BenimBlog.com - Turkce ucretsiz blog Bedava blog hizmeti
para kazan




25/12/2006 - Haluk Nurbaki | Hz.Nesibe (r.a)


Yaratılışın bir tarz senfonisi olan kaderle, aşk ve sevgi bir takım hilkat şaheseri yapar. İşte bu hilkat şaheseri içerisinde Hz. Nesibe'nin sevgisine bütün insanlık, İslam ve İslamiyet ve bizler çok şey borçluyuz.

Hz. Nesibe'nin sevgisi ve İslamiyetin coşan sırrı ile, takdirin İslamiyetin zaferine verdiği çoşku çok ilginç değişmeler göstermiştir. Burada Hz. Nesibe'nin sevdası gönülde bir marş olmuştur.

NERDE BİR AŞK VARSA

Çünkü; Hz. Nesibe'nin gönüllerden ve İslam davasından çekilmesi mümkün değildir. Öylesine bir sevdayı Muhammediye sahiptir ki; nerde Muhammed'e (s.a.v.) karşı bir sevda, bir aşk vardır. Orda mutlaka Hz. Nesibe'nin bir ışığı bulunur.

O ışık sizin yüreğinizi sızlatacak, sizi gerçek sevgiye çekecek bir mesaj verecektir.

GÖNÜLDE BELİREN DUA

Hz. Nesibe tam kırk yaşındaydı Fahr-i Kainat Efendimizi tanıyıp iman ettiği zaman. O tanıyıp iman ettiği zaman, akebe biatına gelen o büyük kahramanlardan bir tanesiydi. Bu geniş sırrı içerisinde Fahr-i Kainat Efendimizi gördüğü an, Fahr-i Kainat Efendimiz onlara, tenezzülen akabeye   gelerek, hitap ettiği an, gönlünde bir dua belirdi.

"Yarabbi... Şu yarattığın, mahlukatın tümünün, alemlerin tümünün şah'ıdır. Padişahı, sultanıdır. Bunun aşkını gönlümden çıkartına".

Bu aşk bütün ömrü boyunca devam ettiği gibi aynısı evlatlarına da yansıdı. Hz. Nesibe, bu sevda öyküsünü kurarken gönlünden o kadar sıcaktı ki; günlerden bir gün Fahr-i kainat Efendimiz Hz. Hatice'yi kaybetmenin, Hz. Ebu Talip'i kaybetmenin elemiyle hüzün yılı dediği yılda Cenab-ı Hakka gönlünden ricada bulunuyordu. İslamların en ağır şartlarda eza gördüğü yıllardı.

Niyazı müslümanların biraz daha feraha çıkması, bu hüznün manevi bir neş'eye dönmesi içindi. Nihayet gönlüne gelen bu niyazın etkisiyle Taiften bir davet geldi.

TAİF'TEN GELEN DAVET

Hz. Nesibe'ye özel Sevday-ı Muhammediyi tanımak için, Taif'teki olayı çok iyi bilmek lazım. Taiften bir davet geldi. Ve bu davet Efendimizin Mekke zalimleri karşısında duyduğu hüznü hafifletecek bir ışıktı. Mekke'nin sıcağı, o kafirlerin vahşeti taşa toprağa sinmiş... O ağır çılgınlıklar ve çölde Müslümanların yıllarca aç susuz, tahammülü imkansız meşakketlere katlanmaları, bir anda Taif davetiyle beraber Efendimizin gönlüne bir serinlik verdi.

Öyle bir serinlik ki; bir kurtuluş ümidi... Çünkü, Taif Mekke'ye nazaran iklim itibariyle de latif bir yer. Bir tarz mesire yeri, bir tarz Mekke'nin sayfiyesi gibi. Oraya Efendimizin gelmesiyle ve bir konuşma yaptıktan sonra bütün Taif'lilerin Müslüman olacağını ve dolayısıyla Müslümanların tümünü kabul ederek, O Mekke çölünden eza çeken, susuz, aç kalmış kardeşlerimizin de bir selamete çıkacağını, Efendimize müjdelediler. Halbuki bu oyunun arkasında büyük bir tertip, büyük bir hiyanet vardır.

TAİFLİLERE ŞEFKAT DUASI

Efendimiz sevgili kölesi Zeyd'i alarak Taife ayak bastıktan sonra grup grup vahşi hainler tarafından çocuklarına taşlattılar.

Kendileri çocukların ellerine büyük büyük çocukların kaldıramayacağı taşları verdiler. Efendimizi taşlatıp;'adeta orada yok etme savaşına girdiler. Hz. Zeyd'in Efendimizin etrafında pervane gibi dönerek, Efendimize o taşlardan bir tanesini dahi isabet ettirmemek için gösterdiği büyük gayret sonunda Taifin sokaklarından zor kaçıp bir bağın kenarına geldiler. Bu bağın kenarına geldikleri zaman Efendimiz de ayaklarından yaralanmış, Zeyd'in bütün gayretlerine rağmen, onun da kanı akmaktaydı. Zeyd ise, yüz iki yerinden yaralandı. Perişandı... Öyle bir vaziyette geldiler bağın gölgeliğine bir an soluk almak için ve o anda Efendimiz, aniden ellerini kaldırarak: Cenab-ı Hakka;

"Aman Ya Rabbi!. Sakın bu kavmi kahretme... Bilmiyorlar. Onlara azabını verme..." diye duaya başladı.

Hz. Zeyd, bu duanın içerisinde büyük bağışlayıcı halini, engin merhametini gördü Efendimizin... Zeyd'in hayretle dinlediği ve tahammül edemediği duanın sonunda şöyle diyordu Efendimiz:

"Ya Rabbi!.. Sen çarelerin hazinesisin... Elbet bir çare sıcaklığıyla gelmiştim buraya. Bu çare sıcaklığını kendi iç dünyamda ve alem-i İslam üzerindeki hüznün kaldırılması ümidiyle gelmiştim. Ama sen çarelerin hazinesisin. Çare tükenmez. Sen yeni bir çare halk edersin... Ya Rabbi."

İşte bu duanın ani bir neticesi oldu. Ve Medine hicreti Hz. Nesi'be'nin gönlündeki Sevday-ı Muhammedınin ışık ışık yanmasıyla coştu. Ve o andan sonraki bildiğimiz tarihi hadise zuhur etti. Ama unutmayınız Taif'te Resûlullah'ın sende çare tükenmez Ya Rabbi, dediği duanın mukabilindeki çare; Cenab-ı Hakkın, gönüllerinde Fahr-i Kainata ait en sıcak sevdayı aradı. Mekke dışındaki en sıcak sevdayı aradı. Mekke dışındaki en sıcak sevdayı Hz. Nesibe'nin gönlünde buldu. Ve onu ışık ışık Efendimizin' gönlün e yansıttı. Fahr-i Kainat Efendimiz Medine'ye geldiği' zaman, Hz. Nesibe'yi akabe biatından sonra Medine devletinin oniki kişilik yönetim kadrosuna üye olarak aldı. Bu İslam tarihinde de ayrıca çok önemli bir şeydir. Fahr-i Kainat Efendimiz Medine yönetimini kurmak üzere Medine'ye teşrif ettikleri zaman oniki kişi seçerek bu yönetimin bir tarz encümenini kurdu. Bu encümende iki tane hanım vardır.

Bir tanesinin ismi Esma'ydı. Bildiğimiz geçen konferansta anlattığım Esma değil, başka bir Esma annemizdi. Biriside Hz. Nesibe'ydi. 12 kişilik kurulun iki tanesi kadındı. İslamiyette kadını ikinci plana itme k isteyen, bunu böyle göstermek isteyen hainleri Allah kahretsin... Tarih, 14 asır evvel 12 kişilik kurulda iki tane hanım kaydetmiştir. İşte bunlardan bir tanesi Hz. Nesibe idi. Hz. Nesibe İslami intişarların, Medine'den sonra özellikle yoğunlaşan İslami siyaseti, İslami içtimayı yapıp, İslami tutum ve yayılmasındaki raksların içinde her an yoğrularak yaşamış bir insandı.

CANINI RESÛLÜLLAHA VERMEK

Özündeki hikmet ise Hz. Nesibe’nin Resülullaha canını niçin veremediğinin telaşıydı. Hz. Nesibe annemiz Uhud savaşına yaralıları tedavi etmek amacıyla gitmişti. Ama içerisindeki çok güzel bir duygu, savaşa gireceğini de söylüyordu. Bu yüzden kılıcını alarak gitti Uhudda. Uhud'un birinci safhasını biliyorsunuz. Müslümanların çok şiddetli ve görüntüye yansımış bir zaferleri vardı. Bu zaferin çoşkusu içerisinde, yaralıları tedavi etme, askerlere su verme zevki ve hasretiyle yanarken birden, Uhud'un ikinci sahifesine geçildi

UHUD'UN İKİNCİ SAHİFESİ

Uhud'u anlamadan, hiç bir şey anlayamayız. Çünkü, Uhud savaşında bir önemli sır vardır. Uhud'da Fahr-i Kainat Efendimizin Allah'tan çok özel talep ettiği bir hikmet vardı. Biliyorsunuz ayet-i kerimelerle bildirildiği şekilde; Bedir savaşında melekler ve mana'da pek çok bilmediğimiz güçler iştirak etmişlerdir. Cenab-ı Hak bunu yüce kitabında bunu açık açık söylüyor.

Peki, Bedir savaşında melekler ve mana güçleri iştirak etti de Uhud savaşında neredelerdi? Bu çok önemli bir şeydir... Yani Cenab-ı Hak Bedir savaşında meleklerden takviye gönderdi de, Uhud'da vaz mı geçti? Haşa!..

FAHR-İ KAİNAT SALTANATINI YANSITMAK

Allah'ın bütün kaderindeki dizaynı, Fahr-i Kainat saltanatını yansıtmaktadır. Yalnız arş'a, insanlara değil, bütün kainata... Çünkü; Fahr-i Kainat sırrı ile melekler zikredebilir. Fahr-i Kainat sırrı ile bütün alemlerdeki fizik, metafizik coşkular meydana gelebilir.

Onun için; Fahr-i Kainat Efendimizin değil bir büyük savaşta dara düşme hadisesi, Fahr-i Kainat Efendimizin aldığı her soluğun özel bir rafinerisini yapar Cenab-ı Hak. Bunun için özel molekülleri var.. Bu kadar sıcaktır Allah'ın Fahr-i Kainat Efendimize sevdası...

Nerde bir sevday-ı Muhammedi vardır. Cenab-ı Hakkın ceryanı oradadır. İşte Uhud'taki hikmetlerin en büyüğü Fahr-i Kainat Efendimizin Cenab-ı Hakk'a sunduğu bir taleb; "Ya Rabbi…ben burada hiçbir müdahele istemiyorum. Bu savaşta ben mü'minlerin kudretini Sana göstermek istiyorum. Mü'minlerin nasıl Senin için savaştıklarını, Sana göstermek istiyorum".

Ve inanınız Uhud savaşını seyreden, melekler ve mana güçleri sanki bir enerji  duvarına çarpmış gibi, bir cam fanusa takılmış gibi kaldılar koştukları halde.. Çünkü Fahr-i Kainat Efendimiz müsaade etmedi.

Kendi kulluğunu sonuna kadar yaşayan mü'minlerin cesaretlerini ve fedakarlıklarını Cenab-ı Hakka sonuna kadar arz etmiştir. İşte Uhud'un ikinci sahifesi çok önemlidir. Öyle bir an zuhur etti ki; Efendimizin etrafındaki (10 ila 12 kişi) Efendimizi korumakla mükellef bütün mücahitler, bizzat üç adım ötedeki kafirin üzerine gitmek için, herkes büyük yakın bir savaşın içine girmişlerdi. İşte o sırada bir şey oldu. Fahr-i Kainat Efendimiz yalnız kaldı. Bir tek Nesibe vardı. Bunu çok iyi öğrenin, çok muhterem hanımlar. Hepimiz ona borçluyuz.

KIRK SANİYENİN BORCU

Hz. Nesibe o sırada Efendimize direkt olarak saldıran ilk kafiri yok ettikten sonra, ikinci kafirle öyle bir mücadeleye girişti ki, belki de o vahşi kafirlerin içerisinde en büyük savaşçıydı, karşısına düşen. Ama Hz. Nesibe vurmakla yere düşen kılıcını tekrar alıp tekrar vurarak kafirin karşısına çıktı. Kafirin çift zırhı vardı. Vuruyor... vuruyor bir türlü zırhından içeri giremiyordu. İşte o sırada kafir, Hz. Nesibe'ye yukardan aşağıya, sağ omuzundan beline kadar yaran şiddetli bir darbe indirdi. Fahr-i Kainat Efendimizin savaşta yalnız kalması 40 saniye sürmüştü. Tüm mü'min mücahitler, bu işle görevli mücahitler hemen yetişmişler etrafında Fahr-i Kainat Efendimizi yok etmeye çalışan o ahmak zümreyi tasfiye etmişler.

“CENNETTE BENİMLE OLACAKSIN!”

Hz. Nesibe'nin vücudu, yarıya kadar indirilen kılıç darbesi karşısında Fahr-i. Kainat Efendimizin gözleri yaşlandı  , gözyaşlarını tutamayarak "aman ya Nesibe" diye omuzunu sıvazladı. Ve yarasının görüntü sayfasını kapattı.

O zaman Hz. Nesibe ne dedi biliyor musunuz?

   - "Ya RasulallahL. Senin uğruna şehid olmak şerefini bana niye mahrum ettin."

Bu söz üzerine Fahr-i Kainat Efendimiz:

   - "Sen ve soyun cennette benimle olacaksınız. Ben seni mahrum etmedim" buyurdu.

Bu savaşta sırf Fahr-i Kainat Efendimizi korumak için vücudunu ortaya atan Hz. Nesibe tam 11 tane yara aldı. Bunlardan 4 tanesi ok yarası 6 tanesi kılıç yarası, bir tanesi mızrak yarası. Bu yaralarıyla Hz. Nesibe bir taraftan da biraz evvel arz ettiğim; oğlunun paramparça olmuş, kolunun kanlar içerisindeki halini seyrederek; onu yeni savaşa teşvik ederken, kendisi de aynı o yaralarla savaşa devam etti. Hatta biliyorsunuz. Uhud savaşının üçüncü sahifesinde kafirler büyük bir zafer kazandık hissiyatiyle, bir araya toplanıp da Mekke gerilerine dönmek üzereyken, Fahr-i Kainat Efendimiz onlar yeni bir saldırı yapmasın diye, bir strateji ustası olarak onları takip için bütün yaralıları topladılar. O yaralı mücahitler onları en az bir 20-30 km. takip etti.

İşte bu takip grubu içerisinde Hz. Nesibe'de 11 yarasıyla, oğlu Abdullah'ında kolu paramparça olarak bu takip grubu içerisindeydi. Ve bu takip grubunda kalması için, Fahr-i Kainat Efendimizin bütün ricalarına rağmen" sonuna kadar senin sırrının ötesinde olamam ben" diyerek, bu takip hadisesine katılmıştır. Böylece Uhud savaşı tamamladıktan sonra Hz. Nesibe'nin yaraları bir yıl içerisinde iyi olabildi. Hz. Nesibe'nin bu bir yıl yaralarının tedavi olması yahud da işte biraz daha az faal olması zorunlu olan devrede, bir kaç defa Fahr-i Kainat Efendimiz bizzat hanesine giderek, ziyaretiyle müşerref oldu. Fahr-i Kainat Efendimiz Hz. Nesibe'yi ziyaret ederek ona verdiği şerefi biraz daha altunlaştırdı. Biraz daha  billûrlaştırdı. Böyle bir ziyareti sırasında, Hz. ,Nesibe, Efendimiz geldiği zaman bir yemek yaptı. Çorba ile birkaç hurma ikram etti Efendimiz,

   - Sende buyur, ye diye emrettiği zaman Hz. Nesibe,

   - Eğer müsaade ederseniz ben oruçluyum diye cevap verdi.

NESİ VAR,NESİ YOKSA

O yaralarının en ağrılı en acılı zamanlarında ibadetini ve orucunu sırf Fahr-i Kainatı mutlu etmek için onun emirlerinin içerisindeki sıcaklığı kendi gönlündeki sevday-ı Muhammedi ile hamur etmek için kullanan gerçekten emsalsiz bir annemizdi. Zenginleşen Kur'an ayetlerini ezberleyip onları çevre¬sinde anlatan, kendisine her ziyarete gelene bir büyük muallim olan tabiatına sahibti. Medine'nin oldukça zenginlerinden olmasına rağmen, o da bütün islam anneleri gibi, nesi var, nesi yoksa hepsini infak ile dağıtırdı.

GÖNÜLDE BİR FANTAZİ Mİ?

Ne kadar büyük bir inceliğe sahip olduğuna bakınız... . Fahr-i Kainat Efendimize bu kadar yakın olmuş, sevgisi Allah tarafından makbul olmuş bir annemiz hala elinde bir şey tutamıyor.

Emr-i ilahiyi, rızayı Muhammedi'yi kazanabilmek için nesi var nesi yok, mutlaka elinden çıkarmanın o sevdanın bir parçası olduğunu düşünüyor. Bütün mesele buradadır. Bir çokları zannediyorlar ki sevday-ı Muhammedi görüldükten sonra, gönülde bir fantazi olarak, bir kartvizit olarak kalır. Hayır!. .

Evladını feda etmenin, onun uğrunda kanını, canını vermenin sınırı yok! Bunlarla da bitmiyor. Bunları yapmış olmak. da bir şey ifade etmiyor. illa söylemişse onu yapmak O’nun infak et dediği şeyi infak ediyor. ibadet et dediği için ibadet ediyor. Sonuna kadar o sevdanın hamuru içerisinde yaşıyor. Allah, inşaallah bütün buraya teşrif eden kardeşlerimize nasip etsin.

Fahr-i Kainat Efendimizi cennette ziyaret nasip olursa; mutlaka Hz. Nesibe'yi göreceğiz. Çünkü yakınımdasın diyor.

Fahr-i Kainat Efendimizi, o ışığı sıcak olarak fark edeceğiz. Nasıl ki havanın sıcaklığını, havanın elektriğini, manyetiğini fark edebiliyorsa, insanoğlu asıl sevdanın sıcaklığını fark eder

SEVDANIN SICAKLIĞINI HİSSETMEK

Bu sevdanın sıcaklığı içerisinde Hz. Nesibe ondan sonraki savaşlarda da hemen hepsinde eski niteliğiyle yalnız hasta, susuz ve yaralılara, hizmet etmek isterken bu sefer, bundan sonraki savaşlarda da mücahit olarak iki evladı ile beraber, (birisi Halid bin Zeyd, birisi Abdullah hazretleri) devamlı Efendimizin etrafında savaşmayı adet edindi ki; hem Huneyn savaşında, hem Haremeyn savaşında yine kahramanlıklar gösterdi.

MEDİNENİN MİMARİSİNDEKİ ROL

Ondan sonraki planda ise; Hz. Nesibe ibadetlerin, irfanın, ilmin ve Sevday-ı Muhammedi'nin ilk temsilcisi olarak Medine'de İslamiyeti hanımlara en iyi anlatan annelerimizden biri olarak çok büyük bir mesafe aldı. Şimdi bakınız. Bize kadar gelecek himmeti, mutlaka almanız için (Himmetini lûtfedecek İnşallah..) o himmetler içerisinde olun. Birde O bizzat yaşadığı zaman platformunda, o zaman diliminden, Medine'deki pek çok mü'minlere Sevday-ı Muhammedi tarzını yansıttı, intikal ettirdi. Ve böylece Medine'nin manevi mimarisinde ayrı bir rol oynamış oldu.

MÜTHiŞ DUA

Hz. Nesibe'nin dudağından, ağzından düşürmediği duası: "Gönlümü Resulullah'ın sevdasıyla yak! Yarabbi.." diye yaptığı duayı evlatlarına da ezberletti. Sizde hep bu duanın içerisinde yuğrulacaksınız dedi.

OĞLUNA YAPILAN iŞKENCELER

Yetişmiş iyi bir mücahit olmuş olan oğlu Halid bin Zeyd hazretleri Yemende çıkan sahte peygamber üzerine giden ordunun mücahitlerindendi. Ve nasılsa; bazı rivayetlere göre elçi olarak, bazı rivayetlere göre esir düştü. Halid bin Zeyd hazretleri çok yüce bir İslam kahramanı. Kendisine bu yalancı peygamber çeşitli eziyetler yaptı. Bu eziyetlerin içerisinde Rasûlullah'ın sevdalısı olmaktan, mü'min olmaktan vazgeçmesi telkininde bulunuldu. Bunların hepsini terk ettikçe, reddettikçe bir tarafı kesiliyordu. Evvela sağ sonra sol kolunu kesti. Gözlerini oydu. Tırnaklarını kesti, dilini kesti. Bu feci muamele sırasında, Cenab-ı Hak Halid bin Zeyd Hazretlerine annesinin sevdiği duayı hüküm kıldı. "Yarabbi! Levlakın şahının sevdasını gönlüme ver." diyerek. Hem bu cümleyi tekrar ediyordu ve hem Salavat-ı Şerife okuyordu. İşte Hz. Halid bin Zeyd Salavat-ı Şerife okumalarıyla gönlünde Rasulullah aşkını niyaz etmenin gücü içerisinde şehid oldu. Hz. Nesibe o sıralarda 58-59 yaşlarındaydı. Halid bin Zeyd'den, savaş haberi bekliyordu. Ama herkes susuyordu. Nihayet anladı ve "Halid bin Zeyd'den haber vermiyor musunuz? Herhalde şehid oldu. Ama niçin saklıyorsunuz? Bu bir müjdedir. Bu müjde nasıl saklanır? diyor. Etrafına sorduklarında nihayet suskunluklarını giderdiler' ve dediler ki;

   - Şehid oldu. Ya Hz. Nesibe...

   - Peki niçin söylemediniz?

   - Biraz tarzı bizi üzdü de. Onun için, söylemedik.

   - Neymiş tarzı... dedi.

   - Aynen anlattılar.

   - Rabbım! Benim gönlümdeki sevday-ı Muhammedinin böyle bir meyvasını verdiğin için sana hamd ederim dedi. Elbette böyle bir şehadetin sırrıyla ancak Rasulullah'a komşu olabilir dedi.

Hz. Nesibe yanındakilere "Benim gönlüm şimdi büsbütün rahat etti" dedi ve Evlat acısı denilen acının gönlündeki ha.1i ne oldu diye düşünürseniz, gönüldeki acının tek devası Resûlullah'tır dedi. Hz. Nesibe zevkle konuşuyordu.

Gönüldeki acının tek devasısın sen ya Resûlalıah. Sen bütün hastalıkların tek devasısın. Sen gönlümdeki acıyı zevk'e gark ettin. Çünkü ben senin sevdanı, yalnız senin sevdanı

düşündüm, buyurdu.

YALANCIVA KARŞI SAVAŞ

Aradan bir gün. geçtikten. sonra Müseylemetü'l-Kezzab’a bir sefer düzenlendi. Hz. Nesibe bende gideceğim bu sefere dedi. 59-60 yaşlarında bu savaşa iştirak etti. Hz. Nesibe bu sefere bir savaşçı olarak iştirak etti. Nitekim; savaşçı olarak iştirak etmesinin bir büyük sırrı sonradan anlaşıldı.

Çünkü; bu savaş sırasında Kezzab'ın .15-20 bin kişilik kalabalık ordusu kendisini tehdide gelen uslandırmaya, yok etmeğe gelen 5-6 bin kişilik İslam ordusuna karşı ilk anda büyük bir zafer kazandı. İslam ordusu dağılmaya, geri çekilmeye başladığı bir sırada Hz. Nesibe atının üzerinde elinde kılıcıyla seslendi!..

    - Nasıl mü'minlik bu?! Bir haini telef etmekten niçin kaçıyorsunuz? Canınızı dişinize niçin takmıyorsunuz?

Hz. Nesibe bunları haykırarak ordunun önüne geçti. Bir baktılar ki Halit bin Zeyd'in ordusunun başında bir hanımefendi var.. Bu hanımefendi malûm Hz. Nesibe idi.

Kılıcıyla beraber savaşın içine daldı. Ve o savaşta da bir kolunu savaşarak kaybetti. Ama Cenab-ı Hakkın güzel tecellisi aynı zamanda da gözünün önünde o hainin, diğer oğlu Abdullah tarafından parçalanmasını seyretti. Hz. Nesibe'nin diğer oğlu, Kezzabı tepeledi öldürdü. Onu da seyretmiş oldu.Cenab-ı Hak ilkin anne şefkatinin gönle verdiği çok özel ince bir noktadaki Hz. Halid bin Zeyd'e karşı olan ufacık bir duygusunu dahi yeryüzünde boş bırakmamak için gözleri  önünde Hz. Nesibe'nin o hainin yok edilmesini seyrettirdi, gösterdi. Hz. Nesibe annemizin bu sevdasını, bu yansımasını alem-i' İslamın üzerindeki çok özel bir kaç noktasını çok iyi ezberlememiz lazım. Fahr-i Kainat Efendimiz madem ki insanlara lûtfedilmiş, madem ki alemlere rahmet olarak intikal ettirilmiştir. Elbette Onun Medine'ye hicret etmesi, yani Onun Mekke'nin bunalımından, vahşetinden kurtulması elbette Cenab-ı Hakkın takdirinin bir çizgisidir. Elbette Uhud savaşında Cenab-ı Hakka "mutlaka ben kulluğumu göstereceğim. Mü'minler mü'minliğini gösterecek. Biz manevi yardım istemiyoruz" sırrı içerisindeki ricasından sonraki elbetteki Fahr-i Kainat Efendimize bir kimsenin kötülük yapması, hele hele onu şehadete kadar bir noktaya gelmeleri mümkün değil. Bunların hepsini biliyoruz. Ama bütün bunlar Hz. Nesibe'nin gönlündeki sevday-ı Muhammedi ile çakışmıştır. Onun Mekke çölünün vahşetinden kurtulup Medine'ye intikalinde, Hz. Nesibe'nin gönlündeki davetiyle gizlidir. İkincisi o kırk saniyeyi hiç unutmayın. Kırk saniye Hz. Nesibe'nin kalkan olduğu Fahr-i Kainatın bayrağıyız.

Onun sevdalısıyız. O (s.a.v.) şehid olmasın diye göğsünü siper eden Hz. Nesibe'nin hepimizin iman platformunda bu güne kadar gelmemizde çok özel yeri var. Biz onun sevdasına medyun-u şükranız.

Hâşâ bu günkü dilde basit kelimeler kullanmak istemiyorum. Hz. Nesibe olmasaydı her şeyden mahrum olacaktık bir anlamda. Ama yanlış anlamayın. Cenab-ı Hak Fahr-i, Kainatı elbette ziyan ettirmezdi. Elbette Mekke'de halka azap çektirmezdi. Ama Nesibe olmasaydı sorusunu gönlümüzde devamlı yaşatıp, Hz. Nesibe'nin varlığıyla bir mücahit mana kahramanının varlığıyla hepimiz Fahr-i Kainat sevgisinin mutlak olduğuna Fahr-i Kainat Efendimize yürekten inandım. Eşhedü enne Muhammeden Rasulullah demekle bitmiyor. Mutlaka ona bir sevda duymamız gerekiyor ki; onu bize  öğreten Hz. Nesibe'dir.

Bu sevdayı bulduğumuz takdirde, gönlümüzde her türlü fedakarlık. Mutlaka Hz. Nesibe'nin yaptığı fedakarlıkları elimizde kılıçla tekrar etmemiz gibi düşünmeyiniz! Peki neyi düşününüz?

NEFİSLE BÜYÜK SAVAŞ

Nefsinize karşı savaşı düşününüz. Fahr-i Kainat adına nefsinizle savaşınız. Çünkü; nefsinizle yaptığınız savaş bizzat Fahr-i Kainat Efendimizin ifadesiyle o devrin en büyük, en sert Mute savaşından bile daha önemliydi. Çünkü Mute savaşından dönerken (en sert bir savaştır.) Efendimiz "asıl şimdi büyük savaşa dönüyoruz." dedi. İşte Hz. Nesibe'nin mücahitliğin i nefsimize karşı savaşta kullanacağız. Fahr-i Kainat sevgisi uğrunda hiçbir nefsaniyete girmeyeceğiz. Eğer nefsaniyete gidersek eğer nefislerimizin esiri olursak yazık olur. Hz. Nesibe böyle öğretmedi bize. Hz. Nesibe evladının kanayan, ölmek üzere olan, kan kaybından ölmek üzere olan evladının kolunu sararak savaşın nasıl olacağını gösterdi bize.

EVLAT SEVGİSİNDEN ÖTE

Demek ki, evlat sevgisinin de ötesine geçerek nefislerimizle savaş etme sırrını Hz. Nesibe'den öğrenmiş oluyoruz. Büyük bir kayba dahi uğrasa yine Resûlüllah'ın savunmasından, Rasûlüllah'ın emirlerinden ayrılmamak sırrını Hz. Nesibe'den öğreniriz. Binaenaleyh her mü'min veya mü'mine Hz. Nesibe'den sonra (çok sıcak bilin ki) Hz. Nesibe ve diğer İslam anneleri için, hatta bizzat Efendimizin tanımlarıyla bir mü'mine için dişilik-erkeklik kavramları yoktur. O bir er'dir. Er kişidir. Tıpkı Habib-i Neccarı Yasin'in ismen olmasada şeklen tarif ettiği bir vücut, birer kişidir. Binaenaleyh Hz. Nesibe bir er kişidir. Annemizdir.

İSLAM HANIMLARININ ŞEREFİ

Annemiz olması bütün İslam hanımları için bir şereftir. Ama onun bize öğrettiği Sevday-ı Muhammedi'ye karşı rikkat, riayet ve nefsimizle bu uğurdaki savaşımız sürmelidir. Asr-ı saadetteki savaşlar devam etmektedir. Zira nefsimizin de bir Bedir savaşı vardır. Nefsimizin de Uhud savaşı vardır. Hayatımızda bunları hep tekrar ederiz.

MADDİ MENFAATLER VE SAVAŞ

Maddi menfaatler nefsimizin önüne serilmeye başladı mı, savaş önümüze çıkar. Bakınız size nefisle çok önemli bir şeyi anlatmak istiyorum. Hz. Ali'nin hilafeti sırasında, biliyorsunuz bir takım kargaşalıklar oldu. Hatta hatta bazı densizler, Hz. Ali'yi dirayetsizlikle yahutta otoritesizlikle. itham etmeye kalktılar. "Diğer halifelerde bu otorite vardı. Hz. Ali bu otoriteyi iyi kullanamadı" Anlamına gelen şaşkın sözleri söylediler. Ama Hz. Ali bize öyle bir cümle bırakmıştır ki, bütün böyle şaşkınların yanlış nazarlarını, yanlış teşhislerini kökünden deviriyor.

"BEN DÜNYAYI BOŞADIM"

Hz. Ali Efendimizi dünyaya, otoriteye çağıranlara:

   - "Beni dünyaya çağırmayın! Ben dünyayı üç talak ile boşadım... Yeniden nikahlamam! Dünyaya dönüş benim için mümkün değil" diyor.

Sıradaki cümle işte nefsin arkasından gitmek. Çünkü insanı o kadar yaklaştırır ki, hilafetin ihyası için, alem-i İslamı toparlayabilmek için, dünyaya biraz taviz vermek, insanlara biraz maddi taviz vermek ister.

KARTON FİLMİN SİYAH BEYAZI

İşte nefsin taa derinliğine kadar gelen aldatıcılığına karşı gönlünüzde Hz. Nesibe'nin kılıcını unutmayın. Evladının akan kanına, kendisinin parçalanmış vücuduna rağmen, Fahr-i Kainata ait bir sevda yaşatmak istiyorsak, nefsimizle mücadelede Hz. Nesibe'nin sırrını yaşamalıyız. Dünya çok basit bir görüntüdür. inanınız buna.. Karton filimin siyah beyazıdır. Asıl gerçek büyük sahne, ilahi sahne olan cennettir. Eğer bir benzetme lazım gelirse, büyük senaryo canlı senaryo orada dururken, dünya dediğimiz şey, siyah beyaz kartondur, filimdir. Bu karton filimin içerisinde nefislerimizin oyuncağı olmak, nefsin rağbet ettiği korkaklıklara düşmek,. nefsin rağbet ettiği sevday-ı Muhammedi'ye karşı çıkmaya rağbet etme, ne kadar elim bir şeydir.

AŞKTA TEREDDÜT

İslam olduğunu söylerken, Fahr-i Kainat aşığı olduğunu söylerken, "acaba bazılarına batar mı?" diye tereddütle gaflete düşmek, alem-i islamı ne hale getirmiştir?!..

Allah hepimizin gönlüne nasip etsin Fahr-i Kainat aşkını…

Medine sırrını taşıyarak, Sevday-ı Muhammedi uğruna feda edilmeyecek hiç bir duygu yoktur. Bütün duygularımızı, nefsimizin bütün hainliklerini Sevday-ı Muhammedi uğruna feda edeceğiz. Allah onların, himmetinden, tasarrufundan, onların öğrettiği, sevday-ı Muhammedınin bir nebzesi bile de olsa gönlümüzdeki zevklerinden mahrum etmesin.

Şimdi, hep beraber Hz. Nesibe annemiz için bir Fatiha okuyacağız. Hepimiz gönlümüzden ayrıca niyaz edeceğiz inşaallah! Eşlerimize, dostlarımıza, bu ayda doğacak yavrularımıza Allah Nesibe ismini nasip etsin.

DUA

Efendimizin mübarek mutahhar, aziz, lat1f ruh-u şeriflerine, ehl-i beyt'in kerbela şehitlerinin ve Hz. Nesibe annemizin ve oğullarının ruhuna niyaz ederiz. Lütuflarından, keremlerinden, ilgilerinden, şefkatlerinden bizleri mahrum etme. Onların kölesi olma şerefini ebediyen bizden alma. Gönlümüzde Hz. Nesibe'ye layık bir Sevday-ı Muhammedi gücü ver... Yarabbi!

Allah Selamet versin hepinize...

Allah gönüllerinizi Muhammed (s.a. v.) zevkinden ayırmasın. Amin.

 

Onk.Dr.Haluk Nurbaki


Baglantı


25/12/2006 - Haluk Nurbaki | Hz.Esma (r.a)


Hz. Esma (r.anha) annemizin İslama olan hizmeti ve Efendimize (s.a.v.) olan hizmeti ve bunun yanı da çok enterasan olarak bir çok İslami yasaya katkısı vardır. Bazı ayetler Hz. Esma'nın bir hadise üzerindeki intizarına, bekleyişine cevap verecek şekilde gelmiştir.

Çok değişik bir takım olaylarda Hz. Esma'nın vasıtasıyla intikal etmiştir. Hz. Esma annemiz Hz. Ebu Bekir'in kızıdır. İslamiyet intişar ettiği zaman on altı yaşındaydı. Biliyorsunuz Hz. Ebubekir'in bir ikinci kızı da Hz. Aişe'dir. Esma annemiz Hz. Aişe'nin ablasıdır, ama anaları aynıdır. Tarihi malumatlar pek yerli yerinde değil. Hz. Ebubekir İslamiyeti kabul ettikten sonra Hz. Aişe'nin de annesinin İslamiyeti kabul ettiği bilinmektedir. Fakat Hz. Esma'nın annesi İslamiyeti kabul etmemiştir.

İSLAM MÜZİĞİNE MÜSADE

Hz. Esma ışığını ilk bu olayda sergileyecek. Hz. Esma onsekizinci Müslüman olmak şerefine erişmiş, onsekizinci Müslüman olarak İslamiyeti kabul etmiştir. Demin söylediğim gibi mânâda hiç bir tesadüfün yeri yoktur. Onsekiz sayısı biliyorsunuz. Mevlevilerin özel saydıkları kutsal bir sayıdır. İşin bir hikmeti de İslamiyetteki müziğe izini Hz. Esma almıştır. Bakın burada büyük bir hikmet vardır. İslam müziğinin doğmasına ve İslam müziğinin bir birinden güzel eserler vermesine Hz. Esma'nın gönlündeki bir ceryan vesile oluyor.Bu ceryanı biraz sonra anlatacağım.

Hz. Esma onsekizinci Müslüman olarak yerini aldığı andan itibaren Fahr-i Kainat Efendimizin (s.a.v.) etrafında pervane olmuştur. Yani O'nun (s.a.v.) hem şahsı hizmetlerini yapmada, hem de İslamiyeti yaymada büyük bir girişimci olmuştur.

Fevkalade zeki, yüksek seviyede hafızalı, çok üst seviyede ahlaklı bir hanımefendi olduğu için Rasûlullahın ağzından çıkan her ayeti kerimeyi, her hadis-i şerifi kapıp, kapı kapı dolaşarak Müslüman arayıp, Müslüman yetiştirmek için bir asker oldu. Müslüman ceryanı taşımak için adeta Fahr-i Kainat ordusunun ilk manevi neferi 'olmuştur. Bu vasfı yanında özellikle Efendimizin (s.a.v.) günlük hayatında çok önemli hizmetlere vesile olmuştur. Şöyle ki, Hz. Ebubekir Hz. Esma'nın annesinin Müslüman olmamasından dolayı rahatsız olmuştur. Çünkü, Efendimiz (s.a.v.) Müslüman olmayan eşlerle birlikte olmayı kaldırmıştır prensip itibariyle... Nitekim Hz. Şeyma'nın kocası Bigât Müslüman olmadığı için ilgisini kesmiştir. Aynı evde oturmaya cevaz olsa bile hanımlık ilgisini, erkekse erkeklik ilgisini kesmek zorundadır.

İşte bu hadise içerisinde acaba aynı evde otursa da mı ilgisini kesse, yoksa bir başka çare mi bulsam düşüncesindeydi Hz. Ebubekir... Ne olacak diye düşünceli dururken bir gün Hz. Esma babasına sordu:

   - Baba senin canın bir şeye sıkılıyor, nedir bizde bilelim?

Hz. Ebubekir (r.a.)'de Hz. Esma'ya:

   - Kızım annenin Müslüman olmayışı beni çok rahatsız ediyor diye cevap verdi. Bunun üzerine babasına Hz. Esma şu teklifte bulundu.

   - Gönder gitsin annemi baba!.. Gönder gitsin... Allah demeyenin bu evde işi yok.

BİR GÖNLE İMAN DÜŞERSE

Şimdi bu söz söylendiği zaman insanlar "annesine karşı bu tavrı nasıl yapar" diye düşünebilir... İşte bir gönle iman düştüğü zaman o bir zevk alemidir ki, Allah'tan gayrısını tanıması mümkün değildir. O cümle söylendiği zaman başlayan ışık Efendimize yansıdıktan sonra Hz. Esma, Fahr-i Kainat Efendimizin çok sevdiği bir evladı mahiyetine girdi. Ve Efendimiz bütün ufak tefek işlerini Hz. Esma'ya yaptırmaya başladı.

EFENDİMZE HİZMET ETMEK

Fahr-i Kainat Efendimize ait, ona dair en ufak bir işi yapmak, katkıda bulunabilmek büyük bir şeref unsurudur, bahşişdir. Bunu her hangi birisine teveccüh ettirmek o insandaki çok büyük değerin emsalidir.

Hz. Esma (r. anha) fevkalade marifet sahibi bir hanımefendiydi. Fahr-i Kainat Efendimizin gömleklerini dikmeye başladı. Bundan itibaren Efendimizin giyinmekteki zevk-i selimini anlamaya başladı. Daha ewel gömlekler sıfır yaka şeklinde dikilirdi. Bir defasında Fahr-i Kainat Efendimiz Esma annemize "bu yakalan biraz şöyle kaldırmak mümkün değil mi?" demişti. Bugünkü tabiriyle hakim yakayı ta'rif etmişti Efendimiz.

   - Hay hay ya Rasûlallah diye cevap verdi annemiz.

Ondan sonraki bir zamanda Efendimiz "hep önde oluyor düğmeler, acaba şöyle yana doğru alsak düğmeyi daha şık olmaz mı?" dedi. Hz. Esma yine Efendimize hay hay dedi ve o tarz gömlek dikti. Rasûlullahın sevdiği renkteki kumaş parçalarını ele geçirdiği zaman yalvarırdı. "Ya Rasûlallah bir gömlek dikeyim" diye. İşte Efendimize hizmetleri bu tarzda başladı.

EFENDİMİZİN GİYİMİNDEKİ ŞIKLIK

Burada dikkat ederseniz Hz. Esma (r. anha) bize hizmetleri vasıtasıyla bir mesaj veriyor. Efendimiz fevkalade şık giyinen bir insan. Hz. Ali'ye soruyorlar. Rasûlullah nasıl giyinirdi diye... "Devrinin en şık giyinen insanıydı." diyor Hz. Ali. Bir takım insanların sandığı gibi, taklit ettiği gibi değildir.

Herkes Hz. Esma'ya enva-i çeşit model yaptırdığını biliyor. O günün ölçüleri içerisinde yakasını değiştirerek, düğmesini sağa alarak en güzelini bulmak için bir araştırma yapmak, giyimde zevk-i selimi bağdaştırmak demektir ki, bunun da mimarı Hz. Esma'dır.

Hz. Esma (r. anha) annemizin ilk on yıllık Mekke devri içerisindeki hizmetleri İslamiyeti ev ev yaymakla oldu. O zaman bu hizmeti yapanlar Hz. Ömer'in kardeşi Hz. Fâtıma (r. anha), yine bu hizmetleri yapan Ümmül Fadl (r. anha) [Hz. Abbas'ın eşi], ve Hz. Esma idiler. Bu üçü kapı kapı dolaşırlardı. Sokaktaki insanın isyanına rağmen İslamiyeti perde perde evlere naklederlerdi. Bu fevkalade önemli bir şeydi. İşte bu ilk yüzelli mü'minin kuruluş seramonisini yapan üç dört kişiden bir tanesi Hz. Esma'dır.

ASR-I SAADETTE ÜÇ ESMA'LAR

Bu vesile ile bir şey daha söylemek istiyorum. Onları da rahmetle anmak üzere İslam tarihinde, asr-ı saadette ki üç Esma'yı söyleyeceğim. Bunlardan iki tanesi Mekke'li bir tanesi Medine'lidir. Medine'li Hz. Esma savaşcılığıyla meşhur... Her savaşa Rasûlullahın özel iziniyle girerdi Medine'li Esma vurduğu kılıçla kMirin kellesini bir saniyede düşüren müthiş bir hanımefendi idi.

İkinci Esma diyeceğimiz diğer Esma'da Hz. Cafer-i Tayyar Efendimizin eşi sonradan Hz. Fatıma annemizin dünyasını değiştirmesiyle Hz. Ali ile evlenen hatta bir aralık Hz. Ebubekir'le evlenen çok yüce bir annemizdir.

Üçüncü Esma'da şimdi konuştuğumuz Hz. Ebubekir kızı, aşere-i mübeşşereden [yaşarken cennetle müjdelenen on kişi] Hz. Zübeyir'in eşi, Hz. Aişe'nin ablası olması dolayısıyla Peygamber Efendimizin baldızıdır.

Bu maddi sıhriyyet, sıradan bir sıhriyyet değil. Çünkü elest meclisinde Efendimizin nuru parladıktan sonra, nuru Muhammedi intikal ettikten sonra iki tarz halka yayıldı.

ELEST'TEN GELEN İKİ TARZ TECELLİ

Bunlardan bir tanesi Efendimize maddi sıhriyyet şeklinde tecelli etti. Yani akrabalık şeklinde... Daha özünde de ehl-i beyt ve al-i aba şeklinde tecelli etti. Bir tanesi de dostluklar şeklinde, ashab-ı güzin dediğimiz yakınları şeklinde tecelli etti.

İşte bu sıhriyyetle dostluklar arasında bir köprüydü Hz. Esma. Onsekizinci Müslüman olarak hem ashap, hem de akrabalık yakınlığı dolayasıyle iki halkanın elestteki, güçlü kadronun sanki arasında bir ihtizaz gibidir. Bu ihtizazı, yani titreşimi adeta Efendimizin etrafındaki coşkusuna karşı Cenab-ı Hakkın verdiği bir lütuftur. Onu Efendimize baldız olarak mükafatlandırması, onu Ebubekir'in (r.a.) kerimesi olarak intikal ettirmesi, elestin lehv-i mahfuzda nakşolmuş özel sırlarıdır. Hz. Esma'nın Efendimize hizmetlerindeki sonsuz başarısı, sonsuz sevimliliği özellikle hicrette çok enteresan bir şekilde zuhur etmiştir.

HİCRETTEKİ ROLÜ

Fahr-i Kainat Efendimiz aniden Hz. Ebubekir'in (r.a) evine gelerek "hadi bakalım Medine'ye gidiyoruz" diye emrettiği ve hâneyi büyük neş'eye boğduğu zaman, "bütün iş sana düşüyor Esma" dedi. Gerçekten onların gidişlerini saklamak, onlara lazım gelen yiyeceği, içeceği mağaraya taşımak Hz. Esma'ya kalıyordu.

Hz. Esma hem sevinçle, hem telaşla, hem de büyük bir rikkat ve dikkatle vazifesini eksik yapmamak için yiyecekleri hazırladı, suyu hazırladı. Bunların her ikisini biri kırba biri bohça tarzında hazırladı. O kadar telaş ediyordu ki, o sırada bunları bağlayacak bir şey bulamadı. Arap hanımlarının, özellikle asil Arap hanımlarının belinde, bir ucu dizden aşağı inen süs kuşağı olurdu. Bu süs kuşağını kesti, yarısıyla suyu yarısıyla yiyecekleri bağladı. Bunları mağaraya götürdüğü zaman Efendimiz çok enterasan bir iltifatta bulundu. Hz. Ebubekir'e "Cennette bu iki kuşağın karşılığı iki ayrı sır vereceğim. Esma'ya" dedi. Bu sırlardan bir tanesi dünyada tecelli etmiştir. Yeryüzünde de inşaallah İslam hanımefendileri onun sırrıyla feyiz alacaklardır..

EBU CEHİLE KORKUSUZCA CEVAP

Hz. Esma'da mağarada olan Fahr-i Kainat Efendimize karşı hizmetlerdeki sıddıkıyet o kadar ileride idi ki, bunu kafirlere korkusuzca tavrında görüyoruz. Kafir sınıfı ve onların temsilcisi olarak Ebu Cehil, Hz. Ebubekir ortada görülmediği için "bunlar bir şeyler yapıyorlar telaşı içerisinde idi. Hz. Ebubekir'le Fahr-i Kainat Efendimiz. mağarada iken Ebu Cehil telaş içinde kapıya geldi. Hz. Ebubekir'i sordu. Hz. Esma'dan yok cevabını aldı.

Ebu Cehil:

   - Nerede diye sordu. Hz. Esma (r.anha)

   - Bilmiyorum cevabını verdi.

Bunun üzerine Ebu Cehil, Hz. Esma'ya çok şiddetli bir tokat indirdi. Sonra da bir kaç tekme vurdu, gırtlağına çöktü ve elinde kılıcıyla, "söylemezsen seni öldüreceğim" dedi. Hz. Esma'da:

   - Bilmediğim şeyi söyleyemem dedi.

Yani ölümle ağız ağıza geldiği halde o büyük sırrı, ilahi sırrı onlara intikal ettirmedi. Buda Efendimiz tarafından hoş karşılanmış ve şöyle medh-ü sena görmüştür:

Hiç kimse, hiçbir asker bu kadar cesur görev göremez. Boynunda ölüm korkusuyla yerlerimizi söylemedi Ya Ebubekir. Dikkat ediyor musunuz bu inceliği dedi. Nitekim böylesine artan muhabbet bir gün İslam dünyasında büyük bir önerinin yahutta tezahürün vesilesi oldu.

HZ. ESMA VE MÜZİK

Hz. Esma çok güzel def çalardı. Bir gün evde Hz. Aişe ve bir kaç arkadaşıyla beraber def çalıyorlardı. Hz. Ebubekir, Efendimizle beraber camiden gelirken def seslerini işitti. Hz. Ebubekir büyük bir telaşla önden fırladı içeri girdi ve "Ne yapıyorsunuz siz" dedi. Rasûlullah geliyor diye defi yatağın altına sakladı. inşaallah duymamıştır diye gönlünden geçiriyordu. Hz. Esma o zaman otuz yaşında falandı.

Resûlullah Efendimiz "Burada çok. güzel bir def çalıyordu. Kim kestirdi onu" dedi. Herkes yere baktı. Hz. Ebubekir'de yere bakınca "Ya Esma çıkar o sakladığın defi çal," buyurdu.

İslamiyette müzik böylece Hz. Esma'nın Efendimizin gönlüne karşı duyduğu büyük muhabbetin bir iltimasnamesidir. Bu karar, bu ferman Hz. Esma (r. anha) vasıtasıyla gelmiştir. işte hikmetlerin incesi de bunu geniş bir şekilde yaygınlaştıran Mevlevilik adeta 18. Müslüman olan Esma'nın esrannda gizlenmiş bir tarikattir.

HZ. ESMA'DA SEHA

Şimdi Hz. Esma'nın ahlakına ait hususiyetleri anlatacağım. Hz. Esma'nın bütün ömrü fakir geçmiştir. Eşi Zubeyir ise bir savaşçı olarak, asr-ı saadetteki bütün savaşlara girmiş bir kahraman olarak, en azından ganimetlerden düşen hisseler dolayısıyla hali vakti yerinde olması lazım gelen bir kimse olduğu halde Hz. Esma'nın dağıtmasına serveti dayanmamıştır. Böylece Hz. Zübeyir fakir olmaya mecbur olmuştur.

Hz. Esma, Zübeyir nereden ne ganimet getirdi ise hepsini dağıtmış ve böylece neredeyse yiyeceğe, içeceğe muhtaç hale geldikleri zaman Efendimiz bir hurma bahçesi hediye etmiştir Hz. Esma'ya.

O hurma bahçesine gidip gelmek de bayağı güç bir işti. Üç saatlik bir yoldu. Oranın bakımını yapmak, ardan hurma getirmek zor geliyordu Hz. Esma'ya. Her rastladığında Efendimiz devesini çöktürür, "Bin ya Hz. Esma" derdi.

Hz. Esma taaccüp eder binmezdi deveye... Ama bu olay asr-ı saadette, Efendimizin Hz. Esma'ya karşı sıcak sevgisinin bir sembolü olarak anılmıştır. Bu ne büyük iltifattır, seni gördüğü zaman devesini çöktürüp seni devesine almak istiyor derlerdi.

AKŞAMDAN GELENİ, SABAHA DAĞITIRDI

Hz. Esma'nın bu seha hususiyeti o kadar Efendimizin emrine mutlak uymak hadisesiydi ki, akşamdan geleni sabaha bırakmazdı. İslamiyetin yardım tarzları, cömertlik, ita, ittika, infak sonradan gelen insanlar tarafından dar çerçevelere sokulmaya çalışılmıştır. Halbuki Efendimizin ita'da ve infakta sınırı yoktur. Nitekim bir gün Efendimiz Medine'de sohbeti sırasında, sohbeti keserek caminin bitişiğindeki hane-i saadetlerine kadar gitti ve bir müddet sonra döndüler.

Ashap Efendimizin hiç yapmadığı bu işe şaşırmış, sohbeti kesecek kadar önemli olan bu aciliyeti merak etmişlerdi. Efendimiz sabah ezanından evvel tasadduk etmeye niyetlendiğim bir kaç kuruş "Vardı. Akşam o akçeleri unuttuğum için huzursuz oldum, sohbet edemedim" buyurdu.

Bunu işiten Hz. Esma (r.anha) bir kuruş bekletmezdi. İşte onun için bütün ömrü gerçekten fakirlik içerisinde geçti derken, akşamdan geleni sabah namazından evvel dağıtma alışkanlığındandı.Hz. Ebubekir'in kızları çok cömert idiler. Hem Hz. Aişe hem Hz. Esma.

Ancak Esma ile Aişe arasında bir fark vardır. Hz. Aişe evinde duran parayı icabında biraz daha üstüne gelsinde ondan sonra bir fakirin işini görebileyim diye huy edinmişti. Hz. Esma ise olduğu anda mutlaka dağıtırdı. Hz. Esma'nn hususiyeti o anda o parayı mutlaka dağıtmaktı. Sabah namazından evvel mutlaka fakire tasadduk etmekti ve bu yüzden bu dünya ile irtibatı yoktu.

Ama buna karşılık çok çalışkandı, o bir avuç hurma bahçesi'nin mahsülünü alıp evi geçindirebilmek için akla karayı seçerdi. Çünkü beş oğlundan sonra üç kızı vardı. Onları besleyebilmek için, onlara annelik yapabilmek için ve ömrünün çoğu savaşta geçen eşi Zübeyir'i aratmamak için fevkalade çalışırdı. Ama buna rağmen fakirdi. İşte İslam sembolünü temsil eden Esma (r.anha) sırrı budur.

Meskenetin ve tembelliğin dışında anormal bir çalışma ama buna rağmen.dünyaya bağlanmama. Dünyadan gelen her şeyi başkalarıyla paylaşma. Çünkü İslamiyetin özündeki iki yasanın sırrı namaz ve infaktır, infakda her nimeti paylaşmaktır. İşte Hz. Esma'nın bu hususiyetleri ahlakındaki geniş seha onun gönlünde öyle bir hamur açtı ki, bu sefer ayetleri ezberlemekte, Kur'anı yorumlamakta hadisleri ezberlemekte, özellikle büyük bir İslam hukukcusu olan Hz: Aişe'nin hukuk kurallarını ezberleyip yaygınlaştırmakta büyük bir görevalmış oldu.

HOCALIĞI VE KUR'ÂN YORUMCULUĞU

Hz. Esma yüz yaşına kadar yaşamış ve bu ömrü içersinde devamlı suretle İslam cemaatlerini eğitmiş bir insandı. Hac zamanında özel çadırını açar bütün gelen müminlere ayet. Okutur, Kur'an okutur, İslam hukukunu okuturdu, O tam manasıyla bir hocaydı.

RÜYA YORUMCULUĞU

Bu hocalığının yanında Kur'an ayetlerinin yorumu konusunda da çok ustaydı, hatla o çağın içersinde çok güzel rüya yorumlamasıyla meşhurdu. Asr-ı Saadetle Efendimizden sonra en iyi rüya yoran Hz. Esma idi. Kendisine bu üstün kabiliyetinin hikmetini, sırrı soranlara, "hamd olsun Rabbıma Efendimiz bana lütfediyor, manadan rüya yorumunu öğretiyor” derdi.

Bu yorma sanatı ilmin anahtarıdır. Eğer bir bilgiler demetini yorumluyabiliyorsanız o ilimdir. Çağımızda dikkat ederseniz yorum sıfıra inmiştir. Bilgiler demeti çoğalmıştır. Bire beşyüz artmıştır, bin sene evvelinde bir bilgi varsa bu günkü çağda bin bilgi vardır, beşyüz bilgi vardır ama yorum yoktur.

Çünkü bilgiler demetiyle bir şeyler çıkar sanıyor insanoğlu. Birçok şeyleri bilirsek bir şeyler çıkar sanıyor, halbuki yorum olmadan bilgiler demeti insanı Allah'tan koparmaktan, dünyaya biraz daha hilekar yapmaktan daha öteye geçemez. Hz. Esma'nın en - büyük hususiyetlerinden bir tanesi Kur'an yorumlamaktaki ustalığıdır. Hatta .Hz. Aişe ile kıyasladığımız zaman Hz. Aişe daha çok İslamiyetin hukuk mimarıdır. Çünkü Efendimiz (s.a.v) Kur'anda hukuka ait ayetlerin nasıl yorumlanması gerektiğini Hz. Aişe'ye öğretmiştir. Eshabın ısrarla hukuka ait bilgi istemelerine karşılık "ben İslam hukukunu Aişe'ye öğretiyorum benden sonra o size bunları daha net açıklar" demiştir. Ve koskoca bir İslam hukuku Aişe'nin lisanından doğmuştur. Sanmayın ki yalnız İslam hukuku muhakemat hukuku dediğimiz hukukun temel ilkeleri Hz. Aişe'nin yorumlarından gelişmiştir. Eski Osmanlı mecelle sistemi Hz. Aişe'nin yorumlarından ibarettir. Ve bugün dünya hukukunda mecelle'den daha üstün bir hukuk usulü yoktur. Hukukun temel ilkelerini Hz. Aişe anlatmıştır. Hz. Esma, Hz. Aişe'nin İslam hukuku üzerindeki geniş bilgilerin yanında Kur'anın diğer yönden özellikle bilimsel yönden, ilmi, yönden, içtimai yönden yorumlarını Hz. Esma yapardı yani bu iki kardeş Kur'an yorumu hususundan çok ustaydı. Ancak burada size çok önemli bir ilahi hikmeti anlatmak istiyorum.

HZ. ESMA NEREDE OKUDU?

Hz. Esma Allah okulunda okumuş, Efendimizin yakıni olmuştur. Ama beşeri gözle baktığınızda bir an için düşünün... Hz. Esma hangi okulda okudu, hangi üniversiteden mezun oldu da Kur'an'ı yorumlayabildi? Hangi kitapları okudu da, onların ışığı altında Kur'an'ı yorumladı?

Yorumlayabiliyor çünkü Kur'anı yorumlayabilmek bir gönül meselesidir.

Bir hadis-i kudside "Kur'anla insan ikiz kardeştir" buyuruyor Cenab-ı Hak. Bu ne demektir? İnsan gönlünde Kur'an'ın bir tarz motifi, kopyası vardır. Hem de öz manasıyla, bütün mana derinlikleriyle mevcuttur. İşte bunu yakalayabilmek ayetin yorumunu yapabilmek gönlündeki Kur'an kopyasının yazılı şifresini bilmek demektir. Bunun için de ne lazımdır? Bunun birinci anahtarı muhabbet-i Muhammedidir. Efendimize karşı duyulan sevdadır. Kim ki, Efendimize karşı ciddi bir sevda duyarsa açsın Kur'an'ın istediği ayetini yorumlasın. Tabii bunu gaflet gözüyle görmemek lazım. Kuru kuruya ben muhabbet ediyorum demek caiz değildir, mümkün değildir.

MUHABBETİN İSBATI

Ben size bir misal vereyim. Hz. Esma (r.anha) Efendimize karşı duyduğu muhabbeti hayatının pek çok safhasında ispat etmiştir. Bunlardan bir tanesi İslamiyetin ilk yayılmasındaki teşebbüsleri ve sonu gelmez gayretleri, boynu sıkılmasına rağmen Efendimizin yerini söylememesi gibi sadakatı olurken, daha önemlisi ahlakına Fahr-i Kainat Efendimizin sevdasını nakşedebilmektir.

AŞIKIN İSBATI İNfÂK

Bakınız, dikkat ediniz eğer bir kimse çıkarda "Ben Fahr-i Kainat Efendimize aşığım derse, " Ne kadar infak ediyorsun neyini verdin. Allah yoluna, insanlara neyini verdin?" diye soracaksınız. Hz. Esma sırrını anlatmaya geçiyorum. Hz.Esma gibi sevmek lazım. O evinde parayı bekletmezdi. Ben sabaha kadar tasadduk ederim diyen bir sevdaya "sahipti. Onun için Kur'an'ı tevil edebiliyordu. Zahiri bilgilerimiz itibariyle hiçbir tahsili olmadığı, kesbi bir ilmi olmadığı halde ilimde her türlü inceliği biliyordu. Neden?

Çünkü gönül kapısı açıktı. Gönül kapısını açmadan ilmi yakalayabilmek, hele yorumu yakalayabilmek çok zor bir iştir. Bir insan 60 yıl tedris ederek, öğrenerek, kesbederek öğrenecekleri şeyler, gönülden gelen ceryanın her ana vereceği yorumun bir zerresine ulaştıramaz.

HZ. ŞEMS’TEN NE ÖGRENDİ MEVLANA?

Müteaddit defalar söyledim, çok hoşuma gittiği için bu konferansımda da tekrar etmek istiyorum.

Hz. Mevlana'ya sordular. Siz şemste ne buldunuz? Şems'ten ne öğrendiniz? Biz sizi tanıyoruz, siz Selçuk Üniversitesinin rektörü idiniz, hadis hocasıydınız*, ilimde zirvedeydin iz dediler. Bu soruyu sormalarının sebebi Hz. Mevlana "Biz Şemse rastlamasaydık ne dinimiz, ne gönlümüz olurdu" demesiydi. Nasıl bir laftı bu... Kesbettiği bilimle zirveye ulaşmış bir insan bu sözü söyleyince herkese bir şaşkınlık gelmişti.

O zaman biz yandık dediler ve ne öğrendiğini merakla sordular. Hz.Mevlana bakın dedi?

   - Ben Şemse rastlamadan evvel üşüyüp geldiğim zaman evde ocağın başında ısınabiliyordum. Şems'ten sonra ısınamıyorum. Çünkü Şems bana "yeryüzünde bir tek mü'min yaşıyorsa ısınmak “yetkin yoktur" diyordu.

SEVGİDE AMAÇ NEDİR?

Hepiniz seversiniz eşinizi, çocuğunuzu, ananızı babanızı veya başkalarını... Peki amaç nedir? Sevdiğini mutlu etmek değil midir? Fahr-i Kainat Efendimizi sevdiğini iddia eden insan O'nu mutlu etmek, razı etmek ister. Bu rıza da mutlaka infaktan geçiyor.

Fahr-i Kainat Efendimiz nasıl her şeyini dağıtmışsa, sizde her şeyinizi dağıtacaksınız. Hiç çaresi yok. Ama bu demek değil ki, herkes çulsuz kalsın da geçsin bir tarafta otursun. Hayır, ama, infakı yakalamadığımız için Efendimize karşı sevgimiz sahte oluyor.

Allah inşaallah bugünden bu sırrını bize vermiş olsun. Hz. Esma'yı anma fırsatı verdiği bu günden itibaren İslamların gönüllerinden Esma (r.anha) geçsin ve insanlar başkalarına bir şeyler vermedikçe sevday-ı Muhammediyeyi yakalayamayacaklarını öğrensinler. Dostun olmaz dediği, düşmanın korktuğu şu güzel İstanbul bu sırla mutlaka ve mutlaka İslamiyetin merkezi olsun. Şu andan itibaren bu sırra erebilmek için Hz. Esma'nın cereyanını bütün mü'min ve mü'minelerin gönüllerine inşaallah soksun. Onun sevgisini gönüllerimize intikal etlirsin. İnşaallah konuşmamın sonunda hep beraber niyaz edeceğiz Hz. Esma'ya.

SEVDA-Yİ MUHAMMEDİYE TUTULMAK

O zaman görsünler Ulubatlı Hasan'ın kuleden düşerken niçin güldüğünü? Millet o sırrı yakaladığı zaman anlayacak mukavva heykellerden boşu boşuna korktuğunu. Rus ne der, komünistler yeniden gelir gibi heyûla laflar çıkarmanın ne kadar süprüntü olduğunu anlayacak, milletçe sevdayı Muhammediye tutulduk mu?

Her mü'minin gönlünde asr-ı saadetin sırları, cesaretlin ışıkları, infaklar, fedakarlıklar doğupta sevdayı Muhammediye bir. bir tutulduk mu İstanbul'ca tutulalım. Toptan tutulalım inşaallah. Dışımızda kimse kalmasın.

YORUMUNUZU ONDAN ALIN

Güzel bir rüya gördüğünüz zaman özellikle rüyanızın içersinde Allah'a (c.c) Efendimize, İslam velilerine ve Ashaba ait bir silüet varsa ve böyle bir rüyanın yorumunu istiyorsanız sabahleyin kalkınca üç ihlasla bir fatiha okuyarak Hz. Esma'nın ruhuna hediye edin. O size yorumunu verecektir. Hz. Esma (r.anha) ondört asır evvel ışık tutmuş, İslamiyeti köşe köşe dolaştırmış, şimdi perdenin arkasına geçmiş değil. Mümin haşa ölmez dediklerinde siz şakamı sanıyorsunuz? Her an hazırdır.

İş ona iltica etmek, .ona sokulmasını bilmektir. Siz eğer Hz. Esma'dan sır almak istiyorsanız elinizi biraz cebinize atın, sehanızı gösterin. En azından ona muhabbetle, ona hayranlıkta bir noktaya gelin.

ONLARI BAŞKALARIYLA KIYAS ETMEYİN

Allah (c. c) aşkına sıradan bir takım maymun insanlarla İslam büyüklerini mukayese etmeyin. Bu mümkün değildir. Onların bir tanesi trilyon kere trilyon olur. Bugün yeryüzündeki kadronun akıllı saydığı, büyük saydığı insanlar nihayet rakamlarla yüze kadar sıralanabilir. Ama onların basit rakkamlarının yanında bu asr-ı saadet kadrosu trilyon kere trilyondur.

Onların ruhaniyetlerinin mânâlarından bahsettiğinizde "nerde canım, sende hayhal görüyorsun" der gibi bakarlar. Ben size şimdi dünyadan bir misal versem ve desem ki, şu anda Boenes Aireste bir opera oynuyor, televizyonda naklen veriyor. Seyretmek ister misiniz desem, iyi bir aletim varsa, anten gibi sistemlerini de ayarlarsam seyrettiremez miyim?

Peki ya gönül? Cereyanını bağlarsanız nasıl seyredemezsiniz? Bu mümkün müdür? Mümkün değildir. Binaenaleyh  onların varlıkları, onların ölmezlikleri her an seyredilebilir Gönüldeki bu seyirler sırası gelir murad-ı İlahi tahakkuk ettiği zaman beşeri seyre de intikal edebilir. Bu intikal beşeri seyre intikalde kat kattır. Bir tanesi biraz evvel bahsettiğim gibi Ulubatlı Hasan'ın İstanbul surlarında Rasûlüllahı görmesidir. Tamamen beşeri seyre intikal etmiştir.

EFENDİMiZ (S.A.V.)'İN BEŞERİ SEYRE İNTİKALİ...

Efendimiz beşeri seyre her an intikal edebilir .Yalnız gönülde muhabbeti Muhammediyi gittikçe derinleştirecek şekilde tutmak lazım. Şimdi bakınız. Hz. Esma'nın (Lanha) muhabbet-i Muhammediyi yalnız hayatının belll bir safhasında tutmadığını göreceğiz ve hemen taklid edeceğiz.

EMEVİ FELAKETİNE KARŞI ÇIKIŞI...

Hz. Esma'nın hayat şeridi içersinde İslam politikasını nasıl anladığını, insanı, dünyayı ve ölümü nasıl anladığını dile getirmek istiyorum.

Aradan yıllar geçtikten dört Halife devri de nihayetlendikten sonra İslamiyet biliyorsunuz bir Emevi felaketi ile karşılaştı. Gerçekten bütün dini bilgiler, bütün güzellikler inkar edildi. Mana zorbalığa, saraydaki masraflara dönüştü ve bir yezid belası çıktı. Kerbela fadasına kadar, dünyanın talihsiz bir ihanetini işleyecek alçaklığa kadar götüren bir sistem doğdu. Böyle bir sistem karşısında kim sustu, ki konuştu. Bu çok önemlidir. Fahr-i Kainat Efendimizi kutu kuruya sevmek mümkün değil. Hz. Esma (Lanha) Mekkede isyanı başlattı "zülme itaat küfürdür" dedi. İsyan Medine'ye yayıldı Mekke ve Medine Emevilere isyan etti.

Bu isyan o kadar şiddetli ceryan etti ki, onbinlerce şehide sebep oldu. Mekke ve Medine'de büyük reaksiyon Fahr-i Kainata bağlılığını vurgulayabilmesinin en büyük fırsatıydı. Hz.  Esma'nın oğlu, dolayısıyla bir dedesi Zübeyr, bir dedesi Hz. Ebubekir, anneannesi Hz. Safiye olan Abdullah ismindeki oğlu da isyanın başına geçti ve halifeliğini ilan etti. Çok enterasandır, onun halifeliğini çevredeki iller Mekke ve Medine tanıdı. Birde uzaktan bir yer olan Horasan tanıdı.

Çünkü Türk'ler neyin nerede doğru olduğunu bilen bir kavimdir.

Hz. Esma'nın mücadeledeki askeri gücü, imkanları fevkalade zayıftı düşmanınkine karşılık.. Yezid kopup gittikten sonra, yerine geçen Mervan, tarihin meşhur Haccac-ı Zalim'i bütün şirretliği ile Mekke ve Medine'nin üzerine yürüdü. Medine'de bugünkü Ravzayı Mutahhara'nın yani mescid-i Nebevi'nin duvarlarını bile yıktılar.

Taş taş üstünde bırakmadılar. Mekke'de Kabeyi taşladılar. O zamanın mancınığı şimdilerin toplarına tekabül ediyordu. Hz. Esma'nın oğlu Hz. Abdullah'da bu mücadelenin en önde gelen kumandanıydı.

İMANLA KORKU AYNI YÜREĞE GİRMEZ OĞLUM!..

Haccac-ı zalimin ordusu ikiyüzbin kişilikti. O zaman ikiyüzbin kişilik ordu demek, dünyanın bir ucundan çık öbür ucundan gel demekti. Bu kadar büyük bir ordu ile gelmişlerdi Mekke'nin üzerine...

Hz. Esma (r .anha) arada bir oğlu Abdullah'ı çağırtıyordu. Abdullah acaba annem bu savaşı durdurmak mı istiyor kabilinden düşünerek geldiği zaman şöyle diyordu.

- Oğlum, sakın yüreğinde titreklik hasıl olmasın. İmanla korku aynı yüreğe girmez. Sebat edecek ya muzaffer olacaksın ya şehit olacaksın.

Bu tarz emirlerini devamlı surette Abdullah'a veriyordu. Savaş devam ederken Hz. Esma ve Abdullah arasında çok enterasan ölümle dünya üzerinde konuşmalar geçti.

Hz. Esma, bir gün oğlu geldiğinde biraz yılgın olduğunu gördü. Bunun sebebi de o anda Hz. Abdullah'ın etrafındaki askerlerin bir çoğu korkmuş, düşmanın gücü karşısında dayanamayıp Haccac-ı Zalimin ordusuna atılmış olmalarıydı. Ondörtbin askeri vardı. O ondörtbin askerin Haccac-ı Zalim'in ordusuna katıldığını haber aldı. İşin garibi de oğullarının bir kısmı da gitmişti.

BAŞINI KESİP İBRET YAPACAĞIM!..

Hz. Abdullah tam Kabe'de namaz kıldığı sırada bir büyük mancınık taşı geldi ve çok ağır şekilde yaralandı. Onun yaralandığını hisseden Haccac'ın askerleri Mekke'ye girdiler... Nerede ise Mekke yağma oluyordu.

Bi insaf avcıya hizmet eden, zaten köpektir derler. Haccac o kadar haysiyetsiz bir adamdı ki, Hz. Abdullah'ın yaralı olmasına aldırmadan, koma vaziyetinde "bu isyankardır ben bunu asacağım diyerek ipe çekti. İpe çektikden sonra da başını kesti, ibret yapacağım bunu dedi. Bize isyan nasılmış diyerek başını aldı Şam'a götürdü bir de haber bırakarak.

O Esma'ya söyleyin, gelsin bize biat etsin diyorlardı. Yoksa oğlu daha böyle başsız bir şekilde ipte asılı kalacak, akbabalar tarafından parçalanacak haberini Hz. Esma'ya ilettiler.

Hz. Esma buna hiç aldırmadı.

Aradan üç gün geçti, dört-beş gün geçti. Haccac ve Mervan çıldırıyor niye gelip bize biat etmiyor diye. Çünkü onun'''biatıyla halkı iyice sindirmiş olacaklardı. Hz. Esma idi baş kaldıran Emevi zulmüne. Onu biat ettirirlerse halkı iyece susturmuş olacaklardı.

EY HUTBESİ SONSUZLAŞAN HATİP!

Hz. Esma altıncı gün Mekke sokaklarına çıktı. Bütün ihtişamıyla geziyordu. Herkes elini yüzüne tutuyordu. Hz. Esma (Lanha) oğlunun yaralı param parça olmuş cesedinin, başı olmayan cesedinin karşısında bu günkü tabirle baygınlıklar geçireceğini sanıyorlardı. Hz. Esma oğlunun cesedinin karşısına geldi ve "Ey hutbesi bitmeyen hatip sen hutbeden ne zaman ineceksin. Zulüm bitmez sen hutbene devam et" dedi.

ÖLÜMSÜZLÜĞÜN TEMSİL EDİLMESİ…

Bu muhteşem mesaj karşısında, Hz. Esma'nın bu konuşması neticesinde herkes imanını tazeledi. Hz. Esma buradan dönerken şöyle dedi.

   - Biliyor musunuz Abdullah ölümsüzlüğü temsil ediyor. Siz bakıyorsunuz başı kopuktur. Ama o zülme karşı mücadelenin faziletini ve ölümsüzlüğü temsil ediyor. Zulme karşı susmanın küfür olduğunu temsil ediyor. Bu çok büyük bir hutbedir. Bu hutbeyi her yerde dinleyemezsiniz. Gelin geçin bu hutbeyi dinleyin.

SÜPER BİR GALAKSİ HZ. ESMA

Bir kaç gün geçtikten sonra Emeviler paniğe düştüler. Herkes hutbe dinlemeye gidiyoruz diye Hz. Abdullah'ın asılmış, bedeninin karşısına geldiler. İşte Hz. Esma böyle bir süper yıldız, böyle bir süper galaksidir. Sözleri değil tarihe 'geçmek, insanın gönlünde, insanın gönlünün arkasında imanın sembolleşmesi, imanın canlı kalması için birer işarettir. Hz. Esma için hep beraber bir araya geldik. Hz. Esma'nın şu anda bizlerin gönlünün açılıp da bir noktadan nüfuz edeyim diye bekleyen heyecanını boşa çıkarmayalım. Hz. Peygamberi nasıl sevmek lazım geldiğini ondan öğrenelim.

Hz. Esma annemizin ışığında zulümden korkmayarak, sevginin her an hizmet olduğunu bilerek ve nesi var nesi yok dağıtıp yalnız Allah ve Râsulünün uğrunda yaşamanın mutluluk olduğunu sezerek yaşama anahtarını kendi ölçümüzün içersinde kendi nefsimizin şirretliği içersinde bir nebze olsun aşmamız lazım. Bir nebze aşmadan iman tahakkuk etmez. ,Bundan sonraki annelerimizin sohbetlerinde göreceksiniz her birisi imanımızı ayrı bir noktadan diriltecektir. Yaralı olan, nefsimizin esareti altına girmiş olan imanımızı her birisi ayrı bir noktadan diriltecektir. Hz. Esma şimdi gönlünüzü diriltti. Ben size teminat vereyim. Sehânız değişecek, zalime karşı içinizde muhabbet varsa silinecek, geleceğe karşı şüphe varsa neş'eye dönecek. Bunu siz sezeceksiniz. İşte Hz. Esma'nın (r.anha) canlılığı budur. Şimdi hep beraber bir fatiha okuyalım ve tekrar gönlünün kanatlarının altına girelim

• İslamiyette ilmin en zor kısmı hadis hocalığıdır. Müfessirlik daha kolaydır. Müfessir pek çok tefsir kitaplarından alır, bağdaştırır, bir şeyler yapmak ister. Fakat hadis hocalığı daha zordur. Bir defa hadislerin sahih olup olmadıklarını seçebilmek, bunları ayetlerle bağdaştırmak için çok iyi tefsir bilmeyi gerektiriyor. Bunları bilerek ancak hadis hocalığı yapabilirsiniz. Hz. Mevlana'nın o anki ilmi en son noktaydı

 

Onk.Dr.Haluk Nurbaki


Baglantı


Benim hakkımda

Yıllar boyu, tarihin en çok hakkını yediği ve belkide hiç benzeri olmayan annelerimiz var ki, isimlerini bile yarım yamalak biliyoruz... Halbuki bunlar medeniyetin, insanlığın, mânânın ve her şeyin altın birer çivisidirler. Bunlar bilinmeden insanlık olmaz, bunlar hissedilmeden gönüllerde aşk doğmaz... (Onk.Dr.Haluk Nurbaki Nurdan Anneler)

Son yazılarım
Menü

Arkadaşlarım
Baglantılar


1 sayfadan 1 . sayfa
geri | ileri