Myspace Layouts by the Original Myspace Pimper
Myspacepimper.com Free Layouts for Myspace and Teenchill.com


BenimBlog.com - Turkce ucretsiz blog Bedava blog hizmeti
Benimblog.com satilikir / is for sale: info@anahaber.com




ÇEŞİTLİ KONULAR

ÇEŞİTLİ KONULAR

• 17/11/2006 - Sequoia ağacı

Yeryüzündeki canlıların en eskisi ve en muhteşemi Kaliforniya'daki dev Sequoia ağacıdır. Mamut ağaç diye de adlandırılan bu çam 3000 yıllık ömrüyle Allah'ın bir mûcizesidir. Kendisine yaş ve büyüklük itibariyle biraz yaklaşan yegâne komşusu, Kaliforniya sahillerindeki sıradağların kızıl çamıdır. Mamut ağacın vatanı, Sierra Nevada'ların batı yamaçlarında 1800-2400m yüksekliktedir. Kışın kar sequoia'ların arasını 9m yükseklere kadar doldurur; fakat bu muazzam kar yığınları bile, dev ağaçların arasında, beyaz bir ayak halkası gibi kalır. Yazları gayet kurak geçen bu bölgede bir kere yağmur yağdımı, yıldırım isabet eden Sequoia'nın tepeden köküne kadar ikiye ayrılması kâbildir. Bu ağaç cinsi hakkında bilgi sahibi olanlar Sequoia'nın hiçbir zaman hastalık veya ihtiyarlama neticesinde ölmediğini, fidanlık çağında parazitlerin hücûmunu veya yangın tehlikesini atlattıktan sonra, ancak yıldırımlara kurban gidebildiğini ileri sürmektedirler.


Mamut ağaçların gölgesi, takriben 400m. uzunluğundadır. Esasen bu ağaçları tek görmek kâbil değildir;her yerde ufak ormanlar teşkil ederler. Sequoia ağaçlarının en meşhurları Grand Forest, Mariposa, Calaveras ve General Grant ormanlarıdır.


Sequoia ormanına karanlıkta giren bir kimse, birden karanlık bir duvarla karşılaşınca duraklar;bu geniş karartının ağaç olduğunu neden sonra idrak eder. Bu ağaçtan enine bir dilim kesmek ve şehre taşımak kâbil olsaydı, geniş bir caddenin bütün enini kaplayacağı görülürdü. Sequoia'nın en alçak bir dalı bile o kadar yüksekt edir ki altında 12 katlı bir apartman inşa edilebilir. Bu dal kesilip dikine yere dikildiği takdirde, 20m yüksekliğinde ve tabanında 2m çapında iri bir ağaç görünümü alır. Sequoia altında duran bir insanın, ayağınıza konmuş bir çekirgeden hiç farkı yoktur. Sequoia'ların diğer bir hususiyeti, bütünündeki âhenktir. Ağacın her kısmı tabanının genişliği, dalların uzunluğu gövdenin kalınlığı ve tepenin şekli, tıpkı bir mâbedde olduğu gibi, birbiriyle âhenklidir.



Sabah ışığında, dev Sequoia'ların rengi, insanı cüssesinden dahi fazla şaşırtır. Gövde, kızıl bir ışıkla parlarken iğneli elbisesi mâdeni yeşil bir renge bürünerek masmavi göğe uzanır. Çoğunlukla kızıl çam ormanları loş olduğu halde, bu mamut çamlar, güneş ışınlarının tâ yere kadar sokulmasına mani olmazlar.


Mamut ağaç denince ilk akla gelen meşhur "General Sherman" dır. 83m. yükselikliğinde olan bu ağacın, tabanında çevresi 31 m. dir. Muntazam gövde, yerden 40m. yüksekliğe kadar dal verememiştir. Kuzey Calaveras ormanında, yere yıkılmış bir sequoia, ormanın babası diye anılmaktadır. Ormanın babasının vaktiyle 120m. yüksekliğinde olduğu hesaplanmıştır.


Bu bölgenin mamut ağaçları 1853 yılının bir ilkbahar sabahı, bir ayıyı kovalayan bir altın arayıcısı tarafından keşfedilmiştir. Adam 99 metreye kadar yükselen bu ağaçlarla karşılaşınca o kadar hayret etmişti ki, takip ettiği ayıyı bile unutmuştu.


Mamut ağaçlara "SEQUOIA" ismi, hayatını bir kızılderili alfabesi hazırlamaya vakfeden Cherokee kabilesi reisi Sequoia'ya izâfeten verilmiştir.

Kaliforniya'lılar, ehramlar henüz inşa edilirken, mamut ağaçların ihtiyarlamış olduklarını iddia etmektedirler. Fakat esaslı hesaplar, kesilen ağaçların hiçbirinin 3100 yıldan daha yaşlı olmadığını göstermiştir.

Bütün ağaçlar arasında en çok yaşayanlar, neden "SEQUOIA" lardır? Bunun cevabı, ağacın özünün reçinesiz oluşunda ve dolayısıyla zor yanabilmesinde aranmalıdır. Yangın ihtimali, genç ve körpe Sequoia'lar için büyük bir tehlike teşkil etmekle beraber, 30cm. kalınlığında bir kabuğa sahip olan büyük ağaçlar, asbest kadar, yanma tehlikesine maruz değildir. Sequoia ancak yanan başka cins bir ağaç üzerine düştüğü takdir de, kısmen yanabilir. Ateşin, ihtiyar bir Sequoia'yı tamamıyla yakıp yok etmesi imkânsız gibidir. Esasen ağaç derin yaralar alsa bile, ağacın hücreleri bunu derhal kapamağa girişirler.

Mamut ağaç üreyebilmek vasfına sahip olabilmek için, 175-200 sene beklemek zorundadır. Bu çağa erişen ağacın üzeri, Kasım'dan Şubat sonuna kadar erkek ve dişi, milyonlarca kozalakçıkla dolar. Sarı, yeşil renkte tohumlar, bulut hâlinde yere iner.

Tohumlar o derece küçüktür ki , bunların ancak yüz tanesi 1 gram ağırlığındadır. Bir deri düğmeden daha büyük olmayan kozalakların her birinin üzerinde 96304 tohum vardır. Kuru havada etrafa saçılan tohumların çoğu sincaplara gıda olur. Öyle ki, 1 milyon tohumdan ancak bir tanesine filiz sürmek nasib olur.

Minik filizlerde çok kere tırtılların, siyah orman karıncalarının ve türlü kuşların oburluğuna kurban olur. Fakat bir seneyi atlatabilen fidanın, istikbali emniyet altında demektir.

Sequoia odunu, inşaat işlerinde pek makbul değildir. Yıkılan bir Sequoia çok kere, enine boyuna parçalanmaktadır. Bu takdirde de ancak kurşun kalem imâlâtında işe yarayabilmektedir. Sequoia odununun tek avantajı, çok uzun süre sağlam kalmasıdır.


Yorum mu? Gerek yok. Her şey apaçık ortada. İyilik yapmakla Sequoıa tohumları arasındaki bağlantı ne kadar müthiş değil mi?I Allah hepimizi dosdoğru kullarından etsin

Baglantı

• 17/11/2006 - PARMAK İZİNDEKİ SIR

PARMAK İZİNDEKİ SIR



Herhangi bir suçluyu tesbitte saglam bir usul vardir: Parmak izlerinin alinmasi.
Parmak izleri, yaniltmayan kimlik kartlaridir.
Çünkü hiçbir insanin parmak izi diger insaninkine benzemez.
Dünyadaki insanlar sayisinca farkli parmak izleri vardir.

Bu harika kimlik üzerinde 1875 yilinda Sir Edward Henry
ciddi olarak durdu. Bir kisim tecrübelerden sonra parmak
izleri polis teskilatinca kullanilmaya baslandi.
Ingiltere, ilk defa resmen 1884te parmak izini delil olarak kullanmayi kabul etti.

Parmak izleri öylesine harika bir yaratilisa sahiptir ki,
insan ne kadar yaslanirsa yaslansin, ne degisiyor ne de kayboluyordu.
Hatta üst deri koparilsa yerine çikan deri ayni özelliklere sahip oluyor.
Yanan parmaklar bile tedavI olunca eski özelligini koruyor.

Parmak uçlarinda korunan taklIdi imkansiz iz mucizesi
hakkinda Kuran-i KerIm ne buyuruyor?

Kiyame Suresinin üçüncü ve dördüncü ayetlerinde Allah-ü Teala, mealen buyuruyor ki:

Insan, öldükten sonra kemiklerini bir araya toplayamayacagimizi mi saniyor?
Biz, parmak uçlarina varincaya kadar onu derleyip toplamaya kadiriz.

Kuran-i Kerimin isaret ettigi bu inceligi insanlik ancak 1300 sene
sonra anlayabildi.
Parmak uçlarinin insanlar sayisinca farkli parmak izlerine isaret
ettigini kavrayabildi.

İnsanlar agiz, burun, göz, kulak gibi uzuvlarda ne kadar farkli
olsalar da birbirlerine benzeyebilirlerdi.
Ikiz, üçüz, besiz insanlar vardi. Sasirmak mümkündü.
Ama parmak uçlari insani sasirtmayan kodlara,
genetik bir yapiya sahipti.

Milyarlarca insanin parmak izlerini birbirinden farkli olarak yaratan Yüce ALLAH,
elbette ki onlari yeniden yaratmaya da kadirdir.

Insan vücudunda daha nice sirlar vardir.
Ilim adamlari bu sirlari çözdükçe, Allahin sonsuz kudretini daha iyi anlayacaklardir...

Yok böyle bir mucize...

Baglantı

• 17/11/2006 - mavi patikler

İhtiyar adam tapu dairesinden çıkarken sevinçliydi. Kendi kendine düşünüyordu; "-Oh. . be ferahladım. Ölümlü dünya".


Oturduğu evin tapusunu, çocuğunun üstüne kaydettirmişti. Tapu dairesinde çıktıktan sonra bir küçük lokantada öğle yemeğini yedi, vakit geçirmek için parkları dolaştı. Bir parkta Cem Karaca'nın şarkısı çalınıyordu; "Allah Yar! Allah Yar!".


Akşama doğru eve gitmek için yola çıktı. Bir yandan düşünceler içindeydi;


-Biz öldükten sonra bir sürü işlemle uğraşması gerek. Ne diye eziyet çeksin yavrum.


Oğlunun kendisini nerdeyse zorla doktora götürüşü aklına geldi; "-Kerata amma ısrar etmişti. Sağlığıma verdiği önem kadar, ziyarete gelmeye de önem verse ya. "


Bir an dalgınlaştı; "-Gerçi, gelin bizle geçinmeye çalışmıyor ama." derin bir nefes aldı "-Boş ver canım, ne de olsa torunlarımın annesi. Eşine, çocuklarına iyi baksın da." biraz da kendini teselli etmek için söylendi .biz bu gün varız, yarın yoğuz. "


Evine yaklaşınca yine durgunlaştı, "-Bakalım hanım ne diyecek? Gelin gelip-gitmiyor diye biraz kırgın ama.. " Düşünceler içinde zili çalarken, güleryüzlü olmaya çalıştı; "-Yook, iyi oldu canım. Biz ölünce oğlan rahat edecek, kötü mü?"


Hanımı kapıyı açtı. Gülümsemesini bozmamaya çalışarak hanımına;


-Nasılsın hanım bu gün bakalım?


Hanımı elindeki çiçek suladığı kabı gösterdi;


-Ne yapayım, bir iki çiçekle uğraşıyorum yeşillik olsun diye.


Eve girerken devam etti;


-İnsan şehirde özlüyor çiçeği, yeşilliği.


-Eee. . köy gibi olmaz buralar tabii.


Kadının durgun yüzünde acı bir tebessüm dolaştı;


-Köy gibi olmaz dimi? Şimdi köyde olsak ne güzel olurdu.


İhtiyar adam bir an yüzüne baktı hanımının;


-Sen köyü pek sevmezdin! Geçen sene bir ay kalalım demiştim de "-Ben torunları özlerim. " Diye tutturmuştun.


Kadın, yüzünü çiçeklere doğru döndü;


-Ne bileyim ben, düşündükçe bunalır oldum buralarda. İnsan çocukluğunun geçtiği yerleri özlüyor. Ağaçların altında, bahçelerde yürümeyi özlüyor.


-Allah Allah ! Tamam hanım gideriz. Sen iste yeter ki. Hele havalar ısınsın biraz gideriz


-Havalar kim bilir ne zaman ısınır. Beklemek şart mı?


-Yahu hanım, bunca yıllık eşimsin hala seni tam anladım diyemiyorum. Bir gün köye gitmem diye tutturuyorsun, bir gün de hemen gidelim diye. Dur da bu gün ne oldu anlatayım.


Kadın endişeyle baktı kocasına;


-Noldu, oğlanı mı gördün?


-Yok canım, nerden göreyim !


Koltuğuna oturdu, koynundaki tapu kağıdını çıkardı.


-Bu nedir biliyor musun?


-Hayırdır?


-Hanım, yarın ne olacağı belli olmaz, vademiz gelir de ölürsek, oğlumuz kapı kapı uğraşmasın, diye evin tapusunu onun üstüne yaptım.


Hanımının tepkisini beklerken, onun yüzündeki acı gülüşü gülümseme sandı. Hanımı fısıldar gibi söylendi;


-Oğlumuz da bu gün buraya gelmişti, öğleden önce.


-Öylemi, vay hayırsız. Demedin mi, 'uzun zamandır niye gelmiyon' diye. Seni üzülmesin diye söylemiyordum ama 'bizi unuttu', diye kızmaya başlamıştım. Torunları da getirdi mi?


-Murat'ı getirmiş. O da "-Sıkıldım, gidelim. " Deyip durdu.


-Vay kerata vay. Akşam gelse de ben de görseydim. Neyse, hayırdır, gündüz vakti niye gelmiş ?


Hanımı elindeki kapta suyu bitmiş olduğu halde, çiçekleri sular gibi durarak masadaki kağıdı gösterdi;


-Şu kağıdı getirmiş.


İhtiyar adam, hanımının sesinde bir titreme hissetti ama emin olamadı. İçindeki sevinci kaybetmemeye çalışarak masadaki kağıda uzandı.


Bir mahkeme kararı olduğunu gördü. Yaşlı kadın kızaran gözlerini kocasının görmemesine dikkat ederek, eşinin kolundan tuttu koltuğa oturmasını sağladı, tekrar çiçeklere doğru uzaklaştı.


İhtiyar adam, yakın gözlüğünü çıkardı ve içinden yavaş yavaş okudu. " Yaşı ilerlediği ve aklı muhakemesi yerinde olmadığına ve ekonomik varlığını idare ve idame edemeyeceği, ekteki doktor raporuyla da tespit edildiğinden, taşınır ve taşınmaz varlıklarının, resmi varisi oğlu Süleyman tarafından idaresine karar verilmiştir. "


Resmi kağıt, yaşlı adamın elinden yavaşça yere kaydı. Başını yere eğdi, kağıda boş boş bakmaya başladı. Hanımı, gözlerini sildikten sonra çiçeklerin başından ayrılıp yanına geldi. Eşinin titreyen ellerini tuttu. İhtiyar adam, oğlunun neden kendini doktora götürdüğünü anlamıştı. Yüreğindeki sızıyı bastırmaya çalışarak;


-Üç senedir uğramadık, köydeki ev ne haldedir?


-Canım ne olacak, bir gün de temizlerim ben.


-O evde, dizlerin üşürdü senin.


İhtiyar kadın, daralan göğsünü hafifçe bastırdı, "Yüreğimin üşümesi daha kötü diye düşündü".


-Merak etme, üşümem.üşümem.


-Yarın mı gidelim diyordun?


-Sen bilirsin bey.


-Eşyaları bir taksiye atarsak, Son otobüse yetişiriz.


-Olur. . Köyde zaten iyi kötü eşya var, ben hemen hazırlanırım.


-Hazırlan. Şu kağıdı da tapuyla beraber masaya koyuver, oğlan gelince aramasın.


İhtiyar adam, içinden düşünüyordu, "-Dünya fani, Allah Yar"


İhtiyar kadın, birileri gelmeden gitmek ister gibi telaşla hazırlanıyordu. Giysileri bir çantaya tıkıştırdı. Fotoğrafları duvardan toplarken oğlununkine bir an baktı, aldı, bir an düşünüp çantaya koymaktan vazgeçti. Masadaki kağıtların üstüne ters olarak bıraktı. En son duvardaki bir küçük patiği aldı, öptü. Bu büyük torununa ördüğü ama küçük gelmeye başlayınca hatıra olarak sakladığı mavi patiklerdi. Çantaya, fotoğrafların üstüne yerleştirirken, mavi patiklerin üstüne düşen göz yaşlarını yavaşça sildi.

Baglantı

• 17/11/2006 - kendine iyi bak

Kendine iyi bak” bir veda degil elveda cümlesidir çogu zaman. O üç kelimeden çok daha fazlasini gizler içinde...
"Kendine iyi bak." Çünkü bundan sonra ben yaninda olmayacagim. Olamayacagim. Istesem de istemesem de. Sevdim bir zamanlar seni, hala seviyorum ve benden sonra da mutlu olmani istiyorum. Olur da bir gün dönersem seni iyi bulmak istiyorum.“

“Kendine iyi bak. Çünkü bundan sonra kendinden baskasi olmayacak yaninda sana bakacak. Ben olmayacagim. Kendine iyi bak ve beni düsünme. Çünkü ben de seni düsünmeyecegim artik. Arama sakin beni, yazma, çünkü ben yazmayacagim. Sil beni yüreginden, çünkü ben silecegim. Fakat, yasanilan, paylasilan güzel seyler hatirina sana yürekten mutluluklar diliyorum. Ve ben bir daha dönmemek üzere gidiyorum.”

"Kendine iyi bak. Aramizda geçen herseye ragmen benden sonra iyi oldugunu bilmeyi tercih ederim. Aslinda bilmem çok önemli degil, iyi oldugunu varsayacagim ben. Seni bir daha asla görmemek üzere gidiyorum ben, seni kendinle basbasa, yapayalniz birakiyorum ben. Biliyorum kendini birakacaksin benden sonra, o yüzden iyi bak diyorum. Aslina bakarsan, çok da fazla umursamiyorum. "

"Kendine iyi bak derler ve giderler. Tutkuyla sevenler, bazen birden fazla söylerler bunu. Çünkü onlari ayirmak, eti tirnaktan ayirmak gibidir. Kolay kolay kopamaz onlar, süreç çok aci vericidir, yürek parçaliyicidir. Her seferinde azalan umutlarla geri döner ve yine “Kendine Iyi Bak” gözleriyle ayrilirlar. Ta ki umut da, sevgi de tükeninceye kadar…Ta ki son elveda mezar sessizligine bürününceye kadar…"

Tutkunun ötesinde sevenler, bir kez “Kendine Iyi Bak “ derler ve giderler. Onlar eti tirnaktan ayirmak yerine ölümü yeglerler. Onlar bu aciyi bir kezden fazla kaldiramayacaklarin i bilirler.

"Kendine iyi bak" derler ve giderler. Bu sözlerin içinde ihanet yok, hiç bir zaman olamaz derler ve giderler. En büyük ihanet degil midir aslinda seni seveni, ihtiyaci olani yüzüstü birakip gitmek. "Kendine iyi bak" derler ve giderler. Seni suskunluga mahkum edip giderler. Seni parçalara ayirip, en büyük parçayi yanlarina alip giderler. Seni senden alip giderler.

Daha kötüsü suçlayamazsin onlari tüm bunlar için. Kendine iyi bak deyip gidenin geçerli bir nedeni vardir elbet. Suçlatmaz kendini. Savasmadiklari için kizarsin ama suçlayamazsin. Savasmislarsa, yenildikleri için kizarsin ama suçlayamazsin. Yenildigin için kizarsin ama suçlayamazsin… Ayriligin kaçinilmazligina inandirir seni, kendine iyi bak derler ve giderler. Elinden umutlarini, düslerini, sevgilerini alip giderler. Bir tek anilari birakirlar geride, bir de hatirladikça gözyaslarina bogulasin diye unutulmayan nagmeler.

Arkalarina bakmadan çekip giderler eger yalniz kalmissan, çünkü insafsizliklarini görmek istemezler. Hersey o saniye orada bitsin, kapansin bu sayfa isterler. Bitti diyemedikleri için, kendine iyi bak derler. Kirildim ve affedemiyorum; diyemedikleri için kendine iyi bak; derler. Seni istemiyorum artik, hayatimdan çikaracagim ama bil ki hiç unutmayacagim; diyemedikleri için kendine iyi bak derler. Biliyorum çok kanayacaksin ama daha iyisini yapamiyorum; diyemedikleri için kendine iyi bak derler. Vicdanlarini rahatlatmak için kendine iyi bak derler, çünkü o kan uzun süre akacaktir ve o yara asla kapanmayacaktir, bilirler.

"Kendine iyi bak" bir noktadir çogu zaman. Kendine iyi bak deme bana, sadece kötülükler noktalansin isterim ben. Oysa sen iyisin… Sen gözümdeki isik, dudagimdaki tebessüm, sen içimdeki sevinçssin. Sen hayatima renk katan, sen yüregimdeki çarpinti, sen hayatimdaki nesesin. Sen yolumu aydinlatan, sen dert ortagim, sen gönül yoldasim, sen bir tanesin. Kendine iyi bak deme bana. Nokta koyma.

Keske böyle yasanmasaydi bazi seyler, keske affedebilsen beni, keske ben de affedebilsem… Keske döndürebilsek zamani geriye. Keske bugünkü aklimizla yasasak herseyi bastan. Nafile... Ama yine de, gitmesen olmaz mi? Bitmesek olmaz mi? Sen eksikken, ben nasil tam olurum? Senden kalan boslugu kimlerle doldururum? Savassak, aramiza giren seytanla olmaz mi? Hani büyük asklar her türlü engeli asardi, hani gerçek dostluklar her sinavi geçerdi, hani sevgi eninde sonunda kazanirdi? Hani hayatta hiç kirlenmeyecek degerler vardi? Hani en büyük zaferler, en kanli savaslarin ardindan kazanilirdi? Bunlarin hepsi yalan mi? Sahiden..., gitmesen olmaz mi? Bitmesek olmaz mi?……….

Peki o zaman... Senin istedigin gibi olsun... Öyleyse...Sen de Kendine Iyi Bak.

"Kendine iyi bak" derler, kursunu kafana sıkıp giderler... ...

Baglantı

• 17/11/2006 - Hurma Ağacı

Hurma Ağacı* ( Yazar : Bilinmiyor )

Uluçınar Köyünden 3 dönümlük bir bahçe satın almaya karar verdim.
Iki odalı kerpiç bir bağ evinin olduğu bu bahçenin her yanı çim, çiçek
ve
meyve
ağaçları ile doluydu. Kiraz, dut, şeftali, erik. Menekşeler, güller,
kasımpatıları...
Evi satan kişiyle tüm bahçeyi dolaştık bir süre. DSI sulama kanallarına
bağlı arklarının olduğunu, yüksek gerilim hattından da kaçak elektrik
aldıklarını
anlattı.
Birden "ne alaka" dedirtecek bir ağaç gördüm. Hurma ağacı. Bu yörede
hurma yetişmez ki. Marmara Bölgesinde ne işi var bunun?
Satıcı gülümsedi. Acı bir gülümseyişti bu.
"Yıllar önceydi" diye başladı anlatmaya.
"Hastalandım.Yataklara düştüm.Hastaneye kaldırmışlar beni. Ölmek
üzereyim. Sanırım ciğerimde kocaman bir yara. Doktorlar ümidi kesmiş.
Sevdiğim bir kız var. Bir gün çıkmış gelmiş hastaneye. Nasıl sormuş,
nasıl bulmuş. Konuştuk saatlerce. Ağlaştık. "Seni ölene dek beklerim"
dedi.
Sonra tam ayrılık zamanı cebinden bir hurma çekirdeği çıkardı verdi.
"Bereket
versin diye hep yanımda taşırım bu çekirdeği, senin olsun" dedi.
"Baktıkça
beni
an, seni beklediğimi bil ve tez iyileş."
O küçük çekirdek, hayata uzanan bir köprü oldu bana. Pijamamın cebinde
sakladım aylarca. Kimse bilmedi. Avucuma aldım. Ellerime değen kestane
renkli
saçları oldu. Baktım. Zeytin gözlerini gördüm.
Mucize de sen. İyileştim. Ölümü beklerken taburcu oldum. Bu bahçeye
geldim. Hurma çekirdeğini bahçeye diktim. Yöresi değildi. Mevsimi
değildi.
Ama diktim. Tuttu. Filiz oldu. Fidan oldu. Ağaç oldu."
Sustu.
Çekinerek sordum. "Ya sevdiğin kız?"
Gözlerindeki parlaklık yaş olup yanaklarına süzülürken, "o bir hurma
ağacı gibi dayanıklı değildi" dedi.
"Gelin oldu. Elin oldu."
Baglantı

• 17/11/2006 - iki renkli pasta


 
 

Malzemeler:
- 1 adet kakaolu pasta keki,
- 1 adet sade pasta keki.

Süslemek İçin:
- 1 poşet krem şanti,
- 1 su bardağı süt,
- Şamfıstık rendesi.

Krema İçin:
- 6 kaşık un,
- 7 kaşık tozşeker,
- 1 adet yumurta,
- 1/2 kg. süt,
- 200 gr. margarin,
- 3 yemek kaşığı kakao.


Yapılışı:
Krema malzemelerini yağ hariç devamlı karıştırarak pişirin. Soğuyunca yağ ilave edip mikserle 10 dakika çırpın. Her iki kekin ortasını bir kase ile çıkarıp birbiri ile değiştirin. Aralarına krema sürün. Üzerini de krema ile sıvayın. Krem şantiyi süt ile çırpın. Pastanın üzerini süsleyin. Fıstık rendesi serpin. Dolapta biraz dinlendirip servis yapın.

Afiyet olsun.
 

Baglantı

• 16/11/2006 - patates topları

Malzemeler
450 g püre haline getirilmiş patates , 1 çay kaşığı kuru hamur mayası , 1 yumurta , 50 g (3 çorba kaşığı) un , 50 (2 çorba kaşığı) g rende soğan , tuz ve karabiber
  Tüm malzemeyi iyice karıştırın Karışımı ceviz büyüklüğünde toplar haline getirin ve kızgın yağda kızartın. İyice süzüldükten sonra servis yapın.

renkli patates topları:

40-45 adet

malzemeler:

  • 8-9 orta boy patates
  • 1-2 yemek kaşığı tereyağı
  • tuz
  • 3 adet havuç, rendelenmiş
  • küçük bir demet dereotu veya maydanoz, doğranmış
  • kırmızı biber

hazırlanması:

  1. patatesleri haşlayıp, kabuklarını soyun. ezme aleti ile hepsini geniş bir kapta ezin. tereyağını ilave edin. patateslerin sıcaklığı ile yağın erimesini sağlayın. en son tuzunu ekleyip karıştırın.
  2. ayrı ayrı tabaklara havucu, dereotunu ve biberi koyun. patatesten bir miktar alıp avcunuzda top yapın. daha sonra bu topu havuca bulayıp tabağa yerleştirin. bu işlemi tüm malzemeler bitene kadar tekrarlayın.

 

 

Baglantı

• 16/11/2006 - İmamdan sabun hırsızına ilginç not

İmamdan sabun hırsızına ilginç not  
ANTALYA (İHA) - Antalya'nın Alanya İlçesi'nde, sürekli sabunu çalınan Gümüşdere Camii'nin imamı, duvarlara astığı "Elinin kiri gidiyor ama günah kirin artıyor" yazısıyla hırsızı uyardı.

Edinilen bilgiye göre, Alanya İlçesi'nde bulunan Gümüşdere Camii'ne sabun hırsızı dadandı. Camii imamının koyduğu sıvı sabunları çalan hırsız, tüm girişimlere rağmen yakalanamadı. Çaresiz kalan camii imamı Bekir Yılmaz, sabun hırsızına karşı ilginç bir yöntem kullandı. Camii imamı, tuvalete yazdığı yazılarla hırsıza yaptığının günah olduğunu anlatmaya çalıştı. Sabunlukların yanına yazdığı "Ey sabunları çalan hırsız, insanların temizlik için kullandığı sabunları çalma. Caminin malını çalacak kadar ihtiyaç sahibi misin? Müslüman bunu çalmaz. Çaldığın bu sabunlar senin kirini gidermez, bilakis günah kirini çoğaltmaktadır. Allah sana Müslümanlık, insanlık, terbiye, ahlak, dürüstlük, doğruluk, utanma, arlanma ve kalbine Allah korkusu versin. Ahirette, zerre kadar ne yaparsan hesabı görülecektir."

İmamın ikazı hırsızla da sınırlı kalmadı. Cami tuvaletini kötü kullananlara da seslenen Bekir Yılmaz, tuvalet adabı ve kurallarıyla ilgili de duvara bir yazı astı. İmam, yazıda, "Ey insan! Toplumsal yaşam adına WC'de sigara içmeyiniz, izmarit ve sigara kutunuzu WC'ye atmayınız. Kapılara yazı yazıp, çizip karalamayınız. Sıkıntı giderince senden sonra gelene tuvaleti temizleyip bırakınız. Aksi halde gelecek olan insanlar sıkıntı ve eziyet etmiş olursunuz. Bunda da kul hakkı olsa gerekir. Kurallara uyanlara toplumsal yaşam adına teşekkürler" ifadelerine yer verdi.

İmamın bu çağrıları ise işe yaradı. Hırsız yüzünden haftada 5 kilogram harcanan sıvı sabunun, yazı asıldıktan sonra 1 ay gittiği kaydedildi. Tuvaletlerin temizliğine ise daha dikkat edilir oldu. Cami cemaati, imamın yönteminden ve sonuçlarından memnun olduğunu açıkladı.
 
   illaki bazı şeylerin yazılması hatırlatılması gerekiyor yurdum insanına ,bilmediğinden değil aslında..
Baglantı

• 16/11/2006 - Türkü Hikayeleri

Türkü Hikayeleri
 
  Hem okudum hemi de yazdım
  
         
    Hem okudum hemi de yazdım
Yalan dünya senden bezdim
Dağlar koyağını gezdim
Yiten yavru bulunur mu

Yavru yitmeye görsün bir kez. Bulunmaz. Değil dağların koyağı, ırmakların kaynağı, yaylaların çimeni, ovaların çiçeği, hiç bir şey, hiç bir kişi geri getiremez onu. Ehh ana yüreği bu. Dayanması zor. Dağlara düşüp araması doğal; ne ki giden geri gelmez. Şundan ki, yiten candır. Alıp yerine koyamazsın. Nefesin sonu çıkmaya görsün boğazdan bir kez. Dönüşü olmaz. Ama, ağlamak, döğünmek, türkülere sığınmak da insanların kendi elinde.

Türkümüze öykü olan olay, 1930'larda Çorum'un Osmancık ilçesinin Hacıhamza kasabasında geçer. Kasabada köklü bir aile yaşar o yıllarda. Bu ailenin de Mehmet Bey adlı bir oğlu vardı. Mehmet Bey, geniş omuzlu, kaytan bıyıklı, iri kıyım bir delikanlıdır. Çevresindekilere yaptığı iyiliklerden ötürü de herkesin saygısını, sevgisini kazanmıştır. Yeni evlendiği eşiyle de çok iyi anlaşmaktadır. Hele eşi ona nur topu bir oğlan çocuğu doğurduktan sonra da daha mutlu olmuştur. Bir çocuk ki gözleri yumuk yumuk. Uzun, upuzun saçlar, tombiş bilekler. Anası bir yanını kendine benzetiyor; babası bir yanını. Bak Mehmet diyor karısı "çenesi, kafa yapısı, ağzı sana benziyor, gerisi bana" Mehmet Bey: "Ya parmakları" diyor. "Bak bak serçe parmaklarında eğrilik var. Tıpkı seninkiler gibi. Ama uzunluğu da bana benziyor parmakların". Çocuk daha bir mutlu ediyor aileyi. Evin havası birden değişiyor. Gelenler, gidenler çoğalıyor. Dosta ahbaba teller çekiliyor. "Bir oğlumuz oldu" diye. Uzaktan mektuplarla kutlayanlar. Sözün özü; evde bir şenlik, bir şölen. "Aaaa... İzmir'den Nurettin Amcalardan tel geldi. Kutluyorlar. Bu da Adana'dan Niyaz'lerden geliyor. Bu tel de Çorum'dan, ama tebrik teli değil. Bak hele Mehmet neymiş? "Şey Hükümet teli bu. Bir iş için çağırıyorlar. Gitmek gerek. Hükümet işi ihmale gelmez. Tez zamanda gitmeli' diyor Mehmet Bey. Vakit öğleyi geçkindir. Ama olsun Hükümetin çağrısı gecikmeye gelmez. Tez elden gitmeli. Varıp anlamalı işin aslını. Adamlarına seslenir. İki at eyerlemelerini söyler. Karısına da "İşim biter bitmez dönerim. Hem yavruma da ufak tefek bir şeyler alırım. Sana da giyecek gerekli. Elbiselerin bol geliyor üstüne. Gelen gidenimiz olur bu günlerde.

Ele güne karşı ayıp olur. Bir kaç elbiselik alırım. Anamı da unutmamak gerek. İlk torunu kadının. Nasıl da yoruldu gebeliğinde senin. Meraklanmana gerek yok. Çorum ne çeker ki. Akşam Osmancık'a varırız. Sabahın erinde ordan çıksak, karanlık çökmeden tutarız Çorum'u.

Mehmet Bey bir yandan bunları söylüyor; bir yandan da kucağına aldığı oğlunu seviyor. Kokluyor, öpüyor, bağrına basıyor. Bırakamıyor çocuğu kucağından. Ş aha kalkıyor, demeye kalmadan, silahlı iki kişi atlıyor yola. Saç-sakal birbirine karışmış, iki dağ adamı bunlar. Yolun dar boğazı. Yana yöne kaçacak yer yok. Ancak geri dönülebilir. Mehmet Bey de ona davranıyor. Ama, daha atını dönderir döndermez iki kişi de orada peydahlanıyor. "Canınızı seviyorsanız davranmayın. Kurşunu yersiniz yoksa. Boşaltın ceplerinizi, atlarınızı da bırakıp, koyulun yola" diye ünlüyorlar. Mehmet Bey bakıyor kaçış zor. Teslim olup, parasını silahını, atları vermek de işine gelmiyor. Gurur meselesi yapıyor. Bir anda atıyor kendini yere, silahına sarılıyor. Adamı da atıyor attan. Seyip kalan atlar, kişneyip tepiniyorlar. Aynı anda da kurşunlar vızılamaya başlıyor. Mehmet Bey bir ağacı siperlemiş kendine, basıyor tetiğe. Adamı da sol yanından ateşliyor silahını. Vuruşma epey sürüyor. Mehmet Bey'in de adamının da kurşunları azalıyor. Daha dikkatli kullanmak zorunda kalıyorlar kurşunlarını. Çok geçmeden onlarda bitiyor. Eşkıya azgın. Bir iki kez yine teslim çağrısını yapıp, basıyorlar kurşunu ardından. Mehmet Bey'den bir "Ah" sesi yükseliyor. Yığılıp kalıyor bir kenara. Adamı derseniz ağır yaralı yıkılıyor yere. Neden sonra ayıkıp bir bakıyor ki sağ yanında yatıyor Mehmet Bey. Cansız. Üstü başı kan içinde. Kendisi de yaralı. Cepleri boşaltılmış. Silahları da yok yanlarında.

Haber Hacıhamza kasabasına ulaşınca, anasını, karısını, hısım-akrabasını bir ağıt tutuyor. Kimi beşikte yatan üç günlük yavruya üzülüyor; kimi Mehmet Bey'in yiğitliğini dillendiriyor. Kişiliğini övüyor. Sonra tüm bu duygular, bir türküye dil oluyor. Hacıhamza kasabası da Osmancık ilçesi de dar geliyor Türküye. Yankılanıyor, yankılanıyor.


Kaynak:
Yaşar Özürküt
Öyküleriyle Türküler 3
İstanbul, 2002
 

Baglantı

• 15/11/2006 - yurdum insanı

Image Hosted by ImageShack.us
Baglantı

• 15/11/2006 - http://www.aytuncaltindal.com/index.htm

 

 

 

 Image Hosted by ImageShack.us

 

 

http://www.aytuncaltindal.com/index.htm

Baglantı

• 15/11/2006 - YOLCULUK

Image Hosted by ImageShack.us

YOLCULUK

 

Yolculuk, her zaman düşündüm onu;

İçimde bu azgın davet ne demek?

Oraya, nerdeyse güneşin sonu,

Uçmak, kayıp gitmek, kaçıp dönmemek.

 

Altımdan kaydırdı bir el minderi;

Herkes yatağında, ben ayaktayım.

Bir gece, rüyada gördüğüm yeri,

Gözlerim yumulu, aramaktayım.

 

Beni çağırmakta yabancı dostlar;

Bu dostlar ne güzel, dilsiz ve adsız.

Eski evde, şimdi bir başka ev var:

Avlusu karanlık, suları tadsız.

 

Her akşam, aynı yer, aynı saatta,

Güneşten eşyama düşen bir çubuk;

Yangın varmış gibi yukarı katta,

Arkamdan gel diyor, sessiz ve çabuk!

 

Başım, artık onu taşımak ne zor!

Başım, günden güne kayıtsız bana.

Dalında bir yaprak gibi dönüyor,

Acı rüzgarların çektiği yana...

 

necip fazıl kısakürek

Baglantı

• 15/11/2006 - HOROZLA KÖPEĞİN KONUŞMASI

HOROZLA KÖPEĞİN KONUŞMASI


  Kurtların, kuşların dilinden anlayan Hazret-i Süleyman aleyhisselama gelen bir adam yalvarır:

- Ne olur ey Allah'ın nebisi bana da hayvanların dilini öğret de ben de konuştuklarından anlayayım. Süleyman aleyhisselam izin vermez:

- Olmaz, der. Sen onların konuştuklarını dinlersen sabredemezsin. Arkasındaki hikmetleri düşünemezsin.

Ne var ki adam ısrar eder. Süleyman aleyhisselam da adama hayvanların dilini öğretir. Sevinçle evine gelen adam çöplükteki köpekle horozun konuşmalarını dinlemeye başlar. Bir ara köpekten şu sözleri duyar. Yanındaki horoza diyor ki:

- Horoz kardeş, sen arpayla da buğdayla karnını doyurabilirsin. Biraz ötedeki taneleri yesen de ekmek kırıntılarını bana bıraksan olmaz mı, benim karnım çok açtır. Horoz şu cevabı verir:

- Sabret köpek kardeş, yarın buraya ağanın ölen eşeğini getirip bırakacaklar, bolca et yer, karnını iyice doyurursun. Bunu duyan ağa hemen koşar ahırdaki eşeği alıp pazarda satar. Kendi kendine söylenerek döner:

- İyi ki hayvanların dilini öğrendim, yoksa eşek elimde ölecekti.

Ertesi gün yine kulak kabartır çöplükteki seslere. Köpek sitem etmektedir horoza:

- Hani ağanın eşeği ölecekti de ben de bolca et yiyecektim ya? Horoz cevap verir:

- Ağanın eşeği öldü ölmesine de, satın alan zavallının elinde öldü. Ağa açıkgözlülük edip eşeği sattı. Ama üzülme, bu sefer ağanın atı ölecek. Buraya getirip bırakacaklar, bolca et yer karnını doyurursun. Ağa yine hızla kalkar, ahıra gidip atı alarak pazara götürüp satar. Dönerken de yine söylenir:

- İyi ki hayvanların dilini öğrendim, yoksa at da elimde ölecekti. Gelip yine merakla kulak misafiri olur. Bu sefer köpek daha yüksek sesle sitem ediyor:

- Horoz kardeş, beni yine aldattın. Hani ağanın atı ölecekti ya?

- Ağanın atı öldü ölmesine de, sattığı zavallının elinde öldü. Üzülme der, bu sefer daha büyük bir ziyafete konacağız hep birlikte. Köpek inanmaz.

- Hadi hadi beni yine aldatıyorsun. Horoz kesin cevap verir:

- Hayır, aldatma falan yok. Durum kesin. Çünkü der, bu sefer ağanın kendisi ölecek, malına gelecek olan bu defa kendi canına gelecek. Arkasından yemekler yapılıp etler pişirilecek, artanını da bizlere dökecekler, ye yiyebildiğin kadar. Ağa bunu duyunca şaşırır, sağa sola koşuşturmaya başlar, yok mu beni satın alacak biri, diye söylenir. Derken gece hastalanan ağa sabaha çıkmaz ölür. Arkasından yapılan yemek, pişirilen etlerden artanlar çöplüğe dökülür, uzun zaman hayvanlar ziyafete konmuş olurlar. Bu sırada horoz söylenir:

- İnsanlar, keşke canıma gelecek olan malıma gelsin, diyebilselerdi de hileye başvurmasalardı. Bunda da bir hayır vardır, diye düşünselerdi. Bunu diyemiyorlar maalesef. Sonra da mallarına gelen canlarına geliyor; ama pişmanlık fayda vermiyor...

Ahmed Şahin / Zaman Gazetesi

 

Baglantı

• 15/11/2006 - bir tavsiye

 


  

Yanınızda dâimâ küçük bir not defteri ve kalem bulundurup okuduğunuz, işittiğiniz değerli sözleri, mısrâları, beyitleri, kıt’aları, şiirleri, özlü sözleri, tavsiyeleri hatta dikkatinizi çeken mubârek âyet-i kerimeleri ve hadîs-i şerîfleri oraya kaydedin.
Arkadaşlarınızla sohbet ederken bir vesîle bulup/oluşturup mutlaka defterize kaydettiklerinizden okuyun.
Böylece hem bilginin, edebin, hikmetin yaygınlaşmasına yol açmış, hem de mânâsız sözler/konuşmalarla zamanınızı boşa harcamamış olursunuz.
Unutmayın ki Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
“Erkeğin güzelliği, konuşmasının düzgünlüğüdür” - cemâlu’r-racûli fesâhatu lisânihi [Kuzâî: MUSNED-İ ŞİHÂB/Bâb-ı Cim N. 351 (Konya: Armağan Kitaplar, Ocak 2005)]
Bu kural, hiç kuşku yok ki bütün hanımefendiler için de geçerlidir!

 

http://www.enginnoyan.com/v1/default.asp

Baglantı

• 15/11/2006 - MUHTEŞEM BİR DUÂ!

Image Hosted by ImageShack.us
MUHTEŞEM BİR DUÂ!
 Şehîd ‘Ali Şeriâtî ’nin “Beğenilen Fiiller ve Övülen Ahlâkı İsteme Duâsı” ndan...
Daha fazlası için ‘Ali Şeriâtî : DU (Istanbul, Birleşik Yayıncılık, 1996) adlı kitaba bakmanızı tavsiye ederim…


  

İlâhî!
Muhammed, sallallâhu aleyhi ve sellem, ve âline rahmet gönder.
Îmânımı, îmânın en olgun ve yüce derecelerine ulaştır.
İnanç ve akîdemi de, akîdelerin en fazîletli noktasına eriştir.
Niyetimi, niyetlerin en iyisine, amelimi, amellerin en güzel noktasına yücelt.

İlâhî!
Kendi Lütfunla benim niyetimi olgun, saf ve berrak kıl.

İlâhî!
İnancımı sağlam ve sabit kılarken, Kudretinle de benden doğmuş kötülükleri ıslah buyur.

Ey Yüce Rabbim!
Muhammed, sallallâhu aleyhi ve sellem, ve âline rahmet gönder.
Gölümün sürekli meşgul olduğu azığını yeterli kıl.
Zamanımı, yalnızca yaratılış sebebim olan şeylerde harcat.
Beni Sen’den başkalarına yakarıcı kılma.
Bana Rahmet sofranı yay.
Beni mal, mülk, mevki ve şöhret hırsından koru.
İzzet ve şerefimi, kibir ve gururun peşinden dolanan bir tutkun eyleme.
Beni Kendi kulluğuna râm kıl.
İbâdetlerimi, kendini beğenmişlik içinde yok etme.

Benim elimden insanlara hayr yönelt.
Ellerimin insanlara hep hayr verici olmasını dilerim.
Bana Yüce Ahlâkı bağışla.
Beni, kendini beğenmişlikten ve kendini övmekten sakındır.

İlâhî!
Muhammed, sallallâhu aleyhi ve sellem, ve âline rahmet eyle.
Senin dîninin yerine sapık yötem ve yollar edinmeyeceğim; Senin Hakk olan yolundan sapmayacağım!
Hidâyetine erişmeyi benim için de kolaylaştır.
Beni, ömrüm olduğu sürece, Sana itaat yolunda bir hizmetkâr olarak yaşat.

Rabbim!
Benim hakkımda:
Kincilerin şiddetli kinini sevgiye,
Islah ehlinin kuşkularını güvene,
Yakınların düşmanlığını dostluğa,
Akrabaların geçimsizliğini iyiliğe,
Akrabaların umursamazlık ve önemsemeyişlerini yardıma,
Yalnızca hoş sohbetlere dayalı arkadaşlıkları gerçek dostluğa,
Hakaret ve hafife almaya dayalı arkadaşlığı samimiyete,
Sitemcilerin acı veren korkularını tatlı bir güvenceye çevir.

İlâhî!
Muhammed, sallallâhu aleyhi ve sellem, ve âline rahmetini gönder.
Bana sitem edene karşı dilimi;
Benimle savaşan düşmana karşı elimi;
Ve küfürde inatlaşana karşı da imânımı muzaffer kıl.
Bana tuzak kurana karşı tuzağımı; zulmetmek isteyene karşı gücümü; beni ayıplayarak bana sövene karşı, onu yalanlayıp, ona karşı durma gücünü ve beni tehdit edene karşı selâmetimi bana bağışla.

Allah’ım!
Muhammed, sallallâhu aleyhi ve sellem, ve âlinden rahmetini esirgeme.
Bana karşı hile, ihanet ve sahtekârlıkla davranana, ihlâs ve öğüt ile karşılık vermeyi; benden uzaklara kaçana da iyilik ve hayr ile yaklaşmayı ihsan eyle.
Beni umutsuzluğa düşürene bağışlama ile; aleyhimde gıybet edene, onu hayr ile anarak karşılık vermeyi nasîb eyle.
İyiliğe karşı şükrü, kötülüğe karşı direnmeyi de nasîb eyle.

Rabbim!
Beni, Adaletinin yaygın sofrasında sâlihlik elbisesiyle süsle.
Öfkesini yenen;
Fitne ve düşmanlık ateşini söndüren;
Bireyleri toparlayan;
Halkın arasını bulan;
Mü’minlerin ayıplarını örtüp, iyiliklerini açıklayan;
Yumuşak huylu;
Alçakgönüllü;
İyi davranışlı;
Vakar sahibi;
İyi ilişkiler içinde bulunan;
Öncelikle fazîleti arayan;
Ni’metlere şükretmesini bilen;
Ne kadar zor olursa olsun, her zaman ve her yerde Hakk’ı söyleyen;
Hareket ve sözlerinde – İslâm’a uygun olduğu sürece – ısrarlı olan;
Hayrı çoğaltan;
Çok olan şerri azaltmaya çalışan;
... ve diğer tüm iyi niteliklere sahip kullarının elbisesini giymeyi, onlar gibi olmayı bana da nasîb eyle.
Bu vasıfları da Sana kulluğun devamı ve olgun bir görüş sahibi olma yolunda kullanmayı nasîb eyle.

Allah’ım!
Şeytanın kalbime ektiği ve yerleştirdiği şüpheyi, kuşkuculuğu, kıskançlığı
Senin Azametini anmaya
Senin Kudretini tefekkür etmeye ve
Senin düşmanlarına karşı tedbir almaya yönelik bir biçime çevirmeni ve bana bu gücü bağışlamanı niyâz ederim.
Şeytanın dilime yerleştirdiği kötü kelimeleri;
Hoş olmayan sözleri;
Irza, nâmusa sövmeyi;
Bâtıla tanıklık etmeyi;
Hazırda olmayan bir mü’mini çekiştirerek gıybet etmeyi;
Hazır olana da kötü söz söylemeyi ve buna benzer bütün kötü ve çirkin davranışlarımı
Seni Hamd ve Senâda yoğunlaşma yolunda titizlik ve çaba göstermeye;
Ni’metlerinin değerini bilmeye;
İhsânını itirafa ve Ni’met ve İhsanlarına şükretmeye yönelt ve kendimi bu şekilde değiştirebilme gücünü ihsân eyle.

Allah’ım!
Bana hidâyete eren bir mantık ve takva düsturlarını içeren bir ilham bağışla.
Huy ve kişiliğimde en temize ulaşma yolunda bana başarı ihsân eyle.
Beni en beğendiğin işlerde görevlendir.
Bana o en doğru yolda, Sırât-ı Mustakîm’de yürümeyi nasîb eyle.
Bana Senin nizâmını hayatıma uygulamayı, hayata aktarmayı ve gerekirse yıne Senin nizâmın uğrunda ölmeyi nasîb eyle.

İlâhî!
Bütün bu dilediklerimi Kudretinle yarat.
Korktuğum şeylerden de İzzetinde bir sığınak bağışla.

Yâ Rabbî!
Beni Gücünle koru; evimi yoksulluk ve dar geçimlilikten koruyarak, beni kullarına el açar minnet duyar duruma düşürme.

İlâhî!
Biliyorum, boyun eğilecek, el açılacak tek merci Sensin.
Beni Sana boyun eğişimde başarılı kılarken, kullarının şerrinden uzak tut.
Sana çok hamdetme gücü ver.

Allah’ım!
Ömrümü mağfiretinle sona erdir.
İsteklerimi Rahmetinle gerçekleştir.
Yolumu, hoşnûd olduğun hedefe giden bir yol yap.
Amelimi bütün hayatım boyunca iyiliğe yönelik kıl.

İlâhî!
Gaflete düştüğüm zamanlarda Seni anmak için beni uyandır.
Beni, ömrünü sana ibâdet ederek geçirenlerden eyle.
Senin sevgine varan yolu aydın bir biçimde görme yeteneğini bana ihsân eyle.
Bana dünyada ve âhirette hayr ihsân eyle.

İlâhî!
Muhammed, sallallâhu aleyhi ve sellem, ve âline ve ashâbına rahmetini ulaştır.
Sen, o’ndan önce bazı kullarına Rahmetini ulaştırdığın gibi, o’ndan sonra da bazı kullarına Rahmetini ulaştıransın.

Bismillâhirrahmânirrahîm
Rabbimiz; bize dünyada iyilik ve âhirette de iyilik ver ve bizi ateşin azâbından koru



 

 
 
Baglantı

• 15/11/2006 - ABD'den ithal son İslam mucizesi

ABD'den ithal son İslam mucizesi
Allah'tan korkmaz, kuldan utanmazlar Allah adına mucize uydurmayı sürdürüyorlar. İşte kabir azabı sonucu tanınmaz hale gelen Ummanlı delikanlı yalanının gerçek yüzü:
25 Ağustos 2006 07:56
Yazı boyutunu büyütmek için            

Ali Murat Güven'in araştırması

Yeni bir internet hurafesi daha:

Amerikalı maktul, "kabir azabı kurbanı"na nasıl dönüştü(rüldü)?

Şimdi anlatacağım "internet efsanesi"nin Türkiye kamuoyunda yayılışının yaklaşık üç-dört aylık bir geçmişi var. Ancak, bu kısa süre zarfında ülke çapında o kadar çok insanın elektronik posta adresine gönderildi ki (görüp de ibret almam için bana bile ardarda üç-dört kez geldi!) milyonlarca kişi bu tüyler ürpertici öyküyle şimdiden tanışmış durumda...

Dinî içerikli propaganda yapma çabasındaki söz konusu gönderi; bir kaç kare fotoğraf ve ona eşlik eden ayrıntılı bir haber metninden oluşuyor.

Fotoğraflarda, çekimden en fazla bir-iki hafta önce öldüğü anlaşılan orta yaşlı bir insanın çürümeye yüz tutmuş cesediyle karşılaşıyoruz. Ki değişik açılardan çekilmiş olan bu kareler, böylesi görüntülere alışık olmayanlar için son derece sarsıcı...

Fotoğraflara eklenmiş haber metninde aktarılan bilgiler ise özetle şöyle:

18 yaşındaki Ummanlı Müslüman bir delikanlı, rahatsızlanınca babası tarafından hastaneye kaldırılır. Genç yaşına rağmen içki, sigara ve uyuşturucu gibi bir dizi kötü alışkanlığa sahip bulunan adam kısa süre sonra da hastanede vefat eder ve cesedi babası tarafından hastanenin gasilhanesinde yıkatılarak İslâmî kurallara uygun biçimde toprağa verilir.

Ancak, acılı baba bir kaç saat sonra oğlunun bedeninde var olması muhtemel bir başka rahatsızlıktan kuşkulanır ve yetkililere başvurarak mezarın açılması talebinde bulunur.

Topu topu üç saat sonra tekrar açılan mezarda, yetkililerin ve babanın karşılaştığı manzara tek kelimeyle dehşet vericidir. Simsiyah saçları olan o gencecik çocuk gitmiş ve yerine bedeninin her tarafı kabirde meleklerden yediği dayaklardan dolayı çürük içinde kalmış, bu ağır darp sonucunda fizyonomisi tamamen değişmiş ve saçları "korkudan" bembeyaz olmuş yaşlı biri gelmiştir.

Bu noktada, metni yayına hazırlayan propagandacı bizleri "kabir azabı"nın ne denli korkunç bir şey olduğu konuşunda üstüne basa basa uyarıyor ve yanına Kur'an'dan bazı âyetler ve ayrıca Peygamberimiz'den hadisler ekleyerek bu korku duygusunu iyice artırmaya çalışıyor. Fotoğraflar da onun ifadesine göre, "feth-i kabir" (mezarın açılması ve cesedin çıkartılması) işleminden hemen sonra Ummanlı resmî yetkililer tarafından hastanenin morgunda çekilmiş.

Bu traji-komik öykünün ayrıntılarını daha fazla aktarmaya gerek duymuyorum. Çünkü, artık böyle şeyleri okumaktan da anlatmaktan da içime fenalıklar geliyor. Zaten, gelen mesaja eşlik eden kan revan içindeki fotoğrafları daha ilk gördüğüm anda, bu konu benim için bütünüyle kapanmıştı. Çünkü, "kanıt" olarak sunulan karelere o tarihten önce bambaşka bir adreste rastlamıştım. O yüzden, öykünün aktarımını da kısa keseceğim. İsteyenler, adına özel olarak internet sitesi açılmış olan bu kepazeliği bütün ayrıntılarıyla aşağıdaki adresten okuyabilirler.

http://www.thegodisone.com/kabir/index.htm

Şu kadarını söyleyeyim ki yukarıdaki sitede anlatılanların istisnasız hepsi "yalan"...

Fotoğrafların, anlatılan kişiler ve mekanlarla uzaktan yakından hiç bir ilişkisi yok. Propagandacının -ucuz korku filmlerini andıran- iddiasına kaynak teşkil eden ürkütücü fotoğrafları, bundan en az iki yıl önce, dünyaca ünlü şiddet görüntüleri sitesi www.rotten.com'da görmüştüm. Olayın kahramanı durumundaki kişi ise ne aslen Ummanlı, ne Müslüman, ne de esmer olan biriydi. Kırsal bir bölgede cinayete kurban gitmiş olan sarışın ve orta yaşlı bir Amerikalıydı bu...

Birileri bu talihsiz adamı katletmiş, sonra cesedini yarı çıplak bir durumda yakınlardaki ormana atmış ve güvenlik güçleri de cesedi bir kaç hafta sonra bulmuşlardı. Açık hava koşullarında uzunca bir süre kaldığı için de doğal olarak cesette gözle görülür deformasyonlar ve renk değişimleri başlamıştı. Sarışın kişilerin saçlarına bu rengi veren pigmentler, bedenin ölümünden sonra sert güneş ışığı altında yavaş yavaş beyaza dönüşürler. O yüzden, fotoğrafları gördüğümde dikkatimi ilk çeken şey de kurbanın saçlarının sarıdan beyaza çalar bir görünüm alması olmuştu. Ve herşeyden daha önemlisi de, "Babası tarafından hastanede gusül abdesti aldırıldı, sonra da cenaze namazı kıldırılıp toprağa verildi" denilen bu kişi, böyle bir dinî ritüelden sonra herhalde "slip" tarzı bir iç çamaşırı ile gömülmüş olamazdı. Ama bizim Ummanlı Müslüman mevta, her nedense fotoğraflarında beyaz iç çamaşırıyla poz vermekteydi. Sanırım, bütün dikkatini "Nasıl daha korkutucu olabiliriz" konusuna verdiği için, bu önemli ayrıntı öyküyü hazırlayan kişinin gözünden kaçmış.

Meçhul propagandacı, uzun uzadıya aktardığı yalanlarına son noktayı ise bir "posta formu" ile koyuyor. Formun başına "Bu yazıyı ve fotoğrafları arkadaşına e-posta ile gönder" yazılmış. Ayrıca, sitenin adını da "God is one" (Allah birdir) koyarak, aklı sıra öyküye evrensel bir nitelik kazandıracak ve bunu uluslararası propagandada da kullanacak büyük tebliğ ustamız. Oysa ki fotoğrafların asılları, bu siteyi okuyacak kişi için topu topu bir tuşluk mesafede durmakta. Ama dünya cahillerin gözünde çok geniş ve kaçıp saklanması oldukça kolay bir yer olduğundan, bizim yalancı için de böyle ayrıntıların hiç bir önemi yok. Bir gün birilerinin aynı anda hem kendi sitesini hem de www.rotten.com'daki ilgili sayfaları ziyaret edebileceğini ihtimalden bile saymıyor.

Merak edenler için www.rotten.com'daki özgün adresi veriyorum. Rotten, iki yılı aşkın süredir sitesinde tuttuğu 8 kareden oluşan bu polis fotoğrafları grubuna "Vücutta çürümenin erken aşamaları" başlığını koymuş. Uzmanlık alanı kan ve vahşet fotoğrafları olan bu sitede, savaş, cinayet ya da kaza sonucu öldürülmüş daha yüzlerce insanın görüntüsüyle karşılaşabilirsiniz. Ancak, doğrusu ya, oturup hepsine tek tek bakmanızı tavsiye etmeyeceğim. Siz en iyisi konumuzla ilgili olan karelerle yetinin.

http://poetry.rotten.com/blonde/  (anasayfa'da ortadaki link)

İmanlar bu denli zayıf, Müslümanlar da bu denli donanımsız oldukça, kabul etmek gerekir ki ülkemizde ve İslâm dünyasındaki hurafeler de hiç bitmeyecektir. Merak ediyorum; bu mesajı alan milyonlarca insandan bir teki olsun, mesaj sahibine "Yahu, dur bir dakika birader" dedi mi, "Allah'ın o nurlu melekleri Latin Amerika ülkelerinin polis karakollarından fırlamış görünümlü birer işkenceci midir? Biz, bize gönderilen kutsal metinlerden 'kabir azabı' denilen olgunun fiziksel bir gerçeklik olarak yaşanmayacağını biliyoruz. Elimizdeki bilgilerden, onun ruhsal düzlemde oluşacak, ama fiziksel acılarımız kadar gerçekçi biçimde hissedeceğimiz bir ceza olduğunu anlamaktayız. Eğer her mezara giren bu şekilde falakaya yatırılıyorsa, o halde bedenleri mumyalandığı için günümüze kadar mükemmel durumda kalmış onca eski Mısır firavunu, ayrıca yakın çağın mumyalama teknikleriyle korunma altına alınmış olan Lenin ve Mao gibi tanrıtanımaz liderlerin bedenleri bu yöntemle dayak faslından kurtulmuş mu oluyor? Bu dünyadan, öldüğünde yüzüne son derece huzurlu bir ifade sinen nice kötü kalpli insan ve öldüğünde bedenlerinden yarım kiloluk bir parça dahi kalmayan nice şehit kişi gelip geçti. Bir insanın ölüm sonrasında Yaratıcı'dan ödül mü yoksa ceza mı gördüğünü, bedeninin genel geçer görünümünden mi çıkartırız, yoksa bizlere öte âleme ilişkin olarak verilen sağlam bilgilerden mi?"

Gerçekten merak ediyorum, söz konusu mesajı aldıktan sonra bunları aklıselim biçimde düşünen bir tek Allah'ın kulu oldu mu... Düşman bombalarıyla bedeni lime lime olmuş, cenazesi tabuta konulamayacak kadar ufalanmış bir şehidin o an itibarıyla evrenin en mutlu insanı olabileceğini, ama cesedi bin bir ihtimamla toprağa verilen, üstüne üstlük kameralara iyi görünsün diye bir de makyaj yapılmış olan bir ateistin ise aynı anda tarifsiz acılar içinde kıvranabileceğine inanan tek kişi ben miyim şu câmiada?

İnsanların en basit bir günahlarında bile üzülüp gözyaşları döken melekleri "kana susamış işkenceci vahşiler" olarak tasvir ederek, bu şiddet kültürü üzerinden kitleleri kendince hidayete ulaştırmaya çabalayan seni kuş beyinli!

Senden önceki bütün o sürüsüne bereket cahiller ordusu gibi sen de hata yapıyorsun ve senin gibilerin hatalarının kafa karıştırıcı sonuçlarını temizlemek yine bizim gibilere düşüyor. Ama buna sevindiğimi ve bununla böbürlendiğimi sanma sakın; ümmetin iman perspektifini gösteren bu gibi örnekler karşısında yalnızca içim eziliyor ve üzülüyorum.

Allah, bütün kulları için sonsuz merhamet sahibidir, bağışlayandır, esirgeyendir. Ve hiç kuşkusuz ki onun "cehennem"inin ya da "kabir azabı"nın bile vahşet kültürüne teşne düşük kalibreli insan belleğinin alamayacağı kadar hikmetli, şerefli, eğitici bir içeriği olacaktır.

Ben ilelebet buna inanacak ve bunu söylemeye devam edeceğim. Bu yola bu şekilde baş koyanlar var ise bilinsin ki hepsi kardeşimdir.

***

Ali Murat Güven'in geçen hafta Ay'a gidişin kanıtlarını dile getirdiği yazısına yöneltilen anti bilimsel ve duygusal tepkilere yönelik cevabi yazısına bu linkten ulaşabilirsiniz.




Baglantı

• 15/11/2006 - Diyabet hakkında bilmeniz gerekenler

Diyabet hakkında bilmeniz gerekenler  
Dünya Sağlık Örgütü'nün (WHO) verilerine göre inme (felç), dünyada kalp hastalıkları ve tüm kanserlerin toplamından sonra  üçüncü sırada yer alan  ölüm nedeni.Tüm dünyada yaklaşık 146 milyon kişinin Tip 2 diyabeti olduğu bilinmektedir ve bu rakamın yüzde 40 oranında artarak 2010 yılında 210 milyona ulaşacağı tahmin ediliyor.
 
Diyabet, Türkiye'de gittikçe büyüyen, ciddi bir genel sağlık problemi olup milyonlarca Türk vatandaşının sağlığını tehdit ediyor. Daha da önemlisi diyabet, inme oluşturan en önemli nedenlerde  biri olarak görülüyor.
 
Bu yıl tamamlanan Türkiye'de "Hipertansif Hastalarda İnme Riski Araştırması"sı çarpıcı gerçeği bir kez daha gözler önüne serdi. Araştırmaya katılan 6790 hastanın yüzde 29'unda diyabetin de varolduğunu saplantı.  Araştırmayı yürüten Prof. Dr. Giray Kabakcı, 14-21 Kasım Dünya Diyabet Haftası nedeniyle modern çağı hastalığı olarak görülen Diabete karşı vatandaşları birkez daha uyararak, "Diyabet önlenebilir bir hastalıktır, yeter ki bu hastalığı karşı mücadele etmesini bilmemiz gerekir" dedi.
 
Halk arasında şeker hastalığı olarak bilinen "Diabetes mellitus" (diyabet), ülkemizde pek çok kişinin yaşamını ciddi şekilde etkileyen sinsi bir hastalık. İşte tam da bu noktada, Türk Kardiyoloji Derneği Hipertansiyon Çalışma Grubu, Türkiye'de görülen inme sıklığı ile ilgili Türkiye çapında yaptığı ve bir buçuk yıl üzerinde titizlikle çalıştığı Merck Sharp Dohme İlaçları Ltd. Şti'nin (MSD İlaçları) koşulsuz katkılarıyla gerçekleştirilen TH!NK (Türkiye'de Hipertansif Hastalarda İnme Riski Araştırması) adlı araştırmadaki diyabet ile ilgili verilere dikkatleri çekiyor.
 
Araştırmayı yürüten Hacettepe Tıp Fakültesi Kardiyoloji Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr.Giray Kabakcı, modern çağ hastalığı olarak görülen diyabet hastalığı ve THİNK Araştırması ile ilgili  sorularımızı yanıtlardı:
 
Araştırma hakkında biraz bilgi verirmisiniz?
 
Türkiye'de 7 bölge, 22 il ve 39 merkezde yürütülen çalışmada 54-85 yaş arasındaki toplam 6790 yüksek tansiyonu olan hastaya ait bulguları değerlendirdik. Çalışmanın en önemli sonuçlarından biri, yüksek tansiyonu olan kişilerin yüzde 30'unda diyabetin varlığı.Bu çok önemli bir rakam. Organ hasarlarına yol açan diyabeti ciddiye almak gerekir.
 
Diyabeti olan hastalarda diğer organların hasarları çok daha mı fazla görülür?
 
Hipertansiyon (yüksek tansiyon) ve  şeker hastalığı, toplumda çok sık görülen ve önemli olumsuz sonuçları  olan hastalıklar. Diyabet ve hipertansiyon birlikteliği organlardaki hasar riskini çok artırıyor. Diyabeti olan  hipertansif hastalarda kılcal damarların ve büyük damarların etkilenmesi sonucu gelişen  organ hasarı riski, diyabeti olmayan hipertansif hastalarda  görülenden iki kat fazla. Diyabetik hastalardaki organ hasarlarının yüzde 35-70'inden hipertansiyonun sorumlu olduğunu biliyoruz.
 
Diyabetik kişilerde diyabeti olmayan kişilere göre Hipertansiyon görülme sıklığı nedir?
 
Diyabetik kişilerde diyabeti olmayan kişilere göre hipertansiyon görülme sıklığı, 1,5 - 2 kat fazla. Tip I diyabetik hastalarda (erken yaşlarda görülen, insuline bağımlı diyabet) hipertansiyon, hastalığın başlangıcından seneler geçlikten sonra ortaya çıkıyor ve sıklıkla diyabetik böbrek hastalığı  gelişimini işaret ediyor. Tip II diyabette ise hipertansiyon, diyabet tanısı ile eş zamanlı, hatta çok daha önce saptanabiliyor ve çoğunlukla metabolik sendromun bir parçası olarak görülüyor. Diyabet sıklığının, hipertansiyonu olan bireylerde, olmayanlara göre 2.5 kat daha fazla görülmesi de bunu destekliyor.
 
Tedavi edilmeyen diyabet vücutta ne gibi hasarlara yol açıyor?
 
Etkin bir diyabet tedavisi için ilaçların önemi kaçınılmaz; ancak ilaçlardan önce beslenme ve egzersiz büyük önem taşıyor. Diyabet tedavi edilmediği takdirde, körlüğe kadar giden görme bozuklukları, böbreklerin iflasına kadar gidebilecek böbrek rahatsızlıkları, kangrene kadar gidebilecek peri ferik damar hastalıkları ve idrar tutamamaya veya soğuk sıcak hissini algılayamamaya kadar gidebilecek sinir sistemi hastalıklarına yol açabilir. Bütün bunların da ötesinde ilerleyen diyabet aynı zamanda damar yapısını bozduğundan ve kandaki yağ oranının yükselmesine neden olduğundan çok ciddi bir kardiyovasküler risk faktörü olarak kabul ediliyor.
 
Diyabetin toplumda görülme sıklığı nedir?
 
Tüm dünyada yaklaşık 146 milyon kişinin Tip 2 diyabetli olduğu bilinmektedir ve bu rakamın %40 oranında artarak 2010 yılında 210 milyona ulaşacağı tahmin edilmektedir. Genellikle tanı hastalığın başlangıcından ancak 5-7 yıl sonra koyulabilmektedir. Avrupa'da yaklaşık 65 milyon kişide, Amerika Birleşik Devletleri'ndeki 50 milyon kişide ve Japonya'daki 37.8 milyon kişide diabet görülmektedir... Ancak Dünya Sağlık Örgütü'ne göre hastaların %70'den fazlasında bu durum ya yeterince kontrol edilmemekte ya da hiçbir tedavi görmemektedir.

Şeker önlenebilir bir hastalıktır mıdır?

Şeker hastalığına "yatkın" biriyseniz ya da "gizli şeker"iniz varsa, hastalığın ortaya çıkmasını önleyebilirsiniz.
 
Kimler şeker hastalığına daha yatkın?
 
Belki bunu cevaplamadan önce, şeker hastalığının 2 tipinin olduğunu hatırlatmalıyız. Tip 1 dediğimiz, "genç tipi" şeker hastalığı 10-14 yaş civarında ortaya çıkar. Tip 2 dediğimiz "erişkin tipi" şeker hastalığı ise genellikle 40 yaşın üstünde görülür. Erişkin tipi şeker hastalığı, tüm şeker hastalarının yaklaşık %90'ını oluşturur. Biz, bundan böyle, "şeker hastalığı" derken, aksini belirtmedikçe erişkin tipi şeker hastalığını kastedeceğiz. Bazı kişiler şeker hastalığına daha yatkın. "Risk faktörü" dediğimiz özellikleri taşıyanlar diabete daha çok yakalanıyorlar.
 
Riskleri  sıralayabilirmisiniz?
 
- Bunlardan ilki, ailede ve kan yakınlarımızda şeker hastalarının bulunması.
- İkincisi kilo fazlalığı ve şişmanlık. BKİ'niz 25'ten ne kadar fazlaysa, o kadar risk altındasınız.
- Kilo kadar önemli bir başka faktör de, yağın vücutta daha çok nerede toplandığı. Kilo normal bile olsa, bel çevresi 102 cm'i aşan erkekler ve 88 cm'yi aşan kadınlar çok riskliler. Bel çevresi 94 cm'yi aşan erkeklerle, 80 cm'yi aşan kadınlar ise dikkat etmek zorundalar.
- Ne kadar hareketsizseniz o kadar risk altındasınız.
- Yüksek tansiyonlularda ve kolesterol sorunu olanlarda; gebeliğinde şeker sorunu yaşayanlarda şeker hastalığı daha çok görülüyor.
- Son risk faktörü de yaş. Yaş arttıkça risk artıyor. Fakat çağımızda şeker hastalığı salgın denilecek oranlarda arttı, bu da hastalığa yakalanma yaşını epey aşağılara çekti.
 
Gizli şeker on yıl kadar sürüyor deniyor, gerçeği nedir?
 
Şeker hastalığına yatkınlığı olan, yani az önce sıraladığımız risk faktörlerini taşıyanların bazısı şeker hastası olurken bazılarında hastalık çıkmamaktadır. Ama, işin ilginç yanı, hastalığa yakalananlarda hastalık, yıllarca sessiz seyretmektedir. Kişi şeker hastası olduğu halde hiçbir şikâyeti olmamaktadır. Bu sessiz dönem on yıl kadar sürmektedir. Allahtan, bu sessiz dönemde şeker hastalığını bazı tahlillerle ortaya koymak mümkün. Bunlardan üç tanesi önemli. İlki ve en kolayı, kan şekerine açken bakmak. Sonuç şayet 110-125 arası ise gizli, 126 ve üstü ise açık şeker hastası sayılabilirsiniz. İkincisi, "şeker yükleme testi" dediğimiz bir testle, tokken kan şekerine bakmak. 2 saatlık bu test sırasında, şekeriniz 140-199 arasında değerlere sahipse gizli, 200 ve üstü ise açık şeker hastalığınız var demektir. Daha az yaygın bir başka testte, özellikle "insülin direnci"ni erken yakalamak için, açlık insülinine bakılmaktadır. İlk dönemlerde, insülin düzeyi yüksek çıkacaktır.
 
Gizli şeker hastalığının, açık şeker hastalığı haline geçisini önlemek mümkünmü?
 
Gizli şeker hastalığının açık şeker hastalığı haline geçişini önlemek mümkündür. Bazı ilaçlar, yaşam biçimi değişikliği kadar olmasa da, önlemede yarar sağlayabiliyor. Kaldı ki, yaşam biçimi değişikliği ile ilaç desteğini birlikte gerçekleştirmek mümkündür.

Baglantı

• 14/11/2006 - Sessiz Tepe [Silent Hill]

 Sessiz Tepe [Silent Hill]
Orjinal Film İsmi : Silent Hill
Türkçe Film İsmi : Sessiz Tepe
Tür : Korku
Yönetmen : Christophe Gans
Senaryo : Roger Avary
Görüntü Yönetmeni : Dan Lausten
Süre : 127  Dakika
Oyuncular : Radha Mitchell, Sean Bean, Laurie Holden, Deborah Kara Unger, Kim Coates, Tanya Allen, Alice Krige, Jodelle Ferland

Bir çocuğun gizemli hastalığı. Çaresiz bir anne. Terk edilmiş bir kasaba.
Gizemler gittikçe derinleşiyor.

Genç bir anne olan Rose (Radha Mitchell) kızı Sharon’ın gizemli hastalığına çare bulmak istemektedir. Psikiyatrik tedaviyi reddeden Rose kızıyla birlikte, kızının rüyasında sürekli olarak tekrarladığı kasabaya, SILENT HILL’e doğru yola çıkar. Kocası Christopher’ın (Sean Bean) karşı çıkmasına rağmen Rose, kızının gizemli hastalığının tedavisinin bu gizemli kasabada olduğuna inanmaktadır. Anne kız kasabaya yaklaşırlarken karşılarına bir gölge çıkar ve Rose arabanın kontrolünü kaybeder. Kendine geldiğinde Sharon arabada yoktur. Rose kızını çaresiz bir biçimde ararken karşısına bir polis (Laurie Holden) çıkar ve onunla birlikte kızını bulmak için Silent Hill’e gider.

Rose Silent Hill’in çıkan büyük bir yangından sonra terkedilmiş olduğunu keşfeder. Kasabanın her yanı sisle kaplıdır ve birden Rose’un etrafını gölgeler sarmaya başlar. Rose bu gizemli kasabada kızını ararken kızının kaybolmasının aslında çok büyük şeytani bir planın parçası olduğunu keşfeder.

 

 

        beğenmedim hiç saçma sapan bir filmdi.

Baglantı

• 14/11/2006 - HACI BAYRAM VELÎ

HACI BAYRAM VELÎ

 

Doç. Dr. Mustafa Aşkar / AÜ İlâhiyat Fakültesi

 

 

Anadolu topraklarında doğup büyüyen bir Türk mutasavvıfı olan Hacı Bayram Velî, XIV. yüzyılın ilk yarısında Orhan Gazi döneminde Ankara’da doğdu. Hacı Bayram Velî’nin doğum tarihi ihtilaflı olup, 1348-1350 yılları civarında doğduğu tahmin edilmektedir. Ailesinin en büyük oğlu olup, iki de erkek kardeşi vardır. Asıl adı "Numan" olan Hacı Bayram Velî’nin ailesi hakkında fazla bilgi yoktur.

Hacı Bayram, adından anlaşılacağı gibi hac vazifesini ifâ ettiği için Hacı, mürşidi Somuncu Baba (Şeyh Hamid-i Velî) ile karşılaştığı günün hatırasına "Bayram", Allah dostu anlamında "Velî" lakaplarıyla anıla gelmiştir.

Hacı Bayram’ın müderrisliği, tasavvufî hayata atıldıktan sonra kendisi gibi medrese kökenli Akşemseddin ve Eşrefoğlu Rumî gibi mühim şahsiyetleri etrafında toplamıştır.

Hacı Bayram, ilmî hayatına Kara Medrese’de müderris olarak devam ederken Kayseri’de bulunan Somuncu Baba’ya davet üzerine gitmiş ve onun yanında manevî eğitime başlamıştır. Daha sonra mürşidi ile beraber Bursa’ya gelmiş ve Yeşil Medrese’de eski görevini sürdürmüştür. Şeyh Hamid-i Velî (Somuncu Baba) de ekmekçilik yapmıştır. O dönemde Bursa’da Emir Sultan, Molla Fenârî gibi ilim ve irfan ehli şahıslar da, Hacı Bayram’la tanışmışlar ve birbirinden istifade etmişlerdir. Hatta vasiyet üzerine Emir Sultan’ın cenazesini Hacı Bayram kıldırmıştır. Bursa Ulu Camii’nin 1400 yılında Somuncu Baba tarafından Sultan Yıldırım Beyazid ricasıyla açıldığı günde Hacı Bayram’ın da tabiî olarak orada bulunduğu tahmin edilebilir.

Ulu Camii’nin açılışı olayının akabinde Somuncu Baba ve Hacı Bayram Hicaz tarafına üç yıl sürecek bir seyahate çıkarlar. Ankara Savaşı’ndan sonra 1403 yılında her ikisi de Anadolu’ya dönerek Aksaray’a yerleşirler. Hacı Bayram, Somuncu Baba vefat edinceye kadar yanından ayrılmaz.

1412 yılında Somuncu Baba’nın vefatı üzerine Hacı Bayram Ankara’ya döner. Ankara’da insan yetiştirebilmek için bir mekâna ihtiyacı vardır. Bugünkü Hacı Bayram tepesine, eski Hıristiyan mabedi Ogüst Tapınağı bitişiğine yerleşir. Hacı Bayram kendi döneminde bir müderris olarak Anadolu icra muhitinde devlet açısından önemli bir güven telkin etmektedir. O dönemde tahtta oturan II. Murad 1421 yıllarında Hacı Bayram’ı Edirne’ye davet eder. Sultan onunla tanışır ve sohbet eder. Sultanın dikkatini çeker ve iltifatını kazanır. Hatta onun adına vakıflar, mahalleler kurdurur. Bu durum Hacı Bayram Velî’nin devlet menfaatlerine ters düşmeyen, hürmete şâyân, sağlam inanç sahibi, İslâm’ı iyi yaşayan bir türbe velisi olduğunun en önemli delili olsa gerektir.

Hacı Bayram, hayatı boyunca İstanbul’un manevî fatihi Akşemseddin gibi mühim şahsiyetleri yetiştirdiği gibi, etrafındaki insanları el emeği ile geçinmeye, çalışmaya, üretmeye ve sanatla uğraşmaya yönlendirmiştir. Bu durum Orta Asya’dan gelerek göçebe hayatına alışkın Türk halkı için yerleşik hayata alışmaları hususunda önemli bir katkıdır. Bu anlayış maalesef sonraki yüzyıllarda dünyaya sırt çevirmek, reddetmek tarzında algılanan pasif sufî anlayışın tersine, daha doğru, aktif, üretken, çalışkan bir insan tipi yetiştirmek suretiyle doğru olanı yapmıştır.

Hacı Bayram’ın diğer önemli bir özelliği de; sosyal yardımlaşma organizasyonları kurmasıdır. Günümüz Bağkur, Emekli Sandığı, Kızılay, Çocuk Esirgeme Kurumu gibi çeşitli organizasyonların üstlendikleri amaçtaki sosyal kurumların bundan beş buçuk asır önce onun tarafından resmî olmayarak gerçekleştirilmesi çok önemli bir anlam taşımaktadır. Anadolu insanı Hacı Bayram’ın Ankara Ulus’taki camii ve türbesinin gölgesinde daha nice mutlu yüzyıllar yaşamaya devam edecektir

Baglantı

• 14/11/2006 - NASIL BİLİMADAMI OLUNUR?

NASIL BİLİMADAMI OLUNUR?

  Bir bilimadamının tıp konusunda yeni ve çok önemli buluşları olmuştu. Bir gazete muhabiri röportaj yaparken kendisine, ortalama bir insandan nasıl olup da daha farklı ve yaratıcı bir insan olduğunu sormuş. Kendisini diğerlerinden ayıran özellik neymiş?

Bilimadamı bu soruyu "iki yaşındayken annesinin yaşadığı bir deneyim nedeniyle" diye yanıtlamış. Bilimadamı buzdolabından süt şişesini çıkartmaya çalışırken, şişe elinden kayıp yere düşmüş ve ortalık süt gölüne dönmüş.
Annesi mutfağa geldiğinde, ona bağırmak, söylenmek ya da cezalandırmak yerine,
"Robert, ne kadar güzel bir hata yaptın! Daha önce bu kadar büyük bir süt gölü görmemiştim. Evet, olan olmuş. Şimdi birlikte burayı temizlemeden önce biraz yerdeki sütle oynamak ister misin?" demiş.
O da eğilip, oynamış yere dökülen sütle. Birkaç dakika sonra annesi,
"Robert, bu tür bir şey yaptığında, bunu senin temizlemen ve herşeyi eski haline getirmen gerektiğini biliyor musun? Bunu nasıl yapmak istersin? Bir sünger mi kullanalım, bir havlu ya da bir bez mi? Hangisini istersin?" demiş.
Robert süngeri seçmiş ve birlikte yere dökülen sütü temizlemişler.
Daha sonra annesi,
"Biliyor musun, burada yaşadığımız olay, senin iki minik elinle bir süt şişesini taşıyamadığın kötü bir deneyimdi. Şimdi arka bahçeye çıkalım ve şişeyi suyla doldurup, senin dolu bir şişeyi düşürmeden taşımanı sağlayalım" demiş.
Küçük çocuk şişeyi boğazından iki eliyle tutarsa, düşürmeden taşıyabileceğini öğrenmiş.

Ne güzel bir ders!

Bu ünlü bilimadamı daha sonra, o anda bir hata yaptığı zaman bundan korkmaması gerektiğini öğrenmiş. Yapılan hataların yeni bir şeyler öğrenmek için çok güzel fırsatlar olduğunu anlamış.

İşte bilimsel araştırmalardaki deneyler de bu temele dayanır zaten. Bir deney başarısız olsa bile, o deneyden çok değerli bilgiler elde edilir.

Bütün annebabalar çocuklarına, annesinin Robert'a davrandığı gibi davransalar çok daha iyi olmaz mı?

Kaynak: www.sevginehri.net

Baglantı

• 14/11/2006 - Sebzeli Haşlama Et (4 Kişilik)

Sebzeli Haşlama Et (4 Kişilik)

Sebzeli Haşlama Et (4 Kişilik) tarif tarifi
Malzemeler
1 Kg Koyun Eti (Kemikli Parça Et)
3 Adet Havuç
3 Adet Patates
2 Adet Limon Suyu
2 Yumurta Sarısı
1 Demet Maydanoz
3 Adet Soğan
4-5 Su Bardağı Su
Tuz , Karabiber


Yemeğin Tarifi
4-5 bardak suyu kaynatalım. Parçalanmış eti, kaynayan suya atıp, doğranmış havuç, patates ve iri doğranmış soğanı ilave edelim. Tuzunu ve karabiberini

 

ayarlayalım. Kapağını kapatarak pişmeye bırakalım. Düdüklü tencerede yarım saat, çelik tencerede ise etler yumuşayana kadar pişirelim.
Haşlamanın daha lezzetli olması için limon ve yumurta ile terbiye yapmak gerekir. Terbiye için, yumurta sarılarını biraz tuzla çırpalım. Üzerine limon suyunu ekleyelim. Yemeğin suyundan biraz alıp yaptığımız terbiyeye ekleyerek çırpmaya devam edelim. Sonra pişmiş yemeğin üzerine döküp karıştıralım. İnce ince kıyılmış maydanozu da tabaklara serpip haşlamamızı tatlandıralım.

http://www.nepisirsem.com/resimliyemektarifi.aspx?yemekid=1051

Baglantı

• 14/11/2006 - hamburger

MALZEMELER:
• 400 gram az yağlı kıyma
• 2 adet soğan
• 2 tatlı kaşığı kekik
• tuz
• karabiber

TARİF:
Soğanları soyup rendeleyin, suyunu sıkın. Kıymaya soğan ve kekiği ekleyip karıştırın. Tuz ve karabiberle tatlandırıp iyice yoğurun. 1 saat buzdolabında bekletin. Karışımı dört parçaya bölün, daire şekli verip hafifçe yassıltın.

Hazırladığınız köfteleri yapışmaz yüzeyli tavaya yerleştirin. Kısık ateşte her yüzünü 5`er dakika kızartın.

 

 

Köfteleri, hamburger ekmeklerinin içine birer tane yerleştirin. Tost makinesinde 3 dakika kadar ısıtın.
Arzuya göre hamburgerlerin arasına hardal, mayonez, ketçap ve yeşillik koyup servis yapın.




Baglantı

• 13/11/2006 - yol

Image Hosted by ImageShack.us

Baglantı

• 13/11/2006 - ÖNYARGILARIMIZ - 4

ÖNYARGILARIMIZ - 4

 

Dr. Paul Ruskin, öğrencilerine yaşlanmanın psikolojik belirtilerini öğretirken bir olay okuyor :
- Hasta ne konuşuyor, ne de söylenenleri anlıyor.
- Bazen saatlerce anlaşılmaz şeyler gevelliyor.
- Zaman, yer ya> da kişi kavramı yok.
- Yalnız, nasıl oluyorsa, kendi adı söyleendiğinde tepki veriyor.
- Son altı aydır onun yanındayım, ne görüünüşü için bir çaba sarfediyor ne de bakım yapılırken yardımcı oluyor.
- Onu hep başkaları besliyor, yıkıyor ve giydiriyor.
- Dişleri yok, yiyeceklerin püre halinde verilmesi gerekiyor.
- Gömleği salyalarından dolayı sürekli leeke içinde.
- Yürümüyor.
- Uykusu sürekli düzensiz.
- Gece yarısı uyanıp çığlıklarıyla herkessi uyandırıyor.
- Çoğu zaman mutlu ve sevecen, fakat bazeen ortada bir sebep yokken sinirleniyor. Biri gelip onu yatıştırana kadar da feryat figan bağırıyor.
Bu olayı okuduktan sonra, Ruskin öğrencilerine böyle bir hastanın bakımını üstlenmek isteyip istemediklerini sorar. Öğrenciler bunu yapmayacaklarını söylerler. Ruskin, kendisinin bunu büyük bir zevkle yaptığını ve onların da yapması gerektiğini söyleyince öğrenciler şaşırırlar.
Daha sonra Ruskin hastanın fotoğrafını dolaştırmaya başlar.
Fotoğraftaki hasta doktorun altı aylık kızıdır

Baglantı

• 13/11/2006 - ÖNYARGILARIMIZ - 3

ÖNYARGILARIMIZ - 3

İmam-ı Azam hazretlerine sordular:


- Cenneti istemeyen,  Cehennemden ve Allahu teala'dan korkmayan,  ölü eti yiyen,
rükusuz ve secdesiz namaz kılan,  görmediği şeye şahitlik eden, hak olan bir şeye kızan ve fitneyi seven hakkında ne dersiniz?

- O öyle bir kimsedir ki;
Cenneti istemez, Allahu tealayı ister.
Cehennemden korkmaz, Allahu teala zulm eder diye korkmaz adaletine itimat eder.
Ölmüş hayvan yer, yani balık yer.
Rükusuz ve secdesiz namaz kılar yani cenaze namazı kılar.
Allahu teala'nın bir olduğuna görmeden şahitlik eder.
Ölüm hak olduğu halde ona kızar, onu istemez.
Mal ve çoluk çocuk fitne iken bunları sever.
Bunun üzerine soruyu soran kalkıp hürmetle "şahidim ki sen ilim deryasısın" dedi.

 

Baglantı

• 13/11/2006 - ÖNYARGILARIMIZ - 2

ÖNYARGILARIMIZ - 2

Aşağıdaki test sorularını cevaplara bakmadan cevaplayınız.

Soru 1
.
Sekiz çocuğundan üçü sağır, ikisi kör, biri zeka özürlü ve kadının kendisi frengili...
Kadın hamile, kürtaj olmasını önerir misiniz?

Aşağıdaki cevabı görmeden bir de şu soruyu okuyun.
Soru 2.
Dünya liderini seçme zamanı ve sizin oyunuzun önemi çok büyük. İşte adayların özellikleri:
Aday A: Bir takım kötü politikacılarla işbirliği halinde, astrolojistlere danışıyor. İki metresi var. Bir sigara yakıp diğerini söndürüyor ve günde 8 ila 10 martini içiyor.

Aday B: İki kez işten kovulmuş, öğleye kadar uyuyor, üniversitedeyken uyuşturucu kullanmış ve her akşam neredeyse yarım şişe whisky deviriyor.

Aday C: Bir savaş kahramanı, vejetaryen, sigara içmiyor, çok nadiren bira içer ve evlilik dışı hiçbir ilişkisi olmamış.

Hangi adayı seçerdiniz? Önce karar verin sonra aşağıdaki cevaplara bakın.
Aday A : Franklin Roosevelt
Aday B : Winston Churchill
Aday C : Adolf Hitler

Ve birinci sorunun cevabı: Eğer cevabınız evet ise, Beethoven'in yaşamasına izin vermediniz!

 

Baglantı

• 13/11/2006 - ÖNYARGILARIMIZ - 1

ÖNYARGILARIMIZ - 1

Büyük gazetelerimizin birinde yönetici semineri veren uzman Türklerin dünyada en kötümser milletlerden biri olduğunu iddia etmiş. Peşinden küçük bir test yapmış.

Bitişik sözcüklerden oluşan aşağıdaki cümleyi birkaç saniyeliğine gösterip yöneticilerden okumalarını istemiş:

"THEGODISNOWHERE"

Katılımcıların hepsi bu cümleyi:

"THE GOD IS NO WHERE"

diye okumuş.
Yani "Tanrı hiçbir yerde değildir" şeklinde.
Uzman acı acı gülümsemiş...
"Tam beklediğim gibi" diye mırıldanmış.
Batı ülkelerindeki seminerlerde katılımcılar bu cümleyi şöyle okurlarmış:

"THE GOD IS NOW HERE"

Yani: "Tanrı şimdi burada"...

 

Baglantı

• 13/11/2006 - ANLAŞILMAK

ANLAŞILMAK

Bir dükkan sahibi dükkanının vitrinine üzerinde Satılık Köpek yavruları yazan bir tabela asarken, yanında küçük bir erkek çocuğu belirdi. "Köpek yavrularını kaça satıyorsunuz?" diye sordu. Adam çocuğa yavruların en az 50 dolar ettiğini söyledi. Çocuk elini cebine attı, biraz bozuk para çıkardı, dükkan sahibine bakıp "İki dolar otuz beş sentim var. Onlara bakabilir miyim?" dedi. Dükkan sahibi çocuğa gülümsedi ve bir islik çaldı. Lady adli bir köpek dükkanın içindeki kulübesinden çıkıp onlara doğru koşmaya başladı.


Arkasında beş tane küçük yun yumağı vardı. Yavrulardan biri, diğerlerinin gerisinden topallayarak geliyordu. Bu küçük çocuğun hemen dikkatini çekti.


"Bu yavrunun nesi var?" Dükkan sahibi "Veterinerin dediğine göre, kalçasında bir kemik eksikmiş" diye yanıt verdi. "Hep böyle topallayacakmış."

Küçük çocuk hemen, "Onu almak istiyorum" dedi. Dükkan sahibi "Sahi mi?.. O yavruyu gerçekten istiyorsan sana bedava verebilirim" dedi.

Çocuk dükkan sahibine yaklaştı ve öfkeyle "Onu bana bedava vermenizi istemiyorum. Bu yavru da diğer yavrular kadar değerli. Fiyatı neyse size ödeyeceğim.


Şimdi size iki dolar otuz beş sent vereceğim, kalan parayı da ayda elli sent, elli sent ödeyeceğim!" dedi.

Dükkan sahibi "O sakat yavruyu ne yapacaksın? O hiçbir zaman diğer köpekler gibi koşup, oynayamayacak" dedi. Küçük çocuk pantolonunun paçasını yukarı kaldırdı ve iki çelik bağla desteklenmiş eğri sol bacağını gösterdi. "Ben de pek koşamıyorum" dedi.

"Bu yavrunun da kendini anlayacak birine ihtiyacı var."

Baglantı

• 13/11/2006 - EĞİTİMDE ETİK

EĞİTİMDE ETİK

Felicity HAYNES

Ayrıntı Yayınları, İstanbul

2002

KİTABIN ÖZETİ

Felicity Haynes, bu kitabında eğitim uygulamalarında ortaya çıkan etik sorunları ve ahlaki yargının ölçütlerine ilişkin soruları hem teorik hem de pratik düzlemde ele almaktadır. Eğitimde Etik, eğitimcilerin ve öğrencilerin kendi anlayış ve uygulamalarının etik yönü üzerinde derinlemesine düşünmesine yardım etmek ve onlara, çok farklı varsayımları olabilecek insanlarla diyalog kurarken eylemlerinin uygunluğunu tartışma fırsatı vermek üzere tasarlanmıştır.

Bu amaç doğrultusunda Haynes bir yandan eğitimcilerin kendi fikir, eylem ve seçimlerinin etik yönlerini değerlendirmelerine yardımcı olacak teorik bir başvuru çerçevesi sunmakta ve Aristo, Platon, Augustine, Locke, Mill, Kant, Moore ve Wittgenstein gibi düşünürlere göndermeler yaparak, bu çerçeveyi yüzyıllar içinde tartışılmış ve yapılandırılmış felsefi kuramlara dayandırmaktadır. Diğer yandan da çeşitli eğitim bağlamlarında yaşanmış gerçek vakaları tartışarak uygulamada cezalandırma, sansür, gizlilik hakkı, kişisel çıkar, ifade özgürlüğü, okul üniformasına uyum gibi konularda karşılaşılan etik soru ve sorunları oluşturduğu teorik çerçeve bağlamında çözümlemeye çalışmaktadır. Eğitimde bir çok problemlerle karşılaşılmaktadır. Bu problemler oldukça çeşitlilik göstermektedir. Aynı şekilde bu problemlerin çözümü de çeşitlilik göstermektedir.

Etik ahlakın temellerini inceleyen felsefe dalıdır. Bir kimsenin davranışlarına temel olan ahlak ilkelerinin tümüne denir. Bu kitapta bu kavramların eğitim üzerindeki etkisi anlatılmaktadır. Eğitim; bir çocuk ya da ergenin yetiştirilmesinin yönlendirilmesidir. Bir kimsenin herhangi bir etkinlik alanında yetiştirilmesi; bu alanda bir kimse ya da bir grupça edinilen ahlaksal, kültürel, entelektüel ya da teknik bilgiler bütünüdür. Yeni eğitim anlayışında öğrenci artık, konuların belirlenmesine, uygulanacak yöntemlerin seçiminden derslerin işlenmesine ve ölçme değerlendirmeye kadar kendi öğrenim sürecinin bütün aşamalarında sorumluluğunu yüklenen kişidir. Öğretmen yine de öğretimin vazgeçilmez bir ögesidir. Ancak bilginin tek kaynağı değildir; üstlendiği rol yol göstericiliktir. Eğitsel kurumların ve uygulamaların incelenmesi, eğitimin birbiriyle çelişen iki işlevi olduğu sonucunu ortaya çıkarmaktadır; bunlar yeniden üretilecek bilgi ve beceriyi aktarmak, ile ekonomik ve toplumsal kalkınmaya katkıda bulunmaktır.

Kitap, her ne kadar eğitim alanına odaklanmış, örnekler eğitim bağlamlarından alınmışsa da kişinin faaliyetlerinin etik yönleri üzerine düşünme süreci hukuk, işletme, iş idaresi, tıp ve gazetecilik gibi diğer meslekler için de eşit ölçüde gerekli ve önemlidir. Haynes'in bu çalışmasını sadece söz konusu mesleki alanların mensupları değil, ahlak felsefesine uygulamalı bir giriş yapmak üzere konuyla ilgilenen herkes kullanabilir. Çünkü Eğitimde Etik insanların etkileşme biçimleri ve iyi insan olmanın ne anlama geldiğini eleştirel olarak sorgulamaktadır.

Haynes bu kitap aracılığıyla, yalnızca eğitimcileri değil, her birimizi eylemlerimizde tutarlı olmaya ve başkalarına kendimize davranılmasını isteyeceğimiz biçimde davranmaya; eylemlerimizin kendimiz ve başkaları için kısa ve uzun vadeli sonuçlarını göz önünde bulundurmaya ve başkalarını önemsemeye çağırmaktadır.

 

[ Kaynak: www.kho.edu.tr ]

Baglantı

• 13/11/2006 - Beyni çalıştıran besinler!

Beyni çalıştıran besinler!
Araştırmalara göre, bazı yiyecekleri daha fazla yiyerek hafıza, algılama yeteneği ve dikkati artırıp, daha hızlı düşünebilmek mümkün.

Sınavlara hazırlanan öğrencilerin beyinlerinin daha iyi çalışması için zencefil, kimyon, havuç, ceviz, fındık, fıstık, lahana, karides gibi besinleri almalarını öneriliyor.

Diyetisyen Ferin Batman, yaklaşan sınav günleri öncesinde, ilköğretim ve liselerin son sınıflarında okuyan öğrenciler için “beynin daha iyi çalışmasına yardımcı olacak yiyecekler” hakkında bilgi verdi.
Batman, öğrencilerin sınavlar için son hazırlıklarını yaptıklarını, ancak pek çoğunun, “konsantre olamamaktan, öğrendiklerini çabucak unutmaktan, dikkatini veremeyip aynı sayfayı tekrar tekrar okuduklarından” yakındıklarını söyledi.
Vücudun küçük bir bölümünü oluşturan beynin, yiyeceklerle alınan enerjinin yüzde 20’sini harcadığını, beynin, kanın taşıdığı oksijen ve glikozla beslendiğini kaydeden Ferin Batman, “Araştırmalar, belirli yiyecekleri daha fazla yiyerek hafızanızı, algılama yeteneğinizi, dikkatinizi artırıp, daha hızlı düşünebileceğinizi gösteriyor” diye konuştu.

ODAKLANMA İÇİN CEVİZ, FINDIK
Batman, bir konuya “odaklanma” için ceviz, fındık, fıstık, soğan ve karides gibi yiyeceklerin yenmesini önerdi. Batman, şunları söyledi:
“Ceviz, fındık, fıstık gibi yiyecekler konferanslarda, konserlerde, uzun araba yolculuklarında, sinirleri kuvvetlendirirken, beyindeki haber alma maddelerinin oluşumunu hareketlendirirler. Soğan, aşırı yıpranmaya, fiziksel yorgunluğa karşı kanı sulandırır, beyin oksijeni daha iyi alır. Karides, beyin besinidir. Vücuda önemli omega 3 yağ asitleri sağlar. Dikkat verme süresini daha uzatır.”

LAHANA STRESSİZ ÖĞRENMEYİ SAĞLAR
Öğrenmenin artırılması için çeşitli önerilerde bulunan Batman, şunları kaydetti:
“Lahana, tiroit bezlerinin aktivitesini yavaşlattığı için daha stressiz öğrenmeyi sağlar. Stresin getirdiği atıştırma krizlerinde, düşük kalorisi sayesinde bol bol çiğ olarak yenebilir. Limon- portakal, C vitamininden dolayı canlandırır, algılama yeteneğini artırır. Çalışma ve sınav öncesi, limonata veya portakal suyu için. Yaban mersini, beynin kanla daha iyi beslenmesi için, uzun süreli bir öğrenmede ideal bir meyvedir.”

EZBER İÇİN HAVUÇ
Hafızayı güçlendirmek için de havuç, ananas, avokado, zencefil, kimyon gibi yiyecek ve baharatların tüketilmesini isteyen Ferin Batman, bu besinlerin yararlarını şöyle anlattı:
“Havuç, beyin metabolizmasını canlandırarak, hatırlama yeteneğini arttırır, bir şey ezberlerken bir küçük tabak sıvı yağlı havuç salatası yiyin. Uzun bir metin ezberleyebilmek için fazla miktarda C vitaminine ihtiyaç vardır. Ananas bunu sağlar, ayrıca önemli bir element olan mangan içerir. Avokado, kısa süreli hafıza içindir. Fazla miktarda yağ asidi içerir. Çalışırken yarım avokado yeterlidir.”

YENİ FİKİRLER ÜRETMEK İÇİN ZENCEFİL
Yaratıcılığın geliştirilmesi için zencefil yenmesini öneren Batman, zencefilin içerdiği maddelerin beynin yeni fikirler üretmesinisağladığını söyledi. Batman, “Zencefil alındığı zaman kan sulandığı için vücutta daha serbest akar, beyin oksijenle beslenir” diye konuştu.
Kimyonun da içerdiği uçucu yağların bütün sinir sistemini uyardığını söyleyen Ferin Batman, “Aniden bir fikre, bir buluşa ihtiyacı olan kimyon çayı içmelidir. Çay, bir fincana iki tatlı kaşığı dolusu kimyon eklenerek yapılabilir” dedi.

MUTLULUK
Ferin Batman, küçük bir kase çileğin, stresi gidererek mutluluk verdiğini, muzun da “serotonin” maddesi içerdiği için mutluluk verdiğini kaydetti. Batman, kırmızı biberdeki aroma maddelerinin de vücudun mutluluk hormonu salgılanmasına neden olduğunu belirterek, çiğ ve acı olan kırmızı biberin en etkilisi olduğunu bildirdi.

SINAV ÖNCESİ STRESE KARŞI
Batman, sınav öncesi strese karşı da öğrencileri uyararak, “Gerginken yenmek istenen çikolata, hamur işi, tatlı gibi besinler, kola, kahve gibi içecekler çok miktarda şeker ve kafein içerdikleri için sinirleri bozar. Doğru bir beslenme, stresli zamanların üstesinden gelmemizde bize yardımcı olacaktır” diye konuştu.
Bunun için yanlış alışkanlıkların değiştirilmesini isteyen Batman,öğrencilere şu beslenme önerisinde bulundu:
-Kahvaltı etmeden güne başlamayın. Sabahları vücudun ve beynin enerji deposu boştur. Bu nedenle sinirli ve dikkatsiz olunabilir. Okulçocukları ile yapılan bir araştırmada iyi bir kahvaltı edenlerin daha verimli oldukları ortaya çıkmıştır. Kahvaltıda karbonhidrat ile protein doğru bir karışımdır. Örneğin, kepek veya çavdar ekmeği ile peynir veya yulaf ezmesi ile meyve veya yoğurt, süt yenebilir.

STRESE KARŞI BALIK
-Stres, vitaminlere ve minerallere olan ihtiyacı arttırır. Önemli anti-stres maddeleri mineral olarak kalsiyum (süt ürünlerinde, yeşil sebzelerde) ve magnezyumdur (kepek, çavdar, baklagiller, bal kabağı ve ayçiçeği çekirdeği). B vitaminleri grubu aynı zamanda sinir vitaminleri olarak adlandırılır. B vitaminleri ette, balıkta, kepek çavdar ürünlerinde ve koyu yeşil sebzelerde bulunur. Haftada en az 2 kez balık tüketilmelidir.
-Çikolatayı seyrek, meyveyi sık yiyin. Arada bir az miktarlarda çikolata yenmesi stresi azaltır ama fazla yendiğinde kan şekeri önce artar, sonra hemen düşer. Sonuçta yorgunluk ve tatlılara karşı istek ortaya çıkar. Buna karşılık meyve veya kepek, çavdar ürünleri organizma tarafından daha yavaş enerjiye dönüştürülür, kan şekerinin dengesi bozulmaz.
-Yemekleri küçük porsiyonlarda, sık yiyin. Birden aşırı miktarda ve yağlı yemekler uykunuzu getirir. Enerjinizi uzun süre korumak ve aynı düzeyde tutmak için günde en az 6 öğün ve az miktarlarda yenmelidir.
-Kahveyi ve kolayı azaltın. Sabahları bir iki fincan kahve uyku sersemliğinizi gidermede yardımcı olur. Fazlası ise kalp çarpıntısına, huzursuzluğa, geç saatlerde de uykusuzluğa, korku ve endişeye neden olur. Kolalı içeceklerde bol miktarda kafein içerir. Alkol ise ertesi sabah unutkanlığa neden olur.


Baglantı

• 13/11/2006 - Yusuf'un Hikayesi

Yusuf'un Hikayesi

    Kanallarında kuğuların, martıların ve ördeklerin gezindiği, güvercinlerin bu gezintiye kıyılardan eşlik ettiği, yemyeşil meralarında mübarek hayvanların tesbih ederek dolaştıkları bir köy kadar şirin küçük bir ülke olan Hollanda'da Müslüman olmuş bir Hollandalı ile tanıştık.

    Yeşil gözleri, beyaz teni ve kumral saçlarıyla tipik bir Hollandalıyı, pırıl pırıl bir çehreyle görmek pek alışılmış bir şey değildir. Bir arkadaşın evindeki sohbette karşılaştığımız bu "milyonda bir" talihliyle konuşmaya başladık:

    - İsminiz?

    - Yusuf.

    - Maşaallah... Peki, niçin bu ismi tercih ettiniz?

    - Yusuf Aleyhisselam-ı kuyuya atmışlar. Annem babam da beni 15 yaşımda sokağa attı.

    Bir anne ve babanın hayatlarını daha iyi yaşamak için evlatlarına tekmeyi yapıştırmalarını biz istesek de anlayamayız. Ama o böyle şeylerde çok karşılaştığını ima edercesine, dudağında acı bir tebessüm, bir tekme işareti yaparak anlatıyordu nasıl evden atıldığını.

    - Peki ya sonra?

    - Sonra ben çok kötü işlere girdim, hapishaneye düştüm. Allah'a dua ediyordum, "Allah'ım ne olur kurtar beni, hangi din güzelse onu seçtir bana" diye. Havasının soğuk, binaların soğuk, insanların soğuk olduğu bu ülkede böyle bir manzarayla karşılaşmak, sarp yamaçlarda tek tük biten çiçeklerle karşılaşmak kadar hayret vericiydi. Hapisten çıktıktan sonra dinleri araştırmaya başladım.

    Bir gün Müslümanlar'ın daveti üzerine gittiğim bir sohbette masanın üzerinde Kur'an-ı gördüm. Kur'an adeta konuşuyor, "Oku, oku beni" diyor, bir mıknatıs gibi beni kendisine çekiyordu. Daha sonra aldığım Kur'an mealini okudukça gözüm gönlüm açıldı ve hidayet bana nasip oldu.

    Yusuf Müslüman olduktan sonra İslam'ı yaşamak için çok gayret sarf etmiş; fakat maalesef etrafındaki eski kötü arkadaşları onun peşini bırakmamışlar. Yalnız kalan Yusuf eski günahlara meyleder gibi olmuş. İçine tekrar düştüğü zulmetlerden nasıl bir ikazla çıkarıldığını Yusuf şöyle anlattı:

    - Tekrar günah işlemeye başladığım zaman kendimi ateşin içine düşmüş gibi hissettim. Sanki vücudum yanıyordu. Garip şeyler duymaya başlamıştım: "İnneke fi zulümat" (Sen karanlıklardasın) sesi kulaklarımda yankılanıyordu. Ne zaman gözüm harama kaysa "İnnallahe semian basira" (Allah herşeyi işiten ve görendir.) sesini duyuyordum.

    Bundan sonra Yusuf bu çevreyi terk etmesi gerektiğine karar verir.

    Bu arada bir gün, terasa bıraktığı motosikletinin üzerine komşusunun çocuğu çıkar, çocuk düşer ve ayağını incitir. Yusuf ise evde her şeyden habersiz, yeni sünnet olmuş, yalnız başına kalmaktadır:

    - Birden yine bir ses işittim: "Yusuf, kalk Allah'a dua et, seni öldürmeye geliyorlar." Ben de dua ettim:

    - "Allah'ım, şu şu arkadaşları benim evime gönder" dedim.

    Psikolojik rahatsızlıkları olan komşusu, birkaç kişiyi yanına alıp elinde bir zincirle kapıya dayanmış. Tam o sırada isim isim saydığı o arkadaşları gelmiş, kendisini kurtarmışlar.

    Yusuf, hayatının düzene girmesi için Müslüman birisiyle evlenmesi gerektiğini düşünmüş. O sıralarda evliliğiyle alakalı üç rüya görmüş. Birincisinde bir arkadaşıyla birlikte üçakla Türkiye'ye gidiyorlar. İkincisinde hanımının evini, kendisini ve isminin Fatma veya Fadime olduğunu, üçüncüsünde ise hanımıyla babası arasında bir tartışma görüyor.

    Aradan bir müddet geçtikten sonra bir Türk arkadaşı, evlilik hususunda kendisine yardımcı olmak istediğini söylüyor ve birlikte uçakla Türkiye'ye gidiyorlar. Konya'da birkaç kişiyle görüşüyor, fakat Yusuf rüyasındaki evi ve hanımını bulamıyor. Daha sonra bir köyden bir ailenin kızıyla görüştürmeye karar veriyorlar.

    Yusuf arabayla köye geliyor ve daha arabadan inmeden kızın ismini soruyor. Fatma olduğunu, bazen de Fadime diye diye hitap ettiklerini öğrenince sevincinden "Allahu Ekber!" deyip sıçrıyor.

    Evde, müstakbel gelinin ikram ettiği kahveyi içerken çok utandığını, buram buram terlediğini söyledi. Eski hayatını düşününce, onu değiştiren dinamiklerin ne kadar sağlam olduğunu bir kez daha tasdik ettik.

    Evlilikten sonra gördüğü rüyalardan hanımına da bahsetmiş. Hatta babasıyla aralarında geçen tartışmayı bile cümle cümle nakletmiş. Hanımı da:

    - "Sen nereden biliyorsun bunları" diye şaşkınlığını ifade etmiş. Kaderin garip bir cilvesi olarak kendisi de hep Avrupalı bir Müslüman'la evlenmek için dua edermiş.

    Yusuf başından geçen bir hadiseyi daha anlattı:

    - Bir gün Almanya'daki bir arkadaşımı çok özledim. Fakat bende adresi yoktu. Yine de Almanya'ya gittim. Bir taksiye bindim ve taksiciye beni herhangi bir camiye götürmesini söyledim. Caminin önünde inip kaldırımda yürürken arkamdan bir ses işittim: "Yusuf, ne arıyorsun burada?" Arkadaşım bana sesleniyordu.

    Bu tür garip hadiselerden ve daha önceleri duyduğu seslerden oldukça etkilenmiş olmalı ki, bir ara doktoruna bunların sebebini sormuş. Doktor, halüsinasyon deyip geçiştirmiş. Bize de sebebini sordu:

    - "Samimiyet ve ihlas" dedik.

    Samimiyette çevresine de oldukça tesir etmiş. Bir gün bir Türk arkadaşına:

    - "Sen cuma Müslümanısın" demiş. Arkadaşı böyle bir şeyi, sonradan Müslüman olmuş birinden işitince vurulmuşa dönmüş. Aradan çok geçmeden o da beş vakit namaz kılmaya başlamış.

    Bir gece rüyasında şeytanı görmüş, şöyle anlattı rüyasını:

    - Elinde süslü süslü yüzükler vardı. İnsanlar sıraya girmiş elini öpüyordu. Ama ben öpmedim.

    Yusuf, dünyanın süri ve fani güzelliklerinin insanı tatmin edemeyeceğini idrak etmiş. Şimdi dünyaya değil, Allah'a teslim olmuş kardeşlerini hararetle kucaklıyor.

    Hayatın geçmiş ve gelecek aynaları arasındaki yansımaları kaderi cilveler halinde tezahür etmiş. İlkokula giderken Arapça harfleriyle "Allah", "Allah" yazdığını şimdilerde fark ettiğini söyledi. (Yusuf Alan)

Kaynak: www.hikayearsivi.net

Baglantı

• 13/11/2006 - Rahşan Hanım'dan iç sızlatan soru

Rahşan Hanım'dan iç sızlatan soru
Eski Başbakan Bülent Ecevit'in devlet töreniyle defnedilmesinin ardından 60 yıllık hayat arkadaşı Rahşan Ecevit, naaşı, Devlet Mezarlığı'ndan taşıma projesini yeniden yakın dostlarına açtı. Rahşan Hanım'ın, 11 Kasım'daki törenden bir gün önce GATA'daki cenaze işlemleri sırasında, uzmanlara danıştığı ve "Bülent'i bir süre korumak mümkün mü?" sorusuna yanıt aradığı belirtildi. Bu arayış, Ecevitler'in yakın dostu gazeteci Fikret Bila'nın da yazdığı gibi "Naaş, bir süre sonra ODTÜ ormanında tahsis edilen alanda inşa edilecek anıt mezara taşınacak" tezini güçlendirdi.

'Tören Nasıldı' diye sordu
Rahşan Ecevit'i, Bülent Ecevitsiz ilk gecesinde DSP Genel Başkanı Zeki Sezer, DSP'li eski bakanlar Masum Türker, Ahmet Tan, eski milletvekili Melda Bayer, Emrehan Halıcı, gazeteci Hulki Cevizoğlu yalnız bırakmadı.

Rahşan Hanım, yakın çevresindekilere "Cenaze töreni nasıldı?" diye sordu. Emrehan Halıcı, "Hanımefendi 1.5 milyon kişi toplandı" bilgisini verdi. Ancak katılımcı sayısının 100 bini aşkın olduğunu ifade edenler de oldu. Rahşan Ecevit'e, "Cenazeye sadece DSP'liler katılmadı. Televizyonda röportaj yapılan bir vatandaş, 'Ben DSP'ye oy vermedim ama kendisi dürüst insandı' diye konuşuyordu" örneği de aktarıldı.

Rahşan Ecevit ise "Gerçekten Bülent'e yaraşır bir cenaze töreni gerçekleşti" değerlendirmesini yaptı. Gece yarısına doğru bir ara Bülent Ecevit'in çalışma odasına giren Rahşan Hanım, daha sonra hüzünlü şekilde yanındakilere şöyle dedi: "Bu odada arşive girecek belgeler var. Bazen bir dosya veya yazı arardık. Ben odada arar ve 'Bülent, bak buradaymış' diye seslenirdim. Oysa şimdi 'Bülent' diye seslensem beni duymayacak!"

Rahşan Ecevit'in, Ankara'nın kasım soğuğunda boynundan çıkarmadığı, bir ara Kocatepe Camisi'ndeki cenaze namazı sırasında başını örttüğü siyah-beyaz ekose atkının sırrı ortaya çıktı. Atkı, Bülent Ecevit'e aitti ve Rahşan Hanım cenaze boyunca bu atkıyı takmak istedi. Rahşan Ecevit'in cenaze boyunca eşine ait bir eşyayla ayakta durması ise "Moral motivasyona" bağlandı.

Haber:Okan Müderrisoğlu
Kaynak:www.sabah.com.tr
 
ALLAH sabır versin onun için bu çok zor ,mezarlarıda aynı yerde olmalıydı bence , onları ayırmasınlar.
Baglantı

• 12/11/2006 - Mesai dışı ölüm şehitlik sayılmaz

Mesai dışı ölüm şehitlik sayılmaz
Devlet, hac ziyareti yapan vatandaşlarımıza hizmet vermek için Mekke’ye götürülen ve burada 5 Ocak 2006’da çöken otelin altında kalarak görev şehidi olan iki hemşirenin çocuklarına "Maluliyet Maaşı" bağlanması için yapılan başvuruyu inanılmaz bir gerekçeyle reddetti.

Sosyal Güvenlik Kurumu’ndan Sağlık Bakanlığı aracılığıyla ailelere gönderilen ret yazısında, hemşireler Şengül Uzuner ve Handan Kurtuluş’un mesailerinin 16.00’da başladığı oysa ölüm olayının saat 13.30-14.30 arasında olduğu belirtilerek "Ölümlerinde görevlerinin neden ve etkisi bulunmadığından vazife malullüğü hükümleri uygulanamaz" denildi.

"GÖREV ŞEHİDİ" DENMİŞTİ

Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu’nun ölümlerinin ardından "Görev şehidi sayılırlar" dediği hemşirelerin aileleri çocuklara ve dul kalan eşlere maluliyet maaşı bağlanması için Sağlık Bakanlığı’na başvurdu. Hemşirelerden Uzuner’in eşi Arif Uzuner, başvurusunda eşinin görev nedeniyle bulunduğu Mekke’de hayatını kaybettiğini belirterek 6 yaşındaki oğlu Berat ve 10 yaşındaki kızı Büşra’ya yasalar gereği maaş bağlanmasını istedi. Bir süre sonra Uzuner’e Sağlık Bakanlığı’ndan bir zarf geldi. Zarfta bulunan Sosyal Güvenlik Kurumu’nun Bakanlığa gönderdiği yazıyı okuyan Uzuner, şoke oldu.


ERKEN ÖLMÜŞLER

Yazıda şöyle deniliyordu: "Hac organizasyonu nedeniyle sağlık ekibinde görevli olarak gittikleri Suudi Arabistan’da 13.30-14.30 saatleri arasında meydana gelen göçük altında kalarak vefat eden ilgililerin ölümü olayı saat 16.00’da başlayan nöbet görevleri başlamadan önce meydana geldiği, diğer bir anlatımla "hemşire" olarak fiilen görev yaptıkları sırada meydana gelmediği gibi, ölümlerinde görevlerinin neden ve etkisi de bulunmadığından, haklarında 5434 Sayılı Yasanın vazife malullüğü hükümlerinin uygulanmasına imkan bulunmadığına, karar verilmiştir."

Uzuner’in eşi Arif Uzuner ve babası Mehmet Günel, karara sitem ederek, "Bu ilgisizlik bizi çok üzdü. Onlar görev sırasında öldüler hac için gitmemişlerdi. Eğer bir hakları varsa geride iki çocuğu kaldı onlara haklarının verilmesi gerekir" dediler.

DİYANET SÖZ VERMİŞTİ Ölümlerini Hürriyet’in manşetten duyurduğu hemşirelerin ailelerinin yaşadıkları, bununla da kalmadı. Aileler, ölümün ardından devletten cenazelerin Türkiye’ye getirilmesini istemişler, ancak bu istekleri reddedilmişti. Bunun üzerine aileler en azından içimizden birer kişi Mekke’ye gidip definde orada bulunsun ricasını yönelttiler. Ailelerin bu isteği de "Şeytan taşlama döneminde kimseyi gönderemiyoruz" denilerek reddedildi. Israrla çocuklarının mezarını görmek isteyen aileleri, Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu, "Size söz veriyoruz mezarlarına ziyaret için sizi ailece Mekke’ye götüreceğiz" diyerek ikna etti.

Ölen hemşirelerimizden Uzuner’in babası Mehmet Günel, Diyanet’in sözünü tutmadığını söyledi. Günel, şöyle konuştu:

4500 YTL ÖDEDİK
"Bize ’Kabristanlarını ziyaret ettireceğiz, size de umre yaptıracağız’ diye söz verdiler. Üzerinden aylar geçti bizi çok oyaladılar. Ben her iki aile için neredeyse her gün telefon etmek zorunda kaldım. Ben en azından şu çocuklar annemizin mezarı nerede diye merak etmesinler istedim. Uğraşılarımın sonunda götürdüler, ama çocuklardan para aldılar. Sadece iki kişiyi ücretsiz götüreceklerini söylediler çocuklar ve kızımın eşi için yaklaşık 4 bin 500 YTL verdik. Ölüm olayı 5 Ocak’ta gerçekleşti, ama biz ancak dokuz ay sonra ekimde gidebildik; gerçekten kırgınız."

YANLIŞ MEZAR GÖSTERDİLER Yoğun çabaların ardından Mekke’ye gitmeyi başaran aileler burada da başka bir sürprizle karşılaştılar. Diyanet yetkililerinin kendilerine "İşte hemşirelerimizin mezarı" diyerek gösterdiği mezarların başka kişilere ait olduğu ortaya çıktı. Aileler, hemşirelerin facia sırasında Mekke’de olan ve cenazeye katılan arkadaşlarının çektiği fotoğraflar ve çizdikleri krokiler sayesinde gerçek mezarları bulabildiler.

                                             İlgisizlik bizi üzdü
/_newsimages/2436720.jpgŞehit hemşire Şengül Uzuner’in annesi Mesude Günel, kızının mezarının uzakta olmasından duyduğu üzüntüyü anlatırken gözyaşlarını tutamadı. Günel "Dayanmak çok zor, aylarca Diyanet neden bizi kızımın mezarına götürmüyor diye gözyaşı döktüm. Bu kadar ilgisiz olmaları çok üzdü bizi. Artık tek amacım torunlarımı büyütmek" dedi.

Kaynak: www.hurriyet.com.tr

Baglantı

• 12/11/2006 - resim

Image Hosted by ImageShack.us

Baglantı

• 12/11/2006 - resim

 

Image Hosted by ImageShack.us

Baglantı

• 12/11/2006 - Soğan her derde deva

Soğan her derde deva  
İçinde bol miktarda A,B ve C vitamini bulunan soğan, kalp ve prostat bozukluğu, sinir zafiyeti, cilt hastalıkları ve cinsel iktidarsızlık gibi birçok hastalığa iyi geliyor.

Soğanda bol miktarda A, B ve özellikle C vitamini, bol fosfor, iyot, silis, kükürt gibi vücuda çok faydalı maddeler, antibiyotik vazifesi gören esanslar ve hazım arttırıcı fermentler bulunduğunu kaydeden uzmanlar, soğanın kalp ve prostat bozukluğu, pankreas tembelliği (şekerliler), sinir zafiyeti, romatizma, cilt hastalıkları, cinsel iktidarsızlık, mide zayıflığı gibi hastalıklara iyi geldiğini, bol idrar söktürdüğünü ve vücutta birikmiş su ve üreyi dışarı attığını bildirdi. Soğanın, vücuttaki fazla tuzu da dışarı attığını belirten uzmanlar, pankreası çalıştırarak insülin ifrazatını arttırdığını ve kanda şeker seviyesini düşürdüğünü kaydetti.

Fazla soğan yenen ülkelerde kanserin nadir görüldüğünü ve o ülke halkının uzun yaşadığını ifade eden uzmanlar, soğanın, karaciğeri ve bağırsakları dezenfekte edip zehirlerini temizlediğini ve gıdaların orada vücudu zehirlemesini önlediğini, bağırsak kurtlarını döktüğünü belirtti.

Ağızdaki soğan kokusunun giderilmesi için yemekten sonra ekmek kabuğu veya maydanoz çiğnenmesinin yeterli olduğunu belirten uzmanlar, soğanın patateslerden ayrı, kuru, soğuk bir yerde saklanması gerektiğini, çünkü soğanın patateslerden salınan nemle yumuşadığını ifade etti.

Baglantı

• 12/11/2006 - Danasını parçalayan kurdu elleriyle boğdu

Danasını parçalayan kurdu elleriyle boğdu

Çorum’un Osmancık ilçesinde yaklaşık 20 gün önce danası kurt tarafından parçalanan çoban, yeniden sürüsüne saldıran kurdu boğarak öldürdü.
AA muhabirinin aldığı bilgiye göre, Osmancık’a bağlı Tekmen Köyü Saltuk Mahallesi’nde yaşayan Ayhan Menteş’in (50) sürüsüne yaklaşık 20 gün önce bir kurt saldırdı. Hayvanlara saldıran kurt, bir danayı parçaladıktan sonra kaçtı.
İddiaya göre, Ayhan Menteş önceki gün akşam saatlerinde hayvanlarını köye getirdiği sırada aynı kurt, yeniden sürüsüne saldırdı. Menteş, bir taşla vurarak sersemlettiği kurtla boğuşmaya başladı.
Boğazından kavradığı kurdu boğarak öldüren Menteş, kafasından, sırtından ve yüzünden ısırılması sonucu yaralandı. Çevredeki vatandaşların yardımıyla Osmancık Devlet Hastanesine kaldırılan ve ilk olarak kuduz aşısı yapılan Menteş, buradaki müdahalenin ardından Çorum Devlet Hastanesine kaldırıldı.


http://www.milliyet.com.tr/2006/10/28/son/sontur27.asp

Baglantı

• 12/11/2006 - Atatürk'ün sansürlenen görüşleri

Atatürk'e ilişkin olarak 2 önemli çarpıtma yapılıyor.
Biri Batılılaşma konusunda...
Diğeri din konusunda...
İlki, Atatürk'ün hedef olarak Avrupa'yı göstermediği iddiasına dayanıyor.
İkincisi, -dünkü Vakit gazetesinde bir örneğini gördüğümüz gibi- ısrarla Atatürk'ü dua ederken, sarıklı mebuslarla ya da peçe içindeki Latife Hanım'la gösterip cumhuriyetin temelinde bir din motifi arıyor.
Bu 2 konuda 2 belge hatırlatacağım.
***
İlk belge, 29 Ekim günü Mustafa Kemal Paşa'nın Fransız yazarı Maurice Pernot'ya verdiği demeç... Paşa, o gün Revue Des Deux Mondes için Meclis Başkanı sıfatıyla verdiği son demecinde şöyle diyor:
"Osmanlı İmparatorluğu, Batı'ya karşı elde ettiğimiz başarılardan çok gururlanarak kendisini Avrupa uluslarına bağlayan bağları kestiği gün düşüşe başlamıştır. Bu bir hataydı. Bunu tekrar etmeyeceğiz. Bizim vücutlarımız Doğu'da ise de düşüncelerimiz Batı'ya dönüktür. Memleketimizi çağdaşlaştırmak istiyoruz. Bütün çalışmalarımız Türkiye'de çağdaş, bu sebeple Batılı bir hükümet oluşturmaktır. Uygarlığa girmek arzu edip de Batı'ya yönelmemiş millet hangisidir?"
***
Din meselesine gelince...
İlk Meclis'in dualarla açıldığı ve cumhuriyete oy veren milletvekilleri arasında 100 kadar din adamı olduğu doğru... Ancak böyledir diye cumhuriyetin kökeninde ve Atatürk'ün düşünce evreninde din motifleri aramak nafile uğraş.
Afet İnan cumhuriyetin ilanından 6 yıl sonra Yurt Bilgisi dersleri vermeye başlamıştı. Okutacağı kitabı Kemal Paşa'ya gösterdi. Gazi beğenmedi. Yeni bir Medeni Bilgiler kitabı yazdırdı.
Kitap, 1931'de Afet İnan imzasıyla çıktı; ortaokul ve liselerde okutuldu. İşte Kemal Paşa'nın el yazısıyla kaleme aldığı o notların "Millet" bölümünden satırlar:
***
"Türkler Arapların dinini kabul etmeden evvel de büyük bir millet idi. Arapların dinini kabul ettikten sonra bu din Arapların (..) Türklerle birleşip bir millet teşkil etmelerine hiçbir tesir etmedi. Bilakis Türk milletinin milli rabıtalarını gevşetti; milli hislerini, milli heyecanını uyuşturdu. (..)
"Türk milleti birçok asırlar, (..) bir kelimesinin manasını bilmediği halde Kur'an'ı ezberlemekten beyni sulanmış hafızlara döndü. (..)
"Türk milletini Allah için, Peygamber için topraklarını, menfaatlerini, benliğini unutturacak, Allah'la mütevekkil kılacak derin bir gaflet ve yorgunluk beşiğinde uyuttular. (..)
"... din hissi, dünyanın acısı duyulan tokadıyla derhal Türk milletinin vicdanındaki çadırını yıktı, davetlileri, Türk düşmanları olan Arap çöllerine gitti. (..) Artık Türk, cenneti değil, (..) son Türk ellerinin müdafaa ve muhafazasını düşünüyordu. İşte dinin, din hissinin Türk milletinde bıraktığı hatıra..."
***
Yeterince açık değil mi?
Nasıl oluyor da din konusundaki görüşleri bu kadar net olan bir lider hâlâ yanlış yorumlanıyor?
Yukarıdaki satırların çoğu, Türk Tarih Kurumu tarafından 1969 ve 1988'de basılan "Medeni Bilgiler ve Mustafa Kemal Atatürk'ün El Yazıları" kitabında yer almıyor da ondan...
İnanması zor; ama kendi kurduğu kurum, Atatürk'ün notlarını sansür ederek yayımladı.
"Medeni Bilgiler"i geçenlerde yeniden basan Örgün Yayınevi, Türk Tarih Kurumu'ndan bir özürle yeni baskı beklediklerini yazmış.
Atatürk'ün okullarda okutulsun diye kaleme aldığı kitabının bile sansür edildiği bir ülkede yaşıyoruz.
Düşünce özgürlüğü mü dediniz?


Can Dündar

can.dundar@e-kolay.net

Baglantı

• 12/11/2006 - işte bazı sözler..)

İnsanların yaptığı sahte paralar olduğu gibi paranın yaptığı sahte insanlar da vardır.

 

Gençler deneme-yamulma yöntemi ile yetişiyor

 

Zengin bir adamın esprisi her zaman çok komiktir

 

Ölüm korkusu sürekli değil mezarda biten geçici bir duygu

 

Midyat’a pirince giderken, evinin kapısını iyi kilitle

 

- Konuşun emniyettesiniz.
- Konuştuk emniyetteyiz.

 

Aşk;

- 1 kişi için felaket,

- 2 kişi için saadet,

- 3 kişi için cinayettir

 

Hissetmediğin hisleri hissettiğin anda hissettiğin his aşktır

 

Tecrübe yenilen kazıkların bileşkesidir.

 

Kızlarda ilk baktığım şey nedir biliyor musun? ; onların bana bakıp bakmadıklarıdır.

Evlenme uzun bir pazarlıktır (macar atasözü)

Modadan ayrılmayan bir kadın, kendi kendine asıktır.

Bir erkek en çok sevgilisini, en iyi karısını, en uzun annesini severmiş

 

Türk öğün, çalış, babana bile güvenme

-Türküm,doğruyum, çalışkanım, iyi gelirli bir bayanla evlenmek istiyorum.

-İlahi azrail sen adamı öldürürsün

Atalarımız zamanında orta asya'dan çıkıp da ters yöne gitselerdi, şimdi japon olurduk.

Allah yürü ya kulum dedi,ben de arabamı sattım.

 

-Bakarsan bağ olur,bakmazsan göremezsin

 

Ağlamayan cocuğa dayak atılmaz

Borcun iyisi geri ödenmeyenidir

Çalma elin kapisini hirsiz girer

Adamın birisinin uykusu gelmiş,adam içeri almamış

Balık bastan kokar insanlar ayaktan

Hayatin sürüklediği değil, hayatı sürükleyen olun...

İnandığın şey için yaşamazsan, yaşadığın şeye inanmaya başlarsın

"Hayatin anlami" iki kelimeden olusur :)))

Zincir en zayıf halkası kadar sağlamdır

İnsani yaşatan hayaller,öldüren ise gerçeklerdir!!!

Senden olmaz cacık, yogurda yazık

 

Doğarken sen ağladın çevrendekiler güldü, öyle bir hayat yaşa ki öldükten sonra çevrendekiler ağlasın sen gül...

Aşkı şarap sanıp yıllandırma, yıllandıkca bozulur...!!!...?

Oturarak başarıya ulaşan tek varlık tavuktur.

Bakarak öğrenilseydi öküzler makinist olurdu.

Baglantı

• 12/11/2006 - güller

Image Hosted by ImageShack.us

Baglantı

• 12/11/2006 - ankara da deprem_ kazan ilçesinde_

http://www.sakaryapolis.gov.tr/deprem/enson.asp

http://www.deprem.gov.tr/linkhart.htm

 

ankarada kazan ilçesinde olan depremi burdan hissettik_yenimahalle_ ,insan korkuyor bayaa,ALLAH  korusun çok zor şu kış gününde ..

 

 

Image Hosted by ImageShack.us

Ankara'da orta büyüklükte deprem
Ankara’da 4.4 büyüklüğünde deprem meydana geldi. Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırma Enstitüsü’nden alınan bilgiye göre, saat 04.35’de meydana gelen depremin merkez üssü Ankara’nın Kazan ilçesi olarak belirlendi.

"Düzce Depremi"nin yıldönümüne denk gelen orta büyüklükteki sarsıntı Ankaralıyı sokağa döktü. Depremde can ve mal kaybı yaşanmadı.

 

 

Baglantı

• 12/11/2006 - günaydın

Image Hosted by ImageShack.us

Baglantı

• 11/11/2006 - Okullardaki Şiddetin Bilançosu Her Geçen Gün Artıyor

Avcı: Okullardaki Şiddetin Bilançosu Her Geçen Gün Artıyor
KadınVizyon Haber Servisi
04/11/2006 
Gündemden düşmeyen okullardaki şiddet olayları, anne babaları başta olmak üzere toplumun tüm kesimlerini tedirgin ediyor 
 


Gündemden düşmeyen okullardaki şiddet olayları, anne babaları başta olmak üzere toplumun tüm kesimlerini tedirgin ediyor. Konuyla ilgili sendika genel merkezinde yönetim kurul üyelerinin katılımıyla basın toplantısı düzenleyen Bağımsız Eğitimciler Sendikası Genel Başkanı Gürkan Avcı birtakım rakamsal göstergelerin ve çözüm önerilerinin sunumuyla ilgili şöyle kaydetti; 

 

Geçen eğitim öğretim yılının yalnızca ikinci yarısını 14 ölü, üçü öğretmen 107 yaralı gibi vahim bir şiddet faturası ile kapatmıştık. Bu eğitim yılının henüz başında ve geçen eğitim-öğretim yılının son 1,5 ayında çıkan fatura ise 6 bin 224 öğrencinin karıştığı, 2 bin 474 olay. Olayların istatistiğine göre, Fiziksel zarar veren şiddet: 814 olay, Zorbalık, tehdit, sataşma: 491 olay, Dedikodu, lakap takma: 323 olay, Eşyaya/mala zarar verme: 234 olay, Okula silah/kesici, delici alet getirme: 196 olay, Çalma, gasp: 184 olay, Alkol, uyuşturucu, ilaç kullanımı: 84 olay, Cinsel taciz: 65 olay, Ateşli, kesici, delici silahla yaralama: 47 olay, Çete oluşturma/katılma: 27 olay, Ateşli, kesici, delici silahla öldürme: 9 olay meydana geldi. Gerek ailenin ve çocuğun, gerekse okulun adının çıkmaması için üstü kapatılan, basına yansımayan ve istatistiklere giremeyen birçok olay ise cabası.

 

Gelir adaletsizliği, halkın gittikçe yoksullaşması, artarak devam eden göç, işsizlik, devlete ve geleceğe dönük güvenin azalması, kültürel yozlaşma, değerlerimizden uzaklaşma ve yabancılaşma gibi nedenlerin yanında kalabalık sınıflar, derme çatma yapılmış okullar, güvenlik önlemlerinin yetersizliği, personel eksikliği, okulların yeterli fiziksel, eğitsel ve rehberlik donanımına sahip olmaması, şiddetin önemli etkenleridir.

 

Türkiye'de gelecek öğrencilerimiz için korkulu bir sözcüktür. Sınavlara endeksli eğitim politikamızın da etkisiyle öğrencilerimizin çok azı yarınından umutludur. Öğrenciler yaşadığı ekonomik, sosyal, psikolojik sorunlardan kaynaklanan gerginliklerini ve güvensizliklerini okulda oluşturdukları kamplaşmalarla, şiddetle yansıtma eğilimine girmektedir Okullardaki şiddet olayları liselerden ilköğretim okullarına kadar inmiştir. Kalem tutması gereken eller, maalesef bıçak taşımaktadır. Daha önce okul önlerinde gördüğümüz çeteleşme artık okul içine kadar girmiştir. Okullarda olumlu tutum ve davranışlar neredeyse istisnai düzeyde kalmaktadır.

 

Öğrenciler arasında kötü muamele, aşağılanma, yasaklama, yoksun bırakma, sindirme, alaya alma ve küçük düşürme davranışları oldukça yaygın duruma gelmiştir. Öğrenciler hemen her gün şiddete ya karışmakta, ya da tanıklık etmektedir. Kaldı ki; güvenli okul denildiği zaman aklımıza sadece polis ya da güvenlik elemanıyla alınan fiziksel önlemler gelmemelidir. Asıl olan, şiddet ve suç oluştuktan sonra müdahale etmek değil, erken uyarı işaretlerini tespit edebilmektir. Bu konuda da en büyük görev ve sorumluluk Milli Eğitim Bakanlığına düşmektedir.

 

Okul içinde özel güvenlik birimleri veya polis bulundurarak veya okullara kamera yerleştirerek şiddeti önlemeye çalışmanın işe yaramayacağını, bu yüzden olaya daha geniş çaplı bakmamız gerektiğine dikkat çekmek istiyorum. Okullarda yaşanan şiddet olaylarının azalmasında başta politikacılar, sanatçılar ve futbolcular gibi gençlerin örnek aldığı basında sıkça yer alan herkesin daha dikkatli, saygılı ve seviyeli olması gerekmektedir.

 

Okullarda yaşanan şiddet olaylarının gittikçe artmasını, gazetelerin ve televizyonların şiddet konulu haber ve filmleri abartılı vermesine bağlayarak, basının okullardaki şiddeti adeta teşvik ettiğini söyleyen sayın Başbakan’ın basını günah keçisi yerine koyan geçen eğitim dönemi sonunda ifade ettiği görüşüne katılmamakla birlikte, okullarda yaşanan şiddeti tetiklediğini düşündüğümüz Televizyon ve internetle ilgili olarak, anne babaların ders ve okul saatlerini de göz önüne alarak TV ve bilgisayar saatlerini ve program türlerini dikkatli şekilde planlaması gerektiğini öğütlemek istiyorum. Çocuklarımızı daha çok, televizyonun ve bilgisayarın eğitim amaçlı kullanımından yararlandırmamız gerekirken, tam tersine onların zarar görmesine izin veren bir toplum olma yolunda hızla ilerlediğimiz gerçeğinden hareketle; özellikle şiddet ve cinsellik içeren, korku ve gerilime sebep olan görüntülerin ve internet sitelerinin, çocuğun gelişiminde kalıcı problemler oluşturacağını altını çizerek hatırlatmak istiyorum.

 

Yasaklardan yana bir eğitim modelini savunmuyoruz ama bilinen bir gerçek var ki; AB fonlarının zoruyla yapılan eğitim reformları eğitim sistemimizi sulandırmış ve yaptırımları kaldırmıştır. Milli Eğitim Bakanlığı’nın okullarda şiddetin önlenmesine yönelik 2006 - 2011 yılları arasını kapsayan 5 yıllık eylem planını ciddi bir proje olarak görüyor ve destekliyoruz fakat; Okullarda disiplinin, ahlakın ve eğitimin çivisinin çıktığını belgeleyen bu rakamlar karşısında; okullardaki disiplin yönetmeliğinin suçu önleyici ve azaltıcı şekilde tekrar gözden geçirilmesi başta olmak üzere hükümetlere ve bakanlara göre değişmeyen bir “Milli Eğitim Politikası” izlenmesi de gerekmektedir. 

 

Okullarda yaşanan şiddetle ilgili olarak diğer bir önerimiz ise; Tüm önlemlere ve iyi niyete rağmen okulları esir alan ve adeta eğitim ve öğretim faaliyetlerini baltalayan şiddet ve çeteleşme olgusunun önüne geçmek için, suç işlemeyi, kavga etmeyi adeta alışkanlık haline getiren ve tüm rehberlik çabalarına rağmen okula ve arkadaşlarına zarar vermeye devam eden öğrencilerin kaydının Açık Liseye alınması teklifidir. Birçok ülkede de uygulanan bu yöntem Türkiye'de de zorunluluk haline gelmiştir. Suç işlemeyi, kavga etmeyi adeta alışkanlık haline getiren ve okula ve arkadaşlarına zarar veren öğrencilerin kaydının Açık Liseye alınması önerisini ben buradan sizlerin aracılığı ile kamuoyuna duyuruyor ve eğitim çevreleri tarafından tartışılmasını istiyorum
 
http://www.kadinvizyon.com/

Baglantı

• 11/11/2006 - gül

Image Hosted by ImageShack.us

Baglantı

• 10/11/2006 - asla vazgeçme

Image Hosted by ImageShack.us

Baglantı

• 10/11/2006 - Metin Arolat

Metin Arolat 'Kabul Et'

Metin Arolat uzun bir aradan sonra 3. albümü Kabul Et ile sevenleriyle buluşmaya hazırlanıyor..
1995 yılında Ayrılık Olmaz 1998 yılında Elveda ve eylül ayında müzik marketlerdeki yerini alacak olan son albümü Kabul Et ile birlikte 3 albüme imza atan Arolat, müziğe ara verdiği beş yıllık süre içerisinde yönetmenlik çalışmalarına da devam ederek birçok reklam filmine imza attı.

Albümde toplam 13 parça yer alan Arolatın Psikoloji isimli çıkış şarkısının sözü ve müziği kendisine düzenlemeleri ise Alper Erinçe ait. Metin Arolata hem bu bur şarkıda hem de albümle aynı adı taşıyan Kabul Et isimli şarkısında Ebru Gündeş eşlik etti.

İctim İctim Dibe Vurdum,
Ardindan Küfür Savurdum,
Seni Gözyaşimda Boğdum,
1 sorum var!!!
Hani Kalbin Tertemizdi ?
Hani Aşkın Ömürlüktü ??
Hani Sevdan Bembeyazdı ???
Yanlışın Var!!!

BÜTÜN BLOGLARIMDA METİN AROLAT ŞARKISI VAR, ŞU ANDA .


Baglantı

• 9/11/2006 - Şeytan Çarpması / The Exorcism Of Emily Rose


Şeytan Çarpması / The Exorcism Of Emily Rose

Yönetmen: Scott Derrickson

Senaryo: Paul Harris Boardman , Scott Derrickson
Oyuncular: Laura Linney, Tom Wilkinson, Campbell Scott, Jennifer Carpenter, Colm Feore, Joshua Close, Ken Welsh, Duncan Fraser
Görüntü yönetmeni: Tom Stern / Süre: 119 dk.
Müzik: Christopher Young
Yapım Yılı: 2004
Orijinal Dili: İngilizce


Layra Linney ve Tom Wilkinson gerçek bir hikâyeye dayanan bu gerilimdeki doğaüstü olayın derinliklerini araştırmaktadırlar. Bu hikâye sizin kararınızı ve eninde sonunda inancınızı test edecek. Emily Rose (Jennifer Carpenter) bir kasabayı şok edecek ve onun ruhuna eziyet edecek olan korkutucu şeytani güçlerin hedefi haline gelen sıradan bir genç kızdır. O, birçoklarının inandığı gibi aklını mı kaçırmıştır yoksa bu güçler tarafından ele mi geçirilmiştir? Emily için şeytan çıkarma ayini yapan papazı aklama girişimindeki görevli avukat (Linney) ruhani güçlerin gerçekten var olabileceğini keşfeder. Bu tüyler ürperten film, görmekten kaçamayacağınız ve tekrar eden bir kâbus!

 

    pek hoşlanmadım , yinede seyredilir..

Baglantı

• 9/11/2006 - iki film

Pariste bir kaç saati anlatan, yüzde sekseni iki insan arasındaki konuşmalardan oluşan bir film

Richard Linklater‘ın yönettiği, Ethan Hawke ve Julie Delpy nin rol aldığı Before Sunrise 1994 de çekilmiş. Biri Amerikalı, biri Fransız iki gencin trende karşılaşıp , Viyana’da geçirdikleri bir günü anlatıyor.

Before Sunset ise aynı kadronun 2004′de çektiği devam filmi. Ethan Paris’e geliyor. Julie ile geçirebileği sadece 2-3 saati var. 10 yılda hayatlarında çok şeyler değişmiş fakat ikisi de Viyana’da geçirdikleri o günü, parktaki geceyi, ve birbirlerine verdikleri (fakat tutmadıkları?) sözü hatırlıyor.

 

before sunset izledim güzeldi, güzel anlamlı sözlerle dolu konuşmalar , hoş bir film.

 

Filmin Konusu:

9 sene önce Jesse ile Fransız Celine, Budapeşte'den Viyana'ya giden bir trende tanışan iki gençti. Beraber Viyana sokaklarında geçirdikleri saatler, belki de hayatlarının en güzel saatleriydi. Birbirlerine aşık olmuşlar ancak bir daha görüşememişlerdi. Dokuz yıl sonra yeni kitabının tanıtımı için Fransa'ya gelen Jesse, burada Celine ile karşılaşır. Jesse'nin uçağı kalkacağından yine az vakti vardır. Jesse ve Celine bu sefer birkaç saati Paris manzarası içinde dolaşarak ve hiç fırsatını bulamadıkları şeylerden konuşarak ve yakınlaşarak geçireceklerdir. Hala birbirlerine aşık olsalarda Jesse artık evlidir ve bir oğlu vardır.

Richard Linklater'in uluslararası festivallerde epey ilgi gören filmi, her zaman olduğu gibi yazar/yönetmenin insan ilişkilerinin doğasına yapmayı sevdiği yolculuklardan biri. Zeka dolu diyaloglarıyla izleyeni hipnotize ediyor.

Filmle İlgili Bazı Bilgiler:

"Gün Batmadan" filminin çekimleri sadece 15 gün sürmüştür.
Film Amerikan Akademi Ödülleri'nde "En İyi Uyarlama Senaryo" dalında Oscar'a aday gösterilmiş olmasına rağmen, ortada filmin uyarlandığı herhangi bir kitap, hikaye vb. yoktu. Ancak Akademi kurallara göre tüm devam filmlerinin uyarlama olduğunu belirtti .
Julie Delpy'nin apartmanının avlusunda konuştuğu kadın ve erkek, Delpy'nin gerçek ev arkadaşları tarafından canlandırılmıştır, Albert Delpy ve Marie Pillet.
Julie Delpy film müzikleri için 3 şarkı yazmış ve seslendirmiştir.
Film zaman olarak öğleden sonra da geçtiğinden, yönetmen Richard Linklater çekimler için günün sadece bu saatini kullandı. Yönetmen bunun filme inanılmaz bir gerçekçilik kattığını ve oyuncuların en iyi performansı göstermesini sağladığını belirtiyor.
Filmin afişi; "Onunla kaçabilmek için ya ikinci bir şansın daha olsaydı?" diyor.
Filmin neredeyse aynı ekiple ilkinden tam 9 sene sonra çekilmesinin gerçekçiliği arttırdığına inanıyor. 9 sene süresinde Ethan Hawke ve Julie Delpy'nin gençlikten, ortayaşlara ulaşması, gençlik sorunlarından konuşurlarken, dünya sorunlarından konuşmaya başlaması gibi ayrıntılarda bunu kanıtlıyor.

Baglantı

• 8/11/2006 - evler eski evler hep ilgimi çeker.

Image Hosted by ImageShack.us

Baglantı

• 8/11/2006 - benim sadık yarim kara topraktır...

Image Hosted by ImageShack.us

Baglantı

Tanıtım

Son yazılarım

• konya
• ankara'da kar 8 mart
• sirke
• tuz
• Himalaya Tuz
• mutlu yıllar
• bir eşeğin hayat için mücadelesi
• iyi günler
• öküzle ilgili konular:))
• iyi bayramlar
• iyi bayramlar
• NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE
• ay ışığı
• yavrusunu hiç bir hayvan terketmiyor
• avanos
• selamlar:))
• Peygamber Efendimizin (sav) Taif’de yaptığı sabır duası:
• Kadının kocasına karşı vazifeleri:
• alanya
• Vâki olanda hayır vardır
• bir okuyun derim
• alanya'dan bir çiçek
• antalya-alanya
• antalya-alanya
• alanyadan çiçekler
• alanya
• Biraz önce reklamlarda dikkatimi çekti ...
• ayaş
• saç müzesi
• ankara-ayaş
• Yedi Ayetler ve Sirlari
• ne olur herkes söylesin ama sen söyleme:)))))))))))))))))
• anne hakkı
• HÂBİL (VE KÂBİL)
• İBADETLER VE ENERJİ
• selamlar hayırlı günler
• "DİN"İN TEMEL GERÇEKLERİ - Ahmed Hulûsi
• Efendim
• Alice Harikalar Diyarında
• ankara-hamamönü
• ankara hamamönü
• hayırlı akşamlar dilerim
• hayırlı akşamlar dilerim
• küçük prens
• hayırlı akşamlar dilerim
• güzel bir söz
• TEKEL işçilerinin eylemi
• hayırlı günler
• hayırlı akşamlar
• İnsanları Allah'ın adını kullanarak kandırmaya çalışması
• Camilere bebek değil dedeleri bırakıyorlar
• iyi günler kendinize iyi bakın sevgiler
• ankara'da ilk kar
• Asıl tehlike kuş gribi değil puşt gribi
• iyi günler
• hayırlı akşamlar
• Stalinin tavuğu..
• iyi geceler
• iyi günler
• selamlar sevgiler:))
• selamlar
• ankara-metro
• kuş cenneti-nallıhan
• ULUS ATATÜRK ANITI
• Yeni başlayanlar için Ankara aştidir.(bkz: aşti)
• küçük prens
• iyi günler kendinize iyi bakın sevgiler
• iyi günler
• hayırlı akşamlar dilerim
• BAYRAMINIZ KUTLU OLSUN
• iyi günler kendinize iyi bakın sevgiler
• ankara-hamamönü
• ankara-samanpazarı
• ankara-samanpazarı
• ankara-hamamönü
• selamlar hayırlı günler
• selamlar hayırlı günler
• kasımpatı
• farenin hikayesi
• NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE
• KARADUT-AYAŞ
• KIRMIZI
• sonbahar -ankara AOÇ
• pembe
• sonbahar -ankara
• ELMALI KURABİYE
• ANLAM
• Can Yücel'den...
• hayırlı akşamlar dilerim
• yoldan görüntüler2
• yoldan görüntüler
• diyarbakırdan bir fotoğraf
• HER AÇIDAN
• müslümanlık hakkında
• Küçük Prens
• Ağlarsın
• KURAN'I KERİM TEFSİRİ
• YAŞLIYA SAYGI
• İSLAM AHLAKI
• SUÇU KENDİMİZDE ARAMAK

Baglantılar

• Ana Sayfa
• Profil
• Arşiv
• Arkadaşlarım
• Bana Eposta gönder
• RSS
• çocuklar_tıklayın_
• madalyonunöteki yüzü
• kırçiçekleri.com
• gerekli adresler
• islamihassasiyet
• ARSTEKİN
• ankara rehberi
• faydalı linkler
• milli piyango
• nurtopu
• haberaktuel
• bigoo
• online ziyaretçi
• gerekli linkler
• SAADETBİLGE
• NURbanaait
• SPACES SAADET
• ÇOCUKLAR İÇİn
• ANNELER VE ÇOCUKLAr
• KOMİK ŞEYLER
• MESELA
• BAKİDOSTLUK
• SAADETİN PENCERESİ
• GEREKLİ LİNKLER
• BİANET
• RENK KODU
• müslümangenç
• muhacir.cjb.net
• kuranbilgisi
• .biyografi.
• GELENEK
• KALBİMİN KALEMİ
• aytunçaltındal
• islamhouse
• yardımcı konular_html
• sağlık konuları
• dini konular
• HÜZÜNGÜNLÜĞÜM
• EMEKLİ
• ESİN
• DUA
• AÇIKİSTİH.
• ALLAHINİSİMLERİ
• NALANHOBİ
• Renk Kodları
• XPRODOKSİT
• ARDAVERDA
• SELİNÇAĞLAYAN
• SEVGİPINARI
• SAADET
• ŞEHİTLER ÖLMEZ
• ankara hastahane telefon
• .benimblog.com/emre
• http://web.ego.gov.tr
• http://www.pcforumlari.com/
• http://www.serdengecti.org/kurankerim/

63 sayfadan 40 . sayfa
geri | ileri