BenimBlog.com - Turkce ucretsiz blog Bedava blog hizmeti
para kazan


SAKURA

Sic itur ad astra

Maksat Fener'e Gol Olmasın!...


Baglantılarım

» Ana Sayfa
» Profil
» Arşiv
» Arkadaşlarım


Mail Listemize Üye Olun
Mail List Fenerbahçe

Diğer Bloglarım


» Fenerbahçe
» Ali KUTAY
» SAKURA



100 ncü Yıl Marşı Kıraç






Son Yazılar


» Bir baba hindi
» Fenerbahçeliliğin Bedeli
» Temizligcilerin Rezilligleri
» Yorumsuz
» Si vis pacem
» O Nobre var ya
» Prometheus’un gözyaşları
» Bu sevda değil
» Sodom ve Gomore
» En güzel aşk
» Kundaklayın Sevdanızı
» Mustafa ELKATİPZADE
» 1985 Kan Gölü -1-
» 1985 Kan Gölü -2-
» 1985 Kan Gölü -3-
» Telefon
» Fenerbahçe Forması
» Yoğurtçu Parkı
» Başarı ve Zeka
» Büyüklük
» Anlamak
» Nasıl?
» Ayrılık olmasa
» Olmuyor böyle
» Bir baba hindi
» Bir şarkısın sen
» Alt tarafı frikik
» Lefter–Ödül töreni
» Bayrak
» Çekirdekçi…
» İmtihan
» Bütün Yazılar


Fenerbahçeli Yurtsever Yazılar


» Yazmasam olmazdı
» Asla Unutmayacağız
» Cumhuriyeti Sevmek
» Davul
» Eskiden Fenerbahçe

MP3 ler


» Fenerbahçe Marş ve Şarkıları(mp3)
» Fenerbahçe Tezahüratları(mp3)
» İnanın Çocuklar mp3






Video ve Klipler


» 2005-2006 Klipler
» Bir baba hindi
» Video ve Klipler
» 2005-2006 En güzel goller
» Hakem Hataları


Wallpaper


» Duvar Kağıtları (1)
» Duvar Kağıtları (2)





















































Fanatizmin Reddinden Fenerbahçe Romantizmine geçiş de önce "Hep Destek Tam Destek" demek!

 

Bizim kuşağın çocukluktan delikanlılığa geçişi 70 li yıllarda başlar. Ve bizim kuşak sağ-sol çatışmalarındaki sokak kavgalarında büyümüştür. Bunun bir nedeni de o yıllarda örnek aldığımız‚ her hareketlerini taklit ettiğimiz 60 yıllarda büyüyen ağabeylerimiz ablalarımızdı. Bizim için önümüzde duran özenilecek kişiliklerdi onlar. Mağrur‚ gururlu ve isyankardılar. Miting‚ çatışma‚ kimlik kontrolü‚ arama‚ militan‚ kahvehane tarama‚ boykot‚ bildiri‚ afiş‚ işgal‚ kurtarılmış bölge‚ duvar yazıları‚ asker‚ anarşi‚ sıkıyönetim‚ tabanca‚ polis gibi kelimeler ise günlük hayatımızda kurulan cümlelerin içinde en çok geçen kelimelerdi.

O yıllar da Üsküdarda Uncular caddesinin köşelerinde hava kararmaya yakın çıkan gençlerden oluşan siyasi gruplar olurdu. Sorarlardı yoldan geçenlere sağcı mısın? Solcu musun? Vereceğiniz cevap soruyu soran gençlerin görüşüyle doğru orantılı olmak zorundaydı. Eğer yanlış bir cevap verirseniz evinize sağ gidemeyebilirdiniz. Bir akşam okuldan eve dönerken konu bizimde başımıza geldi. Beli tabancalı ağabeylerimiz tarafından yolumuz kesildi ve bize de soruldu. Sağcı mısın? Solcu musun? Bizde döndük o zaman ki görüşümüz ve inancımızla cevap verdik Fenerbahçeliyim Ağabey!.... Sonrası mı? Sen bizimle dalga mı geçiyorsun lan diye eşek sudan gelene kadar dayak yiyişimiz ve darmadağın bir halde okula 3 gün gidemeyişimiz. Rahmetli annem bu dayağı konu komşuya anlatırken şükrederdi. Ya yanlış bir cevap verseydim beni öldürselermiş diye Demek ki anneme göre de o günlerde cevabım doğruymuş.

Sonra ise 80 li yıllar geldi. Hani tam anlamıyla delikanlılığımızın son zamanları Gazeteler de yorumların Toplum eskiden sağ sol kavgalarıyla çıkış noktası arıyordu artık bu toplumsal boşalma spora ve dolayısıyla tribünlere yansıdı. Artık üniversiteli gençler sağ sol kavgalarından çok tuttukları takımlarla kendilerini özdeşleştiriyorlar ve taraftarı oldukları takım için kavga ederek kendilerini ve içlerindeki karşı duruşu tatmin ediyorlar. Diye yazıldığı zamanlar. Maç önceleri stadyum önlerinde sabahladığımız‚ içimize naylonları sardığımız. Teneke ateşleri başında cep kanyakları ellerimizde besteler yaptığımız. On yıl öncesinden kalan tüp yağ benzin kuyrukları alışkanlığıyla tek sırada karton kutuları döşek yapıp sızdığımız. Bayraklarımızı battaniye yapıp sarılıp koyun koyuna yattığımız. O günlerde ki maçlarda yaşananların sonradan tribünde efsane olduğu yıllar Eskişehir deplasmanı dönüşümüzde babamın Ben seni oku da adam ol diye gönderiyorum. Maçlarda kavga edip karakollara düşesin veya sakat kalasın diye değil. Ya ölseydin ne olacaktı diye sorduğu zaman Kefenim sarıyla lacivert olurdu baba diyebilecek kadar Fenerbahçe adıyla kendimizden geçtiğimiz yıllar.

Söylediğimiz tezahüratlar küfrün en suya sabuna dokunmamışlarını taşırken biz ise fanatizmin doruklarını yaşıyorduk. Özellikle yeni yaptığımız besteler okulda o hafta maça gelmeyenler tarafından öğrenilsin diye bir araya gelinir ve söylenirdi. Bu esnada kutsal ittifakçılar diğer takım taraftarı arkadaşlar bir araya gelir ve besteye cevap verirlerdi. Bir iki beste sonrası ise mutlaka kavga başlardı. Neredeyse her hafta başı bu olay yaşanırdı. Bizim gibilerin o zamanda kızlarla pek arası yoktu. Ne bileyim oturup da bir kıza şiir yazmak yerine 1907 de doğdu bu renkler‚ taparcasına sevdi bu kalpler yazmak bizi daha bir mutlu ederdi.

Ve o yıllarda da eleştirilirdik. Fenerbahçe senin karnını mı doyuruyor? Fenerbahçe cebine üç beş kuruş koyuyor mu? Fenerbahçe seni senin onu düşündüğün kadar düşünüyor mu? diye ya da biraz mürekkep yalamışlar tarafından Salaksınız oğlum siz Bir iki iş adamı ismini tanıtacak‚ devletten ihale alacak‚ gazetelerde bedava boy boy reklam yapacak diye kendinizi kullandırıyorsunuz. O adam para kazanıyor siz zerre kadar umurunda değilsiniz. Sizlerde burada hala Fenerbahçe diyorsunuz. Diye

Bizimkisi farklı bir şeydi. Doğruluğu‚ yanlışlığı tartışılır bu tür eleştirilerin hiçbir önemi yoktu. Fenerbahçe nin öylesine bizden olan‚ ismi geçtiği zaman içinize huzur veren‚ yüreğinizi heyecan bastıran‚ bedeninize ateş sardıran bir yanı vardı Başkanı‚ yönetimi‚ hocası‚ futbolcusu kim olursa olsun Fenerbahçe bizimdi. Bizim üstümüzden para kazanılsa da ya da Fenerbahçe üstünden para kazanılsa da değişmez bir gerçek vardı. Fenerbahçe bizimdi‚ bizim gibilerindi. Böylesine bir sevgiydi bizimkisi ve Fenerbahçe öylesine toz kondurulamaz‚ kimsenin dokunamayacağı bir sevgiliydi.

90 lı yıllarda ise değişen stadyum yapısı ile birlikte gelen başarısızlıklar‚ bir de gelişen iletişim tribün resmini değiştirmeye başladı. Artık eski kadar fanatizm yoktu ama ne yazık ki medyanın haber temalarında en küçük olaylarda bile bir holiganizm taraftar profili yaratıldı. Üstelik bir de buna büyük maçların rakip takım taraftara verilen bilet sayısı gibi kavramlar eklenince artık bizlerin yaşadığı o 80 li yıllardaki karşılıklı beste savaşları yerlerini hala 5-10 sene öncesinin aynı bestelerini söyleyen yığınlara bıraktı. 90 lı yıllar aslında taraftar değişiminin başladığı yıllardı.

Özellikle başarıya endeksli taraftar kesiminin öne çıktığı ve rakip takım taraftar kesimlerinde artışların yaşandığı yıllardı. Bir de buna 80 li yıllarda ki bizim kuşağın 30 lı yaşlara gelip evlenip çoluk çocuğa karışmaya başlaması eskisi kadar maçlara gitmemeye başlaması eklenmeye başlayınca bizlerin eskiden yaşadıkları doğrusu yanlışıyla‚ sevabı günahıyla tribün efsanelerine dönüşmeye başladı.

Bu değişime etki eden bir diğer faktörde maçların televizyonlardan naklen verilmeye başlanması oldu. Çünkü 80 li yılların başında ancak bir iki önemli maçı canlı ve naklen seyredebiliyordunuz. Oysa 80 li yılların sonlarında ilk önce açık olarak başlayan naklen yayın sonrasında şifreye dönüştü ama 90 lı yıllarda artık insanlar evinde rahatça kavga bağrış gürültü yaşamadan maçını seyreder oldu. Yine de içinizde açık kalan ve kapatılamayan bir şeyler kalıyordu. Tribünlerin havası‚ tezahüratlara eşlik edememek‚ asılan pankartları takip edememek ya da sahayı sadece kameraların gösterdiği ile seyretmek gibi En çok özlenen ise maçtan sonra etrafınızdakilerle maçı yorumlayamamak eleştirememek veya gördüğünüz bir güzelliği anlatamamaktı.

2000 li yıllara geldiğimizde ise Internet ile tanışmaya başladık. İşte bu eksikliklerimizi taraftar sitelerinde gidermeye başladık. Maça gidenlerin çektiği görüntülerden yapılan bestelere ya da bir oyuncunun saçı hakkındaki yorumlara kadar her şey konuşulur oldu. Ve diğer yandan yeni kurulan dostluklara‚ arkadaşlıklara neden olmaya başladı. Tribündekiler yine bir arada olmaya başladı. Tabi bu arada seyirciden taraftarlığa geçiş süreci de hızlandı. Internet tribünlerdeki Taraftar Devrimi için bir araç oldu. Artık lisanslı ürün kullanıyor‚ kombine alıyor‚ sonuç ve skor ne olursa olsun takımımızı ıslıklamak yerine sürekli destek ve yanında oluyorduk. Özellikle bize göre seyirciden taraftara‚ fanatizmden romantizme geçiş sürecini yaşıyorduk. Kulüp binasını basmalar futbolcu dövmeler takımı ıslıklamalar hep geride kalmıştı. İsmini de koymuştuk bu sürecin Taraftar Devrimi diyorduk. Sloganımız ise Liverpool taraftarının unutulmaz sloganı Youll never walk alone una benzeyen Hep Destek Tam Destek(HDTD) ti.

Nitekim bu devrim meyvelerini vermeye başladı. Fenerbahçede istikrar ile birlikte tesisleşme yapılanma ve yatırımlarıyla diğer rakiplerinin önüne geçmeye başladı. Türkiye liginde üst üste gelen şampiyonluklar ve transfer edilen dünya çapındaki yıldız futbolcular taraftar devrimini ve gözle görülür büyümeyi doğruluyordu. Hem ekonomik açıdan hem de başarı açısından

Üstelik 3ncü Şampiyonluğa gidilirken Türk Futbolunda bütün kulüpler ve federasyona karşı tek başına kalınıyordu. Ve Fenerbahçenin büyüklüğü Yalnızlığındadır diye bir söylemle bütün taraftar artık diğerleriyle yaşanan farkın açık bir şekilde farkındaydı ve HDTD ye olan inanç Çocuklar inanın‚ inanın çocuklar / Güzel günler göreceğiz güneşli günler dile geliyordu. Son haftaya girilirken alınan sonuçlar bu inancın doğruluğuna daha da arttırmıştı. Ancak son hafta Türkiye Liglerinde ender yaşanan bir sonuç ortaya çıkıyor ve bir taraftarın görebileceği en kötü olay yaşanıyordu. Bir de buna Fenerbahçelinin alt kültürünü oluşturan Fenerbahçenin 100 yıllık tarihinde görülmemiş bir şekilde olması eklenince yıkım kaçınılmazdı. HDTD sloganı ile takımına sürekli inanç ve destek çizgisinden hiç sapmamış olanlar bu yıkımın suçlusunu arıyordu. Son yıllarda yaşanan başarılı sonuçların alışkanlık haline gelmesi de yıkım sürecini etkileyen ve büyüten bir diğer etkendi. Klişe söylem ile futbolda dün olmadığından kimse Fenerbahçenin 5-10 sene öncesinin ne olduğunu sorgulamıyordu. Her ne kadar göreceli bir kavram olsa da eğer bir yerde başarılı olunmadıysa mutlaka sistem ve işleyişinde yanlış yapılmış bir şeyler vardı. İşte bu noktada HDTD sloganı ile vücut bulan felsefe sorgulanmaya ve inandırıcılığını kaybetmeye başlıyordu. Özellikle kaçırılan Şampiyonluğun HDTD yüzünden olduğu sürekli dile getiriliyordu. HDTD ile Fenerbahçenin 2000 li yılların başından bugüne kadar gelinen nokta hep göz ardı ediliyordu.

Bu konuya cevap yazmadan önce lütfen şu kısa filmi indirip bir izleyin.


http://www.antu.com/Antu1997GolArsiv/hepdestektamdestek.mpg

Sezon başından itibaren başlayan Başka 100 ncü yıl yok baskısı ile birlikte Taraftar Devriminin başlangıcından beri red edilen davranışlar sergileniyor olmadık şeyler oluyordu. Fanatizm en ön safta yerini alıyor. Tribünler birbirine girmeye başlıyordu. Fanatizmin artmasıyla birlikte onun ters açılımı bir profil olan seyircide tribünde artmaya başlıyor ve taraftarın taraf olma destek olma prensibi bir kenara bırakılıyordu. Seyirci ödediği bedelin ürün‚ kombine‚ kart karşılığını istiyordu.



Tribünlerde geçmiş yıllarda büyük tepki verilen yuhalama olayları başta Fenerbahçe Kaptanı olmak üzere artıyor. Önceki yıllarda yaşanan kulüp basmaları‚ futbolcu dövmeleri yerini biraz daha medenice olan kulüp kapısı önlerinde protestolara bırakıyordu. Üstelik Fenerbahçe Avrupa da ki en başarılı performansını sergilerken ve dramatik bir şekilde elenirken bile sahada ki Fenerbahçenin en çok desteğe ihtiyacı olduğu sırada oynayanlar yerden yere vuruluyor ıslıklanıyor yuhalanıyordu.

Bu yaşananları görünce Dany Cohn Bendit in o meşhur sözü geliyordu akla Biz Devrimi Çok Sevmiştik. Öyle ya ilk defa mı ön elemeden eleniyorduk? İlk defa mı Şampiyonlar Ligine gidemiyorduk? İlk defa mı Avrupada UEFAdan eleniyorduk? HDTD zamanında bu yaşanmayanlar neden birden yaşanmaya başlanıyordu. Üstelik her fırsatta suçlananlar ve bu yaşananların tek sorumlusu vardı HDTD yi savunanlar

Ligin sonlarına doğru ise taraftarın büyük bir bölümü takımına olan inancını kaybetmiş ve kendini bir daha aynı yıkımı yaşamamak için başarısızlığa şartlandırmış ve Şampiyonluğu kaybettiğini kabullenmişti. Üstelik rakip takım taraftarları (Beşiktaş seyircisinin İnönüde yenildikten sonraki gözyaşlarını hatırlarsak) Şampiyonluğa Fenerbahçe taraftarından daha çok inanır olmuştu.

İşin ilginç yanı HDTD sloganın kapsadığı takıma sürekli inanç ve destek çizgisinden hiç sapmama felsefesinin karşısına internet ortamında da yeni söylemler ile çıkılıyordu. Özellikle taraftar forumlarında tek tip taraftar profili yaratılmak isteniyor insanlar HDTD ci olanlar ve olmayanlar diye kategorize ediliyor bu işin ortası yok mu söylemi öne çıkıyordu. Oysa savunulan temelin aslı taraftarın görevinin nerede olursa olsun Fenerbahçeden yana taraf olmak desteklemek olduğu ya da kategorisizliğin de bir nevi kendini kategorize etmek olduğu sonuçta sarı ve laciverdin ortasındaki yeşilinde bir renk olduğu ama bu rengin Fenerbahçenin rengi olmadığı bir şekilde unutuluyordu.

Biliyorum çok uzun oldu ve sıkıldınız ama bizimde yıllarca uğraşıp herfırsatta savunduğumuz değerlerin bir iskambil kağıdı gibi yıkılan hayallerimizi ve taraftar devrimi için verdiğimiz mücadeleyi‚ emeğimizi yerden kaldırmamız lazımdı. Bugün bile hala bu tartışma devam ediyor. Buyurun şimdi HDTD sloganını tartışalım bu slogan yanlışsa yanlışlarını ortaya koyalım ya düzeltelim ya da daha iyi bir felsefe varsa lütfen paylaşın değerlendirelim.


Saat ve Tarih: 08:01 , 20/8/2007
Baglantı

İmtihan

 

 

Hafif çekingen ürkek adımlarla odaya girdi. Küçük pencerenin önünde ki masada oturan üç kişi içeri girene dikkatlice bakıyordu. Zaten loş olan küçük oda tek ışık kaynağı olan pencerenin önünde oturanlarla kapanmış daha da kasvetli bir havaya bürünmüştü.

Ortada oturan adam “Buyurun” diyerek masanın önündeki sandalyeyi gösterdi. Aynı ürkeklik ve çekingenlikle sandalyenin ucuna ilişti. Sonra klasik sorular başladı,

- Adınız?

- Soyadınız?

- Ne zaman mezun oldunuz?

- ...

Aslında bütün soruların cevabı önlerinde duran tomar tomar dolu kağıtlarda yazıyordu ama soruyorlardı işte... Özellikle ortada duran hoca otoriter bir ses tonuyla ezmek istercesine soruyordu.

Bilim imtihanından çok iyi not almıştı. Sadece Osmanlıca sorusunda biraz düşük gelmişti notu ve müracaat edenlerin içinde üçüncüydü. Toplam beş kişi kabul edilecekti. Eğer bu mülakatı geçemezse onun yerine bir yedek adayın alınması söz konusu olacaktı.

Sakin olmaya çalışıyor verebileceği en iyi cevapları kafasında bir hızda geçirmeye çalışıyor ve öyle yanıtlıyordu. Çünkü bu adına mülakat dedikleri imtihanda yanlış yapınca artık değiştirme düzeltme veya silme imkânı yoktu. Müracaat ederken imtihana giren diğer aday öğrencilerden bütün imtihanları geçse bile özellikle mülakatta hocaların kendi mezun öğrencilerini tercih ettiklerini işitmişti.

Soldaki hoca başını eğdiği önündeki kâğıtlardan kaldırdı. Göz göze geldiler.

- Tarih bölümü mezunu değilsiniz? Neden lisansüstü eğitim olarak tarihi tercih ettiniz?

Eyvah galiba korktuğu başına geliyordu. Bu nazik bicimde sorulmuş sorunun öz Türkçesi “ Zaten tarih okumamışsın ne diye tarih üzerine lisansüstü eğitim yapmak istiyorsun da bizi yoruyorsun?”

Tane tane cevapladı soruyu;

- Kişisel olarak tarihe ilgim çok fazla efendim. Öğrencilik yıllarımda ki şartlar benim tarih okumamı engelledi fakat ben bugün fırsatım varken çok sevdiğim tarih konusunda akademik kariyer yapmak istedim. Açılan eğitim programına da sırf bu yüzden müracaat ettim.

Verdiği cevap kendisini de tatmin etmemişti ama yapacak bir şeyde yoktu. Bu sefer sağda ki hoca sordu.

- Osmanlıca tercüme sorusunu parça parça tercüme edebilmişsiniz? Osmanlıca bilginiz iyi seviyede değil...

Eyvah korktuğu başına geliyordu. İşte tarih bilim sınavından en iyi üçüncü nota sahip olsa da yetersiz bulanacaktı. Artık battı balık yan giderdi.

- Osmanlıca eğitimi almadım efendim diye cevapladı. Sağda oturan hoca artık beklediği son darbe soruyu sordu...

- Hiç mi Osmanlıca görmediniz?

- Evet efendim hiç ama hiç Osmanlıca görmedim. Okuduğum okullarda da eğitimini almadım...

- Olacak şey değil. Osmanlıca tercüme sorusundan bu notu nasıl aldınız? Malum tarih mezunu imtihana giren birçok öğrenci bu notu alamadı.

Artık bu kadarı fazlaydı. Tamam, öğrenci olarak kabul etmeyeceklerdi ama sözün özü hoca kopya mı çektiniz, birine mi baktınız demeye getiriyordu. Gururu incinmişti.

- Efendim bizim evde dedemden kalan eski gazete parçaları vardı. Rahmetli dedem o gazete parçalarını babama vermiş babamda ata yadigarı diye atmamış bende o eski gazete parçalarında ne yazıyor diye merak ettim. Osmanlıca sözlükler ve dil bilgisi kitapları aldım. Bu şekilde bir şeyler öğrenmeye çalıştım.

- İlginç... Şaşkınlığımı hoşgörün bizim açımızdan bu zamanda böyle meraklı öğrenci bulmak zor. Malumunuz bir tarihçi için en önemli şey eski belge ve bilgilere ulaşabilmek bunları toplumun faydalanabilmesi için açıklamak ve kaynak olarak sunabilmektir. Bu gazete parçaları hangi yıllara ait...

- Bilmiyorum. Fakat genelde içerikleri Fenerbahçe’nin yaptığı maçların yorumları ve fotoğrafları var.

Bu cevabı ortadaki hoca haricinde ikisi de tebessümle karşılamışlardı.

- Demek dedeniz gazetelerin sadece Fenerbahçe ile ilgili bölümlerini saklamış. Basit spor haberlerini yani… Diğer hoca hemen lafa girdi.

- Ne yazık keşke tamamını saklayabilseymiş bize ne kadar faydası olurdu. Evet, ne yazık ki bu tarih Fenerbahçe’yi ilgilendirir ve onlar içinde UEFA’YI almış, Avrupa da başarılı olmuş bir Galatasaray’dan sonra bu tarih ancak “Maziye bak bir zamanlar ne kadar şendik” öyküsü olur...

- ...

Ortadaki hoca diğerlerine mülakatın devam ettiğini hatırlatır bir biçimde ikisinin de sözlerini keserek...

- Pekiyi öğrencimiz olursanız hangi konuda tezinizi hazırlamayı düşünüyorsunuz?

Elini sol göğsünün üzerindeki ceketinin iç cebine attı. Cüzdanını çıkardı ve açtı. Usulca içinden dörde katlanmış bir kağıt parçası çıkardı ve uzattı. Yıllardır gurur ve onurla bir muska gibi koynundaki cüzdanında taşıdığı bir fotoğraftı.


- Türk Milletinin işgale karşı onur ve gurur maçı General Harrington Kupası.

Hocalar elden ele resmi dolaştırırken o ayağa kalktı ve Rahmetli dedesinin kesip sakladığı ve aile yadigârı olarak nesilden nesile geçirdikleri gazetelere bile laf söyleyen bu tarih akademisyenlerine karşı mağrur bir şekilde devam etti.

- Bu da Zeki Rıza Sporel’ in o gün galibiyeti getiren golü bugün biz tarih yazdık diye övünenler, tarihçiyim diyenler için saklıyordum. İyi bakın lütfen acaba bu gol kimlere atılmıştır. Onu anlayabilmek için Kurtuluş Savaşını yaşamanız gerekirdi. Sizler tarih hocaları akademisyenlersiniz bunu benden çok ama çok daha iyi bilirsiniz... Bugün alınacak beşbin UEFA kupası acaba bir General Harrington eder mi?

Ürkek ve tedirgin girdiği odadan "Çıkabilirsiniz" sözünü bile beklemeden, arkasına bakmadan gururla ve başı dimdik çıkıyordu. O belki bir lisanüstü imtihanını kaybetmişti ama atasına layık bir evlat olarak Fenerbahçelilik imtihanını kazanmıştı. Sarı lacivert sevdasına onur ve gururunu katmıştı. Çünkü onun sevdasının Kuvay-ı Milliye gibi bir kimliği vardı. Ve o bunu şerefle taşıyordu ama yine de o gün yaşadıkları içinde anlatamayacağı bir sızı bırakmıştı.

Saat ve Tarih: 10:42 , 30/6/2007
Baglantı

Davul

 

 

 

Fenerbahçeliydi. Her hafta beni olaya değil maça yazsınlar diye dua ederdi. Bazen Fenerbahçe maçlarında görev sırası ona gelirdi. Her zaman çıkan ek görevlerle yıllardır hiç olmayan hafta sonlarının en güzeli o günler olurdu.

Hele bu sene Fenerbahçe yıllar sonra şampiyonluğa gidiyordu ki keşke her hafta Fenerbahçe maç görevi çıksaydı. Yine o hafta Fenerbahçe maçına görev yazmışlardı. Sabahtan göreve başlamak için stadın önüne gitti. Daha stada girişte taraftar yoğunluğu başlamamıştı. Kapıda maça erken gelen birkaç taraftara üst araması yapan arkadaşlarıyla selâmlaştı. Toplandılar. Emrine girdiği Emniyet Amirinin komutuyla yürümeye başladılar. Merdivenlerden çıkarken damarlarındaki kanın sıcaklığını hissetti. Birazdan Şükrü Saracoğlu’ nun çimlerini görecekti.

O kadar çok görev çıkıyordu ki görev olmasa Fenerbahçe’sini seyredemeyeceğini biliyordu. Birden yanındaki arkadaşına döndü. “Lisedeyken biz Fenerbahçe maçına girmek için sabahlardık” dedi.

Arkadaşı gülerek “ Kafayı mı yediniz oğlum? Tatil günü maça mı gidilir? Hani bana milyar verseler tatil günü maça gitmezdim. Bugünde gitmem ya... Görev yazıyorlar. Geliyoruz işte...”

Başına önüne eğdi sustu. Biliyordu ki bir çok arkadaşı hafta sonu tatillerini engellediği için, o günlerde aileleriyle birlikte olamadıkları maç görevlerinden nefret ediyorlardı. Maraton tribününde amirinin kendisine gösterdiği yere oturdu. Görevleri gereği kavga, taşkınlık yapan taraftarı engellemek olduğundan etraflarında oturanları tribünlerde Fenerbahçelileri seyrediyorlardı.

Maç başladı. Fenerbahçe salkım saçak dökülüyordu. Yenilen arka arkaya gollerle şampiyonluk hayal olmaya başlamıştı. Zaten ezeli rakipleri Galatasaray ile aralarında puan farkı vardı. Şimdi bu fark açılacak ezeli rakipleri bir kez daha şampiyon olacaktı. Bunu düşününce iyice canı sıkıldı. Maç üç sıfır olmuştu. Fenerbahçe mağluptu.

Yanında ki arkadaşı “Fener’ i darmadağın ettiler be. Tarihi fark olur bu maç...” dedi.

Aklına işyerinde ki Galatasaray’ lı arkadaşları geldi. Ne yapacağını bilemedi. Koyuyordu. Üç sıfır mağlup olan takıma sinirlenmeli miydi? Yoksa bu sonucu alan futbolculara ağız dolusu küfür mü etmeliydi? Cep telefonu Fenerbahçe Marşıyla çağrı geldiğini haber veriyordu ve sürekli çalıyordu. Önünde davul çalan bir delikanlı telefonda çalan marş dolayısıyla onların olduğu yere baktı. Arayan numara Galatasaraylı bir arkadaşıydı. Açmadı. Açılmayan telefonun çalması kesildi. Sonra mesaj geldi uyarıları gelmeye başladı. Kızgınlıkla telefonunu kapadı.

İlk yarı bittiğinde sigarasından derin bir nefes çekerek olduğu yere çöktü. Birazdan taraftar arasında yenilgiyi sindiremeyenler veya kendisi gibi sinirlenenler arasında yok yere tartışmalar başlayacaktı. Belki kavgaya dönecekti. Aklından geçen düşünceler bir anda tribünlerde olmaması gereken bir durumla kesildi. Bütün taraftar ayağa kalkmış ve “Bizler İnandık, Sizde İnanın...” diye bağırmaya takımı tribünlere çağırmaya başlamışlardı. Üç sıfırlık bir ilk yarı sonunda taraftarın kendilerini ıslıklayacağını düşünen futbolcular tam bir şaşkınlık içerisindeydiler.

 

İkinci yarı başlamak üzereyken aynı tezahürat devam ediyordu. Fenerbahçe taraftarının Fenerbahçe sevdası Fenerbahçeli Futbolcuların üstünde ete kemiğe bürünmüştü. Fenerbahçe’nin golleri arka arkaya geliyordu. Bir, iki, üç... Stadyum da ki herkes şimdi daha çok inanıyordu. Fenerbahçe taraftarının Fenerbahçe sevdası bu maçı alacaktı. Üstelik Fenerbahçe’nin daha önce de bu şekilde maçlarının olması bu inanışı körüklüyordu. Neden bir daha olmasındı?


Birden görevini, ne için orada bulunduğunu unuttu. Artık gösterilen yerde oturmuyordu. Yerinde duramıyordu. O yüreğindeki Fenerbahçe sevdası her Fenerbahçeli gibi onu da sarıp sarmalamış stadyum da bulunan binlerle oluşan o tek ruha, o tek duyguya sahada oynayan Fenerbahçe’ye dönüştürmüştü. Her şeyi unutmuş ayakta bazen nefes almayı bile unutarak gözlerini sahadan ayıramıyordu.

Rapaic’i ceza sahasına girerken gördü. Bütün Fenerbahçelilerin dilediği gibi içinde binlerce dilek dolandı durdu. Tuttu nefesini bekledi bekledi ve “GOOOOOOOL!...”


İçinde biriktirdiği duygu seli patlayıverdi. İlk önce yanındakilere sarıldı. Kucaklaştıkları onu, o kucaklaştıklarını öptü. Sonra birden yerinden fırlayıp tribün demirlerinin önünde duran çocuğun elindeki davulu kapıverdi. Çocuk daha ne olduğunu anlayamadan o başladı çalmaya...

Öylesine kendinden geçmişti. Galibiyetin sevinciyle, inancın zaferiyle, Fenerbahçe olmanın gururuyla vuruyordu davula... Aslında bir haykırıştı bu... Fenerbahçe’ydi bu be... Bütün camialardan farklıydılar.


 

 


O kadar farklıydılar ki üç sene sonra gelen şampiyonlukta “ Herkes Rütbesini Bilecek” demek yerine, aldıkları tüm yıldızları bir kalemde “Şehit Analarına Tüm Yıldızlar Feda Olsun ” diye silebilecek kadar... Farklıydılar.

 

 


Saat ve Tarih: 11:05 , 23/6/2007 Bulundugu yer: Fenerbahçe
Baglantı

Sıradan Bir Hatıra Ve Sarı Lacivert Parlayan Forma

 
Sene 2001 Gençlerbirliği maçı öncesiydi. Fenerbahçe Ankara’ya geliyordu. Futbol takımı havaalanına indiğinde karşılamak için bütün hazırlıklar yapılmıştı. Takımın havaalanına ayak basmasıyla ortalık bir anda düğün yerine dönüşecekti. Bu karşılamaya kızımda benimle gelecekti. Ben bizi havaalanına götürecek olan arabamızın sarı lacivert renklerle süslerken o Formasını giymiş ve alt komşunun kızıyla konuşuyorlardı... Selin formasını gösteriyor “Bak arkasında ismim yazıyor” diyordu. Komşunun kızı ise yara bantlarını gösteriyor “Bunu niye yapıştırdın” diyordu... Aslında bu hikaye onların birbirine anlatamayacağı kadar karmaşıktı.

Türkiye Futbol Liglerinde 5 yıl şampiyon olan takımın formasına bir yıldız takması için izin verilmiş. Türkiye de Profesyonel Futbol Ligi 1959 da başladığından şampiyon olan 4 takım bu şekilde yıldız takmaya hak kazanmıştı. Bu da taraftarlar arasında tatlı bir çekişmeye rekabete neden olmuştu. Sonradan ise federasyon aldığı haksız bir kararla Beşiktaş’ ın iki şampiyonluğunu daha onaylamış ve Beşiktaş’a 1 yıldız daha vermişti. Bu diğer kulüplere ve başarılarına yapılmış bir haksızlıktı. İnternet ortamında haberleşerek biz Fenerbahçeli Taraftarlar formalarında ki yıldızları yara bantlarıyla kapamış ve federasyonun bu haksız tutumunu “Bizi yüreğimizden yaraladınız” şeklinde protesto ediyorduk. Kızım Selin de konuyu tam detaylı bilmese de arkadaşın sorusunu taraftar kimliğiyle cevapladı “Bu yıldızları herkese vermişler Fenerbahçe herkese verileni almaz o yüzden”...

Ertesi gün ki gazeteler karşılama töreninin mükemmel olduğunu yazacaklardı. Devasa bayraklar açılmış, meşaleler yakılmış, futbolcuları taşıyan otobüsün önü kesilmiş, “Ulusoy seni de yıldızlarını da takmıyoruz”, “Hep Destek Tam Destek” pankartları açılmıştı.Bu arada Selin de Fenerbahçe Takım Kaptanına çicek vermiş ve formasını imzalatmıştı.

O gün akşam onlar da misafirlikteydik... Bu arada belirtmem lazım ki komşum fanatik bir Gençlerbirliği taraftarıydı. Ertesi gün maçı aykırı tribünlerde izleyecektik ama dostluğumuz çok güzeldi. Yine da o akşam için sohbet konumuz futboldu ve amacımız birbirimizi kızdırmaktı... Sohbet devam ederken Mediş (asıl ismi Mediha ama ailesi dahil hepimiz ona Mediş diyoruz) babasına döndü “Baba bana da forma alsana” deyiverdi... Komşum hani o kızının kendinden yana olmasının verdiği gururla “Olur kızım… Sana şöyle güzel bir Gençlerbirliği forması alayım” dedi... İkisi arasındaki bu konuşmaya Selin dudağını bükerek “Gençlerbirliğiymiş... Ha…Ha…Ha... Güleyim bari… Ali’de de var ama hiç mi hiç parlamıyor”... Mediş ” Evet baba ya Selin’in forması gibi parlamıyor” dedi... Ben de fırsatını buldum ya “Merak etme Mediş sen her zaman giyeceğine söz ver baban almasa da ben sana alırım“ deyiverdim...

Bu arada ben de çocukların Fenerbahçe’nin formasını niçin çok sevdiğini de öğreniyordum parladığı için... Komşum bütün akşam benim kızdırmalarımın da etkisiyle hiddetle ayağa kalktı ve kızına bağırdı “ Ama o formayla bizim eve giremezsin”… Küçük kız sustu boynunu büktü... Babası son sözü söylemişti...

Aradan yaklaşık iki ay geçti... Felaket haberi gece yarısı geldi... İncirli Lisesi’nin önünde karşıdan karşıya geçerken bütün aileye araba çarpmıştı... Derhal hastaneye koştuk... Komşum da sadece kırıklar vardı. Hanımı ise beyin sarsıntısı geçirmiş yoğun bakımdaydı. Mediş’ in sol ayağında üç yerinde kırık ve iç organlarında hasar vardı... İki hafta sonra bilmem kaçıncı ameliyattan sonra Selin’le Mediş’i görmeye gittik... Hastaneye almadılar Selin’i...
Medış’e “Merak etme iyi olacaksın güzel kız…” diye konuşurken “Biliyor musun amca babam artık Fenerbahçe forması giyersem kızmayacakmış” dedi. Küçük kızın isteğini anlamıştım...”Tamam” dedim... Bir daha ki gelişim de söz sana parlayan forma getireceğim...” dedim. “Arkasında Mediş yazacak değil mi ama...” dedi. “Tamam, yazacak...” dedim...

Selin kapıda sordu “Mediş nasıl?” diye… Kısaca anlattım... Forma işine çok sevinmişti. “Mediş iyileşince mahallede üç tane Fenerbahçe formalı olacağız ne güzel... Hem de futbolcuların giydiği formalı” dedi... İşten güçten fırsat bulup hastaneye gidemiyor ama haber alıyordum... Ailenin diğer fertleri az biraz iyileşmiş artık eve gelmişlerdi... Bir Mediş yoktu... Küçük bünyesi onca ameliyatı zor kaldırıyordu. Mediş’in sol ayağındaki damar bazen çalışıyor bazen çalışmıyordu... Ayakuçlarında ki sinirler ölmüş. Ayağın basmaması nedeniyle tandom kısalmıştı...

Yine bir ameliyata girecekti ama bu sefer doktorlar son diyorlardı... Bünyesi toparlansın diye bayağı beklenmiş ve bütün aile umutlarını bu ameliyata bağlamışlardı. Ziyarete gitmeden önce formasını almak için Soysal Pasajına gittim. Çocuk forması yoktu. “Gelecek” dediler. Karum Pasajına gittim aynı cevabı verdiler... Bilinçli taraftarım ya kulübüme para kazandıracağım ya deli gibi çocuk forması arıyorum... Son ameliyat bu istiyorum ki Mediş o ameliyata büyük moralle girsin… Bazen de içimden “Ya ne diye bu kadar uğraşıyorsun git Onur Pasajına al bir tane forma kulübün çocukları düşünmüyorsa sen kulübü niye düşünüyorsun ki” diyordum... Ama çocuklar formalarda ki tescil damgasını biliyorlardı... O damga varsa o futbolcuların giydiği formaydı... Kendi aralarında konuşurken de böyleydi çünkü amcaları öyle demişti...

Velhasıl bulamadım... Üç gün sonra Selin’in doğum günüydü. İstanbul’dan amcasının Selin’in doğum günü için gönderdiği forma geldi aklıma... Tamam, onu verecektim Selin’in formadan haberi yoktu... Arkasında ismi yazıyordu. Güneşli Pasajına gittim ilk önce SELİN ismini söktürdüm formadan, sonra kocaman harflerle MEDİŞ yazdırdım. Güzel bir paket yaptırdım ve hastaneye gittim...

Formayı verir vermez çok sevindi. Hemen oracıkta giydi. Onun yüzünde ki o mutluluk tablosu kim bilir kaç şampiyonluğa değerdi... O gün o büyük ameliyata girdi... Ameliyattan çıktığında artık sarı lacivert parlayan futbolcuların giydiği bir forması vardı ama sol ayağının üstüne bir daha basamayacaktı... O ameliyattan geriye sadece parlaklığı ile övüneceği futbolcuların giydiği sarı lacivert forması kaldı...

Saat ve Tarih: 04:30 , 22/6/2007
Baglantı

Telefon


“Hadi baba geç kalıyoruz!...”

Kızına “Maça daha çok var.”diyesi geldi ama maçın önemi aklına gelince kızına hak verdi. Fenerbahçe şampiyonlar liginden elenmiş. Statü gereği UEFA kupasına kalmış ve İspanya’nın bir takımı ile oynayacaktı. Hafta arası olmasına rağmen stadın dolu olacağını düşündü. Allah korusun ya o kalabalık içerisinde kavga falan çıkarsa kızını nasıl koruyacaktı. Bir an bedeninde ve yüreğinde o çok bildik baba olmanın verdiği sorumluluk duygusunun tedirginliği dolaştı.

“Hadi babacığım ama...”
“Tamam, dur çekiştirme çıkıyoruz. Bu arada sıkı giyindin mi?”
“Her şeyimi giydim. Formamı, montumu, atkımı, eldivenlerimi bile... Hadi...”

Her şey üç sene önce üst komşularının taşınmasıyla başlamıştı. Mediha on bir yaşındaydı. Komşularının da onun yaşında bir kızı vardı. Kızlar mahallede kendi yaşıtları olmayınca birbiriyle çok iyi anlaşmışlar ve kaynaşmışlardı. Komşusu fanatik bir Fenerbahçeliydi ve kızı da babasına çekmişti. Mediha bu ailenin yemeyip içmeden Fenerbahçe konuşmasından çok etkilenmişti. Öyle anlatılabilecek bir etkilenme değildi. O uğursuz trafik kazası arkasından ameliyata girerken bile kızına bir isteğin var mı diye sorulduğunda “Fenerbahçe forması” demişti. Tedavisini yapabilmek için tayinini İstanbul’a istemiş. Ondan sonra Mediha arka arkaya birçok ameliyat geçirmiş. Bu sene ise artık eski sağlığına kavuşmuştu. Söz vermişti kızına onu bir Avrupa kupası maçına götürecekti. İşte o verdiği söz bugüne nasip olmuştu.

Stada geldiklerinde gözlerine inanamıyordu. Ortam insanı büyülüyordu. Herşey fantastik bir romanın sayfalarından dökülmüş ya da mükemmel bir aşk şiirinin içinden fırlamış dizeler gibiydi. Aslında Fenerbahçeli değildi. Gençlerbirliği’ni severdi ama Mediha yüzünden Fenerbahçe’ye sempati duymaya başlamıştı. Hatta tayin olduğundan beri iş yerinde diğer takım taraftarı arkadaşlarına karşı Fenerbahçeli olmuştu. Üstelik kızı yüzünden Fenerbahçeli olduğu sene Fenerbahçe şampiyon olmuş ve bu sene de Alex, Anelka gibi dünya yıldızlarını almıştı. Bu da işyerinde Fenerbahçeli olmasını etkilemişti.

Yerlerine geçtiklerinde yanındakilerle konuşuyordu. Bu arada sarı lacivert kartonlarla göze hoş gelen hareketler yapıyorlardı. Bir yandan da Mediha’ya bakıyordu. Küçük kız kendinden geçmişti. Şarkılar söylüyor. Açılan bayrakları gösteriyor. “Baba bak!” Her şey öyle güzel gidiyordu ki... Bütün gazeteler Fenerbahçe’nin kaç atacağını yazıyordu. Öyle ya oynadıkları takım İspanya liginde neredeyse küme düşecekti. Fenerbahçe ise yıldızlar topluluğuydu. Tam bir Fenerbahçeli olmasa da bugün bütün yüreğiyle Fenerbahçeliydi. Her şey bir yana en nihayetinde bir Türk takımıydı.

Maç başladı bir iki pozisyon oldu ama gol olmadı. Fenerbahçe kötü oynuyordu. Bir ara Fenerbahçe çok fazla köşe vuruşu kullandı. Duran topları çok iyi kullandıkları için gol gelir zannetmişti ama olmamıştı. Neyse ikinci yarı belki olur dedi. Bir gol de Mediha’ nın nasıl sevineceğini biliyordu. O yüzden Fenerbahçe bir gol atsın çok istiyordu.

İkinci yarı başladı Fenerbahçe bir iki gol kaçırdı sonra rakip takım kaçırdı. Kızının heyecanına o da ortak oluyordu. Bu arada Fenerbahçe bir gol yedi. Ortalık buz kesti. Yine tribünlerden cılızda olsa tezahüratlar yükseliyordu. Mediha’ya baktı. O sanki bir şey olmamış gibi yine bağırıyordu. Ona uymak istedi ama bulundukları yerde bir tek kızı haykırıyordu.“Fener gol! Gol! Gol!” hani uysa gülünç duruma düşecekti.

Bu arada yanındakiler “Marco yok o yüzden”,”Oynamıyorlar”, “Selçuk bir düzgün top atamadın be!”,”Serkan bir orta yapamadın” diyorlardı. Önce bulaşıcı bir hastalık gibi o homurdanma bir anda bütün tribünleri sardı. Sonra Selçuk her topu aldığında yuhalanmalar, ıslıklamalar başladı. O da kızını sevindirememenin verdiği hırsla yuhalamaya, ıslıklamaya başladı. Bu esnada Mediha’nın “Yapma baba” deyişlerini duymadı bile...

Bir ara Selçuk maçı bıraktı ve kendisini protesto eden tribünleri alkışlamaya başladı. Bu seferde tribünde yuhalamaya, ıslıklamaya “Beyler yapmayın” diyenler “Selçuk! Selçuk!” diye tempo tutmaya başladılar. Ne olduğunu anlamaya çalışırken Mediha’yı fark etti. Kızı; o küçük ciğerleri patlarcasına avazı çıktığı kadar bağırıyordu. “Selçuk! Selçuk!”... Bir an her şey anlamsızlaştı. Ne maç, ne o görsel şovlar. O her zaman “Fenerbahçe” diye, “Baba beni maça götür” diye, kendisini parçalayan kızı her şeyi bırakmış kendisine bu üzüntüleri yaşatan takımın en kötü oyuncusu için bağırıyordu. Sustu. Sonrasını duymadı, görmedi.

Eve gelene kadar Mediha kendisiyle hiç konuşmadı. Annesi “Kızım geçmiş olsun, bir daha ki maç yenersiniz.” dediğinde “Tabi anneciğim bir daha ki maç yeneriz. Teşekkür ederim babacığım beni maça götürdüğün için... Yarın okula gideceğim artık geç oldu. Müsaadenizle ben yatacağım. İyi geceler” dedi. Mediha yattıktan sonra hanımı “Yazık! Sevinemedi çocuk...” dedi. Sonra ekledi. “En azından baba kız birlikte oldunuz”. Ertesi gün iş var diye düşündüğünde aklına arkadaşları geldi. Kim bilir nasıl kızdıracaklardı? Ne cevap verecekti. Ne söyleyecekti. Karma karışık duygularla yattı.

Sabaha karşıydı. Mediha’nın odasından gelen iç çekme sesleriyle uyandı. Kızı ağlıyordu belki bütün gece ağlamıştı. İçinde biriken öfke volkana dönüştü ve patladı. Kızını böylesine üzen Fenerbahçe’den nefret etti.

Ertesi gün iş yerinde de korktuğu her şey başına geldi. Kızdırmalar, laf söylemeler, takılmalar. En çokta diğer bölümlerdeki arkadaşlarının telefonları canını sıkıyordu. Öğle yemeği bir işkence olmuştu. İşte tam bu sırada cep telefonu çaldı arayan numara Mediha görünüyordu.
Kızının yenilgi üzerine odasında bütün gece ağladığını hatırladı. Sesini biraz daha sevecenleştirdi. “Buyur kızım” dedi.

“Bilmeni istedim babacığım. Her şeye rağmen inadına Fenerbahçe”
Ve telefon kapandı.

Saat ve Tarih: 04:29 , 22/6/2007
Baglantı


<- Geriye geliniz | Bu sevda bitmez devam ediniz ->