Myspace Layouts by the Original Myspace Pimper
Myspacepimper.com Free Layouts for Myspace and Teenchill.com


BenimBlog.com - Turkce ucretsiz blog Bedava blog hizmeti
Benimblog.com satilikir / is for sale: info@anahaber.com




ÇEŞİTLİ KONULAR

ÇEŞİTLİ KONULAR

• 13/3/2007 - sanık suçluu....

sanık suçluu....


Unlu avukat Petrocelli nin kaybettigi tek dava...
> > >>
> > >>Unlu bir futbolcu karisini oldurmekle suçlaniyordu..
> > >>
> > >>Futbolcu yakalanmisti...
> > >>Ama karisinin cesedi ortada yoktu..
> > >>
> > >>Durusma Amerikan filmlerindeki gibiydi..
> > >>Futbolcu sanik sandalyesinde oturuyordu..
> > >>
> > >>Kucak dolusu parayla tuttugu avukati juriyi ikna etmeye ugrasiyordu:
> > >>"Sayin juri, muvekkilimin sucsuz olduguna yurekten inaniyorum..
> > >>Buna az sonra siz de inanacaksiniz..
> > >>
> > >>Neden mi?
> > >>
> > >>Bakin, simdi 1'den 10'a kadar sayacagim ve muvekkilimin oldurdugu
> > >>iddia edilen karisi bu kapidan iceri girecek..
> > >>
> > >>1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9, 10..."
> > >>
> > >>Butun juri kapiya dondu... Kimse girmedi iceri..
> > >>
> > >>Avukat bir savunma dehasiydi; oldurucu hamlesini yapti..
> > >>
> > >>"Bakin, siz de kadinin oldugune inanmiyorsunuz..
> > >>
> > >>Cunku hepiniz iceri girecek diye kapiya baktiniz..
> > >>Iste karari Buna göre vermenizi talep ediyorum.."
> > >>
> > >>Juri, unlu futbolcuyu suclu buldugunu bildirdi ve dava bu sekilde
> > >>sonuclandi..
> > >>
> > >>Mahkeme cikisinda avukat, bayan juri baskanina yaklasti:
> > >>
> > >>"10'a kadar saydigimda siz de diger uyeler gibi kapiya bakmistiniz..
> > >>Neden böyle bir karara imza attiniz?"
> > >>
> > >>"Dogru" dedi juri baskani;
> > >>"Ben de kapiya baktim,ama muvekkiliniz kapiya bakmiyordu!.."
> > >>
Baglantı

• 13/3/2007 - çaresiz Bir Baba Olmak

çaresiz Bir Baba Olmak


Alo!.." dedi kizim. Sesi öyle halsiz geliyordu ki, aglamakli...
"Yavrum..." dedim, "rahatsiz misin?"

"Baba" dedi, yutkundu, bir müddet durdu. Heyecanlandim, korktum. "Söyle yavrum" dedim, "Birsey mi oldu?"

"Bankamatik para vermiyor, limit bitmis" dedi, devam etti: "Bana bir 10 milyon gönderebilir misin?"

Elim ayagim tutmaz oldu, koltuga yigildim... "Tabii yavrum" dedim, "yarin gönderirim, sen üzülme."

"Tesekkür ederim babacigim" dedi, telefonu kapadi.

Yüksek okulda okuyordu kizim ve "bir 10 milyon gönderebilir misin?" diyordu, sadece 10 milyon... Insanligimdan utandim, baba olusumdan utandim. Elimin tersiyle yanaklarimdan akan gözyaslarimi sildim, hanimim görmesin diye... 10 milyon lazimdi bana, ama nereden bulacaktim... Yüzümü yikamak için banyoya girdigimde, gözüm nisan yüzügüme takildi, bir an umutlandim. Iste 10 milyonu bulmustum... Tanidigim sarrafa gittim, daha önceden parmagimdan çikardigim yüzügü, ihtiyaçtan sattigimi belli etmemek için, gülümsemeye gayret ederek uzattim...

"Parmagima bol geliyor da..." dedim. Sarraf tartti, "8.5 milyon" dedi. "Yenisini mi alacaksin, yoksa bozayim mi?" diye de ilave etti... Ben "10 milyon" dedim. Anladi sarraf, "tamam 10 milyon vereyim". Yüzüme öyle bir bakisi vardi ki, birbuçuk milyon sanki sadaka, sanki fitre, sanki yardim içindi...

Hiçbir sey demedim, parayi aldim. Kizim, yavrum geldi gözümün önüne, "baba" diyordu, "bir on milyon gönderebilir misin?"... 10 milyon tamamdi da, gönderme isini nasil yapacaktim? Keske 11 milyon deseydim, diye düsündüm... Devamli takildigim lokale çiktim, çayci çocuk ortaligi temizliyordu, kimsecikler gelmemisti.

"Ahmet" dedim, "bir kagit, kalem ver". Aldigim kagida kizimin adini, adresini yazdim. "PTT'ye git, bu adrese su 10 milyonu yatir, ücreti ne ise gelince öderim" dedim. Çocuk 10 milyonu ve kagidi aldi gitti... Ben de lokalden kaçtim!.. O gece yatakta sabaha kadar döndüm durdum. Bir türlü uyku girmiyordu gözüme. "Al diyordu" sarraf, "Sadakam olsun zavalli memur..." Ben 24 yillik vergi memuruyum. Bakkaldan, kasaptan, kisacasi esnaftan borç para alamam. Banka kartimin limiti doldu... Firindan o ekmegi alirken, kasada duran arkadasa "10 ekmek oldu, 13 ekmek oldu" derken, ne
çektigimi ben bilirim. Bir sigara almak için yaninda da iki makarna alirken ne çektigimi ben bilirim. O on milyonun kizima kaç gün yetecegini, o on milyonla kizimin kaç simit alabilecegini ben bilirim...Devletimi çok seviyorum, memleketime canimi veririm, bunlara sahip çikmamiz gerektiginin bilincindeyim. Bir firtina yasiyoruz, firtinalar hiçbir zaman denizi sevmemizi engelleyemez. 24 sene dayanmisim, biraz daha dayansam ne çikar?.. 10 milyon ne ki, iste buldun ve bütün dertleri bitti...

"Baba bana bir 10 milyon gönderebilir misin?" Gönderirim kizim, gönderirim, ama nisan yüzügüm de yok artik, hem saatim para etmez ki... Beni üzen, kahreden, dairede çalisirken borçlu bulundugum esnafin para yatirmaya geldiginde, yanima ugrayip "30 milyon yatiracagim diye üzerime o kadar almisim, 45 milyon çikti, varsa bana bir 15 milyon verebilir misin, dükkana gelince veririm" demeleri. Ama ne olursa olsun, gazetelerin yazdigina göre, 2.3 oraninda zam varmis, bu da eder 5 milyon. Allah razi olsun, bir kilo eti kurtardik. Belki de kizima gönderirim, simit alir, bol bol yer. Sayin Bakanim, babalik yapamiyorum, bu beni kahrediyor, içten içe yiyip bitiriyor. Kizim da isin bilincinde, o da orada kahroluyor.

Nasil bir gençlik yetistiriyoruz? Bu vatani kimlere teslim edecegiz; gelecegimiz bitiyor. Sizden bakanim olarak bir istirhamda bulunmak istiyorum; Allah rizasi için, evinizde, koltugunuzda otururken, çocugunuzun veya torununuzun yüzüne bir bakin, size elini uzatip "bana bir 10 milyon verebilir misin" dedigini düsünün. Düsünmezsiniz bilirim. Bir de beni düsünün, kizimi düsünün... Yalnizca düsünün yeter!..

Ismi mahfuz bir memur
Baglantı

• 13/3/2007 - Bazen şov devam etmez...

Bazen şov devam etmez...


Kalabalık bir ortamdaydım, sesi kısık ekranda bir ara Nurgül Yeşilçay gözüme çarptı; Funda Arar’la göbek atıyordu. "İki gün önce babası ölmedi mi?" diye birbirimize baktık.

Sonradan öğrendim, Nurgül Yeşilçay eşi Cem Özer’in ilk programına destek olmak için sürpriz yapıp stüdyoya gelmiş.

Konuklar ve Cem Özer de, Nurgül’ün taze acısına rağmen bu büyük jestine program boyunca övgüler düzmüşler.

Bu sahneleri görünce bir kez daha anladım ki; "Show must go on" bir büyük popüler kültür aldatmacasıdır.

Bu lafa tiyatrocular bayılır.

"Annemin cenazesinden gelip sahneye çıktım, perde asla kapanmaz"...

"Kocam ölmüştü, gözyaşlarımı içime akıtarak oynadım" gibi laflar ederler.

İnsanlar ve medya da, gerçekte acımasız olan bu duruma "ne büyük sanatçı" diye yıllardır alkış tutar...

Neymiş, "Şov devam etmeliymiş"...

Hadi oradan canım!

Kasap bile dükkanını "cenazemiz var" yazısı yapıştırıp kapatırken, duyarlılık abidesi sanatçıların ölüm karşısındaki duyarsızlıkları, şova devam etmeleri, perdeyi kapatmamaları nasıl bir ruh halidir?

İnsan hayatında öyle anlar olur ki, bırakın şovu hayat devam etmez.

Sorarım size;

Bir tiyatrocu, biletleri satılmış, hatta seyircisi koltuklara oturmuş bir oyuna çıkıp, "Beni affedin, çok yakınımı kaybettim ve bu gece yokum" dese...

"Lanet olsun senin gibi bir oyuncuya" tepkisiyle mi karşılaşır, yoksa hayatının bu en büyük oyunu ayakta mı alkışlanır?..

Ama yok, onlar "Bakın ne büyük oyuncu" ispatı için, "Şov devam etmeli" aldatmacasına kandıklarından, alkışlanmak için inadına sahneye çıkarlar.

İşte Nurgül Yeşilçay’ı da gece boyu programda alkışlamışlar...

O da en insani acısını bile, reytinge kurban etmiş.

Kocasının programı izlensin diye, babasının çarşamba günkü cenazesini unutup, cuma günü Funda Arar’la göbek atmış.

Bazen şov devam etmez arkadaşlar.

Etmemeli!


Cengiz Semercioğlu
Baglantı

• 12/3/2007 - MYNET SİTEMDEN ..SİLDİĞİM..

BİLGİLER  DOSYAMDAYDI , BURAYA  ,EKLEDİM..

 

BİLİYORSUNUZ ALANI AZALTTILAR..MECBUREN BÖYLE OLDU ..

Baglantı

• 12/3/2007 - AŞ1RI STRESE KARŞI NASIL BESLENMELİYİZ?

AŞ1RI STRESE KARŞI NASIL BESLENMELİYİZ?

Gerginken kendinizi gözlemleyin. Bazılarımız buzdolabının kapağını açar ve eline geçen her şeyi midesine indirir. Bazılarımız kahve ya da kola içer. Böyle zamanlarda çikolata da en fazla tercih edilen yiyeceklerin başında gelir. Bunlar anlık psikolojinizde rahatlama yaratsa da, gerçekte sinirleri daha çok bozar.
 Kahvaltı yapmayı  . alışkanlık haline getirin: Uyurken geçen 8 saatlik sure içinde vücudumuzun enerji deposu boşalmıştır. Bu yüzden yataktan kalkarken , isteksiz sinirli ve dikkatsiz oluruz. Kahvaltıda karbonhidrat ve protein doğru bileşenler olacaktır.
Kahveyi ve kolayı azaltın: İçindeki kafein nedeniyle uyku sersemliğinin giderilmesine faydası olan kahve fazla tüketilmesi halinde yorgunluk, sinirlilik, gerginlik, dikkatsizlik halinin ortaya çıkmasına neden olur.
Sık sık bir şeyler atıştırın ; Sık sık ve az az yiyin . Sofradan doymadan kalkın . Midede şişkinlik hissetmeden yemeyi bırakırsanız kendinizi daha zinde hissedersiniz.
Çikolata yerine meyve yiyin : Çikolatayı kim sevmez? Bu isteğinizi yok etmenize gerek yok ama araya biraz mesafe koyun. Fazla miktarda alınan şeker, kan şekerini altüst eder. Şeker miktarı önce fırlar sonra hızla düşer. Sonuçta yorgunluk ve tatlılara karşı zaafiyet ortaya çıkar. Bunun yerine meyve ve çavdar ürünleri organizma tarafından daha yavaş. enerjiye dönüştürülür, kan şekeri dengesini bozmaz.
Sinir besinlerini tanıyın: Önemli anti stres maddeleri, mineral olarak kalsiyum ( Süt ürünleri ile yeşil sebzelerde bulunur) ve magnezyumdur ( kepek, çavdar, baklagiller, balkabağı, ay çiçeği, kayısıda bulunur). Stres vitaminlere ve minerallere olan ihtiyacı arttırır. Pratik olarak bunun anlamı, günde beş kere ufak porsiyonlar halinde meyve, sebze, her gün zeytinyağı soslu salata, yulaf ezmesi ve sık sık balık yemektir.
Sigara içmeyin: İçinde 5000 zehirli madde içeren  tütünün ciğerlerimize , sinir sistemimize, cildimize, kalbimize ne kadar zararlı olduğunu biliyorsunuz. İçilen sigaranın vücutta yarattığı tahribat yavaş ve kalıcıdır. Bu nedenle zararı hemen anlaşılmaz.

 

 

Baglantı

• 12/3/2007 - İşadamı, ofisinde geç saatlere kadar sekreteri ile

İşadamı, ofisinde geç saatlere kadar sekreteri ile


  ciddi ciddi çalışır.


  Geç olmuştur, günün yorgunluğuna ek olarak


  acıkmışlardır.


  "Hadi çıkalım artık, gidip bir şeyler yeyip


  evlerimize gidelim"


  Çıkarlar, bir lokantada iyi bir akşam yemeği yerler,


  biraz da alkol


  alırlar, sora işadamı, sekreterini evine bırakır. O


  ara, sekreter,


  nezaketen, bir kahve içmek isteyip istemediğini


  sorar. İşadamı da neden


  olmasın diye düşünüp kabul eder.


  Kahveyi içki takip eder, içkiden sonra ruhlar ısınır


  ve birlikte olurlar.


  İşadamı kalkar, evine gider. Sabah 04 civarıdır.


  Arabayı parkeder, cebinden


  bir tebeşir çıkartır, ceketine pantolonuna bir kaç


  çizik atar biraz


  tebeşir tozu serper ve içeri girer.


  Karısı ayakta beklemektedir. "Neredeydin ?" diye


  sorar.


  İşadamı da "Aysel'le geç saate kadar çalıştık, sonra


  yemeğe gittik, onu


  eve bıraktım yemekten sonra, ama beni kahve içmeğe


  çağırdı, kahveydi,


  sohbetti, içkiydi derken kendimizi yatakta bulduk,


  anca toparlandım, geç


  kaldım, özür dilerim karıcım" der.


  "Yalancııııı ! Yine bütün gece o zibidi


  arkadaşlarınla bilardo oynayıp


  bira içtin di mi ! sen adam olmayacaksın ruhun


  serseri !"


 


 


  Neymiiiiiiiş :)))))   DAİMA DOĞRUYU SÖYLEYİN, NASIL


  OLSA KARŞINIZDAKİ


  İNANMAK İSTEDİĞİNE İNANIR :))))))

 

Baglantı

• 12/3/2007 - Olgunlasan her sey bukulur bir gün

Olgunlasan her sey bukulur bir gün


--------------------------------------------------------------------------------
Uzeyin karşısında oturan ninesi hep böyle oturuyordu bir başına. Sağ elinde
bastonu; robalı, çiçekli elbisesinin belinde kuşağı; bir de başında bir ucu
önden sağ yanağına tutturulmuş beyaz tülbendi... Koltuğun bir ucuna hani hemen
kalkacakmış gibi, hani birazdan gitmesi gereken bir randevusu varmış gibi
ilişirdi. Biri gelip de kızacak endişesi hep yüzünde. Fazlalıkmış gibi artık
hayatta... Yapabileceklerinin bitmiş olduğunu düşündüğündendi. Yaşlanınca insan
demek hep boynunu bükerdi. Gitmesi gereken yere istediği vakit gidemediğinden
bir suçluluk duygusu üzerinde. Zamanı tayin eden başkası olmasına rağmen
yaşlanınca insan hep suçu kendinde arardı demek. Hayatta kalabilmek için ona
ihtiyacı olanlar çekildiğinden beri pencereden seyreder olmuştu hayatı.

Uzey ninesinin elinden tutup okşadı. İncecik ellerindeki yemyeşil damarlar
kabarmış, dokunduğunda derisi sağa sola kayıyordu. Sarıldı ninesine. "Neden
belin bükülmüş?" diye soruverdi.

Ninesi ona gülümsemeye çalıştı. Uzeyin siyah saçlarını okşadı titreyen
elleriyle. "Olgunlaşan her şey eğilir" dedi. "Böyle benim gibi, öne doğru...
Sapı artık taşıyamaz başağı. Doldukça eğilir, büyüdükçe tanelerin ağırlığından
gökyüzünden toprağa yönelir başak. Böyle benim gibi..."

"Ben de olgunlaşacak mıyım?" diye sordu Uzey.

"Evet, sen de büyüyeceksin. Önce dimdik duracaksın. Güçlü olduğun için bütün
zorlar karşında eğilecek. Gücünle bükeceksin onları. Zaman geçtikçe olgunlaşmaya
başlayacaksın. Hayat seni dolduracak, besleyecek. Alman gerekenleri alacak,
gereksizleri bir kenara atacak yetişkin bir insan olacaksın. işte o zaman sen
eğilmeye başlayacaksın. Önce fark etmeyeceksin bu eğilişi. Zamanla
yumuşayacaksın. Sevgiyi kucaklamayı, hürmetle eğilmeyi, secdenin anlamını
çözeceksin. Manen eğildiklerin çoğaldıkça madden eğildiklerin azalacak.
Zaman geçmeye devam ettikçe bu sefer bedeninde görmeye başlayacaksın eğilmeyi.
Tam olgunlaştığında "vakit tamam" diyecekler sana. Gideceksin. Bir geliş bir de
gidiş vakti vardır."

"vakit tamam
saat durdu, kimininki onda
kimininki ikiye yedi kala
öğle yemeği ocakta
başımda ağrı, yorgunluk sırtımda
çiçekleri sulamalı
bu akşam bitirmeli elimdeki kitabı
ve uyumalı
sabaha erken başlamalı dolanmaya
vakit tamam

borcum vardı sye
bir kelâm gödermeliydim dye
vakit tamam

"nolur" desem
görmedim daha Atlas Okyanusunu
çıkmadım hiç safariye
şöyle doya doya kumsalda bir o yana bir bu yana
soğuk topraklardan sıcağa akmadım daha
yapacak görecek bulacak öğrenecek...
çok eksiğim var
vakit tamam"

"Gelen gider, her gelen birgün mutlak gider Uzey" dedi çizici. "Saati herkesin
başkadır, kimsenin saati kimseninkine uymaz." Anladı Uzey. Bu hayatta hüzündü
hep başı çeken. Sıranın geleceğini bile bile yürüyebilmek için hazırlanmak
gerekti vakit tamam olmadan.


(alinti)

Baglantı

• 12/3/2007 - Alerjik rinit, .

Alerjik rinit, burun mukozasının alerjik nedenli iltihabıdır. Özellikle alerjik yatkınlığı olan, atopik kişilerde görülür. Çoğunlukla ömür boyu devam etmekle birlikte, ileri yaşlarda şiddeti azalabilir.

 

En sık rüzgarın havada uçurduğu polenlere bağlı olarak gelişen alerjik rinit, herhangi bir alerjen tarafından da meydana gelebilir. Kendiliğinden geçme olasılığı ise oldukça düşüktür. Alerjik rinite yakalanmamak için bu hastalığa neden olan alerjenlerden uzak durmak ve bunun için gerekli tedbirleri almak gerekir. Alerji ve alerjik rinit hakkında bilmeniz gerekenler ve alerjik rinitten korunmak için almanız gereken pratik tedbirler...

Burun rahatsızlıklarından kaynaklanan sorunlar, önemli bir sağlık sorununu oluşturuyor. Toplumun yaklaşık yüzde si alerjik rinitli. Alerjik rinitler, horlama, sinüzitler toplumda sık görülen önemli sağlık sorunları arasında. Bu rahatsızlıklar, kişilerde sosyal ve psikolojik sorunlara da neden olmakta.

ALLERJİ NEDİR?

Alerji vücudun yabancı bir madde ile karşılaştığında buna karşı geliştirdiği bir yanıttır. Vücudun karşılaştığı yabancı maddeye antijen adı verilir. Alerjiye neden olan maddelere alerjen de denilmektedir. Alerjik reaksiyonlar vücudun belirli bir bölgesinde olabileceği gibi, yaygın da olabilir. Alerjik reaksiyonlarda en korkulan şey anafilaksi dediğimiz hayatı tehdit eden durumun gelişme riskidir, fakat bunun tüm alerjik reaksiyonlar içinde görülebilme sıklığı oldukça düşüktür.

NELER ALLERJİYE YOL AÇAR?

Günlük hayatımızda alerji nedeni olabilecek birçok alerjen ile karşılaşmaktayız. Özellikle sanayi ürünlerinin ve kimyasal madde kullanımının yaygınlaşması ile alerjik hastalıkların görülme sıklığı da giderek artmaktadır. Alerjenler çok çeşitlidir. Yiyecekler, havada uçuşan polenler, ev tozları ve bunların içinde gözle görülmeyen küçük canlılar, hayvan tüyleri, giyecekler, takılar, kimyasallar ve aklınıza gelebilecek daha birçok şey alerji etkeni olabilir. Alerjik reaksiyon kişiye özel bir durumdur. Farklı kişiler farklı maddelere farklı alerjik reaksiyonlar gösterebilirler veya hiç alerjik reaksiyon göstermeyebilirler. Alerjiye yatkınlık kalıtsaldır ve genetik faktörler rol oynar. Alerjenler alerjik rinit, alerjik konjüktivit, alerjik astım, kontak dermatit, ürtiker gibi birçok alerjik hastalığa neden olabilir.

ALLERJİK RİNİT NEDİR?

Rinit burun iltihabı anlamına gelmektedir.. Alerjik rinit alerji kaynaklı burun iltihabıdır. Alerjenlerin hava yolu mukozasına yapışarak iltihabi reaksiyonları başlatması ile meydana gelir. Belirli mevsimlerde (en çok polenlerin uçuştuğu bahar aylarında) ortaya çıkan tipine mevsimsel rinit denir. Mevsimsel alerjik rinit saman nezlesi olarak ta bilinir, fakat bu doğru bir terim değildir. Bir de alerjik rinitin tüm bir yıl boyunca süren tipi vardır ve perenial rinit olarak adlandırılır. Perenial rinitte neden, genellikle yıl boyunca ortamda bulunan hayvan tüyü, çeşitli kimyasallar veya ev tozu gibi alerjenlerdir.

HANGİ ALLERJENLER ALLERJİK RİNİTTE ROL OYNAR?

En sık olarak havada uçuşan polenler ve çevremizde bulunan ağaçlar alerjik rinite yol açar. Fakat benzer reaksiyon küf, hayvan tüyü, ev tozu ve akarları gibi alerjenlere karşı da gelişebilir. Rüzgarla havada uçuşan küçük polenlerin hava yolları mukozasına yapışarak alerjik olayı başlatması ile alerjik rinit meydana gelebilir. Bu alerjenler ebatlarından dolayı burun mukozasında yakalanır ve genellikle daha aşağılara inerek alt solunum yolu belirtileri oluşturmazlar. Fakat bu her zaman geçerli değildir. Bu reaksiyonları başlatan polenler kişiye ve yöreye göre farklılık gösterirler. Özellikle kuru ve rüzgarlı havalarda havadaki polen miktarı fazladır ve alerjik rinit görülme sıklığı artar.

ALLERJİK RİNİTİN BELİRTİLERİ NELERDİR?

Alerjen ile karşılaşıldığında özellikle ağız, burun, gözler,boğaz ve deride kaşıntı ortaya çıkar. Burun akıntısı ve gözlerin sulanması tipiktir. Burun tıkanıklığı ve koku almada güçlük ortaya çıkabilir. Bazen bu belirtilere hırıltılı solunum eşlik edebilir. Öksürük ve başağrısı da görülebilir.

ALLERJİK RİNİTİ OLAN HASTALARDA DİĞER ALLERJİK HASTALIKLAR DA ARTMIŞ MIDIR?

Alerjik rinit genellikle alerji yatkınlığı olan, atopik olarak adlandırılan kişilerde bulunur. Bu kişilerde diğer alerjik hastalıkların (egzema, ürtiker veya astım gibi) görülme sıklığı normal kişilere göre daha fazladır. Ayrıca ailesinde alerjik hastalık öyküsü olan kişilerde de alerjik rinit ve diğer alerjik hastalıkların görülme sıklığı daha fazladır.

ALLERJİK RİNİT HANGİ YAŞLARDA GÖRÜLÜR?

Hastalık semptomları genellikle 40 yaşından önce ortaya çıkar ve yaş ilerledikçe şikayetler azalır. Fakat hastalığın kendiliğinden tamamen geçmesi nadirdir.

ALLERJİK RİNİTTE TANI NASIL KONULUR?

Alerjik rinit tanısındaki en önemli şey hastanın öyküsüdür. Belirtilerin hangi mevsimde, ne ile karşılaşıldığında, nasıl ortaya çıktığının bilinmesi tanıya ulaşmada önemlidir. Bazen yapılan testlerin sonuçları negatif olduğu halde, hastanın tipik öyküsünden tanı koymak mümkün olmaktadır. Muayene sırasında hastaların burun mukozaları soluk, fakat burun delikleri kırmızıdır. Bu hastalarda burun mukozasının sürekli iltihabına bağlı polipler gelişmiştir, bu polipler özellikle tüm yıl boyunca devam eden tipte sıktır. Bu polipler de burun tıkanıklığına neden olabilir. Tanı testleri arasında alerjiye neden olan antikor IgE’nin total kan düzeyinin ölçülmesi ve özel alerjene karşı uygulanan alerji testleri en sık kullanılan tanı yöntemleridir. Özellikle deriye uygulanan alerji testleri en sık kullanılan metoddur. Kanda eosinofil denilen ve alerjik reaksiyonlarda sayıları artan hücrelerin sayılması veya bu hücrelerin burundan alınan sürüntüde incelenmesi tanıyı destekler. Bazen de olası alerjenlerden uzak durma veya karşılaşma sonrasındaki yanıta bakılarak alerjenin tanısına gidilebilir.

ALLERJİK RİNİTİ OLAN HASTALARIN DİKKAT ETMESİ GEREKENLER NELERDİR?

Tozlu ve polenli ortamlarda bulunmamalı, eğer bulunmak durumunda kalınırsa da maske kullanılmalıdır.

Polenlerin uçuştuğu mevsimlerde kapı ve pencereler kapalı tutulmalıdır.

Özellikle kaloriferli evlerde kuru ev havası alerjik rinitin kötüleşmesine neden olabileceğinden, evde hava nemlendiricisi kullanılmalıdır.

Oda havasının temizliğine dikkat edilmeli, havalandırma sistemlerinin iyi çalıştığından emin olunmalıdır.

Evde hayvan ve bitki beslemekten kaçınılmalıdır.

Tüylü ve yünlü battaniyeler yerine pamuklu ve sentetik olanları tercih edilmelidir.

Toz barındırabilecek tarzda kilim, halı gibi ev eşyaları kullanılmamalıdır.

ALLERJİK RİNİTTE TEDAVİ NASILDIR?

Alerjik hastalıklarda en önemli şey alerjen ile karşılaşmaktan kaçınmaktır. Bu konuda alınması gerekli önlemler ‘Alerjik riniti olan hastaların dikkat etmesi gerekenler nelerdir?’ bölümünde anlatılmıştır. Alerjik rinitin tedavisi şikayetlerin giderilmesine yöneliktir, hastalık bu tedaviyle ortadan kaldırılamaz. Alerjik rinitin tedavisinde hekim tarafından, antihistaminik denilen ve alerjenle karşılaşıldığında olaya neden olan madde salınımını engelleyen ilaçlar, burun iç yüzeyindeki şişliği azaltan ilaçlar, kortizon içeren burun spreyleri gibi ilaçlar verilebilir. Ancak tüm bu ilaçlar muhakkak hekim tarafından hastalığın şiddeti ve hastanın durumu değerlendirilerek düzenlenmelidir.

ALLERJİK RİNİTİN SONUÇLARI NASILDIR?

Alerjik rinit ömür boyu devam eden fakat yaşla beraber şiddeti azalan bir hastalıktır. Alerjik rinit hastaya sıkıntı vermesi, yaşam kalitesini bozması ve iş gücü kayıplarına neden olması dışında çok önemli sağlık sorunlarına neden olmaz. Eğer gerekli tedbirler alınır ve uygun tedavi verilirse bu hastalığın atak sayısını oldukça azaltmak mümkündür.

ÖNEMLİ UYARILAR

Alerji vücudun yabancı bir madde ile karşılaştığında buna karşı geliştirdiği bir yanıttır.

Alerjiye neden olan maddelere alerjen de denilmektedir.

Alerjenler, alerjik rinit, alerjik konjüktivit, alerjik astım, kontakt dermatit, ürtiker gibi birçok alerjik hastalığa neden olabilir.

Alerjik rinit alerji kaynaklı burun iltihabıdır. Alerjenlerin hava yolu mukozasına yapışarak iltihabi reaksiyonları başlatması ile meydana gelir

En sık olarak havada uçuşan polenler ve çevremizde bulunan ağaçlar alerjik rinite yol açar.

Alerjen ile karşılaşıldığında özellikle ağız, burun, gözler, boğaz ve deride kaşıntı ortaya çıkar. Burun akıntısı ve gözlerin sulanması tipiktir

Alerjik rinit genellikle alerji yatkınlığı olan, atopik olarak adlandırılan kişilerde bulunur

Alerjik rinit tanısındaki en önemli şey hastanın öyküsüdür.

Tanı testleri arasında alerjiye neden olan antikor IgE’nin total kan düzeyinin ölçülmesi ve özel alerjene karşı uygulanan alerji testleri en sık kullanılan tanı yöntemleridir.

Alerjik hastalıklarda en önemli şey alerjen ile karşılaşmaktan kaçınmaktır. Alerjik rinitin tedavisinde hekimin önerisiyle, antihistaminik denilen ve alerjenle karşılaşıldığında olaya neden olan madde salınımını engelleyen ilaçlar, burun iç yüzeyindeki şişliği azaltan spreyler ve kortizon içeren burun spreyleri gibi ilaçlar kullanılır.
__________________


 
 

Baglantı

• 12/3/2007 - Tırnak Mantarı

Tırnak Mantarı

-----

Tırnağınızda mantar enfeksiyonu olduğunu düşünüyorsanız, mutlaka doktorunuza başvurun! Unutmayın, ayak ve tırnak mantarı, tedavisi mümkün olan bulaşıcı bir hastalıktır!

 


1. Tırnak Mantarı Nedir?


Onikomikoz olarak adlandırılan bir hastalık olan tırnak mantar enfeksiyonu esas olarak, dermatofit adı verilen organizmalar tarafından oluşturulur. Bu yalnızca bir kozmetik sorun değil, tırnak yatağı ve plağını tutan bir enfeksiyondur. Tüm tırnak hastalıklarının yaklaşık % 50’sini oluşturur.


2. Tırnaklarınızda mantar var mı?


Tırnak mantarının belirti ve semptomları nelerdir?


Tırnaklarınızda mantar enfekisyonu varsa bunu görebilir, kokusunu duyabilir veya ağrı/hassasiyet duyabilirsiniz;


Tırnaklarda sarı-yeşil veya kahverengi renklenme


Tırnaklarda pul pul kalkma


Tırnak altında kir birikmesi


Ayaklarda kötü koku


Ayak tırnaklarında acı/hassasiyet


3. Tırnaklarda mantar nasıl oluşur?


Genellikle mantar, tırnağın altına girer ve burayı tutar. Tırnağa hasar veren her şey mantarın içeri girmesini kolaylaştırabilir, örneğin:


Zedelenme


El/ayak tırnağına sert bir cisimle vurulması


Ayak tırnağına basılması


Tırnakların çok dipten kesilmesi


Ayak parmaklarını sıkıştıran küçük/ucu sivri ayakkabılar


4. Tırnak Mantarı Nasıl Bulaşır?


Tırnak mantarı bulaşıcıdır. Enfeksiyona neden olan mantarlar ortak kulanıma açık, ılık ve nemli yerlerde bulunurlar:


Soyunma odaları,


Yüzme havuzu,


Ortak kullanılan duş ve banyolar,


Bahçe,


Sterilize edilmemiş manikür veya pedikür aletleri


5. Tırnak Mantarı Nasıl Tedavi Edilir?


Tırnak mantar enfeksiyonu kendiliğinden iyileşmez. Doktorunuz tarafından önerilen ilaç tedavisi ve önerilere uymak gerekir.


Mantar enferkiyonunda doktorunuz tarafından önerilen ilaç, hastalığa neden olan mantarın yaşadığı ve geliştiği yere-tırnak yatağına- yaklaşır ve enfeksiyonu ortadan kaldırır. Bu şekilde doktorunuz tarafından önerilen doz ve sürede kulanacağınız ilaç ile tedaviniz gerçekleşir.


6. Tırnak Mantarı İçin Tedavi Seçenekleri Nelerdir?


Doktorunuz, mantar enfeksiyonunuz için ağızdan alabileceğiniz ilaç yazabilir. Ayak tırnak mantarında tedavi yaklaşık 3 ay sürer. El tırnak mantarında tedavi yaklaşık 2 ay sürer. Hangi tedavinin sizin için uygun olduğunu öğrenmek için lütfen doktorunuza başvurunuz.


7. Mantardan Nasıl Kurtulursunuz?


Tedaviniz sırasında ve tedaviden sonra tırnaklarınızı korumak için:


Ayaklarınızı olabildiğince temiz ve kuru tutun,


Halka açıkyüzme havuzu ve duş alanlarında terlik kullanın,


Ayak tırnaklarınızı, parmağın ucunu geçmeyecek şekilde düz olarak kesin,


Manikür ve pedikür için sterilize aletler veya en iyisi kendi aletlerinizi kullandırın,


Ayağınıza uyan, sivri burunlu olmayan rahat ayakkabılar giyin,


Ev içinde kullanılan havluların kişiye özel olmasına dikkat edin,


Ayaklarınız çok fazla terliyor/nemli kalıyor ise gün içinde çoraplarınızı değiştirin.


8. Kimlerin Tırnak Mantarına Yakalanma Olasılığı Daha Yüksektir?


Tırnak mantarı, en sık rastlanan tırnak hastalığıdır. Yavaş ve kronik seyirlidir. Tüm tırnak hastalıklarının yaklaşık % 50’sini oluşturmaktadır. Tüm dünyada tırnak mantarının görülme sıklığı %2-18 olup sıklığı giderek artmaktadır


Pek çok kişi tırnak mantarına yakalanma riski altındadır.


Bazı kişiler tırnak mantar enfeksiyonuna daha duyarlıdırlar: Bu kişiler;


Diabeti olanlar


Dolaşım sorunları olanlar


Bağışıklık yetersizliği (örn., AIDS/HIV enfeksiyonu) olan


65 yaş ve üzeri olanlar


Ayak derisinde mantar enfeksiyonu olanlar


Ayakları çok terleyen veya sürekli nemli kalanlar
Atletler, koşucular ve d ansçılar gibi, ayaklarına fazla yüklenenler.
__________________

Baglantı

• 12/3/2007 - Prof. Dr. Erdal Çetinalp, Y. Doç. Dr. Alp İskender Göçer (ÇÜTF Nöroşirürji Anabilim Dalı)

Prof. Dr. Erdal Çetinalp, Y. Doç. Dr. Alp İskender Göçer (ÇÜTF Nöroşirürji Anabilim Dalı)

Trigeminal nevralji yüzyıllardır bilinen, fizyopatolojisi hala tam anlaşılamamış, ancak ağrının kontrolünde çok çeşitli yöntemlerin uygulandığı ve bir oranda da başarının sağlandığı bir klinik tablodur. Ciddi ve şiddetli bu ağrı sırasında yüz kaslarında hep aynı tarzda oluşan ani kontraksiyon nedeniyle ağrılı tik (tic douloureux) de denmektedir. Ağrıda etken trigeminal siniri taciz eden bir patolojik proses ise sekonder trigeminal nevraljiden bahsedilebilir ve tedavi bu prosese yönelik olacaktır. Ancak burada konu edilen idiopatik olarak da adlandırılan primer trigeminal nevraljidir.

Trigeminal nevraljinin karakteristik görünümü, şiddetli ve ani başlangıçlı bir ağrı olmasıdır. Birkaç saniyeden bir dakikaya dek uzayabilmekte ve çoğunlukla yüzün bir yarısında trigeminal sinirin dağılım alanına uymaktadır. Ancak ağrı genelde yüzün alt yarısını tutar. Spontan olarak başlayabilir veya yüzde ve ağız içindeki bir tetik noktasının uyarılması sonucu ortaya çıkabilir. Bu tetik noktaya dokunmakla veya soğuk ve sıcak sıvıların alınmasıyla veya da rüzgara maruz kalmakla stimüle edilebilir. Ayrıca konuşma, çiğneme veya diğer yüz hareketleriyle de başlayabilir. Tekrarlaması tipik olarak paroksismaldir. Ağrı periyotları zamanla sıklaşır ve bir trigeminal daldan daha geniş alanlara yayılabilir. Bilateral trigeminal nevralji olguların yaklaşık % 3 - 6sında görülür (1). Bu olgularda multipl skleroz aranmalıdır.

Yayınlanmış serilerde bayanlar olguların % 50 - 75ini kapsar ve genelde 50 yaş sonrasının bir rahatsızlığıdır(2). Klinik bulgular aynı olmasına rağmen ileri sürülen etiolojik ajanlar ve olası patofizyolojik mekanizmalar farklı farklıdır.

Trigeminal nevraljinin tanısı öyküden konabilir. Tetik noktanın hasta tarafından gösterilmesi anlamlıdır. Fizik ve nörolojik muayene ile birlikte yer kaplayan bir oluşumu ekarte etmek amacıyla gelişmiş nöroradyolojik tetkikler yapılmalıdır. Ayırıcı tanıda fasial ağrı sendromları; glossofarengial nevralji, post-herpetik nevralji, Raeder in paratrigeminal nevraljisi, genikulat nevralji, Sluder nevralji, temporomandibüler eklem hastalığı, vasküler başağrısı, post-travmatik fasial nevralji, dental, orbital veya sinüs orijinli ağrılar, gerilim başağrıları düşünülmelidir.

Tedavi yöntemleri
Farmakoterapi
Phenytoin ve karbamazepin gibi antikonvülzanlar trigeminal nevralji ağrısının kontrolünde kullanılmaktadır. Phenytoinin karbamazepine göre daha ucuz ve yan etkisinin daha az olmasına karşın, ağrı kontrolünde etkinliği azdır(1). Güncel yaklaşımda ilk olarak medikal tedavi denenmelidir. Yeterli ağrı kontrolü sağlayamaması veya yan etkisinin ortaya çıkması durumunda diğer ajanlar denenmelidir. İlacın serum konsantrasyonun ağrı kontrolüyle paralel seyretmemesi nedeniyle kontrol sağlanıncaya veya toksisite oluncaya dek doz artırılabilir. Phenytoin için standart doz 300-400 mg/gündür. Karbamazepin ise 100-200 mg/gün başlanmalı ve doz ağrı kontrolü sağlanıncaya dek artırılmadır. Bu doz genelde toksik bulguların ortaya çıkmaması için 1200 mg/günü geçmeyecek şekilde ayarlanmalıdır. Karbamazepin, hematosupresyon veya hepatik disfonksiyon yapabileceğinden hastanın periyodik olarak kan tablosu ve karaciğer fonksiyonları değerlendirilmelidir. Ayrıca, baklofen ve klonozepamında medikal tedavide kullanılabilmektedir.

Her ne kadar bu ajanlar başlangıçta ağrı kontrolü sağlasalar bile zamanla etkilerini yitirmekte ve cerrahi müdahaleye gerek duyulmaktadır.

Genel olarak analjezik tedavinin trigeminal nevralji ağrısında yeri yoktur.

Destrüktif Yöntemler
Medikal tedaviye rağmen ağrı kontrolünde yeterli yanıt alınamayan veya yan etkileri nedeniyle bu tedavileri kesilmek zorunda olan trigeminal nevraljili olgularda çeşitli cerrahi tedavi yöntemleri uygulanmaktadır.

Trigeminal Sinire Alkol Blokajı
Lokalize trigeminal nevralji tedavisinde, trigeminal sinirin etkilenen periferal kısmına (supraorbital sinir, infraorbital sinir, trigeminal sinirin ikinci veya üçüncü dalı) alkol enjeksiyonu uygulanabilir. Bu gibi enjeksiyonlar poliklinik şartlarında uygulanabilir ve gerektiğinde tekrarlama kolaylığı mevcuttur. Ağrı kontrolünde etkinlik için ortalama süre supraorbital sinir için 8.5 ay, infraorbital sinir için 12 ay, trigeminal sinirin ikinci dalı ve üçüncü dalı için 12 aydır (1).

Bu uygulamanın belirgin dezavantajı geçici duyu kaybı veya parestezilerdir. Duyunun geri dönmesi, sinirin rejenerasyonuyla oluşmakta ve bu arada nevraljik ağrı tekrarlamaktadır. Ek olarak 3. dala yapılan uygulamalarda motor dalında etkilemesiyle masseter güçsüzlüğü görülebilmektedir. Loew (3), alkol uygulamasının ağrı kontrolü üzerinde etkinliğinin radyofrekans (RF) termokoagulasyona kyyasla üstün olmadığını RF termokoagülasyonun kontrollü bir yöntem olması yanı sıra, uygulama açısından kolay bir yöntem olduğunu bildirmiştir.

Ağrı kontrolünde daha etkin ve kalıcı yöntemler araştırılmış ve gasser ganglionuna farklı tipte sıvılar enjekte edilmiştir. Bu amaçla alkol yanı sıra sıcak su, gliserinli fenol bileşikleri kullanılmıştır. Alkol uygulanan geniş bir seride ağrı kontrolünün 3 yıldan fazla olduğu bildirilmiştir (4). Ancak masseter paralizisi, nöroparalitik keratit gibi ciddi komplikasyonların yüksek oranda gözlenmesi bu yöntemin en önemli sakıncalarını teşkil etmektedir. Hå kanson tarafından tanımlanan bir teknikte trigeminal sisterne tantalum emdirilmiş gliserol enjekte edilmektedir (5). Sonuçlar RF termokoagülasyonla kıyaslanabilir düzeydedir. İnfraorbital sinire alkol enjeksiyonu halen uygulanan uzun süreli etkili olmayan bir yöntemdir (6,7,8).

Trigeminal Dalın Avulziyonu (Periferik Nörektomiler)
Trigeminal sinirin periferik dallarının avülzyonu veya kesilmesi alkol enjeksiyonuna göre daha etkin bir yöntemdir ve daha uzun etkilidir. Bu uygulamanın uygun olduğu dallar supraorbital / supratroklear / infratroklear ve lakrimal sinirler, infraorbital, inferior alveolar, lingual ve mental sinirlerdir. Serilerde ağrı kontrolünün 24-38 ay olduğu bildirilmiştir (9,10).

Periferik nörektominin de, alkol enjeksiyonu gibi duyu kaybına neden olmasy dezavantajları içerisinde sayılabilir. Rejenerasyon ve duyuların kazanımı ağrının yinelemesi ile birliktedir.

Subtemporal Retrogasserian Nörotomi
Çeşitli tekniklerle orta fossaya ekstradural olarak girilebilmekte ve retrogasserian nörotomi yapılabilmektedir. Frazier tarafyndan Hartley-Krause tekniği geliştirilerek yeniden uygulamaya konmuştur (1). Sensorial liflerin kesilirken motor liflerin korunması amaçtır. Ancak ağrı kontrolünde her zaman etkin olamaması yanı sıra, ciddi morbidite ve % 1-3 oranında mortalite içermesi bu uygulamayı kısıtlamaktadır (1).

Suboksipital Retrogasserian Nörotomi
Walter Dandy, suboksipital yaklaşımla pons yanında trigeminal sinirin ana sensorial liflerini kısmen veya total olarak kesmekle ağrı kontrolü sağlamayı hedeflemiştir. Motor liflerin kolaylıkla korunabilmesi bu yöntemin üstünlüğüdür (11). Günümüzde mikrovasküler dekompresyon (MVD) amaçly eksplorasyonda, vasküler kompresyona ait bir bulgu saptanmadığında bu yönteme dönülebilmesi avantajıdır.

Trigeminal Traktotomi
Sjöqvist tarafından tarif edilmiştir. Bulbusta desenden trigeminal traktusa cerrahi insizyon yapılmasıdır (12). Son yıllarda, stereotaktik olarak uygulanan bu yöntemin başarı oranı az ve komplikasyon oranı yüksektir (1).

CT-Guided Trigeminal Traktotomi
Kanpolat tarafından tarif edilmiştir. Bilgisayarlı tomografi kontrolünde trigeminal traktusa lezyon yapmak amaçtır (13).

Perkütanöz Trigeminal Radyofrekans Termokoagülasyon
Kliniğimizde de uygulanan RF ile termokoagülasyon, 1932'de Kirschner'in ortaya attığı ve Sweet'in modifiye ettiği bir tekniktir (14,15,16,17). Kolay uygulanabilmesi ve tekrarlanabilmesi, genel anesteziye gereksinim göstermemesi, düşük mortalite ve morbiditesi ile hospitalizasyon süresinin kısa olması gibi birçok avantajı taşır (14,15,18). Kliniğimizde daha çok tercih edilen bu yöntem 103 olguya uygulanmış, bir yıllık izleme döneminde 32 hastada (% 31.1) rekürrens gözlenmiştir (19). Serimizde, kornea refleksinde azalma % 10.8 oranında görülürken bu oran takiplerde % 4.9 'a gerilemiş, aynı refleksin tamamen kaybolduğu 3 olguda ise bir düzelme görülmemiştir. Parestezi minör de denilen ılımlı parestezi olguların % 27.2 'sinde, parestezi major % 1.9 'unda saptanmıştır.

Diğer uygulamalara göre kontrollü bir yöntem olması (sadece duyu liflerinde hasar oluşturabilmesi), tekrarlama ve uygulama kolaylığı yanı sıra genel anesteziye gereksinim duyulmaması da üstünlükleri arasındadır.

Radiocerrahi
Leksell tarafyndan kullanılmıştır ve yüksek enerjili radyasyonun stereotaktik olarak trigeminal gangliona odaklanmasıyla yapılmaktadır. Sonuçları ve komplikasyonları henüz netleşmemiştir (20).

Destrüktif olmayan Yöntemler
Mikrovasküler Dekompresyon (MVD) / Kompresyon Operasyonları
MVD operasyonu V. sinirin eksplorasyonuna izin veren bir yöntemdir. Trigeminal nevralji oluşumunda, vasküler bir yapının (arter ve / veya ven) trigeminal sinir üzerindeki basısı etken olarak düşünülmektedir. Girişim şekli yönünden mortalite ve morbiditesinin bulunması yanı sıra kompresyona neden olduğu ileri sürülen vasküler yapının operatif pozisyonla farklı yorumlanabileceği gibi çekinceleri vardır.

Mullan foramen ovaleden perkütan olarak yerleştirilen Fogarty kataterini kısa süreli şişirerek destrüksiyon amaçlamıştır. Bu yöntemde ağrı kontrolü oranları düşüktür. Ancak radyofrekans jeneratörü gibi pahalı ekipmanlara oranla ekonomik bir yöntemdir (20,21).

TARTIŞMA
Trigeminal nevralji 'nin öncelikle medikal olarak tedavisi denenmeli ve ağrı kontrolünde başarı elde edilemediğinde cerrahi tedavi seçenekleri gözden geçirilmelidir. Yöntem seçiminde etkin ağrı kontrolü yanısıra, mortalite ve morbidite oranları göz önünde tutulmalıdır. RF ile termokoagulasyon, mortalite ve morbiditesinin düşük olması ve selektif branş lezyonu oluşturabilmesi nedeniyle tercih edilen bir yöntemdir (14,15,17,18,22). Lokalizasyonu saptamada stimülasyonun kullanılabilmesi, uç sıcaklığının monitörizasyonu ve kontrol edilebilmesi, RF kullanımının teknik üstünlükleridir (15,18). Hasta seçiminde kullanılan başlıca kriterler arasında, en az bir yıl süreyle medikal tedavi kullanılmasına karşın ağrı kontrolünde başarısızlık, medikal tedaviye ait intolerans veya toksik belirtiler görülmesi sayılabilir (15). Genel anesteziye gerek duyulmaması nedeniyle ileri yaşlardaki hastalara da uygulanabilir. Bu yaş 1100 hastalık bir seride 95' dir (15). Ancak ileri yaşlardaki hastalarda, parestezi ve dizestezi oranlarının daha yüksek bulunmasına neden olarak, bu yaş gurubunda prosedür sırasında kooperasyon kurmadaki güçlük gösterilmi?tir (15). Ayrıca foramen ovalenin trepenizasyonuna dek iyi bir lokal anestezi veya kısa süreli genel anestezi uygulanması ve görülebilecek kardiak ve metabolik problemler için gerekli önlemler alınmalıdır.

Daha önce belirttiğimiz gibi görülen komplikasyonların oranı, uygulanacak yöntemin seçiminde önemli bir rol oynamaktadır. RF uygulamasynda en sık görülen komplikasyonlardan biri ılımlı derecede parestezi (parestezi minör) ve dizestezilerdir. Serilerde % 2 ile % 56 olarak rapor edilen parestezi minör bizim serimizde % 27.2 oranında görülürken, parestezi major serilerde % 2 - 5, bizim serimizde ise % 1.9 oranynda gözlenmiştir (14,15,16,18,22,23,24). En çok korkulan komplikasyonlardan olan anestezi doloroza, serilerde yaklaşık % 1-2 oranynda bildirilirken, serimizde bu komplikasyona rastlanılmamıştır (1,15,16,22,23,25,26,27).

Kornea refleksinde azalma % 2 - 9.8 ve nörojenik keratit % 0.3 - 4.9 oranında görülmektedir (14,15,22,23). Serimizde, kornea refleks azalması % 10.8 (olguların 2 yıllık takiplerinde oran % 4.9 'a düşmüştür), kornea refleks kaybı 3 olgumuzda (% 2.9) gözlenmiştir. Bu olgulardan birinde V1-V2 innervasyon sahasında ciddi anestezi oluşmuştur.

Diğer bir komplikasyon olan masseter güçsüzlüğü serilerde % 2.8-43 oranında rapor edilmektedir (1,22,26,27). Siegfried 'in (23) serisinde başlangıçta % 30 olan bu oranın 1 hafta sonra % 5 'e, 1 yıl sonra sıfır düzeyine indiği , Kanpolat ve ark. 'nın serisinde ise % 2.8 olan bu bulgunun 2-3 ayda düzeldiği bildirilmiştir (22). Serimizde ise uygulama sonrası % 13.6, bir ay sonra ise % 3.9 olarak bulunmuş, 6 ay sonra ise tamamen düzelmiştir. Genellikle bu bulgunun geçici olduğu ve axonotmesis olarak yorumlanması gerektiği bildirilmiştir (15).

RF uygulamasının başarısını değerlendirmede en önemli kriter rekürrens oranıdır. Gerçek anlamda rekürrens oranının saptanması için uzun süreli takipler gerekmekle birlikte, başarı oranlarının serilerdeki farklılığı rekürrens kavramının yorumlanmasına ve tanımına, demografik hasta popülasyonlarındaki etyolojik ayrılıklara ve uygulanan RF tekniklerindeki farklılıklara bağlanabilir. Takip süreleri ve hasta popülasyonlarynyn birbirinden oldukça farklı olması nedeniyle serimizle karşılaştırmada, klasik referansları almayı uygun gördük. Bunlardan 500 olguluk Siegfried 'in serisinde kısa süreli başarı oranı % 98,1, uzun süreli başarı oranı % 95.7 olup takip süresi 8-57 aydır (23). Kanpolat 'ın serisinde 1027 idiopatik trigeminal nevralji'li olguda başlangıç başarı oranı % 97.66, erken nüks oranı % 5.45 ve 10 yıllık takipte % 59.22 olarak bildirilmiştir (28). Tew 'in 950 olguluk serisinde % 86 başarı oranı bildirilmekte olup ortalama takip süresi 8 yıldır (15). 274 olguluk Sweet'in serisinde 4 yıllık takip süresinde başarı oranı % 78 'dir (27). Diğer serilerde ortalama 24 aylık takiplerde % 6-46 rekürrens oranı saptanmıştır (16,18,23,26,28). Beş yıllık takip süresi olan serilerde bu oran % 53'lere kadar düşmektedir (18).

Diğer cerrahi teknikler içerisinde yer alan perkütan retrogasserian gliserol rizotomi (PRGR), 1975'ten bu yana uygulanan bir yöntem olup, komplikasyon çeşitleri ve oranları RF'den çok farklı değildir (29,30,31,32,33,34). Uzun süreli takiplerde rekürrens oranı % 10-57 arasında değişmektedir (32,34,35). Trigeminal nevraljili 40 hasta üzerinde tek seans uygulanan RF ile PRGR' in karşılaştırıldığı bir seride PRGR' nin RF'e göre daha az etkili olduğu, kornea duyu kaybının oluştuktan sonra RF' de görülen gerileme ve iyileşme oranının PRGR 'de daha az olduğu, RF uygulamasının sensorial kayıp için daha kontrollü bir yöntem oldu?u bildirilmiştir (35).

MVD ise nöroablatif prosedürlerin daha önceden uygulanmış olması kontrendikasyon teşkil etmemektedir. Ancak yapılan bir çalışmada sadece MVD uygulanmış olgularda başarı oranı % 91 iken, daha önce RF uygulanmış olgularda bu oran % 43 olarak bulunmuştur. Bu farklılığın uygulanan destrüktif prosedür nedeniyle MVD 'nun etkili olmasını engellediği ileri sürülmüştür (36). Bu teknikte hastanın tahmini ya?am süresinin en azyndan 5 yıl olması ve genel anezteziye kontrendikasyon bulunmaması yeterlidir (36,37,38,39). Janetta olgularının % 90 'ında vasküler bası saptadığını ve 4.5 yıllık takipte olguların % 11'inde rekürrens gözlediğini bildirmiştir (39). Bu oran Apfelbaum' un serisinde % 5'dir (36). Sensorial kayıp oluşturmayan bu teknikte vasküler kompresyonun tahmin edildiği kadar çok yüksek olmadığı, explore edilen olgularda düşük oranda belirgin kompresyon saptandığı, diğer olgularda MVD'a ek olarak parsiyel sensorial rizotominin yapılmasının iyi sonuç alınmasında gerekli olduğu son yıllarda yayınlanan serilerde belirtilmektedir (29,39). Günümüzde kullanılan modern anestezi ve cerrahi yöntemlerle MVD' da mortalite ve morbidite oranlarının düşük olmasına karşılık, uygulanabilecek tüm bu teknikler hakkında hastaya detaylı bilgi verilmesi, seçimin hastayla birlikte yapılması gerektiği kanısındayız.

 


 

Baglantı

• 12/3/2007 - VÜCUTTA SEÇİLEN MADDELERİN HASSAS DENGESİ

VÜCUTTA SEÇİLEN MADDELERİN HASSAS DENGESİ

Her bir hücrenin girişi kötü maddeleri dışarıda bırakıp, iyi maddeleri içeri alan bir zar tarafından tutulmaktadır. Ama neyin içeri girip, neyin dışarı çıkacağını kim ya da ne belirlemektedir?

Gerald L Schroeder


Besinlerle vücudumuza giren vitamin ve minerallerin her biri farklı organlar tarafından değerlendirilir. Örneğin kırmızı kan hücreleri, diğer hücrelere oksijen taşınması için gerekli olan demiri, vücuda giren o metal yığını içerisinden seçip alır. Karaciğer hücresi, böbrek hücresi vs. her birinin seçtikleri maddeler ise ihtiyaca yönelik olarak farklıdır. Hücrelerinizde kusursuzca işleyen bu seçim mekanizması Allah'ın insanlar üzerindeki rahmetinin açık bir göstergesidir.
Hücre kendi içine alacağı malzemelerin seçiminde olağanüstü hassastır. Hücre ancak önüne gelen bir maddenin kendisine faydalı mı zararlı mı olacağını tespit ettikten sonra bu maddeyi içerisine alır. Ancak burada sorulması gereken soru, bu seçimi kimin yaptığıdır. Cevabı tesadüf gibi akıl ve mantık dışı bir açıklamaya sığdırmaya çalışmak ise kuşkusuz gerçeklerden kaçıştır.

Bir yığın toz metali önünüze koysalar, hangisinin demir ya da bir başka faydalı metal olduğunu anlamanız ne derece mümkün olurdu? Üstelik bu ayrımı aralıksız bir şekilde hızla yaptığınızı ve en ufak bir hatada hayati sonuçlarla karşılaşacağınızı düşünürseniz, hücrede sergilenen bu yeteneğin önemi daha da iyi anlaşılacaktır. Örneğin beyin, ihtiyaç durumunda bağırsağa demir emmesi ya da fosfor eksikliği durumunda fosfor emmesi emrini verir ve bağırsağı oluşturan hücreler hemen demir ya da fosforu emerler. Aynı durum tersi için de geçerlidir. Bu gibi metallerin fazlalığı durumunda da, beyinden gelen atma emri üzerine demir hücreden dışarı atılır. Benzer şekilde böbreği oluşturan hücreler de kandaki kalsiyum fazlalığının miktarını tespit edip buna göre fazlasını hücre dışına atarlar. Peki şuursuz atom ve moleküllerin biraraya gelmesiyle oluşan hücreler nasıl olup da mineralleri tanıma ve vücuttaki miktarı ihtiyaca göre ayarlama yeteneğine sahiptirler? Öte yandan beyin hücrelerinin, ihtiyaç olan maddelerin emilmesi için emir vermesi de başlı başına tesadüf iddialarını yalanlayan bir konudur. Bu hücreler sorumluluklarını bilmekte, emirler vermekte ve bu emirler, özel haberci sıvılar aracılığıyla örneğin bağırsak hücrelerine ulaştırılmaktadır. Buradaki hücreler de emri anlamakta ve kusursuz bir şekilde görevlerini yapmaktadırlar. Yani önlerine gelen demir atomunu tanımakta, "bu demir" diyerek seçip içlerine almaktadırlar.

Peki bu hücrelerin böylesine şuurlu bir hareket içinde olmaları nasıl mümkün olmaktadır? Ait oldukları bedenin canlılığı için seferber olacak yüksek sorumluluk bilincini nereden kazanmışlardır? Böylesine organize hareketleri hücrelerin kendi kendine edindiğini kabul etmek ancak bir mantık hezimetidir. Elektron mikroskobu yardımı olmaksızın gözle görmenin mümkün olmadığı hücreleri kusursuzluk içinde var eden ve bir düzen içinde yaratan Allah'tır. Rabbimiz'in benzersiz yaratışı ve sonsuz ilmi, canlılığın her detayında hiç kimsenin gizleyemeyeceği kadar açıktır.


Size her istediğiniz şeyi verdi. Eğer Allah'ın nimetini saymaya kalkışırsanız, onu sayıp-bitirmeye güç yetiremezsiniz (İbrahim Suresi, 34)

 

Hücre içi metal-mineral dengesi

Mineraller, yaşam için gerekli olan tüm inorganik elementler ya da moleküllerdir. Vücudumuz normal hücre fonksiyonları ve hücre yapısının devamını sağlayabilmek için 15 minerale ihtiyaç duyar. Vücudumuzun en çok ihtiyaç duyduğu mineraller kalsiyum, magnezyum ve fosfordur. Bunların yanı sıra daha az miktarlarda olmak üzere krom, demir, selenyum, çinko, bakır, flor, iyot, manganez, molibden, klor, potasyum ve sodyum gibi mineraller de vücudumuzun gereksinimleri arasındadır.

Mineraller kemiklerin, dişlerin, yumuşak dokuların, kasların, kan ve sinir hücrelerinin parçasını oluşturmaları bakımından, vücut için son derece önem taşırlar. Ayrıca mineraller kas tepkileri vermeye, sinir uyarılarının iletilmesine, sindirime, metabolizmanın çalışmasına ve hormon üretimine de yardım ederler.74

İnsanın beslenmesi ile bağlantılı olarak inorganik besin maddeleri arasında su, sodyum, potasyum, klorid, kalsiyum, fosfat, sülfat, magnezyum, demir, bakır, çinko, manganez bulunur. Ancak vücutta olması gereken minerallerden herhangi birinin miktarının azlığı, mineralle bağlantılı bir işlevin yerine getirilememesine neden olur.

Metaller, biyolojik sistemlerde önemli bir rol oynamakla beraber, birikmeleri durumunda toksik özellikler taşırlar. Bu nedenle söz konusu metallerin zengin kimyasını kullanabilmek amacıyla hücrelere belirli metallerin alınması, hücre içine taşınması, saklanması ve zehirlerinden arındırılarak ihraç edilmesi titizlikle gerçekleştirilir. Doğru metallerin gerekli olduğunda kolaylıkla temin edilmesi, aynı zamanda potansiyel olarak zehirli olan bu maddelerin birikmesinin önlenmesi son derece önemlidir. Hastalıkların birçoğu metal iyon dengesinin bozulmasından kaynaklanır. Örneğin anemi , hemekromatoz, Menkes hastalığı, Wilson hastalığı ve Alzheimer, Friedreich ataksisi ve Parkinson gibi sinirsel rahatsızlıklar bunların arasındadır. Aynı zamanda mikrobakteriyel enfeksiyonların kolaylıkla oluşması da metal iyon taşımasındaki bozukluklardan meydana gelir.

Metal dengesinin denetimi, belirli metallerin tanınması ve taşınması için kullanılan proteinler aracılığıyla sağlanır. Metal dengesini düzenleyen bu proteinler, hücre ortamında daha yüksek oranda bulunan pek çok metal arasından doğru olan metali ayırt edebilirler, eksilen ya da biriken metali tespit edebilirler.75

VÜCUDUMUZUN HER BİR NOKTASINDA GERÇEKLEŞEN KUSURSUZSEÇİMLER HER YERİ SARIP KUŞATAN ALLAH'A AİTTİR...

İyot maddesi, bedende öncelikle tiroit hormonlarının üretilmesinde kullanılır. Bu hormonlar vücudun metabolizma dengesinde, bedenimizdeki tüm biyokimyasal işlemlerin düzenliliğinde ve devamlılığında çok önemli rol oynarlar. Bu yüzden iyot eksikliği direkt olarak tiroit bezini, dolayısıyla vücut hücrelerinin çalışma temposunu etkiler. Besinlerden ve sudan yeterince iyot alınamaması durumunda ise, guatr olarak bilinen rahatsızlık ortaya çıkar. Bu hastalık genel olarak beslenmedeki iyot yetersizliğine bağlı olarak ortaya çıkar. Ancak tiroit hücreleri iyotu tanımasalar ya da tanıdıkları halde onu vücuda giren besinlerden toplayamasalardı, bu rahatsızlık herkesin karşı karşıya olacağı bir durum olurdu. Ancak insan -Allah'ın rahmetiyle- iyotu seçip ayırabilen, sonra bunu, vücut metabolizmasının dengeli çalışması için kullanılabilen bir sistemle yaratılmıştır.


Tüm mineraller vücutta şaşırtıcı derecede farklı görevlere ve etkilere sahiptir. Vücuttaki hücreler de her türlü minerali tanır ve ihtiyacı olan mineralin hücre zarından geçişine izin verirler. Üstelik bunu yaparken bu minerallerden gerektiği miktarda alınmasını da takip ederler. Örneğin vücudun iyot ihtiyacı varsa, onu bir tek tiroit bezi tanır ve kobalt, fosfor gibi pek çok metal arasından sadece iyotu hücre içine alır. Ya da hücre içinde bulunan ve kendisine gerekli olan iyotu yanlışlıkla hücre dışına atmaz. Son derece yüksek bir şuur sergileyerek insanı hayranlık içinde bırakan bir seçim ve denetim uygular. İnsanın ise tüm bu olup bitenlerden haberi olmaz. Kaldı ki kendi denetimine bırakılacak olsa, insanın bu sistemi değil ömür boyu, kısa bir süre için dahi denetlemesi mümkün değildir. Üstelik hiçbir hata yapmadan, süratle, hassas dengeleri koruyarak yapması ve bu sistemi vücudundaki milyonlarca hücre için takip etmesi gerektiği düşünülürse, bunda başarılı olamayacağı çok açıktır.

İlerleyen sayfalarda vücudun ihtiyacı olan minerallerin listesi yer almaktadır. Bu mineraller vücutta miligram düzeyinde (bazıları daha da az miktarlarda) bulunmasına rağmen, vücut sağlığı açısından son derece büyük önem taşırlar. Ancak bu maddelerin, tam olmaları gerektiği miktarlarda -fazla ya da eksik olmamaları koşuluyla- bulunmaları da şarttır. Bu önemli görevi yine hücre zarı üstlenmiştir:

Kalsiyum

Sağlıklı vücut yapısı için gerekli olan minerallerden biri kalsiyumdur. Bu mineral büyük oranda vücudumuzdaki kemiklerde bulunur. Eksikliği yüksek oranlara vardığında ise diş ve sırtta ağrılar, kemiklerde zayıflama, çatlama ve kolay kırılma görülür. Vücuttaki kalsiyum miktarı sadece kemikler için önemli değildir. Aynı zamanda vücuttaki bütün fonksiyonlarda görev alır. Özellikle vücuttaki demirin kullanımı ve alınan gıdaların hücre zarından geçebilmesi için gerekli olan bir mineraldir.

Hücrelerin işlevlerini yerine getirebilmesi, sinir iletilerinin aktarılması, kas gelişimi ve kasılması, kan pıhtılaşması, hamilelik sırasında bebeğin kemik gelişimi için önemlidir. Ayrıca bebeği kurşun zehirlenmesinden korur, böbrek taşlarını önler, kanser, kalp krizi risklerini azaltır, enerji sağlar, çeşitli enzimleri harekete geçirir, yağları vücut tarafından kullanım için parçalar, cildin sağlıklı kalmasına yardım eder.

Ünlü mikrobiyolog Michael Denton, kalsiyumun vücut açısından önemine Nature's Destiny (Doğanın Kaderi) adlı kitabında şöyle değinmektedir:

Biyolojik sistemlerde kimyasal bilginin yüksek hızda iletilmesi gerekiyorsa, kalsiyum yüksek oranda kullanılır. Kasların kasılması için tetiklenmesi, sinir uyarılarının sinaps boyunca iletilmesi, hormon salgılanması, döllenme sonrası değişiklikler vb. faaliyetler sayılabilir. Williams'ın yazısında belirttiği gibi "Biyolojinin kullanabildiği metal iyonları içinde sadece kalsiyum yüksek konsantrasyonda bulunabilir, hızla difüzyona uğrayabilir, kuvvetle bağlanıp ayrılabilir." "Hücrenin cıvası" sıfatıyla yaptığı görev ile bağlantılı olarak, kalsiyum iyonunun kimyasal özellikleri proteinler ile özel ilişkiler kurmaya tam uygundur... İkincisi kalsiyum iyonlarının özellikle proteinlerdeki amino asitler tarafından hemen sağlanan oksijen atomlarına yakın olmasıdır. Proteinler moleküler düzensizlikleri ve kolaylıkla erişilebilir oksijen atomları nedeniyle kalsiyum bağlanma sahaları için ideal bir moleküler ortam sağlarlar.76

Bakır

Bakır vücudumuzun koruyucu ve yaşlanmayı önleyen metalidir. Doku yenilenmesini ve deri onarımını harekete geçirmesi bakımından tedavi süreçlerinde büyük önem taşır. Ayrıca kemik oluşumu, saç ve cilt rengi, hemoglobin ve alyuvar oluşumu gibi pek çok alanda etkileri vardır. Vücuttaki bakırın çoğu, proteinlere bağlanır ve antioksidan etkiler, enerji üretimi, doku yenilemesi gibi biyolojik faaliyetlerde önemli rol oynar. Yüksek bakır alımı çinko emilimini azaltır, yüksek çinko alımı ise bakır alımını azaltır. Bu nedenle bu metaller arasında hassas bir denge söz konusu olmalıdır.

Yapılan araştırmalar bakır eksikliğinin plazmadaki kolesterol ve LDL-kolesterol (kötü kolesterol) seviyesini artırdığını bu arada HDL-kolesterol (iyi kolesterol) seviyesini düşürdüğünü dolayısıyla kalp hastalıkları riskini artırdığını göstermektedir.77 Bakır metabolizmasında düzensizlikler asıl olarak iki genetik hastalığa yol açar. Bunlar Wilson ve Menkes hastalıklarıdır. Her iki hastalık da bakır taşıyan proteinlerde bozulma olması nedeniyle meydana gelir. Bakır iyonlarının hücre zarından geçmesine imkan veren özel kanallar bozulmaya uğrar. Bu da karaciğer ve beyinde bakır seviyesinin düşmesine ve bağırsaklar ile böbreklerde bakır miktarının artmasına yol açar. Bu durum geri zekalılık ve üç yaş öncesi ölümle sonuçlanan Menkes hastalığına sebep olur.

Ayrıca bakırın vücuttaki eksikliği yaraların geç iyileşmesi, bacak ülserleri ve ağız lezyonları, egzama, akne, tırnaklarda çizgiler, büyüme geriliği, zayıf tat algılaması, kronik bağışıklık bozukluğu ve sık sık bulaşıcı hastalığa yakalanma şeklinde kendini gösterir.78

Demir


François Despartes (1661-1746)
Demir hem bir mineral hem de insan vücudu tarafından kullanılan önemli bir besin maddesidir. Demir sağlıklı bir bağışıklık sistemi, enerji üretimi ve büyüme için gereklidir. Demirin vücut içindeki bir başka önemi de hemoglobin üretimini kolaylaştırmak ve alyuvarlara yeteri kadar oksijen taşınmasını sağlamaktır. 70 kilogram ağırlığındaki bir insanda 3,7 gram demir vardır. Ve vücuttaki demirin üçte ikisi hemoglobinin yapısı içinde yer alır.79 Diğer şekilleri ise daha az miktarda olmak üzere karaciğerde ve kemik iliğinde bulunur.

Vücudun tüm hücrelerinin mitokondrilerinde demir içeren elektron taşıyıcıları bulunur. Bunlar hücrelerde görülen oksidasyonun çoğu için gereklidir. Bu nedenle demir hem dokulara oksijen taşınması, hem de doku hücrelerindeki oksidasyon sistemlerinin çalışması için mutlak önem taşımaktadır. Demir yokluğunda hayat birkaç saniye içinde sona ermektedir. Demir eksikliği genellikle besin noksanlığından, çabuk büyümeden ve şiddetli kanamalardan kaynaklanır. Demir eksikliğinin belirtisi ise genellikle kansızlıktır. Ayrıcayorgunluk, fiziksel iş yapamama gibi sonuçlar da doğurur.

Demir aynı zamanda çok zehirli olabilir. Bu nedenle demirin vücutta saklanmasının çok kontrollü olması gerekir. Demir kimyasal olarak çok aktiftir ve yapılarına zararlı sonuçlar doğurarak çeşitli türlerde birçok proteine bağlanır. Hücre zarlarında, oksidasyon reaksiyonlarında katalizör görevi görür. Her zaman bağlanmış halde bulundukları için, vücuttan dışarı atılmaz. Demirin vücuttan kaybolması sadece kanama, hücrelerin yenilenmesi ve gelişmekte olan cenine aktarım gibi işlemler ile ortaya çıkar.80

Demir hayati bir mikro-besindir. Hemoglobinin ayrılmaz bir parçası olarak, kanda oksijen ve karbondioksidin taşınması için gereklidir. Mikrobiyolog Michael Denton demirin önemine şöyle dikkat çekmiştir:

Tüm metaller içinde demirden daha çok hayati önem taşıyanı yoktur… insan kanındaki hemoglobinde bulunan oksijen ile hassas ilişkisi sayesinde sessiz biçimde, en ileri derecede reaktif olan, en değerli enerji kaynağı olan bu atomu taşıyabilen demirdir. Demir atomu olmaksızın evrende karbona bağlı yaşam olması mümkün olmazdı… hemoglobini meydana getirecek hiçbir metal bulunmaz, oksijenin reaktifliğini yatıştıracak metal oluşmaz ve oksidasyona dayanan bir metabolizma meydana gelmezdi. Hayat ve demir ile kanın kırmızı rengiyle uzaktaki bir yıldızın ölümü arasındaki bu gizemli ve yakın ilişki sadece metallerin biyoloji açısından önemli olduğunu göstermekle kalmaz, aynı zamanda evrenin biyolojik yönden önemini vurgular... hiçbir metal atomunun hemedeki demirin özelliklerini tam olarak taklit edemeyeceği anlaşılmaktadır. Demir ile yakından bağlantılı hiçbir geçişli metal atomu hemoglobinde demirin yerini alamaz, çünkü bunların hiçbiri tam doğru boyuta sahip değildir ve oksijen ile bağlantılı aynı hassas değişimleri geçirmelerine imkan veren tam olarak aynı kimyasal özelliklere sahip değildirler.81


O, gökten su indirendir. Bununla herşeyin bitkisini bitirdik, ondan bir yeşillik çıkardık, ondan birbiri üstüne bindirilmiş taneler türetiyoruz. Ve hurma ağacının tomurcuğundan da yere sarkmış salkımlar, -birbirine benzeyen ve benzemeyen- üzümlerden, zeytinden ve nardan bahçeler (kılıyoruz.) Meyvesine, ürün verdiğinde ve olgunluğa eriştiğinde bir bakıverin. Şüphesiz inanacak bir topluluk için bunda gerçekten ayetler vardır. (Enam Suresi, 99)

 

Magnezyum

Enzim faaliyetlerinde ve özellikle enerji üretiminde hayati bir katalizördür. Kalsiyum ve potasyum alımına yardımcı olur. Kemik oluşumunda, karbonhidrat ve mineral metabolizmasında rol oynar. Magnezyum eksikliği sinir ve kas uyarılarının iletilmesini engeller. Ayrıca sinirlilik, akıl karışıklığı, uykusuzluk, huzursuzluk, kötü sindirim, hızlı kalp çarpması, bayılma, hipertansiyon, ani kalp durması, astım, kronik yorgunluk, kronik ağrı sendromları gibi rahatsızlıklara sebep olur.

Manganez

Manganez, vücutta enzim faaliyetleri, üreme ve büyüme, cinsel hormon üretimi, doku soluması ile B1, E vitaminleri, yağ ve karbonhidrat metabolizmalarının çalışmalarında etkilidir.

Fosfor

Fosfor önemli bir mineraldir. İnsan vücudu fosfora kemik ve diş oluşumu, hücre büyümesi ve onarımı, enerji üretimi, kalp kasının kasılması, sinir ve kas hareketleri, böbrek işlevleri açısından ihtiyaç duyar. Fosfor ayrıca vitaminlerin kullanımı ile besinlerin enerjiye dönüştürülmesinde yardımcı olarak vücuda yarar sağlar. Fosfat (Fosforun %85 kadarı kemikte fosfat formunda depolanır.) hücre içi sıvıların ana anyonudur. Fosfatlar dönüştürülebilir olmalarından ötürü, birçok koenzim sisteminin ve metabolizma fonksiyonlarının işlemesi için gerekli bileşiklerle birleşme yeteneğine sahiptir. Fosfatların birçok önemli reaksiyonları özellikle ATP, ADP ve fosfokreatinin işlevleri ile ilişkilidir.

Potasyum

Sağlıklı sinir sistemi ve düzenli kalp ritmi için önemli bir mineraldir. Kalp krizlerinin önlenmesine yardım eder, kas kasılmalarının düzenlenmesini sağlar, sodyum ile birlikte vücudun su dengesini kontrol eder. Hücreler içindeki kimyasal tepkimeler için önemlidir ve kan basıncının düzenlenmesinde, elektro-kimyasal uyarıların iletilmesinde yardımcı olur. Aynı zamanda besin maddelerinin hücre zarlarından geçişini düzenler. Potasyum fonksiyonu yaş ile birlikte azalır. Bu dolaşım bozukluklarına ve zayıflığa yol açar.

Selenyum

Selenyum, antioksidandır; DNA ve protein sentezi, bağışıklık tepkileri, hücre zarı bütünlüğü, pankreas fonksiyonları, retina kan damarı üretimi, retina ışık alımı, üreme fonksiyonları, doku esnekliği gibi vücut fonksiyonlarında etkilidir.

Sodyum

Sinir uyarılarının iletimi, hücre sıvı seviyesinin korunması, hücre zarlarına besin taşınması, düz kas kasılmaları gibi yönlerden vücut açısından önem taşır. Sodyum eksikliği ve su eksikliği dünya üzerinde en yaygın ve en ciddi yetersizliklerdir. Vücuttan uzun süreli su kaybında, dolaşım sistemindeki sıvıları meydana getiren sodyum da kaybedilir. Bu sıvılar kalbi, damarları, atar damarları ve kılcal damarları besler. Bunların ciddi derecede kaybedilmesi ise dolaşım sisteminde şoka neden olur.

Vücutta çok az miktarda bulunan bazı elementlere "eser element" denir. Bunların besinlerdeki miktarı da çok azdır. Ancak içlerinden birinin yokluğunda çeşitli belirtiler, rahatsızlıklar ortaya çıkar. En önemlilerinden üçü iyot, çinko ve flordur.

İyot

En iyi bilinen eser element iyottur. Bu element tiroit hormonunun oluşumu ve fonksiyonu ile ilişkilidir. Tüm vücutta ortalama 14 mg kadar bulunur. İyotun vücuttaki tek kullanımı tiroit hormonlarının -tiroksin ve triiodotironin- üretilmesi içindir. Bu iki tiroit hormonu vücudun tüm hücrelerinde metabolizmanın normal hızda devamı için gereklidir. Tiroit salgısının yokluğu, genellikle metabolizma hızının normalin %40-50'si kadar düşmesine, tiroit salgısının aşırı fazlalığı ise metabolizma hızının normalin %60-100'ü kadar artmasına yol açar. Ayrıca tiroit hormonunun embriyonun gelişiminde çeşitli rolleri olduğu için, hamilelik sırasında iyot eksikliği birçok doğum kusurlarına neden olabilir.

İyot eksikliği guatr hastalığına neden olur. Tiroit bezinin büyümesi ile sonuçlanan guatr, geri zekalılık, büyük dil ve bazen sağırlık, konuşamama ve topallık ile sonuçlanabilir. Günlük olarak 0,10-0,15 mg iyot alımı yeterli sayılırken, günde 0,05 mg'in altında alımı ise iyot eksikliğine yol açar. Son derece az miktardaki iyot insanın sağlıklı yaşaması, vücut fonksiyonlarını tam olarak yerine getirebilmesi açısından çok büyük önem taşır.

Çinko

Çinko vücuttaki 80 enzimden fazlasının bileşenidir. Çinko aynı zamanda bir sinir ileticisidir. Düşük çinko seviyesi sinir hareketlerinin yavaşlatılmasını azaltır ve anormal davranışlara yol açar. Bundan başka yanıkların ve yaraların iyileşmesi, karbonhidrat sindirimi, prostat bezinin fonskiyonu, üreme organlarının büyümesi ve gelişmesi, B1 vitamini ile fosfor ve protein metabolizmalarının çalışması açısından da önem taşır.

Flor

Metabolizma için gerekli bir element gibi gözükmese de, dişlerin oluşumu sırasında vücutta bulunan az miktardaki florürün daha sonraki yaşlarda diş çürümelerini önleme yönünden önemi vardır. Flor dişleri kuvvetlendirmez ancak bilinmeyen bir şekilde çürümeyi baskılar. Florun diş minelerindeki kristaller içinde bulunduğu ve diş çürümelerine neden olan bakteri enzimlerinin faaliyeti için gerekli olan birçok eser elementle birleştiği kabul edilmektedir. Böylece flor karşısında enzimler etkisiz kalır ve diş çürümeleri engellenir.

Vücutta Vitaminlerin Seçilimi

Vitaminler, vücudun normal metabolizması için az miktarlarda gerekli olan ve vücudun hücrelerinde üretilemeyen organik bileşiklerdir. Vitaminler besinlerimizde bulunmadığı zaman, metabolizmada bozukluklara yol açabilirler. Vitaminler vücudun sağlıklı gelişimi, sindirim fonksiyonları, enfeksiyonlara karşı bağışıklık kazanması açısından oldukça gereklidir. Ayrıca vücudumuzun karbonhidrat, yağ ve proteini kullanmasını da sağlarlar.

Vitaminler vücutta "yakılmaz", yani vitaminlerden direkt enerji (kalori) alınmaz. Vücut, her vitaminden gerekli olan miktarın kan dolaşımında sürekli mevcut olmasını sağlar. Suda çözünen vitaminlerin fazlası vücut sıvıları ile atılırken, yağda çözünen vitaminlerin fazlası ise yağ dokusunda depolanır. Depolandıkları için yağda çözünen vitaminlerin aşırı dozu zararlı olabilir. Özellikle vitamin A ve D'nin tüketiminde dikkatli olmak gerekir. Vitaminler bütün hücrelerde az miktarda depolanır. Bazı vitaminler ise büyük ölçüde karaciğerde depolanır. Örneğin karaciğerde depolanan A vitamini hiç vitamin almayan bir kişiye 5-10 ay kadar yetebilir ve karaciğerin D vitamini deposu dışarıdan hiç D vitamini almayan bir kişi için genellikle 2-4 ay kadar yeterlidir.

Suda çözünen vitaminlerin vücutta depolanma oranı nispeten düşüktür. Bu, özellikle B vitaminlerinin birçoğu için geçerlidir. B kompleks vitaminleri eksik alan bir kişide bu eksikliğin belirtileri bazen birkaç günde ortaya çıkar. B12 vitamini bunun dışındadır, çünkü B12'nin karaciğerdeki deposu kişiye bir yıl veya daha uzun süre yetebilir. Suda çözünen bir başka vitamin olan C vitamininin yokluğu birkaç haftada belirtilerin ortaya çıkmasına yol açabilir. C vitamini eksikliğinden kaynaklanan skorbüt hastalığı ise 20-30 hafta içinde ölümle sonuçlanabilir.

Herkes tarafından bilinen 13 vitamin vardır. Bunların dördü -vitamin A, D, E ve K- (yağda çözünen vitaminler) vücudun yağ dokusunda depolanırlar. Diğer dokuz vitamin ise suda çözünür ve pek çoğu vücutta depolanmaz. Suda çözünen vitaminler, vitamin C ve sekiz B vitamini çeşididir: Tiyamin (B1), riboflavin (B2), niasin (B3), pantotenik asit (B5), piridoksin (B6), kobalamin (B12), biotin ve folik asit (folacin).

A Vitamini

Göz problemlerini ve körlüğü önler. Bağışıklık sistemini kuvvetlendirerek cilt sorunlarını engeller. Ayrıca sindirim sisteminde oluşan ülserleri tedavi eder; soğuk algınlığına ve böbreklerde, mesanede, akciğerlerde ve mukus zarlarında enfeksiyonlara karşı vücudu korur. A vitamini dokuların bakım ve onarımı, yeni hücrelerin gelişmesi, kemiklerin ve dişlerin oluşumu için de son derece önemlidir. Bunlardan başka A vitamini antioksidan olarak faaliyet yaparak hücreleri kansere ve diğer hastalıklara karşı korur, yaşlanma sürecini yavaşlatır, yağ depolanmasına yardımcı olur. A vitamininin vücut açısından diğer bir önemi, proteinlerin A vitamini olmadan kullanılamamasıdır.

A vitamini eksikliğinde derinin pullanması, akne gibi cilt sorunları, iskelet gelişiminin duraklamasını içeren büyüme eksikliği, kornea ile ilgili sorunlar ve körlük görülebilir. Ayrıca A vitamini eksikliğinde vücut enfeksiyona daha açık hale gelir. Bu nedenle A vitaminine "anti-enfeksiyon" vitamini denilmektedir.

B2 Vitamini (Riboflavin)

Göz yorgunluğu, kataraktların önlenmesi ve tedavisi için B2 vitamini gereklidir; karbonhidrat, yağ ve protein metabolizmasına yardımcı olur. Ayrıca deri dokularının, tırnakların ve saçların oksijen kullanımına destek verir, kepekleri giderir. Bunların yanı sıra demir ve B6 vitamini alımına yardımcı olur, eksikliği ise hamilelikte bebeğin gelişimine zarar verebilir.

B12 Vitamini

Anemi hastalığını önlemek için gereklidir, alyuvar üretiminde folik asitin düzenlenmesine yardım eder ve demir kullanımına yardımcı olur. Doğru sindirim, besinlerin alınması, protein sentezi, karbonhidrat ve yağ metabolizması için gereklidir. Vücut 5 yıllık B12 vitamini depolayabilir, fakat bu vitamin özellikle hayvansal dokularda bulunur. Sinir tahribatını önler, doğurganlığı sağlar, hücre oluşumunu ve uzun yaşamasını sağlar, sinir uçlarının normal gelişimini kolaylaştırır, hafızanın güçlenmesine ve öğrenmeye yardım eder.

Bu vitaminin eksikliğinde yürüme bozukluğu, kronik yorgunluk, depresyon, sindirim bozuklukları, baş dönmesi, uyku hali, karaciğer büyümesi, göz bozuklukları, halüsinasyonlar, baş ağrıları, dil enfeksiyonu, huzursuzluk, zor nefes alma, hafıza kaybı, sinirsel bozulmalar, kalp çarpıntısı, kansızlık, kulaklarda çınlama, omurilik yıpranması gibi rahatsızlıklar görülebilir. Vitamin B12 eksikliği çoğu kez kalın sinir liflerinin miyelin kaybıdır. Bunun bir sonucu olarak birçok insanda dış duyu kaybı fazladır ve şiddetli vakalarda felç olması bile olasıdır.

B12 vitamini, bir hidrojen alıcısı olarak koenzim görevi yapar ve çeşitli metabolizma faaliyetleri yürütür. En önemli işlevi belki de gen kopyalanmasında koenzim olarak fonksiyon göstermesidir. Bu sayede B12 vitaminin iki önemli görevi olduğu söylenebilir: büyümeyi ve eritrositlerin oluşumunu hızlandırma.


Yerde sizin için üretip-türettiği çeşitli renklerdekileri de (faydanıza verdi). Şüphesiz bunda, öğüt alıp düşünen bir topluluk için ayetler vardır. (Nahl Suresi, 13)

 

C Vitamini (Askorbik Asit)

C vitamini yabancı zararlı maddelerin zehirlerinden vücudu arındırmanın yanı sıra temizleyici bir vitamindir. Doğal olarak üretilen kortizonun daha iyi çalışmasını sağlayarak bir antihistamin olarak hareket edebilir. C vitamini kemik iliği içinde hemoglobine ve alyuvar üretimine katkıda bulunur, bağlantı dokusunda kolajen oluşturulmasına yardımcı olur, bağırsaklarda demir emilimini artırır ve yaraların iyileşmesinde yardımcı olur.

Vücut C vitaminini kendisi üretemez. Bu nedenle besinlerle dışarıdan alınması gerekir. C vitamini eksikliği yaraların yavaş iyileşmesi, kanama, ödem, aşırı derecede zayıflık, deri altında kanama, enfeksiyonlara açıklık, soğuk algınlığı ve bronşit enfeksiyonları, eklem ağrıları, enerji eksikliği, sindirimde bozukluk, iyileşme süresinin gecikmesi, kolaylıkla vücutta çürümeler oluşması ve diş kaybı ile sonuçlanabilir.

Anti-stres hormon üretimini sağlar, kanserin önlenmesine yardımcı olur, enfeksiyonlara karşı korur, bağışıklığı kuvvetlendirir, demir alımını artırır, kolestrol seviyelerini ve yüksek tansiyonu düşürebilir, kan pıhtılaşması ve çürümeye karşı insan vücudunu korur.

Askorbik asit olmadan vücudun hemen hemen bütün dokularında yapılan kollajen lifleri kusurlu ve zayıftır. Bu nedenle C vitamini deri altı dokusu, kıkırdak, kemik ve dişlerde liflerin büyümesi ve dayanıklılığı için gereklidir. C vitamini eksikliğinde yaralarda iyileşme hızı düşer. Bu durum hücrelerde kollajen liflerin birikiminin eksikliği ve hücre içi bağlayıcı maddelerin yetersizliğinden kaynaklanır. Sonuçta genellikle birkaç günde iyileşebilen bir yaranın iyileşmesi için ayların geçmesi gerekir.

Ayrıca, C vitamini yokluğu kemik büyümesini duraklatır. Büyüyen hücrelerin arasında yeni kollajen birikimi bulunmadığından kemikleşme eksik kalır ve kemikler büyüme noktalarından kolaylıkla kırılabilirler. Askorbik asit eksikliği bulunanlarda kemikleşmesi tamamlanan kemiklerde yeni kemik matriksi oluşturulamaz. Bunun sonucunda kırılan kemik iyileşmez.

C vitamini eksikliği kemik büyümesini duraklatır. Büyüyen hücrelerin arasında yeni kollajen birikimi bulunmadığından kemikleşme yetersiz kalır ve kemikler büyüme noktalarından kolaylıkla kırılabilirler. Yediğimiz meyve ve sebzelerden aldığımız C vitamini, vücudumuza girdiğinde 60-70 kg taşıyabilen sağlam kemiklerimizin inşasında kullanılır. Kemik hücrelerinin kemikler için gerekli vitamini bilmesi, kimyasal analiz yaparak bu vitamini tanıması, sonra da en verimli şekilde kullanması hiçbir tesadüfi olayla açıklanamaz. Şuursuz bir hücrenin onlarca mineral, vitamin arasından sadece kendisine faydalı olanları ayıklaması, Allah'ın bedenimizde yarattığı sayısız mükemmellikten sadece biridir.

Eski dönemlerde özellikle uzun süre karaya çıkmayan ve dolayısıyla taze sebze-meyve tüketemeyen denizcilerde C vitamini eksikliğinden kaynaklanan skorbüt hastalığına sık rastlanmaktaydı. Bu hastalıkta endotel hücreler, birbirlerine uygun şekilde yapışmadıklarından, damar çeperinde bulunan kollajen lifler yetersiz kalır. Bunun sonucunda kan damarlarının çeperleri aşırı derecede duyarlı hale gelir ve kılcal damarlar kolayca yırtılabilir. Bütün vücutta pek çok iç kanama görülür. Derinin altındaki bu kanamalar bazen bütün vücudu kaplar ve şiddetli C vitamini eksikliğinde ön kol derisinde kırmızı lekeler ortaya çıkabilir. İleri derecede skorbüt hastalığında bazen kas hücreleri ayrılır, dişler sallanır ve ağızda enfeksiyon gelişir.

D Vitamini

Kalsiyum ve fosforun sindirim yollarında kullanımı ve emilimi ile özellikle çocuklarda büyüme için gerekli bir vitamindir. Kas zayıflığına karşı vücudu korur, kalp atışının düzenlenmesinde etkilidir, bağışıklık sistemini kuvvetlendirir, tiroit fonksiyonları ve normal kan pıhtılaşması için gereklidir.

D vitamini sindirim sisteminden kalsiyum emilimini artırır ve kemiklerde kalsiyum birikimine yardım eder. D vitamini kalsiyum emilimini ve kalsiyumun aktif taşınmasını hızlandırarak artırır. Özellikle bağırsak dokularındaki epitel hücrelerde kalsiyum emilimine yardım eden, kalsiyum-bağlayıcı proteinlerin oluşumunu artırır.

E Vitamini

Kanser ve atardamar hastalıklarının önlenmesi için önemli bir antioksidandır. Sekiz farklı fakat birbirleriyle bağlantılı molekül ailesinden oluşur. Kan dolaşımını güçlendirir, normal kan pıhtılaşmasını güçlendirir. Dokuların onarımı için gereklidir, bazı yaralar etrafında iz oluşma ihtimalini azaltır. Kan basıncını azaltır, kataraktı önler, atletik performansı geliştirir, bacaklardaki krampları açar, kılcal damar duvarlarını güçlendirirken sağlıklı sinirler ve kaslar oluşturur. Ayrıca sağlıklı bir deri ve cilt için gereklidir. Anemi ve prematür (erken-doğum) bebeklerde oluşan göz bozukluluklarına karşı vücudu korur, yaşlanmayı geciktirir ve yaşlılık lekelerini önleyebilir.

Birbiriyle ilgili birçok bileşik, E vitamini etkisi gösterir. Hemen hemen tüm vitaminler gibi E vitamini eksikliği de normal büyümeyi engeller ve bazen böbrek hücrelerinin bozulmasına neden olur. E vitamini yokluğunda hücrelerde doymamış yağ asitleri azalır ve mitokondriler, lizozomlar ve hatta hücre zarı gibi organellerde anormal yapısal ve işlevsel değişiklikler görülür.

Folik Asit

Beynin gıdası olarak değerlendirilir, enerji üretimi, büyümenin hızlandırılması ve alyuvarların üretimi için gereklidir. Hücrelerin doğru olarak bölünmesi ve kopyalanması açısından da önemlidir. Düşük folik asit durumunda, hücre bölünmesinde kontrol zayıflar, bu da kanser riskini artırır. Protein metabolizmasıyla ilişkilidir. Depresyon, sinir bozukluğuna karşı koruyucudur. Hamilelik sırasında embriyonun ve sinir hücrelerinin oluşumunun düzenlenmesine yardım eder, prematür bebek doğumlarını önlemeye yardımcı olur. Folik asitin vücuttaki en önemli görevi DNA sentezinde gerekli olan pürinlerin ve timinin sentezi sayılabilir.

B3 Vitamini (Niasin)

B3 vitamini asıl olarak kan dolaşımının ve derinin sağlıklı olması için gereklidir. Ayrıca bu vitamin sinir sisteminin, karbonhidrat, yağ ve protein metabolizmalarının sağlıklı olarak çalışmasında, kolestrolün düşürülmesinde ve hafızanın kuvvetlendirilmesinde de etkilidir.

B1 Vitamini (Tiyamin)

Vücutta önemli faaliyetlerde bulunur: Kan dolaşımını güçlendirir, kan oluşumuna yardım eder, karbonhidrat metabolizmasının düzenli çalışmasında etkilidir. Ayrıca hidroklorik asit üretimine destek verir, algılama faaliyetleri ile beyin fonksiyonlarını geliştirir ve iyi sindirim için önemlidir. Aynı zamanda bu vitaminin yaşlanmadan kaynaklanan vücut yıpranmalarına karşı da antioksidan etkisi yaptığı bilinmektedir.

İnsanlarda B1 vitamini eksikliği sindirim bozukluklarına, deride ve gözlerde yanma hissine, ağız köşelerinde çatlamaya, baş ağrıları ve zihinsel depresyona, unutkanlığa yol açar. Merkezi sinir sistemi enerjisinin hemen hemen tamamı karbonhidrat metabolizmasına bağımlıdır. Tiyamin eksikliğinde, merkezi sinir sisteminin nöron hücrelerinde kromatoliz ve şişmeye sık rastlanır. Kötü beslenen nöron hücreleri için karakteristik olan bu değişiklikler, merkezi sinir sisteminin çeşitli bölümleri arasındaki iletişimi bozabilir. Ayrıca tiyamin eksikliği sinir liflerinin miyelin kılıflarınında dejenerasyonuna yol açabilir. Bu durum sıklıkla sinirlerin aşırı hassasiyet kazanmasına sebep olur. Beyincikten omurgaya giden yollarda ise felç etkisi oluşturan dejenerasyonlar görülebilir. Bazen felç etkisi olmasa da, kaslar ileri derecede güçsüz kalırlar. Tiyamin eksikliği kalp kasını da zayıflatır. Öyle ki şiddetli bir eksiklikte kişide kalp yetmezliği gelişir. Tiyamin eksikliğinde sindirimle ilgili hastalıklar da ortaya çıkar.

Onunla sizin için ekin, zeytin, hurmalıklar, üzümler ve meyvelerin her türlüsünden bitirir. Şüphesiz bunda, düşünebilen bir topluluk için ayetler vardır. (Nahl Suresi, 11)


Piridoksin

Piridoksin hücrelerde amino asit ve protein metabolizmasıyla ilgili birçok kimyasal reaksiyonlar için koenzim olarak görev yapar. En önemli rolü, amino asitlerin sentezinde koenzim görevidir. Sonuç olarak, piridoksin metabolizması özellikle protein metabolizmasının birçok noktasında kilit rol oynar. Aynı zamanda bazı amino asitlerin hücre zarlarında taşınmasında da görev yaptığı bilinmektedir.

Pantotenik Asit

Pantotenik asit vücutta pek çok metabolizmada rol alan koenzim A (KoA) ile bağlanır. Bu maddenin yokluğu karbonhidrat ve yağ metabolizmalarının çalışmasını bozabilir. Metabolizma açısından diğer vitaminler kadar gereklidir.

K Vitamini

K vitamini karaciğerde kan pıhtılaşması için önemli olan protrombin, faktör VII, faktör IX ve faktör X'un oluşumu için gereklidir. Bu nedenle K vitamini eksikliğinde kanın pıhtılaşması gecikir. K vitamini kalın bağırsakta bakteriler tarafından sentezlenir. Bununla birlikte kalın bağırsak bakterileri büyük miktarda antibiyotiklerin alınmasıyla bozulmaya uğrarsa, K vitamini eksikliği gelişir. Çünkü bu bileşik besinlerde çok az miktarda bulunur.

Bir yerimiz kesilip kanamaya başladığında, pıhtılaşma mekanizmasının en önemli elemanlarından bir tanesi olan trombositler devreye girer. Çeşitli enzim ve proteinlerin etkisiyle meydana gelen ilk tıkaç, hayati derecede önem taşır. Çünkü kan eğer pıhtılaşarak bu akışı durdurmazsa, bizim bunu durdurmak için yapabileceğimiz bir şey yoktur. Kanın normal süresinde pıhtılaşması ise esasen K vitaminine bağlıdır. Bir yerimizi kestiğimizde kan durmuyorsa beden K vitamininden yoksun demektir. K vitamini vücutta olsa, ancak kan hücreleri bu vitamini tanımasa ya da hücre içine alacak seçimi yapamasa, pıhtılaşma sistemi işlemeyecektir. Gözle görülmeyen bir seviyede, sayısız detayın bu sistemi kusursuzca işletecek mükemmellikte olması, değil tesadüflerin bilinç sahibi insanların çabasıyla dahi mümkün olmaz. Çünkü bu düzen "kusursuzca var eden" Allah'a aittir. (Haşr Suresi, 24)

 

 

 

Baglantı

• 12/3/2007 - ŞEYTANDAN KORUNMA YOLLARI

ŞEYTANDAN KORUNMA YOLLARI

Ey iman edenler Şeytanın adımlarına uymayın! Her kim şeytanın
adımlarına uyarsa,şüphe yok ki o(şeytan)çirkin ve merdud şeyler emreder..
(Nur suresi,21) Haberiniz olsunki şeytan size düşmandır,siz de onu düşman
tutun;çünkü o etrafına toplanan hizbini ancak ashab-ı sairden(çılgın ateşin
ehlinden)olsunlar diye davet eder.(Fatır,6)

1-İhlâs
2-Peygamber efendimiz (s.a.v) in sünnetleri doğrultusunda Allâh a(c.c) kulluk etmek
3-İslâm cemaatine sarılmak
4-Devamlı Cemaatle namaz kılmak
5-Kitap ve Sünnete sarılmak
6-Şeytana karşı Allâh ın yardımını istemek
7-İtaatleri çoğaltmak
8-Euzu-Besmele çekerek Allâh a sığınmak
9-Şeytana karşı ehlini,evladını ve malını korumak
10-Bakara suresini okumak
11-Ayetel-Kursiyi okumak
12-Bakara Suresinin 1-4.ayetlerini ve 284-286.ayetini okumak
13-Bakaranın son iki ayeti olan Amenerresulüyü okumak
14-İhlâs,Felak ve Nâs surelerini okumak
15-Günlük okunması sünnet olan duaları okumak
16-Gözü bakılması haram olana bakmaktan korumak
17-Dili haram olan konuşmalardan korumak
18-Karnı haram yememekle korumak
19-Namusu korumak
20-Eli korumak(hırsızlık,zulüm,haksızlık gibi haram olan şeyleri yapmamakla)
21-Evi korumak(melekleri rahatsız eden resimleri eve asmamak,eve besmele ve selamla girmek gibi)
22-Evden çıkar ken (Bismillahi Tevekkeltü Alallah Lâ Havle Ve Lâ Kuvvete İllâ Billâh Allahın adıyla!Allaha dayandım ve O na güvendim.Allah'tan başka güç ve kuvvet sahibi yoktur) duasını okumak
23-Mescide girerken duasını okumak(Allâhüm Meftah Aleyye Ebvabe rahmetike=Ey Allahım!Rahmet kapılarını, üzerime aç!)
24-Bir yere varıldığında (Eûzü Bi Kelimâtillahit-Tâmmeti Min Şerri Mâ Halaka=
noksanı olmayan tam kelimelerle yarattıklarının şerrinden Allaha sığınırım.)
25-Sabah ve akşam üç defa(Bismillahil Lezi Lâ Yedurru Mea İsmihi Şeyun Fil Ardı Ve
Lâ Fissemâi Ve Hüves Semiul Alîm O nun ismiyle beraber ne yerde ne de gökte olan
hiçbir şey zarar veremez;O her şeyi işiten ve her şeyi bilendir.) duasını okumak
26-Yolculukta ve gece olduğunda(Ya Ardu Rabbî Ve Rabbükellahu Eûzü Billahi Min Şerrike Ve Şerri Mâ Fiyke Ve Şerri Mâ Huliga Fiyke...=Ey yeryüzü ! Benimde seninde Rabbin Allah dır.Senin şerrinden,sende olanın şerrinden ve sende yaratmış olduğu şeylerin şerrinden Allah a sığınırım.)duasını okumak
27-Çeşitli duaları okumak
28-Besmele çekmek
29-Esnemeyi mümkün olduğunca geri çevirmek
30-Okunan ezanlar da şeytanı kovar
31-Devamlı abdestli olmak
32-Acziyete düşmeden ve aşırıya kaçmaksızın kaza ve kaderde olana rıza göstermek
33-Geceleri ihya etmek(teheccüt namazı kılmak,geceleyin Kur-an okumak gibi)
34-Şeytanın hoşlandığı işleri yapmamak
35-Töhmet ve şüphe uyandıran yerlerde bulunmamak
36-Rabbimizi çokca zikretmek.

Derleyen: Safa AĞIRKAN

www.firaset.net

Baglantı

• 12/3/2007 - MUSKA

MUSKA

Hz. Peygamber (S.A.V.) rahatsızlıkların bazılarına, bazı sahabelerin nefes etmelerini, okumalarını, kağıda, muskaya bazı şifa ayetlerinin yazılmasını tavsiye etmiştir. Resulullah Efendimiz (S.A.V.) sahabelerle beraber otururken, birden biri koşarak geldi "Beni akrep soktu" deyince, sahabelerden bir tanesi "Ya Resulullah, ben rukye yapabilirmiyim." dedi. İzin alınca , rukye yaptı, okudu, nefes etti. Rahatsızlık giderildi. Resulullah (S.A.V.) beyan etti: Sizden her kimin, kardeşine yardımcı olmaya gücü yeterse yapsın. Asrı saadet zamanında Hz. Peygamber (S.A.V.) kötülüğe ve şerre sebep olabilecek nüsha ve rukyeyi yasaklamıştır. Hayır, iyilik ve sağlığa faydalı olabilecek nüsha ve rukyeye ise izin vermiştir. Hz. Aişe (R.A.) validemize nazar isabet edip, rahatsız olduğunda, Hz. Peygamber ona nüsha yazılmasını ve bunu üzerinde taşımasını tavsiye etmiştir. Nüsha dediğimiz şey, bir kağıda Kuran-ı Kerimden şifa verici ve koruyucu ayetlerin yazılması ile bunun üzerine nefes edilmesidir. Burada dikkat edilmesi gereken husus, sadece kağıda yazı yazmak sureti ile bir tesir meydana gelmez. Bunu yazan kişilerin metafizik alem ile irtibatlı olması gerekir. Yazılanlara manyetik bir nefes edilmesi işlem için geçerlidir. Çünkü, kimi insan nefesiyle, kimisi gözleriyle, kimisi elleriyle manyetik akım vererek cinlerden veya havadan gelen manyetik akımın sebep olduğu rahatsızlığı yok ederler.

Kuran-ı Kerim' deki mevcut ayetlerden, eski zaman alimlerinin derlemelerinden faydalanılarak insanların manevi hastalıklardan kurtulması ve şifaya kavuşması için, temiz bir kağıda yazılan üçgen, kare gibi değişik şekillerde katlanan, yedi kat muşambaya, deriye, bal mumuna sarılarak boyun, bele yada bir yere asmak suretiyle uygulanan değişik şekillerde enerji yüklü yazılara denir.

Araştırma neticesinde muska dediğimiz kağıtlarda yazılı şeylerin, cinlerle doğrudan irtibatı vardır. Bir çeşit adres veya hedef gösterme, vazife bildirme görevi de yapan muskalar İslamdan sonra ayet ve duaların yazılması ile biraz değişikliğe uğramıştır. Cinlerin metafizik alemden fizik alemine geçmelerinde büyü, sihir ve muskaların mühim bir rolü vardır. Büyü ve muskaların olduğu her yerde ister istemez bir cini vaka tespit edilir.

Muska yazımında önemli olan, yazan kişinin niyetidir. Kişinin iman gücü ve yazmak için alınmış olduğu yetki, önemli bir rol oynar. muskanın yazımında gün, ay, güneşin konumu gibi bir takım önemli hususlar içermektedir. Muska artık günümüzde, genelde kötü niyetli işlerde kullanılmaktadır. Bunun nedeni olarak yazan kimselerin yazım için gerekli şartları yerine getirmeden, daha önceden yazdığı yazıları çoğaltarak, insanlara vermesi, çıkar amaçları doğrultusunda kullanmaya başlanılmıştır. Oysaki bir muska, yazılmadan önce kişinin isteklerinin doğruluğu emin olunup, daha sonra yazılmaya başlanılması gerekmektedir.

Greklerde, Mezopotamya ve Orta Doğuda, İran ve Hindistanda kullanılan, geliştirilen, metafizik alem ile irtibat sağlayan bir nevi özel şifrelerdir. Bu ilimler zamanla ilim sahibi zümreden, cahil zümreye geçtiğinden gerçek manaları unutulmuş, uydurma şekiller zannedilmiştir. Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz, rahatsızlığı olan birçok kişiye Kuran ayetlerini okumuş, bunların yazılarak taşınmasında herhangi bir mahsur olmadığını belirtmiştir.

Yanlış bir bilgi sonucu yazılacak bir muska kişinin belki de geleceğini tamamen etkileyip farkında olmadan, yazan ve de yazdırana zarar vermesi mümkündür. İyilik için istenilen kötülüğe, yada bunun tam tersi olması çok yüksek bir ihtimaldir. Bir muska yazıldığında taşıyan kişiye rahatsızlık vermesi durumunda sirke ile yıkayıp yada kaynatılmış fasulye suyu ve gül suyuyla yıkayıp, akar bir suya atılmalıdır. Unutulmamalıdır ki yakmak, çöpe atmak gibi durumlar yanlıştır. Yazılan bir muskanın etkisinin bir, dört, yedi yıl gibi zaman sürmesi muhtemeldir. Bazı hocaların özellikle cinci hocaların garip yazılar yazarak, bunları cinlerin yazdığı gibi komik bir durumu size söyleye bilmeleri gibi durumlar yanlışlıktan da ötedir. şimdiye kadar edindiğim bilgilerden yola çıkarak, yorumum şu ki; "Ben şimdiye kadar sadece psikolojik, baş ağrılarına v.b. olaylara muskaların fayda ettiğini gördüm. Benim izlenimlerim ise ayetleri okuyan insanların daha fazla fayda görmesi yönündedir. Muskayla ilgili çok çarpık örnekler vermek mümkündür. Unutulmamalıdır ki kişi kendine verilen gücü kullanarak, her dertten kurtulması mümkündür. İstediğiniz için iradenizi kullanmanız ve de inanç yönünde dualar ederek gerçeğe ulaşmanız ve başarmanız mümkündür.

Size sunulan bir muska yazan yazım şeklini, akıl ve mantığınız onaylamıyorsa, biliniz ki, yanlışa doğru gittiğinizi unutmamanız gerekmektedir. Kuran-ı Kerim'de ayet okumanızı söylerken, yazdığımız yazıları taşımanın bir fayda veremeyeceğini anlayacağınız kanısındayım. Ancak, yazdırılan ayetleri düzenli olarak, veren kişinin tarif edeceği şekilde okumak suretiyle bir fayda getirmesi mümkündür.

Muskalarda görülen geometrik şekil ve harflerden çoğunluğu İbrani, Kıpti ve Nebatilerden kalmadır. Özellikle Hz. Süleyman (A.S.) zamanında cinleri istihdam ederken, şu an bize pek anlamsız gelen halbuki İbrani, Kıpti ve Nebati alfabesinde bir anlamı bulunan bu harfleri ve tılsımları kullanmıştı. Bu harf büyüsünde çeşitli formüller kullanılarak metafizik alemin sakinleri, cinler, melekler, ruhaniler ve hüddamlar, insanların hizmetinde kullanılıyordu. Bizzat tılsım kelimesi Grek dilinden diğer dillere geçmiştir ve gökyüzü sakinleriyle irtibat kurmak için kullanılan faktörlerden biridir.

Hayır ve şer her şeyi yaratan Allahtır (c.c.). ancak şerleri yaratırken rızası yoktur. Fakat dünya imtihan yeri olduğundan, insanlara iyiliği veya kötülüğü seçme hürriyeti vermiştir. Büyü, sihir ve cinler de Allahın (c.c.) iradesinin dışında hiçbir şey yapamaz; neticeyi yaratan Odur. Her şeyin birçok hikmeti vardır

 

Baglantı

• 12/3/2007 - Sihir(büyü) varmıdır?

Sihir(büyü) varmıdır?

Büyü kendine özgü yöntemlerle yapılan fakat günümüzde yapılma yöntemleri genel olarak unutulmuş gözle görülmeyen bir etki ve etkileme faaliyetidir.
Büyünün bir kısmı cinlere dayanır. Bir kelime grubunun belli sayıda, yan yana okunması ile meydana gelir. İnsan beyninin devamlı ürettiği elektromagnetik dalgalar belli kelimelerin tekrarı ile adeta bir şifreyi oluştururlar. Bu şifre belli cinleri harekete geçirir ve o şifreyi açan kişinin isteklerini yapmak durumunda kalır.
Bir yahudi kadını tarafından Allahın Resulüne büyü yapılmış etkisi Resülullah üzerinde görülmüştür. Sihir yapmak İslamiyette yasaktır. Sihir daha çok karşıdaki kişiyi etki altına alıp olmayan birşeyi oluyormuş gibi gösterme şeklinde yapılan bir hadisedir. Hz musa zamanında sihir revaçta idi. Bu yüzden Hz Musa'nın mucizelerinin çoğu bu nevidendi. Zaten Musa peygamberin onlarla olan mücadelesinin sonunda imana gelmeleri mucizenin sihirden çok ayrı birşey olduğunu görmeleri idi ki bu onlara canlarından olacaklarını bile bile mucizeyi tasdik ettirmişti.
Zeyd İbnu Erkam (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a sihir yapıldı. Bu yüzden günlerce hasta düştü. Sonunda Cebrâil aleyhisselâm gelerek:
"Seni yahudilerden bir adam sihirledi. Yaptığı sihir düğümünü falanca kuyuya attı" dedi. Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm) Hz. Ali (radıyallâhu anh)'yi (bu maksadla oraya) gönderdi. Ali (radıyallâhu anh) düğümü oradan çıkarıp çözdü. (Sihir çözülünce) Aleyhissalâtu vesselâm, bağdan kurtulmuş gibi kendine geldi. Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm) bunu, o yahudîye zikretmedi ve onun yüzünü de hiç görmedi." Nesâî, Tahrîm 20, (7,112-113).

Baglantı

• 12/3/2007 - H U Z U R

H U Z U R

R E Ç E T E S İ

 

KUR'AN DAN AYETLER

1 - SAADETİMİZ İÇİN

Hasbiyellâh,lâ ilâhe illahû,aleyhi tevekkeltü ve hüve Rabbûl arşiil azîm.

(Sabah Akşam 7'şer kez oku )

2 - SIKINTI VE STRESİN DEFİ İÇİN

lLâ ilâhe illâ ente sübhâneke innî küntü minez-zâlimîn.

(Her gün 21 veya 100 defa oku )

3 - RIZIK İÇİN

Allâh-u Letîfun bi ibâdihî yerzuku men yeşââ ve hüvel kaviyyül azîz.

(Her gün 9 defa oku )

 

HUZURLU BİR HAYAT İÇİN 10 PRENSİP

 

1 - Daima abdestli gez,

2 - 5 Vakit namaz kıl,

3 - Sık sık sadaka ver,

4 - Erken yat,erken kalk,

5 - Ilık su ile sık sık duş al,

6 - Kır gezisi,deniz kenarı gezisi yap,(Ayda 1 defa)

7 - Türbeleri,camileri,müzeleri ziyaret et,(Ayda 1 defa)

8 - Alimleri,meşayıhı,ilim adamlarını ziyaret et,(Ayda 1 defa)

9 - Akraba,dost ve arkadaşı ziyaret yap,(Ayda 1 defa)

10 - Hiç sinirlenmemeye gayret et,sakin ol,sabırlı ol.

 

SAKINMAMIZ GEREKEN BÜYÜK GÜNAHLARDAN 15 TANESİ

 

1 - Allah'a şirk koşmak-ortak tanımak.

2 - Anneye babaya karşı gelmek,isyan etmek.

3 - İçki İçmek. (Her Çeşidini)

4 - Kumar oynamak.(Her çeşidini)

5 - Zina etmek,başkasının namusuna göz dikmek.

6 - Faiz yemek,tefecilik yapmak.

7 - Yalan söylemek.

8 - Hırsızlık yapmak.

9 - Harpten kaçmak.(Vatan hainliği)

10 - Adam öldürmek.(Katillik)

11 - Yuva yıkmak.(Karı koca arasını açmak)

12 - Yalan yere şahitlik yapmak.

13 - Yetim malı yemek.

14 - Büyü-sihir yapmak veya yaptırmak.

15 - Nemmamlık yapmak.(Söz getirip götürmek,insanları birbirine düşürmek.

 

RABBİNİZ (ŞÖYLE) BUYURDU ;

BANA DUA EDİN SİZE KARŞILIĞINI VEREYİM.

( El-mü'min suresi Ayet 60 )

http://www.ibretli.net/Huzurrecetesi.html

 

Baglantı

• 12/3/2007 - Eski zamanlarda ...

Eski zamanlarda bir belde varmış. O beldede dindar mı dindar bir adam yaşarmış. Geçimini temin için de ormandan odun keser, satarmış. Bunun daha helal bir kazanç yolu olduğunu düşünürmüş adam. Helal lokma yemek önemli, haram, kalbi karartır dermiş soranlara, konuşması, halleri, davranışları hep birer örnekmiş günahkarlara.
Günlerden bir gün bir haber çalınmış kulağına. Bazı insanların ağaca taptıklarını işitmiş. O gece uyku uyuyamamış, zor etmiş sabahı. Gün ışırken baltasını da alıp düşmüş yola. Allah varken tapılır mı ağaca? Bu ne cehalettir! diyormuş nereye gittiğini soranlara. Ağaç uzaktan görünmüş. Bir tepenin başında heykel gibi dikilip duruyormuş, başına geleceklerden habersiz. Onu görünce daha bir gayretlenmiş adam. O sırada insan görünümünde bir şeytan çıkmış karşısına ve sormuş:
Nereye gidiyorsun?
Şu ağacı kesmeye.
Niçin?
Cahiller ona tapıyor da ondan.
Kestirmem demiş şeytan.
Keserim demiş adam.
Şeytan kolları sıvamış meydan okumuş adama:
Kavgayı kazanan dilediğini yapar!demiş.
Başlamışlar kavgaya, ama uzun sürmemiş kavga. Şeytan, adamın elinde kediye göre fare gibiymiş. Adam, beliden kavramış onu, vurmuş yere, göğsüne oturup, başlamış boğazını sıkmaya.
Dur! diye bağırmış öteki. Nefes alır almaz da:
Sana bir teklifim var demiş.
Ne teklifi?
Sen bu ağacı kestikten sonra ne yapacaksın?
Götürüp satacağım.
Kaç para eder?
Bir altın eder herhalde.
Şeytan, şeytancı gülümsemiş:
Kesmekten vazgeç, ben sana her gün bir altın vereyim!
Her gün bir altın! İçinden aldiyormuş bir ses, alma diyormuş başka bir ses. Uzun uzun düşünmüş, nefsiyle tartışmış ve gönlü almaktan yana meyletmiş sonunda. Kendince uygun sebepler de bulmakta gecikmemiş: Çalışmadan kazanırsam, ibadet için daha fazla zamanım olur. Sabah erkenden kalkma mecburiyetim olmayınca gece de ibadet edebilirim. Sonra, param çok olursa fakire fukaraya yardım ederim. Hem iyi bir at alır, başka beldelere gider, dinimi anlatırım Bu sebepler de iyice ikna etmiş onu:
Peki demiş.
Şeytan bir altını peşin olarak vermiş:
Her gün bu saatte gel, altınını aldemiş. Böylece ayrılmışlar.
Gerçekten de her gün düzenli olarak geliyormuş altınlar. Bu durum aylarca devam etmiş. Adam da epey zengin olmuş. Olmuş olmasına da, kalbi huzursuzmuş. Artık eskisi kadar tad alamıyormuş ibadetinden. Yeni lezzetler tanımış, hareketleri ağırlaşmış, rahatlık ılıman bir hava gibi sarmış onu.
Yine altınını almaya gittiği bir gün, şeytan ona vermemiş altını.
Söz verdin, yerine getir demiş adam.
Hayırdemiş şeytan, altın yok artık.
Öyleyse ben de keserim ağacı.
Kesemezsin! Kesmek için önce beni yenmelisin!
Kaşındın sen! demiş adam hiddetle.
Başlamışlar kavgaya. Fakat o da ne? Şeytan onu bir tüy gibi kaldırıp, kütük gibi de yere vurmasın mı! Hayretten donakalmış adam:
Nasıl olur? demiş, Geçen sefer kolayca yenmiştim seni. Şimdi ne oldu da kolayca yenildim?
Şeytan kahkahayla gülmüş:
Cevabı daha da kolay demiş. Geçen sefer sadece Allah için yola çıkmıştın ve benimle de yalnız Allah için kavga ettin. Bu sebeple çok güçlüydün. Şimdiyse para için yola çıktın ve para için kavga ettin. Bu yüzden zayıfsın. Kahkahalarla bir daha gülerek söylemiş son sözünü: Benim altınlarım, senin gücünü tüketti! demiş.

Kaynak: Zafer Derg., Şubat 1996, sayı: 230, s. 18.

Baglantı

• 12/3/2007 - Muğla'nın Milas kazasında

Muğla'nın Milas kazasında orta yaşlı bir adam, bir gece rüya görmektedir:

Kendisi ölmüştür. Yıkarlar, kefenlerler ve mezara defnederler. Rüya çok net ve berraktır. Adam mezara konduktan ve üzeri örtüldükten sonra kapkaranlık bir yerde kalır. Bir müddet sonra sağ tarafından bir menfez açılır ve iki kişi girer. Bunlar kendilerinin münker ve nekir olduğunu söylerler. Kendisini alıp o menfezden geçirerek geniş bir sahaya, pazar gibi bir yere getirirler. Bir üzüm tezgahının basma geçirerek karşıdan gelen bir zata üzüm satmasını söylerler. Münker ve nekir de kendisinin sağ ve solunda muhafız gibi durarak satışa nezaret ederler. Kendisinin alış-verişte cüzî bir haksızlık yaptığını gören münker ve nekir hemen tezgahın basından alarak çok büyük bir kapının yanma getirirler. Kapı kale kapışı gibi çok büyüktür. Kapının yanına gelir gelmez kapı otomatik olarak açılır.

Rüya sahibinin o anda gördüğü manzara çok korkunçtur. Müthiş bir yangın ve içerisinde yanan insanlar vardır.İnsanlar bir taraftan yangın ve içerisinde yanan insanlar vardır, insanlar bir taraftan yanmakta; bir taraftan da derileri ve vücutları tazelenmektedir. Yanan insanların çıkardıkları feryatlara dayanılır gibi değildir.

Münker ve nekir adamı, meydanın tekrar ortasına getirirler. Kendisine: Cezanın orada gördüğü gibi yanarak mı, yoksa bir başka şekilde verilmesini mi, istediğini; hangisine razı olduğunu sorarlar. Adam gördüğü o müthiş yangında yanan insanların yanmasındaki cezaya razı olmayıp bir başka cezaya razı olduğunu söylemesi üzerine, birdenbire vücudunda binlerce derece bir hararetin baş gösterdiğini bütün dehşetiyle hisseder. Dayanılmaz bir ızdırap, çekilmesi mümkün olmayan acı ve azap başlamıştır. Avazı çıktığı kadar feryat ve figana başlar.

(Bu anda dönelim rüyanın geçtiği adamın evine, adam gerçekten avazı çıktığı kadar bağırmaya başlıyor, vakit gece yarısı, karısı uyanıyor, bitişik odadaki iki yetişkin oğlu uyanıyor. Konu-komşu duyup geliyor, adam bağırıyor, yanındakiler uğraşıyor, fakat bir türlü uyandıramıyorlar. Belki bir veya biraz daha fazla saat geçiyor bütün uğraşmalar nafile, adam uyanmıyor bir türlü.)

Dönelim gene rüya içine adamın hararetten yani içerisine düşen yangından bütün vücudu fokur fokur kaynıyor ve dayanılmaz bir hal alıyor. Feryatlar dayanılmaz şekilde... Bir müddet sonra münker ve nekir'in müdahalesiyle ceza tatbiki sona erdiriliyor. Ve adama deniliyor ki, îşte gördün ve anladın ki ufak bir hatanın cezası bu. Şimdi seni tekrar hayata, dünyaya iade ediyoruz. Bundan soma yaşayışını buna göre tanzim et.

Bu müsaadeden sonra rüya sahibi uyanır amma, simsiyah olan saçları da, bu rüyanın dehşetiyle bembeyaz olur.

Vakayı bize nakleden ve bu şahsı gören Avukat Fethi Ün'ün ifadesine göre, şimdi artık o, hayatım kılı kırk yararak geçirmekte, bundan sonraki menzili olan kabirde kendisine faydası olacak salih amellerin, güzel şeylerin peşinden gitmektedir


 

 

Baglantı

• 12/3/2007 - HERKESİN HIRSIZ OLDUĞU ÜLKE

HERKESİN HIRSIZ OLDUĞU ÜLKE
Herkesin hırsız olduğu bir ülke varmış,ama istisnasız herkesin.Gece olunca, insanlar maymuncuklarını ve fenerlerini yanına alır ve komsusunun evini soymaya gidermiş. Gün doğarken geri döndüklerinde yüklerini alırlarmış. Ama her seferinde kendi evlerini de soyulmuş bulurlarmış.Ülkede kimse kaybetmezmiş,çünkü herkes birbirinden çalar ve bu dolaşım son kisi ilk kişiden çalana kadar sürermiş.
Bir gün, nasıl olmuşsa, dürüst bir adam ortaya çıkmış. Gece olduğunda, çanta ve fenerle dışarı çıkmaktansa evinde kalıp çalışmayı tercih edermiş.Hırsızlar geldiğinde evde ışık yandığını görüp soymak için içeri girmezlermiş.Ve bu durum bir süre devam edince, ahali bir konunun açıklığa kavuşmasını istemiş:
"Çalmadan yaşamak senin tercihin, ama başkalarını bir şey yapmaktan alıkoymaya hakkın yok."demişler Bunun üzerine dürüst adam, geceleri evinden çıkar, fakat hiçbir şey çalmaz,döndüğü zaman evini hep soyulmuş bulurmuş. Adamın bir haftadan daha az bir sürede, yiyecek tek bir şeyi kalmamış ve ülkeyi terketmek zorunda kalmış.
Daha iyi soygun yaparak zenginleşenler kendileri için soygun yapmak üzere maaşlı hırsızlar tutmaya başlamışlar. Zengin fakir ayrımı giderek çoğalmış. Zenginler mallarını korumak için polis teşkilatı ve hapishaneler kurmuşlar ve kendi mallarının çalınmasını yasa dışı ilan etmişler.Ancak yoksulların mallarını çalmak hala serbestmiş.Bir süre geçtikten sonra, artık kimse soymaktan ve soyulmaktan söz etmez olmuş. Çünkü yoksulların çoğu ya açlıktan ölmüş ya da ülkeyi terketmişler.Zenginler ve maaşlı soyguncular ise soyacak kimse kalmadığı için servetlerini yitirmeye başlamışlar.
Sonunda zenginler eski düzeni yeniden sağlamak için dürüst adamı başa getirmeye karar vermişler.Ancak dürüst adamın evine gittiklerinde sadece yerde yazılı bir kağıt varmış.Kağıtda şunlar yazıyormuş:
" Bir insan sadece dürüst olduğu için aranıyorsa her şey için çok geç olmuş demektir"

 

Baglantı

• 12/3/2007 - Sadece Kuşları Değil

Sadece Kuşları Değil
Şeyhulislâm Zenbilli Ali Efendi (rh.), zamanın en büyük âlimlerindendi. Herkes tarafından sevilir ve sayılırdı. Sık sık tertip ettiği sohbet toplantıları çok samimi bir hava içinde geçerdi. Her sohbeti ayrı bir güzellikte olur, dinleyenleri coştururdu.
Bir yaz günüydü. Hava oldukça sıcaktı. Zenbilli Ali Efendi'nin evinin arka kısmındaki bahçede, ateş gülleri arasında sohbete oturulmuştu. Bir ara söz canlı cinslerine gelip dayandı. Hocanın, yakın arkadaşlarından biri ile aralarında şöyle bir diyalog geçti:
-Hocam, en çok hangi kuşları seversiniz?
- Ben sadece kuşları değil, bütün hayvanları fazlasıyla severim.
- Peki hocam, insanlarla alâkalı ne düşünüyorsunuz?
-İnsanları da severim; ama hepsini değil. Hayvanların hepsi sevilmeye lâyık oldukları halde, insanların hepsi sevilmeye lâyık değildir. Bazı insanlar davranışlarıyla hayvanlardan daha aşağı düşerler.
- Sizce insan mı hayvandan üstün, yoksa hayvan mı insandan?
- İnsanlar hayvandan üstün yaratık olmalarına rağmen, hayvanların da insandan üstün tarafları vardır. Meselâ onların içinde hiçbir müşrik ve münkir, hiçbir yalancı-dolandırıcı ve sahtekâr yoktur!


 
 

Baglantı

• 12/3/2007 - Herkes Soyuna Çeker

Herkes Soyuna Çeker
Bir padişah Hızır'ı görmek istiyordu Bir gün bunun için tellallar çağırttı "Kim bana Hızır'ı gösterirse onu armağanlara boğacağım" dedi Birçok oğlu uşağı olan fakir bir adam bu işe talip oldu Karısına dedi ki: "Hanım ben padişaha Hızır'ı bulacağımı söyleyip ondan kırk gün müsade alacağım Bu kırk gün için padişahtan size ömrünüz boyunca yetecek yiyecek, içecek ve para alırım

Kırk günün sonunda Hızır'ı bulamayacağım için benim kelle gider, ama siz rahat olursunuz"

Adamın karısı kanaatkar biriydi "Efendi biz nasıl olsa alıştık böyle kıt kanaat geçinmeye Bundan sonra da idare ederiz Vazgeç bu tehlikeli işten" dedi Ama adam kafaya koymuştu Padişaha gidip Hızır'ı bulacağını söyledi Bunun için kırk gün izin istedi Hızır'ı bulmak için koşuşturacağı kırk gün zarfında ailesinin geçimi için sarayın ambarından tonlarca yiyecek, içecek ve nakit para aldı Bunları evine teslim edip kırk gün ortalıktan kayboldu Kırk günün bitiminde padişahın huzuruna çıkıp herşeyi itiraf etti: 'Benim aslında Hızır'ı falan bulacağım yoktu Ailece sıkıntı çekiyorduk Hızır'ı bulacağım diye sizden dünyalık almak istedim" dedi Padişah buna çok kızdı: "Padişahı kandırmanın cezasını hayatınla ödeyeceğini hiç düşünmedin mi?" diye bağırdı Adam da her şeyi göze aldığını söyledi Bunun üzerine padişah yanında bulunan üç veziriyle görüş alış verişinde bulundu Birinci vezire sordu:

- Padişahı kandıran bu adama ne ceza verelim?

- Efendimiz, bu adamın boğazını keselim, etini parçalayıp çengellere asalım

Bu sırada peyda olan, nurani, ak sakallı bir ihtiyar I vezirin sözleri üzerine söyle dedi: Küllü şeyin yerciu ila asıhı"

Padişah ikinci vezirine sordu:

- Bu adama ne ceza verelim?

- Hükümdarım bu adamın derisini yüzüp içine saman dolduralım

Biraz önce ansızın ortaya çıkan ihtiyar yine "Küllü şeyin yerciu ila aslını" dedi

Padişah üçüncü vezire sordu:

- Ey vezirim sen ne dersin, beni kandıran bu adama ne ceza verelim?

- Padişahım bana göre, bu adamı affedin Size yakışan, sizden beklenen budur Bu adam önemli bir suç isledi ama sanıldığı kadar da kötü biri değil Çünkü çoluk çocuğunun rahatı için kendini feda edebilecek kadar da iyi yürekli

Nurani ihtiyar yine söze karıştı: "Küllü şeyin yerciu ila asıhı"

Bu defa padişah o yaşlı zata yöneldi:

- Sen kimsin? İkide bir tekrarladığın o laf ne demektir?

ihtiyar cevap verdi:

- Senin birinci vezirinin babası kasaptı Onun için kesmekten, etini çengellere asmaktan bah setti Yani aslını gösterdi İkinci vezirin babası yorgancı idi Yorgan yastık, yatak yüzlerine yün, pamuk vb doldururdu O da babasına çekti

Üçüncü vezirin ise babası da vezirdi O da soyuna çekti, büyüklüğünü gösterdi Benim söylediğim söz "Herkes aslına çeker" demektir Vezir istersen (üçüncü veziri göstererek) işte vezir, Hızır istersen (kendini göstererek) işte Hızır, bu adamı mahcup etmemek için sana göründüm, dedi ve kayboldu

 


 

Baglantı

• 12/3/2007 - Bir Musibet

Bir Musibet
Kumandanlarından biri bir zafer dönüşü Halife Hz. Ömer'in huzuruna çıktı. Yanında kısa boylu, tıknaz biri bulunuyordu. Hz. Ömer "Bu kim?" diye sordu. Kumandan anlattı: "Efendim bu benim sağ kolumdur. Hangi görevi verdimse başarı ile tamamladı. En gizli haberleri yerine ulaştırdı. Bazen bir orduya bedel hizmet gördü. Zaferlerimi onun sayesinde kazandım diyebilirim."

Aradan zaman geçti, aynı kumandan halifenin huzuruna yeniden çıktı. Ama mağlup bir kumandan olarak Halife sordu:

- Hani sağ kolun nerede?

- Sormayın ya Ömer, ihanet etti, düşman tarafına geçti.

Hz. Ömer bu defa konuştu:

- Allah'tan başka hiç kimseye dayanmamak gerektiğini geçen sefer söyleyecektim vazgeçtim. Bir musibet bin nasihattan yeğdir diye düşündüm.

 


 

Baglantı

• 12/3/2007 - ADALET VE TEVAZU

ADALET VE TEVAZU
Emevi halifelerinin büyüğü Ömer b. Abdülaziz Hazretleri, devlet başkanlığı sırasında kul hakkı ve sosyal adalet hususunda çok titiz davranırdı. Gece çalışmalarında ayrı işlere tahsis ettiği iki kandili vardı. Bunlardan birini kendi özel işleriyle ilgili notları yazarken kullanır, öbürünü ise devlet ve millet işleriyle ilgili yazışmalarda kullanırdı. Halife, birden fazla gömleği olmayan, varlıksız biriydi.

Yakınlarından birisi Ömer b. Abdülaziz''e bir elma hediye göndermişti. O da elmayı biraz kokladıktan sonra sahibine geri gönderdi. Elmayı geri götüren görevliye şöyle dedi:

- Ona de ki, elma yerini bulmuştur.

Fakat görevli itiraz edecek oldu:

- Ey müminlerin başkanı! Rasulullah Aleyhisselâm hediye kabul ederdi. Bu elmayı gönderen de senin yakınlarındandır.

Halife cevap verdi:

- Evet ama, Rasulullah s.a.v.''e verilen hediye idi. Bize gelince, bize verilen hediyeler rüşvet olur.

Valilerin maaşlarını çok bol verirdi. Sebebini şöyle açıklardı:

- Valiler para sıkıntısı çekmezler, bütün ihtiyaçları karşılanırsa, kendilerini halkın işlerine vakfederler.

Bir gece halifenin yanında bir misafiri vardı. Kandilin yakıtı tükenmişti. Misafir dedi ki:

- Hizmetçiyi uyandıralım da kandilin yağını koyuversin.

- Hayır, bırak onu uyusun. Ben ona iki ayrı işi yaptırmak istemem.

- Öyleyse ben kalkıp kandile yağ koyayım.

- Olmaz, misafire iş gördürmek yiğitlikten sayılmaz.

Kendisi kalktı, kandilin yağını koyup yerine döndü ve şöyle dedi:

- Ben kalkıp iş yaparken de Ömer''dim; gelip oturdum, yine aynı Ömer''im.

İki buçuk yıllık halifelik döneminde İslâm aleminde adaleti hakim kılmıştı. Büyük dedesi Hz. Ömer r.a. gibi adalet ve basiret sahibiydi. Henüz kırk yaşlarında iken onu çekemeyenler tarafından bin dinar altın para karşılığında hizmetçisi eliyle zehirlenmişti. Hizmetçisi suçunu itiraf ettiğinde, Ömer b. Abdülaziz, paraları adamdan alarak devlet hazinesine koymuş, kendisini serbest bırakmış, öldürülmekten kurtulması için de kaçmasını söylemişti

 

Baglantı

• 12/3/2007 - İLK İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ

 
İLK İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
Hicretin 17. senesinde Halife Hazreti Ömer, ziyaretçi çokluğundan dolayı Resulüllah''ın mescidini genişletmek istemişti. Bunun için Türbe-i Saadet''in etrafındaki arsaları istimlak edip mescide katması gerekiyordu.
Çevredeki arsa ve ev sahiplerine tekliflerde bulundu:
- Evinizi, arsanızı Resulullah''ın mescidini genişletmek için satın almak istiyorum. Kimse malına değerinden aşağısını vereceğimi sanmasın. Herkes kıymetini söylesin, gönlünden geçirdiği fiyatı bildirsin. Resulullah''ın mescidine zorla alınmış arsa ilave etmeyi düşünmüyorum.
Herkes arsa ve evinin değerini söyler, binalar, arsalar satın alınır, Resulullah''ın mescidi genişletilmeye müsait duruma gelir. Ancak bir pürüz var. Onu da halletmek gerekiyor.
- Nedir o pürüz?
Hazreti Abbas. Abbas, arsasını satmak istemiyor. Mescide de olsa vermeyi düşünmüyor.
Halife bizzat meşgul olur, tekliflerini tekrar eder:
- Ya Abbas, arsanın değerinden aşağısını vermeyi düşünmüyoruz. Resulullah''ın mescidine böyle zorla alınmış bir arsa ilave etmeyi de uygun bulmuyoruz. Şayet verilen fiyat az geliyorsa emsallerinden de fazla fiyat vereyim, arsanı ver de bu iş bitsin. Mescid-i Nebi ziyaretçileri içine alacak genişliğe ulaşmış olsun, ihtiyacı karşılayacak hale gelsin.
Hayret! Abbas''tan beklenmeyen tavır:
- Hayır, mülk benimse fazla fiyat verseniz de satmak istemiyorum. Zorla alacaksanız o başka!
İçinden çıkılmaz bir durum söz konusu olunca Halife olayı mahkemeye intikal ettirir. Hakim meşhuk hukukçu Übeyd bin Kab.
Taraflar huzurdalar. Devletin iddiası:
- Biz yönetim olarak Abbas''a değerinden fazla fiyat verdik, artık diretmemeli, arsasını vermeli ki, Resulullah''ın mescidi ihtiyacı karşılayacak şekilde genişleme imkanı bulsun.
Abbas''ın cevabı:
- Arsa benimse, mülküme ben sahipsem, değerinden fazla da verseler vermek istemiyorum. Ne para zoruyla, ne de mescide ilave etmek iddiasıyla mülkümü elimden kimse alamaz.
Mahkemenin kararı:
- İslam hukukunun gereği kimse başkasının mülküne ve arazisini isterse para zoruyla olsun, alamaz. Mescid için de olsa mal sahibini zorlayamaz. Abbas''ın mülkü Abbas''ta kalacak, hükümet istimlak için zorlamayacaktır.
Mahkemenin tartışma götürmez bu kararı kesinleştikten sonra taraflar kalkıp gitmek üzere kapıya yönelmişken bir ses işitilir. Bu ses Abbas''tan başkasının sesi değildir.
Bakın ne diyor Abbas:
- Ya Übey, mahkeme bitmiş, karar kesinleşmiştir değil mi?
- Evet mahkeme bitmiş, karar kesinleşmiştir. Kimse senin arsanı fazla fiyat vererek de olsa zorla alamaz.
- Öyle ise der, şimdi beni dinleyin. Mahkemenize açıkça ifade ediyorum. Arsamı şu andan itibaren Resulullah''ın mescidine ilhak edilmek üzere hibe ediyorum. Hem de tek kuruş almadan, hiçbir maddi menfaat beklemeden. Hepiniz şahit olun, parayla alınamayan arsam, hiçbir karşılık verilmeden Resulullah''ın mescidine hibe edilmiştir ve mülk bu andan itibaren halifenin tasarrufuna girmiştir.
Übeyd bin Kab''ın sorusu:
- Ey Abbas, neden böyle bir tutumu tercih ettin? Önce aşırı fiyatla da olsa vermedin, şimdi ise parasız hibe ediyorsun?
Abbas''ın kitaplık çapta cevabı tek cümleden ibaret:
- İslam''ın insan haklarına gösterdiği saygıyı dünyaya duyurmak için!...

KAYNAK: Şahin, Ahmed, Yaşanmış Örnekleriyle Aradığımız İslam, Zaman Cep Kitapları, 3, Feza Gazetecilik, İstanbul 2001


 

Baglantı

• 12/3/2007 - İMANIN ŞARTLARI

İMANIN ŞARTLARI

İmanın şartları altıdır. Kim bunlardan bir tanesine dahi Allahın istediği şekilde iman etmezse mümin olamaz.

Allah (c.c) şöyle buyuruyor: Ey inananlar! Allaha, rasulüne, rasulüne indirdiği kitaba ve daha önce indirdiği kitaba inanmakta sebat gösterin. Kim Allahı, meleklerini, kitablarını, rasullerini ve ahiret gününü inkar ederse şüphesiz derin bir sapıklığa sapmıştır. [Nisa: 136]

Allaha (c.c) imanın geçerli olabilmesi için de şu altı şarta eksiksiz olarak iman edilmesi gereklidir. Bu şartlar ise:

 

1.Allaha İman.

Allah vardır ondan başka ilah yoktur. Hiç bir şeye benzemez. Allahın hiç bir şeye ihtiyacı yoktur. Doğmamıştır ve doğurulmamıştır. İnsan kendi yaratılışına, kainat ve hayata bakarak Allahın varlığını kabul eder. Gördüğümüz her şey Allahın varlığını ilan etmekte Allahın eşsiz güç ve kuvvetini açıklamaktadır. Allah herşeyi gören, her söyleneni işiten, zaman ve mekandan uzak, ibadete layık, önü ve sonu olmayan, bütün noksan sıfatlardan uzak yüce Rabbimizdir. Biz ancak Ona ibadet eder ve Ondan yardım isteriz. Gizli ve açık her şeyi bilir. İlminin sınırı yoktur. Allahın bilgisinden uzak hiçbir şey meydana gelmez. Kalplerden geçenleri bile bilir. Allahın affı, rahmeti ve bağışlaması hudutsuzdur. En güzel isimler, en büyük övgüler Allaha aittir. Akıl sahibi herkes, kendisine bir haberci gelmese bile Allahın varlığına iman etmek zorundadır. Allahın varlığını anlamamız için sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (S.A.V.) : Göklere bakın, yerlere bakın, kendi nefsinize bakın ve bütün bunların yaratılışındaki akıllara hayret veren incelikleri, bunların kendiliğinden olup olmayacağını düşünün; çünkü bunlar Allahın varlığını, birliğini gösteren delillerdir. Fakat Allahın zatını, mahiyetini düşünmeyin. Allah acaba şöyle midir, böyle midir? Onun görmesi, işitmesi nasıldır? diye düşünmeye kalkmayın. Zira buna kudretiniz yetmez; ne kadar özenseniz de bunu hakkıyla bilemezsiniz. Şaşırırsınız; bilgi ve görgü ölçüleriniz buna yetmez. buyurmuşlardır. Müminler cennette Allah Tealayı göreceklerdir.

Allah Tealanın kendine mahsus sıfatları vardır. Bu sıfatları Subuti Sıfatlar ve Zati sıfatlar olmak üzere ikiye ayrılır.

 

Subuti Sıfatlar: Bunlar sekiz tanedir.

 

1.Hayat:

Allahın hayatı bizdeki hayat gibi değildir. Bizim hayatımız geçici bir hayattır. Allahın bizi yaratmasıyla yaşıyoruz. Allah bizi yaratmasa biz yaşayamayız. Allahın hayatı böyle değildir. Allahın hayatı ebedidir, kendindendir. Mahlukatın hayatı ise kendinden değildir. Yani nesillerle, evlenmelerle olmaktadır. Sonra da bir gün hayat sona ermektedir. Halbuki Allahın hayatı ebedidir. Hayat sıfatı diri olmak demektir.

2.İlim:

Biz biliyoruz, kitapları okuyor hocalarımızdan dinliyor ve bilgi sahibi oluyoruz. Halbuki Allahın bilgisi böyle değildir. Allahın ilmi ezeli ve ebedidir. Allahın bir öğreticiye ihtiyacı yoktur. Allah her şeyi bilir, çünkü bilginin kaynağı kendisidir. Bilgisi artmaz ve eksilmez.

3.Semi:

Bizim işitmemiz kulaklarımızla oluyor. Allahın işitmesi kulakla değildir. Allah işitme sıfatıyla bütün yaratıkların seslerini, fısıltılarını dahi işitir. Allah harfsiz, sessiz, mekan ve zamana ihtiyaç duymadan işitir. Kalplerden geçenleri bile duyar.

4.Basar:

Basar görmek demektir. Görmek için göze, ışığa veya bir başka şeye ihtiyacı yoktur. Allah her şeyi görür. Hiçbir şey görmesine engel olamaz.

5.İrade:

İrade dilemek demektir. Allah her istediği şeyi yapar. Tam bir iradesi vardır. Bu irade asla kulların iradesi gibi değildir. Dünyada ne olmuşsa Allahın iradesiyle olmuştur.

6.Kudret:

Sınırsız bir güç ve kudret sahibidir. Allah için yapılması zor olan hiçbir şey yoktur. Bizim kudretimiz Allahın bize verdiği bir parçacık kudretten ibarettir. Allahın kudretine bakın bakalım akıl erdirebilir misiniz? Şu kainata bir bakın ne başı var ne sonu. Bu ucu bucağı olmayan kainatın içerisindeki bütün varlıkların sahibi Allahdır.

7.Kelam:

Kelam Allahın harfe, sese, ağıza, dile veya herhangi bir şeye ihtiyacı olmadan konuşması demektir. Bizim konuşmamız ağzımız, dilimiz ve sesle oluyor. Allah harfsiz ve sessiz konuşur. Kuranı Kerim Allah kelamıdır.

8.Tekvin:

Tekvin yaratmak demektir. Allah her şeyi yoktan var etmiştir. Yaratmak sadece Allaha mahsustur. Hem istediği gibi yaratır. Allah ol deyince oluverir. Hayrı da şerri de yani iyiliği de kötülüğü de Allah yaratmıştır. Fakat kötülüğe katiyetle rıza göstermez.

Zati Sıfatlar: Bunlar altı tanedir.

1.Vücud:

Vücud var olmak demektir. Allah vardır, varlığı başkasından veya başkasının vasıtasıyla değildir. Hiçbir şekilde Allahın yokluğu düşünülemez. Allah daima vardır.

2.Kıdem:

Kıdem Allahın varlığının başlangıcı olmamaktır. Yani evvelce yok iken sonradan var edilmiş olmamaktır. Allahdan başka her şeyin var olmasının bir başlangıcı vardır. Allahın bir başlangıcı ve evveli yoktur.

3.Beka:

Beka Allahın varlığının sonu olmamaktır. Allahdan başka her varlığın bir sonu olur. Mesela insanlar ölecek, ağaçlar kuruyacak gibi. Her şeyin mutlak sonu olacak yalnız Allah daima var olacaktır.

4.Vahdaniyet:

Vahdaniyet bir olmak demektir. Allah birdir. Zatında, sıfatlarında, işlerinde tektir. Eşi benzeri ve ortağı yoktur.

5.Muhalefetün lil havadis:

Muhalefetün lil havadis başka hiçbir şeye benzememek demektir. Allah kendi yarattıklarından hiçbirine benzemez.

6.Kıyam bi nefsihi:

Kıyam bi nefsihi, hiçbir şeye ihtiyaç olmamak demektir. Her şey Allaha muhtaçdır. Biz yemekle , içmekle yaşarız. Uykuya, dinlenmeye ihtiyacımız vardır. Nefes almadan yaşayamayız. Allahın hayatı ise böyle bizim gibi şeylere bağlı değildir. Allah hiçbir şeye muhtaç değildir.

 

2.Meleklere İman:

 

Allah Tealanın melekleri vardır ki gözle görülmez, elle tutulmaz, sesleri sedaları olmayan varlıklardır. Melekleri Allah nurdan yaratmıştır. Nurdan yarattığı bu meleklerde çok kuvvetler vardır. Meleklerde erkeklik, dişilik olmadığı gibi, yemek yemek, içmek, doğmak, doğurmak, kötülüklerin başlangıcı ve kaynağı olan şehvet ve kızgınlık da olmaz. Melekler şerefli varlıklardır. Melekler günah işlemezler. Meleklerin söz ve işleri Allahın emri üzerine olup, söz ve hareketle Allahın emrine karşı çıkmazlar. Bunlar aynı zamanda her kılığa ve kıyafete girerler. İnsan kılığına da girerler. Mesela Cebrail Aleyhisselam Peygamber Efendimizin (S.A.V.)in huzuruna ekseriyetle Dihye-i Kelebi isimli bir sahabinin kılığında gelirdi ki o yaratılış itibarıyla güzel suretli bir kişi idi. Cebrail Aleyhisselam onun kılığında gelir, Hz. Muhammed (S.A.V.)e sorular sorar, getirdiği vahiyleri verir ve giderdi. Melekler her deliğe ve dar yere girerler. Melekler peygamberlere kendi şekillerinde görüldüğü olmuştur. Nitekim Hz. Muhammed (S.A.V.) Cebrail Aleyhisselamı asıl şeklinde görmüştür. Meleklerin sayıları o kadar çoktur ki, sayılarını ancak Allah bilir. Peygamberlerden kitap sahibi olanlara, kitap indirmek görevini yaparken doğruluk, eminlik, yanılmazlık üzere aracılık yapmak meleklerin şanındandır. Melekler geleceği bilmezler. Allah onlara bir şey bildirirse bilirler. Kimin ne zaman öleceğini, kıyametin ne zaman kopacağını bilmezler. Melekler salih kimselerin yanında bulunarak onlara yardım ederler. Meleklerin vazifeleri, Allaha hamdetmek tesbih etmek (şanının yüce olduğunu ifade etmek) ve Allah ne emreder ise onu yapmaktır. Dört büyük melek vardır. Bunlar Cebrail, Mikail, İsrafil ve Azraildir. Cebrail, peygamberlere vahiy ve kitap getirmekle vazifelidir. Mikail, tabiat olaylarına bakar. (yağmur, kar gibi.), İsrafil, kıyamet zamanı olunca Suru üfürecektir. Meleklere inanmayan kimse kafir olur. Meleklere hakaret etmek yine insanı kafir eder. Birisine sen cehennem zebanisi gibisin diyen kişi derhal kafir olur. Yine birisine sen Azrail gibisin diyen kişi de kafir olur. Şeytan melek değildir. Şeytan ateşten yaratılmıştır. Melek olsaydı Allahın emrine karşı çıkmazdı. Allah Adem (A.S.)a secde edin deyince meleklerin hepsi Allahın emrini yerine getirerek Adem (A.S.)a secde ettiler. Şeytan ise ben ateşten yaratıldım O ise topraktan yaratıldı diye kibirlenip Adem (A.S.)a secde etmedi ve Allahın emrine karşı çıktı.

 

3.Kitaplara İman:

 

Allah tarafından gönderilen bütün kitaplara iman etmek gereklidir. Kurnaı Kerim diğer peygamberlere gelen kitaplardan sonra bütün insanlara gönderilen Hz. Muhammed (S.A.V.)e indirilmekle diğer büyük peygamberlere inen kitapların hükmü kalmamıştır. Bazı rivayetlere göre Allahın Resullerine gönderdiği kitaplar yüz dörttür. On sahife Adem (A.S.)a, elli sahife Şit (A.S.)a, otuz sahife İdris (A.S.)a ve on sahife İbrahim (A.S.)a, Tevrat Musa (A.S.)a, Zebur Davud (A.S.)a, İncil İsa (A.S.);a ve Kur;an;ı Kerim Hz. Muhammed (S.A.V.);e gönderilmiştir. Fakat bu rivayetler ve peygamberlerin sayısı hakkında olan rivayet kesinlik ifade etmediğinden, gerek Allah;ın kitaplarına ve gerek peygamberlerine iman söylenirken belli bir adet söylememenin daha iyi olduğu akaid kitaplarında yazılmıştır. Allahdan geldiği gibi muhafaza edilmiş tek kitap Kuranı Kerimdir. Bozulmadan muhafaza edileceği de Allah tarafından belirtilmiştir. Kuranı Kerim Hz. Muhammed (S.A.V.)in en büyük mucizesidir. O devirde edebiyat ve şiir son derece ilerlemiş olmasına rağmen Kuranı Kerimin en kısa bir suresinin benzerini dahi meydana getirememişlerdir. Kuranı Kerim hem söz hem de mana olarak daima mucize olarak kalacaktır. Hiçbir zaman benzeri meydana getirilemeyecektir. İnsanlar her istediğini Kuranı Kerimde bulacaklardır. Kuranı Kerim sadece ölülere okumak için inmemiştir. Manası ve hükümlerini anlamadan hastalara, kabirlere ve türbelere okumak içinde inmemiştir. Kuranı Kerim müslümanın doğumundan ölümüne kadar bütün hayatını kapsar. Müslüman tüm hayatını Kuranı Kerimin hükümlerine göre ayarlamak ve Kuranı Kerimin hükümlerini hayatına uygulamak zorundadır. Kuranı Kerimin içinde ne varsa hepsi Allahın sözleridir. Bazı gafil ve cahillerin dediği gibi Kuranı Kerim o devre aitti, peygamberin devri cahiliyyet devri idi kimse bir şey bilmiyordu. Kuranı Kerim o zamanki insanlara indi demek söyleyeni kafir eder.

 

4.Peygamberlere İman:

 

Peygamber, Allahın kullarına dilediği her şeyi bildirmek üzere seçtiği ve vazifelendirdiği insanlardır.

 

Peygamberler hakkında vacip olan sıfatlar şunlardır:

 

1.Sıdk: Doğruluk demektir. Peygamberler son derece doğru, dürüst insanlardır. Asla yalan söylemezler.

 

2.Emanet: Peygamberler, her bakımdan emniyet edilir ve güvenilir insanlardır. Emanete hiyanet etmezler.

 

3.Tebliğ: Peygamberler, Allahın gönderdiği dini olduğu gibi insanlara ulaştırırlar. Peygamberler kendilerine gelen vahiye hiçbir şey eklemez ve çıkarmazlar.

 

4.Fetanet: Peygamberlerin yüksek bir akıl ve zeka sahibi olmalarıdır. Peygamberler arasında geri zekalı, ahmak, anlayışsız kimse bulunmamıştır.

 

5.İsmet: Peygamberler günah ve fenalıktan uzaktırlar. Peygamberler Allahın terbiyesi altında yetişirler. Onlarda peygamberlikten önce bile puta tapmak, şarap içmek, yüz kızartıcı harekette bulunmak gibi hareketler görülmemiştir.

 

Peygamberlerde insanları kendilerinden nefret ettirecek bütün hastalıklar da bulunmaz. İnsanları kendilerinden nefret ettirmeyecek hastalıklara tutulabilirler. Ama delirmek, cüzzam, sağır olmak, ömür boyunca baygın olmak veya ömür boyunca ağma olmak peygamberler için söz konusu değildir. Yakup (A.S.)ın gözlerine bir müddet perde inmiş ve sonra geçmiştir. Yani onun körlüğü kısa bir müddet içinde olmuştur. Eyyub (A.S.)ın hastalığı da cilt altında meydana gelmiştir. Bu hastalık deri altında olduğu için dışarıdan kesinlikle gözükmemiştir. Dünya ile ilgili işlerde peygamberlerde yanılma ve unutma olabilir. Ama dini tebliğ ederken (dinin hükümlerini anlatırken) yanılmaları ve unutmaları imkansızdır. Namaz ve oruç gibi bir ibadet esnasında yanılma ve unutma nadiren olabilir. Fakat bu tür yanılma ve unutmalar dinin hükümlerinin faydası için olmaktadır. Böyle yanılma ve unutma Allahın bir hikmetince Allah tarafından meydana getirilir. Şeytanın peygamberlere bir şey unutturması söz konusu değildir. Şeytan peygamberlere hiçbir şekilde vesvese veremez. Peygamberimizin namazda bir hata yapıp daha sonra sehiv secdesi ile namazını tamamlaması bizlere bir örnek olmak içindir ki, biz namazda bir hata yaparsak onu nasıl düzeltebiliriz, onu bize bildirmek içindir. Yoksa peygamberimizin kalbine şeytan giripde onu namazda şaşırtmış değildir.

Peygamberler hakkında kesin şu kadar peygamber vardır diye itikad etmek (inanmak) doğru değildir. Allah Hz. Adem (A.S.)’dan son peygamber Hz. Muhammed (S.A.V.) dahil olmak üzere ne kadar peygamber göndermişse hepsine inanmak gerekir. Allah tarafından gönderilen peygamberlerden birine inanmayan insan kafir olur.

Kuranı Kerimde isimleri geçen peygamberler şunlardır:

Adem, İdris, Nuh, Hud, Salih, Şuayb, İbrahim, Lut, İshak, İsmail, Yakub, Yusuf, Musa, Harun, Davud, Süleyman, Eyyub, Zülkifl, Elyesa, İlyas, Yunus, Zekeriya, Yahya, İsa, Muhammed Mustafa (S.A.V.)dir. Üç zatın ise peygamberliklerinde ihtilaf olunmuştur. Onlar: Zülkarneyn, Lokman, Uzeyr Aleyhimusselamdır. Bazıları peygamberlerdir, bazıları ise velidir demişlerdir.

 

5.Ahirete İman:

 

İnsanların hesaba çekilmek üzere tekrar diriltilmelerinden başlayarak sonsuza kadar devam edecek zamana ahiret denir. Ahiret gününe inanmak imanın şartlarından biridir. İnanmayan kafir olur.

Kabir hayatı: İnsanın ölmesinden başlayarak tekrar dirilmesine kadar geçen zamana kabir hayatı denir. İnsan kabre konulduktan sonra iki melek gelir. Rabbin kim, peygamberin kim, dinin ne, kıblen neresi? diye mevtaya sorular sorarlar. Bu soruları doğru olarak cevaplandırıp, Rabbim Allah, Peygamberim Hz. Muhammed (S.A.V.), dinim İslam, kıblem Kabe diyenler için mezar cennet bahçelerinden bir bahçe haline gelir. Mümin insan orada, büyük bir sevinç ve huzur içinde Allahın insanların hepsini yeniden dirilteceği mahşer gününü bekler. Sorulara cevap veremeyenler için kabir cehennem çukurlarından bir çukur haline gelir. Orada kendisine çeşitli eziyetler yapılır.

Amel defteri: Sevap ve günahdan işledikleri her bir şeyin yazılı olduğu kitapları müminlerin sağ, kafirlerin sol taraflarından, arkalarından ellerine verilir. Amellerin iyisi ve kötüsü beyan olunarak hesaplaşılır.

Şefaat: Ahirette Allah yanında değeri olan bir insanın daha aşağı durumda olan bir başkasına sahip çıkarak onu daha yüksek bir dereceye çıkarmasıdır. Şefaat yapacak olanlar başta bizim peygamberimiz olmak üzere diğer peygamberler, alimler, şehidler ve Allahın sevgili kullarıdır. Allahın müsaade etmediği kimseye şefaat edilmez.

Mizan: İnsanın yaptığı iyi veya kötü amellerin tartılmasıdır. Herkes kendi ameli tartılırken mizanın (ölçü ve tartıyı yapan aletin) başında bulunacaktır. Yaptığı her iyi ve kötü şey mutlaka bu tartıya girecektir. Bu tartıda yanlışlık yapılması mümkün değildir.

Sırat: Ahiret günü cehennem üzerine kurulacak olan köprüdür. Buna inanmak imanın bir gereğidir. Sırat haktır. Herkes oradan amellerine göre hızlı veya yavaş geçecektir. Müminler bu köprüden geçerek cennete kavuşacak, müşrik, münafık, kafir olanlar da cehenneme yuvarlanacaktır. Geçiş kolaylığı veya zorluğu dünyada iken Allah için yapmış olduğu ibadetlere bağlıdır. Yıldırım gibi geçenlerin yanında düşe kalka, sürüne sürüne geçenlerde bulunacaktır.

Havzı Kevser: Hz. Muhammed (S.A.V.)’in havzıdır. Bu havz diğer peygamberlerin havzlarından büyüktür. Müslümanlar bu havzın suyundan içerler ve bir daha ebediyyen susamazlar. Hz. Muhammed (S.A.V.) şöyle buyurdu: Benim havzım bir aylık yoldur. Onun suyu sütten daha beyazdır.onun kokusu miskten daha güzeldir. Bardakları semanın yıldızları gibidir. Ondan içen kimse artık ebediyyen susamaz.

 

6.Kaza Ve Kadere İman:

 

Kader: Allah ezelden ebede kadar olacak şeylerin zaman ve mekanını, ne şekilde ve ne zamanda olacaklarsa onların hepsini ezelde (daha onlar meydanda yokken) bilmesidir. Her şey Allahın ezelde takdir ettiği gibi olma mecburiyetindedir. Mesela, bir insanın ne zaman doğacağı, kaç sene yaşayacağı gibi. Bunlar hep Allahın takdiri ile olur. Kader iki türlüdür: Birisi kaderi mutlak, diğeri kaderi muallaktır. Kaderi mutlak ecel gibidir ki onun değişmesi mümkün değildir. Kaderi muallak ise bazı dualarla, ayetlerin okunmasıyla değişebilir. İnsanın başına gelecek çeşitli bela, nusubet, hastalıklar gibi. Bunlar Allah&ın ilminde yazılmıştır ama çeşitli dualar, sadakalar sonucu bu belalardan, nusubetlerden kurtulabilir.

Kaza: Allah ezelde irade ve takdir buyurmuş olduğu şeylerin zamanı gelince herbirisinin ezeldeki takdirine uygun olarak meydana gelmesidir. Takdir eden Allahdır. Takdire uygun olarak herşeyi meydana getiren de Allahdır. Fakat çalışıp kazanan, işi yapan kulun kendisidir. İyi veya kötü iki cihetten birini beğenerek seçip almak kula ait bir iştir. Kul hangi tarafı tercih ederse Allah da onu uygun bir şekilde yaratır.

İnsanların Yaptığı İşler Ve Bundan Sorumlulukları:

İnsanların işleri iki kısma ayrılır.

1.İnsan iradesi ile ilgili olmayan işler: Dünyaya gelmemiz, ne zaman öleceğimiz, kadın veya erkek olmamız bizim isteğimiz ile değildir. Bunlardan sorumlu değiliz.

2.İnsan iradesi ile ilgili olan işler: Allah bizi irademizde ve dilediğimizi yapmakda serbest bırakmıştır. Allah insanın isteği ne olursa onu yaratır. Önünde birisi acı diğerinde tatlı su bulunan bir kimse iki bardaktan hangisini isterse Allah insanın elini ona uzatma kudreti verir. Tatlı su almak isteyenin eli zorla acı suya götürülmez.

Kaza Ve Kaderi Bahane Edip Tembellik Etmek:

Allah ileride olacak her şeyi bilir. Bizim ne zaman doğacağımızı, kendi irademizle neler yapacağımızı ve ne zaman öleceğimizi, cennet veya cehenneme gideceğimizi bilir. Böyle olunca insanın ben ne yapsam kaderim değişmeyecektir, başıma yazılan ne ise o gelir diyerek kaderi bahane edip çalışmayı terk etmesi doğru değildir. Bizim hakkımızda kaderin ne olduğunu bilmiyoruz. Allah ve peygamberimiz Hz. Muhammed (S.A.V.) bize daima çalışmayı, iyi olan şeyleri yapmamızı, kötü olan şeyleri de yapmamamızı emretmiştir. Eğer bizim çalışmamızın faydası olmasa o zaman Sizin çalışmanızın faydası yok” derlerdi. Böyle denmemiş ayrıca peygamberimiz Hz. Muhammed (S.A.V.) ve diğer büyükler devamlı olarak çalışmış, gayret göstermişlerdir.

Tevekkül Ne Demektir?

Maksata erişmek için lazım gelen maddi ve manevi sebeblerin hepsine yapıştıktan sonra ve başka hiçbir şey kalmadıktan sonra Allaha itimat etmek ve ondan ötesini Allaha bırakmak demektir. Mesela; çiftçinin tarlayı güzelce sürüp tohumunu saçtıktan ve gerekirse suladıktan sonra tohumu bitirmesi için, Allaha güvenmesi gibi. Bunları yapmadan kader ne ise o olur diye tevekkül etmek olmaz. Yüzme bilmeyen bir insanın Allaha güvenerek kendini denize atması hiçbir zaman tevekkül sayılmaz.

Hayır Ve Şer:

Hayır, sonuç bakımından insana faydalı olan şeydir. Şer ise insana zararlı olan şeydir. Hayrı yaratan da, şerri yaratan da Allahdır. Dinimizde hayır olan şeyler emredilmiştir. Mesela iyilik yapmak, sadaka vermek gibi. Şer olan şeyler ise yasaklanmıştır. İçki içmek, kumar oynamak gibi.

Rızık Meselesi:

Her canlının yaşayabilmesi için lazım gelen rızkını takdir eden Allahdır. Ancak rızkını arayıp bulmak insana aittir. Her insanın rızkı ölmeden kendine ulaşacaktır. İnsan gelecek olan bu rızkın helal ve haram yönlerinden gelmesine tesir eder. Ya helal yoldan kazanır. Alın teriyle, elinin emeğiyle çaba sarfederek kazanmak helal yoldan kazanmaktır. Ya da insan haram yoldan kazanır. Hırsızlık ederek, rüşvet yiyerek, dolandırıcılık yaparak kazanmak ise haram olan yoldan kazanmaktır. Kazandığının hesabını Allaha verecektir.

Ecel Meselesi:

Ecel insanın hayat müddeti için tayin edilmiş olan zamandır. Her şeyi yaratan ve hepsinin rızkını veren yalnız Allah olduğu gibi, onları öldüren de Allahdır. Diriltmek ve öldürmek Allahın işidir. Herkesin ne kadar yaşayacağı, ne zaman öleceği Allah tarafından tesbit ve tayin edilmiştir. Eceli gelen mutlaka ölür. Kimse ne zaman öleceğini bilmez. Ecel geldikten sonra genç yaşlı, sağlam hasta ne durumda olursa olsun herkes Allahın takdiri ile ölür. Müslüman ölümden korkmaz. Ancak Allahın huzuruna fena bir hayat yaşamış olarak varmaktan, Allaha karşı gelerek kararmış bir yüzle, günah yüküyle varmaktan korkar. Uzun bir ömür Allaha iman ile ibadet ile süslenmiş ise değerlidir. Allaha karşı gelerek emirlerini tutmayarak geçen bir ömür ne kadar uzun olursa olsun pişmanlıkla sonuçlanacaktır. Bu sebeble ölmeden evvel hayatın değerini iyi bilmeli, iyi yollarda, güzel hareketlerle değerlendirilmelidir.

 

İnançlarına Göre İnsanlar:

İnançlarına göre insanlar dört kısma ayrılır.

 

1.Mümin: İnanan demektir. Allaha ve resulune inanan, Hz. Muhammed (S.A.V.)in haber verdiği her şeyin doğru ve gerçek olduğunu kalbiyle tasdik eden ve bu inancını diliyle de açıklayan insandır. Mümin inancını korkmadan açıklar, ibadetlerini çekinmeden eda eder. İslami bir yaşayış sürer. Mümin kalbinde iman dururken Allahdan başkasından şeref istemez, kafirleri dost edinmez. Müminler Allah indinde makbul ve övülmüş kimselerdir. Kuranı Kerimin pek çok ayetinde müminlerin üstün vasıfları, kavuşacakları eşsiz nimetler anlatılır. Müminin ahirette vadedilen mükafatları alabilmesi için imanlı olarak ölmesi şarttır. Amelsiz yaşayanında imanla ölmesi uzak bir ihtimaldir. Onun için imanlı ölebilmenin yolu müslümanca yaşamakla, ibadetle olur. Mümin olduğu halde günahı sevabından çok olanlar bir zaman cehennemde yandıktan sonra cennete girerler. Günahımız çok diye ameli terketmek doğru olmaz. Allahdan ümit kesilmez. Allah bir iyiliğimiz ve amelimize karşı diğer günahlarımızı da affedebilir. Allahın rahmeti geniştir.

 

2.Kafir: Hakkı tanımayan, bilmeyen, Allahın varlığına ve birliğine inanmayan imansız, dinsiz kimse demektir. Hz. Muhammed (S.A.V.)in Allahdan getirerek haber verdiği gerçekleri kabul etmeyen inkar eden demektir. Dünyadan kafir olarak ayrılan kimse ahirette cehenneme girecektir. Kafirler için cehennemden çıkmak yoktur. Ebedi olarak cehennemde kalıp azab göreceklerdir.

 

3.Münafık: İki yüzlü davranan demektir. Kafir olduğu halde kendisini mümin gibi gösteren, kalben inanmadığı şeyleri diliyle inanmış gibi söyleyen kimselere münafık denilir. Kafir açıkca kafir olduğunu söylediği halde münafık böyle değildir. Bu sebeble müslümanlar için münafıkdan daha tehlikeli bir düşman yoktur. Münafıklar ahirette kafirlerle birlikte cehenneme gireceklerdir. Münafıklar kafirlerden daha şiddetli bir azaba uğruyacaklardır. Hz. Muhammed (S.A.V.) şöyle buyurdu: Onlar (münafıklar) söyledikleri zaman yalan söylerler, verdiği sözde durmaz ve emanete hıyanet ederler.

 

4.Müşrik: Allahın birliğini kabul etmeyen, ondan başka varlıkları da ilah olarak kabul eden demektir. Putlara tapanlar, ineğe tapanlar müşriklerdir. Ebedi olarak cehennemde kalacaklardır.

Tercüme ve derleyen : Ahmetmelik

 

Baglantı

• 12/3/2007 - peygamberim

peygamberim


Canların cananı, güllerin gülistanı,

Sonsuzluk aşkımın nur-u ummanı, gönül dünyamın mihveri,

Hayat eksenimin odağı, en mühim nokta-i nazarım,

Her halükarda başvuru kaynağım, rehberi furkanım,

Yegane sığınağım, barınağım ve limanım,

Gül Efendim.

Tesellim, bahar iklimim,

Hayatıma hayat sunan biricik modelim,

İnsanlığın iftihar tablosu Hazreti Peygamberim,

Âlemlere rahmet olarak gönderilen,

İnsanlığa armağan olarak vazifelendirilen,

İlâhi ikramım, canım, cananım,

İnsanlığa, insanlığı ve imanı soluklayan muhbir-i sadıkım

Gül Efendim.

Baglantı

• 12/3/2007 - bir hadis

bir hadis

Abdullah b. Amr b. As (Radıyallahu anhuma) şöyle dedi: Bir kişi Peygamber Efendimize

İslamın hangi özelliği daha hayırlıdır diye sordu. Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu: Yemek yedirmen ve tanıdığına ve tanımadığına selam vermendir. Buhârî, İman: 6, 20; Müslim, İman: 63, Nesâî, İman: 12.

 

Baglantı

• 12/3/2007 - Aynalara Dikkat! Ciddi Uyarı he mi?

Aynalara Dikkat! Ciddi Uyarı he mi?
 
 
Son yillarda ozellikle Amerika' da yayginlasan
cift yonlu ayna kullanimi hakkinda bir uyaridir.


Kaldiginiz otelin odasinda veya girdiginiz soyunma kabininde bulunan ayna acaba
siradan ve normal bir ayna mi yoksa diger taraftan birinin sizi izledigi cift yonlu bir ayna mi? Bunu anlamanin basit ve pratik bir yolu var; parmaginizi tirnaginiz ayna yuzeyine gelecek sekilde aynaya dokundurun. Eger tirnaginiz ile tirnaginizin aynadaki yansimasi arasinda bir bosluk varsa Sorun Yok demektir, bu normal bir ayna...
Eger tirnaginiz ile tirnaginizin aynadaki yansimasi arasinda bir bosluk YOKSA, yani tirnaginiz ve aynadaki goruntusu dogrudan
birbirine temas ediyorsa Dikkat IZLENIYORSUNUZ..
Kendinizi ve sevdiklerinizi bir gun igrenc bir internet sayfasinda ciplak gormek istemiyorsaniz, lutfen bu maili
sevdiklerinizle paylasin...
 

Baglantı

• 12/3/2007 - resim

Baglantı

• 12/3/2007 - güzel dualar

Sabah-aksam 7 defa, " Hasbiyallahü lâ ilâhe illâ hu, aleyhi tevekkeltü ve hüve Rabbül-arsil-azîm " okuyanin dünya ve ahiret isine Allah kâfi gelir.
("Allâh bana kâfidir. Ondan baska ibâdet edilecek hiç bir ilâh yoktur.
Ona dayandim, o'na güvendim. O ars-i azîmin (büyük arsin) sahibidir.")

Sabah-aksam, 3 defa, " Bismillâhillezî lâ yedurru maasmihi seyün fil erdi velâ fissemâi ve hüvessemîul alîm " okuyan, büyücü ve zalimden emin olur.

Yataga girince 3 defa, " Estagfirullah el azîm ellezî lâ ilâhe illâ hüvel hayyel kayyûm ve etûbü ileyh " okuyan kimsenin günahlari, deniz köpügü kadar pek çok olsa da, affolur.

Baglantı

• 12/3/2007 - İsraf da, cimrilik de etmemeli

İsraf da, cimrilik de etmemeli

Bu herkesin başına gelebilecek bir durumdur. Maddeler halinde bildirelim:
1- Peygamber efendimiz buyurdu ki:
(İlmi olan ilminden, malı olan malından sadaka versin.) [İbni Sünni]

Az-çok sadaka vermeli! Sadakayı, isteyen dilencilere değil, isteyemeyen muhtaç fakirlere vermek gerekir. Şeytan düşmandır. Elbette malı hayra harcamaya mani olur. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(İblis, en şiddetli adamlarını [militanlarını] malını hayra sarf edene musallat eder.) [Taberani]

Kur'an-ı kerimde de mealen buyuruluyor ki:
(Şeytan, malınızı hayra sarf ettirmemek için sizi yoksullukla korkutup cimri olmanızı emreder. Allah ise, [sadaka ve zekat verirseniz] mağfiret, lütuf, bolluk vaad eder.) [Bekara 268]
Şeytanın vesvesesine aldanmayıp Allahü teâlânın vaadine koşmalıdır!

2- Bazı kimselerin, (Evin, arabanın taksidini ödeyemedim, çocukların okul masrafı çok) diyerek yardım istemeleri doğru değildir. Herkes ayağını yorganına göre uzatmalıdır! Peygamber efendimiz, yemin ederek, (İsteyene verdiğim sadaka ateş olur) buyurunca, Hz.Ömer, (Ya Resulallah, öyleyse niçin veriyorsunuz?) diye sorunca, cevabında (Ben cimrilik yapamam) buyurdu. (Ebu Ya’la)

Ayrıca isteyici olan, hiçbir zaman sıkıntıdan kurtulamaz. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(İsteyici, darlığa düşer.) [İ.Ahmed]
(Dünyayı ahirete tercih edenin sıkıntısı hiç eksilmez, ihtiyaçtan kurtulamaz, doymak bilmeyen bir hırsa kapılır.) [Taberani]

3- Cömerdin imanı kuvvetli, cimrinin imanı ise zayıftır. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Cömertlik iman sağlamlığından ileri gelir. İmanı sağlam olan Cehenneme girmez. Cimrilik, [imandaki] şüpheden ileri gelir, böyle kimse de Cennete giremez.) [Deylemi]

Bir melek, (İnfak edenin malının bedelini ver, cimrilik edip vermeyenin de malını telef et) diye dua eder. (İ.Hibban)

Ayrıca Peygamber efendimiz yemin ederek buyuruyor ki:
(Sadaka malı eksiltmez, sadaka vermekle mal eksilmez.) [Taberani]
Malımız noksanlaşmayacağı, hatta artacağı garanti edildiğine göre cömertlikten korkmamalıdır! Böylece imanımız da kuvvetlenmiş olur.

4- Fakirin az sadaka vermesi, zenginin çok sadaka vermesinden daha kıymetlidir. Riya korkusu varsa sadakayı gizli vermelidir. (Ya Resulallah! Hangi sadaka daha faziletlidir?) diye sorulunca, (Az maldan gizli verilen sadaka) buyurup, (Eğer sadakayı açık verirseniz güzel olur, gizli verirseniz, sizin için daha hayırlıdır) mealindeki âyeti okudu. (Taberani)

Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Gizli sadaka Rabbin gadabını söndürür.) [İ.Asakir]
(Genç, sıhhatli, para yokken, fakirliğe düşme korkusu içinde verilen sadaka sevap bakımından daha büyüktür.) [Müslim]

5- Kendisinin veya aile fertlerinin hastalığı olan veya bir sıkıntıya düşen çok sadaka vermelidir! Çünkü Peygamber efendimiz buyuruyor ki:
(Hastalarınızı sadaka ile tedavi edin. Sadaka, her hastalığı ve belayı defeder.) [Beyheki]
(Sadaka vermekte acele edin, çünkü bela sadakayı geçemez.) [Beyheki]
(Sadaka ömrü uzatır, kötü ölümden korur, kibri ve tefahürü de giderir.) [Taberani]

6- Sadakanın fazileti çoktur. Akrabayı gözetmek daha sevaptır. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Çok sadaka verenin rızkı bollaşır ve duası kabul olur.) [İbni Mace]

(İnsanda 360 mafsal vardır. Her gün 360 sadaka vermesi gerekir. Birine yol göstermek bir sadaka, zahmet veren bir şeyi yoldan kaldırmak bir sadaka, ihtiyaçtan fazla elbiseyi vermek de bir sadaka, şerri dokunmaktan çekinmek de bir sadakadır.) [İbni Sünni]

(Sıla-i rahim için verme kapısını açan, bolluğa kavuşur.) [İ.Ahmed]

(Fakire verilen sadaka bir sadaka iken, akrabaya verilen sadaka, hem sadaka ve hem de sıla-i rahim olmak üzere iki sadakadır.) [Nesai]

(En faziletli sadaka, kin güden yakınına verilendir.) [Taberani]
(Sadaka vermeye engel olana lanet olsun.) [İsfehani]

7- Kendisini ve çoluk çocuğunu perişan edecek kadar çok sarf etmek de doğru değildir.
Allahü teâlâ, salih cömertleri överken buyuruyor ki:
(Onlar, sarf ederken israf ve cimrilik etmez, ikisi arasında orta bir yol tutarlar.) [Furkan 67]
 
 
 

 

 

Baglantı

• 12/3/2007 - Beddua etmek

Beddua etmek

Kötü ana-babanın, suçsuz ve iyi olan çocuğuna yaptığı beddua kabul olmaz. Haksız olarak yapılan beddualar kabul olmaz.

İbni Mübarek hazretleri, çocuğunu şikayet edene, (Çocuğa beddua ettin mi?) dedi. O da, evet deyince, (Çocuğun ahlakını sen bozdun) buyurdu.

Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki:
(Bir babanın duası, ilahi hicaba erişir ve bu hicabı da aşar.) [İbni Mace]
(Ana-babanın çocuğuna ve mazlumun zalime olan bedduaları, red olmaz.) [Tirmizi]


(Ana-baba, mazlum ve misafirin duası kabul olur) demek, (Ana-babanın çocuğuna yaptığı hayır dua, mazlumun [kâfir bile olsa] kendine zulmeden zalime yaptığı beddua, misafirin ev sahibine yaptığı hayır dua kabul olur) demektir. Yoksa misafirin, suçsuz olan ev sahibine yaptığı beddua kabul olmaz.

Mazlumun, kendine zulmetmeyen birine yaptığı beddua kabul olmaz. Ana-babanın, evladına yaptığı hayır dua kabul olur. Kötü ana-babanın, suçsuz ve iyi olan çocuğuna yaptığı beddua kabul olmaz.

Kısacası haksız olarak yapılan beddua kabul olmaz. Beddua etmeye alışmamalıdır! Çünkü hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Kendinize, çocuklarınıza ve mallarınıza beddua etmeyiniz! Duaların kabul olduğu bir vakte rastlar da, bedduanız kabul olur.) [Müslim]


 
 

Baglantı

• 12/3/2007 - Sadaka-i fıtr [Fitre]

Sadaka-i fıtr [Fitre]

İhtiyacı olan eşyadan ve borçlarından fazla olarak zekat nisabı kadar malı, parası bulunan Müslümanın fitre vermesi vacip olur. Nisaba malik değilse fitre vermesi vacip olmaz. Fakat vermesi iyidir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Ramazan orucu, gökle yer arasında durur. Sadaka-i fıtr verilince yükselir.) [Ebu Hafs]

(Sadaka-i fıtr, oruçlunun, uygunsuz sözlerinden hasıl olan günahları temizler.) [Beyheki]

(Sadaka-i fıtr, zenginlerinize bir tezkiyedir. Fakirleriniz de verirse, Allahü teâlâ onlara daha çoğunu verir.) [Ebu Davud]
[Tezkiye, temize çıkarma, temizleme demektir.]

Diğer üç mezhepte, bir günlük yiyeceği olanın fitre vermesi farzdır. Hadis-i şerifte, (Sadaka-i fıtrı, küçük büyük, zengin fakir herkesin vermesi gerekir) buyuruldu. (Ebu Davud)

Dinen zengin olmayan herkes, fitre, zekat alabilir. İhtiyacı olan eşya ve borçlarından fazla olarak, zekat nisabı kadar malı, parası bulunan müslümanın, fitre vermesi vacip olur. Fitre, zekat alması, haram olur. Fitre nisabına katılacak malın ticaret için olması şart olmadığı gibi, elinde bir yıl kalmış olması da gerekmez

Halk arasındaki zenginlikle, dinin bildirdiği zenginlik farklıdır. Nisap miktarı malı veya parası olmayan bir kimse, fakir demektir. Evi olmayan, kirada oturan bir kimse nisap miktarı paraya, altına veya ticaret malına sahip ise dinen zengin sayılır, böyle bir kimsenin zekat vermesi gerekir ve zekat alması caiz olmaz.

Ticaret için olmayan malların zekatı verilmez. Gelirleri nisaba dahil edilir.
Nisaba malik olmayan herkes fakir sayılır, zekat alabilir. Nisaba malikse fitre vermesi vacip olur. Asgari maaş alan bir kimse, borçları çıktıktan sonra, nisaba malik ise, zengin sayılır, fitre vermesi gerekir. [Nisap, 96 gr altın veya bu değerde para, ticaret malı demektir.]

Sadaka-i fıtr, Ramazan-ı şerifte verilir. Ramazandan önce ve bayramdan sonra da vermek caiz ise de bayram namazından önce verilmiş olması daha çok sevaptır. Şafii’de Ramazandan önce verilmez. Bayramdan sonraya da bırakılmaz. Hastalık gibi herhangi bir özürden dolayı oruç tutamayan kimsenin de, zengin ise fitre vermesi gerekir.

Sadaka-i fıtrın miktarı her yıl değişmez. Fitre olarak yarım sa’ buğday veya un, yahut bir sa’ arpa, hurma veya kuru üzüm verilir. Yarım sa ölçek, ihtiyatlı olarak 1750 gramdır. Bir sa’ ise 3500 gramdır. Bu miktarlar kıyamete kadar hiç değişmez. Fitre olarak, ya bizzat buğday, un, arpa, hurma veya kuru üzüm verilir. Yahut değeri kadar altın veya gümüş verilir. Buğday, un ve diğerlerini vermek güç olursa, bunların kıymeti kadar, ekmek veya mısır verilebilir.

Fitre miktarları şöyledir:

Fıtranın cinsi, miktarı 

Buğday 1750 gr

Un 1750 gr

Un (İyi) 1750 gr

Arpa 3500 gr

Kuru üzüm 3500 gr

Kuru üzüm (İyi) 3500 gr

Hurma 3500 gr

Hurma (İyi) 3500 gr

 

 

Baglantı

• 12/3/2007 - Mallarınızı zekat ile koruyun

Mallarınızı zekat ile koruyun

Kur’an-ı kerimin çeşitli yerlerinde namaz ile zekat beraber bildiriliyor. (Namazı kılın, zekatı verin) buyuruluyor. (2/43)

Zekatın önemi büyüktür. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Allah’a ve Resulüne inanan, malının zekatını versin!) [Taberani]
(Zekat vermekle müslümanlığınız mükemmel hâle gelir.) [Bezzar]

(En faziletli ibadet namaz, sonra zekattır.) [Taberani]
(Hastalarınızı sadaka ile, mallarınızı zekat ile koruyun!) [Deylemi]
(Allahü teâlâ, malınızın temizlenip güzelleşmesi için zekatı farz kıldı.) [Hakim]

Zekat vermeyen büyük günah işlemiş olur. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Zekat vermeyen kimseye Allahü teâlâ lanet eder.) [Nesai]
(Zekat vermeyen, temiz malını kirletmiş olur.) [Taberani]
(Zekat vermeyen kimse, kıyamette ateştedir.) [Taberani]

(Zenginlerin zekatı fakirlere kâfi gelmeseydi, Allahü teâlâ onlara ayrıca nafaka verirdi. Aç kalan fakir varsa, zenginlerin zulmü yüzündendir.) [El-Askeri]

[Eli ayağı tutup da, çalışabilenlerin zekat istemesi haramdır. İstemediği halde, kendisine zekat verilirse, alması günah olmaz. Zekat, çalışamıyacak kadar hasta, sakat olanlara ve çalışıp da güç geçinenlere verilir. Allahü teâlâ böyle fakirleri de milletin içinde kırkta bir yaratmıştır.]

(Zekat vermeyen bir toplum, rahmetten, iyilikten mahrum kalır. Hayvanlar da olmasa, hiç rahmet görmezlerdi.) [Taberani]

(Zekatı verilmeyen mallar, karada, denizde telef olur.) [Taberani]
(Zekatını veren o malın şerrinden korunmuş olur.) [Beyheki]
(Zekat vermeyenin namazı kabul olmaz.) [Taberani]

[Zekat vermemek büyük günah olduğu için, böyle günahkârın kıldığı namaz, sahih olup borcu ödenirse de, namazdan hasıl olacak büyük sevaba kavuşamaz. Her günah da böyledir.]

Peygamber efendimiz, (Zekatı verilmeyen mallar, yılan olup sahibinin boynuna dolanır) buyurduktan sonra, şu mealdeki âyet-i kerimeyi okudu:
(Allah’ın ihsan ettiği mallarda cimrilik edenler [o malların zekatını vermeyenler], iyi ettiklerini [zengin kalacaklarını] sanıyorlar. Halbuki kendilerine kötülük etmiş oluyorlar, o mallar Cehennemde, [yılan şeklinde] boyunlarına dolanacak [onları sokacak].) [Âl-i İmrân 180 - İbni Mace]

Bu acı azaplardan kurtulmak için, malların zekatını, tarla mahsullerinin, sebzelerin, meyvelerin uşrunu vermek şarttır.

Zekat kırkta bir, uşur onda bir verilir. Kur'an-ı kerimde mealen buyuruldu ki:
(Altın ve gümüşü [malı, parayı] biriktirip Allah yolunda harcamayanlara [zekatını vermeyenlere] çok acı azabı müjdele! [Zekatı verilmeyen mallar] paralar, Cehennem ateşinde kızdırılıp, sahiplerinin alınlarına, böğürlerine, sırtlarına [mühür basar gibi] basılacaktır. Bu kendiniz için biriktirdiğiniz servettir. Biriktirdiklerinizi [azabını] tadın denilecektir.) [Tevbe 34, 35] (Parantez içindekiler, tefsirlerdeki açıklamalardır.)

Fakire verilen altın, onu zengin edecek kadar fazla olmamalıdır. Borçsuz fakire nisap miktarı veya daha çok zekat vermek mekruh olarak caizdir. 10 gr altın kadar borcu var ise, 100 gr altını alması mekruh olmaz. Altın ile gümüş, ne niyetle saklanırsa saklansın ticaret eşyası kabul edilir. Nisap miktarı ise zekatı verilir. “Ev, araba almak için biriktirilen paranın bana göre zekatı olmaz” diyenlere itibar edilmemelidir

 
 

Baglantı

• 12/3/2007 - Allahü teâlâyı çok anmalı

Allahü teâlâyı çok anmalı

 

Müslüman, itikadını düzelttikten sonra, kul ve Hak borçlarını ödemeye gayret etmeli, fırsat buldukça her işte Allahü teâlâyı hatırlamaya çalışmalıdır! Bildiği dua ve tesbihleri okumak da Allahü teâlâyı hatırlamak olur. Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
(Allah’ı çok zikredenlerin [ananların] günahları affolur ve büyük mükafat verilir.) [Ahzab 35]
(Kalbler ancak Allahü teâlâyı anmakla, itminana, rahata kavuşur.) [Rad 28]

(Allahü teâlâyı anmak her şeyden büyüktür.) [Ankebut 45]
(Allah’ın nimetlerini anın ki, kurtulasınız.) [Araf 69]

(Beni anmayan, sıkıntılara maruz kalır, kıyamette de kör olarak haşrolur.) [Taha 124]
(Beni anın ki, ben de sizi anayım. Bana şükredin; nankörlük etmeyin.) [Bekara 152]

Hadis-i şeriflerde de buyuruldu ki:
(Allahü teâlâ, kıyamette buyurur ki: Dünyada bir gün beni hatırlayıp anan müslümanı, benden bir kerecik korkan müslümanı, Cehennemden çıkarın!) [Tirmizi]

(Gece ibadet edemeyen, malını hayra sarf edemeyen kimse, Allahü teâlâyı çok ansın!) [Bezzar]
(Size mecnun deninceye kadar Allahü teâlâyı çok anın!) [Hakim]

(Münafıklar, mürai [riyakâr] deseler de Allahü teâlâyı çok anın!) [Beyheki]
(Tenhada Allahü teâlâyı zikreden, kâfirlerle tek başına savaşan gibidir.) [Şirazi]

(Şükreden kalb, zikreden dil, uygun bir ev ve saliha bir kadına sahip olan, dünya ve ahiretin hayrına kavuşmuş demektir.) [İbni Neccâr]

Hadis-i kudside buyuruldu ki:
(Ya Musa, seninle beraber olmamı istersen, beni zikredenin yanında ol! Kim Beni nerede ve ne zaman ararsa bulur.) [İbni Şahin]

İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
Cennetin ağaçları, nehirleri dünyadakilere hiç benzemez. Orada olan herşey, dünyadaki ibadetlerin, iyiliklerin meyveleridir.

Peygamber efendimiz, (Cennette ağaç yoktur. Tesbih, tahmid, temcid ve tehlil okuyarak, [Yani (Sübhanallahi velhamdü lillahi ve lâ ilâhe illallahü vallahü ekber) diyerek] oraya çok ağaç dikiniz) buyurdu. (Müj. m. 302)

Hadis-i şeriflerde de buyuruldu ki:
(Allah indinde en kıymetli söz, "Sübhanallahi ve bihamdihi"dir.) [Müslim]

(Günde yüz defa "Sübhanallahi ve bihamdihi" diyenin, günahları deniz köpüğü kadar da olsa affedilir.) [Müslim]

(Gece ibadet etmek kendine güç gelen veya malını hayra sarfetmekte cimrilik eden yahut düşmanla savaşmaktan korkan, çokça "Sübhanallahi ve bihamdihi" desin. Çünkü bu, Allah yolunda infak edeceği, bir altın dağdan daha kıymetlidir.) [Taberani]

(Dilde hafif, terazide ağır ve bağışlayıcı olan Allah indinde en kıymetli iki cümle: "Sübhanallahi ve bihamdihi, Sübhanallahilazim") [Müslim]
 

Baglantı

• 12/3/2007 - Duanın dinimizdeki yeri

Duanın dinimizdeki yeri

Dua, Allah’a yalvararak muradını istemektir. Allahü teâlâ, dua edeni sever, dua etmeyene gazap eder. Dua müminin silahı, dinin temel direklerinden biridir. Yerleri, gökleri aydınlatan nurdur. Dua, gelmiş olan belaları giderir. Gelmemiş olanların da gelmelerine mani olur. Allahü teâlâ, (Bana halis kalb ile dua ediniz! Böyle duaları kabul ederim) buyurdu. Bunun için, dua etmek, namaz, oruç gibi ibadettir. Yine (Bana ibadet yapmak istemeyenleri, zelil ve hakir yapar, Cehenneme atarım) buyuruyor. (Mümin 60)

Allahü teâlâ, herşeyi sebep ile yaratmakta, nimetlerini sebeplerin arkasından göndermektedir. Zararları, dertleri def için ve faydalı şeyleri vermek için de, dua etmeyi sebep yapmıştır. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Dua, ibadetin aslı ve özüdür. Allah katında duadan makbul bir şey yoktur. Dua 70 türlü kazayı önler. Ömrün bereketini artırır.) [Tirmizi]

(Dua eden, üç şeyden hali değildir: Ya günahı affolur veya hemen hayırlı karşılığını görür, Yahut ahirette mükafatını bulur.) [Deylemi]

(Rabbiniz, elbette haya ve kerem sahibidir. Kulları ellerini kaldırıp bir şey istedikleri zaman, onların ellerini boş çevirmekten haya eder.) [Ebu Davud]

(Dua, müminin silahıdır.) [İbni Ebiddünya]
(Allahü teâlâ dua etmeyene gazap eder.) [İ. Mace]
(Dua belayı önler.) [Deylemi]

Duanın yapılması mukadderata bağlıdır. Takdirde dua varsa elbette yapılır. Duanın belayı önlemesi kaza ve kaderdendir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Kader, tedbir ile, sakınmakla değişmez. Fakat kabul olan dua, o bela gelirken korur.) [Şir’a]

İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
Dua, kazayı, belayı defeder. Hadis-i şerifte (Kaza, ancak ve yalnız dua ile durdurulur) buyuruldu. (Tirmizi)

Allahü teâlâ, dua edenleri, sıhhat ve selamet isteyenleri sever.
Dua edip de duası kabul edilmeyenlere, kıyamet günü Allahü teâlâ, (Bu senin falan zamanda ettiğin duadır. O duanın yerine sana şu sevapları veriyorum) buyuracak, o kadar çok sevap verecek ki, o kimse, (Keşke dünyada hiç bir duam kabul olmasaydı da, bugün onların karşılıklarını görseydim) diyecektir. (T. Gafilin)

Duaya inanmayanlar

Duaya inanmayan kimseler, acaba Allah’a inanıyorlar mı? İnanmıyorlarsa, dua konusunda bir şey söylemek uygun olmaz. Eğer Allah’a inanıyorlarsa, duanın önemine de inanmaları gerekir. Çünkü Kur'an-ı kerimde, Allahü teâlâ, (Dua edin, kabul edeyim) buyuruyor. (Mümin 60)

Şartlarına uygun edilen dua, kabul olur. Dua ile çok şeyler olur. Meşhur bir menkıbeyi bildirelim!
Horasanda hırsızlardan birkaçı kaçar. Hiratlı bir demirci, gece evine dönerken, zaptiyelerce yakınında yakalanan hırsızlarla beraber tutuklanarak hapsedilir. Demirci, zindanda namaz kılıp, (Ya Rabbi, bu işte suçum olmadığını, ancak sen bilirsin. Beni buradan, ancak sen kurtarırsın) diye dua eder. Adil bir vali olan Abdullah bin Tahir, o gece bir rüya görür. Kuvvetli dört kimsenin, tahtını, tersine çevirirken uyanır. Hemen abdest alıp, iki rekat namaz kılar. Tekrar uyur. Yine o dört kişi, tahtını yıkmak üzere iken uyanır. Kendisinde, bir mazlumun ahı bulunduğunu anlar, zindan müdürünü çağırtıp der ki:
- Zindanda bir mazlum mu var?
- Bilmem ama, biri, dua edip gözyaşı döküyor.

Dua eden mahkumu çağırıp halini sorunca mesele anlaşılır. Vali, özür dileyip der ki:
- Şu parayı al ve herhangi bir arzun, bir işin olunca da bana gel.

Demirci, minnetsiz konuşur:
- Hakkımı helal ettim, ancak ihtiyacımı görmek için gelmem.
- Niçin?
- Benim gibi bir fakir için, senin gibi bir sultanın tahtını birkaç defa tersine çeviren sahibimi bırakıp da, dileğimi başkasına arzetmem kulluğa yakışır mı?
 
 

Baglantı

• 12/3/2007 - Duanın kabul olması için

Duanın kabul olması için

 

Duanın kabul edilmesi için bazı şartlar vardır. Duanın kabul edileceğinden şüphe etmemeli, şartlarına riayet edilip edilmediğinden şüphe etmelidir. Gereken şartlara riayet etmeden duanın kabul edilmesini beklemek uygun olmaz.
Önce çalışmak, sonra dua dinin esası!
Kabul edilir ancak, çalışanın duası!

Duanın kabul edilmesi için gereken şartlardan bir kısmı şöyle:
1- Haram lokmadan sakınmalıdır!
Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Haramdan sakının! Midesine haram lokma girenin kırk gün duası kabul olmaz.) [Taberani]

Sad bin Ebi Vakkas hazretleri dedi ki: Ya Resulallah, dua buyur da, Allahü teâlâ, benim her duamı kabul etsin! Cevabında buyurdu ki:
(Duanızın kabul olması için helal lokma yiyiniz! Çok kimse vardır ki, yedikleri ve giydikleri haramdır. Sonra ellerini kaldırıp dua ederler. Böyle dua nasıl kabul olunur?) [Şir’a]
Yine buyurdu ki:
(Duanın kabul olması için iki şey gerekir. Duayı ihlas ile yapmalıdır. Yediği ve giydiği helalden olmalıdır. Müminin odasında, haramdan bir iplik varsa, bu odada yaptığı dua kabul olmaz.) [Tergibüs-salât]

2- İtikadı düzgün olmalıdır.
Bid’at ehlinin duaları kabul olmaz. Hadis-i şerifte, (Bid’at ehlinin duası ve ibadetleri kabul olmaz) buyuruldu. (İbni Mace)
Âyet-i kerimenin, duanın tesir edebilmesi için, okuyan ve okunan kimsenin buna inanması ve okuyanın itikadının düzgün olması, Allah rızası için okuması, kul hakkından sakınması, haram yememesi ve karşılığında ücret istememesi şarttır.

3- Uyanık kalble ve kabul edileceğine inanarak dua etmelidir.
Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Allahü teâlâya, kabul edileceğine tam inanarak dua ediniz! Biliniz ki, Allahü teâlâ gafil bir kalb ile yapılan duayı kabul etmez.) [Şir’a]

4- Dualarım niçin kabul olmuyor dememelidir.
Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Allahü teâlâ, duanızı kabul eder. Dua ettim, hâlâ duam kabul olmadı diye acele etmeyiniz! Allah’tan çok isteyiniz! Çünkü kerem sahibinden istiyorsunuz.) [Buhari]

İstenilen şeyin olmaması, duanın kabul olmadığını göstermez. Onun için duaya devam etmelidir! Duanın kabulünün gecikmesinin başka sebepleri de vardır. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Mümin dua edince, Allahü teâlâ, Cebraile, "Ben onu seviyorum, isteğini hemen yerine getirme!" Facir, [günahkâr] dua edince de "Ben onun sesini sevmiyorum. İsteğini hemen yerine getir" buyurur.) [İbni Neccar]
Şu halde, duanın kabulünün gecikmesi zararlı değildir.

5- Bela gelmeden önce çok dua etmelidir.
Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Sıkıntılı iken duasının kabul edilmesini isteyen, refah zamanında çok dua etsin!) [Tirmizi]
Ebu İshak hazretlerinden dua istediler. Dua etti. Duasının kabul edildiğini gören bir talebesi, (Efendim, bu duayı bana da öğretin, ihtiyaç halinde ben de edeyim) dedi. Buyurdu ki: (Duamın kabul edilmesinin sebebi, otuz yıldır kıldığım namazlar, ettiğim dualar ve haram lokmadan sakınmamdır.)

6- Duaya hamd ve salevatla başlamalıdır.
Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Ey namaz kılan, acele ettin. Namaz kıldıktan sonra dua ederken önce Allahü teâlâya layık olduğu şekilde hamd et, sonra bana salevat getir, sonra dua et!) [Tirmizi]

7- Yalvararak dua etmelidir.
Hadis-i şerifte buyuruldu ki: (Gafil olan kalb ile yapılan dua makbul değildir.) [Tirmizi]

Hz. Davud zamanında kuraklık oldu. Halk dua etmek için aralarından üç âlimi seçtiler.
Âlimlerden biri şöyle dua etti:
(Ya Rabbi, Kitabında kendimize zulmedenleri affetmemizi bildirdin. İşte biz, nefslerimize zulmettik. Senden af diliyoruz. Bizi affet!)

İkinci âlimin duası da şöyle:
(Ya Rabbi, Kitabında köleleri, azat etmemizi bildirdin. İşte biz kul olarak huzurundayız. Bizleri azat eyle!)

Üçüncü âlim de şöyle dua etti:
(Ya Rabbi, Kitabında, kapımıza gelen saili kovmamamızı, yüz çevirmememizi bildirdin. İşte biz de sail olarak huzurundayız. Senden rahmet istiyoruz. Bizi boş çevirme!)

Duaları kabul olarak rahmet yağdı.

8- Sebeplere yapışmadan istemek kuru bir temennidir.
Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Çalışmadan dua eden, silahsız harbe giden gibidir.) [Deylemi]

9- Günah işlemeyen dil ile dua etmelidir.
Peygamber efendimiz, (Allahü teâlâya günah işlemeyen dil ile dua edin) buyurdu. Böyle bir dilin nasıl bulunacağı sual edilince, (Birbirinize dua edin! Çünkü ne sen onun, ne de o senin dilinle günah işlemiştir) buyurdu. [Tergibüs-salât]

10- İsm-i a’zam ve esma-i hüsna ile dua etmelidir.

 

Gaflet içinde olduğunu söyleyerek, duayı bırakmak doğru değildir. Kalbine geldiği gibi dua etmek, ezberlediği duayı okumaktan daha iyidir. (Bezzâziyye)

Dua dinin direğidir. (Allahü teâlâ indinde duadan daha şerefli bir şey yoktur), (Düşmandan kurtulmak, bol rızka kavuşmak için dua edin! Çünkü dua, müminin silahıdır) hadis-i şerifleri duanın önemini açıkça bildirmektedir. Allahü teâlâdan bir şey istememek ise çok kötüdür. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Allahü teâlâ, kendisinden bir şey istemeyene, dua etmeyene gadap eder.) [Tirmizi]

Başka bir hadis-i şerifte, (Dua ibadettir) buyuruldu. İbadeti terk etmek ise hiç uygun değildir. Kur'an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
(Bana dua edin kabul edeyim. [Bana halis kalb ile dua ederseniz kabul ederim.] Bana ibadet etmek istemeyenleri, zelil ve hakir eder, Cehenneme atarım.) [Mümin 60]
 
 

Baglantı

• 12/3/2007 - Duanın makbul olduğu zamanlar

Duanın makbul olduğu zamanlar

Ezan okunurken ve ezan ile kamet arasında yapılan dua. Kur’an okunurken, Kur'an-ı kerim hatmedilince, Kâbe-i şerifi görünce, yağmur yağarken, düşmanla karşılaşınca, zulme uğrayınca, cemaat halinde iken, farz namazlardan sonra, kalbinde incelik hissettiği an, Esma-i hüsna ile, ism-i a'zam ile dua edince, seher vakti, yalvararak dua etmek, bid’atlerden sakınmak, gafil olmamak, uyanık olmak, helal yemek, haramlardan kaçmak, Cuma günü ve gecesi, Recebin ilk, Şabanın 15. gecesi, Bayramın birinci geceleri, Arefe günü, Ramazan gün ve geceleri, iftar zamanı edilen dualar makbuldür.

Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki:
(Ezanla kamet arasında dua makbuldür.) [Tirmizi]
(Kur'anı hatmedenin duası makbuldür.) [Beyheki]

(Rikkat halinde duayı ganimet bilin.) [Deylemi]
(Hac yapanların, duaları kabul olur.) [Taberani]

(Kur’an ve ezan okunurken, düşman ordusuyla karşılaşınca, yağmur yağarken, zulme uğrayınca dualar kabul olur.) [Taberani]

(Bir cemaatten bir kısmı dua eder, ötekiler de âmin derse o duayı, Allahü teâlâ kabul eder.) [Hakim]

(Beş vakit namazlardan sonra yapılan dua kabul olur.) [Buhari]
(İsm-i a’zamla edilen dua makbuldür.) [İ. Mace]

(Her gece seher vakti, Allahü teâlâ buyurur ki: İstiğfar eden yok mu, affedeyim. İsteyen yok mu, vereyim, duasını kabul edeyim.) [Müslim]

(Allah’a yakararak edilen dua makbuldür.) [Ebu Ya’la]
(En efdal dua, Arefe günü yapılandır.) [Beyheki]

(Şu beş gecede yapılan dua kabul olur: Regaib, Berat ve Cuma gecesi ile Ramazan ve Kurban bayramının birinci gecesi.) [İbni Asakir]

(Bid'at ehlinin duası kabul olmaz.) [İbni Mace]
(Gafletle yapılan dua kabul olmaz.) [Tirmizi]
(Bir lokma haram yiyenin, kırk gün duası kabul olmaz.) [Taberani]
 
 

Baglantı

• 12/3/2007 - Günahkârın duası kabul olmaz mı?

Günahkârın duası kabul olmaz mı?

Günahkâr müslümanın duası, kabule şayan değilse de, cenab-ı Hak, dua edenin elini boş çevirmez. Dua sebebiyle ya günahlar affolur, ya gelecek bir bela önlenir, ya mevcut bir bela kalkar, yahut ahirette büyük sevaba kavuşulur. (Şir’a)

Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Rabbiniz kerimdir, kendine açılan eli boş çevirmekten haya eder, edilen duayı kabul eder.) [Tirmizi]

(Allahü teâlâ, duanızı kabul eder. Dua ettim, hâlâ duam kabul olmadı diye acele etmeyiniz! Allah’tan çok isteyiniz! Çünkü kerem sahibinden istiyorsunuz.) [Buhari]

(Dua edenin ya günahı affolur veya hemen hayırlı karşılığını görür, yahut ahirette mükafatını bulur.) [Deylemi]

Allahü teâlâ, Kıyamette, duası dünyada kabul edilmeyen kula (Dünyada ettiğin duana karşılık şu sevapları veriyorum) buyuracak, o kadar çok sevap verecek ki, o kimse, (Keşke dünyada hiçbir duam kabul edilmeseydi) diyecektir. (T.Gafilin)

Günah içinde yüzen bir kimsenin dünya işleri ile ilgili duasının kabul olması, isteklerine kavuşması, onun aleyhine olur. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Mümin dua ettiği zaman, Allahü teâlâ, Cebrail aleyhisselama, "İsteğini hemen yapma, ben onun sesini seviyorum" buyurur. Facir dua edince de, "Bunun isteğini hemen yerine getir, ben onun sesini sevmiyorum" buyurur.) [İbni Neccar]

(Kâfirin yaptığı duanın hemen kabul olmasını, müminin duasının gecikmesini merak eden meleklere Allahü teâlâ buyuruyor ki: "Ben kâfire ve sesine gazap ederim. Beni anmasın, bana dua etmesin diye hemen isteğini veririm. Mümini ve yalvarmasını severim. Benden ve beni anmaktan uzak durmaması için isteklerini geciktiririm." ) [Ramuz]

Sevgili kulları vesile etmeli
Dileğine kavuşmak için, iki rekat namaz kılıp, sevabını Silsile-i aliyye denilen âlimlerin ruhuna hediye etmeli, bunların hürmeti için diye dua etmeli. Mesela, “Ya Rabbi, hayırlı bir çocuk nasip eyle” diye dua edip, “Bu duamı silsile-i aliyye büyükleri hürmetine kabul eyle” demeli. (Mekatib-i şerife)

Sabah ve yatsı namazından sonra silsile-i aliyyenin isimlerini, sonra Fatiha okuyarak ruhlarına gönderip, onları vesile ederek yapılan dua kabul olur. Tecrübe edilmiştir.

Ali Ramiteni hazretleri buyurdu ki:
(Günah işlememiş bir dil ile dua ediniz ki, kabul olsun!) Yani, Huda dostlarının huzurunda tevazu eyleyiniz, yalvarınız da, sizin için dua etsinler. İstigase, yani bir Veliye tevessül de, bu demektir.
[İsa aleyhisselama gelip derler ki, dua ediyorsunuz, devasız hastalıklar iyi oluyor. Hangi duayı okuyorsunuz, bize de söyler misiniz? İsa aleyhisselam da onlara okuduğu duayı söyler. Adamlar bir süre sonra tekrar gelirler, efendim okuyoruz okuyoruz bir şey olmuyor, acaba bize yanlış dua mı öğrettiniz derler. İsa aleyhisselam, (Dua doğru ama ağız yanlış) buyurur, yani doğru dua öğrettim, dua aynı dua ama, ağız aynı ağız değil!]
 

 
 

Baglantı

• 12/3/2007 - Nazar duaları

Nazar duaları

İnsana, hayvana ve hatta cansıza da nazar değer. Nazar hastalık yapar, hatta öldürür. Kadınlara ve çocuklara daha çok tesir eder.

Peygamber efendimizin zamanında Esed oğullarından nazarı değen bir kimse var idi. Üç gün bir şey yemez, sonra çadırın bir tarafını kaldırıp oradan geçen bir deveye bakıp, (Bunun gibi bir deve hiç görmedim) der demez, deve yere düşer hastalanırdı. Müşrikler, bu adamı bulup Peygamber efendimizi nazarla öldürmesini istediler. Cenab-ı Hak da Resulullahı bunun nazarından korumuştur. Bu hususta Kalem suresinin (Nerede ise, kâfirler seni gözleri ile yıkacaklardı) mealindeki 51. âyet inmiştir.

Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Nazar insanı mezara, deveyi kazana sokar.) [İ. Adiy]
(İnsanların yarısı nazardan ölür.) [Taberani]
(Nazar haktır.) [Müslim]

Kendisine nazar değen kimse, aşağıda bildirilen duaların birini veya tamamını okumalıdır.
1- Fatiha, Âyet-el kürsi ve dört kul [Kâfirun, İhlas, Felak, Nas sureleri] 7şer defa okunup hastaya üflenirse, büyü, nazar ve her dert için iyi gelir. Tuza okunup, suda eritilerek içmek de olur. Bir hadisi şerifte de, (Fatiha ile Âyet-el kürsiyi okuyana, o gün nazar değmez) buyuruldu. (Deylemi)

2- Bir hadis-i şerifte, (Sabah akşam, [Besmele ile] 3 defa “Bismillâhillezi lâ yedurru ma’asmihi şey’ün fil Erdı ve lâ fissemâi ve hüvessemi’ul alim” okuyan, büyü ve nazardan korunur) buyuruldu. (İ. Mace)

3- Âyet-el-kürsi, Fatiha, iki kul euzü ve Kalem suresinin sonunu okumak çok iyi gelir. (Medaric)

4- Peygamber efendimiz, iki kul euzüyü okuyup buyurdu ki: (Bu iki sure ile [belalardan, nazardan] korunun! Hiç kimse, bu iki sure ile korunduğu gibi, başka şeyle korunamaz.) [Ebu Davud]

5- (Euzü bi-kelimatillahittammati min şerri külli şeytanin ve hammatin ve min şerri külli aynin lammetin) tavizini, sabah akşam 3 defa okunup kendine veya hastaya üflenirse, nazardan, cin, şeytan ve hayvanların zararından korur. (Mevahib)

6- Peygamber efendimiz nazar için (Allahümme barik fihi ve la tedarruhü) okurdu. (İbni Sünni)

7- Nazarı değen kimse veya herkes, beğendiği bir şeyi görünce Mâşâallah demeli, ondan sonra o şeyi söylemelidir. Önce Mâşâallah deyince, nazar değmez. Hadisi şerifte, (Hoşa giden bir şeyi görünce, “Mâşâallah la kuvvete illa billah” denirse o şeye nazar değemez) buyurdu. (Beyheki)

8- Nazardan korunmak için âyât-i hırz denilen âyetleri okumalı ve üzerinde taşımalıdır.

9- İbni Âbidin hazretleri (Tarlaya kemik, korkuluk, hayvan kafası koymalı. Bir kadın, ürününe nazar değmemesi için ne yapacağını sorunca, Resulullah, (Tarlaya hayvan kafası as) buyurur. Bakan kimse, önce bunu görüp tarladaki ürünü sonra görür) buyuruyor. (R. Muhtar)

10- Tivele, temime ve efsun caiz değildir. Manasız veya küfre sebep olan rukyeyi okumaya Efsun denir. Nazarı bizzat önlediğine inanılan nazarlıklara Temime denir. Şirinlik muskası denilen rukyelere Tivele denir. Rukye, okuyup üflemek veya üzerinde taşımak demektir. Rukye, âyet ve hadis ile bildirilen dualarla yapılırsa taviz denir. Taviz ise caizdir. Hadis-i şerifte, (İlaçların en iyisi Kur’an-ı kerimdir) buyuruldu. (İ. Mace)
 
 

 

Baglantı

• 12/3/2007 - Ruh Çağırma

Ruh Çağırma

--------------------------------------------------------------------------------

Zamanımızda, bazı kimseler arasında, ruh çağırma ve ruhlarla temas kurma özentisi mevcuttur. Derinliğine İslami bilgisi bulunmayan hayal sahiplerinin saplanıp kaldığı bir özentidir. Bu moda bize Batı'dan gelmiştir.
Kimi bir masanın etrafına toplanıyor, alfabe harfleri yazılmış bir kağıdı masa camının altına yerleştirip camın üzerine bir fincan koyuyor, fincanın üzerinede parmaklarını temas ettiriyor. Buna da Kur'an-ı Kerimi alet ediliyor bazı sürelerde okunuyor ve böylece sözüm ona ruh çağrılmış olunuyor. Kimi de medyum (uyur konuşur) aracılığıyla kah babasının kah dedesinin ruhunu çağırıp, geçmişten gelecekten sorular sorulup, sözüm ona keyifli epeyide heycanlı dakikalar geçirmkteymişler. Kim zaman bir şair kimi zaman da sözüm ona bir velinin ruhu çağırılır bu seanslarda.

Evet, çağın bir çok manevi hastalığından biride ruh çağırmadır. Çağrıya uyanın ruh olduğu sanılmakta, şeytan olduğunun hiç farkına varılmamaktadır. Bir kimsenin rüyada ihtilamına sebep olan hayal, hakikatte şeytanın ta kendisidir.

 Nârı Nur sanma ateş yakar
 Cini cân sanma şeytan çarpar

İşin esası şudur: İblis, yeni dünyaya gelen insanoğlunu saptırmak için emrindeki şeytanlardan birini tayin eder. Bu habis ruh o kişiden ölene kadar ayrılmaz, her durumda onu zarara sokmak ister. Cenab-ı Hak da o  kulunu, şeytanların zararından korumak için koruyucu melekler tahsis eder. Ölüm vaki olunca melekler âlam-i melekût'a, rûh Berzah âlemine döner. Şeytan ise burada kalır.

Berzah alemine göçeden ruh, bir kâfirin ruhu ise müebbed hapse mahkumdur. Berzah Cehennemindedir. Müminlerin avamının ruhları ise, muayyen gün ve zamanlarda, izne bağlı olarak çıkabilmektedirler. Peygamberlerin ve velilerin ruhları ise, serbesttirler, fakat onları getirmek medyumun haddi değildir.

Medyumun, bir gayri muslimin ruhunu getirebilmesi aklen ve naklen çok uzaktır. Berzah aleminden dışarı çıkması izne bağlı bulunan müminlerin ruhunu getirmesi ise zayıf bir ihtimaldir, bir peygamberin ve bir velinin ruhunun getirilmesi ise hayal ötesinde hayaldir.

Medyumun davetine bir velinin geldiğine ancak şeytanın ağına düşmüş olanlar inanabilir.

Medyum tarafından yapılan davet, hava dalgalarıyla şeytanın antenlerine ulaşır. Çağrılan kimseye hayatta iken musallat olan şeytan hemen oraya gelir. Ölen kimsenin kimsenin yaptığı iş ve konuşmalara ve hayatta olan kimse ile olan münasebetlerine vakıf olduğu için sorulanlara gerekli ve çok kere isabetli cevabı vermeye ve bu yoldan da oradakileri kendine bağlamaya çalışır ve ağına düşürür. sıra zehirini sunmaya gelmiştir.

Şüphe uyandırmamak için o seansa iştirak eden yakınına namaz kılmasını ve içki gibi haramlardan el çekmesini bile tembih eder. Kazın geleceği yerden tavuğun esirgenmiyeceği gibi imanını çalacağı insanlara bu gibi tavizler vermekten çekinmez. Onun hilesi çoktur. Yetersiz bilgisi olanı kolaylıkla saptırabilir.

Unutulmamlıdır ki, bu olayları meydana getirenler cin ve şeytan alemine mensupturlar. Hadis-i Şerif: "Hiç bir kimse yoktur ki onun bir şeytanı olmasın"

Âyet-i Celile:
"Onun dünyadaki arkadaşı olan şeytan şöyle der: "Ey Rabbimiz, onu ben azdırmadım, fakat kendisi uzak bir sapıklık içindeydi." (Kaf Suresi 90)

Ruh çağırma iş ile uğraşanlar cin ve şeytanın maskarası olan insanlardır. Allah korusun.

Biriz Biz


Kaynaklar:
1) Tenkidlerim, Tedkiklerim ve Makalelerim, Mehmet Emre
2) Büyük Kadın İlmihali, Rauf PEHLİVAN

 

Baglantı

• 12/3/2007 - DERİN DÜŞÜNMEK

DERİN DÜŞÜNMEK

 

Onlar, ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah'ı zikrederler ve göklerin ve yerin yaratılışı konusunda düşünürler.
(Ve derler ki:) "Rabbimiz, sen bunu boşuna yaratmadın.
Sen pek yücesin, bizi ateşin azabından koru."
(Al-i İmran Suresi, 191)


Giriş


Dünyaya gelmeden önce yok olduğunuzu ve yokken bir anda var olduğunuzu hiç düşündünüz mü?

Salonunuzda her gün gördüğünüz çiçeğin kapkara, çamurlu bir topraktan, nasıl olup da mis gibi bir kokuyla ve rengarenk çıktığını hiç düşündünüz mü?
Çevrenizde uçup sizi sürekli rahatsız eden sivrisineğin, nasıl olup da kanatlarını bizim göremeyeceğimiz kadar hızlı hareket ettirdiğini hiç düşündünüz mü?

Muzun, karpuzun, kavunun, portakalın kabuklarının kaliteli birer ambalaj görevi gördüğünü, bu meyvelerin tatlarının ve kokularının korunması için özellikle bu ambalajların içine paketlendiklerini hiç düşündünüz mü?

Geceyarısı siz uyurken, ansızın meydana gelebilecek bir depremin bulunduğunuz şehri, evinizi, işyerinizi yerle bir edebileceğini, dünyada sahip olduğunuz herşeyi birkaç saniye içinde kaybedebileceğinizi hiç düşündünüz mü?

Hayatınızın büyük bir hızla gelip geçtiğini, bir gün güçten düşerek yaşlanacağınızı, güzelliğinizi, sağlığınızı, gücünüzü yavaş yavaş kaybedeceğinizi hiç düşündünüz mü?

Bir gün, hiç beklemediğiniz bir anda Allah'ın görevlendirdiği ölüm meleklerini karşınızda görerek bu dünyadan ayrılacağınızı hiç düşündünüz mü?

Peki insanların kısa sürede terk edecekleri bir dünyaya neden bu kadar çok bağlandıklarını ve asıl yapmaları gerekenin ahiret için çaba göstermek olduğunu hiç düşündünüz mü?

İnsan Allah'ın yarattığı ve düşünme yeteneği verdiği bir varlıktır. Ne var ki, insanların çoğunluğu bu çok önemli yeteneği gereği gibi kullanmazlar. Hatta hemen hiç düşünmediklerini söyleyebileceğimiz insanlar bile vardır.

Oysa her insan kendisinin dahi farkında olmadığı bir düşünce kapasitesine sahiptir. İnsan bu kapasiteyi kullanmaya başladığında o güne kadar fark edemediği birçok gerçeği görür. Düşüncede derinleştikçe düşünme kapasitesi gelişir ve bu herkes için mümkündür. Ancak bu noktada önemli olan, insanın "düşünmesi" gerektiğini fark etmesidir.

Ey insan, 'üstün kerem sahibi' olan Rabbine karşı seni aldatıp-yanıltan nedir? Ki O, seni yarattı, 'sana bir düzen içinde biçim verdi' ve seni bir itidal üzere kıldı. Dilediği bir surette seni tertib etti. (İnfitar Suresi, 6-8 ) 

Bu sitenin hazırlanışındaki amaç da "gereği gibi düşünme"ye davet etmek ve "gereği gibi düşünme"nin yollarını göstermektir. Çünkü düşünmeyen insan gerçeklerden tamamen uzak kalacak, yanılgılar ve yanlışlar içinde bir hayat sürecektir. Bunun sonucunda da dünyanın yaratılış amacını ve kendisinin yeryüzünde bulunuş amacını kavrayamayacaktır. Oysa Allah herşeyi bir amaçla yaratmıştır. Bu gerçek Kuran'da şöyle bildirilir:

Biz, gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunanları bir 'oyun ve oyalanma konusu' olsun diye yaratmadık. Biz onları yalnızca hak ile yarattık. Ancak onların çoğu bilmezler. (Duhan Suresi, 38-39)

Bizim, sizi boş bir amaç uğruna yarattığımızı ve gerçekten bize döndürülüp getirilmeyeceğinizi mi sanmıştınız? (Müminun Suresi, 115)

Dolayısıyla her insanın başta kendisinin, daha sonra evrende gördüğü herşeyin ve yaşamı boyunca karşılaştığı her olayın yaratılış amacını düşünmesi gerekir. Düşünmeyen bir insan gerçekleri ancak öldükten sonra Allah'ın huzurunda hesap verirken anlar ama artık çok geç kalmıştır.

Allah, Kuran'da her insanın hesap gününde düşünüp gerçeği göreceğini şöyle bildirir:

O gün, cehennem de getirilmiştir. İnsan o gün düşünüp-hatırlar, ancak (bu) hatırlamadan ona ne fayda?

Der ki: "Keşke hayatım için, (önceden bir şeyler) takdim edebilseydim." (Fecr Suresi, 23-24)

Allah bize dünya hayatında fırsat vermişken düşünmek ve düşündüklerimizden sonuç çıkartarak gerçekleri görmek, ahiret hayatımızda bizlere büyük bir kazanç sağlayacaktır. Bu nedenle Allah, elçileri ve kitapları aracılığı ile tüm insanları, kendilerinin ve tüm evrenin yaratılışı hakkında düşünmeye çağırmıştır. Ayette şöyle buyrulmaktadır:

Kendi nefisleri konusunda düşünmüyorlar mı? Allah, gökleri, yeri ve bu ikisi arasında olanları ancak hak ile ve belirlenmiş bir süre (ecel) olarak yaratmıştır. Gerçekten, insanlardan çoğu Rablerine kavuşmayı inkar ediyorlar. (Rum Suresi, 8)


O'dur ki, sizi topraktan, sonra bir damla sudan, sonra bir alak'tan (embriyo) yarattı; sonra sizi bir bebek olarak çıkarmakta, sonra güçlü (erginlik) çağınıza erişmeniz, sonra da yaşlanmanız için size (belli bir ömür vermektedir). Sizden kiminin daha önce hayatına son verilmektedir; adı konulmuş bir ecele erişmeniz ve belki aklınızı kullanmanız için (Allah sizi böyle yaşatır).
Dirilten ve öldüren O'dur. Bir işin olmasına hükmetti mi, ona yalnızca: "Ol" der, o da hemen oluverir.
(Mümin Suresi,67-68) 

 http://www.allahkorkusu.com/
 

 

Baglantı

• 12/3/2007 - ALİMLER

  Osmanlı alimlerinin sonuncularından olan Hüsrev hoca, Fatih Camii’nde ders okuturken bir gün geç kalmış, nefes nefese içeri girmiş kusura bakmayın çocuklar demiş, bugün bizim 17 yaşında bir kızımız vefat etti; onun defin işlerini yakınlarına havale ettim, onlar hazırlayacaklar. Ben de derse acele geldim yine de geç kaldım, diyor.

 

v    Büyük Türk Düşünürü İbn-î Sinâ, dünyaca meşhur olan “Kitabu’ş-Şifa” isimli eserini, her gün sabah namazından sonra, Bağdat’ta ki bir caminin büyük kandili altında oturarak kuşluk vaktine kadar, yani takriben iki saat çalışmak suretiyle vücuda getirmiştir.

 

v  Gençlerin enerjisi, azim ve iradesi ile ihtiyarların tecrübesi mutlaka birleştirilmelidir. Bazı kimseler 60-70 yaşına varınca, irade zaafına uğruyor, kendi kendisine fena bir telkinle hiç bir işe yaramayacağını zannediyor ve köşesine çekiliyor. Bu yanlıştır. Ebû Eyyüb El-Ensari (R.A.) Hazretleri 85-90 yaşları civarında genç mücahitlere katıldı. Emevi orduları ile İstanbul’a kadar geldi. cihad yaptı ve orada şehit oldu, geri dönemedi. Mimar Sinan da 85 yaşında Edirne’de Selimiye Camii gibi en değerli eserini yaşlılığında ortaya koymuştur. İhtiyar büyüklerimiz bunu örnek almalı da irade pısırıklığına düşmemelidirler.

 

v    İhtiyar piri fani bir zat bahçesine meyve ağacı dikiyordu. Oradan geçen bir genç baktı ve gülerek dedi ki, “dede bu yemiş ağaçlarını kimin için dikiyorsun? Kaç günlük ömrün var ki?” Dede: “Yavrum bu meyveler bana yetişmezse torunuma yetişir ya diyerek gence cevap verdi”. Zaten insanın dünyaya gelişi şu üç gaye içindir. Birincisi, halife olarak gönderilmiştir, yani insan, yeryüzünde Allah'ın vekilidir. İkincisi, ibadet için gönderilmiştir. Üçüncüsü, dünyayı ziğnetlendirmek için, gelecek nesillere bir şeyler bırakmak, böylece de ölünce bıraktığı hayır müesseselerinden dolayı rahmet almak içindir. İhtiyar da bu niyetle ağaç diktiğini vurguladı.

 

v  Rivayet olunur ki, iki arkadaş ilim öğrenmek için uzak yerlere gitmişler. Ve seneler sonra memleketlerine dönmüşlerdi. Birisi güzel bir âlim, fakih olmuş, diğeri bir şey olamamış. Bunun sebebi araştırılmış, ikisini bir araya getirmişler. Âlim olan kıbleye karşı oturmuş, diğeri de kıbleye arkasını dönmüş. Bu haller sorulunca: Alim olan demiş ki, “ben hiç bir vakit kıbleye arkamı dönmedim. Ve okuduğum şehre dahi hürmeten sırt çevirmedim.” Âlimler, o zatın bu vera’sı sebebiyle diğerinden üstün olduğuna ittifak etmişler. Hem de hürmet ettiği şehir de ilminden istifade ettiği hocaları oturuyorlardı.

 

v    Büyüklerden biri anlatıyor: “Gençliğimde -talebelik zamanımda- zorluklar yüzünden dersi terk edip köyümün yolunu tuttum.” Yolda dinlenmek için bir çalı dibine oturmuştum. Bir ara gözüm bir böceğe ilişti. Böcek bir tuğla parçasının üzerine çıkmak istiyor, fakat biraz sonra geriye düşüyordu. Tekrar tırmanıyor, yine düşüyordu. Defalarca bunu tekrarladı ve nihayet çıkmaya muvaffak oldu. Bundan ilham alarak geri döndüm ve derslerime dört elle sarıldım ve bende muvaffak oldum.

 

v   Bir gün bir mümine şöyle dediler: “Senin dostun ve kardeşin iyi hallerini bırakıp kötülüklere saplandı. Neden onunla dostluğunu ve arkadaşlığını kesmiyorsun?” O mümin şöyle cevap verdi: Onun asıl şimdi, bir kardeşe ve dosta ihtiyacı vardır. Bu düşkün halinde onu nasıl terk ederim? Aksine, bütün gayretimle eline yapışacağım ve ateşten kurtarmaya çalışacağım.

 

v    Yahya aleyhisselam, üç yaşında iken arkadaşları: “haydi sen de gel bizimle oyna”, dediklerinde; minik yavru onlara şu cevabı veriyor: “Biz oyun için yaratılıp dünyaya gelmedik”.

 

v   İmam-ı Âzam Ebû Hanife, fıkıh öğrenmek için devrin meşhur fakîhi Hammad’a gidiyor, üstat ona şöyle tavsiyede bulunuyor: Numan, her gün üç mesele öğren, bundan fazlasını alma. Ta ki, okuduğun ilim sana fayda verebilsin.

 

v   İmam-ı Ebû Yûsuf şöyle der: Oğlum öldüğü zaman techiz ve defin işini bir dostuma havale ettim, kendim İmam-ı Azam’ın ders verdiği medreseye giderek dersleri takip ettim.

 

v    İmam-ı Âzam Hazretleri çarşamba günleri derse başlardı. İmam-ı Yûsuf Hemedan’i Hazretleri de her hayırlı işe çarşamba günü başlardı. Çünkü Cenabı Hak nûr’u çarşamba günü yaratmıştır.

 

v   Hasan-ı Basri Hazretlerine dediler ki: Filan adam senin gıybetini yaptı.Hasan-ı Basri o adama bir kutu şeker gönderdi. Ve dedi ki: ”haber aldım ki, sevabınızı bize hediye etmişsiniz. Biz de size ancak bir kutu şeker hediye edebildik.”

 

v    İmam-ı Âzam Hazretleri, kendisine gelen her dedikoduya aldırmaz ve şöyle derdi: “Allah arkamdan kötü konuşanları affetsin. İyi konuşanları da rahmetine mahzar kılsın.”

 

v    Muhammed bin Vâsi’nin bacağındaki yarayı gören biri der ki: sana çok acıyorum. O da şöyle cevap verir: Ben aksini düşünüyor ve bacağımdaki yaranın gözümde çıkmadığına şükrediyorum.

 

v     İmam-ı Âzam, talebesi Ebû Yûsuf’a dedi ki: Sen dersi pek iyi anlamazdın. Senin devamın ve derslere sebat edişin seni zeki ve çalışkan yaptı.

 

v   Abdullah bin Mübarek hazretlerinin dört şeyde eşi yoktu: Zamanında onun gibi alim yoktu, yumuşak huylu idi, iyilik severdi, yiğit ve cömertlikte fevkalâde idi.

 

 v   İmam-ı Âzam (H.80 - 150) aslen Türk tür, sahabeye yetiştiği için tabiindendir. Yetmiş yıl yaşadı, 64000 fetva vermiş, 500.000 adet mesele meydana koymuş ve halletmiştir.

 

v  14. asır şairlerinden Şeyhülislam Yahya Efendi ölünce cenazesine çok büyük bir kalabalık gelmişti. O kadar ki, namazdan sonra herkes olduğu yerde kaldı. Tabut elden ele verilerek kabrine kadar ulaştırılabildi.

 

v  İmam-ı Azam dört yaşında hafız olduğunda, babası Numan ağlıyor: “Eğer o elmayı izinsiz ısırmasaydım daha önce hafız olurdu” diyor.

 

v    Nefis mücahedesi kahramanlarından olan Şeyh Muhammed Bin Annan’ın, her gece ki ibadeti,  500 rekat namaz kılmaktı.

 

v    Büyük Müfessir  Âlûs'î  Zâde Mahmut Efendi gündüzleri talebe okutur, fetva verir, akşamları dostları ve sevdikleri ile bir müddet sohbet eder, sabaha karşı da seher vaktinin feyzi bereketi ile eserlerini yazmakla meşgul olurdu. Gecenin bir kısmında da uyur, istirahat ederdi.

 

v    Seçkin Âlim, İmam-ı Sûyûti Hazretleri (849-911) hicri tarihleri arasında (62) yıl yaşadı, fakat bu kadar kısa ömrü içinde talebeliği ve hocalığının yanında 400 civarında eser yazdı. Hayatının günleri ile, yazdığı eserleri bölüyorlar, ömrünün her gününe 14 sayfa düşüyor.

 

v    Büyük İlim adamı, İmam, Müfessir Fahrüddin-i Razi Hazretleri 12. asrın imkansızlıkları içinde bugün 8 cilt halinde elimizde bulunan Muhteşem Tefsir-i Kebir-ini yazmıştır. Sadece o mu ki, yanında daha nice eserler. Ve medreseye giderken her vakit bineğinin etrafında 300 den fazla talebe yürürdü.

 

v   Hüccet-ül İslam İmam-ı Gazali, İslam alimlerinin büyüklerindendir. O kadar çok kitap yazdı ki, ömrüne bölününce, bir güne on sekiz sayfa düşmektedir. H.484 de Bağdat’da Nizamiye Medresesine -Üniversite- Müderris -profesör- oldu.

 

v   Ziyad oğlu Hasan isminde bir âlim, ilim tahsiline 80 yaşında başlamıştır. Binaenaleyh ilim tahsili için hangi yaş olursa olsun geç kalınmamıştır. Bu zat, 40 sene yatakta yatmadan çalışmıştır. 40 senede müftülük yapmıştır. 160 yaşında vefat etmiştir.

 

v  Molla Fenari, vefat ettiği zaman özel kütüphanesinde bulunan kitapların sayımı yapıldı. Bu büyük âlimin kütüphanesinde 10.000 ciltten fazla kitap bulunduğu tespit edildi.

 

v    Büyük tarihçi ve müfessir Taberi’nin 15 yaşından 86 yaşına kadar geçen günlerini ve yazdığı eserleri hesaplamışlar. Her gün için yirmisekiz sayfalık bir eser yazdığı görülmüş.

 

v   Fatih devri ilim adamlarından Molla Hüsrev, gençlik günlerinden vefatına kadar her gün mutlaka dört sayfa gerek tercüme, gerek telif, gerek istinsah -arttırmak, çoğaltmak, kopya etmek- yoluyla bir mevzûû yazdığı bildirilmektedir.

 

v  Büyük Türk düşünürü İbn-i Rüşd, 1198 yılında Merakeş kadısı iken vefat etmişti. Cenazesi Kurtuba’ya getirildi. Cenazeyi taşıyan devenin bir tarafına düşünürün yazdığı kitaplar yüklenmişti. Diğer tarafına da cesedi... Yazdığı eserlerin ağırlığı, cesedin ağırlığına tamamen müsavi-denk geliyordu.

 

v   Meşhur İslam âlimi, Firuzâbâdî her akşam 200 satırlık bir metni ezberlemeden uyumazmış. Hal böyle iken yine de çalışmalarından memnun olmuyormuş. Kendisini ilme adayanların hali işte böyledir.

 

v    Emir-ül Mü’minin Ömer bin Hattab (R.A.) mescit de yüksek sesle bağıran birisini işittiği zaman, kamçısı ile ona vurur ve “nerede olduğunu bilmiyor musun? Mescitte oturan bir kimse, büyük ve ulu Allah’ın huzurunda bulunuyor demektir” buyurdu.

 

v  Sahabelerden biri, bir kişiye dedi ki: “iyi dinle sana tıbbı öğreteceğim. O öğrendiğin tıp sebebiyle tabiplerden üstün olursun. O tıp şudur: Aç isen yemek ye yani acıkınca ye. Yemek yemeğe isteğin olduğu halde sofradan kalk yani tıka basa doymadan sofradan ayrıl, elini çek.

 

v  Bir zamanlar Hz.Peygamber aleyhisselamı öldürmeye giden Ömer, iman şerefine erince, cennetle müjdelenen Hz.Ömer (R.A) oldu. Sonrada Faruk unvanına ve şerefine erdi.

 

v   İman hem nûr hem kuvvettir. İman tarihin kaydettiği en büyük kuvvettir. Onunla zırhlanan korkaklar kahraman, sakatlar pehlivan oldu.

 

v  Koçi Bey, Osmanlı’nın ayakta durabilmesi için, padişaha sunduğu teşhisler içerisinde şöyle diyor: “Padişahımız her sınıftan değerli kişilerden lütfunu esirgemesin ve değersizleri de pek önemsemesin.

 

v  Kur'an-ı Hakîm ve Meâli Kerîmi hazırlayan, Merhum Hasan Basri ÇANTAY, Kutbü'l Arifin Abdülkadir GEYLANİ (K.S.) Hazretlerinin ruhuna her gün bir YASİN’i Şerif okur hediye edermiş ve bunun feyz-u bereketini hayatında bizzat görürmüş.

 

v   Son asrın müfessirlerinden Ömer Nasûhî BİLMEN Hoca, dört yaşından itibaren Kur’an-ı Kerimle haşir neşir olmuş, 87 yıllık ömrünün büyük bir bölümünde her gün bir cüz Kuran-ı Kerim okurmuş, 60 yıl da hocalık yapmıştır.

 

v   Şair Ali Ulvi Kurucu Bey diyor ki, Müslüman kardeşler teşkilatının lideri merhum şehit Allâme Hasan El-Bennan’ın muvaffakiyetinin baş şartı; davasına olan hudutsuz aşk ve şevki idi.

 

v    “Beşiği sallayan el, cihana hükmeder” derler. O da annedir. Demek ki beşiği sallayan da, eşiği kollayan da çocuğu hayata hazırlayan da kadındır, annedir.

Şu halde kadın ekindir. Erkekte yağmur. Ekin elbette yağmura muhtaçtır. Ekin olmayan yerde yağmur rahmet olmak vasıf ve imkanını kaybeder.

 

v    Kardinal Gibbons diyor ki; “86 yıl yaşadım, insanlardan yüzlerce sinin muvaffakiyet şahikasına tırmandıklarını gördüm. Muvaffak olmak için gerekli unsurların en önemlisi İmandır.”

 

 v   Meşhur İngiliz Filozofu Spencer, muazzam eseri olan “İlk Prensipler"ini günde yalnız iki saat çalışarak yazmış, meydana koymuştur.

 

v    Ulu Hakan Sultan II. Abdülhamit Han, 33 yıl padişahlık yapmış muttaki bir zat idi. Yaptırdığı Yıldız Sarayı yakınında Hamidiye camiinde namazlarını kılardı. Bu camide uzun süre müezzinlik yapmış bir hafız diyor ki , " her sabah camii erken açarken, Sultan'ı benden önce camide bulurdum. Öyle ki bazen de saraya gitmez, camide sabahlardı. Ben de erken kalkmada bir türlü Sultan'a erişemezdim."

v     Dr. Rıza Nur diyor ki:

“Bir aralık çok sofu oldum. Sevabı çok diye namazları evde değil, camiye gidip kılardım. Erken uyanır, sabah namazlarını evde değil, camide kılardım. Anam, babam pek memnundu. İtiraf ederim ki; benim de dünyada en saâdetli -mutlu- devrem budur. İlâhî bir neş'e içinde idim. Önümde parlak bir istikbal, semâvî bir ümit, mes'ût ve emin bir ahiret görüyordum. Taş, toprak her şey bana mesut gelir, saâdet telkin ederdi. Her şey bana bahtiyar›k verirdi. Ezan okunurken dehşetli heyecanlar duyardım. kendimi kuş gibi hafif hissederdim. Yerlere sığmazdım. Yürürken âdetâ uçuyorum gibi gelirdi. Sanki gökler benim diyarımdı. Pürüzsüz, en ufak bir lekeden Ârî, temiz bir insandım...”

 

v     Ord. Prof. Dr. Mazhar Osman UZMAN çocuklarına diyor ki:

·        Evlatlarım; şöhreti, serveti, huzuru, şeref ve haysiyetinizle değişmeyiniz.

·        İkbal için kimseye boyun eğmeyiniz.

·        Namuslu, hür, cesur ve azimkâr olunuz.

·        Hele, hiç gülünç olmayınız.

·        Kimse size acımaya lüzum görmesin.

·        Kimsenin merhametine muhtaç olmayınız.

·        Milletinizi, vatanınızı ve bütün insanları seviniz.

·          Âlicenâp ve şefkatli olunuz.

·        Sıhhatinizi koruyunuz; çünkü, hayat pek kıymetli bir  vadiâdır. Fakat icabında onu, yalnız şeref ve haysiyetiniz için seve seve fedâ ediniz, fedâ etmekte de hiçbir tereddüt göstermeyiniz.

 

v     Bir Düşünürün Tesbit Ettiği Başarı için Ondört Altın Kural

·        İşyerinde daima bilgili olun.

·        Kibar ve ciddi davranın.

·        Alt ve üst ilişkilerinizde hem saygılı, hem de mesafeli olun.

·        Kariyerinizi ön planda tutun.

·        Sık sık iş ve yer değiştirmeyin.

·        Yabancı dilinizi geliştirin.

·        İş hayatınızdaki ilişkilerinize dikkat edin.

·        Emin olmadığınız konularda yorum yapmayın.

·        Konuşmayı olduğu kadar, dinlemeyi de bilin.

·        Kendinize her zaman spor yapacak zaman ayırın.

·        İşinizle ilgili kurslara gidin. Mesleki performansınızı geliştirin.

·       İş arkadaşlarınıza sorumluluk yüklemeyi bilin.

·        Yeni şeyler öğrenmek için çaba sarfedin.

·        Dış görünüşünüze ve sağlığınıza özen gösterin

 

Baglantı

• 12/3/2007 - BİLGİNLERİN ÖRNEK HAYATINDA

BİLGİNLERİN ÖRNEK HAYATINDA

 RASTLANAN

MUVAFFAKİYETİN SIRLARI

 

 

v    Sa’d b. Ebu Vakkas (R.A.) şöyle anlatır:

Anneme karşı çok itaat eden biriydim. Annem Müslüman olduğumu duyunca, beni çağırdı ve: Bu inandığın din nedir ey Sa’d dedi; ya bu dinden vazgeçersin, yahut da yemeyeceğim, içmeyeceğim, öleceğim. Sana herkes “anne katili” diyecek, dedi. Sa’d, anneciğim bunu bana yapma, ben yeni inandığım dinimi terketmem, dedi. Aradan bir kaç gün geçti. Annem hiç bir şey yemedi, oldukça zayıflamış ve halsiz kalmıştı. Nihayet kendisine şöyle dedim:

Ana ! Allah’a yemin ederim ki, bin canın olsa da hepsi tek tek çıksa yine de hak din olan İslamiyet'ten ayrılmam, dedim

 

v    Sahabeden Ukbe bin Nafi (R.A.) Afrika’da, yerli halk tarafından yapılması muhtemel inkılâba karşı bir emniyet tedbiri alarak başka bir şehirde yerleşmeye karar verdi. Buna da “Kavrayan” mevkiini uygun buldu. Adı geçen yer, yılan, çıyan ve yırtıcı hayvanların barınağı olduktan başka bataklıktı Ukbe Allah’a dua etti. Kendisi, duası kabul olunanlardandı. Sonra hayvanlara: “BİZ DEDİ, ASHABIYIZ, BURALARDAN UZAKLAŞIN, BİZ BURAYA YERLEŞECEĞİZ, BUNDAN SONRA KİMİ BULURSAK ÖLDÜRÜRÜZ...” O gün orada bulunanlar baktılar ki, yavrusunu alan hayvan yola koyulmuş, savuşup gitmekte. Bu hadiseyi bir çok berberi kabileleri görüp Müslüman olmuşlardır.

 

v    İran Şahı Nûşerevan’ın veziri Büzürg-Mihr, ehemmiyetsiz bir sebepten dolayı eline, ayağına zincirler geçirtip zindana atılıyor. Her gün ekmek ve sudan başka bir şey verilmiyordu. Bir müddet böyle yaşadı, hiç şikayet etmedi. Bunun üzerine şah dostlarının yanına gönderilmesini ve onların yanında söyleyeceği sözlerin yazılmasını ferman buyurdu. “Vezir altı ilacım var ki, onları kullanarak kendimi koruyorum. Durumu soran dostlarına altı ilacı şöyle sıraladı: 

1-     Allah'a güvenmek,

2-     Başa gelene dayanmak,

3-     Sabretmek,

4-     Yılmamak,

5-     Daha kötü bir duruma düşmemiş olmak yüzünden teselli bulmak,

6-     Her lahza kurtuluşu ümitle beklemek,

   İşte bunlar bana destek olup metanet verdi, dedi.

 

v    Fadıl Oğlu Şeyh Muhammed (K.S.) talebe iken çarşı yemeği ve ekmeği yemezdi. Babası köylü idi. Cuma günleri  oğlunun bir haftalık yemeğini getirirdi. Bir gelişinde babası oğlunun odasında çarşı ekmeği gördü. Oğlu ile  konuşmadı. Oğlu özür beyan etti. Ben almadım. Arkadaşım aldı , ben razı değilim dedi. Babası, eğer sen vera(*) ve  takva sahibi olup şüphelerden sakınsaydın, arkadaşın buna cesaret edemezdi. İlim öğrenen vera’ya riayet etmezse  cahiller arasında kalır dedi.

 

v   Emevi halifelerinden Ömer Bin Abdülaziz, Horasan’a bir vali tayin ediyor. Vali Horasan’a vasıl olunca bakıyor, vaziyetler vahîm. Adamlar birbirini öldürüyorlar. Anarşi var, içki içiyorlar, her türlü rezalet var, soygun var. Oradan halifeye bir mektup yazıyor.    “Ya benim istifamı kabul et, yahut ta meydanlara dikeceğim kazıklara direklere insanları bağlatacağım, at kamçıları ile dövdüreceğim” diyor ve       müsaâde istiyor. Emir' in ona verdiği cevap çok enteresan: İstifanı kabul etmem için fevkalâde bir sebep yok. Tebââmı dövmene de razı değilim, sakın dövme. Çaresini sana iki kelimeyle söylüyorum: Hakk’ın emrini halka öğret. Adaletten de kıl kadar inhiraf etme -dönme-” diyor ve mektubu böylece cevaplandırıyordu.

 

v   Abbâsîlerin en meşhur halîfesi Harun’ur Reşid, vezirleri ile bir sohbet esnasında, oğulları Emin ve Me’mun dan hangisinin daha zeki olduğu hakkında herkesin ayrı ayrı fikir beyan etmesi üzerine, sekiz on çubuğu bir araya bağlayıp getirmelerini emreder. Ve çocuklarını huzuruna davet eder. Önce Emin’e bu sımsıkı bağlanmış desteyi kırmasını söyler. Emin bütün gücünü sarf ederek elleri ve ayaklarının yardımıyla parçalamaya gayret ederse de muvaffak olamaz ve aczini itiraf eder. Sonra Me’mun içeri girer, aynı teklif ona yapılınca, bir müddet çubuk destesini gözden geçirir ve destenin içinden bir çubuğu güçlükle ç›kararak kırar, geri kalanları da aynı surette birer birer parçalar. Böylece zekasını meydana koymuş olur.

 

v    İslam tarihinde ikinci Ömer diye tanınan, Ömer Bin Abdülaziz, halifeliği zamanında aklı erenleri çağırır onlarla din ve devlet işlerini görüşürdü, müşavere ederdi. Bir gün büyük zevattan Muhammed Bin Ka’bül Kürâzî'yi çağırır der ki, “Bana adaleti” tavsif et -vasıflandır-. O zat dedi ki, "peh!... peh!... sen büyük bir işten sordun. Adalet ve Adaletli davranmak: İnsanların küçük olanlarına baba olacaksın. Büyük yaşta olanlara evlat olacaksın, akranlarına kardeş olacaksın. Babana iyi bakıp hürmetli olacaksın, oğluna karşı merhametli ve şefkatli davranacaksın. Kendi kardeşini görüp gözeteceksin. İşte sana adalet."

 

v    Abdullah İbn-i Mübarek, ölüm döşeğinde iken yanında birisi vardı. Bu şahıs ölüm sarhoşluğu içinde bulunan Abdullah ibn-i Mübarek için bir takım ilmi meseleler yazıp kendisine okuyordu. O sırada bulunanlardan biri: Ey Abdullah, bu ölüm anında da mı ilim öğreniyorsun? diye sordu. İbn-i Mübarek’in cevabı şu oldu: "Evet belki de şu ana kadar bilmediğim bir mesele öğrenirim de bana faydalı olur dedi."

 

v    Davûd-u tâ'î şöyle dedi: Yirmi sene Ebû Hanifenin huzurunda bulundum, bu zaman zarfında, ona dikkat ettim, kalabalıkta ve yalnız iken başının açık olduğunu görmedim. İstirahat etmek için ayaklarını uzatmazdı. Kendisine, “Ey İslam Dininin İmam-ı, yalnızken ayaklarınızı uzatsanız ne olur? Diye sordum, cevabında: “Allah’u Taâla'nın huzurunda edeple durmağa dikkat etmek, yalnızken daha çok icap ediyor” buyurdu.

v    İmam-ı  Âzam Ebu Hanife, sahip olduğu ilmi, bir geçim vasıtası yapmamış, resmi bir görev de kabul etmemiştir. Irak valisi İbn-i Hübeyre, kendisine bir ara kadılık teklif etti. Ebû Hanife kadılığı kabul etmedi.

Bunun üzerine kendisine işkence yaptılar dayak atıp hapsettiler.

Annesi oğlunun bu haline çok üzüldü. -"Ah oğlum ! İlmin sana eza ve cefadan başka bir şey getirmedi" dedi. Ebu Hanife: " Üzülme anacığım, onlar bana dünyayı vermek istiyorlar, ben ise ahireti istiyorum. Ahirette Allah'ın azabına maruz kalmaktansa, dünyada işkenceye katlanırım." dedi.

 

v İslam bilginleri ruh olgunluğu ve Allah’a (c.c) yaklaşmak için, birer mürşidi-i kâmile bağlamışlardır. Müçtehitlerin en büyüğü İmam-ı Âzam (Rah.)’da derin ilmine ve olgun takvasına rağmen Hasan-ı Basri (K.S.)’ye, İmam-ı Şafii (Rah.)’de ümmi bir kişi olan ve mânevî sahada ilerleyen Şeyban Râî (K.S.) hazretlerine intisap etmiş bağlanmış, Hüccetü’l İslam İmam-ı Gazali (K.S.) ise, Ali Feramid-i (K.S.) Hazretlerini rehber edinmişlerdir.

Onun için hak aşığı ne güzel söylemiş:

“Ne kadar âlim olsan, herkes gibi beşersin,

örnek insana uy ki, gönül bahçen yeşersin”.

 

 v   Büyük zatlardan Sadr’ül Ecel Burhan’ül Eimme’nin Hüsameddin ve Taceddin adlarında iki oğlu vardı. Babaları sabahleyin erkenden diğer talebelerin derslerini verirdi. Bu iki kardeş öğlen sıcağına kalırlardı. Babalarına dediler ki bize bu usanç veriyor. Babaları: Onlar hem uzaktan geliyorlar, hem de yabancıdırlar, dedi. Onlara şefkatli davranmak lazımdır. Siz yanımdasınız, dedi. Bu şefkat ve fedakarlık bereketi ile evlatları zamanın en ileri gelen alimleri oldular.

 

v  İbrahim bin Ethem (K.S.), bir gün Beyt-ül Makdis’de bulunuyordu, gece olunca uykuya dalmıştı: Bir ses işitti. “Geceleri ibadetle kaim olmak, cehennem ateşini söndürür, sırat üzerinde ayakların kaymasını önler. Öyleyse bu hususta gaflete düşüp ihmalci olma!” O da bu hadiseden sonra ölünceye kadar geceleri ibadetle ihya etmiştir.

 

v  Allah dostlarından biri; Ey insanoğlu rahat yaşayıp, fazlaca para ve mal sahibi olmaya bakıyorsun. Eline geçenleri, helal-haram demeden yığıyorsun; ama düşün ki, hamalın sırtında ki yük çoğaldıkça, zavallının sıkıntısı ve ızdırabı da o nispette artıyor.

 

v   Fatih Sultan'ın babası 2.Murat, Hacı Bayram Veli Hz.lerine: “Hocam dua buyurursanız da şu İstanbul’un fethi bize nasip olsa" dediğinde hazretin cevabı; "Sultanım, İstanbul’un fethini, şu çocuk ile köse görecekler" Dediği gibi de oldu, o çocuk, Fatih Sultan Mehmet, köse ise Akşemseddin Hazretleri idi ve gördüler. Onlara nasip oldu.

 

v   Fatih Sultan Mehmet, hocası Akşemseddin'i çok severdi. Sık sık onu ziyaret eder, saygıda kusur etmezdi.

Fatih'in her gelişinde Akşemseddin ayağa kalkmaz, ona oturduğu yerden " hoş geldin evlât" derdi. Fakat, hocası kendisini ziyaret ettiği zaman Fatih onu ayağa kalkarak karşılardı.

Sadrazam Mahmut Paşa Fatih'ten bunun sebebini sordu. Büyük hükümdar ona şu cevabı verdi. "...paşam ! bunun sebebini ben de bilmiyorum. Korkudan mı dır, yoksa aşırı sevgi ve saygıdan mıdır ?... Onu gördüğüm zaman yerimde oturamıyorum, ayağa kalkıyorum, adeta elim ayağım titriyor, dilim dolaşıyor..." dedi.      -İşte sana saygı ve terbiye örneği...

 

v Yavuz Sultan Selim, Mısır yolunda, “Ordu-yu Hümayun” saatlerce Kocaeli’nin bağ ve bahçelerinden geçer. Yavuzun içinde bir endişe:

“-Acaba asker izinsiz bir tek elma koparmış mıdır?” Bir müddet sonra ordusunu durdurur. Yeniçeri ağasını yanına çağırarak bütün askerin heybelerinin aranmasını emir verir. Arattığı şey tek bir elmadır. Fakat yok. Yarım elma bile çıkmaz heybelerden. Yavuz sevinçlidir:

“-Eğer bir askerin üstünde halkın bahçesinden koparılmış tek elma çıksaydı, Mısır seferinden vazgeçecektim. Şükür Allah'ıma” der.

Tarih gösteriyor ki; gerçek “ZAFER”ler yalnız kılıçların ucunda değil, üstün ahlak anlayışının ve  faziletlerin burcundadır.

 

v    Osmanlı alimlerinin sonuncularından olan Hüsrev hoca, Fatih Camii’nde ders okuturken bir gün geç kalmış, nefes nefese içeri girmiş kusura bakmayın çocuklar demiş, bugün bizim 17 yaşında bir kızımız vefat etti; onun defin işlerini yakınlarına havale ettim, onlar hazırlayacaklar. Ben de derse acele geldim yine de geç kaldım, diyor.

 

v    Büyük Türk Düşünürü İbn-î Sinâ, dünyaca meşhur olan “Kitabu’ş-Şifa” isimli eserini, her gün sabah namazından sonra, Bağdat’ta ki bir caminin büyük kandili altında oturarak kuşluk vaktine kadar, yani takriben iki saat çalışmak suretiyle vücuda getirmiştir.

 

v  Gençlerin enerjisi, azim ve iradesi ile ihtiyarların tecrübesi mutlaka birleştirilmelidir. Bazı kimseler 60-70 yaşına varınca, irade zaafına uğruyor, kendi kendisine fena bir telkinle hiç bir işe yaramayacağını zannediyor ve köşesine çekiliyor. Bu yanlıştır. Ebû Eyyüb El-Ensari (R.A.) Hazretleri 85-90 yaşları civarında genç mücahitlere katıldı. Emevi orduları ile İstanbul’a kadar geldi. cihad yaptı ve orada şehit oldu, geri dönemedi. Mimar Sinan da 85 yaşında Edirne’de Selimiye Camii gibi en değerli eserini yaşlılığında ortaya koymuştur. İhtiyar büyüklerimiz bunu örnek almalı da irade pısırıklığına düşmemelidirler.

 

v    İhtiyar piri fani bir zat bahçesine meyve ağacı dikiyordu. Oradan geçen bir genç baktı ve gülerek dedi ki, “dede bu yemiş ağaçlarını kimin için dikiyorsun? Kaç günlük ömrün var ki?” Dede: “Yavrum bu meyveler bana yetişmezse torunuma yetişir ya diyerek gence cevap verdi”. Zaten insanın dünyaya gelişi şu üç gaye içindir. Birincisi, halife olarak gönderilmiştir, yani insan, yeryüzünde Allah'ın vekilidir. İkincisi, ibadet için gönderilmiştir. Üçüncüsü, dünyayı ziğnetlendirmek için, gelecek nesillere bir şeyler bırakmak, böylece de ölünce bıraktığı hayır müesseselerinden dolayı rahmet almak içindir. İhtiyar da bu niyetle ağaç diktiğini vurguladı.

 

v  Rivayet olunur ki, iki arkadaş ilim öğrenmek için uzak yerlere gitmişler. Ve seneler sonra memleketlerine dönmüşlerdi. Birisi güzel bir âlim, fakih olmuş, diğeri bir şey olamamış. Bunun sebebi araştırılmış, ikisini bir araya getirmişler. Âlim olan kıbleye karşı oturmuş, diğeri de kıbleye arkasını dönmüş. Bu haller sorulunca: Alim olan demiş ki, “ben hiç bir vakit kıbleye arkamı dönmedim. Ve okuduğum şehre dahi hürmeten sırt çevirmedim.” Âlimler, o zatın bu vera’sı sebebiyle diğerinden üstün olduğuna ittifak etmişler. Hem de hürmet ettiği şehir de ilminden istifade ettiği hocaları oturuyorlardı.

 

v    Büyüklerden biri anlatıyor: “Gençliğimde -talebelik zamanımda- zorluklar yüzünden dersi terk edip köyümün yolunu tuttum.” Yolda dinlenmek için bir çalı dibine oturmuştum. Bir ara gözüm bir böceğe ilişti. Böcek bir tuğla parçasının üzerine çıkmak istiyor, fakat biraz sonra geriye düşüyordu. Tekrar tırmanıyor, yine düşüyordu. Defalarca bunu tekrarladı ve nihayet çıkmaya muvaffak oldu. Bundan ilham alarak

 

Baglantı

• 12/3/2007 - Ahde Vefa

Ahde Vefa

Hz.Ömer arkadaşlarıyla sohbet ederken, huzura üç genç girerler, derlerki
-Ey halife bu aramızdaki arkadaş bizim babamızı öldürdü ne gerekiyorsa lütfen yerine getirin.
Bu söz üzerine Hz.Ömer suçlanan gence dönerek:
-Söyledikleri doğrumu diye sorar.
Suçlanan genç derki evet doğru bu söz üzerine Hz Ömer:
-Anlat bakalım nasıl oldu diye sorar.
Bunun üzerine genç anlatmaya başlar,derki :
-Ben bulunduğum kasaba hali vakti yerinde olan bir insanım ailemle beraber gezmeye çıktık kader bizi arkadaşların bulunduğu yere getirdi. Hayvanlarımın arasında bir güzel atım varki dönen bir defa daha bakıyor hayvana ne yaptıysam bu arkadaşların bahçesinden meyva koparmasına engel olamadım, arkadaşların babası içerden hışımla çıktı atıma bir taş attı atım oracıkta öldü, nefsime bu durum ağır geldi, ben de bir taş attım babası öldü, kaçmak istedim, fakat arkadşlar beni yakaladı,durum bundan ibaret,dedi.
Bu söz üzerine Hz Ömer söyleyecek bir şey yok bu suçun cezası idam, madem suçunu da kabul ettin...
Bu sözden sonra delikanlı söz alarak:
-Efendim bir özrüm var, ben memleketinde zengin bir insanım babam rahmetli olmadan bana epey bir altın bıraktı, gelirken kardeşim küçük olduğu için saklamak zorunda kaldım şimdi siz bu cezayı ifnaz ederseniz yetimin hakkını zayi ettğiniz için Allah indin'de sorumlu olursunuz, bana üç gün izin veriseniz ben emaneti kardeşime teslim eder gelirim, bu üç gün için de yerime birini bulurum der.
Hz Ömer dayanamaz derki:
-Bu topluluğa yabancı birisin, senin yerine kim kalırki? der,
Sözün burasında genç adam ortama bir göz atar derki,
-Bu zat benim yerime kalır, o zat Hz peygamber (s.a.v)  efendimizin en iyi arkadaşlarından, daha yaşarken cennetle müjdelen Amr ibni Asr' dan başkası değildir. Hz Ömer Amr 'a dönerek
-Ey amr delikanlıyı duydun, der.
O yüce sahabi:
-Evet, ben kefili, der ve genç adam serbest bırakılır.

Üçüncü günün sonunda vakit dolmak üzere ama gençten bir haber yoktur, Medinenin ileri gelenleri Hz Ömere çıkarak gencin gelmeyeceğini, dolayısıyla Amr ibni Asr'a verilecek idamın yerine, maktülün diyetinin verilmesini teklif ederler, fakat gençler razı olmaz ve babamızın kanı yerde kalsın istemiyoruz, derler.
Hz Ömer kendinden beklenen cevabı verir, derki,
-Bu kefil babam olsa farketmez, cezayı infaz ederim.
Hz Amr ibni Asr ise tam bir teslimiyet içerisinde derki,
-Biz de sözümüzün arkasındayız.
Bu arada kalabalıkta bir dalgalanma olur ve insanların arasından genç görünür.
Hz Ömer gence dönerek derki,
-Evladım gelmeme gibi önemli bir fırsatın vardı neden geldin.
Genç vakurla başını kaldırır ve:
-Ahde vefasızlık etti demeyesiniz diye geldim, der.
Hz Ömer başını bu defa çevirir ve Amr ibni Asr'a derki,
-Ey amr sen bu delikanlıyı tanımıyorsun nasıl oldu da onun yerine kefil oldun?
Amr ibni Asr :
-Bu kadar insanın içerisinden beni seçti, insanlık öldü dedirtmemek için kabul ettim der.
Sıra gençlere gelir derlerki,
-Biz bu davadan vazgeçiyoruz, bu sözün üzerine Hz Ömer :
-Ne oldu biraz evvel babamızın kanı yerde kalmasın diyordunuz ne oldu da vazgeçiyorsunuz?
Gençlerin cevabı dehşetlidir :
- Merhametsiz insan kalmadı demeyesiniz diye.

Baglantı

• 12/3/2007 - GÜZEL SÖZ

Bir insanın gerçek zenginliği, onun bu dünyada yaptığı iyiliklerdir. (HZ.MUHAMMED)
 

Baglantı

• 12/3/2007 - Çay kimi çağırır?

Çay kimi çağırır?
Vakti vardır...
Ve can çeker.
Ama berrak ve demli bir çaydan daha iyi olan şey, o çaya sohbet katan, lezzet katan dostlardır.
Çay da, dost da, teselli makamında bir talihtir.
Yalnızlığa hüzün taşır çay...
Sohbete muhabbet...
.....
Hayatın neresinde, ne şekil ve görüntüde olursak olalım; mesele şudur:
Bir bardak demli çayın yanında ne kıymetimiz var?
Hangi dostun bir bardak demli çayı için "hasretin adı" ve "katma değer"iyiz?
.....
Vakti vardır..
Ve can çeker.
Can, çayı bahane edip dost ister.
Profesör istemez, genel müdür hiç istemez...
Makam ve mevki...
Ve dahi şan ve şöhret...
Ve dahi mal ve mülk sahibi istemez.
Aradığı insandır.
"İnsan" sıfatının yanında, som altına şekil katmak için sokuşturulmuş bakır kadar ehemmiyeti olmayan unvanları hesaba katmaz...
Ve can, insan çeker.
Bir bardak demli çayın her yudumunu, ab-ı hayata dönüştüren insan!
.....
Bir daha mesele şudur:
Canımız kimi çeker ve kimin canı bizi çeker?
Ve neden?
.....
Hayattan aldığımız ve hayata kattığımız can sıkıntılarının çoğunun sebebi, maalesef değersiz şeylerden ibarettir.
Ne bu dünyadan çekip giderken bizimle birlikte gelirler.
Ne sonrası için işe yararlar.
Üstelik, bir bardak demli çayın yanında bile, sahibini "beş kuruş" sahiplenmezler
.....
Su kaynar...
Aşk ateşinde...
Bir tutam çay yaprağıyla karışmak, vuslattır.
Bu sıcaklığa...
Bu buhara ram olur ve yayılır duygular.
Sonra aşkın rengidir ve demidir görünen.
Ve aşkın rayihası.
.....
Söyleyin şimdi:
Can kimi çeker?
Kimin canı bizi çeker?
Bu şiire kim bir mısra katar gönlünden?
Sohbeti kim demler?


ALINTI ŞAİRİ BİLİNMİYOR
Baglantı

• 12/3/2007 - İSTİKLAL MARŞI’MIZ 84 YAŞINDA

İSTİKLAL MARŞI’MIZ 84 YAŞINDA

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde 12 Mart 1921 ‘de kabul edilen İstiklal Marşı ’mızın yıl dönümünde ; Türkiye’nin dört bir yanında çeşitli etkinlikler düzenlendi. Ankara’da TBMM’nin gerçekleştirdiği “İstiklal Marşı ‘mızın 84.Yıldönümü ve Mehmet Akif Ersoy’u Anma Etkinlikleri” vakfımızın katkılarıyla panel, sergi ve konser biçiminde gerçekleştirildi. Bu etkinliklere Ankara’da ismi Mehmet Akif Ersoy olan Okullar da katıldı. TBMM’deki ilk program bir panelle başladı. Milli Eğitim Bakanlığı Müsteşarı Prof. Necat Birinci ’nin yönettiği toplantıda Atatürk Üniversitesi Kazım Karabekir Eğitim Fakültesi Öğretim Üyesi Doçent Dr. Rıdvan Canım ile Gazi Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Mehmet Önal birer tebliğ sundular. Yazar Karikatürist (Heredot Cevdet) Hasan Kaçan da toplantıda özel bir sunum gerçekleştirdi. Toplantıda TBMM Başkanı Bülent Arınç da konuşma yaptı. Mehmet Akif Okulları , vakfımızın her sene programladığı biçimde önce Birinci TBMM’ne , sonra İstiklal Marşı’nın yazıldığı ve bir müddet Akif’in ikametgahına ayrılan Taceddin Dergahı’nı ziyaret ettikten sonra TBMM’ne geldiler. Parlamentoyu gezecek okullar, İstiklal Marşı etkinliğine , öteki izleyiciler gibi katıldıktan sonra Mehmet Akif Ersoy’un dizelerinin bestelendiği eserlerden oluşan konseri izlediler. Konser Kültür ve Turizm Bakanlığı Türk Sanat Müziği Korosu tarafından icra edildi. Vakfımız tarafından aynı gün bir Mehmet Akif Ersoy Resim Sergisi açıldı. Açılışı TBMM Başkanı Bülent Arınç yaptı. Bu çerçevede Burdur Belediyesi de , 12 Mart İstiklal Marşı’nın Kabulü Programı gerçekleştirdi. Mehmet Akif Ersoy Fikir ve Sanat Vakfı Başkanı Mehmet Cemal Çiftçigüzeli bu toplantıda “İstiklal Marşı ve Mehmet Akif” konulu bir söyleşi yaptı, Başkan Yardımcısı Mustafa Karakaya da yapım ve yönetimini üstlendiği “Akif’in hayatı” adlı belgeselin gösterimine katıldı. Aynı toplantıda Burdur Valisi Can Direkçi ile Belediye Başkanı Sebahattin Akkaya da birer konuşma yaptılar. Mehmet Akif bir dönem Burdur milletvekilliği yapmış, Burdurlular da bu çerçevede şimdi “Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi” için yoğun gayret gösterdiler. Vakfımız da bu girişime destek veriyor. 12 Mart Etkinlikleri başta İstanbul olmak üzere, Balıkesir, Kastamonu, Bandırma, Konya, Kilis, Kahramanmaraş’ta da değişik programlarla kutlanıyor.Vakfımıza gelen faks,e-mail ve telefonlara göre bu yıl ülke genelinde 500’ü aşkın yerleşim biriminde İstiklal Marşı ve Mehmet Akif etkinlikleri yapılıyor. Özellikle Akif’in hatıralarının olduğu, İstanbul, Ankara, Konya, Balıkesir, Kastamonu, Biga, Burdur öne çıkıyor. Mehmet Akif ve İstiklal Marşı etkinlikleri bu sene yurtdışında başta Almanya ve Hollanda olmak üzere Türklerin yoğun olarak yaşadığı ülkelerde de çeşitli programlar gerçekleştiriliyor. Sitemize ise gelen e-mail sayısı da hızla artıyor. İletilerden anlaşıldığına göre izleyicilerin önemli bir bölümü ise öğrenci. Bu sevindirici bir gelişme. Ayrıca yurtdışından da gelen mesajlar da vakfımız yöneticilerini yüreklendiriyor ve heyecanlandırıyor.


 


İSTİKLÂL MARŞI


Korkma sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;
O benimdir, o benim milletimindir ancak.

Çatma; kurban olayım, çehreni ey nazlı hilâl
Kahraman ırkıma bir gül, ne bu şiddet, bu celâl?
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helâl...
Hakkıdır, hakka tapan, milletimin istiklâl

Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış şaşarım!
Kükremiş sel gibiyim; bendimi çiğner aşarım;
Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.

Garbın afakini sarmışsa çelik zırhlı duvar,
Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.
Ulusun, korkma! nasıl böyle bir imanı boğar,
Medeniyet! dediğin tek dişi kalmış canavar?

Arkadaş! yurduma alçakları uğratma, sakın.
Siper et gövdeni, dursun bu hayasızca akın.
Doğacaktır sana vadettiği günler hakkın.
Kim bilir belki yarın... belki yarından da yakın.

Bastığın yerleri «toprak!» diyerek geçme, tanı:
Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.
Sen şehid oğlusun, incitme, yazıktır, atanı:
Verme, dünyaları alsan da, bu cennet vatanı.

Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda?
Şüheda, fışkıracak, toprağı sıksan şüheda!
Canı, cananı, bütün varımı alsın da hüda,
Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda.

Ruhumun senden, ilahi şudur ancak emeli,
Değmesin mabedimin göğsüne namahrem eli.
Bu ezanlar - ki şahadetleri dinin temeli-
Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli,


O zaman vecdile bin secde eder - varsa - taşım.
Her cerihamdan, ilâhi boşanıp kanlı yaşım,
Fışkırır ruhu mücerret gibi yerden naşım;
O zaman yükselerek arşa değer belki başım.

Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilâl!
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helâl.
Ebediyyen sana yok, ırkıma yok izmihlal:
Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet;
Hakkıdır; hakka tapan, milletimin istiklâl.

 

 

 

 

 

 

http://www.mehmetakifersoy.com/default.asp

 

 

 

 

 

Baglantı

• 12/3/2007 - tıklayın

http://aksoy1.blogcu.com/

Baglantı

• 12/3/2007 - resim

Baglantı

• 12/3/2007 - resim

Baglantı

Tanıtım

Son yazılarım

• konya
• ankara'da kar 8 mart
• sirke
• tuz
• Himalaya Tuz
• mutlu yıllar
• bir eşeğin hayat için mücadelesi
• iyi günler
• öküzle ilgili konular:))
• iyi bayramlar
• iyi bayramlar
• NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE
• ay ışığı
• yavrusunu hiç bir hayvan terketmiyor
• avanos
• selamlar:))
• Peygamber Efendimizin (sav) Taif’de yaptığı sabır duası:
• Kadının kocasına karşı vazifeleri:
• alanya
• Vâki olanda hayır vardır
• bir okuyun derim
• alanya'dan bir çiçek
• antalya-alanya
• antalya-alanya
• alanyadan çiçekler
• alanya
• Biraz önce reklamlarda dikkatimi çekti ...
• ayaş
• saç müzesi
• ankara-ayaş
• Yedi Ayetler ve Sirlari
• ne olur herkes söylesin ama sen söyleme:)))))))))))))))))
• anne hakkı
• HÂBİL (VE KÂBİL)
• İBADETLER VE ENERJİ
• selamlar hayırlı günler
• "DİN"İN TEMEL GERÇEKLERİ - Ahmed Hulûsi
• Efendim
• Alice Harikalar Diyarında
• ankara-hamamönü
• ankara hamamönü
• hayırlı akşamlar dilerim
• hayırlı akşamlar dilerim
• küçük prens
• hayırlı akşamlar dilerim
• güzel bir söz
• TEKEL işçilerinin eylemi
• hayırlı günler
• hayırlı akşamlar
• İnsanları Allah'ın adını kullanarak kandırmaya çalışması
• Camilere bebek değil dedeleri bırakıyorlar
• iyi günler kendinize iyi bakın sevgiler
• ankara'da ilk kar
• Asıl tehlike kuş gribi değil puşt gribi
• iyi günler
• hayırlı akşamlar
• Stalinin tavuğu..
• iyi geceler
• iyi günler
• selamlar sevgiler:))
• selamlar
• ankara-metro
• kuş cenneti-nallıhan
• ULUS ATATÜRK ANITI
• Yeni başlayanlar için Ankara aştidir.(bkz: aşti)
• küçük prens
• iyi günler kendinize iyi bakın sevgiler
• iyi günler
• hayırlı akşamlar dilerim
• BAYRAMINIZ KUTLU OLSUN
• iyi günler kendinize iyi bakın sevgiler
• ankara-hamamönü
• ankara-samanpazarı
• ankara-samanpazarı
• ankara-hamamönü
• selamlar hayırlı günler
• selamlar hayırlı günler
• kasımpatı
• farenin hikayesi
• NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE
• KARADUT-AYAŞ
• KIRMIZI
• sonbahar -ankara AOÇ
• pembe
• sonbahar -ankara
• ELMALI KURABİYE
• ANLAM
• Can Yücel'den...
• hayırlı akşamlar dilerim
• yoldan görüntüler2
• yoldan görüntüler
• diyarbakırdan bir fotoğraf
• HER AÇIDAN
• müslümanlık hakkında
• Küçük Prens
• Ağlarsın
• KURAN'I KERİM TEFSİRİ
• YAŞLIYA SAYGI
• İSLAM AHLAKI
• SUÇU KENDİMİZDE ARAMAK

Baglantılar

• Ana Sayfa
• Profil
• Arşiv
• Arkadaşlarım
• Bana Eposta gönder
• RSS
• çocuklar_tıklayın_
• madalyonunöteki yüzü
• kırçiçekleri.com
• gerekli adresler
• islamihassasiyet
• ARSTEKİN
• ankara rehberi
• faydalı linkler
• milli piyango
• nurtopu
• haberaktuel
• bigoo
• online ziyaretçi
• gerekli linkler
• SAADETBİLGE
• NURbanaait
• SPACES SAADET
• ÇOCUKLAR İÇİn
• ANNELER VE ÇOCUKLAr
• KOMİK ŞEYLER
• MESELA
• BAKİDOSTLUK
• SAADETİN PENCERESİ
• GEREKLİ LİNKLER
• BİANET
• RENK KODU
• müslümangenç
• muhacir.cjb.net
• kuranbilgisi
• .biyografi.
• GELENEK
• KALBİMİN KALEMİ
• aytunçaltındal
• islamhouse
• yardımcı konular_html
• sağlık konuları
• dini konular
• HÜZÜNGÜNLÜĞÜM
• EMEKLİ
• ESİN
• DUA
• AÇIKİSTİH.
• ALLAHINİSİMLERİ
• NALANHOBİ
• Renk Kodları
• XPRODOKSİT
• ARDAVERDA
• SELİNÇAĞLAYAN
• SEVGİPINARI
• SAADET
• ŞEHİTLER ÖLMEZ
• ankara hastahane telefon
• .benimblog.com/emre
• http://web.ego.gov.tr
• http://www.pcforumlari.com/
• http://www.serdengecti.org/kurankerim/

63 sayfadan 25 . sayfa
geri | ileri