gerçeğini yansıtmada daha sınırlı kalabilmektedir (Galli G.;1997) (Large J. 1997)

Günümüzdeki Savaşın Özellikleri
1.       Savaşan devletlerin sayısı artmıştır. 1945 yılından 1992’ye kadar savaşan devletlerin sayısı yaygın olarak artmıştır. En  belirgin artış soğuk savaşın sonundan sonra ortaya çıkmıştır. 1990-92 arasında 49 savaş olmuştur (WHO-Discussion draft). Savaşın sayısal artışının nedenlerinden biri olarak küreselleşme gösterilmektedir. Küreselleşmenin etkisiyle devletin rolü yeniden tanımlanması, sanayileşmiş ülkelerdeki refah sisteminin krizi nedeniyle hassas gruplar arasında şiddet çatışmalarının artmasına yol açmıştır (WHO-Discussion draft).

2.       Savaştan etkilenen insan sayısı artmıştır. Soğuk savaş sonrası dönemde, uluslararasında ve içinde değişik gerilimlerin oluştuğu görülmüştür. Bu gerilimler, hızlı ekonomik değişimler, politik belirsizlikler ve dünyanın birçok bölgesindeki şiddetli çatışmalarla etkileşim içindedir. Endonezya, Balkanlar ve Kafkaslar medyada yer almış bazı örneklerdir. BM insani ilişkiler ofisinin (UN Office for the Coordination of Humanitarian Affairs=OCHA) Mayıs 1999’daki verilerine göre ise, 1.8 milyar kişi bu gerilimlerden etkilenmektedir(WHO-Discussion draft).

3.       Savaşlar daha çok üçüncü dünya ülkelerinde olmaktadır. 2. Dünya savaşının sonundan beri olan 181 savaşın 170’i (%94) üçüncü dünya ülkelerinde olmuştur. (WHO-Discussion draft).

4.       Ölümler daha çok sivillerde olmaktadır. 18 ve 19. yüzyıldaki savaşlarla 20 yüzyılın başındaki savaşlarda kayıpların ancak yarısı sivillerden oluşmaktaydı. Oysa bu yüzyılda bu oran gittikçe artmaktadır.  2. Dünya savaşında sivil ölümler toplam ölümlerin üçte ikisini oluştururken 1980’lerin sonunda sivil kayıpların toplam kayıplara oranı neredeyse %90’na çıkmıştır. Bu durumun nedenlerinden biri, teknoloji ile ilgilidir. Havadan bombardıman potansiyel savaş alanını bir ülkenin bütün topraklarını kapsayacak şekilde genişletmiştir. 2. Dünya savaşında Coventry ve Dressden’in bombalanması ayrım gözetmeyen saldırıların büyük ölçüde yaygınlaşmasına neden olmuştur. Hiroşima ve Nagasaki’ye  atılan atom bombaları başka bir örnektir. Aynı yol 2,5 milyon insanın öldüğü tahmin edilen Vietnam savaşında da izlenmiştir. Savaşlardaki sivil kayıpların artmasına yol açan bir başka neden, günümüzdeki savaşların çoğunun iç savaş olarak patlak vermesidir. Burada askeri kesimle silahlanmış sivil kesimlerin kendi aralarındaki çatışmalar ön plana çıkmaktadır. Ayrıca köyler ve kent varoşlarının sokakları dahil her yer savaş alanı olabilmektedir. (UNİCEF) Siviller, silahlı şiddetin dolaylı hedefleri olmaktan çıkıp şiddetin kasıtlı hedefleri haline gelmişlerdir.

Savaşın etkileri
Geçtiğimiz  yüzyılda  tüm dünyada silahlı çatışmalar ve insan hakları ihlalleri   bir epidemi halini alarak sağlığı ve insanlığı tehdit etmeye devam etmiştir. 20. yüzyılda 100 milyondan fazla kişi etkilenmiş, özellikle siviller savaşın ve iç çatışmaların mağduru olmuşlardır. Günümüzde savaş nedenli ölümlerin % 90’dan fazlası sivillerde olmaktadır. Şiddet, politik cinayetler, sistematik olarak düzinelerce ülkede uygulanmaktadır. 100 milyondan fazla mayın, insan yaşamını tehdit etmektedir. 1995 verilerine göre dünyada her 200 kişiden biri politik baskı veya savaş sonucu yer değiştirmiştir. (Iocapino V-1999) Savaşta ölen her bir savaşçıya karşılık bir sivil doğrudan nedenlerle ölürken 14-15 sivil de yiyecek, su ve  yaşam için gerekli diğer gereksinimlerini karşılayamadıkları ya da salgınlar nedeniyle yaşamının yitirmekte ve bunun daha fazlası da fiziksel ve psikolojik olarak yaralanmaktadır (Yusuf S. -1998).

Savaş en çok çocukları vurmaktadır.

1. Çocuklar savaşta daha çok ölüyor.

Savaşta ölümler ve çekilen sıkıntılar, en duyarlı grup olan 5 yaş altı çocukları etkilemektedir. 1996 yılında, 31 çatışma olan ülkenin 24’ünde beş yaş altı mortalite hızı % 5 ve daha fazladır. Çatışmalar sırasında, çocuk ölümlerinin % 5’i direkt travma nedeni ile % 95’i açlık ve hastalık nedeniyle olmuştur Geçtiğimiz son 10 yılda, 2 milyondan fazla çocuk savaş bölgesinde ölmüştür(Southall D.;1998:1549-50).   (Plunkett M.C.;1998:72-7).

2. Çocuklar savaşta yaralanıyor, fiziksel, psikolojik ve cinsel travmaya uğruyorlar.

Geçtiğimiz  son on yılda, 4 milyondan fazla çocuk kalıcı olarak sakatlanmıştır. Savaş sırasında ve sonrasında görülen yaralanmaların ve sakatlıkların en önemli nedeni mayınlardır. Dünyada 70’ten fazla ülkede 60 milyondan fazla mayın vardır. Mayın  sonucu yaralanan ve ölen sayısı tam olarak bilinmese de toplam nüfusun ne kadarının mayın nedeniyle ampute olduğu saptanmıştır. Buna göre Kamboçya’da 1/236, Afganistan’da 1/470 oranında ampute insan vardır. Afganistan’da her iki saatte bir kişi, mayın nedeniyle yaralanmakta ya da ölmektedir.(Vatansever)

 Savaş nedeniyle çocukların çoğu, tıbbi bakım olmadan ve çoğu zamanda yalnız yaşamaktadır. 1 milyon çocuk yetim kalmıştır.12 milyon çocuk güvenlik nedeniyle evlerinden ayrılmış bunların üçte biri ise mülteci kamplarında yaşamaktadır(Plunkett M.C.;1998:72-7)(Southall D.;1998:1549-50).

Çocuklara işkence ve tecavüz yaygındır. Özellikle etnik kökenli çatışmalarda görülmektedir. Örneğin Ruanda’dadaki soy kırımda 8 yaşından büyük her kıza tecavüz edilmiştir. Kuzey Uganda’da, silahlı birlikler köylere baskın düzenlemiş, bu baskınlarda her seferinde 50-100 çocuğu kaçırmışdtr. Kaçırılan çocuklardan kızlara tecavüz edilip, seks kölesi haline getirilmekte, erkek çocuklar işkenceye maruz kalmakta ya da savaşta kullanılmaktadır. Son Kosova savaşında’da benzer örnekler yaşanmıştır. Bu seksüel tecavüzler sonrası ölüm, HİV infeksiyonu ve diğer CYBH’ler, intihar, aseptik düşükler, kısırlığa varan genital yaralanmalar ve çocukların toplum tarafından dışlanması gibi sorunlar ortaya çıkmaktadır (Southall D.;1998:1549-50).

Şiddetle iç içe olan çocuklar şiddeti kanıksamakta bir yaşam biçimi haline dönüştürmektedirler. Savaşı yaşayan çocuklarda psikolojik etkilenimler daha fazla görülmektedir. Savaşın psikolojik etkileri çocuğun yaşına, cinsiyetine, kişilik özelliklerine ve önceki deneyimlerine ve kültürüne bağlı olarak değişmektedir. Çocuklar, uğradıkları fiziksel şiddet, aile üyelerinin yitimi, ev ve diğer toplumsal desteklerin yitimi nedeniyle etkilenmektedirler. Posttravmatik stres bozukluğu yaygın olup, tekrarlayıcı bulgularına sık rastlanmaktadır. Ayrıca anksiyete ve depresyon çocuklar arasında yaygın olarak görülmektedir (Southall D.;1998:1549-50) (Plunkett M.C.;1998:72-7).

3.Malnütrisyon ve bulaşıcı hastalıklar savaşta çocukların ölümüne neden olan dolaylı etkenlerdir.

Savaş dönemlerinde silahlı gruplar, sıklıkla gıda desteklerini ve sağlık örgütlerini ve çalışanlarını hedef alırlar. Ayrıca tarım alanlarının mayınlarla kaplanması gibi taktikler nedeniyle tarım ürünlerinde kıtlık yaşanır(southall).

Genellikle ticari yapının zarar görmesine paralel seyir gösteren üretim olanakları, yiyecek stokları ve alım gücünün kaybı, geniş çaplı yiyecek sıkıntısına neden olabilir. Sonuçta insanlar bu nedenlerle şiddetin neden olduğundan daha büyük çapta göç etmeye başlarlar. Savaş nedeniyle göç etmiş nüfusun kamu binaları, toplama kampları ya da diğer yerleşim alanlarında barınması, ASYE, ishalli hastalıklar, kızamık ve diğer salgınlara neden olur. Sağlık hizmetlerinin bağışıklama programlarının ve hastalıklardan korunmaya yönelik çalışmaların aksaması ile salgınların etkileri artar. (TTB)

Malnütrisyon ve bulaşıcı hastalıklar çocukları daha fazla  etkilemektedir. Etkili ulusal aşılama programının olmayışı veya hasarı epidemi riski altında bir kohortun oluşmasına yol açar ki bunun son örneği, Kosova’da görülen polyo epidemisidir. Mülteci kamplarında yaşayan çocuklar, malnutrisyon, gastroenterit, ASYE, kızamık ve malarya gibi nedenlerle ölmüşlerdir (Southall D.;1998:1549-50).

 

4. Çocuk askerler, savaştırılan çocuklar

Dünyada en azından 250 bin çocuk asker vardır ve bunların binlercesi 15 yaşın altındadır. Küçük  olmaları, göze çarpmamaları, feda edilebilir olmaları ve kolaylıkla telkin edilebilir olmaları ve ekstrem terorize eylemlerde kullanılabilir olmaları nedeniyle savaştırılmaktadırlar. Bazı çocuklar  aileleri tarafından silahlı gruplara satılırken bazıları da kaçırılmaktadır (Plunkett M.C.;1998:72-7). Afganistan’da 17 yıl süren savaştan sonra savaşan askerlerin %45’i 18 yaşın altındadır. İlaç ve alkol bağımlılığı, fiziksel ve psikolojik şiddet asker çocuklar arasında sık görülmekte, çocuklar diğer çocukları hatta aile bireylerini öldürmeye zorlanmaktadırlar. Savaşlarda 12 yaşın altındaki çocuklara işkence uygulandığı bildirilmekte, soyma soğuk duş, elektrik şoku, köreltme gibi yöntemler uygulanmaktadır (Southall D.;1998:1549-50).

Sonuç

Savaşlar, etkileri çocuklarda daha belirgin olmak üzere, ölümlere, yaralanmalara, bulaşıcı hastalıkların ve malnütrisyonun artmasına ve sağlık hizmetlerinin bozulmasına yol açan önemli bir toplum sağlığı sorunudur. Bu nedenle savaşa karşı geliştirilecek yanıtta sağlık çalışanlarının önemli sorumlulukları vardır.

Savaştan korunmanın temel ilkesi yaşamı ve sağlığı korumak   hedefinden temel alır. 1981 yılında Dünya Sağlık Asamblesinde; doktorların ve diğer sağlık çalışanlarının barışın korunmasında ve geliştirilmesinde en önemli belirleyici faktör olduğu belirtilmiştir. Sağlığın savaş ve barış arasında bir köprü görevi gördüğü ve barışa geçişi sağlayan bir rolü olduğu belirtilmiştir. Sağlık çalışanları insan haklarını korumaya ve geliştirmeye sorumludurlar (Sidel V.;1995:1995.1677-0). Bu anlamda halk sağlığı çalışanları stratejileri kavramsallaştırmak, ulusal politikaları etkilemek, savaş gibi olağan dışı durumları azaltma eylemlerini uygulamak açısından göreceli avantajlara sahiptir (Loretti A.;2001:256-8).

Savaşa karşı mücadelenin temel ilkeleri hastalık ve korunma kavramları ile incelenebilir. Savaş kronik bir hastalıkmış gibi düşünüldüğünde, savaşa karşı mücadele, bu hastalığın risk faktörleri gelişmeden önlenmesi (primordial korunma) veya değiştirilmesi (primer korunma) savaşın sona erdirilmesi (sekonder koruma) ve yarattığı hasarın rehabilite (tersiyer korunma) edilmesi basamaklarını içermektedir (Yusuf S.;1998:1669-70).

Sağlık çalışanlarının bu sürecin her bir basamağında önemli rolleri vardır.

Savaşın sona erdirilmesi, barışın sağlanması, en azından çocukların aşılanması ve diğer sağlık girişimleri için insani ateşkesin sağlanması çabaları başta UNICEF olmak üzere pek çok yardım örgütü tarafından gösterilmektedir.1980’lerin ortasında El Salvador’da yapılan insani ateşkes, UNICEF tarafından gerçekleştirilmiştir. Amaç sadece çocuklarda hastalıkların önlenmesi değil aynı zamanda savaşın sona ermesi için anlaşmanın çerçevesinin geliştirilmesidir. Uluslararası yardım kuruluşlarının yanı sıra sağlık çalışanlarının kurmuş olduğu bir çok örgüt savaş karşıtı mücadele yürütmektedir. Nijerya’da Biefra ateşkesinde Sınır Tanımayan Doktorlar Hareketi etkili olmuştur  (Yusuf S.;1998:1669-70).

Savaşın sona ermesinden sonra yapılacak toplumsal rehabilitasyon çalışmalarının başında öncelikle, eşit ve ulaşılabilir sağlık hizmeti sistemlerinin kurulması gelmektedir.
UNICEF bu dönemde özellikle savaş mağduru çocuklara yönelik olarak, kimsesiz kalan çocuklara sahip çıkılması; askere alınan çocukların sivilleştirilmeleri; savaşın zihinlerde yarattığı etkilerin silinmesi; okul yaşamının yeniden başlatılması; ve barış için eğitim seferberliğinin başlatılması olarak beş temel strateji belirlemiştir (UNİCEF-1996).

Buraya kadar sayılan çabalar savaşın ikincil ve üçüncül koruma ilkelerini yansıtmaktadır. Ancak korunmada en etkili yöntem birincil korunmadır. Birincil korumada temel yaklaşım ise risk faktörlerinin gelişmeden ortaya çıkmasının önlenmesidir.

Savaşların en önemli risk faktörü ise artan yoksulluk ve eşitliksizdir. DSÖ belgelerinde son yirmi yılda görülen savaşlardaki sayısal artışının nedenlerinden biri olarak küreselleşme gösterilmektedir. Çünkü küreselleşme, yüksek düzeyde ekonomik ve teknolojik rekabeti gerektirmektedir. Bunun riskleri, bütün bölgelerde marjinalizasyon ve ekonomik ve politik değişime uğrayan ülkelerde yüksek sosyal maliyetlere yol açmasıdır (WHO/EHA-1998).

Küreselleşmenin  bilançosuna baktığımızda, yüzde 20 kazanan, yüzde 20  kazanmaya çalışan ve yüzde 60 umutsuzca kaybedenler olduğu görülür. 1960’ta dünya nüfusunun en zengin % 20’sini kapsayan ülkelerle en yoksul %20’sini barındıranlar arasındaki kişi başı gelir farkı 30 kat iken, 1990’da 60 kata, 1995’te ise 74 kata çıkmıştır. Dünyanın en zengin iki kişisinin toplam serveti tüm az gelişmiş ülkelerin servetinden çoktur. Dünyanın en varlıklı 200 kişisinin serveti dünya nüfusunun % 41’nin toplam gelirinden daha fazladır. Yine dünyada 1.2 milyar insan günde 1 doların altında parayla geçinmeye çalışmaktadır. BM Kalkınma Programı (UNDP) 2000 yılı insani gelişme raporunda küreselleşmenin gerek ülkeler içinde gerekse ülkeler arasında gelir dağılımı alanındaki uçurumu derinleştirdiğini belirtilmektedir (Demirer T-2001).

Artan ekonomik eşitsizlikler uluslararası ve içinde artan gerilimlere neden olmuştur. Bu gerilimler, hızlı ekonomik değişimler, politik belirsizlikler ve dünyanın birçok bölgesindeki şiddetli çatışmalarla etkileşim içindedir. Endonezya, Balkanlar ve Kafkaslar medyada yer almış bazı örneklerdir. BM İnsani İlişkiler Ofisinin (UN-OCHA) Mayıs 1999’daki verilerine göre ise, 1.8 milyar kişi bu gerilimlerden etkilenmektedir (WHO/EHA-1998)

Silahlanma; savaşın korunulması gereken diğer bir risk faktörüdür.

Savaşlarda kullanılan modern silahların büyük bir kısmı sanayileşmiş ülkelerde üretilirken, bunlar üçüncü dünya ülkelerine satılmaktadır. ABD dahil pek çok “gelişmiş” ülke,  kendi silah endüstrilerini geliştirmek amacıyla dış yardımları bir yöntem olarak kullanmaktadır (Sidel V.;1995:1995.1677-0).

BM Güvenlik konseyi üyesi beş ülke (Çin, Fransa, Rusya, İngiltere ve ABD) ye ek olarak Almanya “Büyük Altı” olarak adlandırılmakta ve bunlar dünya silah ticaretinin % 90’dan fazlasını gerçekleştirmektedirler. BM tahminlerine göre, 1960’larda 14 milyar dolar olan yıllık silah ticareti 1994’te 35 milyar dolara çıkmıştır. Üçüncü dünya ülkelerine olan silah satışının yaklaşık % 73’ünü ABD kontrol etmektedir. (Sidel V.;1995:1995.1677-0).

İngiltere silah satışlarındaki diğer önemli  ülkelerden biridir. Son yıllarda 9 milyar dolarlık satış yapmıştır. Eski kolonileri olan Hindistan gibi ülkeler İngiltere’nin pazarlarıdır. Aynı zamanda  ABD gibi, insan hakları ihlallerinin yapıldığı ülkelere silah satmaktadır. Fransa  silah ticaretinde artan bir role sahiptir. 1994’te üçüncü dünya ülkelerine 11.4 milyar dolarlık satış anlaşması yapmıştır. (Sidel V.;1995:1995.1677-0).

Bunun yanı sıra silahlanmaya devam eden ülkeler vardır. Bu ülkeler yoksul ve gelişmekte olan ülkelerdir. Gelişmekte olan ülkelerin toplam askeri harcamaları, 1960’ta 27 milyar dolar iken, 1991’de 121 milyar dolara çıkmıştır. BM Kalkınma Programı tarafından yapılan tahmine göre, gelişmekte olan ülkelerin askeri harcamalarının yalnızca dörtte birinin ayrılmasıyla, 2000 yılı hedeflerinin gerekli kıldığı ek kaynaklar sağlanabilecektir. Bu hedefler, herkese temel sağlık bakımı, bütün çocukların bağışıklanması, ileri malnütrisyonun ortadan kaldırılması, herkese temiz içme suyu sağlanması, herkesin ilkokul eğitimi alması ve aile planlaması hizmetleridir. Tablo-1’de  1992 yılında silah satın alan bazı gelişmekte olan ülkelerin yaptıkları harcamalarla karşılayabilecekleri sağlık hizmetleri gösterilmiştir (Sidel V.;1995:1995.1677-0).

http://www.ttb.org.tr/yeni_yayin/savas_cocuklar/3.htm

Baglantı

• 11/9/2006 - ÖMER SEYFETTİN 1884 1920

ÖMER SEYFETTİN 1884 1920
Türk öykücülüğünün kurucularındandır. Balıkesir ilinin Gönen ilçesinde doğdu. Öğrenimine mahalle mektebinde başladı. Eğitimine İstanbul da devam etti. Edirne askeri lisesini ve Harbiye yi bitirdi. Piyade subayı olarak İzmir de ve Rumeli nde görev yaptı. 1911 yılında GENÇ KALEMLER e katıldı. Balkan savaşı başlayınca tekrar orduya döndü. Yanya kuşatmasında esir düştü. Bir yıl süren esaretten sonra İstanbul a döndü. Bir yandan edebiyat öğretmenliği yaparken diğer yandan öykülerini yazdı.
Türk edebiyatında Öykü türünün yerleşmesi Ömer Seyfettin ile olmuştur. Servet-i Fünun edebiyatının ağır diline karşılık sade dili, Türkçe yi savunmuştur. Öykülerini yaşadığı hayattan ve gözlem yeteneği sayesinde çevresinden almıştır.
Başlıca eserleri: Yüksek Ökçeler, İlk Düşen Ak, Efruz bey, Beyaz Lale, Mahcupluk İmtihanı, Bomba , dır.

 

 

 

DİYET

 

Dar kapısından başka aydınlık girecek hiçbir yeri olmayan dükkânında tek başına, gece gündüz kıvılcımlar saçarak çalışan Koca Ali, tıpkı kafese konmuş terbiyeli bir aslanı andırıyordu. Uzun boylu, iri pençeli, kalın pazılı, geniş omuzlu bir pehlivandı. On yıldır bu karanlık in içinde ham demirden dövdüğü kılıç ve namluları tüm Anadolu'da, tüm Rumeli'de sınır boylarında büyük bir ün kazanmıştı. Hatta İstanbul'da bile yeniçeriler, satın alacakları kamaların, saldırmaların, yatağanların üstünde "Ali Usta'nın işi" damgasını arıyorlardı. O, çeliğe çifte su vermesini biliyordu. Uzun kılıçlar değil, yaptığı kısacık bıçaklar bile iki kat olur, kırılmazdı, "Çifte su vermek" sanatının, yalnız ona özgü bir sırrı vardı. Yanına çırak almaz, kimseyle çok konuşmaz, dükkânından dışarı çıkmaz, durmadan uğraşırdı. Bekârdı. Hısımı, akrabası yoktu. Kentin yabancısıydı. Kılıçtan, demirden, çelikten, ateşten başka söz bilmez, pazarlığa girişmez, müşterileri ne verirse alırdı. Yalnız savaş zamanları ocağını söndürür, dükkânının kapısını kilitler, kaybolur, savaştan sonra ortaya çıkardı. Kentte onunla ilgili birçok hikâye söylenirdi. Kimi "cellat elinden kaçmış bir çelebi", kimi "sevgilisi öldüğü için dünyadan elini eteğini vakitsiz çekmiş garip" derdi. Siyah şahane gözlerinin mağrur bakışından, soylu davranışlarından, gururlu suskunluğundan, düzgün sözlerinden onun öyle sıradan bir adam olmadığı belliydi... Ama kimdi? Nereliydi? Nereden gelmişti? Bunları bilen yoktu. Halk onu seviyordu. Kentte böyle tanınmış bir ustanın bulunması herkes için ayrı bir övünç kaynağıydı.

Koca Ali en kalın, en katı demirleri mısır yaprağı gibi incelten, kâğıt gibi yumuşatan sanatını kimseden öğrenmemiş, kendi kendine bulmuştu. Daha on iki yaşındayken, sert bir beylerbeyi olan babasının başı vurulmuş, öksüz kalmıştı. Amcası çok zengindi. Gösterişe düşkün bir vezirdi. Onu yanına aldı. Okutmak istedi. Belki devlet katında yetiştirecek, büyük görevlere çıkaracaktı. Ama Ali'nin yaratılışında "başkasına gönül borcu olmak" gibi bir sızlanmaya yer yoktu. "Ben kimseye eyvallah etmeyeceğim," dedi. Bir gece amcasının konağından kaçtı. Başıboş bir adsız gibi dağlar, tepeler, dereler aştı. Adını bilmediği ülkelerde dolaştı. Sonunda Erzurum'da yaşlı bir demircinin yanına girdi. Otuz yaşına kadar Anadolu'da uğramadığı kent kalmadı. Kimseye boyun eğmedi. Gönül borcu olmadı. Ekmeğini taştan çıkardı. Alnının teriyle kazandı, içinde "kutsal ateş"ten bir alev bulunan her yaratıcı gibi, para için değil, sanatı, sanatının zevki için çalışıyordu. "Çeliğe çifte su vermek" onun aşkıydı. Gönüllü olarak savaşlara gittiği zamanlar yeniçerilerin, sipahilerin, sekbanların arasında, Ali Usta, işinin övgüsünü duydukça tadı dille anlatılmaz bir mutluluk duyardı. Ölünceye kadar böyle hiç durmadan çalışırsa daha birkaç bin gaziye kırılmaz kılıçlar, kalkanlar parçalayan çelik yatağanlar, zırhlar, keskin ağır saldırmalar yapacaktı. Bunu düşündükçe gülümser, tatlı tatlı yüreği çarpar, ruhundan kopan bir atılımla örsünün üzerinde milyonlarca kıvılcım tutuştururdu.

- Tak!

-Tak,Tak!

-TAK TAK!

İşte bugün de sabah namazından beri durmadan on saat uğraşmıştı. Dövdüğü eğri namluyu örsünün yanındaki su fıçısına daldırdı. Ocağının sönmeye başlayan ateşine baktı. Çekici bırakan eliyle terini sildi. Kapıya döndü. Karşıki mescitte dokunaklı dokunaklı akşam ezanı okunuyor, bacasının tepesindeki yuvada leylekler sonu gelmez bir takırdı koparıyorlardı. İkindi abdesti daha duruyordu. Yalnız ellerini yıkadı. Kuruladı. Yenlerini indirdi. Saltasını omzuna attı. Dışarıya çıktı. Kapısını iyice çekti. Kilitlemeye gerek görmezdi. Uzun alandan mescide doğru yürüdü... Kentin kenarındaki bu gösterişsiz tapınağa hep yoksular getirdi. Minaresi sokağa bakan küçük bir pencereydi. Müezzin buradan başını çıkarır, ezanını okurdu.

Koca Ali mescide girince her zamankinden fazla kalabalık gördü. Hep üç kandil yakılırken bu akşam ramazan gibi bütün kandiller yanmıştı. Daha namaz safları dizilmemişti. Kapının yanına çöktü. Yanında alçak sesle konuşanların sözlerine istemeye istemeye kulak kabarttı. Konya'dan iki garip dervişin geldiğini, yatsı namazına kadar Mesnevi okuyacaklarını duydu.

Koca Ali yerinden kımıldamadı. Zaten biraz başı ağrıyordu. "Mesnevi dinler, açılırım!" dedi. Büyük bir gönül rahatlığı içinde, iki garip dervişin ruhu ürperten ezgileriyle kendinden geçti. Her âşık gibi onun yüreğinde de sonsuz bir kendinden geçiş, bir coşku, bir kaynaşma yeteneği vardı. En küçük bir nedenle coşardı. Anlamını çıkaramadığı bir dilin gizemli uyumu, durgun kanını sular altında saklı derin bir su çevrintisi gibi kaynattı. Her yanı nedensiz bir sarsıntıyla titriyor, sökülmez bir hıçkırık boğazına düğümlenir gibi oluyordu. Yatsı namazını kıldıktan sonra mescitten çıkınca, doğru dükkânına giremedi. Yürüdü. Uykusu yoktu. Ilık, yıldızlı bir yaz gecesiydi. Samanyolu, sarı altın tozundan göz alabildiğine bir bulut gibi göğün bir yanından öbür yanına uzanıyordu. Yürüdü, yürüdü. Kentten mandıralara giden yolun geçtiği tahta köprüde durdu.

Kenara dayandı. Geniş derenin dibine yansıyan yıldızlar, ışıktan çakıltaşları gibi parlıyor, şırıldıyordu. Kenardaki karanlık top söğütlerde bülbüller ötüyordu. Daldı, gitti. Saatlerce kımıldamadı. Dinlediği ezgilerin ruhunda kalan uyumlarını işitiyor, tıpkı mescitteki gibi kendinden geçiyordu. Ansızın arkasından bir ses:

- Kimdir o?... diye bağırdı.

Daldığı tatlı düşten uyandı. Döndü. Köprünün öbür yanında iki üç karaltı ilerliyordu. Elinde olmadan karşılık verdi:

- Yabancı yok!

-Kimsin?

-Ali...

Gölgeler yaklaştı. Bir adım kalınca onu giyiminden tanıdılar:

- Koca Ali... Koca Ali, be!

- Sen misin, Ali Usta?

- Benim!

- Ne arıyorsun bu saatte buralarda?

-Hiç..

- Nasıl hiç? Suya çekicini mi düşürdün yoksa!...

Bunlar kent subaşısının adamları, bekçilerdi. Kol geziyorlardı. Ne diyeceğini şaşırdı. Geceleri afyon yutan bu serseriler, namuslular gözünde hırsızlardan, uğursuzlardan daha korkunçtu. Kendilerinden başka dışarıda bir gezeni yakaladılar mı, dayaktan canını çıkartırlardı. Ama, ona kötü davranmadılar. Bekçibaşı:

- Ali Usta, sen deli mi oldun? dedi.

- Yok.

- Böyle gece yarısına yakın değil, hatta yatsıdan sonra sokakta, hele böyle kentin kıyısında kimsenin dolaşmasına ağamızın izin vermediğini bilmiyor musun?

- Biliyorum.

- Ee, ne arıyorsun buralarda?

-Hiç...

- Nasıl hiç...

Koca Ali yine ses etmedi. Bekçiler onun namuslu bir adam olduğunu biliyorlardı. Hırpalamadılar. Yalnız:

- Haydi yerine git, dolaşma... dediler.

Geldiği yollardan hızlı hızlı dönen Koca Ali, ruhunda demin dinlediği uyumu tekrarlıyordu. Bülbüller keskin keskin ötüyor, uzaktan mandıraların köpekleri havlıyorlardı.Sokakta hiç kimseye rastgelmedi.

Dükkânının önüne gelince durdu. Bacasının üstündeki leylek uyumamış,kefenli bir görüntü gibi ayakta duruyordu.

Kapısı aralıktı.Çıkarken sıkı sıkıya kapadığını hatırlardı...

GERİSİNİ BEN YAZAYIM ALINTI BU KADARDI İYİ BİLDİĞİM BİR ÖYKÜ BU..

bir hırsızlık olayı üzerine yıkılan koca ali hapse girer kolu kesilecektir,diyetini öderse ne ala..neyse zengin kasap diyeti öder bir şartla yanında ölene kadar çalışacak ..diyet ödenir kasapın yanında çalışan koca aliyi kasap devamlı çalıştırır bide kolunun diyetini ben ödedim der devamlı ..sonuçta öyle bir an gelirki koca ali kalabalıkta bu hakarete dayanamaz birinin kılıcını kapıp kolunu keser kolumun diyetini sadece ben öderim der..böyle işte iyilik yapıpta bu şekilde konuşan kişilerde insanı bu duruma getirmezmi..ALLAH ZALİME MUHTAÇ ETMESİN İNŞALLAH.

 

ÖMER SEYFETTİN İN EN BİLİNEN VE SEVİLEN ÖYKÜSÜYDÜ BU.

 

Baglantı

• 10/9/2006 - Halil Cibran

Halil Cibran
blank.png
(1883 - 1931)Halil Cibran

1883 yılında Bechari'de doğdu. Oniki yaşında iken ailesi ile birlikte Amerika'ya göç etti. İlk orta ve lise öğrenimini Boston'da tamamladı. Daha sonra ısrarı üzerine ailesince Beyrut'taki El Hikmet Medresesi'ne gönderildi. Yüksek öğrenimini burada bitiren Cibran, 1902'de bir daha dönmemecesine ayrıldı anayurdundan.

1902-1908 yılları arasında resim yaparak geçimini sağladı. 1908'de Paris'e gitti; güzel sanatlar akademisi'ne yazıldı. Üç yıl süreyle çağının en büyük heykeltraşı Auguste Rodin'den ders aldı. 1911'de yeniden Amerika'ya döndü. 1918'de ilk kitabı "The Madman-Deli" yayınlandı. 1923'de "The Prophet-Ermiş" basıldı. Bu kitabıyla adı bütün dünyaya yayıldı. "Jesus, The Son of Man-İnsanın Oğlu İsa" ve "The Earth Gods-Yeryüzü Tanrıları" adlı kitaplarıyla bu başarısını pekiştirdi.

1931 yılında New York'daki küçük bir çatı katında yoksulluktan ve birbiri ardına gelen hastalıklardan kurtulamayarak öldüğünde 48 yaşındaydı.

alıntılar

 

Durmaksızın yürüyorum bu kıyılarda,
kumla köpüğün arasında.
Yükselen deniz ayak izlerimi silecek,
rüzgar köpüğü önüne katacak,
ama denizle kıyı daima kalacak.



Bugünün acısı, dünün hazzının anısıdır.



Anımsamak bir tür buluşmadır.
Unutmak ise bir tür özgürlük.



Yüreğimdeki mühür
kalbim kırılmadan çözülebilir mi?



Sevgililer birbirlerinden çok
aralarındakini kucaklarlar.



Arkadaşlık her zaman için
tatlı bir sorumluluktur,
asla bir fırsat değil.



Ancak büyük bir acı veya büyük bir sevinç
senin gerçeğini açığa çıkarabilir.
İşte böyle bir anda
ya güneş altında çıplak danset,
ya da çarmıhını taşı.



İnsanlık, sonsuzluğun dışından
sonsuzluğa akan bir ışık nehridir.



Şafağa ancak
gecenin yolunu izleyerek ulaşılabilir.



Gariptir ki,
kimi zevklerin tutkusudur,
acılarımızın bir kısmını oluşturan.



Kişinin hayal gücüyle,
düşlerinin gerçeklesmesi arasındaki mesafe,
yalnızca onun yoğun isteğiyle aşılabilir.



Cennet orada,
şu kapının ardında,
hemen yandaki odada;
ama ben anahtarı kaybettim.
Belki de sadece koyduğum yeri unuttum.



Kuş tüyünde uyuyanların düşlerinin,
toprak üzerinde uyuyanlarınkinden
daha güzel olmadığı gerçeğinde,
yaşamın adaletine olan inancımı
yitirmem mümkün mü?



Bana kulak ver ki,
sana ses verebileyim.



Karşindakinin gerçeği
sana açıkladıklarında değil,
açıklayamadıklarındadır.
Bu yüzden onu anlamak istiyorsan,
söylediklerine değil,
söylemediklerine kulak ver.



Söylediklerimin yarısı beş para etmez;
ama ola ki diğer yarısı sana ulaşabilir
diye konuşuyorum.



Yalnızlığım, insanlar geveze hatalarımı övüp,
sessiz erdemlerimi eleştirmeye
başladığında doğdu.



Bir gerçek her zaman bilinmek,
ama ara sıra söylenmek içindir.



İçimizdeki gerçek olan sessiz,
edinilmiş olan ise gevezedir.



İçimdeki yaşamın sesi,
senin içindeki yaşamın
kulağına ulaşamaz.
Yine de kendimizi yalnız
hissetmemek için konuşalım.



Sözcüklerin dalgası
hep üstümüzde olsa da,
derinliklerimiz daima dinginliğini korur.



Yaşam kalbini okuyacak
bir şarkıcı bulamazsa,
aklını konusacak
bir filozof yaratır.



Zihnimiz bir süngerdir,
yüreğimizse bir nehir.
Çoğumuzun akmak yerine,
sünger gibi emmeyi seçmesi ne garip!



Eger kış,
"Baharı yüreğimde saklıyorum"
deseydi, ona kim inanırdı?



Her tohum bir özlemdir.



Öğretilerin çoğu pencere camı gibidir.
Arkasındaki gerçeği görürsün,
ama cam seni gerçekten ayırır.



Haydi seninle saklambaç oynayalım.
Yüreğime saklanırsan eğer,
seni bulmak zor olmaz.
Ancak kendi kabuğunun
ardına gizlenirsen,
seni bulmaya çalışmak
bir işe yaramaz.



Neşeli yüreklerle birlikte
neşeli şarkılar söyleyen
kederli bir kalp ne kadar yücedir.



Yürüyenlerle birlikte yürümeyi yeğlerim,
durup yürüyenlerin geçişini seyretmek değil.



Hayır, boşuna yaşamadık biz!
Kemiklerimizden kuleler yapmadılar mı?



Özel ve ayrımcı olmayalım.
Unutmayalım ki, şairin aklı da,
akrebin kuyruğu da gururla
aynı yeryüzünden yükselir.



Evim der ki, "Beni bırakma,
çünkü burada senin geçmişin yaşıyor."
Yolum der ki, " Gel ve beni izle,
çünkü ben senin geleceğinim."
Ve ben hem eve, hem de yola derim ki,
"Benim ne geçmişim,
ne de geleceğim var.
Eger kalırsam,
kalışımda bir ayrılış vardır;
gidersem,
ayrılışımda bir kalış.



Yalnızca sevgi ve ölüm
her şeyi değiştirebilir."



Daha dün, yaşam küresi içinde
uyumsuzca titreşen bir kırıntı
olduğumu düşünürdüm.
Şimdi biliyorum ki,
ben kürenin ta kendisiyim,
ve uyumlu kırıntılar halinde
tüm yaşam içimde devinmekte.



Adlandıramadığın nimetleri özlediğinde,
ve nedenini bilmeden kederlendiğinde,
işte o zaman büyüyen her şeyle
beraber büyüyecek, ve
üst benliğine uzanacaksın.



Ağaçlar yeryüzünün
gökkubbeye yazdığı şiirlerdir.
Ama biz onları devirir ve
boşluğumuzu kaydedebilmek için
kağıda dönüştürürüz.



Güzelliğin şarkısını söylersen eğer,
çölün ortasında tek başına olsan bile
bir dinleyicin olacaktır.



Esin daima şarkı söyler;
asla açıklamaya çalışmaz.



En büyük sarkıcı,
sessizliğimizin şarkısını söyleyendir.



Eğer ağzın yemekle doluysa
nasıl şarkı söyleyebilirsin?
Ve eğer elin altınla yüklüyse,
şükretmek için nasıl kaldırabilirsin?



Sözler zamansızdır.
Onları zamansızlıklarını bilerek
söylemeli ya da yazmalısın.



Şiir bir düşüncenin ifadesi değildir.
O, kanayan bir yaradan
veya gülümseyen bir ağızdan
yükselen bir şarkıdır.



Güneşe arkanı dönersen,
ancak kendi gölgeni görürsün.



Dünlerimizin borçlarını ödemek için
yarınlarımızdan ödünç alırız çoğunlukla.



Yüreğin bir volkansa eğer,
avuçlarında çiçekler açmasını
nasıl umabilirsin?



Bana "seni anlamıyorum" demen,
haketmediğim bir övgü,
haketmediğin bir yergidir.



Yanlışlarımızı doğrularımızdan
daha büyük bir coşkuyla
savunmamız ne gariptir!



Kaplumbağalar yollar hakkında
tavşanlardan çok daha fazla şey anlatabilirler.



İnanç, düşünce karavanıyla ulaşılması
imkansız bir vahadır.



Kendimi senin bildiklerinle doldurmuş olsaydım,
bilmediklerini hangi odama yerleştirirdim?



Suskunluğu gevezeden,
hoşgörüyü hoşgörüsüzden
ve kibarlığı kaba olandan öğrendim.
Ne garip ki, tüm bu öğretmenlerime
karşı oldukça nankörüm.



Bilmen gerekenlerin sonuna ulaştığında,
duyumsaman gerekenlerin başında olacaksın.



Her insan iki insandır;
biri karanlıkta uyanık,
diğeri ise aydınlıkta uykudadır.



Ben hem alev,
hem de kuru çalıyım
ve benim bir yanım
diğer yanımı yok etmekte.



Anlayışlı olan beni anlayışlı,
aptal olan ise aptal bulur.
Bence ikisi de haklıdır.



Bir anlaşmazlık, iki zihin
arasındaki en kestirme yol olabilir.



Utangaç bir başarısızlık,
gururlu bir başarıdan daha yücedir.



Hüzün iki bahçe arasındaki
bir duvardır ancak.



Sevincin ya da
kederin büyüdüğünde,
dünya küçülür.



Sevinç ve kederlerimizi
onları deneyimlemeden
çok daha önce seçeriz.



Dostum, sen ve ben
yaşama yabanci kalacağız;
ve birimiz diğerine
ve her birimiz kendine,
ta ki senin konuşup
benim dinleyeceğim güne dek
senin sesini kendi sesim sayarak,
ve senin önünde dikileceğim ana dek,
bir aynanın önünde durduğumu düşünerek.



Cömertlik, bana senden daha çok gereksindiğimi değil,
benden daha çok gereksindiğini vermendedir.



Eğer insanlara boş elimi uzatır
ve bir şey alamazsam çok üzücü;
ama asıl ümitsiz durum, dolu elimi uzatıp
kabul edecek kimseyi bulamamamdır.



Sadece bir aptal ve bir dahi
insanların koyduğu kuralları çiğner,
ki onlar Tanrı' nın kalbine en yakın olanlardır.



Düzenbazlık bazen başarılı olur,
ama her zaman kendini öldürür.



Şeytan sen doğduğun gün öldü.
Artık bir melekle karşılaşmak için
cehennem azabı çekmek zorunda değilsin.



En özgür ruh bile
fiziksel gereksinimlerden kaçamaz.



Diğer yanımla hiç bir zaman
tam bir uyum içinde olamadım.
Görünen o ki maddenin özü
aramızda uzanmakta.



Diğer yanın daima senin için üzülür.
Ama o zaten acıyla beslendiği için bir sorun yok.



İyi ve kötü hakkında söylenen her şey doğruysa,
benim yaşamım uzun bir suçtan ibaret olmalı.



Gözlerindeki kini dudaklarındaki gülümsemeyle
örtmeye çalişan biri ne kadar da aptaldır.



Yalnız benden aşağı olan
beni kıskanabilir veya nefret eder.
Ne kıskanıldım, ne de nefret edildim;
çünkü kimseden üstün değilim.
Yalnız benden üstün olan
beni övebilir, ya da hor görür.
Ne övüldüm, ne de hor görüldüm;
çünkü kimseden aşağı değilim.



Yaşam bana altın sunarken
sana gümüş verdiğimde
kendimi cömert sayıyorsam
ne kadar cimri olmalıyım.



Eğer sırrını rüzgara açarsan,
sırrını ağaçlara söyledi diye
rüzgarı suçlayamazsın.



İnsanın kürsüsü
suskun yüreğindedir;
geveze aklında değil.



Gerçeğe kulak veren
gerçeği dile getirenden
daha az değerli değildir.



Gerçekte biz kendi kendimizle konuşuruz;
ama ara sıra diğerleri de bizi işitebilsin
diye sesimizi yükseltiriz.



Sonsuzluğu özlüyorum,
çünkü orada yazılmamış şiirlerim
ve boyanmamış resimlerimle buluşacağım.



En acınacak kişi, düşlerini
altın ve gümüşe dönüştürmüş olandır.



Ölüm de, tıpkı yaşam gibi, yaşlıya
yeni doğandan daha yakın değildir.



Evet, bir Nirvana var;
o, koyunlarını yeşil
bir otlağa yaymanda,
çocuğunu uyutmanda ve
şiirinin son dizesini yazmandadır.


Baglantı

• 10/9/2006 - bir kitap _ http://www.yenisayfa.com/pgs/prda/vtr.asp

Türbanın Yeniden İcadı
Yayınevi : Kapı Yayınları
Dizisi : Araştırma İnceleme Dizisi 
Yazarı : Cihan AKTAŞ
Fiyatı : 14. YTL
Yeni Sayfa Fiyatı : 9,10 YTL (9.100.000 TL)
Kazancınız : % 35
Yeni Sayfa Puanı : 9
Kapak / Resimleyen : Utku LOMLU
Basım Yeri / Tarihi : İstanbul / 2006 - Temmuz

Başörtüsü tartışmalarının olumsuz bir sürü anlam yüklenerek yıpratılan "türban" üzerinden sürdürülmesi, bu konudaki çözümsüzlüğün nedeni olmaya devam ediyor. Başörtüsü sorunu çözümlenecekse, türbandan değil başörtüsünden söz etmek gerekecek. Ben ikame bir isim olan "türban"ın yaygın bir şekilde kullanımının sorunun çözümünü zorlaştırdığı kanısındayım. Bu çalışmayla, "türban" konusunda yaşanan ve doğrudan doğruya insanların kişisel gelişim süreçlerini etkileyen kavram kargaşasına bir parça da olsa açıklık getirmeyi umuyor, diliyorum. Türban yasaklarının bugün olduğu gibi neredeyse otuz sene önce de "otuz yıl önce türban yoktu, o zaman Müslüman değil miydik?" şeklinde bir soruyla savunuluyor olduğunu gösteren ifadelere hala rastlanmaktadır. Dileğim, bu sorunun otuz yıl sonra sorulmayacak olmasıdır.

 

http://www.yenisayfa.com/pgs/prda/vtr.asp

Baglantı

• 10/9/2006 - Friedrich Wilhelm NIETZSCHE _aforizmalar

 Ben her türlü ahlaki hüküm vermeye, övmeye ve mahkum etmeye karşı derin bir tepki duyarım. Alışılagelen ahlaki hükümlere karşı şunu sorarım: Hükmü veren hüküm vermeye esas itibarıyla haklı mıdır? O onun yeterli derecede üstünde midir? Onun sağgörüsü, hayalgücü, yeterli deneyimi var mıdır, bir bütünü tasarlaması için?
* Ruhunuzu taze, serin ve doğallığını yitirmiş oalrak tutun! His dolu olanların ılık havası, duygusalların boğucu sıcak havası sizden uzak olsun!
* İradene inan ve hepimize şunu şöyle: "Ben sadece bu olmak istiyorum". Cezanın kendi yasasını kendi üzerine as. Biz onların infazcısı olmalıyız!
* Erişilen özgürlüğün mühürü nedir? Kişinin artık kendisinden utanç duymamasıdır.
* Siz ne yakınınızın çevresine sokuluyorsunuz ve bunun için gerekli sözleriniz var. Ama ben yine de şunu söylüyorum: Sizin en yakınınıza olan sevginiz kendinize olan en fena sevginizdir!

Baglantı

• 10/9/2006 - güzel sözler

Sen duyduklarına inanıyorsun. Söylenmeyene inan, çünkü insanın sessizliği, sözcüklerinden daha yakındır gerçeğe.

Halil Cibran

Okuyup yazanla okumayan arasındaki fark, ölü ile diri arasındaki fark kadardır.

Aristo
Düşmanlarınızı bağışlayın, ama isimlerini asla unutmayın.

J. F. Kennedy
Dünya herkese yetecek büyüklükte. Onun için, başkasının yerini kapmaktansa, çalışarak gerçek yerinizi bulun.

C. Chaplin
Her savaş insanlığın ilerlemesini engelleyen kötülük zincirine bir halka ekler.

Einstein

Dünya kuruldu kurulalı bilinir: Aşk, derinliğinin farkına, ancak ayrılık saati gelip çattığında varır.

Halil Cibran

 

Baglantı

• 10/9/2006 - huzur istiyorum


Huzur İstiyorum


  Yaşlı bir bilge emekliye ayrılır ve bir lisenin yakınında bir ev satın
alır kendisine. Emekliliğinin ilk bir kaç haftasını huzur içinde geçirir,
ama sonra ders yılı başlar.Okulların açıldığı ilk gün öğleden sonra,okul-
dan çıkan üç delikanlı gençliğin ve ders  bitiminin verdiği neşeyle evle-
rine dönmektedirler, ama yollarının üzerindeki her çöp bidonuna tekmeler
atıp, bağırıp çağırarak. Bu çekilmez gürültü günler sürer ve yaşlı bilge
bir önlem alması gerektiğine karar verir bu konuda.
  Ertesi gün, çocuklar gürültüyle yaklaşırken kapısının önüne çıkar,onla-
rı durdurur ve şunları söyler çocuklara:"Çok tatlı çocuklarsınız, çok da
eğleniyorsunuz.Bu neşenizi sürdürmenizi istiyorum sizden.Ben de sizin ya-
şınızdayken aynı şekilde gürültü yapardım böyle,bana gençlik yıllarımı a-
nımsatıyorsunuz.Bana bir iyilik yapar mısınız? Eğer her gün buradan geçer
ve gürültü yaparsanız, her birinize her gün bir dolar veririm."
 Çocukların çok hoşuna gider bu teklif ve sürdürürler çöp bidonlarını tek-
meleyip, gürültü çıkarmayı.Bir kaç gün sonra, yaşlı bilge yine çocukların
önüne çıkar, ama yüzündeki ifade çok  mutlu değildir bu kez. Onlara şöyle
der:"Çocuklar enflasyon beni de etkilemeye başladı. Bundan böyle size yap-
tığınız iş için günde sadece 50 sent verebileceğim."Bizimkiler pek hoşlan-
mazlar bu durumdan, ama teklif tekliftir ve sürdürürler gürültüyü.
  Aradan bir kaç gün daha geçer ve yaşlı adam yine karşılar onları."Bakın"
der,"henüz maaşımı alamadım, bu yüzden size günde sadece 25 sent verebile-
ceğim bundan böyle.Tamam mı?"
"Olur mu öyle şey" der liderleri,"25 sent için zamanımızı bu iş için harca-
yacağımızı düşünüyorsan, yanılıyorsun.Olanaksız,bayım.Biz işi bırakıyoruz!"
  Ve yaşlı bilge emekliliğinin geri kalan kısmını huzur içinde geçirir.

Gentle Spaces News

Baglantı

• 9/9/2006 - resim

Image Hosted by ImageShack.us

Baglantı

• 9/9/2006 - sağlık

Besin zehirlenmelerinde dikkat edilmesi gerekenler
25.07.2006

Besinlerin hazırlanması sırasında temizlik kurallarına gereken özenin gösterilmemesi besin zehirlenmelerine yol açabilir. Yazın besin zehirlenmeleri daha çok bakteri kaynaklı olmaktadır.
International Hospital İstanbul Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Dr. Hande Aygün ve International Etiler Polikliniği’nden Diyetisyen Zerrin Aydın besin zehirlenmelerinin nedenleri ve alınabilecek önlemler ile ilgili şunları söylüyor:

  • Kremalı pasta, dondurma, patates-yumurta salatası, mayonez ve tavuk etlerinde sıklıkla Staphylococcus aureus üremektedir. Bu bakteri ile kontamine yiyeceklerin yenmesi sonucu karın ağrısı, bulantı, kusma ve ishal görülmektedir.
  • İyi pişirilmemiş veya uygun koşularda saklanmamış et ve et ürünleri veya bunların suyu ile yapılmış sosların yenmesi sonucu da Clostridium perfringens’in sebep olduğu besin zehirlenmeleri görülebilmektedir. Et yemekleri pişirildikten sonra oda sıcaklığında soğuması beklenmemeli, hızlı soğutma işlemine tabi tutulmalıdır. Ayrıca çiğ yiyeceklerin pişmiş yiyeceklerle teması engellenmelidir.
  • Pirinç, makarna, süt tozuyla hazırlanmış gıdaların yenmesi ile de Bacillus cereus bakterisi kaynaklı besin zehirlenmeleri görülebilmektedir. Bu bakteri sıklıkla ishal, karın ağrısı, bulantı ve kusma yapmaktadır.
  • Sıklıkla evde hazırlanmış konservelerde Clostridum botilinum üremektedir. Bu bakteri diğer besin zehirlenmelerinden farklı olarak görme bozuklukları, yutma güçlükleri ve halsizliğe neden olmaktadır. Evde yapılan konserveler basınçlı kaplarda en az 20 dakika kaynatılmalıdır. Ayrıca üstü şişkin, son kullanma tarihi geçmiş konserveler kesinlikle yenmemelidir.
  • Süt, süt ürünleri, yumurtalı tatlılar, tavuk eti yenmesi sonucu ise Salmonella enfeksiyonları olmaktadır. Karın ağrısı, bulantı, kusma ve ateşin yüksek olması ile belirti vermektedir. Özellikle çiğ yumurta ve etler buzdolabında kapalı şekilde muhafaza edilmeli, diğer gıdalarla teması engellenmelidir.
  • Kontamine su ve besinlerle de Shigella bakterisi bulaşabilmektedir. Sıklıkla kanlı, mukuslu ishal ve ateşe neden olmaktadır.

    Özet olarak bakteriler daha çok proteinden zengin besinleri tercih etmektedir. 15.5°C ile 48.8°C sıcaklıklar arasında hızlı bir şekilde üremeleri ve toksin oluşturmaları nedeniyle yazın besin zehirlenmeleri daha sık görülmektedir. Zehirlenme belirtileri 1 – 2 saat içersinde görülebildiği gibi, şikayetlerin görülmesi bazen 72 saati bulabilmektedir.

    Alınacak Önlemler

  • Mutfakta genel hijyen kurallarına dikkat edilmelidir. Eller sık sık su ve sabunla yıkanmalı, tırnaklar uzun ve kirli olmamalı, ellerde açık yara varsa eldiven kullanılmalı ya da kişi yemek hazırlama hizmetinden uzaklaştırılmalıdır.
  • Sebze ve meyveler temiz sularla, çok iyi şekilde yıkanmalıdır. Kirli sularla yıkanarak yapılmış salatalar çeşitli parazitik hastalıklara ve besin zehirlenmelerine yol açabilir.
  • Süt ve süt ürünleri, kremalı yiyecekler, tavuk ve tavuk ürünleri, mayonezli ve yumurtalı yiyecekler, pişirilip uygun koşullarda saklanmayan etler, deniz ürünleri bozulma riski en yüksek gıdalar arasında yer alır. Bu tür gıdalar kesinlikle oda sıcaklığında bekletilmemeli, 1 – 2 gün içersinde de tüketilmelidir.
  • Artan yemekler tekrar tekrar ısıtılmamalı, eğer ısıtılacaksa sıcaklığı en az 74°C’e ulaşması sağlanmalıdır.
  • Yumurtalar çiğ tüketilmemeli, temas sonrası da eller mutlaka yıkanmalıdır.
  • Zararlı bakteriler ancak yemek yeterli iç dereceye kadar pişirildiğinde yok edilirler. Bunun için de pişirme termometresi ile yemeklerin sıcaklığı kontrol edilmelidir. Bakteriler genellikle 57°C üzeri ısılarda ölürler.
  • Dışı kirli, çatlak, kırık yumurtalar satın alınmamalıdır. Bakteriyel enfeksiyon riski yüksektir. Ayrıca bombe yapmış veya kutusu bozulmuş konserveler de kesinlikle yenilmemelidir.
  • Sebze doğrama tahtası ile et ürünlerinin kesildiği yerler ayrı olmalı veya kesim tahtası çok iyi yıkanmalıdır.

  • Baglantı

    • 9/9/2006 - Yoğurt Çorbası

    Yoğurt Çorbası


    MALZEMELER:

  • ½ su bardağı pirinç
  • 2 su bardağı su
  • 2 su bardağı süzme yoğurt
  • 1 yemek kaşığı un
  • 2 adet yumurtanın sarısı
  • 1 çay kaşığı toz karabiber
  • 1 çay kaşığı kimyon
  • 1 tatlı kaşığı tuz
  • 1 yemek kaşığı ufalanmış kuru nane
  • 6 su bardağı et suyu veya tavuk suyu
  • 1 yemek kaşığı tereyağı
  • 1 tatlı kaşığı toz kırmızı biber

    TARİF:
    Pirinci yıkayın, süzün, sonra 2 su bardağı suda yumuşayıncaya kadar haşlayın. Orta boy bir tencerede tavuk suyu veya et suyunu kaynatın. Bir kasede yoğurdu, unu, yumurta sarılarını iyice karıştırın. Bu karışıma, tuz, toz karabiber ve kimyonu ekleyin, yine karıştırın. Kaynamış olan et suyu veya tavuk suyunun içine haşlanmış pirinci koyun.

    Hazırladığınız karışımı da ağır ağır tencereye boşaltın. Boşaltırken tahta kaşıkla devamlı karıştırmayı unutmayın. Böylece ağır ateşte 15 dakika karıştırarak pişirdikten sonra tencereyi ateşten alın. Çorbayı sofraya çıkaracağınız zaman, bir tavada tereyağını eritin, kırmızı biber ile karıştırın. Servis yaparken bu yağı ve kuru naneyi çorbanın üzerinde gezdirin.

  • Baglantı

    • 9/9/2006 - Zeytinyağlı Patlıcan Pilavı

    Zeytinyağlı Patlıcan Pilavı


    MALZEMELER:

    • 2 su bardağı pirinç
    • 2 adet orta boy kuru soğan
    • 5 adet patlıcan
    • 2 adet küçük domates
    • 2 çay bardağı sıvı yağ
    • 1/2 demet dereotu
    • 1 tatlı kaşığı tarçın
    • 1 çay kaşığı yenibahar
    • 1 tatlı kaşığı şeker
    • Tuz
    • Kızarmak için sıvı yağ


    TARİF:
    Pirinci ayıklayıp yıkayın. Bir kaşık tuz atıp üzerine kaynar su dökün ve 20 dakika bekletin. Patlıcakları alaca soyup küp küp doğrayın. Bol yağda kızartın. Soğanları ince ince kıyın. Domateslerin çekirdeklerini çıkartıp küçük küçük doğrayın. Dereotunu kıyın. Soğanları 150 ml. sıvı yağ ile kavurun. Domatesleri ekleyin. Pirinci süzüp ekleyin. 2 bardak sıcak su ve tuz ekleyip kısık ateşte suyunu çekene kadar pişirin. Patlıcan, dereotu ve baharatları ekleyip karıştırın. Ateşten alıp demlenmeye bırakın. Pilavı hem ılık hem de soğuk yiyebilirsiniz.

    Baglantı

    • 9/9/2006 - hayat

     
     
     
    adam ve kadın...birbirlerini deli gibi seviyorlardı.adam kadının başak renkli saçlarına aşık olmuştu.küçücük bir kulübede fakir hayatı sürüyolardı... adamın aldığı bir aylık para SADECE 20 DOLARDI! noelin yaklaştığı günlerden biriydi... kadın kocasına hediye almak istiyordu ama cebinde sadece 8 doları vardı..birden önceden kendi babasının eşine almış olduğu altın kaplamalı saat geldi.. adam durumları sıkışınca altın kaplama kısmını satmıştı. sadece saat kısmı kalmıştı ortada.. ucuz bir kayış taktırmıştı saate.. o günden sonra rezil olmamak için saatini asla çevrede birileri varken çıkartmıyordu.. EVET DEDİ KADIN!!EŞİME ALABİLECEĞİM EN GÜZEL HEDİYE BU SAATE YAKIŞIR BİR ALTIN KAYIŞ .. ama ya para???
    ümitsizce dışarı çıktı.. kuyumcunun oraya geldiğinde.. altın kaplamalı tarak gördü.. TANRIM dedi.. KEŞKE ONU KENDİME ALABİLSEM.. sonra HAYIR İLK ÖNCE EŞİMiİN HEDİYESİNİ ALMALIYIM dedi kendine.. dükkana girdi ve fiyatını sordu altın kaplamalı kayışların.. adam 20 dolar dedi.. kadın boynunu eğdi ve dışarı çıktı umutsuzca..

    YOLDA Bİ kuaföre girdi ve NE KADAR VERİRSİNİZ SAÇLARIMA dedi.. 20 dolar dedi ADAM... ve kadın saçlarını sıfıra vurdurdu. elindeki tüm parayla kocasına altın kaplamalı kayışı aldı..

    eve vardığında,kocası şaşırmış gözlerle ona baktı.soru sormadı bile... İKİSİ AYNI ANDA BİRBİRLERİNE HEDİYELERİ UZATTILAR.. adam kadına ucuz kayışlı saatinii satarak altın kapmalı tarağı almıştı.. ve kadın adama saçlarına kestirerek altın kayışı... ortada ne kadının saçı vardı TARAKLA TARAYABİLECEĞİ, NE DE SAAT VARDI ALTIN KAPLAMANIN TAKILABİLİNECEĞİ...

    Image Hosted by ImageShack.us

    Baglantı

    • 9/9/2006 - resim

    Image Hosted by ImageShack.us

    Baglantı

    • 9/9/2006 - güzel sözler

    Büyüklerin sözü altın gibidir yerde kalmaz. Biri almazsa, öbürü alır."

    "Açık okunaklı, derlenmiş toparlanmış bir cümle veya güzel bir kelime, yeniden karşılaşılan bir dünyadır."

    "Dilin söylediği iyi söz, akarsu gibidir.Nereye akarsa, oraya hayat verir, orada çiçek açar."

    "Altın ve gümüşü sarraflar, söz cevherini de ancak söz sarrafları anlar."

    "Ne kadar bilgin varsa kalbinde, İyi bir söz duydun mu al yine."

    "Az söyle,uz söyle,bir güzelcik söz söyle."

    "Sözü söyle alana,kulağında kalana."

    "Söyleyen eker, okuyup dinleyen biçer."

    "Alimin sözü cahile göz olur."

    Baglantı

    • 9/9/2006 - resim

    Image Hosted by ImageShack.us

    Baglantı

    • 9/9/2006 - Vitamin eksikliği ruh sağlığını nasıl bozuyor?

     Mynet Haber

    Fiziksel ve ruhsal sağlık birbirine bağlı. Birindeki aksaklık diğerini de etkilediğinden ruh sağlığının korunması vücudun düzgün işleyişiyle mümkün. Tüm vitamin ve mineraller vücut için gerekli ancak ruhsal dengenin korunmasında B grubu vitaminleri daha fazla önem taşıyor.
     
    Sağlığımızın fizik ve ruh sağlığının bir bütünü olduğunu vurgulayan Hacettepe Üniversitesi Sağlık Teknolojisi Yüksek Okul Müdürü, Beslenme ve Diyetetik Bölüm Başkanı Prof. Dr. Türkan Kutluay Merdol, "Fiziksel sağlığımız ruh sağlığımızı, ruh sağlığımız da fiziksel sağlığımızı etkiler. Sağlığımızı etkileyen faktörleri birbirinden bağımsız değerlendirmek mümkün değildir" diyor.
     
    B grubu vitaminlerinin yetmezliğinde özellikle sinir sistemi rahatsızlıkları görüldüğünü bildiren Merdol; başta zihinsel yorgunluk, duyarlılık yanında, gastrointestinal (mide-bağırsak) sistemde bozukluklar olduğunu ve tedavi edilmediğinde depresyona kadar giden durumlar ortaya çıktığını ifade ediyor.
     
    Özellikle B12 vitamini yetersizliğinde ellerde uyuşma, algılama bozuklukları, thiamin yetmezliğinde kişilik bozukluklarına kadar varan davranış sorunları, niasin yetmezliğinde ise hafıza problemleri görüldüğünü kaydeden Merdol, "Besinler içinde yer alan vitamin ve mineral olarak adlandırılan besin öğelerinin pek çoğunun yetersizliğinden ruhsal sağlık önemli ölçüde etkilenmektedir. Bunlardan en önemlileri B grubu vitaminleridir. B grubu vitaminlerinin en önemlileri thiamin, riboflavin, B12 vitamini, niasin, folik asit, pantotenik asit ve biotindir. Bu vitaminlerin fonksiyonları birbiriyle bağımlı ancak her birinin vücutta çok farklı görevleri var. Sağlık için yapılması gerekenlerden biri bile ihmal edilse fiziksel ya da ruhsal sağlığımız etkilenir" uyarısında bulunuyor.
     
    Merdol, "Sodyum, potasyum, kalsiyum, demir ve magnezyum da beyin fonksiyonları için önemli minerallerdir. Kanda kalsiyum düştüğünde, tetani, ağrılı adale kasılmaları, başdönmesi, zihinsel bulanıklık, ileri hallerde havale görülebilir" diyor.
     
    Zihinsel becerilerde önemli rolleri olan bazı maddelerin (nörotransmitter vb) ana maddelerinin proteinler, aminoasitler ve B grubu vitaminleri olduğunu kaydeden Merdol, dolayısıyla beslenmede oluşabilecek bozuklukların zihinsel fonksiyonları önemli ölçüde etkilediğini vurguluyor. Bu nedenle günlük besin ihtiyacının az ve sık aralıklarla, mümkün olduğunca çeşitli besinlerle karşılanması gerektiğini belirten Merdol, bu şekildeki bir beslenme alışkanlığının bedenin tüm sistemlerinin rahat biçimde çalışması için çok önemli olduğunu bildiriyor.
     
    Uzun aralıklarla beslenmenin vücudun dinamizmini bozduğunu ve yağlanmaya neden olduğunu ifade eden Merdol, "Beynin fonksiyonlarını normal görebilmesi için uygun bir besin öğesi akışı gerekir. Kişinin içinde bulunduğu durum çok stresli ise bu da akışı etkiler. Bu nedenle burada ruh sağlığımız için beslenme yanında yapabileceğimiz başka aktivitelere de önem vermeliyiz. Vücudumuzda halk arasında mutluluk hormonu diye tanımlanan, endorfin adı ile bilinen maddeler vardır. Bu maddeler, müzik dinleme, egzersiz, sevdiğimiz kişilerle birlikte sohbet vb gibi durumlarda salgılandığı gibi, yeni bir şey öğrenildiğinde de salgılandıklarına ilişkin çalışmalar da bulunmaktadır. Bu nedenle bir yandan beslenmemize dikkat ederken bir yandan da vücudumuzdaki mutluluk hormonunu harekete geçiren aktiviteler yapmayı ihmal etmemeliyiz" tavsiyelerinde bulunuyor.

    Baglantı

    • 8/9/2006 - hırs



            Kişi mal, mülk sahibi olmakta çok hırslı olur, tek gayesi bu mala kavuşmak olursa, hem dünyada, hem de ahirette rezil olur, perişan olur. Olmadık işler gelir başına. Bunun misâlleri sayılamayacak kadar çoktur. Mehmed-i Bican hazretlerinin anlattığı şu hikâyeden -yaşanmış bir olay olup olmaması önemli değil- anlayana çok ibretler, dersler vardır:

            Devrin hükümdarı bir gün tebdili kıyafetle teftişe çıkmıştı. Bir demirci dükkânının önünden geçerken demircinin hâli dikkatini çekti. Demirci, örsün başında iken sevinçle kalkıp, körüğün yanına gidiyor, sonra da ağlayarak perişân hâlde geri dönüyordu. Örsün başına gelip körüğe bakınca, tekrar neşesi yerine geliyor, sevinç içinde yine körüğe koşuyor. Fakat, ağlayarak yine geri geliyordu.

            Hükümdar, bunun araştırılmasını sonraya bırakıp, veziri ile yoluna devam etti.

            Bu defa da bir câminin önünden geçerken müezzinin hâli, sultanın dikkatini çekti.

            Müezzin, yerden minâreye bakıp sevinç içinde minâreye tırmanıyor. Nefes nefese, şerefeye ulaşıyor. Fakat, ümitsizlik, perişânlık içinde geri geliyordu. Yere indikten sonra, tekrar minârenin şerefesine bakıyor, o önceki neşe hâli avdet ediyor. Koşarak aynı hızla minâreye çıkıyordu. Şerefeye varınca da bütün ümitleri, hayâlleri yıkılmış olarak geri dönüyordu.

            Hükümdar, yoluna devam etti. Bu defa da, üç yol ağzında oturan bir kimsenin hâli dikkatini çekti. Dikkatle baktığında, bu kimsenin âmâ olduğunu anladı. Âmâ, gelen kimsenin ayak seslerini hissettiğinde gelene, "Ne olur, şu bir akçeyi al ve enseme bir okkalı tokat at!" diye yalvarıyordu. Oradan geçenler de, bu kimsenin yalvarmasına dayanamayıp bir akçeyi alıp, adamın isteğini yerine getirip oradan uzaklaşıyorlardı. Hükümdar, bu üç ibretli olayın sırrını öğrenmesi için vezirini görevlendirdi. Vezir, önce demirciden başladı. Demirci başından geçenleri şöyle anlattı:

            Seneler önceydi. Bir gün işim çok olduğundan, dükkândan geç ayrılmam gerekiyordu. Bunun için, iki tavuk alıp çırakla eve gönderdim: "Bu akşam eve geç geleceğim, bu tavukları pişirip birini bana gönderin, diğerini de siz yersiniz. Ben yemeğe gelemeyeceğim" diye de haber yolladım.

            Akşam namazından sonra, evden pişmiş tavuk geldi. Karnım da çok acıkmıştı. İşi bırakıp, örsün kenarına çömelip, tavuğu yemeğe başladım.Tavuğun sadece bir budu kalmıştı elimde. Bu sırada içeriye sevimli bir kedi girdi. Tam karşıma durup beni seyretmeye başladı. Belli ki benden elimdeki budu istiyordu. Fakat ben oralı olmadım. Çünkü karnım çok açtı. Kedi, acıklı acıklı miyavlamaya başladı.

            Bunun üzerine ben kendisini kovalamak istedim. O an hiç beklemediğim bir şey oldu. Kedi cin midir şeytan mıdır dile gelip, "Eğer o budu bana verirsen, emsâlsiz bir hazinenin yerini sana göstereceğim, onunla istediğin kadar tavuk alırsın" dedi. Ben, "Göster, ben de, budu sana vereyim dedim. Kedi, "Şu körüğün yanına bak" dedi. Baktığımda bir de ne göreyim. Renk renk, eşi benzeri olmayan mücevherler...

            Karnım doymadığı için, elimdeki buttan da vazgeçemiyordum. "But benim elimde, mücevherler de benim dükkanımda, o zaman niçin aç kalayım?" diye düşündüm. Elime bir sopa parçası alıp, kediyi kovaladım. Oturup elimdeki budu yemeye devam ettim. Gözüm de, körüğün yanındaki hazinede idi. Budu bitirir bitirmez de, yerimden fırladım.

            Körüğün yanına vardığımda, baktım, hiçbir şey yok. Acaba yanlış mı gördüm, diyerek, tekrar örsün yanına geldim. Mücevherler ışıl ışıl orada parlıyordu.

            Sevinç içinde, oraya koştum. Körüğün yanına varınca, onların yine yok olduğunu görüyordum. İşte o zamandan beri, böyle hazineye kavuşmak için, gidip geliyorum.

            Şimdi de, müezzinle âmânın başına gelenleri anlatayım:

            Vezir, demircinin sırrını öğrendikten sonra, müezzinin bulunduğu câmiye geldi. Müezzin devamlı minareye çıkıp inmesini şöyle anlattı:

            Bir gün, minâreye ezân okumak için çıkmıştım. Baktım şerefede iri, güçlü, çok da sevimli bir kuş var. Yanına yaklaştığımda, beni kaptığı gibi göklere yükseltti. Uzun bir yolculuktan sonra, eşi benzeri olmayan bir yere indirdi.

            Bulunduğum yerin, tarifi mümkün olmayan bir güzelliği vardı. Ben etrafın güzelliği ile kendimden geçmiş bir hâldeyken, birileri gelip beni bir saraya götürdü. Hayâl bile edemeyeceğim güzellikte bir saraydı bu. Sarayda beni bir kadın karşıladı.

            Kadının güzelliği karşısında hiçbir şeyi görmez oldum. Gözümü kendisinden ayıramıyordum. Kadın, benim bu şaşkınlığımı fark etti. Merakımı gidermek için şu açıklamayı yaptı, "Ben bu ülkenin hükümdarının kızıyım. Evlenmek için seni buraya ben getirttim. Fakat bu arada beklenmedik bir şey oldu. Babam vefât etti. Bu hâldeyken seninle evlenmem uygun olmaz. Birkaç gün bekle, sonra nikâhımızı yapar evleniriz."

            Ben, hemen itiraz ettim, "Olmaz. Ben bekleyemem!" dedim. Kadın, "Ben de arzu ediyorum. Zâten seni buraya bunun için getirttiğimi az önce söyledim. Birkaç gün sabretmeni istiyorum. Sadece birkaç gün."

            Ben bu sözleri anlayıp, muhakeme yapacak durumda değildim. Kadının güzelliği aklımı örtmüştü. Benim düşündüğüm tek şey vardı. Bir an önce ona kavuşmak.

            "Olmaz. Ben bekleyemem! " diye direttim. Bunun üzerine, beni getiren kuşa kızgın bir şekilde emrini verdi: "Al bunu getirdiğin yere bırak gel! Amma da sabırsızmış. Nimete kavuşmanın ilk şartının sabretmek olduğunu bilmeyenden hayır gelmez" dedi.

            Ben hatâmı, sabırsızlığımın neticesini anlamış oldum. Fakat iş işten geçmişti.

            Perişân bir şekilde, minâreden indim. Evime giderken belki bir ümit, kuş tekrar gelmiştir, diye şerefeye baktım. Bir de ne göreyim, kuş orada değil mi? Hemen koşarak çıktım. Fakat kuş yine kayboldu. Tekrar aşağı indim. Yine kuşu gördüm.

            İşte bundan dolayı akşama kadar inip çıkıyorum.

            Vezir son olarak üç yol ağzındaki, gözleri kör adamın yanına gitti. Kendine niçin parayla tokat attırdığını sordu. Adam şöyle anlattı: Ben uzun yıllar, kervancı başı görevini yaptım. Bir gün kervanıma, on deve yüklü birisi katıldı.

            Yolculuk esnasında, bu yüklerin altın olduğunu anladım. Şeytan kanıma girip, niyetimi bozdurdu. Elime bıçağı alıp, yüklerin sahibinin yanına gittim. Adam benim niyetimi anlamıştı. Canını kurtarmak için, önce yükünün yarısını, sonra tamamını teklif etti. Ben kabûl etmedim.

            Adam çâresiz kalıp, bu defa da şu teklifte bulundu: "Beni öldürmezsen, kimseye yapmadığım bir iyiliği sana yaparım. Senin gözüne bir mil çekeyim. Yer altındaki bütün hazineleri görürsün. Zaten ben de bu altınları böyle elde ettim."

            Bu teklif hoşuma gitti. Kabûl ettim. Gözümün birine mili çekti. Artık bütün hazineleri görebiliyordum. Fakat buna da râzı olmadım, daha çok göreyim, daha çok altın toplayayım diye, diğer gözüme de mil çekmesini istedim. Adam dedi ki:"

            O zaman hiç göremezsin, gel sen buna râzı ol! Tamah etme!"

            Ben ısrar ettim. Bunun üzerine adam, "Benden günâh gitti" deyip, diğer gözüme de mili çekti. Artık dünyam kararmıştı. Bütün hazineleri görüyor, fakat bunun dışında başka bir şey görmüyordum. İşte dünya tamahı, altın hırsı, beni bu hâle getirdi. Kendimi dünyada bu şekilde cezâlandırıyorum. İnşallah Cenâb-ı Hak da bu tövbemi, pişmanlığımı kabûl eder de, ahirette cezâlandırmaz.

            Resûlullah Efendimiz ne güzel buyurmuş, "Bir vâdi dolusu altını olan, bir vâdi dolusu daha ister!" (Mehmet Oruç)

    Baglantı

    • 8/9/2006 - HİDAYETE DAVET

    HİDAYETE DAVET

            En ümitsiz hâllerde bile insanlara tebliğde bulunmanın sonuç verdiği birçok olaydan anlaşılmaktadır. Aşağıdaki hâdise, kanser uzmanı Dr. Haluk Nurbâkî'nin hatıratından alınmış, tebliğin ehemmiyetini gösteren ibretli bir vak'adır.

            Kanser hastanesinde başhekimken, Serap adında bir genç hanım hastam vardı. Bu hastam göğüs kanserine yakalanmış ve tedavi için yurt dışına gitmek istemesine rağmen, bazı formaliteler sebebiyle o imkânı bulamamıştı. Serap'ı özel bir alâkayla bizzat ben tedâvî altına aldım. Ve kısa bir süre sonra da Allah'ın izniyle iyileştiğini gördüm. Ancak Serap’ın da bütün diğer kanserliler gibi ilk beş yıllık zamanı çok dikkatli geçirmesi gerekiyordu. Bir iş kadını olan Serap, 4 yıl kadar sonra bir ihale için İzmir'e gitmek istedi. Kış aylarında olduğumuz için uçakla gitmesi şartıyla kabul ettim. Maalesef bilet bulamamış ve benden habersiz bindiği otobüsün kaza geçirmesi üzerine altı saat kadar mahsur kalmış. Dönüşünden kısa bir müddet sonra kanser, kemik ve akciğerine yayıldı. Serap bacak kemiklerindeki metastaz sebebiyle yürüyemez hâle gelirken, hastalığın akciğerdeki tezahürü yüzünden devamlı oksijen cihazı kullanıyor ve söylediği her kelimeden sonra, ağzını o cihaza yapıştırarak nefes almak zorunda kalıyordu. Evine gittiğim gün, yine güçlükle konuşarak:

            "-Doktor bey" dedi. "Ben size dargınım!"

            "-Niçin?" diye sordum. "-Siz dindar bir insanmışsınız; niçin bana da, Allah'ı, ölümü, ahireti anlatmıyorsunuz?"

            Dînî inançlarının çok zayıf olduğunu bildiğim için bu teklifi karşısında oldukça şaşırdım. O'nu üzmemeye çalışarak:

            "-Doktora ulaşmak kolaydır, dedim. Parayı bastırdın mı istediğine tedâvî olursun. Ancak îmân tedavisi için gönülden istek duymalısın!.."

            Konuşmaya mecali olmadığından: "-Ben o isteği duyuyorum!" mânâsında başını salladı. Artık ümitsiz bir tıbbî tedavinin yanı sıra, ebedî hayatın ve saadetin reçetesi olan îmân derslerimiz başlamış ve son günlerini yaşayan Serap için bu dersler "hızlandırmalı öğretim" e dönmüştü. Anlattığım îmân hakîkatlerini bütün ruhuyla meczediyor ve arada bir soru soruyordu. Vefatına bir hafta kala:

            "-Doktor bey" dedi. "Ben ölürken ne söylemeliyim?"

            "-Senin durumun çok özel" dedim. "Kelime-i Şehâdet sana uzun gelir. O ânı fark edince Hazret-i Muhammed sana yeter!"

            O haliyle tebessüm ederek, yine başını salladı.

            Çok ıstırabı olduğu için Serap'a sürekli morfin yapıyor ve onu uyutmaya çalışıyorduk.

            Ben, bir iş seyahati sebebiyle bir müddet ziyaretine gidemedim. Dönüşümde annesi telefon ederek:

            "-Serap bir haftadır morfin yaptırmıyor" dedi. "Sabahlara kadar inliyor ve çok ıstırap çekiyor."

            Hemen eve gittim ve iğne yaptırmamasının sebebini sordum. Aldığım cevabı hâlâ unutamıyor ve hatırladıkça ürperiyorum:

            "-Ya morfinin tesiriyle ölüme uykuda yakalanır ve son nefeste "Muhammed" diyemezsem!.."

            İşte Serap, böyle bir hanımdı. Bu arada benden istihareye yatmamı ve eğer birkaç gün daha ömrü varsa, son günü uyanık kalacak şekilde morfin yaptırılmamasını rica etti. Ben, hiç âdetim olmadığı halde Cuma gününe rastlayan o gece istihareye yattım ve Serap'ın acizliği hürmetine olacak ki, Salı gününe kadar yaşayacağına dâir işaret sezdim. Ertesi gün, ona:

            "-Hiç korkma!" dedim. "İğneyi vurdurabilirsin."

            Ve Serap, bir veda vasfı taşıyan bu görüşmemizde son cümlelerini de dile getirdi:

            "-Doktor bey Azrail..: bana nasıl görünecek?"

            "-Kızım " dedim. "O bir melek değil mi? Hiç merak etme, sana yakışıklı bir prens gibi gelecektir."

            Salı günü Serap'ın ağırlaştığı haberini alınca, hemen eve gittim. Ancak vefatına yetişememiştim. Ailesi tam manasıyla perişandı. Sadece kendisine uzun müddet bakan dindar bir hanım akrabası ayaktaydı ve beni görünce yanıma gelerek:

            "-Doktor bey!.. Biliyor musunuz, bu evde biraz önce bir mucize yaşandı!" dedi ve devam etti:

            "-Serap, bir saat kadar önce oksijen cihazını attı ve «yataktan kalkması imkânsız» denmesine rağmen kalkarak abdest aldı, iki rekat namaz kıldı. Bütün ev halkı, hayretten donup kaldık. Ve kelime-i şehâdet getirerek yatağına uzandı. Size de selam söyledi ve ekledi: "-Doktor beye söyleyin, o âlem, onun anlattıklarından da güzelmiş!" dedi. (Ayşe Bulut, Şebnem, Mart 2004)

     

    http://www.ibretli.net/ibretliolaylar.html

    Baglantı

    • 7/9/2006 - resim

    Image Hosted by ImageShack.us

    Baglantı

    • 7/9/2006 - MAİLLE GELEN BİR YAZI

    http://www.tip2000.com/abone/konular/ilac_u.asp
    http://www.habervitrini.com/haber.asp?id=132526


    Mutlaka aklinizda bilmeniz gereken bir olaydan bahsedecegim. Bundan Yaklasik 1.5 yıl önce esim çok ciddi bir bas dönmesi yasadi.
    Aylarca sürdü.
    Bas dönmesi o kadar kötüydüki oturdugu yerden yere düsüyor.
    Tv ile izleyemiyor hicbir seyi okuyamıyor.
    Tekbasina yuruyemiyordu.
    Hatta uyukusunda bile yataktan dusebiliyordu.
    Ruyasinda bile basinin dondugunu söyledi.
    Bu bas donmeleri sonucunda da surekli kusuyordu.
    Bir sürü farklı doktor gezmemize ragmen care bulamadilar. Tum doktorlar klasik 1-2 bas donmesi ilaci verdi o kadar. Ama hicbiri care olamadi. Sorun 2-3 ay sonra bas donmesi gecerek tekrar eski haline geldi.
    Sonra cok arastirdim. Neden boyle olmustu ?.
    Sonra bunu bulmayi basardim arkadaslar. (google sagolsun) Problem GREYFURT idi. Esim hasta olmadan 1 hafta once cok agir grip olmus ve doktor bir suru ilac yazmisti yaninda da Greyfurt suyu icmisti C vitamini
    takviyesi diye.
    Grip gectikten sonra da bu bas donmeleri baslamisti.
    GREYFURT icilen ilaclarin karacigerde parcalanip atilmasini engelleyen dunya daki tek meyveymis. Boylece greyfurt ile ilac aliyorsaniz ve ilaca 1 hafta boyunca
    devam ederseniz tum ilaclar sanki bir kere de yutulmus gibi vucutta duruyormus. Bu ilaclarin turune gore olumler bile olabilmekteymis. Biz Bas donmesi ile kurtardik. Sizlere de bu uyariyi yazmak istedim. Birkac yerde bununla ilgili mesajlar gormeye basladim ama
    cogu insan hala bilmiyor.
    Lutfen ilac kullanirken GREYFURT yemeyiniz veya suyunu icmeyiniz. Bu emaili arkadaslariniza gonderirseniz, insanlarin biliclenmesini saglamis olursunuz.


    2)
    ek bilgi kalp hastalarinin duzenli kullandigi ilaclarida etkiliyor o yuzden greyfurt icmemeleri gerekiyor
    hatta grapefruit effect diyorlar bu etkilesime

    babam doktor, kalp ilaci kullaniyor ve hic greyfrut hic icmez

     


     


    Baglantı

    • 7/9/2006 - resim

    Image Hosted by ImageShack.us

    Baglantı

    • 7/9/2006 - BERAT KANDİLİNİZ MÜBAREK OLSUN

    Baglantı

    • 6/9/2006 - bir öykü

    Image Hosted by ImageShack.us

    Amerika'nın ünlü doğa parkı Yellowstone National Park'da çıkan bir yangın sonrası görevliler, hasar tespit çalışmaları için ormanda geziyorlardı. Görevlilerden biri, bir ağacın dibinde küller içinde neredeyse kömürden bir heykele dönüşmüş bir kuş gördü. Görevli, elindeki çubukla hafifçe dokundu kömürleşmiş kuşa. Dokunur dokunmaz kuşun kanatları altından üç küçük kuş yavrusunun cıvıldayarak çıktığını gördü. Anne kuş, gelen tehlikeyi fark ederek, yavrularını bir ağacın arkasına getirmiş, kendisinin yanacağını bile bile onları kanatlarının altında saklamıştı. Yangın, yayılmadan çok rahatlıkla uçup oradan uzaklaşması mümkünken yavrularının yanında kalmayı tercih etmişti. Alevler, bulunduğu yere varıp küçücük bedenini kavurmaya başladığında hiç kıpırdamadan kalmıştı. Bedeni, yanıp kavrulmuştu, ama geriye hiç ölmeyecek bir “anne” heykeli bırakmıştı.


     

    Baglantı

    • 6/9/2006 - resim

    Image Hosted by ImageShack.us

    Baglantı

    • 6/9/2006 - köy evi

    Image Hosted by ImageShack.us

    Baglantı

    • 5/9/2006 - Jöleli Meyve Salatası

    Jöleli Meyve Salatası

    Malzemeler

    • 2 adet şeftali
    • 2 adet muz
    • 2 adet armut
    • Küçük bir salkım üzüm
    • 1 paket meyveli jöle (Jöle kullanmamaya çalışan arkadaşlar için; Kenton'un bitkisel jöleleri var)

    Yapılışı

    1. Meyveleri bir kaseye dilediğiniz şekillerde dizin. Meyve kâsesini buzdolabına koyun ve üzerindeki tarife göre meyveli jöleyi hazırlayın.
    2. Jöle soğuyup katılaşmadan, ancak çok da sıcak olmamasına dikkat ederek meyve kasesini jöleyle doldurun.
    3. Yaklaşık yarım saat kadar, jöle donana kadar buzdolabında bekletin. Dilerseniz kâsede, dilerseniz ters çevirerek servis edin...
    Baglantı

    • 4/9/2006 - Bunları biliyor muydunuz ?

    Bunları biliyor muydunuz ?

    • Kendi dirsegini yalamanin imkansiz oldugunu ?
    • ordegin vakvaklamasinin yanki yaratmadigini ve bunu kimsenin aciklayamadigini?
    • dunyadaki fotokopi makinelerinde meydana gelen arizalarin %23 unun, makinenin ustune oturup kendi popolarinin fotokopisini cekmek isteyen insanlar sayesinde meydana geldigini?
    • yasamin boyunca uyku sirasinda yaklasik 70 bocek ve 10 orumcek yiyecegini?( Mmmmh!!:)
    • idrarin zifiri karanlikta parladigini?
    • eger cok siddetli hapsirirsan, kaburgalarindan birini kirabilecegini?
    • hapsirmayi engellemeye calisirsan,basindaki veya boynundaki damarlardan birinin yirtilabilecegini ve olebilecegini?
    • hapsirdigin sirada gozlerini acik tutmaya calisirsan, yerlerinden firlayabileceklerini?
    • domuzlarin vucut yapilarindan dolayi hicbir zaman baslarini yukari kaldirip gokyuzune bakamadiklarini?
    • dunya nufusunun %50 sinin hic telefonla konusmadigini?
    • farelerin ve atlarin kusamadiklarini?
    • 1 saat sureyle kulaklikla birsey dinlemenin kulaktaki bakteri sayisini %700 arttirdigini?
    • cakmagin kibritten once bulundugunu?
    • parmak izleri gibi dil izlerinin de her insan icin benzersiz oldugunu?
    • bu yaziyi okuyan insanlarin %75 inden fazlasinin, dirseklerini yalamaya calisacaklarini:)
    gercekten olmuyor di mi :)

     

    Baglantı

    • 4/9/2006 - dikkatinizi ölçün

    Image Hosted by ImageShack.us

     

     

    çoraplar nerde?

    Baglantı

    • 4/9/2006 - ankara kalesi_görülmeye değer

        http://www.ankarakalesi.com/

    Baglantı

    • 4/9/2006 - AĞAÇ

    Baglantı

    • 3/9/2006 - İsrailli Aydınların Ateşkes Çağrısı ve Jason Chealsea

    İsrailli Aydınların Ateşkes Çağrısı ve Jason Chealsea

    Ferhat Uludere

    Geçenlerde düştü haber ajanslara, bilmem dikkat ettiniz mi? İsrailli aydınlar Ehud Olmert Hükümeti’ni ateşkes ilan etmesi için uyardı. Aslında bu bir uyarı değil temenniydi. Aydınların misyonu açısından hükümetten beklenen bir lütuf, çünkü savaş sonrasında dünya kamuoyu kendilerinden de hesap sorabilir ve savaşın vebali boyunlarında kalabilirdi. Sanki böyle bir niyetle yapıldı bu uyarı.

    İlk bakışta İsrailli aydınların, ki sayıları da çok fazla olduğu söylenemez; David Grossman, A.B. Yehoshua ve Amos Oz, savaşa karşı gösterdikleri bu hassasiyet sevindirici gibi görünüyor. En azından İsrailli çocuklar füzelere “Sevgili Lübnan’lı, Filistin’li, Arap, Müslüman ve Hıristiyan çocuklar, ölümünüz için sevgilerle.” diye yazı yazarak altlarına kendi imzalarına atarken, İsrailli aydınlar kendilerinden bekleneni yapıp savaşa ve Ehud Olmert Hükümeti’ne karşı çıktıklarına yüksel tirajlı “Haaretz” gazetesinde yayımladıkları açık mektupla bildirdiler. Entelektüellerin de yapması gereken buydu. Eskisi gibi savaşın içine kadar girip, bir direniş başlatamayacaklarına göre böyle bir hareketle kendilerini rahatlattılar. Ama işte sorun oradaydı, sadece kendilerini rahatlattılar.
     
    Yazdıkları açık mektubun da pek iç acıcı olduğunu söylemek mümkün değil, çünkü mektup savaş karşıtı olmaktan ve hükümeti istifaya çağırmaktan ziyade, savaşı haklı gösterip hükümeti desteklemekten yanaydı. Hizbullah’a karşı askeri harekata destek verdiklerini de belirten yazarlar, harekatın hedefe ulaştığını, bundan sonra iki taraftan da daha fazla can kaybı olmaması için ateşkes ilan edilmesi gerektiğini söylediler.

    İşte sorun burada başlıyor, başından beri yapılan her şeyi aklamaktan başka ne işe yardı bu mektup? Yayınlanmasaydı kimse önemsemeyecekti orada hükümet yanlısı olduğunu düşündüğüm birkaç aydını, ama şimdi İsrail aydınlarının savaşa nasıl da açık bir  destek verdiği ve nasıl da kendilerini haklı gördükleri tam anlamıyla ortaya serildi.

    Her aydın ya da her yazar, muhalif olmak zorunda değildir elbette, yaşadığı dönemin siyasal olaylarında hükümetten destek almış, hatta faşist hükümetlerle bile birlikte hareket etmiş bir sürü başarılı yazar tanıyorum, Knut Hamsun, Maksim Gorki iki farkı hükümeti desteklemiş yazarlardan, aklıma ilk olarak gelenler bunlar. Ama hiç biri kimliğini taşıdıkları ulusun başka bir ulusa karşı savaş açarak çocuklukları ve kendi çocuklarını da propaganda aracı olarak kullanmasını haklı göstermeye çalışmadı.

    Peki şimdi İsrailli yazarların İsrailli çocuklardan ne farkı kaldı. Aslında tek farkı var, çocuklar yarın bu yaptıklarından utanacaklar belki, ama İsrailli aydınlar bu yaptıkları gereksiz ve savaşı destekleyen çağrı sayesinde hem iyi bir iş yapmanın rahatlığıyla koltuklarına oturacaklar ve utanmak akıllarına bile gelmeyecek.

    Diğer taraftan Orta Doğu Savaşları’nın hepsinde boy gösteren İngiltere’den bir haber de 25 Ağustos günü ajanslara düştü. St. Agustine Katolik Okulu’ndan mezun olan 19 yaşındaki Jason Chealsea adında bir çocukla ilgiliydi haber. 19 yaşında ve nereden bakarsanız bakın İsrailli imza atan çocuklardan biraz büyük, ama tam olarak bir yetişkin değil, kararları konusundaki tek bir merci var vicdanı. Onu da sonuna kadar kullanıyor.

    Jason Chealsea’nin hayatının kırılma noktası orduya katılmasıyla başlıyor, ilk görev için Irak’a yollanacak askerler arasında yer alıyor ve sıkı bir eğitimden geçiyor. Bundan sonrası ise daha da ilginç gerçekleşiyor; Chealsea aldığı eğitim sırasında Irak’ta çocukları da öldürmek zorunda kalacağı gerçeğini öğrenince hayati bir karar veriyor ve intihar ediyor.

    Bu intiharın tek bir sebebi vardır, o da elbette İngiliz ordusu, Jason Chealsea İngiliz ordusu taraftan intihara zorlandığını düşünüyorum, çocukları öldüren bir sistemin için yer almayı vicdanına yediremediği için böyle bir karar alıyor ve ölmeden önce annesine “Oraya gidip küçük çocuklara ateş edemem. Hangi tarafta olurlarsa olsunlar. Yapamam, Irak’a gidemem.” diyor.

    İnsanca verilmiş bu kararı keşke İsrailli aydınlar da görse ve yaptıkları açıklamayı bir defa daha düşüp başka bir ateşkes çağrısı kaleme alınsa. Belki o zaman işte entelektüeller gerçek işlevini yerine getirmiş. Savaşı durdurup, savaş alanından çocuklarını uzaklaştırmış olurlar.


    ferhatuludere@gmail.com

    Yorumlar (0) :: Baglantı

    • 3/9/2006 - bugün torunum iremnur 'un doğumgünü

    2 yaşına girecek bugün nice sağlıklı huzurlu mutlu güzel yıllara güzel yavrum.

     

     

     

     

     

     

    Yorumlar (0) :: Baglantı

    • 2/9/2006 - bunları biliyormuydunuz..

    Bunları Biliyormuydunuz?
     
    En uzun sure ucan tavuk 13 saniye havada kalmistir.

    El tirnaklari ayak tirnaklarina oranla 4 kat daha hizli uzarlar.

    Yilda ortalama 10 milyon kez goz kirpariz.

    Yarasalar bir magaraya girdiklerinde once sola donerler.

    Sogan dograrken sakiz cignemek goz yasarmasini onler.

    Ortalama bir insan gunde 13 kez guler.

    Kalbimiz gunde ortalama 100.000 kez carpar.

    Thomas Edison karanliktan korkardi.

    Dunyanin en eski sakizi bundan 9000 yil oncesine aittir.

    Beyaz Saray'da 13092 adet catal, bicak, kasik vardir.

    Ortalama bir insan, yilda 1460'in uzerinde ruya gorur.

    Bir insan, omuru boyunca ortalama 35000 kurabiye yer.

    Timsahlarin dilleri damaklarindadir.

    Muz veya yesil elma koklamak zayiflamaya yardim eder.

    Aslan kukremesi 5 mil oteden bile duyulabilir.

    Bir fare, susuzluga bir deveden daha fazla dayanabilir.

    Bogalar renk korudur.

    Kirpiler suda batmaz.

    New York'ta her gun ortalama 36.000.000 telefon gorusmesi yapilmaktadir.

    Sibirya'da insanlar sutu, donmus cubuklar seklinde alirlar.

    Las Vegas'taki kumarhanelerin hic birisinde saat yoktur.

    Italyan bayragini Napoleon Bonaparte tasarlamistir.

    Italya'nin Siena kentinde, ismi Mary olanlarin fahiselik yapmasi yasaktir.

    Uzay yolculugunda tasinacak her extra kilo icin gerekli olan yakit miktari 530 kg dir.

    Istokozlarin kani mavi renktedir.

    Timsahlar daha derine batabilmek icin tas yutarlar.

    Kalinligi ve buyuklugu ne olursa olsun hicbir kagit parcasi 7 kereden fazla katlanamaz


    Suudi Arabistan'da bir kadin kocasina kahve yapmazsa bu bosanma nedenidir.


    Bir köpekbaligi 100 milyon damla deniz suyu içindeki bir damla kani hissedebilir.

    Insan midesi, 2 haftada bir iç zarini yenilemekzorundadir; aksi halde kendi kendini sindirir.

    Bir bardak taze sampanyanin içine bir kuru üzüm atarsaniz, üzüm asansör gibi bardagin altindan üstüne, üstünden altina sürekli dolasir.

    Eger agzimiza attigimiz bir seye tükürügümüz degmezse, onun tadini anlayamayiz.

    Erkek peygamber devesi, disinin kokusunu 7 mil öteden duyabilir.


    George Washington, evinin bahçesinde marijuana yetistirirdi.

    Zürafa, kulagini 53 santim uzunlugundaki dili ile temizler.

     

    McDonalds'in karinin yüzde 40'i çocuk menüsü satisindan gelir.


    Her insanin dilinin izi de parmak izi gibi farklidir.


    Einstein, 9 yasina kadar düzgün konusamamistir. Ailesi onun özürlü oldugunu düsünmüstür.

    Tarihi film Ben Hur'da çekim ekibinin fark etmedigi kirmizi bir otomobil görünür.


    Her gün dogan çocuklarin ortalama 12'si yanlis anne babaya verilmektedir.


    Kagit para sanildigi gibi kagittan degil pamuktan yapilir.


    1950'den önce kenevir, agaç kabugu ve marijuana yapragi kullanilarak yapilirdi.

    Çikolatanin köpekleri öldürdügü dogrudur. Onlarin kalbine ve sinir sistemine zarar verir.

    Yarim kilo kadar çikolata küçük bir köpegi öldürebilir.


    Birçok ruj çesidi balik pulu içerir.


    Katil balinalar köpekbaliklarinin midesine alttan torpil gibi vurarak onlari öldürür.


    Donald Duck çizgi filmleri Finlandiya'da yasaklanmistir. Nedeni kahramanlarin don giymemesidir.


    Ketçap 1830'lu yillarda ilaç olarak satilirdi.

    Insan kalbi, kani pompaladiginda yarattigi basinc ile kani 10 metre uzaga firlatabilir.

    Bir domuzun orgazmi 30 dakika surer.

    Basinizi surekli olarak bir duvara vurarak saatte 150 kalori harciyabilirsiniz.

    Bir karinca agirliginin 50 kati agirligi kaldirabilir, 30 kati agirligi cekebilir ve zehirlendiginde her zaman sag tarafina dogru duser.

    Bir hamambocegi 9 gun basi koparilmis olarak, acliktan olene kadar yasayabilir.

    Bazi arslanlar gunde 50 defa ciftlesebilirler.

    Sicrayamayan (ziplayamayan) tek hayvan fildir.

    Devekusunun gozu beyninden daha buyuktur.

    Deniz yildizinin beyni yoktur.

    Kutup ayilari solaktir.

    Zevk icin sevisen yaratiklar sadece insanlar ve yunuslardir.

    Ayı inlerinin girişleri her zaman kuzeye bakar.

    Degerli taşların çoğu birkaç elementten oluşur, sadece pırlanta tamamen karbondan oluşur.

    Kedilerin beyninde 32 adet kas vardır.

    Bukalemunların dilleri, vücutlarından iki kat daha uzundur.

    Global ısınma yüzünden yükselen deniz seviyesi 2050 yılında Shangai ve deniz kıyısındaki diğer Cin şehirlerinde büyük sellere neden olacak.

    Bu sellerde 76 milyon kişi evsiz kalacak.

    Üzerinde barkodu olan ilk ürün Wrigleys marka sakızdır.

    Kereviz yerken harcanan kalori, kerevizin içindeki kaloriden daha fazladir.

    Sümüklüböceklerin dört tane burnu vardır.

    Bir timsahın gözlerinin arasındaki mesafe, ayaklarinin büyüklüğüne eşittir.

    Hipopotamlar insandan daha hızlı koşarlar.

    Meşe ağaçları elli yaşına gelmeden meşe palamudu üretemezler.

    İnsan elinde, en yavaş uzayan tırnak baş parmaginki, en hızlı uzayan tırnak ise orta parmağınkidir.

    Hawaii alfabesinde sadece 12 harf bulunmaktadır.

    Güney Kore başkenti Seul, Kore dilinde "başkent" anlamına gelmektedir.

    Kanada, Kızılderili dilinde "buyuk koy" anlamina gelmektedir.

    İngilizcedeki Wendy ismi, Peter Pan hikayesinde kullanılmak üzere uydurulmuştur.

    ABD'de, yaşları 20 ile 29 arasında olan zenci erkeklerin ücte biri ya hapiste ya da gözaltinda tutulmaktadır.

    Ortalama bir erkek, hayatinin 3350 saatini tiraş olmak için harcar.

    Gecen 3500 yılın, sadece 230 yılı barış içinde yaşanmıştır.

    Sallanan sandalyede hiç durmadan sallanma rekoru 440 saattir.

    Bir kurbaga kendi uzunlugunun 350 kati kadar oteye sicrayabilir. Bu bizim bir futbol sahasinin bir ucundan bir ucuna atlayabilmemiz gibi bisey..

    Unutmayin ki, biri sizi kizdirdiginda yuzunuzu asmak icin vucudunuzdan 42
    kasinizi kullanirsiniz.. ( Kasim kasim kasilasin emi... )

    Kamplumbağalar kıçlarından nefes alabilirler!


     
     İnsan saçı, üç kilo ağırlik kaldırabilecek esnekliktedir.

    Gunumuzde, evlenenlerin yuzde ellisi bosanmaktadir.

    Beethoven beste yapmadan once kafasini soguk suya sokardi.

    Her 25 kişiden biri astim hastasidir.

    Dunyadaki hayvanlarin yuzde sekseni alti ayaklidir.

    Kaptan Cook, Antarktika haric butun kitalara ayak basan ilk insandir.

    Gun işigindan daha fazla yararlanmak icin saat uygulamasini Benjamin
    Franklin başlatmıştır.

    Bir okyanusun en derin yerinde, demir bir topun dibe cokmesi bir saatten uzun surer.

    Bugune kadar olculmuş en buyuk buz dagi, 200 mil uzunlugunda ve 60 mil genişligindedir ve Belcika'dan daha buyuk bir yuzolcumune sahiptir.

    Bugune kadar kaydedilmiş en buyuk dalga, 1971 yilinda Japonya'nin Ishigaki Adasi'nda 85 metre yuksekligine ulaşmiştir.

    Acik bir gecede, ciplak gozle iki bin ayri yildizi gormek mumkundur.

    Sahra colundeki Tidikelt kasabasina on yil boyunca hic yagmur yagmamiştir.
    Mumyalarin ayak parmaklari tek tek sarilarak mumyalanmistir.

    Yataktan duserek olme olasiligi iki milyonda birdir.

    Kita isimlerinin hepsi ayni harfle baslayip ayni harfle biter.

    Herhangi bir okyanusun en uzak oldugu nokta Çin'dir.

    Kis aylarinda, Moskova'daki buz pateni pistleri 250 binmetrekarelik bir alani kaplar.

    Rusya'da dogudan batiya dogru seyahat edilirse, yedi saat kusagi gecilir.

    Norvec'in kuzeyinde, her yaz 14 hafta gece gunduz gunesli gecer.

    Sadece disi sivrisinekler isirir.

    Dunyada her dakika iki tane dusuk siddette deprem olmaktadir.

    Hindistan'daki yillik dogum sayisi, Avustralya'nin toplam nufusundan fazladir.

    Rusya'nin dortte biri ormanlarla kaplidir.

    Tarih boyunca yeryuzunde bulunan altinin 200 kat daha fazlasi okyanuslarda bulunmaktadir.

    Kopeklerin ter bezleri ayaklarindadir.

    Larry Hagman (JR.) Dallas dizisinin setinde hic kimsenin sigara icmesine izin vermezdi.

    Yilanlar duyamaz.

    Zürafalar yüzemez.

    Karincalar uyumaz.

    Kirpiler suda batmaz.

    Sineklerin 5 gözü vardir.

    Zürefalarin ses telleri yoktur.

    Fareler kusamaz.

    Develerin üç tane kasi vardir.

    Bir sinegin hizi saatte 8 km dir.

    Kelebekler ayaklari ile tat alirlar.

    Kangurular geriye dogru yürüyemez.

    Kediler seker tadini ayirt edemezler.

    Atlar bir ay kadar ayakta kalabilirler.

    Timsahlar dillerini disari çikaramazlar.

    Baykus, mavi rengi görebilen tek kustur.

    2600 kadar degisik cins kurbaga vardir.

    Yetiskin bir ayi, bir at kadar hizli kosabilir.

    Deniz kobrasi dünyanin en zehirli yilanidir.

    Bir yilda gozumuzu tam 4.200.000.000 kez kirpiyoruz,


    Turkiye'de Mehmet adinda 1 milyon 229 kisi var.

    Peru'da hic umumi tuvalet yoktur.

    Elektrikli sandalye bir disci tarafindan icat edilmistir.

    Amerikan hava yollari, ucuslarda yolculara sundugu kahvaltilarda her tepsiden bir zeytini kaldirarak 1987 yilinda 40 bin dolar kar etmistir.


    Ingiltere'de butun kugular kralicenin malidir.


    Yunuslar bir gozleri acik uyurlar.


    Bir insan, yasami boyunca iki yuzme havuzunu dolduracak kadar tukuruk
    salgilar.

    Karadul örümceği, bir günde 20 eşini yer.

    Beş gözü olan arılar, her yıl yılandan fazla insan öldürüyor.

    Uçan balıklar 90 metreye kadar yükselebiliyor.

    Güvelerin mideleri yoktur.

    Dünyanın en büyük yumurtası köpekbalığınınkidir.

    Köstebek bir gecede 90 metrelik tünel kazabilir.

    Bedenine oranla en büyük beyin karıncalardadır.

    Bir bukalemunun dili, bedeninin iki katı uzunluğundadır.

    Kalkan balıkları yavruyken dişidir ancak 5 yaşına geldiklerinde birçoğu erkeğe
    dönüşür.

    Bir salyangozun diş sayısı 25 bini bulabilir.

    Çita, saatte 70 kilometre hıza iki saniyede çıkar.

    Salyangozlar yemek yemeden üç yıl uyur.

    Hindiler yağmurda başlarını havaya kaldırır.

    Tarantula örümcekleri 2.5 yıl aç kalabilir.

    Bir farenin spermi, filin sperminden uzundur.

    Balinalar geri geri yüzemezler.

    Dünyadaki tüm karıncaların ağırlığı, tüm insanların ağırlığının 10 katıdır.

    Kaburgasız doğan develerde 3 çift gözkapağı var.

    Sivrisinek kovucu spreyler sinekleri kovmuyor. Sizi gizliyor. Sivrisineğin alıcılarını bloke ederek sizin orada olduğunuz anlamamalarını sağlıyor.

    Taze kakao, içinde bulunan sıvı kan plazması yerine kullanılabiliyor.

    Maymunlar her yıl uçak kazalarından daha fazla insanın ölmesine neden
    oluyor.


    Uyurken TV izlerken olduğundan daha fazla kalori harcarsınız!!

    Dişçiler diş fırçalarının tuvaletten en az iki metre uzakta tutulmasını tavsiye ediyorlar. Sıçrama nedeniyle havaya karışan partiküllerden fırçanızın korunması için!

    Kupa papazı, bıyıksız olan tek papazdır!

    Boeing 747'nin kanatları uçakla uçmayı ilk başaran Wright Kardeşlerin uçtuğu mesafeden daha uzundur.

    Venüs saat yönünde dönen tek gezegendir!

    Sabahları elma kahveden daha fazla uykunuzu açar!

    Evinizdeki toz parçacıklarının büyük çoğunluğu ölmüş deri dokusudur.

    Marlboro şirketinin ilk sahibi akciğer kanserinden öldü!

    Barbie'nin tam adı Barbara Millicent Roberts'dir.

    Michael Jordan, bir yılda Malezya'daki Nike fabrikasında çalışan tüm işçilerin toplam gelirinden daha fazla gelir kazanmaktadır.

    Marilyn Monroe'nun altı adet ayak parmağı vardı!

    Walt Disney'in kendisi fareden korkardı!

    İnci sirkeye konulursa erir!

    İnekler merdiven çıkabilir, ama inemezler!

    Ördeklerin vak sesi yankı yapmaz, nedenini de kimse bilmez!

    8 yil 7 ay 6 gun boyunca ciglik atmakla olusacak ses enerjisiyle, bir bardak nescafelik su isitilabilir.

    6 yil 9 ay boyunca "PIRT" yapildiginda cikacak gazla, bir atom bombasi uretilebilir.
     
     
     
     
     
     

    Yorumlar (1) :: Baglantı

    • 2/9/2006 - deveyle yavrusu..

    Zamanın birinde, bir deve yavrusu annesinin arkasında gidiyormuş.Fakat anne deve o kadar hızlıymiş ki, yavru bir türlü yetişemiyormuş.Hızlı gideceğim diye de kendisini paralıyormuş.

    Annesine yalvarmış,

    - "Anneciğim, nolur biraz yavaş yürü sana bir türlü yetişemiyorum"demiş.

    Bunun üzerine anne deve,

    - "Ah yavrum" demiş, "yular ben de değil ki, başkasının elinde, o beni hızlı yürütünce hızlı gidiyorum."

     

    Yorumlar (1) :: Baglantı

    • 31/8/2006 - RESİM

    Yorumlar (0) :: Baglantı

    • 31/8/2006 - tükenmişlik sendromu..


     
     'Burnout (tükenmişlik) Sendromu' Son günlerde yeni iş ortamları, yönetimler, yapılan işlerin nitelikleri ve bağımsız çalışabilme durumları, çalışanlarda, özellikle sağlık çalışanları arasında çok yaygındır.
    Günümüz iş dünyasında, teknolojinin ilerlemesiyle birlikte üretim ve verim kalitesinde gözle görülür bir azalma dikkati çekmektedir. 19. yy'da Sanayi Devrimi ile işlevlerinin bir kısmını makinelere devreden insan, şimdi bu içine girdiği girdaptan kendini kurtaramamaktadır. Böyle oluncada insanın iş dünyasında sürekli sorunlarla karşılaşması da kaçınılmaz olacaktır. Son dönemde ise yeni iş ortamları, yönetimler, yapılan işlerin nitelikleri ve özerklik durumları, çalışan insanda, özelliklede sağlık çalışanları arasında 'Burnout (tükenmişlik) Sendromu' denilen bir durumu ortaya çıkarmıştır. Burnout, kısaca kişinin kendisine büyük hedefler koyup daha sonra istediklerini elde edemeyip hayalkırıklığına uğrayarak, yorulduğunu ve enerjisinin tükendiğini hissetmesi olarak açıklanabilir.
    Tükenmişlik sendromu duygusal, fiziksel, zihinsel bulgu ve belirtiler içermektedir ;
    Duygusal tükenmişlik belirtileri ; Depresif duygulanım, desteksiz, güvensiz hissetme, ümitsizlik, evde gerilim ve tartışma artışı, kızgınlık, sabırsızlık, huzursuzluk gibi negatif duygularda artış, nezaket, saygı ve arkadaşlık gibi pozitif duygularda azalma olarak görülebilir.


    Fiziksel tükenmişlik belirtileri ;
    Güçsüzlük, kronik yorgunluk, enerji kaybı, yıpranma, hastalıklara karşı daha hassas olma, sık baş ağrıları, bulantı kas krampları, bel ağrısı, uyku bozuklukları gibi değişik sorun ve yakınmaları içerir.
    Zihinsel tükenmişlik duyguları ise ; Doyumsuzluk, kendine işine ve genel olarak yaşama karşı negatif tutumlar içerebilir. bunların sonucunda ise işi bırakma, savsaklama gibi davranışlar görülebilir.
    Ayrıca tükenmişlik sendromunun oluşmasında etkili olduğu düşünülen

    3 durum dikkati çekmektedir :
    Rol Çatışmaları : Birbiriyle çakışan sorumluluklar taşıyan insan, öncelikler koyarak sorumluluklarını sıralamak yerine, herşeyi aynı düzeyde iyi yapmaya çalışabilir. Bu durumda yorgun düşer ve sonuç tükenmişilk sendromu olur.
    Rol Belirsizliği : Çalışan kendisinde iyi bir kariyer portresi çizmesinin beklendiğini bilir ama kendisine rehberlik ya da model alacağı biri olmadığından bunu nasıl başaracağından emin olamaz. Ve bunun sonucunda da faydalı olacak hiçbirşeyi başaramadığı kanısına kapılabilir.

    Aşırı yüklenme : Hiç kimseye hayır diyemeyerek altından kalkabileceğinden çok daha fazla sorumluluk yüklenen kişi sonuç olarak tükenme noktasına dayanabilir.
    Tüm bunların dışında çalışma ortamıyla ilgili bazı problemlerde strese ve kişinin kendisini yaptığı işte mutsuz hissetmesine neden olabilir. Bu problemlerden en önemlileri :
    · Aşırı iş yükü ve dinlenme zamanının az olması,
    · Yöneticilerin yetersizliği, denetim yetersizliği veya her ikisi,
    · Yetersiz uzman eğitimi ve yönlendirme,
    · Yaptığı işi kontrol etme veya etkileme duygusundan yoksun olma,
    · Çalışanlar arasında destek ve sosyal iişkilerin olmaması,
    · Aşırı zor ve yoğun iş ortamı, olarak sıralanabilir.
    Bornout ile başetmek başlangıçta kişinin kendi çabalarıyla mümkün olabilmektedir. Ancak ilerlemiş ve daha ciddi durumlarda problemi çözümleyebilmek için bir takım yöntemler uygulanmaktadır. Problemi kendi kendine çözmek isteyen kişinin kendisine bir takım sorular sorması gerektiği kabul edilmektedir ;
    · Yorgunluk hissiniz ne zaman başladı?
    · Bu yorgunluk hissi ne zaman hayatınızda önemli bir yer tutmaya başladı?
    · İş arkadaşlarınızla olan ilişkilerinizde hangi noktadan sonra kişisel hoşgörünüzü kaybettiniz?
    · Bulunduğunuz projelerde sorumluluğunuzun ne olduğunu tam olarak biliyor musunuz?
    Bu sorulara verilecek cevaplar kişinin kendisini daha iyi hissetmesine, değerlerini ve önceliklerini yeniden yapılandırmasına yardımcı olacaktır. İkinci adım ise, kişinin hayatında bazı değişiklikler yapmasıdır. Kişinin işine karşı cazibesi azaldığında işi veya en azından sorumlulukları değiştirmek yararlı olacaktır. Belkide bu zamanda işe bir süre ara vermek en iyisi olacaktır.
    Tükenmişlik sendromu ile başedebilmek için, bu tarz kişisel önlemler dışında daha ciddi yöntemler de bulunmaktadır. Bu yöntemlerin uygulama alanları bireysel olarak çalışanlar, çalışma grupları ve işverenler olmak üzere üçe ayrılmaktadır. Bu sendrom ile başedebilmek adına strateji belirleme, planlama ve uygulama daha çok işveren ya da çalışma koşullarını belirleyenlerin kararlarına bağlıdır.


    Bireysel ve Grup Olarak Çalışanlar
    Tükenmişlik sendromu ile başetme yöntemleri oluşturmak ve bunları yaşama geçirebilmek için bireysel kontrol olanakları çok önemlidir. İş ortamlarını kontrol etme olasılığının az olduğu yerlerde bireysel baş etme yöntemleri öncelik kazanmaktadır. Tükenmişlik sendromunu önlemek veya iyileştirmek için takım çalışması oluşturmakta başka bir yararlı yöntemdir. İşyerinde sosyal destek amaçlı gruplar kurmak ve toplantılar düzenlemek benzer koşullar altında çalışanların iş ortamlarının zorlukları ve stresle baş etme yöntemleri hakkında karşılıklı fikir alıp vermelerini sağlamak için uygun bir ortam olabilir. Eğitim içerikli uygulamalar bireysel başetme yöntemlerini geliştirmek amacı ile oluşturulmuş teknikler içermektedir. Stresi ve tükenmişliği kanalize etmek sıklıkla kas gevşetici egzersizler ile olanaklıdır
    Cüneyt Kayhan

    Yorumlar (0) :: Baglantı

    • 30/8/2006 - olgunluk

    20 li yaşlara kadar iyilikle kötülüğün ülkesi, kalın sınır çizgileriyle ayrılıyor birbirinden.. Sıkı dostları ve düşmanları oluyor insanin. Onları ölesiye seviyor ya da ölesiye nefret ediyor onlardan.

    30 larında yalanı hakikatten ayırt etmeye başlıyor. Iyi sandıklarının hiyanetiyle tanışıyor, sırtında dost işi hançer darbeleriyle;ve en kötü zannettiği, sefkatle imdadına yetisiveriyor..

    Zaman kanatlanıp da 40 ına yaklaştığında insan, iyiyi kötüden ayıran hudut çizgilerini birbirine karıştırıyor. Iyilere nakşolmus kötüyü ve kötülerin içindeki iyiliği de keşfediyor ademoğlu.. Anlıyor ki, iyi insan/kötü insan yok; insanin içinde iyilik ve kötülük var.... Kötüyle iyi panzehiri değil birbirinin; kankardeşi. Iyilerle kötüler çekistirmiyor ipi.. Iyilik ve kötülükten örülmüş ibrişimin kendisi. Bunu anlayınca şaşmıyorsun nefretin birden şehvete dönüşmesine; acı girdaplarının içinde hazzın raksetmesine.. Tevazuyla gurur, haysiyetsizlikle onur el ele yürüyor. İnsan, şuuraltındaki isyankarla sahtekarı, günahkarla tövbekarı birarada farkediyor: Benim, hükmeden ve boyun eğen; zulmeden ve acı çeken. Bunca şiddet kadar onca merhamet de benim eserim..

    Minneti nefrete, korkuyu cesarete, zaferi hezimete bulayan benim. Kundak bezime
    tıpatıp benziyor kefenim.. Hayatım muhteşem ve sefil, mağrur ve rezil, hayasız ve asil.. Ben, hem örs hem çekicim. İşte bu keşif kolaylaştırıyor yaşamı.. Anlıyorsun ki toplumlar gibi insanlar da kanlı iç savaşlarına borçlu, ilerlemesini...

    O zaman , iyileri kötülerden ayırmak gibi nafile bir uğrası bırakıp-başta kendin olmak üzere- insanların içindeki iyiliğin peşine düşüyorsun; kıymet bilmeyi ve -yine basta kendin olmak üzere- herkesi hoş görmeyi öğreniyorsun..

    Tükendikçe pahalanıyor zaman; günler azaldıkça uzuyor. Saçların gibi, seyreldikçe değerleniyor dostların.. Günahları ve zaaflarıyla da övünüyor insanlar; sevapları ve zaferleri kadar...

    Önemli değil kaç kez yenildiğin, önemli olan; kaç yenilgide sonra yeniden doğrulabildiğin...
    Bu paramparça ruhlardan, çelişik duygulardan, çatısmanın açtığı yaralardan mucizevi bir ahenk çıkıyor ortaya....

    Ki olgunluk diyorlar adına.....

    Can Dündar

    Yorumlar (0) :: Baglantı

    • 30/8/2006 - ARAFAT' IN ELİ


    Arafat'ın Eli

    Fehmi Koru

    Bazı insanlar için hayatın her karesi bir mücadele alanıdır; ölüm döşeği bile... Filistin lideri Yaser Arafat’ın neredeyse her ânı toprağı için savaşla veya barış arayışıyla geçmiş hayatının sonuna yaklaştığı anlaşılıyor; kendisini göremesek de her zorlukta derhal ‘V’ (zafer) işaretine dönüşen elinin...

    Yorumlar (0) :: Baglantı

    • 30/8/2006 - bayramınız kutlu olsun

    Yorumlar (0) :: Baglantı

    Tanıtım

    Son yazılarım

    • konya
    • ankara'da kar 8 mart
    • sirke
    • tuz
    • Himalaya Tuz
    • mutlu yıllar
    • bir eşeğin hayat için mücadelesi
    • iyi günler
    • öküzle ilgili konular:))
    • iyi bayramlar
    • iyi bayramlar
    • NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE
    • ay ışığı
    • yavrusunu hiç bir hayvan terketmiyor
    • avanos
    • selamlar:))
    • Peygamber Efendimizin (sav) Taif’de yaptığı sabır duası:
    • Kadının kocasına karşı vazifeleri:
    • alanya
    • Vâki olanda hayır vardır
    • bir okuyun derim
    • alanya'dan bir çiçek
    • antalya-alanya
    • antalya-alanya
    • alanyadan çiçekler
    • alanya
    • Biraz önce reklamlarda dikkatimi çekti ...
    • ayaş
    • saç müzesi
    • ankara-ayaş
    • Yedi Ayetler ve Sirlari
    • ne olur herkes söylesin ama sen söyleme:)))))))))))))))))
    • anne hakkı
    • HÂBİL (VE KÂBİL)
    • İBADETLER VE ENERJİ
    • selamlar hayırlı günler
    • "DİN"İN TEMEL GERÇEKLERİ - Ahmed Hulûsi
    • Efendim
    • Alice Harikalar Diyarında
    • ankara-hamamönü
    • ankara hamamönü
    • hayırlı akşamlar dilerim
    • hayırlı akşamlar dilerim
    • küçük prens
    • hayırlı akşamlar dilerim
    • güzel bir söz
    • TEKEL işçilerinin eylemi
    • hayırlı günler
    • hayırlı akşamlar
    • İnsanları Allah'ın adını kullanarak kandırmaya çalışması
    • Camilere bebek değil dedeleri bırakıyorlar
    • iyi günler kendinize iyi bakın sevgiler
    • ankara'da ilk kar
    • Asıl tehlike kuş gribi değil puşt gribi
    • iyi günler
    • hayırlı akşamlar
    • Stalinin tavuğu..
    • iyi geceler
    • iyi günler
    • selamlar sevgiler:))
    • selamlar
    • ankara-metro
    • kuş cenneti-nallıhan
    • ULUS ATATÜRK ANITI
    • Yeni başlayanlar için Ankara aştidir.(bkz: aşti)
    • küçük prens
    • iyi günler kendinize iyi bakın sevgiler
    • iyi günler
    • hayırlı akşamlar dilerim
    • BAYRAMINIZ KUTLU OLSUN
    • iyi günler kendinize iyi bakın sevgiler
    • ankara-hamamönü
    • ankara-samanpazarı
    • ankara-samanpazarı
    • ankara-hamamönü
    • selamlar hayırlı günler
    • selamlar hayırlı günler
    • kasımpatı
    • farenin hikayesi
    • NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE
    • KARADUT-AYAŞ
    • KIRMIZI
    • sonbahar -ankara AOÇ
    • pembe
    • sonbahar -ankara
    • ELMALI KURABİYE
    • ANLAM
    • Can Yücel'den...
    • hayırlı akşamlar dilerim
    • yoldan görüntüler2
    • yoldan görüntüler
    • diyarbakırdan bir fotoğraf
    • HER AÇIDAN
    • müslümanlık hakkında
    • Küçük Prens
    • Ağlarsın
    • KURAN'I KERİM TEFSİRİ
    • YAŞLIYA SAYGI
    • İSLAM AHLAKI
    • SUÇU KENDİMİZDE ARAMAK

    Baglantılar

    • Ana Sayfa
    • Profil
    • Arşiv
    • Arkadaşlarım
    • Bana Eposta gönder
    • RSS
    • çocuklar_tıklayın_
    • madalyonunöteki yüzü
    • kırçiçekleri.com
    • gerekli adresler
    • islamihassasiyet
    • ARSTEKİN
    • ankara rehberi
    • faydalı linkler
    • milli piyango
    • nurtopu
    • haberaktuel
    • bigoo
    • online ziyaretçi
    • gerekli linkler
    • SAADETBİLGE
    • NURbanaait
    • SPACES SAADET
    • ÇOCUKLAR İÇİn
    • ANNELER VE ÇOCUKLAr
    • KOMİK ŞEYLER
    • MESELA
    • BAKİDOSTLUK
    • SAADETİN PENCERESİ
    • GEREKLİ LİNKLER
    • BİANET
    • RENK KODU
    • müslümangenç
    • muhacir.cjb.net
    • kuranbilgisi
    • .biyografi.
    • GELENEK
    • KALBİMİN KALEMİ
    • aytunçaltındal
    • islamhouse
    • yardımcı konular_html
    • sağlık konuları
    • dini konular
    • HÜZÜNGÜNLÜĞÜM
    • EMEKLİ
    • ESİN
    • DUA
    • AÇIKİSTİH.
    • ALLAHINİSİMLERİ
    • NALANHOBİ
    • Renk Kodları
    • XPRODOKSİT
    • ARDAVERDA
    • SELİNÇAĞLAYAN
    • SEVGİPINARI
    • SAADET
    • ŞEHİTLER ÖLMEZ
    • ankara hastahane telefon
    • .benimblog.com/emre
    • http://web.ego.gov.tr
    • http://www.pcforumlari.com/
    • http://www.serdengecti.org/kurankerim/

    63 sayfadan 52 . sayfa
    geri | ileri