BenimBlog.com - Turkce ucretsiz blog Bedava blog hizmeti




MÜSLÜMANIN AKAİDİ

• 14/12/2006 - İNANÇ ESASLARIMIZ

Baglantı

• 14/12/2006 - Besmele, Hamdele, Salât, Selâm.

 

بسم الله الرحمن الرحيم

 الحمد لله والصلاة والسلام على رسوله

Baglantı

• 14/12/2006 - ÖNSÖZ

 

 

Rahmân, Rahîm Allah’ın adıyla... Hamd olsun âlemlerin Rabbine. Salât ve selâm O’nun rasûlüne. Duâlar da O’nun dosdoğru yolunu izleyenlere...

Modern yaşam biçiminde insanların beyni çöp kutusuna döndü. Vahiyle bağları koparılan insana eğitim kurumları, medya, teknoloji, çevre bırakın âhireti, dünya için de gereksiz, hatta zararlı şeyleri bilgi ve kültür adına -insan istemese bile- depoluyor. İnsanlar, vahye dayalı gerçek ilimden koparılıp lügat ve itikadî anlamlarıyla cehâlete itilirken, diğer yandan bilgi kirliliğinin kurbanı oluyorlar.

Beyinle kalp arasında sanıldığından fazla irtibat vardır. Kur’an, aklı kullanıp düşünmenin mekanik beyinle değil; İmanın yönlendirdiği kalple olabileceğini ısrarla vurgular. Bilinmesi gerekenlerin başında gelen “Allah”ı hakkıyla bilemeyen veya bildiğini sadece O’na kullukla isbat edemeyenlere düşünmeyen câhil der Kur’an. Ve bu câhillik; beyin, gönül ve diğer organların fıtrat istikametinde görevlerini yapmaması demektir.

Bireysel, sosyal ve siyasal hayattaki tüm problemlerin kaynağında bu cehâlet/câhiliyye vardır. asr-ı saâdeti yaşamanın, saâdeti Asra taşımanın yolu akîdenin sağlamlığından geçer. Kur’an’ın istediği gibi iman edilmedikçe, kişilerin ve toplumların düzelmesi mümkün olmayacak, ahlâkî öğütler delik kaba su doldurma gayreti gibi sonuçsuz kalacaktır. Rasûlullah’ın Allah’a sığındığı faydasız bilgi için her zorluğa göğüs geren insan, âhirette kurtuluş ve dünyada huzur için gerekli İslâm’ı öğrenme ve yaşama çabası içinde değilse, büyük bir yanlışlık var demektir. İslâm’ı öğrenmeye çalıştığını sanan bazı kişilerin de, abdesti bozan şeyler kadar imanı bozan şeyleri öğrenmeye önem vermediği de ayrı bir problem. Dört değil, on dört taraftan câhiliyyenin kuşattığı insanın, her türlü beşerî dayatmalara karşı direnebilmesi, Allah’tan başkasına eğilmeyecek bir güce ulaşabilmesi için çok sağlam bir imana ihtiyacı olacaktır.

Tevhidî esaslar, Kur’an’ın en fazla önem verdiği hususlardır. Din, bu esasları bireylere ve topluma yerleştirmeyi esas almış; Mekkî sûreler hemen tümüyle bu ilkeleri yerleştirirken, Medenî sûreler de sık sık buna vurgu yapmış, emir ve yasaklarla bunları pekiştirmiştir. Hz. Peygamber, on üç sene Mekke döneminde bu İmanî esasları yerleştirmek için tebliğini sürdürmüş, sonra da İmanları kemâle erdirme gayretine devam etmiştir. Kur’an, insanın sadece Allah’a kulluk yapmak için yaratıldığını vurgular. Her türlü puta tapıcılığı, şirkin tüm çeşitlerini, tâğutun bütün görüntülerini, sahte ilâhların egemenliklerini reddetmeden yalnız Allah’a kulluk sergilenemeyecektir. Kabul ve reddedilmesi gereken bu inanç esaslarını öğreten ilim dalı da, İslâm Akaididir.

Konuyla ilgili kitaplarının sayısı gözden geçirilince, Akaidle ilgili eserlerin yeterli olmadığı sonucuna varılabilir. Piyasada bulunan Akaid kitaplarının önemli bir bölümünün de, çok eski dönemlerde Kaleme alınan eserler olduğu görülmektedir. Bu kitapların hemen hepsi bir mezhep akaidi özelliğinde olduğundan, farklı mezheplerin görüşlerini çürütecek antitez tavırlar ve bugün için gereksiz tartışmalar, Akaidi ilgilendirmeyen bazı felsefî konular içermesi yönüyle daha çok “Kelâm” kitabı mâhiyetindedirler. Dil ve anlatım yönünden kolay anlaşılabilir, içerdiği konular yönüyle gereksiz tartışmalardan uzak, tevhid ve şirkin güncel yansımalarına ışık tutacak mâhiyette İslâm Akaidi kitaplarının sayısı çok azdır.

Bir adı da “Tevhid İlmi” olan “Akaid”le ilgili eserlerin kiminde, gereksiz tartışma ve ayrıntılar tevhid kavramını gölgelemiş, mezhep tartışmaları, kelâmî düşünceler ve beşerî yorumlar öne çıkmıştır. Bununla birlikte tevhidin bireysel, sosyal ve siyasal hayata yansıması gereken esasları, güncel itikadî problem ve sapmalar yeterli şekilde gündeme gelmemiştir. Akaid, sadece inanılması gereken esasları değil; aynı zamanda reddedilmesi gereken esasları da düzenler. Ama unutulmamalı ki, reddedilmesi gereken esaslar, falan veya filan mezhebin tartışılabilecek görüşlerinden önce, “l┠diye kestirilip atılması gereken tâğutî anlayışlar, şirk ve küfür olduğu kesin olan görüş ve yaklaşımlardır. Tüm müslümanları bağlaması yönüyle İslâm Akaidi, beşerî görüşlere dayanmamalı, göreceli ve tartışmalı konulardan, mezhebî ictihad ve kelâmî değerlendirmelerden uzak olmalıdır. Vahye dayanan ve Kur’an ilkelerinin temel alındığı İslâm Akaidini öğrenip inanmak ve hayata geçirmeye çalışmak tüm müslümanların hedefi olmalıdır.

Akaid dersi okuyan, okutan kimseler, Akaid kitaplarındaki beşerî yorumlar ile İlâhî İman esaslarını birbirine karıştırmamalı, müslüman olmak ve müslüman kalmak için şart olan esaslar ile, bunların yaşanılan ortamda ne anlama geldiği konusuyla ilgili yorumları ayrı ele almalıdırlar. Birincisinin tartışılması bile câiz olmayan mutlak hakikatler olduğu, ikincisinin yani yorumların ise, ictihadî/beşerî/zannî/göreceli doğrular olduğu bilinmeli ve bütün müslümanların bu beşerî yorumlara aynen katılmaları mecbur tutulup, katılmayanların tekfîr edilmesine gidilmemelidir. Akaid, kaçınılmaz olan farklı mezhep, görüş ve akımların kendi doğrularını tüm müslümanlara dayatmaları için bir araç haline getirilmemelidir. Akaid ilmi, müslümanlar arasında tartışmalar açan değil; tartışmaları sona erdiren ve mutlak hakikatin temel alınıp öğretildiği bir ilim haline getirilmelidir. Öğrenilen iman esaslarının temel ilke olarak kabulü onlara şeksiz iman edilmesini doğuracağı gibi, yaşanılan hayatın bu ilkelerle bağlantısı ve bu esasların sosyal hayata nasıl geçirileceği üzerinde ise ister istemez beşerî yorumlar ve metod farklılıkları olabilecektir.       

İşte bu düşüncelerden hareketle diyebiliriz ki, her yaş ve kültürden insanın anlayabileceği ve İslâmî eğitim çalışması yapan gençlerin ihtiyacını karşılayabileceği alternatif ders kitabı şeklinde bir esere ihtiyaç vardır ve bu âcizâne çalışma, bu ihtiyaca cevap verebilmek arzusuyla kaleme alınmıştır. 

Kitapta, bazı klasik tasnif ve tâbirlere aynen yer verilmiş, yanlışlığı hakkında kesin deliller bulunmayan değerlendirmelerde geleneksel üslûp muhâfaza edilmiştir. Kur’anî esaslara ters düşen hususlarda ise bu çizgiden ayrılınmış ve gerekçeler izah edilmiştir. Konuların yaşanılan hayatla irtibatı kurulmaya çalışılmış, İmanı zedeleyebilecek tutum ve görüşler eleştirel bakışla ele alınmıştır. Kişisel okumalar yanında, eğitim çalışması yapan genç müslümanların da yararlanabilmesi için konular üniteler halinde değerlendirilmiş, gereksiz detaylardan kaçınılmaya gayret edilmiştir. Kitabın ve ünitelerin sonuna sorular eklenilmesi uygun görülmüştür.

Elinizdeki kitabın ikinci bölümünde İslâm inancını olumlu ve olumsuz yönden etkileyen akaidle ilgili kavramlara yer verilmiştir. Klasik akaid kitaplarında bulunmayan bu bölümde sahih akîdeyi perçinleyen konular özet şekilde ele alınmıştır. İnkâr, tahrif, yozlaşma ve unutulma gibi tehlikelerle karşı karşıya bırakılan İslâm inancını yakından ilgilendiren bu kavramların müslümanların zihin, gönül ve dilinde tashih edilmesi amaçlanmıştır. Hiçbir beşerî eserin hatasız olması düşünülemez. Tesbit edilen hataların yazara iletilmesi, onun tarafından teşekkür ve duâlar ile karşılanacaktır.

Tüm câhiliyye düşünüş, inanış ve yaşayış biçimini terk edip hayatın her alanına tevhidî ilkeleri hâkim kılma gayretinde bulunan müslümanlara selâm olsun...


   Ahmed KALKAN      
Ümraniye, Ekim 2002

Baglantı

• 14/12/2006 - AKAİDE GİRİŞ

 

 

•  Akaid Kelimesinin Sözlük Ve Terim Anlamları
•  İnanılması Ve Reddedilmesi Gereken Esaslara Örnekler
•  Akaid İlminin Ele Aldığı Konular
•  Akaid İlminin Önemi Ve Gayesi
•  İtikad Esaslarının Değişmezliği
•  Akaidde Ölçü: İslâm Akaidinin Kaynakları
•  İctihadi Hükümlerin ve Şahsi Yorumların Akaidde
 Bağlayıcı Olmaması, Mutlak Doğru-Göreceli Doğru

 

 

 

Bu üniteyi bitirdiğinizde aşağıdaki amaçlara ulaşmanız beklenmektedir:

* Akaid kelimesinin sözlük ve terim anlamlarını tanımlamak.
* İnanılması ve reddedilmesi gereken esaslara örnekler vermek.
* Akaid ilminin ele aldığı konuları açıklamak.
* Akaid ilminin önemi ve gayesini açıklamak.
* İtikad esaslarının değişmezliğini örneklerle izah etmek.
* İnsanları küfürle itham etmede hassas olmak.
* Akaide delil ve ölçünün vahy olduğunu kavramak.
* Zannî delil ve şahsî yorumların göreceli doğrularını, kesin itikadî
   hükümlerle karıştırmamak. 

 

 


Akaidin Sözlük ve Terim Anlamı

Sözlük anlamı olarak Akaid, düğümlemek anlamına gelen akd kökünden türemiş olan akîde kelimesinin çoğuludur. Aynı kökten türeyen i’tikad kelimesi ise; düğüm atmışcasına bağlanmak, bir şeye gönülden inanmak, o şeyi gönülden benimsemek anlamına gelir. O halde Akîde gönülden bağlanılan şey demektir.

Terim olarak akîde: İslâm Dini’nde inanılması ve reddedilmesi gerekli olan esaslara denir. Bu esaslardan bahseden ilme de Akaid ilmi denir.

Bu tanımda geçen inanılması gerekli esaslar; Allah’ın varlığına, birliğine, kudretinin sonsuzluğuna, meleklerine, kitaplarına (vahye), peygamberlerine, âhiret hayatına, kaza ve kadere, Kur’ân-ı Kerim’deki emir ve yasakların tümüne inanmak demektir. Reddedilmesi gerekli esaslar ise; küfür, şirk, nifak, fitne, kullara kul olmayı gerektiren düzen ve hayat görüşleri, her türlü yanlış inanç, düşünce ve hayat şekilleri, bâtıl inanç ve hurâfelerdir. 


Akaid İlminin Konusu

Akaid’in konusu İslâm’da inanılması ve reddedilmesi gereken esaslardır. İslâm akîdesini oluşturan konular, Kur’ân-ı Kerim’de ve sahih hadis-i şeriflerde farklı yorumlara gerek bırakmayacak şekilde açık ve kesin olarak yer alan hükümlerdir. Meselâ, Allah’ın varlığı ve birliği, melekler, kitaplar, peygamberler, âhiret, küfür, şirk, münâfıklık vs. ile ilgili, Kur’an’da anlamı açık ve kesin  hüküm ifâde eden âyetler akaid ilminin konusudur.


Akaid İlminin Önemi ve Gayesi

Akaid, İslâm dininin temelidir. İslâm dinini bir yapı olarak düşündüğümüzde, bu yapının temelini akaid oluşturur. Nasıl ki, bir binanın temeli olmadan yükselmesi, ayakta durması, sarsıntılara dayanması mümkün değilse, Akaid ilmi olmadan da İslâm binasının yükselmesi, müslümanın inancının sağlam olması mümkün değildir.

İnsanın hayata bakışı, dünya görüşü ve davranışlarının tümü  inancıyla alakalıdır. Bu yüzden  müslümanların ve müslüman fert ve ailelerden meydana gelen İslâm toplumunun sağlam bir akîdesi olmalıdır.


Akaid ilmi sayesinde müslüman;

1) Neye, niçin ve  nasıl İman etmesi gerektiğini bilir.

2) Ancak sağlam bir akaid bilgisi sayesinde insan, İmanını taklîdden kurtArabilir.

3) Bu bilgi ve köklü inanç sayesinde,  kendisini kötü düşüncelerden ve zararlı inançlardan koruyabilir.

4) Bâtıl ve bid’at ehlinin görüş ve itirazlarına karşı, kendi inanç esaslarını savunabilir.

5) Diğer din mensuplarının yıkıcı yayınlarına karşı İslâm dininin inanç sistemini savnur. Meselâ; Hristiyanların Allah hakkındaki teslis (baba-oğul-Kutsal ruh) inancına karşı, tek ilâh inancını ortaya koyar. 

İnancı sağlam olan bir insan, dünya ve âhiret ile ilgili tüm işlerini İslâm’a uygun bir şekilde yapacaktır. Sağlam ve kâmil inanç, kalpte pasif bir şekilde yer tutmaz; aksine mutlaka inanç sahibinin yaşayışını yönlendirir.

İşte akaid ilminin temel gayesi, insanı inanç ve davranışta İslâm’laştırarak dünya ve âhiret saâdetine kavuşturmaktır. En önemli gayelerinden biri, yukarıda belirtildiği gibi, İslâm inancını her türlü sapık ve yıkıcı fikirlerden, bâtıl düşünce  ve hurâfelerden korumaktır. Ayrıca inandığı halde bazı şüpheleri olan insanları bu şüphe ve tereddütlerinden kurtarmaktır.

Akîde, İslâm Dini’nin temeli olduğundan; dinin sağlamlığı, bu temelin sağlamlığına bağlıdır. Bu temelin sağlamlığı da kişiye cennet yollarını açar. Dünyanın huzur ve saâdetle dolması da ancak İman sayesindedir. İman etmek, huzur ve mutlulukla dolmak demektir. İmanlı insanlardan meydana gelen toplum da her devirde asr-ı saâdeti yaşayan, saâdeti Asra taşıyan bir toplumdur. 

Gerçek hürriyet, ancak İman sayesinde, tevhid sayesinde gerçekleşir. Tevhidî İmana sahip olamayanlar; maddeye, eşyaya, mala, çevreye, dünyaya, zaaflara, şeytana, tâğutlara, egemen güçlere, nefse, hevâ ve hevese... görünmez zincirlerle bağlı ve bağımlıdırlar; özgür değillerdir. Kölenin kölesi, kulun kulu, âcizin emrindeki zavallıdır onlar.

İ’tikad Esaslarının Değişmezliği    

a) İ’tikad esasları, zamana, mekâna, kişilere ve toplumlara göre değişmez.

Allah tarafından Hz. Âdem’e, Hz. Nuh’a, Hz. Mûsâ’ya, Hz. İsa’ya...  inanç konusunda ne emredilmişse, Hz. Muhammed (s.a.s.)’e de  aynı esaslar  emredilmiştir. Değişen sadece şeriatlardır. Yani bütün peygamberlerin tebliğ ettiği dinin temeli, tevhid inancına dayanır.

Tüm peygamberler gönderildikleri toplumlara, Allah’ın varlığı ve birliğini, kendilerinin Allah’ın elçileri olduğunu, âhiret diye bir hayatın varlığını haber vermişler; onları Allah’a kulluk etmeye, kendilerine itaate çağırmışlardır. Peygamberlerin bu ortak çağrısı Kur’ân-ı Kerim’de şu şekilde ifâde edilir:

“Andolsun biz Nuh’u kavmine gönderdik. “ Ey kavmim, dedi; Allah’a kulluk edin, O’ndan başka tanrınız yoktur.” (23/Mü’minûn, 23)

“Andolsun biz Semud kavmine kardeşleri Sâlih’i, “Allah’a kulluk edin” demesi için gönderdik..” (27/Neml, 45) 

İbrâhim (a.s.) kavmine; “Allah’a ibâdet edin ve O’ndan korkun. Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır.” (29/29/Ankebût, 16)

“Şuayb (a.s.) kavmine şöyle dedi: “Ey kavmim Allah’a kulluk edin, âhiret gününe umut bağlayın.” (29/29/Ankebût, 36)

“Biz hiç bir peygamberi Allah’ın izniyle kendisine itaat edilmesinden başka bir amaçla göndermedik.” (4/Nisâ, 6 )

“Andolsun biz, “Allah’a kulluk edin ve tâğuttan, putlardan sakının” diye (emretmeleri için) her topluma bir peygamber gönderdik.” (16/Nahl, 36)

Bütün peygamberlerin ortak mesajı olan bu itikadî esaslar, hem evrensel, hem de çağlar üstüdür. İlk insandan kıyâmete kadar tüm nesiller için her zaman ve her coğrafyada geçerlidir.

Şu halde herhangi bir kişi veya toplum meselâ şunu diyemez: “Kur’an’daki hükümler  geçmİşte  kaldı.   Bu  günkü  modern  toplumda  din  kaidelerinin  herhangi  bir bağlayıcılığı yoktur. Din olsa olsa bir vicdan işi olabilir. Geçmİşte  putperestlik, içki, kumar, fâiz, zina, yasaklandı; namaz, oruç, zekât, hac, cihad, infak emredildi ama günümüzde bunların tümü geçerliliğini yitirdi. Çünkü bugün devletin izniyle açılan kumarhaneler, meyhaneler, genelevler, fâizli işlem yapan bankalar var. Kâbe’de hac yapmak yerine, bizim ulularımızı tavaf edip, saygı duruşu yaptığımız tunçtan, altından, gümüşten, bronzdan heykellerimiz, put imalathanelerimiz, tapınmak ve eğlenmek için yapılmış dev alışveriş ve eğlence merkezlerimiz var...”

İşte tüm bu ve benzeri sözleri kâfir olanlar, dinine bağlılığı pamuk ipliğinden daha zayıf olanlar söyleyebilir. Böyle insanlar ve bu insanlardan oluşan toplumlar şahsiyetsiz ve zayıf karakterlidir. Akîdesi sağlam olan bir müslüman ise, bu ve benzeri anlayışların tümünü reddeder. İnancını zamana, zemine ve  mekâna göre değiştirmez.

b) İ’tikad esasları bir bütün olup bölünme kabul etmez. İslâm dininin bir kısmını kabul edip bir kısmını reddetmek, insanı dinden çıkarır.

Meselâ;  “namazla ilgili emirleri kabul ediyorum; fakat fâizle ilgili emirleri kabul etmiyorum. Çünkü şu anda yaptığım ve ileride yapacağım fâizli ticaretime zarar veriyor. Oruçla ilgili hükümleri kabul ediyorum; fakat infak ve zekât ile ilgili hükümleri kabul etmiyorum. Kabul edersem servetimin azalmasından korkuyorum. Hem ben bu serveti kazanırken ihtiyaç sahipleri benimle beraber mi çalıştı?”

“Allah’ın varlığını, birliğini kabul ediyorum; fakat ben içkiden, kumar oynamaktan, zina etmekten, yalan söylemekten, insanları çekiştirmekten, onları birbirine düşürmekten, insanları kandırmaktan vazgeçemem. Bunların hepsi nefsime ağır gelen şeyler. Bu nedenle bu konularla ilgili âyetleri bir kenara bıraksak diyorum.”

İşte tüm bu ve benzeri inanışlar insanı bu dinin dışına çıkarır. Allah Teâlâ bu tür inanca sahip olan insanları Kur’ân-ı Kerim’de  kınamakta ve  cehennem azâbı ile tehdit etmekte, dinin bir kısmını kabul edip işine gelmeyen kısmını reddedenlere şu hitabı  yapmaktadır: “... Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden bunu yapanların cezâsı, dünya hayatında rezil olmaktan başka bir şey değildir. Kıyâmet gününde de azâbın en şiddetlisine itilirler.” (2/Bakara, 85) 

Biz, sağlam bir inançla Rabbimizin nefsimize kolay gelen hükümlerini kabul edip uyguluyor olabiliriz. Ama, aynı zamanda, nefsimize ağır gelen  İlâhî  emir  ve  yasakları  da  kabul  edip  hiç bir ayırım yapmadan yerine getirmeye çalışmalıyız. Burada şu hususa dikkat etmeliyiz:  İslâm’ın hükümlerinin tamamını kabul ettiği halde, nefsine ağır geldiği için yerine getirmeyen ile; bu hükümleri kabul etmeyip inkâr eden veya alaya alanların durumu bir değildir. Birincisinde insan kâfir olmazken, ikincisinde tereddütsüz kâfir olur.Yani, Allah’a İman eden, İslâm’ın tüm hükümlerini kabul eden, fakat nefsine yenildiği için meselâ içki içen, kumar oynayan insan kâfir değil; günahkâr mü’mindir. Çünkü bu insan inanmıştır. Yerine getirmediği hükümler için de Allah Teâlâ’ya hesap verecektir. 

Bu önemli hususa tüm müslümanlar dikkat etmeli, müslüman olduğunu söyleyen ve dinden çıktığı açıkça belli olmayan kimseye münâfık olduğunu zannetsek bile kâfir demekten kaçınmalıyız. Çünkü bir insanı kâfir ilan etmek ağır bir sorumluluğu gerektirir. İslâm’ı reddeden veya söz ya da davranışıyla bilerek inkâr ettiği açıkça belli olan birisine de kâfir demekten kaçınmamalıyız. Kısaca söylemek gerekirse, müslüman olduğunu söyleyen ve söz ya da davranışı açıkça küfrünü ispatlamayan  bir kimseye kâfir deme hakkımız olmadığı gibi; kâfir olduğu açıkça belli olan birisine de birtakım menfaatler gereği müslüman deme hakkımız yoktur.


Akaidde Ölçü  (İslâm Akaidinin Kaynakları -Delilleri-) 

İslâm Akaidi, beşerî görüşlere ve şahsî anlayışlara değil; vahye dayanır. Kimsenin hevâ ve hevesleri akaidde bağlayıcı olamaz. İtikadı belirleyen ölçülerin tek kaynağı vahydir. Vahy olduğu tartışılan, veya mânâsı farklı anlaşılmaya müsait olan hükümler de akaid için kesin ölçü olamaz. İslâm inanç esasları, delâleti ve sübutu kat’î olan vahyin itikadî hükümleridir. Kesin doğru, mutlak doğru olan hükümler, tüm müslümanların kabul etmek zorunda olduğu sâdık  ve mütevâtir haberlerdir. Kur’an’ın tümü mütevâtir haber türüne girdiği halde; hadislerin çok azı bu sınıflamaya girer.

Hükümler, zannî hükümler ve kat’î hükümler diye ikiye ayrılır. Kat’îlik, hem hükmün vahy olup olmaması yönüyle olmalıdır; hem de inançla ilgili ifâdenin açıklığı ve netliği yönünden olmalıdır. Birinciden, mütevâtir hadislerin dışındaki  “haber-i vâhid”  de  denilen   “âhad hadis” ;  ikinciden  de  muhkem   âyetlerin   dışındaki   müteşabih âyetlerin hükmünün açıklığının kat’î olmadığı anlaşılmalıdır. İşte bu iki yönüyle (sübut ve delâlet yönüyle) kat’î olan hükümler, akaidde  kesin ölçülerimizdir. Kur’an’daki itikadî hükümlerden muhkem olanların tümü ve mütevâtir hadislerdeki itikadî hükümler kat’î akaid hükümleridir.

İslâm akaidi, şüpheye, zanna, beşerî görüş ve yoruma dayanmaz. Kişinin müslüman olabilmesi için inanmak zorunda olduğu hususlar, en küçük çapta veya en küçük cüz’ü  reddedildiğinde kişiyi küfre sokan hükümler, akaid esaslarıdır. Tabii ki bunlar, vahy olduğunda en küçük şüphe bulunmayan mütevâtir haberlerdir. Yani, Kur’an ve  mütevâtir hadislerdir. Bunlara sübutu kat’î deliller denir.

Akaidde bağlayıcı bir hükmün, delâletinin de kat’î olması gerekir. Âyet veya mütevâtir hadislerdeki bazı ifâdelerin hangi mânâya delâlet ettiği kesin olmayabilir; mânâya delâlet i zannî, yoruma açık olabilir. Kimse bir şahsın ictihadını, ya da kendi anlayışını, beşerî bir yorumu, başka insanlara inanç esası olarak dayatma hakkına sahip değildir. Mânâya delâleti zannî olan şahsî açıklama veya yorumu kabul etmeyenleri tekfir etme hakkına hiç kimse sahip değildir.

Muhkem âyetler ve mütevâtir hadislerdeki itikadî esaslar, yani delâleti ve sübutu kat’î olan vahyin hükümleri mutlak doğrulardır. Bu doğrular, kişilere, zamana ve coğrafyaya göre değişmez. Bunun dışındaki doğrular, nisbî (göreceli) doğrulardır. İctihadî hükümler, şahsî yorum ve tefsirlerdeki doğrular, zannî ve tartışmalı doğrular sınıfına girer. Bunlar tüm müslümanları bağlayıcı olamaz. Dolayısıyla İslâm akaidi de, içinde şüphe bulunan zannî, göreceli ve değişken doğrulara, beşerî doğrulara; yani zayıf temellere dayanmaz.

Tarihten miras olarak devraldığımız geleneksel din anlayışında Akaid hükümleri diye takdim edilen Kelâmî tartışmalardaki problemler ve ihtilâflar, ölçüdeki genişliklikle ilgilidir. Farklı mezheb ve görüşteki müslümanları kolayca tekfir eden bu red (anti tez) Kelâmı, zannî deliller veya şahsî anlayışların da akaidde ölçü olarak kabulüyle oluşmuş, göreceli ve zannî doğruların kesin doğrular yerine konulduğu eserlerden ibârettir.  

 

SORULAR
   
1- Akaidin sözlük ve terim mânâsını açıklayınız.
2- Akaidin konusu nedir?
3- Akaid ilminin önemini ve gayesini açıklayınız.
4- Sağlam bir inancın dünya ve âhiretteki faydalarını belirtiniz.
5- Zamanın ve kişilerin değişmesi ile itikad esasları değişir mi?
6- Akaid kelimesi hangi kökten türemiştir?
a) Akd  b) Akîde c) Akad   d) Akid
7- İnanılması ve reddedilmesi gereken esasları inceleyen ilme ne ad verilir?
a) Fıkıh b) Akaid c) İslâm              d) Siyer
8- İslâm’ın tüm hükümlerini kabul ettiği halde, nefsine ağır geldiği için bazı hükümleri yerine     getirmeyen kimsenin hükmü nedir?
      a) Münâfık              b) Kâfir   
      c) Müşrik      d) Günahkâr müslüman
9- Aşağıdaki seçeneklerden hangisi, Akaid ilminin konusudur?
a) Ahlâkî esaslar     b) Hukukî esaslar
c) Amelî esaslar   d) İman edilmesi ve reddedilmesi gereken esaslar
10- Aşağıdakilerden hangisi Akaid ilminin gayesi (amacı) değildir?
       a) İnsanın inancıyla uğraşmayıp onun ahlâklı olmasını sağlamak.
       b) İnsanın hayata bakışını, dünya göörüşünü İslâm’a uygun hale getirmek....
       c) İnsanı zararlı inançlardan ve zararlı fikirlerden korumak.
       d) İnsanın dünya ve âhiret saâdetine ermesini sağlamak.

Baglantı

• 14/12/2006 - İSLÂM'DA BİLGİ KAYNAKLARI

 

 

• İslâm’a Göre Bilgi
• Bilgi Kaynakları:
1) Doğru Haber;
     a-Vahy  b-Mütevâtir Haber
2) Selim Hisler  
3) Akıl
• İslâm’da Aklın Önemi ve Değeri
• Akletmek, Aklı Kullanmak
• Kur’an’a Göre Akıl ve Duyu Organlarının Önemi ve Bilgi Kaynağı Olması
• Aklın Gücü, Sınırı ve Sorumluluğu
• İlham, Rüya  ve Bunların Bilgi Kaynağı Olmadığı

 

 


   Bu üniteyi bitirdiğinizde aşağıdaki
                        amaçlara ulaşmanız beklenmektedir:

* Akıl, vahiy, mütevatir haber kelimelerinin sözlük ve terim olarak
   tanımlamak.
* Bilgi kaynaklarını listeleyip özetlemek.
* Vahyin hangi alanlarda bilgi kaynağı olduğunu açıklamak.
* Aklın değeri ve önemini, yeterli ve yetersiz yönlerini açıklamak.
* Aklın hangi hususlarda sınırlı bilgiye sahip olduğunu belirtmek.
* Mütevatir Haberin neden bilgi kaynağı olduğunu açıklayabilmek.
* Günümüzdeki yayın araçlarının verdiği haber ve bilgilerin, doğruluğunu
   araştırmadan, bilgi kaynağı olamayacağını örneklerle açıklayabilmek.
* İlham ve  rüyanın neden bilgi kaynağı olamayacağını açıklamak.
 

 

İslâm’a Göre Bilgi

Bilgi (ilim) için birçok tanımlar yapılmakla birlikte, İslâm âlimlerinin çoğuna göre ilim: “Bir şeyin hakikatinı idrâk etmek” ve “malum olanın, olduğu hal üzere bilinmesidir.” Bu anlayışa göre, yanlış malumata ilim (bilgi) denilemez.

Ebû Cehil’e, câhillerin atası anlamındaki bu ismin verilmesine sebep, bilinmesi gerekenleri hiç bilmemesi değil; yanlış bilmesidir.

“Rabbim ilimce herşeyi kuşatmıştır.” (6/En’âm, 80), “İlim ancak  Allah katındadır.” (46/Ahkaf, 28)

Kur’ân-ı Kerim’de ilim, en sık kullanılan anlamıyla, İlâhî vahiyden kaynaklanan, yani bizzat Allah’ın verdiği bilgidir. İlim, Allah’dan olduğuna göre, İslâm’ın tamamı ilimdir. Âlim de gerçek anlamıyla müslümandır.  Burada ilim, Allah’a, tam mânâsıyla tek gerçek olan hakka, hakikate dayandığı için mutlak ve objektif bir geçerliliğe sahiptir. Vahiyle özdeşleşen anlamıyla ilim, kesin bilgi demektir. Onun için; ilmi, yani hakka, hakikate dayanan İlâhî nûr olan Allah’ın verdiği bilgiyi kabullenmeyen insana, profesör bile olsa câhil; bu câhillerin en meşhurlarına Ebû Cehil; böyle kişilerin oluşturduğu toplum düzenine de  câhiliyye denir.

Allah’ın, kendisine eşyanın tüm isimlerini öğretmesi sayesinde insan, meleklerden üstün olabilmiş ve bu ilim sıfatından dolayı halife vasfını kazanmıştır. Hilâfet sıfatının tahakkuku için de, mutlaka kullanması gereken araçların başında ilim gelir.

Bilgi Kaynakları

Bilgi nedir? Bilginin mahiyeti nedir? Neyi, ne kadar bilebiliyoruz? Bildiklerimizin doğruluk derecesi nedir? Bilgimizin kaynağı nedir? Nereden elde edilir? Duyularımız bize bilgi sağlayabilir mi? Aklımızın bilgi ile ilişkisi nasıldır? İnsan, gerçeği, varlığın hakikatini, gerçeklerin neler olduğunu ve İlâhî meselelerin  esasını hangi yollarla bilebilir? Bilginin sebepleri nelerdir? Bu ve benzeri sorular insanoğlunun  aklını meşgul eden ve edecek olan sorulardır.

Kimine göre gerçeğin bilgisi sadece duyu organları vasıtasıyla biliNebîlir. Bu inanca sahip olanlar sadece gözlenebilen, ölçülebilen, deneye tabi tutulabilen şeylerin biliNebîleceğine inanır. Bazılarına göre bilginin elde edilme yolu sadece akıldır. Bilgi kaynağı olarak  yalnızca aklı kabul edenler, aklın kavrayamadığı, idrâkin alamadığı şeylerin bilinemeyeceğine inanırlar. Sadece ilham, rüya veya sezgi yolu ile bilgi edinilebileceğine inananlar ise,  diğer vasıtaları bilgi kaynağı olarak kabul etmezler.

Görüldüğü gibi, herkes kendi inancına uygun olanı bilgi kaynağı kabul etmekte; diğer vasıtaları kaynak olarak kabul etmemektedir. Bir diğer önemli nokta ise, yukarıda geçen vasıtaları bilgi kaynağı olarak görenlerin “vahy”i bilgi kaynağı olarak kabul etmemeleridir.

Kur’an, bilgi kaynağı olarak, vahiy  başta olmak üzere, doğru haberi, duyuları ve akıl yürütmeyi göstermektedir. Hayatın gayesi, Allah’ı bilmek, inanmak ve O’na ibâdet (kulluk) yapmaktır. O’nu tanımak ve bilmek, bilgilerin en üstünü ve yücesidir. İnsan, ancak bilgi vasıtalarıyla Allah’a giden yolu bulabildiği gibi, kendisini ve çevresini de bu araçlarla tanır ve bilir.

İslâm inancına göre insan, gerçeğin bilgisini üç yoldan elde eder. Yani, bilginin kaynağı üçtür.  Bunlar:

1- Doğru haber :   a) vahiy  b) mütevâtir haber,
2- Selim hisler dediğimiz beş duyu,
3- Akıl.

Doğru Haber
a) Vahiy: Sözlük anlamı olarak vahiy; işaret etmek, gizli ve süratli bir şekilde bir şeyi bildirmek, elçi göndermek demektir.

Terim olarak vahiy; Allah Teâlâ’nın insanlar arasından seçmiş olduğu peygamberlerine İlâhî bir yolla mesajlarını, emir ve yasaklarını bildirmesidir.

Bu tanımda geçen “İlâhî bir yolla” ifâdesi vahyin insan aklının kavrayışının üzerinde birşey olduğunu, peygamberler hâriç insanların vahyin mahiyetini tam olarak bilemeyeceğini ifâde eder.

Bizler ancak vahiy sayesinde âhireti, cenneti, cehennemi, melekleri...bilebiliriz. Çünkü bunlar gaybla ilgili konular olduğundan   akılla, ya da duyularla bilinemez.

Vahy, sadece gayb alanında bilgi kaynağı değil; aynı zamanda, bütün varlıkların sahibi ve yaratıcısının, her şeyi bilen Zat’ın haber verdiği her konu için kesin bilgi kaynağımızdır.

“Gayb hazinelerinin anahtarları Allah’ın yanındadır. Gaybı ancak O bilir. O, karada ve denizde ne varsa hepsini bilir. O’nun ilmi dışında bir yaprak dahi düşmez. Yerin karanlıklarında tek bir tane, bir zerrecik, yaş ve kuru ne varsa hepsi Kitab-ı Mübin’de, Allah’ın ilmindedir.” (6/En’âm, 59), “Yaratan (Allah) hiç bilmez mi?” (67/Mülk, 14), “Allah, herşeyi en iyi bilendir.” (8/Enfâl, 73).  Yine vahy konusunda bkz. Şuara, 51.   

Câhiliye toplumlarında, vahyi kabul etmeyen câhilî eğitim sistemleri, vahyi ilim kaynaklarının, bilgi vasıtalarının içine katmazlar. Bundan dolayı, bilim câhiliyye düzenlerinde bir put haline dönüşmüştür. Her şeyi tümüyle bilen Allah’ı bilime karıştırmak istemeyenler, hiç uzlaşmaması gereken  bilimle câhilliği (câhiliyyeti) bir arada barındırma şerefini (!) kazanabilmişlerdir.

Sözde bilim adamları, ilk insanın yaratılışından onun bilgi sahibi olmasına; Kalemle yazmasından fıtratıyla ilgili  özelliklerine  kadar  birçok  konuyu,  vahyi  reddetmenin sonucu olarak  faraziyelere, dayanaksız teorilere dayandırmakta, bunları da bilim diye kitlelere yutturmaktadırlar. Mü’minler için Allah Teâlâ’nın kitabında ve Rasûlü Ekrem’in sünnetinde kat’i  olarak  yer alan her haber (vahy) ilim hükmündedir. Hatta, akıl ve duyu organları bu vahyî haberlerin mahiyetini kavramasalar da vahy, kesin bilgi kaynağımızdır.

b) Mütevâtir haber: Çok sayıda güvenilir kişinin, yani yalan söylemek üzere bir araya gelmeleri mümkün olmayan bir topluluğun vermiş olduğu habere mütevâtir haber denir. Asıl bilgi kaynağımız olan Kur’ân-ı Kerim, nesilden nesile aktarılarak günümüze kadar tevatür yoluyla gelmiştir. Yani Kur’an mutevatirdir ve bu şekilde bizden sonraki nesle aktarılacaktır.

Haberin yaşanılan çağda önemi açıktır. Görüntülü, sözlü ve yazılı iletişim araçları her gün sayısız haberleriyle insana bilgiler ulaştırmaktadır. Fakat, bunların ne kadarına ve hangi ölçü içerisinde güvenebiliriz? Bu haberlerin tümü, bizim bilgi kaynağımız, bilgi aracımız olabilir mi? Eğer bu araçlar uygun kullanılırsa evet. Asıl olan, haberin olaya uygun düşmesidir. Yalan haber, yani olaya uygun düşmeyen, vakaya mutabık olmayan haber bilgi ifâde etmez. Ancak sâdık, doğru haber bilgi kaynağıdır.

Yani bilgi elde etmede vasıta olan bu araçların kendileri güvenilir iken, güvenilir olmamasının nedeni, doğru bir şekilde kullanılmamalarıdır. Kısacası aletler yalan söylemez; fakat insanlar yalan söyleyebilir, aletleri yalanlarına vasıta yapabilirler.

Kâfirlerin, hatta fâsıkların verdiği haber ve bilgiyi, araştırmadan, kesin ölçülerimizle test etmeden, bilgi kaynağı olarak kabul ve tasdik etmemiz  Kur’ân-ı Kerim’e ters düşer. “Ey İman edenler; eğer size bir fâsık bir haber getirirse, onu araştırın (doğruluğunu anlayıncaya kadar tahkik edin). Değilse bilmeyerek bir kavme sataşırsınız da yaptığınıza pişman olursunuz.” (49/Hucurât, 6). Bilginin ilim sayılabilmesi ve bize zararlı değil; yararlı olabilmesi için kaynağına, güvenilir olup olmadığına bakmak şarttır. 

Mütevâtir haber, çok sayıda güvenilir kişinin verdiği doğru haber olduğu için bilgi sebebidir(Tarihe, coğrafyaya... ait bilgilerin çoğu bu türden bilgilerdir.)
Tevatürün şartları üçtür:  
I) Verilen haberler sağlam duyu organlarına dayanmalı, efsâne, mitoloji kabilinden olmamalı,
II) Haberi nakledenler arasında ittifak bulunmalı,
III) Akla ve kesin dinî hükümlere aykırı olmamalıdır.

Selim Hisler (Sağlam Duygular)
Bunlar; görme duyusu göz, işitme duyusu kulak, koklama  duyusu burun, tatma duyusu dil, hissetme duyusu deri dediğimiz duyu organlarımızdaki algılarımızdır. Selim olması bu organların sağlam ve sağlıklı olmalarının  gerektiği içindir.  Özürlü ve sakat olmamalıdır.  Bu organlar vasıtasıyla herhangi bir yiyeceği tattığımızda acı, tatlı veya tuzlu olduğuna, birşeyi içtiğimizde sıcak veya soğuk olduğuna, bir cisme vurunca sert veya yumuşak olduğuna, belli bir mesafedeki cismin uzak, yakın, uzun veya kısa olduğuna karar veririz. 

Duyu organlarıyla elde ettiğimiz bilgiler  sınırlıdır. Çünkü,  gözlerimiz  ancak  belirli  mesafedeki  cisimleri    görebilirken x ışınlarını, mor ötesi ışınları, röntgen ışınlarını göremez. Kulaklarımız ancak belirli frekanslarda sesleri duyabilir, derimiz gözle görülebilen cisimleri hissederken, vucudumuzu boydan  boya geçen ışınları hissedemez. Burnumuz belirli mesafeden koku alabilir, bu mesafenin dışındaki kokuları alamaz(Göz, 390-760 milimikron boyunda olan dalgaları alabilecek duyarlıktadır (milimikron bir milimetrenin milyonda birine denir). Bunların altında veya üstünde olan dalgaları göremez. Kulak da her titreşimi alamaz. Ses dalgalarının frekansları binlerce Hz. olabilir. Kulağın işitebileceği frekanslar ise 20-2000 Hz. arasındadır. Kulak, bu rakamların altındaki veya üstündeki frekansları işitemez.)

Aynı  zamanda duyu organlarımızın bizi yanılttığı, bize yanlış bilgi verdiği durumlar da vardır. Meselâ,  su dolu bardağın içindeki kaşığın kırık gözükmesi; sıcak sudan sonra ılık suyu, derinin olduğundan daha soğuk hissetmesi; hileli aynaların karşısında kendimizi birden fazla veya garip şekillerde görmemiz...

Duyu organlarımız, duyarlık derecesinin altında veya üstünde olan olayları algılayamaz.  Duyularımız, kendi sahalarına giren ve kapasiteleri dâhilinde olaylar hakkında bize bilgi verir. Modern Psikolojide açıklanan algı yanılmaları, duyularla elde edilen bilgilerin değeri konusunda tespitlerimizi kuvvetlendirmektedir.   

Bu açıklamalarımızla şunu demek istiyoruz: Selim, sağlıklı duyu organları, sağlam ölçüler ışığında bilgi kaynaklarımızdandır; ama verdikleri bilgiler bu organların kapasiteleriyle sınırlıdır. Duyu organlarımızla tesbit edemediğimiz şeyler, ilmin konusu  olabilir. Çünkü duyu organlarımızın güçleri sınırlıdır. Duyu organlarımızın bizi yanılttığı durumlar da vardır. O yüzden bunlar, yanlışlığı ispatlanan konularda ve sınırsız bir şekilde veya tek başlarına bilgi kaynakları değildir. Melek, cin, şeytan gibi birtakım varlıkları duyu organlarımızla algılayamamamız, onların yokluğunu gerektirmez.  

Akıl 
Akıl, insanda bulunan mânevî bir kuvvettir. İnsan bu kuvvet sayesinde eşyayı kavrar.  Akıl,  insanın  düşünme,  bilme,  davranışını belirleme, denetleme ve yargılaması, iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan ayırt etmesi ile ilgili kabiliyetidir. Kendisinde bu özel kuvvet olduğu için insan, dinin emir ve yasaklarını yerine getirmekle sorumludur. Aklımızla elde etmiş olduğumuz bilgiler de sınırlıdır. Meselâ, aklımız ölüm olayını, vahyin mahiyetini, kabirde olanları, âhireti ve âhirette olacakları, Allah’ın zâtını, insanın rûhunu tümüyle kavrayamaz.


İslâm’da Aklın Önemi ve Değeri

Kur’ân-ı Kerim’e göre  insanı insan yapan, onun her türlü davranışlarına anlam kazandıran ve İlâhî emirler karşısında sorumluluk altına girmesini sağlayan şey aklıdır. Din, akıllılara gönderilmiştir.  Kur’an’da akıl kelimesi kırk dokuz  yerde ve hep fiil şeklinde geçmektedir. Bu âyetlerde genellikle akletmenin, yani aklı kullanarak doğru düşünmenin önemi üzerinde durulmaktadır. Kur’an’a göre akıl “bilgi edinmeye yarayan bir güç” ve “bu güç ile elde edilen bilgi” şeklinde tarif edilmiştir. Dinin sorumluluk yüklediği akıl, birinci anlamdaki akıldır.

Düşünmek, ibret almak, öğüt almak, hidâyete ermek, cehâletten kurtulmak, kâinattaki ve kendi  içindeki hakikatleri anlamak, gönülden kör, sağır, dilsiz olmamak için Kur’an’da akla vurgu yapılmaktadır. Aklın önemi, özellikle Kur’an’ın mânâsının, İslâm’daki emir ve yasakların ve bunların hikmetlerinin anlaşılması içindir. Düşünmek, doğruyu bulup ona teslim olmak içindir. Kur’an birçok âyetinde insanları düşünmeye, anlamaya, zikretmeye dâvet etmektedir. Tüm bu faâliyetler aklın birer fonksiyonudur.

Allah’a hakkıyla kulluk edebilmek için, Kur’an’ın ne dediğini anlamak, neleri yapmak ve nelerden kaçınmak gerektiğini bilmek gerekir. Bu ise ancak akıl sayesinde mümkündür. Bu anlamda akıllı olmak, aklı kullanıp Kur’an’ı anlamaya çalışmak kadın - erkek her müslümanın  görevlerindendir.

İnsan aklı sayesinde taklîtten kurtulur. Neye, niçin inandığını kavrar. İslâm dini akıl sahibi insanları muhatab alır ve onlara sorumluluk yükler. “Aklı olmayanın dini de yoktur” ifâdesini bu anlamda düşünmek gerekir.

Bütün İslâm âlimleri aklı, insanın dinin emir ve yasaklarıyla sorumlu tutulmasının temel şartı olarak söylemişler, akıldan yoksun olanlara hiçbir sorumluluğun yüklenemeyeceği görüşünde birleşmişlerdir. Meselâ; namaz, oruç, zekât, hac  gibi ibâdetleri yerine getirebilmenin ilk şartı âkıl-bâliğ olmak, yani deli olmamak ve ergen olmaktır. Ayrıca    zamanının  en  akıllısı olmayı   (fetânet)   peygamberlerin    temel vasıflarından  kabul  etmişlerdir.  İslâm  âlimleri,  İmandan   sonra  en büyük nimet olarak gördükleri akla, dünya ve âhiret mutluluğunu kazanmaya vesile olması dolayısıyla büyük değer vermişlerdir.

Aklın önemi ve değeri ile ilgili birkaç âyet meali:
“... İlimde ileri gidenler; biz ona inandık, hepsi de Rabbimizin katındandır derler. Bunu ise ancak aklını İsabetle kullanabilenler akledip düşünebilir.” (3/Âl-i İmran,7)

“Bu Kur’an insanlara bir tebliğdir. İnsanlar bununla uyarılsınlar, O’nun tek ilâh olduğunu bilsinler ve akıllarını kullansınlar da düşünüp ibret alsınlar.” (14/14/İbrâhim, 50)
“... Onları müjdele, onlar ki sözü dinlerler ve o sözün en güzeline uyarlar. İşte onlar Allah’ın kendilerini doğru yola ilettiği kimselerdir, onlar akl-ı selim sahipleridir.”  (39/(39/Zümer, 18)
“Onlara Allah’ın indirdiğine uyun denildiğinde ‘hayır, biz atalarımızın uyduklarına uyarız’ derler. İyi ama atalarınızın aklı bir şeye ermiyorsa da doğru yolu bulamamışlarsa? (yine de onların yoluna mı uyacaksınız?)”  (3/Âl-i İmran, 172)

Ve akılla ilgili birkaç vecize, güzel söz:
“Aklı olmayanın dini de yoktur.”
“En akıllı insan öğüt alan insandır.”
“Her nimetin bir şükrü vardır. Akıl nimetinin şükrü de düşünüp öğüt almaktır.”
“İki şey var ki, asla sonuna erişilmez. İlim ve akıl.”
“İlim tükenmez hazine, akıl eskimez elbisedir.”
“Akıl ve İman ikiz kardeştir. Allah biri olmadan diğerini kabul etmez.”
“İman kalp sayesinde inanılan ve yaşanan, akıl sayesinde  de düşünülen ve idrâk edilen bir gerçektir.”
“Bir saat (kısa bir an) tefekkür (düşünmek), bir gece nâfile ibâdet etmekten daha hayırlıdır.”
       
 
Akletmek, Aklı Kullanmak

Akletmek gerçek ilim sahibi olanların niteliğidir. Gerçek akıl sahipleri gerçek âlimlerdir. “ Biz meseleleri insanlar için açıklıyoruz, ama onları âlimlerden başkası akletmez.” (29/Ankebût, 43) 

Aklın görevi;  araştırma, düşünme ve gerçeği bulmadır. Araştırmayan, düşünmeyen akıl, görevini yerine getirmemiş  akıldır ki, sahibini hayvandan daha aşağı duruma sürükler. Akıl çalışmayınca  görevini yerine getiremez ve sahibini taklîd bataklığına düşürür. Taklîd ise, araştırma ve düşünmenin baş düşmanıdır. Allah, kitabında taklîdi, donukluğu kınarken; araştırıcı aklı övmektedir.

İslâm taklîdçiliğe karşı çıkmıştır. Çünkü taklîdçilik, Allah’ın insana en büyük nimetlerinden olan aklı kullanmamak, başkalarına körü körüne uymaktır.

Allah ile birlikte başka bir ilâhın olmadığını akıl bulmak zorundadır. O’nun asıl görevi bu yüce gerçeği bulmak ve ona göre yaşamaktır.Akıl Allah’ı bulmanın yanında O’na şükretmeyi de bilecektir. Aklı ile Allah’ı bulan ve O’na şükreden sıkıntıda olsa da bahtiyardır. Allah’ı bulamayan ise, bollukta olsa bile yine de  bedbahttır.

Aslında gerçek akletme ve bilme gücüne sahip olmayanlar, yani Allah’ın verdiği aklı kullanmayanlar, kafaları küflenmiş, kalpleri mühürlenmiş ve mânevî pisliklerle kararmış olanlar, bilgi ve kültürleri büyük zannedilse bile, gerçek câhillerdir. 

“Onların bu konuda ilmi yok, sadece atıp tutuyorlar.” (43/Zuhruf, 20) “Hevâsını ilâh edinen ve Allah’ın bir ilim üzere sapıtıp, kulağını ve kalbini mühürleyip gözü üzerine de perde çektiği kimseyi gördün mü?” (45/Câsiye, 23)
“Allah kalplerini mühürledi, artık bilmezler.” (9/tevbe, 93)
“Allah bilmeyenleri İşte böyle mühürler.” (30/30/Rûm, 59)

Kâfirler ve müşrikler hiç akletmeyenlerdir; kalbî duyularını bütün bütüne köreltenler, kalpleri mühürlenenlerdir.
“Allah katında hayvanların en şerlisi, akletmeyen sağırlar ve dilsizlerdir.” (8/Enfâl, 22)
“Sağır, dilsiz ve kördürler de, akletmezler.” (2/Bakara, 171)
 “...Bunlardan  bir  grup  vardı,  Allah’ın  Kelâmı’nı  işitirlerdi  de,  onu  aklettikten sonra, bile bile tahrif ederlerdi.” (2/Bakara, 75)

Akıllı olmayan ve aklını gereği gibi kullanamayanlar şunlardır:
• Akıl - baliğ olmayan çocuklar.
• Akıl bakımından reşid olmayan zekâ özürlüler.
• Aklını yitirmiş olan  deliler.
• Aklını kullanmak istemeyip körü körüne başkalarını taklît edenler.
• Liderlerine, büyüklerine aşırı güvenip, kendi yerine  onların düşünmesini yeterli görenler.
• Kâfir ve müşrikler. 


     Kur’ân-ı Kerim’e Göre Akıl ve Duyu Organlarının Önemi
                                              ve Bilgi Kaynağı Olması

a)  Hiç bir şey bilmeden anne karnından çıkan insana Allah’ı hakkıyla tanıyıp şükretmesi için duyu organları verilmiştir (Bkz. 16/Nahl, 78).

b) Allah’dan gafil olanlar, kendi irâdeleriyle duyu organlarını ve kalplerini fıtratları doğrultusunda kullanmadıkları için Allah onların kulak ve kalplerini mühürlemiş ve gözlerine perde çekmiştir (Bkz. 2/Bakara, 7; 16/Nahl, 108). 

c) Duyu organlarını ve düşünce sistemini gereği gibi kullanıp Allah’a teslim olamayanlar, insanlıklarını kaybederler, hayvandan daha aşağı derekeye düşerler (Bkz. 7/A’râf, 179). 

d) Duyu organları yaptıklarından (ve yapmak zorunda olup yapmadıklarından) sorumludur (Bkz. 17/17/İsrâ, 36).

e) Gerçek körler, kafa gözü görmeyenler değil; kalp gözlerini, basiretlerini kaybedip, tarihten ibret almayan ve geçmİştekilerin işlediği hataları tekrar edenlerdir(Bkz. 22/hac, 46). Yine aynı konuyla ilgili diğer âyetler için bkz. 8/Enfâl, 21; 21/Enbiyâ, 45;  10/Yûnus,  31; 32/Secde, 9; 45/Câsiye, 23; 5/5/Mâide, 83; 2/Bakara, 75; 31/Lokman, 7;  11/11/Hûd, 20, 23)

f) Kur’ân-ı Kerim’de âhiret hayatı ile ilgili olarak sıkça zikredilen cennet nimetleriyle cehennem azâbı, özellikle duyulara hitab etmektedir. Meselâ bkz. 2/Bakara, 25; 7/A’râf, 50; 14/14/İbrâhim, 16-17;  18/18/Kehf, 31; 22/hac, 19-22; 36/Yâsin, 55-57.   

 


Tamamlayıcı Bilgi
Aklın Gücü, Sınırı ve Sorumluluğu   

İnsan, canlı olmasının bir sonucu olarak, zorunlu temel ihtiyaçlarını karşılamak için çeşitli davranışlar ortaya koyar. Bu davranışlar, vücudun maddî yönünü tatmin etmeye dönüktür. Bu ihtiyaçları giderme hususunda, insanı diğer canlılardan  farklı kılan özelliği, özgür seçimidir. Özgürce seçmek için ise akıl sahibi olmak gerekir. Yani seçme, karar verme, ortaya çıkarma gibi davranışların temeli akıldır. Bu özellik insanın diğer canlılar karşısındaki ayrıcalığıdır.

Aklın nasıl kullanılacağı, gücünün ve sınırının ne olduğu, elde ettiği bilginin nasıl oluştuğu gibi sorular insan zihnini meşgul eden sorulardır.

İnsanın tabiatla, çevresiyle, kendi iç dünyasıyla kurduğu ilişki onu muhataplarını tanımaya sevkeder. İnsanın yaratılanlar ile kendi arasında kurmuş olduğu bu ilişki aklî bir çabadır. Bu esnada aklını kullanarak elde ettiği değer, bilgi adını alır. Buradaki akıl, akletme gücünü, elde edilen bilginin doğru ya da yanlış olmasını, aklın gereği gibi kullanılıp kullanılmadığını gösterir. İnsan, aklı ile tabiatı anlarken, vahiy ile İlâhî hakikatleri bilebilir. O halde  aklın görevi; gerek tabiattaki, gerek Kur’an’daki âyetleri anlamak ve Allah’a ulaşmaktır.

İnsanın, tabiatı anlamaya çalışması sonucu  ortaya çıkan bu günkü  modern teknoloji, elektriğin icad edilmesi, uçak, gemi, denizaltı yapımı, tıp alanındaki ilerlemeler sonucu verem, tifo, kolera, kuduz gibi hastalıkların tadavisinin bulunması, yapılan kazılar sonucu insanlık tarihi ve dünyanın geçmişi hakkında elde edilen bulgular, yapılan uzay araştırmaları, deniz altında, volkanlarda  yapılan incelemelerle gelen ve sürekli yenilenen teknoloji ile ortaya çıkan yeni gerçekler, başlı başına küçük bir kâinat olan insanın kendisini tanımaya çalıştıkça ortaya çıkan sonuçlar v.s. aklın gücünü gösteren  bizzat yaşayarak gördüğümüz somut örneklerdir.    

Allah insanoğluna eşyanın isimlerini öğretti. İnsan tüm bu hakikatleri aklını kullanarak ortaya çıkarmaktadır. Zaten insanın melekten üstün olmasının altındaki gerçek, eşyanın isimlerini bilmesi ve zamanla bu gerçeklerin ortaya çıkarılmasıdır. 

Akıl, ölüm olayını, kabirde olanları, vahyin mahiyetini, melekleri, âhireti, Allah’ın zâtını tam olarak kavrayamaz. Bunlar aklın idrâk sahasının dışında olan gayba ait hususlardır. Aklın faâliyet alanı ise bu kâinat ile sınırlıdır. Akıl gayba ait meselelerde mutlak gerçeğe ulaşamaz. Zaten Allah Teâlâ insana böyle bir görev ve sorumluluk da yüklememiştir. İnsan meraklı bir varlık olduğu için ölüm ve ötesi ile ilgili de yorum yapar. İster ölüm ve ötesi ile ilgili, isterse gaybla ilgili gereken tüm bilgiler vahiyle bildirilir; akla düşen şey ise vahyi tasdik edip İmanın kalpte kökleşmesine katkıda bulunmaktır. Gayb ile ilgili meselelerde yapılan akıl yürütmelerin hiçbiri kesin doğrudur denemez. Yapılan yorumların tümü  zihin egzersizinden öteye geçmez.

Özetle;
1) Aklın, Kur’an’ı ve sahih sünneti sorgulayan bir konumda olmaması,
2) Aklın, Kur’an ve sünneti anlamaya çalışması ve onun hizmetinde olması,
3) Tabiatı anlamaya çalışırken, tabiata, içindeki tüm canlı varlıklara ve  kendi hemcinslerine zarar vermemesi, bunların tümüyle uyum içinde olması aklın sorumluluğudur.

Akıl iki şekilde kullanılabilir. Bu kullanımlardan biri insanı dünya ve âhiret saâdetine götürürken; diğeri hüsranda bırakır. Eğer insan aklını herşeyden üstün görür, tek ölçü ve tek hakim kabul ederse, bu düşünce onu küfre, dalâlet e ve sapıklığa götürür. Fakat aklını usulüne göre  ve Kur’an’ın rûhuna uygun bir şekilde kullanır ve bu nimetin farkına varırsa, o zaman akıl, sahibini hakikati keşfetmeye, dünya ve âhiret saâdetine iletir. 

İlham ve Rüya Bilgi Kaynağı Mıdır?

İlham: İnsanın kalbine bir mânânın (anlamın) konmasıdır. Delilsiz olarak, yani bilgi vasıtalarımızdan birine dayanmayarak feyiz yoluyla kalbe doğan manadır. İlham ve rüya İslâm’da bilgi kaynağı kabul edilmemiştir.

İlham ve rüyanın bilgi kaynağı olmamasının iki nedeni vardır:

1) İlham ve rüya bilgi kaynağı olamaz. Çünkü, insana gelen ilham, ya da gördüğü rüya, şeytandan da olabilir, melekten de. Halk deyimiyle Rahmâni de şeytani de olabilir. Bunu tesbit etmek için elimizde güvenilir bir ölçü yoktur. Rahmâni ilhamlar olduğu gibi; şeytani vesveseler de vardır. Bunu ayırdetmek de zannedildiği kadar kolay değildir. Ayrıca görülen rüyanın gerçekleşip gerçekleşmeyeceği de belli değildir. Dolayısıyla gördüğümüz rüya, bizi tümüyle bağlamayacağı gibi, diğer insanları hiç mi hiç bağlamaz.

Şöyle bir düşünelim; rüyamızda İstanbul - Ankara  uçağının düştüğünü  gördük. Kendimiz gitmemeye karar verdiğimiz gibi, diğer yolcuları da gitmemeleri için uyarıyoruz. İnsanlar, doğal olarak bize “sen deli misin?” diyecektir. Bu uyarımız,  insanlar arasında gülünç duruma düşmemize neden olacak; ama  biz uçağın düşeceğini ısrarla söyleyeceğiz. Bu bir anlamda gaybdan haber vermek olur ki, gaybı sadece Allah bilir. İnsanlar bizden bu iddiamızı ispat etmemizi isteyecektir. Oysa bunu ispat etmenin imkanı yoktur. Çünkü uçağın düşüp düşmemesi gördüğümüz rüya ile hiç bir alakası olmayan teknik bir konudur. Uçak  ya teknik bir arızâdan veya pilot hatasından dolayı düşer.   

Hayatını gördüğü rüyalar üzerine kurmak, insanı ruhsal bunalımlara sokar. Bunun sonucu olarak psikopat denilen hasta tipler ortaya çıkar. Bir de, toplumu oluşturan insanların çoğunun bu tipler olduğunu düşünürseniz, o zaman seyreyleyin gümbürtüyü.

2) İlhamın delil olmamasının bir nedeni de, istismara açık olmasıdır. Nitekim geçmİşte ve günümüzde pek çok kimse çıkarak, kendisine vahiy şeklinde ilham geldiğini,  Peygamberimiz’le görüştüğünü, ondan hadis aldığını söyleme cür’etinde bulunmuştur. Bu şekilde İslâm dinine birçok hurâfe sokulmaya çalışılmıştır. Oysa bu dinin herhangi bir hükmünü gizleyip çıkarmak insanı dinden çıkaracağı gibi, dinden olmayan şeyleri bu dinin hükmü imiş gibi göstermek de insanı dinden çıkarır. Çünkü dinden olanı atmak da, dinden olmayanı katmak da küfürdür.

Günümüzde ortaya çıkan yalancı peygamberler, mehdiler, şeyh olduğunu söyleyip dinini bilmeyen câhil insanları kandırarak onları maddî ve  mânevî olarak sömüren sahtekar tipler ve sözde zikir ayinleri tertipleyip, kamera karşısında şov yapan, ne olduğu belli olmayan şarlatanlar ile gelecekten haber verme iddiasında olan medyumlar, falcılar, astrologlar bu anlayışa sahip olanların günümüzdeki yansımasıdır. 

Eğer çevremizde böyle insanlar varsa, ki maalesef var, inancımızın bir gereği olarak bu insanlara itibar etmememiz gerekir. Şurası bir gerçektir ki, ilim ve aklın olmadığı yerde cehâlet, cehâletin olduğu yerde de din tüccarları ortaya çıkar.

 

SORULAR

1- Bir şeyin hakikatini idrâk etmeye ve malum olanın, olduğu hal üzere bilinmesine ne denir?
a) vahy   b) akaid c) ilim            d) mütevâtir haber

2- İnsan, ne sayesinde meleklerden üstün olabilmiş ve halife vasfını kazanmıştır?
a)  ilim   b) din  c)  namaz   d) vahy

3- Aşağıdakilerden hangisi bilgi kaynağı değildir?
a)  ilham  b)  akıl  c) vahy d) selim hisler

4- Kâfirlerin bilgi kaynağı olarak kabul etmedikleri şey, aşağıdakilerden hangisidir?
a) akıl    b) beş duyu     c) vahiy      d) hiç biri

5- Allah Teâlâ’nın insanlar arasından seçmiş olduğu peygamberlerine İlâhî bir   yolla mesajlarını, emir ve yasaklarını bildirmesine ne denir?
a) vahy  b) gayb c) ilham d) mütevâtir haber

6- Mütevâtir haberle ilgili olarak aşağıdaki ifâdelerden hangisi yanlıştır?
a) Çok sayıda güvenilir kişinin verdiği doğru habere mütevâtir haber denir.
b) Yalan söylemek üzere biraraya gelmeleri mümkün olmayan bir topluluğun   vermiş olduğu habere mütevâtir haber denir.
c) Allah Teâlâ’nın insanlar arasından seçmiş olduğu peygamberlerine İlâhî bir yolla mesajlarını bildirmesine mütevâtir haber denir.
d) Kur’an mütevâtirdir. Yani nesilden nesile  tevatür yoluyla aktarılarak bize ulaşmıştır.

7- Bilgi kaynaklarımızdan biri olan duyu organlarımız hakkında aşağıdaki ifâdelerden  hangisi yanlıştır?
a) Duyu organlarımız kendi sahalarına giren olaylar hakkında kapasiteleri dâhilinde  bilgi  verirler.
b) Duyu organlarımızın bizi yanılttığı, bize yanlış bilgiler verdiği durumlar vardır.
c) Duyu organlarımızla elde ettiğimiz bilgiler sınırlıdır.
d) Duyu organlarımızın verdiği bilgiler kesindir, bizi hiç yanıltmazlar.

8- İnsanın düşünme, bilme ve davranışlarını belirlemesi, iyiyi kötüden, doğruyu eğriden ayırt  etmesiyle ilgili kabiliyetine ne denir? (Kendisinde bu kabiliyet olduğu için insan, dinin emir ve yasaklarını yerine getirmekle sorumludur. Ona sahip olmayanın dini de yoktur.)
a)  Akıl  b) Selim hisler     c)  Vahy      d)  İlim

9- Ebû Cehil’e, “câhillerin atası” anlamındaki bu ismin verilmesinin sebebi nedir?
a) Oğulları câhil olduğundan dolayı.    
b) Kendisi okuma  yazma bilmediğinden dolayı.
c) Bilgili olmadığı, özellikle Allah’ı hiç bilmediği ve inanmadığından dolayı.
d) Yanlış bilgilere sahip olduğundan, özellikle Allah hakkında yanlış bilgi ve inançlarından dolayı.

10- Akıl hangi konuları tümüyle kavrayamaz?
a)  Zor konuları   b)  Vahiyle ilgili konuları  
c)   Gaybla ilgili konuları d)   Hiçbiri

11- Aklını ve duyu organlarını gereği gibi kullanmayanlara Kur’ân-ı Kerim ne demektedir?
a) Şeytan, hatta daha aşağı b) Hayvan, hatta daha aşağı
c) Câhil, hatta daha aşağı d) Beşer, hatta daha aşağı

12- İslâm’a göre bilgiyi açıklayınız.

13- İslâm’a göre bilgi kaynakları nelerdir? Açıklayınız

14- Aklın önemini açıklayınız. Bu konuda iki âyet meali veriniz.

Baglantı

• 14/12/2006 - DİN

 

 

• Dinin Tanımı
• İslâm’a Göre Dinler
• Diğer İnançlarda Din
• Dinin Kaynağı
• Din Duygusunun Menşei
• Dinin Gerekliliği
• Dinlerin Tasnifi:
   1- Hak Din, 2- Muharref Dinler, 3- Bâtıl Dinler.
• Bâtıl Dinleri de Tanımanın Gerekliliği
• Din ve Bilim

 

 
        
            Bu üniteyi bitirdiğinizde aşağıdaki
           amaçlara ulaşmanız beklenmektedir:

  * Din kelimesinin sözlük ve terim mânâsını tanımlamak. 
  * Din kelimesinin içerdiği unsurları açıklamak.
  * Kur’an’da din kelimesinin kullanılış şekillerini listelemek.
  * Din duygusunun kaynağını İslâm inancına göre açıklamak..
  * Kur’an’a göre dinleri tasnif etmek..   
  * Hak dinlerin genel özelliklerini listelemek.
  * Hak dinlerin neden tahrif edildiğini izah etmek..
  * Bâtıl dinleri tanımanın bir müslüman için önemini açıklamak. 
   

    

Dinin Tanımı

Din kelimesi “deyene” kökünden oluşmuş bir kelimedir. Sözlük anlamı olarak din; boyun eğmek, hakkını almak, ödünç almak, adet edinmek, boyun eğdirmek, hesaba çekmek, cezâ ve mükâfat vermek, egemenlik, mülk, hüküm, idare etmek anlamlarına gelir.

Terim olarak din; Akıl sahibi insanları kendi irâde ve arzularıyla hayırlı olan şeylere sevkeden İlâhî bir kanundur. Din; peygamberlerin vahye dayalı yapmış oldukları tebliğdir. Din; Allah Teâlâ tarafından  vahiy yoluyla indirilen,  insanları  dünya ve âhiret saâdetine çağıran i’tikadi ve amelî bir nizamdır. Din; İslâm, İman ve ihsandan oluşan hayat şeklidir(Bu tanımların tümü vahye dayalı hak dinin, yani dar anlamda dinin -İslâm dininin- tanımlarıdır.)

Burada geçen din tanımları şu hususları içermektedir:

• Dinin koyucusu ve sahibi Allah’tır. Hiçbir insan, hatta peygamberler dahi vahye dayalı bir din meydana getiremez. “İyi bilin ki, hâlis (gerçek) din Allah’ındır.” ((39/Zümer, 3)

• Din akıl sahibi insanlara hitap eder. Din akıl üstüdür, fakat akıl dışı değildir. Din akıl sahibi olmayan çocukları, delileri sorumlu tutmaz.

• Dinde serbest seçme vardır. Yani İman edip etmeme insanların özgür irâdelerine bağlıdır.

“ ... Dinde zorlama yoktur. Artık hakk ile bâtıl açıkça ayrılmıştır.” (2/Bakara, 256)

• Din insanları hayra ve güzelliğe iletir. Fakat din, insanları güzele iletme hususunda onların şahsi kanaatlerini değil; genel ve değişmez evrensel yaradılış kanunlarını esas alır. Bu esaslar: din, akıl, can, mal ve nesli koruma şeklinde formüle edilen esaslardır.  

• Vahiy kaynaklı dinler, insana kendi mahiyetini, başlangıcını ve sonunu, yaratılış gayesini, yapmakla  sorumlu olduğu vazifelerini bildirir.

• İnsanların ortaya koyduğu sistemler hakk din değil; bâtıl dindir.

• Her yaşayış biçimi bir dindir. Her dinin bir yaşayış biçimi vardır.
Bu toplumda herkesin kendine göre bir “din” tanımı, bir din görüşü ve yorumu vardır. Din konusunda genel kanaat; din olayının Allah ile kul arasında bazı ilişkileri tanzim eden, namaz, hac, oruç gibi ibâdetlerin nasıl yapılacağını açıklayan görüşler manzumesi olduğu şeklindedir. Halk kitlelerinin olduğu kadar, resmi ideolojinin din tanımı da budur.

Bu anlayışa göre din, insanların sadece âhiretini ilgilendiren bir hadisedir. Bu hadisede insanlarla Allah arasına girmek; politik çıkarlar için dini duygulardan faydalanmak, en açık ifâdesiyle dini istismar etmektir. Yine bu anlayışa göre, çağdaş devlet yönetimi, on dört asır önceki dini hükümlerle değil; yine çağdaş ve medeni olan hükümlerle mümkün olacaktır.

Rabbimız, din gerçeğini kendi çıkarlarına göre tanımlamaya ve yorumlamaya kalkışan böylesi kimselere, Kur’ân-ı Kerim’de açıkça şöyle buyurulmaktadır:

“De ki: Siz Allah’a dininizi mi öğreteceksiniz? Oysa Allah, göklerde ve yerde olanları bilir. Allah her şeyi bilendir.” (49/Hucurât, 16)

Bu âyet-i kerimede hem bu kimseler itham edilmekte ve hem de Allah’ın râzı olacağı din gerçeğini öğretecek mercinin yine Allah ve Allah’ın Kitabı olduğu belirtilmektedir. İşte Allah’ın râzı olacağı yegane din olan İslâm, Allah’tan ve Rasûlünden öğrenildiği zaman, aldatılmakta olan insanlarımız bu gerçekleri kavrayacak ve kendilerine yıllardır anlatılan safsataların yalan olduğunu kavrayabileceklerdir.


İslâm’a Göre Din Gerçeği

Din kelimesi, sadece hak din için, yani özel ve dar anlamıyla İslâm için kullanılmaz. Din kelimesinin geniş olarak ele alındığı ıstılahtaki veya pratikteki anlamı;  bir dünya görüşünü, bir hayat şeklini belirleyen  görüşler, emirler ve yasaklar manzumesidir. Yani, üstünlüğü kabul edilen kanun ve kurallarla belirlenmiş yaşama şekline din denir. Dolayısıyla “her din bir hayat şeklidir ve her hayat şekli bir dindir” görüşü, genel itibariyle doğru bir görüştür. Nitekim İslâmî ıstılahta veya diğer bir deyişle İslâmî pratikte dinin anlamı; en genel ifâdeyle Yaratıcı ile insanların ve insanlar ile tüm yaratılmışların münâsebetlerini tanzim eden nizamdır.

Kur’ân-ı Kerim’de “din” kelimesi, sağlam bir nizamı, eksiksiz bir düzeni ifâde edecek şekilde kullanılır. Söz konusu bu düzen dört unsurdan meydana gelir:

1- Hâkimiyet ve yüce egemenlik,

2- Bu yüksek egemenlik ve hâkimiyete itaat edip boyun eğme,

3- Bu hâkimiyetin otoritesi altında meydana gelen  fikri ve ameli nizam,

4- Bu nizama uymaya ve ihlâsla bağlanmaya karşı bu yüce egemenliğin verdiği mükafaat veya karşı gelmek sûretiyle isyan etmeğe verdiği cezâ.

Kur’ân-ı Kerim, bazan bu anlamlardan biri için, bazan da tüm bu dört anlamdan müteşekkil nizam için “din” kelimesini kullanır. Dolayısıyla Kur’ân-ı Kerim’in, bu kelimeyle bir hayat nizamını kasdettiği görülür(Geniş bilgi ve ilgili âyetler için bkz. Mevdudi, Kur’an’a Göre Dört Terim, Beyan Yayınları, s. 99 - 111)  

Kur’an, din konusunda iki tehlikeden bahseder. Bunlardan biri dinde azgınlık edip aşırı gitmek, dine ilave etmektir. “De ki: Ey kitap ehli, haksız yere dininiz konusunda aşırı gitmeyin...” (5/5/Mâide, 77)

Diğer tehlike ise, dinin koyucusu ve sahibi olan Allah’a din öğretmektir. “De ki: Siz Allah’a dininizi mi öğreteceksiniz?...” (49/Hucurât, 16)  

Diğer İnançlarda Din

Her toplumda din kelimesini ifâde etmek için farklı kelimeler kullanılmıştır. Bunlar yol, mezheb, ayin, hüküm, emir, kanun, fazilet, korku ile karışık saygı vs. anlamına gelen kelimelerdir. Bu inançlara göre din şu alanları kapsar:

• Din; insanın kutsal şeylerle olan ilişkisidir.

• Din; ruhi varlıklara olan inançtır.

• Din; mutlak itaat duygusuna dayanır.

• Din; en yüksek toplum değerlerinin  şuurudur.  

Dinin Kaynağı

Din de dâhil olmak üzere bütün kavramlara iki şekilde bakmak mümkündür:

1) Dinin İlâhî ve yüce kudret tarafından  konulduğuna inanan düşünce.

2) İnsanın herşeyden üstün olduğuna inanarak, dini bizzat insanın ürettiğine inanan görüş.

Buna göre ilerlemeci ve evrim teorisine dayanan ikinci görüşe göre, insanlık her geçen gün iyiye giden geri dönülmez bir akışın içindedir. İnsan ilkel döneminde tabiat ve tabii hadiseler karşısında çaresiz kaldığından birtakım görünmez güçlerin var olduğuna inanmış ve bunları maddîleştirerek zamanla tapınmaya başlamış, böylece putperestlik ortaya çıkmıştır. Bu yüzden insanlığın ilk dinine animizm (ruhlara tapma) adı vermişlerdir. Ölü ruhların, bedensiz varlıklarını devam ettireceği inancı atalara tapınmayı doğurmuş, buradan yağmur, ateş, kar gibi tabiat  olaylarını idare eden çeşitli tanrıların varlığına inanılmış, zamanla bu tanrıların birleştirilmesiyle tek tanrı inancı ortaya çıkmıştır. Dinin insan tarafından uydurulup üretildiği anlayışına dayanan bu görüşlerin iddiaları şöyle maddeleştirilebilir:  

“Eskiden kabileler kendilerini belli bir hayvan  veya bitkiyle kan bağı içinde akraba sayar ve onlara saygılarını tapınma biçiminde gösterirlerdi.”

“Din toplumsal bir süreçtir. Toteme (kutsal olan şey) gösterilen saygı insanların kendi birliklerini temsil ettiği içindir. O halde dinin temel fikri kutsaldır. Kutsal olan da toplumun kutsal kabul ettiği şeydir.”

“Din insanın kendi kişiliğini bulurken hissettiği güçsüzlüğe karşı bir şeylere güvenme ihtiyacından doğmuştur.”

“Din: İnsanın kendi düşüncesini insan üstü bir plana aktarmasıyla ortaya çıkmıştır. Yani insanların rûhun ölmezliğine inanmaları, adâlete olan susamışlıkları, insanların bir adâletin tecellisine olan inançları din mefhumunu ortaya çıkarmıştır.

“Din baskı altındaki insanların iç çekmesi, kalpsiz dünyanın kalbi, ruhsuz dünyanın rûhudur.  Din halkın afyonudur.”

“Sonuç olarak din, ilkel insanın zayıflığının ürünüdür. İlkel ve çok tanrılı dinler tarihin ilk dönemlerinde yaşanmış olup, din de insanla birlikte evrim geçirmiştir. Din herhangi bir varlığın değil, bizzat insanın kendisinin ürünüdür. Teknolojinin ve tabii bilimlerin gelişmesiyle insan, tabiat üstünde hâkimiyet kurmuş, tabiat olaylarına bilimsel açıklamalar getirmesi sonucu zamanla din, işlevini yitirecek, insan hayatının  belli bir safhasında artık ihtiyaç olmaktan çıkacaktır.”

Tüm bu ve benzeri inançlar Allah’a inanmayan, dini kabul etmeyen, ateist, laik, materyalist, komünist ideolojileri benimsemiş olan insanların  ortak inancıdır.

İslâm inancına göre dinin kurucusu Allah’tır. Bütün vahiy kaynaklı dinler Allah tarafından gönderilmiş, ilk günkü saflıklarını korudukları müddetçe yürürlükte kalmıştır. İlk insan, aynı zamanda ilk peygamberdir. Dolayısıyla insanlığın ilk dini çok tanrılı değil; tek tanrılıdır.Yani tevhid dinidir.

Allah’ın varlığı ve birliği, zat ve sıfatları, melek inancı, kitap inancı, peygamber inancı, âhiret inancı vahiy kaynaklı dinlerde değişmemiş, sadece şeriatler değişmiştir. Bunun içindir ki, Hz Âdem’den, Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.)’e kadar tüm peygamberlerin getirdiği hak dinlerin ortak adı İSLÂM’dır.    

Fakat peygamberler halkın arasından ayrıldıktan sonra, insanlar hak dinden uzaklaşmış, birtakım  sâlih insanlara, yıldızlara, ağaçlara, hayvanlara, taşlara, hevâ ve heveslerine  tapınmaya başlamışlardır. Hak dinlerde meydana gelen bu  sapmayı ortadan kaldırmak için Allah Teâlâ, merhametinin bir sonucu olarak peygamberler göndermiş, bu elçiler insanları tevhid inancına tekrar tekrar dâvet etmişlerdir.

Yani insanlığın çok tanrı inancından tek tanrı inancına doğru gelişme gösterdiği anlayışı İslâm inancına aykırıdır. İslâm  i’tikadında insanlığın ilk dini tevhid dinidir.    

Din Duygusunun Menşei

Din duygusu fıtrîdir, doğuştan gelir. İnsan, inanma ihtiyacı ile yaratılmıştır. İnsan, yaratılışından bu güne kadar her zaman ve her  yerde yüce, ulu, kudretli bir varlığa inanma ihtiyacı hissetmiştir. Bu ihtiyaç din duygusunun fıtrî olduğunun delilidir. Dolayısıyla din duygusunun kaynağını, insanın fıtratında aramak gerekir. Nitekim Kur’an’da şöyle buyrulmaktadır: “Sen yüzünü bir kanıt olarak dine, Allah’ın fıtratına çevir ki, O, insanları bunun üzerine yaratmıştır. Allah’ın yaratması değiştirilemez.” (30/30/Rûm, 30 )

Peygamberimiz bir hadisinde “Her çocuk, (İslâm) fıtrat(ı) üzerine dünyaya gelir. Bundan sonra anne ve babası yahûdi ise, onu yahûdi; hristiyan ise, hristiyan yapar.” (Sahih-i Buhârî, Cenâiz 79, 80, 93, S. Müslim, Kader 22-25) buyurarak bu hususu açıklamıştır.

Dinin Gerekliliği

Yapılan çok yönlü araştırmalar da göstermektedir ki, insanlığın yaratılışından günümüze kadar, dinden uzak toplumların varlığına şâhit olunmamıştır. Din fikri insanla beraber var olmuş ve onunla birlikte yaşayacaktır. İnsan, fizikî ve rûhî yapısı itibarıyla dine muhtaçtır. Fiziksel varlığının devamı için nasıl ki, yeme içmeye, giyime, korunmaya, barınmaya muhtaçtır; Mânevî varlığının devamı için de dinî prensiplere muhtaçtır.  Sadece maddî ihtiyaçlarını düşünen insanlar, hasta ve dengesiz tiplerdir, zayıf karakterli kimselerdir.

Dinlerin Tasnifi
Kur’an’a göre dinler üçe ayrılır:
1- Hak Din  (İslâm Dini),
2- Muharref Dinler,
3- Bâtıl Dinler. 
 
Hak Din
Hak Din, Allah tarafından peygamberler aracılığıyla insanlara bildirilen, hiç bir değişikliğe uğramadan ve bozulmadan günümüze kadar gelen hayat şeklidir. Bu din, yani hayat şekli; inancı, dünya görüşünü, davranış ve eylem biçimini, Allah’a karşı görevleri, ibâdet anlayışını, insanlara ve tüm yaratıklara karşı muâmeleyi, kanunları ve cezâları içermektedir. İşte, bütün peygamberlere Allah’ın gönderdiği din, İslâm Dini’dir. Hak din, peygamberlere  günün şartlarına göre şeriatları farklı olarak gelmiştir. Akîde (inanç) ise, bütün peygamberlerde aynıdır.


Hak Dinin Genel Özellikleri Şunlardır:

• Allah’ın emir ve yasaklarını insanlara tebliğ eden ve nasıl uygulanacağını gösteren peygamberler vardır.

• Her peygamberin, ya kendisine verilen suhuf (sayfalar -küçük kitap-) veya kitabı vardır. Ya da kendinden önceki peygambere inen  henüz bozulmamış kitabın hükümlerini tatbik eder.

• Allah’a, meleklere, kitaplara, peygamberlere, âhirete inanç vardır.

• Akla, ve kesinliği ispatlanmış ilmi gelişmelere aykırı hiçbir şey yoktur.  


Muharref Dinler

Muharref  dinler, tahrif edilmiş, bozulmuş dinler demektir. Allah’ın gönderdiği İslâm Dini’nin atmalar ve katmalarla değiştirilmiş şeklidir. Yahûdilik ve Hıristiyanlık muharref dinlerdir.

Dinleri bozmanın amacı: İnsanlar zamanla Allah’ın yolundan sapmış, tatmin olmak bilmeyen arzu ve isteklerini gerçekleştirmek isteyince de, Allah’ın insanlar arasında dengeyi ve huzuru sağlamak için gönderdiği din, kendilerine mani olmuştur. Bu engeli ortadan kaldırmak için de iki seçenek vardır:

a) Allah düşüncesini ve inancını reddederek, Allah’a dayalı bir dini de ortadan kaldırmak.

b) Allah’ın gönderdiği dinin, kendi arzu ve istekleriyle çelişen, kendi çıkarlarına müsaade etmeyen kurallarını değiştirmek.

Din düşüncesinin reddedilmesi işlerine gelmeyen veya toptan reddetmenin mümkün olmadığını görenler, dinin işlerine gelmeyen yönlerini kendi çıkarları doğrultusunda değiştirmişlerdir. Böylece hem câhil ve gafil dindarların tepkisinden kurtulmuşlar, hem de değiştirdikleri bu dinleri kendi sömürü düzenlerine koltuk değneği yapmışlardır. Bu tip insanlar, zaman zaman dinî merasim ve törenlere katılıp kendilerinin de dindar olduklarını, dine karşı olmadıklarını söyleyerek dindar ama câhil  kesimin desteğini almaya çalışmışlardır. Kısaca, Allah’ın gönderdiği Hak Din’in bazıları tarafından kendi çıkarları doğrultusunda değiştirilip Allah’ın dini imiş gibi sunulduğu dinlere muharref dinler denir.

Bâtıl Dinler (Uydurma Dinler)

Bâtıl dinler, insanlar tarafından konulan hayat şekilleridir. Kanun ve kuralların Allah’a dayanmadığı sistem ve nizamların tümü bu gruptandır. Puta tapıcılık, Mecusilik, Budizm gibi hayat şekilleri, eski zamanlardan beri görülen bâtıl dinlerdendir. Kapitalizm, komünizm, sosyalizm, materyalizm, faşizm,  Kemalizm, laiklik gibi ideolojiler ve tüm beşeri düzenler günümüzdeki bâtıl dinlerdir.

Muharref (bozulmuş) dinleri anlatırken, vahye dayalı dinin, bir takım maddecilerin işine mani olduğu için, onların dini bozduklarını, değişikliğe uğrattıklarını görmüştük. Burada da aynı amaç söz konusudur. Uydurulan bu dinler, insanları ezip sömürmüşler, yaratılışlarının zıddına yaşamaya mecbur etmişlerdir. İnsanlık bu dinlerde, ezen ve ezilen, sömüren ve sömürülen, şımarıp büyüklenen ve şahsiyeti elinden alınıp köleleştirilen diye ikiye ayrılmıştır. Ama hep sömürülen, ezilen ve köleleştirilen kesim çoğunlukta olmuştur. Kısacası, bu dinler azınlıktaki grubun arzularını gerçekleştirip, onların hevâ ve heveslerini tatmin aracı olmuştur(Adlarına çoğunluk ve çoğulculuk rejimleri denen demokrasi ve benzeri hayat şekillerinde de durum farklı değildir.)

İnsanlar, zulmün ve sömürünün farkına varıp patlama noktasına geldiklerinde, müstekbirler, insanlara yepyeni hayat şekilleri (dinler) sunmuşlardır. Bu tiplerin ortak vasıfları İslâm’a düşmanlık olduğundan, Hak Din’i tebliğ edenleri fitneci, fesatcı, düzeni bozan, anarşistler olarak tanıtmaya çalışmışlar; kendilerini ise ıslah ediciler olarak göstermişlerdir(Bkz. 2/Bakara, 11-12 ve 40/Mü’min, 26)

Geçmİşte olduğu gibi zamanımızda da insanlara yeni yeni dinler (ideolojiler) ileri sürülmüş, bu dinler belirli zamanlarda insanların hayatlarına hakim olmuştur. Fakat bu dinler, kendi bağlılarını bile mutlu edemediği, özgürlük, hak ve adâlet veremediği gibi;  insanların çoğunluğunu şeytanın ve bir avuç azınlığın kulu, kölesi yapmıştır.

Kuvvetlinin zayıfı ezmesine, sömürmesine dayanan bu uydurma dinler bugün birer birer çökmekte, insanlık, yaratılışına uygun olan dini aramaktadır. Kapitalizme ve faşizme alternatif olarak ortaya çıkan komünizm ve sosyalizm gibi dinler (ki bunlar dinsizlik dinidir) 70 senede çökerek, kendi bağlıları tarafından tarihin çöplüğüne atılmışlardır. Bazıları, kendi elleriyle yaptıkları dinlerini yine kendi elleriyle yıkıp yeni yeni dinler edinmektedirler. Bir zamanlar elleriyle yaptıkları ve sonra taptıkları heykelleri, putları atacak çöplük arayan insanlar, kırdıkları putların yerine yenisini koymayı  daha ne zamana kadar sürdürecektir?  

Bir hayat şekli, bir dünya görüşü, bir yol, bir yaşam tarzı olarak ifâde ettiğimiz şeyin en kısa adı “din”dir. Din kavramı, bütün bunları kuşatmaktadır. Herhangi bir toplumun, cemaatin veya bir ferdin dünya görüşü, gittiği yol ve yaşam tarzı Allah’ın hükümlerine göre belirleniyor, bu İlâhî hükümlere göre şekil alıyor ise, bu toplum, bu cemaat veya bu fert İslâm dini üzeredir.

İslâm’ın hâkim olduğu ülkede, İslâm’ın sosyal ve ekonomik adâleti her şeyi kuşatır. Allah’ın râzı olacağı dini, yani İslâm’ı yaşayan toplumlarda, Allah’ın hükümleri karşısında herkes eşittir. Bu hükümlerden muaf tutulan, bu hükümler karşısında ayrıcalıklı veya dokunulmaz olan sınıflar yoktur.

Peki, bu eşitlikten, bu adâletten, bu hükümlerden herkes memnun mudur? Elbette ki değildir! Dinî otorite veya siyasî iktidar adına insanları ezmek, insanları sömürmek isteyen müstekbirler, bu durumdan hiç memnun olmazlar. Çünkü yürürlükte olan İlâhî hükümlere göre insanları aldatmaları, insanları ezmeleri, insanları sömürmeleri mümkün değildir.

Bu durumda yapacakları iş, kendi çıkar ve menfaatlerine dokunan İlâhî hükümleri te’vil veya tahrif etmek ve bununla da yetinmeyip, İlâhî hükümleri rafa kaldırarak, insanların yaşam şeklini belirleyecek yeni hükümler, yeni kurallar koyup uygulamaktır.

İnsanların yaşam şeklini belirleyecek yeni hükümler, yeni kurallar  koyup uygula-mak! Bu ne demektir? Bu, en açık ifâdesiyle, yeni bir din ortaya koymaktır. Çünkü din gerçeği, insanların yaşam şeklini, hayat nizamını belirleyen hükümler manzumesi olduğundan; İslâm’ın hükümlerini reddedip, bu İlâhî hükümlere zıd hükümler koymak; İslâm’ı beğenmeyip, İslâm’ı reddedip, yeni bir din oluşturmaktır.

Tarihin her döneminde bunun açık örnekleriyle karşılaşıyoruz. Zaten Allah (c.c.)’ın muayyen zamanlarda peygamberler göndermesinin nedeni de, insanların hak dinden sapmaları, hak dini tahrif etmeleri, dinlerini parçalara ayırmaları ve yeni yeni dinler türetmeleridir. Yoksa onlar kendilerine gönderilen hak din üzereyken, Allah (c.c.) “biraz da bu dini yaşayın!” diyerek, farklı farklı dinler göndermiş değildir!

İşte insanların, hak dini tahrif ederek veya parçalara ayırarak ya da hayat şeklini belirleyecek hükümler, kanunlar koyarak ortaya çıkardıkları bütün bu dinler, hak olan İslâm gerçeğine göre bâtıl dinlerdir. Bunların adına bilimsel çevrelerce değişik izm’ler, değişik ideolojiler denilse de, İslâm’a göre bunlar birer dindir;  bâtıl dindir.

Fakat ne gariptir ki, insanlara “din” denilince, her nedense sadece âhiretle ilgili meseleleri dikkate alan, metafizik konularla alakalı görüşler akla gelmektedir. Nitekim kaynağı itibarıyla semavi olan Yahûdiliğe, Hıristiyanlığa veya İslâm’a “din” dedikleri halde, değişik dünya görüşlerinin ve ideolojilerin de “din” olduğunu dikkatlerden kaçırmaktadırlar. İnsanlar için düşünce ve yaşantılarının temelini oluşturan her sistem, inanç veya felsefe din ismini almasa dahi, gerçekte birer dindirler. Dolayısıyla dini olmayan hiç kimse yoktur. Çünkü herkesin bir hayat tarzı vardır. Biliyoruz ki, her din bir hayat şekli, bir yaşam nizamıdır. Bu yaşam nizamının içinde âhiretle ilgili boyut olduğu gibi, dünya ile ilgili boyut da bulunmaktadır. Hatta ve hatta dünyevî boyut, pratik düzlemde uhrevî boyuttan çok daha önce gelmektedir. Çünkü uhrevî boyuta yönelmek, meselenin dünyevî boyutu çözümlendikten, daha açık bir ifâdeyle kişinin ayakları dünyada yere bastıktan sonra gerçekleşmektedir.

Din kavramının dünyadaki pratiğe önem veren bu genel tanımını dikkate alarak bir değerlendirme yapacak olursak; insanların hayat şeklini belirleyen her ideoloji, her izm, her dünya görüşü veya yaşam biçimi, Kur’ân-ı Kerim’e göre birer dindir. Çünkü bütün bunlar dinin yapısında yer alan konulara müdahale etmekte, bu konularda doğru veya yanlış görüşler, hükümler ileri sürmektedirler. Bu ideolojilere “din” denilebilmesi için, kaynağı itibariyle İlâhî veya beşerî olma şartı yoktur. Meselâ Mekke’li müşrikler kendilerini İlâhî bir dine nisbet etmemelerine rağmen, Kur’ân-ı Kerim onların içinde bulunduğu hayat şekline ve onların tüm yönelişlerine “din” demektedir.

“De ki, ey kâfirler! Ben sizin taptıklarınıza tapmam. Benim taptığıma da siz tapacak değilsiniz. Ben de sizin taptıklarınıza tapacak değilim.. Siz de benim taptığıma tapacak değilsiniz. Sizin dininiz size, benim dinim bana.” (109/Kâfirûn, 1 - 6)

Nitekim aynı örnek Kur’ân-ı Kerim’deki Yusuf (a.s.) kıssasında da bulunmakta, Yusuf (a.s.)’ın yanında bulunduğu hükümdarın düzenine, yönetim hukukuna “din” denilmektedir.

“İşte biz Yusuf için böyle bir plan düzenledik(Yoksa) hükümdarın dininde (hırsıza verilecek cezâya göre) kardeşini (yanında) alıkoyamazdı.” (12/Yûsuf, 76)

FazlalaştıRabbileceğimiz bu örneklerden de anlaşılacağı gibi, Kur’ân-ı Kerim’e göre yegâne din İslâm değildir.

“Allah katında din, hiç şüphesiz ki İslâm’dır.” (3/Âl-i İmran, 19) âyet-i kerimesini ileri sürerek “Allah katında din İslâm’dır. Öyleyse İslâm’dan başka bütün yönelişler, bütün hayat şekilleri, bütün ideolojiler din değildir” demek; bu âyeti, Kur’ân-ı Kerim’e zıt yorumlamak demektir. Bu âyet-i kerimeden anlamamız gereken gerçek; Allah katında geçerli ve makbul olan din, Allah katında hak olan din, sadece ve sadece İslâm’dır.

Kur’ân-ı Kerim’de beyan edilen bu gerçek, insanların İslâm’dan başka dinler üretmeleri, bu dinlere yönelmeleri realitesiyle çatışmaz. İnsanların ürettikleri, insanların ortaya koydukları hayat şekilleri birer din olduğu gibi, semavi bir dinin insanlar tarafından parçalanan, tahrif edilen bütün şekilleri de yine bir dindir. Nitekim yukarıda verdiğimiz örneklerden de anlaşılacağı gibi Rabbimızın kelâmı olan Kur’ân-ı Kerim’de; müşriklerin ve kâfirlerin hayat şekline, hükümdarın yönetim hukukuna, kaynağı itibariyle hak olan dinlerini tahrif eden ehl-i kitabın yaşam biçimine yine “din” denilmektedir. O halde İslâm yegâne din değil; yegâne hak dindir. Kaynağı ve ilk dönemleri itibariyle hak olan Yahûdilik ve Hıristiyanlık gibi bütün İlâhî dinlerin aslını kendi kapsamına alan ve bunun biricik ifâdesi olan İslâm, Allah katında ve biz mü’minler nezdinde yegâne hak dindir.

İslâm’ın karşısındaki diğer dinler ise yine birer din olmalarına rağmen, en genel ifâdesiyle bâtıl dinlerdir. Değişik izm’ler, değişik ideolojiler birer dindir; birer dindir ancak, hak din değillerdir. Kimilerimizin aklına şu soru gelebilir: MÂdem birçok ideolojiler ve birçok izm’ler birer dindir, o halde bunlara neden “din” denilmiyor da, başka başka isimlerle adlandırılıyor?

Çünkü bilindiği üzere ideolojinin mânâsı, bir yaşam biçimini belirlemeyi amaçlayan ve kendi içinde bağlantısı olan siyasî, iktİsadî, sosyal görüşler bütünlüğüdür. İdeolojiye yüklenen bu tanım, dinin tanımına paralel bir tanımdır. O halde neden bunlara “din” denilmiyor? İşte, dünya müstekbirlerinin kendi koydukları dinlere bilmem ne ideolojisi veya bilmem ne izmi demelerinin nedeni; yönettikleri halkın iki ayrı din vakıasıyla, yani din ikilemiyle karşılaşmaması içindir. Çünkü bu müstekbirler halk kitlelerinin din olgusuna karşı tutucu yaklaşımlarını bilmekteler ve halkın tepki göstereceği bir din ikilemi meydana getirmemek için, kendilerinin ürettikleri veya türettikleri dinlere, bilmem ne ideolojisi veya bilmem ne izmi gibi isimler takmaktadırlar.

Kurtuluşları ancak ve ancak İslâm’da olan insanlara, İslâm’ın karşıtı olarak bir dünya görüşü, bir yaşam tarzı, bir hayat şekli öngören her ideoloji, her izm, İslâm’ın karşısında  bâtıl  bir dindir.  Bu  bâtıl dinlere  inanmak,  bu  bâtıl dinlerin  dünya görüşünü benimsemek ve bu bâtıl dinleri yaşamak ile, “benim dinim bu ideoloji veya bu izm’dir” demek arasında hiçbir fark yoktur.

“Kim İslâm’dan başka bir din ararsa, asla ondan kabul edilmez. O, âhirette de kayba uğrayanlardandır.” (3/Âl-i İmran, 85)

İnsanın dünyadaki tarihi, Âdem (a.s.) ve Havvâ validemizle başlayan bir tarihtir. Âdem (a.s.) ise, bildiğimiz gibi hem ilk insan ve hem de ilk peygamberdir. Tabii ki peygamberlik görevi, ailesine yönelik bir görevdir. Dolayısıyla dinler tarihinin başlangıcında hak din vardır. İnsanların yaşam biçimini açıklayan ilk din, ilk nizam; hak olan din, hak olan nizamdır. Bâtıl dinler ise sonradan ortaya çıkan dinlerdir.

Bâtıl dinlerin gerçek mimarı, hiç şüphesiz ki şeytandır. Şeytan, bâtıl dinleri ihdas etmek için kendi dostlarına vesveselerle yol gösterirken, hak dinin yapısını dikkate almıştır. Nitekim bâtıl dinleri genel olarak inceleyecek olursak, hak dinin iskeletine bâtıl ceset giydirildiğini görürüz.

Şeytan ve dostları kendi çıkarlarına uygun bâtıl dinleri ihdas ederlerken, çoğu zaman hak dinin bazı görüşlerine hiç dokunmamışlardır. Şeytan ve dostlarının çıkarlarına zararlı gözükmediği için müdahale edilmeyen bu gibi görüşler, hak dinleri tahrif edilen toplumların, kendilerini hâlâ hak dinde sanmalarına ve dolayısıyla bâtıl dinlere tepki göstermemelerine neden olmuştur. Oysa şeytan ve dostlarının müdahale etmedikleri bu gibi görüşler, hak dinin bütünlüğünde anlam ve hikmet kazanan görüşlerdir. Hak dinin bütünlüğünden koparılan bu görüşler,  ne yazık ki insanları uyarıcı niteliğini yitirip, hakim otoriteler tarafından insanları uyutucu bir niteliğe dönüştürülmektedir.

Meselâ küfrî otoriteler tarafından yönetilen halkında müslüman olan ülkelerde, tâğutî otoritelerin namazı yasaklamamaları ve bunun da ötesinde bu yönetimlerdeki bazı Firavunların halkın karşısına namaz kılıyormuş görüntüleriyle çıkmaları, aldatılan halkın ülkeyi İslâm, yöneticileri de müslüman kabul etmelerine neden olmaktadır. İşte İslâm ülkelerinde müslümanları kötülüklerden uzaklaştırıcı, uyarıcı, arındırıcı ve diriltici bir niteliği olan namaz eylemi, böylesi ülkelerde kendi özünden ve anlamından uzaklaşarak halkların uyutulmasına neden olmaktadır.

Genellikle hak dinin ismini kullanarak veya hak dinle hiçbir çelişkisi yokmuş gibi empoze edilerek yürürlüğe konulan bâtıl dinler, insanların ezilmesine, insanların sömürülmesine neden olmuştur.

Ancak, insanı yaratan Allah, insanları böylesi zulümler, böylesi sömürüler içinde başıboş bırakmamıştır. Peygamberler, insanları içine düştükleri bu zilletten kurtarmak için gönderilmişlerdir. Zamanımızdaki zâlimleri, zamanımızdaki bâtıl dinleri yerle bir etmek ve Allah’ın râzı olacağı İslâm’ı hakim kılmak için, yeni bir peygambere gerek yoktur. Çünkü Rasûlullah (s.a.s.) efendimizle birlikte gönderilen Rabbânî mesaj, ilk günkü tazeliği ve ilk günkü temizliği ile elimizde bulunmaktadır. İslâm Dini’nin iki temel kaynağının (Kur’an ve sünnet) elimizde bulunması, bütün bâtıl dinler karşısında İslâm dinini yeniden tebliğ ve yeniden ikame edebileceğimizi gösterir(M. Alagaş, Din Gerçeği ve İslâm, İnsan Dergisi Y.)  

 

 

 

Bâtıl Dinleri de Tanımanın Gerekliliği
 
Her dönemdeki müslümanlar, çağlarındaki bâtılları tanıyarak onlar hakkındaki İslâm’ın hükmünü de bilmek mükellefiyetindedirler. Böyle bir mecburiyetin kaynağı müslümanın, mü’min ve müslüman olan kimseler ile öyle olmayan kimselere, inançlarına uygun davranmak zorunda oluşudur. Yani onlara uygulanacak olan hukuk ile onlara karşı yapılacak olan muâmelenin, inançlarına göre belirlenmek durumunda olmasıdır. İslâm’ın bu inanç ve hayat sistemleri, yani bu dinler hakkındaki hükümleri bilinmediği takdirde tavır belirlemek sözkonusu olamayacağından, bunların İman açısından değer hükümlerinin tesbiti de kaçınılmaz bir haldir.

Ayrıca bâtıl dinleri tanımayan câhil müslümanların, tanımadıkları bâtıldan kaçınmaları da özellikle günümüzde imkansız derecede zordur. Zamanımızda nice müslüman, kavram kargaşasının kurbanı olmakta, bâtıl dinlerle karışık bir inanç ve davranış sergilemektedir. Yani biraz müslüman, biraz laik, biraz materyalist... karma dinler içinde olabilmektedir. “Onların çoğu, ancak Allah’a şirk (ortak) koşarak İman ederler.” (12/Yûsuf, 106)

Müslüman, Allah’ın ve Rasûlü’nün kat’i  hükümlerine aykırı hükümleri kabul edemeyeceğinden, bu tür fikir, sistem ve ideolojileri reddetmek zorundadır. Dolayısıyla müslümanların, çağlarında ortaya çıkan fikir ve sistemlerle bu açıdan ilgilenmeleri ve bunlara dair değerlendirme yapmaları gerekmektedir. Hele bu fikir, ideoloji ve sistemler, özellikle müslümanların yaşadığı topraklar üzerinde uygulama alanı buluyor ve yayılma istidadı gösteriyor, hatta bunların varlığı İslâm akîdesi açısından büyük bir fitne ve tehlike teşkil ediyorsa, müslüman olarak görevimiz daha da büyük olacaktır.

İslâm’ın hükmetmek istediği alanlar, eğer gayri İslâmî, câhilî ve müşrik güçler tarafından işgal edilmiş ise, müslümanın bu güç ve düzenlere karşı akîdesinin gösterdiği doğrultuda gereken mücâdeleyi vermesi, kaçınılmaz bir mükellefiyettir.

İnsanlar tarafından oluşturulan dinlerin hepsinin ortak özelliği; Allah’ın vahiyle bildirdiği din olan İslâm’a karşı olmalarıdır. “Allah’dan bir yol gösterici olmadan, yalnız kendi keyfine uyandan daha sapık kim olabilir?” (28/Kasas, 50)

Bir insan, ya Allah’a İman eder ve Allah’ın indirdiği hükümlere göre hayatını düzenler; ya da “tâğut”a  teslim olup, tâğutun kurallarına, hevâ ve heveslerine uyar. Bu iki yolun dışında üçüncü bir yol yoktur.

İnsanların hak olsun bâtıl olsun, dünya hayatlarında benimsemiş oldukları inanç ve hayat düzenlerinin, ideoloji, politika, ahlâk ve yaşayış şekil ve üsluplarının ifâdesi olarak “din”in, Allah tarafından kabul edileninin adı “İslâm”dır. Allah, kendi katında geçerli olan dinin İslâm olduğunu bildirmiş, İslâm’dan başka bir din arayanın, İslâm’dan başka bir inanç ve hayat düzenini benimseyenin bu arayış ve benimseyişinin  âhirette  ebedî  hüsran ile sonuçlanacağını, bu dininin Allah tarafından kabul edilmeyeceğini açıklamıştır(Bkz. 3/Âl-i İmran, 19 ve 85) Allah’ın dininden başka bir din, O’nun insanlar için teklif etmiş olduğu hayat düzeninden başka bir hayat düzeni, O’nun istediğinden başka inanç sistemi ve ideolojileri seçip benimsemek, kısacası Allah’ın dini İslâm’dan başka bir din arayışına girmek, fıtrata ve Allah’ın kâinata egemen olan kanunlarına ters düşmektir. “Göklerde ve yerde ne varsa ister istemez Allah’a teslim olup boyun eğmişken, onlar Allah’ın dininden başkasını mı arıyorlar? Hem onlar O’na döndürüleceklerdir.” (3/Âl-i İmran, 83)

Allah, dinini kemale erdirdiğinden, bu dinin eksiksiz olarak ve bütünüyle alınıp kabul edilmesi, tüm hükümlerine inanılarak, bütünüyle uygulanmaya konulması gerekmektedir.

“Ey İman edenler! Bütünüyle ve hepiniz İslâm’a girin. Şeytanın adımlarına uymayın. Gerçekten şeytan sizin apaçık bir düşmanınızdır. Size bunca deliller geldikten sonra kayarsanız, bilin ki Allah, hiç şüphesiz mutlak Gâlib ve Hakim olandır.” (2/Bakara, 208-209)

“Yoksa siz, Kitab’ın bir kısmına inanıyorsunuz da bir kısmını inkâr mı ediyorsu-nuz? İçinizden böyle yapanların cezâsı, dünya hayatında rezil ve rüsvay edilip aşağılan-maktan, âhirette de azâbın en şiddetlisine uğratılmaktan başkası değildir. Allah, yaptık-larınızdan gafil değildir.” (2/Bakara, 85)

Kayıtsız şartsız olarak bütün alanlarda Allah’a ve O’nun şeriatına tam bir teslimiyetle bağlanmadıkça ve Allah’ın dini dışında kalan her türlü düzen, sistem, inanç, bakış açısı, kurum, yaklaşım tarzı ve değer ölçüsü kesinlikle ve tam anlamıyla reddedilmedikçe, Allah tarafından kabul edilecek nitelikte bir İmana sahip olmaya imkân yoktur. Ancak böyle bir tavır sergilenebildiği takdirde, Allah’a İman edilmiş, tâğut, ve tâğutî düzenler inkâr edilmiş, küfrün karanlıklarından kurtulup İslâm’ın nuruna, İmanın aydınlığına çıkılmış olur:

“Artık hak ile bâtıl iyice ayrılmıştır. Kim tâğutu inkâr edip Allah’a İman ederse kopmak bilmeyen sapasağlam bir kulpa yapışmış olur. Allah her şeyi işitendir, her şeyi bilendir. Allah, İman edenlerin velîsidir. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkartır. Kâfir olanların velîsi ise tâğuttur, onları aydınlıktan karanlıklara sürüklerler. İşte onlar cehennemliklerdir. Onlar orada temelli kalacaklardır.” (2/Bakara, 256, 257)  
 


Din ve Bilim
 
Bu konuyu açıklamadan önce ilmin  Allah’ın sıfatı olduğunu belirtelim.

İslâm dininin geçmİşten günümüze kadar ilimle hiçbir meselesi olmamıştır. İlim ve din çatışması Hristiyan Avrupanın sorunu olmuştur.


İslâm inancına göre üç çeşit kitap vardır:

1) Kur’ân-ı Kerim (Vahiy): Bu kitaptan doğan ilimler; Tefsir, Hadis, Fıkıh, Akaid, Kıraat, Tecvid vs.

2) Kâinat: Bu kitaptan doğan ilimler; Fizik, Kimya, Matematik, Biyoloji, Astronomi,  Botanik, Coğrafya, Mühendislik bilimleri vs.

3) İnsan: Bu kitaptan doğan ilimler; Tıp, Psikoloji, Sosyoloji, Tarih, Antropoloji vs.

Buna göre İslâm’da din ilmi, din dışı ilim diye bir ayrım sözkonusu değildir. Yani bazı ilimler kutsal, bazıları ikinci, üçüncü... sınıf ilimler şeklinde bir ayrım yoktur. Kur’an tüm kâinatı ve insanı âyetler topluluğu olarak görür. Bu âyetlerin tümünü inceleme görevini insana yükler. İnsanın kendini ve kâinatı anlamaya çalışması sonucu ortaya çıkan ilimler ile, Kur’an’ı anlamaya çalışması sonucu ortaya çıkan ilimler arasında fark yoktur. Tüm ilimler, âyetleri anlamaya çalışmak süretiyle Allah’a yöneliştir. Bu yüzden tüm ilimler değerli ve tüm âlimler hürmete layıktır.

Tabiatı, insanı ve Kur’an’ı anlamaya dönük ilimler bir arada yürütülmelidir. Bunlardan birine ağırlık verilip diğerleri ihmal edilirse, insanın ve tabiatın dengesi bozulur. Günümüzde yaşandığı gibi insanlığı türlü felâketlere sürükler. Bu günkü modern dünyayı kuranlar Kur’an’ı dışladıkları için insanlığı felâkete sürüklemişlerdir.

Kur’an bize en küçük böceklerden en büyük hayvanlara, bir sinek kanadından okyanuslara kadar, denizler, göller, yağmur, güneş, bulut, rüzgar, bitkiler, gece ve gündüz, kısacası  yeryüzünden gökyüzüne her zerrenin ve kürrenin bir âyet, Allah’a götüren bir işaret olduğunu söylüyor.

Kur’ân-ı Kerim’de sûreleri oluşturan bölümlere de âyet denir. Tüm bu âyetlerin anlaşılmasına dönük ilimler ve âlimler değerlidir. Zaten ilim demek, âyetlerin anlaşılması demektir.  Bir şartla ki, bu ilimler insanlığın faydasına hizmet etmeli, âlimler, bilginler de İman sahibi olmalıdır. “Kesin olarak inananlara, yeryüzünde ve kendi içinizde Allah’ın varlığına nice deliller vardır; görmez misiniz?” (51/Zâriyât, 20-21) “O’nun hak olduğu meydana çıkıncaya kadar varlığımızın belgelerini onlara hem dış dünyada ve hem de kendi içlerinde göstereceğiz. Rabbinin her şeye şâhid olması yetmez mi?” (41/Fussilet, 53)

Din, maaddî âlemden daha çok, maddî âlemin dışında kalan, ölçülebilme, gözlenebilme özelliği olmayan bir âleme, kâinatı yaratan, şekillendiren bir varlığa olan inançtır. Din bu âlem ve diğer âlem hakkında bilgi verir. İnsanların bu dünyada nasıl yaşaması gerektiğini açıklar.

Bilim ise, ölçülebilme ve gözlenebilme özelliği olan bu âleme dayanır. Kâinattaki düzeni ve bu düzenin uyduğu kuralları araştırır, keşfeder ve aralarındaki çeşitli ilişkileri ortaya çıkarır. Bilim elde edebilmek için, a) Bu âlemin bizden bağımsız olarak var olduğuna, b) Bu âlemden bilgi elde etmenin mümkün olduğuna, c) Bu âlemin anlaşılabilir olduğuna inanmak gerekir.

Burada şu hususa dikkat etmek gerekir. Din ve ilim  insanın dışında ve insandan bağımsızdır. İnsan bunları icad edemez. Sadece keşfeder veya idrâk eder. Bunların yerine kendi hevâ ve hevesine uygun  yeni şeyler koyamaz. Böyle yaptığını zannetse bile sadece kendi dışında var olan bu olayları ortaya çıkarmış olur. 

Ayrıca kendisinden bağımsız olan, yerçekimi yasasını, sofra tuzunun formülünü, güneş sisteminin işleyişini, kendi yaratılış kanununu değiştirmek veya peygamberliği, günlük namazların sayısını beşten altıya çıkarmak ya da dörde indirmek vs. mümkün değildir.

Gerçek ilim adamları, dinin ve ilmin yasalarını, bunların özelliklerini, bunlar arasındaki ilişkileri  anlamaya ve idrâk etmeye çalışan ve sonuçta Allah’ı bulanlardır.  

 

 

SORULAR

1- Dinin sözlük ve terim mânâsını açıklayınız.

2- Dinler kaça ayrılır? Bunlar nelerdir?

3- Hak Din, Muharref  Dinler ve Bâtıl Dinleri açıklayınız.

4- Dinleri kimler, niçin bozmak istemişlerdir?

5- Günümüzde meşhur olan bâtıl dinlere örnekler veriniz.

6- “Sizin dininiz size; benim dinim bana!” (50/Kafirun, 6) âyeti, bize aşağıdaki seçeneklerden hangisini öğretmektedir?
a) Müslümanların dininin o günkü dinlerden farklı olmadığını
b) Ebû Cehil ve benzerlerinin dinlerinin de hak olduğunu
c) İslâm’ın dışındaki yaşama şekillerinin bir din olmadığını
d) İslâm’ın dışındaki yaşama şekillerinin de bir din olduğunu

7- Kanunların ve kuralların Allah’ın kitabına dayanmayıp, insanların kendi akıllarından ortaya attıkları her hayat şekline ne denir?
a) Hak din  b) Hıristiyanlık 
c) Bâtıl din  d) Muharref din 

8- Kapitalizm, Kemalizm, Sosyalizm ve Laiklik için aşağıdakilerden hangisi tam doğrudur?
a) Bunlar çağımızın idare şekillerindendir. İyisi de olur, kötüsü de.
b) Bunlar bâtıl (uydurma) dinlerdendir. Bâtıl dinlerdeki tüm özellikler bunlarda da vardır.
c) Bunlar muharref dinlerdir.
d) Bunlar, din olarak kabul edilmez. Sadece yönetim şekli ve ideolojik anlayışlardır. Bunların, varsa kötülüklerinden sakınmalıyız.  

9- Aslı İslâm olduğu halde, sonradan katmalar ve atmalarla tahrif edilen (bozulan) dinler vardır. Bu muharref dinler hangileridir?
a) Hıristiyanlık b) Hıristiyanlık ve Yahûdilik
c) Yahûdilik  d) Kapitalizm ve Komünizm

Baglantı

• 14/12/2006 - İSLÂM DİNİ

 

 

• İslâm Kelimesinin Lügat ve Terim Anlamları
• İslâmın Mahiyeti (İçeriği)
• İslâmın Gayesi      
• İslâmın Hükümleri
• İslâmın Genel Özellikleri
• İslâmın Eski Şeriatlarla İlişkisi
• İslâm’ın Rükûnları (Temelleri)
• İslâm’ın Tebliği
• İslâm’ı Hayata Hâkim Kılmak

 

 


      Bu üniteyi bitirdiğinizde aşağıdaki
               amaçlara ulaşmanız beklenmektedir:

* İslâm kelimesinin sözlük ve terim anlamlarını tanımak.
* İslâm’ın içeriğini izah etmek.
* İslâm Dini’nin gayesini açıklamak.
* İslâm Dini’nin hükümlerini listelemek.
* İman, amel, ahlâk ve muâmelat (hukuk) terimlerini tanımlamak.
* İslâm’ın genel özelliklerini listelemek.
* İslâm’ın, önceki şeriatlarla ilişkisini açıklamak.
* İslâm’ın rükûnlarını, temellerini listeleyip açıklamak.
* Cibril hadisini izah etmek.
* İslâm - amel-i sâlih ilişkisini açıklamak.
* İslâm’ın tebliğcisi olmanın önemini ifâde etmek.
* İslâm’ı ferdî, sosyal ve siyasal hayatımıza hâkim kılmanın
   gerekliliğini izah etmek. 

 

 


İslâm Kelimesinin Sözlük Anlamı

İslâm kelimesi sözlükte; teslim olmak, boyun eğmek, itaat etmek anlamlarına gelir. Allah Teâlâ’nın emirlerine teslim olup itaat etmeğe dayanan bir din olması sebebiyle bu dine İslâm denilmiştir.

 

Terim Anlamı

Allah tarafından peygamberler aracılığıyla insanlara bildirilen dünyada ve âhirette insanları mutluluğa ulaştıracak hayat şekli, itikadî ve amelî bir nizamdır. İslâm, akıl sahibi insanları kendi tercihleriyle bizzat hayırlı olan şeylere götüren İlâhî bir kanundur.


İslâm’ın Mâhiyeti

İslâm’ın mânâsı, teslim olmaktır; Allah’ın emir ve yasaklarına teslim olmak. Allah’ın hükümlerine teslim olmaksızın İslâm olmaz (Bkz. 6/En’âm, 162 ve  4/Nisâ, 65). İnsan, Allah’ın yarattığı kuldur. Allah, ilmiyle her şeyi kuşattığından ve hikmet sahibi olduğundan kulluğun gereği, O’na teslim olmaktır. Hayatın kanunları insanın Allah’a teslim olmasını gerektirir. Çünkü bu kanunları da, insanı da en iyi bilen, Allah’tır.
 
Bütün kâinat ve içindeki her şey o yaratıcının kanunlarına itaat etmektedir. O yüzden bütün kâinatın dini İslâm’dır. Güneş, ay, yıldızlar hep müslümandır. Dünya, hava, su, ışık, ağaçlar, taşlar ve hayvanlar da müslümandır. İslâm, Allah’a itaat edip teslim olmak demek olduğu için, bütün bu varlıkların isyan etmeden Allah’a itaat ettiklerini görmekteyiz. Yani teslim oluşlarına, müslüman oluşlarına şâhidiz. “Allah’ın dininden başkasını mı arıyorlar? Oysa göklerde ve yerde olanların hepsi ister istemez O’na teslim olmuştur ve O’na döndürülüp götürüleceklerdir.” (3/Âl-i İmran, 83). Bu âyette gökte ve yerde olanların teslimiyeti insana örnek olarak gösteriliyor ve deniliyor ki “Ey insan, İşte sen de böyle teslim olmalısın!” Hz. Ali’nin de dediği gibi “İslâm teslimdir, teslimiyettir.” Allah’a teslim olmayan kimse, müslüman sayılmaz. İnsan neye teslim olmuşsa ona kul olmuş demektir. İslâm, İmanın bir tezâhürü, dışa yansımasıdır. İman etmeden teslimiyet, yani İmansız İslâm olur mu? Olsa bile makbul değildir. Münâfıklar inanmadan teslimiyet gösteren insanlardır. Günümüzde de gerektiği şekilde İman etmediği, Allah’ın hükümlerini içine sindiremediği, başka ideolojileri (dinleri) benimsediği halde kendilerini “müslüman” olarak tanıtan insanlar bu sınıfa girerler. İslâmîyetin (teslimiyetin) geçerli olabilmesi için gönül rızâsıyla, kayıtsız ve şartsız tam bir teslimiyetle Allah’ın şeriatına teslim olmak  gerekir.

İnsan da kendi hür irâdesi ve tercihiyle Allah’a teslim olursa, İslâm’ı seçip müslümanca yaşarsa, kâinatın boyun eğdiğine teslim olduğundan artık o, kâinatla barışıp uyum sağlar. Böylece bu insan, dünyada halife olur.

İslâm dinini, kapsamlı olarak kısaca tanımlamak mümkün değildir. Onun kapsamlı tarifi ancak Kur’an ve sünnetin tamamıyla yapılabilir. Çünkü İslâm’ın muhtevâsı ve sınırları Kur’an ve sünnetle çizilmiştir. İslâm, Kur’an’dan ve sünnetten öğrenilebilir. Yüce Allah bu dini her yönden mükemmel ve kapsamlı kılmıştır. Öyle ki, İslâm’da hükmü açıklanmamış hiç bir mesele yoktur. Bir mesele mubah mıdır, haram mıdır, mekruh veya sünnet  midir,  vacip  veya  farz mıdır;  yapılan  herhangi  bir eylem  veya  inancın  hükmü belirtilmiştir. İnanç, ibâdet, siyaset, ekonomi, savaş, barış, hukuk veya insanı  ilgilendiren  başka herhangi bir  mesele  olsun; onunla ilgili dinde mutlaka bir hüküm vardır veya müctehidler, hükmünü Kur’an ve sünnetten yola çıkarak tesbit ederler.  Allah, Kur’ân-ı Kerim’in özelliğini şöyle açıklar: “Sana bu kitabı (Kur’an’ı) her şeyi beyan etmek, açıklamak için gönderdik.” (16/Nahl, 89 ve yine bkz. Yusuf, 111).  Kur’an ve sünnette hükmü açıkça belirtilmeyen meseleler hakkındaki hükmü, İslâm ümmetinin müctehid âlimleri, kitap ve sünnete dayanarak çıkarırlar.

Peygamberimiz İslâm’ı değişik şekillerde tanımlamışlardır. Bu tanımlardan biri şu şekildedir: “İslâm, beş esas üzerine bina edilmiştir (kurulmuştur). Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in (s.a.s.) O’nun kulu ve Rasûlü olduğuna şehâdet etmek, namaz kılmak, zekât vermek, Beyt’i (Kâbe’yi) haccetmek ve Ramazan orucunu tutmaktır.” (Buhârî, İman 1; Müslim, İman 22; Nesâî, İman 13; Tirmizî, İman 3)

Yukarıdaki hadis, İslâm binasının bu beş temel üzerinde kurulu olduğunu açıklamaktadır. Dikkat edilmesi gereken husus, bu beş esas, İslâm’ın temelleridir ama, İslâm’ın tamamı değildir. Bir evin sadece temellerden ibâret olduğu nasıl söylenemezse, İslâm’ın bu beş temelden ibâret olduğunu iddia etmek de aynı şekilde yanlıştır. Kur’ân-ı Kerim’i açıp okuyan görecektir ki, bu beş hususun dışında ahlâktan, iktİsattan, sosyal meselelerden, siyasetten, barıştan, savaştan, hayırdan, şerden... söz edilmiştir. İslâm, temel ve binadan meydana gelmiştir. Temel, bu beş rükundur. Bina ise, insan hayatıyla ilgili İslâm’ın diğer hükümleridir. Müslümanın görevi, İslâm’ı tümüyle tanımak ve tüm olarak ikame etmek, ayakta tutmaktır.

Bu meşhur hadis-i şerifin ışığı altında İslâm’ın temellerini  ikiye ayıRabiliriz: Şehâdet kelimeleriyle özetlenen İman ve önemine binâen dört amelin zikredilmesinden anlaşılan amel-i sâlih.. İslâm, şehâdet kelimesi ve İmanın rükûnlarıyla ortaya çıkan inançtır. İslâm; namaz, zekât, oruç ve hac ile ortaya çıkan ibâdetlerdir. Bunlara İslâm’ın rükûnları, temelleri denilir. İslâm’ın geri kalanı ise, bu temeller üzerine kurulan binadır. Bu binayı meydana getiren unsurlar İslâm’ın hayat sistemleri, nizamlarıdır: Siyasî nizam, ekonomik nizam, ahlâkî nizam, askerî nizam, sosyal nizam, öğretim nizamı vs. İslâm’ın hâkimiyetini sağlaması için ayrıca müeyyideleri vardır(Müeyyide: Kanun ve ahlâkî emirlerin yerine getirilmesini temin eden kuvvet, yaptırımla ilgili kural demektir.) Bu müeyyideler; cihad, marufu emredip münkerden sakındırmak; fıtrî cezâlar, Allah’ın dünya ve âhirette verdiği Rabbânî cezâlardır. O halde İslâm; inanç, ibâdet, hayat sistemleri ve müeyyidelerdir.

İslâm, insanın içi ve dışı, kalbi ve kalıbı, aklı ve vicdanı, arzusu ve nefreti, duygusu ve hassâsiyetiyle Allah’a teslim olup boyun eğmesidir. Kalbini ve aklını, elini ve eteğini, içini ve dışını Allah’ın hükmü dışındaki her türlü etkiden kurtarmaktır. İslâm, genel nizam, hayatın her cephesiyle ilgili kanun ve vahiyle emredilip, peygamberle tebliğ edilen, insan davranışlarının programıdır. Bu programa uyana sevap; uymayana cezâ vardır. İslâm, Allah Teâlâ’nın indirdiği ahkâm (hükümler), akîde, ibâdet, ahlâk, muâmelât, Kur’an ve sünnetteki haberlerin bütünüdür.

İslâm’ın zıddı, câhiliyyedir. Câhiliyye küfür demektir; bir inanç ve yaşama biçimi olarak İslâm’ın dışındaki her türlü küfrün ortak adıdır. İslâm’ın her parçasının karşısında mutlaka  câhiliyye vardır. Hz. Ömer’in dediği gibi, “İslâm’la câhiliyyeyi bilmeyenler türeyince, İslâm’ın düğümleri teker teker çözülür.” İslâm tüm ayrıntılarıyla câhiliyyenin karşıtıdır. Çünkü İslâm’dan her bir cüz, Allah’ın her şeyi içine alan ilminin eseridir. Ona karşı olan her düşünce ve hareket de, mutlaka câhiliyyedir. Çünkü o, sınırlı insan ilminin eseridir. Üstelik insanın hevâ ve arzuları  kendisine gâlip gelebilir; güzeli çirkin, çirkini de güzel görebilir. “Yoksa onlar câhiliyye idaresini mi istiyorlar? İyi anlayışlı bir toplum için, hüküm koyma yönünden Allah’dan daha güzel kim vardır?” (5/Mâide, 50) 

Bazı insanlar, câhiliyye yolunda gidenlerin bir kısmının hareket, yaşayış veya bazı sistemlerinde ortaya çıkan güzellik ve olgunluğu görünce, şüpheye düşerler. Bunun sebebi, İslâmîyetten olan bir şey, bazan câhiliyye ile karışır. İslâm’dan olan o şey, orada da güzel görünür. Câhil kişi, İslâm’ın hakikatinı bilmediği için bu düzene bağlanır. Şâyet bu insan hakkı bilseydi, o câhiliyye düzeninde gördüğü kısmî iyiliklerin İslâm’a ait olduğunu anlayacak, kaynağa ve asla yönelecekti.

İnançlarda İslâm ve câhiliyye vardır. İbâdetlerde İslâm ve câhiliyye vardır. Ahlâkta, siyasette, öğretimde, savaş, barış ve sosyal meselelerde İslâm ve câhiliyye vardır. İnsanla ilgili bütün meselelerde, bütün kanun ve kurallarda İslâm ve câhiliyye vardır. İnanç ve ibâdetlerdeki câhiliyye, câhiliyyelerin en tehlikelisidir. Onun için Allah Teâlâ, sağlam itikatla beraber bazı câhiliyye hareketlerinde bulunanları affeder ama, inanç ve ibâdetleri câhiliyye inanç ve ibâdetleri olan kimseyi, İslâm’ın tüm ahlâkıyla ahlâklansa dahi kesinlikle affetmez. “Allah kendisine şirk koşulmasını affetmez. Ama bunun dışında dilediğini affeder.” (4/Nisâ, 48)

Allah Teâlâ İslâm’ı bir bütün olarak göndermiştir. Kim tümünü alırsa, İşte o müslümandır. Kim onun bir kısmını alır ve bir kısmını almazsa, İslâm’la câhiliyyeyi birbirine karıştırmış olur. “Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden bunu yapanların cezâsı dünyada rezil ve rüsvay olmaktan başka bir şey değildir. Kıyâmet gününde ise azâbın en şiddetlisine atılacaklardır. Allah sizin yaptıklarınızdan gafil değildir.” (2/Bakara, 85)  Her müslümanın, câhiliyyenin bütün âdet ve kurallarından arınmış olması ve İslâm’ın bütününü alması gerekir. İslâm ümmeti de, İslâm devleti için mükemmel bir örnek olmalı ve yeryüzünden câhiliyye düzenini silmeye çalışmalıdır.

İslâm devlet düzeninden sapma ve giderek İslâm’ın hukuka, muamelâta dair ahkâmının kaldırılması, müslümanlar arasında câhiliyye düzeninin yayılmasına vesile oldu. “İslâm’ın halkaları teker teker çözülecek. İlk olarak yönetim halkası çözülecek ve en sonunda da namaz halkası sökülecektir.”  Câhiliyye düzenini tüm yeryüzünden söküp atmak, fitneyi kaldırmak için hücum edenin İslâm olması gerekirken, hücuma uğrayan kendisi oldu. Câhiliyye düzeni onu tamamen söküp atma çabasındadır. Bu gün İslâm topraklarında ne kadar çok câhiliyye idareleri vardır ve  bu  câhiliyyelere  uyan  ne kadar çok müslüman vardır. Câhiliyye düzenlerinin (bâtıl dinlerin) ortak özellikleri, İslâm’a, tevhide düşman olmalarıdır (Bkz. Din ünitesi).

 

İslâm Dini’nin Gâyesi

İslâm’ın getirdiği hükümler, insanların mutluluğunu amaçlamaktadır. Bu hükümlere uygun hareket edenler, hem dünya hem de âhiret saâdetini kazanacaktır. İslâm, kişinin kalbini, aklî düşüncelerini ve amellerini ıslah ederek, onları yükselterek bu saâdetlere ulaştırır. Toplumun  saâdeti de ferdin saâdetine bağlı olduğundan, kişinin mutluluğu aynı zamanda cemiyetin de mutluluğudur. İslâm, bu hedefi gerçekleştirmek için birtakım hükümler koymuştur. Bunlara şer’î hükümler denir.

 

İslâm Dini’nin Hükümleri

İslâm Dininin hükümleri dört kısımdır:

a-) İman  (İtikadî hükümler): İnsanın dinde kabul etmesi ve reddetmesi gereken hususlarla ilgili hükümlerdir. İnsana neleri kabul etmesi, neleri reddetmesi gerektiğini bu hükümler öğretir. İnsan, İman esaslarına inanmakla mânevî gıdasını almış, kalbini yanlış inançlardan temizleyerek gerçek değerini kazanmış olur.

b-) Amel: Amel, insanların yaptığı işlerdir. Yapılması veya yapılmaması gereken fiillerdir. Hangi amellerin, hangi şartlarla nasıl yapılacağını ve nasıl sahih olacağını açıklayan hükümlere amelî hükümler denir. Duâ etmek, zekât vermek, cihad etmek, ilim tahsil etmek gibi.

c-)  Ahlâk: Hal ve hareketleri, davranışları, İslâmî ve insanî ilişkileri açıklayan hükümlere denir. Ahlâkın güzelleşmesine ve vicdanın terbiyesine ait bulunan hükümlerdir. Kötü söz ve yalan söylememe, kendisi için istediğini başkası için de isteme... gibi.

d-)  Hukuk  (Muamelât, Ukubat): İman, ahlâk ve şahsî amel gibi konuların dışında kalan, özellikle devlet yönetimini, toplum idaresini ve ekonomik durumları içeren konuları, evlenme, boşanma, miras dağıtımı, ticari ve siyasî işleri, kısaca İslâm devletinin kanun ve kurallarını belirleyen bütün hükümlerdir.  

Bu dört hüküm  (İman, amel, ahlâk, hukuk) İslâm dininin bir bütün ve homojen bir yapıya sahip olduğunu göstermektedir. Böyle olmasına rağmen, özellikle yirminci yüzyıl müslümanları hukukla (muâmelâtla) ilgili hükümleri terk ettikleri veya terk ettirildikleri için İslâm’ın bütünlüğü hayata yansıyamamıştır. İslâm bütün olarak yaşanamamaktadır. Bunun sonucu olarak, İmanî konular saptırılmış, ameller (ibâdetler) yozlaştırılarak, ruhsuz ve anlamsız bir şekilde ifa edilen bir gelenek halini almıştır. Yine aynı şekilde müslüman topluluklar İslâm ahlâk ve edebini yitirmişlerdir.

Bu dört hüküm parçalanmaz bir bütündür. Yani birisi olmadığı zaman İslâm’ın bütünlüğü bozulduğu gibi; başka herhangi bir şeyle  (düşünceyle, hukukla, dinle) sentezi (karışımı) halinde de bütünlüğü ve safiyeti bozulur; Ortaya apayrı başka bir din çıkar. İslâm sosyalizmi, Türk-İslâm sentezi... gibi. Zaten sentez de ayrı  iki şeyin bir araya getirilmesiyle yepyeni bambaşka bir şeyin oluşması demektir.

İslâm, insan hayatının vazgeçilmez de olsa bir parçası değil; her yönüyle insan hayatının bütünüdür. İslâm, insanın günlük yirmi dört saatini ve  doğumdan  ölümüne  her  alandaki  her  yönünü kapsar ve belirler. Tuvalet âdâbından devlet yönetimine varıncaya kadar insanın tüm hayatını kuşatır. İslâm, insan hayatının bütünüdür. İnancı, ibâdeti, ahlâkı ve hukukuyla bir bütündür. Parçalanmaz veya herhangi bir şeyle sentez yapılamaz. Atma ve katmaları, hurâfe ve bid’atları kabul etmez. Allah tarafından tamamlanmış eksiksiz bir nizamdır.

 

İslâm’ın Genel Özellikleri

1- Rabbânîlik: (Rabbe ait olmak, İlâhî olmak) İslâm, hak ve İlâhî dindir. Vahye dayanır. Hedef ve gayede Rabbânîdir. Allah’ın rızâsı bir müslüman için her şeyde vazgeçilmez amaçtır. İslâm’ın kaynağı ve metodu da Rabbânîdir.

2- İnsanîlik: (İnsan fıtratına uygunluk) Kur’an insanlara indirilmiş, peygamberler insanlar arasından seçilmiştir. İslâm insana, insanın aklına büyük önem vermiş, fıtratına uygun hükümler koymuştur. İslâm’a göre insan, yeryüzünde en güzel biçimde ve  halife olarak yaratılmış, ruhi unsur ile  seçkin kılınarak evren kendi hizmetine verilmiştir. İslâm, insanın hiç bir güç ve enerji odağını ihmal etmez. Onların hepsini ıslâha, çalışmaya ve gelişmeye doğru yönlendirir. İnsan, taşıyabileceği ölçülerde yüklenen bu yükümlülükleri omuzlayarak barış, güven ve huzur içinde yoluna devam eder. Bu yükümlülükler insanın kendi fıtratıyla uyumludur. Gönlünün ve vicdanının sesiyle bütünleşir. Fıtratını ıslâh etmeyi hedef alır. İslâm’ın tüm hükümleri insanın dünya ve âhiret saâdetine yöneliktir.

3- Kapsamlılık ve evrensellik: İslâm, ebedîyeti kapsayacak uzunlukta, bütün insanları kuşatacak genişlikte, dünya ve âhiret işlerini içerecek derinliktedir. Mesajı ve hükümleri bütün zamana, bütün dünyaya, bütün insanlığa yöneliktir. İnsan hayatının beşikten mezara tüm aşamalarını ve hayatın tüm alanlarını tanzim eder. İslâm’ın öğretileri de kapsamlıdır. Bu kapsam, inançta, ibâdette, tasavvurda, ahlâk ve fazilette, düzenleme ve yasalarda  kendini gösterir.
 
4- Vasatlık ve denge: İslâm; denge, orta yol, adâlet, ölçü gibi temel dinamikleri olan bir dindir. İfrat ve tefritten uzaktır. Aşırılıklar yoktur. İnsanı azdırmaz ve ezdirmez. İnsanın gücü böyle  dengeli bir   nizam  kurmaya yeterli değerlidir. İnanç, ibâdet, ahlâk ve teşrîde vasat  (adâlet ve denge) unsurlarını kolaylıkla görebiliriz. Dünya - âhiret, madde - mana, zengin - fakir arasında denge vardır. İnsanın içi ve dışını, rûhu ve bedenini, birey ve toplumu, fert ve devleti, kadın ve erkeği, aile ve milleti dengeler. Her birinin birbirine karşı hak ve görevlerini düzenli, dengeli ve uyumlu bir biçimde belirler. 

5- Açıklık ve netlik: İslâm’ın inanç esasları, dini kavramlar sade ve açık seçiktir. Anlaşılması, anlatılması ve kabulü kolaydır. Aklı, mantığı zorlamaz.   

6-) Hâlis din: Analiz ve sentez, atma ve katma kabul etmeyen, kaynağı sağlam ve değiştirilemez olduğundan tahrif edilemeyecek bir dindir. Bid’at ve hurâfelere kapılarını kapamıştır. Allah tarafından tamamlanmış ve râzı olunmuş tek hak dindir.

7- Tevhid: İslâm, her şeyden önce tevhid dinidir. En mükemmel Allah inancını yerleştirir. İslâm’da Allah’ın sıfatları insanlara ve diğer varlıklara verilmez. Allah’ın hiç bir şeye benzemediği vurgulanır. İnsan ve başka yaratıklar tanrılaştırılamaz. Allah’dan başkasına tapınılmaz, duâ edilmez.  

8- Tüm peygamberleri tasdik: Allah tarafından gönderilen bütün peygamberlere inanılır. Peygamberler arasında ayrım yapılmaz. Tanrılaştırma ve yakışık almayan isnatlar gibi aşırılıklardan uzak olarak, Allah’ın elçisi ve kulu oldukları kabul edilir.

9-  Egemenlik Allah’ın: Yasa, hukuk ve prensip belirleme, kanun koyma işi sadece Allah’a aittir. İslâm; hüküm, hâkimiyet, egemenlik ve otoritenin Allah’a verildiği, ezen ve ezilenin, kula kulluk yapanın olmadığı bir toplum oluşturur.

10- Sağlam kaynak: İslâm’ın temel kaynağı Kur’ân-ı Kerim’dir. Kur’an, kıyâmete kadar tahrif edilemeyecek bir kitaptır. Dünyanın her tarafındaki Kur’an nüshaları aynıdır.

11- Evrenle uyum: Evren ve içindeki varlıkların tümü Allah’a teslim olup itaat ettiklerinden müslüman sayılırlar. İslâm’ı seçip teslim olan insan da kâinatla uyum içinde, aynı yasalara itaat etmiş olur. Böylece insanın emeği ve enerjisi evrenin imkanlarıyla bütünleşir. İslâm, insanı evrendeki doğal güçlerle çatışmaya ve boğuşmaya sokmaz.

12- Tek toplum (ümmet) oluşturur: İslâm, uyumlu, tutkun ve dayanışma içinde hareket eden bir toplum (ümmet) oluşturur. Akîde bağıyla bir araya gelen, ırk, renk, vatan, ülke ve sınıf ayrımı yapmayan bu toplumun temel dinamikleri (harekete geçiren özellikleri) kardeşlik, yardımlaşma, eşitlik, adâlet, hakkı ve sabrı tavsiye etme, iyiliği yayma, kötülüğe karşı mücâdele etmedir. Zina, fuhuş, hırsızlık, haksızlık, fâiz... gibi  kötü ahlâk ve çirkin geleneklerin ortadan kaldırıldığı, insanların yeme içme, barınma ve cinsel oburluklarının engellendiği erdemli, iffetli bir toplum oluşturur. Küfrün tek millet olduğu gibi; bütün müslümanlar da, birbirlerini ancak kardeş kabul eden tek bir millettir.

13- Kolaylık ve müjde: İslâm; dili, ırkı, mazisi ne olursa olsun kelime-i şehâdet getirip buna uygun yaşayan herkesi müslüman sayar. Eşitlik ve adâlet esasına dayanır. Kimsenin zorla müslüman yapılmasını kabul etmez.  Kalpleri  fethederek  yayılmayı  esas alır. Hükümleri yaşanılacak kolaylıktadır. İbâdetlerin yapılmasında gücümüz dikkate alınarak birçok kolaylıklar gösterilmiştir. Gücün yetirilemeyeceği zorluklar emredilmez. İslâm’ın rahmet, af ve müjde tarafı ağır basar. İslâm, insanın rûhî ve bedenî tüm ihtiyaçlarını hoşgörüyle karşılayıp,  kolaylıkla ve basit biçimde çözüm getirir. Ama bütün bu kolaylıklara rağmen, tembellik ve dünyaya aşırı meyilden dolayı kulluğunu ihmal edenler Allah’ın azâbıyla ikaz edilirler.

14- Akla ve ilme önem verir: İslâm vahiy dini olmasıyla birlikte, akla büyük önem verir. Akla hitap eder, akıllıyı sorumlu tutar. Bilime de üstün değer vermiş, ilim öğrenmenin her müslümana farz olduğunu bildirmiş, çalışma, öğrenme ve düşünce gibi konulara gereken yeri vermiştir. Yalnız unutmamak lazım ki, İslâm akılcı değildir, akıllıların dinidir.  

15- İnsan hakları: Hiç bir düzende (dinde) görülemeyecek kadar insan haklarını gözeten İslâm, insanın şu haklarını korumaya alır:
a- Din emniyeti: İslâm, din hakkını ve dini yaşama hürriyetini güvence altına alır. 
b- Nefis (can) emniyeti: İslâm, yaşama hakkını temin eder.
c- Akıl emniyeti: İlim ve tefekkürü emreden İslâm, içki ve uyuşturucu gibi akla zarar verecek şeyleri yasaklar ve aklı her türlü arızâlardan koruyucu tedbirler alır.
d- Nesil emniyeti: Irzın, şeref ve namusun korunmasını ve sağlıklı nesiller yetiştirilmesini temin için İslâm gerekli her türlü ortamı hazırlar.
e- Mal emniyeti: İslâm malı korumak için, hırsızlık vb. suçlara giden yolları tıkadığı gibi, insanlara yeterli geçim kaynaklarına sahip olma hakkını ve imkanını tanır.

Özetle İslâm, her insanın onurunu, namusunu, özgürlüğünü, dinini, malını, canını, geçimini ve işini garanti altına alır.

İslâm, insan hakları konusunda hala ulaşılamaz durumdadır. İnsani kardeşlik prensibine yer verir. Irkçılığı ve takvânın dışında üstünlük anlayışlarını reddeder. İslâm’ın emir ve yasakları, hükümleri, ibâdetleri, cezâ anlayışı... eşitliği isbat etmektedir. Diğer düzenlerde bu denli eşitlik teoride bile yoktur. Eşitlik adına adâletsizliğe de göz yummaz. Kadın - erkek eşitliği diyerek cinsel farklılıkların gözardı edilip istismar edilmesine, insanların sömürülerek zulmedilmesine yol açacak aşırılıklara da geçit vermez.

 

İslâm’ın, Önceki Peygamberlerin Şeriatlarıyla İlişkisi

a) İslâm bütün peygamberlere gelen dinin adıdır (Bkz. 2/Bakara, 130 - 133). İnsanlık dünyaya peygamberle (Hz. Âdem’le) gelmiştir. Zamanın şartlarına ve insanlığın ihtiyaçlarına göre Allah Teâlâ peygamberleri değişik şeriatlarla (hukuklarla) göndermesine rağmen;  itikat (inanç) her peygamberde  aynı olmuştur.

b) Önceki peygamberlerin tebliğ ettikleri din bir kavme gönderilmişti. Hz. Muhammed’e (s.a.s.) gelen İslâm, evrensel bir dindir. Yani tüm evrene ve bütün insanlığa Allah (c.c.) tarafından sunulmuş, kıyâmete kadar geçerli olacak bir hayat şeklidir.

c) Hz. Muhammed’in (s.a.s.) tebliğ ettiği İslâm Dini, önceki peygamberlerin tebliğ ettiği dinin hükümlerini (şeriatlarını) nesh edip ortadan kaldırmıştır. Yani şu anda geçerli olan şeriat Hz. Muhammed (s.a.s.)’in şeriatıdır.

d) İslâm dini, Hz. Muhammed (s.a.s.)’den önce Allah (c.c.) tarafından gönderilen tüm kitapları ve peygamberleri tasdik eder. 


İslâm Hakkında Birkaç Âyet

“Allah katında gerçek din İslâm’dır.” (3/Âl-i İmran, 19)
“Kim İslâm’dan başka bir din ararsa, ondan (bu din) asla kabul olunmaz ve o, âhirette de en büyük zarara uğrayanlardandır.”  (3/Âl-i İmran, 85)
 “Kim nefsini (tümüyle) Allah’a, O’nu görür gibi teslim ederse muhakkak  ki o, en sağlam kulpa yapışmıştır. Bütün işlerin sonu ancak Allah’a dayanır.”   (31/Lokman, 22)
“Bugün sizin dininizi kemale erdirdim. Üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak İslâm’ı verip ondan râzı oldum..”  (5/Mâide, 3)

 

İslâm’ın Rükûnları

İslâm’ın rükûnları (temelleri) beştir: Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmek, namazı ikame etmek, zekât vermek, Beyti haccetmek, Ramazan orucu tutmak.

Peygamberimiz’in İslâm’ı tarif ettiği Cibril hadisi diye bilinen hadis-i şerifte  ve konunun başında zikrettiğimiz İslâm’ın beş temel üzere bina edildiğini bildiren hadiste (câhil halkın yanlış olarak İslâm’ın beş şartı dediği) bu beş temelin sayıldığını biliyoruz. Şehâdet veya tevhid kelimeleri dediğimiz İmanın rükûnlarını (temel ilkelerini) ileride tevhid konusunu işlerken ayrıntılarıyla göreceğiz. Burada, bu ibâdetlerin önemine binaen prototip örnekler olarak belirtilen ve diğerleriyle birlikte amel-i sâlih olarak etrafını câmi sûrette tanımlayabileceğimiz rükûnlardan kısaca ve akaidi ilgilendirdiği yönleriyle bahsedeceğiz. Bu amellerin nasıl yapılması gerektiği  Fıkıh, İlmihal kitaplarında ve Fıkıh derslerinde konu edinilmektedir.  

Amel-i sâlih nedir? Sâlih amel, Allah katında râzı olunan amellerdir. Bu amel  (davranış)  iki özellik taşır: Biri, İslâm şeriatına uygun olması, ikincisi; niyyetini Allah rızâsı için ve O’na ibâdet kasdıyla, bu bilinçle olmasıdır. Bir amel,  bu iki  özelliği veya bunlardan birini taşımazsa Allah katında râzı olunan amellerden, yani amel-i sâlihten olmaz. Böyle  bir amelin ecri ve sevâbı da yoktur. Yüce Rabbimiz buyuruyor ki: “Kim Rabbine kavuşmayı ümid ederse, sâlih  amel işlesin, Rabbine ibâdette hiç bir kimseyi ortak koşmasın...” (18/Kehf, 110)

Amel-i sâlihin İslâm’daki yeri cidden pek büyüktür. Çünkü bu ameller Allah’a, âhiret gününe İman etmenin meyvesidir. Kelime-i şehâdetin  (tevhidin) mânâsı, amel-i sâlih işlemek ve bu yola girmekle meydana çıkar. İslâm kelimesinin teslimiyet anlamına geldiğini ve bu teslimiyetin de Allah’ın emirlerine itaat edip teslim olma demek olduğunu hatırladığımızda amelsiz, itaatsız, ibâdetsiz İslâm’ın olamayacağı ortaya çıkar. Amel-i sâlihin İslâm’daki öneminden dolayı birçok âyet onu  övmektedir. Bu âyetlerin bazısı onu İmana yaklaştırır, bazısı güzel mükâfatını açıklar, bazısı da  özellikle âhiret hayatında vereceği faydadan bahseder.

“Andolsun Asra ki, Muhakkak insan  ziyandadır (zarar görecektir). Ancak İman edip amel-i sâlih işleyenler, birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler hâriç.” (103/Asr, 1-3). Diğer örnek âyetler için meselâ bkz. 5/Mâide, 9; 13/Ra’d, 29; 16/Nahl, 97; 18/Kehf, 30; 19/Meryem, 76; 29/Ankebût, 7, 9).
 
Amelin kabulü için İslâm’ı benimsemek şarttır. Bundan dolayı Allah, İman  ile amel-i sâlihi beraber zikretmiştir. Bir kimse, Allah rızâsı niyyetiyle ve İslâm şeriatına uygun bir amel de işlese, eğer o kişi Kur’an’da belirtilen gerçek İslâm’ı tümüyle kabullenip benimsemedikçe o ameli Allah onun yüzüne çarpacaktır. Böyle bir amel için ne bir sevap, ne de bir mükâfat vardır (Bkz. 3/Âl-i İmran, 85).

Amel-i sâlih çok çeşitlidir. İbâdet olsun, muâmelât olsun, Cenâb-ı Hakk’ın emrettiği şeylerin hepsidir. Müslüman, Rabına itaatı, Şeriata boyun eğmeyi ve Allah’ın rızâsını taleb etmeyi düşünerek hayırlı bir amel işlediği zaman, amel-i sâlih ehlinden olur.

Bu amel-i sâlihin başında  (dar anlamıyla) ibâdetler gelir. İbâdetlerin de başında  namaz, oruç, hac ve zekât gelir. Bunlar İslâm’ın temelleridir. Bu ibâdetlerde  ihmal veya önemini küçümseme kesinlikle câiz değildir. Bunun için İslâm’ı tanımlayan meşhur hadiste bu ibâdetler açıkça bildirilmiştir.

İslâm’da ibâdetlerin önemi büyüktür. İbadetler, kişinin Rabıyla olan ilişkisini düzenler ve belli bir şekilde Allah’a karşı kulluğunu ortaya koyar. İbâdetler, Allah’ın kulları üzerindeki özel hakkıdır. Bu ibâdetlere özen göstermek ve başkalarını önce İmani esaslara, sonra ibâdetlere dâvet etmek gerekir. İbâdetler eksik olduğu halde, insanın İmanının kuvvetlenmesi ve kalbinde kök salması mümkün değildir. Hatta küfrün egemenliğinin çevre şartlarının tümüne uzandığı günümüzde  namaz başta olmak üzere ibâdetlere gevşeklik gösteren insanların İmanları çok büyük tehlikelere girer. Yani kişinin namaz ve diğer ibâdetleri hakkıyla yerine getirmeden mü’min kalması çok zordur. Bunlar, balık için su, insan için hava mesabesindedir.

Bu ibâdetler içinde namazın akaid açısından daha büyük önemi vardır. İslâm; namazı, müslüman ve kâfir arasını ayırt edici bir alamet olarak açıklamıştır. Ne yolculuk, ne savaş, ne hastalık halinde namazda ihmal câizdir. Onu terk etmek ve bu konuda tembellik göstermek münâfıkların âdetidir. Kul, Rabbine döndüğü zaman kendisine ilk sorulacak şey namazdır. Namaz, Allah’a olan kulluğunu ve kelime-i tevhidin mânâsını kişiye devamlı hatırlatan bir ibâdettir. Namaz, sahibini her türlü çirkinliklerden, fuhşiyattan ve kötülüklerden meneder. Namazın önemi konusunda Kur’an’daki âyetlerden bazılarının sûre ve numaralarını verelim: 30/Rûm, 31; 2/Bakara, 1-3, 153, 238; 4/Nisâ, 103, 142; 29/Ankebût, 45...

Müslüman, namaza “Allahü Ekber” ile çağrılır; onunla namaza başlar, namaz süresince sık sık onu tekrarlar. Çünkü Allah, her büyükten daha büyük, her  kuvvet ve kudret sahibinden daha yücedir. Kul, her şeyden daha büyük ve aziz olan Allah’a bağlandıkça, O’ndan başka hiç bir kimseden korkmaz. Başkasına kulluk etmekten sakınır.

Oruç, hac, zekât ve diğer bütün ibâdetler, İmanı takviye eder, nefsi kötülüklerden arındırır, kulu Rabbine bağlar. Oruçta, Allah sevgisini bedenin isteklerine tercih etme hali vardır. Müslümanı, ihlâs, irâde ve sabır hallerine alıştırma özelliklerini taşır. Zekât, müslüman için cimrilik ve hasislik hastalığından temizlenmeyi sağlayan mali bir ibâdettir. Malın esas sahibinin Allah olduğu, kendisinin ise  bir  emânetçiden  başka  biri  olmadığını insan zekâtla daha iyi kavrar. Zekât, mal sevgisine, Allah rızâsını ve sevgisini tercih etmektir. Toplumun muhtaç kesimine  hisse ayırmak, böylece sosyal adâletin sağlanmasına hizmet etmektir. Hac ise, müslümanın amelî eğitimidir. Hac ibâdetiyle müslümanın fiilen açık ve muayyen bir şekilde kulluğunu ortaya koyduğunu görüyoruz. İlim, cihad, iyiliği emir, kötülükleri yasaklamak, sabır, tevekkül, takvâ, Allah sevgisi ve O’nun azâbından korkmak... gibi emirler, Kur’an’ın üzerinde ısrarla durduğu sâlih amellerin başında gelir.    

Amelin İmanla münâsebetini ileride geniş olarak işleyeceğiz.

 

İslâm’ın Tebliği

İnsanlık tarihi devam ettiği müddetçe, İslâm, herkese tebliğ edilmelidir. Bu dâvet ve tebliğin asıl gayesi, insanları kula kulluktan kurtarıp sadece tek olan Allah’a bağlamaktır. Bu görevi yapacak insanlar mutlaka olmalıdır.  “İçinizden insanları hayra çağıracak, iyiliği emredip kötülükten alıkoyacak bir cemaat bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.”  (3/Âl-i İmran, 104)  âyet-i kerimesi bu durumu te’yid etmektedir. İslâm, herkese, ama özellikle “müslümanım” diyenlere götürülmelidir. Çünkü onların İslâm bildikleri şeyler İslâm olmayabilir. Bu durum mutlaka düzeltilip onlara hakikat gösterilmelidir.

İslâmî dâvetin gayelerinden biri de, İslâm’ı tekeline alıp onu kimseye ulaştırmayanların elinden İslâm’ı alıp herkesin ona ulaşmasını sağlamaktır. İslâm, hiç bir gücün tekelinde olamaz. Hiç bir güç İslâm’ın bazı ibâdetlerini elinin altına alıp zorlaştıramaz. Bunu yapanlar, ister İslâm adına yapsınlar, isterse câhiliyye adına yapsınlar; her iki durum da Allah’a karşı büyük  bir edepsizliktir. Çünkü Allah Teâlâ, kendisine ulaşma yolunda ne kadar engeller varsa kaldırılmasını ister. Hatta o engellere karşı cihadı her müslümana farz kılmıştır. Ta ki, insanlar saf ve berrak olan İslâm’ı kendi istekleriyle tanısınlar, öğrensinler ve onu kabullensinler. İnsanları, insanların hâkimiyet ve sultasından, değer verdikleri ağalardan, ağabeylerden, atalardan, babalardan, efendilerden ve bağlanıp kaldıkları âdetlerden kurtarıp, hayatın her safhasında Allah’ın nizam ve hâkimiyeti olan İslâm’a ulaştırmak... İşte, İslâm budur ve bütün peygamberler  de  bunun için gönderilmişlerdir.

 

İslâm’ı Hayata Hâkim Kılmak

İnsanlık tarihi boyunca, İslâm’ın esas dayanağı olan  temel ilke “Lâ ilâhe illâllah” kuralıdır. Yani ulûhiyeti, rubûbiyeti, saltanat ve hâkimiyeti sadece Allah’a tahsis etmek kuralı. Bu kaide gönülde ve kalpte inanç; duygu ve hareketlerde ibâdet; hayat sahasında da kanun ve nizam olarak tezâhür etmelidir. Allah’tan başka ilâh olmadığına şehâdet etmek, böyle kamil bir şekilde olmadıkça Allah’a ve İslâm’a saygısızlık yapılmış olur.

Bu kaidenin tatbiki insan hayatının bütünüyle Allah’a yönelmesidir. Böylece  insanoğlu bütün işlerinde ve hayatın her safhasında Allah’ın hükmüne müracaat  ederek buna tâbi olur ve Allah’ın hükmünü kendi düşünce ve görüşüne tercih eder.

Allah’ın hükümlerini insanlara ulaştırıp tebliğ eden Rasûlullah (s.a.s.)’dır. Bu kaide ise İslâm’ın ilk şartı olan şehâdet kelimesinin ikinci rüknünü temsil eder. “Şüphesiz Muhammed (s.a.s.) Allah’ın Rasûlüdür.” (48/Fetih, 29). İşte İslâm’ın dayandığı ve temsil ettiği temel ilkenin ikincisi. Bu kaide bütün yönleriyle hayata tatbik edildiği zaman, en mütekamil bir nizam ortaya çıkar. İşte Allah’ın râzı olduğu nizam budur.

İslâm, hiçbir zaman nazarî inanç ve birtakım ibâdetlerden ibâret değildir. Bir yandan birtakım ibâdetler yapmak, diğer taraftan da fiilen mevcut olan câhiliyye toplumunun faal bir üyesi şeklinde çalışmak bir arada bağdaşamaz.

İslâm’ın hedefi, câhiliyeyi ortadan kaldırmaktır. Bunun için de yeni ve faal bir kadronun oluşturulması lâzımdır. Bu kadro, yaşama tarzıyla, düşünce yapısıyla, sosyal düzeniyle, değer  yargısı ve kaynağıyla, kısaca her şeyiyle İslâm metoduna uygun hareket eden bir cemaattir. İşte, böyle bir kadro ancak yeniden İslâm ümmetini oluşturur ve Allah’ın şu beyânâtına mazhar olur: “Siz, insanlar içinden seçilip çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz. Çünkü iyiliği emreder, kötülüğe karşı çıkar ve Allah’a inanırsınız.” (3/Âl-i İmran, 110). “İşte böylece sizleri orta (mûtedil, dengeli) bir ümmet kıldık. İnsanlara şâhid (örnek) olasınız ve Peygamber de size örnek olsun diye...” (2/Bakara, 143)

 

 

SORULAR

1- İslâm, kelime olarak hangi anlamlara gelir?

2- İslâm kelimesinin terim anlamı nedir?

3- Allah’a teslim olmayan kimse müslüman sayılır mı? Niçin?

4- İslâm’ın üzerine bina edildiği beş temel esas nedir?

5- İslâm dininin gayesi nedir?

6- İslâm dininin hükümleri kaça ayrılır? Tariflerini mİsallerle açıklayınız.

7- İslâm, insan hayatının bir parçası mıdır?

8- İslâm’ın genel özellikleri nelerdir?

9- Allah tarafından, peygamberler aracılığıyla insanlara bildirilen, dünyada ve ahire insanları mutluluğa ulaştıracak hayat şekline ne denir?
a) İman  b) amel  c) hukuk   d) İslâm

10- Aşağıdakilerden hangisi İslâm için doğru değildir?
a) İslâm dini, insanın fıtratına  (yaratılışına) uygundur.
b) İslâm dininin mesajı ve hükümleri sadece Peygamberimiz’in yaşadığı zamana  yöneliktir.
c) İslâm inanç esasları herkesin anlayabileceği şekilde açık ve nettir.
d) İslâm’a göre egemenlik sadece Allah’a aittir.

11- İslâm’ın hükümleri; 1- İman  2- amel   3- Ahlâk    4- Hukuk olmak üzere dört kısımdır.  Buna  göre “Devlet yönetimi, toplum idaresi, evlenme, boşanma, ticaret, cezâlar, dâvâlar ve mirasla ilgili hükümler” ifâdesi, yukarıdaki hükümlerden hangisine girer?
a) Ahlâk b) İman    c) Hukuk   d) Amel

12- İslâm’ın hükümleri; 1- İman  2- Amel   3- Ahlâk    4- Hukuk olmak üzere dört kısımdır. Buna göre “Söz, davranış, hal ve hareketlerimizle alakalı hükümler” ifâdesi hangi kısma girer?
a) Amel b) Ahlâk c) Hukuk d) İman

13- Allah’ın, peygamberleri aracılığı ile göndermiş olduğu İslâm dinini kabul eden, bu inancını amelleriyle göstermeye çalışan kimseye ne denir?
a) Müslüman b) Münâfık     c) Müşrik  d) Kâfir

 

 

Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar

1- İslâm, Said Havvâ, Petek Y(Hilal Y. s. 5-25)
2- İslâm Nizamı, Yusuf el Kardavi, Esra Y.
3- İslâm Nizamı, Mevdudi, Hilal Y.
4- İslâm, Mevdudi, s. 19-37
5- İman Rİsalesi, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y. s. 302-309
6- İman Küfür Sınırı, A. Saim Kılavuz, Marifet Y. s. 41-46
7- Din Gerçeği ve İslâm, Mehmet Alagaş, İnsan Dergisi Y. s. 67-74
8- İman Kavramı, İzutsu, Pınar Y. s. 75-106
9- Kur’an’da Mü’minlerin Özellikleri, B. İslâmoğlu, Pınar Y. s. 53-78
10- Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Beyan Y. s. 536-537
11- İslâm Düşüncesi, Seyyid Kutub
12- İslâm Dâvetinin Esasları, A. Zeydan, Rİsale Y. c. 1, s.13-20 ve 61-102 
13- Allah Erinin Ahlâk ve Kültürü, S. Havvâ, s. 63-74
14- Kur’an’da Tevhid, Beheşti, s. 51-55
15- Tevhid ve Değişim, C. Vatandaş, s.76
16- İslâm, Mevdudi, 39-53

Baglantı

• 14/12/2006 - İMAN

 

 

• İman Kelimesinin Sözlük ve Terim Anlamı
• İmanın Dereceleri
• İmanın Artması, Eksilmesi 
• İmanın Gerektirdikleri
• İman ve İslâm; İman ve Amel
• İnsan Niçin İman Eder? İmanın Sebep ve Sonuçları
• İmanla İlgili Sünnetullah (Allah’ın Değişmez Yasaları)
• İman ve İnkâr Yönünden İnsanlar
• İmanın Sahih (Geçerli) Olmasının Şartları
• İmanı Bozan Haller

 

 

                 Bu üniteyi bitirdiğinizde aşağıdaki
               amaçlara ulaşmanız beklenmektedir:

* İman kelimesinin sözlük ve terim anlamlarını tanımak.
* İmanın derecelerini, İmanın artıp eksilmesini izah etmek.
* İmanın gerektirdiklerini ve İman-amel ilişkisini açıklamak.
* İman ve İslâm kavramlarının benzer ve farklı yönlerini ifâdelendirmek.
* İmanın sebep ve sonuçlarını, insanın niçin İman etme gereği
   duyduğunu açıklamak.
* İmanla ilgili sünnetullah’ı/Allah’ın değişmez yasalarını listeleyebilmek.
* İman ve inkâr yönünden insanların ayrıldığı grupları açıklamak.
* İmanın sahih/geçerli olması için gerekli şartları izah etmek.
* İmanı, hangi hallerin bozacağını, güncel tavır ve sözlerle bağlantı  
   kurarak açıklamak.

 

 

İmanın Sözlük ve Terim Anlamı

Sözlük anlamı olarak İman: Herhangi bir şeyi kabul etmek, onaylamak ve tasdik etmek anlamlarına gelir.

Terim olarak İman: Allah (c.c)’ın göndermiş olduğu haber ve hükümlerin kalp ile tasdik edilmesi, dil ile söylenmesi ve tatbik edilmeye gayret edilmesidir.

Türkçedeki inanmak kelimesi aşağı yukarı “İman” kelimesini karşılar. “İman”, türevleriyle birlikte Kur’ân-ı Kerim’de 900 civarında yerde geçmektedir. Kur’an’ın onda birinden fazlasının İmanla direkt ilgili ifâdeler olması, konunun önemini göstermek için yeterlidir.

 

İmanın Dereceleri

1. İcmâlî İman: İman edilecek esaslara kısaca ve toptan İman etmektir. Yani, Allah (c.c)’ın göndermiş olduğu haber ve hükümlerin hepsine birden inanmaktır. Bu da “lâ ilâhe illallah Muhammedu’r-Rasûlullah” cümlesi ile ifâde edilir. İmanın en basit mertebesi budur. Çünkü bu iki cümlede İman edilmesi gerekli olan her şey özet olarak bulunmaktadır.

2. Tafsîlî İman: İman edilecek esasların herbirine açık ve geniş bir şekilde İman etmektir. Allah’a ve Peygambere İmandan sonra, Peygamberin haber verdiği hüküm ve esasları teker teker öğrenip onların hak olduklarını tasdik etmek tafsili İmandır.

İman, küfrün zıddıdır. Âlemlerin Rabı olan Allah’ı tanımak ve O’na yönelmektir. İman: Allah’ın gönderdiği peygamberleri tasdik etmek, getirdikleri vahyi benimsemektir. Allah’ın buyruklarını yerine getirerek, O’nun güven çemberine girmektir. Âyetleri kabul edip, bağlanmak ve yaşamaktır.

İman’ın filolojik açıdan iki anlamı vardır: Başkalarına güven vermek, güven içinde olmak. İman sahibi kişi, yani mü’min, hem inandığı gücün sağladığı güvenin içinde emin olan; hem de kendisi başkalarına güven veren insandır.

Kur’an, peygamberlerin emin (güvenilen) kişiler olduğunu ifâde ediyor(7/A’râf, 68; Şuara, 107...) Aynı zamanda, peygamberlere vahyi ulaştıran gök habercisi Cebrâil’in de emin olduğunu belirtiyor (Şuara, 193). Yine Kur’an, insanın büyük sorumluluğundan bahsederken onu emâneti yüklenen varlık olarak tanıtıyor. Emânet de İmanla aynı kökten gelen ve güvene tevdi edilmiş şey anlamı taşıyan bir kelimedir (Bkz. 33/Ahzâb, 72). İman sahibine mü’min denir ki, bir anlamı da emânet taşıyan kişi demektir. Mü’min, hem Allah’ın, hem de insanın sıfatıdır. Esmaü’l-Hüsnadan biri, El-Mü’min’dir. Allah’ın mü’minliği, güven verici, güven kaynağı olmayı; insanın mü’minliği de El-Mü’min’e (Allah’a) güvenmeyi ifâde eder. İman, bu karşılıklı güvenin işleyişidir. Allah’a güven tam olmadan İman olmaz. Allah’a güvenin tam olması için, O’nu herşeyden fazla sevmemiz, O’nun emir ve hükümlerini de herşeye tercih etmemiz gerekir. “İman edenlerin Allah’a olan sevgileri çok fazladır.” (2/Bakara, 165)

Bakara sûresinin ilk beş âyetinde özetlenen İslâm’ın temel binası ve üçüncü âyetinde “gaybe İman” şeklinde çatısı çatılan inanç temelleri, sûrenin son âyetinde de perçinlenir: “O Rasûl, kendisine Rabbinden indirilene (Kur’an’a) İman etti. Mü’minler de Allah’a, Onun meleklerine, kitaplarına ve bütün peygamberlerine inandı. Rasûllerden hiç birini diğerinden ayırmayız, dinledik, itaat ettik. Ey Rabbimiz mağfiret isteriz, dönüş ancak sanadır, derler.” (2/Bakara, 286) “Gaybe İman” olarak tavsif edilen bu inanç temelleri Kur’an’ın değişik yerlerinde topluca veya tek tek, veya ikisi üçü birlikte zikredilmiştir. “Elinizdekini tasdik etmek üzere indirdiğim Kur’an’a İman edin.” (2/Bakara, 41) “Allah’a ve Peygamberine İman edin. Eğer İman eder ve takvâlı olursanız en büyük mükâfaat sizindir.” (3/Âl-i İmran, 179) “Ey İman edenler, Allah’a, Peygamberi’ine, Peygamberi’ne indirdiği Kitaba ve daha önce indirdiği kitaba İman edin. Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve âhiret gününü inkâr ederse, son derece büyük bir sapıklığa düşmüş olur.” (4/Nisâ, 136)  “Gerçek iyilik, yüzünüzü doğuya veya batıya döndürmeniz değil; Allah’a, âhirete, meleklere, kitaplara ve Rasûllere İman etmenizdir...” (2/Bakara, 177)

İman, insanı kopmaz, çürümez bir bağa kavuşturur ve boşluklara yuvarlanmasını önler (Bkz. 2/Bakara, 256). İmandan yoksun kalanları Kur’an, hayvanların en şerlisi olarak anmaktadır (Bkz. 8/Enfâl, 55). Fakat, ne yazık ki, insanlığın çoğunluğu bu İmandan uzak bulunmuştur, bulunacaktır (Bkz. 11/Hûd, 17; 13/Ra’d, 1, 31; 10/Yûnus,   99; Yusuf, 16, 103). Mü’min, Allah’ın yardımcısı, Allah’ın dostu, velîsi olarak nitelendirilmiştir(Bkz. Muhammed, 7-11; Saff, 14; 3/Âl-i İmran, 68)

 

İmanın Artıp Eksilmesi

İmanı, kalbin ve benliğin onayladığı ve bağlandığı bir durum olarak kabul ettiğimizde, bu bağlılık ve onayın güçlenmesi ve zayıflaması yönünde bir artış ve eksilmesi elbette mümkündür. Münâfık karakterli  kimselerde  İmanın  azaldığı  ve  küfre  yaklaştığı  görülür.  Gerçek mü’minlerde ise İmanın artışı ve bağlılığın güçlenmesi, olgunlaşması göze çarpar. Kur’an’da bunu açıkça görebiliriz: “Bir sûre indirildiği zaman, münâfıklar arasında  ‘bu sûre, hanginizin İmanını artırdı?’  diyenler vardır. İşte o sûre İman edenlerin İmanını artırmıştır ve bunu birbirlerine müjdelerler.” (9/Tevbe, 124)  “Onlara bazı kimseler,  ‘insanlar size karşı birleştiler, onlardan korkun.’ demişlerdi de bu, onların İmanını artırmış ve  ‘Allah bize yeter, O, ne güzel vekildir.’ demişlerdi.” (3/Âl-i İmran, 173) “Ve bu, onların ancak İmanlarını ve teslimiyetlerini artırdı.” (33/Ahzâb, 22) “Mü’minler o kimselerdir ki, Allah anıldığı zaman yürekleri ürperir, kendilerine Allah’ın âyetleri  okunduğu  zaman  bu,  İmanlarını  artırır.”  (8/Enfâl, 2)  “Kitap  verilmiş olanlar iyice inansın, İman edenlerin İmanını artırsın.” (74/Müddessir, 31) “Allah onların hidâyetini artırmış ve onlara takvâlarını vermiştir.” (47/Muhammed, 17) “Allah, onları küfürleri dolayısıyla lânetlemiştir. Bu sebeple çok az inanırlar.” (4/Nisâ, 46)

İman muhtevâ (içerik) yönünden ise, yani İman edilmesi gereken hususlara parça parça peyderpey inanma gibi bir artış veya bunda bir azalma kabul etmez. Çünkü doğru İman, ancak tam teslimiyet ve bütünüyle kabul etmekle geçerli olur. Kısmî İman, kısmî küfür demektir. Bir kısmını inkâr da tamamını inkâr gibidir. İman edilmesi gereken unsurlar birbirine bağlı bir bütündür. Dolayısıyla ya tam İman, ya da küfür var demektir. Küfrün az veya çok olması küfür olmasını değiştirmez. “Siz Kitab’ın bir kısmına inanıp bir kısmını küfr (inkâr) mü ediyorsunuz? Sizden böyle yapanın cezâsı, dünya hayatında zillet, kıyâmet gününde azâbın en şiddetlisine uğratılmaktır.” (2/Bakara, 85). Hoşuna giden şeylere İman eden, hoşlanmadığı ve zor gelen şeyleri inkâr eden, ancak arzularını ilâh edinen menfaatperest kimsedir.

 

İmanın Gerektirdikleri

İman, insana dünyada çok büyük onûr ve âhirette ebedî mükâfat sağlar. Hiçbir hayalin ulaşamayacağı güzellikler yurdu cennet bedava değildir. Kur’an, İmanın bir imtihan, ıstırap ve çile işi olduğuna dikkat çeker. “İnsanlar, sandılar mı ki, ‘İman ettik’ demeleriyle bırakılacak, inceden inceye imtihan ve ıstıraba çekilmeyecekler. Yemin olsun, biz onlardan öncekileri de inceden inceye deneylerden geçirmişizdir.” (29/Ankebût, 2) “Andolsun ki, sizi biraz korku ve açlık; mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz azaltma (fakirlik) ile imtihan eder, deneriz. Sabredenleri müjdele” (2/Bakara, 155) “(Ey mü’minler!) Yoksa siz, sizden önce gelip geçenlerin başına gelenler size de gelmeden cennete gireceğinizi mi sanıyorsunuz? Yoksulluk ve sıkıntı onlara öylesine dokunmuş ve öyle sarsılmışlardı ki, nihâyet Peygamber ve beraberindeki mü’minler: ‘Allah’ın yardımı ne zaman?!’  dediler. Biliniz ki, Allah’ın yardımı yakındır.”  (2/Bakara, 214)

Kâmil İman sahibi mükemmel mü’minin bir özelliği de kınayanların kınamasına ve haksız eleştirilere aldırmamakdır ki, Kur’an, bunu şöyle ifâde eder: “Ey İman edenler! Sizden kim dininden dönerse (bilsin ki) Allah, sevdiği ve kendisini seven, mü’minlere karşı alçak gönüllü (şefkatli), kâfirlere karşı onurlu ve zorlu bir toplum getirecektir(Bunlar) Allah yolunda cihad ederler ve hiçbir kınayanın kınamasından korkmazlar (hiçbir kimsenin kınamasına aldırmazlar). Bu, Allah’ın, dilediğine verdiği lütufdur. Allah’ın lütfu ve ilmi çok geniştir.” (5/Mâide, 54)

“Bir kısım insanlar, mü’minlere: ‘düşmanlarınız olan insanlar, size karşı asker topladılar; aman sakının onlardan!’  dekilerinde bu, onların İmanlarını bir kat daha arttırdı ve ‘hasbünallahu ve ni’me’l vekîl’, yani, ‘Allah bize yeter. O ne güzel vekildir!’  dediler.” (3/Âl-i İmran, 173)

Gerçek mü’minlerin bir özelliği de birbirlerine sürekli hakkı ve sabrı tavsiye etmeleridir (Bkz. Asr  sûresi). Mü’minlerin gönül dostları, yalnız kendilerinden olanlar, yani mü’minler olacaktır (Bkz. 3/Âl-i İmran, 28). Mü’min erkekler ve mü’mine hanımlar da birbirlerinin dostu ve kardeşidirler. Dostluk ve kardeşlikte cinsiyet ayırımı yapılmayacaktır (Bkz. tevbe, 71). Mü’minler, birbirlerinin ancak kardeşleridir (Bkz. Hucurat, 10). İmanda ortak olmayan, mü’min olmayan akraba, yakınlığı ne olursa olsun (ana-baba da dâhil) gönül dostu olma, kardeş olma hakkını kaybeder. Onlara karşı hukukî sorumluluklar yerine getirilir ama, gönül dostu olarak benimsenemezler (Bkz. tevbe, 20; Mücâdele, 22). Kur’an, böylece kan bağlarından ayrı, şuur beraberliğine dayalı bir akrabalık getirmektedir. Bu bir gönüldaşlık, İman kardeşliğidir.  

Hayatın anlamı ve insanın mahlûkat içerisinde taşıdığı bir imtiyaz olan İmanı bir ağaca benzetirsek, bu ağacın kökü kalpte, gövdesi akılda ve dalları organlardadır. Bu ağacın meyvesi ise amellerdir. Ağacı kökü, gövdesi, dalları ya da meyvesi olmadan tanımlamaya kalkanlar, onu eksik ve yanlış tanımlamak zorunda kalacaklardır.

İman, aslında insanın şerefinin en büyük delilidir. İnsanın fizikötesi boyutunun fizikî boyutundan çok daha yüce ve anlamlı olduğunu, onun İman edebilirliğiyle açıklayabiliriz. İman, insanı fiziğin dar ve statik sınırlarından kurtarıp onu kendi dışındaki âlemlerle bütünleştiren muharrik güçtür. İman gibi muazzam bir imkânı kullanmayan insan, bedeninin daracık kabuğuna sıkışıp kalmış, meleklerle ve diğer aşkın varlıklarla yarıştığı bir kulvarı terkederek kendisini, hayvanlarla paylaştığı fiziğin dünyasına mahkûm etmiş demektir.

Akıl İmanın aracıdır. Eğer bu araç gayesine ulaşamamışsa akıl sahibi olmak insan için bir meziyet olmaktan çıkar, bilakis en vahşi hayvanların dahi başaramayacağı bir vahşete kılavuzluk yapabilir. Bu durumda insan, hemcinsleri için diğer tüm yaratıklardan daha tehlikeli olabilir. İmana araç olsun diye verilen akıl, kimi zaman haddini aşarak İmanın koltuğuna oturur ve kendisi  “ama甠 olur. Aklın putlaştırılması, ilâhlaştırılması, İşte bu durumun bir sonucudur. Aklın İmana  “yoldaş”  değil de;  “rakip”  olarak çıkartıldığı bir yerde dengeler bozulmuştur. Çünkü akıl İmansız, ya da İman akılsız kalmıştır.

İman şereftir. Bugün müslümanın en büyük sorunu kimlik bunalımıdır. Bunun farklı tezâhürleri olan kişilik erozyonu, şahsiyetsizlik, zillet ve meskenettir.

Müslümanın kimlik bunalımı İmanını iktidar edemeyişinden, müslüman oluşuyla iftihar edemeyişinden, daha doğrusu iftihar edebilecek bir İmana sahip olamayışındandır. Bu durum, kâfirleri sevmeyi ve onlara gıpta etmeyi getirecektir. Tabii olay, sadece kâfiri sevmek sınırında kalmayacak; onun küfrüne lakayıtlıkla başlayan süreç küfre rızâ ve küfre gıpta etmenin ardından küfre sevgi ve hayranlığa kadar varacaktır. Küfre rızâ küfürdür, bu kesin! Ya küfre hayran olmak nedir?  Başka değil, bu bir akîde sorunudur ve çözümü de İmanla ilgilidir. İmanla, yani bilgi, tasdik, ikrar ve amelin toplamı olan İmanla. Ve elbette İslâm’ı olan İmanla...

 

İman ve İslâm

“Taşralılar (bedeviler)  ‘İman ettik’  dediler. De ki:  ‘Siz İman etmediniz, fakat  ‘İslâm olduk’  deyiniz. Çünkü daha İman kalplerinize girmedi.” (49/Hucurât, 14) Âyetten de açıkça anlaşılacağı üzere İman ve İslâm birbirini tamamlayan, lakin birbirinden farklı anlamlara sahip kavramlar olarak kullanılmaktadır. Âyetteki  “İslâm olduk”  ifâdesi, “müslüman olduk” demektir ve İmandan farklı olarak değerlendirilmiştir. Bunu, Buhârî ve Müslim dâhil birçoklarının naklettiği şu haber pekiştirmektedir: Sâd b. Ebi Vakkas’tan: “Allah Rasûlü bir topluluğa ganimet paylaştırıyordu. Onlardan bir adama vermemesi beni şaşırttı. Kalktım ve dedim ki ‘Falan adama niçin ganimetten pay vermediniz? Vallahi ben onu mü’min olarak görüyorum.’  Allah Rasûlü şöyle cevapladı: “Hayır, belki müslim!” Sâd üç kez aynı sözü söyledi ve üçünde de Nebî’den aynı cevabı aldı. En sonunda Allah Rasûlü buyurdu ki: “Ey Sâd, kuşkusuz ben bir adama ondan daha çok sevdiklerin dururken yardım edebilirim. Bu onun yüzüstü ateşe atılmasından daha hayırlıdır.” (Buhârî, İman 27). Hadisin devamında Zührî’nin bir açıklaması var: “Biz görüyoruz ki İslâm kelime-i tevhid; İman ise ameldir.”

İman ve İslâm ayrımı, bir başka âyette de yapılır: “Müslüman erkekler ve müslüman kadınlar, mü’min erkekler ve mü’min kadınlar...” (33/Ahzâb, 35). Allah Rasûlü, İman ve İslâm’ı şöyle açıklamışlardır: “İslâm, dışta ve görünürde; İman, içte ve kalpte olandır.” (Ahmed bin Hanbel, Müsned). Bu hadiste de İman ve İslâm bir şeyin iki yüzü gibi birbirinden ayrılmayan, lakin birbirinin aynı da olmayan bir olgu olarak tanımlanmaktadır. İmanla İslâm’ın birbirinden ayrı ve bağımsız olmadığının en güzel delili, sonradan “İslâm’ın şartı beştir” gibi yanlış bir zihniyetle sayıların sultasına kurban edilen şu hadistir: “İslâm beş şey üzerine bina edildi: Allah’tan başka ilâh olmadığına, Muhammed’in de Allah’ın Rasûlü olduğuna şehâdet etmek, namazı kılmak, zekâtı vermek, hac ve Ramazan orucu.” (Buhârî, İman 1; Müslim, İman 19-21). Bu meşhur hadiste beş madde var. Bunlardan dördü organlarla ilgili eylem: Namaz, zekât, hac ve oruç. Bunlar ameli ilgilendiren maddeler.  Geriye  bir  madde  kalıyor ki, o da  kelime-i şehâdette  ifâdesini bulan Allah’ın tekliğini ve Hz. Muhammed’in O’nun Rasûlü olduğunu ikrar. Diğer dört madde, bu birinci maddeye bağlı. Şehâdet olmadan ne namaz ve zekât, ne hac ve oruç olur. Yalnız bu beş madde arasında temel bir benzerlik var. O da bunların tümünün zahirde olup biten şeyler olması. Hadisteki birinci madde insanı yanıltmamalı. Orada  “İman etmek” değil;  “şehâdet etmek”  şart koşulmaktadır. Şehâdet etmek ise, sözle yapılan zahirî bir eylemdir, yani ameldir; dilin ameli.

O halde İslâm bütünüyle İmanın dış bükeyidir ve amele taalluk eden boyutudur. İslâm, teslim olmak, müslümanlardan sayılmak, şer’î hukuka tâbi olmak, müslümanların sahip olduğu haklara sahip olmak demektir. İslâm, İmanın aynısı da değildir. Öyle olsaydı, Cebrâil, Allah’ın Rasûlü’ne bir  “İman nedir?”  bir de  “İslâm nedir?”  diye ayrı ayrı sormazdı ve Nebî de ayrı ayrı cevaplar vermezdi. Hem sorular, hem de cevaplar farklı ise, İmanla İslâm’ın birbirinin aynı olmadığına bundan daha güzel delil olur mu?  İman sorulduğunda “Allah’a, meleklere, kitaplara, Rasûllere, âhirete ve kadere İman etmek” (Buhârî, İman 47, 48; Müslim, İman 1, Ebû Dâvud, Sünnet, hadis no: 4695; Tirmizî İman 27-38) olarak tarif eden Allah Rasûlü, kendisine İslâm sorulduğunda “namaz, zekât, oruç ve haccı” zikretmiştir (Buhârî, İman 47, 48; Müslim, İman 1).

İmanı, iç güvenlik olarak tanımlarsak; İslâm da dış güvenliktir. Bu nedenle Allah Rasûlü toplumsal güvenin sağlanmasında ferde düşeni  “İman”la değil;  “İslâm”la tanımlamış ve buyurmuştur ki: “Müslüman, müslümanların elinden ve dilinden emin olduğu kimsedir.” (Buhârî, İman 10). Bu uyarı da gösteriyor ki “İslâm”, mü’min bireyin müslüman toplumla ilişkilerini belirleyen kavramlar dizgesinin başında gelmektedir. Yani  “müslüman kimdir?”  sorusuna bu nasslardan yola çıkarak şu cevabı verebiliriz: İslâm’a sarılıp kurtuluşa (selâmet) eren, insanların da elinden ve dilinden selâmette olduğu; varlığı, bireysel ve toplumsal barışın (selâm) garantisi ve bu garantiyi, karşılaştığı her insana selâm vererek peşinen taahhüd eden insandır. İşte bu hadis, mü’min bireyin sözkonusu barış garantisinin taahhüdüdür. Onun için selâm vermek “en hayırlı İslâm”  olarak tanımlanmıştır: “Bir adam Nebî’ye sordu:  ‘Hangi İslâm daha hayırlıdır?’  Buyurdu ki:  “Açları doyurursun, ister tanı ister tanıma selâm (barış ve güven taahhüdü) verirsin, İşte en güzel İslâm budur.” (Ebû Davûd, Edeb, hadis no: 5194; Buhârî, İman 6, 20)   

İslâm’ın en güzel sembollerinden biri olan selâmın günümüzde içi boşaltılmış ve öz mânâsından soyutlanmış bir şekilde geleneksel bir dil alışkanlığı olarak verilmesi, rûhundan soyutlanan diğer İmanî ve İslâmî şiarların âkıbetine onun da uğradığının bir görüntüsüdür. Oysa ki selâm, mü’minin mü’mine verdiği barış ve güven parolasıdır. Bu parolayı veren de alan da birbirleri için mü’min (güvenilir) kimselerdir. Birbirlerine karşı güven ve barışı taahhüd etmişlerdir. Bu nedenledir ki “selâm”, aynı kökten geldiği  “İslâm”ın bir tezâhürü olarak ortaya çıkar. İslâm’sa, İmanın bir tezâhürüdür.

Din, hem İmanın hem İslâm’ın ortak adıdır. İmansız İslâm mümkündür, lakin  makbul  değildir.  Hucurat  sûresinin 14. âyet-i kerimesi de bunun delilidir.

Bugün de İman etmediği, Allah’ın ahkâmını içine sindiremediği halde, kendilerini “müslüman” olarak tanımlayan insanlar bu kategoriye girerler. İman etmeden  “İslâm olmak”  kendi içerisinde iki kısımda mütâlea edilir:

1- İmana ulaşmadan müslüman olanlar: Bunun örneği Hucurat, 14’deki bedevilerdir. Onlar, bazılarının iddia ettiği gibi bilinen mânâda münâfık değildiler. Onlar, çeşitli sosyal ve siyasal nedenler yüzünden İmana ermeden İslâm’ın siyasal hâkimiyetine teslim olmuş insanlardı. Bu nedenle sözkonusu âyette Allah, onların İman olarak niteledikleri şeyin gerçek adının  “İslâm”  olduğunu izah etmiş ve İman etmeleri gerektiğini, ancak o zaman mü’min olabileceklerini, şimdiki durumda  “müslim”  olduklarını duyurmuş ve ardından şu garantiyi vermiştir: “Eğer Allah’a ve Rasûlü’ne itaat ederseniz, O yaptıklarınızdan hiçbir şeyi eksiltmez. Allah çok bağışlayandır, çok esirgeyendir.” (49/Hucurât, 14)

2- İmana ulaştıktan sonra onu reddedip müslüman görünenler: Bu da İman etmeden müslüman olmak olarak adlandırılabilir. Ne ki, birincisiyle bu ikinci arasında derin bir fark vardır. Birinciler İmandan habersizken; ikinciler haberlidir. Birinciler bilinçsizken; ikinciler bilinçlidir. Çünkü bedeviler gerçekten teslim olmuşlar ve bunu da “İman” zannetmişlerdir. Bu ikinci kesime giren müslüman tipi olan münâfıklarsa, ya İmana girip onun gereğini yerine getirmedikleri için (Uhud’un ve Tebük’ün ortaya çıkarttığı münâfıklar gibi) münâfık olmuşlar; ya da bilinçli bir biçimde küfrü tercih ettikleri halde dıştan müslüman görünmeyi menfaatleri açısından daha yararlı buldukları için müslüman olmuşlardır. Şu âyet, bu tür münâfıklığı iyi  açıklamaktadır: “Onlar ki inandılar, sonra inkâr ettiler; daha sonra inandılar yine inkâr ettiler, sonra inkârları arttı.” (4/Nisâ, 137)

Din, iman ve İslâm’ın her ikisinin ortak adıdır. Çünkü İman tasdik, İslâm ameldir. İman, kalbin ameli; İslâm, bedenin İmanıdır. İman, muharrik kuvvet; İslâm, bu kuvvetin harekete dönüşmesidir. Bu nedenle İslâm, “şeriat”le eşleştirilir ve  “İslâm şeriatı”  olarak kullanılır; “İman şeriatı”  biçiminde değil. İman ise “hakikat”  ile eşleştirilir ve  “İmanın hakikati”  denilir; “İslâm’ın hakikati”  değil. İslâm’sız İmanın hükmü ne ise; şeriatsız hakikatin hükmü de odur. Hakikatsız şeriat, kuru bir kabuk ve şekilcilik; şeriatsız hakikat, gizemcilik ve sapıklıktır. Hakikat, varlığını İmandan; şeriat, meşrûiyetini İslâm’dan alırsa makbul olur.

İmanla İslâm arasındaki ilgi, İmanla amel arasındaki ilginin aynısıdır. Halkın dilinde  “İslâm’ın şartı”  olarak bilinen beş rükûn, ameli ilgilendiren  (şehâdet, dilin amelidir) maddelerdir.

Bütün bunlardan ortaya çıkan sonuç şudur: Şuurun dört mertebesinden iç bükey ve bâtınî olan marifet ve tasdik ile iman ortaya çıkmakta; dış bükey ve hâricî boyutu olan ikrar ve amel ile de İslâm ortaya çıkmaktadır. Özetin de özeti; İmanla ameli ayırmak, imanla İslâm’ı ayırmak demektir ki, bu durumda ortada ne İman kalır, ne İslâm! Pezdevî der ki: “Ehl-i Sünnet icma etti: İman, İslâm’dan; İslâm da İmandan ayrılamaz. Bununla birlikte İman ve İslâm mana olarak ayrıdırlar. Zira İman tasdiktir. İslâm ise ikrar, inkıyad, itaat, boyun eğme ve teslimiyettir. Mü’min, Allah’ı ve Rasûlü’nü tasdik eden; Müslim, Allah’a ve Rasûlü’ne itaat edendir.” (Pezdevî, Ehl-i Sünnet Akaidi, Kayıhan Y. s. 221; İman Rİsalesi, M. İslâmoğlu, s. 302-308)

Kuru bir “İman ettim” sözü elbette yeterli değildir. İmanın gerçeği de bu değildir. Söz, kalbin tasdiki ve beynin kabulü ile bağlılığın ifâdesi olmalıdır. Bu da yaşamayı gerekli kılar. İman sözünün verildiği anda, kişi “ben, Allah’tan başka ilâh olmadığına şâhit olarak, bütün benliğimle Allah’a bağlanıyorum. O’nun otoritesine giriyorum.” demiş olur. Sonra da O’nun otoritesini hiçe sayıp, hevâ ve hevesleri doğrultusunda hayatını sürdürürse, bu kişi İmanı anlamamış ve benimsememiş demektir. Aslında onun İmanı, kendi arzularının otorite olarak kabulü yönündedir. Çünkü o Allah’ın isteklerini değil; kendi isteklerini kayıtsız şartsız yerine getiriyor. Kim, kimin isteklerini kayıtsız şartsız yerine getirirse, o, onun kuludur. İmanı, yani bağlılığı onadır.

İman, itaat ve teslimiyet ile birlikte varlığını korur. “İnsanlardan öyle kimseler vardır ki: ‘Allah’a ve âhiret gününe İman ettik’  derler; halbuki onlar, mü’min değillerdir.” (2/Bakara, 8)  “Allah’a ve Peygamber’e İman ve itaat ettik derler. Sonra da onlardan bir grup, bunun ardından yüzçevirir, bunlar mü’min değillerdir.” (24/Nûr, 47)  “Ey İman edenler, Allah’a ve Peygamberi’ne itaat ediniz. İşitip dururken, itaatten yüz çevirmeyin. İşitmedikleri halde ‘işittik’  diyenler gibi olmayın. Zira Allah katında hayvanların en şerlisi, akıl etmeyen sağırlar ve dilsizlerdir.” (8/Enfâl, 20-22). Görüldüğü gibi âyet, Allah’a itaat etmeyenleri işitmeyen ve görmeyen, aynı zamanda akılsız, en aşağılık mahluklar olarak tanımlıyor. “Ey İman edenler, Allah’tan korkulması gerektiği gibi korkun ve ancak O’na teslim olmuş olarak can verin.” (3/Âl-i İmran, 102). İman, gerçek olup olmadığı ortaya konması için Allah tarafından imtihan edilir: “İnsanlar,  ‘İman ettik’  demekle bir imtihana çekilmeden bırakılıvereceklerini mi zannediyorlar? Halbuki biz, kendilerinden öncekileri de denemiştik. Allah, elbette İmanlarında doğru/sâdık olanları ortaya çıkaracaktır ve elbette yalancı olanları da belirleyecektir.” (29/Ankebût, 2-3)

Allah’a İman, insan ile yaratıcısı arasında en şerefli bağı teşkil etmektedir. Zira yeryüzünde en şerefli varlık insandır. İnsanın en şerefli yeri kalbidir. Kalbin de en şerefli şeyi İmandır. Bu bakımdan İman ve hidâyet, nimetlerin en üstünü ve Allah’ın en büyük lutfudur. “Allah İmanı size sevdirdi. Onu kalplerinizde süsledi. Küfrü, fâsıklığı ve isyanı size çirkin gösterdi. İşte rüşdünü bulanlar da onların ta kendileridir.” (49/Hucurât, 7)

İmanın amellerle tezâhürü olmalıdır. Güneşten ısı, gülden koku saçıldığı gibi, İmandan da ameller saçılmalıdır. İmanın söz, fiil ve eylemlerle ispatlanması gerekir. Yoksa İman, birtakım istek ve temennilerden ibâret değildir.  “İman, istek ve süsten ibâret değildir. Ancak İman, kalpte yerleşip amelde kendisini gösterendir.” İman, Allah ve Rasûlünü sevmeden olmaz. Hem öyle ki, bir mü’min için, Allah ve Rasûlü’nün her şeyden sevimli olması lazımdır. Bu sevginin mutlaka amel ve fiillerle isbâtı lâzımdır. Yoksa, sadece söz ile sevgi olmaz. Allah’ı ve Rasûlünü sevmek demek, Allah’ın hükümlerine ve Rasûlullah’ın tebligatına fiilen bağlanmak demektir. Bu konuda Allah şöyle buyurmaktadır. “De ki, eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, elinize geçirdiğiniz mallar, kesada uğramasından korktuğunuz ticaret ve hoşunuza gitmekte olan meskenler size Allah’tan, Onun Peygamberi’nden ve O’nun yolundaki cihaddan daha sevimli ise, artık Allah’ın emri gelinceye kadar bekleye durun. Allah, fâsıklar topluluğunu hidâyete erdirmez.” (9/Tevbe, 24). İman, ancak gerçek bir sevgiyle; Allah’a karşı sevgi, Rasûlü’ne karşı sevgi ve şeriatın tümüne karşı sevgi ile tamamlanır. Rasûlullah, bu konuda şöyle buyurur: “Şu üç şey kimde olursa, o kimse İmanın zevkini alır: 1- Kendisine, Allah ve Rasûlü’nün her şeyden sevimli olması, 2- Sevdiği kişiyi sadece Allah için sevmesi 3- Ateşe atılmaktan nefret ettiği gibi, küfre dönmekten de nefret etmesi.” (Buhârî, İman 14; Müslim, İman 67-68; Tirmizî, İman 10; Nesâî, İman 2) “Sizden biriniz beni, anasından, babasından, çocuğundan, kendi nefsinden ve bütün insanlardan daha çok sevmedikçe İman etmiş olamaz.” (Buhârî, İman 9; Müslim, İman 67-68; Tirmizî, İman 10).

İman dediğimiz şey, Allah ve Rasûlü’ne karşı sevgide şekillendiği gibi, Allah’ın dinini yüceltmek ve üstün kılmak için cihad etmede, yeryüzünde zulmü ve fesâdı önlemek için mücâdele vermede de şekillenmelidir. Allah’a yaklaşmak için namaz ve oruca devam etmede, haram ve helâle ittiba etmede de iman kendini göstermelidir. Allah, imandan söz ederken, iman ile birlikte amellerden de söz ediyor. Bu amellerin ekseriyeti de cihad kavramında birleşir. Çünkü cihad, imanın rûhu ve ameli olarak ortaya çıkar. “Mü’minler ancak o kimselerdir ki, Allah’a ve Rasûlü’ne iman ettikten sonra şüpheye sapmayıp, Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad ederler. İşte onlar, İmanlarında sâdık (doğru) olanların ta kendileridir.” (49/Hucurât, 15)

İman, meyvesiz, kurumuş, çürümüş, odun kütüğü olmuş bir ağaç değildir; İman ağacının mutlaka eseri ve meyvesi görülmelidir. İmanın meyvesi, Allah’tan korkup Allah’ın murâkabesi altında olduğumuzu bilmektir. Şüphesiz Allah’ı tanıyan kişi, kendi kusurlarını idrâk eder ve O’ndan korkar ve ona göre hazırlık yapar. “Allah’ın gönderdiği risâleti tebliğ edenler, O’ndan korkanlar ve başka hiçbir kimseden korkmayanlar var ya, İşte bu, Allah’ın dinine dosdoğru uyan hak ehlinin sıfatıdır.” (33/Ahzâb, 39)

İmanın varlığının en güzel isbâtı, vahye sarılmaktır. Çünkü vahy, en temiz,  en sağlam kaynaktır.  Vahye sarılmak, Allah’a bağlanıp, araya aracılar koymadan, doğru olanı kendisinden almaktan başka bir şey değildir. Vahye sarılmaksızın Allah’a bağlanmak mümkün değildir. Vahyin mü’minlerden istediği onu dinlemek ve ona tâbi olmaktır. “Aralarında hükmetmek üzere, Allah’ın Rasûlü’ne dâvet olundukları zaman, mü’minlerin sözü ancak,  ‘dinledik ve itaat ettik’  demelerinden ibârettir. İşte asıl amaçlarına erenler bunlardır. Kim Allah’a ve Rasûlü’ne itaat ederse, Allah’tan korkar ve O’ndan sakınırsa, İşte bunlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.” (24/Nûr, 51-52)  “Allah ve Rasûlü bir İşte hüküm verdikleri zaman, mü’min erkek ve mü’mine bir kadın için işlerinde muhayyerlik (başka şeyi tercih etme özgürlüğü) yoktur. Kim Allah’a ve Rasûlü’ne isyan ederse, muhakkak ki o, apaçık bir sapıklığa sapmıştır.” (33/Ahzâb, 36)  “Öyle değil, Rabbine and olsun ki, onlar aralarında çekiştikleri, tartıştıkları şeylerde seni hakem yapıp, sonra da verdiğin hükümden dolayı yürekleri hiçbir sıkıntı duymadan tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça İman etmiş olmazlar.” (4/Nisâ, 65)

Görüldüğü gibi, mü’min erkek ve mü’mine kadınlara muhayyerlik hakkı yoktur. İman ettikten sonra, kendi hevâ ve hevesine göre hareket edemezler. Allah’a ve Rasûlü’ne itaat etmek zorundadırlar. Allah’a İman, sonra arkasından isyan, apaçık bir sapıklıktır. Allah’a İman, teslimiyetle beraber bütün işlerde Allah Rasûlü’nün hakemliğini şart koşar. İman ettiğini iddia eden herkesin mutlaka hakemi, hükmünü kabul edip uygulayacağı ölçüsü, tercihi Allah ve Rasûlü olmalıdır. Aksi, sapıklıktır.   

İman ile amel, birbirini tamamlayan iki husustur. İman olmadan amel, Allah katında kabul edilmeyeceği gibi;  güzel amellerle süslenmeyen kalbteki İmanın mânevî zevk vermekten uzak olduğu da bellidir. İman, kalp toprağına atılan bir tohumdur. İbâdetler, güzel ahlâk, iyi davranışlar onun yeşermesini ve hayatiyetini devam ettirmesini sağlayan vasıtalardır. Sâlih amel ve güzel ahlâkla bezenmemiş İman, bir hücreye kapatılan ve kimseyle görüştürülmeyen bir din âliminin,  mürşid  ve  vâizin,  hitabettiği  topluma    faydasızlığı  gibi;  kişiyi olgunlaştırıp manen geliştirmekten yoksun bir cevherdir. O halde İman olmadan amelin kabul olunması söz konusu edilemezse; sâlih amellerle desteklenmeyen İmanın kemale ermekten mahrum olacağı da unutulmamalıdır. Hatta bu konuda  “İmanı korumak, kazanmaktan daha zordur.” sözü meşhur olmuştur.

 

İman ve Amel

Kur’an’ın, İmanı tanımladığı âyetlere dikkat edecek olursak, hemen tamamında İmanla amelin yan yana geldiğini görürüz. Özellikle İman ve sâlih amelin birlikte kullanıldığına şâhit oluruz. Kur’an, amelin İmandan bağımsız olmadığının delilleriyle doludur. Hatta kinaye olarak Kur’an’da amel, İman olarak adlandırılmıştır. “Allah İmanlarınızı zâyi edecek değildir.”(2/Bakara, 143). Bu âyetteki İman’dan kasıt  “namaz”dır.

Sahih sünnette de İman-amel münâsebetlerini ele veren birçok rivâyete rastlamak mümkün. İşte şu hadiste İman-amel iç içe: “Nebî’ye soruldu: ‘Hangi amel daha efdaldir?’ “Allah ve Rasûlü’ne İman” buyurdu. ‘Sonra hangisi?’  diye soruldu. “Allah yolunda cihad” buyurdu. Ardından yine soruldu: ‘Sonra hangisi?’  Cevapladı:  “Hayır üzere yapılmış bir hac.” (Buhârî, İman 26). Rasûl’ü sevmek İmandandır: “Nefsim elinde olan Allah’a yemin olsun ki, ben, içinizden herhangi birine babasından ve evladından daha sevimli olmadıkça İman etmiş olamazsınız.” (Buhârî, İman 14). Allah yolunda cihad, İmanın bir parçasıdır: “Allah, bir kimseye kendi yolunda cihadı nasip ederse ve o da Allah’a ve Rasûlü’ne İman ediyorsa çıksın. Ya ecri, ya ganimeti, ya da şehâdeti elde eder. Eğer ümmetime lazım olmasaydım hiçbir çarpışmadan geri kalmazdım. Andolsun Allah yolunda öldürülüp sonra dirilmeyi, sonra öldürülüp bir daha dirilmeyi ve yine öldürülmeyi ne kadar isterdim.” (Buhârî, İman 37). Hayâ da İmandandır: “Hayâ İmandandır.” (Buhârî, İman 24)

Allah için sevmek, kızmak, vermek ve engel olmak da İmandandır: “Allah için seven, Allah için kızan, Allah için veren, Allah için engel olan kuşkusuz İmanını tamamlamıştır.” (et-Tâc, c. 5, s. 78). Allah Rasûlü, İmanın parçalardan meydana gelen bir bütün olduğunu, bunların içinde amellerin de yer aldığını açık bir biçimde ifâde etmiştir: “İman yetmiş küsür şubedir. En üst derecesi lâ ilâhe illâ’llah, en alt derecesi, çevreyi rahatsız edici bir engeli yoldan kaldırmaktır.” (Buhârî, Mezâlim 24; Müslim, İman 58). Bu hadiste nazarî İman olan “lâ ilâhe illâ’llah”  ile, amelî İman olan “eziyet veren şeyi ortadan kaldırmak”  bir bütünün farklı ağırlıktaki parçaları olarak geçiyor. İşte o bütünün adı  “İman”dır.

İmanın ve İslâm’ın şartlarını sayılarla ve belli maddelerle sınırlamanın yanlışlığının delili olan şu sahih hadiste namaz, zekât, oruç  “İman nedir?”  sorusunun cevabı olarak zikredilmektedir: “Allah Rasûlü, kendisine gelen bir elçiler grubuna  “yalnızca Allah’a İman etmeyi” emretti ve sordu: “Yalnızca Allah’a İman nedir, bilir misiniz?” ‘Allah ve Rasûlü daha iyi bilir’ dediler. Bunun üzerine buyurdu ki: “Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in O’nun Rasûlü olduğuna şehâdet etmek, namazı kılmak, zekâtı vermek, Ramazan orucunu tutmak ve beşte biri (humus) vermektir.” (Buhârî, İman 53)  

İman ağacının meyvesidir amel. Mü’minlik iddiasının isbâtı, vahyin hayata dönüşmesidir amel. İmanın, zihinde hapsolunan soyut bir düşünce, kalpte mahkûm olan zavallı bir akîde, dilde söylenilegelen kuru bir iddia olmaktan çıkarak göze fer, bileğe güç, dize derman olarak yürümesidir amel. İmanın beden ülkesinde şeytanın ve nefsin iktidarını yıkarak iktidara geçtiğinin göstergesidir amel.

“Bizim âyetlerimize yalnızca o kimseler inanır ki, onlar kendilerine hatırlatıldığı zaman hemen secdeye kapanırlar. Rablerini överek tesbih ederler, büyüklük taslamazlar.” (32/Secde, 15) “Mü’minler ancak o kimselerdir ki, Allah’a ve Peygamberi’ne inanırlar, toplumsal bir iş (görüşmek) üzere onunla buluştukları zaman ondan izin almadan gitmezler.” (24/Nûr,  62)
 
Konumuzun eksenini teşkil eden  “amel” den kasıt, Allah’a itaattir. Burada sözkonusu ettiğimiz amel, nâfile olan ameller değildir; Allah’ın emir ve yasaklarıdır. Allah’a inandığını söylediği halde O’nun emirlerini yapmayanın durumu şu askerin durumu gibidir: Komutan, kendisine hayatî önemi olan bir plânı verdikten sonra plânın yerine getirilmesi için gerekli emirleri de vermiştir. O plânın doğru olduğunu bilen, buna kalbiyle de inanan ve diliyle komutanın emirlerine uyacağını taahhüd eden bu adamın verilen emir ve tâlimatların hiçbirini tutmamasının iki sebebi olur: Ya inanmamıştır, ya da inandığı halde zaafları yüzünden emri aksatmıştır. İki halde de cezâya çarptırılır; Birinci durumda inanmayanların cezâsına, ikinci durumda da âsîlerin cezâsına.

Bu noktada İmam Ebû Hanife’nin şu tesbitini aktarmak yerinde olacaktır: Allah Teâlâ  mü’mine ameli, kâfire İmanı, münafığa da ihlâsı farz kılmıştır. “Ey insanlar, Rabbinizden korkun.” (22/Hacc, 1) âyetinde “Ey mü’minler Allah’a itaat edin!”, “Ey kâfirler Allah’a İman edin!”, “Ey münâfıklar, ihlâslı ve samimi olun!” anlamı vardır(Vasıyet, İmam Azam’ın Beş Eseri, s. 75). İman hem amel, hem marifet, hem tasdik ve hem de ikrardır. Bunların her biri farklı ağırlıklarla İmanı oluşturan boyutlardır. Bunlardan birini, ikisini ya da üçünü kaybeden kimse, İmanî dengesini kaybeder. Yapması gereken işlevi ifa edemez. İşlevini ifa edemeyen İman da İman olmaktan çıkmış demektir.

İmanın vicdanlara hapsedildiği bir çağda, bundan zarar gören yalnızca mü’minler olmayacaktır. Bilakis bütün insanlık zarar görecektir. Çünkü İmanın hakim olduğu toplumda ahlâk, adâlet, fazilet, muhabbet, muâvenet, sadakat ve iffet baştacı edilen değerler olarak yerini alacak; İmanın hakim olmadığı toplumda ise rezalet, nefret, sefalet, sefahat, atalet, ihanet, bencillik ve her türlü dalavere ortalığı kaplayacaktır. Kimsenin unutmaması gereken bir gerçek var: İman, atom ve nötron bombasını yapan  “insan”  adlı muazzam silâhın emniyet anahtarıdır. Onun olmadığı bir yerde her an herkesin  ‘kaza’ya kurban gitme ihtimali çok yüksektir. Bütün bunlar İmanın dünyevî kazancına dâhildirler. Bir de onun uhrevî kazancı vardır ki o başka hiçbir şeyle elde edilemeyen bitimsiz mutluluğun ta kendisidir(İman Risalesi, M. İslâmoğlu, s. 311-313, 346-348)

İmanın sahih ve kabule şâyan olması için bazı şartlar vardır. Birincisi; İman, ölüm döşeğinde iken, yeis ve ümitsizlik sebebiyle vâki olmamalıdır. “Azâbımızın şiddetini gördükleri zaman İmanları kendilerine fayda verecek değildir.” (40/Mü’min, 85). Fir’avn bile boğulma anında iken İman etmiştir (İngiltere Brıtısh Museum’daki ona ait olduğu belirtilen bozulmamış ceset de secde halindedir). Ölüm üzere iken azâbın şiddeti ve dehşetini görerek İman, artık gayba İman olmaktan çıkar. İkincisi; zarûrât-ı diniyyeden olan hükümlerden herhangi birini inkâr veya tekzib etmemelidir. Meselâ; bir kimse Allah’ın varlığına, meleklerine, âhiret gününe inandığını ikrar etse, ancak peygamberlere inanmadığını söylese, bu kimsenin İmanı sahih değildir. Çünkü İman bir bütündür, tecezzi (cüzlere, parçalara ayrılmayı) kabul etmez. Yine Kur’ân-ı Kerim’e inandığını beyan eden bir kimse, onun herhangi bir âyetini reddetse mü’min olamaz. Çünkü Kur’ân-ı Kerim’den olduğu sâbit olan herhangi bir âyeti inkâr etmek küfürdür. Bu durumda, “efendim çoğuna inanıyor ya?” diye itirazda bulunulamaz. Zira Kur’an, Allah tarafından vahy yoluyla indirilmiştir. Bir âyeti yalanlayan kimse, vahyi yalanlama durumundadır. Bu sebeple, insanı küfre götüren sözler (elfaz-ı küfür) ve haller (ef’âl-i küfür) bilinmelidir. Mü’minler; bilmedikleri herhangi bir mesele ile karşılaştıkları zaman; ileri geri herhangi bir söz söylemeden “ben bunu bilmiyorum. Allah ve Rasûlü nasıl bildirmişse öyledir” demelidirler.    

 

İnsanlar Niçin İman Eder? İmanın Sebep ve Sonuçları

İnsan niçin İman eder? İman, doğal bir ihtiyaçtır. İnsanın fıtratında inanma, bağlanma ve güvenme hisleri temel özelliklerdir. İnsan, inanmadığı zaman, bağlanmadığı ve güvenmediği zaman  yaşamanın  bir  anlamı  ve  değeri kalmaz. Her insan bir şeylere inanır, ama kurtarıcı olan İman, hakka/doğruya inanmadır. İman hissini kötüye ve olumsuz olana kullanarak şeytana tâbî olmak ve azgınlaşıp kendini Allah’a muhtaç görmemek, kendi kendine yeterli olduğuna inanıp her dakika soluduğu havayı verene nankörlük/küfr etmek, cehenneme dâvetiye çıkarmaktır. Fakat, doğru bir şekilde İman edip, Allah’ın hidâyetine uymak, cennete adım adım yaklaşmaktır. “Biz insanı karışık bir nutfeden yarattık. Onu imtihan ediyoruz. Bu sebeple, onun işitmesini ve görmesini sağladık. Sonra da ona gideceği yolu gösterdik. Ya şükreder (bu yoldan gider) ya da küfreder. Kâfirler için elbette zincirler, halkalar ve alevli cehennem hazırladık.”  (76/İnsan, 2-4) “İman edenlere ve doğru hareket edenlere müjdele ki, onlara altından nehirler akan cennetler vardır.” (2/Bakara, 25)
  
İman, kişiye yalnızca âhirette mutlu bir hayat sağlamakla kalmaz; bu dünyada da huzur, saâdet ve büyük bir güç kazandırır: “Allah, sizden İman edenlere ve sâlih amel işleyenlere, kendilerinden öncekileri halife/hükümran kıldığı gib, onları da yeryüzünde halife/hükümran kılacağını, kendileri için râzı/hoşnut olduğu dinlerini, yine onlar için uygulamaya koyacağını ve korkulu hallerini güvene çevireceğini vaad etmiştir. Çünkü onlar, yalnız bana kulluk eder ve bana hiçbir şeyi şirk koşmazlar.” (24/Nûr, 55)

Müjdeler, mü’minler içindir (13/Ra’d, 29). Allah, onların kalbine İmanı yazmış ve onları kendisinden bir ruhla desteklemiştir (58/Mücâdele, 22). Şeytanî güçler onları ezmeye yol bulamaz (16/Nahl, 99; (34/Sebe’, 20). Onlara yardımcı olmak Allah’ın bizzat kendi üzerine yazdığı bir görevdir. “Mü’minlere yardım etmek, bize haktır (bize düşen görevdir).” (30/Rûm, 47). Allah, iç huzuru ve doygunluğu onlara nasib etmiştir (Bkz. tevbe, 26; Feth, 4). Korkmak, üzülmek, kedere yenik düşmek onlara uzaktır (Bkz. 3/Âl-i İmran, 139). Allah’ın lütuf ve bağışı mü’minler içindir (3/Âl-i İmran, 152). Mü’min, böylesine onurlu olduğu içindir ki, bir mü’mini kasten öldüren, ebedîyyen cehennemde kalır (4/Nisâ, 93). “Şu bir gerçek ki, İman edip sâlih amel işleyenler, varlıklar dünyasının en hayırlılarıdır.” (98/Beyyine, 7)

 

İmanla İlgili Sünnetullah (Allah’ın Değişmez Yasaları)

“Gevşemeyin, üzülmeyin, eğer (gerçekten) İman ediyorsanız, mutlaka siz üstün geleceksiniz.” (3/Âl-i İmran, 139). Yani, her durumda düşmanınızla cihaddan korkmayınız. Kuvvetten düşmeyiniz. Siz üstünsünüz, yani İman ediyorsanız, sonunda zafer sizindir. Çünkü İman, kalbe güç verir, Allah’la olan irtibatı artırır ve düşmanlarına aldırış etmemeyi öğretir.

“Ve mü’minlere karşı kâfirlere asla yol vermeyecektir.” 4/Nisâ, 141). Yani, Allah, kâfirlerin bazı zamanlar üstünlük sağlasalar da, dünyada mü’minlere Mûsâllat olarak, tamamen ortadan kaldıracak şekilde istilâ ve işgal etmelerine yol vermez. Âyet, dünya ve âhireti kapsamaktadır. Dünya ve âhirette mutlu son mü’minlerindir. Mü’minler, İmanın hakikatinı yüreğinde yaşatan, sonra Allah’ın râzı olduğu ameller, teslimiyet ve cihadla İmanı dışa akseden insanlardır. Bazı zamanlarda kâfirlerin, intikam olarak mü’minlere yol bulmaları, İmanlarının hakikatinda meydana gelen gedikten olmuştur. Savaş araçları, Allah yolunda cihad niyyetiyle kuvvet hazırlığı, her türlü nisbet ve bağımlılıktan arınmış olarak sadece İman sancağı altında bulunmak İmandan ve İmanın lüzum ve gereklerindendir. Müslümanlara zamanla yapışan yenilgi, İmanın hakikatinda meydana gelen gedik ölçüsündedir. Daha sonra, gerçek İman üzere bulunduklarında yardım, mü’minlere hak olarak döner (Fî Zılâli’l Kur’an).

“Andolsun Tevrat’tan sonra Zebur’da da: ‘Arza mutlaka sâlih (iyi) kullarım vâris olacak’ diye yazmıştık.”  (21/Enbiyâ, 105)

“Kim mü’min olarak sâlih işlerden yaparsa, onun çalışmasına nankörlük yok ve biz (onun çalışmasını) yazanlarız.” (21/Enbiyâ, 94)

“Kim kötülük yaparsa, sadece onun kadar cezâlanır; ama kadın ve erkekten kim mü’min olarak faydalı bir iş yaparsa, onlar cennete girerler ve orada kendilerine hesapsız rızık verilir.” (40/Mü’min, 40)

“Erkek ve kadından her kim mü’min olarak sâlih amel işlerse, onu hoş bir hayatla yaşatırız. Onların ücretlerini yaptıklarının en güzeliyle veririz.” (16/Nahl, 97). Mü’min erkek ve kadınlara Allah, bu dünyada iyi bir geçim hazırlar. İman ve sâlih amelin mükâfatı olarak böyle bir hayatı ona kolaylaştırır. Âhiretteki ecri ise daha güzeldir. Mü’min olup sâlih amel işleyenlere vaad edilen dünyadaki güzel hayat, bir çok şeyle gerçekleşir. Rızâ, gönül huzuru (itmi’nan), iç rahatlığı (94/İnşirâh-ı sadr), mutluluğu hissetmek ve rahat geçim. Bunlar, maddî ve dış etkenlere bağlı değil; iç etkenlere, gönle bağlı hususlardır. Gönüllere tasarruf edebilen de ancak Allah’tır. İmanla beraber olan sâlih amelin mükâfatı, dünyada tertemiz, hoş bir geçimdir. Nimetlerle donatılmış, varlıklı ve zengin olmak önemli değildir. Bazan zenginliğin tertemiz, hoş bir geçimi engelleyen dünya ve âhiret belâsı olduğu bilinmelidir. Hayatta yetecek kadar maldan başka, geçimi güzel kılan çok şey vardır. Allah’a bağlanma ve O’nun gözetimine, himayesine ve rızâsına sığınma vardır. Sıhhat, sükûnet, bereket, evde rahatlık ve gönülden sevgi vardır. Amel-i sâlihle huzur bulmak, onun gönüldeki ve hayattaki izleri vardır. Mü’min olarak sâlih amel işleyenin dünyada nâil olacağı hoş ve güzel geçim, onun âhiretteki sevâbını azaltmaz. Tersine, Allah onun sevâbının, dünyadaki amelinin en güzeli üzerine olacağını va’detmiştir. Cömert ve Kerim olan Rabbimızın hazineleri, sevâbı ne büyüktür!   

 

İman ve İnkâr Yönünden İnsanlar

İman ve inkâr yönünden insanlar 3’e ayrılır:

1. Mü’min: Allah Teâlânın peygamber aracılığı ile göndermiş olduğu haber ve hükümleri kalbi ile tasdik, dili ile de tasdik ettiğini söyleyen kimseye Mü’min denir.

2. Kâfir: Allah Teâlânın peygamber aracılığı ile göndermiş olduğu haber ve hükümleri kalbi ile tasdik etmeyip, dili ile de tasdik etmediğini söyleyen kimseye Kâfir denir.

3. Münâfık: İman esaslarına kalbi ile inanmadığı halde, dili ile inandığını söyleyen kimseye Münâfık denir. Bu insanlar, içten kâfir ama dıştan müslüman görünürler. 

 

İmanın Sahih (Geçerli) Olmasının Şartları

1. İnanılması gereken esasların hepsini ya da bir kısmını inkâr olmamalı.

2. Dinî hükümlerden herhangi birisini beğenmemek   veya hafife almak olmamalı.

3. İman, ümitsizlik halinde olmamalı. Önceden İman etmemiş olan kimsenin ölüm korkusu ile İman etmesinin hiçbir faydası olmayacaktır. Mûsâ (a.s.)’yı öldürmek için giden  Fıravun, boğulacağını anlayınca İman etti ama kabul edilmedi.

 

İmanı Bozan Haller 

İmanın, bâtıl hale gelmemesi için, doğru ve tam olmasını sürdürmesi gerekir. Kur’an ve sahih sünnet dışı olmaması ve İmanı bozucu bir davranışın yapılmaması gerekir. İmanı bozan hallerin en önemlileri şunlardır:

a- Cibt ve tâğuta da inanmak: Cibt: Asılsız ve bâtıl olan hurâfeler, Allah’tan başka kulluk edilen her şey, put vb. şeylerdir. Tâğut ise: Allah’ın çizdiği sınırları aşan, sapmış, azgın kimseler; Allah’ın hükmüne alternatif olma iddiasındaki anlayış, düzen, put veya şahıslardır. Bunlar Allah’ın çizdiği sınırları aşan, sapmış ve azmış kimselerdir. Bunlar, Allah’ın Kitabında olmayan ve Kitab’a aykırı olan hükümleri ve kanunları insanlara Allah’ın kanunları gibi sunarlar. Câhil kimseler de bunlara aldanırlar. Böylece İmanlarını boşa çıkarırlar. “Kitaptan bir nasip verilenleri görmüyor musun? Cibt ve tâğuta (putlara ve bâtıl tanrılara) İman ediyorlar. Sonra da kâfirler için ‘bunlar, Allah’a İman edenlerden daha doğru yoldadır’ diyorlar. İşte bunlar, Allah’ın lânetledikleridir. Allah’ın rahmetinden uzaklaştırdığı (lânetli) kimseye gerçek bir yardımcı bulamazsın.” (4/Nisâ, 51-52) “Sana indirilene ve senden önce indirilenlere İman ettiklerini iddia edenleri görmedin mi? Tâğutun önünde mahkemeleşmek istiyorlar. Oysa onu tanımamakla emrolunmuşlardı. Şeytan onları uzak bir sapıklığa düşürmek istiyor.” (4/Nisâ, 60)

b- Şirk koşmak: Şirk koşma İmanı bozan ve insanın bütün iyi amellerini yok eden ve ebedî cehennemlik olmasına neden olan bir davranıştır. “Sana da, senden öncekilere de vahyolunmuştur ki ‘eğer şirk koşarsan, şüphesiz bütün amellerin boşa gider ve hüsrana uğrayanlardan olursun.” ((39/Zümer, 65) “Allah, kendisine şirk (ortak) koşulmasını asla bağışlamaz; bundan başkasını (günahları) dilediği kimse için bağışlar. Allah’a şirk koşan kimse büyük bir günah ile iftira etmiş olur. Kim Allah’a şirk koşarsa büsbütün sapıtmıştır.” (4/Nisâ, 48 ve 116)

c- Kâfirleri velî  ve yönetici tanımak: Velî kelimesi, Arapçada hem dost, hem de sahip, yönetici anlamına gelir. Mü’minler birbirlerinin dostudur. Allah da mü’minlerin sahibi ve yöneticisidir. Mü’min, mü’minleri bırakıp kâfirleri dost ve yönetici olarak kabul ederse İmanı boşa çıkar ve kâfir olur. “Allah, mü’minlerin velîsidir. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Kâfirlerin velîsi ise tâğuttur. Onları aydınlıktan karanlıklara çıkarırlar. Onlar ateş arkadaşlarıdırlar. Orada temelli kalacaklardır.” (2/Bakara, 257) “Ey İman edenler, kendilerine Kitap verilenlerden herhangi bir gruba itaat ederseniz, onlar sizi, İmanınızdan sonra çevirip kâfir yaparlar.” (3/Âl-i İmran, 100) “Ey İman edenler, mü’minleri bırakıp kâfirleri velî edinmeyin. Allah için kendi aleyhinizde apaçık bir delil vermek ister misiniz?” (4/Nisâ, 144)

 

 

 

SORULAR

1. İmanın sözlük ve terim anlamını açıklayınız.

2. İmanın derecelerini açıklayınız.

3. İmanın erkânını/esaslarını sayınız.

4. İmanın sahih (kabul) olmasının şartlarını açıklayınız.

5. İman ve inkâr yönünden insanlar kaça ayrılır? Açıklayınız.

6. Kelime-i Tevhidi kalb ile tasdik etmediği halde, yalnız diliyle söyleyen kimseye ne denir?
a) Müslüman  b) Fâsık    c) Müşrik   d) Münâfık

7. Allah’ın, peygamberleri aracılığıyla göndermiş olduğu İslâm dinini kabul eden, bunu amelleri ile  göstermeye çalışan kimseye ne denir?
a) Müslüman  b) Fâsık    c) Müşrik   d) Münâfık

 


Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar

Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Yenda Y. c. 1, s. 160-172
Tefsir-i Kebir, -Mefatihu’l Gayb- Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 1 s. 449-456
Fi Zılali’l-Kur’an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1 s. 78-80
Hadislerle Kur’ân-ı Kerim Tefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 2 s. 162-170
Şifâ Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1 s. 82-83
Dâvetçinin Tefsiri, Seyfuddin El-Muvahhid, Hak Y. c. 1 s. 33
Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 486-500
Kelimeler Kavramlar, Yusuf Kerimoğlu, İnkılab Y. c. 1 s. 98-100
İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. c. 3 s. 145-151
İslâm Düşüncesinde İman Kavramı, Toshihiko İzutsu, Pınar Y.
Epistemolojik Açıdan İman, Hanifi Özcan, İFAV Y.
İman, Şartları ve Onu Bozan Şeyler, Seyfuddin El-Muvahhid, Hak Y. 218-230
İman Rİsalesi, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y. s. 302-309
İslâm, Mevdudi, Furkan Y.
Kur’an’da Mü’minlerin Özellikleri, Beşir İslâmoğlu, Pınar Y. s. 37-53
Düzeltilmesi Gereken Kavramlar, Muhammed Kutub, Rİsale Y. s. 15-124 
İlâhî Kanunların Hikmetleri (Sünnetullah), A. Zeydan, İhtar Y. s. 290-301
Tevhid, Muhammed Kutub, Rİsale Y. s. 1-127
Kur’an’da Tevhid, Mehmet Kubat, Şafak Y. s. 262-263
Dini Hayatın Psiko - Sosyal Temelleri, Ali Murat Daryal, İFAV Y. s. 11-31
Kur’an ve Sünnete Göre Tevhit ve Akaid, Muhammed Karaca, Ribat Y. 208-223
Rİsale-i nûr’dan Vecizeler, Şaban Döğen, Gençlik Y. s. 129-225
Sorularla Tevhid ve Akaid, Mehmet Alptekin, Saff Y. s. 113-117
İslâm’ın İnanç İlkeleri, Mevlüt Uyanık, Esin Y. s. 25-49
İnanç ve Amelde Kur’ani Kavramlar, M. El-Behiy, Yöneliş Y. s. 76-80
İslâmî Terimler Sözlüğü, Hasan Akay, İşaret Y. s. 219-220
Kur’ani Terimler ve Kavramlar Sözlüğü, Mustansır Mir, İnkılab Y. s. 98
Terimler Sözlüğü -Kitabu’t- Ta’rifat-, S. Ş. Cürcani, Bahar Y. s. 29, 31, 43
Yeryüzünün Varisleri, Kul Sadi Yüksel, Madve Y. s. 82-99; 278-281
Kelime-i Tevhid Davası, Kul Sadi Yüksel, Yenda Y. s. 13-72
Akîde, Şeriat ve Hayat Yolu Lâ ilâhe illâllah, M. Kutub, Ravza Y. s. 73-89
İslâm’da İman Esasları, Bekir Topaloğlu, İFAV Y. s. 20-25
İslâm’da İman ve Esasları, Ali Arslan Aydın, Hikmet-Dava-Çağ Y. s. 33-43
İslâm Akaidi, Ahmet Lütfi Kazancı, Marifet Y. s. 11-57
İman ve Sosyal Hayat, Beheşti, Birim Y. s. 11-25
İman Küfür Sınırı, Ahmed Saim Kılavuz, Marifet Y. s. 19-54
Kur’an’da Ulûhiyet, Suat Yıldırım, Kayıhan Y. s. 269-270
Esmaü’l Hüsna, Ali Osman Tatlısu, Yağmur Y. s. 52-55
Esmaü’l Hüsna, Metin Yurdagür, Marifet Y. s. 80-82
Esmaü’l Hüsna Şerhi, Mustafa Necati Bursalı, Erhan Y. s. 91-93
Esmaü’l Hüsna, A. Süleyman Tilmİsani, İnsan Y. s. 181-182
Esmaü’l Hüsna’dan Esintiler, Sadettin Kaplan, M

Baglantı

• 14/12/2006 - ALLAH'IN BİRLİĞİ

 

 

• Allah’a İnanmak
• “Allah” Kelimesinin İçerdiği Anlam
• Allah’ı Düşündüren Kâinat Âyetleri
• Allah’ı İnkâr Etmede Önemli Olan Üç Etken:
   a- Kibir ve İnat   b- Cehâlet   c- Tâğutların İfsâdı    
• Okuma Parçası: Allah’sız Bir Dünyayı Kimler İster?
• Tesadüf Nedir? Bu Kâinat Düzeni Tesadüfle Oluşabilir mi?
• Tabiat   (doğa) Nedir? Tabiat Yaratıcı Olabilir mi?
• Allah Teâlâ’nın Birliği

 

            


                          Bu üniteyi bitirdiğinizde aşağıdaki
                        amaçlara ulaşmanız beklenmektedir:

* “Allah” kelimesinin içeriğini açıklamak.
* Mü’minlerin Allah'a nasıl inanması gerektiğini açıklayabilmek
* Kâinattaki ayet (işaret)lerle Allah'a İman konusu arasındaki ilgiyi
   örneklerle ifâde edebilmek.
* Kibir, inat, cehâlet, tâğut, tesadüf, doğa, müşrik kelimelerini tanımlamak.
* İnsanların Allah’ı inkâr etmelerinin nedenlerini izah etmek.
* Allah’ın birliğini kabul etmenin yaşamımıza olan etkisini çıklamak.
* Müşriklerin Allah’ın varlığını kabul ettikleri halde, neden birliğini kabul etmediklerini izah etmek.

 

 


Allah’a İnanmak

İslâm’da inanılması gereken esasların ilki Allah’ın varlığına ve birliğine inanmaktır. Allah inancı olmadan O’nun meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine ve diğer İman esaslarına inanmak mümkün olmaz. Bunların hepsi Allah inancına bağlıdır.

Akıl sahibi olup da ergenlik çağına gelmiş olan her insana düşen ilk görev, yaratıcısı olan Allah Teâlâ’yı tanımak, O’na İman ve kulluk etmektir. “O, göklerin, yerin ve bunların arasındaki her şeyin Rabbidir. O’na kulluk et ve O’na kullukta sabret. Hiç O’nun adıyla anılan birini biliyor musun?” (19/Meryem, 65)


“Allah” Kelimesinin İçerdiği Anlam

“Allah”, varlığı  zarûri olan ve bütün övgülere lâyık bulunan zâtın ismidir. “Allah’ın varlığının zarûri olması”, O’nun yokluğunun düşünülemeyeceği, var olması ve varlığını devam ettirmesi için kimseye muhtaç olmaması, O’nun kâinatın yaratıcısı olması demektir. “Bütün övgülere lâyık bulunması” ise, Allah Teâlâ’nın en güzel isim ve sıfatlara sahip olması anlamına gelir.

Allah,   gerçek ma’bûdun ve tek yaratıcının özel ismidir. Bu kelimenin çoğulu yoktur. Başka dillere tercüme edilemez. Bu yüzden O’ndan başka hiç bir varlığa isim olarak verilemez. O’nun diğer isim ve sıfatları, yaratmış olduğu varlıklara (gerçek anlamda değil) mecazi anlamda verilebildiği halde, Allah ismi verilemez.

Meselâ, insanlar için şefkatli, merhametli, âlim, adil, hâlim gibi sıfatlar kullanıldığı halde, “Allah” ismi, hiç bir varlık için kullanılmaz, kullanılmamıştır da.  Nitekim tanrılık iddiasında bulunan Fir’avn bile: “ben sizin Rabbiniz değil miyim?” dediği halde, “ben sizin Allah’ınızım” dememiştir. Mekke’li müşrikler, Kâbe’deki putlarına birçok isim verdikleri halde, hiç birisine Allah ismi vermemişlerdir. Zaten müşriklere, “kâinatı kim yarattı?” diye sorulduğunda “Allah” cevabını vermektedirler.   

Câhiliyye döneminde Araplar arasında “Allah” kavramı mevcuttu. Fakat Allah inancı  sönük bir inançtı. Onların inancına göre de Allah, Kâbe’nin Rabbi, dünyanın yaratıcısı, yeryüzündeki herşeye hayat veren idi. Putlarına ise, kendilerini Allah’a yaklaştıracağı, Allah indinde kendilerine şefaatçı olacağı inancıyla tapınıyorlardı.

Câhiliyye Arapları, hayatları tehlikede olunca geçici bir tevhide başvuruyor, dini yalnız Allah’a hâlis kılarak O’na yalvarıyorlar, Allah onları tehlikeden kurtarınca tekrar eski putperest inancına geri dönüyorlardı. 

Hristiyanların  inancındaki Allah kavramı, Baba - oğul - kutsal ruh olmak üzere üç unsurdan meydana gelmekte idi. Yahûdilerin inancındaki Allah kavramı ise,  tek bir kavmin (17/İsrâiloğullarının) tanrısıydı. Oysa Allah ne câhiliyye Araplarının, ne hristiyanların, ne de yahûdilerin inandığı gibi değildir. Herşeyi yaratan, hiç kimseye muhtaç olmayan, herkesin kendisine muhtaç olduğu, hiçbir toplumun özel tanrısı olmayıp, insanlar da dâhil tüm kâinatın Rabbi olan tek ilâhtır.    

“Rahmân ve Rahim olan Allah’ın adıyla. Hamd (övme ve övülme) âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur. O, Rahmân ve Rahim’dir. Cezâ gününün sahibidir. Ancak Sana kulluk ederiz ve yalnız Senden medet umar, yardım isteriz(Ey Allah’ım,) Bize doğru yolu göster. Kendilerine nimet verdiklerin kimselerin yolunu; gazâba uğramışların ve sapmışların yolunu değil!” (1/Fâtiha, 1-7)

“De ki: O Allah birdir. Allah sameddir (Hiçbir şeye muhtaç olmayandır, aksine her şey O’na muhtaçtır).  O, doğurmamış ve doğurulmamıştır. Hiçbir şey O’na eş ya da denk değildir.” (112/İhlâs, 1-4)


 


Allah’ı Düşündüren Kâinat Âyetleri

Allah’ın varlığı, fiil ve sıfatları ile apaçık iken; zâtı ile gizlidir. Zâtı duyularla ve akılla idrâk edilemez. Bununla birlikte Allah’ın varlığı akıl ile bulunabilir.

Öncelikle şu soruyu sorarak konumuza girelim: Acaba insanın Allah’ın varlığına inanması için, O’nun varlığını akılla ispat etmeye gerek var mı?  Bu soruya şu şekilde cevap verilebilir: Çevresindeki tüm varlıklara ibret gözüyle bakan, olayların gerisindeki gerçeği düşünen insan için, Allah’ın varlığı apaçıktır. Veya şöyle bir soru aklımıza gelebilir. Allah’ın varlığını aklen ve ilmen ispat etmek mümkün müdür? Hayır mümkün değildir. Çünkü ispatı istenen varlık aklı aşmaktadır.

Allah’ın varlığını gösteren aklî deliller gaflet içindeki insanları uyandırmak içindir.

Geçmişten günümüze kadar Allah’ın varlığını, çok az insan dışında, toplum olarak inkâr eden olmamıştır.

Allah’ın varlığına ve birliğine, görülen, işitilen ve bilinen her şey şâhidlik etmektedir. İnsan bir damla su iken, ana rahmindeki oluşumu ve aşamaları, dünyaya gelişi, bebeklik ve çocukluk dönemi, gençlik, ihtiyarlık ve nihâyet ölümü, düşünen insan için Allah’ın varlığına en kesin delillerdir.

Çevresindeki tüm varlıklara ibret gözüyle bakan, olayların gerisindeki gerçeği düşünen insan için, Allah’ın varlığı apaçıktır

İnsan, etrafına bakıp kâinatı incelediğinde mükemmel bir düzen ve ahengin olduğuna şâhit olmaktadır. Güneş, ay, gezegenler ve diğer tüm gök cisimleri birbirlerine çarpmadan kendi yörüngelerinde hareket etmektedir. Dünyamız da hem kendi çevresinde hem de güneşin çevresinde dönmektedir. Dünya bu dönüş esnasında güneşe bulunduğu yerden çok az bir mesafe yaklaşsa alevler içinde kalır; tersine çok az bir mesafe uzaklaşsa buz kesilip donardı.

Havada direnç kuvveti olmasa, yağmur taneleri yeryüzüne bir mermi gibi inerdi. Suyun kaldırma kuvveti olmasa, denizlerde  gemiler ve insanlar  yüzemezdi. Yeryüzünde dağlar olmasa dünyamız sürekli sarsıntı geçirirdi.

Dünyanın da içinde bulunduğu gezegenlerin uzaya fırlayıp savrulmasını engelleyen, yer çekim kuvveti adı verilen İlâhî bir kanundur. 

En küçüğünden en büyüğüne tüm hayvanlar, bitkiler, ırmaklar, nehirler, denizler, okyanuslar, dağlar yeryüzünü bir vitrin gibi süslemekte, aynı zamanda yaratılışları icabı, Allah’a teslim olup tesbih etmekte ve insana hizmet etmektedirler.

İnsan, büyük âlem olan kâinattan, küçük âlem olan kendisine bakıp incelediğinde şunlara şâhit olur: Saçlarımızdan   ayak parmaklarımıza kadar  vucudumuzun şekli,  boyun, parmak, el, kol, diz, ayak gibi organlar kendilerinden beklenen görevleri yapabilecek şekilde düzenlenmiştir.

Kalbimizin çalışması, gözümüzün görmesi, kulağımızın işitmesi, derimizin hissetmesi, kanın vücutta dolaşması, yiyeceklerin sindirilmesi, zararlı atıkların vücuttan dışarı atılması ve diğer tüm organlarımızın çalışması önceden programlandığı şekilde aksamadan belirli bir düzen  içinde devam etmektedir. Vücudumuzdaki herhangi bir organ rahatsızlandığında diğer tüm organlar bu rahatsızlığı hissederler.

Bütün bu düzen ve ahenk kendi kendine olmayıp, üstün özelliklere sahip tabiat üstü bir varlık tarafından yaratılmıştır. Biz müslümanlar bu yüce varlığa ALLAH (c.c) diyoruz.

Görüldüğü gibi Allah’ın varlığı meselesinde izlenen metod “eserden müessire geçiş” metodudur. Yani resimden ressama, şiirden şaire, Selimiye camiinden Mimar Sinan’a  geçiş metodu. Burada resim eser; ressam müessir, şiir eser; şair müessir, cami eser;  camii yapan müessirdir. İşte canlı cansız tüm kâinat ve içindeki varlıklar Allah’ın eseridir.

Kur’an, Allah’ın her bir eserine “âyet” diyor. Âyet yol kenarındaki trafik işaretleri gibidir. Bu işaretler sürücünün hedefine ulaşmasında ona yardımcı olduğu gibi gerçek akıl sahipleri de Allah’ın âyetlerine bakarak O’na ulaşır. 

Allah Teâlâ kendi varlığını gerek Kur’an âyetleriyle, gerek kâinat âyetleriyle her an göstermektedir. Bu yüzden tabiattaki her olay basit birer hadise olmaktan çıkmakta, dikkatimizi kendilerine değil; olayların gerisindeki gerçeğe çekmektedirler. Nasıl ki, yol üzerindeki trafik levhaları dikkatimizi kendilerine  değil de, gideceğimiz yöne çekerse; kâinat olayları da dikkatlerimizi kendilerine değil; olayların gerisindeki gerçeğe çekmektedir. Bu gerçek,  Allah’ın varlığı, birliği ve kudretidir.  

Bu anlamda kâinattaki her olay da,  insanın kendisi de, Allah’ın  varlığına, birliğine  ve kudretine işaret eden âyetlerdir. Burada  sözlü âyet olan vahiy (Kur’an) ile, sözsüz âyet olan kâinat âyetleri arasında fark yoktur. Her ikisi de Allah’ın eseridir.

Kur’ân-ı Kerim’de Allah’ın varlığıyla ilgili olan âyetlerde, O’nun hak olduğunu isbat eden delillerin, hem kâinatta,  hem de insanın kendi varlığında olduğu ifâde edilmektedir: “Biz onlara ufuklarda ve kendilerinde âyetlerimizi göstereceğiz ki, O (Kur’an)’ın gerçek olduğu, onlara iyice belli olsun. Rabbinin her şeye şâhit olması yetmez mi?” (41/Fussılet, 53) “Kesin inanacak olanlar için yeryüzünde ve kendi canlarınızda (Allah’ın varlığını ve kudretini gösteren) nice deliller vardır. Görmüyor musunuz?”  (51/Zâriyât, 20-21)

Kur’ân-ı Kerim Allah’ın varlığını, insanlar tarafından doğal kabul edilmesi gereken bir konu olarak görmektedir. Bu yüzden konuyla ilgili âyetler genellikle soru şeklinde veya hayret bildiren uyarı ve kınama biçimindedir.

Allah’ı bulmanın, O’nu kabul edip O’na inanmanın bozulmamış akıl için mecburiyet olduğu açık bir hakikattir. Sağlam bir akıl, yaratıcı, yoktan var edici, tabiat olaylarını yönlendirici, âleme nizam verici bir zâtı, yani Allah’ı kabul etmek zorundadır. Akıl, zarûri olarak Allah’ın varlığına inanmak durumundadır. Ancak çok az sayıda da olsa bazı insanlar, Allah’ı inkâr edebilmekte, O’na hiç inanmamaktadır. Bu tipteki anormal insan(!)lara uzun uzadıya Allah’ın varlığını isbat etmeye çalışmak gereksiz, hatta yanlıştır. Bu insanlara karşı tavrımız müdafa değil; hücum olmalı, bunlara: “öyleyse insanlar, varlıklar, bütün evren nasıl meydana geldi? Kendisinde can bile bulunmayan doğa veya tesadüf denilen şey hiç yaratıcı olabilir mi?...” gibi sorular sormalı, Allah’ın var olmadığını onların isbatlaması istenmelidir. Görülecektir ki bir şeyin yokluğu isbat edilemez. Hele Allah’ın -hâşâ- var olmadığı hiç mi hiç isbat edilemez. İnsan sadece kendini kandırır.

 

Allah’ı İnkâr Etmede Önemli Olan Üç Etken

a) Kibir ve inat: Kibir büyüklük taslamaktır. İnsanın Rabbine karşı kendini yeterli görmesi, O’na karşı gelmesidir. Kibir, insanı Rabbine ibâdet etmekten alıkoyar. Ayrıca insanlara karşı kendini üstün görmenin, hased etmenin (çekememezliğin), kötülük yapmak için başvurulan  hilelerin arkasında hep kibir duygusu yatmaktadır. Kibir, insanı Allah sevgisinden alıkoyduğu gibi, diğer insanları Allah için sevmekten de alıkor. Ayrıca  insanın kalbinin mühürlenmesine sebebiyet verir. Kalbi mühürlenen insan da ebedî cehennemliklerden  olur.  Nitekim Kur’ân-ı Kerim’de: “Âyetlerimizi yalanlayıp, onlara karşı büyüklük taslayanlar, İşte onlar cehennemliklerdir, orada temelli kalacaklardır.” (7/A’râf, 36) buyrulmaktadır.

İnat da, Allah’ın varlığını bildikleri halde, kibirlerinden veya makam, şöhret gibi  dünyevi çıkarlarından  dolayı, bazı insanların bile bile inkâr etmeleridir. Bu durumdaki insanlar, Kur’an tabiriyle “mele’ ”, “mütref” ve  “müstekbir” dirler. Yani, yaşadıkları toplumda genellikle yönetici ya da maddî güç sahibidirler. Maalesef  bu insanların bir kısmı,  Allah önünde diğer insanlarla aynı konumda olmayı içlerine sindirememekte, bu yüzden  Allah’a inanmamaktadırlar. Bu husus,  Kur’ân-ı Kerim’de şöyle ifâde edilmektedir:
 
“Eğer biz onlara melekleri indirsek, ölüler onlarla konuşsa ve her şeyi karşılarına toplasaydık, Allah dilemedikçe, yine de inanmazlardı; fakat onların çoğu bunu bilmiyorlar.” (6/En’âm, 111)

“Gönülleri kesin olarak kabul ettiği halde, haksızlık ve büyüklenmelerinden ötürü onlar bile bile inkâr ettiler. Bozguncuların sonunun nasıl olduğuna bir bak!”  (27/Neml, 14) (Ayrıca bkz. 15/Hıcr, 14-15; 6/En’âm, 7, 63, 64) 

b) Cehâlet: Allah’ı inkâr eden ateistin biri arkadaşına “Allah nerede?” diye sormuş. Arkadaşı ise bu soruya şu ibretli cevabı vermiş: “Allah senin gözlerinin önündeki cehâlet perdesinin arkasındadır.”

Her çağda bazı insanlar, Allah’ı bilme ve O’na gereği gibi inanma hususunda hataya düşmüşler, cehâletlerinden dolayı Allah’ı inkâr etmişlerdir. Burada cehâlet kelimesinden  okuma yazma bilmemek anlaşılmamalıdır. Geçmİşte Allah’ı inkâr eden  bilgili insanlar olduğu gibi, bu gün de az sayıda da olsa  kendilerine doktor, doçent, profesör ünvanlarıyla hitap edilen bazı insanlar bile Allah’ı inkâr edebilmektedirler. Sahip oldukları bilgiler dolayısıyla belli önyargılar taşıyan bu insanlar, âyetlere bu önyargılarıyla baktıklarından âyetlerin sahibini (Allah’ı) görememektedirler. Demek ki  cehâlet,  insanın sahip olduğu yanlış ve eksik bilgiden de kaynaklanabilir. Bilgiden kaynaklanan cehâleti gidermek, bilgisizlikten kaynaklanan cehâleti gidermekten  daha zordur. Asıl  câhil olanlar,  esas bilinmesi gerekeni, yani Allah’ı gereği gibi bilmeyen ve O’na  hakkıyla  İman etmeyenlerdir. Bu husus, Kur’an’da şöyle ifâde edilmektedir: “Bilmeyenler, ‘Allah bizimle konuşmalı veya bize bir âyet gelmeli değil miydi?’ dediler. Onlardan öncekiler de onların söylediklerinin tıpkısını söylemişlerdi. Kalpleri birbirine benzedi. İnanan kimseler için âyetleri açıkladık.” (2/Bakara, 118)

c) Tâğutların ifsâdı: Egemenliklerini sürdüren tâğutların, insanları kandırarak sömürmek için, onları Allah’ı tanıyıp O’na kul olmaktan çıkararak; kendilerine kul ve köle yapmak nedeniyle, halkı ifsâd edip kandırmaları, ezip sömürdükleri insanlara kendi akıllarını kullanmaya ve fıtratlarının sesini dinlemeye engeller koymalarıdır.
Kur’ân-ı Kerim bu konuda çeşitli örnekler  verir. Bu örneklerden birinde şöyle buyrulur:
“Yemin olsun, Biz  Mûsâ’yı mûcizelerimizle ve açık bir delil ile, Fir’avn’a, Haman’a ve Karun’a gönderdik. Onlar (Mûsâ için) ‘bu bir sihirbaz, bir yalancı!’ dediler. Bunun üzerine Mûsâ, onlara, tarafımızdan hakkı getirince, ‘onunla beraber İman edenlerin oğullarını öldürün de, karılarını sağ bırakın!’ dediler. Ama  kâfirlerin hilesi, ancak yok olmaya mahkûmdur. Fir’avn, ‘bırakın beni, Mûsâ’yı öldüreyim. O Rabına duâ etsin. Çünkü ben, onun, sizin dininizi değiştireceğinden, yahut yeryüzünde fesat çıkararacağından (anarşistlik yapacağından) korkuyorum.’ dedi. Mûsâ da, ‘ben hesap gününe inanmayan her kibirliden, benim de sizin de Rabbimız olan Allah’a sığındım” dedi.”  (40/Mü’min, 23 - 27)

 


  OKUMA PARÇASI

Allah’sız Bir Dünyayı Kimler  İster?

Allah’ın varlığını inkâr eden hiç bir dünya görüşü ve ideolojisi yoktur ki, O’nun yerine uyduruk bir tanrı koymamış olsun. Bu nedenledir ki mutlak inkâr neredeyse imkansız gibidir. Ve yine bu sebeple Kur’an mutlak münkiri adam yerine dahi koymaz ve en çok şirki muhatap alır. Allah’ın varlığını inkâr edip O’nun yerine ilkel müşriklerin yaptığı gibi insandan da aşağı olan maddeyi yerleştiren materyalizm bu anlamda mutlak inkâr ve dinsizlik değil, en pespaye cinsinden bir şirktir. Daha doğrusu, Kur’an’ın üzerine gittiği ilkel şirkin çağdaş ve geliştirilmiş şeklidir.

Şuurlu, akıllı ve ruhlu bir varlık olan insanın kaynağına maddeyi yerleştiren materyalizm (maddecilik) Allah’ın yaratma kudretini maddeye hasretmiş olmaktadır. Yani Allah’ı inkâr edeyim derken maddeyi ilâhlaştırmıştır. Şu durumda materyalizm adı verilen bu ilhad (inkâr ve dinsizlik) felsefesi de sanıldığı gibi mutlak inkâr değil; Allah’ı inkâr edeyim derken insandan daha bayağı olan maddeyi tanrılaştıran çağdaş bir şirk; onu savunanlar da çağdaş müşriklerdir.

Materyalizmi, bu yeni moda Allah’sızlığı himaye eden ve kabul eden insanların kalitesine bakınca, insan Allah’sız bir dünyayı kimlerin, niçin arzuladıklarını daha iyi anlıyor.

Evet, Allah’sız bir dünyayı kimler, niçin ister? Bu soruya doğru cevap bulabilmemiz için Allah’ın koyduğu yasalara, emir ve yasaklara, özetle Allah’ın nizamına bakmak gerekir.

Allah her türlü zulmü, kula kulluğu, zinayı, içkiyi, fuhşu, kumarı, hırsızlığı, hayasızlığı, sefahati, hevâ ve hevesi tanrı edinmeyi, adâletsizliği, cehâleti, kibri, hasedi, kötü zannı, dedikoduyu, asabiyeti, laf taşımayı yasaklıyor ve hoşlanmıyor. Adâleti, iyiliği, sabrı, çalışmayı, ilmi, fazileti, infakı, zekâtı, namazı, orucu, haccı, düşkünlere vermeyi, zayıfları gözetmeyi, yetime iyi davranmayı, dilenciyi azarlamamayı, yoksulu doyurmayı, ahde vefa göstermeyi, emânete sadakati, boş konuşmamayı, ana-babaya ihsan ile muâmeleyi, kadınlara iyi davranmayı, insanları sabırla dinleyip sözün en güzeline tabi olmayı ve daha birçok şeyi emir ve tavsiye ediyor.

Allah, emirlerine uyanları ödüllendireceğini, karşı gelenleri hâkimi kendisinin olduğu, hiçbir şeyin gizli kalmadığı, iltimas ve rüşvetin geçmediği, hiç kimseye haksızlığın yapılmadığı âdil bir mahkemede yargılayıp cezâlandıracağını söylüyor.

Şimdi sormak gerek: Böyle bir Allah’ı kimler istemez? Ya da yukarıdaki biçimiyle: Allah’sız bir dünyayı isteyenler kimlerdir?

Zâlimlerdir... Namussuzlardır... Ahlâksızlardır... Soygunculardır... Kısaca suçlulardır... Çünkü hiçbir suçlu muhakeme edilmeyi istemez. Zâlimler adâleti, katiller mahkemeyi, soyguncular yargılanmayı sevmezler.

Elbette faziletsizler, fazilete çağıran Allah’a düşman olacaklardır. Sorumsuzca bir hayat sürmek isteyenler Allah’sız bir dünyanın özlemiyle yanıp kavrulacaklardır.

Materyalistlerden “dinsiz” olduklarını söyleyecek kadar “dürüst” olanlar, inkâr ettikleri Mutlak Varlığın yerine başka şeyleri koyarak “dinsizim” dedikleri halde, yalancı konumuna düşüyorlar. Gördüğümüz bütün bu varlıkların nasıl ve kim tarafından yaratıldığı sorununu biraz kurcaladığınızda, sözkonusu laik “ate”lerin biraz önce inkâr ettikleri Allah’ın yerine alelacele bir tanrı peydahlama telaşına düştüklerini göreceksiniz. O takıp takıştırdıkları, yakıp yakıştırdıkları “cici” tanrı, en az inkârları kadar ciddi “tesadüf tanrısı”dır(İman Rİsalesi, M. İslâmoğlu -özetlenerek-)

 

Tesadüf Nedir? Bu Kâinat, Tesadüf Eseri Olarak Oluşabilir mi?

Tesadüf teorisi, hesap kurallarının hiç biriyle uyuşmayan nizamsız, şuursuz, kendi kendine, rastgele bir olayın meydana gelmesidir. Oysa Yüce Allah şöyle buyuruyor: “O’nun (Allah’ın) yanında her şey bir mikdar (ölçü) iledir.” (13/Ra’d, 8)  “Biz her şeyi bir kadere (bir ölçü, bir plan ve bir düzene) göre yarattık.” (54/Kamer, 49)   “...Şüphesiz Allah her şey için bir ölçü yaratmıştır.” (65/Talâk, 3)

Atom sisteminden güneş sistemine kadar uzay boşluğundaki tüm sayısız yıldız ve galaksilerde bulunan ince ve hassas nizam, atmosferdeki gazların belli bir oranda bulunuşları, insanlarla bitki ve hayvan arasındaki şaşmayan gaz alış verişi, özetle, değil ayrıntılarını bir bir dile getirmek; fihristini vermekten âciz kaldığımız şu evrende yürürlükte olan baş döndürücü olaylar ve bu olaylara yön veren eşsiz  nizam kendi kendine var olup devam edebilir mi? Evet, insanları hayrete düşüren bu şaşmaz düzen, ince plan ve hassas nizam, acaba “tesadüf” denilen şuursuz, hiç bir hesap kuralına tabi olmayan bir rastlantı eseri mi? Yoksa ilmi, kudreti bütün kâinatı kuşatan ezelî, ebedî, her şeye kadir bir yaratıcı tarafından mı yaratılmıştır?

Tesadüf teorisinin tutarsızlığını şöyle bir örnekle açıklayalım: “Yeryüzünün çeşitli bitkilerinden ve eczanenin raflarında bulunan şişelerin içindeki ilaçlardan, eczacı tarafından hassas terazi, ince hesap ve ölçülerle bir macun, yani bir ilaç hazırlanıyor. Bir birine katılan ilaçların oranları az bir miktar değiştiği takdirde umulan etkinin tam tersi görülecektir. Şimdi bir deprem sonucunda, raflar üzerinden düşüp kırılan şişelerden akıp bir araya toplanarak biri birine karışan ilaçların, eczacı tarafından belirli oranda terkip edilen macunu, aynı ölçüde meydana getirmesi mümkün mü? Akılla bunu kabul etmek mümkün değildir. Öyle ise, ince bir hesap, hassas bir ölçü, şaşmaz bir düzenle yaratılmış şu kâinat kör ve şuursuz bir tesadüf eseri değil; her şeye kadir, âlim, muktedir olan Yüce Allah tarafından yaratılmıştır.

Aritmetik bir gerçektir: İnsanın cebine koyduğu 1’den 10’ a kadar numaralı 10 adet markayı cebinden sırasıyla çekebilme ihtimali on milyarda birdir. Bu kadar basit bir işlemde dahi, bir eksiğiyle on milyar yanılma payı olan tesaadüf tanrısı, acaba nasıl oldu da, nizam ve intizamı zerreden kürreye akllara durgunluk veren bu evreni bunca muazzam bir düzen içine sokabildi?

İşin ilginci, evrenin çok muazzam bir plan dâhilinde saat gibi tıkır tıkır işleyişini, bu evren içinde bir özge evren olan insanın fiziki ve fizikötesi boyutlarının da en az evren kadar ince hesaplar çerçevesinde yaratılıp yaşatılışını tesadüfle açıklayan materyalistler, değil şuursuz madde eliyle; şuurlu insan eliyle dahi bir sineğin yapılamadığını, yapılamayacağını görüp “tesadüf tanrılarını” neden yardıma çağırmazlar?

“Ey insanlar! Size bir mİsal verildi; Şimdi onu dinleyin: Allah’ı bırakıp da yalvardıklarınız, o maksatla hepsi bir araya gelseler bile, bir sineği dahi yaratamazlar. Sinek onlardan bir şey kapsa, onu da geri alamazlar. İsteyen de âciz, kendinden istenen de!” (22/Hacc, 73).

 

Tabiat (Doğa) Nedir? Tabiat Yaratıcı Olabilir mi? 

Tabiat (doğa): Yaratılmış olan her şey, maddî âlem ve maddî âlemin özellikleri, onda işleyen kanun ve düzendir. Materyalistlere göre, yaratılış olayı tabiat tarafından meydana gelmektedir. Oysa ki tabiat denilen şu varlık âlemi, yaratan değil; yaratılandır.

Tüm ilmî veriler, tarafsız olarak evrenin bir başlangıcı olup sonradan var olduğunu ortaya koymaktadır. Sonradan var olan bir şey, kendi kendini yaratamayacağı gibi, hiç bir şey de yaratamaz. Öyleyse tabiatın (varlık âleminin) bir ilk yaratıcıya ve bir muharrike (hareket ettirene) ihtiyacı vardır. O da ezelî, ebedî ve bir olan Allah (c.c.)’dır.

Akıl, idrâk, ilim ve irfan sahibi olan insan yokluktan, hiç yoktan bir toplu iğne, bir sivri sinek yaratamadığı halde; akıl ve idrâkı olmayan “tabiat” kendi kendini veya herhangi bir şeyi nasıl yaratabilir? Bunu iddia edenler, düşünme kabiliyetini yitiren, beyni gözleri üzerine inmiş bakar körlerdir. 
 
Vahye değil de materyalizm dinine inanan kimseler, bütün bu muazzam nizam ve intizamı ve bunca varlıkların yaratılışını tesadüfle veya doğayla açıklamaya çalışmaktadırlar. Bu durumda, bunlar dinsiz (mülhid) olamazlar; bunlar tam bir “müşrik”; yaptıkları da “şirk”dir. Çünkü inkâr ettikleri Allah’ın sıfatlarını (en önce yaratma sıfatını) O’ndan alıp, “tesadüf” veya “doğa” adını verdikleri bir tanrıya vermiş oluyorlar. Kendilerine yanlış olarak, “dinsiz” denen bu “çok dinli”, “çok tanrılı” kimseler, ellerinde tuttukları medya aracılığıyla dinlerinden edip sürüleştirdikleri yığınları ifsâd edip kandırmaya çalışmaktadırlar. “Doğa öyle yaratmış”, “tabiat ananın lütfu”, “burcunuz...”, “yıldızınız...”, “astrologunuz diyor ki...” gibi ifâde ve  başlıkları altında reklamını yaptıkları hurâfelerin, çağdaş üfürükçülerin ve falcıların peşine takmayı ihmal etmiyorlar. Dünyanın güneşten kopup içinde canlıların oluşmasını, insanın ortaya çıkışını tesadüfe bağlamaya çalışıyorlar.

Çağdaş dünyada değişiklik olsun diye ortaya atılan felsefe ve dünya görüşlerinin, ahlâk ve erdem açısından en tahripkâr olanı, hiç kuşkusuz dinsizliktir, ateizmdir. Bu tavrın yaygınlaşmasında en büyük pay, elbette düzenin ve egemen güçlerindir.

Bu inkâr hastalığının pençesine  düşenler dahi, eğer tamamıyla öldürüp yok edememişlerse  vicdanlarının  ta derinliklerinde  Allah’ın  varlığını  hissederler.  Bu his, Allah’ın da hidâyetiyle  kimi zaman kişinin varlığını kuşatarak hayatının tamamına hakim olur. Kimi zaman da bir felâket, bir korku sırasında geçici olarak ortaya çıkar. Gerçek şu ki, olmayan bir şey hissedilmez. Sonlu ve yaratılmış olan insan zihni, sonsuz ve yaratılmamış bir varlığı icad edemez. Bizi koruyan kim ise var eden de odur. Varlığımız, Allah’ın varlığının en kesin delilidir.

Herşeylerini Allah’a borçlu olan ve buna rağmen ihanetin zirvesine çıkıp O’nu inkâr eden Allah’sız materyalistlere sormalı: Allah’sız bir dünyada faziletli olmanın, kurallı yaşamanın, dürüst davranmanın, yani özetle ahlâklı olmanın sebebi ne? Allah ve âhirette ödül yoksa, bütün bu zahmetlere insan niçin katlansın? 

Allah’ın, âhiretin, hesabın, sorgunun, sualin olmadığı bir hayat namuslulara, ahlâklılara, dürüstlere, hakkı hukuku gözetenlere, erdemlilere bir cehennem; namussuzlara, hırsızlara, canilere, ahlâksızlara bir cennet olurdu. Öylesi bir dünyada insanları erdemli ve ahlâklı yaşamanın gerekliliğine nasıl iknâ edecektiniz ve onlar neden iknâ olsunlar? Olmuyorlar zaten. Allah’ı hayatına, siyasetine, devletine, okuluna karıştırmak istemeyen laiklerin, materyalistlerin yaşantıları bunun en açık delili değil midir?

İnsanlık tarihi Allah’ını, dinini, İmanını kaybedenlerin şeref, ahlâk, fazilet, birlik, dirlik, özetle insanı insan yapan her şeylerini kaybettiklerinin örnekleriyle doludur. Yine tarih, gerçek anlamıyla İman edenlerin kahramanlıklarını, her konudaki erdem ve faziletlerini gıptayla hatırlamakta ve hatırlatmaktadır. 

 

Allah Teâlâ’nın Birliği   

Kur’an-ı  Kerim’de Allah Teâlâ’nın varlığını belirten pekçok âyet-i kerime olmakla beraber, O’nun birliğinden bahseden âyetler, varlığını ifâde eden âyetlerden daha çoktur. Allah Teâlâ’nın birliğinden bahseden ve çoğu Mekke’de inen âyetler, şirki reddedip  tevhidi emreder.  Bu âyetlerin bir kısmı Allah Teâlâ’nın ilâhlık vasfına yakışmayan  yaratılmışlık, âcizlik ve eksiklik ifâde eden özellikleri reddetmek sûretiyle O’nu tenzih eder. Bir kısmı da O’nun kâinatın yaratıcısı, nimet vericisi, tek sahibi ve  hakimi  olduğunu belirtir.

Meselâ; Kur’an’da “Allah kendine ortak koşulmasını bağışlamaz, bundan başkasını dilediğine bağışlar. Allah’a ortak koşan da gerçekten büyük bir günah işlemiştir.” (3/Âl-i İmran, 48) buyurularak  şirk reddedilirken; diğer bir sûrede: “De ki: O Allah birdir. Allah hiç bir şeye  muhtaç değildir, her şey O’na muhtaçtır. Kendisi doğurmamıştır ve doğurulmamıştır.” (112/İhlâs, 1-4)  buyurularak  tevhid en özlü  biçimde vurgulanmaktadır.

Ebû Cehil gibi en azılı müşrikler, hatta şeytan bile Allah’ı inkâr edememiş, O’nu yaratıcı, tabiata hükmedici olarak kabul etmeye kendilerini mecbur hissetmişlerdi. Ama, Allah’a sadece inanmak yeterli değildir. O’na hiç bir şeyi, hiç bir şekilde şirk koşmamak şarttır. 

İnsanlar tarih boyunca Allah’ın varlığını doğrudan inkâr yerine ya müşrikler gibi O’na ortak koşarak şirke düşmüşler, ya da laiklik  anlayışıyla O’nun bazı sıfat ve fiillerini inkâr ederek küfre düşmüşlerdir. Bu iki inkâr, iki şirk çeşidi arasındaki benzerlik ve farkları şöyle ifâde etmek mümkündür:

Müşrikler Allah’ın varlığını, yaratıcılığını, rızık vericiliğini kabul ettikleri halde, vahdâniyyetini inkâr ediyorlar, O’na putları ortak koşuyorlardı. Laiklik ise, Allah’ın Rabbânîyetini inkâr ederek O’nu dünya hayatına, insanın gündelik yaşamına, toplumların yönetimi demeye gelen siyasete karıştırmak istememektir. Özetle, şirk vahdâniyyeti; laiklik Rabbânîyyeti inkâr etmektir.

Şirk, Allah’ın zâtında O’na ortaklar koşmakken; laiklik de Allah’ın sıfatlarında O’na ortaklar koşmak ve O’nun olan teşrî, terbiye etme, hüküm koyma yetkilerini yaratandan alıp yaratılanlara devretmektir.

Şirkle laikliğin bu uygulamaları neticede aynı kapıya çıkıyordu: Hevâ ve heveslere uygun bir hayat sürmek; canları çekince çiğnedikleri, ya da değiştirdikleri, kurallarını kendilerinin belirlediği bir hayat...

Şirk de laiklik gibi hakkı ikiye paylaştırıp Allah’ın hakkını Allah’a, “Sezar”ları olan tâğutlarının hakkını da putlarına vermektir.

“Allah’ın birliği” konusu, Akaid’in temel ve en önemli konusudur. Akaid ilmine bu yüzden  Tevhid ilmi de denir(Tevhid, birlemek, Allah’ı bir kabul etmek demektir. Yani, Allah’ın zâtında, sıfatlarında ve fiillerinde eşsiz olduğunu bilmek ve öylece inanmaktır.) İslâm Dini’ndeki tüm hükümlerin bir noktada Allah’ın birlenmesine (tevhide) dayandığı için, İslâm’a Tevhid dini; müslümanlara da muvahhid denilir.

Günümüzde Allah’ı sözde bir olarak kabul eden nice insanlar, hâkimiyet ve mutlak otorite konusuna gelince Allah’a ortaklar koşmaktadırlar. Allah’a ait bazı vasıfları başkalarına veren, başka şeyleri Allah’ı sever gibi seven, başkasından Allah’dan korkar gibi korkanlar Allah’ı gerçekten birlemiş olmazlar. Allah’ı kanunlarına, idarelerine, işlerine... karıştırmak istemeyenler tevhid eri vasfını kaybedip müşrik vasfını kazanırlar. “Onların çoğu, Allah’a, şirk koşmaksızın İman etmezler.” (12/Yûsuf, 106)(Akaidin en temel konusu olan tevhid konusu, ileride daha geniş şekilde açıklanacaktır.)

Allah’ın varlık ve birliğini kabul etmenin, fert ve toplum hayatının her alanında ortaya çıkması zorunlu olan birtakım sonuçları vardır. Bir olan Allah’a İman etmek: Sadece O’nun hâkimiyetini kabul etmek, mutlak itaat edilecek otorite olarak O’nu tanımak, O’na ve emirlerine boyun eğmektir. Bir olan Allah’a İman; Allah’ın öngördüğü nizama aykırı olan herşeye karşı bir inkılap hareketidir; bir başkaldırıdır. Allah’dan başka ilâhları reddettiğimiz, Allah’ı birlediğimiz yaşantımızın tüm boyutlarında kendini göstermelidir. Allah’a İman, çevreyi etkilemeyen, gayr-ı İslâmî vakıayı kabullenen kuru ve edilgen yahut etkisiz bir iddia olamaz. Bir olan Allah’a İman etmenin zorunlu gereği; Allah’ın nizamını hayatına, düşünce ve inançlarına, ferdi, sosyal, siyasal, ekonomik, ahlâkî ve teabbudî (ibâdetle ilgili) bütün ilişkilerine hâkim kılmaya çalışmaktır.

  

 

 

SORULAR


1- Müşrikler, Allah’ın varlığını mı, yoksa birliğini mi inkâr ediyorlar? 

2- Müslümanlar Allah’a nasıl inanırlar? 

3- Tevhid ne demektir? İslâm Dini’ne niçin tevhid dini denir? 

4- Muvahhid ne demektir? Muvahhid kelimesinin zıddı olan kelime nedir?

5- Allah’ı inkâr etmede önemli etkenleri sayınız.

6- Tesâdüf nedir? Yaratıklar tesadüfen (kendi kendilerine) yaratılmış olabilir mi?

7- Tabiat nedir? Tabiat/doğa, kendini ve başkalarını yaratabilir mi? Niçin? 

8- Allah’ın varlığıyla ilgili olarak aşağıdaki ifâdelerden hangisi yanlıştır?
a) Allah’ın varlığını kabul eden herkese müslüman denir.
b) Kâinattaki muazzam düzen ve nizam, yaratıcının tek olduğunu gösterir.
c) Bozulmamış, sağlam akıl Allah’ın varlığını kabul etmek zorundadır.
d) Allah’ın varlığına inanmak fıtridir (yaratılış gereğidir).

Baglantı

• 14/12/2006 - İMAN ESASLARI

 

 

• ALLAH’A İMAN; Müslümanın Allah İnancı, Allah’ın
   Zâtî ve Subûtî Sıfatları, Esmaü’l-Hüsna
• MELEKLERE İMAN; Meleklerin Özellikleri, Dört Büyük Melek ve Diğer Bazı Melekler ve Görevleri
• KİTAPLARA İMAN; a- Suhuf b- Büyük Kitaplar
• PEYGAMBERLERE İMAN; Peygamberlerin Sıfatları, Peygamberlik Vehbîdir, Son Peygamber, Mütenebbî
•ÂHİRETE İMAN; Âhiretin Gerekliliği, Kabir Hayatı, Amel Defterlerinin Dağıtılması, Mizan, Şefaat, Cennet ve Cehennem  
• KADERE İMAN; Kaza, Kader, Tevekkül

 

 

                     Bu üniteyi bitirdiğinizde aşağıdaki
                   amaçlara ulaşmanız beklenmektedir:

* Temel İman esaslarıyla ilgili bir ayet meali ve Cibril hadisini mealen ifâde etmek.
* Bir müslümanın Allah'a nasıl inanması gerektiğini açıklayabilmek.
* Allah Teâlâ’nın sıfatlarını ve beşerî sıfatlardan farklarını açıklayabilmek.
* Allah’ın zâtî ve subûtî sıfatlarını sayıp kısaca açıklayabilmek
* Esmâü’l-Hüsnâ konusundaki ayet mealini ifâdelendirerek, Esmâü’l-Hüsnâ’ya açıklayıcı örnekler verebilmek.
* Gayba İmanın izahını yapabilmek, gaybî varlıklardan olan meleklerin özelliklerini açıklayabilmek; Bazı meleklerin isim ve görevlerini listeleyebilmek.
* Büyük ve küçük  Kitap’ların hangi peygamberlere gönderildiğini listeleyebilmek.        
* Kur’an’ın temel özelliklerini ve gönderiliş amacını, vahyin anlam ve çeşitlerini ifâdelendirebilmek.
* Nebî, Rasûl ve  mütenebbî kavramlarını, peygamberlerin gönderiliş amacını tanımlayabilmek; peygamberlerin sıfatlarını, Kur’an’da ismi geçen peygamberlerin isimlerini listeleyip açıklayabilmek.
* Âhiretin gerekliliğini ve âhirete inanmanın fayda ve hikmetlerini dillendirebilmek; kıyâmet, amel defteri, mizan, şefaat, cennet, cehennem, sırat, havz kavramlarını tanımlayabilmek. 
*Kader kavramını açıklayarak, insanın ihtiyârı (tercihi) yönüyle fiillerini sınıflandıRabbilmek, tevekkül kavramını açıklayabilmek.

 


Cibril hadisi diye şöhret bulan hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz, İman, İslâm ve ihsan mefhumlarını tanımlamıştır.  “Rasûlullah bir gün insanlarla beraberken, bir adam (bu şahsın Cebrâil (a.s.) olduğu hadisin sonunda Peygamberimiz tarafından açıklanmıştır) kendisine gelerek,  “İman nedir?” diye sordu. Rasûlullah da, “İman; Allah’a, meleklerine, Allah’a kavuşmaya, peygamberlerine, öldükten sonra dirilmeye inanmak demektir.” cevabını verdi. Bunun üzerine o şahıs,  “İslâm nedir?” dedi. Rasûl-i  Ekrem  de cevaben, “Allah’a ibâdet etmen, O’na şirk koşmaman, namazı kılman, farz olan zekâtı vermen, Ramazan ayında oruç tutmandır.” karşılığını verdi. Aynı kişi, “İhsan nedir?” diye bir soru yöneltti. Hz. Peygamber de, “Allah’a, O’nu görüyormuş  gibi ibâdet etmendir. Çünkü sen O’nu görmüyor olsan da O seni görüyor.”  buyurdu(Buhârî, İman 37, Tefsir, sûre 31; Müslim, İman 1; Ebû Dâvud, Sünnet 15; Tirmizî, İman 4; İbn Mâce, Mukaddime 9; Ahmed bin Hanbel, I/51) 
 
“Rasûlullah, Rabbinden kendisine indirilene (Kur’an’a) İman etti, mü’minler de. Hepsi; Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine İman ettiler.” (2/Bakara, 285) “Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve âhiret gününü inkâr ederse, muhakkak ki hidâyetten uzak bir sapıklığa düşmüştür.” (4/Nisâ, 136)   

Bir insanın mü’min olması için, Rasûlullah (s.a.s.)’in Allah’tan getirdiği dinin tümüne inanması şarttır. Bir mü’min, Kur’an’da belirlenen inanç esaslarının tümüne inanmak zorundadır. Cibril hadisi diye meşhur olan Peygamberimiz’in İmanı tarif etmesinden, bu akîdenin ana muhtevâsını öğrenmekteyiz. Bu ifâdenin izah edilip açıklanması İman esaslarını oluşturur.

İman esasları: Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe, kadere (her şeyin Allah’tan geldiğine) inanmaktır. Bunlar topluca mü’minin akîdesini teşkil eder. Fakat sayılan bu esasın ayrıntıları vardır. Dolayısıyla “İmanın şartı altı” yerine; “İman, altı ana maddeden oluşur” demek daha doğru olur.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Allah’a İman

İslâm’da inanılması gereken esasların birincisi Allah’ın varlığına ve birliğine inanmaktır. Allah inancı olmadan O’nun meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine ve diğer İman esaslarına inanmak mümkün olmaz. Bunların hepsi Allah inancına bağlıdır.

Akıl sahibi olup da ergenlik çağına gelmiş olan her insana düşen ilk görev, yaratıcısı olan Allah Teâlâ’yı tanımak, O’na İman edip kullukta bulunmaktır. “O göklerin, yerin ve bunların arasındaki her şeyin Rabbidir. O’na kulluk et ve O’na kullukta sabret. Hiç O’nun adıyla anılan birini biliyor musun?”  (19/Meryem, 65)

Mükellef  olan herkese ilk önce farz olan;  Allah’a  İman etmektir. Bu İman Allah’ın varlığına ve birliğine, O’ndan başka ilâh olmadığına İmandır.

 

Müslümanlar Allah’a Şöyle İnanır:

Allah vardır ve birdir. Varlığının başlangıcı ve sonu yoktur. Allah yaratıklardan hiç birisine benzemez. Allah’ın varlığı kendisindendir. O hiç bir şeye muhtaç değildir, bütün her şey ona muhtaçtır.

Allah daima diridir. Her şeyi bilir, görür, işitir, dilediğini yapar. Allah sonsuz kudret (güç) sahibidir, yaratıcıdır, dilediğini yoktan var eder.

Allah’a böyle inanan kimse, hiç kimsenin görmediği bir yerde bile olsa ahlâksızlık yapamaz. Çünkü Allah’ın onu gördüğünü, duyduğunu ve cezâlandıracağını bilir ve ona göre hareket eder.

 

Allah Teâlâ’nın Sıfatları

Allah’a  İman etmek için Allah’ı bilmek lazımdır. Fakat Allah’ın  zâtı ve  mahiyeti bilinemez. İnsanlar bu konuda düşünmekten men olunmuşlardır. Allah ancak  isimleri, sıfatları ve fiilleri (yaratmak, rızık vermek gibi) ile bilinir. O halde Allah’a İman O’nda bulunması ve bulunmaması gereken sıfatları  ve O’na mahsus isimleri bilmek ve inanmaktır. Allah Teâlâ’ya doğru olarak inanmak ve yüce varlığını iyi tanıyabilmek için O’nun sıfatlarını ve isimlerini bilmek gerekir.

Meşhur sınıflamaya göre Allah Teâlâ’nın 14 tane sıfatı vardır. Bunlardan 6 tanesi zâtî, 8 tanesi ise subûtî sıfatlarıdır. Zâtî sıfatlar sadece ve sadece Allah Teâlâ’da bulunan, O’nun hâricinde hiç bir varlıkta bulunmayan sıfatlardır. Ama subûtî sıfatları ise, Allah’tan başka bazı varlıklarda da  sınırlı bir şekilde bulunabilen sıfatlardır.

 

a- Zâtî Sıfatlar (Sıfat-ı Selbiyye)

Allah Teâlâ’nın zâtî sıfatları 6 tanedir.  

1) Vücut: Var olmak demektir. Bütün bu kâinatı yaratan ve düzenleyen Allah vardır.

2) Kıdem: Allah’ın varlığının öncesinin olmamasıdır. Yani, önceden yok iken sonradan yaratılmış değildir. Her yaratılan şeyin muhakkak evvelî vardır. Allah Teâlâ tek yaratıcı olduğundan O’nun evvelî yoktur. Allah     Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyuruyor: “O ilktir (kendinden önce hiçbir varlık yoktur.), sondur (kendinden sonra bir varlık yoktur, her şey yok olurken O  kalacaktır.), O zâhirdir, bâtındır.”  (57/Hadîd, 3)

3) Beka: Allah’ın varlığının sonu olmaması demekıir. Allah Teâlâ ebedîdir. O’nun ne geçmİşte ne gelecekte var olmadığı ve var olmayacağı bir zaman düşünülemez. Tek yaratıcı olan Allah’tan başka bütün her şey yok olmaya  mahkumdur ve yok olacaktır. “Yer üzerinde bulunan her canlı yok olacak; Ancak azamet ve ikram sahibi Rabbinin zâtı bâki kalacak.” (55/Rahmân, 26-27) “Allah ile birlikte başka bir tanrıya tapıp yalvarma! O’ndan başka tanrı yoktur. O’nun zâtından başka her şey helâk olacaktır. Hüküm O’nundur ve siz ancak O’na döndürüleceksiniz.” (28/Kasas, 88)

4) Vahdâniyyet: Bir olmak demektir. Allah zâtında, sıfatlarında ve fiillerinde eşi, dengi ve benzeri olmayan birdir. “De ki: O, Allah birdir.” (112/İhlâs, 1)

Allah Teâlâ mutlak birdir. Bir kağıdı veya tebeşiri ikiye, üçe, dörde veya daha fazla parçaya bölebilirsiniz. Alahü Teâlâ iki veya daha fazla olması düşünülemeyen birdir. Hıristiyanlar Allah’ın; kutsal ruh, oğul, ve babadan meydana geldiği inancı yüzünden sapıtmışlar ve şirke düşmüşlerdir. 

Allah Teâlâ sıfatlarında da birdir. Allah’tan başka hiçbir varlık sıfatlarında bir değildir. Mutlaka bir veya birkaç sıfatıyla diğer varlıklarla ortak durumdadır. Meselâ, güneş ve ay bir tanedir. Fakat onlar gibi parlak ve yuvarlak başka gök cisimleri vardır ve onlara benziyordur. Allah Teâlâ böyle değildir, O’nun sıfatları öyle birdir ki, aynı sıfatların başka bir varlıkta bulunmasına imkan yoktur. 

Allah, fiilleri itibariyle de birdir. Meselâ, yaratmak Allah’ın fiillerindendir. O’ndan başka hiç bir varlığın, bir şeyi yoktan var etmesi düşünülemez. 

5) Muhâlefetün lil-havâdis: Sonradan var olanlara benzememek demektir. Allah (c.c.) sonradan var olanlara, yani yaratılmış varlıklardan hiçbirine, hiçbir yönden benzemez. İnsanın aklına geldiği, düşüncesinin ulaşabildiği herşeyden Allah mutlak sûrette başkadır.  İnsan  aklı Allah’ın zâtının mâhiyetini anlayamaz. Bu yüzden insanlar bu konuda düşünmekten men olunmuşlardır. “O’na benzer hiçbir şey yoktur.”  (42/Şûrâ, 11)
6) Kıyam bi-nefsihî: Allah’ın varlığı ve varlığının devamlı olması kendindendir. Allah Teâlâ, var olması ve varlığını devam ettirmesi için hiç bir şeye muhtaç değildir. Allah, İhlâs Sûresinde de belirttiği gibi Samed’dir, yani bütün varlıklar O’na muhtaçtır, O hiç bir şeye muhtaç değildir. Yine Kur’ân-ı Kerim’de Allah şöyle buyurmaktadır: “Allah elbette bütün âlemlerden ganî ve müstağnîdir.” (29/Ankebût, 6)

 

b- Subûtî Sıfatlar

Allah Teâlâ’nın subûtî sıfatları 8 tanedir.

1) Hayat: Allah’ın canlı, diri, yani hayat sahibi olması demektir. O devamlı olarak diridir, ölümsüzdür. Sonsuza kadar diri olarak kalacaktır. Allah, canlı olarak hayatta kalması  için, yaratılmış varlıklar gibi bazı şeylere muhtaç değildir.

2) İlim: Allah’ın, geçmiş ve gelecekteki her şeyi en küçük ayrıntısına kadar bilmesidir. Allah, olmuşu olacağı, açığı gizliyi, kalplerden geçenleri, herşeyi ezelî ilmiyle bilir.

3) Semî’: Allah’ın her şeyi işitmesidir. Allah kulağa ihtiyaç duymadan herşeyi işitir. O’nun duymayacağı hiç bir ses, hiç bir fısıltı yoktur. İnsanların duyamadıkları, ama gerçekte var olan tüm sesleri duyar.
 
4) Basar: Allah’ın her şeyi görmesidir. Allah Teâlâ küçük büyük, gizli açık, uzak yakın, her şeyi görür. Hiç bir şey O’na gizli kalmaz.

5) İrâde: Dilemek demektir. Allah dilediğini yaratır, O’nun irâdesi (dilemesi) dışında hiç bir şey olmaz.

6) Kudret: Gücü yetmek demektir. Allah’ın her yerde her şeyi yaratma güç  ve kuvveti. Allah’ın gücü, dilediği her şeyi yapmaya yeter. Gerçek anlamda güç ve kuvvet, ancak, sadece Allah’a aittir.  

7) Kelâm: Söylemek, konuşmak demektir. Allah’ın harften ve sesten münezzeh olarak konuşması. Allah Teâlâ dile ihtiyaç duymadan dilediğini söyler.

8) Tekvîn: Allah’ın yoktan var etmesi, yaratması. Her şeyi Allah yaratmıştır. Allah, yaratmak istediği şeye  “ol” der ve hemen o şey oluverir.


 
Esmâü’l-Hüsnâ (Allah Teâlâ’nın Güzel İsimleri)

Kur’an, marifetullah (Allah’ı tanıma) bilgisini Allah’ın isim ve sıfatları yoluyla vermektedir. Kur’an’da yüz civarında isim ve sıfat bulunmaktadır.

Bu isim ve sıfatların birçoğu müşrik ve münkirlerin Allah (c.c.) hakkındaki düşüncelerini reddetmek ve doğrusunu göstermek için zikredilmiştir. Birçoğunda da Allah, kendi kendisini tanıtmaktadır. “Nasıl bir Allah?” sorusu, Kur’an’da zikredilen  “esmaü’l Hüsna ve sıfatların bildirdiği ve tanıttığı Allah”  şeklinde cevaplandırılabilir.

ALLAH:
Kâinatı yaratıp yöneten, bütün övgü ve ibâdetlere lâyık, varlığı zorunlu olan, ulûhiyete mahsus sıfatların hepsini kendinde toplamış bulunan yüce Zât’ın özel ve en kapsamlı adı, lafza-i celâl.

er-RAHMÂN:
İlâhî rahmet, lütuf ve koruyuculuğu bütün mahlûkatı kapsayan, dünyada İman eden ve etmeyen herkese merhamet edip nimetlendiren.

er-RAHÎM:
Çok merhamet edip bağışlayan, dünyada kendisine İman edip emirlerine uyanları âhirette ebedî nimetlerle mükâfatandıracak olan.

el-MELİK:
Görünen ve görünmeyen bütün âlemlerin sahibi ve yöneticisi.

el-KUDDÛS:
Her türlü eksiklik ve noksanlıktan münezzeh (uzak), bütün kemal sıfatlarıyla muttasıf bulunan.

es-SELÂM:
Esenlik veren, kullarını tehlikelerden selâmete çıkarıp sâlim kılan.

el-MܒMİN:
Güven veren, vaadine güvenilen, kendine sığınanları rahata, huzura erdiren. Gönüllerde İman ışığı uyandıran.

el-MÜHEYMİN:
Evrenin bütün işlerini düzenleyen, gözeten ve yöneten; insanları murâKâbe edip koruyan.
el-AZİZ:
Eşi, benzeri ve dengi bulunmayan; değerli, şerefli ve güçlü; hiçbir zaman yenilmeyen, daima gâlip olan.

el-CEBBÂR:
Mutlak irâdesini her durumda yürüten, dilediğini zorla yaptırmağa muktedir olan;  düzeni bozulan her şeyi tanzim eden, her güçlüğü kolaylaştıran.

el-MÜTEKEBBİR:
Her şeyde ve her İşte azamet ve yüceliğini gösteren; büyüklükte eşi ve benzeri olmayan.

el-HÂLİK:
Her şeyi takdirine uygun şekilde yaratan, yoktan var eden.

el-BÂRİ’:
Herhangi bir modele bağlı kalmadan bütün varlıkları yaratan; eşyayı, herşeyin âzâ ve cihazlarını birbirine uygun olarak yaratan. 

el-MÛSÂVVİR:
Her varlığa ayrı bir şekil ve özellik veren.

el-ĞAFFÂR:
Mağfireti, affı çok; daima affeden, tekrarlanan günahları da bağışlayan.   

el-KAHHÂR:
Yenilmeyen, yegâne gâlip; varlıkları emir ve irâdesi altında tutan.

el-VEHHÂB:
Her çeşit nimeti hiçbir karşılık beklemeden bol bol bağışlayıp veren.

er-REZZÂK:
Ruh ve bedenlerin gıdasını yaratıp veren; yaratılmışlara faydalanacakları şeyleri ihsan eden.

el-FETTÂH:
İyilik kapılarını açan; kullarına rahmet kapılarını açan ve müşkülleri çözüp kolaylaştıran.

el-ALÎM:
Her şeyi hakkıyla bilen.

el-KÂBIZ:
Daraltan, rızkı belli ölçüde tutup veren; canlıların rûhunu alan.

el-BÂSIT:
Açan, genişleten, rızkı, lütuf ve keremini bol bol veren, ruhları bedenlere yerleştirip yayan.

el-HÂFID:
Alçaltan, zillete düşüren.

er-RÂFİ’:
Yücelten, izzet ve şeref bahşeden.

el-MUİZ:
Aziz kılan, yücelten, izzet ve şeref veren.

el-MÜZİLL:
Alçaltan, zillete düşüren, hor ve hakir eden.

es-SEMΒ:
Her şeyi hakkıyla işiten.

el-BASÎR:
Her şeyi hakkıyla gören.

el-HAKEM:
Hükmeden, hakkı yerine getiren; Hüküm verme yetkisini elinde tutan; son hükmü verecek olan.

el-ADL:
Mutlak adâlet sahibi, hiçbir şeyde aşırılığa düşmeyen.

el-LATÎF
Sonsuz lütuf ve kerem sahibi; Yaratılmışların ihtiyaçlarını en ince noktasına kadar bilip karşılayan.

el-HABÎR:
Her şeyin içyüzünden haberdar olan.

el-HALÎM:
Acele ve kızgınlıkla davranmayan; cezâ vermede acele etmeyen, teenî sahibi.

el-AZÎM:
Azamet sahibi, büyük; Zâtının ve sıfatlarının mahiyeti tüm kapsamıyla anlaşılamayacak kadar ulu.

el-ĞAFÛR:
Mağfireti çok; bütün günahları bağışlayan.

eş-ŞEKÛR:
Az iyiliğe çok mükâfat veren.

el-ALİYY:
İzzet, şeref ve hükümranlık bakımından en yüce.

el-KEBÎR:
Çok büyük; Ululuğu karşısında her büyüğün küçüldüğü mutlak büyük; zat ve sıfatlarının mahiyeti tüm kapsamıyla anlaşılamayacak kadar ulu.

el-HAFÎZ:
Koruyup gözeten ve dengede tutan; Belâdan saklayan.

el-MUKIYT:
Bedenlerin ve ruhların gıdasını yaratıp veren, herşeyi koruyan.

el-HASÎB:
Kullarını hesaba çeken ve onlara kâfi gelen, yeten; herkesin ve her şeyin hesabını en iyi bilen.

el-CELÎL:
Azamet ve ululuk sahibi.

el-KERÎM:
Keremi bol ve sonsuz; Fazilet türlerinin hepsine sahip.

er-RAKIYB:
MurâKâbe eden, her şeyi gözetleyip kontrolü altında tutan.

el-MÜCÎB:
Dilek ve duâlara karşılık veren; Kendine niyaz edip yalvaranlara isteklerini veren.

el-VÂSİ’:
İlmi, ihsanı, mağfiret ve merhameti her şeyi kuşatan.

el-HAKÎM:
Bütün emir ve işleri yerli yerinde olan. Hüküm ve hikmet sahibi.

el-VEDÛD:
Çok seven ve çok sevilen.

el-MECÎD:
Yüce, şanlı ve şerefli; lütuf ve keremi bol.

el-BÂİS:
Ölümden sonra dirilten; ölüleri diriltip kabirlerinden çıkaran.

eş-ŞEHÎD:
Her şeyi gözleyip bilen; her zaman ve her yerdeki mahlûkatını bilip gören.

el-HAKK:
Fiilen var olan, varlığı ve ulûhiyeti gerçek olan; Hiç değişmeden duran; Hakkı izhar eden. 

el-VEKÎL:
Kendisine güvenilip dayanılan; Kendisine havale olunan işleri, kulların işini düzeltip onların yapacağından daha iyi temin eden.

el-KAVÎ:
Kudretli, her şeye gücü yeten.

el-METÎN:
Çok sağlam ve çok güçlü; Her şeye gücü yeten, kudretli.

el-VELÎ:
Yardımcı ve dost.

el-HAMÎD:
Her bakımdan övgüye lâyık. Bütün varlığın diliyle övülen.

el-MUHSÎ:
Her şeyi tek tek bütün ayrıntılarıyla bilen; İlmiyle her şeyin sayısını bilen.

el-MÜBDÎ:
Varlıkları ilkin yaratan; Mahlûkatı maddesiz ve örneksiz olarak ilk baştan yaratan.

el-MUÎD:
Ölümden sonra tekrar yaratan.

el-MUHYÎ:
Can veren, hayatı halk eden, sağlık ve afiyet veren.

el-MÜMÎT:
Ölümü yaratan, ecelleri geldiğinde canlıları öldüren.

el-HAYY:
Ezelî ve ebedî hayatla daima diri; her şeyi bilen ve her şeye gücü yeten.

el-KAYYÛM:
Her varlığın kendisine bağlı olduğu, kâinatı yöneten en yüce varlık; Her şeyi tutan.

el-VÂCİD:
Dilediğini dilediği zaman bulabilen, hiçbir şeye muhtaç olmayan, müstağnî.

el-MÂCİD:
Şanlı, şerefli; kadri ve keremi bol olan.

el-VÂHID:
Tek, zâtında, sıfatlarından, işlerinde, isimlerinde, hükümlerinde asla ortağı veya benzeri olmayan; Bölünüp parçalara ayrılmaması ve benzerinin bulunmaması anlamında tek.

Es-SAMED:
Arzu ve ihtiyaçları sebebiyle her varlığın kendisine yöneldiği, ancak kendisi hiçbir şeye muhtaç olmayan. İhtiyaçların giderilmesi için tek mercî.

el-KAADİR:
Her şeye gücü yeten, tam kudret sahibi; İstediğini istediği gibi yapmaya gücü yeten.

el-MUKTEDİR:
Her şey gücü yeten, kudretli; Kuvvet ve kudret sahipleri üzerinde istediği gibi tasarruf eden.

el-MUKADDİM:
Öne alan; Arzu ettiğini ileri geçiren.

el-MUAHHİR:
İstediğini geriye koyan, arkaya bırakan.

el-EVVEL:
İlk, O’ndan öncesi olmayan evvel; Varlığının başlangıcı olmayan.

el-ÂHİR:
Son, Bâki olan, O’ndan sonrası olmayan son; Varlığının sonu olmayan.

ez-ZÂHİR:
Varlığını ve birliğini belgeleyen birçok delilin bulunması açısından apâşikâr; Kudret ve saltanatıyla âşikâr olan.

el-BÂTIN:
Gizli; Zâtının görülmesi ve mahiyetinin bilinmesi açısından gizli.

el-VÂLÎ:
Kâinatın hakimi ve yöneteni.

el-MÜTEÂLÎ:
İzzet, şeref ve hükümranlık bakımından en yüce, erişilmesi mümkün olmayan.

el-BERR:
İyilik ve ihsanı bol olan.

et-TEVVÂB:
Tevbeleri çokca kabul edip günahları bağışlayan; Kullarını tevbeye teşvik edip onların tevbelerini kabul eden.  

el-MÜNTAKIM:
Suçluları lâyık ve müstahak oldukları şekilde adâleti ile cezâlandıran.

el-AFÜVV: 
Çok affedici; İnsanların günahlarını kendilerinde sorumluluk kalmayacak şekilde affeden.

er-RAÛF:
Şefkatli, çok merhametli, pek müşfik.

MÂLİKܒL MÜLK:
Mülkün hakiki ve ebedî sahibi.

ZܒL-CELÂLİ VE’L-İKRÂM:
Azamet ve kerem sahibi; Büyüklük ve ikram sahibi.

el-MUKSIT: 
Adâletle hükmeden, bütün işlerini denk ve birbirine uygun ve yerli yerinde yapan.

el-CÂMİ’:
İstediğini istediği zaman istediği yerde toplayan; Bütün övgü ve erdemleri zâtında toplayan; evrendeki tüm varlıkları tüm bir âhenk içinde toplayıp düzenleyen; bütün mahlûkatı hesaba çekmek üzere kıyâmet gününde bir araya getiren.

el-ĞANÎ:
Çok zengin; Kendisi her şeyden müstağnî, kendi dışındaki her şey O’na muhtaç.

el-MUĞNÎ:
Zenginlik veren; kullarından dilediğini keremiyle zengin eden.

el-MÂNİ’:
Bir şeyin olmasına mâni olan; Kötülüklere engel olan, hikmeti gereği dilemediği şeylerin gerçekleşmesine izin vermeyen.

ed-DÂRR:
Zarar verici olanlar dâhil olmak üzere her şeyi yaratan.

en-NÂFİ’:
Fayda veren; Faydalı ve menfaat verici şeyleri yaratan.

en-NÛR:
Nurlandıran, nûr kaynağı; Âlemleri ve gönülleri nurlandıran.

el-HÂDÎ:
Yol gösteren, murada erdiren; Hidâyet yaratan, istediği kulunu hayırlı yollara muvaffak kılan.

el-BEDΒ:
Bütün varlıkları eşi ve örneği olmadan sanatkârâne bir şekilde yaratan; hayret verici âlemler icad eden.

el-BÂKÎ:
Varlığının sonu olmayan, daima var olan.

el-VÂRİS:
Varlığının sonu olmayan; Varlığı devamlı olan servetlerin hakiki sahibi; Herşey yokluğa döndükten sonra da varlığı ve saltanatı devam eden.

er-REŞÎD:
Bütün işleri İsabetli ve hedefine ulaşan, kullarını doğru yola irşad edici.

es-SABÛR:
Çok sabırlı.

Tirmizî’nin Ebû Hureyre’den rivâyetine göre o şöyle demiştir: ‘Allah’ın Rasûlü (s.a.s.) dedi ki: “Allah’ın doksan dokuz ismi vardır. Kim onları bellerse Cennete girer.” (Hadisin devamında, yukarıda sayıp Türkçe anlamlarını verdiğimiz 99 ismi sayılır. Sünenü’t-Tirmizî, Deavât 83, Hadis no: 3507)

Buhârî, Müslim ve başkaları, hadisin sadece baş tarafını rivâyet eder, isimleri ayrı ayrı sıralamazlar(Bkz. Buhârî, Şurût 18; Müslim, Zikr 5, hadis no: 5, 6)

Âlimlerin ittifakıyla isimler 99’a münhasır değildir. Kur’ân-ı Kerim’de isim sigası halinde bulunduğu halde, Tirmizî’nin yukarıda saydığımız meşhur listesinde görülmeyen vasıflar 27 adettir:


Yukarıdaki listenin dışında, Kur’an’daki Diğer İsimler:
er-Rab,  el-İlâh,  el-Muhıyt,  el-Kadîr,  el-Kâfî,  eş-Şâkir,  el-Hakîm,  el-Kaahir,  el-Mevlâ,  en-Nasıyr,  el-Hâlık,  el-Melik,  el-Kefîl,  el-Hallâk,  el-Ekrem,  el-A’lâ,  el-Mübîn,  el-Hafî,  el-Karîb,  el-Ehad,  Ğâfiru’z-Zenb,  Şedîdu’l-ıkaab,  Fâtıru’s-semâvâti ve’l-ard,  Rafîu’d-derecât,  Ğâlib alâ emrih,  Kaaim alâ külli nefs,  Hayrun Hâfızan

“Esmâü’l-Hüsnâ (En güzel isimler) Allah’ındır. O’nu o isimlerle çağırın (adlandırın). O’nun isimleri konusunda ilhâd’a (eğriliğe) sapanları bırakın. Onlar yaptıklarının cezâsını göreceklerdir.” (7/A’râf, 180). Esmâü’l-Hüsnâ ile ilgili bu âyette geçen “eğriliğe sapanlar” diye tercüme olunan “yulhıdûn”, genel olarak Allah’a isim ve vasıf vermekte kayıtsız, lâubali kimseleri ifâde eder. İlhâd: Allah’ı, Kendisini isimlendirmediği, hakkında ne Kur’an ne de sünnette nass gelmemiş olan bir isimle adlandırmaktır. 

  
 

SORULAR

1- Müslümanlar Allah’a nasıl inanırlar?

2- Tevhid ne demektir? İslâm Dinine niçin tevhid dini denir?

3- Muvahhid ne demektir? Bunun zıddı olan kelime nedir?

4- Allah Teâlâ’nın zâtî sıfatlarını sayarak, her birini açıklayınız.

5- Allah Teâlâ’nın subûtî sıfatlarını sayarak açıklayınız.

6- Allah Teâlânın Zâtî ile Subûtî sıfatları arasında ne fark vardır?

7- Allah’ın isimleri ve sıfatları, yaratmış olduğu varlıklardan hangilerine benzer?
a)  Meleklere benzer  b) Bazısına benzer
c) Cinlere benzer  d) Hiç birine benzemez  

8- “Allah, her şeyin iç yüzünden, gizli taraflarından haberdardır.” Bu ifâdede geçen Allah’ın ismi,  aşağıdakilerden hangisidir?
a) Habir   b) Kuddüs  c) Mucib    d) Kadir

9- Kur’an’ın, Allah’tan başka ilâhları reddederken ve yalnızca O’nun ilâhlığını    belirtirken en çok üzerinde durduğu konu hangisidir?
a) Rızık verici Allah’tır.  
b) Yaratıcı Allah’tır
c) Göklerde ve yerde egemenlik Allah’ındır. 
d) Kâinattaki bütün düzeni Allah yönetmektedir. 

10- Allah’ın varlığının devamının kendinden olması, aşağıdaki sıfatlardan hangisinin   anlamıdır?
a) Kıyam bi-nefsihî  b) Muhâlefetün lil havâdis
c) Kıdem     d) Vahdâniyet

11- Aşağıdakilerden hangisi Allah Teâlâ’nın zâtî sıfatlarındandır?
a) Hayat  b) Tekvin c) Kelâm d) Vahdâniyet

12- “Var olması ve varlığını devam ettirmesi için, hiç bir varlığa muhtaç olmaması” ifâdesi, Allah Teâlâ’nın hangi sıfatının açıklamasıdır?
a) Vücud  b) Muhâlefetün lil havâdis
c) Kıyam bi-nefsihî d) Vahdâniyet

13- Aşağıdakilerden hangisi Allah Teâlâ’nın zâtî sıfatlarındandır?
a) Kudret b) Kıdem c) Basar  d) Tekvin

14- “Allah Teâlâ’nın, yarattıklarından hiç birine benzememesi” ifâdesi, Allah Teâlâ’nın hangi sıfatının açıklamasıdır?
a) Muhâlefetün lil-havâdis  b) Kıyam bi-nefsihi
c) Vahdâniyet   d) Kelâm

15- Aşağıdakilerden hangisi, Allah Teâlâ’nın subûtî sıfatlarından değildir?
a) Beka  b) Hayat c) Semi  d) Tekvin

16- Allah Teâlâ’nın dilediğini yapma gücüne sahip olmasına ne denir?
a) İrâde b) Basar  c) Kıyam bi-nefsihi    d) Kudret   

 

 

 


Meleklere İman

 

Gayba ve Meleklere İman

“Müminlerden her biri, Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine İman etti.”  (2/Bakara, 285)

Meleklere İman gaybîdir. Gayb: Hislerle veya akılla bilinmeyen, görülmeyen şeydir. Mü’min gayb âlemine inanmakla yükümlüdür (Bkz. 2/Bakara, 2). Allah’ın ve Rasûlünün bildirdikleri ister zahiri, isterse gaybi olsun mü’min ona inanandır. Bazı kâfirlerin gayba İman etmediklerini, “ben gözümle göremediğim varlıklara inanmam;  melek, cin gibi varlıklar uydurmadan ibârettir” dediklerini biliyoruz. Gaybe İman büyük bir imtihandır. Çünkü insanlar gördükleri şeylere  inanmak zorundadırlar. Bunlara karşı gözlerini yumamazlar. Fakat Hz. Allah’ın imtihanı öyle değildir. İnsanların görmediği ve göremediği şeyleri yaratması ve sonra da bunlara ‘inanın’ demesi büyük bir imtihandır. Mü’min, sadece Allah’ın ve Rasûlünün haber vermesiyle onlara inanır ve teslim olur. Mü’minlere düşen ‘dinledik ve itaat ettik’ demeleridir. Zaten, gözüyle göremediğinin varlığını kabul etmeyenlere; akıllarını, duygularını, düşüncelerini, rüzgarı, elektrik akımını... göremedikleri halde varlıklarını nasıl kabul edip, kendileriyle çelişkiye düştükleri sorulabilir. Böylece görülecektir ki, onlar görmedikleri için inkâr etmiyorlar, görseler bile hakkı kabul etmeyecek sapıklar olduklarından şeytana ve nefislerine uyarak küfrü tercih ediyorlar.

Mü’minler gayba inanmakla yükselme ve ilerleme yolundaki ilk adımlarını atmış olacaklardır. İnsanlar, hevâ ve hevesinden, hayvanlık mertebesinden ancak bu ilk adımla kurtulabilir ve gerçek insanlık mertebesine yükselirler. Bir hayvana gaybı anlatamazsınız. O daha kıymetli de olsa göremediğini tercih etmez; önündeki otları herşeye tercih eder. Kâinat, mevcut olan, bilinen ve görünen varlıklardan ibâret değildir. Bu görünüp bilinen şeylerden daha başka varlıklar da mevcuttur. Ki biz bunları görmeden sadece doğru haber üzerine verilen bilgiyle bilir ve kabul ederiz.

İnsan aklının bilinmeyen âlemleri (evrenleri) idrâk edememesi, onların mevcûdiyetinin inkârını gerektirmez. Bu konuda mü’mine düşen; işi, akıl kuvvetinin üstündeki diğer kudrete (doğru habere) bırakmasıdır. Mü’minin öğrenmek istediklerini Âlim ve Habir olan, görüneni ve görünmeyeni, gizli ve âşikârı bilen Allah’tan ve O’nun Rasûlünden öğrenmesi lazımdır. Fakat eskiden olduğu gibi, bugün de materyalist kafalılar Allah’ın ilmini önemsemeyerek, insanoğlunu gerilere, hayvanlık mertebesine götürmek istemektedirler.  

Müşrikler Allah’a şirk koşarlarken, bazıları görünen maddî cisimleri, bazıları da görünmeyen mânevî cisimleri  Allah’a eş  tutuyorlardı.  İşte,  mü’minin melek kabul ettiği varlığı müşrikler tanrı, tanrı çocukları veya tanrı kızları olarak kabul edebilmektedir. Mü’min, onların dişi veya erkek olmadıklarına inandığı gibi,  o meleklerin  kendi nam  ve hesaplarına hiç bir yetkiye sahip bulunmadığına da inanır. Onlara tapmak, onlardan yardım beklemek insanlar için küçüklük olur. Çünkü ilk insanın yaratılışında Allah, onları Âdem (a.s.)’in önünde secde ettirdi. Ve Hz. Âdem’e onlardan fazla bilgi verdi. Sonra da Hz. Âdem’i yeryüzüne halife yaptı. İnsan için, kendisine secde etmiş bir mahluktan yardım istemek ve ona tapmaktan daha büyük bir zillet olur mu?

Mü’min, sadece meleklere değil, İman edilmesi istenen gaybî/görülmeyen ne varsa hepsine Allah ve Rasûlünün bildirdiği şekilde İman eder. “Onlar ki, gaybe inanırlar, namazı dosdoğru kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden de infak ederler.” (2/Bakara, 3)

Meleklere inanan bir müslüman, meleklerin kendisini takip ettiğini, gözetlediğini, iyilik ve kötülüklerinin yazıldığını bilir. Ve bu bilinçle davranışlarına çeki düzen verir. Böylece, meleklere olan inancımız bizi kötülük ve günah yapmaktan vazgeçirir. 

 

Meleklerin Özellikleri

Melekler nurdan yaratılmış varlıklardır.  Erkeklik ve dişilikleri yoktur. Yemek yeme, uyuma, yorulma gibi insani  hallerden uzaktırlar. Güzel kokulardan, güzel sözlerden, Kur’an dinlemekten, ilimle uğraşılan  yerlerde bulunmaktan hoşlanırlar. Melekler Allah’a hiç isyan etmeyecek şekilde yaratılmışlardır. Her zaman Allah’a itaat ve ibâdet ederler.

Melekler görülmezler. Allah onları göremeyeceğimiz şekilde yaratmıştır.  Melekler çok hızlı hareket edebilirler. Verilen vazife ne kadar ağır olursa olsun, o vazifeyi yapabilecek güçtedirler.

Melekler mutlak gaybı  bilmezler. Sadece Allah’ın kendilerine bildirdiği kadarını bilirler. Gaybı yalnızca Allah bilir.

 

Dört Büyük Melek

1) Cebrâil (a.s.); Vazifesi, Allah ile Peygamberler arasında elçiliktir.

2) Mikâil (a.s.); Vazifesi, tabiat olaylarını idare etmektir.

3) İsrâfil (a.s.); Vazifesi, Allah emrettiği zaman “Sur”a üfürmektir. Birinci üfürüşte kıyâmet kopacak; İkinci üfürüşte ise, bütün ölüler dirilecektir.

4) Azrâil (a.s.); Vazifesi, canlıların rûhunu almaktır.

 

Diğer Bazı Melekler ve Vazifeleri

1) Kirâmen Kâtibîn: İnsanların yaptığı amelleri yazarlar. Biri insanın sağında, diğeri ise solunda bulunur. Sağdaki sevapları, soldaki ise günahları yazar. Sağdaki soldakinin emredeni durumundadır. Şu âyet-i kerime Kirâmen Kâtibîn meleklerinden bahsetmektedir: “Hatırla ki  insanın sağında ve solunda oturan, onun amellerini tesbit etmekte olan iki melek vardır. O bir söz atmaya dursun, mutlaka onun yanında hazır bir gözcü vardır.”  (50/Kaf, 17-18)   

2) Hafaza Melekleri: Allah Teâlâ  hafaza melekleri  hakkında Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır: “O’nun ve her insanın önünde ve arkasında kendisini Allah’ın emriyle gözetleyecek takipçi melekler vardır.” (13/Ra’d, 11)

3) Münker ve Nekir:  Bu iki melek, ölen her insana kabirde sual sormakla görevlidir. Soracakları sualler; “Rabbin kim?”, “Peygamberin kim?” ve “Dinin ne?” şeklinde olacaktır.

4) Hazene-i Cennet  ve Cehennem: Bu melekler cennet ve cehennemin bekçileri durumundadır. Cennet meleklerinin başındaki meleğin adı “Rıdvan” dır. Cehennem meleklerine  “Zebânî” denir. Başındakine ise  “Mâlik” adı verilir.

 


SORULAR   
  
1- Meleklerin özellikleri nelerdir?

2- Dört büyük meleği görevleri ile beraber açıklayınız.

3- İsmi bilinen bazı melekleri, görevleri ile beraber açıklayınız.

4- Meleklere inanmanın faydaları nelerdir?

5- Gaybı kimler bilebilir?
a) Melekler  b) Allah ve melekler 
c) Cinler    d) Sadece Allah

6- Aşağıdakilerden hangisi meleklerin özelliklerindendir?
a) İnsanlar gibi yer, içer, çoğalır ve ölürler.
b) Allah’a karşı gelme irâdeleri vardır.
c) Gaybı bilirler.
d) Allah’a daima itaat ederler, O’na karşı gelmezler.

7- Aşağıdakilerden hangisi melekler için doğru değildir?
a) Melekler nurdan yaratılmış varlıklardır.
b) Güzel kokulardan, güzel sözlerden hoşlanırlar.
c) Erkeklik ve dişilikleri yoktur. 
d) Bazan günah işleyebilirler.

8- Aşağıdakilerden hangisi, Cebrâil (a.s.) adlı meleğin görevidir?
a) Sura üflemek  
b) Tabiat olaylarını düzenlemek.
c) Allah’ın emir ve yasaklarını peygamberlere ulaştırmak.
d) Eceli gelenlerin ruhlarını bedenlerinden ayırmak.

9- Tabiat olaylarını düzenlemek aşağıdakilerden hangi meleğin görevidir?
a) İsrâfil  b) Azrâil     c) Cebrâil       d) Mikâil


     Kitaplara İman

“O takvâ sahipleri ki, onlar sana indirilene de, senden önce indirilene de İman ederler.” (2/Bakara, 4)

İman esaslarından biri de Kur’an’a ve Kur’an’dan önceki kitap ve suhuflara (küçük kitaplara) inanmaktır. O kitaplar ki Allah tarafından Rasûllerine gönderilmiş ve Rasûller de hiç bir kapalılık bırakmadan o kitaplardaki hükümleri insanlara tebliğ etmişlerdir. Bu kitaplarda Allah insanlara emirlerini, yasaklarını, mükâfatını ve azâbını açıklamıştır. Müslümanlar Allah’ın indirdiği kitaba göre hayatlarını düzenler.

Biz müslümanlar, peygamberlere gönderilen kitapların hepsine inanırız. Ancak, Kur’ân-ı Kerim hâricindeki kitaplar sonradan insanlar tarafından bozulmaya uğramışlardır. Bu sebeple biz onların bozulmuş haline değil bozulmamış haline inanıyoruz.

Mü’minlerin Kur’an’a ve önceki kitaplara inanması, Hz. Âdem’den kıyâmete kadar insanların tek bir dini, tek bir Rabbi olduğunu ispatlıyor. Onun için de bu inanç büyük bir değer taşır. Bu akîde,  mü’minlerin  ruhlarından kötü taassubu kökünden söküp attığı için büyük öneme sahiptir. Bu akîde sahibi her mü’min, hak olan geçmiş bütün din ve peygamberlere inanır.

Bu inanca sahip olan insanlar, peygamberden peygambere intikal eden tek dini (İslâm’ı) bulmuş olurlar. Böylece sağlam bir akîdeye sahip olduktan sonra Kur’an’a uymaları ve onu pratik hayatlarında yaşamaları kaçınılmaz bir görevdir. Çünkü hayat tarzını ancak Kur’an tesbit eder. Kur’an’ın dışındaki bütün hayat modelleri yanlıştır ve sapıklıktır. Eğer Kur’an ölçüsüne göre değil de, insanların akıllarına göre hayat modelleri tesbit edilmeye çalışılırsa, o zaman ne kadar insan kafası varsa o kadar da hayat modeli ortaya çıkar. Bu modellerin hiçbiri vahye dayanmadığı gibi, aynı zamanda her biri değersizdir. Mü’minin hayat modeli, onu yaratan Allah tarafından çizilmiştir. Mü’min ondan başkasını kabullenemez. Bu gerçeği Allah Teâlâ şöyle ifâde ediyor: “Kim İslâm’dan başka bir din (yol) ararsa, o istediği din kendisinden kabul olunmayacaktır. Ve o, âhirette de ebedî zarar çekenlerdendir.” (3/Âl-i İmran, 85)

Mü’minler bilmelidir ki, İslâm dille söylenen laflardan ibâret olmadığı gibi, sadece kalple tasdik edilen bir inanç da değildir. İslâm, Allah’ın dinine teslimiyet demektir. Bu teslimiyet pratik hayatta bizzat görülmelidir. Yukarıdaki âyette görüldüğü gibi, mü’minin dini sadece İslâm’dır; İslâm’ın ana kaynağı da Kur’an’dır. 

Kur’ân-ı Kerim, kendinden önceki kitapları tasdik eder, fakat onlarla amel etmeyi emretmez. Kur’an geldikten sonra  artık önceki kitapların hükmü tamamen neshedilmiştir (kaldırılmıştır).

Allah Teâlâ hiç bir insanı tebliğsiz bırakmamıştır. Her  topluma kendi dinini bildirmiştir. Beşer hayatını peygamberlerine gönderdiği kitaplarla tanzim etmiştir. Her topluma itikad, şeriat, ahlâk ve edeplerini gösteren hak kitaplar göndermiştir.

Tarih boyunca kimileri bu kitapları alıp kabul etmişler, kimileri de  reddetmişlerdir. Kimileri ise alıp kendilerine göre değiştirmişlerdir. Bugün yahûdilerde bulunan Tevrat ve hıristiyanlarda  bulunan İncil tamamen değişikliğe uğratılmıştır. Birçok kısımlar çıkartılmış, birçok kısımlar da ilave edilmiştir. Dolayısıyla önceki İlâhî kitapların aslı kalmamıştır. Allah Teâlâ da onları neshetmiştir. Öyleyse bu kitaplara tabi olan hiç kimse hak yolda (İslâm’da) değildir. Hatta bir defasında Hz. Ömer’in elinde Tevrat sayfalarını veya Tevrat’ın tefsiri kabul edilen rivâyetleri içeren Mişna kitabını gören Rasûlullah (s.a.s.): “Ey Ömer, vallahi Hz. Mûsâ da aramızda olsaydı bana uymaktan başka bir şey yapmazdı.” (Ahmed bin Hanbel, III, 378) diyerek  onun elindeki Tevrat (veya onun yorumunu içeren) sayfalarını yok etmesini buyurmuştur.

Öyleyse Mü’min de Kur’an’dan başka hiç bir kaynağa bağlanamaz. Çünkü, Kur’an geldikten sonra  -ister değiştirilsinler, ister değiştirilmesinler-  hiçbir hükmüne uyulmaz. Onların hükmü kalmayıp nesholunmuşlardır. 
 
Allah’ın  peygamberlerine indirdiği kitaplar büyüklüklerine göre iki kısımda incelenirler: Suhuflar (Küçük Kitaplar) ve Büyük Kitaplar.

Suhuf (Sayfalar -Küçük Kitaplar-)
Allah tarafından gönderilen kitaplardan bazıları birkaç sayfadan meydana gelen küçük kitaplardır. Bunlara sahifeler (sayfalar) anlamına gelen “suhuf” denilir.

Kur’ân-ı Kerim’deaçıklanan bazı öğütlerin “es-suhufu’l-ûlâ (ilk suhufta/sayfalarda)” mevcut olduğu (20/Tâhâ, 133; 87/A’lâ, 18) bildirilmiştir. Yine benzer öğüt ve hükümlerin İbrâhim ve Mûsâ’nın suhufunda/sayfalarında (87/A’lâ, 19) da bulunduğu bildirilerek suhuf denilen küçük ebatlı İlâhî kitapların mevcûdiyeti Kur’ân-ı Kerim’de ifâde edilmiştir. Sayfalar halinde kayda geçirildiği için Kur’an, Kur’an’a da suhuf der (80/Abese, 13; 98/Beyyine, 2). Bununla birlikte hangi peygambere ne kadar suhuf verildiği açıklanmamıştır. Kur’ân-ı Kerim, Hz. İbrâhim’in soyundan İshak, Yakup, Süleyman, Yusuf, Zekeriyya, Yahya Peygamberler’e kitap verildiğini belirtir (4/Nisâ, 54; 6/En’âm, 89; 57/Hadîd, 26). Hadislerde de suhuf hakkında fazla bilgi yoktur. Bazı rivâyetlerde Hz. Âdem’e 10, Hz. Şit’e 50, Hz. İdris’e 30, Hz. İbrâhim’e 10 sayfa (suhuf) verildiği nakledilirse de, bu konuda kesin bilgi ifâde eden sahih hadisler mevcut değildir.

Peygamberlerin sayısını bilemediğimiz gibi suhuf ve kitapların tümünü ve hangi peygamberlere ne miktarda verildiği de Kur’an ve sahih sünnette tüm ayrıntılarıyla bildirilmemiştir. Peygamberlere indirilen küçük-büyük bütün kitaplara (suhuf ve büyük kitaplara) icmâlî olarak İman şarttır.
 


Büyük Kitaplar

Kur’ân-ı Kerim’in haber verdiği büyük kitaplar dört tanedir. Bu kitaplar şu peygamberlere gönderilmiştir:
1) Tevrat, Hz. Mûsâ’ya,
2) Zebur, Hz. Dâvud’a,
3) İncil, Hz. İsa’ya,
4) Kur’ân-ı Kerim, Hz.Muhammed’e  indirilmiştir.
 
Zebur, Tevrat ve İncil’in aslı bozulmuş, insanlar tarafından tahrif edilmiş(değiştirilmiş)ler. Kur’ân-ı Kerim, kendinden önceki kitapların hükmünü nesh etmiş, yani ortadan kaldırmıştır.

 

Kitapların Gönderiliş Amacı

Kitapların gönderiliş amaçlarının başında insanların dünya ve âhiret mutluluğunu sağlamak gelir. İnsanı yaratan Allah, insanın hayatı boyunca takip edeceği itikat, ibâdet, ahlâk, emir ve yasakları içine alan kitap ve sahifeleri ilk insandan itibaren göndermiştir. Bu kitaplar sayesinde insanlar hidâyeti, dünya huzuru ve âhiret saâdeti gibi pek çok gerçeği anlamışlardır.


Kur’ân-ı Kerim’in Özellikleri 

Kur’ân-ı Kerim, Peygamberimizin en büyük mûcizesidir. Kur’ân-ı Kerim Allah’ın koruması altındadır. O’nun bir kelimesi bile değiştirilmemiştir ve değiştirilemeyecektir. Dünyanın bir ucundaki  Kur’an (Mushaf) ile diğer ucundaki Kur’an aynıdır. Allah, Kur’an’da şöyle buyuruyor: “O’nu Biz indirdik, O’nun koruyucusu elbette Biziz.”  (15/Hıcr, 9) 

Kur’ân-ı Kerim’in Peygamberimize gönderilmesi 23 senede tamamlanmıştır. Kur’ân-ı Kerim, Hz. Ebû Bekir zamanında yazılı sayfalar birleştirilerek mushaf haline getirilmiş, Hz. Osman zamanında çoğaltılmıştır. Kur’ân-ı Kerim’de 114 sûre vardır. Kur’ân-ı Kerim, yeryüzünde en çok okunan, ezberlenen ve yazılıp basılan kitaptır.

Kur’an’ın âyetleri ruhları çoşturur, kalplere huzur verir. Kur’an, insanları dalâlet ten hidâyete, karanlıklardan nûra, bâtıldan hakka kavuşturur. Kur’ân-ı Kerim baştan sona hikmet hazinesidir. O’nun delilleri açık ve ikna edicidir. Haberleri doğru, hükümleri sağlamdır. Çünkü Kur’ân-ı Kerim Allah kelâmıdır. Bu yüzden Kur’ân-ı Kerim’de çelişki veya hatalar bulunmaz.  Kur’ân-ı Kerim insanlar için bir rehber, bir yol göstericidir. Allah Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır: “Bu kitapta asla şüphe yoktur. O müttakîler (Allah’tan korkanlar) için yol göstericidir.” (2/Bakara, 2) “Sana indirdiğimiz bu kitap mübarektir; âyetlerini düşünsünler, aklı olanlar da öğüt alsınlar.” (38/Sâd, 29)

Kur’ân-ı Kerim’deki sûreler Mekki ve Medeni olmak üzere ikiye ayrılır. Mekki sûreler; Peygamberimiz Medine’ye hicret edene kadar nâzil olan sûrelerdir. Medeni sûreler; hicretten başlayarak Peygamberimizin vefatına kadar nâzil olan sûrelerdir.

Mekkî sûrelerde daha çok inancı kuvvetlendirici âyetler nâzil olmuştur. Medenî sûrelerde ise, daha çok ahkâm âyetleri, yani dinin dünyada nasıl yaşanacağını gösteren âyetler nâzil olmuştur.

İlk inen âyetler Alak sûresinin ilk 5 âyetidir. Son inen âyet ise (müfessir ve araştırmacıların çoğunluğuna göre) Mâide sûresinin 3. âyetidir. Kur’ân-ı Kerim Fâtiha sûresi ile başlar, Nâs sûresi ile sona erer.

Kur’ân-ı Kerim’in birçok ismi daha vardır. Bu isimlerden bazıları şunlardır:

Baglantı

• 14/12/2006 - TEVHİD

 

 

• Rubûbiyet Tevhidi
• Ulûhiyet Tevhidi
• İlâh Kavramı
• İbâdet Kavramı
• Tevhidin Yansımaları
• Evrendeki Tevhid
• Tevhid ve Allah’ın Hâkimiyeti
• Tevhid ve Tâğutla Mücâdele

 

 

              Bu üniteyi bitirdiğinizde aşağıdaki
            amaçlara ulaşmanız beklenmektedir:

* Kur’an’dan yola çıkarak ve kelime-i tevhidin anlamını değerlendirerek tevhidi açıklayabilmek ve güncel yorumlar ve açılımlar getirebilmek.
* Tevhidin, temel sınıflandırması olan ulûhiyet ve rubûbiyet tevhidini açıklamak.
* İlâh kavramının anlamlarını ifâdelendirerek bu kavramı izah edebilmek.
* İbâdet kavramını, güncel yanlışlıklarıyla değerlendirerek açıklayabilmek.
* Tevhidin günlük hayatımıza yansımalarını anlatabilmek.
* Evrendeki tevhidi açıklayıp yorumlayabilmek.
* Allah’ın hâkimiyeti ve tâğutla mücâdele etmeyi tevhid açısından açıklayabilmek.


   
     


Tevhid

“Allah ile birlikte başka bir ilâh edinip tapma. O’ndan başka hiç bir ilâh yoktur.”  (28/Kasas, 88)

“İşte, Rabbiniz, Allah budur. O’ndan başka ilâh yoktur. O her şeyi yaratandır.  O her şeye vekildir.  Gözler O’nu görmez,  O bütün gözleri görür.  O latiftir -her şeyden-  haberdardır.”  (6/En’âm, 102-103)

Sözlük anlamı olarak tevhid: Birlemek, tekleştirmek, bir şeyin tek olduğu hakkında hüküm vermek, bir bilmek demektir.

Terim olarak ise: Allah’ı zâtında, sıfatlarında, isimlerinde ve fiillerinde tek kabul etmek, eşi ve benzeri olmadığına İman edip ibâdet ile de O’nu birlemektir. Yani  ibâdeti O’ndan başkasına yapmamak ve yalnız O’na tahsis etmektir.

“De ki; O Allah bir’dir. O Allah samed’dir. Her şeyin kaynağı ve yaratıcısıdır. Hiç kimseyi doğurmamıştır. Hiç kimse O’nu doğurmamıştır. O’na benzeyen hiçbir şey de yoktur.” (112/İhlâs, 1-4)

İslâm dininin en temel esası tevhiddir. Tevhid kelimesi ise, Lâ ilâhe illâllah’tır. Mânâsı: Allah’tan başka ilâh yoktur, yani bütün kâinatta Allah’tan başka ibâdet edilmeye, O’nun dışında mutlak olarak itaat edilmeye ve boyun eğilmeye layık kimse yoktur.  Dikkat etmek gerekir ki kelime-i tevhid önce Allah’tan başka diğer ilâhları reddetmekle başlıyor. Müslüman, önce Allah’tan başka bütün ilâhları reddetmeli ve ilâh olarak sadece Allah’ı kabul etmelidir.

İslâm dininin Hz. Peygamber tarafından tebliğe başlandığı zamanlarda -tıpkı bugün olduğu gibi- şirk hakimdi. İnsanlar putlara tapıyorlar, ilâhlık vasıflarını insanlara ve bazı varlıklara veriyorlardı. Araplar, melekleri Allah’ın kızları olarak kabul ediyorlar, ehl-i kitap olan yahûdi ve hıristiyanlar da, Allah’a oğullar isnat ediyorlardı. Helâl ve haram koyma yetkilerini din adamlarına vererek, onları ilâh ediniyorlardı. Peygamberimiz’in bu ortamda en küçük bir taviz vermeden sürdürdüğü tebliğde, en çok vurguladığı konu tevhiddi. Esasen insanlık tarihi, Allah’a hakkıyla İman edenlerle, şirk koşanların, birden fazla ilâha inananların kavgasından ibârettir.

Kur’ân-ı Kerim baştan sona kadar tevhid’den söz etmektedir. Bütün peygamberler tevhid’i ikame etsinler diye gönderilmişlerdir. Kur’an’a  baktığımız zaman, bütün peygamberlerin üzerinde ısrarla durdukları ve insanların kavramaları için her türlü zorluklara katlandıkları hususlar; Allah’ın her hususta, yani hayatın her sahasında “tek”  olarak kabul edilmesi ve O’na kesinlikle şirk koşulmamasıdır. Tevhid, insanın hayatındaki düşünceden başlayarak, günlük hayatındaki her tavrına kadar, Allah’ın belirlediği sınırlara uyması, onların korunması için seferber olması ve Allah’ın ortaya koyduğu ölçü ve onun pratikteki şekli olan sünnetin yaşanılmasıdır. 
 
Tevhidi kabul eden insan Allah’a şöyle söz vermiş olur:
• Ben ancak senin emirlerine kayıtsız şartsız uyarım, sana dayanır ve sana güvenirim.
•  Cezâlandıracak ve mükâfatandıracak ancak sensin.
•  En güzel emir senin emirlerin ve en mükemmel kanun senin kanunlarındır.
•  Senin emirlerini alaya alan, yalanlayan ve haddi aşanlara karşı koyacağım.
• Senin rızân için yaşayacağım, senin emrine uymayan hiç bir fikri ve hükmü benimsemeyeceğim.

Allah’a, O’nun zâtında, sıfatlarında, isimlerinde, fiillerinde ortağı ve dengi olmadığına, O’nun doğmadığına ve doğurmadığına İman edilmeden tevhid gerçekleşmez.

Tevhid,  rubûbiyet ve ulûhiyet tevhidi olmak üzere ikiye ayrılır.


Rubûbiyet Tevhidi

Rubûbiyet tevhidini tam olarak anlayabilmek için, rubûbiyet kelimesinin türediği “Rab”  kelimesini iyi kavramak gereklidir. Rab kelimesi, esas olarak terbiye anlamına gelir. Terbiyenin yanında, aynı zamanda ıslah etmek, üzerinde tasarrufta bulunmak, taahhüt etmek, kemale erdirmek, tamamlamak, efendisi olmak, sorumluluğunu yüklenmek, toplamak, başkanlık etmek, sahip olmak, bakmak, büyütmek, sözünü geçirmek, istediğini yapabilmek, yaptıRabbilmek, rızık vermek gibi mânâları kapsar.

Allah Teâlâ, âlemlerin gerçek Rabbi olduğu için, rubûbiyet (rablık) sadece O’na aittir. Bu konuda Allah’ın tevhidi farzdır. Bütün bu sıfatlarıyla rubûbiyet Allah’a aittir. Yukarıda sayılan rubûbiyet sıfatlarında Allah’a ortak kabul etmek şirktir. Çünkü her yönüyle yaratan, rızık veren, her şeye sahip olan O’dur. İşleri idare eden, öldüren ve dirilten, fayda ve zarar vermeye gücü yeten, yükselten ve alçaltan O’dur.

Rubûbiyet tevhidi; göklerin ve yerin yaratıcısının sadece Allah olduğuna ve bütün kâinat işlerini O’nun düzenlediğine inanmaktır. Bu İmanın gereği olarak insan, sadece Allah’a ibâdet etmeli ve O’na hiç bir konuda ortak koşmamalıdır. Rubûbiyet tevhidi, fıtraten insanın kalbine yerleştirildiği için çoğu zaman müşrikler de dâhil olmak üzere bütün insanlık tarafından kabul görmüştür. Tarih boyunca çok az insan rubûbiyet tevhidinde sapıklığa düşmüştür. Mekke  müşrikleri taptıkları putların rubûbiyet sıfatlarını taşımadıklarını pekala biliyorlardı. Fakat buna rağmen ilâhlarına saygı ve tazim gösteriyorlardı. Bu konu Kur’ân-ı Kerim’de şöyle anlatılır: “Gökleri ve yeri yaratan, güneşi ve ayı buyruğu altında tutan kimdir? diye sorarsan, şüphesiz Allah’tır derler.”  (29/Ankebût, 61) “De ki: ‘Size gökten ve yerden rızık veren kimdir? O kulaklara ve gözlere mâlik bulunan kimdir? Ölüden diriyi, diriden de ölüyü kim çıkarıyor? Bütün işleri kim idare ediyor? Hemen: ‘Allah’ derler.” (10/Yûnus,   31) (Ayrıca bakınız: 43/Zuhruf, 9, 87; 23/Mü’minûn, 86-87; 31/Lokman, 20)
 
Kur’ân-ı Kerim’deki bu âyet-i kerimelerden anlaşılıyor ki, kişi sadece bu tür bir tevhidi kabul etmekle İslâm dinine girmiş olmaz. Çünkü, yukarıda geçen âyetlerde ifâde edildiği üzere Mekke müşrikleri Allah’ın rubûbiyetini ikrar ediyorlar; yani yaratan, yoktan var eden, fayda ve zarar vermeye gücü yeten, duâlara icabet eden vb. sıfatlara sahip yüceler yücesi Allah’a inanıyorlardı. Ne var ki, put ve tanrılarına kendileri için şefaatçi olsunlar diye tapıyor, onları Allah’ı seviyormuş gibi seviyorlardı. Doğal olarak bu halleriyle müşrik oluyorlardı.

Kur’an, ulûhiyet tevhidi olmadan, sadece rubûbiyet tevhidi ile kişinin kurtuluşa erişemeyeceğini açıkça belirlemiştir. İnsanın muvahhid bir müslüman sayılabilmesi ve cehennem azâbından kurtulabilmesi için rubûbiyet tevhidi ile beraber ulûhiyet tevhidine de İman etmesi lazımdır. O halde ulûhiyet tevhidi nedir?  

 

Ulûhiyet Tevhidi

Ulûhiyet tevhidi, Allah’a, Onun belirlediği ibâdet şekilleri ile ibâdet etmektir. İbâdette  Allah’ı birlemek, başkasını O’na ortak kabul etmemektir. Kalbin korkarak ve ümit ederek Allah’a bağlanmasıdır.  

Ulûhiyet tevhidi; ibâdette, boyun eğmede, hüküm koymada, kesin itaatte tek ve ortağı olmayan Allah’ı birlemektir.

Rubûbiyet ve ulûhiyet tevhidi beraber olmalıdır. Biri olmazsa kişi muvahhid olamaz ve şirke düşer. Müşrikler, rubûbiyet tevhidini kabul ediyorlardı. Ancak bununla birlikte putlara tapıyorlar, yeryüzünde Allah’ı hüküm koyucu olarak kabul etmiyorlardı. Aynı şekilde ehli kitap da, Allah’ın yeryüzünü yarattığını kabul ediyor, fakat O’na oğul isnat ederek ve helâl-haram kılma yetkilerini din adamlarına vererek şirke düşmüşlerdir. Ulûhiyet tevhidi çok önemlidir. Bütün peygamberlerin tebliğlerinde en çok vurguladıkları husus ulûhiyet tevhididir.

“Biz her kavme: ‘Allah’a ibâdet edin; sizin O’ndan başka ilâhınız yoktur’ (diye tebliğ etmesi için) bir peygamber gönderdik.” (16/Nahl, 36) “(71/Nûh): Ey kavmim! Allah’a ibâdet edin, sizin O’ndan başka ilâhınız yoktur, dedi.” (7/A’râf, 59) (Diğer bazı peygamberlerin aynı mesajı için bkz. 7/A’râf, 65, 73, 85; Yusuf, 40; 11/Hûd, 1-2)

Tevhidin şiarı, Lâ ilâhe illâllah’tır. Lâ ilâhe illâllah sözü, ulûhiyeti Allah’tan başka her şeyden kaldırıp atmayı ve ulûhiyeti sadece O’na has kılmayı içermektedir. 

“Kezâ Hak yalnız Allah’tır. O’nu bırakıp ibâdet ettikleri ise bâtılın ta kendisidir. Doğrusu Allah yücedir, büyüktür.”  (22/Hacc, 62)

Tevhidin en açık tezâhürü, Allah’ın emirleri ile, O’nun dışında sevilen kişi veya herhangi bir şeyin istekleri çatıştığında, Allah’ın emirlerini tercih etmektir.

“İnsanlar arasında Allah’ı bırakıp, O’na koştukları eşleri ilâh olarak benimseyenler ve onları Allah’ı severcesine sevenler vardır. Müminlerin Allah’ı sevmesi ise hepsinden kuvvetlidir.” (2/Bakara, 165)

 

İlâh Kavramı

İlâh kelimesi Arapça bir kelime olup “elehe” veya “elihe” kökünden gelir. Lügatte: ısınmak, alışmak, birisine aşırı sevgi ile yönelmek, kulluk etmek, örtünmek, gizlemek mânâlarına gelir.

İslâmî ıstılahta ilâh; tapınılan, kendisine ibâdet edilen demektir. İlâh; ibâdet edilmeye layık, yani kudret ve kuvveti önünde huşu ile boyun eğip ibâdet ve itaat edilmeye layık, herşeyin  O’na muhtaç olduğu bir varlık demektir. İlâh kelimesi gizlilik ve esrarengizlik mânâlarına da gelir ki, böylece ilâh görülmez ve ulaşılmaz bir varlıktır.
     
İlâh Kavramı Şu Anlamlara Gelir:

- Otorite sahibi
- Kanun koyan
- İbâdet edilen
- Rızık veren
- Hesaba çeken
- İhtiyaç duyulan 

İlâhlık ve otorite birbirini gerektirir. İlâh denildiğinde, aklımıza, hayatımız için kanun koyan, nizam ve hukuk belirleyen ve kayıtsız şartsız hâkimiyet sahibi Allah (c.c.) gelmelidir.

İnsanın fıtratında kendinden üstün bir varlığa yalvarma ve tapınma ihtiyacı yatar. Her insan bir şeye tapar. İnsanlar fıtrattan gelen ilâh edinme ihtiyacını sadece Allah’a yöneltmezse, başka ilâhlara tapar ki, bu da insanı küfre sokar.  Kur’ân-ı Kerim’de öncelikle Allah’ın ilâhlığı üzerinde durulur. Tek ilâh Allah’tır, yani kendinden başka kulluk edilecek, tapınılacak, yönelinecek başka bir ilâh yoktur. Câhiliyye döneminde, gerek Mekke müşrikleri gerek yahûdi ve hristiyanlar Allah’a inanıyorlardı; fakat Allah’ın ilâhlık vasıflarını başkalarına vererek, Allah’a karşı en büyük yalan olan şirke düşmüşlerdi.

İlâh tektir ve O da Allah’tır. Allah; her şeyi yaratan, insanları bir gün bir araya toplayacak olan, öldüren ve dirilten, kendisine güvenilen, yalvarılan, sığınılan, kendisi için zaman ve mekan sınırı olmayan ve varlıkların eksikliklerinden bütünüyle uzak olandır. O halde bütün bunlara gücü yeten “ilâh” tır ve O da bir tanedir. Birden fazla ilâh olması mümkün değildir. Allah bu konuda şöyle buyuruyor: “Allah hiç evlat edinmemiştir. O’na ortak hiç bir ilâh da yoktur(Öyle olsaydı) bu takdirde her ilâh kendi yarattığıyla gider ve elbette kimi kimine üstün çıkıp büyüklenirdi. Allah Onların (müşriklerin) bütün isnatlarından münezzehtir.”  (23/Mü’minûn, 95)

Yani, her ilâh başka bir şey dilerdi. Her ilâh diğerinden farklı bir şey yapmak, bağımsız olduğunu ve egemenliğini göstermek isterdi. Bunun sonucunda da bütün kâinat yerle  bir  olurdu.  Halbuki  kâinatta muazzam bir düzen vardır. Öyleyse kâinata hükmeden ilâh tekdir ki, O da Allah’tır. Bütün kâinat, içindeki varlıklarla birlikte, gücü her şeye yeten, bilgisi her şeye ulaşan bir İlâh’ın kontrolündedir. İnsanlar bu ilâh’a yönelirler, O’na duâ ederler. Korkuları bu ilâh’tandır, güvenleri de bu ilâh’adır. Bu İlâh’a her şeyiyle bağlıdırlar, O’nu her şeyden çok severler. Elbette bu ilâh âlemlerin Rabbi olan Allah’tır. Lâ ilâhe illâllah kelimesinde belirtildiği gibi Allah’tan başka ilâh yoktur.

İlâhlık vasıflarının en önemlisi, Allah’ın hayatımız için kanun koyan, nizam ve hukuk belirleyen olmasıdır. Eğer kanun koyma, insanlar için hukuk belirleme Allah’tan başkalarına verilirse, bu onlara ilâhlık vasıflarını da vermek olur ki bu da şirktir. Bu mânâda kanun koyucu olarak ilâhlık taslayan tâğutlar tarih boyunca çıkmıştır ve çıkacaktır. Günümüzde ve tarihte en çok görülen şirk çeşidi budur.

“Kim tâğutu reddedip Allah’a İman ederse, muhakkak ki, kopmayan sapasağlam kulpa yapışmış olur.”  (2/Bakara, 256)

Kur’ân-ı Kerim bize bütün Peygamberlerin tevhid akîdesiyle gönderildiğini bildirir. Âyet-i kerimede şöyle buyuruluyor: “Ey Muhammed! Senden önce gönderdiğimiz her Peygambere; Benden başka ilâh yoktur, Bana ibâdet/kulluk edin diye vahyetmişizdir.” (21/Enbiyâ, 25)

Peygamberlerin görevleriyle ilgili âyetler, tevhid’in temelinin Allah’a ibâdet etmek olduğunu açıkça beyan ediyor. Peygamberlerin gönderilişlerindeki temel amaç, insanları Allah’a ibâdet etmeye çağırmaktır. O halde “ibâdet” kavramının Kur’an’da hangi anlamlarda kullanıldığını görelim:


İbâdet Kavramı 

“Ben insanları ve cinleri ancak bana ibâdet etsinler diye yarattım.”  (51/Zâriyât, 56)

Sahâbeden Muaz b. Cebel anlatıyor: Bir gün Rasûlullah bana, “Ey Muaz! Allah’ın kulları üzerindeki hakkı nedir?” diye sordu. Ben: Allah ve Resulu daha iyi bilir dedim. Rasûlullah: “Allah’ın kulları üzerindeki hakkı, kulların O’na ibâdet edip, başka hiçbirşeyi ortak koşmamalarıdır.” buyurdu(Buhârî, Cihad, 71; Müslim, İman 49; Türmizî, İman 18, hadis no: 2781; İbn Mâce, Zühd 35, Hadis no: 4296)

İbâdet kelimesinin lügat mânâsı: İtaat etmek, boyun eğmek, tevazu göstermek, bağlanmak ve hizmet etmektir.   

İslâmî ıstılahta ibâdet: Yapılması sevap olan, Allah’a yakınlık ifâde eden, yalnız O’nun emirlerini yerine getirmiş olmak ve rızâsını kazanmak niyetiyle yerine getirilen her türlü harekete ibâdet denir. Kısaca ibâdet, Allah’ın râzı olduğu her  söz ve fiile verilen isimdir. İbâdet, Kur’ân-ı Kerim’de hiç bir zaman sadece namaz kılmak, oruç tutmak, haccetmek mânâlarında kullanılmamıştır. İbâdet dinin tamamıdır. Din ise hayatın programını çizer, insanların yaşam tarzını belirler. Yemek yemek, devlet kurmak, ahlâk, evlilik, hukuk, mali işler, kısaca hayatın tamamı dindir, dinin tamamı da ibâdettir.

Herhangi bir davranışın Allah’a ibâdet olabilmesi için üç şart vardır:

a) Meşrûiyet: Yapılan amelin Allah’ın müsaade ettiği veya emrettiği bir şey olması.
b) Usûl – Metod: Allah’ın emrettiği ve Rasûlullah’ın yaptığı şekilde yapmak.
c) Niyet – Kasd-: Allah rızâsı için yapmak; başka bir çıkar veya riyâ gibi sebeplerle yapmamak.

İbâdet 5 anlama gelmektedir. Bunlar: 

1- Kul olmak, kulluk etmek.
2- Boyun eğmek, itaat etmek.
3- İlâh tanımak (otorite tanımak, hükmüne teslim olmak).
4- Herhangi birine ya da birşeye bağlanmak.
5- Yönelmek, meyletmek.

Bu mânâlardan da anlaşıldığı gibi, ibâdet kelimesinin  ifâde etmek istediği esas mana; kişinin yüksek güç, kuvvet ve iktidar sahibi  birine karşı itaat etmesi, kendi hürriyet ve bağımsızlığından feragat etmesi, onun karşısında her türlü mukavemet ve isyanı terk etmesi ve tam bir bağlılıkla isteyerek ona boyun eğmesidir.

İbâdet etmek insanın fıtrat ve yaratılışındaki gayenin gereğidir. Allah Teâlâ insanları ve cinleri ancak kendisine ibâdet etsinler diye yaratmıştır (Bkz. 51/Zâriyât, 56). Bu yüzden ibâdet etmek, insan için bir gereksinim, bir ihtiyaçtır. İnsan rûhu yalnız Allah’a ibâdet ederek, yani sadece O’na kul olarak, O’na itaat ederek, hayatını O’nun rızâsına uygun yaşayarak ve O’nun Rasûlünü örnek alarak huzura kavuşur (Bkz. 13/Ra’d, 28). Aksi halde insan maddî yönden ne kadar yüksek seviyede olursa olsun, Allah’a ibâdet etmediği müddetçe asla gerçek mutluluğu bulamayacaktır.

Kur’ân-ı Kerim’de birçok âyette, insanlara Allah’a ibâdet etmesi emredilir:

“Göklerin ve yerin gaybı Allah’ındır. Her iş O’na döndürülür. Öyle ise O’na ibâdet et, O’na güvenip dayan.”  (11/Hûd, 123)

“Sana ölüm gelinceye kadar Rabbine ibâdet et.” (15/Hıcr, 99)

“Şüphe yok ki Allah, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz. Öyle ise O’na kulluk edin. İşte doğru yol budur.” (3/Âl-i İmran, 51)

Bütün Peygamberler, insanları Allah’a ibâdete çağırmışlardır. Bu husus Kur’ân-ı Kerim’de şöyle belirtilir: “Andolsun ki, biz her ümmete Allah’a ibâdet edin, tâğuttan kaçının diye bir peygamber gönderdik.”  (16/Nahl, 36)
İbâdet, sevgi ve boyun eğme mânâlarını birden içerir. Yani Allah’a ibâdet, Allah’ı son derece sevmekle birlikte nihai derecede O’na boyun eğip saygı duymaktır. İbadetin gerçekleşmesi için  kulun, Allah’ı her şeyden çok sevmesi ve her şeyden büyük tanıyıp, azamî derecede saygı duyması gerekir. Müslüman korku ile ümit arasında olmalıdır. Fakat bu korku, bir canavardan veya diktatörden duyulan korku gibi değildir. Müslümanın korkusu Allah’ın sevgisini kaybetme korkusudur.

İbâdet, Allah ve Rasûlünün emrettiği şekilde yapılır. Diğer her şeyde olduğu gibi ibâdetin nasıl yapılacağı hususunda da müslüman Kur’an ve sünnete müracaat eder. İbâdet, insanın kendi nefsi ve kalbini temizlemesi, Allah’ın rızâsını kazanması için en güzel bir vasıta ve İlâhî bir vesiledir. İbâdet müslümanın İmanını kuvvetlendirir, Allah’a yaklaştırır. Tabii ki, ibâdetin bilinçli, Allah’ın istediği ve Peygamberimizin uyguladığı gibi olması lazımdır. Yoksa ibâdet insana bir fayda sağlamaz. Örneğin; Allah Teâlâ 29/Ankebût sûresi 45. âyetinde, “namaz kişiyi bütün kötülüklerden alıkoyar” buyuruyor. Halbuki, bugün pek çok müslüman namaz kıldığı halde birçok büyük günahı işleyebiliyor. Elbette ki, bu durum onların namazlarının Allah katında kabul görmediği ihtimalini düşündürmelidir.

İnsanların dünya ve âhiret saâdetine ulaşabilmesi için ibâdetlerini, Allah’ın istediği şekilde yapmaları gerekir. Fâtiha sûresinde “biz yalnız Sana ibâdet eder ve yalnız Senden yardım dileriz.” âyetinde ibâdet, yardım dilemeden önce gelmiştir. Bunun mânâsı, bir şeyi elde etmeyi istemeden önce, onu bize kazandıracak vesilelere başvurmamız demektir. Önce sebepler yapılmalı; sonra sonuç Allah’ın izniyle elde edilecektir. Müslümanların yapması gereken de budur. Müslümanlar öncelikle Allah’a en güzel şekilde ibâdet etmeli, yani hayatını Allah’ın râzı olacağı şekilde, Peygamberi örnek alarak yaşamalıdırlar. Ancak, bundan sonra kudreti sonsuz olan Allah müslümanlara yardım edecek ve onları yüceltecektir. Çünkü, Allah’ın Kur’ân-ı Kerim’de buyurduğu gibi izzet müslümanlarındır.

İbâdette ihsan olmalıdır. İhsan kelimesini Peygamberimiz şöyle açıklamıştır: ”İhsan, Allah’ı görüyor gibi Allah’a ibâdet etmektir.  Sen O’nu görmesen de muhakkak ki O seni görüyor.” (Buhârî, İman 37; Müslim, İman 1, hadis no: 8; Tirmizî, İman 14; Ebû Dâvud, Sünne 16; İbn Mâce, Mukaddime 9; Nesâî, İman 6)

İbâdet yalnız Allah’a edilmelidir. Ma’bûd  (ibâdet edilen) yalnız Allah olmalıdır. Elbette ki ibâdeti yalnız namaz, oruç, zekât vs. gibi fiillerden ibâret görmemeliyiz. Bu fiiller ibâdetin bir kısmıdır; tamamı değildir. Önceden de belirttiğimiz gibi ibâdet, hayatın tamamını içine alan bir kavramdır. İbâdetin sadece Allah için yapılması gerektiği hususu üzerinde Kur’ân-ı Kerim hassasiyetle durmaktadır:

“O  (Allah)  yalnız kendisine ibâdet etmenizi emretmiştir. İşte dosdoğru din budur.”  (12/Yûsuf, 40)

“Ey Âdem oğulları, şeytana ibâdet etmeyin diye size emir vermedim mi? Çünkü o, sizin için apaçık bir düşmandır.” (36/Yâsin, 60)

“De ki, bunca delilden sonra, bana Allah’tan başkasına ibâdet etmemi mi emrediyorsunuz, Ey câhiller? Bilakis Allah’a ibâdet eden ve şükredenlerden olun.” ((39/Zümer, 64-66)

“Artık kim Rabbine kavuşmayı ümit ediyorsa güzel bir amel işlesin ve Rabbine ibâdette hiçbir kimseyi ve hiçbir şeyi ortak tutmasın.”  (18/Kehf, 110)

“De ki: Ey kâfirler, ben sizin ibâdet ettiklerinize ibâdet etmem....”  (50/Kafirun, 1-6)

Bu âyetlerde açıkça görüldüğü gibi, Allah, ibâdetin sadece kendisine yapılmasını emrediyor. İster içimizde ve ister dışımızda olsun bizi kendisine râm eyleyen, itaatkâr kılan, bizim bedenimizi ve rûhumuzu kendi kudretine göre yönlendiren, bizim enerjimizi kendi istediği yöne sevkeden, yani bizi teslim alan her “güç”, bizi kendisine kul yapmış demek olur. Oysa Rabbimiz, bizim ulûhiyet, rubûbiyet ve ubûdiyeti yalnızca kendisine tahsis etmemizi ve bu noktada bütün sahte ilâh ve Rableri reddetmemizi istiyor.


 
Tevhidin Yansımaları  

Kur’ân-ı Kerim’in tevhid ile ilgili âyetlerine dikkatle baktığımız zaman tevhid akîdesinin sadece fikrî, zihinsel ve felsefî bir telakki olmayıp; insan ve kâinat konusunda başlı başına çok genel bir düşünce ve yaşam biçimi olduğunu açıkça anlarız. Kavramlar arasında, insan hayatını “tevhid” kavramı kadar çepeçevre kuşatan, çok boyutlu bir başka kavram bulmak mümkün değildir. Bundan dolayı tarih boyunca bütün İlâhî dâvetler, Lâ ilâhe illallah esasını açıklayarak işe başlamışlardır.


    
Evrendeki Tevhid

Kur’an’ın insanlara kazandırmaya çalıştığı dünya görüşüne göre kâinat ve kâinattaki bütün varlıklar yüce bir kuvvet olan Allah tarafından yaratılmıştır. Evrendeki düzen de Allah tarafından yaratılmıştır. Kur’an, evrendeki düzenin Allah tarafından takdir edilmiş  olduğunu açıkça beyan ediyor. Kur’an’daki birçok âyet, çeşitli ifâde biçimleriyle insanın dikkatini evrenin sağlam düzenine çekerek, evrenin yaratıcısının birlenmesi gerektiğini vurguluyor. “Biz gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri oyun ve eğlence olsun diye yaratmadık.” (21/Enbiyâ, 16) “Gerçek şu ki, göklerde ve yerde her ne varsa O’nundur. Hepsi O’na boyun eğmişlerdir.” (2/Bakara, 116) “Göklerde ve yerde bulunan her şey, Rahmân’a kul olarak gelecektir.” (19/Meryem, 93) “O (Allah), geceyi sizin için istirahat etmenize elverişli, gündüzü de (geçiminizi sağlamanız için) aydınlık yapmıştır. Şüphesiz bunda işiten bir toplum için ibretler vardır.” (10/Yûnus,   67) (Konuyla ilgili olarak yine bkz. 6/En’âm, 95-99; 36/Yâsin, 33; 16/Nahl, 10-18, 65, 81; 10/Yûnus, 3-6)

Bu âyetler, bütün evrende var olan düzeni, evrenin yaratıcısı, idare edicisi ve evirip çevireni olan Allah’ın birliğine apaçık bir delil sayıyor. Bizden kâinatta var olan bu mükemmel düzen ve bu düzenin sağlamlığı ve bütünlüğü  üzerine düşünmemizi ve bu  yolla tevhid fikrine ulaşmamızı istiyor.

 

Tevhid ve Allah’ın Hâkimiyeti

Tevhid, bütün beşeriyetin, sahte ilâh ve rablere başkaldırarak esaret zincirinden kurtulması ve Allah’tan başkasına kul olmaması demektir. Bu yüzden, tevhid kavramı aynı zamanda, kullara kul olmanın pençesinden kurtularak yalnız Allah’a kul olmaya yönelmek ve bunun tabii neticesi olarak da Allah’ın hâkimiyetini kabul etmek; Allah’ın egemenliğinin dışında her gücü, sultayı, otoriteyi, sistemi, fikri, ideolojiyi, dünya görüşünü, kısacası hangi kılıf, örtü ve görüntü altında olursa olsun hâkimiyet/egemenlik iddiasında bulunan her şeyi reddetmek anlamlarını da içerir.

“Rabb’in, yalnız kendisine kulluk etmenizi... emretti.” (17/İsrâ, 23)

“Hüküm, hâkimiyet yalnız Allah’ındır. O, yalnız kendisine tapmanızı emretmiştir. İşte dosdoğru din budur.” (12/Yûsuf, 40)

Bu âyetler şu gerçeği açıkça ortaya koyuyor: Allah’a inanmanın, tevhid dinine dâhil olmanın ve muvahhid sayılabilmenin şartı, kişinin Allah’ın hâkimiyetini kabul ederek, O’nun isteğini, kendi dilediğine veya başkalarının isteklerine tercih etmek ve tüm diğer arzuları O’nun yolunda fedâ etmektir. Müslüman olmak, kısaca Allah’ı kural koyucu sıfatlarıyla tek, emir verici olarak tek, yasak koyucu olarak tek ve insan hayatına hükmedici olarak tek olarak kavramak, inanmak ve bu doğrultuda yaşayıp tavır koymaktır.

 

Tevhid ve Tâğutlarla Mücâdele 

“De ki: ‘Ey kitap ehli! Bizim ve sizin aranızda eşit olan bir kelimeye gelin: Yalnız Allah’a ibâdet edelim; O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım; bazımız bazımızı Allah’tan başka rabler edinmesin. Eğer yüz çevirirlerse: ‘Şâhid olun, biz müslümanlarız’ deyin.” (3/Âl-i İmran, 64)

“İman edenler Allah yolunda savaşırlar; küfredenler de tâğut yolunda savaşırlar. O halde, şeytanın dostlarıyla savaşın; çünkü şeytanın hilesi zayıftır.” (4/Nisâ, 76)

Sosyal bir hayat nizamı olarak tevhid, halkın bilgisizliği ve şuursuzluğu üzerine dayalı veya onlara zulmetmek  üzere kurulan câhilî ve tâğutî sistemleri temelden değiştirecek plan ve projeler sunar. Tevhid, sırf fikrî ve nazarî bir akîde değil; eyleme yönelik, pratik çözüm yolları sunan bir sistemdir. Tevhid akîdesi, yalnızca tabiat ötesi / metafizik konulara izah getiren ve ahlâk ile ilgili konularda sözkonusu edilebilecek bir tasavvur değil; şirk temeli üzerine oturmuş tâğutî sistemlere karşı muvahhidlere planlı, programlı bir hareket mantığı sunan, inkılapçı bir başkaldırıdır.

Tevhid akîdesi, pratik, eyleme dönük bir hareket ve câhiliyyeye şirk temeline dayanan sistemlere bir başkaldırı ve de müstekbir, zâlim tâğutlara karşı siyasî, iktİsadî, sosyal ve hukukî bir sistem olmasaydı, tarih boyunca bu akîdeyi kavimlerine sunan bütün peygamberlere karşı savaş açılır mıydı?

İslâm güneşinin doğduğu sıralarda Mekke’de hayatlarını sürdüren “Hanifler”in konumu, bu konuda ışık tutması bakımından oldukça önemlidir. Peygamberimiz’e peygamberlik görevi verileceği dönemde Mekke’de Hz. İbrâhim’in şeriatı üzerine yaşayış sürdürdüklerini iddia eden Hanif dini taraftarları vardı. Bunlar, putlara tapmaktan vazgeçerek Hz. İbrâhim’in dinine girmişlerdi. Bunlar, Allah’ı birliyor ve kavimlerinin putları adına kestikleri kurbanları yemiyorlardı. Panayırlarda tevhidin hakikati ile ilgili nutuklar söylüyorlar, putların bâtıllığına dair deliller getiriyorlar ve onlara tapmamayı öğütlüyorlardı.

Ne var ki, Hanif dininden olduğunu iddia eden bu kimselerin savundukları düşünce, sadece zihinde taşınan, salt fikir ve kuramsal inanış ve anlayış olmaktan öteye gitmiyordu. O yüzden müşrik Mekke toplumunda en ufak fikrî ve pratik bir etkinlikleri yoktu. O putperest toplumda ortaya koydukları fikirleri, sadece nazarî inanç biçimiydi. Bunun için de bu kimseler, şirk temeline dayalı o câhilî toplumda müşrik putperestlerle aynı ortamda, birbirleriyle fiilî olarak çatışmadan yaşıyorlar ve bu konumları kendilerini fazla rahatsız etmiyordu. Kokuşmuş bu küfrî toplum düzeninin geleneği, göreneği, örf ve âdetlerinin pratik olarak içindeydiler. Bu yüzden, pratik yaşamdan uzak bulunan ve sadece nazariye olmaktan öteye gitmeyen tevhid akîdesine bağlı olmaları, onları o haysiyetsiz yaşayış tarzından, câhilî ortamdan ve kokuşmuş zulüm tasallutu altında zelil bir hayat sürdürmekten uzaklaştırmıyordu.

İslâmî dâvetin en önemli ve temel maddesi, tevhidin isbâtı ve şirkin reddi olduğu için, câhilî Mekke atmosferinde, yerleşik şirk düzeni içerisinde gündeme gelen tevhid akîdesi, özel bir yaşam biçimini göstererek, inkılabçı bir kimlikle işe başladı. İslâm’ın siyasî, iktİsadî ve sosyal bir sistemin ve hayatın bütün alanlarına hükmeden bir nizamın adı olduğu net bir şekilde ilan edildi. Şirkin her çeşidinin çürütüldüğü deliller ileri sürüldü ve gâyet özlü bir şekilde insanlar tevhide dâvet edildi. Tevhid fikri anlatılırken, sadece zihinsel olarak Allah’ın var oluşu değil; O’nun tek oluşunun anlamı ve bu akîdeye olan ihtiyaç da anlatıldı. İşte Rasûlullah (s.a.s.)’in kavmine sunduğu tevhid anlayışı ile Hanifler’in savundukları tevhid fikri arasındaki temel fark bu noktada odaklaşıyor: Bir yanda hayatın bütün alanlarına hükmeden, hem zihinsel, fikirsel, ve hem de pratiğe yansıyan bir akîde; diğer yanda sadece zihinde yer eden, sadece kalpte yer tutan ve pratiğe indirgenemeyen, hayata geçirilemeyen bir inanç...

Peygamberimiz, risâlet ile görevlendirildikten sonra yaptığı ilk iş, inanç ve amele dayanan, teorisi ve pratiği olan gerçek tevhid anlayışını yerleştirmek olduğu için Mekke’nin egemen güçleri, idareyi ellerinde tutan müstekbirler, kendisine karşı savaş başlattılar. Savunduğu bu saf akîde, Peygamberimiz’i kâfirlerle karşı karşıya getirdi. Kâfirler, kendisine has, özel bir yaşam biçimi sunan bu akîdenin, kendi câhilî sistemleriyle asla uzlaşmaya girmeyeceğini, yeryüzünde tâğutî rejimlerle sürekli ve amansız bir mücâdele içerisinde olacağını, kısacası küfre karşı devamlı bir savaşım vereceğini kesinkes anladılar. Tevhidin, uygulamaya ve tâğutî düzenlere karşı başkaldırı ilanı olduğu anlayışı, onların neden, daha önce aynı akîdeyi savunan Hanifler’e karşı en ufak bir tepki göstermezken, Hz. Peygamber ve onunla beraber olanlara karşı şiddetli bir savaşın içerisine girdiklerini açıkça ortaya koyuyor.

 

 

SORULAR

1- Lâ ilâhe illâllah Muhammedün Rasûlullah ifâdesinin anlamı, aşağıdakilerden hangisidir?
a) Allah’dan başka ilâh yoktur.
b) Ben şâhitlik ederim ki, Allah’dan başka ilâh yoktur ve ben yine şâhitlik ederim ki, Hz. Muhammed (s.a.s.) O’nun kulu ve elçisidir.
c) Allah birdir, O’ndan başka tanrı yoktur.
d) Allah’tan başka ilâh yoktur. Hz. Muhammed (s.a.s.) O’nun Rasûlüdür.

2- Kanun ve hüküm koyan, otorite ve güç sahibi, kendisinden yardım istenilen, ibâdet edilen,   güvenilen, sevilen ve korkulan, itaat edilen ve emirlerine uyulan, ihtiyaçları gideren, duâya karşılık veren, belâları gideren gibi anlamlara gelen kelime aşağıdakilerden  hangisidir?
a) Rab  b) İlâh   c) Tâğut  d) Bel’am

3- Aşağıdakilerden hangisi “tevhid kelimesi”nin tanımıdır?
a) Allah’ın tek yaratıcı, yağmurları yağdıran, tabiat güçlerine hükmünü geçiren ilâh olduğuna  inanmaktır.
b) Allah’ın insanlara kesin olarak yapmalarını emrettiği fiillerdir.
c) Hz. Muhammed (s.a.s.)’in hayatını anlatan ilmin adıdır.
d) Allah’ın zâtında, sıfatlarında, isimlerinde ve fiillerinde tek olduğuna inanmaktır.

4- İnsanın yüce ve hâkimiyet sahibi birine boyun eğmesi, itaat etmesi, ona isyan    etmeden  kulluk etmesine ne denir?
a) İbâdet  b) İsyan   c) Tevekkül  d) Şükür

5- “İster kulluk maksadıyla olsun, isterse başka sebeple herhangi bir varlığa duyulan aşırı bağlılık, gösterilen tevâzu, tâzim ve saygı, yapılan mutlak itaat, o varlığa .................  demektir.”  Bu ifâdedeki boş bırakılan yere, aşağıdakilerden hangisi gelmelidir? 
a) şükür  b) ihsân  c) ibâdet  d) İman

6-   İbâdet kelimesinin lügat ve ıstılahi anlamını açıklayınız.
7-   İbâdetin insan hayatındaki önemini açıklayınız.
8-   İbâdetin Allah katında kabul görmesinin şartları nelerdir? Açıklayınız.
9-   İbâdetlerin nasıl uygulanacağı konusunda kişi hangi kıstaslara başvurmalıdır?
10- Halkın ibâdet anlayışını ve bu anlayışın getirdiği sonuçları tartışınız.
11- Tevhidin sözlük ve terim anlamlarını açıklayınız.
12- İlâh kelimesi, hangi anlamlara gelir?
13- Tevhidi kabullenen insan, Allah’a nasıl söz vermiş olur?


Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar

Kur’an ve Sünnete Göre Tevhid ve Akaid, Muhammed Karaca, Ribat Y.
Tevhidin Hakikati, Yusuf el-Kardavi, Özgün Y.
Tevhidi Gerçekliğin Işığında, Atasoy Müftüoğlu, Nehir Y.
Tevhidî Görüş, Heyet, Sahra Y.
Sorularla Tevhid ve Akaid, Mehmet Alptekin, Saff Y.
İslâm Düşüncesinde Tevhid, Mevlüt Özer, Nun Y.
Tevhid Rİsalesi, Muhammed Abduh, Fecr Y.
Tevhid, İsmail R. Faruki, İnsan Y.
Tevhidin Işığında İslâm’ın Anlaşılması, Ali Diko, Mekkî Y.
İslâm’ın İnanç İlkeleri, Mevlüt Uyanık, Esin Y.
İnancımız, Ömer Küçükağa, Buruc Y.
Kur’an’a Göre Dört Terim, Mevdudi, Beyan Y.
Kur’an’da İnsan ve Toplum, Ekrem Sağıroğlu, Pınar Y.
Kur’an’da Mü’minlerin Özellikleri, Beşir İslâmoğlu, Pınar Y.
Biz Müslüman mıyız? Muhammed Kutub, Hilal Y.
Çağdaş İrtidat, Ebûl Hasan Ali en-Nedvi, AKâbe Y.
İman ve Sosyal Hayat, Beheşti, Birim Y.
Kelime-i Tevhid Kal’ası, Gazali, Özel Y.
İnançta Hassas Ölçüler, Gazali, Hİsar Y.
İslâm Düşüncesinde İman Kavramı, Toshihiko İzutsu, Pınar Y.
Kur’an’da Dini ve Ahlâki Kavramlar, Toshihiko İzutsu, Pınar Y.
Kur’ân-ı Kerim Allah’ı Nasıl Tanıtıyor? Velî Ulutürk, Nil A.Ş. Y.
Allah’ın Varlığı ve Sıfatları, Hasan el-Benna, Nizam Y.
Akaid ve Şeriat, Mahmut Şeltut, 1-2, Yöneliş Y.
Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Beyan/Kırkambar Y.

Baglantı

• 14/12/2006 - TEVHİDİ BOZAN DURUMLAR VE ŞİRK

 

 

• Kur’ân-ı Kerim’de Şirkin Tanımları
• Şirkin Sebepleri
• Şirkin Çeşitleri
• Gizli Şirk

 

 

               Bu üniteyi bitirdiğinizde aşağıdaki
             amaçlara ulaşmanız beklenmektedir.

* Günümüzde de sık görülen tevhidi bozan durumlara örnekler verebilmek.
* Şirkin lügat ve terim anlamlarını, Kur’an-ı Kerim’deki şirk tanımlarını açıklamak.
* Şirkin sebeplerini listeleyip açıklayabilmek.
* Şirkin çeşitlerini sayarak her birini izah edebilmek.
* Gizli şirki tanımlayabilip büyük şirkten farkını ifâdelendirebilmek.

 

 


Tevhidi Bozan Durumlar

İnsan, müslümanım dediği, kelime-i tevhidi söylediği halde cehâlet ve düzenin/ortamın câhili yapısından dolayı -Allah muhâfaza etsin- şirke düşebilir. Günümüzde de sık görülen tevhidi bozan durumların önemlileri şunlardır:

a-) Allah’tan başkasına emretme, yasaklama, helâl ve haram kılma, kanun koyma ve hâkimiyet hakkını verme gibi haller tevhidi bozar. Allah’ın koyduğu hükümleri, ölçüleri bir tarafa bırakarak hâkimiyeti herhangi bir şeye vermek bir mü’minin yapamayacağı şeydir. Bu konuda Allah Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyuruyor:
 
“Hükm/Egemenlik yalnız Allah’a mahsustur. O sadece kendisine kul olmayı emretti. Dosdoğru din ancak budur.” (12/Yûsuf, 40)

“Onlar Allah’ı bırakıp bilginlerini, rahiplerini, Meryem’in oğlu Mesih’i Rabler edindiler. Halbuki onlar da bir olan Allah’tan başkasına ibâdet etmekle emrolunmamışlardı. O, bunların eş tutageldikleri her şeyden münezzehtir.” (9/Tevbe, 31)   


b-) Allah’tan ve Resulünden geldiği kesinlikle sâbit olan haberlerin tümüne birden inanmamak. Kim Kur’an’ın hükümlerinden birini geçersiz sayıyor veya ona inanmıyorsa o kişi Allah’a ortak koşmuş olur.

“Yoksa siz kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden bunu yapanların cezâsı, dünyada rezillikten başka bir şey değildir. Kıyâmet günü ise, en şiddetli azâba çarptırılacaktır. Allah yaptıklarınızdan gafil değildir.” (2/Bakara, 85)

c-) Kâfirleri dost tanıyıp, müslümanları sevmemek.

“Ey İman edenler! Yahûdilerle, hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostlarıdır. İçinizden kim onları dost edinirse, o da onlardandır.” (5/Mâide, 51)

“Ey İman edenler! Sizden önce kitap verilenlerden dininizi oyuncak ve eğlence yerine tutanları da, diğer kâfirleri de dost edinmeyin. Eğer gerçek müminlerden iseniz Allah’tan korkunuz.” (5/Mâide, 57)

d-) Allah’ın isim, sıfat ve fiillerinden herhangi birini inkâr etmek veya başkasını bu hususlarda ortak görmek, O’nu gereği gibi tanımamak. Bunun sonucu olarak, Allah’a herhangi bir eksiklik izafe edilir ki, bu da tevhidi bozar.

“En güzel isimler Allah’ındır. O halde Allah’a bu isimlerle duâ ediniz. O’nun isimlerinde sapıklık edenleri terk edin. Yarın kıyâmette onlar yaptıklarının cezâsını çekeceklerdir.” (7/A’râf, 18)

e-) İbâdeti Allah’tan başkasına yapmak. “De ki şüphesiz benim namazım,  ibâdetlerim, hayatım ve ölümüm yalnız âlemlerin  Rabbi olan Allah içindir.” (6/En’âm, 162)

Allah’tan başkasına secde etmek, Allah’tan başkası adına kurban kesmek, Allah’tan başkasına duâ etmek gibi fiiller tevhidi bozar.

f-) Allah’ın indirdiği emirlerle hükmetmemek ve Allah ve Resulü’nün hükmünü kabul etmemek. Allah’ın hükümlerini bir tarafa bırakıp, tâğutların hükümlerini uygulamak ve onlara tabi olmak insanı tevhitten uzaklaştırır.

“Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler kâfirlerin ta kendileridir.” (5/Mâide, 44)

g-) Allah’tan başkasına tevekkül etmek.

“Mümin iseniz Allah’a tevekkül ediniz.”  (5/Mâide, 23)

h-) Allah’tan başkasını, Allah’ı sever gibi severek dost edinmek.

Ümmetim adına en çok korktuğum şey Allah’a şirk koşmaktır. Ancak benim söylediğim, onların güneşe, aya, putlara tapmaları değildir. Benim korktuğum şirk, Allah dışındaki şeylerin hoşnutluğunu gözeterek ameller yapmak ve gizli şirktir.”  (İbn Mâce)

 

Şirk

Lügat olarak şirk; mülk ve saltanatta ortaklık anlamına gelir.

Istılahta şirk; Allah’a zâtında, sıfatlarında ve fiillerinde ortak ve denk tanımaktır. Şirk koşan kişiye müşrik denir. İki veya daha çok ilâh tanımak, herhangi bir varlığı ma’bud (ibâdet edilen) olarak bilmek, Allah’ın yaratıcı, kadim, baki gibi sıfatlarını başka varlıklara vermek şirktir. Kısacası, Allah’ın ilâhlık vasıflarını Allah’tan başkasına vermek şirktir. Şirk küfürdür, müşrik aynı zamanda kâfirdir.

Şirkin olduğu yerde sâlih amel olmaz. Çünkü amelin kabul olması için ihlâs yani, yalnız Allah için yapılmış olması gereklidir. Allah Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyuruyor: “Rabbine kavuşmayı uman kimse, sâlih amel işlesin ve Rabbine ibâdette hiçbir kimseyi ve hiçbir şeyi ortak tutmasın..” (18/Kehf, 110)

Şirk, Allah’ın asla affetmediği bir günahtır. Allah, şirk inancı ile âhirete gelenleri asla affetmeyecektir.

“Allah kendisine şirk (ortak) koşulmasını elbette bağışlamaz. Bundan başkasını dilediğine bağışlar.” (4/Nisâ, 48)

Tevhid ve şirk insanlık tarihi boyunca insanların bağlana geldiği iki dinin adıdır. İnsanlık tarihi şirkle tevhid arasındaki mücâdeleden ibârettir. Bütün Peygamberlerin tebliğlerinde vurguladıkları temel esas tevhiddir. Kur’ân-ı Kerim’in üzerinde en çok durduğu konu tevhidin önemi ve şirkten uzak durulması konusudur.

Kur’ân-ı Kerim, müşrik tipi yeryüzünde birliği, huzuru bozan, çirkin ve insanlar için zararlı bir tip olarak görür ve necis olarak nitelendirir (Bkz. tevbe, 28).

Şirk sadece putlara tapmak değildir. Nefsin istekleri peşinde koşmak, Allah’ın sevgisi yerine dünya sevgisini tercih etmek, bunların sonucunda Allah’ın hükümlerinden birini dahi reddetmek şirktir.

Peygamberimiz zamanındaki Mekke müşrikleri Allah’la birlikte birçok ilâha inanıyorlardı. Bu müşrikler kendi hevâ ve  heveslerine göre putlar yapıyorlar ve onlara tapıyorlardı. Kâbe’nin içinde 365 tane put bulunuyordu. Bunların en büyükleri; Hubel, Lat, Menat, Uzza isimli putlar idi. Ayrıca Ved, Suva, Yeük ve Nesr isimli putlar vardı. Bunlar Hz. Nuh zamanında yaşamış olan iyi huylu, cömert insanlardı. Bu insanlar ölünce, onların heykelleri yapılmış ve zaman geçtikçe halk onlara tapmaya başlamıştı. Araplar bunlardan başka, güneşe, aya, bazı taşlara, ağaçlara ve hayvanlara tapıyorlardı. Bazı müşrikler ise, Melekleri Allah’ın kızları olarak görüyorlar ve meleklere tapıyorlardı. Aslında insanların Allah’tan başka bir puta tapmasının asıl nedeni; kendi nefsini ilâh edinmesidir. Bugünkü müşriklerle, Peygamberimiz zamanındaki müşrikler arasında fark yoktur. Müşriğin mantığı her devirde aynıdır. Bu mantık, Allah’ı yeryüzüne karıştırmama, yeryüzünde ilâh olarak kendini tanımadır. İşte şirkin aslı budur. Zamanımızda da insanlar her ne kadar kâinatı yaratanın, yağmuru yağdıranın, öldüren ve diriltenin Allah olduğunu kabul etseler de, O’nun tasarruflarında ortak tanıyorlar, dünya ile ilgili işlerde Allah’ın belirttiğinin aksine hükümler koyuyorlar. İşte günümüzde şirkin aldığı görünüm budur.

Put, kişinin Allah’ın dışında hayatının amacı kıldığı maddî-mânevî her şeydir ve putları bu yönleriyle hayatın amacı kılmak da şirktir. Put sadece tapılan birtakım nesneler değildir. Eğer hayatın amacı haline gelir ve insanı Allah’a isyana sevkederse, yerine göre  makam, para, kadın veya insanlar için değerli herhangi bir şey insanlar için put olabilir.

Kur’ân-ı Kerim’de birçok âyette Allah Teâlâ, insanları şirke düşmemeleri hususunda uyarır: “De ki: Ey câhiller! Bana Allah’tan başkasına kulluk etmemi mi emrediyorsunuz? Ey Muhammed! And olsun ki sana da, senden önceki peygamberlere de vahyolunmuşıur. And olsun, eğer Allah’a ortak koşarsan işlerin şüphesiz boşa gider ve hüsrana uğrayanlardan olursun. Hayır, yalnız Allah’a kulluk et ve şükredenlerden ol.” ((39/Zümer, 64, 65, 66) 

“O’nu bırakıp ilâhlar mı edindiler? De ki: Kesin delilinizi getirin, İşte benim ve ümmetimin kitabı ve benden öncekilerin kitapları. Hayır, onların çoğu gerçeği bilmez de yüz çevirirler.” (21/Enbiyâ, 24)

“O ancak tek bir ilâhtır. ‘Doğrusu ben O’na şirk/ortak koşmanızdan mâsumum, berîyim’ de.” (6/En’âm, 19)

Şirk düzeni; insanları köleleştiren, ilâhlık taslayan çağdaş Firavunlar ile, onlarla işbirliği yapan sahte din adamları yani Bel’amlar ve sömürüye ortak olan, bizzat şirk düzeninden beslenen, haramzade, zengin elit tabaka ve bu üç kesime bağlanan, onlara itaat eden, onların koyduğu kanunlarla  -Allah’ın hükümlerine aykırı olmasına rağmen- yaşayan halk yığınlarından meydana gelir.
 


Kur’ân-ı Kerim’de Şirkin Tanımları

1-) Büyük Günah:
“Allah’a ortak koşan kimse şüphesiz büyük bir günahla iftira etmiş olur.” (4/Nisâ, 8)

2-) Büyük Adâletsizlik (Haksızlık ):
“Lokman oğluna öğüt vererek: Ey oğulcuğum, Allah’a  eş koşma. Doğrusu O’na eş koşmak büyük haksızlıktır, zulümdür, demişti.”  (31/Lokman, 13)

3-) Büyük Cehâlet:
“O’nu bırakıp tanrılar mı edindiler? De ki, kesin delilinizi getirin. İşte benim ve ümmetimin kitabı ve benden öncekilerin kitabı. Hayır onların çoğu gerçeği bilmez de yüz çevirirler.” (21/Enbiyâ, 24)

4-) Apaçık Sapıklık:
“Allah’ı bırakıp da, kıyâmet gününe kadar cevap veremeyecek şeylere yalvarandan daha sapık kimdir? Çünkü, yalvardıkları şeyler yalvarışlarından habersizdirler.” (29/Ankebût, 5)

“Allah kendisine ortak koşulmasını elbette bağışlamaz, bundan başkasını dilediğine bağışlar. Allah’a ortak koşan kimse derin bir sapıklığa sapmış olur.”  (4/Nisâ, 116)

5-) Büyük Alçaklık:
“Buzağıyı tanrı olarak benimseyenler, Rablerinin öfkesine ve dünya hayatında alçaklığa uğrayacaklardır. İftira edenleri böylece cezâlandırırız.” (7/A’râf, 52)

6-) Zanna Göre Hareket:
“Yeryüzündekilerin çoğunluğuna itaat edersen seni Allah yolundan saptırırlar. Onlar ancak zanna uyarlar, sadece tahminde  bulunurlar.” (6/En’âm, 116)

7-) Dünya Hayatına Düşkünlük:
“And olsun ki, onların hayata, diğer insanlardan ve hatta Allah’a eş koşanlardan da daha düşkün olduklarını görürsün. Her biri ömrünün bin yıl olmasını ister. Oysa uzun ömürlü olması onu azâbtan uzaklaştırmaz. Allah onların yaptıklarını görür.” (2/Bakara,96)

8-)  Halkı, Sağlam Temellerden Uzak Tutma:
“Allah’tan başka dostlar edinenlerin durumu, kendine yuva yapan örümceğin durumu gibidir. Evlerin en dayanıksızı  şüphesiz örümceğin yuvasıdır. Keşke bilseler.”  (29/Ankebût, 41)

9-) Kalplerin Korku ile Doldurulması:
“Hakkında hiç bir delil indirmediği şeyi Allah’a ortak koşmalarından ötürü, inkâr edenlerin kalbine korku salacağız. Onların varacağı yer cehennemdir. Zâlimlerin durağı ne kötüdür.” (3/Âl-i İmran, 151)

10-) Cennetin Kapılarının Onlara Kapanması:
“Kim Allah’a ortak koşarsa, muhakkak Allah ona cenneti haram eder, varacağı yer ateştir, zulmedenlerin yardımcıları yoktur.” (5/Mâide, 72)

11-) Tevhid İnancında Olanlara Karşı Düşmanlık Yaparlar:
“Ey Muhammed! İnananlara en şiddetli düşman olarak, yahûdileri ve Allah’a eş koşanları bulursun...” (5/Mâide, 82)

 

Şirkin Sebepleri

1-) İnsanların tevhidden sapıp, şirke düşmelerinin asıl sebebi; insanın nefsine tapması, nefsini ilâh edinmesi ve diğer insanlara karşı üstünlük sağlayıp onları kendisine kul etmek istemesidir. Kur’ân-ı Kerim bunu şu şekilde doğrulamaktadır:

“(Firavun) sizin en yüce Rabınız benim dedi.” (79/Nâziât, 24)

“Firavun milletine şöyle seslendi; Ey milletim! Mısır hükümdarlığı ve memleketimde akan ırmaklar benim değil mi? Görmüyor musunuz?” (43/Zuhruf, 51)

“Allah katında din İslâm’dır. Kitap verilenlerden kendilerine ilim geldikten sonra, başka değil, ancak aralarındaki bağy nedeniyle ayrılığa düştüler.” (3/Âl-i İmran, 10)

Bağy; hakka saldırı, payına râzı olmayıp başkalarının payına saldırma, haksızlık etme, hased, birbirini çekememezlik mânâlarına gelir. İnsanları bağy etmeye iten, hevâ ve heveslerinin peşine gitmesi, nefislerine tapınmalarıdır.

“Hevâ ve hevesini ilâh edineni gördün mü? Ona sen mi vekil olacaksın?” (25/Furkan, 43)

“Allah’tan bir hidâyet olmaksızın, kendi nefsine uyandan daha sapık kim vardır?” (28/Kasas, 50)

Kendi nefsini ilâhlaştıran ve Allah’a değil de kendisine tapan ve tapılmasını isteyenler; başkalarının haklarına el uzatmanın, yalnız Allah’a ibâdet edildiği ve uyulduğu sürece mümkün olmadığını bilirler. Çünkü, Allah’ın dini adâleti emreder ve bütün insanları eşit olarak görür. Şirk  ise  nefsini  ilâh  edinenlerin,   insanları   kendilerine   kul etmeleri ve sömürmeleri üzerine kuruludur. Bu yüzden tâğutlar, kendi nefislerini ilâhlaştırmak için, ilkelerini kendilerinin tesbit ettikleri ve başkalarının haklarını gasb üzere kurulu şirk düzenini isterler. Tâğutlar, ortaya attıkları ilâhlara insanları taptırarak, aslında kendilerine taptırır, kulluk ettirirler. Şirk, insanların insanlara kulluk ettiği düzenin adıdır.

2-) Atalarına ait gururu ortaya koymak ve halkı atalarının bâtıl inancına sevketmek.

“Onlara: Allah’ın indirdiğine uyun denilince, Hayır, atalarımızı yapar bulduğumuz şeye uyarız derler. Ya ataları bir şey akledemeyen ve doğru yolda olmayan kimseler idiyseler?” (2/Bakara, 170)

“Ey Muhammed! Senden önce, herhangi bir kasabaya gönderdiğimiz uyarıcıya, o kasabanın şımarık varlıklıları sadece: Doğrusu babalarımızı bir din üzerinde bulduk, biz de onların izlerini izlemekteyiz derlerdi. Gönderilen uyarıcı: Eğer size, babalarınızı üzerinde bulduğunuz dinden daha doğrusunu getirmiş isem de mi bana uymazsınız? dedi. Onlar: Doğrusu sizinle gönderilen şeyi inkâr ediyoruz, dediler.” (43/Zuhruf, 23, 24)  
 
3-) Diğer varlıkları Allah ve Resulünden çok sevmek.

“De ki: Babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, akrabalarınız, elde ettiğiniz mallar, durgun gitmesinden korktuğunuz ticaret, hoşunuza giden evler, sizce Allah’tan, Rasûlünden ve Allah yolunda cihaddan daha sevgili ise, Allah’ın hükmü gelinceye kadar bekleyin.  Allah fâsık kimseleri doğru yola eriştirmez.” (9/Tevbe, 24)

“Sen, yahûdi ve müşriklerin dünya hayatına daha düşkün olduklarını görürsün. Her biri ömrünün bin yıl olmasını ister. Oysa uzun ömürlü olması onu azâbtan uzaklaştırmaz. Allah onların yaptıklarını görür.” (2/Bakara, 96)

 

 

 

Şirkin Çeşitleri

1- Şirk-i İstiklal: Allah ile birlikte başka bir ilâh tanımak, yahut tamamen ayrı olmak üzere bir veya birden fazla mabudun varlığına inanmaktır. Eski Türklerdeki yer ve gök tanrısı inancı veya mecusilerin iyilik ve kötülük tanrısı inançları gibi.

2- Şirk-i Teb’iz: Allah’ın bir olduğunu kabul etmekle beraber, birden fazla tanrının toplanmasından meydana gelmiş bir Allah kabul etmektir. Hristıyanların teslis, yani Allah’ın baba-oğul-rûhul kudüs toplamı olarak bir olduğu inancı gibi.

3- Şirk-i Takrib: Kâinatın yaratıcısının ve düzenleyicisinin bir olduğuna inanmakla beraber ona yaklaştıracağı inancı ile insanların kendi yaptıkları put, heykel ve benzeri şeylere tapmasıdır. Peygamberimiz zamanında yaşayan câhiliyye Arapları putlara, kendilerini Allah’a yaklaştıracakları iddiası ile tapıyorlardı. Kur’ân-ı Kerim onların şöyle dediklerini anlatır: “Allah’ı bırakıp da kendilerine birtakım dostlar edinenler derler ki:  Biz bunlara ancak bizi Allah’a daha fazla yaklaştırsınlar diye tapıyoruz.” ((39/Zümer, 3)

4- Şirk-i Taklîd: Husûsî olarak beğenip seçtikleri için değil de, atalarından geldiği için kabul ettikleri şirktir. Genellikle insanların çoğu dinini seçerek değil, içinde bulunduğu toplumda o din bulunduğu için bir dine sahip olur. Bu husus Kur’ân-ı Kerim’de şöyle belirtilir: “Atalarımızı bir din üzerinde bulduk. Biz de onların izlerine uymuşlarız.” (43/Zuhruf, 23)
 
5- Şirk-i Esbâb: Kâinattaki her türlü kanunun Allah’ın yaratması ve müsaadesiyle değil de, kendi kendine oluştuğuna ve işlediğine inanmak. Kâinattaki her şeyi  yaratan ve eşyanın husûsîyetlerini tayin ve takdir eden Allah’tır. Kâinatta  her şeyin özellikleri vardır. Su yüz derecede kaynar, ateş yakıcıdır gibi. Eşyaya bu özellikleri Allah vermiştir. Allah’ı hiç tanımayarak her şeyi eşyaya ve sebeplere bağlamak şirktir. Allah her şeye bir sebep göstermiştir. Her şeyin  sebeplerine bağlı olduğuna, sebepsiz bir şey olmadığına inanmakla beraber, sebepleri Allah’ın yarattığına inanmak şirk değildir. Şirk olan, her şeyi yalnız tabiata ve zahiri sebeplere vermektir.

Bu tasnifin yanında, şirk; açık şirk ve gizli şirk olmak üzere de ikiye ayrılır.

 

Gizli Şirk

Şirk, gizli ve açık olmak üzere de ikiye ayrılır. Açık şirk: Allah’ın zâtında, sıfatlarında ve isimlerinde ortak tanımaktır. Bu şirkin tesbiti kolaydır. Fakat gizli şirk öyle değildir. Gizli şirk; Allah’ın tasarruflarına (isteklerine) kafa tutmak ve Allah’tan beklenmesi gerekeni başkasından beklemektir. Bu şirkin farkına varmak zordur. Maalesef, günümüzde dinini tam olarak bilmeyen bazı müslümanlar gizli şirke bulaşmaktadırlar. Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.) bu hususta müslümanları uyarmaktadır. Riyâ, gizli şirklerin başında gelir.   Meselâ bir insan Allah’a ibâdet ederken insanların gözüne girmeyi, onların yardımlarından faydalanmayı amaç edinirse, şirk koşmuş olur. Buna  gizli şirk  denir. Çağımızda bir hastalık derecesine varan, aşırı mal-mülk sevgisi, aşırı para ve servet hırsı, aşırı şöhret sevdası gibi kötü duygular da gizli şirk sayılmışlardır. Bunlar için delicesine çalışılırsa, bu çok tehlikelidir. Farkına varmadan insanı şirke götürebilir. Çünkü İslâm’da ibâdet, sadece Allah’ın rızâsı için yapılır.

“Onların çoğu Allah’a, şirk koşmadan İman etmezler” (10/Yûnus, 106). Allah Rasûlü (s.a.s.) bu konuda şöyle buyurdu: “Sizin hakkınızda en çok korktuğum küçük şirktir.”  ‘Küçük şirk nedir ey Allah’ın elçisi?’ diye sordular. “Riyâdır. Allah Teâlâ, kıyâmet günü insanların amellerinin karşılıklarını verdiği zaman: ‘Dünyada kendilerine gösteriş yapmakta olduklarınıza gidin. Bakın bakalım, onların yanında bir karşılık bulacak mısınız?’  buyurur.” (Tirmizî, 11/Hûdûd 24, hadis no: 1457)

Rasûlullah (s.a.s.) hutbede şöyle buyurdu: “Ey insanlar, bu şirkten sakınınız. Muhakkak ki o, karıncanın kımıldamasından daha gizlidir.” İçlerinden birisi: “Ey Allah’ın Rasûlü, karıncanın kımıldamasından daha gizli olduğu halde böyle bir şirkten nasıl sakınabiliriz?” “Ey Allah’ım, bile bile sana herhangi bir şeyle şirk koşmaktan yine sana sığınırız. Bilmediğimiz şeylerden de senden mağfiret dileriz’ deyin” buyurdu(İbn Kesir)

Allah’ın halili (dostu) İbrâhim (a.s.) ne güzel duâ etmiş: “Allah’ım, beni ve oğullarımı putlara tapmaktan uzak tut. Ya Rabbi, şüphesiz ki bu putlar, birçok insanı saptırdı.” (14/İbrâhim, 35-36). Âyette belirtildiği üzere, İbrâhim (a.s.) bile, kendinin ve neslinin putlardan uzak kalması için Allah’a duâ etmiştir.

Hele, İslâm’ın hakim olmadığı günümüz câhiliyye ortamlarında şirk çeşitleri daha da çoğalmıştır. Küçük olsun, büyük olsun Kur’an’ın birçok âyetinde şirkin her türlüsünden  arınan müttakî kullardan bahsedilmektedir. Allah’ın birliğine İman eden, Allah’a şirk koşanlara düşman olan, tâğutlara ve müşriklere buğz ederek Allah’a yaklaşan, sadece Allah’ı dost, ilâh ve ma’bud edinen, yalnız O’nu seven, O’ndan korkan, O’ndan uman, O’ndan yardım isteyen, O’na boyun eğen, O’na tevekkül eden, O’nun emrine tâbi olup rızâsını gözeten, bir iş yaptığı zaman Allah adıyla yapan ve hayatının her bölümünde O’na ait olan kimseler kurtuluşa ermişlerdir. “De ki, namazım, ibâdetlerim, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabı Allah içindir. O’nun hiçbir şeriki/ortağı yoktur.” (6/En’âm, 163-164)  “De ki, Allah her şeyin Rabı iken, ondan başka bir rab mı arayayım?” (6/En’âm, 164)

Allah’a kulluğun gereği, itikadı ve İmanı sağlamlaştırmaktır. Kimin itikadında/inancında hafif de olsa sapma olur ve İmanı bozulursa, onun ibâdetleri ve amelleri Allah katında kabul olmaz. İtikadı düzgün, İmanı sahih ve sağlam insanın ise, az ibâdeti bile Allah katında çok ibâdet yerine geçer. Düşüncelerimiz, okuduklarımız, yaşadıklarımız ve eylemlerimizin amacı itikadımızı sağlamlaştırmak olmalı, duâlarımızda da Allah’tan bunu istemeliyiz.

 

 


SORULAR

1- Aşağıdakilerden hangisi tevhid inancını bozmaz?
a) Allah’dan başkasına ibâdet ve itaat etmek.
b) Allah’dan başkasına duâ ve tevekkül etmek.
c) Mü’min olduğu halde bazı günahlar işlemek.
d) İslâm’ı hafife almak, İslâm Diniyle alay etmek.

2- Seçeneklerden hangisi insanı küfre düşürmez?
a) İslâm’daki emir ve yasakların gereksiz olduğuna inanmak.
b) Tâğutlara gönülden itaat etmek.
c) İslâm’ın emir ve yasaklarını kabul ettiği halde, bir kısmını yerine getirmemek
d) Allah’tan başkasına ilâh derecesinde aşırı sevgi, saygı göstermek.

3- Aşağıdakilerden hangisi tevhidi bozan fiillerden değildir?
a) Allah’tan başkasına helâl ve haram kılma yetkisi vermek.
b) Allah’a tevekkül etmek.
c) İbâdeti Allah’tan başkası adına yapmak.
d) Kur’an’daki hükümlerden bazısının günümüzde geçersiz olduğunu söylemek.

4- Aşağıdakilerden hangisi müşrikler için doğru değildir?
a) Müşrikler, göklerin ve yerin yaratıcısının Allah olduğuna inanırlar.
b) Allah’ın ilâhlık vasıflarını başkasına vermezler.
c) Yeryüzündeki otoriteyi Allah’a ait olarak görmezler.
d) Hıristiyanlar Hz. İsa’yı Allah’a ortak koşarak şirke düşmüşlerdir.

5- Aşağıdakilerden hangisi şirkin çeşitlerinden değildir?
a) Allah’ın emir ve yasaklarını kabul ettiği halde, bunların bazısını yapmamak.
b) Allah’a inanmakla birlikte, Allah’a yaklaştıracağı gayesiyle başka varlıklara tapmak.
c) Allah’la beraber başka ilâh tanımak.
d) Kâinattaki her olayın Allah’ın dilemesiyle değil de; kendi kendine olduğuna inanmak.

6- Aşağıdakilerden hangisi müslümanı mürted yapmaz?
a) İçkinin haram olduğuna inandığı halde içki içmek.
b) İslâm’ın hükümleriyle alay etmek, hafife almak.
c) Allah’a itaati bırakıp, gönül rızâsıyla tâğuta itaat etmek.
d) İslâm’ın hükümlerini değiştirmek.

7- Aşağıdakilerden hangisi tâğut kelimesinin tanımı olamaz?
a) İnsanları Allah’a isyana dâvet eder.
b) İnsanları zorla da olsa kendine itaat ettirmeye çalışır.
c) Allah’ın kanunları yerine, kendisi kanunlar koyar.
d) Dindeki hurâfe ve bid’atleri kaldırmaya çalışır.

8- Aşağıdakilerden hangisi Bel’am’ların en belirgin özelliğidir?
a) İnsanları Allah’ın adını kullanarak aldatırlar.
b) İslâm düşmanlarına hakkı açık açık anlatırlar.
c) Zâlime karşı mazlumun hakkını savnurlar.
d) İnsanlara Allah’ın dinini hiç değiştirmeden tebliğ ederler.
 
9- Tevhidi bozan haller nelerdir?
10- Şirkin sözlük ve terim anlamları nedir?
11- Kur’ân-ı Kerim şirki nasıl tanımlar?
12- Şirkin sebepleri nelerdir?
13- Şirkin çeşitlerini sayınız ve her birini kısaca açıklayınız.
14- Gizli şirk nedir, örnek vererek açıklayınız.
15- Şirkten sakınmak için ne yapmalı ve nasıl duâ etmeliyiz?

Baglantı

• 14/12/2006 - İNSAN

 

 

• İnsanı Tanımlamak.
• İnsanın Bazı Temel Özellikleri.
• Kur’an’da İnsanın Tanımlanması.
• İnsan İle Diğer Canlılar Arasındaki Farklar.
• İnsanın Eğitilebilir Özellikleri.
• İnsanın Oluşumu.
• Kur’an’da İnsanın Yaratılması ve Halifeliği
• İnsan Nereden Gelmiştir?
• Ne Zamandan Beri Müslümanız?
• Kaalû belâ Ne Demektir?
• İnsanın Yaratılış Gayesi.
• İnsan Ölünce Ne Olacak?

 

 

           Bu üniteyi bitirdiğinizde aşağıdaki
         amaçlara ulaşmanız beklenmektedir:

* İnsan kelimesinin  sözlük ve terim anlamını İslâm’a göre tanımlamak.
* İnsanınn yaratıcısını bilmesi, Allah ile insan arasında  yaratıcı-kulluk ilişkisinin gerçekleşmesi için yapılması gerekenleri açıklamak
* İbâdet duygusunu geliştirmek, ibâdetlerini sadece Allah rızâsı için yapmak.                          
* İnsanın yaratılış hikmetini bilmesi.
* İnsanın yaratılmışlar arasındaki yerini ve sorumluluğunu bilmesi.
* İnsanın yeryüzündeki konumu ve görevini izah etmek.
* İnsanın diğer canlılarla arasındaki ortak ve farklı yönleri açıklamak.
* Kur’an’a göre insanın olumlu ve olumsuz yönlerini açıklamak.
* İnsanın genel özelliklerini ifâde etmek.
* İnsanlar arasında sevgi, kardeşlik, barış ve adâlet duygusu sağlamak.
* Dünya ve âhiret arasında denge kurmak. Hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için, yarın ölecekmiş gibi âhiret için çalışmak.
* Beden, ruh ve  akıl açısından gelişmek ve olgunlaşmak.              
* Akîde yönünden insanları tasnif etmek; mü’min, müslüman, fâsık, kâfir ve müşrik tanımlarını açıklamak.
 

 

 

İnsan Nedir, Nasıl Bir Varlıktır?  (“Ben Neyim?”)
 
İnsan kelimesinin sözlük anlamına bir bakalım: İnsan kelimesinin, kendinden türediği kök olarak iki sözcükden bahsedilir; bunlardan biri üns kelimesidir. Üns, ünsiyet, yakınlık demektir. Bu “yakınlık, yaklaşma duygusu” bir yandan hemcinsleriyle bir arada yaşama durumunda olan insanın başka insanlara karşı yakınlığını, bir yandan da Allah’a bütün varlıkların üstünde olan yakınlığını ifâde eder.

İnsan kelimesinin, bir de nesy = unutmak  fiilinden geldiği söylenir. Bu durumda insan, unutkan demektir. Kur’an’da insandan (Âdem) söz edilirken, “Andolsun, önceden Âdem’e ahid verdik de unuttu ve onu azim sahibi bulmadık.” (20/Tâhâ, 115) buyrulur.
 
İnsan kimdir? Nasıl bir varlıktır? Yeryüzüne nereden gelmiştir? İnsan nereye doğru gidiyor? İnsanın bu dünyada görev ve sorumlulukları var mıdır, varsa nelerdir? gibi sorular insan aklını meşgul eden sorulardır.

Şüphesiz insan kendisinin nasıl bir varlık olduğunun cevabını verdiğinde aynı zamanda inancını da seçmiş olmaktadır.

Geçmİşten günümüze kadar insan üç şekilde tarif edilmiştir. Bunlardan ilk ikisi insanı sadece tek yönüyle ele alırken üçüncüsü insanı tüm yönleriyle ele alır. Bir kısmı insanı baş, göz, kulak, burun, ağız, el, kol, bacak, karaciğer, akciğer, mide gibi maddî organlardan oluşmuş bir varlık olarak kabul ederken, bir kısmı ise insanın tüm organlarını görmezden gelircesine maddî yönünü göz ardı edip, sadece ruhtan meydana geldiğini iddia etmişlerdir.

Ayrıca bazıları insanı şu şekilde tarif ederler. “İnsan alet kullanan hayvandır, akıllı hayvandır, konuşan hayvandır, gülen hayvandır, hayvan olmak istemeyen tek hayvandır vs.”

Her şeyde dengeyi esas alan İslâm dini insanı tarif ederken de dengeyi esas almıştır. İslâm inancına göre insan; beden ve ruhtan oluşan, düşünen, şuurlu, İman ve ilim sahibi bir varlıktır.

Bu tanımın bir sonucu olarak İslâm; insanı sadece maddî bir varlık olarak gören maddeye tapanları ve insanı sadece ruhtan oluşmuş olarak kabul eden ruha tapanları reddeder. 


  
İnsanın İki Yönü 

İnsanla ilgili  olarak, beşer ve Âdem kelimeleri Kur’an’da sık sık kullanılan iki kavramdır. Kur’ân-ı Kerim’de, İblis’in Âdem’e  secde etmeyi reddetmesi üzerine, Allah’ın ona şöyle dediği anlatılır: “İki elimle yarattığım şeye seni secde etmekten alıkoyan nedir?” (38/Sâd, 75). Bu âyet-i kerime, insanın yapısındaki iki temel ögeyi açıklamaktadır: Kur’an’da yalnızca insanla ilgili olarak böyle bir ifâde kullanılır ki, bu ifâde, insanın Âdemiyet ve  beşeriyet yanlarını ortaya koyar. Âdemiyet yapısı, insanın ruh yapısı, mânevî tarafı, melekî tarafıdır.  Beşeriyet  yapısı ise, insanın dış yapısını, toprak yönünü, hayvanî tarafını,  fiziki özelliklerini ifâde eder.

  Müşrikler, insanı sadece bir beşer olarak kabul etmeye ve yalnız zahiri nitelikleriyle ele almaya meyillidirler. Günümüzde de batı kültür ve uygarlığı, insanı hayvanlardan bir hayvan ve yeme, içme, uyuma ve nefsi arzulara ihtiyaçtan ibâret bir varlık olarak değerlendirir. Halbuki insan, yalnız beşeri yönüyle değil; ruhi, mânevî yönüyle de insandır. İnsanın hayvanlardan farkı ve üstünlüğü, gerçek anlamda Âdemiyyet yönüyledir. Âdemiyyet, insanın tefekkür ve irâde sahibi olma özelliğini belirtir. Bu âdemiyyet vasfına  sahip olan insanın önünde melekler secdeye kapanmıştır:
“Bir zaman Rabın meleklere, ‘muhakkak ben kupkuru çamurdan, düzen verilmiş bir balçıktan bir beşer yaratacağım; onu tesviye edip içine rûhumdan üflediğimde hemen ona secdeye kapanın’ demişti.” (15/Hıcr, 28-29) “Sonra onu tesviye etti, ona kendi rûhundan üfledi ve sizin için sem’a, besar ve fuadlar kıldı (görme, işitme ve akletme gücü verdi).” (32/Secde, 9)

Bu konudaki âyetlere dikkat edildiğinde açıkça görülür ki, meleklerin secde ettiği beşer değil; Âdem’dir. Âdem, bu noktada bütün insanlığın temsilcisidir ve yalnızca birey olarak Hz. Âdem değildir. Burada Âdem, insandaki âdemiyet yanının temsilcisidir. Âdem kelimesi, “iç, iç yüzey, iç katman” anlamında “edim” kelimesinden gelir. Allah’ın emriyle meleklerin, Âdem’in önünde secde etmelerinin nedeninin, Âdem’e isimlerin öğretilmesi olduğu söylenebilir (Bkz. 2/Bakara, 30).

İsimler, rûhun ögeleri, bilginin nûrani güçleridir. İşte, insanın Âdemiyet yanı, onun ışıl ışıl bir ruha, dolayısıyla gözleri iyi gören ve kulağı iyi duyan apaydınlık bir kalbe sahip olup, şeytanın aldatmalarından uzak durması yanıdır. Bu hal, insanın kâmil halidir; yani Âdem insan-ı kâmildir. İnsanın bu hali yitirişinden sonra yeryüzüündeki hayatı ve mücâdelesi bu halini yeniden kazanmaya yöneliktir.

Âdemî yön, Türkçe’de Âdem olmak anlamında “adam olmak” deyimiyle ifâde olunur. İnsan, beşeri özellikleriyle bir yere gelebilir ama, adam olmak daha başka vasıflar ister. “Oğlum, ben sana vali olamazsın demedim ki, adam olamazsın dedim. Sen de adam olamadığını isbat ettin.” diye kıssada geçen oğlu adam olamayan adamın ifâdesinde belirtildiği gibi; Adam olmak, Âdem gibi olmak, Âdemî yönü ağır basmak demektir.

Fakat, insan hem Âdemi, hem de beşeri yönden oluşan bir varlıktır. İşte, onun Allah’ın iki eliyle yaratılmış olması, bu gerçeğin ifâdesidir. Bu durum, konunun  başında anlamlarını verdiğimiz insan kelimesinin içeriklerinde de görülür.

İşte, topraktan yaratılan insanın beşeriyet yanı, Kur’an’ın ifâdesiyle “unutkanlığının, nankörlüğünün, aceleciliğinin, haklı-haksız tartışmayı pek sevmesinin, bilgisizliğinin, zâlimliğinin ve zayıflığının sembolüdür. Bu olumsuz nitelikleri bastıracak olan da, insanın âdemiyet yanıdır,  mânevî duyularıdır, kalbidir. İnsan, sadece beşer olarak kalmamalı, beşeriyetini âdemiyetinin emrine vererek, ilk yetkin halini kazanmaya çalışmalıdır. Kur’an’da yetkin hale ahsen-i takvîm  (en güzel kıvam, en güzel yaratılış) denirken; insanın bu yetkinlikten bütünüyle uzaklaşmış ve hayvanlaşmış, beşeriyete yuvarlanmış haline de “esfel-i sâfilîn”  (alçakların alçağı) denir (Bkz. 95/Tîn, 4-5).

İşte, insanlar da, kendilerini yalnızca beşer olarak görmeden, beşeriyet ve âdemiyetten oluşan bir varlık olduklarını unutmadan, şeytanın adımları ardınca gitmezler ve her sürçtüklerinde tevbe ederlerse, meleklerin önlerinde secde ettiği Âdem halini alır, unutkan insandan; kamil mü’min insan olma durumuna ulaşabilirler.

İnsanın beden  ve ruhtan oluştuğunu belirttik. Bedenin aslı topraktır. Kur’an’ın açıkladığı bu gerçeği, modern ilimler tasdik ve teyid edip doğrulamaktadır. Kimyasal analizler, tahliller toprakta bulunan madenlerin, elementlerin insanda da bulunduğunu göstermektedir.

İnsanın rûhu ise, görünmeyen, mânevî yönünü oluşturur. İnsanın rûhu olduğu âşikârdır. Bu gerçek, ölüm halinde özellikle kendini ortaya koyar. Diri ile ölü arasındaki fark, diride rûhun bulunması, ölü bedende ise bulunmamasıdır. Uyku da küçük bir ölüm gibidir. Uyku halinde rûhun insanı bir an için terkedişi de, rûhun varlığıyla ilgili bize kesin bilgi verir (Bkz. 39/(39/Zümer, 42).

İnsan bedeniyle hareket eder ve algılar. Rûhuyla idrâk eder, düşünür, bilir, sever, nefret eder, sevinç ve üzüntü duyar. İnsanın bütün iç dünyası, mânevî, görünmeyen âleminin faâliyetleri rûhun faâliyetleridir. Ruh, Allah’ın sırlarından, gizliliklerindendir. İnsanın onun esrarına vakıf olması mümkün değildir. Ruh Allah’ın katındandır. Onun hakkında insana verilen bilgi pek azdır (Bkz. 17/İsrâ, 85).

Din ve akıl, rûhun varlığını açıkça ortaya koydukları halde; her gerçeği inkâr edenler olduğu gibi, ruh gerçeğini inkâr edenler de olmuş ve olacaktır. Bu inkârın temelinde, görünmeyen, mâhiyeti bilinmeyen varlığı kabul etmeme düşüncesi yatmaktadır.

İnsan kompleksini oluşturan beden ve ruh unsurlarının kendilerine has birtakım ihtiyaçları vardır. İnsan bunları elde etmek için gayret sarfeder. Maddî unsur (beden), yeme, içme, uyuma, nefes alıp verme gibi maddî ihtiyaçlarını gideremediği zaman rahatsız olduğu gibi; mânevî unsur olan ruh da ihtiyaçlarını gideremeyince mustarip olmaktadır. Rûhun ihtiyaçları, Rabbini zikredip ibâdet etmek, kendisinden geldiği İlâhî mercîye doğru yol almak ve O’na yakınlaşmak için gerekli çabayı göstermek gibi ruhi gıdalardır. Her iki unsurun ihtiyaçları ve beslendikleri gıdalar birbirlerinden tamamen ayrıdır. Rûhî gıdalar olan zikir ve ibâdetler yalnız başına bedeni besleyip ayakta tutamadığı gibi, bedenin ihtiyaçları olan maddî gıdalar ve zevkler de hiç bir zaman rûhu sağlıklı bir ortamda tutamaz, onu mutlu ve huzurlu edemez. “İyi bilin ki kalpler, ancak Allah’ı zikretmekle yatışır, huzur ve rahat bulur.” (13/Ra’d, 28). Allah insana, hem fücûru (günah ve kötülüğe meyli), hem takvâyı (günahlardan korunmayı) ilham ettiği için insan, bir taraftan melek tabiatına, bir taraftan da hayvan tabiatına sahiptir. Ama, İslâm fıtratı ile yaratıldığından, akıl, vicdan ve güzele meyil gibi nimetlerle donatıldığından ve Allah’ın Kitap, peygamber, hidâyet gibi lütuflarından dolayı hayra meyli önceliklidir. İnsan, kendi fıtratının özelliklerini muhâfaza ederek, Rabbini zikredip ibâdet ederse, meleklerden olan üstünlüğünü korumuş olur. Ama melek tabiatını kaybedip yalnız maddî ihtiyaçlarını tatmin etmeyi düşünürse, hayvanlar seviyesinde bir mahluk olur: “Kâfir olanlar zevklenirler, hayvanların yediği gibi yerler. Sonunda onların barınağı ateştir.” (47/Muhammed, 12)

İnsan ve onun duyguları zaman ve mekânla sınırlıdır. Zaman ve mekân dışı şeyleri olduğu gibi algılayabilmekten uzaktır. Hatta insan çoğu kez  zamanın ve mekânın içindeki birçok şeyden  bile haberdar olamamaktadır. Dahası, kendi benliğinin sırlarını dahi henüz tam çözebilmiş değildir.

İnsan bağımlıdır. Anasına, çevresine, toprağa, dünyaya ve âhirete olan bağlarıyla birlikte doğar. Doğmasındaki dahli ne kadarsa, ölmesindeki dahli de o kadardır. Ne doğuşuna kendisi karar verebilir, ne ölümüne ve ne de doğumdan ölüme kadarki gelişim ve değişim sürecine... Bütün bunlar,  kendisi dışındaki bir karar merkezinde belirlenip icra edilir. Onun, hayatın değişmez yasaları dediğimiz bu “İlâhî kanunlara” uymaktan başka yapacağı pek bir şey yoktur.

İnsan muhtaçtır. Yardıma, bakıma, besine, suya, insana, anaya, babaya, toprağa, göğe, sevgiye, terbiyeye, bilgiye, görgüye, çevreye ve daha birçok şeye... O, bu ihtiyaçlarından bazılarına daha doğar doğmaz, bazılarına da doğal gelişimini tamamladıkça gereksinim duyar. Çünkü insan, değişerek gelişebilen bir varlıktır.

İnsanın diğer canlılarla ortak yönleri vardır. Görünebilen tüm canlılar: Beslenirler, hücrelerden oluşmuşlardır, hareketlidirler, büyürler, çoğalırlar, solunum ve boşaltım yaparlar. 

Bütün bu özellikler canlıların “hayvan”lık boyutudur. Zaten insanı “insan” yapan özellikler de bunlardan hiçbiri değildir. O, insan olmayı hayvanlarla paylaştığı bu özelliklerinden dolayı hak etmemiştir.

İnsan, “insan” olma özelliğini, “İman” etme özelliği dolayısıyla kazanmıştır. Çünkü akıl ve kalp sahibidir. Hayvanlar İman etmezler. Çünkü akılları ve kalpleri (gönülleri) yok, bu yüzden İman etmez hayvanlar. İşte,  yukarıda  sayılan maddelerden insana özgü  olan ve insanı hayvandan ayıran en büyüğü İmandır. İmandır, çünkü insan,  gücü sınırlı,  bağımlı ve muhtaç bir varlıktır. Kendinden daha güçlü olan, kendisi gibi bağımlı ve muhtaç olmayan birinin yardımı olmadan yaşayamaz. Güçsüzlüğünü, bağımlılığını ve muhtaç oluşunu her farkedİşte bağlanacak, inanacak, güvenecek, sığınacak, tutunacak ve barınacak birini arar.

İnsanı hayvandan ayıran diğer önemli özellik ise ilimdir. İman ve ilim sayesinde insan, kendi hür irâdesiyle Allah’a kulluk yaparak en güzel biçimdeki yaratılışına uygun bir hayat yaşayabilir. İman, ilim ve ibâdetten uzak insan ise varlıkların en âdîsi olur(Bkz. 17/İsrâ, 70; 95/Tîn, 4 - 5; 51/Zâriyât, 56; 47/Muhammed, 12; 7/A’râf, 179)

 

İnsanın Bazı Temel Özellikleri

1) İnsan bilinçli bir varlıktır: İnsan, öz varlığının bilincindedir. Yani kendi yaratılışını, kâinatın niteliğini, kendisi ile kâinat arasındaki ilişkinin nasıl olduğu ve nasıl olması gerektiğinin bilincine sahiptir.

2) İnsan seçme yeteneğine  sahip tek varlıktır: İnsan tabiata karşı, maddî ve rûhî isteklerine karşı, üzerinde egemen olan İlâhî ve beşerî otoriteye  karşı gelebilecek kabiliyettedir.

Meselâ; İnsan kendini sevme ve tehlikeden koruma içgüdüsüne karşı gelip intihar edebilir. Kendi varlığını hiçe sayıp başkası veya inandığı değerler uğruna fedâkârlık yapabilir, hayatını bile fedâ edebilir. Lüks içinde ve rahat bir ortamda yaşama imkânı varken bunlardan kaçınıp mütevazi yaşamayı seçebilir. Tüm bunlar insanın seçebilen bir varlık olduğunu gösterir.

3) İnsan, üretme (icat etme) yapar: En küçük şekillerden dev sanayi ürünlerine, güzel sanatlardan mimariye kadar pekçok yeni şeyler meydana getirir.

4) İnsan meraklı bir varlıktır: İnsan, canlılar içinde en meraklı olan yaratıktır; hatta tek meraklı varlıktır diyebiliriz. Çünkü hayvanların herhangi bir şeye yönelmeleri meraklarından değil; içgüdülerinden kaynaklanır. Oysa insan, merakı sayesinde tabiatı ve kendisini keşfeder. Bu gün ulaşılan teknolojik gelişmenin ve sosyal bilimlerin temeli insanın, tabiatı ve kendisini merak etmesine dayanır.

 

Kur’ân-ı Kerim’de İnsan

Kur’ân-ı Kerim, insanlara gönderilen bir kitaptır. Kur’an’ın ekseninde insan vardır. Her âyet insanla ilgilidir. İnsanı en iyi tanıyan onun yaratıcısı olduğundan,  kullanım kılavuzu şeklinde, insanın nasıl yaşaması gerektiği o kitapta öğretilir. İnsanın nasıl bir varlık olduğu, yaratıcı tarafından tanımlanır.  

Kur’ân-ı Kerim’de insan gerçeği şöyle açıklanır:

a-) İnsanın değer ve üstünlüğü

1-  İnsan, yeryüzünde halifedir (Bkz. 2/Bakara, 30; 6/En’âm, 165).

2-  İnsan, çok büyük bir ilmî kapasiteye sahiptir. Çünkü Allah, ona kendi ilminden öğretti. Melek olsun, diğer varlıklar olsun ona öğretilen ilimde, yani eşyanın mahiyetini bilmekte ona erişemezler (Bkz. 2/Bakara, 31 - 33).

3-  İnsan, Allah’ı tanıma kabiliyetini fıtratında taşır. Bunun için küfür ve inkâr, insanın fıtri tabiatından bir sapmadır (Bkz. 7/A’râf, 172; 30/Rûm, 43).

4-  İnsanın özünde, hayvanda ve bitkide bulunmayan büyük bir güç vardır. İnsan, hem maddedir, hem de mana; hem cisimdir, hem de ruh (Bkz. 32/Secde, 9).

5-  İnsan, yeryüzünün halifesi olduğu gibi, Allah’ın emânetini de taşır. Bu görevlerini yapıp yapmadığı konusunda sorumludur. O, yeryüzünü kendi çaba ve girişimiyle imar edeceğine dair söz vermiştir (Bkz. 33/Ahzâb, 72).

6-  İnsan, ahlâkî vicdana sahiptir. İyiliği ve kötülüğü seçme kabiliyetine sahip irâdeli bir canlıdır. Saâdeti ve şekaveti seçmede serbest bırakılmıştır  (Bkz. 91/Şems, 8-10; 76/İnsan, 3).

7-  İnsan, özünde şeref yüceliğini taşır. Allah, onu diğer varlıklara nazaran daha üstün yaratmıştır. Fakat kendi üstünlük ve şerefini sezmezse, aşağılığa ve esarete düşer (Bkz. 17/İsrâ, 7, 70; 95/Tîn, 4-5).

8- İnsan, kendisini yaratan Allah’ı hatırlama kabiliyetine de sahiptir. Allah’ın yüce varlığını kavrar ve O’na varmak için tüm diğer arzulardan vazgeçebilir (Bkz. 84/İnşikak, 6; 13/Ra’d, 28).

9- Yeryüzündeki bütün nimetler insan için yaratılmıştır. Diğer yaratıklar onun hizmetine verilmiştir (Bkz. 2/Bakara, 29; 45/Câsiye, 13).

10-  İnsan, Allah’a karşı sorumlu tutulmuştur. Yalnız Allah’a ibâdet eder, O’na kulluk edip emrine itaat eder (Bkz. 51/Zâriyât, 56).
 
11-  İnsana yaratılış gayesi öğretilmiştir. Allah’ı unutursa, kendisini de unutmuş olacaktır. Allah’ı unutan insan, yeryüzünde şaşırmış bir varlık haline gelir (Bkz. 59/Haşr, 19).

12-  İnsan, yalnız maddî meseleler için çabalayıp maddî yönünü tatmin etmez. O, Allah’ın rızâsını hedeflerin en yücesi olarak seçer. Yalnız O’nun rızâsını kazanmak için çabalar (89/Bkz. Fecr, 28; tevbe, 72).


b-) İnsanın kötü tarafları

1- İnsan, kendisini tanımazsa zâlim ve câhil kalır (Bkz. 33/Ahzâb, 72).

2- Bazan Allah’ın nimetlerini görmezlikten gelerek nankörlük yapar (Bkz. hac, 66)

3- İnsan, bazan kendini yeterli zanneder ve Allah’a ihtiyaç duymadığı anlayışıyla tuğyan eder (azar, taşkınlık yapar) (Bkz. 96/Alak, 6-7).

4- İnsan, işlerinde çoğu zaman acelecidir (Bkz. 17/İsrâ, 11).

5- İnsan, zorluklarla karşı karşıya gelince Allah’ı hatırlar. Zorluklar geçip gidince sanki hiç bir olay olmamış gibi Allah’ı unutur (Bkz. 10/Yûnus, 12).

6- Allah’ın keremini unutarak cimrileşir (Bkz. 17İsrâ, 100).

7- İnsan, hırs ve ihtiraslarla donatılmış bir varlıktır (Bkz. 70/Meâric, 19).

8- İnsan, eğer kötülük görürse inler, sızlanır, bağırır ve yardım ister. Eğer kendisine nimet verilirse cimrileşir (70/Meâric, 20 - 21).

9- İnsan zayıf yaratılmıştır; âcizdir (Bkz. 4/Nisâ, 28). 

Görüldüğü gibi, Kur’ân-ı Kerim’e göre insanın iki ayrı cephesi vardır. Hayır ve şer tarafları. Kur’ân-ı Kerim’de sayılan  iyi, üstün özellik ve kabiliyetler insanın özünde potansiyel olarak mevcuttur. İnsan, bunları açığa çıkarmak ve kuvvetlendirmekle görevlidir.

Ancak İman ve takvâ ile bu güzel vasıflar ortaya çıkar ve gelişir. Eğer İman olmazsa, bütün bu iyi kabiliyetler, nefs-i emmarenin hâkimiyetine geçer ve insan Kur’ân-ı Kerim’de beyan edilen kötülüklere esir olur. Yani insan, gerçekten İman edince insanlaşır. İmansız insanın insanlığı noksan olup ihtiraslarla, sömürücülükle, cimrilik ve kan dökücülükle insan, vahşi hayvanlardan daha da vahşileşir.

 

 

 


İnsan İle Diğer Canlılar Arasındaki Farklar 

• İnsanın bilgisi hayvana göre çok geniş; arzu, istek ve idealleri yücedir.

• Hayvanlar tabiata hisleriyle, içgüdüleriyle bakar. İnsan ise, tabiatı merak eder ve hayvanlar da dâhil tüm tabiatı denetimi altına alır.

• Hayvanların tabiata ilişkin bilgileri yüzeyseldir. İnsan tabiatı incelerken varlıkların ve olayların içyüzüne inmeye, olaylar arasında ilişki kurmaya ve bunların gerisindeki gerçeği keşfetmeye çalışır.

• Hayvanların istekleri ve arzuları sadece kendilerine aittir. Hayvan, içinde yaşadığı hayvan topluluğunun veya tüm hayvan âleminin istekleri ve mutluluğu için değil; kendi için yaşar. İnsan ise, önce kendisinden başlayarak ailesi, akrabası, komşusu, yaşadığı toplum ve tüm insanlığı düşünmek durumundadır; hem kendinin, hem de toplumun mutluluğu ve huzuru için çalışır.

• Hayvanlar tabiat şartlarının zorlaması ve hayatî tehlikelerin dışında bulundukları yerden başka bölgelere göç etmezler. İnsan ise, böyle bir zorlama olmaksızın merak eder, seyahat eder, tarihî ve turistik yerleri gezer, ülkesinin dışına çıkar, ticarî işler yapar.

• Hayvanların kendi geçmişlerini, türünün veya hayvanlar âleminin geçmişini bilmediği gibi, geleceği ile ilgili de hiç bir tahmini yoktur. İnsan ise, kendi geçmişini, insanlığın ve kâinatın geçmişini araştırır ve geleceği ile ilgili endişe, telâş ve umut taşır.    

• İnsan aklı ile hareket eder, irâdesini kontrol altına alır; hayvan ise içgüdüleri ile hareket eder.

• İnsan İman eder, sorumluluk yüklenir. Hayvanların böyle bir sorumluluğu yoktur.

• İnsan gerek fiziksel gerek rûhî açıdan eğitime muhtaç bir varlıktır. Dünyaya geldiğinde güçsüzdür ve  korunmaya muhtaçtır. Beslenme, yürüme, konuşma, kendini koruma, çevresiyle ilişki kurma gibi konularda bilgi, beceri ve yeteneği yoktur. Hayvan ise, dünyaya geldikten çok kısa bir süre sonra bu özelliklerini kullanabilecek kapasitededir.

• İnsan yeteneklerini geliştirebilmesi için eğitime muhtaçtır. Hayvanlar ise, yeteneklerini doğumla beraber kazanmış olurlar. İnsanın eğitilebilir özellikleri vardır. Bunlar:

1) Zekâ: İnsanın yüksek bir zekası, karmaşık bir merkezi sinir sistemi vardır. İnsan düşünebilen, yargıda bulunabilen tek yaratıktır.

2) Anlatma (ifâde)  yeteneği: İnsan çok değişik sesler çıkarır. Bu sesleri bir araya getirerek cümleler kurar, bu cümleleri birtakım sembollerle anlatır.

3) Ellerinin yapısı ve vücudunun dik durması: İnsanın eli, yapısı itibariyle her biçimde ve boyutta cismi tutma ve kullanmaya elverişlidir. İki ayağı üzerinde durması, ellerinin boş kalmasına, bu sayede üstün  ve yapıcı bir varlık olmasına yarar.

4) Öğrenme ve yeni denemelerde bulunma yeteneği: İnsan daima amaçlı ya da amaçsız olarak çevresinde olup bitenleri, eşyayı dikkatle gözleme, inceleme ve  değerlendirme yeteneğine sahiptir. İnsanda daima yeni şeyler üretme arzusu vardır.  

 

İnsanın Menşei (Oluşumu) Meselesi

Hayatın ve insanın başlangıcı meselesi âlimleri düşündüren  ciddi bir  meseledir. Kimileri insanı tabiatın yarattığına, kimileri hayvandan evrimleşerek türediğine inanmaktadır. Tüm vahiy kaynaklı dinlerin  -ki, asılları İslâm’dır- ve özel olarak İslâm dininin  insanın kökeni hususundaki görüşü bellidir.

İslâm inancına göre; Allah insanı topraktan yaratmış, ona kendi rûhundan üfleyerek can vermiştir. Buna göre insan da dâhil tüm varlıklar Allah tarafından yaratılmıştır. İlk insan ve ilk peygamber  Hz. Âdem (a.s.) Allah tarafından yaratılmıştır. Bu yaratılış bir anda değil, aşama aşama gerçekleşmiştir. Şimdi bu  aşamaları Kur’an ifâdeleri ile açıklayalım:

Birinci aşama, toprak (türab); “Allah sizi topraktan yarattı...” (35/Fâtır, 11)

İkinci aşama, çamur (tıyn) ;  “O Allah ki sizi çamurdan yarattı...”  (6/En’âm, 2)

Üçüncü aşama, çamurun özü (Min sülaletin min tıyn); “Andolsun ki, biz insanı çamurun özünden yarattık...” (23/Mü’minûn, 12)

Dördüncü aşama, yapışkan çamur (tıyn’in lazib); “Şüphesiz biz onları yapışkan çamurdan yarattık...” (37/Sâffât, 11)

Beşinci aşama, şekillenmiş kara balçık (Hame-in mesnûn); “Andolsun ki, Biz insanı kuru çamurdan, şekillenmiş kara balçıktan yarattık...” (15/Hıcr, 26) 

Altıncı aşama, kuru çamur (Salsal);  “İnsanı ateşte pişmiş gibi  kuru çamurdan yarattık.” (55/Rahmân, 14) 

Yedinci aşama, insan şekline koyma ve ruh verme; “ Onu (Âdem’i) düzenleyip insan şekline koyduğum zaman ona rûhumdan üfledim...” (15/Hıcr, 29)

 

Kur’an’da İnsanın Yaratılması ve Halifeliği

“Hani Rabbin Meleklere Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım demişti. Onlar da: ‘Orada bozgunculuk yapacak, kanlar akıtacak birini mi var edeceksin? Oysa biz Seni överek yüceltiyor ve Seni devamlı takdis ediyoruz’ dediler; Allah: ‘Ben şüphesiz sizin bilmediklerinizi bilirim’  dedi.
 
Ve Âdem’e bütün isimleri öğretti, sonra eşyayı meleklere gösterdi. ‘Eğer sözünüzde samimi iseniz bunların isimlerini bana söyleyin’ dedi.

 Cevap verdiler: ‘Sen münezzehsin, Senin öğrettiğinden başka bizim bir bilgimiz yoktur. Şüphesiz Sen hem bilensin, hem hakimsin’.

Allah, ‘Ey Âdem, onlara isimlerini söyle’ dedi, Âdem isimlerini söyleyince, Allah; ‘Ben gökler ve yerde görünmeyeni biliyorum, sizin açıkladığınızı ve gizlemekte olduğunuzu da bilirim, diye size söylememiş miydim?’ dedi.

Meleklere ‘Âdem’e secde edin’ demiştik, İblis müstesnâ hepsi secde ettiler, O ise kaçındı, büyüklük tasladı ve inkâr edenlerden oldu.” (2/Bakara, 30-34)

“And olsun ki, sizi yarattık, sonra şekil verdik, sonra meleklere, “Âdem’e secde edin” dedik; İblis’ten başka hepsi secde etti, o secde edenlerden olmadı.” (7/A’râf, 11)

“And olsun ki, insanı kuru balçıktan, işlenebilen kara topraktan yarattık. Cinleri de, daha önce dumansız ateşten yarattık. Rabbin meleklere: ‘Ben, balçıktan, işlenebilen kara topraktan bir insan yaratacağım. Onu yapıp rûhumdan üflediğimde ona secdeye kapanın’ demişti.” (15/Hıcr, 26-29)

Bu ve benzeri âyetlerden yola çıkarak Hz. Âdem’in şahsında insan olmanın meziyetlerinin şunlar olduğunu söyleyebiliriz:

a) Allah, insanı yeryüzünün halifesi (arzın efendisi) yapmıştır.
b) Ona İlâhî ruhtan üflemiştir.
c) Melekler ona secde etmiştir.
d) Tüm eşyanın isimlerini ona öğretmişitr. 

 

İnsanın Yaratılışı (“Nereden Geldim?”)

Allah’a inanmadıkları için, insanın Allah tarafından yaratıldığını da kabul etmeyen maddeciler, insanın tabiattan geldiğini, yani insanı tabiatın yarattığını iddia ederler. Kör ve şuursuz bir tabiatın nasıl yaratıcı olabileceğini izah edemeseler de, hiç değilse kendilerini kandırmak için bir yaratıcı bulma ihtiyacıyla, tabiata yaratmada yardımcı olarak tesadüfü de ortaya atarlar. Tabiat ve tesadüfün yaratıcı olamayacağı konusunu Allah’a İman ünitesinde izah ettik. Zaten aklı başında hiç kimse, bu iddialara meyletmez.

Maddecilerin “nereden geldik?” sorusuna cevap olarak, maymundan geldikleri şeklindeki bir başka iddiaları ise, değil insanların; kargaların (hatta maymunların) bile güleceği bir uydurmadır. Domates tohumundan biberin, patlıcandan karpuzun, nohuttan mercimeğin olmadığı gibi, itten de koyun sürüsü, maymundan da insan nesli türeyemez. İnsanın maymundan türediğini savunanlar, Allah’ın varlığını inkârda olduğu gibi, insanın kendisini tanımasına engel olarak ona hükmetmeyi hedeflemişlerdir. İnsan maymundan türediyse, maymunu kim yarattı? Maymun başka varlıklardan türediyse onları kim yarattı? Onları yaratan Allah, insanı yaratamaz mı? İnsan maymundan türediyse bugün maymun olarak yaşayan hayvanlar treni nasıl kaçırdılar? Onlar niye insan olamadılar?

Bu maddecilere göre, şans tarihte sadece bir tek maymuna gülmüş ve o, maymunluktan kurtularak, onun nesli insan olarak devam etmiştir. Diğer maymunların suçu neydi de bir türlü evrimleşerek maymunluktan kurtulup insan olamadılar? Aslında bu iddiayı savunup hayvanlaşanlar, kendi seviyelerini yükseltip hayvanlara eş olmaya çalışıyorlar. Allah (c.c.), insanda bulunan melek ve Âdemiyet tabiatının özelliklerini kaybettiklerinden böyleleri için şöyle buyurmaktadır: “Onlar hayvan gibidir, hatta hayvandan daha aşağıdırlar.” (7/A’râf, 179)

“Muhakkak ki biz insanı en güzel bir şekilde yarattık.” (95/Tîn, 4). İman ve akıl gibi özelliklerle hayvandan çok farklı olan insanın, temel mânevî özelliklerini görmezden gelerek insanı (daha doğrusu kendilerini) hayvan diye tanımlayanlar vardır. Bunlar, insana insandan bir ata yakıştıramadıkları gibi, insanı konuşan hayvan, düşünen hayvan gibi hayvan olarak ifâde etmek isterler. Bu yaklaşım, insanı sömürmek, istedikleri gibi gütmek için onu hayvanlaştırmak, sürüleştirmek ihtiyacından kaynaklanmıştır.

Mü’minler, “nereden geldin?” sorusuna cevap olarak, İlâhî vahyin haber verdiği şekilde, Allah’dan geldiklerini, yani evreni ve içindeki herşeyi olduğu gibi kendilerini de Allah’ın yarattığını belirtirler.  Bütün müslümanlar, Hz. Âdem’in Allah tarafından topraktan yaratıldığına; diğer bütün insanların da Hz. Âdem ve onun hanımı Hz. Havvâ’dan çoğaldıklarına inanmak mecburiyetindedirler. “Ey insanlar! Sizleri bir tek kişiden (Âdem’den) yaratan, ondan da eşini (Havvâ’yı) vücuda getirerek, ikisinden birçok erkekler ve kadınlar üreten Rabınızdan korkun.” (4/Nisâ, 1)

 

Ne Zamandan Beri Müslümanım? “Dünyaya Ne Olarak Geldim?”

Dünyaya hangi inançla geldik? Maddecilerin bu soruya nasıl cevap verecekleri, kendilerini ilgilendirir ama, biz, dünyaya “müslüman” olarak geldik, diye cevap veririz. Bütün insanlar doğarken müslüman olarak doğarlar ve dünyaya müslüman olarak gelirler. Peygamberimiz bu gerçeği şöyle ifâde buyurur: “Her doğan, İslâm fıtratıyla doğar.” (Buhârî, Cenâiz 80 ; S. Müslim Kader, 22 ; Tirmizî, Kader 5). Doğmadan çok önce, ta “kaalû bel┠zamanından beri müslümanız. 


Kaalû belâ Ne Demektir?

“Ne zamandan beri müslümansın?” sorusuna; “kaalû bel┠zamanından beri müslümanım  diye cevap veririz. Allah dünyayı, varlıkları yaratmadan önce, gelmiş ve gelecek bütün insanların ruhlarını yaratarak, bunları İlâhî huzurunda toplamış ve kendilerine: “Ben sizin Rabınız değil miyim?” diye sormuştu. Ruhlar da: “evet, Sen bizim Rabbimızsın” demişlerdi (Bkz. 7/A’râf, 172). İşte, bu konuşmanın olduğu zamana “kaalû bel┠zamanı denir.  Rabbimız, ruhların bu sözlerinde durup durmayacaklarını bizzat kendilerine göstermek, her türlü niyet ve işlerinde kendilerini görgü şâhidi yapmak için, her rûhu ayrı bir cesede yerleştirerek dünyaya göndermektedir. Akıllı insan, kaalû belâda, Allah’ın huzurunda verdiği kulluk sözüne ömrü boyunca sâdık kalan insandır. 

 

İnsanın Yaratılış Gayesi  (“Dünyaya Niçin Geldim?”) 

Maddecilere göre insan, dünyaya gelir, her canlı gibi yer, içer, nefsi arzularını yerine getirir ve sonra toprağa karışır gider. Yani, insan yaşamak için yaşar. Basit dünyevi hedeflerin ötesinde bir yaratılış amacı yoktur. O, ot gibi yaşayıp gideceğini, sonra ot gibi kuruyup yok olacağını zanneder.

İslâm’a göre, insanın yaratılış gayesini Allah (c.c.) belirlemektedir: “Ben cinleri ve insanları sadece bana ibâdet etsinler diye yarattım.” (51/Zâriyât, 56) “Sizi boşuna yarattığımızı ve gerçekten bize döndürülmeyeceğinizi mi sandınız?” (23/Mü’minûn, 115)    

İnsan, yalnız yemek, içmek, gezmek tozmak için yaratılsaydı insanın herhangi bir hayvandan farkı olmazdı. İnsan boş yere yaratılmamış ve başı boş bırakılmamıştır. O, bir görevi yerine getirmek için yeryüzüne gönderilmiştir. Kendisi gibi herhangi bir yaratığa kul, köle olmak için değil; yaratanını tanımak ve O’na ibâdet etmek, dünyada Allah’ın hükmünü hakim kılmak, buna karşı çıkan engelleyici güçleri (fitneyi) bertaraf etmek sûretiyle halifelik görevini yürütmek için yaratılmıştır. İnsan, nefsi için değil; Allah’a ibâdet etmek için, şu fani dünya için değil; ebedî hayat için yaratılmıştır.


İnsanın Konumu ve Görevi

a) İnsan çok değerli bir varlıktır. Aklı ve irâdesiyle diğer varlıklardan ayrılır.
b) Herşey onun hizmetine verilmiştir.
c) Kâinattaki herşey onun destekleyicisi ve yardımcısıdır.
d) Tabiat, hayvan, bitki, eşya, hayat, toplum, ve diğer insanlarla uyum içindedir.
e) Özünde, rûhunda, vicdanında, zihninde kısaca yaratılışında güvenlik, barış, iyilik, güzellik, merhamet, sevgi ve insaf  vardır.    
f) İnsanın zaafları, ihtiyaçları, eksiklikleri vardır.
g) Başıboş yaratılmamıştır. Yeryüzünde önemli görevleri vardır.
h) İnsanın asıl görevi kulluk ve yeryüzünde halife olmaktır.

 

İnsan Ölünce Ne Olacak? (“Nereye Gidiyorum?”)

Allah’dan geldim, Allah’a gidiyorum. Ecelim geldiğinde her canlı gibi ben de ölüm denilen geçitten geçerek gayb âlemine giderim. Şu bir gerçektir ki, ölmek, yok olmak değildir. Ölüm, insanı oluşturan asıl öge olan rûhun, elbisesi durumunda olan geçici beden ögesinden bir müddet ayrılıp onu terketmesidir. İnsanın fiziki yapısıyla ilgili faâliyetleri dursa bile, ruh bakımından bağlı bulunduğu hususlarla hiçbir zaman ilgisi kesilmez. Yani, maddî faâliyetler son bulur, ruhi değerlere bağlı hareketler aynen devam eder. Ruh âleminin özelliklerini anlamak için Cenâb-ı Hak, uyku denilen olayla her gün maddî ve duygusal varlığımızdan ayrılıp rûhânî âlemin özelliklerini seyr etmemizi sağlamıştır.

Müslüman açısından ölüm, korkulacak bir olay değil; esas yurdumuz, baba mekanımız olan cennet yurduna, sonsuz âleme göç etmek demektir. Zorluk ve yoklukların sona ermesi, sevdiğimiz her şeye kavuşma demektir(Âhiret hayatı ile ilgili bilgi, daha önce işlenen ünitede ‘İman Esasları -Âhirete İman-’ verilmişti.)
  

 

 


Akîde Yönünden İnsanlar

Akîde ve İslâm yönünden insanlar gruplandırılırken, temel olarak iki grup insan karşımıza çıkar: a) Mü’minler (müslümanlar), b) Kâfirler topluluğu.

Müslümanlar kendi aralarında iki ayrı isimle isimlendirilirlerse de  netice itibarıyla pek farklı değildirler. Bunları kısa da olsa tanımlamaya çalışalım:


a) Mü’minler (müslümanlar)

Mü’min: İnanmış anlamına gelen mü’min, Rasûlullah (s.a.s.)’in Allah’tan getirdiği dini (İslâm’ı) kalple tasdik, dille ikrar eden ve erkânını yaşayan insanlara denir.

Müslüman: Teslim olmuş anlamına gelen müslüman, Rasûlullah (s.a.s.)’in Allah’tan getirdiği dine  (İslâm’a) kalple, lİsanla ve âzâlarla teslim olmuş kimsedir. Kalbî yönü (İmanı) bilinmediğinden dolayı, lİsan ve âzâlarla teslim olan kimse de bize göre müslümandır.


b) Kâfirler topluluğu

Fâsık: İtaatten çıkan veya herhangi bir anlamda itaatsizlikte bulunan kimse demektir.  Fâsık, Kur’an’da daha çok kâfir ve münâfık  anlamında kullanılmıştır (9/Tevbe, 8; 5/Mâide, 81; 3/Âl-i İmran, 110 gibi). Bazen müslümanlar da fısk işleyebilirler; yani fâsık, günahkâr müslümana da denir (bkz. 2/Bakara, 282). O halde fısk; küfür, nifak, şirk ve günah anlamlarına gelip geniş anlamlıdır. Bununla birlikte ıstılahta daha çok açıktan günah işlemekten çekinmeyen günahkâr müslümana denilmesi âdet haline gelmiştir.

Kâfirler topluluğuna gelince; kâfirler de temelde üç gruba ayrılırlarsa da, bunlar da netice itibarıyla pek farklı bir durum arzetmezler.

Kâfir: Yalanlayan ve inkâr eden anlamına gelen kâfir, İslâm Dininin tümünü veya bir cüzünü inkâr edip yalanlayan kimsedir.

Müşrik: Ortak koşan anlamına gelen müşrik, Allah’ın zâtına, isimlerine ve sıfatlarına başka bir şeyi şirk koşan, yani ortak eden kimsedir. Başka bir ifâdeyle Allah’ı kabullenmekle beraber, O’na ait hakları, başkasının kendisinde görmesi veya  bu hakları başkasına vermesi şirk; bunu  yapan kimse de müşriktir.

Münâfık: Gizli bir özellik olarak nifaka sahip olan kimseye denir. Kalbiyle İslâm’a inanmadığı halde, müslümanların yanında müslüman görünmek isteyen  kimseye münâfık denir. Yani, mü’minlerin yanında mü’min, müşriklerin yanında müşrik görünen iki yüzlü insanlardır.

Bu tanımlara giren insan tipleri ve özellikleri ileride daha geniş bir şekilde izah edilecektir. 

 


SORULAR

1- İnsan nedir, nasıl bir varlıktır?
2- İnsanın özellikleri nelerdir?
3- Kur’an’da insan nasıl tanımlanmaktadır?
4- İnsan ile diğer varlıklar arasındaki farklar nelerdir?
5- İnsanın eğitilebilir özellikleri nelerdir?
6- İnsan nerden gelip, nereye gidecektir?
7- Ne zamandan beri müslümansınız?
8- “Kaalû bel┠ne demektir?
9- İnsanın yaratılış amacı nedir?
10-  İnsan ölünce ne olacaktır?

Baglantı

• 14/12/2006 - ŞEYTAN, KUR'ÂN-I KERİMDE ŞEYTAN KISSASI VE CİNLER

 

 

•  Cin ve Şeytan kelimeleri, tanımı
•  Şeytan ve Özellikleri
•  Kur’an’da Şeytan Kıssası
•  Şeytanın Görevi
• Cinler ve Özellikleri
• Cinlerin Yaratılış Amacı
• Cinler Gaybı Bilebilirler mi?
• Cin ve Şeytanın İnsan İle Münâsebetleri  
• Şeytanın Yaratılması ve İnsanlara Mûsâllat Olmasının Hikmetleri
• Cinler ve Şeytanın Varlığı Akla Ters midir? 


 
 

             Bu üniteyi bitirdiğinizde aşağıdaki
           amaçlara ulaşmanız beklenmektedir:

* Cin ve şeytan kelimelerinin lügat ve terim anlamlarını tanımlamak.
* Şeytanın görevini ve özelliklerini açıklamak.
* Kur’an’da şeytan kıssasıyla ilgili ayetlerin meallerini belirtip açıklayabilmek.                          
* Cinlerin özelliklerini ve yaratılış amaçlarını ifâdelendirebilmek.
* Cinlerin gaybla ilgilerini ve cinlere peygamber gönderilip gönderilmediğini izah edebilmek.
* Cin ve şeytanın insanla münâsebetlerini, şeytanın insana Mûsâllat olmasındaki hikmetleri açıklamak..


 

 

Cin ve Şeytan


Cin ve Şeytan Kelimelerinin Lügat ve Terim Anlamları

“Cin” ismi, Arapça “cenne” kelimesinden gelir. Cenne: Örttü, gizledi, gölgeledi demektir. Kelimenin aslı, bir şeyi duyulardan gizlemek anlamındadır. Nitekim, toprağı örtülmüş bağ ve bahçeye, aynı kökten gelen cennet adı verilir. Cenin, ana rahminde saklı kalan çocuk, cenan, göğüs içinde gizlenen kalp, cinnet ve cünûn, nefis ile akıl arasında perde olan delilik anlamına gelir. Bu kelimelerin hepsinde histen gizleme anlamı vardır. Bu esasa göre cin, gizli yaratıklar cinsine delâlet eden bir cins isimdir.

İslâm’a göre rûhânî varlıklar üç kısımdır. Birinci kısma girenler, Allah’a itaat ve ibâdet eden meleklerdir ki, bunlar Allah’a hiç isyan etmezler, yanlış iş yapmazlar ve insanı aldatmazlar. İkinci kısımdakiler, şerir ve isyankâr olan şeytanlardır. Bunlar, insanları aldatırlar, şer ve kötülük için çalışırlar. Üçüncü nevi rûhânî yaratıklar ise, ikisi ortası olan gizli yaratıklardır. Bunların hayırlıları ve Allah’a itaat edenleri olduğu gibi; şerlileri ve Allah’a isyan edenleri de  vardır. Özel anlamıyla cin, bunlara denir. Cin denince, mü’mini de kâfiri de olan rûhânî varlıklar anlaşılır.

 

Şeytan ve Özellikleri

“Şeytan” kelimesi ise; azgınlıkta, şer ve kötülükte emsalsiz olan, şerir ve inatçı anlamına gelen her azgına verilen bir cins isimdir. Şeytan kelimesinden, daha çok, cin cinsinden olan cin şeytanı anlaşılırsa da, kötü ruhlu insanlara da bu ad verilir. Dolayısıyla, kötü ruhla alakası olan, görülen veya görülmeyen her kötü ve haktan uzak ve insanları sapıttıran şeylere şeytan ismi verilir. Cin şeytanı olduğu gibi, insanlardan da şeytanlar vardır. İnsan ve insan şeytanı görüldüğü halde, ruhta gizlenen kötülük görülmez; eserleri ile bilinir. Bu sebeple, şeytan isminden, genel olarak, gizli ve kötü bir kuvvet, kötü ve habis ruh anlaşılır.
    
İnsan şeytanı, cin şeytanına tabi, ona bağlıdır. Yaratılışta her cins, bir “ilk fert” ile başladığından, “şeytan” denilince, bu cinsin ilk ferdi olan ve atası sayılan ilk şeytan, yani “İblis” akla gelir. İblis, şeytanın özel ismidir. Allah’a isyan ederek kibirlenip böbürlenen ve insan neslinin ilk ferdi Âdem (a.s.)’e secde etmeyen İblis, ilk şeytandır, şeytanların atasıdır. Şeytan cinlerdendir. “Hani Biz meleklere, ‘Âdem’e secde edin’ demiştik de, İblis’ten başkası hemen secde etmişti. O, cin’den idi.  Rabbinin emrine karşı gelmişti.” (18/Kehf, 50; 2/Bakara, 34). Şeytan, kötülüğün, küfrün, zulmün, şirkin temsilcisidir. Allah’a ilk isyan eden varlık şeytandır. Allah şeytana kıyâmete kadar yaşama hakkı vermiştir. Yani kıyâmete kadar ölmeyecek, devamlı olarak Allah’ın kullarını doğru yoldan çıkarmak için çalışacaktır.

 

Kur’ân-ı Kerim’de Şeytan Kıssası

“And olsun ki, sizi yarattık, sonra şekil verdik, sonra meleklere, ‘Âdem’e secde edin’ dedik; İblisten başka hepsi secde etti, o secde edenlerden olmadı.

Allah, ‘sana emrettiğim halde, seni secdeden alıkoyan nedir?’ dedi(İblis:) ‘Beni ateşten onu çamurdan yarattın, ben ondan üstünüm’ cevabını verdi.

Allah, ona ‘in oradan, orada büyüklük taslamak sana düşmez, defol, sen alçağın birisin.’ 

İblis:‘İnsanların tekrar dirilecekleri güne kadar bana mühlet ver’ dedi. Allah, ‘sen mühlet verilenlerdensin’ buyurdu.

İblis: ‘Beni azdırdığın için, and olsun ki, Senin doğru yolun üzerinde onlara karşı duracağım; sonra önlerinden, ardlarından, sağ ve sollarından onlara sokulacağım; çoğunu sana şükreder bulamayacaksın’ dedi.

Allah buyurdu: ‘Haydi, yerilmiş ve kovulmuş olarak çık oradan!  Andolsun ki, onlardan kim sana uyarsa, sizin hepinizi cehenneme dolduracağım.

(Allah buyurdu ki) ‘Ey Âdem! Sen ve eşin cennette yerleşin, dilediğiniz yerden (bol bol) yiyin. Ancak şu ağaca yaklaşmayın, sonra zâlimlerden olursunuz.’

Derken şeytan, çirkin yerlerini kendilerine göstermek için onlara vesvese verdi ve ‘Rabbiniz, sırf melek olursunuz veya ebedî kalanlardan olursunuz diye sizi bu ağaçtan men etti, başka bir sebepten değil’ dedi.

Ve onlara, ‘Ben gerçekten size öğüt verenlerdenim’ diye yemin etti.

Böylece onları hile ile aldattı. Ağacın meyvesini taddıklarında çirkin yerleri, avret mahalleri kendilerine göründü. Ve cennet yapraklarından üst üste yamayıp üzerlerine örtmeye başladılar. Rableri onlara: ‘Ben sizi o ağaçtan men etmedim mi ve şeytan size apaçık bir düşmandır demedim mi?’ diye nidâ etti.

(Âdem’le eşi) dediler ki: ‘Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik, eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan mutlaka ziyan edenlerden oluruz.’

Allah buyurdu: Birbirinize düşman olarak inin, sizin için yeryüzünde bir süreye kadar yerleşip kalma ve yaşayıp faydalanma vardır.

Orada yaşayacaksınız, orada öleceksiniz ve oradan (dirilip) çıkarılacaksınız.’ dedi.

Ey Âdem oğulları! Size çirkin yerlerinizi örtecek giysi, süslenecek elbise indirdik. Takvâ elbisesi ise daha hayırlıdır. İşte bunlar, Allah’ın âyetlerindendir. Belki düşünüp öğüt alırlar (diye onları indirdi).

Ey Âdem oğulları! Şeytan, ana – babanızı (Âdem ile Havvâ’yı), çirkin yerlerini kendilerine göstermek için elbiselerini soyarak cennetten çıkardığı gibi, sizi de şaşırtıp bir belâya düşürmesin. Çünkü o ve kabilesi, sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler. Şüphesiz biz şeytanları, inanmayanların dostları kıldık.” (7/A’râf, 11-27)  

 

Şeytanın Görevi

Âyet-i kerimeden  net olarak anlaşıldığı gibi, şeytan, insanları doğru yoldan, Allah’ın yolundan saptırmaya çalışacaktır; bu onun görevidir. İnsanlar içerisinde ona uyanlar olacağı gibi, ona uymayıp reddedenler de olacaktır.

Allah Teâlâ Kur’an’da, şeytanın bizim düşmanımız olduğunu bizlere defalarca bildirmiştir. Bu düşmanlık kıyâmete kadar devam edecektir. Biz mü’minler, devamlı olarak şeytandan uzak durmalıyız ve kesinlikle ona uymamalıyız. Aksi halde biz de onun gibi Allah’a isyan edenlerden oluruz.

“Ey İnsanlar! Yeryüzündeki temiz ve helâl şeylerden yiyin, şeytana ayak uydurmayın, zira o sizin için apaçık bir düşmandır. Muhakkak size, kötülüğü, hayasızlığı, Allah’a karşı da bilmediğiniz şeyleri söylemenizi emreder.” (2/Bakara, 168-169)

Şeytan insanları kötülüğe ve isyana çağırırken “Ben şeytanım” dememekte, bunu saklamaktadır. Bu işi başka bir kimlikle yapmaktadır.

Günümüzde birçok insan farkına varmadan ya da bile bile şeytanın tavırlarını sergilemektedir. İnsanları medeniyet adına şeytanî metodlarla hayasızlığa götürenler günümüz dünyasının birer şeytanlarıdırlar. Ayrıca çoğu iletişim araçları da aynı görevi üstlenmiş durumdadır.

Allah, her insanı, yol gösteren bir melekle desteklediği gibi; ona vesvese veren bir de şeytan vermiştir. Müslümana düşen görev, şeytana değil meleğe uymaktır.

 

Cinler ve Özellikleri

Cinler dumansız alevli ateşten yaratılmıştır. Onların yaratılışı insanın yaratılışından önce olmuştur. Cinler akıllı, gözle görülmez ve çeşitli şekillere girebilen varlıklardır.

Cinler yerler, içerler, evlenip, çoluk-çocuk sahibi olurlar, ibâdet ederler. Cinlerin mü’minleri ve kâfirleri vardır. Mü’minleri cennete; kâfirleri cehenneme gidecektir. Cinlerin mü’minleri insanlara faydalı, kâfirleri de zararlı olurlar. Cinler de insanlar gibi Allah’ın emir ve yasaklarına uymak zorundadırlar. Kur’ân-ı Kerim onların da kitabıdır, onlar da Kur’ân-ı Kerim’i dinlerler.

“Ey cin ve insan topluluğu! İçinizden size âyetlerimi okuyan ve bu karşı karşıya geldiğiniz gününüzle sizi uyarıp korkutan peygamberler gelmedi mi?” (6/En’âm  130) “(Rasûlüm!) De ki: ‘cinlerden bir topluluğun (benim okuduğum Kur’an’ı) dinleyip  de şöyle söyledikleri bana vahyolunmuştur: ‘Gerçekten biz, doğru yola ileten hârikulâde güzel Kur’an’ı dinledik. Biz de ona İman ettik(Artık) kimseyi Rabbimıza asla ortak koşmayacağız. Doğrusu bizim beyinsiz olanımız (İblis veya azgın cinler), Allah hakkında pek aşırı yalanlar uyduruyormuş. Şu da gerçek ki, insanlardan bazı kimseler, cinlerden bazı kimselere sığınırlardı da, onların (şımarıklıklarını ve) azgınlıklarını arttırırlardı. Doğrusu, biz cinler, göğe erişmeye çalıştık; fakat onu sert bekçilerle, alevler ve meş’alelerle doldurulmuş bulduk. Gerçekten biz, -kimimiz sâlih kişiler, kimimiz ise bunlardan aşağıda- türlü türlü yollar tutmuştuk. İçimizde, (Allah’a) teslimiyet gösterenler de var, hak yoldan sapanlar da var.” (72/Cinn, 1-2, 4, 6, 8, 11, 14)


Cinlerin Yaratılış Amacı

Cinler de insanlar gibi Allah’a ibâdet etsinler diye yaratılmışlardır. “Ben, cinleri ve insanları yalnızca bana ibâdet/kulluk etsinler diye yarattım.” (51/Zâriyât, 56) 


  
Cinler Gaybı Bilebilir mi?

Cinler gaybı bilemezler. Çünkü gaybın bilgisi sadece Allah’a aittir. Ancak Allah, peygamberlerden bazı seçkin kullarına bunun bilgisini verebilir.

“ ...Gaybı bilen ancak O’dur... Ancak dilediği peygamber bunun dışındadır.” (72/Cinn 26-27) “...Eğer cinler gaybı bilselerdi, o küçük düşürücü azap içinde kalmazlardı.” (34/Sebe’, 14) ve bkz. 72/Cin, 8-10

 

Cin ve Şeytanın İnsan ile Olan Münâsebetleri

İnsanları aldatarak, küfre ve sapıklığa yöneltmeye ve onların ahlâkını bozmaya çalışan şeytan, insanın açık bir düşmanıdır (2/Bakara, 168; 5/Mâide, 91; 36/Yâsin, 60-61).

Eskiden müşrikler, İlâhî sırları bildiğini sandıkları ve bu sebeple korktukları cinleri ilâhlık derecesine çıkarırlardı. Dev, gulyabani, şeytan, peri, cin ve melek adıyla andıkları, hayra veya şerre kaadir sandıkları esrarengiz rûhânî yaratıkları ilâh kabul ederek, onlara tapınırlardı. Her birine çeşitli tılsımlar, sihirler yapan Sabiîler, câhiliyye Arapları ve diğer müşrikler, görülmeyen gizli yaratıklar olan cin ve şeytanları Allah’a ortak koşar, O’na oğullar ve kızlar uydururlardı.

Bazı insanların zannettiği gibi cinler ve şeytanlar, ne göklere  yükselirler, ne İlâhî sırları kulak hırsızlığı yapıp öğrenerek yeryüzüne inerler. Bu, onların ne görevidir, ne de buna güçleri yeter. Bununla birlikte, insanların görmediği ve bilmediği bir çok mânevî ve âdi olayları görür ve bilirler. Fakat, cinlerin şeytanlıklarına kapılarak ve gaipten sırlar öğrenmek sevdasıyla onların istilâsına düşmemeli, kötü tasarrufuna girmemelidir. Cinlere verilen tasarruf kudreti, insanlara verilen idrâk kuvvetinden daha yüksek değildir ve bunların hepsi İlâhî kudret önünde bir hiçtir. Onun içindir ki, Allah’a ihlâsla İman eden gerçek mü’minler onlardan korkmazlar ve istilâlarına uğramazlar. Çünkü Kur’ân-ı Kerim’in nûru onları yakar.

 

Şeytanın Yaratılış ve İnsanlara Mûsâllat Olmasının Hikmeti

Insanın apaçık düşmanı olduğu bildirilen ve gayesi insanı doğru yoldan çıkararak küfre ve dalâlet e sevke çalışmak olduğu anlaşılan şeytan, acaba niçin yaratılmıştır?

Şüphe yok ki, süflî duygu ve arzular, insanın fiziksel varlığı için şarttır. Fakat bunlar çığırından çıkıp kontrol edilmez bir hale gelirse, insanın iyi ve yüce bir hayata doğru yönelmesine ve yükselmesine  engel olur. İslâm, bu duygu ve arzuları görmezlikten gelmez; ama bunlara istikamet ve sınır çizer. Insanın bu cins duygu ve arzularını kontrol etmesi, yöneleceği yeri helâl olanlara göre belirlemesi ve haddi aşmaması gerekir. Eğer bunu yapmakta başarıya ulaşırsa, ne bu fizikî arzular, ne de onu tahrik eden şeytan insana zarar verebilir. Tam aksine, bu beşerî duygu ve arzular, mânevî cephesinin emrine girer ve  onun yükselmesine hizmet eder. İnsan için bir sınanma alanı olan bu dünyada insanı iyiliğe sevketmek için melek, vicdan, fıtratın varlığı nasıl lüzumlu ise; fizikî varlığı için de onun süflî arzularını kamçılayan kuvvetler, kontrol altına alınmak şartı ile zararsız; hatta faydalı olabilir.

Aslında şeytan, önce insana itaati kabul etmez. Babamız Âdem’e vesvese verdiği gibi, hepimizi yoldan çıkarmaya çalışır. Onun niyeti, insanoğlunu parlak sözlerle ve yalanla süflî arzularını uyandırarak, onu yanlış yola sevketmektir. İnsan, rûhî gelişmesinin ilk aşamasında, şeytanın içinde uyandırdığı süflî ve kötü arzuları susturmak için onunla savaşmak zorundadır. Fakat insan, bu mücâdelede azimli olursa, İlâhî vahiy sayesinde sonunda şeytanı yenecektir. İnsan, bu safhayı atlatıp gâlip çıkar, ihlâs sahibi samimi mü’min olursa, artık yükselir. Şeytan, vesvese vermeye çalışsa da kâmil İmana sahip ihlâslı insanlara güç yetiremez. Artık, şeytanla imtihan edildiği ve onu sürekli yendiği için, şeytan böyle bir insanın -istemese de- takvâsını, derecesini artırmış olur. Bu düşman sayesinde insan, meleklerden de üstün seviyeye çıkar. Şeytan ve onun içimizdeki vesvesesi olmamış olsaydı, insanın bu yücelmesi de mümkün olmayacaktı. “Benden size bir hidâyet rehberi geldiğinde kim ona uyar, yolundan giderse, onlar için artık korku yoktur, onlar mahzun da olmayacaktır.” (2/Bakara, 38)

 

Cin ve Şeytanın Varlığı Akla Ters Değildir

Saf ateşten yaratılan ve insan gözüyle görülemeyen cinler ile, aynı cinsten olduğu Kur’an’da haber verilen şeytanın gizli varlıklar oldukları, varlıkları Kur’an’la sâbittir. Bu konuda birçok âyet ve Kur’an’da “Cin sûresi” adıyla anılan müstakil bir sûre vardır. Cinlerin varlığını Hz. Peygamber  de haber vermiştir. O halde, bizim müslüman olarak, muhkem âyetler ve sahih hadislerle var olduğu bildirilen cin ve şeytanın, Allah’ın görülmeyen gizli yaratıkları olduğuna inanmamız gerekir.

Şer’an sâbit olan meleklerin varlığını inkâr etmeyen insan aklı, aynı sebepten, varlığı şer’an sâbit olan cin ve şeytanı da inkâr edemez. Çünkü bu husus, aklen muhal değildir. Cinlerin de cismanî bir bünyesi olabilir. Fakat, bizim her bünyeyi görmemiz zarûri olmadığı gibi, gördüğümüz cisimlerin de her cüz’ünü göremediğimiz bilinen bir gerçektir. O halde, gözlerimizin önünde, bir bünyeye sahip bir çok varlıklar olduğu halde, biz onları görmeyebiliriz. Nitekim mikroplar var olduğu halde, onları çıplak gözle göremeyiz. Bu bakımdan, hava içinde hiç hissetmediğimiz dalgalar ve ışınlar bulunduğu gibi, araç ve âletle bile hissedemeyeceğimiz gizli varlıklar bulunabilir.

Esasen, bütün cismanî ve fizikî kuvvetleri henüz keşfedemediğimiz bir gerçektir. O halde çok geniş olan kâinatta, duyularımızdan gizli ve görme gücüne sahip olmadığımız rûhânî varlıkların bulunduğunu inkâr etmek doğru olmaz. Her türlü varlığı yaratmaya kaadir olan Allah’ın yarattıklarının, yalnız gözümüzle veya âletlerle görüp bildiğimiz şeylerden ibâret olduğunu sanmak, büyük gaflet olur. Bu ise, yüce Allah’ın İlâhî kudretini ve evrenin kapladığı alanı bilmemekten başka bir şey değildir.  

 

 

 

 

SORULAR

1- Cin ve şeytan kelimelerinin anlamları nelerdir?
2- Şeytanla cin arasında nasıl bir bağ vardır? 
3- Şeytan hangi şeyden yaratılmıştır?
4- Şeytanın cennetten kovuluş sebebi nedir?
5- Cinler hangi şeyden yaratılmışlardır?
6- Cinlerin yaratılış amacı nedir?
7- Cinler gaybı bilebilirler mi?
8- Şeytanın yaratılış sebebi nedir?
9- Şeytanın bir mü’mine fayda ve zararları nelerdir?

Baglantı

• 14/12/2006 - OLAĞANÜSTÜLÜKLER VE BİLİNMEYENLER

 

 

• MÛCİZE; Mûcizenin Anlamları, Mûcizenin Şartları
   Mûcize Akla Ters Değildir
• KERÂMET; Kerâmetin Tanımı, Kerâmete Kur’an’dan
   Bazı Örnekler
• İRHÂSAT; İrhâsatın Tanımı, İrhâsata Bir Örnek
• İSTİDRAC; İstidracın Tanımı, İstidraca Bir Örnek.
• İHANET (HİZLAN); Tanımı ve Bir Örnek
• SİHİR (BÜYÜ); Üfürükçülük, Fal ve Falcılık, Muska,
   Müneccimlik, Halka ve İp Takmak, Nazar Boncuğu
• GAYB; Gayb, Gaybı Bilme İddiası
• RUH; Ruh Çağırma, Tenasüh (Reenkarnasyon)

 


 
            Bu üniteyi bitirdiğinizde aşağıdaki
                amaçlara ulaşmanız beklenmektedir:

* Mûcizeyi sözlük ve terim anlamlarıyla tanımlamak.
* Mûcizenin şartlarını listeleyebilmek ve mûcizenin akla ters düşmediğini açıklamak.
* Kerâmeti tanımlayıp, Kur’an’dan kerâmetle ilgili örnek verebilmek.                          
* İrhâsat, istidrac ve ihanet (hızlan) kavramlarını örneklerle tanımlayabilmek.
* Mûcize ile diğer hârika olaylar arasındaki farkı açıklayabilmek.
* Sihir (büyü), fal, yıldız ve burçlarla meşgul olmanın, müneccimlik, medyumluk yapmanın hükümlerini açıklayabilmek.
* Nazar boncuğu ve muska takmanın, gaybı bilme iddiasının akaidle ilgili olarak değerlendirmesini yapabilmek.
* Ruh çağırmanın gerçekliği konusunu ve reenkarnasyona (tenâsüh) inanmanın hükmünü açıklayabilmek.


  

  
Mûcize

Sözlükte; âciz bırakan, yapılması insan gücünün üstünde olan şey demektir.

Terim olarak ise; peygamber olan insanların peygamberliklerini ispat etmeleri için Allah’ın izni ile göstermiş oldukları hârikulâde (olağanüstü) şeylere mûcize denir.

Kur’ân-ı Kerim’de, mûcizeye çok defa “âyet” denmektedir. Âyet; belli olan bir alâmet, bir şeyi belli eden bir işarettir. Bu kelimenin, hem İlâhî bir haberi (Kur’an’ı) ifâde için, hem de onun isbâtı için kullanılması, mühim bir esasa işarettir. O da; İlâhî bir tebliğ olan Kur’an’ın, hak ve doğru olduğuna bizzat kendisinin en kuvvetli bir delil olmasıdır. Nitekim Peygamberimiz’in en büyük mûcizesi, Kur’ân-ı Kerim’dir.

Mûcize, gerçekte bilinen tabiat kanunları ve âdetler dışı fevkalâde bir olaydır. Allah Teâlâ, peygamber olarak seçtiği zâtı tasdik ve peygamberlik iddiasını te’yid için, onun elinde fevkalâde bir şey gösterir. İşte bu, onun peygamberliğini isbat eden bir delil, bir mûcizedir.


Mûcizenin Şartları

1) Mûcize, Allah’ın fiilidir. Yani mûcizeyi Allah, peygamberin elinde yaratır, yoksa peygamberin kendisi mûcizeyi meydana getiremez.

2) Mûcize, peygamberin istediği şekilde gerçekleşir onun isteğine ters meydana gelmez.

3) Mûcize, hârikulâde (olağanüstü) bir şeydir. Yani tabiat kanunlarının üstündedir.

4) Mûcizeyi peygamber olan insanlar hâricinde hiç kimse gösteremez.

Mûcizenin bir benzerini meydana getirmek imkânsızdır.


Peygamberlerin Mûcize Göstermesi Akla Ters Değildir

Mûcize göstermenin aklen mümkün olduğuna en açık delil; Allah Teâlâ’nın her şeye kaadir olmasıdır. Kâinata, yer ve göklere dikkatle bakılıp, onlardaki incelik, güzellik, şaşmaz nizam ve düzen seyredilince, herşeyin yaratıcısı olan Yüce Allah’ın, peygamberlerini tasdik için her birinin elinde, ezelî ilim ve irâdesine uygun olarak dilediği fevkalâde bir şey yaratmasının mümkün olduğu kolayca anlaşılır. Allah’a, kudret ve azametine inanan, mûcizeye de, mûcizelerin imkân dâhilinde olduğuna ve gerçekleştiğine de, dolayısıyla peygamberliğe ve peygamberlere de inanır.

Bazı şahısların usul ve kaidelerini öğrenmek sûretiyle yaptıkları sihir, bir nevi mûcize sayılmaz. Çünkü sihir, bir insanın zâhiren maddî gücü dışında görünse de, insanın rûhî ve nefsî güç ve tâkatı dışında olan bir hâdise vasfında değildir. Zira öyle olsaydı, öğrenilemez ve bir meslek haline getirilemezdi. Mûcize ise, insanların her türlü güçleri dışında kalan, çalışılarak elde edilemeyen ve ancak Allah Teâlâ’nın irâdesi ve verdiği güçle yapılan harikulâde bir olaydır. Sihir gibi kesbî değil; vehbîdir. Yani çalışılarak elde edilemez; Allah’ın lutuf ve ihsanıdır.

Bu bakımdan, kötü maksatlarla ve şerir kimseler tarafından öğrenilerek bir meslek ve geçim aracı haline getirilen sihirbazlık, haram kılınmış ve büyük günahlardan sayılmıştır. Çalışılarak elde edilen sihirbazlıkla yapılan sihirlerde bulunan şartlar, yani; meydan okumak (20/Tâhâddî) ve insanları benzerini yapmakta âciz bırakmak ve peygamberlik iddiası mevcut değildir. Bu bakımdan sihir, mûcizeye benzemez, kuvvetini zayıflatmaz ve mûcizelerin peygamberliğe delâlet ini iptal eden bir engel teşkil etmez.

Enteresan bir olay olduğunda, “bir mûcize gerçekleşti”, “mûcize olay” gibi, ancak peygamberler eliyle meydana gelen mûcize’nin diğer olaylar için kullanılması, herhangi bir insanın mûcize göstermesi gibi sakat ifâdeler, akîdeyi tehlikeye düşürecek elfâz-ı küfür cinsinden ve mutlaka kaçınılması icap eden büyük yanlışlardandır. Câhiliyyenin türettiği câhillerin bu tür câhilce sözlerini benimsememek ve kullanmamak şarttır.

 

Kerâmet

Kerâmet, sözlükte üstün, değerli, güzel gibi anlamlara gelir. İslâm kültüründe ‘kerâmet’, İslâm’ı hakkıyla yaşayan mü’minlerin etrafında görülen olağanüstü durumlara verilen bir addır.

İslâm âlimlerinin çoğunun görüşüne göre ‘velîlerin kerâmeti’ haktır (Taftazânî, İslâm Akaidi, 314, İ. İnancının Temelleri, Ö. Nesefî, 154, Fıkh-ı Ekber Şerhi, 285). Allah (c.c.), peygamberlerine mûcize verdiği gibi velî kullarına da kerâmet verebilir.

Bazıları demiştir ki, Allah’ın iyi kullarına verdiği her türlü iyi haller, onlara yaptığı ikramlar, olağanüstü olmasalar bile kerâmettir.

Kerâmet, Allah’ın kullarına bir ikrâmı, bir hediyesidir. Günlük hayatımızda bu türlü ikramlara her zaman tanık olmaktayız. Birçok müslüman zaman zaman kerâmet denilecek kadar olağanüstü olaya ve iyiliklere kavuşabilmektedir. Hiç beklemediğimiz bir yerde sıkıntıdan kurtulmamız, beklediğimiz bir kimsenin ansızın gelmesi, zor durumlarda birden bire çıkış yolları bulmamız, beklemediğimiz bir yerde iyi bir başarı göstermemiz ve bunlara benzer yüzlerce olağanüstü durumlarla karşılaşırız. Bir tehlikeden kurtulan için yanlış olarak ‘mûcize eseri kurtuldu’ denir. Aslında o Allah’ın o insana bir ‘kerâmeti’dir. Ancak çoğu insan bunun farkında değildir.

Kerâmet, özel insanların özelliği değildir.

Allah, Kur’an’da kimlerin ‘velî’ olduğunu anlatmaktadır. Kur’an’ın anlattığına göre Allah’ın koyduğu sınırlara uyan, takvâ sahibi bütün müslümanlar Allah’ın velîsidirler. Böyle bir velî olmak için ‘kerâmet’ göstermek gerekmez. Velî olmanın böyle olağanüstülüklere ihtiyacı yoktur.

İşin aslı böyle olmasına rağmen çağlar boyu, özellikle câhil halk tarafından kerâmet çok yanlış anlaşıldı. Öyle ki, Allah’ın kullarına her zaman ikram edeceğini (kerâmet vereceğini) unutan kimseler, kerâmeti belli velîler sınıfına verdiler. Kim hangi üstada (şeyhe) bağlı ise, şeyhinin üstünlüğünü isbat edebilme uğruna, yahut çok sevdikleri için, yahut normal olayları olağanüstü görmek istedikleri için, ha bire kerâmet hikâyelerine baş vurdular. Bağlandıkları insanları böyle görmeyi arzu ettiler.

Halk, bağlandığı hocasının kerâmetinin tâkipçisi, hatta hastasıdır. Ders aldığı, yararlandığı, öğütlerini tuttuğu insanın olağanüstü durumlarını da görmek ister. Görmese bile uydurmaya başlar. Halbuki insan kim olursa olsun âcizdir. Kendiliğinden hiç bir olağanüstü iş yapamaz. Bize olağanüstü gibi gelen birtakım şeyler Allah’ın o insana ikrâmıdır. O kimsenin -halkın anladığı mânâda- velîliğinin isbâtı değildir.

Kerâmet hikâyelerinin çoğu uydurma olmakla birlikte; doğru olanlar için de bu kerâmetin Allah katında kerâmet gösterenlere bir üstünlük verildiğinin işareti şeklinde anlaşılması doğru değildir. Allah’ın kendilerine bazı ikramlar sunduğu insanlar kerâmete sahip oldukları için üstün insanlar sayılamazlar. Üstünlük takvâ iledir. Kerâmet Allah’ın sâlih kullarına zaman zaman bağışladığı ikramdır. Halk arasında anlatılan, kitaplarda yer alan kerâmet hikâyelerine ihtiyaç olmadığı gibi, bunlar akaid açısından da bağlayıcı değildir.


Kerâmete Kur’an’dan Bazı Örnekler

Kur’ân-ı Kerim’de; peygamber olmadıkları halde hârikulâde hallere ve güzel nimetlere kavuşan sâlih kimselerin kıssaları anlatılmıştır. Meselâ, Hz. Meryem  hakkında şu âyetlere rastlarız: “Bunun üzerine Rabbi onu (Meryem’i) güzel bir şekilde kabul etti ve yetiştirdi. Zekeriyya’yı da ona bakmaya memur etti. Zekeriyya ne zaman (Meryem’in bulunduğu) mihraba girdiyse, onun yanında bir yiyecek buldu: ‘Ey 19/Meryem, bu sana nereden geliyor?’ dedi. O da, ‘Bu Allah tarafından geliyor. Şüphesiz ki Allah dilediğini hesapsız rızıklandırır’ dedi.” (3/Âl-i İmran, 37). Burada üzerinde durulması gereken mesele şudur: Bu rızık, normal bir şekilde mi, yoksa hârikulâde bir yolla mı gelmektedir? Bu konu, her iki şekilde de anlaşılabilir; ama ehl-i sünnet âlimlerinin ekserîsi bunu kerâmet örneği kabul ederler. Fahreddin Râzi ve Âlûsî gibi çoğu müfessirler: “Eğer hârikulâde bir yoldan gelmemiş olsaydı, bunun zikredilmesinin bir anlamı olmazdı” diyerek, bunun kerâmet olduğunu ifâde etmişlerdir. “Rızık” kelimesinin âyette nekre olarak zikredilmesinin, rızkı ta’zime delâlet  ettiğini, yani alışılmışın ve beklenenin dışında bir rızık olduğuna işaret edildiğini belirtmişlerdir.

Hz. Süleyman (a.s.)’ın vezirlerinden birisinin, Saba kraliçesi Belkıs’ın tahtını, Yemen’den Filistin’e, göz açıp kapayıncaya kadar getirmesi hârikulâde bir bir hâdisedir. 27/Neml  sûresi, 40. âyette anlatılan bu olayda bu vezirin, peygamber olmadığı (yani, olayın mûcize ile izah edilemeyeceği) nass’la sâbittir.

Yine 18/Kehf sûresinde “fetâ (genç yiğitler)” olarak vasıflandırılan ve tâğutî güçlere itaat etmemek için mağaraya sığınan kimselerin de peygamber olmadıkları bellidir. Ashâb-ı Kehf olarak zikredilen bu gençlerin, 309 yıl süren uykusunu, ancak kerâmet ile izah etmek mümkündür. Kur’an’daki bu örneklerden başka, Sahih-i Buhârî’de, Peygamberimiz’in haber verdiği bazı kerâmetler de sözkonusudur(Bkz. S. Buhârî, Kitabü’l- İcâra, 12, K. Enbiyâ, 48).

Yalnız, kerâmetle ilgili bu örnekler, bu konunun çokça istismar edilmediği anlayışına götürmemelidir. Tarih boyunca ve günümüzde  nice uydurmalar, efsâne ve hurâfeler, kerâmet maskesi takılarak ve bir şeyhin faziletine delil olarak zihinleri bulandırmıştır. Bu konuda dikkatli ve uyanık olmalıdır. Kerâmet, Allah’ın insan eliyle ortaya koyduğu olağanüstü bir özellik kabul edilmeli ve bunun akaidle ilgili direkt bir konu olmadığı bilinmelidir.  

 

 

 


İrhâsât

İrhas: Peygamber olacak kimselerde, peygamberlik gelmeden önce görülen harikalara irhas denir. Peygamber olacak zâtın peygamber olarak gönderileceğine delâlet  eden bir hârikadır. 

Hz. İsa’nın daha beşikte iken konuşması, rivâyete göre, Peygamber Efendimiz’e peygamberlik gelmeden önce taşların ve ağaçların O’na selâm vermesi, çocukluğunda bile Hz. Peygamberimiz’i bir bulutun takip ederek gölge etmesi irhâsata birer örnektir.

 

İstidrac

Kâfir ya da  fâsık insanların ellerinden ortaya çıkan hârikalara istidrac denir. İstidrac kişinin gurur ve kibrini artırır, Allah’a şükretmeyi unutturur ve o şahsın azâbının ziyadeleşmesine sebep olur.

Bu, Allah’ın o şahsa dalâlet  ve günaha devam ederek daha çok azâba müstahak olmasını temin hikmetine mâtuf bir nevi fırsat vermesidir. Bu gibi zâlim ve fâsık kimselerin dünyevî emellerine kavuşmaları, istek ve duâlarının kabulü istidrac cinsindendir.

Şeytanın, kıyâmete kadar kendisine müsaade edilmesi için yaptığı duânın kabul edilmesi, rivâyete göre Firavun’un 400 yıl gibi uzun yıllar yaşayıp da başının bile ağrımaması istidraca birer örnektir.

 

İhânet (Hizlân)

Küfrü ve fıskı açık olan birtakım şahıslar elinde, arzularına aykırı olarak vukua  gelen hârikalardır. Bu hale, ihanet veya hizlân adı verilir.

Bu tip şahıslar elinde zuhur eden menfi hârikalar, Allah’ın o şahsı yalanlamak ve rezil etmek maksat ve hikmetlerine mebnidir. Nitekim rivâyete göre; peygamberlik iddiasına kalktığı için Müseylemetü’l-Kezzâb diye anılan yalancı bir sapık, mûcize göstermek gayesiyle bir şahsın kör bulunan gözüne tükrüğünü sürünce, adamın o gözü açılacağı yerde, diğer gözü de kör olmuş.

 

Mûcize ile Diğer Hârika Olaylar Arasındaki Fark

Mûcize, ancak peygamberlik şerefine mazhar olan zevat tarafından ve iddialarına uygun olarak meydana gelir.

Mûcize, çok defa halkın isteği üzerine izhar olunur. Bu esnada halka; “haydi, bir mislini de siz getirin” diye meydan okunûr ve diğer insanlar bundan âciz kalır.

Mûcize izhar eden peygamberler, her türlü kemâlât ile muttasıf birer ahlâk ve fazilet timsali kimselerdir. 

 

Sihir (Büyü)

“...Fakat şeytanlar kâfir oldular; insanlara sihir öğrettiler.” (2/Bakara, 102)

“Helâk edici yedi şeyden korunun! Allah’a şirk koşmaktan ve sihirden....” (Sahih-i Müslim)

Türkçede büyü denilen sihir, sebebi gizli olan ince şey demektir. Sebebi gizli olmakla birlikte gerçeğin tersi olarak hayallendirilen canlılık, yaldızcılık, hilekârlık yoluyla oluşturulan şeydir. Sihir, yalın olarak söylendiğinde göz bağcılık ve esrarengiz bir şekilde hakkı bâtıl, bâtılı hak, gerçeği hayal, hayali gerçek göstermek şeklinde anlaşılır. Bu yüzden yerilmiş ve kötü bir şey olarak nitelendirilmiştir.

Sihir bizâtîhi harika bir şey değildir. Kur’an’da, bunun göz yanılması ve hayallendirme olarak belirtildiğine rastlarız: “...Bir de ne görsün: Büyülerinden ötürü onların ipleri ve sopaları (hakikaten) koşuyor gibi ona hayallendiriliyordu.” (20/Tâhâ, 66). Yani sihir, halkın göz boyama dediği cinsten, duyuları yanıltarak, hayal görmelerini sağlamaktır. Sihir, hakikati hayal; hayali hakikatmış gibi göstermektir. Sihrin her an yapılabileceği özel bir yol ve sebebi, kendi içinde tutarlı bir açıklaması vardır. Yalnız, o sebep herkesçe bilinmediği için hârika imiş gibi düşünülür. Sihrin, şarlatanlık ve hilekârlık denilen ve gerçek dışı olanın yanında, sanat ve bilim yoluyla sihirbazların, bilinmeyen bir nedenle gerçek olan bir mâhiyeti olağanüstü bir mâhiyetmiş gibi insanları kandırmaya çalıştıkları da çok görülenlerdendir. Tarihçilerin ve tefsirlerin anlattığına göre Firavun’un sihirbazları ip ve değneklerini yılanlar şeklinde yürütürken cıvadan istifâde ederek bunu yapmışlardır. Cıvanın genleştiğini bilmeyen insanlar, ipleri hareket ederken görmüşler, sebebini bilmedikleri için bu olayı, harika zannederek kandırılmışlardır. Bu ister istemez, bir korku ve heyecana sebep olacaktır. Sonra Allah’ın yardımı yetişerek, onların bu aldatmalarını boşa çıkarmıştır.

Sihir boş ve hayali şeyler olmakla beraber, ondan korkup ürkenlere, psikolojik olarak etkilenenlere zarar verebilir. “Allah’ın izni olmadıkça onlar, hiçbir kimseye onunla (sihirle) asla zarar verici olamazlar.” (2/Bakara, 102)  

Kur’an, üfürükçülük ve sihir yapanları, “düğümlere üfleyenler” olarak tanıtır ve şerlerinden Allah’a sığınılmasını tavsiye eder (113/Felâk, 4). Düğümlere üfleyenler, sihir yapan kimselerdir. Sihirler neye yapılmış olursa olsun, o şeyin aslında veya şeklinde bir değişiklik yapamaz. Meydana gelen şey, sadece sihirbazın, duyguları etki altına alarak o nesneyi farklı şekilde gösterebilmesi, telkin vb. yollarla hayal göstermesinden, insanları kandırmasından ibârettir.

Sihir küfür, sihir yapan da kâfirdir. Kur’an insanlara, her konuda Allah’a sığınmayı öğretmektedir. Bu sebepten dolayı da, bunun aksine olan her türlü düşünce ve fiili yasaklamıştır. “Onların yaptığı bir büyü hilesidir. Büyücü ise nereye varsa, asla başarıya ulaşamaz.” (20/Tâhâ, 69)

 

 

Üfürükçülük

Üfürükçülük, câhiliyye Araplarının kendilerini âfetlerden koruduğu inancıyla, cinlerden yardım dileyerek söyledikleri bazı yabancı ve anlamsız ifâdelerdir. Kur’an, üfürükçülük   ve   sihir  yapanları,  “düğümlere  üfleyenler”  (113/Felâk, 4)  olarak   tanıtır   ve şerlerinden Allah’a sığınılmasını tavsiye eder. Düğümlere üfleyenler, sihir ya da büyü yapan kimselerdir. Bunlar, insanların duyu ve sinir sistemlerini etkileyerek yanıltabilirler; daha doğrusu, telkine müsait olan kişileri kandıRabilirler. Bunu gerçekleştirmek için, büyülerinde iplik veya mendil gibi bir şeye düğümler atarak üzerine üflerler.

Şirk unsuru taşımayan okuyup üflemede bir sakınca yoktur. Ama, unutulmamalıdır ki, kişinin kendisi ve çok yakınları, inanarak, okuduğu duânın anlamını bilip şuurla Allah’a duâ etmeleri duânın kabulü için daha uygun şartlar oluşturur. Bununla birlikte bir başkası da âyet ve hadislere dayalı ve Allah’a yapılan duâ ile ve hiçbir şirk unsuruna bulaşmadan hastaya okuyabilir. Rivâyet edildiğine göre Hz. Peygamberimiz, birisi hastalandığında ona sağ eli ile mesh eder, sonra da şu duâyı yapardı: “Ey insanların Rabı! Rahatsızlığı gider, şifâ ver, şifâ veren Sensin! Senin şifândan başka şifâ yoktur. Hastalık bırakmayan şifâ ver!” (Müslim, Selâm 46)

Yine, Hz. Peygamber’e  rukye meselesi sorulunca, “Sizden kim, din kardeşine fayda verebilirse, bunu yapsın.” (Müslim, Selâm 61) diyerek rukyeye müsaade etmiştir. Rukye: Ulemânın beyanına göre, rukye, mânevî doktorluktur. Herhangi bir hastalıktan dolayı halk, ağzı duâlı, sâlih ve takvâ sahibi kâmil bir müslümana başvurur, kendilerini ona okutmakla şifâ ararlardı (Bkz. Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi, Sönmez Y. c. 9, s. 625).

 

Müneccimlik, Fal ve Burç Falları

Sihrin bir çeşidi de müneccimliktir. Müneccimlik, gelecekte meydana gelecek, özel ve genel olayları, yıldızlara ve burçlara bakarak haber vermektir. Günümüzde astroloji adıyla, gök cisimlerinin konumu, horoskop denilen haritalarla ve yapanlara göre bilimsel olduğu ileri sürülen, insanların geleceğiyle ilgili uydurma bilgiler veren medyumluk veya astrologluk da modern müneccimliktir. Hz. Peygamber’in  bu  konuyla  ilgili  şöyle bir ikazı vardır: “Bazı insanlar, Allah’ın nimetiyle geceyi geçiriyor, sabah olunca da, ‘bize şu yıldız sebebiyle yağmur yağdırıldı’ diyor. Böyle demeleri sebebiyle onların çoğu kâfir olmuştur.” (Buhârî, Megazi 35; Müsned, Ahmed bin Hanbel, II/525). Yine bir başka hadis rivâyeti de benzer bir ikazdır: “Kim yıldızlarla haber vermeye çalışırsa, sihir ile haber vermiş olur.” (Ebû Dâvud, Tıb 22, hadis no: 3905)

Bu hadisler, yıldızların uzaklığını, yerlerini, yörüngelerini gözlem ve araçlarla inceleyen astronomi ilmi hakkında değildir. Bu ilim, ilkeleri, kuralları ve araçları olan bir ilimdir. Kur’an zaten, baştan sona insanları gözleme, düşünmeye, araştırmaya ve evrenin sırlarını keşfetmeye dâvet etmektedir. Ancak, ilimleri, gaybı biliyormuş gibi yorumlamak,  insanı şirke götürür. Çünkü gaybı bilen sadece Allah’tır.

 

 

Fal ve Falcılık

Gelecekte olacak şeyler hakkında bilgi sahibi olmak için başvurulan çeşitli yolların en belirginlerinden biri faldır. Daha çok baht, uğur ve talihi, genel olarak da gelecekte olacak şeyleri anlamak için birtakım garip yollara başvurma, atılan boncuk ve baklaya, tesadüfen açılan bir kitabın bir satırına, koyunun kürek kemiğine, kahve fincanına vb. şeylere bakıp bunlardan anlam çıkarma ve kişilik okuma işine fal; bu işi yapmaya da falcılık denir. Gelecek zamanda vuku bulacak olayları haber vererek gayb sırlarını bildiğini iddia edene de falcı, medyum denir. 

Câhiliyye Arapları, bir yolculuğa, bir savaşa, bir ticarete, evlenmeye, yahut herhangi önemli bir işe teşebbüs edecekleri zaman üç zar (veya ok) çekerler, yahut kuş uçururlardı. Bu zar veya okların birinde, “Rabbim emretti”, yahut “yap” diye emir; diğerinde “Rabbim nehyetti” veya “yapma” diye nehy kelimeleri yazılı olurdu; biri de boş bulunurdu. Birisi torbaya elini sokar, zarlardan birini çeker, emir çıkarsa yaparlar, nehy çıkarsa yapmazlar, boş çıkarsa bir daha çekerlerdi. Kur’an, bunu şiddetle yasaklamıştır. “Ey İman edenler! İçki, kumar, putlar ve fal okları şeytan işi birer pisliktir; bunlardan kaçının ki, kurtuluşa eresiniz.” (5/Mâide, 90)

 

Burç ve Yıldız Falı

Bugün yaygın olan fal çeşitlerinden biri de, modern câhiliyyenin itibar ettiği yıldız falıdır. Gökteki burçlardan yola çıkılarak yapılan bu falcılığın aslı, Sâbiîlere dayanır. Sâbiîler, gök yüzünü on iki burca taksim etmişler ve eflâkten/göklerden yalnız tapındıkları ve heykellerini diktikleri “sebaî” gezegenlerin durumlarına göre, yeryüzünde meydana gelecek olayları bildireceği iddiasıyla yıldızlarla ilgili birtakım hükümleri yazmışlardı. Onların bu inançları, günümüze kadar gelmiş bulunmaktadır(Elmalılı, VII/ 5208)

Dinimizin kesinlikle yasakladığı falcılık, bir çeşit gaybdan haber vermektir. Halbuki, Kur’an; gaybı, Allah’tan başka hiçbir kimsenin bilemeyeceğini, peygamberlerle meleklerin dahi kendilerine vahyedilmedikçe gaybdan haber veremeyeceklerini açıkça bildirmektedir. “De ki: ‘Göklerde ve yerde olan gaybı, Allah’tan başka bilen yoktur.” (27/Neml, 65) “De ki: Size ‘Allah’ın hazineleri elimdedir demiyorum, gaybı da bilmiyorum.” (6/En’âm, 50) “Eğer gaybı bilseydim, daha fazla hayır yapardım.” (7/A’râf, 188) âyetleri buna yeterli delildir.

Kendilerine  “arrâf”, “kâhin” veya “medyum” denilen falcıları ve bu falcılara gidip fal açtıran, onlara inanan veya destekleyenleri Peygamberimiz, ağır bir dille kınamış, hatta küfürle nitelemiştir. “Kim bir arrâfa gidip de ona bir şey sorarsa, kırk gecelik namazı kabul olmaz.” (Müslim, Selâm 125) “Kim bir kâhine gider, dediklerini doğrularsa; şüphesiz ki Muhammed’e indirilmiş olanı inkâr etmiş olur.” (Tirmizî, Tahâret 102; İbn Mâce, Tahâret 122; Ebû Dâvud, Tıb, hadis no: 3904; Ahmed bin Hanbel, II/408)

Burç falı, “insanları, doğdukları burçlara göre gruplayarak geleceğini okumaya, kaderine dair konuşmaya” denir. Modern câhiliyyenin yaşandığı günümüzde kendini aydın sanan birtakım gazete ve televizyon programcıları, her gün yıldız falı hurâfesiyle insanların kaderi hakkında birtakım yorumlar yapmaktadırlar ki bunlar hiçbir bilimsel dayanağa sahip değildir. Ayrıca bu asılsız yorumlar, okuyucuların ruhsal dengelerine olumsuz yönde etki yapmaktadır. Bu bir atma, saçma ve aldatmadan ibârettir.

İslâm âlimleri, Sâbiîler gibi, tesiri yalnız yıldızlardan, burçlardan bilerek onlardan birtakım hükümler çıkarmaya kalkışmanın küfür ve şirk olduğunda ittifak etmişlerdir (Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, Eser Y., VII, 5207).

Bunun yanında insanın, girişeceği önemli bir iş için, uzman kişilerle istişare yaptıktan sonra istihâre yapması meşrûdur, sünnettir. Bunun, İslâm’da yasak edilen falcılık ve kehânetle hiçbir ilgisi yoktur.
    


Halka ve İp Takmak

Tevhid, Allah’ın kâinatta koyduğu kanunlar çerçevesinde sebeplere sarılmaya asla karşı çıkmaz; bilakis teşvik eder. Elbette ki açlığı gidermek için yemek, susuzluğu gidermek için su, tedavi için ilaç, savunma için silâh gereklidir. Insan hastalandığı zaman doktora gidecektir. Bütün bunlar ve benzerleri İslâm’da meşrûdur. Ne var ki, meydana gelen veya meydana geleceği sanılan tehlikeleri defetmek için, birtakım bilinmeyen ve gizli olan sebeplere sarılarak esrarengiz yollara başvurmak, asla meşrû sayılmaz. Bazı toplumlarda görülen madenî halkalar takmak, kollara ip bağlamak, bu türdendir. Bir keresinde Hz. Peygamber, zayıflıktan kurtulmak için koluna demir takan sahâbîye bunu çıkarttırmıştır. Yine Hz. Peygamber, sıtmayı önlediğine inanıldığı için koluna ip takan hastanın kolundan da aynı şekilde bunun çıkarılmasını istemiş ve arkasından şu âyeti okumuştur: “Onların çoğu, şirk koşmadan Allah’a inanmazlar.” (12/Yusuf, 106)

Görüldüğü gibi, Rasûlullah’ın bunların üzerinde durmasının yegâne sebebi, şirkten ve  şirke giden yollardan insanları uzaklaştırmaktır. Burada hatırımıza şöyle bir soru gelebilir: Acaba deneysel bilim, birtakım araştırmalar yaparak, kola takılan bu madenlerin fizikî faydasını ispat etse, yine yasak olur mu? Şüphesiz hayır! Çünkü bunun yasaklanmasının sebebi, bu gibi şeylere, birtakım bilinmeyen güçler atfedilerek sığınılmasıdır. Meselâ, bakır bilezik cinsinden bazı halkaların romatizmanın tedavisindeki faydası bilimsel olarak da ortaya çıktığı için, ilaç kullanılır gibi kola veya ayağa takılmasında hiçbir sakınca yoktur.    

 

Nazar Boncuğu ve Muska Takmak

Nazar boncuğu ve Kur’an âyetleri dışında yazılar, tuhaf şekiller bulunan muska takmak da, insanı şirke götüren yollardan biridir. Câhiliyye döneminde Araplar, özellikle çocuklara boncuk ve muska takarlar, bu yolla cinlerden ve nazardan korunacaklarını sanırlardı. Halk arasında nazardan korunmak için, nazarlık, at nalı, at kafası, çeşitli muskalar takma, kurşun dökme ve tütsü yapma gibi yollara başvurulduğu görülür. Bu gibi bâtıl yolları Hz. Peygamberimiz yasaklamıştır (İbn Mâce, Tıb 39).

Bunların tıbbî hiçbir yararı yoktur. Aynı zamanda, Allah’tan başkasından zararı defetmesini istemek de söz konusudur. Halbuki Kur’an’da bu konuda önemli ikazlar vardır. “Allah sana bir sıkıntı verirse, O’ndan başkası bunu gideremez. Sana bir iyilik verirse, başkası onu engelleyemez. O, her şeye gücü yetendir.” (6/En’âm, 17)

Muska takılması da aynı şekilde câiz görülmemiştir. Âlimlerin bir kısmı, muskada Kur’an’dan âyetler yazıyorsa takılabilir demişlerdir. Ama, içinde Kur’an âyetleri yazılı olsa da  takmamak en iyisidir; çünkü hangi muskanın içinde âyet yazdığını takanların hemen hiç birisi bilmeyeceği gibi; bilinmiş olsa bile, başka muskalar için de kötü örnek olur, cinler için, ya da insan kandırmak için yazılmış muskalara yol açılır. Aynı zamanda, insanda alışma özelliği olduğundan, zamanla bu, diğer şeylerin takılmasına da yol açabilir. Yeri gelmişken, Mehmed  Âkif’in şu m17/İsrâlarını hatırlamamak olmaz:

“Ya açar bakarız Nazm-ı Celîl’in yaprağına,
Ya üfler geçeriz bir ölünün toprağına.
İnmemiştir hele Kur’an, bunu hakkıyla bilin.
Ne mezarlıkta okunmak, ne de fal bakmak için.”

 

Gaybı Bilme İddiası

Gayb; duyularla algılanamayan, insanın deney ve gözlemlerine konu olmayan şeylerdir. Câhiliyye dönemi Arapları, tanrı olarak taptıkları putlarının gaybı bildiğine inanırlardı. Yalnız, onların bu bilgisine direkt yollarla değil, endirekt yolla ulaşmaya çalışırlardı. Meselâ Mekke’liler, Hübel putunun yanındaki okları çekerek, başvurdukları iş hakkında tanrılarının ne düşündüğünü anlamaya çalışırlardı.

Kur’an, gaybı bildiği iddia edilen sahte tanrıların gaybı bilemeyeceklerini şöyle ifâde eder: “Onlar, diriler değil; ölülerdir. Ne zaman diriltileceklerini de bilmezler.” (16/Nahl, 21). Gaybı bilmek, ulûhiyetin özelliklerindendir. Psikolojik bir gerçektir ki, insanoğlu taptığı varlığın gaybı bilmesini istemektedir. Çünkü gaybı bilmek, tek başına bir üstünlüktür.  Aynı  zamanda  başkalarına  üstünlük  kurmanın yollarından birisidir. Tabii ki insanın bu merakı, birçok bâtıl ve hurâfenin de kaynağını oluşturmaktadır. İnsanoğlunun bu zaafı, gaybı bildiğini iddia eden birçok insanın da ortaya çıkıp diğer insanları kandırarak sömürmesine sebep olmuştur. 

 

Mutlak Gaybı Allah’tan Başka Kimse Bilemez

“De ki, Allah’tan başka ne yerde ne de gökte kimse gaybı bilemez.” (27/Neml, 65) “Kim bir arrâfa veya kâhine gider, gaybdan verdiği haberi tasdik ederse; şüphesiz ki o Hz. Muhammed (s.a.s.)’e indirilmiş vahyi inkâr etmiştir.” (Tirmizî, Tahâret 102; İbn Mâce, Tahâret 122) “Gaybın anahtarları O’nun yanındadır. O’ndan başka kimse gaybı bilmez.” (6/En’âm, 59) “De ki: ‘Ben size Allah’ın hazineleri benim yanımdadır’ demiyorum. Gaybı da bilirim demiyorum.” (6/En’âm, 50) “De ki: Allah’tan başka göklerde ve yerde (bulunan) hiç kimse gaybı bilmez.” (27/Neml, 65)


Allah, Peygamberlerinden Dilediğini Dilediği Kadar Gayba Muttalî Kılar 

“Allah, sizi gayba muttali kılacak değil; fakat Allah, Rasûllerinden dilediğini (gaybe muttali kılmak için) seçer.” (3/Âl-i İmran, 179)  “Allah, gaybı bilendir. Hiç kimseyi gaybına vâkıf etmez. Ancak beğenip seçtiği Rasûl(ler müstesnâ.)”  (72/Cinn, 26) “De ki: Allah’ın dilediği müstesnâ, kendi nefsim için bir zarar def edip bir menfaat sağlayamam. Eğer gaybı bilseydim hayırdan çok (şeyler) yapardım ve bana kötülük dokunmazdı. Ben, başka değil, ancak inanan bir toplum için müjdeleyici ve bir uyarıcıyım.” (7/A’râf, 188)

Müşrikler, çeşitli vesilelerle, beşer tâkatinin ulaşamadığı bazı şeylerin bilgisini veya onların icadını Rasûlullah’tan istiyorlardı. Zira onlar, peygamberlik iddiasında bulunan kimsenin insanüstü bir güce sahip olması, sebepler kanununun dışında, istediği zaman gayb haberlerine vâkıf olması ve olağanüstü işleri yapmaya her an muktedir olmasının gerekliliğine inanıyorlardı. Bundan dolayı, Allah’ın Rasûlü, Rabından aldığı vahiylerle gaybı bilen ve her şeye gücü yetenin ancak Allah olduğunu, Allah bildirmedikçe gaybı bilemediğini onlara tebliğ ediyordu.

Bâtıl ve sapık inançlardan biri de gayb âleminde birçok tasarruflar yapmaya yetkisi bulunan İlyas, Hızır, Gavs, Kutup ve Ricalu’l-Gayb gibi ölmüş veya hayalî varlıklara inanmaktır. Çoğu kez bu hayalî şahıslara olan inanç bağı ve bağlılık onların ilâhlaştırılmasına kadar gidiyor, dolayısıyla tevhidden saptırıp şirk batağına sürüklüyor.  

 

Ruh, Ruh Çağırma ve Tenâsüh (Reenkarnasyon)


Ruh

Ruh; İnsan ve hayvanlardaki dirilik kaynağı, sürekli hayat, can anlamlarında kullanılır. İnsandaki canlılığın ve diriliğin, irâdeyle ilgili ve irâde dışı hareketlerin ve idrâk kabiliyetinin kaynağı ve nefis anlamına da gelir. Bazı İslâm âlimleri, rûhun iyiyi kötüden ayırdetme denen temyiz ve düşünme tarafını karşıladığını belirtmişlerdir.

Ruh, Allah’ın yaratma işlerindendir; sırlarından bir sırdır. Gerçek mahiyetini ve tüm özelliklerini bilmek mümkün değildir. “Sana ruhtan sorarlar. De ki: ‘ruh, Rabbimin emrindendir. Size (bu hususta) ilimden pek az bir şey verilmiştir.” (17/İsrâ, 85)

Rûhun kendisi görülemiyorsa da, yaptığı işlerden varlığını anlıyoruz. Her şeye canlılık veren, hayat ve dirilik kaynağı olan ruh, Allah’a en yakın yaratıktır.

Genel olarak, peygamberlere, meleklere ve özellikle Cebrâil’e  “ruh” denilir. Rûhu’l-Emîn, Rûhu’l-Kuds (Emin Ruh, Mukaddes Ruh) isimleri de Cebrâil’in isimlerindendir(Şuara, 193; 2/Bakara, 87)

 
Ruh Çağırma

Rûhun varlığını kabul eden, fakat hakkında sapık ve gerçek dışı bir anlayışa sahip olan kimseler, ölmüş insanların ruhlarıyla irtibat kurabileceğini ve böylece, gayb âleminden bilgi alınabileceğini ileri sürmüşlerdir. Bu kimseler, düzenlemiş oldukları ruh çağırma seanslarıyla insanları kandırmakta ve onların cehâletlerinden istifâde ederek menfaat elde etmektedirler. Ruh, Allah Teâlâ’nın emrinde ve denetiminde olan bir varlıktır. Onun insanlar tarafından çağrılıp bazı istekleri yerine getirmesinin mümkün olduğuna inanmanın hiçbir dayanağı yoktur. Ruh çağırma seanslarında, çoğunlukla cinler kullanılmakta, bir cin, kendini bir insanın rûhu diye tanıtıp insanların kandırılmasında rol oynamaktadır.


Tenâsüh (Reenkarnasyon/Ruh Göçü)

Rûhun bir bedenden başka bir bedene geçmesi inancına tenâsüh / ruh göçü denir. Rûhun bir cisimden diğerine, bazan insandan hayvana ve hayvandan insana geçmesi şeklindeki bu bâtıl inanç, Hint dinlerinden, eski Mısır inançlarından günümüze kadar taşınmıştır. Bu anlayış, İslâm âlimlerince reddedilmiş, bunun Kur’an ve Sünnet’e ters düşen bir inanç olduğu belirtilmiştir.

“Ateşin karşısına durdukları vakit bir görsen! ‘Ah, keşke dünyaya geri çevrilsek de Rabbimiz’in âyetlerini inkâr etmesek ve mü’minlerden olsak!’ diyecekler. Hayır! Evvelce gizleyip durdukları şeyler karşılarına çıktı da ondan böyle söylüyorlar. Yoksa geri çevrilselerdi mutlaka yasak edildikleri fenalığa yine dönerlerdi. Şüphesiz onlar yalancıdırlar.” (6/En’âm, 27-28)

“Onlar, nereye varacak diye ancak onun te’vilini gözetirler. Onun te’vilinin geleceği gün, daha önce onu unutanlar: ‘gerçekten Rabbimizin peygamberleri hakkı getirmişler. Şimdi acaba hiçbir şefaatçı var mı ki bize şefaatte bulunsun veya dünyaya döndürülür müyüz ki, yaptıklarımızdan başkasını yapalım’ diyecekler. Gerçekten onlar, kendilerine yazık ettiler. Ve o uydurdukları şeyler onlardan kaybolup gitti.” (7/A’râf, 53)

“Orada onlar: ‘Ey Rabbimız, bizi çıkar da eskiden yapageldiklerimizden başka yararlı bir iş yapalım!” diye feryad ederler. Kendilerine: ‘size düşünecek bir kimsenin düşüneceği kadar ömür vermedik mi? Hem sizi uyaran peygamber de geldi. O halde tadın azâbı. Çünkü zâlimler için hiçbir kurtarıcı yoktur’ denir.” (35/Fâtır, 37)

“Nihâyet o müşriklerin birine ölüm geldiği vakit: ‘Ey Rabbim! Beni dünyaya döndür. Ta ki, o zâyi ettiğim ömürde yararlı işler göreyim’ der. Hayır! Bu sadece onun söylediği boş bir kelimedir. Önlerinde ise, ta diriltilecekleri güne kadar bir perde vardır.” (23/Mü’minûn, 99-100)   

 

SORULAR

1- Mûcizenin sözlük ve terim anlamı nedir?
2- Mûcizenin şartları nelerdir?
3- Mûcizeye bir örnek veriniz. 
4- Kerâmeti, İrhâsatı ve istidracı örnekleri ile beraber açıklayınız.
5- İhanet ile hızlan arasında fark var mıdır, bu kavramları açıklayınız.
6- Mûcize ile diğer hârikulâde olaylar arasındaki farkları belirtiniz.
7- Sihir / büyü ne demektir? Dindeki hükmü nedir?
8- Fal, yıldız falı, burç falı neye denir? Bunu yapanların hükmü nedir?
9- Üfürükçülük, nazar boncuğu ve muska takma konusunda bilgi veriniz.
10- Gayb biliNebîlir mi? Peygamberler gaybdan haber vermişler midir?
11- Ruh nedir? Ruh çağırma doğru mudur?
12- Reenkarnasyon/ruh göçü inancı İslâm akaidiyle bağdaşır mı, bir âyet mealiyle açıklayın.

Baglantı

• 14/12/2006 - İSLÂM MEZHEPLERİ

    

• “Mezheb”in Sözlük ve Terim Anlamları
• Mezheblerin Ortaya Çıkış Zamanı
• Mezheb Konusu İtikadî Bir Konu mudur?
• Mezheblerin Tasnifi (Kısımlandırılması)
• İtikadî, Siyasî ve Fıkhî Mezhebler
• Mezheblerin Ortaya Çıkış Nedenleri
• İnsanların Farklı Düşünmelerinin Sebepleri
• Müslümanların İhtilâf Etmelerinin Nedeni
• İhtilâfların Sebebi ve Sahası
• Mezheb Konusunda Önemli Uyarılar
• İctihad


 
 

            Bu üniteyi bitirdiğinizde aşağıdaki
           amaçlara ulaşmanız beklenmektedir:

* Mezheb kelimesini sözlük ve terim anlamlarıyla tanımlamak.
* Mezheplerin ortaya çıkış zamanlarını açıklayıp mezhepleri tasnif edebilmek.
* Siyasî, itikadî ve fıkhî mezheplelerin ortaya çıkış nedenlerini açıklayabilmek.                       
* İnsanların farklı düşünmelerinin, müslümanların ihtilâf etmelerinin nedenlerini izah edebilmek.
* Müslümanların ihtilâf sebeplerini ve bu ihtilâfların sahalarını açıklayabilmek.
* Mezheb konusunda dikkat edilmesi gereken özellikleri tanımak, bu konuda aşırılıkların farkında olmak.
* İctihadı tanımlayabilmek..

 

 


Mezheb Ne Demektir?

Sözlük olarak mezheb; gidilen yol, kanaat, görüş anlamına gelir.

Terim olarak mezheb; belli dayanakları, kendine özgü bir metodu olan, dayanaklarından yola çıkarak kendi içinde tutarlılığı, düşünce ve davranış biçimleri olan fikri bir sistemdir.    

Mezheb kavramı peygamberimiz ve onu takip eden sahâbe döneminde kullanılmamıştır.


Mezhebler Ne Zaman Ortaya Çıkmıştır?

Mezhep kavramı ve olgusu, hemen hemen bütün düşüncelerin sistemleştiği Abbasi döneminde ortaya çıkmıştır.

Peygamberimiz hayatta iken, müslümanlar İslâm’ın hükümlerini anlamada karşılaştıkları zorlukları Peygamberimize soruyor, Peygamberimiz bu konularda gerekli açıklamaları yapıyor, yanlış anlamaları düzeltiyor, bizzat kendisi uygulamasını yaparak doğrusunu gösteriyordu. Ayrıca müslümanlar arasında çıkan her türlü ticari, ekonomik, ilmi, kavmi, nefsi anlaşmazlıkları  da çözümlüyordu. Peygamberimizin vefatından sonra bu imkan ortadan kalktı. Artık müslümanlar problemlerini çözebilmek, İslâm’ı anlamada ve yaşamada  karşılaştıkları güçlükleri giderebilmek için güvendikleri bir âlime gidiyor ve bu âlimler bazı hususlarda farklı  cevaplar veriyordu. Farklı cevaplar farklı anlayışların oluşmasına neden oluyordu. Bu anlayışlar zamanla sistemleşerek mezheb adını almıştır.  

Mezheblerin oluşumunda  İslâm’ın hükümlerini anlamaktan doğan farklılıkların yanında ağırlıklı neden siyasî nedenlerdir. Müslümanlar arasında ortaya çıkan siyasî ayrılıklar sonucu ortaya çıkan farklı yapılanmalar da zamanla kendi inanç ve fikri sistemlerini kurarak mezheb adını almıştır.


Mezheb Konusu İtikadla İlgili Bir Konu mudur?

Mezheb konusu i’tikadla ilgili bir konu mudur? Bu sorunun cevabı elbetteki ‘hayır’dır. Mezheb kavramı inançla ilgili olmayıp bu konu müslümanlar arasında zamanla inanç meselesi gibi görülmeye başlanmıştır. Mezheb konusunda bazı aşırılıklara gidilerek müslümanlar birbirlerini küfürle itham etmişlerdir. Mezheb konusunun ele alınmasının bir nedeni de İslâm dininin en önemli müesseselerinden biri olan ictihad’a karşı çıkılarak, dinin donuklaştırılması, İslâm’ın geçmişe hapsedilmesi ve sonuçta mezheblerin din haline getirilmesidir. Bu anlayışın doğurduğu olumsuz sonuçlar neticesinde câhil insanlar geçmİşte ictihad yapan İslâm âlimlerini överken, günümüzde ictihad yapan İslâm âlimlerini dini değiştirmekle itham etmekte ve kolayca kâfir damgası vuRabbilmektedir. Oysa mezhebler dinin kendisi olmayıp, dini anlamada ve yorumlamada bir yol, bir yöntemdir. İşte bu konudaki yanlış anlayışları düzeltmek ve dini canlı tutmak için mezheb konusu ele alınmaktadır.

 

Mezheblerin Tasnifi (Sınıflandırılması)

Mezhebler, inceledikleri konulara göre üç kısma ayrılır.


1) İ’tikadî Mezhebler

İnanç esaslarının açıklanması hususunda, Kur’an’daki muhkem  (hüküm ifâde eden anlamı açık âyetler)  ve müteşabih (birden fazla anlama gelebilen) âyetlerin izah edilmesi, kulların fiilleri, Allah’ın  sıfatları ve fiillleri v.s. gibi hususlardaki farklı anlayışların sonucu ortaya  çıkmıştır. Meselâ; Maturidi, Eş’ari, Mutezile, Cebriyye gibi(Tarihî bir vâkıa olan itikadî mezheblerin varlığına rağmen, İslâm akaidinin bir bütün ve kesin temel esaslar olduğu anlayışıyla, mezheb akaidi değil; İslâm’ın itikadî konulardaki kesin hükümlerinin eksiksiz ve ilâvesiz kabul edilmesi anlamında İslâm akaidinin tüm müslümanlarca kabul edilmesi gerektiği kanaatini taşıyoruz.)


2) Siyasî Mezhebler

Hilâfet (devlet başkanı seçimi) meselesi hususunda, halifenin seçimle veya tayinle  belirlenmesi gibi ihtilâfların sonucu ortaya çıkmıştır. Meselâ; Hâricilik, Ehl-i sünnet, Şiilik.


3) Fıkhî Mezhebler

İbadetler, İnsan - Allah, insan - insan, insan - toplum, insan - tabiat, İnsan - devlet ilişkileri, cezâ, miras, evlenme, boşanma gibi gerek ferdi gerekse toplumsal hayatla ilgili hükümlerin açıklanmasından doğan farklılıklar sonucu ortaya çıkmıştır. Meselâ; Hanefî, Mâliki, Şafi, Hanbeli, Câferi mezhebleri gibi.

Bu sınıflandırma yapılırken mezheblerin öne çıkan düşünceleri esas      alınmıştır. Yoksa siyasî, i’tikadi, fıkhî içeriği olan  mezhebler olduğu gibi hem siyasî hem i’tikadi, hem i’tikadi hem fıkhî yönü olan mezhebler de vardır. Meselâ; Hanefî mezhebi hem i’tikadi hem fıkhî mezhebdir; fakat fıkhî yönü daha ön plana çıkmıştır. Aynı şekilde şii mezhebi siyasî çıkışlı olmasına karşın fıkhî yönü de olan bir mezhebdir.


Siyasî ve İ’tikadî Mezheblerin Ortaya Çıkış Nedenleri

• Kur’ân-ı Kerim’deki muhkem ve müteşabih âyetlerin yorumlanmasında  farklı anlayışların olması.

• Gayba ait hususların akıl ile izah edilmeye çalışılması sonucu olarak ortaya çıkan farklı yorumlar.

• Hilâfet meselesi: Bu konudaki ihtilâflar temel olarak ikiye ayrılır:

a) Halifenin seçimle ve istişare  (danışma)  yöntemiyle seçilmesini savunan görüş.   Örneğin; Ehl-i sünnet, Mutezile, Hâriciye bu görüştedir.

b) Halifenin tayin usulü ile belirlenmesini savunan görüş. Şia bu görüştedir.

• Fetihlerin ilerlemesi sonucunda müslümanların toprakları genişlemiş, çeşitli din, dil, ırk, kültür ve  medeniyete mensup  insanlar İslâm’a girmiştir. Bunların bir kısmı gerçekten inanmış, bir kısmı ise inanır gibi görünmüştür. Bu insanlar İslâm’a, girdiklerinde eski inanç ve âdetlerini de beraberlerinde getirmişler, İslâm’a uygun olanlarını aynen alıp, İslâm inancına uymayanları da İslâm görüntüsü vererek yeni dine taşımışlardır. Bu ise farklı anlayışların ortaya çıkmasına neden olmuştur.

• Siyasî içerikli iç savaşlar: Hilâfet meselesi ile ilgili çıkan iç savaşlar; Cemel, Sıffin, Kerbelâ gibi olayların yaşanmasına ve bunun sonucu olarak farklı grupların ortaya çıkmasına neden olmuştur.


Fıkhî Mezheblerin Ortaya Çıkış Nedenleri

• Kur’ân-ı Kerim’deki  âyetlerden ve sünnetten  (hadislerden)  hüküm çıkarılması hususunda ortaya çıkan farklı yorumlar.

• Müctehidlerin  ülkelerindeki ve zamanlarındaki toplum hayatıyla ilgili sorunlara farklı yaklaşmaları.

• Her müctehidin ictihad ederken takip ettiği metodun farklı olması.

• Bir müctehid âlime sağlam kaynaklardan ulaşmış bir sünnetin diğer müctehide ulaşmaması veye eksik ulaşması.

• Müctehid âlimlerin de bütün insanlar gibi anlayış, zeka, kabiliyet ve sosyal yönlerinin farklı olması. 

 

İnsanların Farklı Düşünmelerinin Nedenleri
  
• İhtilâf edilen hususların, aslında çok açık olmayıp kapalı oluşu; Meselâ insanların kesin olmayan meselelerde yorum yapmaları. Kabir âlemi, ölüm, vahy, kâinatın oluşumu gibi.

• Arzu, hevâ ve heveslerin, karakterlerin farklı olması; her insanın karakteri, istekleri diğerlerinden farklıdır. Hatta tek yumurta ikizlerinin bile. Genelde her insan olayları kendi istek ve arzusuna göre yorumlar. Filozoflardan biri bu hususu şöyle ifâde etmiştir: “Bize eşyayı güzel gösteren basiret değil, arzu ve isteklerimizdir.” Yarısına kadar su dolu olan bir bardağı, dolu göstermek isteyen “bu bardak  yarıya kadar dolu” derken; boş görmek isteyen ise   “bu bardağın yarısı boş” der.

• Mesleklerin ve branşların farklı olması; İnsanların hayat içinde çeşitli meslek kollarına ayrılmaları ve çeşitli branşlarda uzmanlaşmaları, her meslek sahibinin kendi branşına uygun düşünmesini, olaylara kendi branşından edindiği bilgi ve tecrübeler ışığında yorum getirmesini sağlar.

• Eskilerin taklîd edilmesi; Geçmişin değer ve  düşüncelerini değerlendirmek yerine kafa yormadan, düşünmeden olduğu gibi kabul etmek. İnsanın başkalarını taklîd etme temayülü vardır. Bu temayül farkında olmadan insana yön verir. Bu ise bazan insanları kısır çekişmelere sürükler, ayrılıklar doğar.

• Algılama, anlayış, zeka gibi yeteneklerin farklı olması; Anlayış ve yetenekler farklı olunca düşünce tarzı, düşüncesini ifâde etme biçimi de doğal olarak farklı olacaktır.  “Davranışların yanlışlığı, anlayışların yanlışlığından doğar” sözü bu durumu ifâde etmek için söylenmiş bir sözdür. 

• Liderlik sevdası ve başkalarına hükmetme arzusu; Bu konu çoğunlukla siyasî meselelerde ortaya çıkar. Hükmetme arzusunda olan kişi kendi arzu ve düşüncelerine saplanıp kalır. Ona göre her konuda doğru düşünen sadece kendisidir, diğerleri ise yanlış düşünmekte ve davranmaktadır. Diğer insanların da bu şekilde düşünmesi anlaşmazlıklara, çekişmelere, ayrılıklara, kavgaya ve bölünmeye  neden olmaktadır. 

 

Müslümanların İhtilâf Etmelerinin Nedenleri

Müslümanlar,  siyasî, i’tikadi, fıkhî konularda ihtilâf edip fırkalara (mezhebler) ayrılmıştır. Bu ihtilâfları belirtmeden önce şu hususlara dikkat etmek gerekmektedir :

Müslümanlar İslâm’ın temel pirensiplerinde ihtilâf etmemişlerdir. Meselâ; Allah’ın varlığı, birliği ve kudreti, peygamberlerin Allah’ın elçileri olduğu, Kur’ân-ı Kerim’in Allah kelâmı olduğu, âhiret inancı, meleklere İman gibi hususlarda ihtilâf sözkonusu olmamıştır.

İ’tikadi ve siyasî meselelerde ihtilâfın müslümanlar için kötü olmasına karşılık; fıkhî meselelerdeki ihtilâflar kötü değildir. Aksine fıkhî konularda ihtilâf edilmesi, yani âlimlerin ictihad etmeleri dinin daima dinamik olmasını ve kıyâmete kadar devam etmesini sağlayan önemli bir etkendir. Bu farklılık ayrılık değil; İslâm dininin zenginliğini, kolaylık dini olduğunu gösterir.

Kısacası; müslümanların ihtilâflarını;  İslâm ümmetini bölüp parçalamayan ve birliğini zedelemeyen fıkhî meselelerdeki ihtilâflar ve İslâm ümmetini bölen, birlik ve beraberliğini zedeleyen siyasî ve i’tikadi ihtilâflar olmak üzere iki kısımda incelemek mümkündür.


Mezhepleşmeyle Sonuçlanan İhtilâfların Sebepleri

1) Arap ırkçılığı; Meselâ; Arapların başka ırklara üstün olduğu inancı, devlet başkanının Arapların kureyş kabilesinden veya en azından Araplardan olması gerektiği inancı gibi İslâm dinine ters düşen anlayışlar.  Haklı olarak Arap olmayan müslümanlar bu anlayışı reddetmişlerdir. Peygamberimizin bu konudaki hadisi çok ibret vericidir. “Allah’ın dinine göre hükmettiği sürece başınıza zenci köle bile geçse ona itaat ediniz.” Görülüyor ki, müslümanların başkanlarına itaat etmesi ırkına göre değil; Allah’ın dinine göre hükmetmesine bağlıdır.   

2) Hilâfet anlaşmazlığı; Ümmetin büyük çoğunluğu devlet başkanının seçim ve istişare yoluyla seçilmesini savnurken, bir kısmı tayin usulünü benimsemiştir. Ayrıca ümmetin çoğunluğu halifenin müslümanların başkanı olduğunu savnurken, bir kısmı halifenin Allah’ın yeryüzündeki gölgesi olduğunu savunmuştur.

3) Müslümanların eski din ve medeniyetlerle temas kurmaları, yeni müslüman olanların eski inanç ve geleneklerini yeni dine sokmaları sonucu ortaya çıkan farklı inanç ve ibâdet biçimlerinin ortaya çıkardığı problemler.

4) Eski yunan filozoflarının eserlerinin Arapçaya çevrilmesi ile müslümanların inanç, düşünce ve yaşayışlarında ortaya çıkan farklılıklar. Bir kısım müslümanlar yeni öğrendikleri bilimlerin kendine has metodlarını kullanarak Kur’an’a yaklaşmış, farklı yorumların ortaya çıkmasına sebep olmuşlardır.

5) İslâm âlimlerinin gaybla alakalı konularda akıl yürütmesi de  farklı yorumların ortaya çıkmasına neden olmuştur.

6) Kur’ân-ı Kerim’den ve peygamberimizin sünnetinden hüküm çıkarmada takip edilen metodların farklı olması da değişik yorumların oluşmasına neden olmuştur.    


Mezhepleşmeyle Sonuçlanan İhtilâfların Sahası 

a) Tatbikat sahasında ortaya çıkan ihtilâflar: Hilâfet meselesinde ortaya çıkmış ve siyasî mezheblerin doğuşuna zemin hazırlamıştır.

b) İlim ve teori sahasındaki ihtilâflar: Bu ihtilâflar da i’tikadi ve fıkhî mezheblerin doğuşuna zemin hazırlamıştır.

 

Mezheb Konusunda Önemli Uyarılar 

Herşeyden önce bir meselenin inanç meselesi olabilmesi için; Kur’ân-ı Kerim’in  açık ve kesin anlam ifâde eden âyetlerinin bu meseleye İman etme veya reddetmenin şart olduğu hakkında tam bir bilgiye sahib olunması ve müslüman âlimlerin de bu meseleyi kabul veya red hususunda İslâm’ın başlangıcından günümüze kadar ittifak etmiş olması gerekir.

Mezhebler vahiy aracılığıyla indirilmemiş olup, insan aklının ürünüdür.

Kabirde insanlara “mezhebin ne?” diye bir soru sorulmayacaktır.

“Peygamberimiz de bizim mezhebtendir” şeklindeki anlayış peygamberimize büyük bir iftiradır.

Mezheblerin tüm görüşlerinin hakk olduğu veya bâtıl olduğu şeklindeki anlayış hatalıdır, bilgi eksikliğinden kaynaklanmaktadır.  Dört mezhebin hakk olduğu diğerlerinin bâtıl olduğu hususunda mezheb imamlarının ittifakı olmamıştır. Zaten kendileri de böyle bir iddiada bulunmamıştır. Bu iddiayı ortaya atanlar sözde bu mezheblerin takipçileri olduklarını söyleyenlerdir. Tam tersine mezheb imamları kendi ictihadlarının tamamının doğru olduğunu söylememiş, hata edebileceklerini ifâde etmişlerdir. “Benim ictihadım bana göre doğru, diğer âlimlere göre  yanlış olma ihtimali olan bir doğrudur. Diğer âlimlerin ictihadı da bana göre yanlış fakat doğru olma ihtimali olan bir ictihaddır.” sözünü tüm mezheb imamları söylemiştir.  

Ayrıca mezheb imamları kendi adlarıyla anılan mezhepleri kendileri kurmamış, kendi zamanı ve toplumundaki insanların sorunlarının çözümü için fetvalar vermiş, kendinden sonra gelen talebe ve takipçileri imamların görüşlerini zamanla sistemleştirmiştir.

Özellikle son yüzyıllarda insanlar din konusunda olduğu gibi mezheb konusunda da atalarından devraldıkları şekilleri kabul etmişler, konunun özü, aslı ve inceliğini kavrayamamışlardır. Oysa geçmİşte  mezheblere tâbi olma; onların ictihadlarının İsabetli olduğu kabul edildiği içindi. Günümüzde o fedâkâr, faziletli âlimlere nispet edilerek  ne cinâyetler işlenmektedir. Müslümanların bir kısmı, diğer konularda olduğu gibi mezheb konusunda da haddi aşmışlardır. Bu tip insanların mezheblere bakışlarını şu şekilde sınıflandırmak mümkündür:

• “Ben falan hakk mezhebtenim” dediği halde, düşünceleri ve yaptıkları kendi istek ve arzuları doğrultusunda olanlar. Yani Allah’a din öğretmeye  kalkanlar.

• Mezheblerin farklı olmasını İslâm için ayrılık sayan, Fâtiha’yı  doğru dürüst okuyamadığı halde bir iki kavramı öğrenmekle kendisini büyük âlim zanneden câhiller.

• Kendi anne ve babasından miras olarak aldığı mezhebleri dinmiş gibi kabul edip, onun koruyuculuğuna kalkan, fakat bilgisizliği yüzünden mezhebin özünü, aslını ve inceliğini kavramaktan âciz, kuru kuruya mezheb savunuculuğu yapanlar.

Bunun dışında mezheb konusunda aşırılığa kaçmayan, orta yolu takip edenler de vardır. Bunların mezhebe bakışlarını şu şekilde özetlemek mümkündür: Mezhebleri dinde  zarûri ve rahmet sayar, mezhebler Kur’an ve sünnetle olan bağı kurmada önemli bir birikim kabul edilir. İctihadın  her çağda ve toplumda yapılmasının gerekli olduğuna inanır. Âlimlerden istifâde ederek Kur’an ve sünnete ulaşmaya çalışır, farklı ictihadlara dinin zenginliği, dinamikliği ve rahmet gözüyle bakar, aynı zamanda dini bunların dışına çıkmamak olarak anlamaz, halkın mezhebinin “Müftünün mezhebi” olduğunu kabul eder, herhangi bir görüşü körü körüne değil, araştırarak, eleştirerek kabul veya reddeder, yani kabul ettiğini de reddettiğini de bilerek kabul veya reddeder. Belli ilmî seviyeye sahiptir. 

Unutmamak gerekir ki, her çağda ve toplumda İslâm’ı anlamada mezhepler olacaktır. Bu mezheplerin tutarlı görüşleri olabileceği gibi tutarsız görüşleri de olabilir. Çünkü ictihad yapanların kendisi de bir insandır. İnsanın hata yapma potansiyeline sahip olduğunu kabul ettiğimize göre, hata yapabilen bir varlıktan her konuda mükemmel olması, İsabetli görüşler açıklaması, her konuda doğru ictihad etmesini beklemek insanın kendisine haksızlık yapması demektir. İslâm toplumunun zamanla ortaya çıkan ve çıkması muhtemel ihtiyaçlarını, problemlerini, itikadî endişelerini Kur’an ve sünnetin ışığında çözümleyecek âlimler olmalıdır. Bu âlimleri yetiştirmek ve yetişmelerine vesile olmak müslümanların üzerine farz-ı kifaye olan bir görevdir. Müslümanlar bunu gerçekleştiremezse tümü Allah katında sorumlu olur. Çünkü bu boşluğu günümüzde olduğu gibi müslümanlığından emin olunamayan, samimiyetinden şüphe edilen, Bel’am tipli insanlar alır. Bu insanlar müslümanlara birtakım bâtıl inanç ve düşünceleri İslâm’a uygundur diye yutturmaya çalışır. İnsanları Allah’ın değil de efendilerinin istediği şekilde yönlendirir. Ortaya çıkan inanç şekli de İslâm’dan başka herşeye benzer.    

Geçmİşte olduğu gibi günümüzde ve gelecekte İslâm âlimleri ictihad edecektir. İctihad kapısı kapanmıştır diye birşey sözkonusu değildir. Bu şekilde söyleyenler de  ictihad yapmış oluyorlar, fakat ümmeti bin senedir taklîd ve donukluğa mahküm eden hatalı bir ictihad etmişlerdir.

 

 


İctihad

İctihad: Sözlük olarak; gayret göstermek, tüm gücünü kullanmak anlamlarına gelir. 

Terim olarak ictihad; İslâm âlimlerinin Kur’an ve sünnetteki hükümlerden yola çıkarak zamanının ve toplumunun sorunlarına çözüm getirmek için vermiş oldukları fetvalara denir.

İctihad kurumu İslâm toplumu  var olduğu müddetçe var olacaktır. İctihad İslâm dininin kıyâmete kadar canlı ve dinamik olmasını sağlayacak önemli bir müessesedir. Câhillerin kapısını kapatamayacağı kadar önemlidir. Mezhebler konusunda sağlıklı düşünebilmek, İsabetli sözler söyleyebilmek için müslümanların, peygamberimizi ve ondan sonraki siyasî ve sosyal tarihi çok iyi bilip, sağlıklı bir şekilde yorumlayabilmesi gerekir.

Sonuç olarak söylemek gerekirse; mezhebler İslâm dininin kendisi hatta bir parçası değildir. İslâm dini mezhebleri içine alır, fakat mezhebin kendisi tek başına dinin yerine geçemez. Mezhebler dinin hükümlerini anlamada bir yöntem, bir düşüncedir.  Herhangi bir mezhebi veya bir mezhebin herhangi bir konudaki görüşünü kabul etmeyen dinden çıkmaz, dolayısıyla küfürle itham edilemez. Sadece mezhepsiz olur.

Mezheplilik yapılmalı, fakat mezhepçilik yapılmamalı ve körü körüne taklîd edilmemeli; bilinmeli ve istifâde edilmeli. Fakat mezhebi din haline getirmemelidir. Dini otoyola yola benzetecek olursak, mezhepler otobanın şeritleridir. Her müslüman aklının kestiği, gücünün yettiği, kendisine uygun gördüğü şeritten gitmelidir. Rastgele şerit değiştirmemeli, yoldan sapmamalıdır.           

 

 

SORULAR

1- Mezhebin sözlük ve terim anlamlarını açıklayınız.
2- Mezhebler ne zaman ortaya çıkmıştır?
3- Mezheb konusu itikadî bir konu mudur?
4- Mezhebler kaç kısma ayrılır? Bu kısımlandırma neye göre yapılmıştır?
5- Mezheblerin ortaya çıkış nedenleri nelerdir?
6- İnsanlar niye farklı düşünce ve görüşlere sahiptir?
7- Müslümanların ihtilâflarının nedenleri nelerdir?
8- İctihad ve müctehid ne demektir?

Baglantı

• 14/12/2006 - Kavramların Önemi

 

 

İnsan, kelimelerle düşünür, kelimelerle inancını belirleyip ifâde eder, kelimelerle yaşar. O yüzden kelimelerin ve anlamlarının bozulması, fikir, inanç ve amellerin bozulmasını neticelendirir(Bkz. 2/Bakara 75; 5/Mâide 13). Dildeki tahrifat, dindeki tahrifatın en önemli sebeplerindendir. Şehid, din, ibâdet, zulüm, adâlet gibi nice Kur’anî içerikli kelime, Kur’an ve İslâmî terim anlam ve içeriğinden soyutlanmış, tahrife uğramış, anlam kargaşasının kurbanları olmuştur. Müslüman, dinine olduğu gibi, diline de sahip çıkmalıdır; hele dil aracı ile din tahrip ve tahrif edilyorsa.

Baglantı

• 14/12/2006 - İMAN

 

 

Lügat anlamı, doğrulamak, tasdik etmek, bir kimseye veya bir şeye inanıp güvenmek demektir. Terim olarak, İslâm’ı kabul etme, inanılması gerekli olan esaslarına inanma; Allah’ın varlığını, birliğini ve peygamberliği, Hz. Muhammed (s.a.s.)’in Allah tarafından haber verdiği kesinlikle bilinen şeyleri irâde ve isteği ile gönülden doğrulamaya İman; bunlara gönülden inanıp, diliyle söyleyen ve gereklerini yerine getirmeye çalışan kimseye de mü’min denir. İman, inkâr ile kalpten çıkınca, insan kâfir olur. İmanın ilk derecesi kelime-i tevhiddir; İslâm’ın temeli budur. İman edilecek şeylerin hepsine toptan İman etmeye  icmâlî İman denir. Allah Rasûlü buyuruyor: “Kim ‘Lâ ilâhe illâllah (Allah’tan başka ilâh/tanrı yoktur) derse, cennete girer.”

İman edilecek şeylerin hepsine geniş bir şekilde İman etmeye  tafsîlî İman  denir. İmanın olgunluğa ermesi için tafsîlî İman gerekir; bu da üç kısımdan ibârettir:

1- Allah’ın varlığına ve birliğine, tek yaratıcı ve mâbud olduğuna, Hz. Muhammed’in Allah’ın kulu ve Rasûlü olduğuna, âhiret gününe kesinlikle inanmak, 

2- “Amentü” esaslarına, yani Allah’a, meleklere, kitaplara, peygamberlere, kadere, hayır ve şerrin Allah’tan geldiğine inanmak (4/Nisâ, 136), 

3- Kur’an ve sünnet ile bildirildiği kesin olarak bilinen ve tevatür yoluyla zamanımıza kadar gelen  haber  ve  hükümlerin  hepsine  geniş  biçimde, ayrı ayrı inanmak. İman edilmesi gereken amelî hükümler, yani namaz, oruç, hac, zekât gibi farzların, helâl ve haram olan şeylerin hepsine inanmak, onları doğrulamak İmanın üçüncü derecesine girer. Tafsîlî İman geniş kapsamlı ve daha sağlam olanıdır (2/Bakara, 177). Müslüman olmayan bir kimse, icmâlî İman ile müslüman olur; tafsîlî İman ile olgunlaşır.

İman etmek görüldüğü gibi zor değildir; ancak, mü’min kalmak ve mü’min olarak ölmek çok kolay değildir. Bu zorluk, özellikle İslâm’ın hâkim olmadığı ve haramların alabildiğine yayıldığı yaşadığımız topraklarda daha da büyüktür. Bir mü’minin İmanını koruması için, yalnız İslâm dininin zorunlu kıldığı İman esaslarına inanmak, İmanın bütünlüğünü korumak, şirkin tüm uzantılarından sakınmak, İmanda sebat etmek ve asla ümitsizliğe kapılmamak gerekir. Mü’min, İmandan çıkaran bir söz söylemek ve bir davranışta bulunmaktan bütün gücüyle kaçınmak zorundadır.

Zarûrât-ı diniyyeden olan hükümlerden herhangi birini inkâr veya yalanlama, kişiyi İmandan çıkarır. Meselâ, bir kimse, Allah’ın varlığına, birliğine, kitaplarına, meleklerine... İman ettiğini söylese, ancak peygamberlere inanmadığını söylese, bu kimsenin İmanı sahih değildir. Çünkü İman bir bütündür, cüzlere ayrılmayı, parçalanmayı kabul etmez. Yine Kur’an’a inandığını beyan eden bir kimse, onun herhangi bir âyetini reddetse, mü’min olamaz. Çünkü Kur’an’dan olduğu sâbit olan herhangi bir âyeti, âyetin hükmünü inkâr etmek küfürdür.  Mü’min, İmanın bütünlüğünü  korumak zorundadır. Bu da, Allah’a ve âhiret gününe inanmak, Allah’ın ve Rasûlü’nün haram kıldığını haram tanımak, hak dinini din edinmek (9/Tevbe, 29) sûretiyle gerçekleşir.

Mü’min, Allah’a olan ibâdet ve itaatında, ümit ile korku arasında ölçülü biçimde hareket etmelidir. Mü’min, ne yaptığı işlerden emin olarak azaptan uzaklaştığına emin olur; ne de işlediği günahların çokluğundan korkarak asla affedilmeyeceğine. Allah, rahmetinden, bağışlamasından mü’minlerin ümit kesmemelerini emrediyor ((39/Zümer, 53). “İman edip sâlih iş yapanlar cennet halkıdır; orada ebedî kalacaklardır.” (2/Bakara, 82). Allah Rasûlü de şöyle buyuruyor: “Şu üç şey, kendisinde bulunan kimse, İmanın tadını bulur: 1- Allah ve Rasûlü, kendisine başkalarından daha sevgili olmak,  2- Sevdiğini yalnız Allah için sevmek,  3- Ateşe atılmaktan kaçındığı gibi küfre dönmekten kaçınmak.” (Buhârî, İman 14; Müslim, İman 67-68; Tirmizî, İman 10, hadis no: 2759; Nesâî, İman 2, no:  4954-4956)

Baglantı

• 14/12/2006 - İSLÂM

 

 

İslâm kelimesi sözlükte; teslim olmak, boyun eğmek, itaat etmek anlamlarına gelir. Allah Teâlâ’nın emirlerine teslim olup itaat etmeğe dayanan bir din olması sebebiyle bu dine İslâm denilmiştir. Terim anlamı; Allah tarafından peygamberler aracılığıyla insanlara bildirilen dünyada ve âhirette insanları mutluluğa ulaştıracak hayat şekli, itikadî ve amelî bir nizamdır. İslâm, akıl sahibi insanları kendi tercihleriyle bizzat hayırlı olan şeylere götüren İlâhî bir kanundur. 
  
İslâm’ın mânâsı, teslim olmaktır; Allah’ın emir ve yasaklarına teslim olmak. Allah’ın hükümlerine teslim olmaksızın İslâm olmaz (Bkz. 6/En’âm, 162 ve 4/Nisâ, 65). İnsan, Allah’ın yarattığı kuldur. Allah, ilmiyle her şeyi kuşattığından ve hikmet sahibi olduğundan kulluğun gereği, O’na teslim olmaktır. Hayatın kanunları insanın Allah’a teslim olmasını gerektirir. Çünkü bu kanunları da, insanı da en iyi bilen, Allah’tır.

Hz. Ali’nin de dediği gibi “İslâm teslimdir, teslimiyettir.” Allah’a teslim olmayan kimse, müslüman sayılmaz. İnsan neye teslim olmuşsa ona kul olmuş demektir. İslâm, İmanın bir tezâhürü, dışa yansımasıdır. İman etmeden teslimiyet, yani İmansız İslâm olur mu? Olsa bile makbul değildir. Münâfıklar inanmadan teslimiyet gösteren insanlardır. Günümüzde de gerektiği şekilde İman etmediği, Allah’ın hükümlerini içine sindiremediği, başka ideolojileri (dinleri) benimsediği halde kendilerini “müslüman” olarak tanıtan insanlar bu sınıfa girerler. İslâmîyetin (teslimiyetin) geçerli olabilmesi için gönül rızâsıyla, kayıtsız ve şartsız tam bir teslimiyetle Allah’ın şeriatına teslim olmak  gerekir. 

Peygamberimiz İslâm’ı değişik şekillerde tanımlamışlardır. Bu tanımlardan biri şu şekildedir: “İslâm, beş esas üzerine bina edilmiştir (kurulmuştur). Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in (s.a.s.) O’nun kulu ve Rasûlü olduğuna şehâdet etmek, namaz kılmak, zekât vermek, Beyt’i (Kâbe’yi) haccetmek ve Ramazan orucunu tutmaktır.” (Buhârî, İman 1; Müslim, İman 22; Nesâî, İman 13; Tirmizî İman 3)

Yukarıdaki hadis, İslâm binasının bu beş temel üzerinde kurulu olduğunu açıklamaktadır. Dikkat edilmesi gereken husus, bu beş esas, İslâm’ın temelleridir ama, İslâm’ın tamamı değildir. Bir evin sadece temellerden ibâret olduğu nasıl söylenemezse, İslâm’ın bu beş temelden ibâret olduğunu iddia etmek de aynı şekilde yanlıştır. Kur’ân-ı Kerim’i açıp okuyan görecektir ki, bu beş hususun dışında ahlâktan, iktİsattan, sosyal meselelerden, siyasetten, barıştan, savaştan, hayırdan, şerden... söz edilmiştir. İslâm, temel ve binadan meydana gelmiştir. Temel, bu beş rükundur. Bina ise, insan hayatıyla ilgili İslâm’ın diğer hükümleridir. Müslümanın görevi, İslâm’ı tümüyle tanımak ve tüm olarak ikame etmek, ayakta tutmaktır.

Bu meşhur hadis-i şerifin ışığı altında İslâm’ın temellerini  ikiye ayıRabiliriz: Şehâdet  kelimeleriyle özetlenen  İman ve  önemine binaen dört amelin zikredilmesinden anlaşılan amel-i sâlih.. İslâm, şehâdet kelimesi ve İmanın rükûnlarıyla ortaya çıkan inançtır. İslâm; namaz, zekât, oruç ve hac ile ortaya çıkan ibâdetlerdir. Bunlara İslâm’ın rükûnları, temelleri denilir. İslâm’ın geri kalanı ise, bu temeller üzerine kurulan binadır.

İslâm, insanın içi ve dışı, kalbi ve kalıbı, aklı ve vicdanı, arzusu ve nefreti, duygusu ve hassasiyetiyle Allah’a teslim olup boyun eğmesidir. Kalbini ve aklını, elini ve eteğini, içini ve dışını Allah’ın hükmü dışındaki her türlü etkiden kurtarmaktır. İslâm, genel nizam, hayatın her cephesiyle ilgili kanun ve vahiyle emredilip, peygamberle tebliğ edilen, insan davranışlarının programıdır. Bu programa uyana sevap; uymayana cezâ vardır. İslâm, Allah Teâlâ’nın indirdiği ahkam (hükümler), akîde, ibâdet, ahlâk, muâmelât, Kur’an ve sünnetteki haberlerin bütünüdür.

İslâm’ın zıddı, câhiliyyedir(Câhiliyye bir inanç ve yaşama biçimi olarak İslâm’ın dışındaki her türlü küfrün ortak adıdır. Küfür demektir.) İslâm’ın   her parçasının karşısında mutlaka câhiliyye vardır.

İslâm’ın getirdiği hükümler, insanların mutluluğunu amaçlamaktadır. Bu hükümlere uygun hareket edenler, hem dünya hem de âhiret saâdetini kazanacaktır. İslâm, kişinin kalbini, aklî düşüncelerini ve amellerini ıslah ederek, onları yükselterek bu saâdetlere ulaştırır. Toplumun  saâdeti de ferdin saâdetine bağlı olduğundan, kişinin mutluluğu aynı zamanda cemiyetin de mutluluğudur. İslâm, bu hedefi gerçekleştirmek için birtakım hükümler koymuştur. Bunlara şer’î hükümler denir. İslâm dininin hükümleri dört kısımdır. 1- İman (İtikadî hükümler), 2- Amel,  3- Ahlâk,  4- Hukuk (Muâmelât, Ukubat).

Baglantı

• 14/12/2006 - TEVHİD

 

 

Sözlük anlamı olarak tevhid: Birlemek, tekleştirmek, bir şeyin tek olduğu hakkında hüküm vermek, bir bilmek demektir.

Terim olarak ise: Allah’ı zâtında, sıfatlarında, isimlerinde ve fiillerinde tek kabul etmek, eşi ve benzeri olmadığına İman edip ibâdet ile de O’nu birlemektir. Yani  ibâdeti O’ndan başkasına yapmamak ve yalnız O’na tahsis etmektir.

“De ki; O Allah bir’dir. O Allah samed’dir. Her şeyin kaynağı ve yaratıcısıdır. Hiç kimseyi doğurmamıştır. Hiç kimse O’nu doğurmamıştır. O’na benzeyen hiçbir şey de yoktur.” (112/İhlâs, 1-4) “Allah ile birlikte başka bir ilâh edinip tapma. O’ndan başka hiç bir ilâh yoktur.” (28/Kasas, 88) “İşte, Rabbiniz, Allah budur. O’ndan başka ilâh yoktur. O her şeyi yaratandır.  O her şeye vekildir.  Gözler O’nu görmez,  O bütün gözleri görür.  O latiftir -her şeyden-  haberdardır.”  (6/En’âm, 102-103)

İslâm dininin en temel esası tevhiddir. Tevhid kelimesi ise, Lâ ilâhe illâllah’tır. Mânâsı: Allah’tan başka ilâh yoktur, yani bütün kâinatta Allah’tan başka ibâdet edilmeye, O’nun dışında mutlak olarak itaat edilmeye ve boyun eğilmeye layık kimse yoktur.  Dikkat etmek gerekir ki kelime-i tevhid önce Allah’tan başka diğer ilâhları reddetmekle başlıyor. Müslüman, önce Allah’tan başka bütün ilâhları reddetmeli ve sadece ilâh olarak Allah’ı kabul etmelidir.

Kur’ân-ı Kerim baştan sona kadar tevhid’den söz etmektedir. Bütün peygamberler tevhid’i ikame etsinler diye gönderilmişlerdir. Kur’an’a  baktığımız zaman, bütün peygamberlerin üzerinde ısrarla durdukları ve insanların kavramaları için her türlü zorluklara katlandıkları hususlar; Allah’ın her hususta, yani hayatın her sahasında “tek”  olarak kabul edilmesi ve O’na kesinlikle şirk koşulmamasıdır. Tevhid,  insanın hayatındaki düşünceden başlayarak, günlük hayatındaki her tavrına kadar, Allah’ın belirlediği sınırlara uyması, onların korunması için seferber olması ve Allah’ın ortaya koyduğu ölçü ve onun pratikteki şekli olan sünnetin yaşanılmasıdır. 

 
Tevhidi kabul eden insan, Allah’a şöyle söz vermiş olur:

• Ben ancak senin emirlerine kayıtsız şartsız uyarım, sana dayanır ve sana güvenirim.

• Cezâlandıracak ve mükâfatandıracak ancak sensin.

• En güzel emir senin emirlerin ve en mükemmel kanun senin kanunlarındır.

• Senin emirlerini alaya alan, yalanlayan ve haddi aşanlara karşı koyacağım.

• Senin rızân için yaşayacağım, senin emrine uymayan hiç bir fikri ve hükmü benimsemeyeceğim.

Allah’a, O’nun zâtında, sıfatlarında, isimlerinde, fiillerinde ortağı ve dengi olmadığına, O’nun doğmadığına ve doğurulmadığına İman edilmeden tevhid gerçekleşmez.

Tevhid,  rubûbiyet ve ulûhiyet tevhidi olmak üzere ikiye ayrılır. Rubûbiyet tevhidini tam olarak anlayabilmek için, rubûbiyet kelimesinin türediği “Rab”  kelimesini iyi kavramak gereklidir. Rab kelimesi, esas olarak terbiye anlamına gelir. Terbiyenin yanında, aynı zamanda ıslah etmek, üzerinde tasarrufta bulunmak, taahhüt etmek, kemale erdirmek, tamamlamak, efendisi olmak, sorumluluğunu yüklenmek, toplamak, başkanlık etmek, sahip olmak, bakmak, büyütmek, sözünü geçirmek, istediğini yapabilmek, yaptıRabbilmek, rızık vermek gibi mânâları kapsar.

Allah Teâlâ, âlemlerin gerçek Rabbi olduğu için, rubûbiyet (rablık) sadece O’na aittir. Bu konuda Allah’ın tevhidi farzdır. Bütün bu sıfatlarıyla rubûbiyet Allah’a aittir. Yukarıda sayılan rubûbiyet sıfatlarında Allah’a ortak kabul etmek şirktir. Çünkü her yönüyle yaratan, rızık veren, her şeye sahip olan O’dur. İşleri idare eden, öldüren ve dirilten, fayda ve zarar vermeye gücü yeten, yükselten ve alçaltan O’dur.

Kur’an, ulûhiyet tevhidi olmadan, sadece rubûbiyet tevhidi ile kişinin kurtuluşa erişemeyeceğini açıkça belirlemiştir. İnsanın muvahhid bir müslüman sayılabilmesi ve cehennem azâbından kurtulabilmesi için rubûbiyet tevhidi ile beraber ulûhiyet tevhidine de İman etmesi lazımdır. Ulûhiyet tevhidi, Allah’a, Onun belirlediği ibâdet şekilleri ile ibâdet etmektir. İbâdette  Allah’ı birlemek, başkasını O’na ortak kabul etmemektir. Kalbin korkarak ve ümit ederek Allah’a bağlanmasıdır.  

Ulûhiyet tevhidi; ibâdette, boyun eğmede, hüküm koymada, kesin itaatte tek ve ortağı olmayan Allah’ı birlemektir.

Rubûbiyet ve ulûhiyet tevhidi beraber olmalıdır. Biri olmazsa kişi muvahhid olamaz ve şirke düşer. Müşrikler, rubûbiyet tevhidini kabul ediyorlardı. Ancak bununla birlikte putlara tapıyorlar, yeryüzünde Allah’ı hüküm koyucu olarak kabul etmiyorlardı. Aynı şekilde ehli kitap da, Allah’ın yeryüzünü yarattığını kabul ediyor, fakat O’na oğul isnat ederek ve helâl - haram kılma yetkilerini din adamlarına vererek şirke düşmüşlerdir. Ulûhiyet tevhidi çok önemlidir. Bütün peygamberlerin tebliğlerinde en çok vurguladıkları husus ulûhiyet tevhididir.

“Biz her kavme: ‘Allah’a ibâdet edin; sizin O’ndan başka ilâhınız yoktur’ (diye tebliğ etmesi için) bir peygamber gönderdik.” (16/Nahl, 36) “(71/Nûh): Ey kavmim! Allah’a ibâdet edin, sizin O’ndan başka ilâhınız yoktur, dedi.” (7/A’râf, 59) (Diğer bazı peygamberlerin aynı mesajı için bkz. 7/A’râf, 65, 73, 85; Yusuf, 40; 11/Hûd, 1-2)

 Tevhidin şiarı, Lâ ilâhe illâllah’tır. Lâ ilâhe illâllah sözü, ulûhiyeti Allah’tan başka her şeyden kaldırıp atmayı ve ulûhiyeti sadece O’na has kılmayı içermektedir. 

“Kezâ Hak yalnız Allah’tır. O’nu bırakıp ibâdet ettikleri ise bâtılın ta kendisidir. Doğrusu Allah yücedir, büyüktür.” (22/Hacc, 62)
 
Bunun en açık tezâhürü, Allah’ın emirleri ile, sevilen kişi veya herhangi bir şeyin istekleri çatıştığında, Allah’ın emirlerini tercih etmemektir. “İnsanlar arasında Allah’ı bırakıp, O’na koştukları eşleri ilâh olarak benimseyenler ve onları Allah’ı severcesine sevenler vardır. Mü’minlerin Allah’ı sevmesi ise hepsinden kuvvetlidir.” (2/Bakara, 165)

Baglantı

• 14/12/2006 - ŞEHÂDET

 

 

Şehâdet, lügatta hazır olmak, bir olayı görmek, şâhitlik, tanıklık etme; şehitlik, şehit olma mertebesine erme; şehâdet kelimesi söylemek gibi anlamlara gelir.

Kur’an’da geçen “eş-Şehîd” sıfatı, Allah’ın güzel isimlerinden biridir ve “kendisinden hiçbir şey gizlenmeyen, gizliyi de gizlinin gizlisini de bilen” anlamına gelir. Hiçbir şeyin Allah’ın gözetiminin dışına çıkamayacağını ifâde eder (10/Yûnus,   61).

Şehid, Allah’ın adını yüceltme uğrunda canını fedâ edip Allah’ın rahmetine kavuşan, Allah yolunda cihad ederken savaşta vurulup ölümsüzleşen müslümana denir. İslâm şeriatine göre, haksız yere zulmen öldürülen mü’mine şehid denir. Şehidlik, Allah’ın mü’minlere ihsan ettiği en yüksek mânevî derecedir. Buna ancak Allah yolunda olan mü’minler kavuşabilir. Şehidler, Allah’ın nimet verdiği peygamberler, sıddıklar  ve  sâlihler  ile beraberdir (4/Nisâ, 69-70). Şehitlik,  büyük  fazilet  ve  nimete ermektir. Rasûlullah şöyle buyuruyor: “Cennete giren hiçbir kimse, dünyada bulunan her şeyin kendisine verilmesi karşılığında, dünyaya dönmek istemez. Yalnız şehid olan kimse, kavuştuğu şehidlik rütbe ve nimetlerinden dolayı dünyaya dönüp on kere öldürülmeyi temenni eder.” (Buhârî, Cihad 21; Müslim, İmâre 109; Tirmizî, Fezâilû’l-Cihad 13,25)

Şehid; Allah’ın rızâsı için savaşan ve İslâm’ın temel hedeflerini gerçekleştirmek için hayatını fedâ eden müslümandır. Cihad ibâdetini ihlâsla yerine getirmeye çalışan her mükellefin hedefi, şehid olmaktır. Zira Kur’ân-ı Kerim’de; “Allah yolunda öldürülmüş olanları sakın ‘ölüler’ sanmayın; bilakis onlar diridirler; fakat siz iyice anlayamazsınız.” (2/Bakara, 154) buyrulmaktadır. Tâğutî güçlerin emrinde savaşan kimseler, velev ki müslüman dahi olsalar, asla şehid olamazlar. Zira şehâdet mertebesi; Allah’ın kendi rızâsı için ve meşrû şartlarda savaşanlara ihsan buyurduğu bir nimettir.

Tâğutî güçler, birbirleriyle olan silâhlı mücâdelelerinde, kaybettikleri askerlerine şehid ünvanı vermektedirler. Maalesef günümüzde, İslâm’a düşmanlıklarıyla bilinen ideolojiler, şehid kavramını yozlaştıRabbilmek için ellerinden gelen gayreti sarfetmişlerdir. Mahiyeti küfür olan ideolojilere itikad eden kimseler, kendi ölülerine başka isim veremedikleri için değil; İslâm’ı istismar ederek iktidarlarını sürdürmek için bu yolu seçmektedirler. Halkının önemli bir bölümü müslüman olan ülkelerde; tâğutî iktidarların zulmü bütün şiddetiyle gündemdedir ve sloganlarını yalan üzerine kurmuşlardır.

Baglantı

• 14/12/2006 - İLÂH

 

 

İslâm kültürünün önemli kavramlarından biri de ‘ilâh’tır. Tevhid inancını ve onun karşıtlarını yeterince bilmek için bu kavramı iyi tanımak gerekir. Tevhid Kelimesinin içinde yer alan bu kavram, İman ile şirk (ortak koşma) arasındaki farkı ortaya koyar.

Sözlük anlamı; kulluk edilen, mabut haline getirilen, yönelinen, alışılan, düşkün olunan demektir. Kendisinden türediği ‘elihe’ fiili; yönelmek, düşkün olmak, kulluk yapmak, örtmek-gizlemek, alışmak gibi anlamlara gelmektedir.

Kavram olarak; kendisine ibâdet edilen, ma’but sayılan her şey, her şeyden çok sevilen, tazim edilen kutsal varlık, anlamında kullanılmaktadır. Tapınılan, kendisine ibâdet edilen, üstün sayılan bütün mabutların ortak adı ‘ilâh’tır. Türkçede bunu ‘tanrı’ kelimesi ile karşılarız.

İnsanoğlu her zaman bir ilâha inanma, sığınma ve ondan yardım istemeye muhtaçtır. O bazı şeylerden korkar, bazı şeylere gücü yetmez ve başkalarından yardım ister, bazı şeylere sığınır, bazı şeyleri kendinden üstün görür. Bütün ümitlerin bittiği bir yerde, görmediği, tanımadığı, hayal etmediği bir gizli ‘ilâh’tan yardım ister. Çevresinde gördüğü bütün olayların kendi gücünün dışında olduğunun farkındadır. Bu olayları bir gücün yaptığına inanır. Bunlara benzer daha birçok sebepten dolayı insan sığınacak bir melce (bir kucak) arar.

Peygamberlerin anlattığı Allah inancından uzak topluluklar ve insanlar, yaratılışlarında ve pratik hayatlarındaki ‘bir ilâha bağlanma’ ihtiyacını başka şekillerde giderirler. Tarihte ve günümüzde dinsiz insan olmadığı gibi, ‘ilâhsız’ insan da yoktur. Kimileri, hiç bir tanrıya inanmadığını söylese bile onun içerisinde, sığındığı, bağlandığı, yardım istediği, her şeyden çok sevdiği, her şeyden çok büyük saydığı bir ‘şey’ mutlaka vardır.

İşte o ‘şey’ onun için bir tanrıdır. Kur’ân-ı Kerim çok ilginç bir örnek veriyor: Birtakım insanlar kendi görüşlerini, kendi isteklerini, kendi emirlerini en üstün ve doğru görürler. Bir dinin emrine uymayı bırakın, toplumda geçerli olan hiç bir kural onları bağlamaz. Bu tip insanlar, bir çeşit ‘kendi keyflerine’ uyarlar. Kendi arzularından (hevâlarından) başka kutsal, kendi isteklerinden ve görüşlerinden üstün güç ve doğru kabul etmezler. İşte bu tür insanlar için Kur’ân-ı Kerim; “Gördün mü o kendi hevâsını (istek ve arzularını) ilâh-tanrı edinen kimseyi. Şimdi onun üzerine sen mi bekçi olacaksın?” (25/Furkan, 43) demektedir.

Ilâh zannedilen şey, insan üzerinde var sayılan ‘güç’tür. Bu kimilerine göre ateş, kimilerine göre Güneş, kimilerine göre gökler, kimilerine göre yıldızlar, kimilerine göre madde, kimilerine göre ataların rûhu, kimilerine  göre tabiat (doğa), bazılarına göre devlet erki, kimilerine göre iyilik ve kötülük tanrılarıdır.

Hatta kimi insanlar ve toplumlar, başlarındaki yöneticileri, kralları ilâh gibi, kimileri de yarı ilâh saymışlardır. Nitekim Firavun, elinin altındakilere ‘Ben sizin en büyük ilâhınızım’ diyordu. Çin kralları tanrının oğlu, bir çeşit Budist dini olan Lamaların büyüğü Dalay Lama yarı  tanrı  sayılıyor.

Birçok ülkede diktatörler, tanrı gibi algılanmış, karşı konulmaz üstün güce sahip, her dedikleri yapılması gereken, kızdığı zaman gazâbıyla herkesi cezâlandıRabbilen tanrılar gibi düşünülmüştür. Hatta birçok yerde bu diktatörler adına dikilen heykellere insanlar secde edercesine saygı göstermektedirler.

Tarihte, Tevhid Dininden uzaklaşmış bütün toplumlarda farklı ilâh düşünceleri gelişmiştir. Kimileri inandıkları ilâhları adına putlar ve mabetler yapıp, o putlara tapınmışlardır. Bu putların taştan, tunçtan veya ahşaptan yapılmasının fazla bir önemi yoktu. Insanlar, ilâhları adına kendi elleriyle heykeller yapıp, sonra da buna, ilâhımız veya bizi ilâhımıza götürecek aracımız diyorlar  ve o heykellere ilâh diye tapınıyorlardı.

Kur’ân-ı Kerim’e göre, yer, gök ve ikisinde olan her şey bir olan Allah’ındır. Yoktan var eden yalnızca O’dur. Bütün nimetler O’nun elindedir. Sonsuz güç ve kuvvet yalnızca O’nundur. Bütün işler yani kader O’nun elindedir. Yerde ve gökte olan her şey isteyerek veya istemeyerek O’na boyun eğer. Her şey O’nu tesbih eder (O’na ibâdet eder, O’nu zikreder). Yerde ve gökte yalnızca O’nun hükmü geçer. O’nun bir benzeri ve eşi yoktur. Hiç bir şey O’nun dengi olamaz. O’nun Rabliğinin, ilâhlığının, hükmünün ve yaratıcılığının ortağı ve yardımcısı yoktur. O hiç bir şeye muhtaç değildir.

Mutlak anlamda yardım edici O’dur, mutlak anlamda cezâ verici yine O’dur. Bu anlamda O, mutlak olan ‘ilâh’tır ve O’ndan başka ilâh yoktur. Insanların ilâh diye düşündükleri şeylerin ötesinde bir ilâhtır O. İslâm, bu sıfatları taşıyan Rabbe, Allah demiştir. Bu isim ilâh kavramından farklıdır. Benzeri, eşi, ortağı, çoğulu, olmayan bir Allah kavramı. Bu, kâinatın sahibi, mutlak yaratıcı ve azamet sahibi ‘ilâhın’ özel adıdır.

İnsanlar birçok ilâhlar düşünmüşlerdir, düşünebilirler de; ama ‘Allah’ bir tanedir ve O’nun hakkında başka türlü düşünmek de mümkün değildir. Allah, hem ilâhlık (ulûhiyet), hem Rablik (rubûbiyet), hem hâkimlik (hâkimiyet), hem de Meliklik (mülûkiyet) sıfatlarına, işlevine sahiptir.

İlâh’ın Kur’an’daki Iki Mânâsı: Kur’an’da ‘ilâh’ iki anlamda daha çok kullanılmıştır:

Birincisi, hak olsun bâtıl olsun, bütün insanların kendisine ibâdet ettikleri ma’bud;

İkincisi, gerçek ibâdete layık olan, âlemlerin Rabbi olan Allah.  

İlâh Düşüncesi: Hz. Âdem’den çok sonraları insanlar ilk defa Tevhid inancının dışına çıktılar ve yaptıkları heykelleri ilâh haline getirip onlara tapındılar. Daha sonradan gelen birçok kavmin arasında ve günümüzde dünyanın çeşitli yerlerinde bu bâtıl inanış devam etmektedir.

Kişinin inandığı ilâh, onun ihtiyaçlarını gören, duâlarına karşılık veren, sıkıştığı zaman imdadına koşan ve her bakımdan üstün (müteâl) olmalı. Bu ilâh insanın sahip olmadığı birçok özelliği taşır. Aynı zamanda ulaşılamayacak yüce bir makamdır. Kimileri bu ilâhlarını hayal etmişler, kimileri de onları somut bir şekilde, put halinde cisimleştirmişlerdir. Birçoğu da insana ait birtakım özellikleri onlara vermişlerdir.

Eski Yunan ilâhları, insanlar gibi kavga ediyorlar, birbirlerinin hanımlarına göz koyuyorlardı. Eski Iran dini Mazdeizm’in iki tanrısı vardı ve sürekli kavga ederlerdi. Birisinin kötülükleri, diğerinin iyilikleri yarattığına inanılırdı. Eski Azteklerin ilâhı zâlim bir savaşçıydı. Kimileri birtakım hayvanları, kimileri zamanı, kimileri ruhları, kimileri yerleri kutsal sayıp, onlara bir ilâh gibi saygı göstermişlerdir.

Geçmİşte bu tür acaip ve sapık ilâh inançları çoktu. İslâm bu tür bütün ilâh düşüncelerini kaldırmış ve insanlar hakkında hakk olan Allah inancını getirmiştir. Çünkü bu inanç, insanların kendi kafalarından ve eksik görüşlerinden değil,  bizzat insanların Rabbi Allah’tan gelmiştir. Böylece, Tevhid dinine inanan insanlar ‘ilâh’ konusundaki düşüncelerini ve inançlarını düzeltebilmişlerdir. Ancak buna rağmen tarihte olduğu gibi günümüzde de aklını kullanmayan, Kur’an’a kulak vermeyen insanlar, hâlâ yanlış ilâh inancını sürdürmektedirler.

Allah’a ait bir sıfatı, veya sıfatları bir başka varlığa veren, onu ilâh gibi düşünmüş olur. Dinimizde bunun adı şirk’tir. Allah’ın yaratma, öldürme, diriltme, affetme, azâb etme, yoktan var etme, kutsal olma, nimet verme, hüküm koyma gibi sıfatları, başka şeylerde, başka varlıklarda var sayılırsa,  onlar ‘ilâh’ haline getiriliyor demektir.

Bu bağlamda bir kimse;  bir kişinin, bir kurumun veya bir başka şeyin, ‘tıpkı tanrı gibi, tıpkı tanrı gibi yaratıyor’ diye düşünmesi, onu ilâh saymasıdır. ‘Ilâh’ diye düşünülen şey; üstündür, (müteâldir), en çok sevilendir, ondan daha büyük bir şey yoktur.

Günümüzde bu tür ilâh fikrini çokça görmek mümkündür. Üzülerek söylemek gerekirse, bilimin bu kadar ilerlemesine rağmen insanlar hâlâ, geçmİşteki câhiller gibi sapık ilâh inancını terketmemişlerdir. Bugün kimileri, atalarının rûhunu, kimileri devlet yöneticilerini ve kahramanları, kimileri devlet örgütlerini, kimileri uluslararası kuruluşları tıpkı ilâh gibi görmektedirler. Bunların gücü çok büyüktür ve bunlara asla karşı gelinmez diye inanılmaktadır.

Gazetelerin sayfalarında görülen ‘futbol ilâhı’, ‘müzik ilâhı’, ‘sanat ilâhı’, ‘ey falanca şarkıcı sana tapıyorum’, ‘ey sevgili sana tapıyorum’ gibi ifâdeler İşte bu yanlış ilâh fikrinin görüntüleridir. Kimileri bir spor yıldızını, kimileri bir müzik ve film yıldızını kendisi için en üstün örnek sayar, onun peşinden gider, onu taparcasına sever, ondan başka üstün ve kutsal bir şey düşünmez. İşte bu yanlış fikir onu sapık ilâh fikrine sürükler.

Rejimlerin, devlet adamlarının, diktatörlerin, tek partilerin koydukları ilkeler ve kanunlar, yaptıkları işler, uygulamalar, ‘karşı gelinemez, değiştirilemez, itaat edilmesi zorunlu ilkelerdir’ düşüncesi, onları ilâh saymanın çağdaş görüntüleridir. Insanlar bu gibi otorite sahiplerinde olağanüstü bir güç var sanmaktalar, dolayısıyla onlarda ilâhlık sıfatları görmekteler.

Bazıları, ‘birtakım kişilerin veya grupların fikirleri, ilkeleri, kanunları en üstündür, onların üzerinde güç ve otorite yoktur’ şeklindeki inançları, onların dinleridir. Aynı konuda âlemlerin Rabbi Allah’ın insanlar için indirdiği hükümlere aldırmamak, onları reddetmek, ya da onların yerine kişilerin ve kurumların hükmünü kabul etmek; onları ilâh haline getirmenin göstergesidir.

Câhiliyye döneminde cömertliği meşhur Hatem Taî’nin oğlu Adiyy bir gün boynunda altından bir haç asılı olduğu halde Peygamberimizi ziyarete geldi. Kendisine Adiyy b. Hatem’in geldiği haber verildi. Rasûlûllah (s.a.s.) o sırada tevbe sûresinin 31. âyetini okuyordu. Adiy b. Hatem (r.a.) orada söylenenleri duyunca şöyle dedi: “Ben yahûdileri ve hırıstiyanları tanırım, onlar hahamlarına ve papazlarına ibâdet etmiyorlar.”  Peygamberimiz buyurdu ki; “Evet, onlar (onların önünde secde ederek) ibâdet etmiyorlar, fakat onlar halka bir şeyi helâl veya haram kılıyorlar, halk da din adamlarının bu hükümlerini kabul edip uyuyorlar. İşte onları Rab haline getirmenin mânâsı budur.” (Tirmizî, Tefsir Kur’an 10, hadis no: 3292). Sonra Peygamberimiz onu İslâm’a dâvet etti, o da müslüman oldu(Muh. İbn Kesir, 2/137).

Diyelim ki, herhangi bir konuda Allah’ın koyduğu bir ölçüsü veya bir hükmü var. Buna karşın aynı konuda bir  kişinin, siyasî bir otoritenin-devletin veya başka bir gücün tam aykırı bir görüşü veya ölçüsü bulunmaktadır. Bir insan Allah’ın hükmüne rağmen onları benimser, inanır ve peşinden giderse; İşte o kabul ettiği hükmü veya ölçüyü koyan kaynağı ilâh haline getirmiş demektir.

Örneğin, Allah (c.c.), Kur’an’da içki içmeyi yasaklıyor, fâiz alıp vermeyi haram sayıyor, kadınlara örtünmeyi emrediyor, ama birtakım yöneticiler veya yetki sahipleri, içki içmeyi normal görüyor, fâizsiz ekonomi olmaz diyor, ya da birileri kadınların örtünmesini çağdaş kıyafet değil diye yasaklıyor. Bazıları, ‘Allah’ın ölçülerinin bir hükmü yoktur, bu zamanda uygulamak zordur,  ama yöneticilerin koyduğu hüküm daha doğrudur, zamana daha uygundur,  biz onlara inanırız’, derlerse, İşte bu inanç başkalarını ilâh haline getirmedir.

Kim herhangi bir şeyi Allah’tan fazla severse, bir şeye Allah’tan fazla saygı gösterir veya ondan aşırı derecede korkarsa, kim Allah’ın dışında herhangi bir şeye veya insana tapınırsa, kim Allah’ın hükmüne aykırı olarak başkalarının ilkelerini daha üstün sayarsa, İşte o insan, bütün bunları ilâh haline getiriyor demektir.

Farklı ilâhlara inananlar bu inançlarını zaman zaman ortaya koyuyorlar. ‘Falanca devletin, falanca uluslararası kuruluşun, falanca adamın ilkeleri her şeyin üstündedir’ diyen kimse, Allah’ı değil onları ilâh tanıyor demektir.

İslâmın ezelî, ebedî, değişmeyen ve evrensel ilkesi şudur: “Lâ ilâhe İllallah Muhammedü’r Rasûlullah” “Allah’tan başka tanrı yoktur. Hz. Muhammed Allah’ın elçisidir.”

“Allah ile birlikte başka bir ilâh edinip tapınma. O’ndan başka hiç bir ilâh yoktur.” (28/Kasas, 88)  “İnsanlar içinde Allah’tan başkasını O’na denk sayanlar var. Ki onları Allah’ı sever gibi severler. İman edenlerin Allah’a olan sevgileri daha yücedir. Allah’a eş koşarak kendi kendilerine zulmedenler, azâbı görecekleri zaman bütün kudretin ve gücün gerçekten Allah’ta olduğunu gözleri ile görür gibi bir bilselerdi.” (2/Bakara, 165)

Baglantı

• 14/12/2006 - RAB

 

 

Rab Kelimesinin Anlam Sahası: ‘Rab’ terbiye anlamında bir masdar olduğu halde, anlamın yoğunluğu açısından terbiye edene isim olmuştur. Bu açıdan ‘Rab’ yalnızca terbiye eden demek olmayıp, terbiye etmenin bir nevi yan öğeleri olan, ihsan, idaresi altına alma, yol gösterme, üstün gelme, teşvik etme, korkutma gibi şeyleri de içerisine alır. Bütün bu özelliklere sahip, kuvvetli, mükemmel ve kusursuz bir terbiye edici demektir.

‘Rab’ sahip ve mâlik anlamlarına da gelir. Nitekim ‘Rabbü’d dar’ evin sahibi demektir. Rab kelimesi bir terkip ile değil de tek başına kullanılırsa, bununla sonsuz kuvvet sahibi, her şeyin mâliki, daima var olan ve bu sıfatlarıyla her şeye şekil veren Allah (c.c.) anlaşılır. Allah’ın dışında başka bir şey için ‘Rab’ ismi kullanılmaz. Yine ‘Rabu’l âlemîn’ tamlaması da yalnızca Allah için kullanılır. ‘Rab ve bunun işleyişi olan Rubûbiyet’ denilince akla, sonsuz gücü ile idaresi altına alan, düzenleyen ve terbiye eden (şekil veren) yüce varlık, bunların tümüne sahip yaratıcı gelmektedir. ‘Rab’ kelimesi aynı zamanda, ıslah etme, üzerinde tasarrufta bulunma (yönetme), olgunluğa ulaştırma, sorumluluğunu yüklenme, başkanlık yapma gibi anlamlara da gelmektedir.

Rab Olmanın Üç Özelliği: Kimilerine göre bir şeyin Rabbi olmak üç anlama gelir: 1-Mâlik olan, yani eli altındaki her şeyin sahibi ve yöneticisidir. 2- Kendisine itaat edilen, emri dinlenilen efendidir. Kur’an’daki ‘mevl⒠bu mânâdadır. Böyle bir Rabın bütün emir ve yasaklarına uyulur. 3- Islah eden, düzenleyen ve düzelten, şekil veren ve terbiye eden kimsedir. Bu tanımlarda da görülmektedir ki bu sıfatları taşıyan tek Rab elbette Allah Teâlâ’dır. O mutlak mânâda sahiptir, her şeye tasarrufu vardır, her şeye şekil veren O’dur ve her şeyin bizzat mâliki O’dur.


Kur’an’da Rabb’in Mânâları

Kur’ân-ı Kerim sık sık ‘insanların Rabbinin Allah olduğunu’ vurgulamaktadır. Allah (c.c.) yalnızca insanların değil bütün âlemlerin (bütün evrenin) Rabbidir. O, kendi irâdesiyle evreni ve içindekileri yaratıp şekil vermiştir, biçimlendirmiştir. Yarattığı her şeyin tek sahibi ve mâliki O’dur. O aynı zamanda yarattığı evreni ve içindekileri yönetmektedir, her şeye tasarruf etmektedir. Bu tasarruf etmenin içerisinde elbette yaratılmışların ihtiyacı olan şeyleri onlara karşılıksız vermek de vardır. Kur’ân-ı Kerim, Rab kelimesini birkaç mânâda kullanmaktadır:

Özel Isim Olarak: Bir çok yerde Rab kavramı Allah’ın özel ismi olarak geçmektedir (26/Şuara, 77-80; 73/Müzzemmil, 9;  6/En’âm, 164). 
  
Kendisine Yönelinen:   Bazı âyetlerde, etrafında toplanılan, kendisine yönelinen anlamında kullanıldığı görülür(34/(34/Sebe’, 26)

Karşı Gelinemeyen Otorite: Emrine uyulan, kendisinden daha üstün kimsenin olmadığı, koyduğu ilkelere uyulan ve karşı gelinemeyen otorite anlamında da kullanılıyor: “Onlar Allah’ı bırakıp hahamlarını, papazlarını ve 19/Meryem oğlu İsa’yı (Mesih’i) Rab olarak kabul ettiler. Halbuki bir tek ilâhtan başkasına kulluk etmemekle emrolunmuşlardı. O’ndan başka ilâh yoktur. Allah, onların ortak koştukları şeylerden münezzehtir (uzaktır).” (9/tevbe, 31) (Ayrıca bak. 3/Âl-i İmran, 64). Âyette geçen ‘erbâb’ Rab kelimesinin çoğuludur.

Birtakım insanlar, Allah’ı bırakıp O’nun dışındaki bazı şeyleri Rab haline getirirler, onları Rab gibi düşünürler. Onların emirlerini, sözlerini ve koydukları hükümleri mutlak ölçü olarak alırlar. Allah’ın ölçülerini bırakıp, bu üstün tuttukları şeylerin ölçülerini şaşmaz ilkeler olarak  kabul ederler. Allah (c.c.) onların Rab haline getirdiği şeylerin aslında Rab olmayıp, güçsüz varlıklar olduklarını vurguluyor.

Efendi-Yönetici Anlamında: Yusuf Sûresi âyet 50’de ise Rab kelimesi sahip, efendi veya yönetici anlamında kullanılmaktadır.

Sahip/Mâlik Mânâsında: Bazı âyetlerde Rab kelimesi sahip, mâlik anlamındadır. “Yedi göğün de Rabbi, yüce Arşın da Rabbi kimdir?” (23/Mü’minûn, 86) “Eğer yerde ve gökte birden fazla Rab’ler olsaydı, şüphesiz her ikisinin de düzeni bozulurdu. Öyleyse Rab, yalnızca Allah’tır.” (21/Enbiyâ, 22)

Allah’ın Sıfatı Olarak Rab: Görüldüğü gibi Rab olmak, Allah’ın sıfatlarından biridir. İlâhlığının bir gereğidir. Rab ismi geniş anlamlı bir sıfattır. Allah’ın yaratıcılığını, evrene sahip ve hakim oluşunu, insana ait her şeyi yaratıp şekil verdiğini, evrende olan her şeye yüce kudretiyle tasarruf ettiğini, insanlar hakkında hükümler koyduğunu ve bu hükümlere itaat etmenin gerekliliğini, mutlak anlamda itaatın ancak Allah’a yapılması gerektiğini, ıslah edenin, şekil verenin, her şeyi elinde tutanın yalnızca Allah olduğunu ifâde eder. Kur’ân-ı Kerim, besmeleden sonra ‘Hamd, âlemlerin Rabbi Allah’a aittir’ cümlesiyle başlamaktadır. Bu giriş oldukça ilginçtir. Vahy kitabı olan Kur’an söze Allah’a ait en önemli özelliği vurguluyarak, insanlara bu önemli gerçeği hatırlatarak başlıyor.

Her türlü övgü, her türlü saygı ve itaat ifâdesi, her türlü şükran duygusu ve bağlılık; bütün âlemlerin, âlem diye nitelediğimiz bütün varlıkların asıl sahibi, mâliki, yöneteni, bakıp gözeteni, koruyup ihtiyaçlarını gidereni, onlara dilediği gibi yön veren yüce güç sahibi Allah’a aittir. Kur’an, O’nun sözüdür ve O bu vahyi ile yaratıp şekil verdiği insanları müjdeliyor, korkutuyor ve onları doğru yola dâvet ediyor. Çünkü O, âlemlerin Rabbi Allah’tır. Insanlardan bazıları Allah’a inandıkları halde O’nun Rab’liğini ve ilâhlığını anlamamışlardır. O’na ilâhlıkta ve Rablikte ortak (şirk) koşarak müşrik olmuşlardır. Rabbimiz Kur’an’da en çok böylesine sapmış kimselere hitap ediyor.

tevbe Sûresi 31. âyetteki ifâde çok anlamlıdır. Bazıları din adamları haline getirdikleri papazlarını, hahamlarını ve hatta Hz. İsa’yı rab sandılar. Olayı dinleyen Adiy b. Hatem Peygambere diyor ki, Ya Rasûlallah, ben onları bilirim, onlar din adamlarına (veya önderlerine) ibâdet etmiyorlardı. Öyleyse bu ‘Rab’ edinmenin anlamı nedir? Peygamber soruyor: “Onların liderleri onlara bir şeyi haram veya helâl yaptıkları zaman insanlar onu kabul ediyorlar mıydı?” Adiy b. Hatim’in cevabı evet olunca; “İşte bu davranış onları ‘rab’ edinmektir” karşılığını alacaktı(Tirmizî, Tefsiru Kur’an 10, hadis no: 3292)

Evet, Allah’a ait Rab’lik, başkalarına verilirse bu Allah’ın hakkına tecavüzdür. O’nun Rabliği bütün evrende kendini duyurmaktadır. Evreni en güzel şekilde terbiye edip (düzenleyip) ona tasarrufta bulunmaya (yönetmeye) devam eden Allah (c.c.), insana ait  hayatın ve kulluğun da kurallarını koymuştur. Yani insana şekil verip, yaşamasını sağlayan Allah, Rab olarak da insanın sahibi ve mâlikidir. Öyleyse insana düşen kendisinin sahibi ve mâliki olan Allah’a Rab olarak teslim olmak ve yalnızca O’na kulluk yapmaktır.

“De ki: Insanların Rabbine sığınırım. Insanların melikine/mâlikine, insanların ilâhına da; sinsice kalplere vesvese ve kuşku düşürüp duran vesvesecinin şerrinden….” (114/Nâs, 1-4)

Baglantı

• 14/12/2006 - KUR'AN

 

 

Kur’an’a göre insanın önüne, okunmak üzere konan üç temel kitap vardır: Kâinat kitabı, vahy kitabı (Kur’an) ve insanın bizzat kendisi. Kur’an, diğer iki kitabın gereğince okunup değerlendirilmesini kolaylaştıran bir nûr (ışık)dur. Evren ve insan adlı kitapların gerektiği şekilde okunabilmesi için, bizzat Allah, vahy kitabı aracılığıyla insana yardımcı olmak için devreye girmektedir. Kur’an, bu üç kitabın belirli pasaj ve parçalarını “âyet”  olarak anmaktadır. Kur’an, bir âyetler topluluğu olduğu gibi, kâinat ve insan da âyetler topluluğudur (51/Zâriyât, 20-21; 41/Fussılet, 53). Ne vahy kitabı, insan ve eşyaya ait ilimler olmaksızın çözülebilir; ne de eşya ve insan, vahy kitabı olmadan layıkıyla anlaşılabilir.

Kur’an, Allah’ın Kitabı’nın özel adıdır. Kur’an’da, Kur’an için birkaç isme daha yer verilmekle birlikte; en çok Kur’an adı geçmektedir. Bu ad Kur’an’da 70 defa geçer. Kur’an kelimesi için iki ayrı kök gösterilir. Bunlardan biri, okumak anlamındaki kıraat; ikincisi toplamak, kompoze etmek anlamındaki karn köküdür. Kur’an, ilk emri olan  “ikra’ ” yani oku anlamındaki kelimeyle aynı kökten bir isim taşıyarak okumaya ve ilme en büyük değeri verdiğini belirttiği gibi, neyi ve nasıl okumamız gerektiğini de gösterir. Birçok inceliği ve gerçeği topladığı için de toplamak mânâsındaki bir köke dayanması ayrı bir hikmet sergiler.   

Kur’an; Âlemlerin Rabbi tarafından son peygamber Hz. Muhammed (s.a.s.)’e indirilen kitabın en çok söylenen ismidir. Kur’an’ın diğer isimlerinden bazıları da şunlardır: Zikir, Furkan, Mushaf, Kitabu’l-Mübin, Kelâmullah, Nûr, Hüdâ, Şifâ, Mev’ize... Bazı müfessirler, Kur’an veya Kitaba sıfat olarak gelen tabirleri de sıralayarak, bu isimlerin sayısını yüze kadar çıkarmışlardır.

Kur’ân-ı Kerim, yirmi üç senede peyderpey nâzil olmuştur. Kitab’ın hepsi bir defada indirilmemiştir. Kur’an, bölüm olarak 114 sûreye ayrılır. Bu sûrelerin hepsi aynı uzunlukta değildir. Elli sayfalık bir sûre olduğu gibi, bir satırlık sûre de vardır. Sûreler de âyetlere ayrılır. En kısa sûre üç âyet, en uzun sûre de iki yüz seksen altı âyettir. Âyetlerin uzunlukları da eşit değildir. Bir sayfalık bir âyet olduğu gibi bir kelimelik âyetler de vardır. Kur’an, sayfa adedine göre de cüzlere ayrılır. Her cüz yirmi sayfadır. Kur’an, toplam otuz cüzdür. Her cüz de kendi içinde dört hizb’e ayrılır. Her hizb, beş sayfadır.  

Kur’an’ın dış yapısıyla ilgili bu bilgileri verdikten sonra iç yapısına, konularına geçebiliriz. Kur’an, ulûhiyet ve ubûdiyet konularını içerir. Rabbimız ve sıfatları, yaratıklar, özellikle de insan ve onun Rabıyla ve diğer yaratıklarla ilişkileri Kur’an’ın ana konusudur. Kur’an, Rabbimızın bize mesajları olduğu için, konuları da kul ile Rab arasındaki ilişkiler bağlamında, kulun varlık âlemindeki konumu, kendisini yaratan Rabın özellikleri, insanın ilişki içerisinde olduğu ve olabileceği her şeyi içermektedir. Kısaca maddeler halinde sıralayacak olursak:    

Allahu Teâlâ,
İnsanlar,
Tabiat ve evren,
Rasûller, Nebîler ve iyi kulların örnekliği,
Toplum ve tarih,
Göremediğimiz, fakat etkilendiğimiz varlıklar (melek, cin),
Kötülük örnekleri, isyancı kullar (şeytan, Fir’avun, Karun, Ebû Leheb, kâfirler, müşrikler,  zâlimler, fâsıklar, münâfıklar...)
Helâklar, kıyâmet, âhiret, cennet, cehennem,
Allah’ın gönderdiği kitaplar ve konuları,
İnsandan yapması istenen emirler, tavsiyeler; yapmaması istenen yasaklar, uyarılar ve sakındırmalar,
Dünya, evren ve hayatla ilgili hükümler.

Kur’an, kendisini bir kılavuz, rehber olarak tanıtıyor. Kur’an, insanlara hayatları boyunca takip etmeleri gereken esasları, yasaları gösteren ve onları teşvik eden bir kitaptır. Kur’an, akleden insanlar için bir öğüt ve hatırlatmadır. Kur’an’ı, kendi dilinden tanımaya çalışalım:

“Elif Lâm Râ. Bunlar, gerçeği açıklayan Kitabın âyetleridir. Biz, onu anlayasınız diye Arapça bir Kur’an olarak indirdik. Biz, bu Kur’an’ı sana vahyederek en güzel kıssaları anlatıyoruz. Oysa, daha önce sen bunlardan habersizdin.” (12/Yûsuf, 1-2)

“Bu, Allah’ın izniyle, insanları karanlıklardan aydınlığa, güçlü ve hamde layık olan, göklerde ve yerde olanların sahibi Allah’ın yoluna çıkarman için sana indirdiğimiz kitaptır.” (14/İbrâhim, 1-2)

“Kur’an, âlemler için bir öğüt ve hatırlatmadan başka bir şey değildir.” (68/Kalem, 52)

“Bu Kitap, hiç şüphesiz muttakiler için rehberdir.” (2/Bakara, 2)

“Bu Kur’an, onunla uyarılsınlar, tek bir ilâh bulunduğunu bilsinler ve akıl sahipleri öğüt alsınlar diye insanlara tebliğ edilmiştir.” (14/İbrâhim, 52)

“De ki, Kur’an’ı Rûhul Kudüs (Cebrâil) Rabbinin katından mü’minlerin İmanlarını pekiştirmek, müslümanlara doğruluk rehberi ve müjde olmak üzere hak olarak indirmiştir.” (16/Nahl, 102)

“Bu Kur’an, insanlara bir açıklama, muttakilere yol gösterme ve bir öğüttür.” (3/Âl-i İmran, 138)

“Doğrusu size Allah’tan bir nûr ve apaçık bir Kitap gelmiştir. Allah, rızâsını gözetenleri onunla selâmet yollarına eriştirir ve onları, izni ile karanlıklardan aydınlığa çıkarır, onları doğru yola iletir.” (5/Mâide, 16)

“O halde Allah’ın indirdiği Kitap ile aralarında hükmet. Allah’ın sana indirdiği Kur’an’ın bir kısmından seni vazgeçirmelerinden sakın. Onların heveslerine uyma. Eğer yüzçevirirlerse bil ki, Allah, bir kısım günahları yüzünden onları cezâlandırmak istiyor. İnsanların çoğu gerçekten fâsıktırlar.” (5/Mâide, 49)

“Biz sana onu böyle Arapça bir Kur’an olarak indirdik ve onda tehditleri türlü biçimlerde açıkladık. Belki sakınırlar veya onlara bir öğüt olur.” (20/Tâhâ, 113)

“Andolsun, bu Kur’an’da insanlara her çeşit mİsali türlü şekillerde açıkladık. Ama insanların çoğu inkâr ederek yüzçevirirler.” (17/İsrâ, 89)

“Âlemlere uyarıcı olsun diye kuluna hak ile bâtılın arasını ayıran ölçüyü indiren ne yücedir!” (25/Furkan, 1)  

“De ki, bu, mü’minlere doğruluk rehberi ve şifâdır.” (41/Fussılet, 44)

“Kur’an’ı insanlara ağır ağır okuman için bölüm bölüm indirdik.” (17/İsrâ, 106)

“Rabınızdan size indirilen Kitaba uyun; ondan başka velîler edinerek onlara uymayın. Pek az öğüt dinliyorsunuz.” (7/A’râf, 3)

“O gün zâlim kişi ellerini ısırıp ‘keşke Peygamber’le beraber bir yol tutsaydım, vay başıma gelene, keşke falancayı dost edinmeseydim, and olsun ki beni, bana gelen Kur’an’dan o saptırdı. Şeytan insanı yalnız ve yardımcısız bırakıyor.’  der. Peygamber: ‘Ey Rabbim, doğrusu milletim bu Kur’an’ı terk etmişti’ der.” (25/Furkan, 27-30)

“Benim Kitabımdan yüzçeviren bilsin ki, onun dar bir geçimi olur ve kıyâmet günü de onu kör olarak haşrederiz. O zaman,  ‘Rabbim, beni niye kör olarak haşrettin? Oysa ben gören bir kimseydim’  der. Allah: ‘İşte böyle, âyetlerimiz sana gelmişti de sen onları unutmuştun (önemsememiştin, arkana atmıştın) bugün de öylece unutulursun’  der.” (20/Tâhâ, 124-126)

“Gerçekten, indirdiğimiz belgeleri ve doğru yolu Kitapta insanlara açıkladıktan sonra, onu gizleyen kimselere hem Allah lânet eder, hem de bütün lânet edenler lânet ederler. Ancak tevbe edip hallerini düzeltenler hâriç. Onların tevbesini kabul ederim.” (2/Bakara, 159-160)

“Gerçekten, Allah’ın indirdiği Kitaptan bir şeyi gizlemede bulunup da onu az bir değere değişenler var ya, onların karınlarına tıkındıkları ancak ateştir. Allah, kıyâmet günü onlarla konuşmaz ve onları günahlarından arındırmaz. Onlara elem verici bir azap vardır.” (2/Bakara, 174)

“Kur’an’ı işlerine geldiği gibi bölenlere de azâbı indirmişizdir. Onlar Kur’an’ı bölüp ayıranlardır. Rabbine and olsun ki mutlaka yaptıklarının hesabını hepsine soracağız. Sana emrolunanı açıkça söyle ve müşriklerden yüzçevir!” (15/Hıcr, 90-94)

“Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden öyle davrananların cezâsı dünya hayatında ancak rüsvaylık; kıyâmet gününde ise en şiddetli azâba itilmektir. Allah sizin yapmakta olduklarınızdan asla gafil değildir.” (2/Bakara, 85)

“Onlar Kur’an’ı düşünmezler mi, yoksa kalpleri mi kilitli?” (47/Muhammed, 24) 

Kur’an’daki âyetlerin olaylarla iç içe nâzil olduğunu bilmemiz bize Kitabın indiği toplum ve çevreden bağımsız anlaşılamayacağı gerçeğini öğretir. Zira o bir toplum hareketine öncülük etmiş, yönlendirmiş Kitaptır. Onu sadece masa başı kitabı olarak ele almak yanlış sonuçlara götürür.

İlâhî vahy insana ve içinde yaşadığı topluma hitap etmektedir. Onu anlayacak, hayata geçirecek, toplum düzeni olarak bir sisteme dönüştürecek insandır. Bu Kitap’ta insanın düşünce, duygu, irâde ve ünsiyet gibi yeteneklerini harekete geçirici âyetler vardır. Bu yeteneklerini kullanan insan, toplum içinde diğer insanları da etkileyecek, Şeytanın ilhamına kulak verenlerle Allah’tan gelen vahy ile mücâdele edecek; canını, malını bu yolda fedâ edecektir. Böylelikle İlâhî  vahye olan bağlılığını ve İmanını ispat etmiş olacaktır. Mücâdele, Allah’ın sözünün Şeytanın sözüne galebe çaldığı, İlâhî vahyin toplumda “ekber” hale geldiği âna kadar devam edecek, sonra dünyadaki tüm toplumlarda da bu İlâhî hedef gerçekleşinceye kadar sürecektir. İşte Allah’ın kitabı Kur’an, bütün bunları yapacak insana-topluma hitap etmektedir. İnsan bu mücâdele içinde yetişecek, olgunlaşacak, kemal noktasına ulaşacaktır.

Bugün fert ve toplumları Kitap yönlendirmiyor. Vatandaşa “Kitapsız!” denildiğinde hemen herkes bu sözü büyük bir hakaret kabul eder ama, yaşayışıyla bu sözü hak edip etmediğini düşünmez. Kitapsız toplumdur câhiliyye toplumu. Öldükten sonra sorulacak sorulardan birinin  “Kitabın ne?” sorusu olacağı hadis-i şeriflerde bildirilmiştir. “O gün onların ağızlarını mühürleriz; yaptıklarını bize elleri anlatır, ayakları da şâhitlik eder.” (36/Yâsin, 65). Kitabın ne, sorusuna o gün ellerimiz “falan gazete”, ya da “şu kanal”, “bu televizyon”... diyebilir. Yani, Kitabımız diye iddia ettiğimiz Allah’ın Kitabı yerine, bize yön veren, bizim O Kitap’tan fazla okuyup baktığımız, etkilendiğimiz, uyduğumuz ne ise vücudumuz yalan da söyleyemeden onları itiraf edecektir. “Kitabım Kur’an” sözü bir tekerleme ve bir iddiadan mı ibârettir, yoksa tümüyle yaşayışımıza yön veren gerçeği mi yansıtmaktadır? İnanmak, inandığını yaşamaktır. Ateşin yakıcı olduğuna inanan, kolay kolay elini ateşe uzatmaz.  

Kur’an, Peygamberimiz’in en büyük mûcizesidir. Diğer mûcizeler, belirli bir zamanda ve belirli bir yerde yaşayan  sınırlı  sayıdaki   insanın  şâhid   olduğu  olağanüstülükler   olduğu   halde;   Kur’an,   her   coğrafyada,  Peygamberden sonra her tarih diliminde yaşayanlar için apaçık görülen bir mûcizedir. Edebiyat yönüyle mûcizedir, benzerinin yazılamayacağı için mûcizedir, problemlere çözüm getirip ölümcül hastalıklara şifâ olduğu için mûcizedir, evrensel hakikatleri ihtiva etmesi yönüyle mûcizedir. Değiştirilmesi gerekmeyen, eskimeyen ve en   âdil   kanunları   içermesi   yönüyle   mûcizedir.   Tarih,  coğrafya, cinsiyet, maddî farklılıklara rağmen tüm bunları her yönüyle kuşatması, her topluma ve her bireye çıkış yolları göstermesi yönüyle mûcizedir. Okunmasıyla, kolay öğrenilmesiyle, okunuşunda ruhları arındıran, dinlendiren âhengi, musikisi ile, ruhları huzura kavuşturan, gönülleri titreten nağmeleriyle mûcizedir. En çok okunan kitap olması, en çok ve en kolay ezberlenen kitap olması yönüyle mûcizedir. Anlamlarının derinliğiyle mûcizedir. En doğru, en güzel kelâm olması, bıktırmaması, okundukça güzelliğinin artması yönüyle mûcizedir. Bitmeyen hazineleriyle, gaybdan verdiği haberlerle mûcizedir...   

Bütün mûcizelerinin yanında Kur’an, tarihin akışını değiştirmiş, en köklü değişiklikleri gerçekleştirmiş, en sağlam nizamı oluşturmuş, pratikte muhteşem meyvelerinin görüldüğü, her isteyene   nimetlerini  sunan  bir  ağaçtır.  Kendisine  yönelenlere  sırlarını  açan,  hazinelerini saçan gökten inen muazzam bir sofradır. Göklere doğru tırmanmak, yükselmek isteyenlere Allah’ın uzattığı kopmaz bir iptir. Tarihin şâhid olduğu en büyük devrim, Kur’an’ın gerçekleştirdiği inkılabdır. Kur’an, kişileri kısa zamanda,  tepeden tırnağa değiştirdiği gibi; toplumları da nûruyla ihya etmiş, diriltmiş, değiştirmiş, dönüştürmüştür. Fert planında sözgelimi, Ebû Cehil’in samimi arkadaşı, eli silâhlı katil adayı Ömer, Peygamber’i öldürmeye giderken kendisi dirilmiş, dinlediği Kur’an onu bir anda değiştirivermiştir. Kızını toprağa diri diri gömen Ömer, Kur’an sayesinde insanları ihya eden, karıncayı ezmemek için yere dikkatli basan merhamet ve adâlet timsali Hz. Ömer oluvermiş. Fert planında tek tek yaşanan bunun gibi sayısız örnekler yanında, Kur’an, toplumu da, düzeni de kökten değiştirmiştir. Kabile halinde yaşayıp, sık sık birbirlerine saldıran,   o güne kadar tarihte ciddi varlık gösteremeyen, devlet ve medeniyet nedir bilmeyen baldırı çıplak insanlar, Kur’an’ın gerçekleştirdiği inkılap sayesinde çok kısa bir zaman içinde üç kıtada at koşturan, en büyük devlet ve medeniyet sahibi olmuşlar.

Kur’an çağ kapatıp çağ açmıştır. Hemen her konuda olduğu gibi, câhiliyyenin çağ anlayışı da câhilcedir. İnsanlığın hattındaki en büyük fay kırılmasını da hakkı görmek istemediği için görmezden gelir, farklı çağ anlayışını zanna ve uydurmalara dayanarak değerlendirir. İslâm’ın çağ anlayışı, tevhid mücâdelesini yansıtan olaylarda, vahyin verdiği doğru haberler ışığındadır. İlk insan, aynı zamanda ilk peygamberdir. Ülü’l-azm denilen büyük peygamberler de çağ kapatıp çağ açmış devrimci liderlerdir. Nuh tufanı, o tarihte ve sonraki etkileriyle yeni bir çağı belirler. İbrâhim (a.s.) putperest çağa destansı meydan okumaları ve mücâdeleleriyle tevhid çağını yeniden oluşturan inkılabın köşe taşıdır. Mûsâ (a.s.) ve İsa (a.s.) da öyle. Ve en büyük inkılab, Kur’an’ın yaptığı inkılab; en büyük inkılabçı da Hz. Muhammed (s.a.s.)’dir. Kur’an’la câhiliyye çağı kapanmış; mutluluk çağı başlamıştır. Kur’an’la birlikte Kur’an’ın oluşturduğu yeni çağın adı asr-ı saâdet; inkılabçı insanın adı da müslüman’dır artık. Diğer devrimler, adına inkılab denilemeyecek basit, sınırlı, sahte, avutucu değişimlerdir. Daha doğrusu zindanları değiştirmenin adına devrim denilmeye başlanmıştır. Karanlıklar, zulümler, zindanlar arasındaki değişikliğin adına devrim; küçük değişikliklerin veya tahmine ya da uydurmaya dayanan zaman dilimlerinin adı çağ olamaz.

Kur’an’dan öğrendiğimize göre, ona yönelirken dikkat edilecek hususlar şunlardır: İyi niyet, istiâze, Kur’an’a temiz olarak dokunup yaklaşmak, Kur’an’a kulak verip susmak, onu tane tane, özümseyerek okumak. Kur’an’ımızı okumak, anlamak için olacağı gibi; anlamak da şüphesiz tatbik etmek için olacaktır. Mü’minin Kur’an’a İmanı, zaten onu yaşamak içindir. “İşte bu Kur’an, indirdiğimiz mübarek bir Kitabdır. Artık Kur’an’a uyun, (onun emir ve yasaklarına aykırı davranıştan) sakının ki merhamet olunasınız.” (6/En’âm, 155). Mü’min, Kur’an’ı, sedece musikisinden yararlanmak ve kültürünü artırmak için okumayacaktır. Onu yaşamak için öğrenecek, okuyacak ve dinleyecektir. “Allah, şu Kur’an’la amel eden toplumları yükseltir. Onun izinden gitmeyenleri de alçaltır.” (Müslim, Salâtu’l-Müsâfirîn 47, hadis no: 269; İbn Mâce, Mukaddime 218; Dârimî, Fezâilu’l-Kur’an 9, hadis no: 3368). Tatbik olunmayan bilgilerden bir menfaat edinilemeyeceği gibi; inanılan, okunan, anlaşılan, fakat yaşanmayan Kur’an’dan da özlenen faydalar sağlanamayacaktır. “Benim zikrimden (Kur’an’ımdan) yüzçeviren kişi(ler) için (buhranlarla dolu) dar bir hayat ve geçim sıkıntısı vardır.” (20/Tâhâ, 124). Bir ilke, bir kanun fert ve cemiyet hayatında ilgi ve saygı görüyor, tatbik olunuyorsa onun varlığının anlamı ve değeri vardır.

Sahâbelerden kadın ve erkek, Peygamber devrinin her mü’mini, Kur’an’ın ferdî ve ailevî hayatı tanzim eden her emrini, sosyal, iktİsadî ve hukukî  münâsebetleri düzenleyen her düsturunu aynı İman ve şuurla derhal tatbik ediyor ve Kur’an’ı  yaşanan  bir nizam haline getiriyordu. Onlar biliyorlardı ki, Kur’an’ın yüce emir ve yasaklarını tatbik etmemek; şanlı Peygamber’in önderliğinde yaşamamak, İmanı anlamsız kılmak, hayatı gayesiz bir Mâceraya sürüklemek, âhiret saâdetini putperestliğe fedâ etmektir. Biz de bugün kişilerin putlaştırıldığı, düzenlerin ilâhlaştırıldığı modern câhiliyyette yaşıyoruz. Dünya ve âhirette hor ve hakir olmaktan kurtulmak için ashâbın Kur’an’a yaklaştığı gibi yaklaşmalıyız. Sadece Allah’a kul olabilmek, özgürlüğe kavuşup yükselmek için Kur’an’ı harfiyyen ve aynı heyecanla hayatımıza geçirmeliyiz. “(Siz) O’nun Kitabı Kur’an’a uyun. O’nun emirleri ve yasaklarına aykırı gitmekten de sakının ki merhamet olunasınız (da dünya ve âhirette mutluluğa eresiniz.)” (20/Tâhâ, 98; 6/En’âm, 155)

Baglantı

• 14/12/2006 - FIRKA-İ NÂCİYE

 

 

Fırka Ne Demektir? ‘Fırka’ sözcüğü, ayırmak, bölmek, açıklayıp hükme bağlamak anlamına gelen ‘fark’ kökünden türemiştir. ‘Fırka’ sözlükte, bir grup insan, diğerlerinden ayrılan kendi başına bir cemaat demektir.

Kavram olarak ‘fırka’, İslâm tarihinde kendilerine mahsus siyasî ve itikadî görüşleri bulunan guruplara ve akımlara verilen bir isimdir. Mezhepler tarihinde daha çok itikadî mezhepler ve siyasî akımlar için kullanılmıştır. ‘Fırka’ kelimesi ve türevleri hadislerde de dinde ve sosyal plânda bölünmeyi, parçalanmayı kötülemek üzere kullanılmıştır. Cumhuriyetin ilk yıllarına kadar Türkçe’de fırka parti anlamına kullanılmaktaydı.

İslâm tarihinde amelde, itikat ve siyaset sahasında ortaya çıkmış düşünce okullarına, gruplara genelde mezheb adı verilmektedir. Kelâm ve Mezhepler tarihinde ise ‘mezheb’ kavramı daha çok itikat konusunda ortaya çıkmış topluluklar için kullanılır. İşte ‘fırka’ kavramı bu anlamdaki mezheb yerine kullanılan bir terimdir. ‘Fırka’nın çoğulu ‘firak’tır.

İslâmdaki itikadî mezhebler konusunda yazılmış eserlerde de ‘fırka’ bu mânâda kullanılmıştır. Bu sahada yazılmış kitaplardan birinin adı ‘el-Fark Beyne’l Firak’ (Fırkalar Arasındaki Farklar) şeklindedir. Abdulkahir el-Bağdadî’ye (öl. 429/1037) ait bu eser Türkçeye tercüme edilmiştir; TDV Y., İst. 1979.

Kur’ân-ı Kerim, mü’minleri, kendilerine apaçık beyyineler (İlâhî belgeler) geldikten sonra dinlerini parçalayanlar gibi olmamaları konusunda uyarıyor (3/Âl-i İmran, 105; 97 98/Beyyine, 4). Toptan Allah’ın ipine sarılmalarını, parça parça (tefrika) olmamalarını (3/Âl-i İmran, 103), dinde tefrikaya düşenlerin ancak aralarındaki bağy (haddi aşma, azma) yüzünden parça parça olduklarını (42/Şûrâ, 14) açıklıyor.

Şu âyet oldukça dikkat çekicidir: “O, ‘Dini dosdoğru ayakta tutun ve onda ayrılığa düşmeyin’…(dedi)…” (42/Şûrâ,13). Ancak birtakım kimseler bunun tam tersini yaptılar. “Gerçek şu ki, dinlerini parça parça edip kendileri de gruplara ayrılanlar; Sen hiç bir şeyde onlardan değilsin. Onların işi Allah’a aittir. Sonra O, işlemekte olduklarını kendilerine haber verecektir.” (6/En’âm, 159)

Kur’an, kendilerine kitap verilenler ile müşriklerin dinlerini nasıl parçaladıklarını, din konusunda nasıl fırkalara (gruplara-hiziplere) ayrıldıklarını anlatarak müslümanları aynı hataya düşmeme konusunda uyarıyor. Şüphesiz ki dinde tefrika (fırka fırka olma) hem dini yanlış anlayıp sapmaya, hem müslüman toplulukların zayıflamasına, hem de aralarında lüzumsuz mücâdelelerin başlamasına sebep olur.

Ama ne yazık ki Kur’an’ın bütün bu uyarılarına, Peygamberimizin bütün tenbihlerine rağmen Muhammed ümmeti Hz. Osman’ın halifeliğinden sonra fırkalaşmaya başladı. Bu tefrika tarih boyunca devam etti ve bugün de fazla değişen bir şey yoktur.

Şunu hatırlatmakta fayda görüyoruz: Amelî konularda ortaya çıkan mezhepler birer fıkıh ekolüdür ve İslâmî hükümleri yorumlama, anlama ve İslâm hukukunun tesbiti çalışmasıdır. Kendilerine mezheb nisbet edilen hiç bir müctehid âlim ‘ben mezheb kuruyorum’ diye ortaya çıkmamıştır. Onların ictihadları ve fetvaları sonradan toplanmış, uygulanmış, benimsenmiş ve bu görüşler onlara nisbet edilmiştir. Böylece Hanefî, Mâlikî gibi amelî veya fıkhî mezhepler ortaya çıkmıştır.

Bu gibi mezheplere zaten ne ‘fırka’ denmiş, ne de ‘fırka’nın bir benzeri olan ‘nıhle (çoğulu nihal)- görüş, inanış tarzı’, makale (çoğulu makâlât)-fikir, inanış’ denmemiştir. Bu gibi isimler itikadî ve siyasî akımlar hakkında kullanılmıştır.

Amelî mezhepler ve onların görüşlerinin din sayılmadığı ve ‘benim mezhebim hak seninki bâtıl’ denilmediği sürece, onlara bid’at denemeyeceği gibi, bir ihtiyaca cevap veriyorlar da denilebilir. Bu bakımdan amelî sahada bir mezhebe uymak hem câizdir hem de ihtiyaçtır. Ama mezhebçi olmak tefrikaya yol açar.

Fırka-i nâciye: ‘Fırka-i nâciye’, kurtulan fırka, umduğuna kavuşan, Cehennem azâbından uzaklaşan grup demektir. Kavram olarak, Kur’an ve Sünnet’in hükümlerini kabul ederek, Peygamberimizin ve sahâbîlerinin yolunu izleyen kimseler hakkında kullanılmıştır.

Bu niteleme birkaç hadiste geçmektedir: “Yahûdiler yetmişbir veya yetmişiki fırkaya ayrıldılar. Hırıstiyanlar da yetmişbir veya yetmişiki fırkaya ayrıldılar. Benim ümmetim de yetmişüç fırkaya ayrılacaktır.” (Ebû Dâvud, Sünnet, Hadis no: 4596, 4/197) “Şüphesiz İsrâiloğulları yetmişbir fırkaya bölündüler. Bunların yetmiş fırkası helâk oldu, birisi kurtuldu. Muhakkak benim ümmetim de yetmişiki fırkaya ayrılacaktır.” ‘Bu kurtulacak olan fırka hangisidir?’ Rasûlullah (s.a.s.) buyurdu ki: “Cemaattir, cemaattir.” (Ahmed bin Hanbel, 3/145)

Bazı rivâyetlerde fırka sayısı farklılık göstermektedir. Bazılarında hiristiyanların adı geçmemekte, bazılarında ise İslâm ümmetinin yetmişiki veya yetmişüç fırkaya ayrılacakları söyleniyor. Bazı rivâyetlerde kurtulacak fırkanın Peygamberin ve sahâbîlerinin bulundukları yol üzerinde olanlar olduğu söylenerek, adeta yukarıda geçen hadisteki cemaat kelimesi açıklanıyor (Ebû Dâvud, Sünnet, Hadis no: 4597, 4/198;  İbn Mâce, Fiten 17, Hadis no: 3991, 3992, 3994, 3995, 2/1321-1323; Dârimî, Siyer 75, 2521, 2/158; Tirmizî, İman 18, Hadis no: 2640, 5/25; Ahmed bin Hanbel, 3/120).

Birkaç kanaldan gelen hadislerdeki rakamlar veya fırkalara ayrılacak kesimler bazısında yer alıp bazısında yer almasa bile, rivâyetlerdeki ortak nokta şudur: İslâm ümmeti de tıpkı önceden gelen kitap ehli gibi çeşitli fırkalara ayrılacak, aralarında ciddi bölünmeler olacak. Her ne kadar her grup kendisinin doğru yolda olduğunu iddia etse bile, bir fırka dışında diğerleri kurtulamayacak.

Hadislerde geçen rakamlar gerçek sayılar olmayıp kinayeli (dolaylı) anlatımdır. Nitekim Kur’an, ‘ağaçlar kalem olsa, mevcut denizlerin yanında yedi deniz daha gelse; yine de Allah’ın kelimelerinin yazılamayacağını, Allah yolunda mallarını harcayanların durumunun yedi başakta yüz tane bitiren tohuma benzediğini’ söylemektedir (31/Lokman, 27; 2/Bakara, 261). Bütün bunlar mecazî anlatımlardır.


Kurtulan Fırka (Grup) Hangisidir?

İslâm ümmeti de çeşitli sebeplerden dolayı tıpkı öncekiler gibi birçok fırkaya ayrılacak. Bunların bir tanesi hâriç diğerleri tehlikededir.

Peygamberimizin bu şekilde buyurması elbette bir uyarıdır ve İslâm ümmetine ‘siz böyle yapmayın’ mânâsında bir ihtardır. Tefrikanın, dinde fırka fırka olmanın tehlikelerini haber vermedir.

Bazı mezhep tarihçileri İslâm tarihinde ortaya çıkmış ve bid’atçi diye nitelenen fırkaları ve kollarını sayarak yetmişüç rakamını doldurmaya çalışmışlardır. Halbuki buradaki rakam gerçek rakam olmadığı gibi, İslâm tarihinde ortaya çıkmış fırkaların ve onların kollarının sayısı o kadar çok ki, bu rakamı fazlasıyla aşarlar. Kaldı ki fırka fırka olmak hastalığı tarihte olmuş bitmiş ve bir daha olmayacak şey değil ki. Müslümanlar; Kur’an’a, Peygamberin ve O’nun temiz sahâbîlerinin yoluna uymadıkları, kendi akıllarına göre bir din uydurdukları, çeşitli gayri müslim unsurları örnek alıp onları taklîd ettikleri sürece fırkalaşma olacak, dinde bölünmeler durmayacaktır.

İslâm tarihinde ortaya çıkmış hiç bir fırka kendisinin yanlış, bâtıl ve bid’atçi olduğunu söylememiş; aksine hemen hepsi de asıl doğru yolda olanların, yani fırka-i nâciye’nin kendileri olduğunu iddia etmiştir. Kur’an bu iddia sahiplerine şöyle cevap veriyor: “(Onlar ki) Kendi dinlerini fırkalara ayıran ve kendileri de parça parça olanlardır; her iki grup kendi elindekiyle övünüp sevinç duymaktadır.” (30/Rûm, 32)

Bir kimsenin veya bir fırkanın kendi kendine övünmesinin bir anlamı yoktur. Hiç kimse kendisi için kurtuluş bileti kesemez. İnandığı, anladığı, kanaat ettiği şeylerin doğru olduğunu kim garanti edebilir? Bu inanç doğrultusunda yapılan amellerin makbul ve Allah’ın rızâsına tam uygun olduğunu kim ileri sürebilir? Kimin bu gibi konularda elinde senet vardır?

Allah’ın insanlar için seçip gönderdiği Din ortadadır. Onu anlamanın, onu yaşamanın yolu ve şekli Hz. Muhammed’in sünnetinde ortaya çıkmıştır. Peygambere samimiyetle tabi olan sahâbîler ve  onları  ihlâslı  bir  şekilde  izleyen  İslâm  bilginleri  o   dinin   anlaşılması  için   çalıştılar,   çaba gösterdiler. İyi niyetli olanların farklı görüşleri, farklı ictihatları dinde ayrılık değil, dinde kolaylıktır. Dinde ayrılık olan şey özellikle İslâm’ı anlama noktasında ve inanç konularındadır. Öyle ki ortaya çıkan fırka, başta inanç konuları olmak üzere, İslâm’ın dünya, hayat ve Âhiret görüşünde çok farklı, bir başka fırkadan çok ayrı, sahâbîlerin Peygamberden öğrendikleri dinden çok uzak ise; bu dinde fırkalaşmadır.

İslâm’ı Kur’an’da anlatıldığı, Peygamberimizin tebliğ ettiği ve yaşadığı, sahâbîlerin ve doğru yolda olan selefin (sahâbeyi izleyen ilk nesillerin) uyguladığı gibi anlayıp-yaşayanlar, İslâm’a samimiyetle bağlananlar, ihlâsla amel işleyenler, İslâm’ı kendine değil de fikrini, davranışlarını, ahlâkını, sistemini, düzenini, dünya görüşünü, hükümlerini ona uygun hale getirmeye çalışanlar fırka-i nâciyedir. İslâm’ın bir kısmını alıp bir kısmını terkedenler, onu kendi pozisyonuna uyduranlar, ya da kendi konumunu desteklemek için ondan yararlananlar, onu bir kavmin, bir bölgenin ya da geçmiş zamanların hayat düzeni sananlar, onu bir İlâhî hayat proğramı değil de sadece bir ahlâk ve kültür sayanlar, ona inandığını iddia ettiği halde, hayata yön veren bütün hükümleri başka kaynaktan alanlar; kurtulmuş fırka, kurtulmuş kimse olamazlar.

İslâm’a inanmanın, yani müslüman olmanın, müslüman sayılmanın bir mantığı, bir şekli, şartları vardır. İslâm, bir ırkın veya bir bölgenin geleneği, âdeti değildir. O Allah’ın dinidir. Kim ona inanırsa müslüman olur. Müslüman olan kimse de o dinin bütün ilkelerini benimser, yasaklarına uymaya, emirlerini yerine getirmeye çalışır. Hayatının her anında, her işinde, kendisiyle ve toplumla ilgili her meselede onun görüşüne baş vurur. Bütün bir hayatını İslâm’a teslim eder. İşte, İslâm’a teslim olmanın anlamı budur (4/Nisâ, 65; 59/Haşr, 7; 3/Âli İmran, 31).

İslâma, Allah’ın istediği ve Peygamberin gösterdiği gibi teslim olup, onu hayatlarına uygulayanlar, adları ne olursa olsun; onlar, fırka-i nâciyedir.

Hadiste, ‘fırka-i nâciye’nin cemaat olduğu söyleniyor. Bilindiği gibi cemaat; toplanan, aynı ideal ve inanç etrafında bir araya gelen şuurlu topluluktur. Cemaat bir anlamda ne yaptığını, niçin bir araya geldiğini bilen, önünde kendileri tarafından seçilmiş imamları (önderleri) bulunan ümmet topluluğudur. Kur’an ve Sünnet’in çizdiği çizgide birlik oluşturan müslümanlar bu anlamda cemaattırlar. Bu cemaat hem Kur’an ehlidir, hem Sünnet ehlidir. Çünkü onlar Kur’an’a ve Sünnet’e uyan mü’minlerdir.

Müslümanların ırkı, bölgesi, mezhebi, meşrebi, tarikatı, partisi, içinde yaşadığı sosyal düzen veya siyasî sistem ne olursa olsun; eğer Kur’an ve Sünnet’in idealleri ve hedefleri doğrultusunda fikir birliği, heyecan ve hedef birliği yapıyorlarsa, onlar cemaat olmuşlardır ve fırka-i nâciye’den olmaya adaydırlar.

Ancak herkes kendi görüşünü, kendi grubunu, kendi partisini, kendi mezhebini, içinde yaşadığı -İslâm’a uymasa da- siyasî sistemi din haline getirir, başka müslümanları düşman, hasım bilir, onları bâtılda olmakla suçlarsa; kim fırka-i nâciye olabilir?

Ayrı ülkelerde yaşamak, ayrı siyasî fikirlere sahip olmak, amelde farklı mezheblere uymak, farklı gruplarla çalışmak, bazı işleri yapmak üzere gruplar oluşturmak, hatta prensipleri İslâm’a aykırı olmayan partilerle çalışmak mümkündür ve bazen de ihtiyaçtır. Fakat, içinde bulunulan yapıyı dinin önüne geçirmemek şartıyla.

Mü’minler, bütün dünyada birbirlerinin kardeşidir. Kur’an’a ve Sünnet’e sarılarak bir cemaat olurlar ve İslâm’ı yaşamaya çalışırlar. Bu bakımdan denilebilir ki, ‘fırka-i nâciye’ bir grubun isminden çok bir tavrın, bir anlayışın takipçilerinin ortak adıdır. İslâm’ı Allah’ı râzı edecek şekilde yaşayan herkes, umulur ki fırka-i nâciyedendir.

Baglantı

• 14/12/2006 - İBÂDET

 

 

İbâdet Nedir? Sözlük anlamı; tapmak, kulluk yapmak, itaat etmek veya boyun eğmek demektir. İbadet, niyete bağlı olarak yapılması sevap olan, özel bir şekilde yapılan itaat ve fiillerden meydana gelir. İnsanı yaratan ve ona her türlü nimeti veren Allah’a karşı bir ta’zim (O’nu büyük görme)dir. İbâdet, kendini kul olarak kabul eden insanın Rabbine karşı teslim oluşu ve Rabbine itaat edişidir.

İbâdet, Yüce Yaratıcı karşısında kişinin benliğinin derinliğinden gelen bir saygı ile boyun eğmesidir. İbâdet, Allah’a karşı duyulan saygı ve azamet duygularının en yücesidir. Kul bu duyguyu, Allah’ın emirlerine uyarak, yasaklarından kaçınarak yerine getirir.

Allah’ın râzı olduğu bütün ameller ibâdet kapsamına girer. Bir diğer deyişle sâlih (doğru ve güzel) kabul edilen bütün ameller (fiiller)in yapılması ibâdettir. Çünkü Allah, insanlardan güzel davranışlar ve kendi hükümlerine uyma istemektedir. Yani Allah’a itaat mânâsı taşıyan her hareket ibâdettir.

İbâdet, ‘abd’ kelimesinden türetilmiştir. Bu da; en yüce bilinen bir varlığa itiraz etmeksizin, karşı gelmeksizin itaat etmek, boyun eğmek demektir. Eskiden kölelere de ‘abd’ denirdi. Onlar, sahiplerine karşı gelmeksizin itaat ederlerdi. Çünkü onlar efendilerinin malı sayılırlardı. İnsanın Allah karşısındaki durumu, kölenin efendisi karşısındaki durumu gibi değildir. İnsanlar Allah’ın köleleri değildirler. Ancak insanlar mutlak itaatı, boyun eğmeği ve en yüksek tazimi Allah’a yapmak zorundadırlar. Bunun adı kulluktur, yani ibâdettir.


İbâdetin Kur’an’daki Anlamları

Kur’ân-ı Kerim’de ibâdet birkaç anlamda kullanılmaktadır:

1- Kulluk ve itaat anlamında; “Ey İman edenler, size rızık olarak verdiğimiz şeylerin temiz olanlarından yeyin. Allah’a şükredin, eğer hakikaten O’na kulluk (ibâdet) ediyorsanız.” (2/Bakara, 72). Kulluğu yalnızca Allah’a yapan, helâl ve haram konusunda da yalnızca O’na itaat eder.

2- İtaat anlamında; “Ey Âdemoğulları, şeytana itaat (ibâdet) etmeyin. Çünkü o, sizin için apaçık bir düşmandır.” (36/Yâsin, 60). İnsanlar şeytana ilâh diye inanmazlar ama onun sözünü dinlerler. Yani ona itaat ederler. Allah, şeytana itaat etmeyi yasaklıyor.

3- Kulluk anlamında; “Allah’ı bırakıp da kendisine kıyâmete kadar sevap veremeyecek kişiye (şeye) tapmakta (ibâdet etmekte) olan kimseden daha sapık kimdir? Halbuki, (o taptıkları şeyler) bunların duâsından habersizdirler.” (46/Ahkaf, 5) “Onlar Allah’ı bırakıp kendilerine  bir zarar ve bir fayda vermeyecek olan şeylere ibâdet ederler. Bir de: ‘Biz bunlara ancak bizi Allah’ a daha fazla yaklaştırsınlar diye tapıyoruz’ derler.” (10/Yûnus,   18) “Ey insanlar, sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize ibâdet edin. Umulur ki takvâya erersiniz (sakınırsınız).” (2/Bakara, 21)

Bunlara benzer daha birçok âyette ibâdet, Allah’a ve O’nun dışında ilâh (tanrı) zannedilen şeylere yapılan itaat, kulluk ve tazim gibi şeyler anlamında kullanılmaktadır. Bizim üzerinde durmaya çalıştığımız da bu anlamdır. İbâdet, kişinin benliğini inkâr etmesi, kendini bir hiç yerine koyması değil, Allah’ın yüceliği yani azameti karşısında duyulan saygıdan dolayı bir ürperiş, bir teslimiyet, bir sığınma, bir söz dinlemedir.

Yaratanla yaratılan arasındaki diyalog, karşılıklı ilişki; Allah’tan insana vahy şeklinde, insandan Allah’a doğru  ‘duâ ve ibâdet’  şeklinde  gerçekleşir.  İbâdet,  aynı  zamanda  nimetleri  veren  makama  karşı  bir şükür işaretidir. İnsana verilen en üstün nimet herhalde hayat nimetidir. Öyleyse ibâdet hayatı var eden, bütün yaratılmışların hayatını elinde tutan Allah’a yapılır.

İslâm’daki ibâdet anlayışı, birtakım bâtıl dinlerde olduğu gibi bir tapınma değil, Allah’a karşı olan sevginin, saygının, azametine teslim oluşun, O’nun Rabliğini tasdik edişin duâ, itaat ve belli hareketlerle ortaya konmasıdır.

İbâdetin amacı, Allah’ın rızâsına ulaşmak, bir anlamda takvâ sahibi olmak, bununla dünya hayatını düzene koymak, iyi bir insan olabilmek ve öldükten sonra da Cenneti kazanmaktır.

İbâdet, yaratılıştan gelen bir ihtiyaçtır. İnsanlar Yüce Allah’a ibâdet için yaratılmışlardır (51/Zariyât, 56). Allah’ı unutanlar ise tarihte ve günümüzde ibâdet edecek ilâhlar bulmuşlardır. İşin doğrusu yeryüzünde ibâdetsiz insan olmaz.

İbâdetin ilk basamağı inanmak ve İmanın gereklerini yapmaktır. Bu mânâda ibâdet gizli olmaz. İnsan hayatı gizli değildir ki, hayatı Allah rızâsı için yaşamak, yani ibâdet de gizli olsun.

Baglantı

• 14/12/2006 - ADÂLET

 

 

Adâlet: Bir işi yerli yerine (hakkı olan yere) koymak, hak sahibine hakkını vermek, hak ve hukuka uygunluk, doğru ve yerinde olmak anlamlarına gelir. İnsan-eşya ilişkilerini, insanların birbirleriyle olan münâsebetlerini ve insanın devletle olan alâkasını, Allah’ın indirdiği hükümlere göre düzenlemeye adâlet denir. Bu, bir anlamda Allah’ın emrini, emrettiği şekilde yerine getirmektir. Zıddı, “zulüm” ve “haddi aşmak”tır. Lügat olarak, hakkaniyet, doğruluk ve müsâvat gibi anlamlara gelir. Kötülükten arınmış vicdanın ifrat ve tefritten uzak olarak itidal çizgisinde gördüğü her çeşit meşrû (şer’î) hareket mânâsına da kullanılır. Allah’ın indirdikleriyle hükmedilen darü’l-İslâm’a “darü’l-adl” de denilir. Çünkü İslâm dini, Allah’ın indirdiği ile hükmetmektir ki, esasen adâlet budur. İmam Şafii, er-Risâle adlı kitabında “adâlet, Allah’ın emrine uygun şekilde amelde bulunmaktır.” diye adâleti tanımlar.

“Allah adâlete uyanları sever.” (60/Mümtehıne, 8) “Andolsun, biz elçilerimizi açık delillerle gönderdik ve onlarla beraber Kitab’ı ve adâlet ölçüsünü indirdik ki, insanlar adâleti yerine getirsinler.” (57/Hadîd, 25) “De ki: ‘Rabbim bana adâleti emretti.” (4/Nisâ, 105) 

Kur’an’da tâğutun huzurunda muhakeme olmak ve tâğuttan adâlet beklemek haram kılınmıştır (4/Nisâ, 60). Çünkü tâğutlar, Allah’ın indirdiği hükümlerle değil; kendi hevâ ve heveslerinden kaynaklanan kanunlarla hükmederler. Bu ise adâlet değil; zulümdür. İslâm topraklarında adâlet mefhumu korkunç değişikliğe uğramıştır. Tâğutî iktidarlar, kendi kanunlarını, “adâlet” kavramını kullanarak kitlelere kabul ettirmek gayretindedirler. Dolayısıyla zulüm, adâlet olarak sunulmaktadır. Müslümanlar “adâlet” ve “zulüm” kavramlarının mahiyetini kavradıkları ve bu istikamette görevlerini yerine getirdikleri zaman, gerçek bir inkılab ortaya çıkar.

Baglantı

• 14/12/2006 - HİDÂYET

 

 

Hidâyet, doğru yolu bulma, açıklama, ilham etme, muvaffak kılma anlamlarına gelmektedir. Terim olarak hidâyet; küfür, şirk ve sapıklıklardan kurtularak, İslâm’ın aydınlık yoluna girmektir. Hidâyette istenen, hayra ulaştırmaktır. Meselâ, hırsıza yol göstermeye hidâyet denmez. Hidâyeti buldurmaya “ihtid┠veya “Hüd┠denmektedir. Allah’ın güzel isimlerinden biri de Hâdî, yani hidâyet veren, hidâyete erdirendir.

Allah, hâdîdir; yani kendisini tanıma yollarını kullarına gösterip tanıtan, onları Rubûbiyetini ikrar edici kılan, necat (kurtuluş) yolunu gösterip açıklayan,   her yaratığın bekası ve varlığını sürdürmesi için gerekli olan cihetlere yönelten zattır. Bundan fazla olarak, kullarından dilediğini tevhid nûruyla müşerref kılar, istediğini dosdoğru yola hidâyet eder. Ayrıca bütün diğer yaratıkları faydalarına olan yöne sevkeder, rızık arama yollarını ve zararlardan sakınmalarını ilham eder. Yeni doğan yavruya memeyi tutmasını, civcive çıkar çıkmaz daneleri toplamasını, arıya yuvasını altıgen şeklinde yapmasını vb. gibi her canlı için en uygun şartı ilham eder. Hidâyetin zıddı dalâlet tir. Dalâlet ; sapmak, şaşmak, karanlıkta kalmak, bocalamak ve kaosa yenik düşmek anlamlarına gelir. Dalâlet, doğru yoldan bile bile veya iğfale kapılarak sapmaktır. 

“De ki: Hidâyet/doğru yola kılavuzluk; ancak Allah’ın hidâyetidir.” (6/En’âm, 71) “Yolun doğrusunu göstermek Allah’a aittir. Yolun eğri olanı da vardır. Allah dileseydi hepinizi hidâyete iletirdi.” (16/Nahl, 9)

Hidâyet, bir yolu göstermek ve o yolda sebatı sağlamada yardımcı olmaktır. Yalnız göstermek, dinin anladığı mânâda hidâyeti ifâde etmez. Gösterilen yolda sebata yardım etmek de vahyin hidâyetinin bir parçasıdır. O yüzden daha çok hidâyete ermiş insanların okuduğu Fâtiha sûresi 5. âyetindeki “ihdin┠kelimesine, bazı müfessirler; “bize verdiğin hidâyette sebâtımızı nasip et” anlamı vermişlerdir.  

Hâdî, hidâyet eden, hidâyet yaratan, istediğini hayırlı ve kârlı yollara muvaffak kılan anlamına gelir. Kur’an’a göre mutlak Hâdî, Allah’tır. Mutlak Hâdî olan Allah’ın insanlara olan hidâyetinin ise dört şekilde olacağı beyan edilmektedir:

1- Hidâyetin bütün mahlûkata şamil olması. Bu, Allah’ın onlara akıl, zeka ve zarûri bazı bilgiler ihsan   etmesidir. Taha, 50 ve A’la, 3 âyetlerinde bu tür hidâyetten bahsedilir.

2- Peygamber ve kitaplarla insanları çağırdığı hidâyet. “Onları, buyruğumuz ile, insanları doğru yola götüren (yehdûne) önderler yaptık.” (21/Enbiyâ, 73) âyetinde olduğu gibi.

3- Bu hidâyeti kabul eden ve doğru yolda olanlara tevfik hidâyeti, onları bu hidâyete muvaffak kılması. “Hidâyeti kabul edenlerin (ihtedev), Allah hidâyetlerini artırır.” (47/Muhammed, 17) “Allah, İman edenleri hidâyet etti.” (2/Bakara, 213) âyetlerinde olduğu gibi.

4- Âhirette cennete hidâyet edip iletmesi. “Hamd Allah’a olsun ki, bizi buna hidâyet etti.” (7/A’râf, 43) âyetinde olduğu gibi.

İnsan, bir başkasını, bu dört hidâyet çeşidinden sadece dâvet ve yolu tanıtmak sûretiyle hidâyete sevkedebilir. Hz. Peygamber’e hitâben: “Muhakkak ki sen, dosdoğru yola hidâyet edersin.” (42/Şûrâ, 52) “Her millet için hidâyet eden (yani, dâvet eden) vardır.” (13/Ra’d, 7) gibi âyetlerde kasdolunan hidâyet, bu nevidendir. Gerekli istidatları, tevfik ve âhirette mükâfatı vermek şeklinde olan öbür hidâyet çeşitlerine ise: “Sen istediğini hidâyete erdiremezsin” (28/Kasas, 56) (Hitap özellikle Hz. Peygamber’edir.) gibi âyetler işaret eder. Allah’ın; zâlimler, kâfirler, fâsıklar hakkında menettiğini bildirdiği her âyette, üçüncü nevi, yani “hidâyeti kabul edenlere mahsus olan tevfik hidâyeti” söz konusudur. Cennete koymak ve âhirette mükâfat vermekten ibâret olan dördüncü kısma giren hidâyet ise şu gibi âyetlerdedir: “İman ettikten, Peygamber’in hak olduğuna şehâdet ettikten, kendilerine apaçık deliller geldikten sonra inkâr eden bir topluluğu, Allah nasıl hidâyet eder?” (3/Âl-i İmran, 86) “Allah, zâlimler topluluğuna hidâyet etmez.” (2/Bakara, 258) “Onların hidâyetleri sana düşmez, fakat Allah dilediğini hidâyet eder.” (2/Bakara, 272)

 Kur’an, sâlih amelle hidâyet arasında yakın bir münâsebet olduğunu açıklar. tevbe-İman-sâlih amel üçlüsünün neticesinde hidâyete ulaşılmaktadır (20/Tâhâ, 82). Başka bir ifâdeyle hidâyet, tevbe-İman-sâlih amelin doğal neticesidir. Hidâyete ermenin, İman ve sâlih amellerle olacağını şu âyette de görmekteyiz: “İman edenler ve sâlih ameller işleyenleri İmanlarına karşılık Rableri onları hidâyete erdirir, doğru yola eriştirir.” (10/Yûnus, 9)

Hidâyetin neticesi İman; dalâlet in neticesi İmansızlıktır. İnsanın kalbi, hem İmana, hem de  küfre  doğru  eğilmeğe  elverişlidir.  Kalbin  İmanla küfürden birini tercih etmesi için mutlaka çekici bir sebep icabeder. Hidâyeti de dalâlet i de ancak Allah yaratır. Yani gönüllere İmanı sevdiren sebepleri Allah yarattığı gibi, küfür tarafını tutturan sebepleri yaratan da O’dur. Kullarından istediğine hidâyet; istediğine dalâlet  verir. Allah’tan başka insanları hidâyet ve bahtiyarlığa eriştirecek, yahut dalâlet  ve hüsrana düşürecek hakiki bir fâil yoktur. Allah’ın hidâyet ettiğini kimse saptıramaz. Allah’ın sapıttırdığını kimse doğru yola getiremez. Yalnız, burada şu noktayı iyi bilmek lazımdır ki, Allahu Teâlâ’nın bir kulunda dalâlet yaratması, o kulun, kendi  arzusu  ile  sapıklık yolunu tutmuş olmasındandır. Yoksa, kul irâdesini, yeteneklerini dalâlet e yöneltmedikçe Allah onu cebren dalâlet e sevk etmez. Yani, halk tabiriyle “belâ isteyen belâsını; Mevlâ isteyen Mevlâ’sını bulur.” Nitekim, insanlarda hidâyet ve İman asıldır. Dalâlet  ve küfür sonradan ârız olmuştur. Cüz’î irâdenin su-i isti’malinden doğmuştur. Dalâlet  ve küfür fıtrata muhâlefettir.  Hastalıktır (2/Bakara, 10).  Sağırlıktır, dilsizlik  ve  körlüktür (2/Bakara, 18). Küfür ve dalâlet, zarara asla uğramayacak bir ticareti/kazancı (35/Fâtır, 29; Saff, 10-11) istememek ve müflis tüccar olmaktır. “Onlar hidâyete karşılık dalâlet i satın alanlardır. Ancak, onların bu ticareti kazançlı olmamış ve kendileri de hidâyete erememiş, doğru yola girememişlerdir.” (2/Bakara, 16)

Hidâyet, bizi hakka götüren her türlü meziyet, araç, akl-ı selim, Peygamber ve Kitaptır. Müstakim yolda kalabilmemiz, kesintisiz olarak bunlara sahip olmakla mümkündür. Sürekli akl-ı selim sahibi olmak, vahiyle irtibatlı bulunmak, Peygambere bağlı kalmak; dosdoğru yolu bulmak kadar, o yolda kalmak için de önemlidir.

Baglantı

• 14/12/2006 - SIRÂT-I MÜSTAKİM

 

 

Kur’ân-ı Kerim’de 32 yerde geçen bu tamlama, yol anlamındaki sırat’la; doğru, sapmaz, şaşırtmaz anlamındaki müstakim kelimesinin birleşmesinden oluşmaktadır. Kur’an’ın, hedefe götürücü ve erdirici yol olarak gördüğü yol, sırat’tır. Sırat, lügatta cadde, anayol, işlek ve büyük yol anlamına gelir. “Essırat”: “Allah’ın yolu” demektir. Müstakim ise, hiçbir yerinde meyil ve eğrilik bulunmayan, dümdüz ve dosdoğru demektir. Sırât-ı müstakim: Dosdoğru olan yol anlamındadır. Sırât-ı müstakim (doğru yol): İki nokta arasındaki en kısa çizgiye denir. Dünya noktasından Cennet noktasına en kısa yoldan eğilip bükülmeden, yalpalamadan gidilecek yolun adıdır. 

Sırât-ı Müstakim’in Kur’ân-ı Kerim’deki zıddı (karşıtı): Sırât-ı cahıym: Cehennem yolu’dur (37/Sâffât, 23; 4/Nisâ, 168-169). Kur’ân-ı Kerim’de ayrıca ve açıkça bir sırât-ı Cennet’ten söz edilmediğine göre, sırât-ı müstakim  “Cennet yolu”  anlamını da taşıyor demektir.


Kur’ân-ı Kerim’de sırât-ı müstakim’in tanımlamaları:

a- İlâhî nimete ermişlerin yolu (1/Fâtiha, 5-6; 4/Nisâ, 69)
b- Allah’ın yolu (sıratullah)  (42/Şûrâ, 52-53)
c- İslâm dini (23/Mü’minûn, 73-74)
d- Allah’a kulluk (36/Yâsin, 60-61)
e- Sünnetullah (6/En’âm, 125-126)
f- Hz. İbrâhim’in dini (Haniflik) (6/En’âm, 161)
g- Adâlet (38/Sâd, 22; 11/Hûd, 56) 

Tefsirlere baktığımızda “es-sırata’l-müstakim” den maksadın ne olduğu hakkında şu rivâyetleri görürüz: Allah’ın yolu, doğru yol, uygun yol, Allah’ın kitabı, İman ve İmana bağlı olan şeyler, İslâm ve İslâm şeriatı, Peygamberimiz’in ve ashâbının büyüklerinin yolu, cennet yolu, sırat köprüsü (cehennem köprüsü), ifrat ve tefrit arası mutedil (dengeli, orta) yol. Âyette sözkonusu edilen doğru yol (sırât-ı müstakim), hakka ulaştıran yoldur. Hakka ve doğruya ulaştıran yol ise, peygamberlerin yoludur. Bütün peygamberler insanları aynı yola dâvet etmişlerdir. Bu nedenle sözkonusu edilen yol ile kast edilenin, Peygamberimizin yolu olduğunu söyleyenler de elbette İsabet etmişlerdir. Bazı müfessirler, bununla Kur’an’ın, bazıları İslâm’ın kast edildiğini söylemişlerdir. Kuşkusuz İslâm da, Kur’an da Hz. Muhammed (s.a.s.)’in ve kendisinden önceki peygamberlerin yoludur. Bu nedenle bu görüşlerin tümü arasında bir ihtilâf sözkonusu değildir.

Cadde, ana yol, büyük yol anlamlarına gelen  “sırat”, İslâm terminolojisinde ayrıca, Cehennem çukurlarının üzerinden geçip Cennet’e uzanan,  ‘kıldan ince, kılıçtan keskin’  yol olarak da geçer. Bu yol, yani  ‘kıldan ince, kılıçtan keskin’  olan yol, bir bakıma, yalnızca Cehennem çukurlarından geçen değil; insanın dünya hayatına gelişiyle başlayan yoldur.  İnsanın,  daha  doğrusu  mü’minin  yeryüzündeki  hayatı  sırattır.  Bu  hayatı yaşama, sırattan geçmedir. Bu yol, bir yerde Cehenneme uzanırken; bir yerde de Cehennemi aşıp Cennete varır. Dosdoğru yol, yani sırât-ı müstakim tektir. Dünya hayatında insanların bu yol üzere olmaları gerekir. Geniş bir yoldur bu. İnsanların dünya hayatları ve âhiretteki gerçek mutlulukları için her türlü gerekli imkânı ve araç-gereci kendinde barındıran bir yoldur. Fakat bu yol, aynı zamanda  ‘kıldan ince, kılıçtan de keskince’  bir yoldur. İnsan, Allah elinden tutmazsa, her an bu yoldan kayıp, bozuk yollara sapabilir. Her adım başında oturmuş kötü yol dâvetçileri vardır. “Her yolun başına oturup da, tehdit ederek İman edenleri Allah’ın yolundan çevirmeye ve onu eğriltmeye çalışmayın.” (7/A’râf, 86)

İnsan, her adım başında bu yoldan (sırât-ı müstakim) sapabilir. Bu bakımdan, bir insan, ömrünün sonuna kadar dosdoğru yolda yürürken, son anlarında kâfir ölebilir. Yine, ömrünün sonuna kadar başka yollardayken, son anlarında dosdoğru olan yola girebilir. Bu bakımdan, peygamberler, örneğin Hz. Yûsuf, “Beni müslüman olarak öldür ve beni sâlihlere kat” (12/Yûsuf, 101)  diye duâ etmiştir. İşte, ömür boyu Allah’ın yolunda kalabilmek ve özellikle bu yol üzerindeyken can verebilmek için her an Allah’a duâ etmek gerekir: “Rabbimız, hidâyete ulaştırdıktan sonra kalplerimizi eğiriltme ve katından bize rahmet bağışla.” (3/Âl-i İmran, 8) diye yalvarmak gerekir. “Ey kalpleri evirip çeviren, kalplerimizi dinin üzerinde sâbit kıl!” (Tirmizî, Kader 7; İbn Mâce, Mukaddime 13)  diye, hem dille, hem davranışlarla niyaz etmek gerekir. İşte, dünya hayatında “sırât-ı müstakim”  üzerinde olan insanlar,  ‘kıldan ince, kılıçtan keskince’  yolu geçen insanlar, Âhirette de Cehennemin üzerindeki “sırat”tan geçip, Cennete ulaşacaklardır. Dünya hayatında, Allah’ın yolu dışındaki yollarda yürüyenler; Âhirette Cehenneme uzanan yola girip, ateşin içinde yuvarlanacaklardır: “Toplayın o zâlimleri, onların eşlerini ve Allah’ın dışında taptıklarını. Götürün onları Cehennemin yolu (sıratı)na.” (37/Sâffât, 22-23)

Baglantı

• 14/12/2006 - ŞİRK

 

 

Lügat olarak şirk; mülk ve saltanatta ortaklık anlamına gelir. Istılahta şirk; Allah’a zâtında, sıfatlarında ve fiillerinde ortak ve denk tanımaktır. Şirk koşan kişiye müşrik denir. İki veya daha çok ilâh tanımak, herhangi bir varlığı ma’bud  (ibâdet edilen) olarak bilmek, Allah’ın yaratıcı, kadim, baki gibi sıfatlarını başka varlıklara vermek şirktir. Kısacası, Allah’ın ilâhlık vasıflarını Allah’tan başkasına vermek şirktir. Şirk küfürdür, müşrik aynı zamanda kâfirdir.

Şirkin olduğu yerde sâlih amel olmaz. Çünkü amelin kabul olması için ihlâs yani, yalnız Allah için yapılmış olması gereklidir. Allah Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyuruyor: “Rabbine kavuşmayı uman kimse, sâlih amel işlesin ve Rabbine ibâdette hiçbir kimseyi ve hiçbir şeyi ortak tutmasın.” (18/Kehf, 110)

Şirk, Allah’ın asla affetmediği bir günahtır. Allah, şirk inancı ile âhirete gelenleri asla affetmeyecektir. “Allah kendisine şirk (ortak) koşulmasını elbette bağışlamaz. Bundan başkasını dilediğine bağışlar.” (4/Nisâ, 48)

Tevhid ve şirk insanlık tarihi boyunca insanların bağlana geldiği iki dinin adıdır. İnsanlık tarihi şirkle tevhid arasındaki mücâdeleden ibârettir. Bütün Peygamberlerin tebliğlerinde vurguladıkları temel esas tevhiddir. Kur’ân-ı Kerim’in üzerinde en çok durduğu konu tevhidin önemi ve şirkten uzak durulması konusudur.

Kur’ân-ı Kerim, müşrik tipi yeryüzünde birliği, huzuru bozan, çirkin ve insanlar için zararlı bir tip olarak görür ve necis olarak nitelendirir (Bkz. tevbe, 28). Şirk sadece putlara tapmak değildir. Nefsin istekleri peşinde koşmak, Allah’ın sevgisi yerine dünya sevgisini tercih etmek, bunların sonucunda Allah’ın hükümlerinden birini dahi reddetmek şirktir.

Aslında insanların Allah’tan başka bir puta tapmasının asıl nedeni; kendi nefsini ilâh edinmesidir. Bugünkü müşriklerle, Peygamberimiz zamanındaki müşrikler arasında fark yoktur. Müşriğin mantığı her devirde aynıdır. Bu mantık, Allah’ı yeryüzüne karıştırmama, yeryüzünde ilâh olarak kendini tanımadır. İşte şirkin aslı budur. Zamanımızda da insanlar her ne kadar kâinatı yaratanın, yağmuru yağdıranın, öldüren ve diriltenin Allah olduğunu kabul etseler de,  O’nun  tasarruflarında  ortak  arıyorlar, dünya ile ilgili işlerde Allah’ın belirttiğinin aksine hükümler koyuyorlar. İşte günümüzde şirkin aldığı görünüm budur.

Put, kişinin Allah’ın dışında hayatının amacı kıldığı maddî-mânevî her şeydir ve putları bu yönleriyle hayatın amacı kılmak da şirktir. Put sadece tapılan birtakım nesneler değildir. Eğer hayatın amacı haline gelir ve insanı Allah’a isyana sevkederse, yerine göre  makam, para, kadın veya insanlar için değerli herhangi bir şey insanlar için put olabilir.

Kur’ân-ı Kerim’de birçok âyette Allah Teâlâ, insanları şirke düşmemeleri hususunda uyarır. “O ancak tek bir ilâhtır. Doğrusu ben O’na ortak koşmanızdan masumum, de.” (6/En’âm, 19)

Şirk düzeni; insanları köleleştiren, ilâhlık taslayan çağdaş Firavunlar ile, onlarla işbirliği yapan sahte din adamları yani Bel’amlar ve sömürüye ortak olan, bizzat şirk düzeninden beslenen, haramzade, zengin elit tabaka ve bu üç kesime bağlanan, onlara itaat eden, onların koyduğu kanunlarla  -Allah’ın hükümlerine aykırı olmasına rağmen- yaşayan halk yığınlarından meydana gelir.

Kendi nefsini ilâhlaştıran ve Allah’a değil de kendisine tapan ve tapılmasını isteyenler; başkalarının haklarına el uzatmanın, yalnız Allah’a ibâdet edildiği ve uyulduğu sürece mümkün olmadığını bilirler. Çünkü, Allah’ın dini adâleti emreder ve bütün insanları eşit olarak görür. Şirk  ise  nefsini  ilâh  edinenlerin,   insanları   kendilerine   kul etmeleri ve sömürmeleri üzerine kuruludur. Bu yüzden tâğutlar, kendi nefislerini ilâhlaştırmak için, ilkelerini kendilerinin tesbit ettikleri ve başkalarının haklarını gasb üzere kurulu şirk düzenini isterler. Tâğutlar, ortaya attıkları ilâhlara insanları taptırarak, aslında kendilerine taptırır, kulluk ettirirler. Şirk, insanların insanlara kulluk ettiği düzenin adıdır.

Allah’ın halîli (dostu) İbrâhim (a.s.) ne güzel duâ etmiş: “Allah’ım, beni ve oğullarımı putlara tapmaktan uzak tut. Ya Rabbi, şüphesiz ki bu putlar, birçok insanı saptırdı.” (14/İbrâhim, 35-36) Âyette belirtildiği üzere, İbrâhim (a.s.) bile, kendinin ve neslinin putlardan uzak kalması için Allah’a duâ etmiştir.

Hele, İslâm’ın hakim olmadığı günümüz câhiliyye ortamlarında şirk çeşitleri daha da çoğalmıştır. Küçük olsun, büyük olsun Kur’an’ın birçok âyetinde şirkin her türlüsünden  arınan müttakî kullardan bahsedilmektedir. Allah’ın birliğine İman eden, Allah’a şirk koşanlara düşman olan, tâğutlara ve müşriklere buğz ederek Allah’a yaklaşan, sadece Allah’ı dost, ilâh ve ma’bud edinen, yalnız O’nu seven, O’ndan korkan, O’ndan uman, O’ndan yardım isteyen, O’na boyun eğen, O’na tevekkül eden, O’nun emrine tâbi olup rızâsını gözeten, bir iş yaptığı zaman Allah adıyla yapan ve hayatının her bölümünde O’na ait olan kimseler kurtuluşa ermişlerdir. “De ki, namazım, ibâdetlerim, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabı Allah içindir. O’nun hiçbir şeriki/ortağı yoktur.” (6/En’âm, 163-164)  “De ki, Allah her şeyin Rabı iken, ondan başka bir rab mı arayayım?” (6/En’âm, 164)

Baglantı

• 14/12/2006 - KÜFÜR

 

 

Küfür,  “ke-fe-ra”  fiil kökünden masdar olup, lügatta ‘bir şeyi örtmek’ demektir. Bu anlamıyla tohumu toprağa eken ve böylece onu örtüp gizleyen çiftçiye küffar denildiği gibi, kılıcı örttüğü için kınına, karanlığı örttüğü için geceye, yıldızları örttüğü için buluta da  kâfir denir. Bazı ibâdetler ve tevbe de birtakım günahları örttüğü için bunlara da keffare(t) denilmiştir. Kâfir kişi de Allah’ın varlığını, âyetlerini, nimetlerini veya hükümlerini görmezlikten, bilmezlikten gelip inkâra gittiğinden bu ismi almıştır.

Küfür, İmanın zıddı olduğu gibi, kâfir de mü’minin zıddıdır. Kâfir, gerçeği örten, nimeti saklayıp inkâr eden kişi demektir. Yaratıcı’nın en büyük nimetleri olan Allah’ın âyetleri, tevhidî İman, peygamberlik, din, hidâyet vb. hususları saklamak veya görmezlikten gelmek kâfirliğin en belirgin şeklidir. Küfür, realiteyi, hakikati çarpıtmaktır. Küfür, varlıktaki, yaratılıştaki güzellik ve mükemmelliği, nimet ve lütfu görmeme, görmezlikten gelme illetidir; bir fıtrat nankörlüğüdür. Akı kara, karayı ak görmektir; Görülmesi gerekeni görmemek, bakar körlüğü tercih etmektir. Küfür, bir hastalıktır, bir ârızâ ve anormalliktir. Doğal olanın, fıtratın dışına çıkmaktır. Kalpte başlayan bu hastalık, kafaya ve bütün organlara yayılır. İmanla tedavi edilmedikçe çabuk büyüyen ve tüm vücudu kaplayan bu kanser mikrobu, kişinin âhiretini ve dünyasını mahveder. İslâm’ın hâkim olmadığı çevre şartları, bu küfür mikrobunun alabildiğine yayıldığı hastalıklı ortamlardır.

Küfür, bir kimsenin İman edilmesi gerekli esaslara İman etmemesidir ki, yalanlama ve inkârı, tasdiki terketmeyi, ikrah, yani şiddetli zorlama ve engel bulunmadığı halde ikrarı terketmeyi de içine alır. İmandaki tasdik gibi, küfürdeki tekzib (yalanlama) de kalble, sözle veya davranışla olur. Kalp ile yalanlama nasıl küfür ise, ikrah (zorlama) olmaksızın sözlü yalanlama da öyledir. Hatta, elfâz-ı küfrü (küfür sözünü) böyle sözle ifâde etmek, daha çirkin bir düşmanlığı açığa vurmak olur. Aynı şekilde fiilî (davranışla) yalanlama da böyledir. İman edilmesi arzu edilen mukaddes şeylere fiilen hakaret ve alay etmek, küçümsemek ve hafife almak, bunları bozmaya çalışmanın en çirkin küfür olduğunda şüphe yoktur.

İman, tevhid tertibiyle bütün inanılacak şeylere bölünmez bir bağlılıkla uymak; küfür de onlardan, birinin bile olsun, bulunmamasıdır. Yani küfür için İman edilecek şeylerin hiç birine inanmamak şart değildir. Birine veya bir kısmına inanmamak da küfürdür. İman, bir bütünlüğü gerektirir. Küfür ise, onun tersi olduğundan, bir kısmı  inkâr  ile  de  vâki  olur;  tamamının  inkârı şart değildir. İman ile küfür, sade zıt değil; birbirinin tersidirler. Ne toplanırlar, ne yükselirler; arada vasıta, iki menzil arasında bir menzil (menzile beyne’l-menzileteyn) yoktur. Bir insan ya kâfirdir; ya mü’min. Fâsık (günahkâr) da işlediği suça göre bunlardan biridir.

Kur’an’a göre, küfrün en sık belirişi insanın nimetleri inkârı, yani nankörlüğüdür. Allah, insanların yaratıcısı, onları rızıklandıran, onlara sayısız nimet veren, yaşatan... bir ilâh ve Rab’dır ki, en küçük bir iyilikte bulunana teşekkür edildiği gibi, nimetleri karşısında Allah’a da şükretmek gerekir. “Beni zikredin, ben de sizi anayım; bana şükür edin; küfr (nankörlük) etmeyin.” (2/Bakara, 152)

Gerek sıkıntı ve darlık, gerekse bolluk ve ferah anında tiksindirici bir istiğnâ ve şımarıklıkla veya umutsuzlukla insan Allah’a karşı kâfir kesilir. Demek ki, küfrün temelinde, aynı şirkte olduğu gibi bir bakıma nefse tapınma, bencillik ve istiğnâ vardır ve küfr Allah’ı hakkıyla tanımamak, O’nun verdiği nimetlerin O’ndan olduğu gerçeğini sözle, davranışla ve kalben örtmek, gizlemektir. Bazıları, “peygamber Allah’tan ne getirdiyse inandım” der, fakat hareketleriyle bunu yalanlar. Temel emir ve yasaklarlardan bazılarını yerine getirmez, getirmeye getirmeye bu emir veya yasağın üzerine bir örtü çeker ve artık yanında “yok” hükmüne geçer.

Allah’ı, âyetlerini veya hükümlerini örten, daha çok da Allah’ı ve O’nun hükmünü yok saymaya çalışan, nedenleri görüp ötesini göremeyen, duyularının ulaşamadığı şeyleri yok sayan, evrenin yaratılışını, meydana gelen olayları raslantı, zorunluluk gibi birtakım hayalî etkenlere bağlayan, bilmeden her bir zerreyi ilâhlaştıran veya Allah’ın âyetlerinin birini, birkaçını veya tamamını tanımamaya yönelenlerin artık kalpleri de örtülür; basiretleri yok olur, akılları işlemez, dilleri hakkı söylemez hale gelir. Böylelerinin kalpleri mühürlenmiştir ve bunlar için uyarı, korkutma hiçbir etki yapacak değildir (Bkz. 2/Bakara, 6-7; 7/A’râf, 101, 179; 8/Enfâl, 22).

Kur’an, küfrün her türünde nankörlükle yalanlamanın beraber bulunduğuna dikkat çeker (Bkz. 84/İnşikak, 22; 85/Bürûc, 19; 57/Hadîd, 19; 64/Teğâbün, 10). İmandaki tasdik ve itiraf, burada yerini inkâr ve yalanlamaya bırakmaktadır. İnsana şah damarından daha yakın olan Allah’ı (50/Kaf, 16) görmezlikten gelmeye kalkmak, insan onuruna yakışmamaktadır. Bunun içindir ki Kur’an, küfre sapanları sözü değil; bağırıp çağırmayı duyan sağır, dilsiz ve körlere benzetmektedir (2/Bakara, 171). Şuur ve İman nimetini teperek hayvanlaşan bir varlığın, hayvan olarak yaratılan bir canlıya denk olmak gibi bir şansı ve liyakati de olamaz. Böyle birisi, hayvandan daha aşağılara iner ve hayvanların en kötüsü, en zararlısı olur. “Şu bir gerçek ki, Allah katında hayvanların en şerlisi, küfre sapıp da İmana gelmeyenlerdir.” (8/Enfâl, 55)

Durum böyle olduğuna göre, küfür ehlinin sahip bulunduğu dünya imkân ve nimetlerine bakarak onların kemal ve mutluluğuna hükmetmek yanlıştır(Bkz. 3/Âl-i İmran, 196-197, 178; 8/Enfâl, 59; 14/İbrâhim, 18). Ne yazık ki, işin esasını göremeyen küfür mensupları, bir kuruntu, bir kasılma, yani istikbar ve istiğnâ içindedirler(bkz. 38/Sâd, 2; 67/Mülk, 20). Küfür ehlinin sayısız nimete nankörlük içinde bulunmalarından dolayı, Allah onları dostluğa kabul etmez; ancak mü’minler, Allah’ın dostları olarak anılır. Allah da kendisini onların dostu olarak belirtir (47/Muhammed, 11). Allah, kâfirleri sevmez. Onların gönüllerine dostluk ve muhabbet duygusu yerine korku yerleştirilmiştir (bkz. 3/Âl-i İmran, 151; 30/Rûm, 44; 2/Bakara, 276; 3/Âl-i İmran, 32).

Durum böyle olduğu içindir ki, mü’minler de küfre sapanları dost edinmemelidirler. Kâfirler ancak birbirlerine dost olur, mü’minlere dost olamazlar(Bkz. 8/Enfâl, 73; 3/Âl-i İmran, 28; 4/Nisâ, 139, 144). Mü’minler, onları velî, dost edinemedikleri gibi, onlara arka çıkma, destek verme yönüne de asla gidemezler (28/Kasas, 86). Hele onlara boyun eğmek, bir mü’minin onûruyla asla yan yana gelemez. Onlarla mücâdele etmek gerekir. Ve bu mücâdelede onlara şiddetli davranmak da esastır.  “Kâfirlere  boyun  eğme,  itaat  etme  ve  bununla  (Kur’an  ile)  onlara karşı olanca gücünle büyük cihad yap, büyük bir savaş ver.” (25/Furkan, 52) “Ey Peygamber! Kâfirlere ve münâfıklara karşı cihad et, onlara karşı sert davran.” (9/Tevbe, 73) “Muhammed Allah’ın Rasûlü, elçisidir. Onunla beraber olanlar da kâfirlere karşı şiddetli, çetin; kendi aralarında merhametlidirler.” (48/Fetih, 29)

Mü’min, dinini alaya alıp eğlence yerine koyan ve Allah’ın nimetlerini inkâr ve nankörlük yolunda kullanan (14/İbrâhim, 28), nimetlerden yararlanıp yemede hayvanları andıran (47/Muhammed, 12) bir topluluğu ne sevip onlarla dostluk kurabilir, ne de onlara güvenebilir (5/Mâide, 57). Onlara güvenenler, yüzüstü bırakılırlar (3/Âl-i İmran, 149). Zaten güven, İmanla ilgilidir; inkârla değil. İman’ın bir anlamı emin olmak, güvenmek (Allah’a) ve güvenilir olmaktır (76/İnsanlara). Mü’min, küfrün alay konusu ettiği İman kardeşlerine onûr ve güç; kâfirlere ise zillet ve eziklik getirici, aziz ve üstün olmalıdır (5/Mâide, 54).

Küfre sapanlar zâlimdirler (2/Bakara, 254) ve zâlimler, düşmanlığa müstahak biricik hedeftirler.  Tâğut  uğruna  savaşan  (4/Nisâ, 76)  ve  mallarını Allah yolundan insanları alıkoymak için harcayan (8/Enfâl, 36), Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyen (5/Mâide, 44) ve mü’minlere gelen hakikatlere sırt çevirenlere gönülden sevgi ve güven (meveddet) beslemek, destek vermek akıl işi değildir (60/Mümtehıne, 1). Bunlar, iflah etmeyecek bir güruhtur (23/Mü’minûn, 117; 28/Kasas, 82).

Kalbinde İmanı olmadığı halde, dışa karşı mü’min görünene “münâfık”; Müslümanlıktan sonra dinden dönene “mürted” denir. İki veya daha çok ilâh olduğunu söyleyen, Allah’a başkasını ortak koşan kimseye “müşrik”; Yahûdilik veya hıristiyanlık dinine bağlı olanlara “kitabî” veya “ehl-i kitap” adı verilir.

İman esaslarından birini inkâr etmek küfürdür. İslâm’da İman konuları bir bütündür. İnanılması gereken esaslardan herhangi birisini inkâr etmek, bütünü inkâr etmek anlamına gelir. Kur’ân-ı Kerim’in tamamını veya bir âyet ya da bir hükmünü, bir emir ve yasağını bile inkâr etmek küfürdür. Kur’an’a bir şey ilave etmek, Kur’an’ın kendisi, bir sûresi veya bir âyeti ile, ya da dinden olan bir hükümle alay etmek, onu küçümsemek ve hafife almak da kişiyi İman dairesinden çıkarıp küfre düşürür. Kur’an’da veya sahih hadislerde bildirilen ve üzerinde ihtilâf bulunmayan İslâmî emir ve yasaklardan birisini inkâr etmek küfürdür. İçki, kumar, zina gibi yasakları helâl saymak bu niteliktedir. Allah’ın haram kıldıklarını işleyip, farzlarını yerine getirmemek, onları küçümsemekten,  inanmamaktan   kaynaklanıyorsa,  bu  durum  da  küfürdür. Kısaca, Allah’ın emir ve yasaklarını, bütün İslâmî hükümleri kabul ederek İslâm’ı bir nizam olarak  görmek  İman  gereğidir.  Bunlardan  bir  kısmını  reddetmek  veya  İslâm’ın,   çağımızda uygulanmasının mümkün olmadığını ileri sürerek bir hükmünü bile olsa reddetmek küfürdür; bunu yapan kimse kâfir olur.

İslâm’ın itikadî, iktİsadî, ictimaî, hukukî ve ahlâkî kanunlarıyla hükümran olmadığı toplumumuzda, mü’minler, günah olmasına rağmen amelî yönden bazı tavizler verse bile, İman bakımından taviz veremezler. Aksi takdirde kâfir olur, âhiretin ebedî azâbına müstahak olmuş olurlar (2/Bakara, 217). Allah’a, O’nun seçtiği hayat önderi Hz. Muhammed’e (s.a.s.) ve Kur’an kanunlarına İmanı korumak, her türlü küfre ve nifaka karşı nefretle direnç göstermek her mü’minin baş görevi ve ebedî azaptan korunmanın biricik vesilesidir.

Allah’a inandığı halde, O’na tam anlamda güvenememek, şartlar ne olursa olsun mutluluk ve kazancın, Allah’ın emir ve yasakları çevresinde olduğuna itimat edememek küfre götürür (10/Yûnus, 54; 14/İbrâhim, 31). Bütün nimetlerin Allah’tan olduğuna, O’nun takdiri ile insanlara ulaştığına, Rabbimizin sebepler yaratarak insanları nimetlendirebileceğine, dolayısıyla Allah’ın haram kıldığı yollardan rızık aramamak gerektiğine bütün varlığımızla inanmamak da küfre götürür (16/Nahl, 53; 65/Talâk, 3).

Yapılan amelleri Allah’a kulluk için, O’nun emri olduğu için değil de; çeşitli gayeler için yapmak İmansızlığa ileten bir davranış şeklidir (6/En’âm, 162; İbn Mâce, hadis no: 4205).  Mü’minin bütün söz, iş ve davranışları, tüm hayatı ve ölümü, âlemlerin Rabı Allah içindir (6/En’âm, 162). Mü’min; ahlâk, ilim, sanat, vatan, bayrak ve halk için değil; yalnız ve yalnız Allah için, O’nun emri ve yasağı olduğu için konuşur ve susar; yapar ve sakınır. Mü’min, bu sayılan değerleri ancak Allah’a kulluk için ve O’nun izin verdiği şekilde yüceltir ve uğrunda mücâdele verir.

Yaratmak ve kanun yapmak hakkı yalnız Allah’a ait iken; Allah’tan gayrı güçlerin, fert ve kurumların, kesin emirler vermek, yasaklar koymak, helâl kılmak, haram kılmak hakkı olduğunu kabul etmek de küfre götürür. Çünkü İslâm’da egemenlik/hâkimiyet yalnız Allah’a aittir. Halkın, parlamentoların, Allah’ın emir ve yasakları ile çelişen ve çatışan karar alabileceğine ve bu kararların İslâm açısından meşrû olabileceğine inanmak, böyle düşünmek kesinlikle küfürdür (7/A’râf, 54; 9/Tevbe, 31; 33/Ahzâb, 67).

Hakkında kesin İlâhî hükümler olmayan  konularda,  -bilim, uzmanlık, istişare ve referandum verilerine itaat gibi- Allah’ın itaat edilmesine izin verdiklerinin dışındaki düşünce sistemlerine ve gayr-ı İslâmî kurumlara itaat da küfre götürür. Mü’min, İslâm nizamına teslim olmayan kendi nefsine, İlâhî kanunlar açısından değerlendirme yapmayan bilim ve politika adamlarına ve İslâm dışı temeller üzerine kurulmuş kurumlara itaat edemez. Allah’a isyan hususunda insanlara ve kurdukları kurumlara itaat yoktur (33/Ahzâb, 48; 68/Kalem, 9).

Din hürriyetimizi kısıtlayan toplumumuzda, aramızda vasiyet, miras, alım-satım, nikâh, boşanma gibi işlerimizi, Allah’ın indirdiği ölçülere göre değil de; bu ölçülere zıt prensiplere göre -gönül rızâsıyla- düzenlemek, “devir değişti” gibi hezeyanlarla Allah’ın kanunlarının geçerli olamayacağına inanmak da küfre götürür (5/Mâide, 50; 4/Nisâ, 60).

İslâm’ın İman, ibâdet, hukuk, iktİsat ve ahlâk dallarına ait bir tek hükmünü dahi küçümsemek, modası geçtiğine inanmak; yani artık kısas fikri geçerliliğini kaybetti; fâiz yasağına yer yok; kadınların örtünmelerine gerek yok; karşılıklı rızâ oldukça, ya da devletin korumasına aldığı ve uygulanması için gösterdiği yerde zinada sakınca yok; beş vakit namaz biraz fazlacadır gibi ve benzeri fikirlerin bir tekini dahi benimsemek küfürdür. Zira İslâm bir bütündür. Onun bütün hükümleri yücedir ve tartışma üstüdür (5/Mâide, 44-45; 4/Nisâ, 14; 58/Mücâdele, 20).

Küfrün Sebepleri: a- Büyüklenme (istikbar), b- Haddi Aşmak (Taşkınlık c- Haset) d- Düşmanlık e- Utuv ve Tuğyan (Çılgınlık, azgınlık, f- İstiğnâ  (Kendinin yeterlilik zannı) g- Cebbarlık (yani, insanın büyüklük taslayarak, kendi kendine yeterliliğini tahakküm biçiminde ortaya koymasına cebbarlık denir.)

“İnsanlar ‘Allah’tan başka ilâh yoktur, Muhammed O’nun Rasûlüdür’  deyinceye kadar kendileriyle savaşmaya emrolundum. Ne zaman bunu söylerlerse kanlarını ve mallarını benden korumuş olurlar. Ancak dinî cezâlar müstesnâ; iç yüzlerinin muhasebesi ise Allah’a aittir.” (Buhârî, Cihad 102, İman 17; Müslim, İman 8; Ebû Dâvud, Cihad 104; Tirmizî, Tefsir 78; Nesâî, Zekât 3; İbn Mâce, Fiten 1; Dârimî, Siyer 10)

Küfür ehliyle mücâdele esastır. Müslüman, zaman ve şartların durumuna göre savaşmıyorsa bile, onlara en azından “Ey kâfirler! Ben sizin tapmakta olduklarınıza ibâdet etmem. Sizin dininiz size; benim dinim bana!” (50/Kafirun, 1, 6) deyip, onları reddettiğini göstermek zorundadır. “Size de, Allah’ı bırakıp tapmakta olduğunuz şeylerinize, putlarınıza da yuh olsun! Siz, akıllanmaz mısınız?” (21/Enbiyâ, 67)

Baglantı

• 14/12/2006 - İRTİDÂT

 

 

İrtidat, Arapça bir kelime olup, ridde’nin türevidir. Reddetmek, geri çevirmek ve bir İşten rücu etmek gibi mânâlara gelir. Istılahta, İman ettikten sonra, İslâm’dan dönmeye verilen isimdir. İslâm dinini terkedip başka bir dine geçmek veya eski inancına dönmeye irtidat; bunu yapan kimseye de “mürted” denir.

Kur’an’da irtidatla ilgili şöyle buyrulur: “Sizden kim irtidat eder (dininden döner) ve kâfir olarak ölürse, İşte onların dünya ve âhirette amelleri boşa çıkmıştır ve onlar cehennem ehlidir, orada ebedî kalacaklardır.” (2/Bakara, 217) “Kim imanı küfürle değiştirirse, şüphesiz o, dümdüz yolun ortasında sapıtmıştır.” (2/Bakara, 108) 

İslâm’dan çıktığını açıkça gösteren söz, tutum ve davranışlarda bulunan kişi, mürted sayılır. Mürted ile kâfir arasında çok önemli bir fark vardır. Şöyle ki; mürted, İslâm’ın Allah indinde yegâne din olduğunu ve kudsiyetini bildiği halde; dünya menfaati, hırs, hased, kin veya bunun gibi duygularla dinini terketmiştir. Bu duygular, mürtedi müslümanlara karşı muhârip (savaşçı) durumuna getirir. Çünkü irtidatla birlikte sahip olduğu ismet-i şahsiyetini (kişisel masumluk ve dokunulmazlığını) kaybetmiştir. Gayr-i müslim olan kâfir ise, dâvete muhtaçtır. İslâm hakkında doğru bir bilgiye sahip değildir.

Baglantı

• 14/12/2006 - CÂHİLİYYE

 

 

Câhiliyye; lügatta “bilgisizlik” mânâsına gelir, ilmin zıddıdır. Beyinsizliği ve hamâkati de içine alır. Genellikle İslâm’ın hâkim olmasından önceki hayatı içine alır. İslâm’ın ortaya çıkmasından önceki küfür ve sapıklık hali anlamında kullanılır. Istılah olarak: “Allah’ın indirdiği hükümleri ve bilgileri kabul etmeyip bunların yerine insanlar tarafından konulan hükümlere, düşüncelere ve sistemlere inanmaktır.”

Kur’an’da genellikle bu anlamda yer almıştır. Nitekim; “Onlar hâlâ câhiliyye devrinin hükmünü mü arzu ediyorlar? Şüphesiz doğru bir kanaate sahip olanlar için, hükmü Allah’dan daha güzel olan kim olabilir?” (5/Mâide, 50) buyrulmuştur. Dikkat edilirse bu âyette iki hüküm ve bu hükümlerin mahiyetleri ifâde edilmektedir. İnsanlar ya câhiliyye hükmüne; ya da Allah’ın hükmüne boyun eğeceklerdir. Bu iki hükmün dışında, herhangi bir hükümden söz etmek imkânsızdır. Allah’ın koyduğu hükmü, hudûdu dikkate almayan bütün sistemler, câhiliyyeye dayanmaktadır. Helâl ve haram hudutlarını önemsemeyen bütün ekonomik kuruluşlar, câhilî sermayeye dayanmak durumundadır. İnsanları Allah’ın dinine göre eğitmeyen bütün eğitim sistemleri de câhilî eğitim durumundadır. Câhiliyye kavramı, hakka ve hakikate dayanmayan her türlü itikadî ve amelî unsurları içine alan bir kavramdır.

Câhiliyye, “bilgisiz olma”yla eş anlamlı görünmüş olsa da, temelde bir düşünme biçimi, bir sistem, bir yaşantı şeklidir. Kur’an’ın İslâm dışı toplumların ve kişilerin tutum, davranış, yaşantı ve kurdukları sistemi tanımlamak için kullandığı bir kavramdır. Değer yargılarını, ahlâk kurallarını, inanç, düşünme ve davranış biçimlerini bünyesinde toplayan ve kendine bağlı insanların yaşayışlarına yön veren iki sistemden biri İslâm; diğeri hangi ad altında olursa olsun “câhiliyye”dir. Şirk ve küfür, bu sisteme inanç ve itikad yönüyle ad olurken, câhiliyye de, kabul edilen değer yargıları ve davranış biçimleri, yani sosyolojik yönüyle ad olur.

Câhiliyye, “bilgisiz olmak”tır; evet, esas bilinmesi gerekeni bilmemek, yanlış bilgi sahibi olup, bilmediğini de bilmemek, hevâya, kuruntuya, zanna uymaktır. Esas bilinmesi gereken Hakk’ı hak olarak bilmemektir, câhiliyye.    

Câhiliyye, belli bir döneme ait bir olgu değil; insan hayatında sürekli var olan dinamik ve yaşayan bir olgudur. Peygamberimiz’den önceki dönem câhiliyye devri olduğu gibi; günümüz modern câhiliyyesi de en büyük ve en ilkel câhiliyyedir. Câhiliyyenin, kendine göre (Allah’a dayanmayan) inanç sistemi, yaşayış biçimi, ahlâk anlayışı ve devlet görüşü vardır. Câhiliyye kelimesi, Kur’an’da dört yerde geçer. Kur’an’da câhiliyye kelimesinin geçtiği dört âyet, câhiliyyenin temel dört görünüşünü ifâde eder:

a- Câhiliyyenin inanç sistemi, Allah hakkındaki zannı: “...Kendi canlarının kaygısına düşmüş bir grup da, Allah hakkında haksız olarak câhiliyye zannına kapılıyorlardı.” (3/Âl-i İmran, 154). Dolayısıyla vahye/ilme dayanan bir inanç değil; zanna ve cehâlete dayanan bir inanç câhiliyyenin özelliğidir.

b- Câhilî yaşayış biçimi, câhiliyye taassub ve barbarlığı: “O zaman inkâr edenler, kalplerine taassubu, câhiliyyet taassubunu yerleştirmişlerdi...” (48/Fetih, 26). Dolayısıyla câhiliyyenin kendine has, İslâm dışı bir hayat tarzı, dünya görüşü söz konusudur.

c- Câhiliyye ahlâk anlayışı/ahlâksızlığı: “(Ey peygamber hanımları!) Evlerinizde vakarınızla oturun, ilk câhiliyye (devri kadınları)nın açılıp saçılarak, zînetlerini göstererek yürüyüşü gibi yürümeyin...” (33/Ahzâb, 33). İslâm ahlâkıyla bağdaşmayan modern bazı tavır ve kıyafet/kıyafetsizliğin eski câhiliyyenin devamı olduğu anlaşılmaktadır.

d- Câhiliyyenin hüküm, yönetim ve devlet anlayışı: “Yoksa onlar câhiliyye idaresini mi istiyorlar? İyi anlayan bir topluma göre, hükmü/hükümranlığı Allah’tan daha güzel kim vardır?” (5/Mâide, 50). Demek ki, Allah’ın hükmüne dayanmayan câhiliyye yönetimi, İslâm öncesi câhilî yönetimin hortlatılmasından başka bir şey değildir.

Baglantı

• 14/12/2006 - NİFAK-MÜNÂFIK

 

 

Nifak: ne-fe-ka kökünden türemiştir. Nefeka kelimesi: Eşyaya rağbeti olmak, tükenmek, azalmak, rûhu çıkmak, ölmek, tünel, tarla faresinin (köstebek) deliğinden çıkıp girmesi gibi anlamlara gelir. İnfak kelimesinin de türediği nefeka kelimesinin bitmek, tükenmek, azalmak ve ölmek anlamlarından yola çıkarak; münâfıkların bitmişliğini, tükenmişliğini, İmanda azalmayı ve ölü bir kalbe sahip oluşlarını ifâde için bu kelime seçilmiş olmalıdır. Münâfık, nifak kelimesinin ism-i failidir; yani nifak yapan, nifak sahibi demektir.  İstılah (terim) anlamı ise, bazı sebepler yüzünden İslâm’a girip zahiren müslüman görünmek, içten içe ise kâfirliğini gizlemektir. Yani dıştan müslüman gözüküp içinden inanç ve düşünce olarak küfürde olmaktır. Bu tanım ve yargı, içinde gizlediği şey, İman esaslarına ait bir inkâr ve yalanlama olan, itikadî münâfıklık içindir; bu kimse,  hâlis münâfıktır. Eğer içinde gizlediği şey, İslâm inanç esaslarının inkârının dışında başka bir husus ise, yani sadece amelle ilgili nifak alâmetlerine sahip ise, o ancak, Allah’a karşı işlenmiş bir günah olur.

Bazı Arap dilcilerinin tespitine göre; nifak, nâfika kelimesinden türemiştir. Nâfika, köstebek deliğine verilen addır. Köstebeğin yuvasının iki kapısı vardır. Kapıların birinden girerken, öbüründen çıkar. Köstebek, çıkacağı bu kapıyı, başıyla vurup dışarı çıkmasına imkân verecek şekilde ince tutar ve bunu da başkası sezemez. Kendisini tehdit eden tehlike, âşikâr ve belli olan giriş kapısı istikametinden gelince, hemen saklı tuttuğu bu dayanıksız kapıdan dışarı çıkar. Kaçmak için yaptığı bu ikinci kapıya nâfika denir. Kelimenin kaynağını bu şekilde tespit, münafığın teşhisine çok yarayacaktır. Çünkü beşer sûretindeki münâfık, bir tarafıyla dine girerken, daima kendisi için sakladığı diğer yönden de ondan çıkar.  İçinden inanmadığı halde, inanıyor gözüken birine münâfık denilmiştir; çünkü küfrünü örter, gizler. Böylece sırf zahirî lafız ve kımıldanışlarla İslâm’ın içine girip bu aldatıcı gösteriş içinde küfrünü gizlediği için, bir tünele giren ve onun içinde gizlenen köstebeğe benzetilir. Kalbinde nifak hastalığı olanlar, köstebekler gibi yer altı faâliyetlerinde bulunmayı meslek edinmişlerdir. Münâfık, girdiği kapının dışında tıpkı köstebek gibi aksi bir taraftan kaçış yolu bulur, dinden çıkar. Nitekim münâfıklarla ilgili şu âyet-i kerime bu durumu açıkça ortaya koyuyor: “Eğer sığınacak bir yer, veya (barınacak) mağaralar, yahut (sokulabilecek) bir delik bulsalardı; koşarak o tarafa yönelip giderlerdi.” (9/Tevbe, 57)

İman ve küfrün dereceleri, çeşitleri olduğu gibi, nifakın da kendine göre kısımları vardır. Bunlar, itikadî ve amelî olmak üzere iki ana grupta toplanır.

İtikadî (inançla ilgili) nifak: Mutlak anlamda nifak dendiği zaman bu kısım kastedilmiş olur. Nitekim Kur’ân-ı Kerim’de de münâfıklar ve onların vasıfları belirtilirken meselenin daima itikadî yönüne işaret edilmiştir. Bu duruma göre münâfık denince: İslâm toplumu içinde can ve mal emniyetini sağlamak; evlenme, boşanma, miras, ganimet gibi müslümanların sahip olduğu her türlü nimetlerden istifâde edebilmek veya birtakım gizli yollar ve entrikalarla İslâm toplumunu içten yıkmak için, asıl mahiyetini ustaca gizleyip kalben inanmadığı halde müslümanlara karşı kendisini inanmış gösteren kimse anlaşılmalıdır. Bu türlü nifak; doğrudan doğruya küfür olduğu için sahibini ebedî azâba götürür. Hem de cehennemde en şiddetli azâba uğrayacak grup bunlardır.

Amelî (davranışlarla ilgili) nifak:  İmana aykırı olmayarak, sadece amelle ilgili olan nifakın bu çeşidi, küfür değildir; fakat büyük günahtır. Bir kimsenin, müslüman olduğu halde, İmanla ilgili olmamak şartıyla  yalan, emânete hıyanetlik, sözde durmama, hile ve riyâ gibi bazı münâfık alametlerini üzerinde taşıdığı olur. Zira bu çeşit nifak alametlerinden tamamen sâlim olmak, hayli güçtür. O yüzden, bazan farkında olmadığı halde bir mü’minde münâfıkların sıfatlarından bulunabilir. Çünkü bazı nifak alâmetlerinin İslâm’la bir arada bulunması mümkündür.

Nifak, kalpte, inançta olursa küfür; amelde olursa suçtur, günahtır. Amelle ilgili nifak vasıfları insanı küfre götürmez. Bu bakımdan bir insanın,  inanç  yönünden  nifakı apaçık olmadıkça; ihmal, tembellik ve ihtiras gibi birtakım nefsânî zaaflar yüzünden ortaya çıkan kusurları sebebiyle münâfıklığına hükmedilmez. Çünkü genel anlamda münâfık sözü, meselenin İman – küfür yönünü ifâde eder. Hadis-i şerifte belirtilen (bazı rivâyetlerde üç; bazı rivâyetlerde dört) vasıf aynı anda bir kişide tümüyle bulunsa dahi, İmanla ilgili olmadıkça, o kimseye münâfık denmemelidir. Ama, bu vasıflara sahip isek, bunların büyük günahlar olduğunu aklımızdan çıkarmamalı, hemen bunlardan tevbe etmeli; çevremizde bu vasıflara tümüyle sahip insanlardan da kendimizi korumaya çalışmalıyız.

Müslümanlar için en tehlikeli olan grup münâfıklardır. Çünkü onlar, bize benzer, bizim gibi görünür, bizim toplantılarımıza katılır, fikir beyan eder. hacca gider, bazan namaz kılar, ama bizim gibi İman etmez. Sadece kendi basit çıkarlarını düşünür.  Küfürlerine bir de hile ve alay karıştırdıkları için münâfıklar, kâfirlerin en âdi, en bayağı ve en alçaklarıdır. Münâfıklar, kâfirlerin aksine, müslümanlarla iç içe yaşadıkları  ve  her  an,  insan  rûhunun  en  aziz gıdası ve beşer hayatının vazgeçilmez  unsuru olan İmanın nice olumlu tecellilerine yakinen şâhit oldukları halde bile gerçek İmana eremeyip daima zikzaklar içinde yaşamaları, onların ne kadar idrâkten ve kalbî duyarlılıktan mahrum olduklarını gösterir. “Doğrusu münâfıklar, cehennemin en alt tabakasındadırlar. Onları (kurtarmaya) bir yardımcı da bulamayacaksın.” (4/Nisâ, 145)

Ayrıca, nifak hastalığının tedavisi, küfür illetinden daha zordur. Çünkü münâfık, hasta olduğu halde doktorun önünde hastalığını gizleyen kimseye benzer. Kâfirin hastalığı meydanda olduğu için, birtakım yollarla kendisine yaklaşılıp tedavisi mümkün olabilir. Münâfık ise, kapısı penceresi belli olmayan yuvarlak, yamuk bir kişilik (kişiliksizlik) olduğundan kendisine nüfuz etme yolu bulunamaz. İslâm davasına zararları açısından ise, münâfıkların kâfirlerden daha tehlikeli olduğu münakaşa götürmez bir gerçektir. Vücudun zayıf ânını kollayan mikroplar gibi; İslâm toplumu içinde daima onların kritik anlarını fırsat telakki edip her türlü mel’aneti yapan münâfıklar; bizim davamızın baş düşmanlarıdır. Nerede, ne zaman ve nasıl karşımıza çıkacakları belli olmadığı için kendilerine karşı tedbir alma imkânı da olmamaktadır.

Kur’an’ın “Doğrusu münâfıklar, cehennem ateşinin en aşağı tabakasındadırlar. Onlar için hiçbir yardımcı bulamazsın.” (4/Nisâ, 145) diye hüküm verdiği münâfıkların kimliklerini, yukarıdaki âyetlerden yola çıkarak şu şekilde özetleyebiliriz:

İnançla ilgili kimlikleri: İnanç konusunda kesin bir tavır ortaya koyamayan, müslümanların arasında olduklarında İmanı; kâfirlerin arasında bulunduklarında şirki açığa vuran insanlardır.

İbâdetlerle ilgili kimlikleri: İnanmadan, riyâ eseri olarak ibâdet yapar, namaza kalktıklarında tembel tembel kalkarlar.

Sosyal ilişkilerde kimlikleri: Kötülüğü emreder, iyilikten alıkoyar, müslüman saflar arasına fitne sokmaya, insanları aldatmaya çalışırlar. Dinleyenleri etkilemek için efsunlu söz söyler, doğruluklarına insanları inandırmak için çok yemin eder, onların dikkatini çekmek ve kendilerine etki etmek için güzel elbise giymekle dış görünüşlerini süslü gösterirler.

Ahlâk ve karakterle ilgili kimlikleri: Kendilerine karşı güvensizlik, ahdi bozma, randevularına ve sözlerine uymama, riyâ, korkaklık, yalan, cimrilik, menfaatçılık, fırsatçılık ve hevâ ü heveslerine uyma.

Tepkisellik ve duygusallıkla ilgili kimlikleri:  Korku,  gerek  mü’min,   gerekse  müşrik olan herkesten korkmak, ölüme karşı yüreksizlikleri müslümanlarla beraber cihada gitmekten geri bırakmış, müslümanlardan hoşlanmayan ve onlara karşı kin besleyen bir psikoloji.

Akılsal ve bilgisel kimlikleri: Yargıda bulunma ve karar alma konusunda tereddüt, şüphe ve güçsüzlük. Hakkı kabul etme konusunda kalbi ve kulakları mühürlenen insan tipi. İman ile küfür arasında tereddüt, fırsatçı ve faydacı. Müslümanların ellerinde faydalanacakları bir imkân olduğunda bundan pay almak için, kendisinin de onlardan olduğunu; müşriklerin imkânları varsa, o paydan mahrum olmamak için aynı tavrı onlara da göstermeleri.

Kısaca; kaypak, kalleş, dönek, şahsiyetsiz, her boyaya giren, fitne ve fesatçı, riyâkâr, ikiyüzlü, yüzsüz, yılışık, söz ve dış görünümle adam kandırmaya çalışan bir tip. 

 

Hadis-i Şeriflere Göre Münâfıkların Özellikleri

Hadis-i Şeriflerdeki münâfık alâmetleri, genellikle amel münafığına aittir. Bu davranışlar, çirkin ve günah olmakla birlikte küfür değildir: Bu hususa dikkat edilerek, bu vasıfları taşıyanlara hemen (itikat açısından) münâfık veya kâfir damgası vurulmamalıdır. Bu nifak alametleri, itikadî nifaka yaklaşılmaması için alınan tedbirler ve uyarılar cinsindendir. Zira, amelî nifak çoğalınca, ileride müslümanın itikadî nifaka yaklaşma tehlikesi doğabilir. 

“Münafığın alâmeti üçtür. Söz söylerken yalan söyler. Va’d ettiği, söz verdiği zaman sözünde durmaz. Kendisine bir şey emânet edildiği zaman hiyânet eder.” (S. Buhârî, Tecrid-i Sarih, 1, no: 31; Tirmizî, İman 14)

“Dört şey kimde bulunursa hâlis münâfık olur. Kimde bunlardan bir kısmı bulunursa, onu bırakıncaya kadar kendisinde münâfıklıktan bir haslet kalmış olur. Bunlar: Kendisine bir şey emânet edildiği zaman hiyânet etmek, söz söylerken yalan söylemek, ahdettğinde, söz verdiğinde sözünü tutmamak, husumet zamanında da haktan ayrılmaktır.” (S. Buhârî, Tecrid-i Sarih, 1, no: 32)

“Yalan, nifak kapılarından bir kapıdır.” (Râmûz el-Ehâdis, no: 1443)

“Münâfıklara sabah ile yatsı namazlarından daha ağır hiçbir namaz yoktur. Halbuki bu iki namazın cemaatinde olan sevâbı bilselerdi, emekleye emekleye    (sürüne sürüne) de olsa, onlara gelip hazır olurlardı.” (S. Buhârî, Tecrid, II, no: 283)  

“Ümmetimdeki münâfıkların çoğunu okuyanlar teşkil eder.” (Râmûz el-Ehâdis, no: 1104)

“Ümmetim hakkında en çok korktuğum, güzel konuşmasını bilen ve kalbi câhil olan her münâfıktır.” (Râmûz el-Ehâdis, no: 1535)

“Haya ve tutukluk İmanın iki şubesidir. Bezâ (açık saçık konuşmak), beyan (lüzumundan fazla konuşmak) münâfıklığın iki şubesidir.” (Tirmizî Terc. c. 3, no: 2096)

“Mü’min   yiğittir,  zekidir,  dikkatlidir,  itaatlidir,  acele  etmeyendir,  âlimdir,  takvâ  sahibidir.  Münâfık  ise, insanları  arkalarından  çekiştiren  ve  yüzlerine karşı dil uzatan bir cehennem odunudur. Şüpheli şeylerde durmaz, harama riâyet etmez, tıpkı gece odun toplayan kimse gibi, nereden kazandığına, nereye harcadığına ehemmiyet vermez.” (Râmûz el-Ehâdis, no: 2860)

“Mü’min rüzgârdan etkilenen ekin gibidir; devamlı belâ içinde olur. Münâfık ise, kesilinceye kadar etkilenmeyen çınar ağacına benzer.” (Râmûz el-Ehâdis, no: 4817)

“Kim insanlara, Allah korkusundan daha fazla korku gösterirse, o münâfıktır.” (Râmûz el- Ehâdis, no: 5957)

“Kim Allah’ı çok hatırlar ve zikrederse nifaktan uzak olur.” (Râmûz, no: 5060)

“Bir kimse, gaza etmeyerek ve cihada gitmeyi gönlünden geçirmeyerek ölürse, bir nevi nifak üzere ölür.” (Riyâzü’s-Sâlihin, II. No: 1346)

“İnsanların en şerlisi, şunlara bir yüzle, diğerlerine başka bir yüzle gelen iki yüzlüler, münâfıklardır.” (Seçme Hadisler, Diyanet Y. 101, 102)

“Mü’min, günahını üzerine düşüverecek bir dağ gibi görür ve günahtan böylece korkar. Münâfık ise, günahını burnunun üzerine konup uçan bir sinek gibi görür.” (S. Buhârî, Deavat 4)

Müslüman, münâfıklık özelliklerini bilmeli, bu tür özellikleri taşımaktan şiddetle kaçınmalı ve bu tür özellikleri taşıyan kimselerle dostuk ve velâyet bağı kurmamalıdır.

Yoksa zamanla onun davranışlarında da aynı tür özellikleri görmek kaçınılmazdır. İnsanı nifaka, münâfıklığa sevkeden şey dünyevî menfaatler ve şeytanî telkinlerdir. Dünyanın gelip geçici, âhiretin ise kaçınılmaz son olduğunu aklından çıkarmayan müslümanlar şeytanın etkisinden kolay sıyrılarak nifaktan uzak durabilirler.

  “Mü’min, bir delikten iki defa ısırılmaz.” Müslümanlar, üç buçuk münafığın oyuncağı olmaya devam eden körler ve avanaklar topluluğu değildir. İzzet ve itibarımıza tekrar kavuşabilmek için, bu dâvânın en sinsi ve en tehlikeli düşmanları olan münâfıkları tanımak ve onların oyununu bozmak zorundayız. Müslümanların hâlâ birtakım canbazlık ve sahteliklere kanıp şeytanların oyuncağı olmağa hakkı yoktur. Her şeyden evvel müslüman, ferâset sahibidir. Herkesin ve her şeyin yerini en hassas şekilde tayin eden bu mânevî sezgi gücüne, yani ferâset ve basirete erdirecek Kur’an’a sarılmalıyız.

Baglantı

• 14/12/2006 - PUT

 

 

Put, kişinin Allah’ın dışında hayatının amacı kıldığı maddî-mânevî her şeydir ve putları bu yönleriyle hayatın amacı kılmak da şirktir. Put sadece tapılan birtakım nesneler değildir. Eğer hayatın amacı haline gelir ve insanı Allah’a isyana sevkederse, yerine göre  makam, para, kadın veya insanlar için değerli herhangi bir şey insanlar için put olabilir.

Kur’ân-ı Kerim’in açıkladığı şirk çeşitlerinden birisi de putlara ibâdet şeklinde ortaya çıkan tapınmadır. Putlar çeşit olarak çok fazla olmakla beraber, genel olarak iki kısımda mütâlea edilebilir:

1- İnsan, hayvan, kuş veya bunların karışımı bir şeklin; ağaç, taş ve madenden yapılarak tapınılması biçiminde ortaya çıkan ilkel putçuluk. Bu tür putlara sanem veya vesen adı verilir. 

2- Herhangi bir şekil düşünmeksizin kafalara, gönüllere, kalplere dikilen veya tâbi olunan putçuluk. Bu tür putperestliğin görüntüsü daha moderndir. Sanem veya vesen dediğimiz ilk maddedeki putlar, tapanların nazarında tabiat üstü yüce bir gücü ve kuvveti temsil ettikleri için putperestler, bu güç ve kuvvetin tapındıkları putlarda gizli olduğuna inanırlar. Bu bağlamda her putun veya putçuluğun ilgili bulunduğu bir efsânesi, tahrif edilmiş tarihsel bir mitleştirmesi vardır. Bu putların bir kısmı iyiliği, bir kısmı şerri, bir kısmı ucuzluğu, düşmandan kurtuluşu, bereketi vs.yi temsil eder.
  
İslâm tarihçilerinin kaydettiklerine göre, putperestlik, İslâm’dan önce Arap yarımadasında oldukça yaygındı. Denilebilir ki, Arabistan’da putçuluğun bütün çeşitleri olmakla beraber, daha çok birinci maddede belirtilen putperestlik yaygındı. Kâbe’nin, putperestliğin sergilendiği bir yer olarak gerçek amacından saptırıldığını görüyoruz. Peygamberimiz (s.a.s.) Mekke’yi fethettiği zaman Kâbe’ye girmiş ve orada Peygamberlerin resimlerinin bulunduğunu görünce, bunların ortadan kaldırılmasını emretmişti. Ayrıca Kâbe’de her biri farklı kabile ve şahıslara ait olan ve değişik şeyleri temsil eden 360 putu görünce, onların da kırılmasını emretmişti.

Putçuluğun her çeşidine karşı çıkan ve putlara tapınmanın kötülüğünü en beliğ biçimde ortaya koyan Kur’ân-ı Kerim  âyetleri,  insanoğluna,  yaratıcının  sadece Allah olduğu fikrini ve putların, heykellerin de yaratıcı değil; yaratık olduğu düşüncesini aşılama sadedinde deliller sunar. “Siz, elinizle yonttuklarınız (putlar)a mı tapıyorsunuz? Oysa sizin de, bütün taptıklarınızın da yaratıcısı Allah’tır.” (37/Sâffât, 95-96)

Put, sadece Arapların câhiliyye döneminde taptıkları basit ve alelâde şekillerden veya özellikle Hz. İbrâhim döneminde olduğu gibi muhtelif câhiliyye sistemlerinde tapınılan tahtadan, taştan, tunçtan heykellerden ve ağaç, kuş, hayvan, yıldız, gök cismi, ateş, ruh veya hayallerden ibâret değildir. Bu basit puta tapınma şekilleri Allah’a şirk koşmanın bütün boyutlarını kapsamaz. Yalnızca bu ilkel putçuluklar üzerinde duracak olursak ve Kur’an’daki şirkten maksadın sadece bunlar olduğunu kabul edecek olursak, oldukça boyutlu olan şirk kavramından bir şey anlamış olmayız. Oysa Kur’an’a göre put, o kadar geniş anlamlıdır ki, kişinin Allah’ın dışında hayatının amacı kıldığı maddî-mânevî her şeydir. Bu putları, hayatın amacı kılmak da Allah’a şirk koşmak olarak nitelendirilmiştir. İnsanları kendilerine faydası dokunmayan ağaç, taş, maden vs. şeylere ibâdete sevk eden sebepler nelerdir? İnsanlar niçin putlara taparlar? Göz göre göre bu cansız şeylere neden tâzimde bulunulmuş ve bulunula gelmektedir?


Putlara Tapınmanın Sebepleri

Kur’an, putlara tapınma sebepleri konusunda şunları sayar:

1- Şefaat düşüncesi ve Allah’a bu aracılarla güya yakın olma arzusu: Kur’an, putçuların bu bahanelerini, yapay kılıflarını geçerli bir neden kabul etmez ve insanların putperestliği bırakmaları için en keskin ve sert dili kullanır (Bkz. 39/(39/Zümer, 3, 44; 10/Yûnus, 18; 17/İsrâ, 56-57; 43/Zuhruf, 86; 30/Rûm, 13).  

2- Aşırı ta’zim: Kur’an’a göre bir varlığa aşırı saygı gösterme, onu yüceltme ve onu ululama, sonuçta onu tanrılaştırmaya yol açacağı için yerilmiş ve şirk olarak değerlendirilmiştir. Sanki ibâdet edilecek derecede yüceltilen şahsiyetler, Allah katında makbul ve aslında böyle bir ta’zimden kaçan kimseler bile olabilirler. Kur’an, peygamberlere, din adamlarına, meleklere, sâlih insanlara vb. varlıklara gösterilen bu aşırı ta’zimi şirk olarak değerlendirmiştir (Bkz. 5/Mâide, 116; tevbe, 30, 31; (34/Sebe’, 40; Nuh, 23).  

3- Aşırı sevgi: Kur’an, herhangi bir şeyi, Allah’ı sever gibi severek, onun arzularına, emir ve yasaklarına itaat etmeyi Allah’a şirk koşmak olarak değerlendirmiş; herhangi bir şeye veya kimseye karşı beslenen aşırı sevgiyi de, onu putlaştırmak olarak nitelemiştir. “İnsanlardan öyleleri vardır ki, Allah’tan başka eşler tutarlar. Allah’ı sever gibi onları severler. İman edenler ise, en çok Allah’ı severler...” (2/Bakara, 165). Allah’a inanmak, kişinin O’nun isteğini kendi dileğine veya başkalarının isteklerine tercih etmesini ve diğer arzuları O’nun yolunda fedâ edecek kadar O’nu sevmesini gerektirir. Allah’ı sevmenin kanıtı, Allah’ın belirli nitelik ve güçlerini başkalarına atfetmemek ve O’nun hakkını sahte ilâh ve rablere vermemektir. Allah’ın sıfat ve güçlerini başkalarına atfedenler, O’nu sevdiklerini iddia edemezler; bilakis bu şekilde O’na ortak koşmuş, Allah’a denk tutmuş olurlar. İnsan, Allah’ın melekleri, Nebî ve velîleri gibi değerli kullarını severken de, bu âyetin çizdiği sınırda durmasını bilmelidir.  Zira Allah için sevmekle,  Allah’ı  sever  gibi  sevmenin  arasındaki  farkı bilmek gerekir. Hiçbir şeyi veya kimseyi Allah’ı sever gibi sevemeyiz, O’na ait vasıfları veremeyiz, O’nun gibi yüceltemeyiz.

Tarihteki putları ve puta tapanları incelediğimiz zaman, şirk temeline dayalı putçuluğun, günümüzde geçerli olan şirkten ve putçuluktan pek de farklı olmadığını görürüz. Mekke’li müşrikler de bir Allah inancına sahipti (Bkz. 29/Ankebût, 61, 63; 39/(39/Zümer, 3). Fakat, Allah’ın hükmü yerine Mekke site devletinin parlamentosu Dâru’n-Nedve’nin kanun yapmasını ve Ebû Cehil gibi tâğutların kendilerini yönetmelerini istiyorlardı. Yer yer dindar kesilmelerine rağmen, tevhid’in karşısında durarak şirke sarılıyorlardı.

Günümüzdede kelime-i şehâdet getirip namaz kılan, oruç tutan, hacca giden kimselerin tâğutun hükmüne rızâ gösterdikleri, tâğuta itaat ettikleri, sadece Allah’a mahsus olan sıfatları başkalarına verdikleri bilinen bir gerçektir. Yine bu kimselerin Allah’ı bırakıp birtakım armaları, şiarları/sloganları, işaretleri, bayrakları, heykelleri, gelenek ve görenekleri, bazı kavram ve ideolojileri, sanatı, sanatçıları, futbolu, sporcuları, gruplarını, parti veya kurumlarını, devlet adamlarını, liderlerini... yücelttikleri ve bu sayılan değerler uğruna mallarını, mülklerini, namuslarını, ahlâklarını pâyimal ettikleri, böylece bu değerlere kulluk ettikleri ortadadır. Sözü edilen bu şahısların, tâğutun ortaya koyduğu nefsanî, şeytanî ve indî değer yargılarıyla Allah’ın kanunları ve şeriatı çatışacak olsa, hep Allah’ın şeriatını onların istekleri doğrultusunda yontarak şekil verdikleri, kısacası putların veya putların arkasına sığınmış olanların emir ve yasaklarını harfiyyen yerine getirdikleri ve Allah’ın şeriatına tamı tamına zıt olan sistemleri kabul ederek onların hükümlerini tatbik ettikleri de inkâr edilemez.

Bunlar, müşrik değil de nedir? Bundan daha açık putçuluk düşünülebilir mi? Putların emir ve direktifleri doğrultusunda hareket ederek onların yolundan santim bile ayrılmayanlar, Allah’ın kitabına ve Rasûlü’nün sünnetine kulaklarını tıkayarak putların ve onların işbirlikçilerinin çağrısına kulak verenlerden daha iyi putperest olur mu? Bunlar, apaçık müşrik olduklarını kendileri ilan ediyorlar. Bu tür insanlar, ister namaz kılsın, ister oruç tutsun, ister hacca gitsin ve isterse sabahlara kadar Allah Allah diyerek tesbih çeksinler. Ne yaparlarsa yapsınlar, kendilerini putçu müşrik olmaktan kurtaramaz, kimse de onları zorla temize çıkararak müslüman yapamaz!.(Kur’an’da Tevhid, Mehmet Kubat, Şafak Y. s. 132-138)

Baglantı

• 14/12/2006 - TÂĞUT

 

 

Tâğut, kelime olarak haddi aşan, azan, hakikatten sapan, taşkınlık gösteren ve her sapıklığın başı  gibi anlamlara gelir; Istılahta ise Allah’a isyan eden anlamında kullanılır. Allah’ın indirdiği hükümlere alternatif olmak ve onların yerine geçmek üzere hükümler koyan her varlık tâğuttur. Bunun insan olması, put, şeytan veya bunların dışında herhangi bir şey olması farketmez. Kur’ân-ı Kerim’de: “Andolsun ki, biz her kavme; ‘Allah’a ibâdet edin, tâğuta kulluktan kaçının’  diye (tebliğat yapması için) bir peygamber  gönderdik.” (16/Nahl, 36).  İnsanlar,  sadece  Allah’a  kul  olma,  yalnız   O’na ibâdet etme hususunda istisnâsız uyarılmışlardır. “İman edenler Allah yolunda cihad ederler; küfredenler ise tâğut yolunda savaşırlar.” (4/Nisâ, 76). Yani insanlar ya Allah’a ibâdet edecekler veya tâğuta kul olacaklardır; bu iki yolun dışında üçüncü bir hal yoktur.

Kur’ân-ı Kerim’de: “Sana indirilen Kur’an’a ve senden önce indirilen kitaplara İman ettik diye boş iddialarda bulunanlara bakmaz mısın? Onlar tâğutun huzurunda muhakeme olmak (hükümlerine boyun eğmek) istiyorlar. Halbuki tâğutu inkâr etmekle (tekfir etmek, lânetlemekle) emrolunmuşlardır.” (4/Nisâ, 60) buyrulmaktadır. Kur’an’daki bütün bu âyetleri dikkate alarak şu hususu belirtmekte fayda vardır: Tâğutun hükümlerine râzı olanlar ve boyun eğenler, kâfirlerdir. Nitekim İbn Kesir, bu hususta şunları kaydediyor: “Bu âyet-i kerimede (4/Nisâ, 60) Hz. Muhammed (s.a.s.)’e ve diğer peygamberlere İman ettiklerini söylemekle beraber, ihtilâf ettikleri hususlarda, Allah’ın kitabından ve Peygamber’in sünnetinden kaçınıp, insanların kendi akıllarına göre (beşerî kanunlarla) hüküm vermesini isteyen kişinin İman iddiasını Allah reddetmektedir.” (İbn Kesir, 1/519)

Bugün dünyada; vahyi inkâr ederek, insanların çoğunluğunun rızâsına göre kurulduğu iddia olunan bütün beşerî sistemler, Allah’ın  hükümlerine  mukabil  ve  onların  yerine  geçmek  üzere  hükümler  icad etmektedir. Dolayısıyla bütün beşerî sistemler, bu noktada “tâğut özellikler taşırlar. Bu, bir anlamda bütün ideolojik sistemler için de geçerlidir. Daha genel bir ifâde ile, İslâm’ın dışındaki bütün sistemler tâğutîdir.  Tâğutların  hükümlerine  göre  yönetilen bütün yerlerde yaşayan mü’minlerin, Allah’ın indirdiği hükümlerin gâlip gelmesi uğruna cihad etmeleri farz-ı ayndır. Şurası unutulmamalıdır ki, tâğutun hükümlerine  “evet”  diyenler, Allah’ın dinine  “hayır “  demiş, küfretmiş durumundadırlar. Bunu ister bilerek, ister bilmeyerek yapsınlar durum asla değişmez. Çünkü bütün peygamberlerin insanlara; “Allah’a ibâdet edin, tâğuta kulluktan kaçının” diye tebliğat yaptıkları âyetlerle sâbittir. Tâğutun hükümlerini inkâr etmeyen ve tâğutî güçlerle mücâdele vermeyen kimse, ne kadar âlim olursa olsun,  “müsteşrik”  çizgisini asla geçemez (Y. Kerimoğlu, Kelimeler Kavramlar, s.316).   

Tâğut, Hakkı tanımayıp azan ve sapan her kişi ve güce verilen addır. Şeytana da bu yüzden tâğut denmiştir. Tâğut, hakka, hakikate ve İmana karşı gelen, Allah’ın kulları için çizdiği nizamı ve sınırları aşan herşeyi ifâde eder. Tâğut, bir şahıs olabileceği gibi, Allah nizamından alınmamış her türlü sistem, Allah’a bağlanmayan her çeşit fikir, düşünce, âdet ve alışkanlık da olabilir. Kim bütün bunları ne şekilde olursa olsun reddeder ve yalnız Allah’a İman edip bağlanır, sadece Allah’ın kanun ve nizamlarını kabul eder ve tüm yaşantısını buna göre düzenlerse, sağlam bir kulpa bağlanmış, yani kurtulmuş olur (2/Bakara, 256). Tâğutu reddetmeden İman eksiktir, yarımdır; böyle bir İman geçerli olmaz. Bu durum, aynen müşriklerin Allah’a inanması gibidir. Tâğut, Allah’a ibâdetten alıkoyan, Allah’a giden yolu tıkayan, dini Allah’a has kılmayı, Allah ve Rasûlü’ne tâbi olmayı önleyendir. Bu, cinnî ve insî şeytan olabileceği gibi, ağaç, beton, tunç, taş, mezar, inek, para, ateş, âdet ve sistem de olabilir. Günümüzdeki medya araçlarının çoğunu da bu kavramın içine koyabiliriz.

Mevdudi’ye göre tâğut kelimesi, sözlük anlamıyla, sınırları aşan herkes için kullanılır. Kur’an bu kelimeyi Allah’a  isyan  eden,  Allah’ın  kullarının hâkimi olduğunu iddia eden ve onları kendi kulu olmaya zorlayan kimse için kullanır. Eğer bir kimse Allah’a isyan eder ve O’nun kullarını  kendisine  boyun  eğmeye  zorlarsa,  o zaman  tâğuttur.  Böyle bir kimse; şeytan, rahip, dinî veya politik lider, kral veya bir devlet olabilir. Bu nedenle bir kimse tâğutu reddetmedikçe Allah’a inanmış sayılamaz. Tâğutun, tekil ve çoğul anlamı birlikte kullanılır.  Çünkü Allah’ı inkâr eden kimse, sadece bir tek değil; binlerce tâğutun kölesi olur (Tefhim, 1/202). Tâğut, İlâhî olmayan hükümlere göre kararlar veren otorite demektir. Tâğut kelimesiyle, aynı zamanda, Allah’ı tek hâkim/egemen ve Rasûlü’nü nihâî otorite olarak tanımayan hüküm sistemleri de kastedilir (Tefhimu’l Kur’an, 1/375).

Seyyid Kutub da tâğutu şu şekilde tanımlar: Allah’ın emri dışındaki her çeşit sistem, Allah’ın şeriatına dayanmayan her türlü nizam tâğuttur. Tâğut, Allah’ın şeriatından başka bütün idare şekilleridir. Zira insan, ulûhiyet özelliklerinden birisini kendisine mal edip, adâletin ve hakkın ta kendisi olan şeriatın hududlarını aşarak kendi egemenliğini ileri sürerse tuğyan etmiş ve kendi haddini aşmış demektir. Böyle bir şey, tuğyandır ve böyle iddialar ileri sürenler tâğî denilen haddini aşmış âsilerdir.  Bunlara inananlar, bunlara tâbi olanlar şirk içerisindedirler, küfür içerisindedirler (Fi Zılal, 3/269).

Yusuf el-Kardavi’ye göre, Allah’ın şeriatı ile çatışan bütün gelenekler, rejimler, zâtında güç görülen eşya, insan ve putlar tâğuttur.  Tâğut,  kulun haddi tecavüz ederek, ibâdet ettiği, tâbi olduğu ve itaat ettiği şeydir. Her kavmin tâğutu, kendisine hüküm götürdükleri, huzurunda muhakemeleştikleri, ibâdet ettikleri, tâbi oldukları, yalnız Allah’a itaat edilmesi gerektiği yerde itaat ettikleri kimse veya varlıklardır. Bunların ve bunlarla ilişkisi olan insanların durumlarını düşündüğümüz zaman, insanların çoğunu Allah’a ibâdet ve itaatten yüz çevirmiş, tâğutlara ibâdet ve itaat eder halde görürüz (Tevhidin Hakikati, s. 57).

4/Nisâ, 76. âyetine göre tâğut, Allah’a karşı olanların, uğruna savaştığı şey, nesne, insan, dâvâ, ideoloji olarak anlaşılmaktadır. Tâğut, itaatte Allah’a ortak koşulan her şeydir. Kendisine kayıtsız şartsız itaat edilecek tek merci Allah’tır. O’nun dışındakilere O’ndan dolayı itaat edilir. Bu tür itaatler, meşrûiyetini Allah’tan alırlar. Kur’an, Allah’tan başkasına itaati, tâğuta itaat ve ibâdet olarak nitelemektedir (16/Nahl, 36). İtaat edilen şey, Allah’ın hükümlerine aykırı olursa, itaat tâğuta itaatin ta kendisi olmaktadır (4/Nisâ, 60).

Tâğut bir semboldür; küfrün, zulmün, şerrin, haksızlığın, adâletsizliğin, putçuluğun, azgınlığın, sapkınlığın ve daha aklımıza gelebilecek tüm kötülüklerin sembolü. Bu sembol, bazan kendini Firavun ilan eden antik ya da çağdaş bir yönetici, bazan cansız bir eşya, bazan bir ideoloji, bazan da şeytan, uğur, şans, talih gibi soyut şeylerdir. Tâğut, insanoğlunun ilâhlaştırdığı her şeydir. Daha doğrusu tâğut, insanla Allah arasına gerilen şeylerin tümüne verilen ortak isimdir. Allah’ın koyduğu sınırları çiğneyen insan tuğyan etmiştir. İşte tâğut, o insana bu sınırları çiğneten şeydir. Eğer o şey insansa ve kâfirse ona itaat eden de kâfir olur; yok eğer insanın itaat ettiği tâğut münâfıksa ona itaat eden de münâfık olur. Tabii fâsıksa fâsık; zâlimse zâlim olur (M. İslâmoğlu, İman Rİsalesi, s.170).  

Bütün bu açıklamalar çerçevesinde tâğut, her türlü azgınlık, sapkınlık, aşırılık ve bâtıl inanç ve davranışları sembolize eder. Tâğut, tuğyanı yaşayan ve yaşatmaya çalışan kişi ve güçtür.

Tâğut, her devirde Firavun ruhlu kişilerle, onların yardakçıları olan grubun genel adı, cins ismidir. Her devirde birden çok tâğut bulunur. Tâğutların, kabile çapında, millet çapında olanları yanında bölgesel ve enternasyonal olanları da bulunacaktır. Bunlar, birbirlerinden habersiz olabilecekleri gibi, organize de olabilirler. Hatta, İblisler parlamentosu (hizbu’ş-şeytan, evliyâu’ş-şeytan) gibi birlikler, beraberlikler vücuda getirebilirler. Tâğutlar, aralarında hiyerarşik bir düzen kurabilir, paralellik veya entegrasyona gidebilirler. Böyle olunca tâğutî sistemler, parlamentolar, prensipler geliştirilebilir. Meselâ, Muhammed İkbal, emperyalist bâtılıların oluşturdukları sömürü düzeninin temsilcilerinin vücut verdikleri organizasyonu, İblisler parlamentosu diye anmıştır. Aynen bunun gibi tâğutlar parlamentosu deyimini de kullanabiliriz.  Kur’an, bu noktada evliyâu’t-tâğut (tâğutun dostları, görev arkadaşları, destekçileri) deyimini kullanıyor (2/Bakara, 257).

Hz. Âdem’den günümüze kadar, genel anlamda insanlığın iki tanrısı var olagelmiştir: Allah ve tâğut... Tarih boyunca insanoğlu ya tevhid dinine mensup olmuş ve bu dinin tanrısı olan Allah’ı kendisi için yegâne ilâh edinmiş; ya da şirk dinine mensup olmuş ve bu dinin çok çeşitli olan tanrı veya tanrılarına ittiba etmiştir. İşte Kur’an, şirk dininin tanrı veya tanrılarına genel olarak tâğut demektedir.


Tâğut tanımına girenler şunlardır:

a- Arzuları mâbudlaştırılan nefis, tâğuttur.

b- Allah’ın emir ve yasaklarını tanımayan, İslâm nizamı ile çatışan düzen ve düsturlara çağıran her fert ve önder tâğuttur.

c- Allah’tan gayrı, zâtında güç görülen eşya, insan ve putlar tâğuttur.

d- Şeytan tâğuttur.

e- Allah’ın şeriatı ile çatışan bütün gelenekler, esas alınan bütün rejimler tâğuttur(Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, 2/869) 

Tâğutları destekleyen, onları ölçü alan, onlara sevgi besleyen her insan, Allah’a ibâdet ve kulluktan vazgeçip tâğutun kulluğunu kabullenen şeytan askeridir. Allah’ın emirleri ve yasaklarıyla  çatışan  nefsi, fertleri, önderleri,  rejimleri  ve  ilkeleri  reddetmedikçe,  hâkimiyetin yalnız Allah’a ve O’nun nizamı İslâm nizamına ait olduğunu tasdik etmedikçe, tevhid kulpuna yapışılamaz (Bkz. 2/Bakara, 256). Müslüman  olmak  için  şart  olan tâğutun şiddetle reddedilmesi, sadece sözle yeterli değildir. Rûhun derinliklerinde kasırgalaşan ve amelî hayatta neticeler doğuran fiilî bir red gerekir. Bunun için de tâğutla savaşmak lazımdır. Bu savaşın gerekleri:

a-  Allah’ın emir ve yasaklarına tâbi oluncaya kadar tâğut olan nefisle savaşmak,

b- Kişisel ve toplumsal hayatımızı Allah’a döndürmemize engel olan ve tâğut olan câhiliyye düzenleri ve tâğutî fikir babaları ile savaşmak.

İslâm’da emrolunan cihad, İşte bu tâğutlara karşı verilmesi gerekli olan mücâdeledir. Tâğutla çatışmak, hakkı getirmek ve bâtılı gidermek için olacağından, her kesimden  ve  her  iş yapanlardan  bütün mü’minler, tâğutla mücâdele edeceklerdir. Bu, farz bir görevdir. Rabbimiz, mü’minleri tâğuta karşı kendi nizamının savaşçıları olarak takdim ediyor (4/Nisâ, 76). Tâğuta ve ondan yana olanlara karşı mücâdele vermeyenler mü’min kalamazlar. Bunun içindir ki, Peygamberimiz: “Her kim (tâğuta karşı) cihad etmeden ve onunla mücâdele (ederek Hakkı hâkim kılma) arzusunu rûhunda duymadan ölürse nifaktan bir şube üzerinde ölür.” (Sahih-i Müslim; Riyâzü’s- Sâlihin, II, no: 1346) buyurmuşlardır. Tâğutu kalben reddetseler dahi, fiilen onunla vuruşmayanlar, amelî hayatın icabı onunla anlaşma ve dostluk kurma yoluna gitmeye mecbur kalırlar. Bu da Allah ve tâğut dostluğunu bir araya getirmek olan nifakın ilk tezâhürü olur. Halbuki Allah, tâğuta ancak kâfirlerin dostluk gösterebileceğini açık bir şekilde belirtmiştir (Bkz. 2/Bakara, 257).

Yolların ayrılış noktasındayız: İnsan, ya tâğuta tâbi olup geçici zevkler peşinde koşacak; o zaman sonuç, dünyada zillet ve kullara kulluk; tâğuta kalben teslim olmak  (İman etmek)  sûretiyle  hevâ  ve  heveslerine göre yaşamanın sonucu âhirette de varış, cehennem olacaktır. Veya tâğutları reddedip Allah’a dostluk; hayatını İslâm’ın hükümlerine göre tanzim edip izzetli, onurlu bir hayat ve cennet: “Tâğuta kulluk etmekten kaçınıp Allah’a yönelenlere müjde vardır(Ey Muhammed!) Dinleyip de sözün en güzeline uyan kullarımı müjdele. İşte Allah’ın doğru yola ilettiği kimseler onlardır. Gerçek akıl sahipleri de onlardır.” ((39/Zümer, 17-18).  Bu iki inanç ve yaşama biçiminin dışında üçüncü bir durumdan söz etmek mümkün değildir!

“İman edenler Allah yolunda savaşır; küfredenler de tâğut yolunda savaşırlar. O halde, şeytanın dostlarıyla savaşın; çünkü şeytanın hilesi zayıftır.” (4/Nisâ, 76)

Baglantı

• 14/12/2006 - FİRAVUN

 

 

Fir’avn, aslında özel isim değildir; Diliyle veya hal diliyle tanrılık iddiasına kalkışan her tâğutun ünvanı olabilecek şekilde prototiptir. Fir’avn, Keyhüsrev’in Mısır’ı ele geçirip İran’a katmasından önce, Mısır’da hüküm süren hükümdarlara verilen ünvandır. Özellikle tanrılık iddiasında bulunduğu için Hz. Mûsâ’nın mücâdele ettiği azgın Mısır hükümdarının adı yerine geçmiştir. O yüzden bu tarihî şahsiyete “Fir’avn-ı Mûs┠da denir. Kur’an’da, Allah’tan korkacak kimseler için ibret olsun diye, 170’den fazla âyette söz edilmektedir.

“Fir’avn’a git, çünkü o azmıştır. De ki: ‘(114/Nâsıl,) tezkiyeye/arınmaya gönlün var mı? Seni Rabbine (O’nu bilmeğe) ileteyim de O’ndan korkasın.’ (Mûsâ gitti, Allah’ın emrini Fir’avn’a duyurdu.) Ona büyük mûcizeyi (asânın ejderha oluşu mûcizesini) gösterdi. Fakat o, (Mûsâ’yı) yalanladı, karşı geldi. Sonra sırtını döndü, koşmağa başladı (Mûsâ’nın getirdiklerini iptal etmek için bütün gücüyle çalışmaya koyuldu)(Adamlarını) topladı, (onlara) bağırdı: ‘Ben sizin en yüce Rabınızım!’ dedi. Allah da onu, (sonrakilere ve öncekilere ibret olacak biçimde) âhiret ve dünya azâbıyla yakaladı. Şüphesiz bunda (Allah’tan) korkacak kimse için ibret vardır.” (79/Nâziât, 17-26)

Kur’an’ın birçok âyetinde geçen Firavun, Hz. Mûsâ ile kardeşi Hz. Hârun’un mücâdele ettikleri Firavun’dur (20/Tâhâ, 29-36). “Andolsun biz ona (Fir’avn’a) âyetlerimizin hepsini gösterdik, yine de yalanladı ve dayattı.” (20/Tâhâ, 56). Firavun, Hz. Mûsâ ile mücâdelesinde yenik düşünce, zorlayıp büyü yaptırdığı sihirbazları da “Hârun’un ve Mûsâ’nın Rabbine inandık” diye teslim olunca, onların elleriyle ayaklarını çapraz kestirip hurma dallarına asacağını söyleyerek tehdit etti. Allah, İsrâiloğullarını, Fir’avn ailesinin zulmünden kurtarmıştır (Bkz. 20/Tâhâ, 57-73, 77-81; 2/Bakara, 49).
 
Kur’an’da Firavun’dan “zü’l-evtâd (kazıklar sahibi)” (89/Fecr, 10) diye de söz edilmektedir. Saltanat sahibi olan bu azgın, kızdığı kişileri kazığa bağlayarak işkence ediyordu. Nitekim, Firavun ailesi, İsrâiloğullarına “azâbın en kötüsünü revâ görüyor, yeni doğan erkek çocuklarını boğazlayıp fenalık için kızları sağ bırakıyordu.” (2/Bakara, 49-50).

Baglantı

• 14/12/2006 - HÂMÂN

 

 

Hâmân; Firavun’un “etkili” çevresinde yer alan “firavunlaşmış” kimliklerden biri olmakla, bir yanıyla firavun kulu; öte yanıyla da bir tâğut. Küfür düzeninin çarklarını döndüren büyük dişlilerden biri. Üst seviyede etkili ve yetkili olan rütbeli komutan, vezir, bürokrat, medya patronu. Kendinden üstte gördüğüne kulluk yapan, onun emrinde bir kul olmakla birlikte, kendinden altta gördüklerine tanrılık taslayan, düzene güç vermek için halka zulmeden etkin ve yetkili kişilik.

Kur’ân-ı Kerim’de Hâmân’ın adı altı yerde geçer. Bu âyetleri görelim:  “Ve, onları (17/İsrâiloğullarını) o bölgede yerleştirmek ve Firavun, Hâmân ve onların askerlerine gocundukları sonucu göstermek istiyoruz.” (28/Kasas, 6) “Firavun’un adamları, kendilerine bir düşman ve üzüntü olsun diye O’nu (Mûsâ’yı) bulup aldılar. Doğrusu ya, Firavun, Hâmân ve ordusu yanılmıştı.” (28/Kasas, 8) “Firavun: ‘Ey ileri gelenler’ dedi, ‘sizin benden  başka  tanrınız  olduğunu  bilmiyorum.  O halde, ey Hâmân, toprak  üzerine  ateş  yak,  tuğla hazırlayıp benim için bir kule yap; belki Mûsâ’nın tanrısına ulaşırım. Doğrusu ben, O’nu yalancılardan sanmaktayım’ dedi.” (28/Kasas, 38) “Karun’u da, Firavun’u da, Hâmân’ı da (helâk ettik). Andolsun ki Mûsâ, onlara o mûcizeleri getirmişti. Ama onlar orada büyüklük taslamışlardı.” (29/Ankebût, 39) “Andolsun ki, Mûsâ’yı âyetlerimizle ve apaçık bir delille Firavun’a, Hâmân’a ve Karun’a gönderdik. Onlar da, ‘bu, yalancı büyücünün birisidir’ dediler.” (40/Mü’min, 23-24) “Firavun dedi ki: Ey Hâmân, bana bir kule yap. Belki yollara, o göklerin yollarına erişirim de, Mûsâ’nın tanrısına ererim. Doğrusu, ben O’nu kesinlikle bir yalancı sanıyorum. Böylece işinin kötülüğü Firavun’a süslü gösterildi ve doğru yoldan saptırıldı.” (40/Mü’min, 36-37)  

Mealini alıntıladığımız ilk âyette “Firavun, Hâmân ve onların askerleri” ibaresi geçmektedir. Buradan, Firavun ordusunun bütünüyle Firavun’un yönetim ve denetimi altında olmadığını, Hâmân’ın ordu komutanı konumunda olduğu veya o konuda bağımsız güç olduğu anlaşılmaktadır. Demek ki, şimdi çok az sayıdaki ülkede görülen askeriyenin ve komutanların devlet otoritesinden bağımsız, hatta düzeni yönlendiren temel güç olması Firavun dönemlerinden kalma bir ilkel anlayıştır. Bu iki başlı yönetimin pîri/duâyeni Hâmân’dır. Hâmân, görünürde ikinci adamdır, ama bazı ipler onun elindedir. Zaten hiçbir tâğutun, hiçbir Firavunun, destekleyicileri, bu tür bürokrat ve komutanları olmadan zulüm çarklarını döndürmeleri mümkün değildir.

Firavun’un öne sürdüğü tanrılık savını gözler önüne koymak, güya ispatlamak için yararlanacağı kule yapım işini, Hâmân’a verdiğini âyetlerden anlamaktayız. İlk bakışta Hâmân’ın kule yapımıyla görevlendirilmesi gibi basit bir durum var gibi görünse de, bu olaydan, gerçekte Hâmân’ın Firavun tarafından çok güvenilir ve becerikli biri olarak görüldüğü anlaşılmaktadır. “Böylece işinin kötülüğü Firavun’a süslü gösterildi ve doğru yoldan saptırıldı.” diye buyrulması da, süslü gösterenin ve saptıranın Hâmân ve benzerleri olduğu izlenimini verilmektedir. Âyetlerde Firavun ile birlikte anılan Hâmân’ın ikili olduğu anlayışı verilmektedir. Her ne kadar Firavun baş tâğut ve tek ilâh taslağı gözükse de, her ikisinin de aynı çizgi üzerinde ve birbirini etkileyen yönleri olduğu anlaşılmaktadır. Bir ortak eylem ve davranış biçimi vardır, ama bu ortak davranışın güdümleyicisi ise, kesinlikle bir başına Firavun değildir. Düzenin kararlaştırıcısı, güdücüsü, yürütücüsü, uygulayıcısı Firavun’un çevresindeki bürokrat kesimdir; Hâmân da bunlardan biri ve belki en önde gelenidir. Firavun’un yakın çevresindeki güçlüler gibi, Firavun’a tâğutlukta da ortaktır. Bu yanıyla Hâmân, tâğutların buyruğunda görünmekle birlikte gerçekte birer tâğut olan; buyruğunda bulunduğu tâğuta destek verip yol göstererek, ona güç sağlayıp yardımcı olmakla tâğutlaşmış bulunan ikinci adamların tâğutluğunun bir prototipi olarak anlaşılmalıdır.

Baglantı

• 14/12/2006 - KARUN

 

 

Zenginliğe verdiği önem, zenginliği bilimle ilişkilendirmesi, bilimi de zenginleşmek için kullanmış olmasının yanında, bu gücüne dayanarak insanlar üzerinde egemenlik kurmağa kalkışmasına varıncaya kadar, herşeyiyle Karun, tam bir çağdaşımız. Karun için ekonomi simgesi tanımlamasını yapmak yanlış olmayacaktır. Ekonomizmin ilk habercisi, ilk uygulayıcısı; işbirlikçiliğin de. Bu özellikleri ile de diğer tâğutlara göre, çağın içinden bakıldığında, biraz daha fazla tâğut görünmekte. Her cinsten tâğutun, şu ya da bu derecede örnekleri her yerde ve her çağda görülebilirken, Karun, günümüzde nice insanı kendilerine kul yapan ve insanların kanlarını emen emperyalizm/sömürü, kapitalizm, materyalizm gibi zulüm anlayışlarının piri/duâyeni olma şerefini(!) taşımakta. Karun’un kimliğini Kur’an’dan öğrenelim:

“Karun, Mûsâ’nın kavmindendi. Ama onlara karşı azdı. Ve biz, kendisine hazinelerden öyle vermiştik ki, anahtarları, güçlü kuvvetli bir topluluğa ağır geliyordu. Hani, kavmi ona ‘şımarma, çünkü Allah şımaranları sevmez. Allah’ın sana verdiği şeylerde âhiret yurdunu gözet, dünyadan payını da unutma. Allah’ın sana ihsan ettiği gibi sen de ihsanda bulun. Yeryüzünde bozgunculuk isteme; doğrusu Allah, bozguncuları sevmez’ demişti. O, ‘bu servet, ancak, bende bulunan bir bilimden ötürü verilmiştir’ demişti. Bilmez mi ki Allah, önceleri, ondan daha güçlü ve topladığı şey daha fazla olan nice nesilleri yok etmiştir. Suçluların suçları kendilerinden sorulmaz.” “İşte debdebesi ile kavminin karşısına çıktı. Dünya hayatını isteyenler, ‘Karun’a  verilenin benzeri bizim de olsaydı; doğrusu o, büyük bir hazdır’ demişlerdi.”  “Kendilerine bilgi verilenler de demişlerdi ki: ‘Size yazıklar olsun. İman edip sâlih amel işleyen kimseye Allah’ın sevâbı daha  iyidir.  Ona  da  ancak,  sabredenler  kavuşabilir.”  “Derken,  kendisini  de,  konağını da yerin dibine geçirdik. Şimdi, Allah’tan başka kendisine yardım edebilecek kimseler de yoktur. Kendi kendisini savunabilenlerden de olamamıştır.”  “Daha dün onun durumuna imrenenler, ‘vay, demek ki Allah, kullarından dilediğinin rızkını genişletiyor da, azaltıyor da. Eğer bize lutfetmemiş olsaydı, bizi de yerin dibine geçirirdi. Demek ki kâfirler, gerçekten kurtuluşa erişemiyor’ demeye başladılar.” (28/Kasas, 76-82) “Karun’u, Firavun’u, Hâmân’ı da helâk ettik. Andolsun ki Mûsâ, kendilerine belgelerle gelmişti de onlar, yeryüzünde büyüklük taslamışlardı. Oysa, azâbımdan kurtulamazlardı.” (29/Ankebût, 39) “Andolsun ki Mûsâ’yı mûcizelerimiz ve apaçık delillerle Firavun, Hâmân ve Karun’a göndermişizdir. Onlar, ‘bu, yalancı büyücünün biridir’ demişlerdi.” (40/Mü’min, 23-24)

Karun’un Hz. Mûsâ döneminde yaşamış bulunduğunu ve üstelik O’nun kavminden olduğunu, Kur’ân-ı Kerim’in haberlerinden öğrenmekteyiz. O, kendi kavmine karşı azmış, taşkınlıklar içine girmiştir. Gösterdiği taşkınlık ve azgınlık, bu yolla kapı açtığı bozgunculuk, kendisine bir peygamber gönderilmesi sonucunu vermiş; Hz. Mûsâ, doğruya çağırsın diye kendisine de gönderilmiştir. Hz. Mûsâ’nın gönderildiği kimseler olarak, Firavun, Firavun’un ailesi ve erkânı ve Hâmân’la birlikte aynı çizgiyi taşıdığını, büyüklenme çizgisinde bulunduğunu gösterir. Şu var ki, Karun’un “peygambere ihtiyaç gösterici” noktaya gelmesi, Firavun ve Hâmân’dan sonradır. Gerçekte, peygamber gönderildiğinden söz eden âyette Karun’un adı en son geçer. Oysa, bu kimselerin helâkini bildiren âyette adı ilk anılan Karun’dur; demek ki, ilk helâk edilen o olmuştur.

Âyetteki “Mûsâ’nın kavmindendi” ibaresi, Karun’un soyca da inanç bakımından da Hz. Mûsâ bağlılarından olduğunu gösterir. “Azdı” ifâdesi de, özellikle bu inanç bağlamında alınabilecek bir tanımlamadır. Kavminden, bilen kişilerin nasihatleri de yine bu din bağının bir başka kanıtıdır. Büyüklük taslayarak azmasının sebebi, Allah’ın verdiği hazinelerdir. Bu verilenlerle o, âhiret yurdunu arayıp dünyadan da payını unutmayacağına, azgınlık yolunu tercih etmiştir. Halkına gösteriş yaparak onları etkilemeğe çalışmış, şımarıklık yapmış, Hakka karşı böbürlenmiş, yapılan uyarılara kulak tıkamış, ihsanda bulunacağı yerde serveti ile bozgunculuğa yol aramağa kalkışmıştır.

Bu yol üzerinde bulunan Karun, azgınlık ve taşkınlığının doruk noktasına, “bu servet, ancak bendeki bir bilgiden ötürü verilmiştir” sözleriyle tırmanmıştır. Çünkü, bu karşılık, servetin Allah’ın ihsanı olarak verilmiş bulunduğunu ifâde edenlere yönelik olmakla, Allah’ın ihsanını red ve servetin bilgiden ötürü olduğuna inancı bir vurgu haline dönüşmektedir. Karun’un halka karşı böbürlenişinde servete dayanmakla kalmadığı, bilgisini de servete dayanak  sayarak  bir  başka  böbürlenme vesilesi olarak sergilemesi söz konusudur. Karun, dünyadan daha büyük pay almaya yönelmekte, bunun için bozgunculuğa kalkışmakta, Allah’ın verdiğininin bir kısmını bile Allah yolunda infak etmeyi kabullenmemekte, sağladığı başarılara bakarak şirk koşucu bir çizgiye varmaktadır. Mal sevgisi, mala güven, daha fazlasına hırs ve tutku gösterme, eli sıkılık, mala dayalı güç sergileme, insanlar üzerinde egemen olmak isteyiş, çıkarcı ve dünyacı tavır, tâğutlara ve tâğutluklara ortam hazırlar.

Bu, nimetin musibete dönüştüğü noktadır. Verilmiş olan nimetlerle şımaranların helâke gittiği ve götürdüğü nokta. Gerçekte bir imtihan ögesi olan servet, kula veya kullara bağlandığı, onların güdümünde gerçekleştiğinin sanıldığı anda, Yüce Allah’ın olan ve rızık olarak dilediği kimselere dilediğince verdiği bu şeyler, yönelim, davranım, tutum, yorum ve uygulamalarıyla kul düzeyine indirildiğinde, artık kurtuluşun yolu tıkanmıştır. Varlık, o takdirde güçlük ve darlık haline dönüşüvermiştir. Karun, bu sürecin kolayca izlenebileceği bir ortamın merkez kişisi olarak yeterli bir örnek oluşturur. Gerçekten de o, serveti bütünüyle kendi yetkinliği içinde görmüş, edinimini kendinde olan bir bilgiye bağladığı gibi, kullanımında da keyfîlik içinde bulunagelmiş; gösteriş yapmış, şımarmış, büyüklenmiştir. Bu, Allah’ı dışlama olayıdır. Ama şurası var ki, servetini, kendinde bulunduğu bilimden ötürü sayan Karun’un sahip olduğu, gerçek bilim değil; Karun’un sanısı/zannıdır. Kur’an’a baktığımızda, bu tür bilimin, bilim giysili sanıların belli başlı özellik ve işlevlerini gözler önüne serici şu ölçüleri elde ederiz: Allah’ın elçilerine karşı çıkanlar, hep, bilime dayandıkları savını öne süregelmişlerdir. Bu savlarına karşın bilim sandıkları şey, aslında kendi zanlarıdır. Zanlar/sanılar ise, doğruyu dile getirmez, gerçeğe götürmez. Bilimi öne sürerek, kendince bilime dayanarak herşeyi dışlama ve inkâr ile gerçekleşen istikbar/büyüklenme süreci Karun’da böyle oluşmuştur.

Günümüz insanı da tıpkı Karun gibi, bilime dayanarak yeryüzü üzerinde egemenlik kurmanın savaşımını sürdürmekte, bu doğrultuda da âhiret yurdunu dışlayıcı bir büyüklenmenin içine girmiş bulunmaktadır. Karun’un çağdaş yanlarından biri de, İlâhî güce kafa tutucu yapısıdır. O, ekonomiye verdiği değerle, ekonominin gel-gitleri içinde yaşayan çağımız insanıyla çağdaşlaştığı gibi; bilim savı ve bilime yaklaşımı ile de, tıpkı günümüz dünyasında gözlendiği üzere, yok olma eğilimine girmiş olmaktadır. Karun’un göze çarpan bir başka çağdaş yanı da, işbirlikçi oluşudur. Gerçekten de o, Mûsâ kavminden olmakla birlikte, bu kavim, Mısır’da horlanan, ezilen, köleleştirilen durumdayken; eğer bu servete sahip olmuşsa, buna olağan bir gözle bakmak mümkün değildir. Çünkü ne ticaret yapma yetkisi, ne de zorbalık ve benzeri yollarla servet edinme imkânı, Mûsâ’nın kavminden olan biri için sözkonusu değildir. Firavun’un bilgisi ve ilgisi olmaksızın böyle bir servet edinmek mümkün olmadığı gibi, Firavun’un Mûsâ kavminden birine bu fırsatı vereceğine inanmak da güçtür. Ancak, kendi halkının sömürülmesi ve köleleştirilmesi sürecinde Firavun ile işbirliğine girmiş olursa, bunun karşılığı olarak imkân sahibi olacaktır. Bu ise, Karun’un, günümüzde örneklerini bolca gördüğümüz bir işbirlikçi olduğu sonucunu doğurur. Âyetlerde Firavun ve Hâmân ile birlikte sayılması da, onun Firavun’a yakınlığının, bu işbirlikçiliğinin açık bir delili olarak alınmalıdır.

Yeryüzünde halife olarak yaratıldığı halde, bu yetkinliğini kötüye kullanarak yeryüzünde fesad/bozgunculuk yapanlarla yeryüzünün kendisi hesaplaşmıştır. Cezânın amel cinsinden olduğu hükmü gerçekleşmiş, üzerinde büyüklenip duran bu tâğutun defterini yer dürmüştür. Karun’un yerin dibine batması, yerin onu yutması,  yeryüzünün bu tâğut ile hesaplaşması, yeryüzünün intikamıdır.

Bir gün öncesinde Karun’un malına özenenlerin, onun helâkından ibret alması Kur’an’da zikrediliyor. Bu kıssadan hisse alınması için önemli bir noktadır; Önce Karun’a imrenenler, karşılaştıkları olay karşısında uyanmakta, kendilerine zenginlik verilmemiş olmasını bir lütuf olarak görmekte ve uyanışlarını da “vay, demek ki...” sözleriyle döne döne vurgulamaktalar. Bu iki farklı tavır, Karun’dan sonra dünyaya gelen insanlara da önemli bir uyarıdır. Olayın bu çizgi üzerindeki gelişmesi, özellikle, inanmış olanların mala, mülke, servete bakış açısını eğitici ve biçimlendirici oluşuyla önemlidir. Bu gelişme, mü’minlerin gözünden ve gönlünden dünyacı güçlenmeye imrenmeyi ve bu doğrultuda yanlış şartlanmalara düşme eğilimini silici bir eğitim oluşturur. Mü’min, bu eğitimden geçmek, böylesine bir eğitimle bilinçlenmek zorundadır. Çünkü dünya hayatına ilişkin servete kesin bir nimet gibi bakmak mümkün olmayacağı gibi, imrenileni çabalamalarla ele geçirmek de mümkün değildir.

Kavmi, Karun’a, “âhiret yurdunu gözet” öğüdünü verir. Ona imrenenlere de sabır tavsiye ederler; Yüce Allah’ın sevâbını hatırlatırlar. Allah da, Karun’un sonunu görmeleri üzerine “demek ki...” diyenlerin uyanışından sonra, “Bu âhiret yurdunu, yeryüzünde böbürlenmeyi ve bozgunculuğu istemeyenlere veririz; sonuç, Allah’a karşı gelmekten sakınanlarındır.” (28/Kasas, 83) buyurur. Tüm bunlar, uğrunda çaba gösterilmesi gereken, şeyin âhiret olduğunu gösterir. Yaşanılan çağın Karun çağı, insanın servet yüzünden tâğutlaşması ve tâğutların para tuzağına/yemine düşmesiyle ilgili problemler ve sonuç kapitalist eğilimlerin giderek artıp, Karunca yaşamaya özenildiği günümüzde unutulmaması gereken dersler ve ölçüler... İnsanı, insanın kurdu ve dünyayı da köşe dönme yeri haline getiren ekonomizm hastalığının reçetesi... Ya bu reçete uygulanacak ya da Karun örneği tâğutlar karşısında acz ve imrenmeler içinde kıvranılacak ve fırsat düştüğünde de tâğutlaşmanın pençesine yuvarlanılacaktır. Bu arada da, yeryüzü affetmeyecek ve çevre kirlenmesi ve kaynak tükenmesi gibi binbir türlü intikamın yollarına başvuracaktır.

Baglantı

• 14/12/2006 - SÂMİRÎ

 

 

Sâmirî, Hz. Mûsâ’nın önderliğinde Mısır’dan çıkan yahûdilerin, Hz. Mûsâ Tur dağında iken, altından bir buzağı yapıp ona tapmalarına sebep olan kişidir. Hz. Mûsâ, İsrâiloğullarını Mısır’dan çıkarıp Firavun şerrinden kurtardıktan sonra, İlâhî emir gereği Tur dağına gelir ve kırk gün kırk gece, İlâhî emirleri almak üzere Tur’da kalır. Bu sırada Sâmirî,  İsrâiloğullarının yanında bulunan zinet eşyalarını toplayıp ateşte eriterek bir buzağı heykeli yapmış ve halka, onun tanrı olduğunu telkin etmek sûretiyle onları bu altın buzağıya taptırarak, Mûsâ ve Hârun’un hak dininden uzaklaştırmaya çalışmıştı.  Bu çirkin davranış Kur’an’da şöyle anlatılmaktadır: “Allah buyurdu: ‘Biz senden sonra kavmini imtihan ettik ve Sâmirî onları saptırdı/yoldan çıkardı.’ Bunun üzerine Mûsâ, çok kızgın ve üzüntülü bir halde kavmine döndü: ‘Ey kavmim! dedi, ‘Rabbiniz size güzel bir vaadde bulunmamış mıydı? Ayrılış sürem mi size uzun geldi? Yoksa Rabbinizden bir gazâbın üstünüze inmesini mi istediniz ki, bana verdiğiniz sözden caydınız?’ Dediler ki: ‘Biz sana olan vaadimizden, kendi kudret ve irâdemizle dönmedik. Fakat biz, o kavmin (Mısır’lıların) zinet eşyasından birtakım ağırlıklar yüklenmiş, sonra da onları atmıştık; aynı şekilde Sâmirî de atmıştı.’ Bu adam, onlar için, böğürme kabiliyeti olan bir buzağı (heykeli) icad etti. Bunun üzerine, ‘İşte, dediler, bu, sizin de, Mûsâ’nın da tanrısıdır. Fakat o onu unuttu. O şeyin, kendilerine hiçbir sözle muKâbele edemeyeceğini, kendilerine bir zarar ve bir fayda verme gücünde olmadığını görmezler mi? Hakikaten Hârun, onlara daha önce, ‘Ey kavmim! demişti, siz, bunun yüzünden sadece fitneye uğradınız. Sizin Rabbiniz, şüphesiz çok merhametli olan Allah’tır. Şu halde bana uyunuz ve emrime itaat ediniz.’ ‘Biz, dediler, Mûsâ aramıza dönünceye kadar buna  tapmaktan  asla vazgeçmeyeceğiz!’ (Mûsâ döndüğünde) ‘Ey Hârun! dedi, sana ne engel oldu da, bunların dalâlet e düştüklerini gördüğün vakit peşimden gelmedin? Emrime âsi mi oldun?’ (Hârun:) ‘Ey annemin oğlu! dedi, saçımı başımı yolma! Ben, senin: ‘İsrâil oğullarının arasına ayrılık düşürdün; sözümü tutmadın’ demenden korktum.’ ‘Ya senin zorun nedir, ey Sâmirî?’ dedi. O da, ‘Ben, onların görmediklerini gördüm. Zira, o elçinin izinden bir avuç (toprak) alıp onu (erimiş mücevheratın içine) attım. Bunu böyle bana nefsim hoş gösterdi’ dedi. Mûsâ, ‘defol! dedi, artık hayatın boyunca sen: ‘bana dokunmayın’ diyeceksin. Ayrıca senin için, kurtulamayacağın bir cezâ günü var. Tapmakta olduğun tanrına da bak! Yemin ederim, biz onu yakacağız; sonra da onu parça parça edip denize atacağız!’ Sizin ilâhınız, yalnızca, kendisinden başka ilâh olmayan Allah’tır. O’nun ilmi, her şeyi kuşatmıştır.” (20/Tâhâ, 85-98)

Rivâyete göre, Hz. Mûsâ’nın “artık hayatın boyunca sen ‘bana dokunmayın!’ diyeceksin” şeklindeki bedduâsından sonra Sâmirî, hakikaten, ağır bulaşıcı bir hastalığa yakalanmış ve ömrü boyunca insanlardan uzak durmak zorunda kalmıştır. Sâmirî’nin böğüren bir buzağı yapıp, tanrı diye taptırması, insanları etkilemesi istidracdan başka bir şey olmasa gerektir.  (İstidrac, inançsız ve azgın kişilerin sapıklıklarını arttırmak için Allah tarafından verilen birtakım olağanüstü hallere denir.)   

Kendilerini Mısır’daki Firavun zulmünden kurtarmış olan öz peygamberlerinden, tapınmak için bir put isteyen İsrâiloğullarına, Hz. Mûsâ’nın mikatta bulunduğu sırada O’nun yokluğundan yararlanarak, istemiş oldukları putu yapan, bu yaptığı puta tapınmağa çağıran ve çağrısında da başarıya ulaşıp kavmini puta tapındıran Sâmirî, eğer sıradan bir put yontucusu, yapımcısı olsa, belki de üzerinde durmak gerekmeyecekti.

Sâmirî’nin yaptığı altın buzağı, sıradan bir put değildir. Onun yapılışına ortam hazırlayan olaylardan tutunuz da, yapımındaki katılıma, altından dökülmüş olmasından, böğürmesine kadar farklı özellikler vardır. Taptaze bir kurtuluş mûcizesinin hemen ardından ortaya çıkmış, Kurtarıcı peygamber’in uyarılarına karşın bağlılarının ölümü göze almışçasına bağlılıklarını sürdürmesine kadar nice nitelikleri vardır bu putun. İşte bu özellikleridir ki, hem altın buzağıyı,  hem  üreticisi  olan  Sâmirî’yi  kıyâmete  kadar sürecek bir zaman parçasında ibret olsun diye anılacak bir yere oturtmuş; Kur’ân-ı Kerim içinde dile getirilen bir sonuç doğuRabbilmiştir. İşte Sâmirî, böyle bir putun üreticisi olarak çok özel bir kimlik belirtir ve bundan ötürü de bir tâğut olarak göze çarpar. 

Bütün tâğutlar gibi Sâmirî de, bu cüretli atağını yaparken her imkânı kollamış ve çok iyi değerlendirmiş olarak, halkın ihtiyaçlarını takip edip onları puta taptırmakta başarılı olmuştur. Ondaki bu kullanım cüretkârlığı o kadar ileridir ki, Hz. Mûsâ’yı bile, kendince çok tutarlı gerekçelerle din ögesini kullanarak tatmine kalkışmıştır. Yaptığı işi, “Allah’ın elçisi” ile ilişkilendirmiş, bir peygamber karşısında bile, kendi sapıklığına güya İlâhî bir delil getirmekten çekinmemiştir. Nitekim, olayı anlatırken “Allah’ın elçisinin bastığı yerden avuçladım ve eriyen madene attım.” (20/Tâhâ, 96) der. Yaptığı işin Allah’ın elçisi ile ilgisini belirtirken hem kendini savunmuş olur, hem de belki Hz. Mûsâ’yı da bu elçi ifâdeleriyle kendi putuna katılmaya dâvet etmiş olur. Acaba, Hz. Mûsâ’yı, bu elçi hikâyesiyle kandırıp, din adını kullanarak, kendisinin karşısında teslim bayrağı çektirebilir miyim, diye düşünür. Evet, masum bir savunma edası içinde oynanan oyun budur. Bir peygamber karşısında bile, tevhid dinini tebliğ eden, tüm putlara karşı çıkan Allah’ın elçisine bile din istismarına kalkışmak. Tam tâğutça bir oyun. Günümüz tâğutlarının da sık sık sahneledikleri bir oyundur bu. Ve bu oyunun piri/duâyeni de Sâmirî. Din adına insanları putlara çağıran bir istismarcı. Sâmirî’nin temel kimliği budur.

Altın buzağı, buzağı tutkunu İsrâiloğullarına Sâmirî’nin eliyle uzâtılmış; Hz. Mûsâ tarafından da yakılıp denize dökülmüştür. Yetmemiş; bir kez de, İsrâiloğullarına kendi elleriyle kestirilmiştir. “Bir vakit de, Mûsâ, kavmine ‘Allah size bir sığır kesmenizi emrediyor’ demişti...” (2/Bakara, 67-71). Buna karşılık, yüreklerden tam anlamıyla silinmemiş, yüreklerden silinmesi için yeni bir kuşağın, genç neslin ortaya çıkmasına gerek duyulmuş, bunu sağlama yolunda da, kırk yıl boyunca Tih’de şaşkın şaşkın bir dolaşma sürdürülmüştür. Ancak, bundan sonradır ki, İsrâiloğulları, Yüce Allah’ın kendilerine vadetmiş olduğu ‘mukaddes belde’ye ve nimetlere kavuşmuş, yeryüzünün mirasına hak kazanmışlardı.

Altın buzağı, bir bakıma, Allah’ın söz vermiş bulunduğu ‘hükümranlık’ ve nimetlerinin karşıtı bir seçenek olarak işlev görmüştür. İnsanlar, onu seçtikçe öbürünü ele geçirememiş, ancak ondan tümüyle vazgeçtiklerinde vadedilenlere erişmişlerdir.

Baglantı

• 14/12/2006 - BEL'AM

 

 

Bel’am’la ilgili olduğu değerlendirilmesi yapılan âyet meali şudur: “Onlara, kendisine âyetlerimizden verdiğimiz ve fakat onlardan sıyrılıp çıkan, o yüzden de şeytanın takibine uğrayan ve sonunda azgınlardan olan kimsenin haberini oku. Dileseydik elbette onu âyetlerle yükseltirdik. Fakat o, yere saplandı ve hevâ/hevesinin peşine düştü.  Onun  durumu  tıpkı  köpeğin  durumuna benzer:  Eğer üstüne varsan, dilini çıkarıp solur, bıraksan da dilini sarkıtıp solur. İşte âyetlerimizi yalanlayan kavmin durumu budur. Bu kıssayı anlat, umulur ki düşünür, ibret alırlar.” (7/A’râf, 175-176). Müfessirlerin büyük bir çoğunluğu, kıssası anlatılması istenen bu adamın, Benï İsrâil bilginlerinden Bel’am bin Baura olduğunu açıklar. Duâsı makbul bir bilgin olan bu kişi, kavminin ısrarı üzerine Hz. Mûsâ’ya bedduâ etmiş, o yüzden dili göğsüne kadar sarkmış.
 
Sahip bulunduğu ilim hazinelerine karşılık, “dünya” için “din”ini satan, âhiretini dünyaya değişen ve bu doğrultuda azgın yöneticiler ve tâğutlarla işbirliği yapan, onlara hizmet veren, dini ve bilimi âlet edip kullanarak insanları zâlimlerin buyruğuna ve boyunduruğuna sokan kimliği simgeleyen bir addır Bel’am.

Tabiri câizse, Allah’ın peygamberine karşı, Allah adına mücâdele veren ve halk katındaki itibarını bahane ederek tevhid mücâdelesine karşı direnen bir azgın! Bir kısım müfessirler, bu âyetin, Ümeyye bin Ebi’s-Salt hakkında nâzil olduğunu beyan etmişlerdir. Bu kişinin de, Hz. Muhammed (s.a.s.)’e nübüvvet görevi verilmeden önce “hanif”lerden olduğu, Allah’ın kısa bir süre içerisinde peygamber göndereceğini söyleyip durduğu halde, gurura kapılıp O’na İman etmediği bilinmektedir. Rivâyetlerdeki ortak yön, muayyen bir şahsı tariften çok, onun prototip karakterini ortaya koymasıdır. Nüzul sebebinin husûsî olması, hükmün umûmî olmasına engel değildir. Kıyâmete kadar Bel’am’ın vazifesini yapan “Bel’am” tipi, bu karakterin yapısı ortaya konulmaktadır. İnsanları  “Allah adını kullanarak” aldatan, hevâ ve heveslerini tatmin için tevhid akîdesini tahrip eden Bel’am’ın etkisi korkunçtur.

Baglantı

• 14/12/2006 - ZULÜM

 

 

Yeryüzündeki her çeşit zulme ve her tipteki zâlimlere karşı çıkmak, İslâm Dini’nin en önemli emirlerinden biridir. İslâm’ın hâkim olması için de tüm zâlimlere isyan edilmesi şarttır. Bunu gerçekleştirmek için, önce zulüm ve zâlim kavramlarının iyi bilinmesi gerekir.

Zulüm denilince çoğumuzun aklına sadece haksızlık, eziyet, işkence ve benzeri fizikî yaptırımlar gelir. Dilimize Arapça’dan giren bu kelimenin esas anlamlarını en güzel Arapça ile yazılmış Kur’an- ı Kerim’de buluruz. Dinimizde ve dilimizde bu kelimenin esas anlamı: “Bir şeyi (veya bir hakkı) kendi yerinden başka bir yere koymaktır.” Yani, hak edenin hakkını vermemek, haksıza hak etmediği bir şeyi vermektir. Allah’ın koyduğu sınırı, haddi tecavüz etmek, tayin ettiği sınırın dışına taşmak zulümdür. İslâmî ıstılahta; bir eşyayı veya olayı, şer’î hükmünden başka bir şekilde değerlendirmeye zulüm denir.
 
Kur’an’da “zulüm”, hepimizin bildiği eziyet, işkence ve haksızlık yanında, esas olarak bu açıkladığımız anlamıyla kullanılır. Bu yüzden;

“Allah’ın koyduğu sınırı (hudûdu) aşanlar zâlimdir.” (2/Bakara, 229)

“Allah’ın yasakladıklarını yaparak, insanlar kendi (nefis)lerine zulmederler.” (2/Bakara, 35, 131)

“Kâfirleri dost edinmek zulüm; onları dost edinenler zâlimdir.” (9/Tevbe,  23)  Çünkü,

“Kâfirler (in tümü) zâlimdir.” (2/Bakara, 254)

“Şirk en büyük zulümdür.” (31/Lokman, 13)

“Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyenler, zâlimlerin ta kendileridir.” (5/Mâide, 45)

Rasûl-i Ekrem (s.a.s.)’in şöyle buyurduğu rivâyet edilir: “Zulüm üç türlüdür. Bir zulüm vardır ki, Allah onu affetmez. Bir zulüm vardır ki, Allah onu affeder. Bir zulüm vardır ki, Allah onun mutlaka hesabını sorar. Allah’ın affetmediği zulüm şirktir. Çünkü Allah ‘şirk, büyük bir zulümdür’ (31/Lokman, 13) buyurmuştur. Allah’ın affedeceği zulüm; kulların kendi nefislerine karşı işlediği zulümdür. Rableri ile kendi aralarındaki işlerde (emre itaat ve yasaklardan kaçınmak noktasında) yaptıkları hatalardır. Allah’ın hiç bırakmayıp, mutlaka hesabını soracağı zulüm ise kulların birbirlerine karşı hayâsızlıklarıdır. Allah, bunların hesabını sorar ve zâlimleri cezâlandırır.” (Hadislerle Kur’an Tefsiri, İbn Kesir, I/508)

Küfür ve şirkin zulüm olduğu, hem de tüm zulüm çeşitlerini içinde barındırdığı nasslardan açıkça anlaşılmaktadır. Farzları terk eden ve haramları işlemekten çekinmeyen  kişi,  önce  kendi  nefsine  zulmetmektedir.  Bazı  haramları işlerken; hem kendi  nefsine  ve  hem  de çevresinde bulunan insanlara zulmetmesi de söz konusudur.

Meselâ, fâiz alıp vermek, tefecilik yapmak, gıybet ve iftira gibi günahları işlemek. Yine zulüm, ferdî planda olabildiği gibi, siyasal iktidar ve toplum planında da olabilir. Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmetmeyen siyasî bir iktidar; bütün vatandaşlarına zulümle karşı karşıyadır.

İnsanlara zulmeden zorbalara boyun eğmek büyük bir zillettir. Nitekim Âd kavmi, zorbaların peşinden gittiği için lânetlenmiştir. “İşte Âd kavmi! Onlar, Allah’ın âyetlerini bilerek inkâr ettiler. Peygamberlerine isyan ettiler. Böylece başları (liderleri) olan her zorbanın emrine uyup gittiler. Onlar bu dünyada da, kıyâmet gününde de lânet cezâsına tâbi tutuldular.” (11/Hûd, 59-60). Lânetten kurtulmak için, hem zorbalara, hem de onların zulümlerine karşı direnmek şarttır. Hz. Ali (r.a.) şöyle buyurur: “Zulmün iki temel unsuru vardır. Birisi zâlim, diğeri de mazlumdur. Zâlim zulmettiği için, mazlum da zulme rızâ gösterdiği için hesaba çekilir.” Tâğûtî iktidarların; hem Allah’ın hukukuna, hem insanların haklarına tecavüz ettikleri, bir vâkıadır. Dolayısıyla tâğûtî iktidarlara karşı elleriyle, dilleriyle ve kalpleriyle mücâdele vermeyen kimselere de zâlim demek mümkündür. Zâlimlere, zihnen ve kalben meyletmek dahi büyük bir tehlikedir. “Bir de zulmedenlere meyletmeyin; sonra size ateş dokunûr. Zaten sizin Allah’tan başka yardımcınız yoktur. Sonra (zâlimlere meylettiğiniz için) Allah’tan da yardım göremezsiniz.” (11/Hûd, 113). Zâlimlere kalben meyletmek ve zulümleri karşısında sessiz kalmak, başlı başına bir fâciadır. Onlarla işbirliği yapmak ise, cinâyet hükmündedir.

Baglantı

• 14/12/2006 - ELFÂZ-I KÜFÜR

 

 

Elfâz’ın tekili olan lafız; söz, kelime ve ifâde demektir. Küfür ise “kefera” fiilinden mastar olup, sözlükte; bir şeyi örtmek anlamına gelir. Kalbindeki İmanını örten kimseye de bu yüzden münkir veya kâfir denilmiştir. Bir terim olarak, kişiyi küfre düşüren ve dinden çıkmasına sebep olan sözlere “elfâz-ı küfür” adı verilir.

Bir mü’mini küfre düşüren sözler dörde ayrılır. Bunlar: İstihzâ, istihfaf, istihkar ve  istinkârdır. İstihzâ, dinin esaslarından birini alaya almak; istihfâf, inanılması gereken ve zarûrât-ı diniyye denilen prensipleri küçümsemek, hafife almak; istihkar, dinle ilgili temel esasları ve dinin mukaddes saydıklarına hakaret etmek, çirkin sözler söyleyip sövmek; istinkâr ise bir İslâmî hükmü açıkça inkâr etmek veya dince mukaddes olan şeylere inanmayıp küfretmek.

Allah’ın zâtı, sıfatları, fiilleri, isimleri, emirleri, yasakları hakkında şaka yollu da olsa alay ederek küçümseyici konuşmak ve Allah’a çirkin sözler söylemek kişiyi dinden çıkarır. “Allah ile, O’nun âyetleriyle, O’nun Rasûlü ile alay mı ediyorsunuz? Boş yere özür dilemeye kalkışmayın. Siz İmandan sonra küfre düştünüz.”  (9/Tevbe, 65)

Peygamberlik kurumuyla ve peygamberlikle alay etmek, onlar hakkında küçük düşürücü sözler söylemek istihkar (hakaret ve sövme) sayılır. Bu yüzden herhangi bir peygamberi küçük gören, alay eden ve O’na ezâ veren dinden çıkar. “Şüphe yok ki, Allah’a ve Rasûlü’ne eziyet verenlere Allah dünyada ve âhirette lânet etmiştir. Onlara çok küçük düşürücü bir azap hazırlamıştır.” (33/Ahzâb, 57) “Münâfıklardan öyleleri vardır ki, peygamberi incitiyorlar ve ‘O her söyleneni dinleyen bir kulaktır’ diyorlar. De ki, ‘O sizin için bir hayır kulağıdır. Allah’a da inanır, mü’minlere de. İman edenleriniz için bir rahmettir. Allah’ın Rasûlüne eziyet verenlere ise acıklı bir azâb vardır.” (9/Tevbe, 61)

Hz. Peygamber’e hakaret dinden çıkardığı gibi, mukaddes kitaplara ve Kur’ân-ı Kerim’e hakaret veya mukaddes kitapların aslını inkâr edici sözler söylemek küfürdür. Kur’an’la, bir sûresi veya âyetiyle alay etmek, onu küçümsemek küfürdür. Meleklere hakaret etmek, alay etmek, ayıplamak, onları küçük görmek küfürdür. Cebrâil’in vahyi getirirken hata ettiğini, Hz. Ali yerine yanlışlıkla Hz. Muhammed’e vahyi verdiğini söylemek de kişiyi dinden çıkartır. Azrâil’e, ölüm meleği olduğu için hakaret etmek, meleklerin dişi olduğunu söylemek de küfürdür. Sahâbeleri tekfir ederek, onların mü’min olmadığını söylemek de küfür kabul edilmiştir. Sahâbeyi küçümsemek, alay etmek ve onlara buğz etmek ise bid’at ve sapıklıktır (Bkz. 48/Feth, 18; 9/Tevbe, 100).

Söyleyeni dinden çıkaran küfür sözlerinin bu sonucu meydana getirmesi için hür bir irâde ve ihtiyarla söylenmesi gerekir. Tehdit, zor ve baskı altında küfür sözlerini söyleyen kimse, ikrâh-ı mülcî yani tam zorlama ile, öldürme, kesme, bedene zarar verme ve şiddetli dövme gibi işkence veya bu tehditler varsa küfür sözü söyleyebilir. “Kalbi İmanla dolu olduğu halde, küfre zorlanan müstesnâ olmak üzere, kim İman ettikten sonra, küfre sine açarsa Allah’tan onlara bir azap vardır.” (16/Nahl, 106). Bu âyet, küfre zorlanan kimsenin dinden çıkmayacağını gösterir. Nitekim Mekke müşrikleri, Yâsir ile hanımı Sümeyye’yi İslâm’dan dönmeleri için zorlamış, işkence altında ikisini de öldürmüştür. Yâsir’in oğlu Ammâr’ı da bir kuyuya atarak işkence yapmışlar, Ammâr işkenceye dayanamayarak, kalbi İmanla dolu olduğu halde, diliyle İslâm’dan döndüğünü söylemiş ve canını kurtarmıştır. Haber Hz. Peygamber’e ulaşınca, kendisiyle görüşmüş ve yine işkenceye mâruz kalırsa aynı sözleri söylemesine ruhsat vermiştir. Yukarıdaki âyet-i kerime bu olay üzerine inmiştir.

Günümüzde nice şarkılarda dinle ilgili kutsal esaslara hakaret taşıyan, kadere isyan eden, bir kadını putlaştırıp Allah’ı sever gibi sevme ifâdeleri müslümanım diyen insanlar tarafından rahatlıkla söylenebilmektedir. Bir futbol takımı ekber, yani Allah’a ait olan “en büyük” ifâdesiyle sloganlaştırılabilmekte, öğrencilere bazı şahıslar hakkında İlâhî özellikler verilerek, şiirler söylettirilebilmektedir. Medyada, kahvelerde, sokaklarda nice elfâz-ı küfür rahatlıkla ağızlardan çıkabilmektedir. “İşimiz Allah’a kaldı”, “Allah’lık” gibi ifâdelerle Allah hakkında küçültücü ifâdeler söylenebiliyor. Azrail’e kızılıp ileri geri sözler söylenebiliyor. Bir kıza “Melek” ismi verilebiliyor, felek ifâdesiyle göklerin insan kaderi üzerinde etkisi kabullenilerek ona kader adına hakaretler edilebiliyor. Açıkça kadere de çatılabiliyor. Zamana sövülebiliyor. Cennet ve cehenneml e ilgili fıkralar anlatılarak Allah’ın ödül ve cezâsı şaka konusu edilebiliyor. Dini küçük düşürücü Bektaşi fıkraları veya dinin kutsallarını küçük düşürecek uydurmalar anlatılabiliyor. Allah’ın sıfatları başkasına verilebiliyor. Allah’tan başkasına duâ edilip medet ve yardım istenebiliyor. Allah’tan başkası adına yemin edilebiliyor. Ağzımızdan çıkan her sözün hesabının isteneceği unutularak küfür lafızları sakız gibi ağızlarda dolaşabiliyor. Bütün bunlar, elfâz-ı küfür, şirk, irtidat gibi konuların kapsamına girmektedir.

Baglantı

• 14/12/2006 - EFÂL-İ KÜFÜR

 

 

Ef’âl-i küfür, küfür fiil ve davranışları demektir. İnsanların bazı hareket, kıyafet ve davranışları küfre alâmet sayılmıştır. Bu fiillerin bir kısmı müslüman olmayan toplumlara benzemek kastıyla yapılan hareket ve davranışlardır. Küfre alâmet sayılan, ef’âl-i küfür kabul edilen hareketleri şu şekilde sıralamak mümkündür:

a- Puta tapmak: Puta tapmak, Allah’a şirk/eş koşmak demektir. “Nihâyet elçilerimiz canlarını almak üzere onlara geldikleri zaman şöyle diyecekler: ‘Allah’ı bırakıp da tapındığınız putlar nerede?’  Onlar şöyle cevap verecekler: ‘O putlar bizi bırakıp kayboldular.’  Onlar kendi aleyhlerine kâfir olduklarına şâhitlik edeceklerdir.” (7/A’râf, 37) “Onlar Allah’ın yolundan saptırmak için Allah’a eşler uydurdular. De ki: ‘Eğlenip keyfinize bakın! Çünkü gidişiniz muhakkak ateştir.” (14/İbrâhim, 30). Allah’tan başkasına tapmanın küfür alâmeti/ef’âl-i küfür olduğu kesindir.
    
b- Mushafı pisliğe atmak gibi saygısızca davranmak:  Mushafı pisliğe atmak da küfür fiillerinden biri sayılmıştır. Üzerinde Kur’an’dan bir bölüm, Allah’ın veya Peygamberin ismi yazılı bir kağıdı pisliğe atmak da aynı hükme tâbi tutulmuştur. Tabii ki atma, kasden ve bilerek olursa, kâğıdın üzerindeki şeyi inkâr söz konusu olacağından küfür davranışı kabul edilmiştir. Zaman zaman medyaya yansıdığı gibi, üzerinde âyet veya Allah lafızlarının yazılı olduğu ayakkabı, bayan elbisesi şeklinde eğlence ve aşağılama kabul edilecek tarzda bunları giymek de aynıdır.

c- Gayr-i müslimlerin tapınaklarına ibâdet kasdıyla gitmek: Kilise, havra, katedral, puthane gibi yerlerde ibâdet ve duâ etmek, veya buralarda Allah’a ibâdet etmenin daha faziletli olduğuna inanmak da kişiyi İslâm’dan çıkarır. Fakat, bu tür yerlere ibâdet kasdı olmaksızın, bilgi edinmek veya incelemek için gitmekte bir sakınca yoktur.

d- İbâdet kasdıyla herhangi bir şahsa secde etmek: Bir kimse tapınma kasdı olmadan sadece hürmet ve saygı için bir büyük karşısında eğilse, yeri öpse bu günah kabul edilse bile küfür kabul edilmez. Kişiye tapmak anlamına gelecek davranış küfürdür.

e- Ölülerden duâ ederek bir şey istemek, kabirleri tapınak yapmak: Sadece Allah’a yapılması gereken ibâdet ve duâyı (1/Fâtiha, 4) Allah’tan başkasına, ister ölü ister diri olan birine yapmak küfürdür. Allah’tan başkasına kesilen kurban, Allah’tan başkasına adak, kabirleri tavaf, kabirde yatandan duâ ile bir şey istemek, ölülerden imdat ve medet istemek küfür davranışlarıdır.    

f- Haç takınmak: Hıristiyanların takındıkları madalyon olan haç, onların iddiasına göre Hz. İsa’nın çarmıha gerilmiş şeklinin remzidir ve onlara göre  kutsaldır.  İslâm  âlimleri,  haç  takınmanın  küfür  davranışı olduğunda hemfikirdirler. Günümüzde de böyle bir madalyonun ancak hıristiyanlar tarafından takıldığını unutmamak gerekir.

g- Ğıyar ve zünnâr: Ğıyar, zimmîlerin omuzlarına attıkları alâmet yahut kumaş parçasıdır. Zünnâr da hıristiyan ve mecûsîlerin küfür alâmetleri olan bir çeşit kuşaktır. Bunlar gayr-i müslimlerin özel giysileri ve dinlerinin alâmetleri olarak sembol olduğundan, bunları kullanmanın küfür fiilleri olduğu belirtilmiştir.

h- Mecûsî ve yahûdi şapkası: Mecûsîlerin ve yahûdilerin mümeyyiz vasfı olan şapkalarını onlara benzemek kasdıyla giymek de küfür sayılmıştır.

Bu alâmetler, her asırda ve bölgede değişiklik gösterebilir. Buradaki temel espri, İslâm’ın dışındaki dinleri benimsemiş kişilerin özel kıyafetleri, dinlerine ait kıyafetleridir. Tabii, râhibe elbisesi ve papaz cübbesi giymek de küfür fiillerindendir. Her devrin küfür alâmeti değişik olmaktadır. Belli bir zaman küfür alâmeti olan şey, belki kısa zaman sonra küfür alâmeti olma özelliğini kaybedebilmektedir. Bu konuda en açık örnek, şapkadır. Belli bir döneme kadar şapka, özellikle fötr, küfür alâmeti sayılır, Âtıf Hoca gibi nice âlimler ve müslümanlar şapka giymediği ve bunun küfür olduğunu belirttikleri için idam edilmiştir. Bu âlimler, küfrün sembolü olduğunu bildiklerinden dolayı buna karşı çıkmayı, idamı göze alma pahasına sürdürmüşlerdir. Ama şimdi şapkanın küfür ve kâfir özelliği olduğunu iddia güçtür. Artık şimdi gayr-i müslimler, müslümanlar kadar bile şapka giymemektedirler. Dolayısıyla küfür alâmeti değişince, hüküm de değişmektedir. Küfür alâmetlerinin çağlara göre farklılık arzetmesi sebebiyle, eskiden küfür sayılan giysilerle ilgili bir husus, bugün küfür olmayabilir.

i- Sihir: Sihri öğrenip öğretmenin, sihir yapmanın haram oluşunda mezhepler arasında ihtilâf yoktur. Bütün mezhepler, sihrin mubahlığına inanmanın küfür olduğunda da müttefiktir. Fakat sihrin haram olduğuna inanmakla beraber, sihir yapan kimsenin kâfir olup olmadığında ihtilâf vardır. Ebû Hanife ve tâbileri, İmam Mâlik, Ahmed bin Hanbel ve tâbilerine göre sihirbaz kâfirdir. Bu gruba göre, sihirbaz sihrin haramlığına inansa da inanmasa da tekfir olunur ve öldürülür. İmam Şafii’ye göre ise kendisinde küfrü gerektirecek bir inanç, söz ve fiil bulunmayan sihir küfür değil, sadece haramdır.

Baglantı

• 14/12/2006 - FISK ve FÂSIK

 

 

Fısk: Kur’an öncesi metinlerde, meyvenin filizlenmesi, kabuğundan çıkması, hayvanların, özellikle de farenin yuvasından çıkması anlamına gelir. Kur’an, bu kelimenin anlam çerçevesini genişleterek, insanların ve başka varlıkların emirden ve yoldan çıkması anlamında kullanmıştır. Fısk: Yoldan çıkma, doğru yoldan sapma, iyilik ve güzellikten çıkma, günaha batma, kötülüğe iyice dalma anlamlarına gelir. Büyük günahları işlemek veya küçük günahlarda devam etmek sûretiyle Allah’a itaat etmekten çıkmaya fısk denir. Fısk işleyene, bu tür davranışları gerçekleştirene de fâsık denir. En yaygın olarak kabul edilen görüşe göre fısk, itaatten çıkma, dinin koyduğu sınırlardan dışarı çıkma  anlamındadır. Bu kullanımıyla fısk, küfür teriminden daha geniş bir kullanım alanına sahiptir. Buna göre, her kâfir fâsıktır; ama her fâsık, kâfir değildir. Kur’an’daki kullanımından yola çıkarak fısk, vahiy  tarafından temizliği ve iyiliği belirlenmiş şeylerden uzak kalmak veya dince çizilen güzel sınırlardan dışarı çıkmak şeklinde tanımlanabilir. Fısk, fıtratın  dejenere olması ve yaratılıştan sapma olarak anlaşılabilir. 

Fısk ve fâsık kelimeleri Kur’ân-ı Kerim’de toplam 54 yerde geçer. Kur’an, bazı yerlerde fıskı İman; fâsığı da mü’min karşıtı bir anlamda kullanmaktadır (bkz. 3/Âl-i İmran, 110; Secde, 18). Bazı yerlerde ise dinin emirlerine itaatin karşıtı olarak geçer (bkz. 2/Bakara, 197; nûr, 4; Hucurat, 7, 11). Fısk ve çoğulu füsuk kelimesinin geçtiği 7 âyette müslümanların muhatap alındığı görülür.  Bu âyetlerde büyük günahların işlenmesinin, dinin emir ve yasaklarına aykırı davranılmasının kastedildiği görülür. Hadislerde ve sahâbe sözlerinde de sıkça geçen fısk ve fâsık kelimeleri genelde bu son anlamda kullanılmıştır. Yani genel kanı, fâsığın İman dairesi içinde olduğu merkezindedir. Yalnız, unutulmamalıdır ki fâsık olan mü’min, eksik İmanlı, kâmil olmayan bir mü’mindir; böyle bir mü’mine dindar, müttakî, muhlis (112/İhlâslı) gibi sıfatlar verilemez. Fısk ile küfür arasında bir yakınlık vardır.

Fâsık Kime Denir? Fâsığın tanımı hakkında çeşitli tarifler bulunmakla birlikte, terim olarak “haktan sapan, Allah’ın emirlerine itaatten ayrılan âsi mü’min veya kâfir” diye tanımlanabilir. Bazı âyetlerde yahûdiler, hıristiyanlar, müşrikler ve münâfıklardan söz edilirken çoğunun fâsık olduğu bildirilir (Meselâ, bkz. 2/Bakara, 99; 3/Âl-i İmran, 110; 5/Mâide, 47, 59). Diğer bazı âyetlerde ise fısk ve füsuk mü’minlere nispet edilir (Bkz. 2/Bakara, 197, 282; 24/Nûr, 4). Fısk ve fâsık kelimeleri hadislerde de geçmektedir. Hz. Peygamberimiz, mü’mine sövmenin günah (füsuk) olduğunu ve fıskla itham edilen kişinin fâsık olmaması halinde bu sıfatın itham edene döndüğünü söylemiş (Buhârî, Edeb 44; Ahmed bin Hanbel, Müsned V/181), nimetlere şükretmeyen ve belâlara tahammül göstermeyen kadınların fâsık ve dolayısıyla cehennemlik olduklarını haber vermiştir (Ahmed bin Hanbel, 3/428).
 
Hz. Peygamberimiz, fâsık âlimden uzak durulmasını (Dârimi, Mukaddime 9), karga eti yiyenin fâsık olduğunu (İbn Mâce, Sayd 19), fâsıkların cehennem ehli olduklarını (Ahmed bin Hanbel, III/428, 444) ve bir müslümanın diğerini fâsıklıkla itham etmemesini, eğer bu ithamı yapar da o kimse fıskın veya küfrün sahibi değilse, bu sıfatların isnat eden kimseye dönüp onun fâsık veya kâfir olacağını  (S. Buhârî, Tecrid 12/137 hds no: 1988) bildirmiştir. Ayrıca beş hayvan için fâsık terimi kullanılmıştır. Hz. Aişe’den gelen rivâyet şöyledir: “Beş fâsık hayvan vardır ki, bunlar haremde de harem dışında da öldürülebilir. Yılan, akrep, fare, kuduz köpek ve karga.” (Müslim, hac 67, 68, 69; Nesâî, Menâsik 113, 114, 118, 119). Burada fâsık terimi, zararlı haşerat anlamındadır.  

Mutlak fâsık, İlâhî emirlere hiçbir noktada itaat etmeyen ve her bakımdan âsi olan kimsedir ki buna kâfir denir. Mü’min fâsık ise, İman esaslarını tasdik ettiği halde tembellik, gaflet ve şehvet sebebiyle İlâhî buyruklardan birine itaat etmeyen kişi olup sadece bir veya birkaç noktada fısk içinde bulunur.

Sünnî âlimlere göre fâsık mü’min, işlediği günaha göre kısas, had, ta’zir vb. cezâlara çarptırılır. tevbe etmeden öldüğü takdirde, durumu Allah’ın irâdesine bağlı olup, O dilerse doğrudan doğruya veya şefaatçilerin şefaatiyle onu affeder, dilerse cehennemde azâba uğrattıktan sonra cennete koyar. İlâhî emirler, İman ve amel olmak üzere ikiye ayrıldığına göre ikisine de uyan kâmil mü’mindir; ameli eksik olan ise fâsık mü’mindir. Zira fısk, daha çok amelle ilgili bir kavramdır.   

Fâsık, dinin emir ve yasaklarını hafife alacak derecede günaha dalar, te’vil edilemeyecek şekilde fıskını izhar ederse küfre düşmesinden korkulur; böyle bir kimse bazı âlimlere göre kâfir olur. Fısk, İmandan küfre geçişin bazen kuvvetli bir tehlike halini alabildiği hassas bir nokta oluştuRabbilmektedir.  Bütün bunlarla birlikte İslâm âlimlerinin büyük çoğunluğu fıskı, kebâir (büyük günahlar) işleyerek Allah’a itaatten uzaklaşmak diye tanımlar ve fâsığı inkâra sapmadığı sürece mü’min sayarlar. Dinî ıstılahta fısk, genellikle ‘İmandan çıkarmayan’ yasaklanmış eylemler anlamında kullanılmıştır.

Fıskla ilgili âyetlerden anlaşılacağı gibi, fısk, doğru yoldan sapmayı ve Allah’ın yasakladığı fiillerde bulunmayı ifâde etmektedir. Fıskın sonu helâk ve cehennem ateşidir. Kâfirler, münâfıklar ve müşrikler mutlak anlamda fâsıktırlar; aynı şekilde zâlimler de fâsıktır. Fıskın Kur’an’da  “füsuk”  olarak ifâde edilen ve mü’minin işlediği  “mü’minlerle alay etmek ve onları hoş olmayan lakaplarla çağırmak” gibi ve  benzeri  amellerden  tevbe  edilmezse, yine  azâbı  hak edici olmakta ve fâsıklar, cehennem azâbından kurtulamamaktadır. Her kâfir, münâfık ve müşrik, en azından küfrü, yalanlaması, nifakı ve şirki yüzünden fâsıktır. Küfür, nifak ve şirkin dışında daha başka fısk olan ameller de vardır. Mü’min, aslında temel vasıf olarak kâfir, münâfık veya müşriğin sıfatı olan bu amelleri işleyebilir; böylece fâsık olan mü’min, tevbe etmezse azâbı hak eder. Mü’minin işlediği fısk onu fâsık yapar. Fısk, temelde bir küfür eylemidir; fakat fısk, küfrün itikadî amelini değil; fiilî amelini ifâde eder. Yani, el, ayak, göz, dil gibi organların işlediği yasaklanmış ameller fısktır ve bunları işleyen mü’min, itikadî yönden İmanda ise de, işlediği fiil yönüyle amelî küfür içindedir. Demek oluyor ki fısk, küfrün fiilî/amelî yönünü ifâde eden bir kavramdır.

Âlimler, fıskı daha çok “büyük günahları irtikâp etmek” olarak tarif etmişlerdir. Bazı âlimler ise, günahları küçük görmek ve onlarda ısrar etmek de fısktır derler. Genel olarak fıskın üç mertebesi vardır. Birincisi, günahı çirkin kabul etmekle beraber, yine de zaman zaman şeytanın vesvesesine veya nefsine uyup günah işlemektir. İrâdesi zayıf olan insanlarda bu hal tekerrür eder. İkincisi: Günah olduğunu kabul ve ikrar ettiği halde, sık sık aynı haramları işlemektir. İçki tiryakilerinde veya kumar düşkünlerinde bu hal görülür. Üçüncüsü: Haram olduğunu inkâr edip, ısrarla fısk olan davranışı yapmaktır. Fıskın birinci ve ikinci mertebelerinde bulunan müslümanın tevbe etmesi gerekir. Üçüncü mertebede bulunan insanın ise, müslüman olduğunu iddia ediyorsa, bu yaptığı fısk onu küfre düşürdüğünden tecdid-i İman etmesi ve İslâm’a teslim olması şarttır.  

  Fıskı iki ana bölümde incelemek mümkündür. Birincisi, inançla ilgili fısk; ikincisi, dinî emir ve yasaklarda gevşeklik ve ihmal anlamında fısk.


1- İnançla İlgili Fısk

Kur’an’da genişçe ele alınan fısk davranışlarının inançla, Allah ve peygamberlik kurumuyla ilgili olanı, Allah’a inançsızlık, Allah’ın âyetlerini yalanlama, Allah’ı unutma, nifak, Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeme ve şeytanın Allah’ın emrinden çıkışı olarak sıralanabilir.


2- Dinî Emir ve Yasaklarda Gevşeklik ve İhmal

Fıskın ikinci anlam alanı, yanlış tutum ve davranışlarda bulunmaktır.  Fısk, ister az, isterse çok olsun, günah işlemek demektir. Ama genellikle, çok günah işlemek olarak bilinir. Fâsık kavramı, çoğunlukla dinî hükme bağlanan ve onu kabul eden ama bütün veya bir kısım hükümlerini ihlal eden kişi için kullanılır. Aslî kâfire fâsık denilmesi, aklın ve fıtratın ortaya koyduğu hükmü ihlal edişi dolayısıyladır. Bu anlam alanından yola çıkarak fâsık kelimesi, “günahkâr mü’min” için kullanılır olmuştur. Yaptığı yanlış işler, “dinden çıkma” anlamına gelmez.  

İslâm hukukçuları fıskı ahlâkî ve dinî boyutundan çok, hukukî yönüyle ele almış ve kişilere fısk isnadının yapılabilmesi için mümkün olduğunca dışa akseden davranışları ölçü alan objektif kriterler belirlemeye çalışmışlardır. Fısk, adâlet kavramının karşıtı olarak “kişinin büyük günahları işlemesi, küçük günahları işlemekte ısrar etmesi veya farzları terketmesi, haramları işlemesi, kötü davranışlarının iyi davranışlarından çok olması” şeklinde zahirî bir vasıf olarak tanımlanmaya çalışılmıştır.

Devlet başkanında adâlet vasfının bulunmasının şart olduğu, fâsığın kamu velâyet hakkı bulunmaması sebebiyle bu görevi üstlenemeyeceği şeklindedir. Devlet başkanı göreve geldikten sonra fısk sayılan söz ve davranışlarda bulunması halinde âlimlerin önemli bir kesimine göre görevinden düşmüş (mün’azil) sayılır ve değiştirilmesi gerekir. Büyük İslâm âlimlerinden Said nûrsi de, meclisi ziyaretinde birinci cumhur başkanının yüzüne karşı, “sen namaz kılmıyorsun; Namaz kılmayan da fâsıktır. Fâsığın yöneticiliği de bâtıldır, geçersizdir!” diye haykırmıştır. “Cihadın en faziletlisi zâlim yöneticilere Hakk’ı haykır(arak onları Hakk’a yönelt)mektir.” Aslında kâfirlere uygun davranışlar olan fısk, İslâmî hudutları kabul etmekle birlikte; farzları terk eden veya haramları işleyen müslümanın da bazen yanılarak içine düştüğü bir illet ve felâkettir.

Fısk ve fâsıklık, son derece kötü ve tehlikeli bir durum olunca, insanlara düşen bu durumdan mümkün olduğu ölçüde kaçınmak, gerek diliyle ve gerekse fiiliyle mümkün olduğu ölçüde fısktan uzak durmaktır. Günahın büyüğünden olduğu gibi, küçüğünden de kaçınmalı, “bu küçüktür zarar vermez” diyerek onu işlemekte ısrar edilmemelidir. Zira sözü geçtiği  üzere,  küçük günahta ısrar etmek de fıskın derecelerinden birisidir. Şurası unutulmamalıdır: Hiçbir küçük günah yoktur ki, küçük ve önemsiz görülüp devam edildiği müddetçe büyük günaha dönüşmesin. Damlaya damlaya göl olduğu gibi, küçük günahlar da tekrar edilerek veya değişik küçük günahlar bir arada toplanarak büyürler, büyük günah olurlar.

Baglantı

• 14/12/2006 - GÜNAH ve BÜYÜK GÜNAHLAR

 

 

Günahları büyük ve küçük günahlar diye ikiye ayırmak Kur’an’ın bir tasnifidir: “Eğer yasakladığımız büyük günahlardan (kebâirden) kaçınırsanız, sizin küçük günahlarınızı (seyyiâtınızı) örteriz ve sizi şerefli bir makama koyarız.” (4/Nisâ, 31)  “Küçük kusurları (lemem) dışında, büyük günahlardan (kebâira’l-ism) ve edepsizliklerden kaçınanlara gelince, bil ki Rabbin, affı bol olandır.” (53/Necm, 32) Âyetlerde geçen kebâir, kebâira’l-ism, zünûb kelimeleri büyük günahları gösterirken; seyyie (çoğulu seyyiât)  ve lemem  kelimeleri de küçük günahları gösterir.

Hangi günahın kebîre (büyük günah) olduğu hususu, kebîrenin tarifini zorunlu kılmaktadır. Kendisine karşı günah işlenilen Allah’ın azameti itibariyle, bütün günahların büyük olduğu, binaenaleyh büyük-küçük diye bir ayırıma gitmenin gereksiz olduğu yolunda görüşlere rağmen, meşhur ve makbul olan, böyle bir tasnifin varlığını kabuldür. Nitekim, bu konuya temas eden Gazzali, “küçük günahlarla büyük günahların arasında fark olduğunu kabul etmemek uygun değildir. Çünkü dinden öğrendiğimize göre, bir günaha bazen büyük denmekte, bazen de küçük. Zira günahlar, şahıslara ve durumlara göre farklılık arzetmektedir” derken, böyle bir tefrikin yerinde olduğunu belirtmektedir.


Büyük günahın bazı belirtileri şöyle sıralanır:

a- Kendisine bir hadd cezâsının terettüp etmesi, 
b- Kur’an veya sünnette azâb veya ateşle tehdidin varlığı, 
c- Günahı işleyenin fâsık olarak isimlendirilmesi, 
d- Fâilinin lânetlenmesi gibi. Başka bir tarif de şöyledir: Kebîre, üzerinde ısrar edilen; sağîre (küçük günah) ise kendisinden istiğfar edilen günahtır.

İbn Mes’ud’a göre kebâir, Allah’a şirk koşmak, Allah’tan ümidi kesmek ve Allah’ın cezâsından emin olmaktır.  İbn Abbas ise kebîrenin tarifinde, üç çeşit belirtisi olan günahın büyük günah olduğu anlayışına sahiptir:  a- Allah’ın yasak ettiği şey, büyük günahtır;  b- Allah’a isyan demek olan şey, büyük günahtır;  c- Allah’ın, hakkında, azâbla, lânetle veya gazâbla hükmünü bildirdiği her fiil büyük günahtır.

Verilen bu tariflerden ortak bir senteze varırsak diyebiliriz ki, büyük günah, yerine getirilmesi vacib/gerekli olarak Allah tarafından bildirilen direktifleri ihlal etmek, bunlara itaat etmemektir. Kebâirin biri inanca taalluk edip insanı küfre götüren, diğeri de sadece fiile taalluk edip inanca taalluk etmeyen olmak üzere iki kısımda mütâlea edildiğini, müttefekun aleyh olan bir hadise binaen en büyüklerinin Allah’a şirk koşmak, ana-babaya itaatsizlik etmek, yalan şehâdette bulunmak ve kasden cana kıymak (Buhârî, İstiâbe 1; Müslim, İman 143, 144) olduğunu belirtebiliriz. Günahların tasnifinde Ebû Talib el-Mekkî’ni tasnifi meşhurdur. Buna göre büyük günahlar 17 tane olup, gruplandırılması şöyledir: Dört tanesi kalbin amellerine (Allah’a şirk koşmak, günahta ısrar, Allah’ın rahmetinden ümit kesmek ve Allah’ın mekrinden/azâbından kendini emin saymak); dört tanesi dilin amellerine (yalan şâhitlik, evli kadına iftira, yemin-i gamus ve sihir); üç tanesi mideye (içki ve sarhoş edici içecek içmek, yetim malı yemek ve bile bile fâiz yemek); iki tanesi ırza/naMûsâ (zina yapmak, livata yapmak); iki tanesi elin amellerine (haksız cana kıymak ve hırsızlık); iki tanesi ayaklara (cihad için seferberlikten kaçmak veya Allah için yapılan savaştan kaçmak) ve nihâyet bir tanesi de bütün bedenle ilgilidir (ana-babaya âsi olmak).

Kebâirin/büyük günahın en büyüğünün şirk olması, mü’minin statüsünü değiştirmesi sebebiyledir. Bu listelerin ortak özelliği şudur: Kebâirin en  büyüğü  olarak  sunulan şirkin dışındakilerin çoğu, doğrudan doğruya fertlere yönelik suçlardır. Bununla beraber dinî yaşantıyı bozan, safvetini yok eden kusurlar da söz konusudur. Meselâ namazı terk, zekâtı men, özürsüz olarak Ramazan orucunu yemek, hali vakti yerinde olduğu halde hacca gitmeme, Allah ve Rasûlü hesabına yalan söylemek/iftira atmak, kadının erkeğe; erkeğin kadına benzeme özentisi, kaderi inkâr, tasvir (put yapımı ve putçuluk), Allah’tan başkası adına hayvan boğazlamak, bile bile başkasının oğlu olduğu yolunda iddiada bulunmak, Allah’ın mekrinden emin olmak, özürsüz cemaati (İslâm toplumunu) terk etmek.


Büyük Günah İşlemenin Neticesi

İslâm akaid ve kelâm tarihinde çok mühim bir yere sahip olan büyük günah sahibinin âhiretteki durumu hakkında ehl-i sünnetin görüşü şudur: Şirk hâriç (4/Nisâ, 48, 116), büyük günahlardan birisini işleyen kimse, ölürse üç ihtimal söz  konusudur:  Ya  bağışlanır, ya Hz. Peygamber ona şefaatçi olur (Ebû Dâvud, Sünne 21; Tirmizî, Kıyâme 11), ya da günahı kadar yanar, İman sahibi olduğu için ebedîyyen cehennemde kalmayıp, cezâsı kadar yandıktan sonra, Allah’ın rahmeti vesilesiyle sonra cennete girer.


Küçük Günahlar  

Kur’ân-ı Kerim’de lemem (53/Necm, 32) ve seyyie kelimeleriyle ifâde edilen küçük günahlar, tarifini şu ifâdede bulur:  Kebîrenin  alanı  veya  tarifi  dışında  kalan,  yani  hakkında  bir cezâ (hadd) bulunmayan, cehennem ateşi ile de tehdit edilmeyen günahlardır. tevbe ile veya iyi amellerle silinebilen küçük günahlar, çeşitli nedenlerle büyük günaha dönüşür. Nitekim Peygamberimiz (s.a.s.)’den: “Üzerinde ısrar edildikçe, küçük günah yoktur.” anlamında bir rivâyet (İbn Ebi Şeybe, Mûsânnef; Deylemi) vardır. “Hiçbir küçük günah yoktur ki, küçük (önemsiz) görüldüğü halde büyümesin; Hiçbir büyük günah yoktur ki, tevbe/istiğfar edilerek küçülmesin.”  Başka bir hadis-i şerifte ise, göze önemsiz görünen günahlardan açıkça sakındırılmaktadır: “Ey Aişe! Göze önemsiz gibi görünen günahlardan sakın! Çünkü bu günahlar için, Allah tarafından görevlendirilmiş bir görevli vardır.” (İbn Mâce, Zühd 29). Ahmed bin Hanbel’in Müsned’inde (Müsned-i Ahmed, I/402, V/331, VI/70) ise, mezkür hadisin devamı şöyle biter:  “... Çünkü küçük günahlar insanda bir araya gelince onu helâk eder. Tıpkı çöl bir arazide bulunup da, yanına kavmin işçileri gelen şu adamın hali gibi: O adam ve diğerleri odun taşıyıp üstüste yığarlar ve bir yığın meydana getirirler. Derken odun yığınını ateşe verirler ve (küçük küçük olan, ama bir araya gelince kocaman bir yığın olan bu çalı çırpının ateşiyle) o çölde bulunan bütün canlıları yok ederler.”

Küçük günahları önemsememek, bunlarda ısrar etmek, insanı büyüklerini yapmaya hazır hale getiren psikolojik ve rûhî bir değişikliğe uğratır.

Küçük günahlarla ilgili aşağıdaki tavırlar, bizi böyle bir ruh haline yaklaştırırlar: 

1- Küçük günahlarda ısrar ve bunlara devam; 

2- Günahı önemsememe, zira günahı gözümüzde büyütmek, kalbin nefret ve hoşnutsuzluğundan kaynaklanırken, aldırmamak da ona alışkanlık kesbetmeden ileri gelir; 

3- Küçük günahtan haz duyup onunla şımarmak ve bunu bir nimet elde etmek sanıp, bedbahtlık sebebi olduğundan gafil bulunmak; 

4- Allah’ın, kendisini cezâlandırmamasına ve hilm göstererek mühlet tanımasına (istidrac) aldanmak;

5- Günahı işleyip, ondan sonra da bunu başkalarının yanında söylemek; Allah’ın bu suçu örtmesine karşı aşırı bir duyarsızlık ve gaflet olduğu gibi, aynı zamanda duyan kimseleri de suça teşvik olacaktır

Küçük günah hakkında sakındırıcı kesin bir tehdit, lânet, cehennem ateşi gibi unsurların olmamasına bakarak aldanılmamalıdır.  Çünkü, sayılan sebeplerden ötürü, büyük günaha dönüşmesi daima mümkündür. Bu bakımdan günahın küçüklüğüne değil, ama kendisine karşı gelinen Allah’ın azamet ve kibriyâsına bakarak, günahlardan sakınmamız lazımdır.


Muhâtaba Göre Günahlar

Günahlar, muhataba göre üçe ayrılır.

1- Allah’a Karşı Günah: Küfür, şirk ve endâd/eş ve benzer koşma gibi tevbe edilip vazgeçilmedikçe  affedilmeyen günahlardır.

2- İnsanlara Karşı Günah: Kur’ân-ı Kerim’de, insanlara yönelik günahlar, Allah’a yönelik olanlardan daha çeşitli olup, bunlar farklı alanlara dağılmaktadırlar. Netice itibariyle bu tür günahların önemi şuradadır:

Bunlar kul hakkını ihlâl olduğundan kendisine haksızlık yapılanın rızâsı olmadıkça bağışlanmaz.

İnsanlara karşı işlenen günahlardan katl (2/Bakara, 85; 4/Nisâ, 92); kan dökme (2/Bakara, 84); kız çocuklarını diri diri toprağa gömme (16/Nahl, 58-59; 43/Zuhruf, 17) zikredilir. Cana kıyma, hataen  olmanın  dışında,  kesinlikle  mü’minlerden nehyedilirken (4/Nisâ, 92), kasıtlı öldürmelerin cezâsı kısas olarak (2/Bakara, 178, 179) tayin edilmiştir. Fâiz yeme (2/Bakara, 275, 278, 279; 3/Âl-i İmran, 130) -ki fâiz yemek bağışlanmayacak suçlardan sayılmış ve fâiz yiyenlerin kabirlerinden mahşer günü şeytan çarpmış bir durumda dirilecekleri âyette ifâde edilmiştir(2/Bakara, 275) -;  mala hıyanet etmek / ğull (3/Âl-i İmran, 161); cimrilik (3/Âl-i İmran, 180; 4/Nisâ, 37); malı ve tartıyı noksanlaştırma (2/Bakara, 282; 7/A’râf, 85); helâl - haram demeyip miras yemek (89/Fecr, 19); hırsızlık (5/Mâide, 38; Yusuf, 70, 73); rüşvet yemek (5/Mâide, 62) Kur’an’da yasaklanan insanlara karşı işlenen günahlardandır. Yine, işkence yapma (5/Mâide, 59); yetim malı yemek (17/İsrâ, 10, 34); yetimi çirkin tarzda kovmak (107/Mâûn, 2); yoksulu doyurmamak (107/Mâûn, 3); yüzsüzlükle insanlardan bir şey istemek sûretiyle onları incitmek (2/Bakara, 273); hıyanet (4/Nisâ, 105, 107; 8/Enfâl, 27, 58, 71); gözlerin haince bakışı (40/Mü’min, 19); ahde riâyetsizlik (17/İsrâ, 34); insanlara iftira, işlediği günahı masum birine yıkma (4/Nisâ, 112); iffetli kadınlara zina isnadı (24/Nûr, 4, 11, 23) -ki dört şâhit getirilmedikçe seksen değnek/celde vurulur-; bühtan/iftira (4/Nisâ, 20, 112, 156); genç kızları zinaya zorlamak (24/Nûr, 33); yalan şâhitlik (22/Hacc, 30); insanlara karşı büyüklenme ve şımarma (17/İsrâ, 37); haset ve kıskançlık (2/Bakara, 109; 4/Nisâ, 54) bütün bunlar, Kur’an’da yasaklanan insanlara karşı işlenen günahlardandır. Büyücülük (113/Felâk, 4); kasılarak yürümek (75/Kıyâme, 33); insanlara iltifat etmeyip onlara burun kıvırma (31/Lokman, 18); ana babaya itaatsizlik (31/Lokman, 14-15); insanlarla alay etmek, onları küçümsemek, başkalarını güldürecek biçimde onların kusurlarına ve eksikliklerine dikkat çekmek (24/Nûr, 11); her ne şekilde olursa olsun başkasını ayıplamak, kınamak (9/Tevbe, 58, 79, Hucurat, 11) -ki böyle bir davranış, İmandan sonra fıska düşmek kadar tehlikeli sayılmıştır-; müslümanların kusurlarını araştırıp, gizli durumlarını açığa vurmak (49/Hucurât, 12); tanıdığını yokluğunda hoşlanmayacağı şeylerle anmak, yani gıybet (49/Hucurât, 12) -öylesine çirkin bir davranıştır ki, ölü kardeşinin etini yemeye/yamyamlığa denk tutulmuştur; başkası hakkında zanla hüküm vermek (17/İsrâ, 36; 46/Ahkaf, 6, 12); kaş-gözle insanları çekiştirme (83/Mutaffifîn, 30, gibi günahlar insanlara yönelik günahlardır.

Kur’an’da insanlarla ilgili günahlara oldukça fazla yer ayrılması, Kur’anî öğreti ve dünya görüşünün, sosyal âhenk ve intizama ne kadar itina gösterdiğinin bir belgesi sayılsa gerektir. Çünkü, farklı yoğunluktaki mânâlarıyla, bu kadar çeşitli kelimenin kullanılması, toplumsal hayat ile her noktadan temasa geçip, onu etkileme hedefini gözetir.

3- İnsanın Kendisine Karşı Günahı: Günahlar, kötü akıbeti bizzat yapanları ve buna sebep olanları ilgilendirdiğinden, günahkârlar, neticede bizâtîhi günahları kendilerine karşı işlemiş olurlar. Bu durum, bazen nefs kelimesiyle beraber zikredilen tahtânûne (2/Bakara, 187; 4/Nisâ, 107) kelimesiyle ifâde edilirken bu, günah işlemek ve ma’siyet irtikâb etmek sûretiyle nefse zulmü veya azâba maruz bırakmak ve sevâbını da azaltmak sûretiyle onun kemaline halel getirmeyi gösterir. Çoğu zaman ise, bu husus “nefsine zulmetmek” kavramı altında bize sunulur (2/Bakara, 54, 231; 4/Nisâ, 97; 7/A’râf, 24; 11/Hûd, 101 vb.). Öyleyse günah, hangi kategoriye dâhil olursa olsun, onun yıpratıcı tesiri ve sonuçları, zarûri olarak yapanı alâkadar eder.

Baglantı

• 14/12/2006 - DALÂLET

 

 

‘Dalâl veya dalâlet’ masdarları sözlükte; kaybolmak, telef olmak, şaşırmak ve yanılmak anlamlarına gelir. Somut olarak, ‘çölde seyahat ederken yolunu şaşırmak’ mânâsına gelse de asıl anlamı, bilerek veya bilmeyerek doğru yoldan az veya çok ayrılmak, sapmak, ya da azmak demektir.    Bu mânâdan hareketle mecazi olarak ‘dalâlet’ akla, duyulara, gerçeğe aykırı ilkeleri benimsemek karşılığında kullanılmaktadır. 

‘Dalâlet’, ‘hidâyetin ve rüşd’ün zıddı olup, kasden ya da unutarak doğru yoldan ayrılmak demektir. ‘Dalâlet’in bir başka tanımı  şöyle yapılabilir: Maksada ulaştıran yolu bulamamak, istenen sonuca götürmeyen bir yola girmek, ya da arzu edilen sonucu kazandıran her türlü yoldan ve metodlardan ayrılmaktır. ‘Dalâlet’ gerçekte, maddî ve görülen bir yoldan sapma olduğu halde, daha sonra din ve akıl yolundan sapmak anlamına kullanılmaya başlanmıştır. Bu nedenle ‘dalâlet’ daha çok dinden sapmayı, ‘dalâl’ ise akıl ve sözdeki sapmayı ifâde eder.   Aynı kökten gelen ‘idlâl’, dalâlete düşürmek, azdırmak, ‘mudıl’ dalâlete düşüren, sapıttıran,  ‘dall’, dalâlete düşen, sapan,  sapmış anlamlarına gelir.


Dalâletin Kur’an’daki Anlamları

Bu kelime, türevleriyle birlikte Kur’an-ı  Kerim’de ikiyüzü aşkın yerde geçmektedir. Hidâyetin ve İmanın  karşıtlığını, inkârcıların hidâyet karşısındaki durumlarını ifâde etmede önemli bir Kur’an kavramıdır. Kur’an’da daha çok küfür ve inkârı kapsayan sapıklık olarak kullanılmaktadır. Ancak Kur’an dalâlet kavramını ya da türevlerini  birkaç mânâda  daha kullanmaktadır ki, bu anlamların kelimenin kök mânâsıyla yakın ilişkisi vardır.

1- Saptırmak anlamında: ‘Idlâl’ şeklinde geçmekte ve başkasını saptırmak, doğru yoldan alıkoymak, gerçek yolu kaybettirmek mânâlarına gelmektedir(‘Ağvâ ve sadde’ fiileri de saptırmak mânâsında olup ‘idlâl’  kelimesiyle yakın ilgileri vardır.) Şeytan hakkında şöyle söyleniyor: “Onları mutlaka saptıracağım, muhakkak onları boş kuruntulara boğacağım…” (4/Nisâ, 199). Kur’an ayrıca Firavunun ve altından buzağı yapıp İsrâiloğullarına ‘İşte sizin ilâhınız budur’ diyen Samirî’nin birer saptırıcı olduğunu vurguluyor (20/Tâhâ, 79,  85).

2- Şaşırmak anlamında: Bu anlam inançsızlar hakkında kullanıldığı gibi peygamberler hakkında da kullanılmıştır. “Seni şaşırmış (dâll)  bulup  da  yol  göstermedik mi?” (Dûha, 7).  Bu âyette  Peygamberimizin peygamberlikten önceki durumuna işaret edilmektedir. Bu dönemde Hz. Muhammed (s.a.s.) İlâhî vahy’den habersizdi, şer’î hükümleri ve peygamberlik görevini bilmiyordu. Kur’an, Peygamberimizin yaptığı tebliğle hiç bir zaman yanılmadığını ve sapmadığını söylemektedir (53/Necm, 2).

 3- Boşa çıkarmak anlamında: Şu âyette olduğu gibi: “Dediler ki, ‘Biz yerde yok olup gittikten sonra, gerçekten biz mi yeni bir yaratılışta bulunacak mışız?’ Hayır, onlar Rablerine kavuşmayı inkâr edenlerdir.” (32/Secde, 10)  Burada geçen ‘dalâl’ kelimesi yok olup gitmek, kaybolmak anlamındadır. Allah’a İman etmeyen, üstelik insanları Allah’ın yolundan alıkoymaya çalışanlar iyi amelde bulunsalar bile onların bütün yaptıkları boşa çıkacak, dalâl olacaktır (18/Kehf, 104). ‘Dalâlet’ aslında bir sapmadır, yitip kaybolmadır, bir helâk olmadır (71/Nûh, 14).

 4- Azap anlamında: Kur’an cehennemlikleri ‘dalâl’ içinde  olmakla tarif etmektedir ki bu da onlara tattırılan azaptan başkası değildir(54/Kamer, 47-48)
 
5- Hüsran anlamında: Tarih boyunca İslâm’a ve onu tebliğ edenlere karşı hile ve tuzakları hep boşa çıkmıştır, bu tuzakların sahipleri yaptıklarının karşılığında hüsrana uğramışlardır. Kur’an bunu bir yerde ‘dalâl’ kelimesiyle ifâde ediyor (40/Mü’min, 25).  İki âyette de yine hüsran anlamında geçiyor (12/Yûsuf, 30; Yasin, 24).

 6- Yanılmak anlamında: “Yûsuf’un kokusunu (burnumda tüter) buluyorum” diyen Hz. Ya’kub’a oğulları şöyle dediler: “Allah adına hayret, sen hâlâ geçmİşteki yanılgındasın” (12/Yûsuf, 94-95).  Hz. Yûsuf’u çok seven babasına karşı da benzer bir yanılgıda olmak suçlaması yapılıyor (12/Yûsuf, 8).  Her iki âyette de ‘dalâl’ kelimesi kullanılıyor. Miras taksiminde hak sahiplerine karşı haksızlık yapılmamasını ikaz eden âyette de aynı kelime ‘hata’ anlamında geçmektedir (4/Nisâ, 176).
 
7- Sapkınlık anlamında: ‘Dalâlet’ aynı zamanda aklî sapmalar hakkında da kullanılmaktadır. Nitekim, dalâlet; dini olarak sapmayı ifâde ediyorken, dalâl ise daha çok akıl yönünden sapmayı, şaşırmayı anlatır. ‘Dâll’,  sapıtmış, şaşırmış, yoldan çıkmış; bunun  çoğulu olan ‘dâllîn’ ise sapıtanlar, şaşırmışlar anlamındadır. “…Kim İmanı küfre değisirse, artık o, dalâlete düşmüş (doğru yolu sapıtmış olur)” (2/Bakara, 108). İster mü’min ister inkârcı olsun, Allah’ın ve Rasûlünün emirlerine karşı gelenler sapıklığa düşerler (33/Ahzâb, 36). Allah’a şirk koşan müşrikler de derin bir sapıklık içerisindedirler (4/Nisâ, 116).


Dalâlette Olanlar

Yine Kur’an’ın ifâdesini göre şu gibi kimseler de dalâlete düşmüşlerdir: Allah’ı, O’nun meleklerini, kitaplarını, peygamberini ve Âhiret gününü inkâr edenler (4/Nisâ, 136),   Peygamberin çağrısına kulak asmayanlar, ya da O’nunla alay edenler (25/Furkan, 41-42; Ahkaf, 32), Kur’an’ın İlâhî bir kitap olduğunu kabul etmeyenler  (41/Fussılet, 52;  Cumu’a, 2),  Kıyâmetin kopacağından şüphe edip bu konuda ileri geri tartışmaya girişenler (42/Şûrâ, 18), Allah’ın haram kıldığı şeyleri helâl sayanlar, çocuklarını geçindirememe endişesiyle öldürenler (6/En’âm, 140), Hüküm verirken Allah’ın hükümlerine itibar etmeyip, kendi hevâlarından hüküm verenler  (6/En’âm, 56; Sâd, 26), Allah’ın rahmetinden ümidini kesenler (7/A’râf, 179), Kalbinde nifak hastalığı bulunan münâfıklar (63/Münâfıkun, 6) ve ehl-i kitap (5/Mâide, 60, 77) doğru yoldan sapmış kimselerdir.


Dalâlette Olanların Özellikleri 

Allah’ın hidâyetine uymak insanın fıtratına daha uygunken, dalâleti tercih edenler, akıl ve duyularını yerli yerinde kullanmayıp da sapıklığa düşenler ve başkalarını da saptıranlar şüphesiz zâlim kimselerdir. Onlar akıllarını kullanıp gerçeği görecekleri yerde, hevâlarına (doğru olmayan arzularına) uyarlar (4/Nisâ, 44;  43/Zuhruf, 40).

Birtakım kişiler ve kötülük odakları insanları hidâyetten uzaklaştırıp dalâlete düşürebilirler. İnsan yaratılışı gereği itaat etmeye de isyan etmeye de meyillidir. Aklını iyi kullanan, Allah’tan gelen hidâyet sebeplerini iyi anlayan, yani Kitabı ve Peygamberi idrâk eden, Allah’ın her taraftaki âyetlerini düşünen kimseler doğru yolu bulurlar. Bunlardan uzak kalıp, dalâlete sürükleyici kişilerin peşine gidenler ise sapıtırlar. Kur’an’ın açıklamasına göre şeytan, yardımcılarıyla birlikte insanları sapıklığa götürmeye çalışır (20/Tâhâ, 177, 121; furkan, 29; 7/A’râf, 16-17; 4/Nisâ, 199 vd.).

Firavun gibi cürüm (günah) işleyenler ve onun yanındaki mele’ sınıfı (aristokratlar) kendilerine uyanları sapıtırlar. Firavun, Kur’an’ın üzerinde çok durduğu tipik bir isyancı kişiliktir. Yeryüzünde azıp sapmanın (tuğyanın), kibirlenmenin, cürüm işlemenin, kendi hevâsını ilâh haline getirmenin, zulmün ve sapıtmanın en açık örneğidir. Kendisi sapıklıkta olduğu gibi, üzerinde hâkimiyet kurduğu kitleleri de kendisi gibi sapıklığa götürmenin gayretinde idi. Şüphesiz her devirde firavun tipli insanlar çıkabilir, kendileri dalâlette oldukları gibi diğer insanları da hidâyetten ayırmak için çaba gösterebilirler. Allah’ın âyetlerine sırt dönen bu azgınlar, kurdukları şeytanî sistemlerle, oynadıkları oyunlarla bu hedeflerine ulaşmaya çalışırlar.

İnsanların kendi elleriyle yaptıkları ve kutsal saydıkları putlar ve benzeri (heykeller) de sapıklığa sebep olurlar (14/Ibrâhim, 36).


Dalâlet Önderleri

Hidâyette olmayan, Allah’ın çizdiği çizginin dışında yaşayan ve İslâmî ilkelere dikkat etmeyen çoğunluğa veya topluluklara uymak da kişiyi sapıklığa götürebilir. İnsan için ölçü çoğunluğun ne yaptığı değil, inancın ve hayat anlayışının Hakk’a uygun olmasıdır (6/En’âm, 116-117). İnsanları saptıran bir başka grup da, kişilerin peşine gittikleri önderleridir. İster dinî anlamda olsun, ister siyasî anlamda olsun; toplumun önündeki kişilere ‘imam’ veya ‘önder-lider-başkan’ denir. Önder konumundaki kişiler sapıklık üzerinde iseler, peşlerinden gidenler  de onlar gibi  olurlar. Bir önderi (imamı) körü körüne taklît veya takip etmek, onun yanlışlarını da kabul etme tehlikesini de beraberinde getirir. Kitleler genellikle bir liderin, bir önderin peşine giderler, onun izini izlerler, onun görüşlerini çoğu zaman kayıtsız şartsız kabul ederler. Firavun gibi düşünen önderler, peşlerine gelenleri tıpkı kendileri gibi dalâlete götürürler.
  
 Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyuruyor: “Ümmetim hakkında en çok korktuğum (şey)  saptırıcı imamlardır (önderlerdir).” (Dârimî, Rikak 39, Hadis no: 2755, 2/219; Tirmizî; Dârimî, 2/219). Müslüman ümmet hakkında böyle bir korku duyulursa, küfür öncülerinin (9/Tevbe, 12) peşinde gidenler hakkında daha fazla endişe etmek gerekir. Çünkü küfür önderleri insanları Kur’an’ın deyişiyle ‘cehenneme çağırırlar’ (28/Kasas, 41). Allah (c.c.) bütün insanları mahşer meydanına hesap vermek üzere, dünyada iken peşlerine gittikleri imamlarıyla (önderleriyle) birlikte getirecektir (17/İsrâ, 71). İnkârcılar o gün şöyle diyecekler: “Yâ Rabbî! Biz büyüklerimize ve imamlarımıza (yöneticilerimize) itaat etmiştik. Onlar da bizi doğru yoldan sapıttılar.” (33/Ahzâb, 67;  7/A’râf, 38-39). Bu saptırıcılar kendi günah yüklerini taşıdıkları gibi, saptırdıkları kimselerin günâhlarını de taşıyacaklar. Buna karşı toplumu saptıran kimselere gönüllü olarak uyanların günahlarında ise bir eksilme olmayacak (16/Nahl, 25).


Dalâlete Düşme Sebepleri

Bazı insanların hidâyetten yüz çevirip dalâlete sapmalarının birtakım sebepleri vardır. İnsanın yetiştiği ortam, aldığı eğitim elbette önemlidir. Ancak insanın irâdesi kendi elindedir. O dilediği yolu ve inancı seçebilir. Onun bâtıl ve Kur’an’ın dalâlet dediği  yolları seçmesine bazı sebepler etki edebilir. Özellikle müslümanların dalâlete düşmelerine, dinde sonradan ortaya çıkan bid’atlerin rolü vardır. Bid’atler, dinî kılıfla sunulduğu için çoğu insan bunu anlamaz. Bid’atleri hayat haline getirenler de günün birinde İslâm inancının dışına çıkarlar.

Din’de tefrika (ayrılık) çıkarmak da sapıtmanın bir başka nedenidir. Din’de ayrılık çıkarmak, şüphesiz İslâm’ı kendi kafasına göre anlayıp, kendi anladığını din sanmak, diğer anlayışları din dışı sayıp onlara sırt dönmek, onları düşman bilmektir. Kur’an, önceki ümmetlerin bu hataya düştüklerini haber veriyor: “Dinlerini parçalayıp grup grup olanlar var ya, senin onlarla hiç bir ilişkin yoktur.” (6/En’âm, 159). Dinlerini parçalayıp fırka fırka (parti parti) olanlar, kendi ellerinde olanla, yani kendi fikirleriyle, kendi anladıklarıyla, gruplarına ait üstünlüklerle, kendilerinin daha doğru yolda olduğu iddiasıyla övünüp durmaktadırlar (30/Rûm, 32). Dinlerini parçalamanın başka bir anlamı da, dinin hükümlerinin bir kısmını almak, bir kısmını bırakmaktır. Böyle  yapanlarla, kendi hizbinin (grubunun) anladığı şeyi din zannedenler arasında fark yoktur. Her biri bir liderin, bir önderin peşine takılır, bir grup bulur, grubunu en üstün sayar, diğer grubu yanlışta görür. Hatırlatmak gerekir ki mezhepli olmak, İslâm’ın akîdesine uygun düşen bir gruba mensup olmak, bir grupla beraber calışmak, bir hizbin prensipleriyle bir işi yapmak üzere bir araya gelmek yanlış değil: grupcu, mezhepci, partici olmak hatadır ve insanı dalâlete kadar götürebilir. Bu hatadan kurtulmanın yolu Kur’an’a ve yine O’nun istediği gibi topyekûn sarılmaktan geçer (3/Âl-i İmran, 103).

İslâm’ı, O’nun güzelliklerini, O’nun insana kazandırdıklarını, İslâm’a uymakla elde edilebilecek kazançları, Allah’ın vereceği mükâfati (vaad) ve vereceği cezâyı (va’id) bilmeyenler, bu gibi konularda câhilce hareket edenler hidâyetten saparlar (6/En’âm, 144; hac, 8-9). Bilgisizlik insanı hem doğru olandan ayırır hem de kişiyi belli konularda taassub sahibi yapar. Kişinin bilmediğini bilmemesi ise daha  büyük  bir  kayıptır. Böyleleri kendi hevâlarına uyarlar, bildikleri az şey üzerinde inatla dururlar,  sapıklıkta olsalar bile kendilerini kolay düzeltemezler. Elde edilen bilginin yanlış kullanılması da insanı dalâlete düşürebilir. İlmin, insanlara gerçeği göstermesi  ve hakikate ulaşmasında bir ışık olması gerekirken; insanlar bilgiyi gereğince kullanmıyor. Hatta çoğu zaman Allah’tan gelen hidâyet, yani İslâm’ın ilkeleri bilimsel gerçeklere ters diye iddia edilmekte, böylece onlardan yüz çevirilmekte. Günümüzde bilim son derece gelişmiş olmasına rağmen insanlığın çoğu Kur’an’ın dalâlet dediği çizgidedir.

Kimileri de insanlara hükmetmek, onların sırtından geçinmek, ya da başka amaçlar için din’den öğrendiği bilgileri yanlış yerde ve kendi çıkarı doğrultusunda kullanır, hem kendi sapar hem de başkalarını sapıtır.

İnsanın kalbinden ‘Âhiret’ inancı kaybolduğu an, o derin bir sapıklığa düşer. Âhiret inancı şüphesiz insana hayat gerçeğini öğreten en önemli bilgidir (34/Sebe’, 8).  Lehve’l hadis’e (boş, işe yaramaz, insanı Allah’tan ve O’na itaattan uzaklaştıran her türlü söz ve meşguliyete)  müşteri  olanlar da hidâyetten uzaklaşırlar (31/Lokman, 6). Bu gibi sözler ve uğraşılar kişiye bir fayda sağlamaz ama onu Allah’tan ve kulluk görevlerinden uzaklaştırır, onu dalâlete düşürür. 


Dalâletin Sonuçları

Dalâlete düşenlerin kalpleri kasvetlidir (katıdır). Onların kalpleri fıtrî özelliklerini yitirmiş, Hidâyete kapalı, şirke, küfre, şüpheye ve sapıklığa açıktır. Öyle kalplere hikmeti ve hidâyeti anlatmak zordur (7/A’râf, 179; 13/Ra’d, 30-31 vd.). “Allah, kime hidâyet verirse onun kalbini İslâm’a açar. Kimi de saptırmak isterse onun da kalbini göğe yükseliyormuş gibi daraltır, sıkar…” (5/Mâide, 13). Dalâlette olanların kalpleri ‘dayk-dar’dır. Dalâlette olmanın, hidâyeti bırakıp da dalâleti satın almanın (2/Bakara, 16) âhiretteki cezâsı elbette Cehennem’dir (26/Şuarâ, 91-97; 17/İsrâ, 97 vd.). Görüldüğü gibi dalâlet, doğru yoldan, Allah’ın yolundan ayrılıp başka yollara sapmak,  bâtıl dinleri kabul etmek, Allah’ın emrine aykırı yaşamaktır. Bu sıfat inkârcıların ve müşriklerin bir sıfatıdır. Bu kavram, onların hidâyetten ayrılarak yanlış yola girdiklerini, çıkmaz bir sokağa saptıklarını, gerçeğe aykırı hareket ettiklerini, kendilerini kurtuluşa götürmeyecek bir tercih yaptıklarını en güzel bir biçimde ortaya koymaktadır.

Allah’ın dâvetine kulak asmayıp, O’nun âyetlerini inkâr edenler, kendilerini maksada götürecek yolu kaybedip, azâbı ve tükenişi kazandıracak olan sapıklığı alırlar. Dalâlete düşmek bir anlamda azmak, haddi aşmaktır. Böyle yapanlar Hakk’ın karşısına çıkmış ve kendi aleyhlerine  azap kazanmış olurlar. İnsanları Allah’ın dininden yüz çevirtip sapıklık yollarına sürükleyecek kişiler, sistemler ve araçlar günümüzde çok daha fazladır. Bugün bir sürü siyasî sistem, hayat felsefesi, akımlar ve çalışmalar insanları dalâlete dâvet etmektedir. Eğitim ve medya araçları dalâleti daha geniş kitlelere ulaştırmaktadır. Mü’minler, İslâm’ın dalâlet (sapıklık) dediği hayat anlayışlarını davranış ve fikirleri iyi tanımalı ve kendilerini iki dünyada da kurtaracak İslâmî kimliklerini korumalılar. Her namazda okuduğumuz ve Fâtiha Sûresinde yer alan şu duâyı pratik hayatta da gerçekleştirmek gerekir: “Yâ Rabbî! Bizi dosdoğru yola ilet; kendilerine nimet verdiklerinin yoluna; gazâba uğrayanların ve dâllîn olanların (sapıtmışların) yoluna değil.”

Baglantı

• 14/12/2006 - TAKVÂ

 

 

Takvâ kelimesi, “veka”  fiilinden gelir. Veka: ‘Korundu, kendini zararlı, acı  ve eziyet veren şeylerden sakındı’ demektir. Takvâ, nefsi korktuğu şeyden korumaktır. Kavram olarak, kuvvetli bir himayeye girerek korunmak, nefsi günahlardan korumak demektir. Bu da, haramı terkle olur: Haramı terk de en azından şüpheli şeyleri bırakmakla tam gerçekleşebilir. Hadis-i şerifte: “Helâl belli, haram da bellidir. Fakat bu ikisi arasında şüpheli şeyler vardır. Bu nedenle şüphelerden korunan, dini ve ırzını temiz tutmuş olur. Şüphelere düşen harama da düşer; Nasıl, koruluğun kenarında koyun otlatan çobanın koyunlarının her an koruluğa girme ihtimali varsa. Haberiniz olsun ki, her melikin korusu vardır. Allah’ın korusu da haramlardır.” (Buhârî, İman 39; Müslim, Müsâkat 107) buyurulmuştur.  Kur’an, ‘hudûdullah’tan söz eder ki, İşte bu Allah’ın, içinde kalınmasını emrettiği korusunun sınırlarıdır. Mü’minlere sürekli olarak “Allah’ın sınırlarını aşmayın” değil; “Allah’ın sınırlarına yaklaşmayın” diye emredilir. Yaklaşıldığında sınırların aşılması her zaman mümkündür. İşte, bu şekilde Allah’ın çizdiği sınırları aşma korkusuyla bu sınırlara yaklaşmamak, nefsi bu sahada korumak ve sınıra yaklaştırmamak takvâ’dır.

Takvâ, haşyet (ta’zim ve saygıdan ileri gelen korkma) mânâsındadır. Takvâ alelâde bir korku değildir; Bu, sevginin azalmasından endişe duymak, Allah’ın rızâsının gideceğinden kaygılanmak, bunun için sakınmak demektir.

Takvâ, Hz. Ali’ye göre: “Günahlara devam etmeyi ve yaptığı ibâdetlerle avunup aldanmayı bırakmaktır.” Yine şu söz de Hz. Ali’ye aittir: “Dünyada insanların efendisi cömertler; âhirette de müttakîlerdir.”  Hasan el-Basrî’ye göre ise: “Allah’tan başkasını Allah’a tercih etmemek ve bütün işlerin Allah’ın kudretinde olduğunu bilmektir.”  Takvâ, Allah’tan uzaklaştıracak şeylerden uzaklaşmaktır. Takvâ Allah bilincine sahip olmaktır. Sorumluluk şuurudur takvâ. Allah’a karşı duyulan sevgi ve yakınlıktır. Allah’a yaklaşmak için her çeşit haramdan kaçınmak; O’nun rızâsını, O’nun sevgisini yitirmekten çekinmektir. Cehenneml e insan arasına engel koymaktır. Şeytanla İlâhî emirler arasına, arzularla İman arasına, düşmanla dost arasına engel koymaktır. Tabii, bu engelleri koyabilmek için, öncelikle Allah’la aramızdaki engelleri kaldırmak gerekir.  

Pıtrak dikeninin çok olduğu bir yerde ayakkabı olmadan yürürken insanın ayaklarına diken batmaması için bütün vücudu dikkat kesilir, vücudunun her parçası göz olur. İşte aynen  bunun gibi; elini, dilini, belini, gözünü, gönlünü, kulağını, ayağını haramlara dokundurmadan ömrünü geçirmeye takvâ denir. Takvâ, halk için insanın dışını  süslediği gibi; İçini Hak için şirkten, her türlü haramdan, yalandan, kinden, iftiradan, hasetten, gıybetten arındırıp süslemesidir.

En kapsamlı ve en kuvvetli koruma, ancak Allah’ın korumasıdır. Diğer koruyanların korumaları mecazi anlamda ve çok sınırlı olduğu gibi; Allah’ın dilemediği hiçbir alanı kapsamaz. İyi korunmak demek olan ittika, ancak Allah’ın vikaye’sine (korumasına) girmekle gerçekleşebilir. O yüzden Takvâ, her türlü zarar verecek şeye karşı  bir sığınaktır; bir kale ve kalkandır.   Bir zırhtır.  Kendini  emniyete  almak,  emin  ve  gerçek  mü’min  olmaktır.  Şirki  ve sapıklığı reddetmeden, isyanı ve günahları terketmeden Allah’ın kalesine sığınılmaz. Takvâ, haramları terketmek ve sevaplara yapışmaktır. Ömer b. Hattab (r.a.), Übeyy b. Kâb’a  “takvâ nedir?”  diye sorduğunda Übeyy:  “Dikenli yolda hiç yürümedin mi?” dedi. Hz. Ömer:  “Yürüdüm!”  deyince,  “o zaman ne yaptın?” dedi.  “Paçalarımı sıvayıp gayret sarfettim.” cevabını aldıktan sonra: “İşte takvâ odur”  dedi. Takvâ, bizi Allah’a yaklaştıran bir ürperti, sevgisini yıpratma korkusudur. Takvâ, sakınmaktır. Sevdiğimiz şeyin üzerinde nasıl titrer; onu korumak, onu kaybetmemek için veya ona zarar gelmesin diye nasıl sakınırsak, insanın en şerefli yeri olan gönül ve içindeki İman da öyle, hatta daha fazla sakınılmalı. 

İmanı korumak ve onun üzerinde titremektir takvâ. Küçük çocuğu balkondan veya odanın penceresinden dışarı sarkmış olsa, annesi-babası onu gözetip korumak için nasıl davranır ve düşme ihtimaline karşı nasıl tedbir alırsa, şüpheli ve haram olma riski olan tehlikeli davranışlara karşı en az öyle tedbir alıp sakınmaktır takvâ. “Gözü gibi sakınmak” deyimi vardır dilimizde. Haramlara karşı bu titizlik ve hassasiyetle Allah’ın rızâsını, gözümüz gibi korumamız gerekmektedir.


Kur’an’da Takvânın Tanımları

“Elif Lâm Mim. Bu, kendisinde şüphe olmayan, müttakîler için bir hidâyet kaynağı ve   kılavuz olan bir kitaptır. O müttakîler ki, gayba inanırlar, namaz kılarlar, kendilerine verdiğimiz mallardan infak ederler. Yine onlar, sana indirilene ve senden önce indirilen kitap ve peygamberlere ve âhiret gününe İman ederler. Onlar Rablerinden bir hidâyet üzeredirler ve felaha, kurtuluşa erenler ancak onlardır.” (2/Bakara, 1-5)

“Yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz gerçek iyilik (birr, takvâ ve itaat) değildir. Asıl iyilik, şu kimsenin yaptığıdır ki; Allah’a, âhiret gününe, meleklere, Kitaba ve peygamberlere İman eder, yakınlara, yetimlere, yoksullara, yol oğluna (yolda kalmışa), isteyip dilenenlere ve boyunduruk altında bulunan köle ve esirlere sevdiği maldan harcar, namaz kılar, zekât verir. Antlaşma yaptığı zaman sözlerini yerine getirir. Sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabreder. İşte doğru olanlar, bu vasıfları taşıyanlardır. Muttakiler ancak onlardır.” (2/Bakara, 177)

“De ki, size bunlardan daha hayırlısını bildireyim mi? Takvâ sahipleri için Rableri yanında, içinden ırmaklar akan ebedîyyen kalacakları cennetler, tertemiz eşler ve (hepsinin üstünde) Allah’ın rızâsı, hoşnutluğu vardır. Allah kullarını hakkıyla görendir. Ki onlar, ‘Ey Rabbimiz! İman ettik, artık bizim günahlarımızı bağışla, bizi ateş azâbından koru’ derler. Sabrederler, doğru dürüst olurlar, huzurda boyun bükerlerler, infak ederler (hayırda harcarlar) ve seher vaktinde Allah’tan bağışlanma dilerler.” (3/Âl-i İmran, 15-17)

“Rabbinizin mağfretine (bağışına) ve takvâ sahipleri için hazırlanmış olan, genişliği gökler ve yer kadar olan cennete kavuşmak için yarışın, koşun. O takvâ sahipleri ki, bollukta da, darlıkta da Allah için infak edip harcarlar; öfkelerini yenerler ve insanları affederler. Allah da muhsinleri, güzel davranışta bulunanları, iyilik yapanları sever. Yine onlar, bir kötülük yaptıklarında, ya da kendilerine zulmettiklerinde  Allah’ı hatırlayıp hemen günahlarından dolayı tevbe istiğfar eder, bağışlanma isterler. Zaten günahları Allah’tan başka kim bağışlayabilir ki? Yine onlar, işledikleri kötülüklerde bile bile ısrar etmezler. İşte bunların mükâfatı, Rablerinin mağfireti ve içinde ebedî kalacakları altından ırmaklar akan cennetlerdir. Böyle amel edenlerin mükâfatı ne güzeldir!” (3/Âl-i İmran, 133-136)

“Andolsun Biz, Mûsâ ve Hârun’a, takvâ sahipleri için bir aydınlık ve bir zikir (öğüt) olarak, hak ile bâtılı birbirinden ayıran furkan’ı verdik(O takvâ sahipleri ki) onlar, Rablerine karşı O’nu görmedikleri halde bir haşyet içinde O’na saygı gösterirler. Onlar, kıyâmetten içleri titreyip korkan kimselerdir.” (21/Enbiyâ, 48-49)

“Doğruyu getiren ve tasdik edip doğrulayanlar, İşte onlar müttakîlerdir.” ((39/Zümer, 33)

“Şüphesiz müttakî olanlar, Rablerinin kendilerine verdiğini alarak cennetlerde ve pınar başlarında olacaklar. Çünkü onlar, bundan önce dünyada ihsanda bulunup güzel davrananlardı. Gece boyunca da pek az uyurlardı (Kalan saatlerinde de namaz kılar ve ibâdet ederlerdi). Onlar seher vakitlerinde istiğfar ederlerdi. Onların mallarında dilenip isteyen ve (iffetinden dolayı istemeyip de) yoksul olan için bir hak olduğunu kabul ederlerdi.” (51/Zâriyât, 15-19)

Şirkten sakınıp İman üzere olmaktır takvâ (48/Fetih, 26).
İsyandan sakınıp itaat üzere olmaktır takvâ (5/Mâide, 65; 7/A’râf, 96).
Her eylemde Allah’ın rızâsını aramak için Allah’a layık bir kul olmaya çalışmaktır takvâ (3/Âl-i İmran, 102).  
Takvâ İman demektir (48/Fetih, 26; Hucurat, 3; Şuara, 11).
Takvâ tevbe demektir (7/A’râf, 96).
Takvâ tâat anlamına gelir (16/Nahl, 2, 52; 23/Mü’minûn, 52).
Takvâ günahları terketmek anlamında da kullanılır (2/Bakara, 189).
Takvâ ihlâs mânâsında kullanılır (22/Hacc, 32; 2/Bakara, 41).

Kur’an’daki takvâ ile ilgili âyetlerden anlaşılmaktadır ki, Kur’anî tanımla takvâ, İman etmek ve Kitaba tâbî olmaktır. Takvâ, tevhid ve teslimiyettir. Kur’anî inanç ve sâlih ameldir.

İttika’nın üç mertebesi vardır. Birinci mertebesi: İnsanın küfürden nefsini korumasıdır. Her mü’min bu anlamda müttakîdir (Takvânın bu mertebesi için bkz. Fetih, 26). İkinci mertebesi; haramlardan kaçınmak, küçük günahları  tekrar  tekrar  işlemekten  uzak  durmak  ve  farzları  eda etmektir. Bu mertebe, ittikanın ortasıdır. Yasaklardan kaçınıp, emredilene yapışarak mü’minlerin cehennem azâbından korunmalarını içeren bu takvâ, 2/Bakara sûresinin ilk âyetlerinde vasıfları belirtilen ittikadır (Bkz. 7/A’râf, 96). Üçüncü mertebesi ise; Mü’minin, bütün benliği ile Allah’a dönmesi, kalbinden mâsivâyı (Allah’ın dışında herşeyi) çıkarması ve her an ibâdet bilinci ile yaşayıp tefekkürle meşgul olmasıdır (Bkz. 3/Âl-i İmran, 102; 64/Teğâbün, 16). İnsanın İman edip şirkten korunması mahiyetinde olan ilk mertebe, kişinin kendi nefsi ve vicdanı arasında olan bir takvâdır. İkincisi, insanın kendisi ile diğer insanlar arasındaki hususlarla ilgili olan takvâdır. Üçüncüsü ise, insanın kendisi ile Allah arasındaki takvâsı ve İmanıdır. Âyette takvânın bu üçüncü mertebesi ihsan olarak zikredilmiştir. “İhsan, Allah’ı görüyormuş gibi hareket etmendir. Sen O’nu görmüyorsan da, şüphesiz O seni görmektedir.” (Buhârî, İman 37; Müslim, İman 57)    

Ele, dile, bele, göze, gönle sahip olup, onları haramlardan korumak takvâ iken; haya perdesini yırtmak da, takvânın zıddı olan fücur demek oluyor. Fücur: Örtüyü yırtmak anlamına gelir. Takvâ, fücurun zıddı olarak, bir örtü, bir elbisedir: “Ve, takvâ elbisesi, İşte o hayırlıdır.” (7/A’râf, 26). Allah, insana hem facir, hem de müttakî olma yolunu göstermiş ve onu bu iki yol arasında  serbest  bırakmıştır.  Takvâ elbisesini giyen, kendini bu elbiseye zarar verecek her şeyden korur; insanın dışından giydiği elbise gibi bu elbise aynı zamanda süs, aynı zamanda her türlü etkiden koruyucudur. Bu elbise yalnızca dış elbisesi olmakla kalmaz; içe giyilen parçaları da vardır. İslâm bu elbiseye talip olmakla başlar. Takvâ öncelikle “korunma”  anlamına geldiğinden, korunmaya zarar verecek şeylerden korkmak ve çekinmek de bu kavramın içine girmiştir. İşte, kişi önce kendisinin istikbali, yaptıkları ve azap konusunda bir korku duyar. Bu korku onu bir yerlere sığınmaya zorlar; bu takvânın ilk mertebesidir. Sığınılan yer salt bir dört duvar arası değildir. Tehlikenin gelebilmesi için çatı, pencere, kapı açıklıkları ve daha başka yarıklar da bulunabilir. Bütün buraları da örtmeye çalışmak, elbiseyi daha bir kalınlaştırıp vücudun her yanına sarmak takvânın ikinci mertebesidir. Bütün bunlardan sonra, sığınılan binanın veya giyilen elbisenin herhangi bir yanından en ufak bir delik bile açılmaması için çalışmak da takvânın son mertebesidir(Çünkü, açılan delik  her zaman büyüme istidadındadır.) Şu halde, takvâ bir sığınağa sığınmak, her türlü tehlikelerden korunmak için bir elbise giymek anlamına geldiği gibi, bu sığınak veya elbiseyi korumak, onun üzerinde titremek ve dıştan gelebilecek her türlü tehlikeler karşısında uyanık bulunmak anlamına da gelir. Takvânın bu üç derecesi Kur’an’da açıklanmıştır.

Takvâyı elde etmenin ilk yolu İmanla beraber Kur’an’dır. Çünkü Kur’an, İman etmiş bir kimseye sırlarını açar, hazinelerini saçar. Sahâbe de öyle diyordu: “Bize Kur’an’dan önce İman verilirdi.” İmanın aslı bulunduğu halde, kalpte yine hastalıktan biraz eser bulunur. Özellikle bizim içinde yaşadığımız toplum gibi her tarafa mânevî mikroplar saçan câhiliyye toplumundaki bulaşıcı hastalıklardan kalbin etkilenmemesi mümkün değildir. İman ettiği halde az da olsa hastalıktan kurtulamayan kalbin şifâsı, Allah’ın Kitabı Kur’an’da mevcuttur. Kalbinde İman bulunmayan ve hidâyeti aramayan insanın  O Kitap’tan yararlanması ise mümkün değildir. Kâmil bir İmana, takvâ ile dolu selim bir kalbe ulaşmanın yolu Kur’an’dan geçer.

Takvâya ulaşmak için, başta haramları terketmek ve farzları ifa etmek gerekir. Namaz, zekât, cihad, fâize bulaşmamak... Sonra, nâfilelere devam etmek gerekir. Namazların sünnetleri başta olmak üzere nâfile namazlar, özellikle teheccüd namazı, zikir, tefekkür, sünnetlere sarılmak gibi şeylerle takvâ sağlanabilir. Nâfilelere önem verirken dikkat edilmesi gereken önemli bir durum vardır. O da; bazı insanlar, nâfileyi farzların önüne geçiriyor, farz derecesinde mecbur tuttukları nâfileleri yapacağım diye nice farzları ihmal ediyorlar. Bu, şeytanın sağdan yaklaşarak, mühimmi ehemme tercih ettirmesiyle ilgili bir tuzaktır. Bu tuzağa düşmemek için edille-i şer’iyye sıralamasını unutmadan; İmandan sonra öncelikle yapılması gerekenin haramları terk ve farzları eda olduğunu unutmamak gerekir. Bununla birlikte, yaptıklarımızla yetinmeyip, iki günümüzü eşit geçirmeyen bir çaba ile takvânın zirvelerine tırmanmak için, sünnet ve nâfilelerden yapabildiklerimizin sayısını artırmaya çalışmak; sırât-ı müstakim budur. Emr-i bi’l ma’ruf nehy-i ani’l münker, bildiğimiz hakkı yaşayıp, bilmediklerimizi öğrenmeye çalışmak,  namazı huşu ile ve imkân nisbetinde cemaatle  ikame etmek, sabır, zikir, istiğfar ve tefekkür takvânın sağlamlaşması için önemli hususlardır.

Baglantı

• 14/12/2006 - İSTİÂZE

 

 

İstiâze: Eûzü çekmek, “Eûzü billahi mineşşeytanirracim” demektir. İstiâze kelimesi, sığınma, bağlanma, güvenme ve korunma istemek anlamlarına gelir. Şeytandan ve her türlü şerlerden Allah’ın korumasına ve yardımına sığınmaya istiâze denir.

 Eûzü billâhi mine’ş-şeytâni’r-racîm: “Kovulmuş şeytanın şerrinden, her türlü kötülüğünden Allah’a sığınırım.” anlamına gelir; “Şeytanın âhiret ve dünya işleriyle ilgili hususlarda bana zarar vermesinden veya yapmakla emrolunduğum şeylerden beni alıkoymasından Allah’a sığınır ve O’nun yardımıyla korunûrum.” İstiâze, insanların kötülüklerden korunabilmeleri için bütün İlâhî emir ve yasaklara uyarak, söz ve işleriyle Allah’a sığınmayı istemelerini ifâde eder.

Bir imtihan yeri olan dünya hayatında insanın en büyük düşmanı şeytandır. O, insanı aldatmaya, doğru yoldan saptırmaya çalışmaktadır. Bunu gerçekleştirmek için de gizli açık her yola başvurur. Bu nedenle mü’min, şeytanın oyunlarına karşı daima uyanık olmalı, aklını kullanarak Kur’an’ın gösterdiği yoldan gitmelidir. İnsana yaraşan, daima Rabına sığınması, koruyucusunun O olduğunu bilmesidir.

Kur’an okunduğunda O’ndan yeterince yararlanmak, öncelikle şeytan ve her çeşit şeytani düşünceden Allah’a sığınmakla mümkündür. Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Kur’an okumak istediğin zaman, kovulmuş şeytandan Allah’a sığın(Seni şeytanın vesveselerinden korumasını Allah’tan iste. ‘Eûzü billahi mineşşeytanirracim’ de.” (16/Nahl, 98)

Kur’an, Allah’ın insanlara gönderdiği tâlimatıdır. Şeytan, Kur’an okuyan kişiyi, Kur’an’ı anlamaktan, doğru yorumlamaktan ve onunla amel etmekten vazgeçirmek için var gücüyle uğraşır. Kalbine vesvese sokarak Kur’an üzerinde düşünmekten onu alıkoymaya çalışır. Kur’an okumaya istiâze ile başlayarak, Kur’an’ı yanlış anlamaya, yanlış yorumlamaya, O’nun iniş gayesi dışında bir okumaya sevkedecek her türlü şeytani düşünce, akım ve yaklaşımdan Allah’a sığınıyoruz. Allah’ın kelâmını okuduğu veya bildiği halde Ondan yararlanamayan şeytani özelliklerden de Allah’a sığınıyoruz. Şeytanın şerrinden Allah’a sığınmak, Kur’an tilavetine zemin hazırlamak için bir mukaddimedir. Böylece okuyan, samimi bir kalb ve açık bir zihinle Kur’an’ı okumağa başlar. 

Bilindiği gibi, namaz kılmadan önce, vücut ve gönül Allah’ın huzuruna çıkmaya hazırlanmalı, bunun için de abdest alınmalıdır. Namaz için abdest ne ise, Kur’an okumak için de istiâze odur. Câfer b. Sâdık, “Kur’an  okunmak istendiğinde ve diğer ibâdetlerden önce istiâze’nin emredilmesinin sebebi, dilini gıybet, yalan ve dedikodu gibi kötü işlerle kirleten insanın istiâze ile onu temizlemesi, böylece her türlü noksanlıklardan uzak olan Rabb’inin kelâmını temiz bir lİsanla okumasıdır.”  demiştir.

Allah, insanlara görülen ve görülmeyen, bilinen ve bilinmeyen bütün kötü ve korkunç şeylerden Kendisi’ne sığınmalarını emrediyor. “Eğer seni şeytan (vesvese vererek) dürterse hemen Allah’a sığın.” (41/Fussılet, 36). Allah, insanlara himayesine iltica etmelerini bildirmiş oluyor. Bu ifâdeden Allah’ın himayesine sığınmayı gerektiren pek çok kötülüklerin var olduğu açık olarak anlaşılmaktadır. Kötülüğün kaynağı ister bizzat şeytan, isterse onun oyuncağı haline gelmiş bir kısım insanlar olsun, bu kötülüğü defetmenin mümkün olduğu bilinmelidir. Şeytandan kurtuluş, tüm yaratıkların yaratıcısı ve Rabı olan Allah’a sığınmak, O’nun hayat nizamı olan İslâm Dininin emir ve yasaklarına uymakla mümkündür.

İnsanlar ona tutunarak semaya doğru yükselsinler diye Allah’ın gökten indirip bize uzattığı ipine (Kur’an’a) dört elle sarılarak yapışmamız gerekiyor. Kopması mümkün olmayan Allah’ın ipini bırakıp, boynumuza ve beynimize kement gibi geçirilmek için hazırlanmış şeytanın ipini,  yularını istemediğimizi ilan etmeliyiz. İşte bu özgürlük ilanının adı ve andı, istiâzedir. Rabbimız’ın Dâru’s-selâma (cennete) dâvetiyesi olan Kitab’ı, istenildiği gibi okumazsak, dâvete icabet edemeyiz. Ana vatanımıza, baba yurduna hicretimizi  gerçekleştirmemiz, vuslata ermemiz için zor sınavlardan başarıyla geçmemiz gerekiyor. İşte, insan ve cin şeytanlarıyla kıyasıya mücâdelenin zafer parolasıdır istiâze.

Allah’a güvenip bağlananlara, hayat görüşü ve yaşama biçimi olarak İslâm’a yönelenlere şeytanın hâkimiyeti  ve ciddi bir etkisi olamaz. Çünkü bu nitelikteki mü’minler, Kur’an’ı hayatlarında uygulamak için okumuşlar  ve  Allah’ın  emirlerine  teslim  olarak  O’na  sığınmışlardır.  Her yere kolayca sızabilen şeytan,  bu  nizama  sığınanlara  yaklaşamaz.  Zaman  zaman  vesvese verse de kendi buyruğu altına alamaz onları. Bunun için, mü’minler, Allah’ın askerleridir; şeytanın askerleri olmazlar.

Kur’ani anlamdaki istiâze, şeytandan, onun temsilcisi olduğu tüm kötülüklerden Allah’a sığınmayı, O’na inanmayı ve Allah’ı her şeye kadir bir ilâh tanıyıp buna göre kulluk vazifesine sarılmayı ifâde etmektedir. İnsanoğlu, fıtratı gereği nefsani ve hayvani duygulara sahiptir. Bu duyguları açıkça ve gizli olarak kötü yolda tahrik eden düzenler, tâğutlar, insan ve cin şeytanları her zaman var olagelmiştir. Bunların her türlü kötülüklerinden uzak kalmak ve korunmak, ancak Allah’ın bildirdiği esaslara uyarak O’na sığınmakla mümkündür. Bu konuda insana düşen görev, her şeyden önce düşmanlarını  tanımak ve onları kendinden uzaklaştırmaktır. Ancak, insanın bu mücâdeleyi kazanması için Allah’ın yardımına ihtiyacı vardır. Allah, mü’minlere bu savaşı kazanabilmeleri için, takip edecekleri metodu göstermiştir. “Eğer şeytandan gelen kötü bir düşünce seni dürtecek olursa, hemen Allah’a sığın. Çünkü O işitendir, bilendir.” (41/Fussılet, 36)  “Mü’minlere ve Rablerine güvenip dayananlara o şeytanın bir gücü yoktur. Onun gücü, sadece kendisini dost tutanlara ve Allah’a ortak koşanlaradır. O sadece onları kandıRabilir.”  (16/Nahl, 99-100)  “Sen onların sana yaptığı kötülüğü, en güzel şeyle sav. Kötülüğe iyilikle karşılık ver. Biz onların seni ne kötü sıfatlarla vasıflandıracaklarını biliyoruz. Ve de ki: “Rabbim, şeytanların dürtüklemelerinden Sana sığınırım ve onların yanımda bulunmalarından Sana sığınırım Rabbim.”  (23/Mü’minûn, 96-98)

İlgili âyet ve hadislerden anlaşılan istiâze; İnsanın Allah’a sığınmak istemesi, O’nun rahmetine iltica etmesi, İslâm’ın esaslarına teslim olarak tüm kötülüklerden korunma isteğini diliyle söylemesi, kalbiyle bu anlayışta olması demektir.

İstiâze’de üç öge vardır: “Sığınan”, “Kendisine sığınılan”  ve “kendisinden sığınılan.”  Sığınan ve sığınmaya muhtaç olan sadece bir şahıs değildir. Bütün yaratıklar O’na sığınmaya muhtaçtır. Peygamberlerin de sık sık Allah’a sığındıklarını, bu konuda da bize örnek olduklarını Kur’an’dan öğrenmekteyiz. Sığınmaya ihtiyacımız olduğunu kabul etmek, acz ve zayıflığımızı, âciz olmayan birinin yardımına ihtiyacımız olduğunu kabullenip itiraf etmek demektir. Bu anlayış da bizi, yaratılış amacımız olan kulluk ve ibâdet şuuruna ulaştırır.

Kendisine sığınılan ve sığınılması gereken yüce varlığın, sadece Allah olduğunu biliyoruz. O’nun hak dini, O’nun emir ve yasakları, insanlığı tüm kötülüklerden koruyan İlâhî bir sığınaktır. Kendisinden kaçınılan, kötülüğünden sakınılması gereken varlığın şeytan ve onun temsilcisi bulunduğu tüm şerler olduğu, şeytanın cinlerden olduğu gibi, insan cinsinden de olabileceği Kur’an’dan anlaşılmaktadır. İnsanların, Allah’a sığınmaları, O’nun emirlerine bağlı kalarak, yasaklarından kaçınarak, azgın ve kovulmuş şeytandan ve her türlü kötülük ve günahlardan uzaklaşmalarıyla mümkündür. Allah’ın istekleri doğrultusunda yaşayış ve kötülüklerden kaçış; Allah’a sığınıştır. Bunun için insan, daima Kur’an’a yönelmeli, O’ndaki gerçekleri Allah’ın istediği şekilde yerine getirmelidir. Kur’an’ın bildirdiği İlâhî kuralları yerine getirirken, onu Allah’ın dininden uzaklaştıran bir duygunun, düşüncenin, varlığın, sistemin şeytan veya onun temsilcisi durumundaki şeytani bir kötülüğün olabileceği bilincinde bulunmalıdır.    

Kur’an ve sünnetten, istiâze’nin, anlam yönüyle İman ve onun gereği olan sâlih amelleri kapsayan bir terim olduğunu öğrenmekteyiz. İnsanların yaşantı şekilleri, onların sahip oldukları inanç,  duygu ve  düşünceleri  ile yakından ilgilidir.  İslâm’ın  iyi  olarak bildirdiğini  iyilik;  kötü olarak bildirdiğini de kötülük kabul etmek öncelikle bir İman işidir. İslâm’a göre nelerin iyilik, nelerin kötülük olduğunun bilinmesi ve iyiliklerin yapılıp, kötülüklerden sakınılması da bir uygulama (amel) meselesidir. Öyle şeytani düzende ve öyle zâlimlerin işgalindeki ortamda  imtihan oluyoruz ki, Nasreddin Hoca fıkrasındaki gibi taşlar bağlanmış, köpekler salıverilmiş. Salıverilmiş de ne kelime?! Üstümüze üstümüze saldırtılmış. İşte istiâze, taşları yerinden oynatmak, azgın köpekleri bağlamaktır. 

Kur’an’daki âyetlerde ve Peygamberimizin mübarek sözlerinde, insanların kaçınmak zorunda oldukları kötülükler açık olarak ortaya konulmuştur. Günümüzde, insanları, her türlü kötülüklerden korumak için öncelikle onlara bu kötülükleri tanıtmak gerekmektedir. Çünkü şeytanın ve onun temsilcisi olanların hilelerinden biri de kötülüğü, iyilik gibi göstermeleridir.

Âyet ve hadislerde bildirilen kötülüklerden en önemlileri: Şirk, şeytan, kibir ve büyüklenme, cehâlet, vesvese, şehvet, hevâ, hased, şüphecilik, zulüm, gazâb, cinler, tüm korkunç şeyler, sihir, büyü, büyücü kadınlar, korkaklık,  cimrilik,  kötü  ömür,  fitne,  kabir  azâbı, âcizlik,  tembellik,  cehennem  azâbı,  deccal  fitnesi, yoksulluk sefaleti, zenginlik gurur ve şımarıklığı, iyiliklerin azlığı, bâtıl inançlar... gibi kötülüklerdir.

İnsanı, içten veya dıştan, tahrik ederek Allah’a isyana sevkeden her şey, mü’min için bir zarar unsurudur. Bunun için o, kendisini Allah’a isyana sevkeden gizli ve açık düşmanıyla savaşmakla emrolunmuştur. İşte bu savaşta insanın ilk kullanacağı silâhı istiâze’dir. Kur’an’daki şu âyetler bu gerçeği ifâde eder. “Allah’a ve âhiret gününe inanmayan, Allah’ın ve Rasûlünün haram kıldığını haram saymayan, dinini din edinmeyen kimselerle, küçülüp (boyun eğerek) elleriyle cizye verecekleri zamana kadar savaşın.” (9/Tevbe, 23) “Şeytan sizin düşmanınızdır. Siz de onu düşman tutun.” (35/Fâtır, 6) “Sana gelen her kötülük de kendi (işlediğin günah yüzü)ndendir.” (4/Nisâ, 79)

İnsan, dünyada iyilikle kötülüğün savaşını yaşar. Bu savaş, karanlıkla aydınlık gibidir. Biri gâlip olursa, diğeri bulunmaz. Bu savaşa insan, düşmanını iyi tanıyarak başlamalıdır. Burada bilinmesi gereken hakikat, insanın, içindeki düşmanla savaşının,  dışındaki  düşmanla savaşından daha önemli olduğudur. Çünkü içteki şeytanî duygu ve düşünceler yok edilmeden dış düşmanla savaşılamaz. Ayrıca insan, dıştaki düşmanla savaşında ölürse şehid olur. Allah’ın bir emrini yerine getirdiği için de sevâbını alır.  Fakat iç düşmanıyla  mücâdelesinde yenilirse,  müslüman olarak ölememe durumuna düşer. Bu durum ise, Allah’a sığınılacak bir kötülüktür. Hz. Peygamberimiz’in (s.a.s.): “Allah’ım, ölüm anında şeytanın beni istilâ ederek yaptıklarımı boşa çıkarmasından, senin doğru yolundan (dininden) yüz çevirmiş olarak ölmekten sana sığınırım.” buyurarak Allah’a sığınması bu hakikati bütün açıklığı ile ortaya koymaktadır.

Her asırda olduğu gibi, günümüzde de insanlığın uğradığı en büyük felâketler, kendi içinden gelen ve zihnine hakim olan kötülüklerdir. İnsanın, iç dünyasındaki bozukluk, İmansızlık, irâdesizlik, yanlış düşünce, aldanış, şüphecilik ve vesvesecilik insani özelliklerin yok olmasına yol açmıştır. Bu günkü toplum fotoğrafımız, kişisel görüntüde nefret, bencillik, stres, bunalım, cinâyet, intihar... toplumsal  manzaramızda tek kelimeyle fesat, düzen açısından ise...

İnsanın kalbindeki ve düşüncesindeki kötülükler, ya yanlış itikadlardan veya kötü işlerden oluşur. Kim, yaptığı işleriyle şeytanın peşinden giderse, dili ile Allah’ı ansa da o, şeytanın yolundadır. Bu duruma düşmüş insanların gizlice itaat edip dostluk kurdukları şeytandan gelen vesveseyi yok edebilmeleri, Allah’a İmanla mümkündür. Peygamberimiz’e gelip, “Ey Allah’ın Rasûlü, içimizde (vesveseden) olduğuna inandığımız bazı şeyler buluyoruz. Onları size söylemeyi uygun bulmuyoruz.” diyen sahâbîlere Rasûlullah’ın “Bu, İmanın açık belirtisidir” buyurması bu gerçeğin isbâtıdır. Gerçek anlamda Allah’a İman, şeytanın içinize attığı vesveseyi kabullenmenize engel olan İmandır. Şeytanın vesvesesini küçük görmemek, Allah’ın azâbına sebep olmasından korkmak, kişinin İmanının açık belirtisidir. Şeytan ve onun işi olan tüm kötülüklerden kaçınılmadıkca, Allah’a itaat edilmiş olunamaz. Mü’minin görülebilen ve görülemeyen pek çok düşmanı vardır. O halde bu düşmanlar, insanı hak yoldan uzaklaştırmaya kasd ettikleri zaman insan, her şeye gâlip olan mutlak Rab’e sığınmalıdır. Çünkü Allah, emirlerine uyup yasaklarından kaçınmayı kötülükleri yok etmek için bir vesile kılmıştır. Allah, insanın açlığını ve susuzluğunu gidermek için yemeyi ve içmeyi nasıl sebep kılmışsa, İlâhî emirlerin gereğini de insanların mutluluğuna bir sebep kılmıştır.
 
İnsanlığın fikir ve yaşantısının karanlıklardan kurtulması, sapıklık dalgalarından korunması, ancak âlemlerin Rab’i Allah’ın yardımıyla mümkün olur. Allah’ı Rab tanımayanlar, O’nun emirlerini anlamak istemeyenler, kendi arzu ve heveslerinin gereğini yerine getirmek için hiç bir ölçü tanımayanlar, hakka, gerçeğe saygı duymazlar. Kötüyü iyi zannederler. Onların bu tarzdaki yaşayışları, gerçeği görmelerine engeldir. İslâm âlimlerinin şu sözü bu konuya açıklık getirmektedir: “Yediği, içtiği haram olan bir insan, iyiliği ve kötülüğü ayıramaz.” Bâtıl peşinde koşanlar, hangi asırda olurlarsa olsunlar Kur’an’dan hidâyet alamazlar.

Allah’a gerçekten sığınan insanların belirgin özellikleri, âyetlerde açık olarak belirtilmiştir. Allah’a sığınan insan, O’nun dininden ve hükümlerinden habersiz, câhil olamaz. Kendisine vesvese dokunduğu zaman Allah’ın emir ve yasaklarını hatırlar,  hemen gerçeği görür. Vesvese karşısında bilinçli olarak Allah’ın nizamına sığınır. Allah’a gerçekten sığınan insanın özelliklerinden biri de, Allah’a tam bir teslimiyet içinde bağlanarak, bildiği İlâhî emri her durumda kesin olarak uygulamasıdır. 

İslâm’a göre, dinlerin kaynağı ikidir. Allah’tan gelen ve şeytandan gelen. Allah’tan gelen “vahy”dir. Bununla “hak din” oluşur. Şeytandan gelen ise “vesvese”dir, bununla da “izm”ler oluşur.  İnsan  ya  Allah’tan yana olur, ya da şeytandan yana. İşte eûzü besmele bu tercihin açıklanmasıdır. Allah’ı kabul ederek, ona göre bir sistemin tercihi ile şeytanı kabul edip onun kışkırtıcı, isyancı, büyüklük taslayıcı sistemi arasındaki tercih. Her ikisi de din olacaktır. Bu iki din arasındaki mücâdele, mühlet dolana kadar devam edip gidecektir. Bu mücâdelenin sonucunu Kur’an haber veriyor: Hizbullah (Allah taraftarları, Allah’ın askerleri) gâlip gelecek; Hizbüşşeytan ise hüsrana uğrayacaktır (5/Mâide, 56; Mücâdele, 19). Ne mutlu Allah’ın safındakilere! Yazıklar olsun şeytanın askerlerine!..

Eûzü besmelede iki şey vurgulanır: 1- Düşman şeytandan Dost Allah’a sığınma, 2- Rahmân ve Rahim olan Allah’ın adı ile başlama. Birini dışlama, öbürüne sığınma. Çünkü hayatın mânâsı bundan ibârettir. Ya Allah’tan gelen vahyi din edinir, ona göre yaşar, düşünür, konuşursun. Ya da şeytandan gelen fücur ilhamını din edinir ona göre konuşur, yaşarsın. Bunun dışında, Allah’ın dinini yaşarken şeytanın vesvesesine karşı uyanık olursun.

Yapılması gerekeni yaptıktan sonra Allah’a sığınmalı ve O’ndan yardım istenmelidir. Şeytandan  ve onun ilke ve yönlendirmelerinden uzaklaşmadığımız sürece Allah’a sığınmanın hiçbir anlamı yoktur. Dille şeytana düşman olurken, diğer tüm uzuvlarımızla şeytana dostluk ve bağlılık istiâze şuuruyla bağdaşmaz.

İstiâze, “hicret”tir; Şeytanî özelliklerden Rahmânî vasıflara; Basit, geçici ve hayvanî olduğu kadar şeytanî  zevklerden, sonu acıyla bitecek yapay duygulardan ebedî saâdetlere hicret. İstiâze şuuruna sahip bir mü’min, Kur’an’da övülen o mutluluk çağının zirve kahramanları olan  ashâb’a ashâb olup, sonu fetihle biten hicret için yol arkadaşlığına  hazırlanabilir.

Kul ne yaparsa yapsın, Allah’ın dilemesi ve yardımı olmadan hiçbir şey olmaz. Öyleyse O’nun yardımına müstahak olarak O’ndan istemeliyiz. Şeytandan Allah’a sığınan,  şeytani özellik ve vasıflardan da Allah’a sığınmış demektir. “Şeytan” azgın ve haktan uzak demektir. Azgınlıktan ve hakka uzak olmaktan kurtulup, gerçek kul olmaya, Hakkın adamı olmaya çalışmalıyız.

Şeytan, tarihî azılı düşmanımızdır. Onu iyi tanımalı ve hilelerine karşı uyanık olmalıyız. Cinlerden olduğu gibi, insanlardan da şeytanların olduğunu ve her yerde her zaman onlarla karşılaşabileceğimizi unutmamalıyız. Evden çarşıya, İşten okula, sofradan tuvalete, mescidden cepheye kadar her yerde düşmanımızla karşılaşabiliriz. Tuvalete girerken, şeytandan korunmak için eûzü çekilir de; televizyonun düğmesini açarken  eûzü, kaparken de en azından istiğfar çekmeli değil miyiz?  Caddeye, çarşıya, dolmuşa  adım atarken, iş başında, aş başında, gafletle geçen dakikalar, saatler, hatta günler içindeki tüm şerlerden, istiâzedeki sığınak dışında kimin kalesine sığınabiliriz? Kur’an okurken istiâze gerekir de, beşerî kitaplar, gazeteler okunûrken gerekmez mi dersiniz?  

Şeytanın kovulma ve lânetlenme sebebini değerlendirmeli ve aynı durumlara düşmemek için gayret etmeliyiz. Onu, ne sahibi olduğu ilmi kurtArabilmiştir, ne de  zekâsı. Öyleyse vahyin ışığında bir akıl ve ilimle hikmetleri yakalamaya ve yaşamaya çalışmalıyız.

Şeytana lânetle yetineceğimize, ona uymayarak, onu mahvedecek şekilde Allah’ı çokça anarak onu yenmeli ve kahretmeliyiz. Unutmayalım ki, şeytan ve askerleri, kendi misyonlarını  yapıyor. Biz, dünyadaki görevimizi yerine getirirsek, şeytana da uymamış oluruz.  İstiâze, müslüman için şeytana ve taifesine, şeytan dostları ve askerlerine karşı uyanıklık ifâdesi olmaktadır. İstiâze, mü’min için sanki düşmana karşı sürekli kullandığı, dilinde ve gönlünde taşıdığı bir silâh gibidir. Allah’ı tek Rab, tek Melik ve tek İlâh kabul ederek O’na sığınanlara, Allah’ın yardımı erişecektir. Unutulmamalıdır ki, insanlığın saâdeti, şuurlu bir İman ve her türlü kötülüklerden Allah’ın dinine sığınıp sakınmalarıyla mümkün olacaktır. “En iyi koruyan Allah’tır ve O merhametlilerin en merhametlisidir. O, ne güzel dost, ne güzel vekildir.”  (12/Yûsuf, 64)

Baglantı

• 14/12/2006 - BESMELE

 

 

Besmele: BismillahirRahmânirrahim sözünün kısaltılmış şekli. Hayırlı ve helâl bir işe başlarken, Allah’ın adını anmak ve bu adla işe başlamak için besmele çekilir. BismillahirRahmânirrahim: “Rahmân ve Rahim Allah’ın adıyla (başlarım)”  anlamına gelir. Besmeleyi  “esirgeyen, bağışlayan Tanrı’nın adıyla” gibi yanlış; yanlış olduğu kadar gaflet veya ihanet kokan tercümeyi kabul etmek mümkün değildir. “Allah” lafzı, özel isim olduğu ve Yaratıcımızın tüm güzel isimlerini içinde barındıran bir anlam taşıdığı için başka bir dile tercüme edilemez. Ayrıca “esirgeyen” tabiri çok yanlış bir tercümedir. Türkçede esirgemek, daha çok olumsuz bir sıfat anlamında kullanılır. Saklamak, korumak gibi anlamlarından daha çok, kıyamamak ve  cimrilik yapmak mânâlarında kullanılır ki Allah’ın Rahmân sıfatının kesinlikle karşılığı değildir.   

Kur’ân-ı Kerim’in ilk nâzil olan âyet-i kerimesi, “Yaratan Rabının adıyla (besmele çekerek) oku!”  mealindeki Alak sûresi 1. âyetidir. Bu “Rabının ismiyle oku” emri, sadece Önderimiz, Peygamberimiz  için değil; bütün mü’minleredir. Mü’minler, meşrû (şer’î, mubah) herhangi bir işe başlarken besmeleyi unutmazlar. Çünkü bilirler ki, “besmeleyle başlanmayan herhangi bir İşte bereketsizlik ortaya çıkar.” (İbn Mâce, Hadis no: 1894). Kur’an okurken, hayvan keserken, abdest alırken, namaz kılarken, avcılık yaparken... besmeleyi ihmal etmezler.

İslâm’dan önce Araplar,  işlerine “bismi’l- Lat ve’l-Uzza” diye putlarının adıyla başlarlardı. Hanifler ise, Tevhid dininin kalıntısı olarak, “bismikellahümme” derlerdi. Haniflerin bu adeti İslâmîyet’in ilk yıllarında da devam etmiştir. 27/Neml  sûresindeki besmele âyeti (30. âyet) nâzil olduktan sonra besmele son şeklini almıştır. Hz. Peygamber, hayatının sonuna kadar hep bu ibareyi kullanmış, besmelenin yazıldığı ilk satıra başka hiçbir şeyin yazılmamasını da emretmiştir. “Besmele ile başlanmayan her iş bereketsiz ve güdüktür.” buyuran Efendimiz’in, günlük hayatındaki birçok iş münâsebetiyle besmele çektiği ve besmeleyi tavsiye ettiği bilinmektedir. Bir müslüman besmele çekmekle, “nefsim veya başka bir varlık adına, tâğut adına  değil; Allah adıyla, O’nun rızâsı için ve O’nun izniyle başlıyorum.” demek ister. O’nun Rahmân ve Rahim isimlerinin tecelli etmesini beklediğini, böylece hem dünya hem de âhiret saâdeti dilediğini  ifâde etmiş olur. Giriştiği işe güç yetirebilmesi için gerekli olan kudretin yüce Allah tarafından ihsan edilmesini temenni ettiğini belirtmiş olur. Kendisinin devamlı olarak O’nun yardımına muhtaç olduğunu bildirmiş, böylece ezelî kudretin yardımını celbetmiş olur. Besmele çeken mü’min, “O’nun müsaadesiyle bu işi yapıyorum. Çünkü, bu başladığım işin tamamlanmasında gerekli olan kuvvet O’nun tarafından bana verilmiştir. O bana bu kuvveti vermezse, ben bu işi tamamlayamam” demek ister.
 
Helâl ve hayırlı bir işe başlarken Allah’ın adını anmak, her müslümanın üzerinde titizlikle durması gereken görevlerindendir. Kur’ân-ı Kerim’de buna işaret eden pek çok emir vardır (2/Bakara, 200 ; 4/Nisâ, 103 ; 73/Müzzemmil, 8 gibi.)

İlk inen âyette besmele çekmek emredildiği gibi, Mushafın ilk âyeti de besmeledir. Besmele Kur’ân-ı Kerim’in 114 sûresinden 113’ünün giriş cümlesi olarak yer almaktadır. 27/Neml  sûresin 30. âyetinin de bir bölümüdür. Dolayısıyla Kur’an’da 114 yerde bismillahirRahmânirrahim vardır.

 Besmeleye vücut veren 4 kelime (isim, Allah, Rahmân, Rahim) ‘den 3’ü Allah’ın isimleri olup, bunların 2’si bağış, merhamet, cömertlik, affetmek gibi anlamlar taşımaktadır. Kur’an’ın ilk cümlesine bunları  koyarak,  temel  konusu  ulûhiyet  ve insan - Allah  ilişkisi olan Kur’an’da hakim olan ögenin rahmet ve merhamet olduğuna Rabbimız dikkat çekmektedir. Rahmân ve Rahim’in kökü olan rahmet kelimesi Kur’an’ın açık beyanlarına göre Allah’ın hakim niteliğidir. Enbiyâ sûresi 107. âyette Son Peygamber’i de Kur’an “âlemlerin rahmeti”  olarak nitelendirmektedir. O halde, şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Kur’an’ın tanıttığı Allah ve Hz. Muhammed (s.a.s.), her şeyden önce birer rahmet unsurudurlar. İslâm ahlâkı, incitme, öldürme ifâde edecek davranışlarda ve bu davranışlara müsaade eden sözlerde besmeleyle başlamayı yasaklamıştır. Savaşmaya müsaade eden ve putperestlere ültimatom  içeren tevbe sûresi, besmelesiz başlayan tek sûredir. Eti yenen hayvanların kesimi ve avlanması  sırasında besmeledeki Rahmân ve Rahim sıfatlarının anılması uygun görülmemiştir. Hayvan keserken “bismillâh” veya “bismillâhi Allahu Ekber” denilir.  

Besmele, Allah’la yapılmış bir sözleşme gibidir. Allah, Rahmân ve Rahim sıfatlarıyla bize merhametle muâmele edeceğini vaadediyor; Biz de, imtihan için bize emânet verilen irâdeyi istismar etmeyeceğimizi ve O’nun ilkelerine bağlı  kalacağımızı  besmeleyle  kabullenmiş  oluyoruz.   Besmele,  Allah’ın  tesbit ettiği kulluk programını kabul etmektir. Besmele çeken kul, şöyle demiş olur: “Ya Rabbi, şu an, kulluk maddelerinden birini işleyeceğim. Senin ismini anıyor ve iznini istiyorum.” O yüzden haramlara besmele çekilmez. Haram meclislerde, meyhane ve kumarhane görevi yapan kahvehanelerde otururken, fâizli işlemlerde bulunurken, yalan ve kandırma içeren ticari ilişkilerde, haram sayılan programlar izlerken besmele çekilmez. Haram olduğu tartışmalı olan hususlarda ve harama yakın mekruhlarda da besmele çekilmesinin vebali büyütür. En doğrusu, Allah’ın isminin anılamayacağı bu tür davranış ve eylemleri  terk  etmektir. Unutulmamalıdır ki, haram olan eylemlerde besmele çekilmez. Kâmil bir müslüman da, besmele çekemeyeceği bir işi yapmamaya özen gösterir.
      
Kur’an’a başlarken, besmeleden önce istiâze gelir. Çünkü istiâze’yi aşmadan besmeleye geçilmez. Eûzü ile Allah’ı yardıma çağırdıktan, O’nun yardımı ile şeytanları etkisiz hale getirdikten  sonra, şirki ve şirke götüren şeytani isyanları kendimizden uzaklaştırarak Allah’ı layıkı ile anabileceğimizi düşünüyoruz. Gönlümüzde ve düşüncemizde, dilimizde ve davranışlarımızdaki şeytani pisliklerden temizlenerek tertemiz bir şekilde Allah’la beraber oluyoruz. Eûzü süpürgesiyle temizlediğimiz gönül ve dil sarayımıza Allah’ın ismini yazıyoruz. Tıpkı kelime-i tevhidde önce “la ilâhe” (hiçbir ilâh yok) deyip Allah dışındaki ilâh taslaklarını kaldırıp atarak gerçekleştirdiğimiz tevhidî temizlikten sonra, “illallah” (ancak Allah var) dediğimiz gibi.

Sadece Kur’an okurken değil; insan ve evren kitaplarını okurken, hayat mektebinde öğrencilik ve öğretmenlik yaparken de besmele şuuruna uygun davranmalıyız. Tüm eylemlerimizin dünyada O’na yaraşır, âhirette de O’nun rızâsını kazandırır özelliklerde olmasına gayret etmeliyiz. Kur’an, besmeleyle başlıyor, biz de Allah’ın Kitabını Allah’ın ismiyle okuyoruz.

Okul kitapları başta olmak üzere nice kitaplar, gazeteler, dergiler, besmele ile mi başlıyor? Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi dersi kitaplarının bile ilk sayfasına bakın bakalım ne göreceksiniz? Peki,   içeriği bu şekilde kalarak besmele ile başlamasını tercih edebilir miyiz? Arap ülkelerinin çoğunda televizyonlarda suncular besmele ve hamdele ile başlıyor programlarına. Besmele ile başlanan programda ise Allah’ın yasakladığı neler yok ki?! Düşünün bir kere İslâm karşıtlığıyla meşhur televizyon kanalları, programlarını sunarken besmele ile başlıyor. Aynı çizgideki gazetelerin ilk satırında besmele yazıyor. Bu Allah ile, din ile alay olmaz mı? Haram katmerleşmez mi bu tavırlarla? Peki, onlar besmele ile başlamasınlar da biz onlara bakarken besmele çekelim diyebilir misiniz?  “Yaratan Rabının ismiyle oku.”  (96/Alâk, 1) âyeti bizden sadece şekil ve lafızla değil; muhtevâ ile, içerikle ilgili tavır beklemektedir öncelikle. Okuduklarımızın Allah’ın ismiyle okunması; Allah’ın izniyle, O’nun rızâsı için, O’nun yolunda, O’nu unutturmayan, O’na yaklaştıran yapıda  olmasını  gerektirir.  Okumak  gibi,  artısı  büyük  olan  bir eylemde besmele bilinci bunu gerektiriyorsa, diğer eylemlerimizde bu özelliklerin aranma zorunluluğu daha fazla olmaz mı?   

Bismillâh, Evvel Allah (önce Allah) deyip, O’na danışmak, yapacağımız herhangi bir İşte Allah’ın onayını almaktır. Allah’ın adını herşeyin önüne geçirip yüceltmektir. Müşriklerin putlar adına yaşamaları ve onlar adına iş yapmalarına karşılık, biz Allah adına yaşayacağımıza, O’nun adıyla iş yapacağımıza söz vermiş oluyoruz. Bu yüzden, dilimiz “Allah’ın adıyla” derken, diğer organlarımız da aynı şeyi söyleyebilmelidir. Bu ise, her şeyimizle O’nun ölçülerine uygun olarak yaşamakla mümkündür. Aksi takdirde dilimiz “Allah’ın adıyla” derken; elimiz, ayağımız şeytan veya Allah’ın dışında başkaları adına iş yaparsa bu, tevhidle bağdaşmaz.    

Bir mü’min, her eyleminin başına besmeleyi yerleştirmekle laik mantığa en büyük protestoyu yapmış olur. Besmele, insanın Allah’la iş yapması, Allah’ı işine karıştırmasıdır. Dolayısıyla besmele; ateizmi, materyalizmi, laisizmi reddir. Bu mânâda besmele, İslâmî dünya görüşünün anahtarı mesabesindedir. Laik dünya görüşü  “besmelesiz olmaktır.”  Laik olmakla olmamak arasındaki fark, besmeleli olmakla olmamak arasındaki fark kadardır. Besmeleli yapılan iş, meşrûiyetini Allah’tan alır ve meşrû işlere besmele çekilir. Besmelesiz işlerse şeytana layıktır. Besmelesizlik demek olan laisizm, aynı zamanda şeytani bir dünya görüşüdür. Bunun için Allah Rasûlü her eylemine “Rahmân, Rahim Olan Allah’ın adıyla”  başlayarak bu sapkınlığı mahkum etmiştir. 


           Besmele şuuru, bize şu anlayış ve davranışları kazandırır (kazandırmalıdır):

Müslümanın her işi Allah’ın adıyla ve O’nun emir ve müsaadeleri doğrultusunda olmalı. Müslümanın her işinde ‘evvel Allah’ olmalı. Yani mü’min, başlayacağı işi yapıp yapmama konusunda önce Allah’a danışmalı. Harama besmele  çekilmeyeceği  için,  besmele  çekemeyeceğimiz hiçbir işe girişmemeliyiz. “Besmelesiz iş ebterdir, yok olmaya mahkûmdur” hadisinden anlıyoruz ki besmelesizler ve onların düzenleri devrilip yıkılmaya mahkumdur. Kesilirken besmele çekilmeyen her hayvan murdardır, pistir. Besmeleyle ve besmele doğrultusunda olmayan her düşünce, fikir, iş ve düzen de murdar ve leş hükmündedir. Besmele Allah’tan yardım dilemedir. Allah ise, ancak Kendi yolunda olanlara yardım eder. Besmeleyle, yapılan işi kendi adımıza, fakat Allah’tan yardım dileyerek yaptığımızı belirtiyoruz. Allah’ı yücelterek başladığımızda o iş, Allah için oluyor. O’nun dini için yapılan bir gayret şeklini alıyor. Şeytanın iğvasına karşı direnme bilinci yenileniyor. Her işe besmeleyle başlamak hayatı anlamlandırıyor. Allah’ın sözünü toplum hayatının dışına iten kökten laik anlayış reddedilmiş oluyor.

Mü’minler istiâze ve besmelenin şuuruna erdikleri gün, yeryüzünde hiçbir tâğuti iktidar gücünü muhâfaza edemez. Çünkü eûzü-besmeleyi duyan şeytan ve tâğut çılgına döner, mahvolur.

Baglantı

• 14/12/2006 - CİHAD

 

 

Kavram Olarak Cihad: ‘Cehd veya cühd’ kökünden türeyen ‘cihad’, Kur’an’ın anahtar kavramlarından biridir. Cihad kelimesi farklı formlarda Kur’an’da kırk kadar yerde geçmektedir. ‘Cehd veya cühd’, kararlı ve şuurlu bir şekilde gayret etmek, zorluklara karşı çaba göstermek, çalışmak gibi anlamlara gelir. Aynı kökten türeyen ‘cihad veya mücahede’ sözlükte, düşmanın saldırısına karşı koymak üzere elinden geleni yapmak, bütün gayreti harcamak demektir.

Bu düşmanın insanın içinde veya dışında olması farketmez. Mü’min kendine zarar vermek üzere saldıran düşmanlarına karşı koymaya çalışır, onların zararlarını uzaklaştırmada gayretli olur.

Mü’minlerin kararlı ve şuurlu çabalarının bedenle yapılanına ‘cihad’, ruhsal olanına ‘mücahede’, fikir ve İslâmî ilimlerde yapılanına da ‘ictihad’ denilir.

Allah yolunda gayret göstermek, çaba sarfetmek anlamlarına gelen ‘cihad’, her üç mânâyı da içerisine almaktadır. Allah yolunda yapılan bütün çalışmalar, Allah’ın adı yükselsin diye gösterilen gayretler, O’nun dini İslâm’ı savunma için ortaya konan çabalar tümüyle ‘cihad’ ismiyle nitelendirilir. Bedeniyle, organlarıyla, malıyla cihad edene veya mânevî tarafını olgunlaştırmak için çaba sarfedene ‘cahid ve mücahid’, İslâmî hükümleri ortaya koymak için gayret edene de ‘müctehid’ denilmektedir. Mü’minin, Allah tarafından kendisine verilen beden, mal ve zihinsel imkanları Allah yolunda harcaması, İslâm yolunda kullanması ‘cihad’dır.

Kelimenin sözlük anlamından da anlaşıldığı gibi ‘cihad’ bir saldırı değil, olabilecek bir saldırıya karşı yapılan bir savunmadır. Bu saldırıyı savabilmek üzere çaba göstermek, çalışmaktır. O bir anlamda insanın mutluluğuna giden yoldaki engelleri kaldırmaktır. Kur’an, cihad ile fiili savaş olan kital’ı ayrı ayrı kullanıyor.


Cihad Saldırı mıdır?

İslâm’ın yanlış anlaşılan emirlerinden biri de cihad’dır. Özellikle bâtılı araştırmacılar cihadın bir saldırı olduğunu, İslâm’ın bu saldırı yoluyla yayıldığını, müslümanların saldırı anlamındaki cihad emrine uyarak başka ülkeleri işgal ettiklerini ısrarlı bir şekilde iddia ederler.  Müslümanlar söz konusu olunca, yerli-yersiz cihadın saldırı amacıyla kullanıldığını ve bunu da ‘kutsal savaş’ şeklinde anladıklarını ileri sürerler.

Cihadın anlamı ve işleyiş şekli yakından incelense, cihada izin verilen şartlara yeniden bakılsa durumun iddia edildiği gibi olmadığı görülecektir. Cihad kavramının karşılığı ‘savaş’ kelimesi değildir. Çünkü ‘cihad’la savaş sözcüğü arasında hem nitelik hem de nicelik farkı vardır. Savaş salt askerî harekat olup güce dayanır. ‘Cihad’ ise askerî operasyon da dâhil  İlâhî hedefler uğruna gösterilen bütün çabaları içerisine alır. Bu demektir ki ‘cihad’; kutsal bir gaye uğruna ortaya konulan her türlü fikrî, fiilî ve kalbî çalışmanın ortak adıdır.
  
İslâm’a göre ‘dinde zorlama yoktur’ (2/Bakara, 256). Yani insanlar diledikleri dini seçebilirler. İnandıkları  din  ne  kadar  yanlış ve saçma  olsa  bile  bu  konuda  zorlama  söz  konusu  olamaz.  Çünkü  inanma  bir gönül işidir. Bir şeyin doğruluğu ve hakk oluşu kalp ile kabul edilmezse, silâh zoruyla kimseye bir şey sevdirilemez. Üstelik, Allah (c.c.) insanlara irâde hürriyeti vermiştir. Onlar, hakk ile bâtıl arasında seçim yapma hakkına sahiptirler. Bu seçimlerin sonucu tamamen kendilerini ilgilendirir.

Ancak, birtakım insanlar kendi halinde bir din seçmekle kalmazlar, başkalarına zorla bu dinlerini benimsetmeye çalışırlar. Kimileri, insanlar üzerinde hâkimiyet kurmak isterler. Kimileri İslâm’ın dâvetinin önünü kesmeye, insanların İslâm’a ulaşmasını engellemeye çalışırlar. Kurdukları tuzak ve düzenlerle insanları kandırmaya, hak yoldan ayırmaya çaba gösterirler. Yahut, kimileri müslümanlara ve onların yaşadıkları yerlere saldırıp, topraklarını işgal etmek, insanları yönetimleri altına almak isterler.

İşte bu gibi durumlarda ‘cihad’ gündeme gelmektedir.

Müslümanlara veya onların yaşadıkları topraklara düşmanları saldırdığı zaman, müslümanlar sessiz mi kalsın? Allah’ın dinine hakaret edilirken, insanlar zorla veya hile ile İslâm’dan uzaklaştırılırken; müslümanlar hiç bir şey demesinler mi? Birtakım zâlimler, insanlara, zayıf bırakılmışlara zulmederken, müslümanlar başlarını kuma mı gömsünler? Güçlüler ve zenginler yeryüzüne istedikleri gibi yön versinler, fitneyi artırsınlar, insanları sömürsünler, onların zenginliklerini yağmalasınlar ama müslümanlar aldırmasınlar! Allah’a kul olmak isteyen nice iyi niyetli insanların önüne şeytanî tuzaklar kurulsun da, müslümanlar seslerini çıkarmasınlar, bu doğru olur mu?

Kaldı ki cihad yalnızca mü’minlerin dış düşmana karşı yaptıkları bir savunma değildir. Cihad, aynı zamanda kişinin kendi nefsinin kötü isteklerine karşı direnmesi, iblisin kandırmalarına karşı koymasıdır. Bu ise mü’minin hayatı boyunca yapması gereken bir ‘mücahede’dir. Çünkü gerçek müslümanlık ancak şeytana uymamakla, nefsin kötü emirlerine karşı çıkmakla yerine getirilir.

Müslümanların kendilerini, dinlerini ve vatanlarını korumak için onlara farz kılınan cihad emrini yanlış anlayanlar, cihadsız bir İslâm istiyorlar. Onlar, yeryüzünde diledikleri gibi at koşturacaklar, istediklerini   yapacaklar,  hatta  müslümanlara  yön  vermeye   kalkışacaklar,  ama müslümanların bir tepkisi olmayacak. Böylesine sessiz, tepkisiz, pısırık bir din istiyorlar galiba.

Şeytan ve onun yardımcılarının var olduğu, birtakım insanların yeryüzünü ifsat etmeleri (bozmaları), azıp sapmışların çıkardıkları fitne (bozukluk, isyan, kâfirlik) devam ettiği müddetçe; cihad var olacaktır. Yani cihad’a ihtiyaç duyulacaktır.

 


Cihadın Amacı ve Kapsamı

Cihadın gayesi, toplumdaki fitneyi kaldırmak, zulümleri önlemek, insanlara Allah’ın adını ulaştıRabbilmektir. Hakk bayrağını yüceltmektir. İnsanları baskılardan ve zulümlerden kurtarmaktır. İslâm ile insanların arasındaki engelleri ortadan kaldırmaktır. Onların rahat bir şekilde İslâm’ı tanımalarına fırsat vermektir.

İslâm savaş realitesini göz ardı etmez. Çünkü savaşın tarihi insanlık tarihi kadar eskidir. Savaş bazen arzu edilmese de kaçınılmaz olur. Müslümanlar asla mal toplamak, toprak ele geçirmek, insanlara hükmetmek, onlara karşı büyüklük taslamak, onları öldürmek, zenginliklerini yağmalamak, insanlardan intikam almak için cihad etmezler. Bunların hiç biri İslâm’da yoktur. İslâm savaşı, ekonomik, sosyal ve siyasal hegemonya aracı olmaktan kurtararak insanî hedeflerin gerçekleşmesinde, gerektiği zaman başvurulacak bir metod olarak kabul eder. Burada dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta da şudur: Başkalarının savaşları özünde profandır ve dünyalık amaçlar uğrunda yapılırken, İslâm’ın cihadı Allah rızâsı için yapılır ve özünde Âhirete ait bir boyutu vardır.

Bu anlamda ‘cihad’ bir ibâdettir. Çünkü ‘cihad’ İslâm’ı, yani Allah’ın insanlar için seçtiği iki dünya saâdetini insanlara taşıma çalışmasıdır. İnsanları zülmün ve tuğyanın karanlıklarından, İslâm’ın aydınlığına bir dâvettir. İnsanlara o aydınlığı ulaştırma faâliyetidir.  Bu nedenle ‘cihad’a bir ‘yürek fethi’ gayreti de denilir. Yani karanlıkta kalan insanların gönülllerini  İslâm’a ve onun güzelliklerine açma çabası.

İslâm dâvetinin amacı insanlardan bazılarının diğerleri üzerinde Rableşmesini önlemek, hakların sahiplerine ulaşmasını sağlamak ve onları  mutluluğa ulaştırmaktır. Ancak bazen insanla bu mutluluk arasına maddî veya mânevî engeller girebilir. Bu engeller kimi zaman fiziksel, kimi zaman düşünsel; bazen bireysel, bazen toplumsal, bazen de kurumsal olabilir. Bu engeller kimi zaman resmî odaklar tarafından tezgâhlanabilir.

Günümüzde insanlık, mesafelerin ve yerleşim alanlarının yakınlığına, iletişimin son derece artmasına rağmen, bir iletişimsizliği, bir yalnızlığı yaşıyor. Aynı mahalleyi, aynı apartmanı, hatta aynı mekânı paylaşan kişiler arasında bile bir yabancılık söz konusu. Yürekler arasındaki bağlar ve ünsiyet azaldı. Onun yerine kalın duvarlar örüldü.

‘Cihad’ faâliyeti, saâdetin ta kendisi olan İslâm’la insanlar arasına, giderek yürekler arasına konulan engelleri, yapılan duvarları ortadan kaldırma çalışmasıdır. İnsanları kendi gerçekleriyle, Rablerinden gelen Gerçekle ve bunun sonucu iki dünya mutluluğu ile buluşturma, insanların yüreklerini İlâhî güzelliklere açma gayretidir. Müslümanlar ‘cihad’ faâliyeti ile insanlığın eskimez değerleri olan İslâm’ın güzelliklerini insanlara, yine onun dilini kullanarak taşırlar. Onlar İslâm’ın getirdiği mutluluğu fiilen tadarak, başka yüreklere de bu aşkı götürmek isterler. Bu çalışmayı yapanlar insanı ‘Allah’ın indirdiği bir âyet-kitap’ olarak değerlendirirler. Onların da ‘Vahy-i Metluv/Okunan Vahiy’ olan Kur’an’la buluşmaları için çalışırlar (M. İslâmoğlu, Yürek Fethi, s. 36-43).

Görüldüğü gibi ‘cihad’ın kapsamı ve hedefi bazılarının sandığı gibi ne saldırı ne de savaştır. Ancak yeri gelince dış düşmana karşı fiilî cihad dediğimiz ‘kıtal-savaş’ gündeme gelir. Müslümanlara yapılan saldırılara cevap vermek, onların zararlarını önlemek İslâm’a inananların hem hakkı hem de görevidir.  ‘Cihad’ faâliyeti aynı zamanda insanların kendi istekleriyle müslüman olmalarını sağlayacak bir ortamı da hazırlar.

Kur’ân-ı Kerim, cihad ve savaş kavramlarını tamamen ‘Allah yolunda cihad’ (fi sebilillah) şeklinde kullanmaktadır. Öyleyse Allah rızâsının dışına çıkan bir savaş İslâm’ın emrettiği cihad değildir.

Hz. Muhammed (s.a.s.)’in bütün bir peygamberlik hayatı bir ‘cihad’ faâliyetidir. Çünkü onun görevi bir peygamber olarak insanlara Allah’ın dinini tebliğ etmek, insanların İslâm ile iki dünya saâdetine kavuşmalarını sağlamaktı. Onun bu uğurdaki çabası, gayreti, çektiği sıkıntılar, hedefi ve beklentileri; ‘cihad’ ibâdetinin boyutlarını gösterir.

Ancak ‘fiilî cihad-kıtal’, İslâm tarihinde ilk defa Peygamberimizin ve müslümanların Medine’ye hicret edip bir toplum ve devlet kurmalarından sonra farz oldu. Bilindiği gibi Mekkeliler, müslümanları İslâm’dan döndürmek için her yolu denediler, başaramayınca onları Mekke’den sürüp çıkardılar. Bununla da kalmayıp onları Medine’de de öldürmek, yok etmek için ordular hazırladılar. Böyle bir ortamda müslümanlara kendilerini savunmak için ‘kıtal-savaş’ izni verildi.  ‘Fiilî cihad’ın müslümanlara farz kılınış şekli, cihad anlayışını ortaya koymaktadır. Bu konuyu yanlış anlamak isteyenlere de net bir cevap vermektedir (9/Tevbe, 40).

Müslümanlar savaş istemezler. Ama kendilerine saldırı olursa sabırla direnirler, mallarıyla ve canlarıyla Allah yolunda çaba gösterirler.


Cihadın Fazileti

Allah, kendi yolunda cihad etmeyi emrediyor. Bu yolda canlarıyla ve mallarıyla çalışanları övüyor  (8/Enfâl, 72; tevbe, 41). Allah yolunda mücâdele eden mücahidelerin dereceleri, evlerinde oturanlardan daha yücedir (4/Nisâ, 95). Peygamberlerle beraber Allah yolunda yılmadan, gevşemeden mücâdele eden sabırlı Rabanîleri Allah sever (3/3/Âl-i İmran, 146).

Peygamberimiz (sas.) sayısız hadislerinde cihad etmenin, Allah yolunda çaba harcamanın çok sevap olduğunu haber vermektedir:

“Allah yolunda cihad ediniz. Çünkü Allah yolundaki cihad, Cennet kapılarından bir kapıdır ki, Allah (c.c.) onun sebebiyle (mücahidi) hüzün ve kederden korur.” (Ahmed bin Hanbel, 5/214)

Ebû Sa’id (r.a.) anlatıyor; Rasûlullah (s.a.s.)’a bir gün şöyle sordular: “Ey Allah’ın Rasûlü! İnsanların en faziletlisi kimdir?” Şu cevabı verdi: “Allah yolunda malıyla, canıyla cihad eden mü’min kişi.”  “Sonra kim?” diye tekrar soruldu. Bu sefer;
 “Issız köşelerden bir tenhaya Allah korkusuyla çekilip, insanları kendi kötülüklerinden koruyan kimsedir” şeklinde cevap verdi(Müslim, İmâre 122, 123, 127, Hadis no: 1888, 3/1503; Ebû Dâvud, Cihad 5, Hadis no: 2485, 3/5;  İbn Mâce, Fiten 3, Hadis no: 3978, 2/1316;  Buhârî, Cihad 2; Nesâî, Zekât 74, 5/62; Tirmizî, F. Cihad 24,  Hadis no: 1660, 4186)

“Kim ki cihad etmeden veya cihad etme arzusunu duymadan ölürse münâfıklar gibi ölmüş olur.” (Müslim, Imare 158, Hadis no: 1910, 3/1517;  Ebû Dâvud, Cihad 18, Hadis no: 2502, 3/10; Nesâî, Cihad 2, 6/7)

Allah yolunda cihad edenler ‘şehid’ olurlar ve onlar ölmezler, Allah katında diridirler (2/Bakara, 154; 3/Âl-i İmran, 169).


Neye Karşı Cihad?

Cihad üç şeye karşı yapılır:

1- Açık bir düşman saldırısına karşı,
2- Şeytanın hilelerine karşı,
3- Nefsin, şeriata aykırı isteklerine karşı.

Açık bir düşmana karşı cihadın iki yönü vardır:
a) Mü’minlere saldıran kâfirlere ve 
b) münâfıklara karşı;

Bunlarla cihadın da kolaydan zora doğru dört aşaması vardır:
1- Gönülden râzı olmama,
2- Onların yaptıklarına karşı çıkma, dil ile kötülüklerini önlemeye çalışma,
3- Mal ve diğer meşrû maddî araçları kullanarak onların zararlarını savma çabası,
4- Son olarak beden, el ve diğer araçlarla onların saldırılarını ve zararlarını önlemeye çalışma, yani kıtal-fiilî savaş.

Zâlimlere karşı cihad; Zâlimin yanında hakk olan şeyi söylemek, onun zulmüne engel olmaya çalışmak bir cihadtır. Nitekim Kur’ân-ı Kerim “bizi bu zâlimlerden kurtarın diye yalvaranlar uğruna cihad edin” diye emrediyor (4/Nisâ, 75).


Cihadın Araçları

1- Müslümanın kendi aşırı isteklerini sınırlamak için çaba göstermesi, takvâ sahibi olması, nefse karşı yapılan cihaddır.

2- İlim ile yapılan cihad; câhillik, kötülüklerin kaynağıdır. Hakkı ve O’nun güzel yolunu tanıyan kötülüklere düşmez. Kötü insanlara ve zâlimlere doğru bilgi ve Kur’an’ın hikmetleri, güzellikleri ulaştırılırsa, onların kötülüğü azaltılabilir.

3- Mal ve cihad; mü’min sahip olduğu imkanları Allah yolunda harcayabilir, Allah yolunda çalışanlara, kötülükle savaşanlara destek olabilir.

4- Dil ile cihad, mü’min elinden geldiği kadar günah ve kötü olan işleri ortadan kaldırmak, kötü insanları kötülüklerden vazgeçirmek için diliyle anlatır, öğüt verir. Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyuruyor: “Müşriklere karşı mallarınızla, canlarınızla ve dillerinizle cihad edin.” (Ebû Dâvud, Cihad 18, Hadis no: 2504, 3/10; Nesâî, Cihad 1, 6/7)

Umretü’l Kaza sırasında Abdullah b. Revâha (r.a.)’nın Hz. Muhammed (s.a.s.) huzurunda Kureyşlileri hicveden şiir okumasını Hz.Ömer (r.a.) hoş karşılamayarak engel olmuştu. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.s.) ona; “Ey Ömer, Abdullah’ı serbest bırak, onun hicivleri Kureyş’i oktan daha çabuk etkilemekte, yaralar açmaktadır.” (Kütüb-i Sitte, 5/67) buyurmuştu.

Dil ile cihad; her türlü ilmî ve edebî çalışmaları, tanıtım ve bilgilendirme faâliyetlerini, karşı tez geliştirmeyi, zararlı propagandalara cevap vermeyi, düşünsel ve bilimsel alanda yetkin bir mücâdeleyi de kapsar.

Bunun metodu ve araçları zamana ve şartlara göre değişebilir. Allah’ın diniyle mücâdele edenlerin şeytanî hileleri bilinip ona göre çalışma yapılmalı. Günümüzde çok yaygın hale gelen meşrû eğitim ve iletişim araçları insanların gönüllerini İslâm’a ısındırmak, onların yüreklerine İslâm’ın diriltici soluğunu ulaştırmak  amacıyla kullanılabilir.    

Beden ile cihad; mü’min gerekirse bedeniyle, canıyla Allah yoluna çıkar, çalışır, çaba sarfeder, Allah adını yüceltmek için gayret eder. Canını Allah yolunda vermekten çekinmez.

Mü’minler İslâm’a aykırı olmayan bütün araçları kullanarak;  bugün özelde müslümanları, genelde bütün insanlığı tehdit eden, onların mutluluğuna engel olan kötülüklerle mücâdele etmeli ve insanlara İslâm’ın güzelliklerini ulaştırmalıdırlar. İnsanlığın gerçekten bu çabaya, bu çalışmaya her zamankinden daha fazla ihtiyacı bulunmaktadır.

Baglantı

• 14/12/2006 - İHSÂN

 

 

İhsân Nedir? İhsan kelimesi, ‘hasene’ kelimesinden türemiştir. Bütün güzellikleri ve rağbet edilen şeyleri fade eder. İhsan; güzellik, uygunluk, güzel olan şeyi en güzel şekilde yapmak demektir.

İhsân ahlâkının iki yönü vardır:

1- Başkasına iyilik etmek, nimet kazandırmak, yardımcı olmak ve bütün bunları güzellikle yapmak,

2- Amelde ihsan, yani bir şeyi güzel bir bilgi ile bilmek (meselâ Allah’ı) veya bir şeyi güzel bir amelle yapmak.

Hz. Ali (r.a.) diyor ki: “İnsanlar güzel yaptıkları şey üzerine değerlendirilir.” Yani, insanlar hakkında bildikleri şeye tabi olurlar, insanlarla ilgili bildikleri şeyler de onların yaptıkları güzel işlerdir.

Kur’an’da “Allah her şeyi güzel bir şekilde yarattı’ deniliyor ve ‘ihsan’ kelimesi kullanılıyor.

Eğer insanlar hep ihsan üzere olurlarsa, yani hep güzel işler yaparlarsa, davranışlarını ‘ihsan’ üzere gösterirlerse, bunun karşılığı olarak ‘ihsan’ görürler, güzellikle muâmele edilirler.

İhsan ahlâkı, adâletten daha kapsamlı bir güzel huydur. Çünkü adâlet anlayışında, karşıdakinin hakkını vermek varken, ihsanda ise daha fazlasını vermek, daha güzeli ile karşılık vermek anlayışı vardır.

Adâletli olmayı din bir farz olarak, bir gereklilik olarak müslümanlara emrediyor. Ancak ihsan, bundan daha kapsamlı ve üstün olduğu için onu hem emrediyor, hem de fazlasını tavsiye ediyor. İhsan sahibi olmak menduptur (nâfile ibâdettir).

İhsan sahibi olanlara Allah ‘muhsin’ diyor ve onları övüyor: “Kim, din yönünden iyilik edici (ihsan sahibi) olarak yüzünü Allah’a teslim edip dosdoğru İbrâhim dinine tabi olan kimseden daha güzel olabilir? Allah, İbrâhim’i dost edinmişti.” (4/Nisâ, 125)

Allah, ihsan sahibi olan muhsinlerle beraberdir, onları sever, onları korur, onlara  dünya ve Âhirette iyilikler verir (2/Bakara, 195; 3/Âl-i İmran, 134, 147; 5/Mâide, 13, 85, 93;  7/A’râf, 57;  9/Tevbe, 120;  29/Ankebût, 69 vd.).

İhsan, aynı zamanda Allah’ı görüyor gibi ibâdet etmektir. Meşhur Cibril hadisinde Peygamberimiz ‘ihsan’ı şöyle tanımlamıştır: “Allah’a O’nu görüyormuşcasına ibâdet etmendir. Her ne kadar sen O’nu görmüyorsan bile O seni görüyor.” (Buhârî, İman 37, 1/20; Müslim, İman 1, Hadis no: 8, 1/36; Tirmizî, İman 14, Hadis no: 2738, 4/119; Ebû Davûd, Sünnet 16, Hadis no: 4695, 4/223;  İbn Mâce, Mukaddime 9, Hadis no: 63,64, 1/24; Nesâî, İman 6, 8/88)

Burada bizzat Allah’ı görmek değil, Allah’ın sıfatlarını, Rabliğini ve azametini göz önünde bulundurmak kasdediliyor. Mü’min, ibâdetini ihsan üzere yapar, yani en güzel şekilde, ibâdetin amacına ve hikmetlerine uygun bir şekilde yapar. Bu da Allah’ı görüyor gibi bir duygu içerisinde olmakla mümkündür.


İhsanın Önemi

Mü’min, yalnızca ibâdette değil, bütün davranışlarında ihsan üzerinde bulunur. Hatta bir hayvan boğazlarken bile ‘ihsan’ ile, şefkat ile boğazlanması emredilir (Müslim, Sayd 57, Hadis no: 1955, 3/1548;  İbn Mâce, Zebaih 3, Hadis no: 3170, 2/1058; Ebû Dâvud, Edahî 12, Hadis no: 2815, 3/100; Tirmizî, Diyât 14, Hadis no: 1409, 4/23; Nesâî, Zahâyâ 22, 7/200).

Yapılan iyiliklerin ‘ihsan’ üzere olabilmesi için, ibâdetlerin Allah rızâsı için yapılması şarttır. Çünkü amellerde-ibâdetlerde gözetilen amaç budur.

Anne-babaya ihsan edilmesi emrediliyor. Çünkü onlar çocuklarına küçükken yeterince ihsanda bulunmuşlardır (17/İsrâ, 23; 46/Ahkaf, 15).

Halk arasında, yapılan maddî yardımlara da ‘ihsan’ denildiğini hatırlayalım. Fakirlere veya muhtaçlara yardım etmeyi ‘ihsanda bulundu, ihsan etti’ şeklinde adlandırırlar.

Müslüman, insanlara güzellikle ‘ihsan ahlâkıyla’ davranır. İbâdetlerini ‘ihsan’ şuuruyla yapar. Kendisine yapılan ‘ihsan’ları –iyilikleri-, gerek Allah’tan gelsin gerek kullardan gelsin- inkâr etmez, ihsana ihsanla karşılık verir  (2/Bakara, 195).

Mü’min, ihsan sahibi olmasının (muhsin olmasının) karşılığını yine İlâhî ihsan olarak Rabbinden bekler (55/Rahmân, 60).

 

 

İhsan Sahibi Kimseler

Allah (c.c.) muhsinleri sever (3/Âl-i İmran, 134, 148; 2/Bakara, 195; 5/Mâide, 13, 93). Muhsin, güzellik sergileyen, güzel işleri layık oldukları bir şekilde yapan, bol bol ihsanda bulunan demektir. Mü’minler, inandıkları Rablerinden öğrendikleri ihsan ahlâkıyla, sürekli ihsan ederler, muhsin olmaya çalışırlar (16/Nahl, 127;  2/Bakara, 112;  4/Nisâ, 125).

Muhsinler (ihsan sahipleri), bütün işlerini Allah’ın râzı olacağı şekilde güzel ve takvâya uygun yaparlar. Onlar, çirkin, bayağı, kötü, zararlı ve faydasız amellerden, faâliyetlerden uzaktırlar. Muhsin olanlar, insanlar içerisinde güzel davranışların, işleri güzel yapmanın sembolüdürler.

Kur’an, Allah’ın muhsinlerle beraber olduğunu açıkladığı gibi (16/Nahl, 128; 29/Ankebût, 69), onlara müjdeler söz verildiğini (6/En’âm, 154; hac, 37 v.d.), Kur’an’ın onlar için bir rahmet olduğunu da açıklıyor (31/Lokman, 3). Muhsin olarak özlerini Hakk’a bağlayanlar gerçekten kopmaz bir İp’e bağlanmış olurlar (31/Lokman, 22).

Allah (c.c.) mü’minlere adâletle beraber ‘ihsan’ı da emrediyor (16/Nahl, 90). .Allah (c.c.) insanlara ihsan’la davrandığı gibi onların da ihsan sahibi olmaları en güzel şeydir (28/Kasas, 77).

Baglantı

• 14/12/2006 - HAK

 

 

Hakk Sözcüğü: İslâm kültürününün ve Kur’an kavramlarının en önemlilerinden ve en zengin anlam taşıyanlarından biri de ‘hakk’ kelimesidir. ‘Hakk’ kelimesinin aslı, uygunluk ve denk gelmektir.

Bu kelime masdar, isim ve sıfat olarak değişik mânâlarda kullanılmaktadır. Masdar olarak anlamı, sâbit olma ve mevcudiyetin (varlığın) gerçek olması demektir. Bu da zihinde tasarlanan şey ve bilgi ile bilinenlerin birbirine uygun olması şeklinde anlaşılır. Buradan hareketle bazen düşüncenin doğruluğuna hakk, bazen da görülenin, bilinenin kararlı ve sâbit oluşuna hakk denilir. Eğer zihinde tasarlanan gözleme uygun ise buna İsabet ve doğruluk; söz, fikir, karar ve irâdenin amaca uygunluğu yönünden ise buna da adâlet ve hikmet denir. Böylece hakk o işin sıfatı olur.

Gerçekleşen olaylar hakkında ‘tahukkuk etti’ denir ki bu, olayın hakk olarak, yerinde, bir gerçek olarak meydana geldiğini anlatır. ‘Hakk’ sözlükte, bâtılın zıddı yerine getirilen hüküm, adâlet, varlığı sâbit olan, doğruluk, gerçeklik (hakikat), İslâm, mal-mülk, vacip, sâdık, yaraşır, kesin şey mânâsındadır.


Hak Kelimesinin Kur’an’daki Anlamları

Kur’an bu kelimeyi birkaç anlamda kullanmaktadır:

1- Bir şeyi hikmetin gereğine göre (114/Nâsıl gerekiyorsa ona göre) yapan anlamında. Bu anlamda ‘hakk’ Allah’ın bir sıfatıdır. “İşte burada (bu durumda) velâyet (velîlik, dostluk) hakk olan Allah’a aittir. O, sevap bakımından ve sonuç bakımından hayırlıdır.” (18/Kehf, 44) âyetindeki ‘hakk’ kelimesi Allah’ın bir sıfatıdır(Ayrıca bkz. 6/En’âm, 62; 10/Yûnus,   32;  hac, 6, vd.)

2- Hikmetin gereği olarak var edilen şeyler. Allah (c.c.)’ın fiilleri bu anlamda ‘hakk’tır. Güneşin ve ayın yaratılması hakkında ‘…Allah, bunları ancak hakk ile yaratmıştır. O, bilen bir topluluk için âyetlerini böyle birer birer açıklamaktadır.” (10/Yûnus,   5; ayrıca bkz. 10/Yûnus,   53; 2/Bakara, 146)

3- Bir şey hakkında aslına uygun olarak inanç taşıma anlamında. Bir kimse hakkında ‘onun yeniden diriliş ve cennet konusundaki inancı hakk’tır’ dememiz gibi. “….Allah İman edenleri, ayrılığa düştükleri hakk’a, kendi izniyle eriştirdi.” (2/Bakara, 213) âyetinde insanların inanç ilkeleri ve ibâdetler konusunda ihtilâf ettikleri gerçek anlamında geçmektedir (Muhtasar İbn Kesir, 1/188)

4- Gereğine göre, gerektiği kadarıyla ve gerektiği zamanda meydana gelen söz veya iş anlamında. Bir kimse için ‘senin sözün hakk’tır’ dememiz gibi. “Eğer hakk, onların hevâ (istek ve tutku)larına uyacak olsaydı hiç tartışmasız gökler, yer ve bunların içinde olan herkes ve her şey fesâda (bozulmaya) uğrardı…” (23/Mü’minûn, 71). Buradaki hakk; Rabbimizin adı olarak (Muh. İbn Kesir, 2/570), tüm yaratılmış âlemin tabi olduğu gerçeklik (M. Esed, Kur’an Mesajı, 2/698), ya da hikmetin gereğine göre konulan hüküm anlamında gelmiş olabilir.

5- Borç anlamında (2/Bakara, 282).

6- Hisse, pay anlamında “Ve onların mallarında belirli bir hakk vardır; isteyenler ve yoksul olanlar için.” (70/Meâric, 24; ayrıca bkz. 51/Zâriyât, 19).

7- Adâlet anlamında “Allah hakk ile hükmeder. Oysa O’nu bırakıp da tapmakta oldukları ise, hiç bir şeye hükmedemezler. Şüphesiz Allah işitendir, görendir.” (40/Mü’min, 20).

‘Hakk’ kelimesinin çoğulu ‘hukuk’, ‘hikak’ ya da ‘hakaik’tır. Aynı kökten gelen ‘ihkâk’, gerçekleştirmek; ‘İstihkak’, hak sahibi olmak; ‘Ehakk’, daha hakk, daha doğru; ‘Hakîk’ daha lâyık; ‘el-Haakka’ ise 69. sûrenin adı olup, gerçekleşen olay, yani Kıyâmet anlamına gelmektedirler.

‘el-Hakk’, Rabbimizin güzel isimlerinden biridir. Allah’ın bir adı olarak Hakk, inkârı mümkün olmayan, varlığı kabul edilmesi gereken, gerçek var olan, Varlığı ve ilâhlığı kesin olan, hikmetinin gereğine göre eşyayı yaratan, hakkı ortaya koyan, sözünde doğru olan, her hakkın kendisinden alındığı gerçek var olan Mevcut mânâlarına gelir.

Kur’an bu ismi bazen sıfat şeklinde (18/Kehf, 44;  (20/Tâhâ, 114), bazen haber (Allah (c.c.) hakk’tır) şeklinde (22/Hacc, 6; Lokman, 30) kullanmaktadır.

Allah (c.c.), enfüste (subje) ve âfakta (obje) ne yaratmışsa birbirine uyumlu, yerli yerinde yaratmıştır. Hepsinin hakimi O’dur. O’nun dışındaki her şey, O’nun yaratmasıyla ‘tahakkuk’ eder. Allah, her bir varlığa belli bir şekil, ecel ve görev vermiştir. Bunların hepsi de yerli yerindedir. Her bir varlığın âlemde ‘Allah’a bağlı olarak’ bir hakikati (gerçekliği), bir sınırı ve birbirlerine karşı hukukları vardır. Alah (c.c.) her şeyi ‘hakk’ ile yarattığını haber veriyor (46/Ahkaf, 3).

Allah (c.c.) ‘bizâtîhi vücûd’tur. Yani O’nun varlığı, kendi Mevcut oluşunun gereğidir, hiç kimseye muhtaç değildir.

Diğer varlıklar ise ‘hakk’ oluşlarını Mutlak Varlık ve Gerçek (el-Hakk) olan Cenâb-ı Hakk’a borçludur. Onların varlığı Allah’a bağlı olarak ‘liğayrihi vücûd’tur, hak oluşları başkasına bağlıdır.

‘Hakk’ aslında sâbit ve aklın inkâr edemeyeceği derecede gerçek olan şey demektir. O aynı zamanda doğrudur, İsabetlidir, maksada uygundur, arzu edilene denk düşen şeydir. Bu bakımdan her an ve yerde sâbit olan (mevcut olan) Allah (c.c.) gerçek Hakk’tır. O, yarattıklarını hakk üzere yarattığı için, onlar da Allah’a göre hakk’tırlar. Hak’tan gelen, O’ndan kaynaklanan her şey de tıpkı O’nun zâtı gibi hakk’tır. O’ndan gelen vahy da hakk’tır. O’nun gönderdiği din de hakk’tır.

Hakk’ın tam karşıtı ‘bâtıl’dır. Bâtıl hakk’a göre temelsiz, boş, gerçek olmayan, uymayan ve geçersizdir. Hakk, suyun kendisi, bâtıl ise onun üzerinde biriken köpüktür. Köpük kaybolur gider, su kalır (13/Ra’d, 17). Hakk, her zaman kalıcıdır, yerindedir, uygundur, üstündür. Hakk gelince zaten bâtıl yok olup gider. Bâtıl hakk’ın karşısında tutunamaz. Zaten yok olmak (tıpkı köpük gibi) onun doğasında vardır. Çünkü onun bir gerçekliği ve geçerliliği yoktur (17/İsrâ, 81).

Bâtıl hakk’ın yerine geçmeye çalışırsa, ya da hakk’a engel olmaya çalışırsa Hakk olan Allah (c.c.) hakk’ı bâtılın tepesine indirir ve onu darmadağın eder (21/Enbiyâ, 18).

Allah (c.c.) kendi kelimeleriyle bâtılı ortadan kaldırıp yok eder ve hakk’ı pekiştirir. O, suçlular ve müşrikler istemese de Hakk’ı gerçekleştirmek ve bâtılı geçersiz kılmak ister (8/Enfâl, 8).

Hakk olan Allah’ın insanlar arasından seçtiği son hakk peygamber Hz. Muhammed’tir. Son peygamberlerle gönderdiği din hakk’tır. O dinin kitabı Kur’an hakk bir kitaptır. İslâm’ın bütün hükümleri, Kur’an’ın bütün âyetleri, haber verdiği şeyler hakk’tır. Ölüm, kıyâmet, ölüm sonrası hayat, mahşer, mizan, Cennet ve Cehennem hakk’tır.

Hakk’ın, sâbit, doğru, insan fıtratına uygun, her hükmü tutarlı, yani hakk nizamı olan İslâm’a teslim olanlar hakk’ı bulurlar. İşlerinde hakk üzere olurlar. Insanlara, hayvanlara ve çevreye ait hakk’lara saygı gösterirler, Hakk’ın, mutlaka tahakkuk edecek azâbından korkarlar, hakk yolu izlerler ve hakk olan amelleri yaparak Allah’ın Cennetini hakk ederler.


İslâm Hukukunda Hak Kavramı

İslâm hukukunda (fıkıhta) hakk, hukukun, bir başka deyişle şeriatın bir yetki veya yükümlülük olmak üzere benimsediği, kişiye ait olan şeydir.  

Bu tanım, hem Allah’ın kulları üzerindeki kulluk görevlerini, hem de kişiyle ilgili bütün hakları içerisine almaktadır. Kişinin mesken edinme, mal edinme hakkına işaret ettiği gibi, medenî hakları, yaşama, inanç, çalışma haklarını, baba hakkını, hak devletin vatandaşlar üzerindeki tasarruf hakkını, çocuğun nafaka hakkı ve benzerlerini de anlatmış olmaktadır. Tanımda geçen yükümlülük, kişinin kendi üzerine isteyerek aldığı sorumluluktur. Borçlunun borcunu ödemesi, işi üzerine alanın işin hakkını vermesi gibi.

 İslâm’ın hakk anlayışında iki önemli vacip vardır. Bunun birincisi genel vaciptir, yani herkesin uyması gereken bir yükümlülüktür. Bu da kişinin haklarına saygı gösterilmesi, tecavüz edilmemesidir. İkincisi, özel vaciptir, yani sadece hakk sahibine ait yükümlülüktür. Bu da hakkın başkalarına zarar vermeyecek şekilde kullanılmasıdır.

İslâm’a göre hakk’ların kaynağı şer’î irâdedir. Hakk’lar, şer’î hükümlerin dayandığı kaynaklardan çıkarılan İlâhî bağışlardır. İslâm’da delilsiz şer’î bir hakk yoktur. Buna göre hakk’ların kaynağı Allah’tır. Çünkü O’ndan başka Hâkim ve O’ndan başka dinî hüküm koyucu olamaz.

İslâm’a göre, insanlara veya yaratıklara ait hakk’ların kaynağı insan irâdesi ve aklı değildir. İnsan aklı ve irâdesi yalnızca, bu hakkların yerli yerinde kullanılmasını sağlar, hukukun uygulanmasına yardımcı olur, hakk tecavüzlerini önlemeye çalışır. Daha doğrusu akıl, İlâhî irâde tarafından sâbitleştirilen hakk’ları anlamaya ve onları yerli yerinde korumaya yarar.

Bugün yaygın olarak kullanılan ‘insan, hayvan, çocuk, hakları’ deyimleri 19. yüzyılda Avrupada ortaya çıkmaya başladı. İlk insan hakları evrensel beyannâmesi ise ancak 1947 yılında ilan edilebildi.

Halbuki bütün İlâhî dinlerde olduğu gibi İslâm’da da hakk’lar ve yükümlülükler bizzat insanlara Hâkim olan Allah tarafından belirlenmiştir. İlâhî irâde tarafından belirlenen bütün hakk’lar sâbittir, yani değişmezdir. Hakk’larla ilgili prensipler Kur’an ve Sünnet’te zaten bulunmaktadır. İslâm hukuku (fıkıh) bu konuyu geniş bir biçimde ele almıştır. Bu hakk’ların nasıl korunacağını, hak ihlali olursa nasıl cezâ verileceğini detaylı bir şekilde sistemleştirmiştir. Hatta İslâm fıkhı, bâtılıların hiç aklına gelmeyecek kişi ve varlıkların bile hakk’larını belirlemiştir. Kitaplarda ‘hukuk devleti’, ‘insan hakları’ gibi kavramların geçmemesi, onların olmadığı anlamına gelmez. Ayrıca, ta İslâmın başından beri bilinen, uygulanan böyle bir hukukun ayrıca bayraklaştırılmasına İslâm âleminde ihtiyaç olmamıştır. Bâtılıların, kendilerinin uzun yıllar arayıp da buldukları bazı prensipleri, bütün dünyaya yeni bulunmuş ve yalnızca kendilerine ait gibi göstermeleri tarihî gerçeklerle bağdaşmıyor.

Tekrar edelim ki hakkların kaynağı İlâhî irâdedir. İnsanlara ve varlıklara ait hakk’lar, bencil, çıkarcı, unutkan, bazen de zâlim olan insanın eline verilemez. Üstelik insan kafasına dayalı olan hakk kaynakları, yine insanlar tarafından değiştirilebilir. Zaman geçtikce insanların anlayışları değişiyor. Dolayısıyla onların hakk tanımları da değişikliğe uğruyor. Öyleyse hakk gibi önemli bir şey, her şeyi hakkıyla bilemeyen insanın hükmüne dayanmamalı.

Hakk’lar, ancak Hakk olan Allah’ın hakk hükmüne göre yerine getirilebilir, korunabilir. Hakk’a rağmen konulan bütün ölçüler, bütün hükümler bâtıldır, geçersizdir, boştur, temelsizdir.

İslâm hukukuna göre üç çeşit hak vardır:

1- Allah hakkı (hukukullah): İnsanların kulluk görevi, onları Allah’a yaklaştıran şeyler, genelin çıkarına olan ama Allah tarafından belirlenmiş hükümler,

2- Kişinin maslahatının korunduğu haklardır. Çok geniş bir alanı vardır. İnsan hakları dediğimiz şeylerdir.

3- Allah hakkı ve insan hakkı: Örneğin, kişinin aklının, dininin, neslinin korunmasında iki hak vardır. Bu hakların yerine getirilmesiyle hem Allah’ın emrine uyulmuş olur, hem de bunlarla toplum ve kişilerin çıkarı (maslahatı) korunmuş, haklarına tecavüz önlenmiş olur.

Baglantı

• 14/12/2006 - HAMD

 

 

‘Hamd’; bir nimetin veya güzelliğin kaynağı ve sahibi olan gücü, övgü ve yüceltme sözleriyle anmaktır. Bir başka deyişle ‘hamd’, isteğe bağlı bir iyiliğe veya onun başlangıç noktası olan bir yardıma karşı, gönül açıklığı ile o iyiliğin sahibine saygı ifâde eden bir övgü sözüdür.

Bunda hem nimet sahibini övmek, hem şükretmek, hem de yüceltme anlamı vardır. ‘Hamd’, bir çeşit övmek veya övülmek, iyi bir övüş veya övülüş, güzel bir övücü veya övülen olmak gibi anlamları da kapsayan bir sözdür.

‘Hamd’ kavramını Türkçe’de karşılayacak bir kelime bulunmamaktadır. Çünkü o yalnızca bir övme değil, methetme ile şükür arasında  bir çeşit övme, özel bir methetmedir. Canlı veya cansız varlıklar da methedilebilir. Meselâ, değerli bir elmas parçası veya güzel bir at övülebilir. Ama hiç bir zaman onlara hamd edilmez. ‘Hamd’, canlılara ve cansızlara istediğî şekli ve değeri veren daha güçlü bir varlığa karşı yapılır. 

Hamd; en geniş anlamıyla şükürdür. Hamd, yalnızca dille yapılır. Halbuki şükür hem dille hem de hareketle yerine getirilir. Şükür, bir nimetin karşılığı olarak yapılır. Hamd ise, nimet sahibinin var olduğunu bilmemiz durumunda, o nimet veya güzellik bize ulaşmasa da yapılır. Bu bakımdan hamd her durumda yerine getirilir. Şükür, insana ulaşan bir iyilikten sonra, sözle, fiille ve kalpten nimeti verene karşılık vermektir. Yalnız fiille veya  kalpten yapılan  şükür ne methetmedir, ne de hamd’dir. Fakat dille yapılırsa bu, hem hamd, hem methetme olur. Böyle bir hamd de Allah’a karşı duyulan minnettarlığın başı olur.

Her methetme (medih-övgü) hamd sayılmaz. Çünkü methetme, boş bir yalan, soyut bir dalkavukluk da olabilir. Ancak hamd ve şükür devamlı doğruyu ifâde ederler. ‘Hamd’, yaşanan bir sevinç ya da minnettarlık duyulan bir nimet içerisinde bulunarak rahat etmenin zevki ile yapılır. Hamd, geçmİşte verilen ve gelecekte verilecek olan nimetler hakkındaki sevinç durumundan, şükür ise, verilmiş olan bir nimete kavuşma durumundan dolayı yapılan bir mutluluk ilânıdır. Bundan dolayı ‘hamd ve şükür’ meşrû’ ve ahlâka uygun oldukları halde, medih (methetme) her zaman ahlâkî olmayabilir.

‘Hamd ve şükür’de esas amaç nimeti verendir. Her ikisi de haktır ve müslümanın gönlünü kavuştuğu nimetten dolayı sevinçle doldururlar. Hamd’de sevinç ve arzu anlamı; şükür’de ise içten bağlılık ve dostluk anlamı daha fazladır. Hamd’de ayrıca saygı ve değer verme mânâsı da saklıdır

Hamd, Yüce Rabbimiz dışında hiç bir kişi veya kuvvete yapılmayacak bir şükür türüdür. Halbuki insanlara, yaptıkları iyiliklerden dolayı teşekkür edebiliriz.

Hamd; nimetleri, iyilikleri ve bağışları sınırsız ve sonsuz olan bir kuvvete yapılır. O da Allah’tan başkası olamaz.

Hamd, bir iyiliğin karşılığı olmaktan çok, Yaratıcının sonsuz güç ve kuvvetine, verdiği nimetlerin çokluğuna, O’nun Rabliğine duyulan hayranlığın övme yoluyla dile getirilmesidir. Allah’ın kendi varlığının sayısız yansımalarını düşünerek O’nu övmek, O’nun yüce sıfatlarını ve kudretini dile getirmektir.

Kur’an’ın birinci sûresi olan Fâtiha’nın ilk âyeti hamd olayının kime ait olduğunu net bir şekilde ortaya koymaktadır. “Hamd, âlemlerin Rabbi Allah’a aittir.” Buna göre hamd sahibi bellidir. İnsanlar kendi görüşlerinden hareket ederek başkalarına hamd edemezler. Kur’ân-ı Kerim bu gerçeği başka bir âyette şöyle dile getirmektedir: “Başlangıçta da sonda da hamd yalnızca Allah’a aittir.” (28/Kasas, 70)

Hamd, eşi ve benzeri olmayan İlâhî rahmetin övülmesi, o rahmetin sahibinin yüceltilmesidir.

Bütün varlıklar Allah’a hamd içerisindedir. Ancak en olgun hamd inanan bir insan tarafından yerine getirilir. Çünkü mü’min bir insan, Peygamberinden öğrendiği gibi Allah’ı takdir eder, O’na nasıl hamd edileceğini bilir.

Allah’ı ve O’nun Rabliğini anlayan samimi bir müslüman hamdi yalnızca Allah’a yapar. O her zaman ‘elhamdülillah’ diyerek Yaratıcıyı över ve yüceltir.

“Hamd olsun Allah’a ki, gökleri ve yeri yarattı, karanlıkları ve  nûr’u var etti. Yine inkârcılar, (başkalarını) Rablerine denk tutuyorlar.” (6/En’âm, 1)

“Onların orada duâsı: ‘Allahım! Sen her türlü eksiklikten uzaksın’, birbirlerine sağlık temennileri; ‘selâm’, duâlarının sonu da; ‘âlemlerin Rabbi Allah’a hamd olsun’ sözleridir (10/Yûnus, 10; ayrıca bkz. 7/A’râf, 43; 20/Tâhâ, 130; 28/Kasas, 70; 39/(39/Zümer, 74 vd.).

Baglantı

• 14/12/2006 - ŞÜKÜR

 

 

Şükr’ün Anlam Sahası: ‘Şükr’ sözlükte; hayvanların bedenlerinde yedikleri gıdanın etkisinin apaçık ortaya çıkmasıdır.  Din dilindeki ‘şükür’ de bunun gibidir. Yani ‘şükür’, Allah’ın nimetinin etkisinin kulun dilinde ‘itiraf ve övgü’ olarak, kalbinde ‘şâhitlik ve muhabbet’ olarak, organlarında da ‘itaat etme ve boyun eğme’ olarak ortaya çıkmasıdır. ‘Şükür’, kişinin kendine ulaşan nimeti bilmesi ve bunu çeşitli şekillerde açığa vurmasıdır. Bir başka deyişle nimet sahibini bilip onu övmesi demektir.

 ‘Şükr’ü, çeşitli açılardan tanıtan şu tanımlara bakmakta yarar vardır: ‘Şükür’, nimet vereni boyun eğerek itiraf etmektir. ‘Şükür’, ihsan yapan kimseyi, ihsanını anarak övmektir. ‘Şükür’,  nimet verene kalbin sevgiyle, organların itaatle, dilin onun zikri ile ve onu övmekle karşılık vermesidir. ‘Şükür’, nimetleri, onu verene boyun eğerek nisbet etmektir. ‘Şükür’, Allah’ın nimet vermesinden dolayı O’nun ihtiyacı olmadığı halde O’nu övmekle lezzet duymaktır.  Kur’an, insana sayısız nimet verildiğini, insanın bunları veren Allah’ı bilip, hizmetine sunulan bu nimetlerden dolayı nimet sahibine minnet duymasını, bu minnettarlığı çeşitli şekillerde ortaya koymasını söylüyor. Türkçe’de kullandığımız ‘teşekkür etmek, şükran duymak’ kavramları da aynı kökten gelmekte ve yaklaşık aynı mânâyı ifâde etmektedirler.


Şükür-İman İlişkisi

‘Şükür’, nimet vereni bilip onu açığa vurmak olduğu gibi, bunun tam zıddı olan ‘küfr’ ise, nimet vereni inkâr edip onu gizlemektir. ‘Küfr’ kavramının, inkâr ve nimet sahibini  gizlemeyi de ifâde ettiğini  hatırlayalım. ‘Küfr’ kelimesi, İman etmemeyi, insanlara sonsuz nimetler veren rızık sahibi Allah’ı inkâr etmeyi anlattığı gibi, ‘şükr’ kelimesi de İman etmeyi, verilen nimetlerin sahibi olan Allah’ı tanımayı ve O’na minnettarlık duymayı ifâde eder.

Şükür, hamdetmeyi ve Tevhide inanmayı bir araya toplar. Her şükrün başı mutlaka Allah’a hamd olmalıdır. Nitekim Fâtiha Sûresine ‘Allah’a hamd’ ile başlar, Tevhid dinine bağlılıkla bitiririz. Fâtiha’da, “Bizi nimet verdiklerinin yoluna ilet” dememiz emredildi. Kendilerine nimet verilenler ise, peygamberler, sıddîkler, şehitler ve sâlih insanlardır. Kendilerine gazap edilenler ile sapıtmışlar, nimet verilenler arasına sokulmamıştır. Küfredenler, inkârcılar; şükredenler ise İman edenlerdir diyebiliriz.  

‘Şükür’, İman etmenin çeşitli organlarla ve bu organların faâliyetleriyle ortaya konulmasıdır. ‘Şükür’ aynı zamanda nimeti bilmenin ismidir. Çünkü nimeti bilmek, nimeti vereni bilmenin yoludur. İşte bunun için Allah (c.c.), Kur’an’da İslâm ve İmana ‘şükür’ diye isim vermektedir.

Nimetin nereden geldiğini bilmek, şükrün şartlarından biridir. Yoksa tamamı değildir. Şükrün içerisinde nimet vereni itiraf, nimete karşı O’nu övmek, O’na boyun eğmek, O’nu sevmek ve nimet konusunda O’nu hoşnut edecek şeyleri yapmak da bulunmaktadır. Kul nimeti tanıdığı zaman, nimetin sahibini de tanır. O’nu tanıyınca O’nu sevmeye başlar ve O’nun hoşlanacağı şeyleri yapmaya niyet eder. 

‘Küfür’, rızkı ve O’nu verenin üzerini örtmek, gizlemek, görmemezlikten gelmek; ‘şükür’ ise nimeti bilmek, itiraf etmek ve açığa vurmaktır. Şüphesiz bu itiraf  yalnızca  dil ile olmaz. Aşağıda geleceği gibi şükür, imanın eyleme dönüşmesiyle yerine getirilir. Birkaç âyette ‘şükr’ün İman etmenin, ‘küfr’ün ise inkâr etmenin yerine kullanıldığını görüyoruz: 

“Şâyet nankörlük ederseniz (küfrederseniz), artık şüphesiz Allah size karşı hiç bir ihtiyacı olmayandır ve O, kulları için buna rızâ göstermez. Ve eğer şükrederseniz, sizin (faydanız) için ondan râzı olur…” ((39/Zümer, 7)  “Rabbiniz şöyle buyurmuştur: ‘Eğer şükrederseniz gerçekten size (nimetimi, mükâfatımı) artırırım ve andolsun eğer küfrederseniz, şüphesiz benim azâbım pek şiddetlidir.” (14/İbrâhim, 7)

‘Şükür’ aynı zamanda ‘şirk’ koşmanın da karşıtıdır. Şirk koşanlar elbette şükretmezler. Onlar zaten Allah’a ortak koşarak O’nun asıl nimet sahibi olduğunu inkâr etmektedirler. Onlardan bir kısmı Allah’tan bir iyilik gelirse şükretmeye söz verirler. Ancak sıkıntıdan kurtulunca tekrar şirk koşmaya devam ederler (6/En’âm, 63-64).


Şükrün Önemi

Kur’an, sürekli olarak Allah’ın insanlara verdiği nimetlere, yaptığı bağışlara, ettiği ihsanlara dikkat çekmekte ve insanın bütün bu iyilikler karşısında minnettarlık duymasını, ‘şükran’ duyguları içerisinde olmasını istemektedir. Çünkü nimete kavuşmanın, iyilik görmenin karşılığı budur.

İnsan, Allah’ın kendisine verdiği can ve organlar karşılığında (32/Secde, 7-9), yağmur vermesinin (45/Câsiye, 4-5; 56/Vâkıa, 68-69), gece ile gündüzü var etmesinin (28/Kasas, 73), dağ gibi gemileri yüzdürmesinin  (31/Lokman, 31), eti yenen hayvanları (36/Yâsin, 71-73) ve daha nice nimetleri vermesinin karşılığı olarak şükr etmelidir. Bütün bu nimetleri vereni tanımalı ve O’nun önünde boyun bükmelidir.

Allah’ın insanlara; “Verdiğim nimetlere şükredin” demesi de ayrıca kul için bir nimet ve ihsandır. Çünkü şükrün faydası dünya ve âhirette Allah’a değil kula dönüktür. Yerine getirdiği şükür ile fayda gören kulun kendisidir. Kul, şükrederek Rabbine bir karşılık veya bir mükâfat vermemektedir. Zaten buna da hiç bir varlığın gücü yetmez. Kim şükrederse kendi nefsi için şükretmiş olur (27/Neml, 40). Yoksa Allah’ın böyle şeylere asla ihtiyacı yoktur.

Ancak Allah (c.c.) kullarına karşı bu kadar cömert, bu kadar lütuf sahibi olduğu halde, kullarının bir kısmı nankördür, çok şükretmekten uzaktır (10/Yûnus, 60; 7/A’râf, 10; 23/Mü’minûn, 78; 67/Mülk, 23).

Şükretmek mü’minlerin en önemli özelliklerinden biridir. Allah (c.c.) mü’minlere verilenleri zaman zaman hatırlatıyor ve bu hatırlatmanın da onları şükretmeye teşvik olduğunu hissettiriyor. Söz gelimi, Allah mü’minleri affeder (2/Bakara, 52), mü’minler Ramazan orucuyla ibâdet ederler ve doğru yolu bulurlar ve Allah’ı da büyük tanırlar (2/Bakara, 185), onlar Allah’tan ittika ederler/hakkıyla çekinirler (3/Âl-i İmran, 123), bundan dolayı Allah (c.c.) onlara nimetlerini tamamlamak ve onları temizlemek istiyor (5/Mâide, 6).  Allah (c.c.) onlara âyetlerini çok net bir şekilde açıklıyor (5/Mâide, 89), onlara zafer veriyor ve güzel rızıklarla rızıklandırıyor (8/Enfâl, 26), dinlenmek için geceyi ve gündüzü var etmiştir (28/Kasas, 73); İşte bunların sebebi, umulur ki mü’minler hakkıyla şükrederler.

Bütün nimetlerin sahibi Allah (c.c.) insanlara; “Siz beni zikredin ben de sizi zikredeyim. Bana şükredin, fakat asla nankörlük etmeyin.” (2/Bakara, 152) diye emretmektedir. Yine Lokman (a.s.)’ın şahsında insanların ‘şükür’ edici olmalarını istiyor (31/Lokman, 12).

İnsana sayısız nimet verilmesinin sebebi onun şükreden bir kul mu yoksa nankörlük eden bir kul mu olduğunu denemek içindir. Kur’an bunu Hz. Süleyman’la ilgili bir olayda şöyle haber veriyor: “Yanında kitaptan bir ilim olan biri, dedi ki; ‘Ben (gözünü açıp kapamadan) onu (kraliçenin tahtını) sana getirebilirim.’ Derken (Süleyman) onu (tahtı) kendi yanında durur halde görünce dedi ki: ‘Bu Rabbimin fazlındandır. O’na şükür mü edeceğim, yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni denemektedir…” (27/Neml, 40)


Şükür İbâdeti, Bir Deneme Aracıdır

İnsan şükretmek veya küfretmek noktasında denenmektedir: “Hiç  şüphesiz  Biz  insanı,  karmaşık  olan bir damla sudan (nutfeden) yarattık. Onu denemekteyiz. Bundan dolayı onu işiten ve gören yaptık. Biz ona yolu (sebili) gösterdik; (artık o)  ya  şükredici  olur ya  da  nankör olur.” (76/İnsan, 2-3)

Allah (c.c.), mü’minleri zaman zaman ‘sabır ve şükr’ ile imtihan eder. Bazen darlıkla, bazen varlıkla, bazen musibetlerle, bazen de zaferlerle dener. Kendini yeterince tanımaları için nimet verir ve nimet verdiğini hatırlatır. Bazen bolluk verir, bazen de bolluktan sonra darlık verir. İnsanların başlarına sıkıntı gelir, bazı şeylerden mahrum kalırlar, bazı insanlardan eziyet görürler. Mü’min her türlü zorluğa ve denemeye sabreder, her türlü nimete ise hamd eder veya şükreder.


Şükür - Hamd İlişkisi

Hamd, isteyerek yapılan bir iyiliğe karşı, iyilik yapana bir teşekkür ve bir övgüdür. Hamd etmenin özelliği bir iyiliğe karşı yapılmasıdır. Hamd ile, ihsanda bulunan hem övülür, hem ona karşı minnettarlık duyulur, teşekkür edilir. ‘Şükr’ de böyledir. Ancak şükür yapılmış olan bir iyiliğe karşı söz ile veya fiil ile yerine getirilen bir övgü ve şükran duygusudur. Bu bakımdan hamd genel olarak şükürden daha geniş kapsamlıdır.

Hamd, nimete kavuşmanın veya gelecek olan bir nimetin sevincini, huzurunu duyup, nimet sahibine övgüde bulunmadır. Şükür de insana gelip ulaşmış bir nimete karşı bir teşekkürdür. Hamd’de sevinç ve arzu  anlamı, şükürde ise içten bağlılık ve dostluk anlamı daha çok yer almaktadır. Bununla beraber hamd etmede saygı ve değer verme yönü daha yüksektir.  Allah’a karşı kullanılan bütün saygı ifâdeleri, O’nu zikretme, O’nu methetme (övme): hepsi de birer hamd’dir. ‘El-Hamdü lillah’ (Allah’a hamdolsun) denildiği zaman hepsi de ifâde edilmiş olur.

Bir hadiste şöyle buyuruluyor: “Hamd, şükrün başıdır. Allah’a hamdetmeyen O’na şükretmemiş olur.” (nak. El-Cevziyye, Medaricü’s Salikîn, 2/208). Şükür, ‘hamd’e göre, sebepleri açısından daha genel, ilgili olduğu şeyler açısından daha özeldir.

Hamd, ilgili olduğu şeyler açısından daha genel, sebepleri açısından daha özeldir. Bunun anlamı şudur: Şükür, nimet sahibine şâhitlik yaparak kalp ile, överek ve nimet sahibini itiraf ederek dil ile, itaat ederek ve boyun bükerek organlarla olur. Şükrün ilgilendiği şey Allah’ın zâtına ait özellikler değil, O’nun verdiği nimetlerdir. Allah’ın, hayat, işitme ve görme gibi sıfatlarına karşılık ‘şükürler olsun’ denmez. Bunlar için Allah’a hamdedilir. Şükr gereken her şeye aynı zamanda hamd de gerekir. Ama hamdin gerekli olduğu her şeye şükür gerekmez. Şükür organlarla, hamd ise kalp ve dil ile yerine getirilir.

Tekrar edelim ki şükür; nimet veren Allah (c.c.)’ın nimetlerini boyun bükerek itiraf etmektir. Kul kendisine yapılan iyiliği itiraf eder ve nimet vereni över. Bu anlamda onun ‘Allah’a hamdolsun’ demesi bir şükür ifâdesidir.Nimetlere şükür, Allah’ın yaptığı ihsanları görmek, hürmet ve büyük tanımayı (tazimi) yerine getirmek ve nimet verenin hizmetinde bulunmaktır.

Şükür bir anlamda da kulun kendini gerçek şükretmekten âciz görmesidir. İnsan ne kadar gayret ederse etsin ; ne verilen nimetlerin karşılığını hakkıyla ödeyebilir, ne de nimet vereni hakkıyla övebilir. Şüphesiz ki Allah’ın bir insana şükredebilme kabiliyeti veya fırsatı vermesi, -anlayabilenlere göre- insan için en büyük iyiliktir. Bir başka açıdan ‘şükür’, güç ve imkanlarını Allah’a ibâdet ve itaat uğruna kullanabilmektir. Kur’an, şükredenlere ‘şâkir’ demektedir ve bu kelimeyi genellikle çoğul olarak kullanmaktadır. Allah (c.c.) ‘Şekûr ve Şâkir’dir. Yani şükredenlerin sevâbını kat kat, fazlasıyla verendir.

Rabbimiz buyuruyor ki: “Hayır, artık (yalnızca) Allah’a kulluk et ve şükredenlerden (şâkirîn’den) ol.”   ((39/Zümer, 66). Şükredenler, Rablerine İman ederler, O’nun nimet ve rızık verici olduğunu bilirler. Onlar, hayatın ve ölümün, insanın emrine verilen her şeyin bir deneme sebebi olduğunun şuurundadırlar. Onlar böyle İman etmişlerdir. Şükrün gereğini yerine getirirler.


Şükrün Yerine Getirilmesi

Kur’an’dan anladığımıza göre mü’minler Allah’a üç şekilde şükredebilirler:

a- Dil ile şükür: Nimet sahibini anmak, O’nu övmek, O’nun  nimet sahibi  olduğuna  İman etmekle  ve bunu Tevhid kelimesiyle ilan etmekle olur. Bu basit bir teşekkür ifâdesi değil, dil ile ‘şehâdeti’ getirmek, dil ile doğru sözlü olmak, dil ile Kur’an’ı tasdik etmek, dil ile İslâm’ı anlatmak ve dil ile Allah’ı çokca zikretmek ve buna benzer dil ile ilgili kulluk görevlerini yapmakla yerine getirilir.

b- Kalp ile şükür: İmanı kalbe yerleştirdikten sonra nimet sahibinin Allah olduğunu kalp ile tasdik etmek, vahy ile gelen şeyleri kabul etmek, yüreğe Allah’tan başka kimsenin gerçek anlamda korkusunu ve sevgisini koymamaktır.

c- Fiil (aksiyon-eylem) ile şükür; Bedenin organlarıyla nimet verene itaat etmek ve O’nun yüce emirlerini yerine getirmektir. Kısaca İslâm’ı her bakımdan yaşamaya çalışmaktır. Çünkü nimet vereni bilip O’nu övmek, bir anlamda O’ndan gelen her şeyi kabul etmektir.

Şüphesiz yalnızca dil ile ‘Allahım sana şükürler olsun’ demek şükür için yeterli olmaz. Fiil ile şükür, Allah’a hakkıyla kullukla beraber  aynı zamanda Allah’ın verdiği nimetlerden Allah’ın diğer kullarını da faydalandırmaktır. Hayat bir nimettir. Hayatın devamını sağlayan her şey birer nimettir. Allah’ın zâtını idrâk etmek bir nimettir. İman ise bir insan için en büyük nimettir. Allah’ın bir kuluna İman nasip etmesi, ona olan nimetini tamamlaması demektir. Şükrün başı Allah’ı bilmektir. Allah’ı Rab olarak bilen, O’nun nimet verdiğinin şuurunda olan bir kimse de O’nu sevmeye başlar. Allah’ı seven O’na ibâdet eder, O’na hiç bir şeyi şirk koşmayarak O’nun nimet verici olduğunu itiraf eder. Kul bu şuurla eşi ve benzeri olmayan bir Rabbin önünde kulluk yaptığının, bir büyük lezzetle ülfet ettiğinin farkında olur. Bu nedenle Tevhid, yani Allah’ı hakkıyle birlemek şükrün zirvesidir.

İnsan kul olarak her zaman fakirdir, yani her açıdan Allah’a muhtaçtır. Çünkü O’ndan başka nimet veren yoktur. Hayatını sürdürebilmek için her zaman O’nun yarattığı nimetleri tatmak zorundadır. Kul bu nimetlerin karşılığını da ancak kullukla yerine getirebilir. İnsan  aynı zamanda hata ve günah içerisindedir. Gühankâr ise her an Rabbinin af ve mağfiretine muhtaçtır. Bu açıdan Allah (c.c.) kulları hakkında Rahim ve Ğafur’dur. Rahim olan Allah kullarına nimet vererek ve ihsanda bulunarak merhamet etmektedir.

Kul daima Rabbinin verdiği nimetler ile nefsinin günahları arasındadır. Hasan-i Basrî diyor ki: “Ben nimet ile günah arasında sabahlıyorum. Bundan dolayı nimeti şükürle, günahı ise tevbe-istiğfar ile hatırlamak istiyorum.” (nak. İbn Teymiyye, el-Câmiu’r Rasâil, 1/116). Şükrün işaret ettiği bütün görüntüler Allah’a ait olmasına rağmen Kur’an bir yerde ana-babaya da şükredilmesini emrediyor (31/Lokman, 14). Bunu Türkçedeki teşekkür ve iyilik olarak anlamamız daha uygundur.

Kur’an, âhiret için çaba harcayan mü’minleri ‘şükr’ kökünden gelen ‘meşkür’ sıfatıyla övmektedir. “Kim de Âhireti ister ve bir mü’min olarak ona çalışırsa, İşte böylelerinin çabası meşkür’dür (şükr’e değerdir).” (17/İsrâ, 19; ayrıca bkz. İnsan, 22). Allah (c.c.) şükreden kullarının ecirlerini kat kat onlara öder. Âhiret mutluluğunu kazanmak için çaba harcayan mü’minlerin bu çabası Allah katında değerlidir, makbuldur. Bu çabaların karşılığı (şükrü) bol bol verilecektir. Karşılığı verilen çabalar, gayretler; meşkûr’dur.

Şükür ahlâkının Hz. Muhammed’in hayatında nasıl somutlaştığını aşağıdaki örnek güzel bir şekilde göstermektedir: “Rasûlullah (s.a.s.) geceleri ayağa kalkıp ayakları kabarıncaya kadar namaz kılardı. Kendisine; ‘Allah (c.c.) senin geçmiş ve gelecek günahlarını affetti (niye kendini bu kadar yoruyorsun)?’ denildi.  ‘Allah’a şükreden bir kul olmayayım mı?’ cevabını verdi (Buhârî, Teheccüd 6, 2/63; Tefsir-i Fetih 1, 6/ 69, Rikak 19, 8/124; Müslim, Sıfatü’l Munafikîn 18, Hadis no: 2819, 4/2181; Tirmizî, Salât 304, Hadis no: 412, 2/268;  Nesâî, Kıyamu’l Leyl 17, 3/178). Mü’minin  hayatı sabır ile şükür anlayışı arasında geçmelidir. Allah’ın verdiği nimetler sayılamayacak kadar çoktur. Bu nimetlerin sahibine şükür, insanlık borcudur, yaratılışın gereğidir. Şükür borcu İman ettikten sonra, bütün bir ömrü Allah’ın istediği gibi yaşamakla, nimet sahibinin rızâsı doğrultusunda yaşamakla yerine getirilir. Bir nimete kavuşulduğu veya kişiyi memnun edecek bir hayır ona ulaştığı zaman, ‘şükür secdesi’ yapmak müstehabtır.

Rivâyet edildiğine göre “Peygamberimiz (s.a.s.)e sevindirici bir haber  geldiği zaman veya onun müjdesi verildiğinde hemen Yüce Allah’a şükür için secdeye kapanırdı.” (Ebû Dâvud, Cihad, Hadis no: 2774, 3/89

Baglantı

• 14/12/2006 - SABIR

 

 

Sabr’ın Mahiyeti: ‘Sabır’ sözlükte, darlıkta kendini tutma demektir. ‘Sabır’, aklın ve şeriatın gerektirdiği durumlarda nefsi hapsetme, kendine hakim olmadır. Acıya katlanmak, o acıyı geçirmek için dayanma ve karşı koymak da sabırdır ki, her türlü rahatlamanın ve başarının yoludur.

‘Sabır’, genel bir kavramdır. Yalnızca acılara ve felâketlere dayanma, katlanma değildir. Sözgelimi, musibet ve felâket zamanında dayanmak, tahammül göstermek sabırdır. Bunun zıddı acelecilik ve dayanıksızlıktır. Cihad anında kaçmayıp ayak diremek, sabırdır. Bunun zıddı korkaklık ve cihaddan fïrardır. Gerektiğinde sır saklamak, dili gereksiz şeyleri konuşmaktan korumak sabırdır. Bunun zıddı boşboğazlıktır. Nasırüddin et-Tûsî’ye göre ‘sabır’, nefsi mekruh sayılan davranışlar karşısında boyun eğmekten sakındırmaktır.  Menâzil es-Sairîn’e göre ise ‘sabır’,  nefsi, sonucu kestirilemeyen gizli sıkıntılardan şikâyet etmekten sakındırmaktır(nak. Kırk Hadis Şerhi, 1/325)


Sabrın Önemi 

‘Sabır’, içine düşülen darlığın ve sıkıntının geçmesi için Allah’ın yardımını kazandıRabbilecek olan güzel bir davranıştır. Dayanılması zor ve insana ağır gelen sıkıntılara ancak ‘sabır ahlâkı’ sayesinde dayanılabilir. Bir hakkı savunma sabırla yapılabilir. Allah’ın emirlerini yerine getirmek, nefsin hoş gördüğü ama aklın ve dinin hoş görmediği şeylerden kaçınmak sabırla olabilir. İnsanın elinde olmadan başına gelen, karşılaşılan felâket ve sıkıntılara dayanmak, onları kolaylıkla atlatmak sabırla mümkündür. Herhangi bir konuda başarılı olmak, zor olan işlerin üstesinden gelmek ancak sabır ahlâkıyla olur.

Sabırsız insanlar her zaman bir darlık içerisindedirler. Onlar olaylar karşısında dayanaksızdırlar. Çok şey isterler, küçük şeylerden rahatsız olurlar. Ellerindeki geniş nimetin kıymetini bilemezler, daha fazlasına ve hatta başkalarının hakkına göz dikerler. Az bir darlık görünce de perişan olurlar, tahammül edemezler. Sabrın pek çok sonuçlarından biri nefis terbiyesi ve dünyalıklara fazla meyletmeyerek faydalı işlerle meşgul olmaktır. Kişi, başına gelen kimi belâ ve sıkıntılara, bazı lezzetleri terketmenin verdiği rahatsızlıklara ve ibâdetlerin getirdiği zahmetlere Allah’ın emri doğrultusunda bir müddet sabreder ve zor da olsa nefsini bunlara yavaş yavaş alıştırırsa; güçlüklere katlanabilme gücü kazanır, bu yolla sabır makamından daha yüce makamlara erişir. Günahlara (masiyetlere) bulaşmamakta direnip sabretmek nefsin müttakî olmasına kaynaklık eder. Hakka itaatte bulunmakta direnip sabretmek Hakka yakınlık kazandırır. Belâlara sabretmek İlâhî kaza ve kaderden râzı olma imkanını doğurur.

Sabır, insanın iç dünyasını ona ızdırap veren şeylerden, dili şikâyet etmekten ve organları da uygunsuz davranışlardan sakındırır. Bütün bunlar İman ehline ait yüce makamlardır. Nefsini sabra ve sebata (dayanıklılık) ahlâkına alıştıran kimseler başarılı ve rahat olurlar. Zorluk karşısında kalınca, o zorluğu yenmek için çaba harcarlar ve bu çabada sabrederler. Bir darlığa ve felâkete düşünce de perişan olmazlar. O sıkıntıyı uzaklaştıracak, o felâketten kurtaracak çareleri ararlar. Bilirler ki, hayatta her şey bir değişim halindedir. Nimetler de, rahatlıklar da, sıkıntılar da, zorluk ve darlıklar da hep değişirler. Kişi bir hal üzerinde sürekli durmaz. Dünya bir imtihan (deneme) dünyasıdır.

Kur’an’a gönül veren  bir mü’min, her konuda sabırlı insandır. Aşağıda geleceği gibi sabır gerektiren bütün işlerde aceleci değildir. Her işini teenni ile (dengeli ve ölçülü) yapar. Gerektiği yerde nefsine ve isteklerine hakim olur. Dünya hayatının zorluklarına tabii bir şekilde dayandığı gibi, Âhiret hayatını kazandıran ameller noktasında da kararlılık gösterir.


Sabır Aktif Bir Direniştir

Sabır aynı zamanda bir direniştir. Zorluğa, güçlüklere, imkansızlıklara, darlıklara, felâketlere, sınamalara, Allah yolunda çekilen çile ve sıkıntılara, amellerin getirdiği yüklere, nefsinin arzularına karşı bir direniştir. Sabır, pasif bir direniş, pasif bir şekilde beklemek, hele hele her şeye katlanma, zillete boyun eğip râzı olma hiç değildir. Sabır aktif bir direnmedir. Mü’min, meselâ, felâket karşısında eli kolu bağlı bir vaziyette beklemez ve bu beklemenin adını da ‘sabır’ koymaz. Aksine o, felâketi en az zararla veya zararsız bir şekilde atlatmaya, felâketin getirdiği mahrumiyeti yenmeye çalışır. Nefsinin kötü isteklerini yerine getirmemek tek başına sabır değildir. Günah işlemenin çok uygun olduğu bir ortamda nefsinin kötü isteklerine direnip, ona hayırlı amelleri işletmek, onun kötü isteklerinin yerine ona ma’ruf (iyi) olan şeyleri yaptırtmaktır.

Kur’an’da sabır mü’minlerin en önemli sıfatlarından biri olarak ve daha çok cihadla ve Allah yolunda dayanmak ahlâkı ile beraber geçmektedir. İman edip, İmanlarını her türlü güçlüğe rağmen koruyanlar, İmanlarını korumada dirençli bir sabır gösterenler Rabbimizin övdüğü güzel insanlardır. Sabrın namaz ve oruçla irtibatlandırılması da dikkat çekicidir. Bütün güçlüğüne rağmen namaz kılmak, hem  bir sabır sınavıdır, hem de inancın somut bir şekilde ortaya konulmasıdır. Şüphesiz her gün, günde beş defa, bütün ömür boyu, durmadan Allah için namaz kılmak üstün bir sabrı gerektirir. Ramazan orucu ise en önemli sabır denemesidir. İnsanın en zayıf  tarafı midesi, yani yeme-içme ihtiyacı ile şehvetidir. Mü’min oruçla bu azgın ihtiyaçlarını Allah için erteleyebiliyor, bu konudaki zorluğa sabrediyor. Oruç ibâdeti başlı başına bir sabırdır. Mü’minler, Allah yolunda yapacakları çalışmalarında, ibâdet ve amellerinde zorlukla, eziyet ve sıkıntı ile karşılaşırlarsa namaz ve sabırla Allah’tan yardım isterler (2/Bakara, 45, 153).


Sabrın Görünüşü

Sabır aynı zamanda, nefsin iyi bir şey yapmak veya kötülüklerden kaçınmak için acıya, meşekkate dayanma kuvvetidir. İki şekilde görülür: Birincisi elem, acı ve külfete (karşılaşılan güçlüklere) sabırdır ki, itaat, mücâdele ve amellerin zorluğuna katlanılarak elde edilir. Diğeri de lezzet ve şehvet isteklerine karşı sabırdır ki, kişi bu sabırla haram kılınan, hoş görünüşlü olan, ama sonunda zarar veren tehlikeli ve zararlı şeylerden sakınabilir.

“Cennet zorluklarla çevrilmiştir. Cehennem ise aşırı arzularla çevrelenmiştir.” (Müslim, Cennet 1, Hadis no: 2822, 4/2174; Dârimî, Rikak  117, Hadis no: 2846, 2/245; Tirmizî, Cennet 21, Hadis no: 2559, 5/693;  Ahmed bin Hanbel, 2/260, 333, 354, 380, 3/153, 254, 284  nak. Elmalılı, 9/433) Hz. Ali diyor ki, İman dört direk üzerine oturur. Bunlardan biri sabırdır. Sabrın da dört şubesi vardır: Arzu, korku, zühd ve gözetme. Cenneti arzulayan şehvetlerini sınırlasın. Ateş’ten korkan haramlardan yüz çevirsin. Zühd sahibi olana musibetler kolay ve hafif olur. Ölümü gözeten de hayır yapmakta acele eder (nak. A. Ünal, K. Temel Kavramlar, s. 489).

İmanın bir göstergesi olan sâlih ameller ancak sabırla işlenir. Burada hem amelin kendisinde olan güçlük, hem de nefsin o ameli işlemekteki isteksizliği aşılır (11/Hûd, 11; 13/Râd, 22). Allah yolunda cihad etmek ancak sabırla olur. Allah’ın dinine yardım için çalışanlar çok büyük güçlük, zorluk, eziyet ve yoksunluklarla karşılaşabilirler. Bütün bunlara Allah rızâsını kazanmak için sabredilmesi gerekir (41/Fussılet, 33;  16/Nahl, 110; 2/Bakara, 177, 249; 3/Âl-i İmran, 142 vd.). Allah’ın gönderdiği bütün peygamberler tebliğ görevlerini yaparken sabrettiler, zorluklara karşı dayandılar, işkence ve eziyetlerden yılmadılar, kınayanların kınamasından korkmadılar. Büyük bir sabır ve gayretle peygamberliklerini sürdürdüler. Kur’an, onlara verilen sabırdan ve onların benzersiz sabırlarından örnekler gösteriyor (46/Ahkaf, 35; 6/En’âm, 34;  21/Enbiyâ, 85).

Allah (c.c.), bütün peygamberlere tavsiye ettiği gibi Hz. Muhammed’e de sabrı tavsiye etmiştir. Tebliğde sabır, tebliğcinin işini kolaylaştırır. Tebliğci acele etmez. Sabır ve sebat gesterir. Eziyetlere ve kendisine yapılan hakaretlere aldırmaz. Kendisine yapılan kötülüklere iyilikle karşılık verir. Ama hep sabırla hareket eder (10/Yûnus,   109;  (20/Tâhâ, 130; 40/Mü’min, 77; 73/Müzemmil, 10-11). Allah yolunda çalışan mü’minler bu uğurda sabırlı olurlar ve sabrın şartlarını yerine getirirlerse; Allah (c.c.) onları destekleyecektir (3/Âl-i İmran, 125, 186;  7/A’râf, 37;  16/Nahl, 96).

Allah (c.c.) mü’minler arasından sabredenler belli olsun diye onları sabır ile imtihan eder. Onları biraz açlık, biraz korku, biraz da mallar, ürünler ve canlardan eksiltme ile dener (2/Bakara, 155). Allah (c.c.) özellikle cihad konusunda sabredenlerin ortaya çıkmasını, kimin samimi, kimin de yan çizen olduğu bilmek istiyor. “Yoksa siz, Allah, içinizden cihad edenleri ortaya çıkarmadan ve sabredenleri belirtip-ayırdetmeden cennete gireceğinizi mi zannettiniz?” (3/Âl-i İmran, 142). Bütün bir hayatı Allah rızâsı doğrultusunda geçirme gayretinde olan mü’minler, birbirlerine de sabrı, hakkı ve merhameti tavsiye ederler (90/Beled, 17;  100/Asr, 3). Mü’minler, ahlâkî davranışlarında da sabırlı olmak durumundadırlar. Çünkü Kur’an, sabrederek suç bağışlamayı (42/Şûrâ, 43), mü’minlerin kendi aralarında çekişmeyip, birbirlerine karşı sabırlı olmayı tavsiye ediyor (8/Enfâl, 46).

Peygamberler ve mü’minler Allah’tan sabır dilerler. Çünkü sabrın ne büyük bir nimet ve başarı yolu olduğunu bilirler (2/Bakara, 250; 7/A’râf, 126). İbâdetlerinde, karşılaştıkları sınavlarda, darlık ve felâketlerde, çalışmanın zorluklarında cihad yolundaki güçlüklerde, Allah yolunda katlanılan sıkıntılarda, nefse hakim olmanın zorluklarında kim sabrederse, işin gereğini yaparsa; şüphesiz ki Allah (c.c.) her zaman sabredenlerle beraberdir (2/Bakara, 153, 249; 8/Enfâl, 46, 66). Allah (c.c.) elbette sabredenleri sever (3/Âl-i İmran, 146).


Sabırda ısrarlı Olmak

Eğer mü’minler, Allah’ın âyetlerine yakinen iman eder, O’nun yolunda gereği gibi sabrederlerse; Allah (c.c.), onlara kendi içlerinden, onları iyi yola sevkedecek, onları güzelce yönetecek önderler (imamlar) var eder (32 Secde, 24). Mü’minler, Allah yolunda yaptıkları çalışmalarda ve O’na olan ibâdetlerinde sabırlı olacaklar. Hatta bu sabırlarında ısrarlı davranacaklar. Âli İmran Sûresi 200. âyetinde geçen ‘sabırlı olun, sabrınızda ısrarlı olun, yahut sabretmekte direnin’, ifâdeleri aslında sabrın iki anlamına dikkat çekmektedir. ‘Sabır’, nefsi kendinde bulunan zorluklara katlandırmaktır. ‘Musâbere (âyette ‘sabiru’ şeklinde)’ ise, nefsi hem kendisindeki hem de dışında olabilecek zorluklara katlandırmaktır. Örneğin, hastalık nefsin kendindedir. Ona katlanmak sabırdır. Ancak Allah yolunda cihad, O’nun yolunda çalışmak nefsin dışındaki zorluktur. Bu uğurda sabretmek ise ‘Mûsâbere’dir. Sabrın bu derecesi daha üstündür.

Sabrın fazileti ve faydaları hakkında çok sayıda hadis bulunmakta:  “…Kim sabırlı davranırsa Allah ona sabır verir. Hiç kimseye sabırdan daha hayırlı ve daha geniş bir ihsanda bulunulmamıştır.” (Müslim, Zekât 124, Hadis no: 1053, 2/729; Ebû Dâvud, Istiğfar 1, Hadis no: 1644, 2/121; Buhârî, Rikak 20, 8/124; Tirmizî, Birr 77, Hadis no: 2024, 4/373; Muvatta, Sadaka 7, Nesâi, Zekât 85; nak. Kütüb-i Sitte, 14/46)

Kur’an’da sabır ve şükür bazen yanyana anılır. Çünkü mü’minin hayatı sabır ile şükür arasında geçer. Kur’an, çok sabredenlere ‘Sabbâr’, çok şükredenlere de ‘şekûr’ demektedir (İbrâhim, 5; 31/Lokman, 31; 34/(34/Sebe’, 19; 42/Şûrâ, 33).

Nefsin boyunduruğundan ve esaretinden kurtulup özgür olmanın sonuçlarından ve meyvalarından biri de sabırlı olmaktır. Bu anlamda ‘sabır’, hürriyeti elde etmede en önemli etkendir. Kişi sabrı sayesinde kötü şartlara, nefsin insanı zillete düşüren isteklerine direnir ve özgürlüğünü kazanır. Câfer Sâdık’ın (r.a.) şöyle dediği rivâyet edilmektedir: “Özgür kişi her haliyle özgürdür. Başına musibet gelirse sabreder, musibetler üstüne sel gibi aksa yine de onu yenilgiye uğratamaz. Ama esir olursa kahırlı olur ve kolaylıklar güçlüğe dönüşürler. Nitekim Yusuf’un (a.s.) köleleştirilmesi, esir edilmesi ve kahra uğraması onun özgürlüğüne gölge düşürmedi. Ne kuyunun karanlığı ona bir zarar verebildi, ne de başına gelen diğer musibetler. Derken Allah (c.c.) ona lütûfta bulundu ve yönetici yapıp ona zulmedeni kendine hizmetçi etti. Sonra da peygamber yaptı ve onun sayesinde bir ümmete rahmette bulundu. İşte sabır bu şekilde ardından hayır getirir. Şu halde sabredin ve sabırla donanın ki ecre ulaşasınız.” (nak. Kırk Hadis Şerhi, 1/317)

Allah’ın güzel isimlerinden biri de ‘Sabûr’dur. Çok sabreden anlamındadır. Şüphesiz Allah’ın sabrı insanların sabrıyla kıyas edilemeyecek şekilde farklıdır. Rabbimiz, kullarının bütün isyan ve tuğyanlarını bildiği ve gördüğü halde onlara hemen cezâ vermiyor, cezâlarını Âhirete erteliyor ve onlara nimetlerini vermeye devam ediyor.

Ebû Mûsâ anlatıyor; Peygamberimiz buyurdu ki: “İşittiği şeyin verdiği eziyete Aziz ve Celil olan Allah’tan daha sabırlı kimse yoktur. Çünkü O’na şirk koşulur, çocuğu var denilir, ama O yine de onlara afiyet ve rızık vermeye devam eder.” (Müslim, Sıfatu’l Münâfıkîn 49, Hadis no: 2804, 4/2160; Buhârî, Edeb 71, 8/31, Tevhid 3, 9/141)

Baglantı

• 14/12/2006 - HİKMET

 

 

Hikmet Sözcüğü ve Türevleri: ‘Hikmet’ kelimesinin kökü ‘hükm’dür. ‘Hükm’ masdarı ve ondan türeyen kelimeler isim ve fiil olarak Kur’an’da çok geçerler. ‘Hükm’ ve onun türevleri çok geniş bir anlam sahasına sahiptirler. Her biri kullanıldığı yere göre farklı mânâlar taşırlar. ‘Hükm’ masdarı sözlükte, ıslah maksadıyla bir şeye engel olmak, iyiliğin elde edilmesine çalışmak, idare etmek ve tahakküm etmektir. Aynı kökten gelen ‘hâkim’, kötülüğe engel olan, hüküm sahibi, hükmünü yürüten, hükmü verip uygulayan mânâsına gelir.

‘Hakem’, sözlük anlamı olarak, taraf tutma arzusunu bir tarafa atan; kavram olarak, hükmü elinde tutan, hükmünü yürüten, ya da hüküm verme makamında olan demektir. ‘Hakîm’ sözlükte, bilgin, hikmet sahibi, işleri en güzel bir biçimde ve sağlam olan demektir. Aynı kökten, ‘hükkâm, muhkem, tahkim, ihkâm, mahkeme, hâkimiyet, hükümet’ gibi kavramlar da türemiştir. Hepsi farklı anlamlara gelse bile, hepsinde de işi  sağlam yapma, zarara engel olma, hikmetle, faydaya ve maksada uygun şekilde yapma, tutarlı olma, yerinde iş yapma, yetki altına alma, hükmünü yürütme anlamları ortaktır.

‘Hikmet’ de ‘hükm’ kökünden gelen bir kelimedir ve aynı kökten gelen kelimeler içerisinde en zengin anlam sahasına sahiptir. ‘Hükm’ aynı zamanda, ilim, derin kavrayış, adil yargı, karar vermek gibi mânâlara da gelir.

‘Hikmet’ sözlükte, kötülükleri ortadan kaldırmak, iyilikleri elde etmek, gerçeği yakalama noktasında ilim ve akılla hareket etmedir. Hikmet, Allah (c.c.) açısından, eşyanın bilinmesi, tutarlı ve anlamlı bir şekilde icad edilmesi, kul açısından ise, varlıkların bilinmesi ve hayırlı iş yapılmasıdır. Hikmet ile hükm kelimeleri Kur’an’da bazen aynı anlamda kullanılmaktadır. Meselâ, Yusuf (a.s.)’a daha genç iken ‘hükm’, yani hikmet verilmiştir (12/Yûsuf, 22). Kimilerine göre ‘hükm’, hikmetten daha kapsamlıdır.

‘Hikmet’ sözde ve işde en iyiyi yakalamak veya olması gerekeni idrâk etmektir. Doğru bir karar, İsabetli bir sonuç, tutarlı ve sağlam bir hareket tarzı, bir şeyin faydalı hale getirilmesi hikmettir. Bir şeyi körü körüne değil de, önünü sonunu düşünerek ve ondan doğacak bütün tehlikeleri savmayı göze alarak yapmak demektir.

Hikmet, hem ilimdir, hem de İsabetli, tutarlı iş yapmadır. Buradan hareketle bazıları ona ahlâkî bir anlam yükleyerek, hikmetin bilgi ve eylem olduğunu ileri sürmüşlerdir. Ahlâkın meşrû temeli doğru ve kesin bilgidir. Bu bilgiye sahip olan kişi de ‘hikmete’ sahip kimsedir. Yeterli ve doğru bir araştırma ve tefekkür kişiyi doğru bir hükme varmaya, dolayısıyla hikmete göre iş yapmaya götürür  (Muhkem/sağlam bilgi, muhkem/sağlam amele götürür).

Kur’an’da yirmi yerde geçen ‘hikmet’ kavramını tefsirciler birçok farklı mânâda tefsir etmişlerdir. Bu tefsirlerin her biri farklı gibi görünse de ‘hikmet’in ifâde ettiği ‘sözde ve amelde tam ve eksiksiz olma, faydalı ve İsabetli olma’ anlamı etrafında çevrelenmektedirler.

Elmalılı Hamdi Yazır, ‘Hikmet’ kelimesine verilen anlamlardan yirmi üç tanesini sıralamaktadır. Bunların en önemlileri şunlardır: Söz ve fiilde doğruyu tutturma, Bir şeyin özünü kavrayan sağlam ilim ve bununla amel etmek, ilim ve o ilmin amacını kavramak, Varlıkların özündeki mânâları anlamak,  Allah’ın emirlerini anlamak, icad etmek (Allah’ın varlıkları icad etmesi-yaratması hikmettir), varlık düzeninde her şeyi yerli yerine koymak, doğru ve güzel işlere yönelmek, siyasette Yaratıcıya benzemeye çalışmak. Hakim olunan kimselere iyi muâmele, icraatı zulümden, ikrâmı cimrilikten, ilmi bilgisizlikten, hoşgörüyü bunaklıktan ayırmak, Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanmak, Allah’ın emirlerini düşünüp onlara uymak (Elmalılı, 2/205-215).

Hikmet kelimesinin bunların yanında şu mânâlarına da dikkat çekilmiştir: Kur’an, peygamberlik, ilim, anlayış, öğüt, gerçeklik, duyular üstü idrâk, iç tatmin, derin derin düşünme, doğruyu en iyi şekilde bulmak ve sunmak, din, dinin inceliklerini kavrama, güzeli kötü olana tercih edebilme yeteneği, kavrayış, aklı gereği gibi işletme, varlığın sırlarını yakalamak(nak. K. Temel Kavramlar, 184)

Görüldüğü gibi ‘hikmet’te geniş bir anlam zenginliği vardır.


Hikmetin Kur’andaki Dört Anlamı

Bazı bilginler ‘hikmet’in Kur’an’da dört anlamda kullanıldığı görüşündedirler:

1- Kur’an’ın öğütleri anlamında. “….Ve Allah’ın size öğüt olsun diye indirdiği Kitabı ve hikmeti anın…” (2/Bakara, 231)

2- İnce anlayış ve ilim anlamında. “Andolsun ki Biz Lokman’a hikmet verdik.” (31/Lokman, 12)

3- Peygamberlik mânâsında. “Gerçek şu ki Biz İbrâhim soyuna kitap ve hikmet verdik.” (4/Nisâ, 54; ayrıca bkz. 2/Bakara, 251)

4- İnce sırlarıyla Kur’an anlamında. “Rabbinin yoluna hikmetle dâvet et…” (16/Nahl, 125; ayrıca bkz. 2/Bakara, 269)

Hikmet kelimesinin ‘derin anlayış sahibi olma, dinin inceliklerini bilme’ anlamı yönünden ‘fıkh’ kelimesiyle, her şeyi yerli yerine koyma anlamı yönünden ‘adâlet’ kavramıyla, anlamak ve bilmek mânâsı yönüyle ‘ilm’ kavramıyla yakın ilgisi bulunmaktadır.

Hikmetin bu kadar anlamını üç maddelik bir tefsirde toplamak mümkündür. Hikmet;

Faydalı amele götüren bilgi,
Bilgiye dayalı olarak ortaya konulan faydalı amel,
İlim ve amelde sağlamlık demektir.

Hikmet, yalnız başına ne ilim’dir, ne de felsefe. Hikmet, bunların da ötesinde, kişinin her şeyi yerli yerinde yapması, sözde ve amelde İsabetli olması, ya da bilgi ve anlayış sahibi olmasıdır. Hikmet, bir açıdan da faydalı olanı işaret etmektedir. Öyle sağlam bir bilgiyle, maksada uygun olarak yerine getirilen bir amel elbette faydalı olacaktır.


Hikmet; Yitik Mal

Hikmet, yerli yerinde yapılan iş, söylenilen söz, hakk’a uyan bilgi ve davranış, faydalı ve tutarlı bir şey ise; bu, nerede üretilirse üretilsin, nereden gelirse gelsin, kabul edilir, alınır. Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyuruyor: “Yalnız iki kişiye gıpta edilebilir: Bir adam ki Allah (c.c.) kendisine hikmet vermiştir, o adam bu hikmet gereğince hareket ediyor ve onu başkalarına öğretiyor ve bir adam ki Allah (c.c.) kendisine mal vermiştir, o da malı Hakk yolunda harcamaya koyulmuştur.” (Müslim, Musâfirîn 267, Hadis no: 815, 1/559; Buhârî, İlim 15, 1/28; Nesâî, nak. İbn Kesir, 1/242)

Kimileri de ‘Hikmetin başı Allah korkusudur’ (İbn Merduyeh, nak. İbn Kesir, 1/242) hadisinden hareketle hikmet’i, Allah korkusu olarak almışlardır. Kur’an’ın övdügü bilgi, şüphesiz ki kişiyi Rabbine götüren, ona doğruyu gösteren ve İsabetli hareket etmesini sağlayan bilgidir. Ruhsuz, köksüz, kuru maddecilikle oyalanan, insanı Rabbinden uzaklaştıran bilgi neye yarar? Öyle bilgide ne hikmet vardır, ne de kalbi tatmin eden bir özellik vardır. İşte bilgi ve hikmeti değerli kılan, onlara sahip olan insanın Rabbinin makamından kula yaraşacak şekilde korkmasıdır.


Hüküm ve Hikmet Sahibi Allah (c.c.)

Hükm kökünden gelen ‘Hâkim’ Allah’ın güzel isimlerinden biridir. Hüküm sahibi, hükmünü yürüten, İsabetli ve yerinde iş yapan demektir. Allah’ın yaratmasında, yarattığı şeylerde bir eksiklik yoktur, her şey yerli yerindedir. Allah (c.c.) yarattıklarına hakimdir, hepsi de O’nun hükmü altındadır. O her şeye hakim olma sıfatıyla evrende ve insan hayatında muazzam bir denge kurmuştur. Şeytanın adımlarını izleyenler veya kendi hevâsına tâbi olanlar bu dengeyi bozarlar. Kendi nefsinin aşırı isteklerine ‘hâkim’ olanlar ise dengeyi korurlar, Rablerinden gelen ‘hâkim’ kitabı (Kur’an’ı) dinleyip sürekli hikmetli iş yapmaya çalışırlar.

Allah’ın güzel isimlerinden biri de yine ‘hükm’ kökünden gelen ‘Hakîm’dir. ‘Hakîm’, hikmet sahibi demektir. Her yaptığı hikmet olan, hikmetle yapan, yerli yerinde, en güzel, en faydalı, tutarlı bir şekilde yapan demektir.


Hikmet Olan Bir Kitap; Kur’an

Kur’an da ‘hakîm’ bir kitaptır (36/Yâsin, 2; Lokman, 2). Her işi ‘hikmet’li olan ‘Hakîm’ bir Allah’ın hikmet sergileyen, her şeyi hikmet olan kitabı. Kur’an’ın bütün âyetleri sağlamlaştırılmış bir şekilde hikmet’i öğretirler. Kur’an, Allah’ın ‘Hakîm’ sıfatını, Alîm (her şeyi bilen), Habîr (her şeyden haberdar olan), Aziz (güçlü ve yüce) gibi az çok bilmekle ilgili sıfatlarla beraber kullanıyor. Bu da ‘hikmet’in bilgi, marifet ve bunlara bağlı olarak hayır üretmek, hayırlı olanı yapmak olan anlamlarına işarettir (2/Bakara, 129, 220; 3/Âl-i İmran, 18; 4/Nisâ, 26; 6/En’âm, 18, vd.).

Peygamberler, kendilerine bildirilen vahy’i öğrettikleri gibi, insanlara, vahyin sunduğu mantık ve imkanlarla yeni ve hayırlı değerler üreten hikmeti de öğretirler. “Öyle ki içinizde kendinizden size âyetlerimizi okuyacak, sizi arındıracak, size kitap ve hikmeti öğretecek ve bilmediklerinizi bildirecek rasûl gönderdik.” (2/Bakara, 151; ayrıca bkz. 2/Bakara, 129, 231, 3/Âl-i İmran, 164; 62/Cum’a, 2). Rasûller, hikmetle konuşan, hikmetle iş yapan, hikmetle öğüt veren, inananları hikmetle tezkiye eden (arındıran) kimselerdir. Onlar, hikmetin canlı örneği, yürüyen kitaplardır. Hikmetin en yücesi, doruğa ulaşmış şekli, Allah’tan gelen âyetlerdir. Kendilerine ilimden nasip verilmemiş olanlar bu hikmeti anlamadıkları gibi hikmetle iş de yapamazlar (54/Kamer, 5). Kur’an, bünyesindeki vahy’e hikmet derken, ona yapılacak, yani İslâm’a doğru olacak bir dâvetin de hikmetle olmasını istiyor (16/Nahl, 125).

Peygamberin tebliğ ettiği hikmet kaynağı vahy’e inanmış ve onu kendisine rehber edinmiş kimseler ‘hikmet’ten pay alırlar, ‘hikmet’le iş yapmanın, hikmetli düşünmenin yollarını bulurlar.

Kur’an şöyle diyor: “Kime dilerse hikmeti ona verir; şüphesiz hikmet verilene sonsuz ve bereketli bir hayır da verilmiştir. Temiz akıl sahiplerinden başkası öğüt alıp düşünmez.” (2/Bakara, 269)

Baglantı

• 14/12/2006 - İSTİĞFAR

 

 

İstiğfar; Allah’tan hata ve günahlarının bağışlanmasını isteme, mağfiret (bağışlanma) dileğinde bulunma demektir. İçerisinde ‘istiğfar (bağışlanma dileği) bulunan bütün duâlara da ‘istiğfar duâsı’ denmiştir.

İstiğfar; müslüman bir insanın bir kul olarak kendini Allah’ın büyüklüğü karşısında bir yere koyması, Allah’ın her şeye sahip olduğunu anlaması demektir bir anlamda. Kişi Allah’ın kuludur. Kul Allah’ın bir yasağını çiğnerse veya bir emrine aykırı hareket ederse günah kazanır. Yani Allah karşısında hata eder. Günahları ise yalnızca Allah bağışlar (3/Âl-i İmran, 135).

Kul, yaptığı hatanın farkına varır, pişman olur, ellerini açar Rabbinden bağışlanma diler, af olmayı bekler. Kulun böyle yapması hem yaptığı hatadan dönmektir, hem de Allah’ın büyüklüğüne yeniden teslim olmaktır. Kişi, bir hatayı yaptığı halde umursamaz, aldırmaz, hatta yaptığı hatanın iyi bir şey olduğunu düşünür de, affedilmesi için Allah’a yönelmezse; bu tavır Allah’a karşı bir kibirdir (gururdur). Böyle bir ahlâk ancak inkârcıların davranışıdır.

Kul, Allah’ı sevdiğini, O’nun Büyüklüğünü tanıdığını, O’ndan korktuğunu (ittika ettiğini), O’na sığındığını, yalnızca O’ndan yardım dilediğini, Allah’tan bağışlanma (istiğfar) ile yerine getirir. Kulun en Yüce Makam karşısında âcizliğini ve günahkârlığını dile getirmesi, Allah’ın rahmetine sığınması veya onu istemesi, onun çok önemli bir ibâdetidir. Bu tavır, Allah’a olan bağlılığın isbâtıdır.


İbâdet Olarak İstiğfar

Kur’ân-ı Kerim diyor ki: “Rabbinizden bağışlanma dileyin, doğrusu O çok bağışlayandır (Ğafur’dur)” (71/Nûh, 10). İnsanların günahlarını tamamen gören ve bilen yalnızca Allah’tır (25/Furkan, 58). Öyleyse insanlar günahlarını yalnızca Allah’a itiraf ederler ve yalnızca O’ndan bağışlanma dilerler. “Rabbinize istiğfar edin, sonra da O’na tevbe edin. Şüphe yok ki benim Rabbim Rahim’dir (merhamet sahibidir), Vedûd’dur (seven ve sevilendir).” (11/Hûd, 90) “Rabbimiz, biz inandık, bizim günahlarımızı bağışla, bizi ateş azâbından koru’  diyenleri, sabredenleri, doğru olanları, huzurunda boyun büküp divan duranları, Allah için (mallarını) harcayanları ve seherlerde istiğfar edenleri görmektedir.” (3/Âl-i İmran, 16-17)  

Peygamberimiz (s.a.s.) günahsız olmasına rağmen her gün yetmiş defa tevbe ve istiğfar ettiğini söylüyor (Buhârî, Deavât 3, 8/83; Tirmizî, Tefsir 48, Hadis no: 3259, 5/383). O, insanlara şöyle sesleniyor: “Ey insanlar, Allah’a tevbe edin! Muhakkak ki ben (de en azından) günde yüz defa tevbe ederim.” (Müslim, Zikir ve Duâ 12, Hadis no: 2702, 4/2075; İbn Mâce, Edeb 57, Hadis no: 3816-3817, 2/1254). Yine buyuruyor ki:  “Kalbimin üzerini unutkanlık (sıkıntı-gaflet) kaplar da bunun için günde yetmiş defa istiğfar ederim.” (Müslim, aynı yer; Ebû Dâvud, Salât/Istiğfar, Hadis no: 1515, 2/84). Başka bir hadiste şöyle buyuruluyor: “(Amel) defterinin sayfasında çokça istiğfar bulana ne mutlu…” (İbn Mâce, Edeb 57, Hadis no: 3818, 2/1254)

İnsan günah işlediği zaman bunda ısrar etmemeli, hemen istiğfar ve tevbe etmeli. İstiğfar, günahın bağışlanmasını istemek; tevbe ise, günahtan vazgeçmektir. Allah’a istiğfar etmiş bir kimse, istiğfarından önce günah işlemiş de olsa affedileceği umulur (Tirmizî, Deavât 107, Hadis no: 3559, 5/558).

İstiğfarın yalnızca dil ile yapılması yetmez. Bunun hem dil, hem kalp ile yapılması gerekir. Her ibâdette olduğu gibi niyet çok önemlidir. İhlâslı bir şekilde bağışlanma isteyip de günahtan vazgeçeni umulur ki Allah affeder.

Peygamberimiz buyuruyor ki: “Kim yatağına girince üç defa: ‘Estağfirullahe’l azîm ellezi lâ ilâhe illa hüve’l Hayyu’l Kayyûm (Kendisinden başka hiç bir ilâh olmayan, diri ve her an yaratıkları gözetip duran yüce Allah’tan bağışlanma dilerim)’ derse, Allah onu savaştan kaçmış olsa da bağışlar.” (Ebû Dâvud, Salât, Hadis no: 1517, 2/85; Tirmizî, Deavât 118, Hadis no: 3578, 5/569)

Müslüman, insan olması dolayısıyla yanılıp hata edebilir, günaha düşebilir. Önemli olan günahta ısrar etmemek ve Allah’a istiğfar etmektir. Böyle yapmak İmanın gereğidir.

Müslüman, kendisi için bağışlanma dileğinde bulunabileceği gibi, ana babası, ölmüş olsalar bile diğer müslümanlar için de istiğfar edebilir, bağışlanmalarını Allah’tan isteyebilir (14/İbrâhim 41; 47/Muhammed, 19).

Allah’ın isimlerinden biri de ‘Ğafûr veya Ğâfir’ yani, istiğfar edenleri, bağışlanma isteyenleri çokça bağışlayandır (40/Ğâfir, 3; 2/Bakara, 173, 182, 218; 3/Âl-i İmran, 31, 155; 8/Enfâl, 70; 35/Fâtır, 53; 58/Mücâdele, 2; 73/Müzzemmil, 20 vd.). Allah (c.c.) aynı zamanda ‘Ğaffâr’dır. Yani günahları çok çok bağışlayan, kullarını çok affedendir (20/Tâhâ, 82; 38/Sâd, 66; 39/(39/Zümer, 5; 71/Nûh, 10; 40/Ğâfir, 42).

 O halde müslümanlar her zaman Allah’ın Ğafur ismine sığınırlar, hatalarının bağışlanması için yalnızca O’ndan yardım dilerler ve samimi bir dilekle O’na tevbe ederler.

Baglantı

• 14/12/2006 - KERÂMET

 

 

Kerâmet, sözlükte üstün, değerli, güzel gibi anlamlara gelir. İslâm kültüründe ‘kerâmet’, İslâm’ı hakkıyla yaşayan mü’minlerin etrafında görülen olağanüstü durumlara verilen bir addır.

 Kerâmet konusu oldukça duyarlı bir konudur. Üzerinde çok konuşulmuş, olabilir mi olamaz mı diye tartışılmış. Kimileri, halkın bu gibi konuları istismar etmesini görererek karşı çıkmışlar, kimileri de ‘Allah’ın gücü her şeye yeter’ diyerek, Allah’ın istediği şeyi yaratabileceğini belirtmişlerdir.

Hikâye/kıssa ve tasavvuf kitaplarında, takvâ sahibi mü’minlerin, -ki bunlara ‘Allah’ın velî kulları’ denilmektedir-, hakkında oldukça fazla kerâmet hikayeleri anlatılır. Onlar hakkında veya onların eliyle olağanüstü olaylar, yani bilinen tabiat kanunları dışında, sıra dışı olaylar olduğuna inanılmıştır. Allah, dilerse bu güzel kullarına böylesine üstünlükler verebilir denmiştir.

İslâm âlimlerinin çoğunun görüşüne göre ‘velîlerin kerâmeti’ haktır(Taftazanî, İslâm Akaidi, 314, İslâm İnancının Temelleri, Ömer Nesefî, 154, Fıkh-ı Ekber Şerhi, 285). Allah (c.c.), peygamberlerine mûcize verdiği gibi, velî kullarına da kerâmet verebilir.

Bazıları demiştir ki, Allah’ın iyi kullarına verdiği her türlü iyi haller, onlara yaptığı ikramlar, olağanüstü olmasalar bile kerâmettir.

Aslında insanın yaratılışından tutun da, evrenin muazzam düzenine kadar her şey Allah’ın mûcizesidir. Allah tarafından yaratılan her şey insana göre olağanüstüdür. Bu insanüstü şeylere mûcize veya kerâmet dememiz fazla bir şeyi değiştirmez. Allah, kullarına her zaman ikram ediyor. Onların gözü önünde milyarlarca olağanüstü olay yaratıyor. İnsan bu olayları her gün gördüğü için pek farkında değildir. Olayların akışı içerisinde onların hepsini normal gibi sanıyor. Halbuki güneşin doğuşundan, karıncanın hayatına, bir bebeğin dünyaya gelişinden, portakalın tadına kadar her şey mûcizedir. Bu olağanüstü olayların bir mü’min insanın hayatında veya onunla ilgili bir yerde görülmesi mümkündür ve bu ona Allah’ın bir ikrâmı gibidir.

Peygamberimiz (s.a.s.) önceki çağlarda yaşayan insanlara ait anlattığı hikâyelerde (kıssalarda), kendisinden olağanüstü olaylar görülen insanlar bulunmaktadır (Bakınız: K. Sitte, 14/218-260).

Kur’ân-ı Kerim’de de buna benzer olaylar anlatılmaktadır. Meselâ Hz. Meryem’e mâbette (camiide) iken Allah’tan rızık (yiyecek) gelmesi gibi (3/Âl-i İmran, 39).

Kerâmet, yukarıda söylendiği gibi Allah’ın kullarına bir ikramdır, bir hediyesidir. Günlük hayatımızda bu türlü ikramlara her zaman tanık olmaktayız. Birçok müslüman zaman zaman kerâmet denilecek kadar olağanüstü olaya ve iyiliklere kavuşabilmektedir. Hiç beklemediğimiz bir yerde sıkıntıdan kurtulmamız, beklediğimiz bir kimsenin ansızın gelmesi, zor durumlarda birden bire çıkış yolları bulmamız, beklemediğimiz bir yerde iyi bir başarı göstermemiz ve bunlara benzer yüzlerce olağanüstü durumlarla karşılaşırız. Bir tehlikeden kurtulan için yanlış olarak ‘mûcize eseri kurtuldu’ denir. Aslında o Allah’ın o insana bir ‘kerâmeti’dir. Ancak çoğu insan bunun farkında değildir.

Kerâmet, özel insanların özelliği değildir. Allah, Kur’an’da kimlerin ‘velî’ olduğunu anlatmaktadır. Kur’an’ın anlattığına göre Allah’ın koyduğu sınırlara uyan, takvâ sahibi bütün müslümanlar Allah’ın velîsidirler. Böyle bir velî olmak için ‘kerâmet’ göstermek gerekmez. Velî olmanın böyle olağanüstülüklere ihtiyacı yoktur.

İşin aslı böyle olmasına rağmen çağlar boyu, özellikle câhil halk tarafından kerâmet çok yanlış anlaşıldı. Öyle ki, Allah’ın kullarına her zaman ikram edeceğini (kerâmet vereceğini) unutan kimseler, kerâmeti belli velîler sınıfına verdiler. Kim hangi üstada (şeyhe) bağlı ise, şeyhinin üstünlüğünü isbat edebilme uğruna, yahut çok sevdikleri için, yahut normal olayları olağanüstü görmek istedikleri için, ha bire kerâmet hikâyelerine baş vurdular. Bağlandıkları insanları böyle görmeyi arzu ettiler.

Tasavvuf kitaplarında bunların yığınla örnekleri vardır. Su üstünde yürüyenler, ateşin tesir etmedikleri, havada uçanlar, uzak yerlere kısa zamanda gidenler, kalpten geçeni bilenler, insanların yardımına koşanlar, rakiplerini taş gibi yapanlar… Kimileri neredeyse, Allah’a ait birtakım işleri şeyhlerine verirler, Allah’ın yapacağı işleri şeyhlerinin yapabileceğine inanırlar. Tarihte yaşamış nice iyi insan, ahlâk ve fazilet örneği İslâm bilginleri bu hikâyeler arasında kaybolup gider. Onların örnek ahlâkları, Allah yolundaki çalışmaları, ibâdetlerindeki ihlâsları, üstün takvâları fazla anlatılmaz, gündeme getirilmez. Halbuki arkadan gelenler onların hikâyelerinden çok bu tür özelliklerini bilseler, onları belki kendilerine örnek alırlar. İşin doğrusu da budur. Müslümanların, başkalarının kerâmet iddialarına ihtiyacı yoktur.

Büyük âlimler bu gibi konularda çok dikkatli olmuşlar ve halkın kerâmet sanabileceği işlerden şiddetle kaçınmışlardır. Onlar derler ki, ‘gerçek kerâmet dosdoğru istikamettir, yani gittiğin yolun doğru olmasıdır.’ Kimileri de kerâmeti, ‘Bazı şeylerin zamanı geliyor ve Allah da onları ortaya çıkarıyor. En büyük kerâmet sizde olan kötü huyların yerini iyi huylara bırakmasıdır’ şeklinde açıklamışlardır.

Ama halk, özellikle bağlandığı hocasının kerâmetinin hastasıdır. Ders aldığı, yararlandığı, öğütlerini tuttuğu insanın olağanüstü durumlarını da görmek ister. Görmese bile uydurmaya başlar. Halbuki insan kim olursa olsun âcizdir. Kendiliğinden hiç bir olağanüstü iş yapamaz. Bize olağanüstü gibi gelen birtakım şeyler Allah’ın o insana ikrâmıdır. O kimsenin -halkın anladığı mânâda- velîliğinin isbâtı değildir.

Kimileri de zanneder ki, kerâmet sahibi oldukları sanılan kimseler, onları ellerinden tutup cennete götürecekler. Hiç kimse kimseyi cennete götüremez. Peygamberimiz kızı Fatıma’ya, peygamber kızı olduğuna güvenmemesini, kendisini cehennem ateşinden koruyacak amel işlemesini tavsiye etmiştir. Her şey bir sebebe bağlıdır. İnsanlar birbirlerine hakkı tavsiye ederler, hidâyetine vesile olurlar ama cennete götürmek Allah’a aittir.

Her olağanüstü olay gösteren kimseler de velî sayılmazlar. Nice yalancıların göz boyamak için olağanüstü olaylar gösterdikleri bilinmektedir. Kerâmet iddia edenler zaten yalancıdırlar. Bir kimse hakkında kerâmet hikayeleri duyarsak, o kimsenin İslâmî hayatına bakalım. Allah (c.c.) yolunda olan sâlih bir müslümansa, Allah (c.c.) ona çeşitli ikramlarda bulunabilir. Buna kimileri kerâmet demektedirler ki, bu o insanın işi değil, Allah’ın ona bir bağışıdır.

Allah’ın kendilerine ikram ettiği insanlar, bu kerâmete sahipler diye en üstün insanlar oldular anlamına gelmez. Üstünlük takvâ iledir.

Kısaca, kerâmet iyi kullara Allah’ın zaman zaman verdiği bağışlardır, yaptığı ikramlardır. Halk arasında anlatılan, kitaplarda yer alan kerâmet hikayelerine ihtiyaç olmadığı gibi, akaid açısından da bağlayıcı değildirler. Müslümanlar güzel örneklerden, doğru kişiliklerden, güzel öğütlerden yararlanabilirler. Sâlih amel işleyen ve Allah yolunda olan ilim ehlinden örneklik alabilirler.

Baglantı

• 14/12/2006 - SEVAP

 

 

Sevap Nedir? Bu kavramın aslı olan ‘sevb’ kelimesi sözlükte; bir şeyin kendi önceki haline geri dönmesi demektir. Meselâ, bir kimsenin evine geri dönmesine, ‘o eski haline döndü’ derler. ‘Sevb’ böyle durumları ifâde eder. ‘Sevb’ aynı zamanda, bükülmüş yün ve pamuk ipliğinin düşünülen, takdir edilen şekline de denir. Ki bu da elbiseden başkası değildir.Türkçe’de kullanılan ‘esvab’ kelimesi bu ‘sevb’in çoğuludur.

Karşılık Olarak Sevap: ‘Sevab’ İslâmî kaynaklarda, insanın işlediği amellerin sonuçlarından doğan şey şeklinde anlaşılmaktadır. Yapılan şeyin sonucuna ‘sevab’ denmektedir.  Cezâ, bir amel için takdir edilen, düşünülen sevaptır, yani amelin karşılığıdır. Nitekim Kur’an, “Kim zerre miktarı hayır işlerse karşılığını görecektir, kim de zerre miktarı şer işlerse karşılığını görecektir” (99/Zilzâl,7-8) buyuruyor.

Cezâ daha çok olumlu veya olumsuz anlamda karşılık demektir. Sevap ise, yapılan bir işin neticesidir.  ‘Sevap’ hayır ve şer olan bütün ameller için kullanılsa da, hayırlı ameller hakkında kullanılması daha yaygındır. Kur’an şöyle buyuruyor: “…(Bu,) Allah katından bir sevap (karşılık)tır. Sevâbın (karşılığın) en güzeli şüphesiz O’nun katındadır.” (3/Âl-i İmran, 195) “Kim dünya sevâbını (faydasını) isterse ona ondan veririz, kim de Âhiret sevâbını (karşılığını) isterse ona da ondan veririz. Biz şükredenleri yakında ödüllendireceğiz.” (3/Âl-i İmran, 145)

İnanmayanlara verilecek olan kötü cezânın, ‘sevab’ ile aynı kökten gelen ‘mesûbet’ ile karşılandığını görüyoruz. Çünkü cezâ da sevab gibi bir amelin karşılığıdır (5/Mâide, 60). ‘Mesûbet’in, Allah katındaki ve mü’minlere verilecek mükâfat anlamında da kullanıldığı görülmektedir (2/Bakara, 84).

Mükâfat Olarak Sevap: ‘Sevab’, iyi amellere karşı Rabbimizin vermesini ümit ettiğimiz sonuçtur. Mü’minler, İslâm’ın kendilerine emrettiği şeyleri yerine getirdikleri zaman bunun ‘sevâbını’ alacaklarını bilirler. ‘Sevab’ farzları ve vacipleri yerine getirmenin karşılığı olduğu gibi, mü’minlerin nâfile olarak yaptıkları her türlü ibâdetin ve her türlü iyiliğin (hasenenin) de karşılığıdır. “Her kim kötülük eder de onun kötülüğü kendisini çepeçevre kuşatırsa İşte o kimseler cehennemliktir. Onlar orada devamlı kalırlar. İman edip sâlih amel işleyenlere gelince; onlar da cennetliktirler. Onlar da orada ebedî olarak kalacaklardır.”  (2/Bakara, 81-82)

Bu âyette ve diğerlerinde iyi ve kötü diye nitelenen amellerin karşılığının mutlaka verileceği bildiriliyor. Üstelik bu karşılıklar da geçici bir zaman için değil sürekli olacaktır. Âyette geçen insanı çepeçevre kuşatan ve sahibini ebedîyyen cehenneme sürükleyecek amel şüphesiz ki inkârcılıktır. Zaten İslâm’a inanmayanlar sâlih amel işlemeyi bilmezler. İnsanın âhiretteki durumu sevâbının azlığı veya çokluğu ile belli olacaktır. Sevâbı çok olanlar Cennete, günahı çok olanlar Cehenneme gidecektir. Kur’an bunu ‘tartısı ağır olanlar, tartısı hafif olanlar’ diye nitelemektedir (101/Kaaria, 6-11). Rabbimiz, ‘sevâbın’ yücesinin kendi yanında olduğunu haber vererek, insanları İman etmeye ve kendisinden sakınmaya (takvâya) dâvet ediyor (2/Bakara, 103). Allah (c.c.) dünya sevâbının (mükâfatının) da âhiret sevâbının da kendi katında olduğunu, ondan dilediği kimseye dilediği kadar verebileceğini haber vermektedir (4/Nisâ, 134; 5/Mâide, 85). Allah’ın insana verdiği mallar ve evlatlar dünya hayatının süsüdür. Fakat devamlı kalacak olan güzel amellerin Allah’ın yanında sevâbı (karşılığı) ise hayır bakımından daha önemlidir. İnsanlar belki mal ve nesil yönünden zengin olmayı daha hayırlı sanabilirler. Ancak amellerin Allah katında güzel bir sevaba  kavuşması, sevab kazanabilecek amellerinin çok oluşu insan için daha hayırlıdır (18/Kehf, 46).

Şu âyet-i kerime oldukça dikkat çekicidir: “Allah, hidâyet bulanların hidâyetini artırır. Sürekli olan sâlih davranışlar, Rabbinin katında sevab bakımından daha hayırlı, varılacak sonuç bakımından da daha hayırlıdır.” (19/Meryem, 76)

Halk arasında her türlü hayırlı iş, sâlih amel veya Allah’ın râzı olacağı bütün davranışlar ‘sevab’ diye nitelenir. Bu, İslâm’ın insanları dâvet ettiği ‘hayr’dır. İslâm insanları devamlı böylesine  hayırlı ve sevaplı iş yapmaya dâvet ediyor. Mü’minler, daha çok sevab kazanmak için insanlara iyi davranırlar, iyilik ederler, yardımda bulunurlar, hayırlı işlere koşarlar. Onlar bilirler ki Allah rızâsı için yapılan bütün ameller mü’mine sevab kazandırır.

Unutmamak gerekir ki sevab ancak sağ iken kazanılır. Yalnız sadaka-i câriye (devam eden sadakanın) sevâbı ise ölümden sonra da sürer.

Baglantı

• 14/12/2006 - SÜNNET

 

 

‘Sünnet’ sözlükte; yol, hal, tavır, gidişat, çığır, hüküm gibi anlamlara gelir. Bir kimsenin -iyi veya kötü- alışkanlık haline getirdiği davranışlardır. Bir başka deyişle ‘sünnet’, takip edilmesi âdet olan yol, gidişat demektir. Kur’an’da genellikle değişmez kanunlar ve hükümlere ‘sünnet’ denilmektedir.

Dört âyette, ‘sünnetü’l evvelîn -öncekilerin sünneti-’ şeklinde, önceki ümmetlerin izlediği yol, veya önceki ümmetlere uygulanan hüküm anlamında kullanılmıştır (8/Enfâl, 38; 35/Fâtır, 43; 18/Kehf, 55; 15/Hıcr, 13). Bir âyette şöyle buyuruluyor:  “Gerçek şu ki, sizden önce nice sünnetler (kanun özelliği kazanmış nice olay) gelip-geçmiştir. Bundan dolayı yeryüzünde gezip dolaşın da yalanlayanların uğradıkları sonuç nasıl oldu bir görün.” (3/Âl-i İmran, 137). Burada sünnet kelimesi çoğul olarak; ‘sünen-sünnetler’ şeklinde geçmektedir. Sünnet, sürekli değişmeye rağmen her zaman aynı kalan bir hayat tarzını ifâde eder. Bu âyetteki sünnet kelimesi, hayat tarzı, yaşama biçimi şeklinde tefsir edildiği gibi, geçmişlerin şeriatı veya geçmiş ümmetlerin iyi ve kötü gidişatı diye de tefsir edilmiştir.

Mü’minlerin Yolu Olarak Sünnet: ‘Sünnet’ aynı zamanda önceden gelen ama Tevhid dini üzerinde bir yaşayışları olan ‘muvahhidlerin’ yollarını ifâde etmek üzere de kullanılmıştır (17/İsrâ, 77).


İyi veya Kötü Çığır (Âdet) Olarak Sünnet

‘Sünnet’, bazı hadislerde sözlük anlamıyla iyi ve kötü çığır, iyi veya kötü âdet anlamında kullanılmıştır. Şu örnekler bu anlamı belirleme açısından oldukça dikkat çekicidir: “Kim İslâm’da ‘hasene bir sünnet-iyi bir çığır’ yaparsa/başlatırsa, onunla amel edildiği müddetçe ilk yapana ecir (sevap) yazılır. Buna karşı o sünneti yapanların sevaplarında bir eksiklik olmaz. Kim de İslâm’da ‘seyyie bir sünnet/kötü bir çığır’ başlatırsa, onunla amel edildiği müddetçe ilk başlatana günah yazılır. Buna karşı o kötülüğü yapanların günahlarında bir noksanlık olmaz.” (Müslim, Zekât 69, Hadis no: 1017, 2/705 ve 4/2059; İbn  Mâce, Mukaddime 14, Hadis no: 207, 1/75)

Peygamberimiz (s.a.s.) ümmetine şu tavsiyede bulunuyor:  “Benden sonra size sünnetimi ve reşid, hidâyete ermiş halifelerimin sünnetini (benim ve onların yolunu) tavsiye ederim.” (Ebû Dâvud, Sünnet, Hadis no: 4607, 4/200; İbn Mâce, Mukaddime 6, Hadis no: 42, 1/15; Dârimî, Mukaddime 16, Hadis no: 96, 1/43). Bir başka hadiste Allah’ın nefret ettiği üç sınıf insandan birisinin, müslüman olduktan sonra tekrar ‘câhiliyye sünnetine’ dönen kimse olduğu söylenmektedir(Buhârî, nak. El-Medhal li-Diraseti’s Sünne,  s.7)

Peygamberimiz (s.a.s.) müslümanların gelecekte ‘öncekilerin sünnetini, öncekilerin âdetlerini veya gidişatlarını’ adım adım takip edeceklerini söyleyip onları sakındırmıştır (Müslim, İlim 6, Hadis no: 2669, 4/2054; İbn Mâce, Fiten 17, Hadis no: 3994, 2/1322;  Buhârî; Ahmed bin Hanbel, nak. El- Medhal li- Diraseti’s Sünne, s:7).

Görüldüğü gibi gerek âyetlerde gerekse hadislerde ‘sünnet’ sözlük anlamıyla, yol, âdet, gidişat, çığır veya hüküm olarak kullanılmıştır. ‘Sünnet’, bir anlamda devamlı yapmayı, âdet haline getirmeyi de ifâde eder. Öyle ki ister olumlu isterse olumsuz olsun, kişilerin veya toplumların yapmaya devam ettikleri gidişattır. Demek ki sünnet, orijinal, sürekli ve belli ölçüye oturmuş (iyi-kötü) davranış biçimidir. Bu durum Allah (c.c.) hakkında düşünüldüğü zaman, Allah’ın hükmü, Allah’ın kanunu demek  olur. Geçmiş ümmetlere uygulanan sünnet; olumlu anlamda, Peygamberlere itaat edenlerin yolunun doğruluğu ve onlara nimet verilmesi, olumsuz anlamda, peygamberlere itaat etmeyen topluluklar hakkında gerçekleştirilen cezâ hükmüdür.

Kanun (Hüküm) Anlamı Olarak Sünnet: Aynı tavrı gösteren kişi ve topluluklara aynı ‘sünnet’, yani aynı geçerli hüküm yine uygulanır. Kur’an’da ayrıca sekiz yerde ‘sünnetullah -Allah’ın sünneti’- ‘sünnetüna -Bizim sünnetimiz’- şeklinde geçmektedir.

Sünnet  kelimesinin sözlük anlamına baktığımız zaman onun Kur’an ve hadislerde sosyolojik bir içeriğinin olduğunu, sosyal olayları Tevhid açısından değerlendirmekte kullanıldığını görürüz. İnsan topluluklarının yaşama biçimleri, hayat anlayışları kültür ve medeniyetleri ‘sünnet’ kelimesiyle ifâde edilmektedir. Kâinatın sahibi, hem genel anlamda bütün evrene, hem de canlı cansız bütün varlıklara ‘bir yol’ çizmiştir. Bütün varlıklar Allah’ın takdirinin doğrultusunda işlevlerini yerine getirirler. İnsan ve onun içinde yaşadığı toplum da bu durumun dışında değildir. İnsanın da yolu çizilmiştir. Ancak insan ‘irâde’ sahibi olduğu için bu yolda dilediği gibi ilerler ve hareketlerinden sorumlu olur. Allah (c.c.), elçileriyle yolun doğrusunu ve yanlışını gösterir. Nasıl hareket ederlerse, nelerle karşılaşacaklarını kendilerine haber verir. Onlar durumlarını değiştirmezlerse Allah da onların iyi ve kötü durumlarını değiştirmez (13/Ra’d, 11).

İşte insanların ve toplulukların amellerine karşılık görecekleri şey, onlar hakkında konulan ‘sünnettir’. Onlar kendi sünnetlerini değiştirirler ve Tevhidî bir yolu seçerlerse, bâtılın peşine gidip azanlara gönderilen ‘sünnetten/cezâ hükmünden’ uzak kalırlar.

Peygamberin Tavrı Olarak Sünnet: İnsanlara İlâhî vahyi tebliğ eden bütün peygamberler gibi son peygamber Hz. Muhammed (s.a.s.) de bir uyarıcı ve korkutucudur. O, kendisine gelen vahyi açıklar, sözüyle ve hayatıyla insanlara yol gösterir. Peygamberin insanlara gösterdiği bu tavır, O’nun sünnetidir. O’nun sünneti, vahyin tefsiridir ve uygulamasıdır. Vahye inanan mü’minler, Peygamberin ‘sünnetine’ uyarlar. Çünkü Peygambere uymak aynı zamanda Allah’a itaat etmektir (4/Nisâ, 80).


Terim Anlamıyla Sünnet

İslâm’da ‘Sünnet’ kavramının bunun dışında özel bir anlamı vardır. Zaten sünnet deyince de bu özel mana anlaşılmaktadır. Bilindiği gibi ‘Şeriatın Delilleri’ (edille-i şer’iyye) arasında ‘Sünnet’ ikinci sırada sayılmaktadır.

Hadis ilminin konusu da ‘sünnet’tir, onun asıl kaynaklarından tesbit edilmesi, korunması ve sağlam bir yolla sonraki nesillere aktarılmasıdır. Bu açıdan bakınca ‘sünnet’in birkaç tanımını görmek mümkündür: ‘Sünnet’, yalnızca Peygamberimizden rivâyet edilen, Peygamberimizin Kur’an dışında beyan ettiği, açıkladığı şeylerdir. Bir başka deyişle ‘sünnet’, bid’atın karşılığıdır (Ebû Dâvud, Sünnet Hadis no: 4607, 1/200). Bir kimse Peygamberimizin davranışlarına uygun hareket ettiği zaman ‘o kişi sünnet üzerindedir’ denir. Peygamberimizin davranışına uygun değilse ‘bid’at üzerindedir’ denir.

Sünnet aynı zamanda, sahâbîlerin Peygamberimize nisbet ederek rivâyet  ettikleri haberleri de kapsamaktadır. Kısaca ‘Sünnet’, Peygamberimize ait sözlere, fiillere ve O’na ait olaylara verilen genel isimdir. Peygamberimize ait olduğu kesinleşen ‘Sünnet’ dinin kaynağıdır, müslümanları bağlar. Bunun böyle olduğu hem Kur’an’da, hem de hadislerde belirtilmiştir. “Kim Rasûl’e itaat ederse, Allah’a itaat etmiş olur.”  (4/Nisâ, 80)  “Peygamber size neyi verdiyse alın ve size neyi yasakladıysa ondan sakının. Allah’tan hakkıyla ittika edin (çekinin), çünkü Allah’ın azâbı çetindir.” (59/Haşr, 7) ve benzeri âyetler bunu göstermektedir(5/Mâide, 92; 24/Nûr, 63; 4/Nisâ, 65; 3/Âl-i İmran, 31)


Dinin Kaynağı Sünnet

‘Sünnet’,  Kur’an’dan sonra dinin ikinci kaynağıdır. Kur’an’ın nasıl anlaşılması gerektiğini ve nasıl uygulanacağını, vahyin hedeflerini ve örnek insanlık kurumunu ancak Sünnet’le öğrenebiliriz. Kur’an, birçok konuyu gâyet kısa, özlü ve mücmel (kapalı ve özet) bir şekilde ortaya koymuştur. Sünnet, bütün bunları açıklar.

Sünnetin en önemli özelliği örneklik oluşturmasıdır. Peygamberin görevi, insanlara indirilen vahyi açıklamaktır, daha doğrusu vahyin ne olduğunu ortaya koymaktır (16/Nahl, 44). O Peygamberde Allah’a inanan ve âhireti uman bütün insanlar için en güzel örnekler vardır (33/Ahzâb, 21). Sünnet, İşte bu örneklik kurumudur. Peygamber; ahlâkıyla, İslâm’ı uygulamasıyla, gidişatı ve tavrıyla insanlar için örnek oluşturmuştur. Peygamberimizin sünneti, vahyin istediği, Allah’ın râzı olduğu insan tipinin, yaşama şeklinin göstergesidir.

Sünnet üzerine yapılan uzun münakaşalar, tartışmalar bizim konumuz değil. Ancak şunu söylemek gerekir ki, müslümanların uymakla yükümlü oldukları sünnet, dinen hüküm bildiren, ahlâk ve davranış ilkeleri gösteren, emir ve tavsiye içeren sünnetlerdir.  Peygamberimizin bir insan olarak ve içinde yaşadığı toplumun bir âdeti olarak yapageldiği şeyler bu kapsama girmez. Örneğin, bugün hiç kimse sünnet deyince Peygamberimizin kullandığı aletleri veya teknikleri kasdetmiyor. Sünnet, O’nun kullandığı elbise, kap-kacak, teknik şeyler değil; hüküm bildiren, ahlâkî ilkeler ortaya koyan, emirleri ve tavsiyeleridir. Yani sünnet, onun elbisesinin şekli değil, o elbiseyi dolduran ahlâktır, kulluktur, davranıştır, imandır, takvâdır, zihniyettir.

Sünnet konusunda ikinci önemli nokta da, sünnetin sağlam bir yolla bize ulaşmasıdır. Bilindiği gibi Peygamber adına uydurulan birçok şey, reddedilmesi gereken şeylerdir. Bu gibi şeyleri Peygamberimizin söylediği veya yaptığı kesin olmadığı gibi, onun söylemesi veya yapması da mümkün değildir.


Meydana Gelişi Açısından Sünnetin Çeşitleri 

Sünnet, oluşu yönünden üç çeşittir:

a- Kavlî sünnet, Peygamberimizin sözleri,
b- Fiilî sünnet, Peygamberimizin davranışları ve uygulamaları,
c- Peygamberimizin onayları (takrirleri); yanında yapıldığı halde yasaklamadığı, tasvip ettiği şeyler.


Rivâyet Açısından Sünnetin Çeşitleri 

Sünnet, rivâyet bakımından, bize geliş yönünden de üçe ayrılır: a- Mütevâtir sünnet, yalan üzerine birleşmeleri mümkün olmayan büyük kalabalıklar tarafından, kesintisiz olarak rivâyet edilen sünnet. Bu çeşit sünnet, dinde en önemli delildir ve hatta akaid’de delil olarak kullanılır. b- Meşhur sünnet, önceleri ravileri az iken sonradan meşhur olan sünnet, c- Âhad sünnet, ravi sayısı yönünden mütevâtir sünnet derecesine ulaşamayan sünnet (Bunların geniş açıklamaları için hadis usulü kitaplarına bakılabilir).


Peygamberin Sünnetinin İşlevi 

Peygamberimizin sünneti; 

1- Kur’an’ın âyetlerini açıklar (Namazın kılınışı gibi),

2- Kur’an’da hükmü olmayan konular hakkında tıpkı Kur’an gibi hüküm koyar,

3- Allah’a daha çok yaklaşmak, daha takvâ olmak için ‘müstehab’ davranışları, ibâdetleri ortaya koyar,

4- Kur’an’da bulunan bir hükmün aynısı veya benzer bir konu hakkında hüküm veya açıklama getirir ve Kur’an’ın hükmünü destekler.

5- Peygamberimizin kendi yüce makamına uygun olarak yaptığı bazı ibâdetleri  O’nun ümmeti yapmaz (dörtten fazla evlilik gibi).

6- Peygamberimizin bir insan olarak yaptığı işler hüküm kaynağı olmaz, bütün ümmet için bağlayıcı değildir.

Sünnetten aynı zamanda, Peygamberimizin farz ibâdetlerin dışında yapmayı âdet edindiği ve ümmetin de yapmasını emrettiği ibâdetler anlaşılır. Namazların sünnetleri, günlük hayattaki sünnetleri gibi.

Türkiye’de halk arasında ‘sünnet’ diye bilinen erkek çocuklarına uygulanan ameliyat aslında ‘hıtan sünneti’dir. Yani Peygamberimiz erkek çocuklarının cinsiyet organındaki fazlalığın kesilmesini emretmiştir. Dolaysıyla onu kesmek sünnet’tir.

Kısaca sünnet, İslâm toplumunun üzerinde olması gereken yoldur, gidişattır, yaşama anlayışıdır. Bu sünnet, Allah tarafïndan çerçevesi çizilmiş ve Hz. Muhammed’in uygulamasıyla, yaşayıp ortaya koymasıyla belirginleşmiştir. Mü’minlere düşen, ‘bid’at’ yollarını, modernizm ile ortaya çıkan günümüzdeki yanlış gidişatı, güzel ahlâka uymayan tavırları değil, Sünnet üzere bir yolu seçmektir.

Baglantı

• 14/12/2006 - ŞEFÂAT

 

 

Şefaat Kelimesinin Anlam Sahası: ‘Şefaat’ın aslı ‘şef’ı’ kelimesidir. Bunun anlamı da bir şeyi benzeri olan şeye eklemek, yanyana getirmektir. Bunun zıddı ‘vetr’ dir ki, bir şeyin tek olmasını ifâde eder. Bu anlamda Allah ‘vetr’, O’nun yarattığı mahluklar ise ‘şef’dir(çifttirler). Rabbimiz “şef’a ve vetr’a yemin olsun!” diyerek (89/Fecr, 3) bu iki gerçeğe işaret etmektedir.

Yardım İsteme ve Rica Etme Anlamı: Şef’i kelimesinden türeyen ‘şefaat’ ise sözlükte, bir kimsenin bağışlanmasını istemek, başkası adına yardım dilemek, rica etmek demektir. Bir başka deyişle, bir kimsenin yardım etmek veya yardım dilemek gâyesiyle, bir başka kişiye nisbet edilmesi, onunla birlikte anılmasıdır. Daha çok, yüksek makamdan aşağı mevkiye doğru bir kullanılışı ifâde eder. Şefaat edene “Şâfi” veya “Şefî”, şefaat edilene “meşfû” (şefaat bekleyen) denilir. “Şefaat”ın çoğulu “şüfeâ”dır.


Aracı Olma Anlamı: Şefaat, aynı zamanda aracı olmak, yardım etmek, öncülük yapmak gibi anlamlara da gelir. Nitekin Kur’an’da bu mânâda kullanılmaktadır: “Kim güzel bir şefaatte bulunursa (güzel bir şeye aracı olursa), ondan kendisine bir hisse vardır. Kim de kötü bir şefaatte bulunursa (kötü bir şeye aracılık yaparsa), ondan da kendisine bir pay vardır. Allah, her  şeyin üzerinde koruyucudur.” (4/Nisâ, 85). Burada şefaat olarak ifâde edilen aracı olmayı, Peygamberimiz “kim güzel bir sünnet (âdet, tavır) başlatırsa....” diye ortaya koymuştur. Bazı âlimler derler ki; buradaki “şefaat” hayır olsun, şer olsun, insanların bir yola girmesini sağlamak, onların o yola girmesine aracı olmaktır. ‘Hasene olan şefaat’, insanların iyiliği, onların faydası için çalışmak, onlardan zararı uzaklaştırmaya gayret göstermek, kötülükleri önlemeye çalışmaktır.

Ebû Mûsâ (r.a.) anlatıyor: “Peygamber (s.a.s.), bir ihtiyacının giderilmesini isteyen birisi gelince arkadaşlarına döner ve ‘Şefaat edin, ecir kazanın. Allah da Rasûlünün diliyle dilediğine hükmetsin’ derdi.” (Müslim, Birr 145, Hadis no: 2627, 4/2026; Ebû Dâvud, Edeb, Hadis no: 5131, 4/334; Buhârî, Edeb 37, 8/14; Tirmizî, İlim 14, Hadis no: 2672, 5/42;  Nesâî, Zekât 65, 5/58)

‘Seyyie olan şefaat’ ise, insanların kötü yollara gitmesi için çalışmak, onların kötülüğü ve sapıtması için çaba harcamak, onların zararı için gayret etmektir. İnsanların kötü yollara sapması için sebep hazırlamak, yardımcı olmaktır. Şüphesiz ki bu şekilde, iyi veya kötü olarak ‘şefaat’ etmek, insanlara yardımcı olmak karşılıksız değildir, herkes yaptığının karşılığını alır. ‘Şefaat’ bir yönüyle de yardımdır. Bir kimseye faydalı olmak, ona iyiliğin gelmesine aracı olmak, bir kötülüğün ondan uzaklaşmasına yardımcı olmaktır. Bu türlü bir şefaat çeşitli şekillerde olabilir. Nitekim Peygamberlerin tebliği, insanları Hakka dâveti bir şefaat olduğu gibi onların, ümmetleri için duâ edip, affedilmelerini istemeleri de bir şefaattir.

 

Kur’an’da Şefaat

Şefaat İzni: Kur’an, şefaat olayının daha çok âhiretteki durumunu anlatmaktadır. “...O’nun izni olmadan, O’nun katında şefaat edecek kimdir?...” (2/Bakara, 255) âyeti, eğer Allah izin verirse başkalarının da şefaat isteğinde bulunabileceği anlamına geldiği gibi; müşriklerin şefaat umdukları bütün putlar ve benzerleri asla şefaatçı olamazlar, çünkü Allah (c.c.) onlara böyle bir yetki vermemiştir mânâsına da gelir. Yunus Sûresi 3. âyette de benzer ifâdeleri görüyoruz. Allah (c.c.), kendi  katından ahid (söz) almışlara  (19/Meryem, 87), Hakka şâhidlik edenlere (43/Zuhruf, 86), dilediği ve râzı olduğu kimselere (53/Necm, 26)   şefaat  etmeleri için izin vermektedir.

Âhirette Kimsenin Şefaati Fayda Vermez: Bir âyette, mü’minlere mallarından ‘infak’ etmeleri emrediliyor. Bu infakın, hiç bir dostluğun veya şefaatin olmadığı Âhiret günü gelmeden önce gerçekleşmesi gerekiyor (2/Bakara, 254).  Bu ifâde yukarıdaki ‘şefaat’ izniyle çelişmiyor. Esasen kullara ‘şefaat’ edecek olan, onları kurtaracak olan Allah’tır. O’nun şefaatinın dışında hiç bir şey fayda vermez. Kişi başkalarının yapacağı şefaate güvenmemeli. Fakat Rabbimiz dünyada veya Âhirette ‘şefaat’ için bazı kullarına izin verebilir. Dünyada iken inkâr edenlere ve Hak’tan yüz çevirenlere hiç bir şefaatçının şefaati fayda vermez (2/Bakara, 48, 123).

Tapınılan Tanrıların Asla Şefaati Olmaz: Allah (c.c.) inkârcılara, puta tapanlara şöyle soruyor: “Yoksa onlar Allah’tan başka şefaatçılar mı edindiler?” ((39/Zümer, 43). Bazıları kendilerine ‘şefaatçı’ olsunlar diye putları, Allah’ın dışındakileri ilâh edinirler (10/Yûnus,   18). Ancak bu putlar onlara asla şefaat edemeyecekler (30/Rûm, 13;  6/En’âm, 94). O inkârcıların ve dünyada iken İslâm’dan yüz çevirenlerin ne yardımcıları ne de bir şefaatçıları vardır (6/En’âm, 51, 70; 32/Secde, 4). Kendilerine şefaat edecek kimsenin olmadığını kendi ağızlarıyla itiraf ederler (26/Şuarâ, 100). Allah’ın dâvetine uymayıp, Kitap’tan yüz çevirenler o gün ‘bize şefaat edecek bir şefaatçı yok mudur?’ diye yalvaracaklar, yahut da dünyaya geri dönmeyi arzu edecekler (7/A’râf, 53).

Şefaatin Mâhiyeti: Allah’ın şefaat için kimlere izin verdiği veya vereceği konusunda kesin bir şey söylemek mümkün değildir.  Çünkü bu Rabbimizin bileceği bir konudur. Şu kadar var ki, şefaati yardım etmek, zarardan kurtulması için duâ etmek, iyi bir şeye öncülük mânâsıyla alırsak, mü’minlerin ve sâlih insanların diğer kimseler hakkındaki duâlarını, şehidlerin ve çocukların yakınlarına duâ etmelerini, peygamberlerin ümmetleri için yalvarmalarını bu şefaat kapsamı içerisinde düşünebiliriz.

Şefaati, bir kimseyi azaptan kurtarmak için Allah’a aracı olmak şeklinde düşünürsek;  bu, olmayacak bir şeydir. Hiç kimsenin bir başkasını azaptan kurtarmaya yetkisi olmadığı gibi gücü de yoktur. Birçok hadiste geçtiği gibi Peygamberimiz (s.a.s.) ümmeti için şefaat etmeye izinlidir. O, mü’minlerin günahlarının bağışlanması için Allah’a duâ etmiştir ve Âhirette yine duâ edecektir (Müslim, Cenâiz/102-103, Hadis no: 974, 2/669). “Her peygamberin kabul edilen bir duâsı vardır. Diğer peygamberler o duâyı yapmakta acele ettiler. Ben ise bu duâmı Kıyâmet gününde ümmetime şefaat için sakladım. Ona, ümmetimden şirk koşmayanlar kavuşacaklardır.” (Buhârî, Da’avât 1, 8/82; Müslim, İman 334-342, Hadis no: 198-199, 1/188; İbn Mâce, Sünnet 37, Hadis no: 4307, 2/1440;  Tirmizî, Da’avât 141; Kütüb-i Sitte 14/403)

“Şefaatim, ümmetimden büyük günah işleyenler içindir.” (Ebû Dâvud, Sünnet Hadis no: 4739, 4/236; İbn Mâce, Zühd 37, Hadis no: 4310, 2/1441; Tirmizî, Kıyâme 11, Hadis no: 2435, 4/625). Bunlara benzer birçok hadiste Peygamberimizin şefaat izni olduğunu görmekteyiz. Bu şefaat elbette onu hak edenler içindir. İnkâr edenler için şefaat kapısı kapalıdır. Bütün peygamberler, kendilerine inanan mü’minlere şefaat hakkına sahiptirler. Allah’a şirk koşanlar bu şefaatten yararlanamazlar. Onlar, dünyada iken kendilerine gelen elçileri ve onların haber verdiği âhireti kabul etmiyorlardı. O elçileri alaya alıyorlardı ve Rablerine isyan ediyorlardı, ya da Allah’tan başka ilâhlar ediniyorlardı. Bu nedenle onların orada bir yardımcıları ve bir şefaat edicileri yoktur. Onları azaptan kurtaracak, ya da cezâlarını hafifletecek bir velîleri de olmayacaktır.

Peygamberimizin şefaati mü’minlerin bağışlanması, makamlarının daha da yükseltilmesi için bir duâ ve yakarış olarak gerçekleşecektir. Şüphesiz ki Allah’ın affetmeyeceği bir kimse için Peygamber af ve bağışlanma dilemez.

Baglantı

• 14/12/2006 - ŞEHİD

 

 

‘Şehid’, ‘şâhid olan, tanıklık eden, kesin bir haberi veren, hazır olan’ gibi anlamlara gelir. ‘Şehid’ kavramı Kur’an’da birkaç anlamda kullanılmasına rağmen, şehid deyince akla daha çok Allah yolunda öldürülen kimseler gelmektedir. Bu bakımdan ‘şehid’, Allah yolunda, O’nun dini uğrunda çalışırken ya da cihad ederken canını veren, bu uğurda ölen kimse demektir.

Bu gibi kimselere ‘şehid’ denmesinin sebebi, onların cennetlik olduğuna şâhitlik edilmesi, Allah’ın huzurunda her zaman diri olmaları, ölümleri zamanında meleklerin onlara şâhit olmaları veya doğrudan Cennete giderek Allah’ın onlar için hazırladığı çeşitli nimetlere şâhit olmalarıdır.

‘Şehid’ kelimesi Kur’an’da otuz altı yerde tekil, bir yerde ikili, on sekiz yerde de çoğul olarak ‘şühed⒠şeklinde geçmektedir. Kur’an’da ‘şehid’ kelimesi aynı kökten türemiş diğer kelimelerle beraber daha çok Türkçe’de şâhitlik-tanıklık olarak bildiğimiz mânâda kullanılmaktadır.


Allah’ın İsmi Olarak Şehid

Allah’ın güzel isimlerinden (Esma-u Hüsna’dan) biri de ‘Şehid’dir. Allah’ın ismi olarak Şehid, kendisinden hiç bir şey saklanamayan, her şeye şâhid, ve hiç bir şeyi unutmayan demektir. Şâhit olma, bir şeyin bizzat yanında hazır olmayı hatırlatır. Allah ğaybı ve gizli-açık her şeyi bilmesiyle ‘Alîm-bilen’, her şeyden haberdar olmasıyla ‘Habîr-haberi olan’, açık ve ğayb olan şeylere şâhid olması açısından da ‘Şehîd’dir.

Aslında Allah (c.c.) her şeyi bilir ve her şeye mutlak anlamda şâhiddir. Yaratılmışlar, bir anlamda insanlar bir şeyi ancak ona ulaştıkları, o şey kendileri için hazır olduğu zaman bilirler, ona şâhitlik ederler. Allah (c.c.) ise, insanlar için hazır olmayan, insanların bilmediği her şeye ‘şâhid’ olan, onları olduğu gibi bilendir. Kur’an’ın haber verdiğine göre Allah (c.c.) kendinden başka tanrı (ilâh) olmadığına ‘şehâdet ettiği gibi melekler ve ilim sahibi kimseler de buna şâhitlik ederler (3/Âl-i İmran, 18). O, kullarının işlerine, meselâ münâfıkların yalancı olduklarına şâhitlik eder (Münâfıkûn, 1). Rabbimiz, şeytanları ve onların yardımcılarını kâinatın yaratılmasına şâhit tutmamıştır (18/Kehf, 51).

‘Şehâdetin’ en büyüğü Allah’a ait olandır. Bu, O’nun tarafından bilinen şeydir,  ya da O’nun bildirdiği şeylerdir (6/En’âm, 19). Allah (c.c.). hem ‘şehâdet’ âlemini, hem de ‘ğayb’ âlemini bilir. O, hepsinin şâhididir (32/Secde, 6; (39/Zümer, 36; Haşr, 22). ‘Şehid’ kelimesi yirmi kadar âyette Allah (c.c.) hakkında kullanılır. “Allah her şeye ‘şehid’dir, -şâhiddir-’” veya “şehîd’ olarak Allah yeter’ şeklinde sık sık geçmektedir. Şu âyetlerde bunun örneklerini görmekteyiz: “Allah, muhakkak Kıyâmet günü onların arasını açacak/hükmünü verecektir. Şüphesiz Allah her şeye ‘şehid’dir.” (22/Hacc, 17) “Rabbin sana yeterli değil mi? Şüphesiz O her şeye ‘şehid’ddir.” (41/Fussılet, 53) “Allah, benimle sizin aranızda ‘şehid’ olarak yeter. Şüphesiz ki O kullarının yaptığından haberdardır.” (17/İsrâ, 96)

Allah (c.c.) kullarının yaptığı her şeye şehid/tanık olduğunu haber veriyor (3/Âl-i İmran, 98). Allah (c.c.) bir âyette de kendisi hakkında çoğul olarak ‘şâhidîn-şâhitler’ demektedir. Rabbimiz kendisi hakkında bazen ‘Biz’ zamirini kullanmaktadır. “Biz onların hükümlerine ‘şehid/şâhit’ler idik’ âyetinde de aynı durum söz konusudur (21/Enbiyâ, 78).

Hz. Muhammed (s.a.s.) de ‘şehid’ sıfatıyla anılmaktadır. Çünkü O, hem kendi ümmeti için, hem bütün insanlar için bir ‘şâhid’ olarak görevli kılınmıştır. O’na inanan mü’minler de insanlar üzerine ‘şehid’ olmaktadırlar. “Size bundan önce müslüman ismini O verdi. Bunun sebebi, Rasûl sizin üzerinize, sizler de insanlar üzerine ‘şehid’ (tanık) olasınız diye.” (22/Hacc, 78; Ayrıca bkz.  4/Nisâ, 41;  48/Fetih, 8)


İnsanların Şâhid Olması

‘Şehid’ ismi Allah hakkında kullanıldığı gibi insanlar hakkında da kullanılmaktadır. Bu kullanımların daha çok Türkçe’deki ‘şâhitlik/tanıklık’ anlamı taşıdığını görmekteyiz.

‘Şehid’in çoğulu ‘şühed⒠Kur’an’da daha çok ‘şâhitler’ mânâsında kullanılmaktadır. Bu çoğul hali müşrikler hakkında kullanıldığı zaman, sahte tanrılar, müşriklerin yardımcı sandığı kimseler veya onların lehine şehâdet edecekleri umulan kimseler mânâları anlaşılmıştır. İslâm ümmeti diğer insanlar üzerine ‘şühedâ’/şâhidler’ olarak seçilmiştir. “Böylece sizi, insanlara ‘şühedâ/şâhitler (ve örnek) olmanız için vasat (orta) bir ümmet kıldık. Peygamber de sizin üzerinizde ‘şehid/tanık’ olsun…” (2/Bakara, 143)

Allah (c.c.) zafer ve hüzün günlerini insanlar arasında devredip durur. Bunun sebebi, Allah’ın insanlar arasından ‘şühedâ/şâhitler veya şehitler’ seçmek istemesidir (3/Âl-i İmran, 140).

Mü’minler, şehâdet sahibi kimseler (şühedâ) ile beraber haşr olunmayı (hesaba çekilmeyi) isterler (3/Âl-i İmran, 53). Allah’a ve Rasûlüne itaat eden kimseler her zaman peygamberler ve ‘şühed⒠ile beraberdirler (4/Nisâ, 69;  3/Âl-i İmran, 140).

 


Allah Yolunun Şehitleri

Allah yolunda öldürülmek anlamında ‘şehidliğin’ derecesi çok yüksektir. Onlar, insan için pek sevimli olan canlarını Allah uğrunda, O’nun adının yüce olması (ilay-i kelimetullah) için, İslâm’ın yücelmesi ve korunması için fedâ ederler.

Rabbimiz (c.c.) şehidlerin kendi katında ölmediklerini, diri olduklarını ve Allah’ın verdiği şeylerle rızıklandıklarını açıklıyor(3/Âl-i İmran, 169-171) “Ve sakın  Allah  yolunda  öldürülenlere  ‘ölüler’  demeyin; hayır onlar diridirler. Fakat siz bunun şuurunda değilsiniz.” (2/Bakara, 154). Allah (c.c.) kendi yolunda ölenlerin ücretini vereceği gibi, onların bütün günahlarını da affedecek ve onları altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacaktır (3/Âl-i İmran, 195).

 


Dünya Şehidi

Allah yolundaki bir savaşa katılmasına rağmen Allah rızâsı için değil de başka bir amaçla savaşıp ölenler. Bunlara dünyada insanlar şehid dese bile Allah’ın katında onlar şehid sayılmazlar. Bunların durumunu sadece Allah bilir.

Şehidliğin Fazileti: Şüphesiz şehidlik üstün bir makamdır. Allah (c.c.) bu makamı kendi uğrunda veya dininin uğrunda, yalnızca  O’nun rızâsı için çalışırken, gayret gösterirken, cihad ederken ölen kimselere vermektedir. Bizim  bazı ölüler  hakkında şu veya bu sıfatı kullanmamız fazla bir şeyi değiştirmiyor. Allah (c.c.) kendi yolunda çalışanları ve bu uğurda canlarını Cennet karşılığı seve seve verenleri bilmektedir. Bazı ölüler hakkında bizim ne dediğimiz değil; Allah’ın o ölüye nasıl muâmele edeceği önemlidir.

Çağımızda ‘şehidlik’ kavramı da diğer birtakım değerler gibi yıpratıldı, biraz da ucuzlatıldı. Şehid ve şehâdetin ne olduğu bu kadar açıkken, bazıları İslâm’ın dışındaki dinler ve ideolojiler veya  kendi uydurdukları sistemleri uğruna ölenleri ‘şehid’ saymaktadırlar. Hatta Allah’ın dinine karşı savaşanlara, Allah’ın dini gelmesin, insan ve toplum hayatına hakim olmasın diye çalışırken ölenlere bile Kur’an’ın bu kelimesini kullanıyorlar.

Açıktır ki bu övgü sıfatı İslâm’a ait bir değerdir. Peygamberimiz de birçok hadisinde Allah yolunda mal ve can ile çalışmanın, malı ve canı Allah yolunda fedâ etmenin faziletini, Allah katındaki değerini anlatmaktadır. “Bu kadar yüce derecelere ulaşacak olan şehid kimdir?” sorusu sorulabilir. Bu konuda farklı görüşler vardır. Ama şu hadis bize bu konuda bir ipucu vermektedir. ‘Kim Allah yolundadır?’ diye sorulan bir soruya karşılık Peygamberimiz (s.a.s.) söyle buyurdu: “Kim Allah’ın adını, hükmünü yüceltmek, her şeyin üstüne çıkarmak için savaşırsa, o Allah yolundadır.” (Buhârî, İlim 45, 1/42; Cihad 15, 4/24; Müslim, İmâre 149-150, hadis no: 1904, 3/1512; İbn Mâce, Cihad 13, hadis no: 2783, 1/931; Ahmed bin Hanbel, 4/392, 397, 402, 405, 417)


Şehidlerin Çeşitleri

Şehidleri birkaç gruba ayırmak mümkündür. Çünkü hadislerde farklı şekillerde ölenlere ‘şehid’ denmektedir.

1- Hükmen şehid: Bunlar, İslâm uğruna savaşırken ölen kimselerdir. Kur’an bunlara; Allah yolunda öldürülenler demektedir (2/Bakara, 154 vd.). Yol kesen soyguncular tarafından öldürülen de bu şekilde şehid sayılır. Allah yolunda öldürülen şehidler yıkanmaz ve kefenlenmez. Bunlara dünyanın ve Âhiretin şehidi denilir. Çünkü dünyada müslümanlar onlara şehid muâmelesi yaparlar, âhirette ise zaten şehid kabul edililirler.

2- Âhiretin şehidi: Bunlara Âhirette şehid muâmelesi yapılması umulur. Hata yoluyla ölenler, Allah yolundaki savaşta yaralanıp da sonradan ölenler, çocukken ölenler, yanarak, boğularak, göçük veya çığ altında kalarak, salgın hastalık dolayısıyla ölenler, malını, ırzını veya toprağını (vatanını) koruma uğruna ölenler, doğum yaparken ölen kadınlar, gurbette veya ilim yolunda ölen müslümanlar da bu gruba girerler.

İslâmî ilkeleri temel almayanların, İslâmî değerlere karşı olanların, kendi kutsalları uğruna ölenler hakkında bu kelimeyi kullanma hakları yoktur. Kendi ölülerine başka bir isim vermeleri daha uygun olur. Böylece sağ iken önem vermedikleri İslâmî bir hükme, öldükten sonra da uymama dürüstlüğünü göstermiş olurlar. Zaten onlar ölülerine hangi ismi verirlerse versinler; Allah’a dönen ölünün durumunu Yüce Rabbimiz herkesten çok iyi bilmektedir. Onu dünyada iken peşine gittiği inancına ve işlediği ameline göre hesaba çekecektir.

Tekrar vurgulamak gerekir ki ‘şehâdet’ olayı, Allah’a ve O’nun bütün âyetlerine güçlü bir tanıklıktan sonra, bu tanıklığın bir gereği olarak O’nun dinine İman, sâlih amel ve cihadla yardım etmenin ve bu uğurda  canı fedâ edebilmenin  bir sonucu ve mükâfatıdır. İslâm gerçeğine samimi bir müslüman olarak şehâdet etmeyen birisinin cenazesine ‘şehid’ demenin bir faydası yoktur.

Baglantı

• 14/12/2006 - TEKBİR

 

 

Tekbir ve Türevleri: ‘Tekbir’, ‘kebüra’ fiilinden gelen bir masdardır. ‘Kebüra’ fiili ve türevleri, nitelik, nicelik, durum ve makam yönünden bütün büyüklük pozisyonlarını anlatır. ‘Kebîr’ büyük, ‘kebira’ büyük şey, büyük günah, ‘kibr’ büyüklük duygusu, ‘kiber’ yaşlılık, ‘ekber’ en büyük, ‘kibriy⒠büyüklük, ululuk anlamlarına gelirler. ‘Tekbir’ sözlükte, yüceltmek, büyük tanımak, ululamak demektir.

‘Tekbir’ bu anlamda Kur’an’da şöyle geçmektedir: “Ve de ki: ‘Hamd (övgü), çocuk edinmeyen, mülkte ortağı olmayan ve düşkünlükten dolayı yardımcıya da (ihtiyacı) bulunmayan Allah’a aittir.’ Ve O’nu tekbir edebildikçe tekbir et (büyük tanı).” (17/İsrâ, 111)

Şüphesiz âlemlerin Rabbi Allah (c.c.) her şeyden yücedir ve büyüktür. ‘Kibriy⒠yani her türlü yücelik ve büyüklük O’nun Rabliğinin gereğidir. Mü’minler, İman ederek bu büyüklüğü tasdik ederler. Onlar Allah’ın büyüklüğü (kibriyâsı) karşısında istikbar etmezler/büyüklük taslamazlar, kibir göstermezler.

Mü’minler, Allah’ın kendilerine hidâyet vermesinden dolayı Allah’ı ‘tekbir’ ederler, ‘Sen en büyüksün’ derler. Büyüklük (kibriyâ) kelimesi neyi ifâde ediyorsa, büyüklükten ne kasdediliyorsa hepsinin Allah’a ait olduğunu ilan ederler. İşte ‘tekbir’, Allah’ın her şeyden üstün, ulu, azamet sahibi ve büyük olduğunu söylemenin adıdır.


Allah En Büyüktür

‘Tekbir’ deyince elbette akla ‘tekbir cümlesi’ gelir. O da herkesin bildiği gibi ‘Allahü ekber’ cümlesidir. Bu da ‘Allah en büyüktür’ demektir. Bu söz sıradan bir cümle değildir. Farklı ilâhlara inanan kimseler, tapındıkları ilâhları büyük bilirler. Birtakım zorbaların, diktatörlerin, tâğutların önünde secde edenler, ya da onlara itaat edenler; onları çok büyük, en büyük tanırlar. Kimileri kendilerine hükmeden güç odaklarını, iktidar seçkinlerini, devlet erkini en güçlü ve büyük zannederler.

Rabbimiz mü’minlere ‘Allahü ekber’i öğreterek, bütün bu büyüklük yanlışlığından onları kurtarmıştır. En yüce olan; eşi ve benzeri olmayan, her şeyi yoktan var eden, sonsuz güç sahibi, her an diri ve canlı olan, ezelî ve ebedî olan Allah’tır. ‘Allahü ekber’ bir İman ifâdesidir. Bir din seçiminin sözle dile getirilmesi, bir kulluk bildirimidir. İnanan insan, bu cümleyi söyleyerek kimi büyük tanıdığını, kime ibâdet edeceğini ilan eder.

Mekke’de ilk inen âyetlerde şöyle bir ifâdeyi görüyoruz: “Ey bürünüp örtünen, Kalk (ve) bundan böyle uyarıp korkut, Rabbini ‘tekbir’ et (yücelt), Elbiseni de temizle…” (74/Müddessir, 1-4). İslâm bu ilk mesajla, insanlara kimin ‘büyük’ tanınması gerektiğini haber veriyordu. Ya çıkarları olduğu için, ya korktukları için, ya da baba mirası olduğu için yalancı ilâhları ‘ekber’ tanıyan insanlara bundan güzel bir mesaj olamazdı. Bu ilân/duyuru karşısında, ‘büyüklüğü’ başka şeye veren insanların sarsılmaması mümkün değildi. ‘Allahü ekber’ yüce bir gerçeği haykırıyordu ve işitenleri ürpertiyordu.


İbâdetlerde Tekbir

Bilindiği gibi müslümanların şiarı (özel sembolü) sayılan Ezanın ilk sözleri ‘Allahü ekber’dir. Mü’minler her ezan okuyuşta bu gerçeği işiten kulaklara, hisseden yüreklere, bütün canlılara ve ufka kadar bütün yeryüzüne ulaştırırlar, haber verirler. İnsanın dışındaki bütün yaratıklar Allah’ın büyüklüğünü zaten bilirler. Ancak hevâsını ve başka yalancı güçleri tanrı edinen kimileri bu gerçeğe yüreklerini kapatırlar. Okunan ezanlar bu kapalı yürekleri ölümsüz gerçeğe açma  çağrısıdır, çabasıdır.

Mü’minler namaza da ‘tekbir’ ile, ‘Allahü ekber’ diyerek başlarlar. Böylece, insanın gönlüne girebilecek bütün sevgileri, bütün yücelikleri, bütün değerli sanılan şeyleri bir tarafa atar, hepsini elinin tersiyle arkaya fırlatır ve öylece büyük olan, en büyük olan Rabbinin huzuruna kul olmanın bilinciyle ve teslimiyetiyle dururlar. ‘Allahü ekber’ sözü, kulun Allah’ı tasdik etmesinin, O’na teslim olmasının, O’na karşı kul olduğunun bilincine varmasının açıkça gösterilmesidir. Başkalarının inandığı bütün büyüklük (istikbar-kibriyâ) anlayışlarının reddedilmesidir.

Namazın rükünlerinin her birinin arasında da ‘Allahü ekber’ denilir. Böylece bu muazzam gerçek sık sık vurgulanır. Bu vurgu mü’min tarafından öncelikli olarak kendi  nefsine karşı yapılır ki, nefis elindeki imkânlarla büyüklük duygusuna kapılmasın. Sonra da başkalarına duyurulur. Bayramlarda ve hac zamanı söylenilen ‘teşrik tekbirleri’ de biraz daha uzun cümlelerle aynı şeyi ifâde etmektedir. Her namazın sonunda yapılması tavsiye edilen ‘tesbih’ duâlarında da otuz üç defa ‘Allahü ekber’ denilir. Bu ve diğerleri, Allah’ı en yüce ve büyük bilmenin farklı şekillerde beyan edilmesidir. Mü’min böylece İmanını kuvvetlendirir, insanları bu yüceliğe dâvet eder.

Allah’ın dışında herhangi bir varlığa ‘en büyük’ diye hitap etmek şüphesiz İslâm’ın ölçüleriyle bağdaşmaz. Bu niteleme ister sevgiden isterse korkudan kaynaklansın, farketmez. En büyük olma sıfatı, nitelik, nicelik, makam, güç ve kudret kaynağı olarak Allah’a aittir. Mecazen de olsa bir başkasına, ‘falanca kişi veya şey en büyük, başka büyük yok’ demek İslâm inancına terstir. Hiç bir makam, hiç bir güç, hiç bir sevgi ve korku Allah’a ait olanla yanyana düşünülemez. Bir şeyi Allah gibi görenler, ya da Allah’a ait bir sıfatı yaratılmışlara verenler, -iman iddialarına rağmen- şirke düşerler.

Baglantı

• 14/12/2006 - ZİKİR

 

 

Zikir’ sözlükte; anma, hatırlama, bir şeyi zihinde hazır etme, bir şeyi dile getirme, hatırlatma demektir .  Bir başka deyişle ‘zikir’, kişinin marifet (bilgi) olarak elde ettiği şeyi korumasını sağlayan bir faâliyettir ki, bu; zihne aittir.

Kavram olarak ‘zikir’; Allah’ı anmak üzere yapılması veya söylenmesi tavsiye edilen, hamd, duâ, ibâdet ve övgü gibi fiiller ve sözlerdir. ‘Zikir’ aslında kalbin, anılan kimseye dikkat kesilmesi ve ona karşı uyanık olmasıdır. Bunu dil ile ifâde etmeye zikir denilmesinin sebebi, kalpteki zikre (hatırlamaya) işaret etmesindendir. Bazılarına göre ‘zikir’, insana sevap kazandıran her türlü amelin genel adıdır. ‘Zikir’, Allah’a itaattir. O’na itaat etmeyen kişi, diliyle ne kadar tesbih ederse etsin veya Tevhid Kelimesini söylerse söylesin, gerçek zikri yapmamış olur.

Zikir ve türevleri, fiil ve isim olarak Kur’an’da çok sık geçen kelimelerden biridir. Kur’an bu kavramı Allah’ın insanlara ‘Hakkı, görevlerini ve hesabı’ hatırlatması, Kur’an ile hatırlatma, kulların Allah’ı her türlü ibâdetle hatırlamaları, uyarı, şeref ve üstünlük gibi anlamlarda kullanmaktadır.

Tekrar hatırlatalım ki zikir; bir şeyin dilde veya kalpte hazır olması, o şeyin söz ile veya kalpte hatırlanmasıdır . Bu hatırlama iki şekilde olabilir:  Birincisi, unuttuktan sonra olan bir hatırlamadır ki, bu her insanda her zaman olan bir şeydir. İkincisi, akılda tutulan, öğrenilen ve zaten kalbe yerleşen şeyin hatırlanmasıdır ki, kişi hiç unutmadığı bu gibi şeyleri dil ile söylediği zaman onu zikretmiş, dile getirmiş olur.

“Andolsun, size, (bütün durumlarınızı kapsayan) zikrinizin içinde olduğu bir Kitap indirdik. Yine de akıllanmayacak mısınız?” (21/Enbiyâ, 10) âyetinde bu anlamları bulmak mümkündür.  Kur’an, kendisine ‘zikir’ demektedir ki, O, baştan başa bir öğüttür, hatırlatmadır, insanlara ilgili her şeyi açıklayan bir İlâhî bildiridir. O, aynı zamanda  sürekli Allah’ı hatırlatan âyetlerden meydana gelmektedir.  “Bu, bizim O’na indirdiğimiz mübarek bir ‘Zikir’dir. Şu halde onu inkâr edecek olanlar siz misiniz?” (21/Enbiyâ, 50)  “Hiç şüphesiz Zikr’i (Kur’an’ı) Biz indirdik biz; onun koruyucuları da gerçekten Biziz.” (Hıcr, 9)

Sâd Sûresinin ikinci âyetinde geçen ‘zikr’in birkaç anlamda kullanılma ihtimali bulunmaktadır: “Sâd. Zikir dolu Kur’an’a andolsun.” (38/Sâd, 1-2).  Zikir dolu, zikir sahibi Kur’an; şeref ve şan sahibidir. En yüce şeref ona aittir. Nitekim bir başka âyette buna işaret edilmektedir:  “Gerçekten O Kur’an, hem senin için, hem de kavmin için bir zikirdir (şereftir)” (43/Zuhruf, 44). Buradaki zikir ikinci olarak; anmak, hatırlatmak, şeriat ve hükümleri, vaad (Allah’ın verdiği söz) ve tehditler, geçmiş ümmetlerin kıssalarından alınacak ders ve ibretler anlamında kullanılmaktadır. Üçüncü olarak, dinde ihtiyaç olan şeyleri hatırlatma, yani şerefli ve değeri yüce dini öğreten, ibret dersi veren Kur’an mânâsında gelmiş olabilir (Doğruyu ancak Allah (c.c.) bilir). ‘Zikir’ bir âyette Peygamberimizin bir özelliği olarak kullanılmaktadır . Tıpkı Hz.İsa (a.s.)’ya ‘Allah’ın Kelimesi’ denilmesi gibi. Hz. Muhammed (s.a.s.) Allah’ın elçisidir, ama hatırlatan, uyaran veya şerefi yüce bir elçidir.  “Allah, onlar için şiddetli bir azap hazırlamıştır; öyleyse ey İman etmekte olan temiz akıl sahipleri! Allah’tan korkup-sakının. Doğrusu Allah, sizin için bir zikir (hatırlatan) indirmiştir.” (65/Talâk, 10). Bazı tefsirciler bu âyetteki zikr’in Kur’an olduğunu, bazıları ise kelimenin burada ‘uyarı’ anlamına geldiğini söylemişlerdir (Muh. İbn Kesir, 3/518; Tefhimu’l Kur’an, 6/384). Kur’an’ın ‘Zikir ehli’  (ehlu’z zikr) dediği insanların kim olduğu konusunda da farklı görüşler bulunmaktadır. Bu kavramın geçtiği âyet şöyle: “Biz senden önce kendilerine vahyettiğimiz erkeklerden başka (resûl) göndermedik. Eğer bilmiyorsanız, zikir ehline sorun.” (16/Nahl, 43)

Bazılarına göre ‘zikir ehli’, Allah’ın daha önceden gönderdiği kitaplardır. Çünkü onlar da peygamberlerden ve onlarla beraber gelen vahy’den bahsediyorlar, onları hatırlatıyorlardı. Kimilerine göre, kitap ehli kimselerdir. Çünkü onlar da peygamberleri ve görevlerini biliyorlar. Kimilerine göre de, kendilerine tebliğ edildiği zaman daha önceden İman etmiş mü’minlerdir. Eğer müşrikler, Kur’an’dan ve Peygamberin dâvetinden şüphe ediyorlarsa, daha önce bu dâveti anlamış ve İman etmiş kimselere sorsunlar. Çünkü onlar ‘zikr’i anlayan, ne olduğunu bilen kimselerdir (el-Keşşâf, 2/584; Muh. İbn Kesir, 2/332; Fi-Zilali’l Kur’an, 4/2173).

Bir âyette ‘zikr’in, unutmadan sonra hatırlama anlamına geldiğini görüyoruz. Daha önce bilinen bir şey unutulduktan sonra, hatırlanıyor ve bu hatırlama dil ile ifâde ediliyor (18/Kehf, 63).  Kalb ve dil ile zikrin beraber ifâde edildiği âyetler de bulunmaktadır. Şu örnekte olduğu gibi:  “Hac ibâdetinizi bitirdiğinizde, artık (câhiliyye döneminde) atalarınızı andığınız (zikrettiğiniz) gibi hatta daha kuvvetli bir anma ile Allah’ı anın (zikredin)…” (2/Bakara, 200). Buradaki zikir, hem kalb ile Allah’ı hatırlamaktır, hem de hac esnasında veya hac bitiminde çeşitli duâ ve zikir sözleri okuyup dil ile Allah’ı anmaktır(Ayrıca bkz. 2/Bakara, 198, 203, 239; 4/Nisâ, 103). Aynı kökten gelen bir başka kelime ise ‘tezekkür’dür. Bu da düşünüp öğüt almak, ibret almak demektir. Kur’an bazı şeyleri hatırlattıktan sonra ‘düşünmez misiniz, ibret almaz mısınız?’ diye soruyor (6/En’âm, 152; 7/A’râf, 3, 57; 11/Hûd, 24, 30; 24/Nûr, 1, 20).

Kur’an, ‘zikir’ kelimesini çeşitli formlarda kullanıyor. Peygamberimize, mü’minlere, ehl-i kitaba, İsrâiloğullarına, sahâbîlere, kendilerine elçi gönderilmiş topluluklara; ‘hatırlat’, ‘hatırlayın’, ‘aklınıza getirin’, ‘an’ ‘anın’ şeklinde hitap etmektedir. Bu kullanılışlara ait bir kaç örnek görelim: “Âhireti arzu edenler ve Allah’ı zikredenler için, Hz. Muhammed’de  en güzel örnek vardır.”  (33/Ahzâb, 21) “Kur’an’da Allah’ın bir olduğunu zikrettiğin (andığın veya hatırlattığın) zaman, kâfirlerin gerisin geriye kaçtıklarını görürsün.”  (17/İsrâ, 47)

Bazı hayvanların, insanın emrine verilmesinin sebebi; insanların Allah’ı  nimet veren olarak hatırlamalarıdır (zikretmeleridir) (43/Zuhruf, 13).  Müşrikler boğazladıkları hayvanların üzerine Allah’ın adını anmazlar (zikretmezler) (6/En’âm, 138). Halbuki mü’minler avladıkları ve boğazladıkları hayvanların üzerine Allah’ın adını anarlar (zikrederler) (5/Mâide, 4;  22/Hacc, 28, 34, 36;  6/En’âm, 118, 119, 121). Kur’an, mü’minlere sürekli bir şekilde Allah’ın nimetlerini hatırlamalarını söylüyor (2/Bakara,  231; 3/Âl-i İmran, 103; 5/Mâide, 7, 11). Kur’an, ayrıca bütün insanlara Allah’ın kendilerine verdiği nimetleri hatırlamalarını emrediyor (35/Fâtır, 3).


Zikrin Mü’minlere Emredilmesi

Rabbimiz (c.c.), mü’minlere kendisini sürekli olarak zikretmelerini emrediyor. Zikretme emri bazen şükürle, bazen verilen nimetleri hatırlatma ile, bazen namazla, bazen diğer ibâdetlerle, bazen verilen zaferle birlikte gelmektedir. Kur’an’da  zikredenler övülürken, zikirden yüz çevirenler  kınanmaktadır. Şu âyet oldukça dikkat çekicidir:  “Kim de benim ‘zikr’imden yüz çevirirse, artık onun için sıkıntılı bir geçim vardır ve biz onu Kıyâmet günü kör olarak haşredeceğiz (mahşere getireceğiz)” (20/Tâhâ, 124). Bu âyetten bir önceki âyette, ilk insanın Cennetten çıkarılışı hatırlatılıp, Allah’ın gönderdiği hidâyete uyanların dünya hayatında şaşırmayacakları haber veriliyor. Bu âyette geçen ‘Zikr’, insanı hidâyete götüren vahy, vahyle gelen İlâhî kitaplar ve peygamberlere bildirilen şeyler veya son vahy olan Kur’an, ya da bizzat Allah’ı anmak anlamlarına gelebilir (Muh. İbn Kesir, 2/497; Ebû’s Suud, Tefsir, 3/496).

Allah’ın Zikr’inden kim yüz çevirirse onun hakkı dar bir geçimdir, sıkıntılı bir hayattır, mutsuz bir yaşantıdır.  Mü’minler, inandıkları, her an tesbih ettikleri ve önünde kulluk yaptıkları Rablerini hiç bir zaman unutmazlar. O Rabbe karşı duydukları sevgi ve takvâ duygusu sürekli onların içindedir. Onlar devamlı bir şekilde Allah’ı zikrederler. Bu zikir (anma) hiç bir zaman unutulan şeyin tekrar akla getirilmesi değil, bilakis; sürekli kalpte ve benlikte olan Allah’ın varlığını tekrar hatırlamak, O’nun nimet verici olduğunu itiraf etmek, O’nun büyüklüğünü ve yüceliğini dile getirmek ve ibâdeti yalnızca O’na yaptığını ortaya koymaktır. 

Mü’min, evrenin her köşesine yerleşmiş olan sayısız âyetleri gördükçe, onlardan haberdar oldukça,  Kur’an’daki  âyetleri okudukça, Rabbini tekrar hatırlar. Onun kalbi ve organları Allah’ı anmaktan hiç uzak kalmaz. Ancak onu Allah’a götürecek bir sebep gördüğü zaman, İmanı artar, Allah’ı ve O’nun ulûhiyetini (ilâhlığını) tekrar aklına getirir. Fakat bu hatırlayış, yalnızca zihinde bir beliriş veya dilde bir söz halinde olmaz. Bu hatırlayış, bu anma (zikir) bedeni kaplar, organlarda amel olarak ortaya çıkar. “Mü’minler ancak o kimselerdir ki, Allah anıldığı (zikredildiği) zaman yürekleri ürperir, O’nun âyetleri okunduğu zaman (bu onların) İmanlarını artırır ve yalnızca Rablerine tevekkül ederler.” (8/Enfâl, 2; ayrıca bkz. 22/Hacc, 35). Bir başka âyette ise, Allah’ın adı anıldığı zaman mü’minlerin secdeye kapandıkları haber veriliyor (32/Secde, 15).

Mü’minlere Allah’ın âyetleri hatırlatıldığı (zikredildiği) zaman, onların kalbleri bu âyetlere karşı kör ve sağır olmaz (25/Furkan, 73).  Halbuki inkârcılar, kendilerine âyetler hatırlatıldığı zaman, hatırlatılan şeyden (zikirden)  öğüt  almazlar,  zikr’i  hatırlamak  istemezler  (37/Sâffât, 13).  Onlar,  kelimeleri  konuldukları  yerden saptırırlar ve kendilerine verilen ‘zikir’den pay almayı unuturlar (5/Mâide, 13). Mescidler, -hatta kiliseler ve havralar bile- içlerinde Allah’ın adı anıldığı için değerlidirler (22/Hacc, 40). Mescidlerde Allah’ın adının anılmasını (zikredilmesini ) engellemek zulmün ta kendisidir, bunu yapanlar da zâlimlerdir (2/Bakara, 114).

Ne zaman içerisinde ‘savaştan söz eden (zikreden) bir âyet’ nâzil olsa, veya cihad’dan bahseden bir âyet okunsa, kalplerinde maraz olanlar, yani münâfıklar, ölüm baygınlığı gibi bakmaya başlarlar (Muhammad, 20). Kendilerine Allah’ın âyetleri zikredildiği zaman sırtlarını  dönenler zâlimlerdir. Onların kalpleri üzerinde Hakk’ı anlamalarına engel bir perde vardır (18/Kehf, 57). Kendilerine Peygamberlerle ve vahyle zikredilenleri (hatırlatılan İlâhî hükümleri) unutanlar, servetleriyle şımarırken ansızın cezâya uğratıldılar  (6/En’âm, 44).

Kur’an, mü’minlerin Allah’ı zikretmelerini emrediyor: “Beni anın (zikredin) ben de sizi anayım, bana şükredin, nankörlük etmeyin.” (2/Bakara, 152) “(Hac zamanı) O sayılı günlerde Allah’ı zikredin (hatırlayın)…” (2/Bakara, 203) “Ey İman edenler! Bir toplulukla (savaş) için karşı karşıya geldiğiniz zaman, dayanıklılık gösterin ve Allah’ı çok zikredin. Umulur ki kurtuluş (felah) bulursunuz.” (8/Enfâl, 45; bir benzeri için bkz. Cuma, 10).

Mü’minlerin bir özelliği de Allah’ı zikretmeleridir (3/Âl-i İmran, 133-135).  Halbuki münâfıklar her konuda olduğu gibi bu konuda da Allah’ı aldatmaya çalışırlar. Namaza üşene üşene kalkarlar, Allah’ı da az zikrederler (4/Nisâ, 142).

Bazı insanlar kendi hevâsına uyar, kendi arzusundan başka kural tanımaz, Allah’ın ne emrettiği onu ilgilendirmez. Böyleleri Allah’ı zikretmeyi unutan kimselerdir (18/Kehf, 28).  “Bizi zikretmekten yüz çevirenlere ve dünya hayatından başka bir şey istemeyenlere aldırma.” (53/Necm, 29). İbâdet yerlerinde Allah’ı tesbih eden mü’minleri, ne alış-veriş, ne ticaret Allah’ı zikretmekten, namaz kılmaktan alıkoymaz. Onlar gözlerin ve gönüllerin döneceği günden korkarlar (24/Nûr, 36-37). Allah (c.c.) mü’minleri şöyle uyarıyor: “Ey İman edenler! Mallarınız ve çocuklarınız sizi Allah’ı zikretmekten alıkoymasın.” (Münafıkûn, 9).  Bu uyarıyı anlayan ve Rabbine hakkıyla kulluk yapma gayretinde olan mü’minlerin özellikleri şöyledir: “Onlar, ayakta iken, oturuken, yan yatarken, Allah’ı zikrederler, göklerin ve yerin yaratılışı konusunu düşünürler (ve derler ki:) ‘Rabbimiz, sen bunu boşuna yaratmadın. Sen pek yücesin, bizi ateş azâbından koru.” (3/Âl-i İmran, 191). Allah (c.c.), zikreden erkeklere ve zikreden kadınlara büyük mükâfatlar hazırlamıştır. Onların dereceleri pek yüksektir (33/Ahzâb, 35). 

Zikir ibâdetinin faziletine ve önemine ait çok sayıda hadis-i şerif bulunmaktadır. Onlardan bir iki örnek almak istiyoruz: Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyuruyor: “Allah’ı zikredenle zikretmeyen, diri ve ölü gibidirler.” (Buhârî, Deavât 67).  Peygamberimiz (s.a.s.)’den şöyle rivâyet olunmuştur: “Allah (c.c.) şöyle buyurmuştur: Ben kulumun Beni sandığı gibiyim ve Bana duâ ettiği zaman onunlayım. Kim Beni kendi nefsinde zikrederse, Ben de onu kendi nefsimde anarım. Kim Beni kalabalıkta zikrederse, Ben de onu, ondan daha hayırlı bir kalabalıkta zikrederim...”  (Müslim, Zikir 2, 21, Hadis no: 2675, 4/2061). “...Bir topluluk Allah’ı zikretmek üzere otururlarsa, melekler onları kuşatır, rahmet onları kaplar, üzerlerine sekine (huzur, feyiz) iner ve Allah onları yanındakîlere anar...” (Müslim, Zikir 25, Hadis no: 2689, 4/2069)


Zikir İbâdetinin Yerine Getirilmesi

Zikir ibâdetinin ne kadar önemli olduğu Kur’an âyetlerinden ve hadislerden anlaşılıyor. Yukarıya aldığımız birkaç âyet bu konuda bize yeterli bilgiyi veriyor. Rabbimiz, vurgulu cümlelerle kullarının kendisini zikretmelerini emrediyor.

Bir anlamda İmanın ortaya konulması ve Allah’a itaatın ifâdesi olan bu zikir ibâdeti nasıl yerine getirilecek?  Ya da hangi ibâdetler zikir sayılmaktadır? Zikrin özel bir şekli var mıdır? Bilindiği gibi Kur’an, ilk insanın (yani Hz. Âdem’in) hata yaptıktan sonra Rabbinden birtakım kelimeler aldığını ve onlarla Rabbine tevbe ettiğini haber veriyor. İlk insan, bu kelimelerle Rabbini ‘tezekkür’ etmişti, unuttuğunu hatırlayabilmişti. Levh-i Mahfuz’dan ‘zikr’  olarak indirilen Kur’an âyetleri, insanlara Allah’ı hatırlatan İlâhî belgedir. Öyleyse en büyük ‘zikir’ Kur’an’dır ve O’nu okumak, O’nunla meşgul olmak, O’nun ilkelerini hayata uygulamak, O’nun çizdiği sınırları korumak, O’nun hükmüne uymak; en güzel zikir’dir.   

İnsan Kur’an okur,  onun âyetleri üzerinde tefekkür eder. Sonra kâinata bakar ve  Allah’ın oradaki sayısız âyetlerini düşünür.  O âyetlerin  yaratıcısı ve sahibi olan Allah’ın büyüklüğünü, ölümü ve ölüm ötesini aklına getirir. Kıyâmet sahneleri gözünün önünde canlanır, Cenneti ve Cehennemi düşünür. Oradaki yalnızlığı, yardımcısız ve dostsuz kalmayı, Hesabın çetin oluşunu anar.  Sonsuz kurtuluşun ve ebedî saâdetin nasıl kazanılacağını hesap eder. Bütün bunları insana olduran, meydana getiren, insana vahiy yoluyla haber veren Rabbini zikreder.  Zaman zaman ‘el-hamdu li’llah, Allahu ekber, lâ ilâhe illalah Muhammedu’r Rasûlullah, sübhanellah’ ve benzeri zikir cümlelerini söyler. Böylece her an Rabbini hatırlar, O’nu hiç aklından çıkarmaz. O’nun adını, azametini, Rabliğini, kahrını ve gücünü, nimet verici oluşunu ve insana olan sevgisini, merhametini ve affını hatırına getirir.

Bütün bu hatırlamaların tesiri kalpte duyulur, kalpten organlara geçer ve organlar da bunların uzantısı olan amelleri yaparlar. İşte bu Allah’ı zikretmektir ve bu şekilde hatırlamanın sonucu da takvâ’ya ulaşır.  Kalbin zikri, kalbin Allah’ı ve O’nunla ilgili şeyleri hatırlaması; bedenin Allah’ı zikretmesine yol açar, bedenin ‘zikir’ hali üzerinde olmasını sağlar. Böyle  davranan bir mü’min; Allah’ın insanlara inzal ettiği (indirdiği) ‘eşsiz zikr’i olan Kur’ân-ı Kerim’i anlamaya başlar, ona teslim olur, ona İman eder. Sonra da onun ilkeleri doğrultusunda sâlih amel işlemeye başlar. Böylece insan unutkan olmaktan çıkar, yakîn (kesin) İman sahibi olur. İşte bu makam kul için ‘zikir’ makamıdır.

Rabbimiz buyuruyor ki: “Gerçekten Ben, Ben Allah’ım. Ben’den başka ilâh yoktur; şu halde Bana ibâdet et ve Beni zikretmek için dosdoğru namaz kıl.” (20/Tâhâ, 14). Bu âyette Allah’ı zikretmek üzere namaz kılmak emrediliyor. Çünkü namaz hem dinin direğidir, hem de zikrin ve kulluğun bütün unsurlarını bünyesinde  taşımaktadır. Namazın hazırlığından tutunuz da sonundaki selâma kadar her bir rüknü, her bir unsuru birer zikirdir. Kıyam, kıraat, Sübhâneke, Fâtiha Sûresi, rukû’, secdeler, tesbihler, salavatlar, duâlar  ve diğerleri, zikirden başka bir şey değildir.  Öyleyse en büyük zikir namazdır. Ancak namaz zikr’in bir şekli, bir bölümüdür. Zikir, namazı da içine alan daha geniş bir ibâdettir. “Doğrusu namaz kötü ve iğrenç şeylerden alıkor, Allah’ın zikr’i ise en büyüktür.” (29/Ankebût, 45)

Aslında zikir ibâdetinin bir sonu yoktur. Kur’an;  “Ey İman edenler! Allah’ı çok zikredin ve O’nu sabah akşam tesbih edin.” (33/Ahzâb, 41-42) buyurarak, mü’minlere günün her saatinde Allah’ı zikretmelerini emrediyor. Sabah-akşam günün her saatini kapsar ve mü’min her güne ait ibâdetlerini yerine getirir. Mü’minin yerine getirdiği bütün ibâdetler birer zikirdir. Mü’min, Rabbini ne kadar anarsa ansın, hangi güzel zikirle hatırlarsa  hatırlasın; bu, onun için fazilettir.

Yukarıda geçtiği gibi zikir, Allah’a itaattir. Öyleyse O’nun emrettiklerine uymak, yasaklarından kaçmak zikirdir. Bu, elbette bedenle ve dille yapılan zikirdir. Mü’min, kalbine Allah sevgisini ve korkusunu koyar, O’nu kalpte devamlı hatırlar ve âyetlerini düşünürse; bu, kalp ile zikir olur.  Mü’min, Kur’an okur, bol bol duâ eder, Allah’ı hatıra getirecek zikir sözleri söyler ve  Allah’ın âyetlerini konuşursa; bu da dil ile zikir olur.

İnsanlar içerisinde Allah’ı en güzel ve mükemmel zikreden elbette Peygamberimiz (s.a.s.)’di. O’nun bütün sözleri birer zikirdi. O’nun emirleri ve yasakları, Allah’ın adlarından ve sıfatlarından bahsetmesi, Allah’ın hükümlerinden ve fiillerinden söz etmesi, O’nun vaad ve va’idinden (müjde ve korkutmalarından) haber vermesi, O’na hamdetmesi, O’nu tesbih etmesi, O’ndan duâ ile bir şey istemesi, hep Allah’a rağbet etmesi, O’ndan korkup çekinmesi, O’na tevekkül etmesi, hep O’nun zikirlerindendi. Peygamberimizin susması bile kalbinin bir zikridir. Allah’ın Rasûlü her durumda ve her an Rabbini zikrederdi.

Zikir, Kur’an’ın emrettiği önemli bir ibâdettir ve yukarıdan beri anlatıldığı şekillerde yerine getirilmesi mümkündür. Bazı kesimler tarafından dile getirildiği gibi gizli mi - açık mı, toplu mu - tek başına mı yapılmal